| Allah Rasûlü, hanımlarıyla oturur konuşur; hatta bir arkadaş gibi
onlarla bazı meselelerin müzakeresini bile yapardı. Peygamberin, onların
düşünce ve fikirlerine kat’iyen ihtiyacı yoktu; çünkü O, vahiy ile müeyyeddi.
Ancak, O, ümmetine bir şeyler öğretmek istiyordu. Bu da; o güne kadar kadın,
olanın aksine, çok muallâ bir yere oturtulacaktı. Allah Resûlü bunun
pratiğine de yine kendi hânesinden başlıyordu. ... Ve bir misâl
Hudeybiye anlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki kimsede
yerinden kımıldayacak mecal kalmamıştı. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle
umreye niyet edenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını
emretmişti. Ancak sahâbe, “acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu?”
düşüncesiyle, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere
daha tekrarladı. Fakat, sahabedeki ümitli bekleyiş değişmedi.. evet, bu
asla, Allah Rasûlü’ne karşı bir muhalefet değildi. Şu kadar var ki, onlar
daha değişik bir emir bekliyorlardı. Zira Kabe’yi tavaf etmek üzere yola
çıkmışlardı.
Hudeybiye’de söylenenler, tatbik safhasına konmayıp anlaşmada bir
değişiklik olabilirdi.
İki Cihan Serveri, sahâbedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve
hanımı Ümmü Seleme Validemiz’le istişare etti. Bu ufku geniş kadın, sırf
istişarenin hakkını vermek için konuştu. Çünkü o da biliyordu ki, Allah
Rasûlü onun diyeceklerine kat’iyen muhtaç değil.. Allah Rasûlü, bu istişare
ile bize, içtimaî bir ders veriyordu. Bu gibi durumlarda kadınlarla istişare
edilmesinde de hiçbir mahzur yoktu.
Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Ya Rasûlallah!
Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen,
kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden de ihramdan çık. Onlar
verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez Sana itaat
edeceklerdir.” Allah Rasûlü de böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı
ve çadırından çıkarak, kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç
kurban kesmişti ki, sahâbe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldular. Artık
verilen karardan dönüş olmadığını herkes anlamıştı.
Sormadan edemeyeceğim: Hangimiz, kadınlara karşı bu denli mültefit
olabilmişizdir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi
vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye
yer vermektedir? Soruları çoğaltıp, bütün içtimaî ünitelere aynı soruyu
yöneltebiliriz? İslâm’ın kadını esir ettiğini söyleyen bütün şom ağızların
kulakları çınlasın! Acaba hangi feministin ufku bu seviyeye çıkabilmiştir?
Evet, şûra ve meşveret de, her hayırlı iş gibi ilk defa peygamber
hânesinde hecelendi.. ve Allah Rasûlü, kendi hanımlarıyla istişare etti. Biz
henüz bu anlayışın sofasında dolaşıp duruyoruz, dolaşıyor ve bu sırlı
kapının nereden açılacağını bilemiyoruz. Hatta, henüz o kapının tokmağına
vurma imkânını dahi elde edemedik. Evet bugün kadın haklarını koruduklarını
iddia edenlerin bile düşüncelerinde, kadın hâlâ ikinci dereceden bir varlık
olmaktan kurtulmuş değildir. Oysa biz, kadına, bir vâhidin yarısı nazarıyla
bakıyoruz. O, öyle bir bütünün parçası ki, diğer parçanın işe yaraması için
onun mevcudiyeti şarttır. Ancak her iki parça bir araya gelince insanlık
vahidinin teşekkül edeceğine inanırız. Bu vahidin olmadığı yerde, insanlık
da yoktur. Enbiyâ, asfiyâ da yoktur, İslâmiyet de yoktur, millet de yoktur.
Efendimiz, nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkâr davranıyordu;
nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu!
Bir hadislerinde şöyle buyurur: “Mü’minlerin iman bakımından en
kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. (Ahlâk ile insan öyle zirveleri tutar
öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek
mümkün olmaz.) Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel
davrananınızdır.”
Görülüyor ki, eğer kadınlık, insanlık tarihinde bir kere aradığını bulmuş
ve bir kere gerçek manâda onurlandırılmışsa o da Hz. Muhammed Aleyhisselâm
döneminde olmuştur. |