| Allah Rasûlü’nün saadet hanesinde sürekli bir haşyet, tüter dururdu.
Orada oturmalar, kalkmalar hep haşyet televvünlüydü. Allah Rasûlü’nün
bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin
imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp
hissetmeleri mümkündü. Namaz kılarken O’nun titreyip ürperme-eri, kâh
ileriye kâh geriye gidip gelmeleri; cehennem endişesiyle sarsılmaları;
cennet arzusuyla üveykler gibi kanatlanmaları o hânenin hususiyetlerindendi
ve o evde daima görülüp, bilinen şeylerdi. Evet, O’na bakan her zaman
Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasûlü (sav) namaz
kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.”O, daima ağlamalı,
kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe
Validemiz kaç defa O’nu Rabbi’sinin huzurunda, başı yerde titreyerek,
irkilerek secde eder vaziyette bulmuştu. Tabii ki, O’nun bu hali, ev
halkına da müspet yönde tesir ediyor, ve terbiye adına onlara çok şey
kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu Nebiler Sultanı’nın, hanım ve
evlatlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep
yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla misallendiriyordu.
İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı
keyfiyetiyle ancak O’nun hanesinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcut bütün
pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar
malumatları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o
hanedeki müessiriyete ulaşamazlar.. ve ulaşamamışlardır da.
Evet, Allah Rasûlü (sav), yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha ziyade
davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu
şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl
mahviyet içinde olunacak, secdeler nasıl bir derinlikle eda edilecek ve
nasıl iki büklüm olunacak.. rükû nasıl yapılacak.. ka’dede nasıl büklüm
büklüm olunacak, gecelerde nasıl feryat edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları
evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle
yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikata
şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş.. ve dedikleri de hem kendi hanesinde
hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların sinelerinde
makes bulmuştur.
Her şeyden evvel O, eşi ve menendi olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat
adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esasen her insan için aşılması
gereken en zor engel ve engebelerden biridir.. ve Allah Rasûlü bu engeli en
kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir.
Hem O, öyle evlat ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen
ne kadar altın halkalık insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, adetâ
asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece
Allah Rasûlü’ne mahsus bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hakk O’nu bu
mazhariyette de tek ve yektâ kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted
barındırmayan.. veya başka bir ifadeyle, içlerinden tek bir mürtedin
çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasûlü’nün
neslidir.
Nice Hakk dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen,
evlerinde yetiştirdikleri evlatları itibariyle fevkalâde fakirdiler. Onların
evlatları veya evlatlarının evlatları, azıp sapmış ve şeytanın ağına
takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce misalini gösterip anlatmak
mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlat ve torunlarıdır ki, hiçbirisi
yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihanet etmemişlerdir. Değil
ihanet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefa misali
olmuşlardır.
Evet, işte bu da yine Allah Rasûlü’nün risaletinin bir delilidir ki,
insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün
değildir. |