Islam Tarihi - 20. Sayfa
|
|
||
| ir Anlık İnsibağın Kahramanları | ||
|
İkrime (ra) Mekke fethedilince, İkrime, firar etmiş ve neden sonra hanımı tarafından ikna edilerek gittiği yerden geri dönebilmişti. Allah Rasûlü’nün bu en azılı düşmanı, Efendimiz’in huzuruna girince, İki Cihan Serveri, ona tebessüm etti ve: dedi. Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti. Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem de tek oğlu, Âmir, bu uğurda hırz-ı can edeceklerdi. Yermuk’ta kendi dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: “Oğlun Âmir şehit oldu.” İkrime doğruldu. İhtimal Allah Rasûlü temessül buyurmuşlardı ve: “Ya Rasûlallah! Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye Sana söz vermiştim. Râkib-i muhacir sözünde durdu mu?” dedi. Ebu Cehil’in oğlundan “Rakib-i Muhacir” çıkar mı? O “Her cephede Allah Rasûlü’yle karşı karşıya gelen, O’nu öldürmeyi en büyük emel bilen” insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride bırakacak bir “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? Meğer çıkarmış.. ve çıktı da. O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını keserdi. Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu. Ve, hele kadınlar kat’iyen yaşama hakkına sahip değillerdi. Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi. Fakir “benim de hakkım var” diyemezdi. Kanunlar vardı. Ve her zaman da ol-muştu; ama bunlar acizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı. (Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte Allah Rasûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar çıkarıyordu. Hz. Ömer (ra) Ömer; işte şanlı halife, öyle bir devletin başında bulunmaktadır ki, topraklarının bir ucu Yemen’e ulaşmış diğer ucu da tâ Öküz Nehrindedir. Ve bir gün böyle bir devletin başındaki Hz. Ömer’in Ubey İbni Kâ’b’la arasında bir anlaşmazlık olur. Ubey: “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi haksızlık yapıyorsun” der. O da hâkime gidip murafaa olmayı teklif eder. Bu murafaada Zeyd İbni Sabit hâkimdir. O’nun evine giderler. Muhakeme orada görülecektir. Medine’nin Kadısı, Halifenin içeriye girdiğini görünce, edep ifadesi olarak yanındaki minderi işaret eder ve: “Ya Emirel-Mü’minin şuraya oturun!” der. Kaşlarını çatan ve hiddetlenen koca Ömer, tarihin kulağına küpe olacak şu sözleri söyler: “Daha şimdiden sen hükmünde ilk haksızlığı yaptın.” Maiz Hadisesi ve Vicdan İrtibatlı Kontrol Sistemi Ürperten bir muhâsebe ruhu veya Maiz hâdisesinden bir kesit. Müslim-i Şerîf, ona hususi bâb ayırmış ve “Câde bi nefsihi”; “Nefsini cömertçe feda eden adam” başlığını koymuş. Evet, nefis cömertliği yapan adam. İşte Maiz bu! Bir gün Allah Resûlü’nün huzûruna girer ve O’nun yanına kadar sokulur. Ayakta kaddi bükülmüş, rengi sararmış.. benzi solmuş ve laf söyleyecek hali kalmamıştır. İşte bu bitkin insan şöyle der: “Ya Resûlallah! Beni temizle” Allah Resûlü yüzünü öbür tarafa çevirir... Şefkat İnsanı, onun diyeceğini duymak istemez. Bu defa da Maiz öbür taraftan gelir ve aynı şeyleri söyler. Derken bu durum tam dört defa tekerrür eder! Her defasında Allah Resûlü yüzünü çevirir. Maiz de O’nun yüzünü çevirdiği cihetten gelerek, kendisini temizlemesini ister. Dördüncüde Allah Resûlü: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” sorusunu sorar. O da: “Zinadan Ey Allah’ın resûlü” cevabını verir. Herkes donup kalmıştır. Allah Resûlü’nün devrinde “zina” kelimesi belki ilk defa telaffuz ediliyordu. İtiraf şok tesiri yapmıştı. Daha dün zinayı meşru görenler, İslâm’la birlikte ondan o kadar uzaklaşmışlardı ki, bilmedikleri yeni bir şey duymuş gibi şaşırıp kalmışlardı. Sükûneti Allah Resûlü’nün şefkat dolu sesi bozdu.. ve sordu oradakilere: - Maiz’de delilik var mı? Neden öyleydi? Çünkü, hiç kimsenin görmediği yerde bir günah işlemiş.. hesabı öteye kalmasın diye, kendini itirafın cenderesine atmış ve cezasını çekeceği âna kadar da Allah ve topluma karşı işlediği suçun hicap ve vicdan azabını sırtında ateşten bir gömlek gibi taşımıştı. Evet, ayağı kaymış ve düşmüştü ama, kurtuluşu dinin kapısında aramaktan vazgeçmemişti. Bütün ahlâk, kural ve disiplinlerini burada sıralamamız mümkün değildir. Zira yüzlerce ahlâk kuralı ve disiplini vardır. Ancak biz, bunlardan sadece birkaçına işaret edebildik. Eğer bütün ahlâk kuralları bir bir sıralanabilseydi, Allah Resûlü’nün insanüstü icraatı adına daha güçlü ipuçları elde etmek mümkün olurdu. Zira, o günün insanı, bilinen ne kadar ahlâk kuralı ve disiplini varsa, bütünüyle onların zıddıyla muttasıf idiler. İşte İki Cihan Serveri, hem onlardaki bu menfî huyları söküp attı, hem de müsbetiyle onları teçhiz edip donattı. Allah Resûlü, terbiyecilikte de bir mucize gösterdi ve insanlığın terbiyesi adına bir kısım temel esaslar vaz’etti ki, bunlar kıyas ve benzetmelerle çoğaltılarak, derinleştirilerek, hem top yekün insanlığı hem de bütün zamanları kucaklayacak mahiyetteydi. Kanaat-i âcizanem, O’nun bu prensipler arkasındaki tasarı ve düşünce derinliklerini kavrayıp O’nun anlayışına ulaştığımız zaman, melekleri gıptaya sevk edecek seviyeyi kazanmış olacağız. Ne var ki, Hamîde Kutub’un da bir vesileyle ifade ettiği gibi biz henüz yoldayız. Hani, Hz. Mûsa, Allah’a (cc) şöyle bir taaccübünü ifade eder: “Ya Rabbi! Çok insanlar görüyorum ki, Senin yolunda yürürken ve Seni bulmuşken, birdenbire yol değiştiriyor ve başka istikamete gidiyorlar.” Cenâb-ı Hakk ona kemâl-i hikmetle buyuruyor ki: “Ya Mûsa onlar kat’iyen Bana gelmedi, Beni bulamadı ve Bana ulaşamadılar. Onlar henüz yoldaki insanlardı ve yol değiş-tirdiler.” (Allah (cc), yolda olup da takılıp kalmaktan ve takılıp kalıp da yol değiştirmekten bizleri muhafaza buyursun!) Evet, teminat altında değiliz. Kimse kimseye, azıp sapmayacağına dair teminat veremez... Her şeyin dizgini Allah’ın (cc) elindedir.. her şeyin dizgini elinde olan Allah (cc), bizi istikametten ayırmasın! Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın! Allah (cc), bu necip, bu soylu, bu asil ve tarihte eşi-menendi gösterilemeyecek mübarek milleti, yine devletlerarası muvazenede yerini almaya muvaffak etsin! Evet, bu millet tarihî yerini aldığı zaman, biz, ahlâk-ı İslâmiye ve ahlâk-ı Kurâniye’yi daha seviyeli ve daha inandırıcı olarak anlatma imkân ve fırsatını bulacağız. İşte o zaman, insanlık, ütopyalarda aradığı şeylerin hem de asırlarca önce yaşanmış olduğunu görecek ve hayret edecektir. Biz şimdilerde Eflatun’un Cumhuriyeti’ni okuyor ve feylesofların, devleti nasıl idare ettiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bırakın bunları, tarihte feylesofların aklının eremeyeceği şekilde devlet idare edildiği dönemler var. İşte bidayet-i İslâmiye ve işte şanlı Devlet-i Âliye! Göklerde melekler bir idare şekli kursalardı ancak o da bu kadar olabilirdi. Ne var ki biz, İslâmiyet'i o seviyeden anlatacağımız âna kadar, milletler kulaklarını kapatacak ve bizi dinlemeyeceklerdir. Belki bir ölçüde, Kurân’ın nurunun kendi gücüyle, sızıp, bazı vicdanlara çarpması neticesinde, bir kısım kimseler Müslüman olsalar da, gerçek patlama, bu şanlı, şerefli ve muhteşem milletin bu yüce hakikatı kendi kâmet-i kıymetine uygun temsiliyle gerçekleşecektir. Geriye dönüyorum. Cahilî bir muhitte, cahilî bir topluluk içinde, cahilî âdetlerle kaynaya kaynaya pişmiş bir topluluk arasında Allah Resûlü, akıllara durgunluk veren muhteşem bir inkılâp meydana getiriyor. Ve bu inkılâp, bütün hayatı içine alacak şekilde gerçekleşiyor. Vakıa, insanlık tarihinde pek çok dâhi yetişmiştir.. ve bunlar belli sahalarda bir kısım değişiklikler yapabilmişlerdir. Ama münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır. Meselâ; bir içtimaî dâhi yetiştirdiği nesilleri o mevzuda zirveye ulaştırmış ve devleştirmiştir. Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada bir şey verememiş ve terbiye adına da fazla ileriye götürememiş ve hele ruh hesabına onlara hiçbir şey kazandıramamıştır. Meselâ; bir başka dâhi çıkmış, ülkenin iktisadiyatı adına bir inkılâp yapmış.. ve bir toplumu belli bir noktaya götürmüştür. Bu da onlara, içtimaiyat adına bir adım daha attıramamıştır. Nefsî kontrol, muhasebe ve murakabe adına hiçbir şey söyleyememiştir. Bir başkası başka sahada ve bir başkası da daha başka bir sahada.. hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli yakalayamamıştır. Ancak Hz. Muhammed’dir ki (sav), hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, alıp zirvelere taşımış ve ona “ebed müddet” zirvelerde kalma garantisi vermiştir. |
||
İslami Okul Okulların En Önemlisi
