| “Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden başka
sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır. (İlki)
âdil imam, (ikincisi) ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç , (üçüncüsü)
mescidlere dil beste olan kimse, (dördüncüsü) Allah için sevişip, Allah için
bir araya gelen ve Allah için birbirinden ayrılan iki insandan her biri,
(beşincisi) makam ve cemal sahibi bir kadının talep ağında (nefsine
başkaldırıp) “ben Allah’tan korkarım” diyen adam, (altıncısı) solundakine
infak ettiği şeyden, sağındaki bir şey hissetmeyecek şekilde sadakasını
gizli eda eden, (yedincisi) yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla
dolan.” İşte, her biri insan iradesi açısından başlı başına birer önem arz
eden yukarıdaki hususlar ki, bunların bazısı, îfası çok zor ve çetin işler,
bazısı da ruha ciddî birer çelme sayılan ağlardır. İnsan bu ağların
bazılarından kurtulsa da, her an diğerlerine takılma ihtimaliyle karşı
karşıyadır. Ancak Allah’ın himaye ve inayetiyle aşılabilecek olan bu
öldürücü tuzaklardan sıyrılabilme ve insan takatini zorlayan hatta bazen onu
aşan bu çetin sorumlulukları başarıyla yerine getirebilme de, yine o inayet
ve himayeyi celbin en güçlü, en makbul vesilesi sayılan, iradenin hakkını
verme ve Allah’la sımsıkı irtibatta bulunma dinamikleri olsa gerek...
İşte, yukarıya aldığımız Peygamber sözü bize, her zaman iradesiyle var
olabilmiş ve Allah’la irtibattaki gücü ortaya koymuş kutsiler cemaatinden
böyle bir kesitle, öteden beri ütopyalarda aranan, aranıp da bir türlü
bulunamayan vicdan topluluğunu sunmakta ve onları yakalama mevzûunda
içlerimizi arzu ile doldurup gönüllerimizi şahlandırmakta...
Evet, güneşin bulutların yerini alıp her yanı kavurduğu, beyinlerin
kaynayıp terlerin gırtlağa ulaştığı ve sebeplerin bütün bütün iflas edip her
şeyin insanın aleyhine döndüğü o gün, Hakk’ın himaye ve inâyetinden başka
gölge olmayacak ve olamaz da. Bu gölgenin arş gölgesi veya başka bir şey
olması önemli değil, önemli olan bildiğimiz düzenin değişmiş, kıstasların
altüst olmuş, arz u semânın başkalaşmış olmasıdır.
Bu müthiş günde, kimsenin kimseye destek olamayacağı, himaye ve
iltimasların hiçbir işe yaramayacağı muhakkak. Seslerin kesildiği, canların
gelip gırtlaklara dayandığı, başların dönüp bakışların bulandığı o gün, kim
kimi koruyabilir ki..?
Evet, işte böyle bir günde tek sığınak vardır; o da Allah’ın himâyesinin
gölgesidir ve bu gölgeden yararlanacak olanlar da:
1. Dünyada sorumluluğunun şuurunda olan ve uhdesine aldığı
emânetlere riâyetle hak, adalet ve istikâmeti temsil eden lider ve devlet
reisi.
2. Nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, bedenî ve cismanî
arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış delikanlı.
3. Kulluk arzusu ve neşvesi, cismânî isteklerinin önünde ve kalbi
sürekli mescidlerde atan ibâdet eri.
4. Birbirlerini Allah için seven; bir araya geldiklerinde Allah
için bir araya gelen, ayrılırken de Allah için ayrılan, Hakk rızasını, Hakk
sevgisini mihrâb edinmiş muhabbet fedâileri.
5. Hayatını hep “mehâfetullah” ve “mehâbetullah” kuşağında
sürdürebilen, iffet ve ismetini muhafazada fevkalâde hassas, şehevânî
isteklerine karşı alabildiğine kararlı ve nefsin fena tekliflerini, “ben
Allah’tan korkarım”düşünce ve çığlıklarıyla savabilen babayiğit.
6. Allah’a karşı sadâkat ve vefâsının remzi olarak, dişinden,
tırnağından artırıp, Hakk rızâsı için infak ettiği malını, kıskançlığa varan
bir ruh hâletiyle, Allah’tan başka kimsenin bilmesini arzu etmeyen, hem öyle
etmeyen ki, sağına infak ettiğini solundakinden saklamaya çalışan ihlâs ve
civanmertlik kahramânı.
7. Yalnızlık anlarını tefekkür ve murâkabe ile buudlaştıran, yer
yer gönlünde bestelediği duygularını gözyaşlarıyla seslendiren, her zaman
irâde gücünü Allah’tan alan ve bu bir dalga kıran mahiyetindeki o müthiş
irâdesiyle mâsiyet arzularını kırıp darmadağınık eden his ve gönül
erleridir.
Evet, başka hadîslerde de ifade edildiği gibi, adâletle hükmeden hâkimin
ötede nurdan minberler üzerine kurulup Hakk’ın ard arda gelen iltifatlarını
yudumlaması; gençliğinde, gençliğini aşmış delikanlının Hakk’ın hoşnutluğu
ile mükâfatlandırılması; hayatını mescid-ev-işyeri arasında bir dantela gibi
örmeye muvaffak olmuş ibâdet erinin ilâhî himayeye alınması; kâinata "mehd-i
uhuvvet” nazarıyla bakıp ömürlerini, Allah için severek, sevilerek
geçirenlerin mahşerde İlâhî muhabbetle mükâfatlandırılmaları; dünya hayatını
mehâbet ve mehâfet atkıları üzerinde örgüleyen gönül insanının ötede
korktuğundan emin bulunması; sadakasını, sadâkat nişanesi ölçüsünde te’diye
eden vefâ erinin, o en vefâlıdan tasavvurlar üstü mukâbeleye mazhar olması,
nihayet, zâhiri manâlı, bâtını derin, âlemin kendisini bildiği yanlarıyla
onlara en mükemmel örnek, dostla halvetinde de gözyaşlarıyla O’na içini
dökebilen o duygu ve gönül insanının, bütün bâdireleri aşıp umduklarına nâil
olması gibi, uhrevî ödüllendirmeleri ifâde etmenin yanında aynı zamanda,
ideal bir toplumun kesiti sayılan böyle bir tablo ile mükemmel bir millet
olmanın çerçevesi verilmekte ve insanları ona taşıyacak esaslar
gösterilmektedir.
Bilmem, artık böyle ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevânın birkaç
satıra sıkıştırılarak, âdetâ deryânın damla ile ifadelendirildiğini tekrar
etmemize gerek var mı..? |