| Bir başka hadîslerinde de Efendimiz şöyle
buyurur: “Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz.” Keyfiyetiniz ne ise,
başınızdakilerin keyfiyeti de o olur. Siz nasıl bir kaynak iseniz,
başınızdakiler de o kaynağın mahsulüdür. Bu söz, öyle bir sözdür ki, idare
adına kâmûslar meydana getirir. İsterseniz, sadece bu hadîs üzerinde kısaca
duralım:“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz” fehvasınca,
herkesin bir mes’uliyet sınırı vardır ta devlet reisine kadar... Devlet
reisi de, idare ettiği dairenin bütününden mes’uldür. Ancak, “siz nasıl
olursanız, başınızdaki idareciler de öyle olur” ifadesi, bu hususa, içtimâî
hukuk açısından apayrı bir buud kazandırmaktadır.
Birincisi: Bu hadîs, idare edilenlere diyor ki, siz çok
önemlisiniz. Çünkü, başınıza geçecekler, hangi yoldan olursa olsun, sizin
kapınızı çalmak zorundadırlar. Yani onlara şekil verecek olan sizlersiniz.
İçtimâînin de kendine göre değişmeyen prensipleri vardır. Nasıl ki, bir
fiziğin, kimyanın, astronominin kendine göre değişmeyen ve adına “şeriat-ı
fıtriye” kanunları denilen prensipleri var, öyle de içtimaînin de kendine
göre prensipleri vardır ve bunlar kıyamete kadar da değişmeyecektir. Onun
içindir ki, insanlar, şerre, şirretliğe yol veriyor, bağırlarında
kötülüklerin barınmasına açık yaşıyorlarsa, o insanları kötüler ve şirretler
idare edecektir. Bu Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur.
Evet, şirretlik, insanların bünyelerinde neşv ü nemâ buluyor mu? Bu
bünyelerde fenalıklar yeşeriyor mu? O zaman Allah (cc), onların başına, aynı
çamur ve aynı hamurdan insanlar getirir, onları işte bu insanlar idare eder.
İkincisi: Yine bu hadîs ifade ediyor ki, kanunlar, nizamlar,
satırlardaki şeylerdir. Ve bunların çok tesiri de yoktur. İnsanlar kafa
kafaya verip, en muhkem kanunnameler dahi hazırlasalar, önemli olan onun
ihtiva ettiği hususlara riayet edilip edilmemesidir. Binaenaleyh, esas olan,
idare edilen insanların ahlâkî yapılarıdır. Eğer onlar, ahlâklı, kendilerine
düşen problem ve meseleleri halletmiş insanlarsa, onların başına geçecek
kimseler de asla problem insanı olmazlar.
İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır. Bu
zat, ulemadan, fuzeladandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk
atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih etmektedir. Ancak
taraftarları ısrar eder ve Hocayı da bir miting meydanına çeker ve bir
meydanda konuşmaya ikna ederler. Ancak Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir
insandır. Onlara az-öz şunları konuşur: “Ey cemaat, şunu biliniz ki, siz;
“müntehib”siniz. Ben ise; “müntehab”ım. Gideceğimiz yer ise; “müntehabün
ileyh”dir. Sizin yaptığınız işe de “intihab” denir. İntihab ise “nuhbe”den
gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa
kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde, yoğurt kaymağı, sütün üstünde
süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur...”
İfadelerdeki Arapça terimleri belki anlamayanlar için, istifadeli olur
diye kısaca açıklamak gerekirse; “Müntehib” seçen; “Müntehab” seçilen,
“Müntahabün ileyh” kendisi için seçim yapılmış yer, meclis; “İntihab”,
seçmek, demektir. Bu kelime ise; “Nuhbe” kelimesinden türemiştir.
Ve bir istidrat daha: Haccac’a, Hz. Ömer’in adaletinden bahseden şahsa,
Haccac’ın verdiği cevap, meselemize vuzuh kazandırması bakımından mühimdir.
Haccac, cevabında şöyle demektedir:“ Siz Ömer zamanındaki insanlar
olsaydınız, hiç şüphesiz ben de Ömer olurdum...”
Üçüncüsü: Her insan suçu kendinde aramalıdır. Herkes kendinin
avukatı olduğu, suçu hep dışarıda aradığı müddetçe, müsbet manâda mesafe kat
etmek mümkün değildir... İnsanlar, iç âlemlerinde, özlerinde kendilerini
değiştirmedikçe, Cenâb-ı Hakk onları değiştirmez. Eğer içte bir bozulma
olursa, bu mutlaka, zirvelere kadar her tarafa yansır. İnsanların iç
istikameti için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Demek oluyor ki, idare
edilenlerin durumları, idare edenlerin durumlarına, âdetâ sebep-netice
münasebeti içinde bir müessiriyeti var. Ve bu söz cevherinin ruhunda kim
bilir daha neler mündemiç?. Ve erbabı daha neler ve neler seziyordur... Evet
toplum plânında iyi bir yapı ve yapılanmayı bu kadar veciz izah ve ifade
eden; aynı zamanda iyi ve güzel yapılanmaya yol gösteren, başka bir beşer
sözü bulmak mümkün değildir. Fetaneti azam sahibi Hz. Muhammed (sav)’dır ki,
her sözü böyle beyan semasının bir üveykidir...
Evet, O, bütün insanlar arasında, beyan hususunda en mümtaz ve seçkin bir
yere sahiptir. Hiçbir edibin O’na yetişmesi mümkün değildir. Sözleri, Kur’ân
değildir ama; bütünüyle ilham yüklüdür. O’nun içindir ki konunun başında da
temas ettiğimiz gibi, bütün edipler ve edebiyattan anlayanlar söz söylemede
ancak O’nun halâiki olabilirler.
Hassan b. Sabit, büyük bir şairdir. Allah Resûlü’nün husûsî dua ve
iltifatlarına mazhar ve Cibril’in teyit ettiği bir şair. Buna rağmen, Hansâ,
onun dört mısralık şiirinde tam sekiz yanlış bulmuştu. İşte şiirde böyle
devleşen bu kadın, Allah Resûlü’nü dinledikten sonra İslâm’a girmiş ve artık
bütün işi, Söz Sultanı’nı dinlemek olmuştur. O’nu dinlerken öyle büyülenmiş,
öyle kendinden geçmiştir ki, cahiliye devrinde, kardeşinin ölümü üzerine
yazdığı mersiyelerle, dünyayı yasa boğan bu kadın, Kâdisiye’de dört oğlunu
şehid verirken şikayet ifade edecek tek kelime söylemediği gibi sadece
şunları demişti: “Ne mutlu bana ki, dört şehidin anası oldum. Allah'ım Sana
hamd olsun!”
Hansâ mülhemûndan, “ilhama mazhar” bir kadındır. Çocuklarından her biri
düştükçe, oku bizzat, kendi sinesinde hissediyor gibi kıvranmıştır. Fakat
Efendimiz’e olan bağlılığı da o denli kuvvetlidir ki, şikayet ifade eden tek
kelimelik bir söz dahi, o ilhamla açılıp kapanan dudaklarına misafir
olmamıştır. |