Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Seleme B - İslam Tarihi - 175. Sayfa

Seleme b. Ekvâ’ın Kahramanlıkları

 

- Seleme b. Ekvâ şöyle anlatıyor: Hudeybiye barışı zamanında Hz. Peygamber’le birlikte Medine’ye döndüm. Orada Hz. Peygamber’in hizmetçisi Rebah ganimet develerini otlatmak üzere Medine dışına çıktı. Ben de Talhâ b. Ubeydullah’ın atını otlatmak ve sulamak üzere onunla beraber gittim. Geceyi kırda geçirdik. Sabaha karşı Abdullah b. Uyeyne adlı kâfir adamlarıyla birlikte hücum ederek Hz. Peygamber’in çobanını öldürdüler. Ve sonra da develeri önlerine katarak alıp götürdüler. Bunun üzerine ben, Talhâ’nın atını Rebah’a vererek ona,

“Ey Rebah!.. Şu atı al; Medine’ye giderek Talhâ’ya ver. Sonra da Hz. Peygamber’e giderek develerinin götürüldüğünü söyle!” dedim. Bu arada ben de bir dağın tepesine çıkıp Medine tarafına doğru dönerek üç kere, ‘İmdat!’ diye bağırdım. Sonra da develeri götürmekte olanların peşine düştüm. Kılıcım ve oklarım da yanımdaydı. Onlara ok atıp binek hayvanlarını yaralıyor; ya da öldürüyordum. Fakat bunu ancak ağaçlı bir yere gelindiğinde yapabiliyordum. Şöyle ki, içlerinden bir atlı bana doğru gelecek olursa bir ağacın arkasına gizlenip onu ok yağmuruna tutuyor ve bu şekilde o daha bana ulaşmadan önce ben onun hayvanını öldürmüş oluyordum. Ok atarken bir yandan da, “Ben Ekvâ’ın oğluyum! İşte size bir ok; bugün bazı alçakların helak günüdür” diye bağırıyordum.

Hatta bir defasında attığım bir okla içlerinden birini omuzları arasından vurmuştum. Bunu yaparken de yine, “Ben Ekvâ’ın oğluyum! İşte size bir ok; bugün bazı alçakların helak günüdür!” şiirini okudum. Ağaçlı bölgelere geldikçe onların canlarını fena halde yakıyordum. Hele dere ve vadi yatağı gibi sarp yerlerden geçerken dağların üzerine çıkarak tepelerine taş yuvarlıyordum. Onlar önde ben arkada epey müddet gittik. Ben hiç durmaksızın onları tâciz ediyor; bu arada arkada bıraktıkları Hz. Peygamber’e ait develeri de topluyordum. Sonunda onların hepsini ele geçirdim. Ben bununla da yetinmeyerek peşlerini bırakmadım. Bunun da semeresini aldım; çünkü onlar daha hızlı kaçabilmek için bazı eşyalarını ve silahlarını atmaya başlamışlardı. Bu şekilde otuzdan fazla mızrak ele geçirdim. Bulduğum mızrağı veya diğer eşyayı Hz. Peygamber’in geleceği yol üzerine koyuyor ve yerlerini belirtmek üzere de bir taş dikiyordum. Bu durum kuşluk vaktine dek böyle devam etti. Kuşluk vakti olduğundaysa Üyeyne b. Bedr el-Fezârî onlara imdâda geldi. O sırada onlar dar bir vadide sıkışıp kalmışlar, ben ise bir dağın tepesine çıkmıştım. Bulunduğum yerden onları görebiliyordum. Üyeyne onlara,

“O, dağın tepesinde gördüğüm kişi de kim? Ne oluyor?” diye sordu. Ona,

“Bu heriften neler çektik bir bilsen; seherden bu yana peşimizi hiç bırakmadı. Elimizdeki her şeyi aldı ve arkada bir yerlere gizledi” dediler. Bunun üzerine Üyeyne onlara,

“Eğer bu kişi arkasından birilerinin geleceğini bilmeseydi peşinizi bırakırdı. Haydi bir kaç kişi giderek onu yakalasın” dedi. İçlerinden dört kişi kalkarak bulunduğum yere doğru tırmanmaya başladılar. Bekledim; sesimi işitebilecekleri bir yere gelince de onlara,

“Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” dedim. Onlar,

“Sen kimsin?” deyince de,

“Ben Ekvâ’ın oğluyum! Muhammed’in yüzünü ak çıkarıp onu şereflendiren kimseyim. Siz benim peşime düşseniz bile beni yakalayamazsınız. Ama ben sizin peşinize düşecek olursam elimden kurtulamazsınız!” dedim. İçlerinden biri,

“Vallâhi doğru söylüyor” dedi. O zaman tırmanmaktan vazgeçip geri döndüler. Ben de bulunduğum yerden ayrılmadım.

Sonunda, Hz. Peygamber’in atlılarının ağaçlar arasından gelmekte olduklarını gördüm. Başlarında Ahrem el-Esedî bulunuyordu. Onun arkasında Hz. Peygamber’in süvarisi olan Ebu Katâde, onun da arkasında Mikdad b. Esved el-Kindî vardı. Onları gören müşrikler kaçmaya başladılar. Ben de dağdan indim; Ahrem’in atının dizginine yapışarak,

“Ey Ahrem! Sakın onları takip etme; çünkü seni yakalayıp öldürebilirler. Hz. Peygamber ve ashabı gelinceye kadar bekle!” dedim. Ahrem ise,

“Ey Seleme! Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş, cennet ve cehennemin hak olduğuna inanmışsan şehidlikle arama girme” dedi.

Onun bu sözleri üzerine atının dizginini bıraktım. O da atını hızla sürerek Abdurrahman b. Üyeyne’ye yetişti. Sonra dövüşmeye başladılar. Ahrem, Abdurrahman’ın atını, Abdurrahman ise Ahrem’in kendisini öldürdü. Atsız kaldığı için de Ahrem’in atını aldı. Bunu gören Ebu Katâde de Abdurrahman’ın peşinden gitmeye başladı. Nihayet onu yakaladı ve öldürdü. Abdurrahman da Ebu Katâde’nin atını öldürmüştü. Bunun için Ebu Katâde, Abdurrahman’ın Ahrem’den aldığı ata bindi.

Bunun üzerine ben de arkalarından koşmaya başladım. O sırada da uzaktan sahabe atlarının kaldırdığı büyük bir toz bulutu görünmeye başlamıştı. Düşman ise güneş batmadan önce içinden Zîkared suyunun akmakta olduğu vadiye sığınmak için acele ediyordu. Nihayet oraya ulaştılar ve içmek üzere suya koştular. Ancak benim arkalarından gelmekte olduğumu görünce içmekten vazgeçip atlarını Zîbi’r geçidine doğru sürmeye başladılar. Ben takipten  vazgeçmedim; en arkada bulunan kişiye yetişip onu bir okla vurdum. Bunu yaparken de yine,

“Ben Ekvâ’ın oğluyum. İşte size bir ok; bugün bazı alçakların helak günüdür” şiirini okuyordum. Oku yiyen adam dönüp,

“Annen Ekva yasını tutsun! Bu da öldürücü bir darbe midir?” diye alay etti. Bunun üzerine ben,

“Ey nefsinin düşmanı! O attığım gerçekten de öldürücü bir darbeydi” dedim. Zaten onu öldürmek amacıyla atmıştım. Sonra ikinci bir ok daha fırlattım ve onu öldürdüm. Müşriklerin arkalarında bırakmış oldukları iki atı da alarak Hz. Peygamber ve ashâbının yanına döndüm.

Hz. Peygamber’le ashabı gelmiş Zîkared suyu başında konaklamışlardı. Beş yüz kişi kadar varlardı. Bilal düşmandan aldığım develerden birisini kesmiş, onun ciğerini ve boynundan bazı parçaları Hz. Peygamber için kızartıyordu. Ben Hz. Peygamber’in yanına giderek,

“Ey Allah’ın Rasûlü! Yanıma arkadaşlarından yüz kişi ver de yatsıya kadar şu kâfirleri yakalayayım ve bir tane bile bırakmamak üzere hepsini öldüreyim!” dedim. Hz. Peygamber,

“Ey Seleme! Bunu yapabilir misin?” buyurdular. Ben de,

“Evet Ey Allah’ın Rasûlü! Seni şereflendiren Allah’a yemin ederim ki yapabilirim” dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber mübârek kesici dişleri ateşin ışığında görülecek kadar güldü ve sonra da,

“Onlar şu anda Gatafan topraklarında kendilerine ziyafet çekiyorlar” buyurdular.

Bu sırada Gatafan taraflarından birisi geldi ve

“Sizin takip etmekte olduğunuz kişiler Gatafan kabilesinden falan şahsa misafir oldular. O da onlar için bir deve kesti. Fakat henüz devenin derisi yüzülmekte iken, bir toz bulutu görüldü. Bunun üzerine onlar deveyi bırakıp kaçtılar.” dedi. Sabah olduğunda Hz. Peygamber.

“Bizim süvarilerimizin en iyisi Ebu Katâde, yayalarımızın en iyisi ise Seleme’dir.” buyurdular. Sonra da bana ganimetten hem süvari ve hem de yaya hissesi verdiler.

Orada biraz daha eğleştikten sonra Medine’ye doğru yola koyulduk. Hz. Peygamber beni Adba isimli devesinin terkisine bindirdi. Yanımızda Ensar’dan bir kişi vardı ki hiç kimse onu geçemezdi. Yola çıktığımızda,

“Benimle Medine’ye kadar yarışabilecek birisi var mı?” diye meydan okudu. Hiç kimse çıkmayınca bunu birkaç kere tekrarladı. Bunun üzerine ona,

“Sen büyük-küçük herkesle yarışır ve hiç bir rakipten çekinmez misin?” dedim.

“Hz. Peygamber hariç, hiç kimseden çekinmem” dedi. Onun bu sözleri üzerine Hz. Peygamber’e dönerek,

“Anam, babam sana fedâ olsun! Bana izin ver de bu adamla yarışayım” deyince Hz. Peygamber,

“İstersen yarışabilirsin” buyurdular. Bunun üzerine o adama,

“İn de koşmaya başla!” dedim. Devesinden atladı, ben de Hz. Peygamber’in terkisinden indim. Ona az da olsa fırsat verebilmek için biraz bekledim. Sonra da bütün gücümle koşarak kendisine yetiştim. Sırtına vurarak,

“Allah’a yemin ederim ki seni geçtim” dedim. O da gülerek,

“Ben de öyle zannediyorum!” dedi ve böylece Medine’ye vardık.[1]


 

[1] Bidaye, IV/152 (İmam Ahmed ve Müslim’den. Ayrıca Müslim’de şöyle bir ek daha vardır: “Onu geçtim ve Mediye’ye daha önce vardım. Orada üç gün kaldıktan sonra Hayber’e çıktık”).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 2/22-25