Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 214. Sayfa

47. FASIL: KADINLARIN CİHADA GİTMELERİ

      

Hz. Aişe’nin Benî Mustalık Seferine Katılması

      

- Hz. Aişe şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber bir sefere çıktığında kadınları arasında kura çekerdi. Hangisinin kurası çıkarsa onu beraberinde götürürdü. Beni Mustalık gezvesi olduğunda yine kadınları arasında kura çekti. Bu sefer kura bana çıktı. Hz. Peygamber beni beraberinde sefere götürdü.

Kadınlar o zaman ancak ölmeyecek kadar yerlerdi. Şişmanlamazlardı. Ağırlaşmazlardı. Ben devemin sırtına bindirildiğim zaman hevdecimde oturuyordum. Sonra devemi iplemekle görevli olan kişiler geliyor, beni alıyor ve hevdecin altını tutarak kaldırıyorlar, devenin sırtına koyup iplerle bağlıyorlardı. Sonra devenin başını tutarak çekiyorlardı. Hz. Peygamber seferini bitirdikten sonra dönüş emrini verdi. Geldik, Medine’nin yakınında bir yerde konakladık. Gecenin bir kısmını orada geçirdik. Sonra tekrar hareket emrini verdi. Ben de ihtiyacımı defetmek için çıktım. Boynumda Yemen’den getirtilen bir gerdanlık vardı. İşim bittikten sonra gerdanlık boynumdan koptu. Fakat bunu bilmiyordum. Hevdecin yanına vardığımda boynumdaki gerdanlığı aradım, bulamadım. Halk da hareket etmeye başlamıştı. Daha önce gittiğim yere tekrar giderek onu aradım ve buldum: Devemi yükleyenler ben hevdecin içinde değilken hevdeci deveye yüklemişler. Ben zayıf bir kadın olduğum için hevdecin içinde olmadığımı farkedememişler. Deveyi çekip götürmüşler. Ben ordugaha geldim, baktım ki orada hiç kimse kalmamış. Böylece cilbabıma sarıldım, sonra uzandım. Biliyordum ki, beni hevdecin içinde bulamayınca geri dönecekler. Vallahi, ben orada daha yeni uzanmışken baktım ki, Saffan b. Muattal es-Sülemî arkadan geliyor. Bu zat bir takım ihtiyaçları için ordudan geri kalmıştı. Halkla beraber konaklamamıştı. Benim karaltımı görünce yönelip yanıma geldi. Örtünme emri gelmeden önce beni tanıyordu.

“Biz Allah içiniz ve Allah’adöneceğiz. Bu peygamberin hanımıdır” dedi. Ben de elbiseme bürünmüş bir haldeydim. Bana,

“Allah sana merhamet etsin! Seni geride bıraktıran nedir?” diye sordu. Ben onunla konuşmadım. Sonra deveyi bana yaklaştırdı. Deveye binmemi söyledi. Kendisi de uzaklaştı. Deveye bindim. O da devenin başından tuttu, süratle orduya yetişmek istedi. Ve and olsun biz orduya yetiştik. Sabaha kadar da kimse beni aramamıştı. Halk konaklamıştı. İstirahate çekildiklerinde, devenin başını çekerek, beni orduya getirmişti. İşte o zaman halk söylediklerini söyledi, iftira ehli ve ordu çalkalandı. Yemin ederim ki, ben bu hadiseden hiç bir şeyi o zaman bilmiyordum. Sonra Medine’ye geldim. Az bir zaman sonra şiddetli bir şekilde hastalandım ve bana hadiseden hiçbir şey yetişmiyordu. Hadise Hz. Peygamber’e, anneme ve babama ulaştırılmıştı. Onlar bana ne az ve ne de çok hiçbir şey söylemiyordu. Ancak ben Hz. Peygamber’in bana karşı olan bazı lütuflarından ötürü durumumda şüpheye düştüm. Ben daha önce hasta düştüğümde bana merhamet eder, lütufkâr olurdu. Fakat bu sefer bana bunu göstermedi. Bu beni biraz şüpheye düşürmüştü. Benim yanıma girdiğinde annem bana bakıyordu.

“Sizin kızınız nasıldır?” diye soruyor ve başka bir şey de söylemiyordu. Bu ilgisizlikten canım sıkıldı ve

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bana izin ver de annemin evine gideyim, annem bana baksın” dedim. O da,

“Gidebilirsin” dedi. Ben annemin yanına vardım. Fakat yine de hadiseden haberdar değildim. Ta ki yirmi küsur gün sonra biraz iyileştim. Biz Arap bir kavim olduğumuz için evlerimizde tuvaletler yoktu. Acemlerin evlerinde olan tuvaletlerden, koku yapar diye nefret ederdik. Biz geceleri sahraya çıkar defi hâcet yapardık. Bir gece defî hacet için dışarı çıkmıştım. Yanımda Ebu Ruhm b. Muttalib’in kızı Ümmü Mustah da vardı. Eteğine basıp düştü ve oğlu Mıstah’a beddûa etti. Ona,

“Çok kötü bir şey söyledin. Hicret edip Bedir’e katılmış bir sahabîye nasıl beddua edersin” dedim. O da bana,

“Ey Ebubekir’in kızı, Mıstah’ın senin hakkında söylediklerinden haberin yok mu?” dedi.

“Neler söylüyor” dedim. Bana iftiracıların bütün söylediklerini anlattı. Artık ihtiyacımı gidermeye muktedir olamadım. Ve döndüm. Durmadan ağladım. Zannettim ki, ağlamak ciğerimi parçalayacaktır. Anneme,

“Allah seni affetsin. Halk söylediklerini söylemiş, sen bana hiçbir şey söylemiyorsun” dedim. Annem,

“Ey kızım! Bu kadar üzülme. Senin gibi kocası tarafından sevilen ve ortakları olan güzel kadınlar için böyle şeyler söylenir. Bu tür şeyler her zaman olmuştur” dedi. Benim haberim yok. Hz. Peygamber Müslümanlara bir hutbe okumuş, hutbesinde Allah’a hamdettikten sonra,

“Ey insanlar, bazı kimselere ne oluyor ki, bana ailem hakkında eziyet ediyorlar, beni üzüyorlar. Ve onların aleyhinde hak olmayan şeyler söylüyorlar. Allah’a yemin ederim ki, onlardan ancak hayr gördüm. Ve bunu bir kişi için söylüyorlar ki, ondan haydan başkasını görmediğime yemin ederim. O benim evlerimden herhangi birisine ancak benimle beraber girebilir!” demiş.

Bu iftiranın kaynağı Abdullah b. Ubeyy b. Selül’dü. Ve ona Hazrec’ten bazı kişiler de yardım ediyorlardı. Muhacirlerden ise Mıstah ve Cahş’ın kızı Hamme vardı. Hamme’nin benim aleyhimde böyle bir iftiraya katılması, kızkardeşi Zeyneb binti Cahş ile kuma olduğumuz içindi. Zeyneb benimle rekabet halindeydi. Buna rağmen Zeyneb benim hakkımda iyilikten başka bir şey söylememişti. Allah onu bundan korumuştu. Fakat kızkardeşi Hamme, dedikoducuların safında yer almıştı. Bunu da kızkardeşinin kuması olduğum için yapmıştı. Hz. Peygamber hutbesini bitirince Evs kabilesinden Useyd b. Hudayr kalkıp,

“Ey Allah’ın Resûlü! Eğer bu kişiler Evs’ten ise biz onların hakkından geliriz. Eğer bizim kardeşlerimiz Hazreç’ten iseler bize emret, emrinizi tatbik ederiz. Allah’a yemin ederim ki, bunlar boyunlarının vurulmasını haketmiş bir gruptur” demiş. Bunun üzerine Sa’d b. Ubade ayağa kalkmış, -Daha önce salih bir kişi olarak görülüyordu- Useyd b. Hudayr’a,

“Allah’ın hayatıyla yemin ederim ki, sen yalan söylüyorsun. Onların boyunlarını vuramazsın. Vallahi sen bu sözü onların Hazreç’ten olduklarını bildiğin için söyledin. Senin kavminden olsalardı bu sözü söylemezdin” demiş. Useyd b. Hudayr, Sa’d’a hitaben,

“Vallahi sen yalan söylüyorsun! sen münafıksın ve münafıkları müdafâa ediyorsun” demiş. Bunun üzerine halk ayağa kalkıp nerdeyse birbirlerine girecekmiş. Fakat Hz. Peygamber onları yatıştırmış. Sonra Ali b. Ebî Talib ile Usame b. Zeyd’i çağırarak onlara fikirlerini sormuş. Usame,

“Ey Allah’ın Resûlü, biz ailende hayırdan başka bir şey görmedik. Bu asılsız bir iftiradır” demiş. Ali b. Ebî Talib ise,

“Ey Allah’ın Resûlü, kadın mı yok. Onun yerine başkasını bulabilirsin. Yine de durumu hizmetçiye sor. O daha iyi bilir” demiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Berire’yi çağırarak ona sormuş. Hz. Ali kalkarak ona şiddetli bir tokat vurmuş, peygambere doğrusunu söyle diye onu tehdid etmiş. O da, “Allah’a yemin ederim ki, ben hayrdan başka bir şey bilmem. Aişe’nin herhangi bir kusuru yoktur. Ancak hamur yoğurduğum zaman onu korumasını emrediyordum. O ise yatıyor, koyun gelip hamurunu yiyordu” demiş. Sonra Rasûlullah benim yanıma geldi; anam ve babam yanımdaydılar. Ensar’dan bir de kadın vardı. Ağlıyordum, o kadın da ağlıyordu. Peygamber oturdu. Allah’a hamd u sena ettikten sonra,

“Ey Aişe! Halkın senin kulağına gelen sözleri maalesef cereyan etmektedir. Allah’tan kork. Eğer halkın söyledikleri gibi bir kötülük yapmışsan Allah’a tevbe et. Çünkü Allah tevbeleri kabul eder” dedi. Allah’a yemin ederim ki, Hz. Peygamber bu sözleri bana söylediği anda gözyaşlarım kesildi. Artık ağlamaktan herhangi bir iş bile yapamıyordum. Anam ve babam cevap vereceklerdir diye bekledim. Fakat konuşmadılar. Allah’a yemin ederim, ben kendimi hakkında Kur’an’ın inmesi gibi bir mertebeden çok hakir görüyordum. Hakkımda Kur’an inecektir, bu Kur’an okunacak, onunla namaz kılınacaktır. Ben kendime böyle bir derece vermiyordum. Beklediğim şuydu ki, Hz. Peygamber bir rüya görsün ve benim suçsuz olduğumu anlasın. Çünkü Allah benim suçsuz olduğumu biliyordu. Baktım ki annem ve babam peygambere bir cevap vermiyor, onlara,

“Niçin Rasûlullah’a cevap vermiyorsunuz?” dedim. Onlar,

“Yemin ederiz ki, biz peygambere ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz” dediler. Allah’a yemin ederim, o günlerde Ebubekir ailesinin başına gelen felaket gibi bir felaket herhangi bir aileye gelmemişti. Anam ve babam sükût ettiklerinde göz yaşlarımı dökerek,

“Allah’a yemin ederim, senin söylediğinden ötürü hiç bir zaman Allah’a tevbe etmeyeceğim. Biliyorum ki, halkın sözlerini ikrâr eder, evet, öyledir dersem -ki, Allah da benim bu işten beri olduğumu biliyor- o zaman olmayan bir iftirayı yapmış olurum. Eğer onların sözlerinin yanlış olduğunu söylersem, siz beni tasdik etmeyeceksiniz” dedikten sonra Hz. Yâkub’un adını hatırlamaya çalıştım. Fakat hatırlayamadığım için,

“Ben Yusuf’un babasının dediği gibi derim. “Bana düşen güzel bir sabırdır. Söylediklerinize karşı yardımına sığınılacak ancak Allah’tır” (Yusuf: 12/18) dedim.

Yemin ederim ki, Hz. Peygamber daha yerinden kalkmadan onu kaplayan vahiy hali yüzünde belirdi. Bunun üzerine elbisesi yüzüne örtüldü ve deriden yapılmış bir yastık başının altına konuldu. Ben bu durumu gördüğüm zaman Allah’a yemin ederim ne korktum ne de önemsedim. Biliyordum ki, ben temizim ve Allah da bana zulmetmez. Anam ve babama gelince, Aişe’nin nefsini elinde tutan Allah’a yemin ederim, Hz. Peygamber’den vahy kesilinceye kadar zannettim ki ikisinin de korkudan canları çıkacaktır. Korktukları Allah’ın insanların dediklerini tasdik etmesiydi. Sonra Hz. Peygamber’den vahy kesildi. Soğuk bir gün olmasına rağmen alnından inci taneleri gibi terler boşandı. Hem alnının terini siliyor, hem de,

“Ey Aişe! Müjde Allah senin beratını indirdi” dedi. Ben de,

“Hamd Allah’a mahsustur” dedim. Sonra Hz. Peygamber halkın arasına çıktı. Onlara bir hutbe irad etti ve Allah’ın benim hakkımda indirmiş olduğu Kur’an’ı okudu. Sonra emretti, Mıstah b. Usase, Hasan b. Sabit ve Hamne binti Cahş’ı getirdiler. Onlar iftirayı açıkça ifade etmişlerdi. Onlara had vuruldu.[1]

- Hz. Aişe şöyle anlatıyor: Annem bana,

“Ey Aişe! Kalk, peygambere git” dedi. Ben de,

“Yemin ederim ki, ben ona gitmem. Allah’tan başka kimseye de hamd etmem. O Allah ki, benim berâatimi indirmiştir” dedim. O ayetler Nur: 24/11-20 ayetleridir Mıstah hem fakir, hem de babamın akrabasıydı. Babam ona yardım ederdi. Fakat bu ayetler inince babam, “Allah’a yemin ederim ki, ona yardımda bulunmayacağım” dedi. Bunun üzerine Allah, “Bir de içinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalara, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere bir şey vermelerinde kusur etmesinler. Affetsinler, bağışlasınlar. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir” (Nur: 24/22) ayetini indirdi. Babam,

“Evet!.. Ey Rabbim! Ben isterim, Allah beni affetsin” dedi. Ve daha önce Mıstah’â vermekte olduğu nafakayı vermeye devam etti ve “Yemin ederim, bu nafakayı ondan artık hiçbir zaman kesmeyeceğim” dedi.[2]


 

[1] İbn İshak, Bidaye, IV/160, bu hadisi Buhari ve Müslim de rivayet etmiştir.

[2] Tefsiri İbn Kesir, III/270; Mecma’, IX/232 (Taberani’den)

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 2/45-49