Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tebük Savaşı ve Bu Savaşta Sahabilerin Can ve Mallarını Sarfetmeleri - 4. Sayfa

Tebük Savaşı ve Bu Savaşta Sahabilerin Can ve Mallarını Sarfetmeleri

 

- İbn Abbas şöyle anlatıyor: Taif’ten dönüşünden altı ay sonra Hz. Peygamber’in yanına gittim. Allah Teâlâ ona, Kur’an’da kendisinden “Sıkıntı saatı” diye bahsettiği Tebük savaşını emretti. Bu, Hicaz’da sıcaklığın en şiddetli olduğu bir zamana rastlıyordu. Münafıkların sayısı çoktu. Dahası o sırada Suffe ashabı da bir hayli artmıştı. Bunlar mescide bitişik bir evde kalıyorlardı. Hz. Peygamber’in ve diğer müslümanların verdikleri sadaka ve bağışlarla geçiniyorlardı. Savaş çıktığında müslümanlar onları kendi aralarında paylaşırlardı. Müslümanlardan durumu iyi olanlar ya onlardan birinin savaş donanımını ya da içlerinden dört kişinin yiyecek ihtiyacını kendi üzerine alırdı. Sonra da hep birlikte savaşa giderlerdi. Hz. Peygamber bu savaşta da müslümanlara mallarını Allah yolunda ve O’nun rızası için harcamalarını emretti. Onlar da bu emre uyarak Allah’ın rızasını kazanabilmek için mallarını infak ettiler. Bazı münafıklar da gösteriş için sarfediyorlardı. Fakir müslümanlardan bir kısmına binek temin edilebildi; ancak bazıları da yaya kaldı. O gün Abdurrahman b. Avf ikiyüz ukiyye (1 ukiyye 40 dirhem değerinde bir ağırlık ölçüsüdür.) para yardımında bulundu. Bu o gün müslümanların vermiş oldukları sadakaların en büyüğü idi. Hz. Ömer de yüz ukiyye sadaka verdi. Amir el-Ensârî (doğrusu Âsım b. Adiyy el-Ensârî olmalıdır) ise doksan deve yükü hurma verdi. Daha sonra Hz. Ömer

“Ey Allah’ın Rasûlü! Ben Abdurrahman’ın günahtan başka birşey kazanmadığına inanıyorum. Çünkü ailesine hiç bir şey bırakmadı!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Abdurrahman’a

“Ailen için birşey bıraktın mı?” diye sordu. O da

“Evet infak ettiğimden daha fazlasını, daha iyisini bıraktım” dedi. Hz. Peygamber

“Peki, onlara ne bıraktın?” diye sorduğunda Abdurrahman

“Allah ve Rasûlünün va’dettiği rızık ve hayrı bıraktım” dedi.

Bir ara Ensar’dan Ebu Ukayl isimli bir zat sadaka olarak iki ölçek hurma getirdi. Orada bulunan münafıklar az bir sadaka verildiğinde birbirlerine kaş-göz işareti yaparak alay ediyorlardı. Büyük bir sadaka verildiğindeyse yine işaretleşerek

“Gösteriş içindir” diyorlardı. Ayrıca az getirenlerden kimine

“Hile yapıyor; daha fazlasına gücü yeterdi” diğer bazılarına ise

“Getirmese de olurdu; çünkü kendişi buna herkesten daha muhtaçtır” diyorlardı. Ebu Ukayl ise bu iki ölçek hurmayı getirdiğinde

“Allah’a yemin ederim ki bu iki ölçek hurmadan başka birşeyim yoktur. Onu kazanmak için de bütün bir gece su çektim. Yarısını evde, aileme bıraktım, yarısını ise buraya getirdim” diye özür beyan ediyordu. Münafıklarsa yine

“Kendisi bunlara herkesten daha muhtaçtır” diyorlar ve onu ayıplıyorlardı. Kendileri ise zengin-fakir, bu sadakalardan bize de birşey düşer mi acaba diye bekliyorlardı.

Savaşa, yola çıkma zamanı yaklaştıkça bu münafıklar çeşitli bahanelerle Hz. Peygamber’den izin koparmaya çalışıyorlardı. Sıcaktan şikayet ediyorlar, fitne çıkmasından korktuklarını söyleyerek Allah’a yalan yere yeminler ediyorlardı. Hz. Peygamber de içlerinde gizlemekte olduklarını bilmediği için onlara izin veriyordu. Bunların bir kısmı Mescid-i Dırar’ı (nifak mescidini) inşa etmişler ve Herakliyüs’e göndermiş oldukları Ebu Âmir’i beklemekteydiler. Kinâne b. Abdi Yâ Leyl ile Alkame b. Ülâse el-Âmiri de Ebu Âmir’le birlikte gitmişlerdi. O sırada Tevbe (Berâe) Sûresi bölüm bölüm inmekteydi. Bunların içerisinde “Gerek hafif ve gerek ağırlıklı olarak sefere çıkınız ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihat ediniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” (Tebve: 9/41) âyet-i kerimesi de vardı. Bu âyet indiğinde Hz. Peygamber’e gerçekten bağlı olan zayıf, hasta ve fakir kimseler ona gelip yakınarak şöyle dediler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu emirde hiç kimseye ruhsat tanınmamaktadır. Münafıklarda ise daha sonra ortaya çıkacak bazı gizli günahlar vardır”. İnanmayan ve bu işten huzursuz olan birtakım münafıklarsa geri kaldılar. Allah Teâlâ, Tebük’e varıncaya kadar bütün bunları Peygamberine ayrıntılı olarak Tevbe Sûresi’nde bildirdi.

Tebük’e varıldığında Hz. Peygamber, Alkame b. Mücezziz el-Müdricî’yi Filistin’e Halid b. Velid’i de Dûmetü’l-Cendel’e gönderdi. Halid’i gönderirken ona şunları söyledi:

“Çok çabuk git! Kim bilir belki Dûmetü’l-Cendel’in meliki Ukeyder b. Abdilmelik el-Kindî’yi avda yakalarsın!” dedi. Halid b. Velid çok hızlı bir şekilde oraya gitti ve gerçekten de oranın melikini ava çıkmış olduğu bir sırada yakaladı. Bu arada Medine’de kalmış olan münafıklar asılsız haberler yaymaktaydılar. Müslümanların sıkıntı içerisinde bulunduklarını haber aldıklarında “Biz bunun böyle olacağını biliyor ve onları da bu işten vazgeçirmeye çalışıyorduk” diye seviniyorlardı. Müslümanların başarılarını duydukça da üzülüyorlardı. Bunları yaparken de gizlemeye gerek görmediklerinden herkes onların halini biliyordu. Sonunda onların bu yaptıkları Allah tarafından vahiyle bildirildi. Öyle ki münafıklardan her birisi yapmış olduğu ameller hakkında Allah ne indirecek diye korku içerisinde bekler oldu. Bir taraftan da Tevbe Sûresi âyet âyet inmeye devam etmekteydi. Münafıklarsa küçük-büyük ne yaptılarsa hepsinin deşifre edilmesinden korkmaktaydılar. Nihayet Tevbe Sûresi tamamlandı ve hidâyet ile dalâlet’in dereceleri belirlenmiş oldu.[1]


 

[1] İbn Asakir I/105; Kenz I/249 (İbn Asakir ve İbn Abid’den uzun olarak).

Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/407-408