Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 02 B - Index Web

B.. 6

Ba:6

Ba Neb Tetet (Banebdedet, Baned Djedet, Banaded):6

Baal:6

Baal Şem:6

Baal Şem Tov:6

Baal Ve Astarte:7

Baal-Zebub (Beelzebub):7

Baalat:7

Baalim (Baal):7

Baalith:7

Bâb:8

Bâb-ı Fetva (Bâb-ı Meşihat):8

Baba:8

Bâbâ (Mâbâ):8

Babaîlik:8

Bâbek:8

Bâbekîlik:8

Babil:9

Babil-Asur Dinî:9

Babil Kulesi:9

Babil Sürgünü:9

Babil Talmudu (Talmud Bavli):10

Babîlik:10

Bacchus (Bakhus):10

Badessy:11

el-Bağdadî:11

Bağışlama (Absolution):11

Bağışlanma Günü (Keffaret Günü, Yom Kippur):11

Bahailik:11

Bahaullah: (1817-1892):12

Bahira:12

Bahşî:12

Baisakhi:12

Baitylos (Baetulus):12

Bakara:12

Bakillânî:12

Bakire’nin Doğumu Bayramı:13

Balarama:13

Balbal:13

Baldr (Balder):13

Balık:13

Baltasar (Belsazar):13

Balubaale:13

Bama:13

Baptist Kilise (Vaftizci Kilise):13

Bar Daisan:14

Bar Hebraeus:14

Bar Kochba (Simeon Bar Kohba):14

Bar Mitzva:14

Barabudur:15

Barak Baba:15

Barlaam Ve Josaphat Hikayesi:15

Bârî:15

Barnaba:15

Barnaba İncili:16

Baron Samedi:17

Bartolomeus:17

Baruch Kitabı:17

Ba's Bade'l-Mevt:17

Basîr:17

Basilides:17

Basilius:17

Basit Realizm (Naive Realizm):17

Basler Konsili:17

Bastet-(Bast, Ubasti):17

Başpiskopos (Archbishop):18

Başrahip (Archpriest):18

Bâtıl:18

Bâtıl İnanç:18

Bâtın:18

Bâtınî Tefsir:18

Bâtınîlik:18

Bat-Mitzva:19

Baur:19

Bay Ülgen:19

Bayezid Bistâmî:19

Bayram:19

Bayramîlik:19

Bayramiye:19

Bayramlar:20

Bazilik-Bazilika:23

Beddua:23

Bedeviye:23

Bedî':23

Bedir Savaşı:23

Bedreddin:23

Beel Zebul:24

Beg-Tse:24

Beguine:24

Behlül Dânâ:25

Bektaşîlik:25

Bel:26

Belam (Balam):26

Belçika İtikatnamesi (Confessio Belgica):26

Beldei Tayyibe:26

Beled:26

Beledü’l-Emîn:26

Belial:26

Belit-İlli:26

Belit-Şeri:26

Belitis (Ninlil):26

Belkıs:27

Bema:27

Bema Festivali:27

Benares (Varanasi, Kaşi):27

Benedictus VIII:27

Benedictus IX:27

Benedictus XII:27

Benedictus XIII:28

Benedictus XIII:28

Benedictus XIV:28

Benedictus XIV:28

Benedictus XV:28

Benedictus Ve Benediktenler:29

Bene İsrael:30

Benedict:30

Benedikt Kuralları (Benedictine Rules):30

Benedikt Madalyonu:30

Benefiziam:30

Benzaiten:30

Berat Gecesi:30

Berat Kandili:31

Ber:31

Berâe:31

Berâhime:31

Berdiaeff:31

Bereanlar:32

Berekah:32

Bergama Asklepieionu:32

Berleburg Kitab-ı Mukaddesi:32

Bernard Clairvaux:32

Berossos:33

Berserkez:33

Berzah:33

Bes:33

Besmele:33

Bet Din:33

Beş K:34

Beş Klasik:34

Beş M:34

Bet Ha-Mikdaş (Süleyman Mabedi):35

Bethel:35

Betlehem:35

Bet Midrach:36

Beyanu'l-Hak:36

Beyaz Babalar:36

Beyaz Giyinenler (Şvetambara):36

Beyaz Keşişler:36

Beyaz Rahipler:36

Beyt:36

Beytü'l-Buğdâriyyîn:36

Beytü'l-Haram:37

Beytü'l Hikme (Hikmet Evi):37

Beytullah:37

Beytü'l-Mamur:37

Beytü'l-Mukaddes:37

Beyyine:37

Bezmi Elest:37

Bhagavad-Gita:37

Bhakti-Sutra:38

Bhikşu:38

Bhrigu:38

Bia:38

Biat:38

Bibel (Bible):38

Biçim Tenkidi (Form Criticism):39

Bidat (Bid'at):39

Bilal-i Habeşî:39

Bima:39

Biniteryanizm:39

Binyılcılık (Millenarianism):39

Bi'ri Maûne:39

Birleşik Mesih Kilisesi:39

Birleşik Metodist Kilise:39

Birûnî:40

Bi'set:40

Bişamon:40

Bit Akitu:40

Bizans Ayin Türü:40

Blasphemy:40

Blondel Maurıce (1861-1949):40

Bodhi:40

Bodhi Ağacı (Bo Ağacı, Bodhi Gaya):41

Bodhidharma:41

Bodhisattva:41

Boethusculuk:41

Bogomiller:41

Boğa Kültü:41

Boğazköy:42

Bohemya İtikadnamesi (Confessio Bohemica):42

Bohemyalı Kardeşler:42

Bokonon:42

Bollandistler:43

Bon (P'ön-Po):43

Bon Dini:43

Bona Dea:43

Bonaventura (Aziz):43

Bonifatius:43

Borborianlar:43

Bossu:44

Boy abdesti:44

Bön:44

Brahma:44

Brahma Samay:44

Brahmakarya:45

Brahma-Loka:45

Brahman:45

Brahmana:45

Brahmanalar:46

Brahmanizm:46

Brahmanlar (Brahminler):46

Bran:46

Brigitte:46

Brihaspati:46

Brit (Brit Mila):46

Britanya Kiliseler Konseyi:47

Brockelmann, Carl (1868-1956):47

Bruno:47

Buber, Martın (1878-1965):47

Buddha: (M.Ö. 563-483):48

Buddha-Sâsana:49

Buddhaghosa:49

Budizm:49

Budizm Nasıl Bir Dindir:49

Budizm'de İnanç Doktrini Ve İbadet:51

Budist Konsilleri:52

Budist Sûtra'sı:53

Bule (Bulla):53

Bulgakov, Sergey Nikolayeviç: (1871-1944):53

Bulttmann, Rudolf (Karl): (1884-1976):54

Bumba:54

Burak:55

Burçlar:55

Burhanizm:55

Burkan (Burhan):55

Burûc:55

Bürde:55

Büyü:55

Büyücü:55

Büyü Ve Din:55

Büyük Başlar:56

Büyük Ennead:56

Büyük Günahlar:56

Büyük Perhiz:56

Büyük Peygamberler:57


B

 

Ba:

 

(1) Sabiilikte masiqta töreni öncesi kurban edilen güvercine verilen ad. Bunun etinin bir kısmı yenir, kalanı ise tören sırasında yapılan özel ekmeklerle (Fatiri) birlikte tören sonrası kült kulü­besi avlusuna gömülür.

(2) Eski Mısır dininde ruhun başlıca görünümlerinden birisi; can. Ruh, kuş şeklinde düşünülür ve onun göğe çıkabileceğine, mezardaki mumyaları ziyaret edebileceğine ve çe­şitli suretlere girebileceğine inanılırdı. Bakınız: Ka.

 

Ba Neb Tetet (Banebdedet, Baned Djedet, Banaded):

 

Eski Mısır dininde barış­çıl ve üstün bir karaktere sahip oldu­ğuna inanılan koç tanrı. Kült merkezi Mendes'ti.

 

Baal:

 

Aramca “efendi, sahip, rab”. Sami toplumlarca tarımsal ve hayvansal ve­rimlilikle ilişkili görülen tanrısal varlık; birçok tanrının lakabı. Çoğu tanrının gerçek isminin bir sır olduğuna inanıl­dığından, Fenikeliler yerel tanrılarının çoğunu Baal lakabıyla adlandırırlardı. Bu tanrıların gerçek isimlerinin bir sır olduğu inancı, yabancıların o tanrılara yönelerek onlara tapınanlara üstünlük kurmalarını engellemek düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. En önemli olan Baal; Mot, Aleyin ve Anat'ın babası olan Baal Tsafon (kuzeyin sahibi) ya da Baal Lübnan'dır. Yüce tanrı El’in düş­manı olan ve gerçek adının Addad (hava tanrısı) olduğu düşünülen Baal Tsefon, sonunda El tarafından öldü­rülmüştür. Diğer Baal’lar arasında Baal şamin (gökyüzünün efendisi) dikkati çeker. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes'te de bahsedilen bu tanrı, güneş karak­terli bir uluhiyettir. Ayrıca Tyre'de ta­pınılan ve diğer ismi Melkart (şehrin kralı) veya Melech olan Baal da güneş karakterli bir tanrıydı. Sidon'da tapını­lan Baal, sağlık tanrısı Eşmun'dur. Kartaca'da tapınılan Baal Hammon ya da Baal Ammon ise bir gökyüzü ve ve­rimlilik tanrısıydı. Romalılar bunu son­radan Jüpiter Ammon ismiyle kendi panteonlarına kattılar. Kartacalıların bir başka tanrısı olan Tanit’in de lakabı “Baal'ın yüzü” idi. Bunlardan başka Baal ismiyle bilinen tanrılar arasında Baal Gad, Baal Hermon ve Zebulan kabilelerinin tanrısı Baal Zebulon vardı.

Filistin bölgesinde Hz. İbrahim’in göçünden önce yaşayan yerli halk olan Kenanlıların Tanrılarına verilen isimdir. Daha çok, bolluk ve bereket Tan­rısı olarak bilinen Baallar, Sami dillerinde “sahip” veya “Efendi” anlamına gelmek­tedir. Baal, kanatlı bir varlık olarak düşü­nülür, çoğulu Baalim'dir. Bazen bu keli­me “okların Efendisi” veya “okçular” an­lamında kullanılmıştır. Kenan bölgesinde Baal, toprağın verimi için suların efen­disi olarak da düşünülmüştür. Yağmurun onun hakimiyetinde olduğuna inanıl­mıştır. Eski İbranicede Baal, “Bulutlara Binen” anlamına geliyordu. Aramice “Baal Semin”, göklerin efendisi demekti, Kenanlılar, bereketin yedişer yıllık dö­nemler izlediğine inanıyorlardı. Bunun için Hayat ve Bereket Tanrısı Baal’in ölüm ve kısırlık Tanrısı Mot ile mücadele ha­linde olduğunu tasavvur ediyorlardı. Baal, galip gelirse, yedi yıl bolluk, Mot yenerse yedi yıl kıtlık oluyordu.

Diğer yandan Baat, sadece bereket Tanrısı değil, Tanrıların kralıydı. Baal'e, Mısır'da da yeni krallık döneminde tapınılmış ve onun adına birçok tapınak inşa edilmiştir. Yahudi Kutsal kitabı Eski Ahitte birçok yerde Baallerden bahsedilmiştir, İsrail oğullarının Filistin'e göçleri esnasında ve göçten sonra yerli halkın tapınakları olan Baallerden etkilendiklerini görüyoruz. Hâkim Gideon'un adı Yerubbaal idi. [1]Baal adı M.Ö. IX. yüzyıldan sonra lanetlenmeye başlamıştı. Hoşea dönemine gelindiğinde (M.Ö. VII. yüzyıl) Baal kültüne karşı düşmanlık şiddetlenmişti.

 

Baal Şem:

 

İbranice “Adın Efendisi” demek olan bu kelime, Yahudilikte Tanrı­nın kutsal adlarının gizli bilgisi ile hasta­ları iyileştirdiğine inanılan kişiyi temsil ediyordu. Bunun için birçok Yahudi mis­tiğine Baal Şem denmiştir. Kutsal adm etkisine duyulan inancı sergileyen Yahudi şairlerine de Baal Şem denmiştir. Meselâ, Benyamin ben Zerah (XI. yüzyıl) bunlar­dan biridir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Doğu Avrupa'da Baal Semlerin şifalı otlar ve koca karı ilaçları kullanarak Yhvh'nin ismini zikrederek hastaları iyileş­tirdiklerine inanılıyordu. Baal Şem'ler, Tanrının ismini taşıyan muskalar yazar­lardı. Bunlar, cincilikle de uğraşırlar ve cinleri kovduklarına inanılırdı. Bunların çalışma modeli, Manevi bir tedavi yolu açmıştı. Diğer hekimlerle rekabete giri­yorlardı. Baal Şem'lerin en ünlülerinden birisi, Hassidi hareketinin kurucusu olan İsrael ben Eliezer idi. Eliezer etkileyici bir liderdi.

 

Baal Şem Tov:

 

İbranice. “iyi ismin sahibi”. Hasidizmin kurucusu Israel ben Eliaser’in (1700-1760) lakabı. Ona bu laka­bın, tanrı ismi ile yazdığı muskalar ve şifalı otlar vasıtasıyla gösterdiği mucize­ler nedeniyle verildiği söylenir. Bakınız: Hasidizm.

İbranice “kutlu adm efendisi” anlamına gelmektedir. Asıl adı, İsrael ben Eliezer'dir. Hasidi hareketinin kurucusudur. Mistik eğilimler içinde ha­yata bakan Baal Şem Tov'un avamın ara­sına katılması, bedeni çileciliğe karşı çık­ması, bedenin kutsallığına inanması, Ya­hudi âlimler arasında büyük tartışmalara neden olmuştur, Kabalizm'deki katı çileci­liğe karşı çıkmış, tedaviyi daha çok doğal otlarla yapmış ve bu alanda büyük şöhret sahibi olmuştur.

Baal Şem Tov, basit kıyafetlerle Tanrı meczubu görüntüsü vererek halk içine karışmıştır. “Yükselmek için, alçalmak ge­rektiğini” savunmuştur. Şem Tovun öğre­tisi üç temele dayanıyordu:

1- Tanrı ile kaynaşmak,

2- Bedenin olağan biçimi ile ibadet, (Allah’ın rızası için yapılan her iş kutsaldır.)

3- Madde dünyasında esir olan ilâhi kıvıl­cımları kurtarmak.

Şem Tov'un yaşantısındaki hafif meşrep­lik, daima tenkid konusu olmuştur. Çün­kü o geleneklere karşı ilgisiz kalmıştır. Ancak Şem Tov yine de Yahudiliğe yeni bir dünya görüşü kazandırmıştır.

 

Baal Ve Astarte:

 

Baal ve Astarte, Kitab-ı Mukaddes'te sık sık zikredilen iki Kenaanlı Tanrıdır. Baal erkek Tanrı olarak görülmekte; Astarte ise onun eşi olarak kendini göstermektedir. Yine Güney-Arabistan'da Astar adı ile bir Tanrı bilin­mektedir. Mezopotamya'da ise, İsthar adında bir Tanrıça vardır. Kenan'da Astarte, özellikle hayvanlar için-bir verim­lilik tanrıçasıdır. [2]Bu Tanrıya özellikle Sidon'da ve Ascalon'da ibadet edilmektedir. Kudüs'te de ona tahsis edilen bir kült vardır. Baal kelimesi “sahip” ve “eş” anlamına gelmektedir. Babil'deki Bel de aynı isim­dir. Bel, Babil’in birçok yerinde verimlilik Tanrısı olarak tebcil edilmektedir. Tanrı Bel, şu isimlerle de anılmaktadır: Baal Peor, Baal Gad, Bal Perâcim. Büyük Fe­nike sitesinde yedi Baal biliniyordu. Bu Baallerin isimleri zikredilmez. Yine de Baal, Fırtına Tanrısı Hadad ile aynı sevi­yeye gelmiştir. Bu Tanrı, Temmuz sıcaklı­ğı ile kayboluyor ve sonbahar yağmurlan ile yeniden görülüyordu. Tyr'de onun uyanışının bayramı kutlanıyordu. Fenike­lilerin ve Aramilerin büyük Tanrıları ola­rak, göklerin Baal'i olan Baalshamem ta­nınmıştı. Onun belli başlı tapınaklarından biri Antakya yakınlarındaki Casios tapı­nağı idi. Bu tapınak, Baal saphon adı al­tında biliniyordu. Fenikeli denizciler Baal kültünü, Mısır'a kadar götürmüşlerdi. [3]

Eski Ahit, Baal ve onun eşi olan Astarte'yi bazen tekil, bazen de çoğul olarak sık sık zikretmektedir. İsrailliler, Kenan ülkesini fethettikleri zaman, toprağı bereketlen­dirmek için Baallere ve Astartelere ibadet etmişlerdir. [4]Hakimler ve peygamberler, Yahve kültü ile Kenaan'ın tabiatçı Tanrılarına yapılan kült arasında­ki uyumsuzluğu tanıtmak için sürekli sa­vaşa girişmişlerdir. Baal'e karşı girişilen bu savaşta Elie'nin Karmeideki kurbanı, kesin bir tarihi belirlemektedir.[5]

 

Baal-Zebub (Beelzebub):

 

Filistin'de eski Ekron şehrinin tanrısı. Daha sonraları Yahudiler ve Hıristiyanlarca baş şeyta­nın lakabı olarak kullanıldı. Ayrıca Ortaçağda paganizmin ve büyücülüğün patronu sayıldı.

 

Baalat:

 

Ugr. “hanımefendi”. Biblos'un baş tanrıçası olan Baalat, Mısır'da Hator'la, Eski Yunan'da ise Astarte ile özdeşleştirilmiştir.

 

Baalim (Baal):

 

Filistin-Ürdün bölgesin­deki yerel Baal kültü. Kitab-ı Mukaddes'te İbrani peygamberler sürekli ola­rak, Yahve'ye tapınmayla yerel Baalim kültünü karıştırmaya çalışanları uyardı­lar ve buna karşı çıktılar.

 

Baalith:

 

Eski Mezopotamya aşk, ay ve ye­raltı dünyası tanrıçası; aynı zamanda ağaçlar, su kaynakları ve kuyular tanrı­çası; Tammuz, Dumuzi ve Adonis’in kız kardeşi ve metresi olarak kabul edilen İştar’in eski bir görünümü. Baalith, bü­yük tanrıçanın bir lakabıdır.

 

Bâb:

 

Arapça. “kapı”. Bâbiliğin kurucusu ve Bahâiliğin üç büyüğünden birisi olan Mirza Ali-Muhammed’in (1819-1850) unvanı, Şiraz'da doğan Ali Muhammed, 1840'ta şeyhîlîk tarikatı mensubu Seyyid  Kazım  Rüşdî’nin  talebesi  oldu. 1844'te Kazım Rüşdî’nin ölümü sonrası Mirza Ali, kendisini geleneksel şii inancına göre beklenen 12. imama açı­lan kapı anlamına, Bâb ilan etti. Kendi­sine has görüşleriyle etrafına müritler topladı. Hurufu'1-hayy ismi verilen 18 müridini görüşlerini yaymak üzere İran'ın çeşitli eyaletlerine gönderdi. Bu sebeple kendisiyle birlikte 19 olan sayı, kutsal kabul edilmektedir. Halkın des­teğini de kaşanan Mirza Ali, resmen Bâb olarak tanınmak istedi. Yaptığı mücadeleler sonunda tutuklanarak Mahku kalesine kapatıldı (1847). Bir yıl sonra bir başka yere nakledilen Ali Muhammed,  1850'de Tebriz'de idam edildi. Kemikleri birkaç yıl sonra Bahailer tarafından Filistin'de Karmel da­ğında yaptırılan bir türbeye gömüldü. Tutuklanma öncesi, önce kendisinin 12. imam olan İmam Mehdi olduğunu, sonra da tanrının yeryüzüne inmiş gö­rüntüsü olduğunu ileri sürmüştür. Bakınız: Babîlik.

 

Bâb-ı Fetva (Bâb-ı Meşihat):

 

“Şeyhul-islamlık kapısı” olarak da bilinir. Osman­lılarda şeyhülislamlık makamına ve fetva dairesine verilen ad. Bakınız: şeyhü­lislam.

 

Baba:

 

Bektaşilik, Haydarilik ve Kalenderilik tarikatlarında şeyh yerine kullanı­lan tabir. Baba unvanlı sûfîler 10. yy'dan itibaren görülmektedir. Baba Kûhî (ö. 1050) ile Baba Tahir Uryân (ö. 1055) bu unvanla meşhur olan sufilerdendir. Bektaşîlikte Babalar, Hacıbek­taş'taki Pir Evi’nin Eyvallah Kapısı'nda yetiştirilirlerdi. Burada Baba adayı Dede baba tarafından belirli bir tarikat disiplini altında yetiştirilirdi. Baba olan derviş ya halihazırdaki bir tekkenin şeyhliğine getirilir ya da yeni bir tekke açmaya hak kazanmış olurdu.

 

Bâbâ (Mâbâ):

 

Kaynaklarda “Harranlı Bâbâ” ya da “Harran'ın tanrısı Bâbâ” olarak bahsedilen Bâbâ, yaşadığı zaman tam olarak bilinemeyen ancak MS 4. yy'da yaşamış olabileceği tahmin edilen ve Harranîlerce peygamber olarak kabul edilen bir kişidir. Bâbâ tarafından yazılan ve “Bâbâ'nın Kehaneti” ve “Bâbâ’nın Kitabı” diye isimlendirilen kitap, Harranilerin dinî literatürleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bu ki­taptan bazı fragmentler Süryani yazar Dionysius bar Salibi ile Arap yazar İbn el-Adîm’in eserlerinde günümüze kadar ulaşmıştır.

 

Babaîlik:

 

Anadolu'da 13. yy'da Baba İlyas (ö. 1240) tarafından kumlan ve Türk­menler arasında yayılan bir tarikat. Babaîlik, adını daha ziyade yaptığı ayak­lanma ile duyurmuştur. Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak tarafından başlatılan ayaklanma 124O'ta şiddetli bir şekilde bastırıldı ve önce Baba İlyas, sonra da Baba İshak öldürüldüler. Baba İshak’ın peygamberliğini iddia eden bu tarikat daha sonra Bektaşîlik içinde erimiştir.

 

Bâbek:

 

(ö. 838) Hürremiye ekolü içeri­sinde yetişen ve merkez edindiği Bazz'da çeşitli isyan hareketlerine önderlik eden bir kişi. Hürremilerden Cavidan ibn Sehl’in taraftan olan Bâbek, onun ölümü üzerine Cavidan'ın ruhunun kendisine geçtiğini iddia ederek cema­atın başına geçmiş ve sonra Abbasi ha­lifesi Me’mun'a karşı ayaklanmıştır. Bazz'daki bu isyanı bastırmak üzere Me’mun'un gönderdiği güçler başarılı olamamışlar ve halife Mutasım döne­mine kadar Bâbek’in hareketi varlığım sürdürmüştür. Sonunda Afşin’in komu­tasındaki güçler Bâbek’in isyanını bas­tırmış ve onu yakalayarak idam etmiş­lerdir. Bakınız: Bâbekîlik.

 

Bâbekîlik:

 

Bâbek ve ona uyan grupların temsil ettikleri sapkın bir akım. Sahip olunan mal ve kadınların ortak kulla­nımını kabul etmeleri ve tenasühe inanmaları en çarpıcı özellikleri olarak bilinir. Ayrıca İslam'ın haram saydığı birçok davranışı helal kabul etmesiyle de tanınan bu hareket, bası İslam mez­hepler tarihçilerince İbâhiye ve Hürremiye mezhepleri içerisinde değerlen­dirilir.

 

Babil:

 

Mezopotamya bölgesine Kitab-ı Mukaddes'te verilen isim; Babil devle­tinin başkenti. Kitab-ı Mukaddes metinlerinde Babil, kötülük ve putperest­liğin merkezi olarak görülür.

İbranice Bavel veya Babel ola­rak adlandırılır. Babil'i şöhrete ulaştıran 3. Ur hanedanının çöküşünden sonra, Amori hükümdarı Sumu Abum olmuş­tur. Onun kurduğu devletin çekirdeğini Babil oluşturmuştur. Dönemin en tanın­mış hükümdarı olan Hamurabi (M.Ö. 1792-1750) bölgede üstün bir egemenlik kurmuştur. Babil, Hamubari krallığının başkenti olmuştur. Bu dönemde Babil, hem siyasi hem de ekonomik yönden güç­lü bir duruma gelmiştir. M.Ö. 1595'de kent, Kassitlere geçmiş ve dörtyüz yılı aşkın bir süre bunların elinde kalmıştır. Babil’in en büyük Tanrısı Marduk, Mezopotamya'da en önemli tanrı olarak kabul görmüştür. Bu, Babil’in saygınlığını gösterir. Babil, Elamlıların yağlamadığı M.Ö. 1158 tarihine kadar Kassitlerin elinde kalmıştır. M.Ö. 1124-1103'de I. Nabukadnezar ve hanedanı Babil'i başkent yapmıştır. Bu hanedanlık bir asra yakın sürmüştür. M.Ö. 1000 yılından önce Arami göçü Babil'deki dengeyi bozmuştur. Bu tarihten itibaren Asur devletinin yıkıldığı VII. yüzyıla kadar Aramilerle işbirliği yapan Keldanİler de işin içine girerek Arami-Asur mücadelesi başlamıştır. Babil M.Ö. IX. yüzyıldan VII. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz Asur hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra Kaideli Nabopolassar, M.Ö. 626'da bir hükümdarlık kurarak Babil'i başkent yapmıştır. Onun oğlu II. Nabukadnezar bu devleti büyük bir im­paratorluk haline getirmiştir. Yahudileri Babile sürgün etmiştir. Bu arada kent nü­fusu iyice karışmıştır. Onun halefi Nabunaid, oğlu Belşazarı Babil'de vekil olarak bırakıp Arabistan'da on yıl boyun­ca savaş yapmıştır. Kyros komutasındaki Persler (M.Ö. 539) Babil'i işgal ederek, Kaide hakimiyetine son vermişlerdir. Pers yönetimi altındaki Babil, kurumlarının büyük bir çoğunluğunu korumuştur. Herodot, bu dönemde Babil’in çok gör­kemli bir şehir olduğunu yazmaktadır. M.Ö. 331'de Büyük İskender, Babil'i işgal etmiş ve kenti yeniden onanmıştır. İsken­der, Babil'i, imparatorluğunun başkenti yapmak istiyordu, ancak M.Ö. 323'de öldü. İskender’in fethi ile Babil bu defa da Yunan kültürünün etkisi altına girmiştir. Babil'de Helenistik kültür oldukça geliş­miştir.

M.Ö. 312'de Babil Selevkos hanedanının yönetimine girmiştir. Yeni kurulan Seleukeia şehri başkent yapılmıştır. Babil Nabukadnezar’ın döneminde dünyanın en büyük kenti olarak kendini gösteriyor­du. En önemli olan yapı, Marduk'un büyük tapınağı Esagila ve yanındaki zigurattı. Yaygın olarak Babil kulesi adıy­la bilinen zigurat 91 metreyi bulmaktadır. Tepesinde bir tapınağın bulunduğu ve te­raslar halinde yedi kat yükseldiği görül­mektedir. Eski Yunan kaynakları, Babil’ın asma bahçelerinden söz eder. Bugün Babil, Irak'ın orta kesiminde bir il­dir. Irak'ın üçüncü küçük ilidir. İl merkezi el-Hille, Bağdat'a giden kara ve demir yo­lu üzerinde bulunmaktadır.

 

Babil-Asur Dinî:

 

MÖ 4000 yıllarından itibaren Mezopotamya'da yerleşik olan Sümerliler,  Akadlar,  Amoritler ve Asurluların çok yönlü inançlarından kaynaklanan dinsel yapı. Genellikle gök cisimlerine dayalı politeist tanrı ta­savvuru yanı sıra birçok yerel kült de dikkat çekicidir. An, Enlil ve Ea üçlüsü yanı sıra şamaş, Sin ve İştar en meşhur ilahlar arasındaydı. Mabetlerde tanrılar için kurban törenleri düzenlenir ve tanrıların oturduğuna inanılan yüksek kuleler yapılırdı. Bu kuleler arasında en önemli olanı yaklaşık 90 metre yüksek­liğindeki ünlü Babîl kulesidir. Astro­loji, büyü, sihir ve kehanet Babil-Asur dininin önemli özellikleri arasındadır.

 

Babil Kulesi:

 

Tekvin. ll:l-9'a göre, göğe kadar ulaşan kule. Buradaki kıssaya göre kulenin yapımından hoşlanmayan tanrı, bunu İnşa edenlerin dillerini ka­rıştırdı. Böylelikle onlar arasında ileti­şim sorunu yaşandı ve kulenin yapımı durduruldu.

Kitab-ı Mukaddes'te Babil kulesi efsanesi, Tekvin kitabında an­latılmaktadır. Tekvin 11/1-9'a göre Babilliler “başı göğe değen” bir kule ya­parak meşhur olmak istemişlerdir. Tanrı, işçilerin lisanlarını, birbirlerini anlayamayacakları kadar karıştırarak kulenin ya­pımını durdurmuştur. Böylece kule bitiri­lememiş ve halk dört bir tarafa dağılmış­tır. Bu kulenin, Babel veya Bavel olarak bilinen zigurattan esinlenerek yapıldığı da söylenir. Ancak Babil kulesinin bu zigurat olması ihtimali de vardır. Babil, Kitab-ı Mukaddeste menfi bir anlamda “Dünyanın bütün dillerinin karıştırıldı­ğı bir yer” olarak anlatılmaktadır. [6]

 

Babil Sürgünü:

 

MÖ 586'da Babillilerin Yahuda krallığına saldırması ve Kudü­s'ü yakıp yıkmalarıyla burada yaşayan Yahudiler için esaret ve diaspora dö­nemi başladı. Zira Babilliler, işgal ettik­leri yöreyi yakıp yıkmakla kalmadılar, buradaki halkı esir alarak Babil'e götür­düler. Bu esaret ve sürgün hayatı, MÖ 538'de Pers kralı Kurus'un (Cyrus) Babil'i fethine kadar sürdü. Kuruş, Yahu­dilerin ülkelerine dönmelerine izin verdi. Bir kısmı katiplerden Ezra (Uzeyr) ve Nehemya öncülüğünde Fi­listin'e dönerken, buraya yerleşmiş ve yerli halkla kaynaşmış olan bazı Ya­hudiler ise burada ikamet etmeyi tercih etti. Babil Sürgünü, Yahudilerin çeşitli Mezopotamya kültlerinden etkilenme­leri, mehdilik düşüncesini geliştirmeleri ve inançlarında ırka dayalı milliyetçilik düşüncesine yer vermeleri açısından önemlidir.

Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Yahudi krallığının düşmesinden sonra Babil'e sürülmeleri ile başlayan, M.Ö. 539'da Pers hükümdarı II. Kyros'un dönme izni ile sona ermiş olan dönem, Yahudi tarihinde Babil sürgünü olarak bi­linmektedir. Babil sürgünü Yahudi tarihi ve kültürü için çok önem taşımaktadır. Yahudiler Babil'de İran kültürü ve yerli Mezopotamya kültürü ile haşir neşir ol­muşlar ve İran kültürünün tesirinde kal­mışlardır. Yarım asra yakın bir zaman Babil'de kalan Yahudilerin bir kısmı M.Ö. 539'da Filistin'e dönmeyi kabul ettikleri halde bir kısmı Babil'de kalmayı tercih etmişlerdir. Yahudiler ilk Diasporayı bu­rada yaşamışlar. Sinagog kültürünü burada geliştirmişlerdir. Burada kalan Ya­hudiler, Mişna yorumunu kendilerine gö­re geliştirerek, Babil Talmud okulunu kurmuşlardır. Babil sürgününde Yahudi­ler, dini kimliklerini korumak için büyük mücadele vermişlerdir. Bu sürgün döne­minin süresi konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları sürgünün M.Ö. 608-538 yıllarında olduğunu ileri sürerken bazıları, M.Ö. 586-516 yıllarında olduğunu ileri sürmek­tedirler. Babil sürgününün en önemli meyvesi Babil Talmududur. Babil Talmudunun Filistin Talmudundan bir­çok yorumda ayrıldığı görülmektedir. Babil sürgünü döneminde Yahudilere di­ni kimlik veren unsurlardan biri de sün­net olayıdır. Yahudiler Babil'de sünnete milli bir unsur olarak sarılmışlardır.

 

Babil Talmudu (Talmud Bavli):

 

Yüzyıllar boyu sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldıktan sonra Babil bölgesindeki Yahudi bilginlerince yazıya geçirilen ve yaklaşık 6.000 sayfadan oluşan Yahudi öğreti ve yorumlar ansiklopedisi; Mişna ve Mişna'nın Babil bölgesindeki yo­rumu olan Babil Gemarasi’nın birleş­mesinden oluşan eser. Bakınız: Talmud.

 

Babîlik:

 

1844'te Mirza Ali Muhammed tarafından kurulan mezhep. Kendisine “Bâb” unvanını veren ve görüşleri nedeniyle 1850'de idam edilen Mirza Ali, tanrı ile mistik birleşmeyi ve şer'i sınır­lamalara karşı ahlakî serbestliği sa­vundu. İran hükümetinin takibatı üze­rine taraftarları İran dışına kaçtı. Babi­lik sonradan Bahailik içinde varlığını sürdürdü. Babîliğe göre peygamberlik, Hz. Muhammed sonrası da onun soyu yoluyla devam etmiş ancak 12. İmam’ın gizlenmesiyle 1000 yıllık bir kesinti dö­nemine girmiştir. Nihayet zamanı gel­diğinde önce Ahmed el-Ahsai (ö. 1826), sonra Kazım Rüşdî (ö. 1844) ile devam etmiş ve onun ölümüyle de Mirza Ali Muhammed peygamber ol­muştur. Ali Muhammed, el-Beyân isimli kitabının kendisine gelen vahiy­leri ihtiva ettiğini söyler. Bakınız: Bâb.

XIX. yüzyılın çok önemli dini cereyanlarından birisi de Babilik'dir. Bahailiğin başlangıcını temsil eden Babiliğin kurucusu 1819 yılında Şiraz'da doğmuş olan Mirza Ali Muhammed'dir. 1849 yılında idam edilmiştir. Mirza Ali Necef'e gelmiş, Seyyit Kazım Reşti'den ders almıştır. Kazım Reşti'den sonra onun yerine geçmiştir. Mirza Ali, Mehdiliğini ilân için Mekke'ye gitmiştir. Mirza Ali, Babilik davetine ilk defa 1844'de Şiraz'da başlamıştır. Mirza Ali Muhammed, ken­disinin beklenen imama açılan bir Bab ol­duğunu iddia etmiştir. Daha sonra bizzat imamın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Babiliğin temel prensipleri şunlardır:

1- Allah birdir ve Mirza Ali Muhammed Bab, içinde Tanrının göründüğü aynadır. Ona bakan Tanrıyı görür.

2- Hz. Muhammed, son peygamber değil­dir.

3- Bab, bütün peygamberlerin gerçek tem­silcisidir. Ve bütün peygamberler onun kişiliğinde birleşmişlerdir.

4- Babilik bütün dinleri içine almaktadır.

5- Babilikte namaz kişinin isteğine bağlı­dır.

6- Yılda ondokuz gün, güneşin doğuşu ile batışı arasında oruç tutulur. 11-42 yaş ara­sındakiler oruç tutabilir.

7- Her yıl sahip olunan malların beşte biri vergi olarak verilmelidir.

8- Bütün insanlar eşittir. Erkek kadın eşit­liğine de inanırlar. Dul kalan kadın ve er­kek evlenmek zorundadır.

9- Boşanma durumunda 19 defa daha bo­şanmış eşlerin birlikte olma hakları var­dır.

10- Kadınlar için tesettür şart değildir. Er­keklerle birarada oturabilirler.

11- Din yönünden pis diye birşey yoktur. Dine girenler bütün pislikten temizlen­mişlerdir.

12- Babiliğin kutsal kitabı el-Beyan'dır. Mirza Ali Muhammed, İlâhi irade tara­fından el-Beyan'ın kendisine nazil oldu­ğunu söylemektedir. El-Beyan, onlara gö­re Kur'an-ı Kerim'i hükümsüz bırakmış­tır.

Yapılan araştırmalar el-Beyan'ın dil ve gramer yönünden bozuk olduğunu ortaya koymuştur. El-Beyan'daki düşünce sevi­yesi çok düşüktür. Mantıksızlık ve tutar­sızlıklar vardır.

Mirza Ali Muhammed’in öldürülmesin­den sonra Bahaullah ile Subh-i Ezel’in li­derliğinde Babilik iki önemli kola ayrıl­mıştır. Babilerin yönetimi 19 kişilik bir grup tarafından yapılmaktadır.

 

Bacchus (Bakhus):

 

Dionysus ile özdeşleş­tirilen bir Frigya bitki tanrısı. Ona özellikle bir şarap tanrısı olarak tazim edilirdi.

 

Badessy:

 

Haiti dininde Damballah ile öz­deşleştirilen ikinci dereceden bir gök tanrısı.

 

el-Bağdadî:

 

(Ebû Mansur Abdulkâhir El-Bağdadî, ö. 1037)

İslam dünyasında dinler tarihine ilişkin ilk önemli eser verenlerden birisi. Onun tarafından yazılan el-Fark beyne'l-Fırak, İslam kül­türü içerisinden kaynaklanan çeşitli sapkın mezheplerin yanı sıra İslam dışı birçok dinsel gelenek hakkında da önemli bilgiler ihtiva etmektedir.

 

Bağışlama (Absolution):

 

Hıristi­yanlıkta bir tövbe sakramentidir. Bununla rahip, katolik kilisesinin açıkladığı şartlar içinde tövbekara, günahlarının Allah tara­fından affedildiğini ifade etmektedir. Lâtince, çözmek, ayırmak anlamına gelen Absolvere kelimesinden gelen Bağışlama, Hakarete uğramış birine yöneltilen hata­ların bağışlanmasıdır. Bağışlama, yöneltilen suçlu tarafından hatanın itirafım ve tekrar işlenmemesini gerekli kılmaktadır. Şüphesiz bu itiraf açık veya özel olarak yapılmalıdır.

 

Bağışlanma Günü (Keffaret Günü, Yom Kippur):

 

Yahudi takvimindeki en kutsal gün olan, yılın ilk ayı Tişri’nin 10. günü. Bir gün önceki akşamdan 10. gü­nün akşamına kadar oruç tutulur. Eski­den bunun başrahip tarafından tapı­nakta yapıldığı söylenir. Bu günü Ya­hudiler genellikle sinagoglarda ibadetle geçirirler. Bu günde günahların bağış­lanması için topluca dua edilir. Bağış­lanma Günü akşamında şofar (koçboynuzu) çalınmasıyla oruç sona erdirilir.

 

Bahailik:

 

Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi ve halefi Mirza Hüseyin Ali (1817-1892) tarafından kurulan dinsel akım.

Bahaullah lakabıyla anılan Hüse­yin Ali, 1852'de Bab Mirza Ali Mu­hammed’in müjdelediği kişinin kendisi olduğunu iddia ederek İslam, Hıristi­yanlık ve modern panteist görüşlerin sentezinden oluşan bir sosyal ahlak anlayışına dayalı bir öğretiyi savundu. Başta Kitabu'l'İkan ve Kitabu'l-Akdes olmak üzere yazdığı çeşitli kitapların kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini savundu. Evrensel barış, sevgi, tanrının birliği ve peygamberlerin gerçekliği dü­şüncesini ön plana çıkaran Bahailik, vahyin her çağda devam ettiğini ve dinler arası harmoniyi savunur. Hayfa'daki büyük Bahai tapınağında her dinin sembolüne yer verilir. Bakınız: Bahaullah.

Bahailik, Bahaullah olarak bilinen Mirza Hüseyin Ali tarafından tesis edilen dini bir cereyandır. Bazı kaynakların, Bahailiği bir din olarak takdim etme­sine karşılık, Bahailik bir din değildir. Ba­hailik İslâmiyeti yozlaştıran bir reform hareketidir. Bu durumda olsa olsa, İslâmiyetten uzaklaşan sapık bir mezhep hareketidir.

Bahaullah, Babiliğin kurucusu olan Şirazh Ali Muhammed Bâb'ın müritlerindendir. Daha sonra Babilik içinde bir grubun lide­ri olmuştur. İşte bu hareket, daha sonra Bahailiğin doğuşunu hazırlamıştır. Bahaullah, XIX. yüzyılın sonlarına doğru “Tanrının kendisinde zuhur edeceği Kutsal Ruh olduğunu” ilân etmiştir.

Bahaullah, Tanrının kendisinde zuhur edeceği son kişi olduğunu da söylemiştir. Kendisi el-Akdes adını verdiği bir kitap yazmıştır. 28 Mayıs 1892'de ölen Mirza Hüseyin Ali'nin yerine “Abdül-Baha” di­ye tanınan oğlu geçmiştir. Bahailik hare­keti canlı şekilde faaliyetlerine devam et­mektedir. Amerika'da, Hindistan'da ve İngiltere'de bir hayli mensubu bulun­maktadır. Bahailer Türkiye'de de faaliyet göstermektedirler. Bahailer, Bahailiğin din olduğunu savunmaktadırlar. Çünkü Bahailiğin din olarak kabulünün lâik sis­temde diğer dinlere verilen dini hürriyeti kazandıracağına inanmaktadırlar. Ba­hailik, emperyalist güçlerin desteğinde halâ İslâm alemini itikadi yönden tehdit eden ciddi tehlikelerden biridir. Bahailiğin prensiplerine göre, Bahaullah'ın yazdığı yazılar, Tanrısal vahiydir. Bu öğretilerin, çağımızın birçok proble­mini çözeceğine inanılmaktadır. Bahailik hareketi, dinlerin birliği üzerinde ciddi şekilde durmaktadır. Zaten Bahaullah’ın özel görevi, dinlerdeki ayrılığı kaldırarak evrensel bir inanç meydana getirmektir. Bahaullah’ın öğretilerini kabul edenler, Bahai cemaatine kabul edilmektedirler. Her bahai, hergün dua etmek, yılda 19 gün oruç tutmak, alkol kullanmamak, tek evliliğe riayet etmek, evlenirken ebevey­nin rızasını almak, her ayın ilk gününde 19 gün ziyafetine katılmak zorundadır. Bu yemekte dua, dini metinleri okuma, taşı­ma ve günlük hayatın problemlerini dile getirme gibi konular gündeme getirilmek­tedir. Dünyanın birçok yerinde Bahai mabedleri bulunmaktadır. Amerika'da, İllinois eyaletindeki Wilmet’te, Alman­ya'da Frankfurt'ta, Uganda'da, Kompala'da, Sidney'de ve Panama City'de Bahailerin ibadet evleri vardır. Bahai cemaatinin yönetimi dokuz kişilik yerel ruhani komisyonun seçimiyle yapılmaktadır. Bu komisyon, Bahai cemaa­tinin tüm problemleri ile ilgilenir. Bir ül­kede yaşayan bütün Bahailer, temsilcile­rini seçerek, bu temsilcilerden oluşan bir meclis daha meydana gelmektedir. Bu meclis, tüm ülke çapında dokuz kişilik milli ruhanî meclisi seçer. Dünyadaki mil­li ruhanî meclisler, ara ara uluslararası bir toplantı yaparak, dokuz kişilik en yüksek evrensel adalet meclisini seçerler. Evren­sel adalet meclisi, Bahaullah'ın öğretileri doğrultusunda, dünya Banallerini idare eder. Bu meclis en yüksek seviyede Bahai­lerin problemlerinin çözüm yeridir. Ev­rensel Adalet meclisi, İsrail Hayfa'da Bab'ın ve Abdülbaha'nın türbelerinin ya­kınında Akka'da Bahci'deki Bahaullah türbesinin yanındadır.

 

Bahaullah: (1817-1892):

 

Arapça. “Allah'ın ihtişamı”. Bahaîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali’nin lakabı. Bâbîliğin kurucusu olan Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi olan Hüseyin Ali, Bâb’ın ölümü üzerine ce­maatın başına geçen üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanına gitti. Onun gözden düşmesi üzerine taraftarlarıyla birlikte Bağdat'a yerleşti. Ancak Osmanlı hü­kümetinin şüphesi üzerine İstanbul ve Edirne'ye sürgün edildi. Kendisinin beklenen mehdi olduğunu iddia eden Hüseyin Ali, sonradan Akka'ya sürüldü ve burada öldü. Kendisinden sonra ye­rine geçen oğlu Abbas Efendi, 1920'deki ölümüne kadar Bahailerin ruhani lideri olarak yaşadı. Bakınız: Abbas Efendi.

Mirza Ali Muhammed’in yani Bâb'ın müridi olan Bahaullah, (Mirza Hüseyin Ali Nuri) Bâb'ın İran'da idam edilmesinden sonra, Babî hareketinin başı olan üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanma gitmiştir. Daha sonra Bahaullah, adamları ile birlikte Bağ­dat'a gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin dikkatini çeken Bahaullah, 1863'de İstanbul'a, 1864'de de Edirne'ye sürgün edilmiştir. Edirne'de -kendisinin mehdi olduğunu iddia edince, yönetim Bahaullah'ı Akka'ya sürgün etmiştir. Akka'da Bahailiği teşkilatlandırmış, daha çok evrensel kardeşlik konusu üzerinde durmaya başlamıştır. İbadetten çok sosyal ahlak üzerinde durmuştur. Onun yaşadığı ev, bugün Akka'da çok önemli bir ziyaret yeridir.

Bahaullah birçok eser yazmıştır. Bunlar­dan başlıcaları şunlardır;

1- Kitabül'l-Akdes (Koyduğu yasaları içi­ne alıyor).

2- Kitabü'1-İkan (Kesin bilgiler kitabı).

3- Kelimat-ı Meknune (Gizli kelimeler).

4- Vadiu's-Seb'a (Yedi Vadi=insan ruhu­nun geçmesi gereken yedi safhayı açık­lar).

 

Bahira:

 

Güvenilirliği şüpheli olan bazı ri­vayetlere göre[7], Hz. Muhammed henüz 9 yaşla­rındayken amcasıyla birlikte çıktığı bir ticaret seferi esnasında, davranışların­dan ve onunla ilgili bazı harikulade hallerden kendisinin gelecekteki pey­gamber olduğunu tanıyan ve tanınıp za­rar verilebileceği endişesiyle onu Şam'a götürmemeleri konusunda kervandakileri uyardığı söylenen Hıristiyan rahip. Bakınız: Sergius.

 

Bahşî:

 

Çeşitli Türk lehçelerinde bahşı, bağşî, bakşı, baksı ya da baksa şeklinde de telaffuz edilen ve “ruhani”, “rahip” anlamına gelen sözcük. Sonradan kâtip, kâm ve büyücü anlamlarına da kulla­nılmıştır.

 

Baisakhi:

 

Sihizmde dine giriş töreninin (Khalsa'nın) ilk yapıldığı gün anısına kutlanan bayram; 13 Nisan'da kutlanan yeni yıl bayramı. Bu bayram esnasında tapınakta kutsal kitap baştan sona oku­nur, ayrıca diğer bazı seremoniler düzenlenir.

 

Baitylos (Baetulus):

 

Kutsal taş veya sü­tun; tanrı sembolü; put.

 

Bakara:

 

Arapça. “inek”. Kur'an'ın 2. suresi. 286 ayetten oluşan bu sure Medine dö­neminde nazil olmuştur. Bazı ayetlerinde İsrailoğullarından boğazlamaları istenen inekten bahsettiği için Bakara adıyla adlandırılmıştır. Kur'an'ın en uzun süresidir.

 

Bakillânî:

 

(Ebu Bekir Muhammed Bakıllânî, ö. 1013)

El-Kâzî unvanıyla da bi­linen ünlü kelamcı Bakillânî, yaşadığı dönemde Bağdat'ta meşhur olmuş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Onun ça­lışmaları kelam biliminin sistemleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli eserleri arasında Kitâb fi İcâzi'l-Kur'ân sayılabilir. Ayrıca milel-nihal geleneği doğrultusunda kaleme aldığı, çeşitli mezhepler ve dinleri konu edi­nen eseri de oldukça önemlidir.

 

Bakire’nin Doğumu Bayramı:

 

(Bakire Meryem’in Doğumu Bayramı)

Hıristi­yan geleneğinde Meryem’in doğumu anısına 8 Eylül'de kutlanan bayram. Doğu kilisesinde 8. yy'dan itibaren kutlanan bu bayram, Batı'da 11. yy sonrası kutlanmaya başlanmıştır.

 

Balarama:

 

Hint mitolojisinde Krişna’nın birçok serüvenini paylaşan üvey kar­deşi.

 

Balbal:

 

Eski Türklerde ölen kahramanın mezarı etrafına dikilen taş. Kahramanın hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir balbal dikilirdi. Oğuzların balbalları ise yontulmuş ağaçtan yapı­lırdı.

Eski Türklerde mezarlara diki­len taşa verilen isimdir. Alpin hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir Balbal dikme âdeti vardı. Balballar, ölen kişinin büyüklüğünü yansıtır ve ona göre şekil alırdı. Daha çok Gök türk mezarla­rında Balballara rastlanmaktadır. Bilge Kağan yazıtında, İlteriş Kağan için Balbal dikildiği belirtilmektedir. Balballar bazen oyulmuş ağaçtan yapılmaktaydı. Bu özel­likle Oğuzlarda görülmektedir. Balballar, mezarın doğusuna dikilirdi. Öbür dünya­da ölene yardım edeceğine inanılırdı. Bal­bal, canlı bir insanmış gibi kabul edilirdi.

 

Baldr (Balder):

 

İskandinav mitolojisinde tanrıların en güzeli ve en bilgesi; üstün varlık Odin ile eşi Frigg’in oğlu. Mito­lojiye göre kör tanrı Hödr tarafından bir Ökseotu dalıyla öldürülen Baldr ölü­ler aleminden çıkarılmak istenir. Ölüler tanrıçası bunun gerçekleşebilmesi için bütün varlıkların Baldr'a ağıt yakmasını şart koşar. Herkes onun için ağlar, an­cak kötü tanrıça Loki ağlamaz. Bu nedenle Baldr ölüler aleminde kalır.

 

Balık:

 

Balık, Hıristiyan sanatında bazen İsa Mesih’in bazen de yeni vaftiz olmuş kişinin ya da evharist ayininin sembolü olarak resmedilir.

 

Baltasar (Belsazar):

 

(1) Eski Ahit'te [8]son Babil kralı Nabunaid’in oğlu. Baltasar, rivayete göre, bir ziyafet esnasında peygamber Danyal’in duvar­daki el yazmasını yorumlayarak, Babil’in MÖ 539'da çökeceğini önceden ha­ber vermiştir.

(2) Efsaneye göre [9]doğudan gelen üç hakimden birisi.

 

Balubaale:

 

Uganda'nın yeryüzü, ölüm, gökkuşağı, şimşek ve salgın hastalık tanrılarına verilen ortak ad.

 

Bama:

 

İbranice. “yüksek yer”. İsrail veya Kenan geleneklerine göre yüksek bir yere ku­rulan açık hava mabedi.

 

Baptist Kilise (Vaftizci Kilise):

 

En büyük Protestan kiliselerinden birisi. Bunlar, kökenlerini John Smyth'e kadar götü­rürler. Smyth, 1609'daki bir kilise top­lantısında, bilinçli inananların yeniden vaftiz olmalarını savunmuştu. Günü­müzde birçok vaftizci kilise mevcuttur. Bunların ortak görüşleri vaftizin ergen­lik çağında yapılması gerektiği, dolayı­sıyla çocukların vaftizinin gereksizliği düşüncesidir.

 

Bar Daisan:

 

(154-222)

Urfalı bir Hıristi­yan heretik. 179'da Hıristiyan oldu; daha sonra tanrı ve karanlık arasındaki dualizm ve dünyaya pesimistik bir yak­laşımı esas alan Gnostik düşünceleri nedeniyle toplumdan ihraç edildi ve Ermenistan'a kaçtı. Bir çeşit astrolojik fatalizmi savundu. Günümüze kadar gelen önemli eseri Ülkelerin Hukuk Kitabı başlığını taşımaktadır.

 

Bar Hebraeus:

 

(Ebu'l-Ferec, 1226-1286)

Yakubî patriği ve filozofu. Bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Bar Hebra­eus, sonradan Hıristiyan oldu ve tarih ve benzeri konularda Arapça ve Süryanca birçok eser yazdı. Önemli eserleri arasında Tarihu Muhtasar ed-Düvel ve The Chronography sayılabilir.

 

Bar Kochba (Simeon Bar Kohba):

 

MS 132-135 yıllarında mehdiliğini (mesihliğini) ilan ederek Romalılara karşı ayaklanan ve Rabbi Akiba tarafından övülen Ya­hudi lider Simon bar Kozeba. Kendisine Bar Kochba (yıldızın oğlu) lakabı veri­len Simon'un Hadrian'ın sünneti ya­saklaması üzerine başlattığı isyanı Romalılarca çok sert bir şekilde bastırıldı. Son çatışma Masada'da oldu ve so­nunda Bar Kochba öldürüldü. Daha sonra Kudüs, Romalılarca Aelia Capitolina olarak adlandırıldı, tapınağın bu­lunduğu yere bir Zeus türbesi yapıldı ve Yahudiler Filistin'den sürüldü.

Ro­ma İmparatorluğunun Filistin bölgesin­deki işgaline daha fazla dayanamayarak, Yahudileri isyana götüren liderdir. Roma İmparatorluğunun bölgede yürüttüğü po­litik, ekonomik ve dini politikaya dayana­mayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Roma’nın helenleştirme politikası, Yahudilere çok ağır gelmiştir. Kudüs mabedinin yerine jupiter tapınağı yapılmış ve çocukların sünnet edilmesi yasaklanmıştır. Roma'ya karşı yapılan bu başkaldırı hare­keti önce başarılı olmuşsa da daha sonra bastırılmıştır. Böylece Bar Kohba’nın ba­şarısı fazla uzun sürmemiştir. Direnişin uzamasına sinirlenen Hadrien, takviye güçleri göndererek   Bar Kohba'yı Kudüs'ün güney batısında Bethar'da öldürt­müştür (135). Bar Kohba ordusu, kent gö­lü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır. Sonunda Hadrien, Yahudile­ri Filistin'den sürmüş, Yahudiler böylece yeni bir sürgün hayatı yaşamaya başlamış ve bu Yahudilerin bütün dünyaya yayıl­malarının başlangıcı olmuştur.

 

Bar Mitzva:

 

“Emir çocuğu” veya “emrin oğlu” anlamlarına gelen bu terim, Ya­hudilikte çocukların ergenlik çağına ulaştıklarında onlar için yapılan dine giriş töreninin adıdır (kızlar için yapı­lana Bat mitzva denilir). Erkek çocuklar için 13 yaşında, kızlar için ise 12 yaşında bu tören düzenlenir. Bu törenin iki önemli unsuru Bar (ya da Bat) mitzva adayının Torah okuması ve Tefillin takmasıdır.

Bu kelime İbranice'de “Emirlerin oğlu” anlamına gelmektedir. Yahudi erkek çocukları 13 yaşından bir gün aldığında Bar mitzva törenine katıl­mayı hak ermektedirler. Yahudilikte 13 yaş erkek çocuklarının buluğa erme yaşı olarak kabul edilmektedir. Yahudi bilgini Raşi, Bar mitzvanm tarihinin çok eskilere ve hatta Sina dağında verilen emirlere kadar dayandığını ileri sürmektedir. Yahudi kültüründe 13 yaşın, çok önemli hatıraları vardır. Meselâ Hz. İbrahim, put­ları 13 yaşında kırmıştır. Yaakov ile Esav’ın yolları 13 yaşında ayrılmıştır. 13 yaşına girmiş olan bir Yahudi erkek çocuğu, küçük bir merasimle Tora okumaya, tefilin takmaya ve tallit kuşan­maya davet edilir. Yahudilikte Bar Mitzva törenleri bir nevi giriş törenleridir. Artık gençliğe adım atmış olan genç, Yahudi cemaati içine kabul edilmiş olmaktadır. Bar Mitzva törenleri, dünyanın farklı böl­gelerinde farklı şekillerde kutlanmak­tadır. Eski dönemlerde Bar-Mitzva genel­de pazartesi-perşembe günleri yani Tora’nın okunduğu sabahlar yapılırdı. Bazı yerlerde Bar Mitzva, cumartesi günü kalabalık cemaatlerin huzurunda yapılırdı. Batı ve Doğu Avrupa'da Bar Mitzva törenleri Yahudi toplumunda çok önemli bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Bar Mitzva törenlerinde güzel sesli çocuklar tarafından Tora okunmaktadır. Cumartesi kutlanan Bar Mitzva törenlerinde haham, Bar Mitzva’nın önemini anlatan bir ko­nuşma yapmaktadır. Bar Mitzva törenlerinden sonra Kiduş denilen bir merasim yapılmaktadır.

Bar Mitzva törenine katılan Yahudi ço­cuklarının yeterli dini bilgilerle mücehhez olmaları gerekmektedir. Hatta cumartesi günü Sinagog'daki törene gitmeden önce perşembe sabahı Bar Mitzva olacak olan çocuğun evinde toplanılmakta, çocuğun koluna dua eşliğinde tefilin takılmaktadır. Bu esnada orada bulunan davetliler “kuvvetli ol kutsal ol. Tora'yı güçlendir ve yayarak geliştir” cümlelerini tekrar ederler. Gelecek cumartesi günü sinagoga gelmek üzere çocuğu davet ederler. Türkiye'de Bar Mitzva uygulamaları bü­yük ölçüde diğer ülkelerdeki uygulamala­ra benzemektedir. Çocuklar, dini bilgiler­le mücehhez hale getirilmektedir. Bar Mitzva olacak çocuğun ailesi, Bar Mitzva törenlerine hazırlanmaktadır. Pazartesi -perşembe sabahlan Tefilin takılır. Aile fertleri ve akrabalar evde toplanırlar. Bazan tören sonrası bir yemek daveti veri­lir. Cumartesi sabahı ise, daha kalabalık bir davetli kitlesi eve veya sinagoga çağrı­lır. Bar Mitzva, anne-babasına ve diğer ai­le büyüklerine teşekkür eder.

 

Barabudur:

 

Endonezya'da M.S. 800 yıllarında Şailendra hanedanlığı zama­nında inşa edilen dünyanın en büyük Bu­dist tapınaklarından birisidir. Jakarta’nın kuzeyindeki bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. XX. yüzyılın başına kadar ih­mal edilen tapınak 1907-1911 yıllarında ve 1980 yıllarında olmak üzere iki defa tamir görmüştür.

Geniş bir kaide üzerinde oturan yapının her bir kenarının ortasındaki merdivenlerle en üst terasa çıkılmaktadır. Kare te­raslar, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Duvarlarda bulunan Nişler'de beş Bu­da figürü bulunur.

Yuvarlak planlı teras katlarının kenarları açıktır. Üstlerinde 72 adet stupa durmak­tadır. Delikli taşlar ile örülmüş stupalann içine Buda heykelleri konmuştur. Budizme göre, yeniden doğuşun gerçek­leştiği üç varoluş dünyası vardır: Birinci­si, Kama-Loka (Duygular Dünyası); İkincisi, Rupa-Loka (Biçimler dünyası), Üçüncüsü de Arupa-Loka (Madde dı­şındaki dünyalar).

Duvarlarda Nirvanayı simgeleyen ay­dınlanma basamakları vardır. Ba-Rabudur'da, Budda'nın çektiği sıkıntı­lar ve Mahayana Budacılığının kutsal me­tinlerini izah çeden açıklamalar görül­mektedir.

 

Barak Baba:

 

Literatüre Barak Baba olarak geçen ve San Saltuk'a mürit olan bu genç dervişin kimliği hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Barak Baba değişik vesilelerle Anadolu'da dolaşmış, hatta İran'a kadar gitmiştir. Kendisinin saçlarının uzun olmasından dolayı, San Saltuk'un ona, “köpeğim” an­lamına gelen “Barağum” dediği nakledilmektedir.

İlhanlı hükümdarları üzerinde önemli nü­fuz sahibi olan Barak Baba'yi Gajan Han, Sultaniye'ye davet etmiştir. Ölcaytu dö­neminde daha da itibar kazanan Barak Baba, birçok yere elçi olarak gitmiştir. Elçi olarak gittiği Gilân bölgesinde Gilânlıların şefi Topaç, Barak Baha'yı cemaati ile bir­likle öldürtmüştür. İlhanlı sultanını bu durum çok üzmüş ve bunun üzerine Gilânlıların üstüne bir ordu göndermiştir.

Olcaytu Sultaniye'de onun adına bir türbe yaptırmıştır.

Barak Baba ve müritleri başlarına keçe kü­lah giyerek ve boyunlarına çan takarak, saçlarını kazıyarak, bıyıklarını uzatarak dolaşıyorlardı. Bunların davul çaldığı da söylenmektedir.

Barak Baba'nın müritlerinin XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu ve İran'da var­lıklarını sürdürdüklerini bazı kaynaklar nakletmektedir. Ancak daha sonraki dö­nemlerde Barak Baba taraftarlarının Bek­taşilik hareketinin içinde eridiği tahmin edilmektedir. Barak Baba'nın “Kelimat-ı Barak Baba” isimli bir risalesi vardır. Bu risaleyi A. Baki Gölpınarlı Yunus Emre ve Tasavvuf [10] adı ile yayınlamıştır.

 

Barlaam Ve Josaphat Hikayesi:

 

Putperest iken Hıristiyanlığı kabul ederek tahtını bırakan ve rahiplik elbisesini giyen bir kral ile oğlunu konu edinen, Ortaçağa ait bir Hıristiyan hikayesi. Muhtemelen Buddha ile ilgili efsanenin Hıristiyan­lığa uyarlanmış bir şekli. Bakınız: Gautama Buddha.

 

Bârî:

 

Kur'an'da Allah'ın isimlerinden bi­risi; “seçkin, mükemmel ve kusursuz olan”.

 

Barnaba:

 

Hz. İsa'nın 12 havarisinden bi­risi. Hıristiyan geleneğine göre Pavlus dine girdikten sonra onu diğer havari­lere takdim eden Barnaba'ydı. Ayrıca o, Pavlus ile birlikte misyonerlik amacıyla Anadolu'ya seyahat etmişti. Ancak daha sonra, geleneğe göre, John Mark konusunda bir tartışma nedeniyle Pavlus'la yolları ayrıldı ve Barnaba Kıbrıs'a gitti. 61'de Salamis'te öldürüldüğüne inanılan Barnaba, geleneksel Kıbrıs ki­lisesinin kurucusu olarak da kabul edilir.

Özellikle Hz. İsa'nın çarmı­hından sonraki dönemde ismi geçen Barnabas’ın havariliği kesin değildir. Luka tarafından “Ruhu' 1-Kudüsle dolu iyi bir adam” [11]olarak belirtilmiştir. Çünkü Barnaba, malını Hı­ristiyanlık uğruna harcamıştır. İlk Hıristi­yan cemaat içinde önemli bir yer işgal eden Barnabas, bu alanda aktif rol oynamıştır. Barnabas ilk faaliyetlerini Antak­ya'da sürdürmüştür. [12]Bir müddet, St. Paul ile birlikte, Tarsus'ta ve Antakya'da faaliyet gösterir­ler. Barnabas, Pavlus ile birlikte önce Kıb­rıs'a, sonra Konya'ya kadar gitmiştir. [13]Daha sonra An­takya'ya dönen Barnabas, yeni Hıristiyan olanların, Yahudiler gibi sünnet olmaları­nın gereksizliğini St. Paul ile birlikte sa­vunur. Bu konu Antakya'da ciddi bir tar­tışma konusu haline gelince, konunun çö­zümü için Pavlus ile birlikte Kudüs'e ge­lirler ve Hıristiyan tarihinin ilk konsil top­lantısı denebilecek bir toplantı yaparlar.  [14]Bu toplantıya Hz. İsa'nın teyzesinin oğlu Yakub ve havariler katılır. Yeni Hıristiyanların sünnet olma zorunluluğunun olmadığını savunan St. Paul ile Havariler arasında ciddi tartışma­lar olmuştur. Muhtemelen Barnabas’ın, Kudüs meclisindeki tartışmadan sonra, St. Paul'e güveni azalmıştır. Barnabas ile Paulus'un arasının açılmasının gerçek ne­deni pek bilinmiyor. Resullerin işleri,  Barnaba ile Pavlus arasındaki anlaşmazlı­ğın Barnaba’nın yeğeni oian Markos yü­zünden çıktığını yazarsa da[15], ayrılışın gerçek nedeninin “sünnet” konusundaki tutum olduğunu tahmin ediyorum. Başlangıçta St. Pierrede Pavlus'a muhalefet etmiştir. Ancak Kudüs toplantısında yaptığı konuşmada St. Pierre’in, Pavlus'a ılımlı yaklaştığı görül­mektedir. Barnabas'ın, St. Pierre ile birlik­te hareket ettiği de düşünülebilir.[16] Fakat St. Pierre’in daha sonraki yıllard  Roma'da, Pavlus'la birlikte olduğunu göreceğiz. Bu da muhtemelen, St. Pierre’in önceki fik­rinden döndüğü veya bu konuda yumu­şamış olduğu şeklindeki yaklaşımla çö­züme ulaştırılabilir. Sünnet olmanın dı­şındaki “Nuhî kanunlara uyan putperest­lerin, Hıristiyanlığa girmelerini St. Pierre'inde benimsediği de burada düşü­nülebilir. Bunun için Pavlus'un hararetle savunduğu putperestlerin “sünnet olma­dan” da Hıristiyan olabilecekleri düşüncesine, St. Pierre’inde yumuşak yaklaştığı düşünülebilir.

Barnabas’ın daha sonraki hayatı konu­sunda bilgiye sahip değiliz. Pavlus, Barnabas'ı havarilerden saymakta[17]; Hıristiyan gelenek, Barnabas'ı güvenilir bir şah­siyet olarak takdim etmektedir.

 

Barnaba İncili:

 

Batılıların, Hıristiyanlık­tan İslama geçen bir İtalyan tarafından 15. yy'da yazıldığını iddia ettikleri İtal­yanca bir İncil. Apokrif İnciller ara­sında yer alır. Teslisi reddetmesi, İsa'­nın sadece bir peygamber olduğuna vurgulaması ve Kur'an'la yakın benzer­liği dikkat çekici karakteristikleri ara­sındadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in tebşiratı ile ilgili Kur'an ayetlerini des­tekler tarzda ifadelerin bulunması da bir diğer özelliğidir.

Barnaba İncili olarak bilinen İncil, İtalyanca yazma olarak Vi-yana'da, Avusturya milli kütüphanesinde bulunmaktadır. [18]Küçük boy, ka­lın bir kitap olan bu nüsha meşin ciltlidir. 10.7x15.5 cm ebadındadır ve 506 sahifeyi bulmaktadır. Nüshada kullanılan yazı XIV. ve XVI. yüzyıllarda yazıldığını gös­termektedir. Bu nüshayı kimin yazdığı belli değildir. Bazıları bu İncilin Barnabas'a ait olmadığını, daha sonra biri tarafından yazılıp Barnaba'ya isnat edil­diğini ileri sürmektedirler. Hatta bu İnci­lin daha sonra müslüman olan Anselmo Turmeda yani Abdullah Tercüman tara­fından yazıldığım söyleyenler bile çıkmış­tır.

Barnaba İncilinin XVIII. yüzyılda yazılmış İspanyolca bir nüshasının olduğu ve bu nüshanın kaybolduğu bilinmektedir.  Bu nüshaya Adriaan Reeland atıfta bulun­maktadır. Bu nüshanın 1734'de mevcut olduğunu Georges Sale'ın 1734'de yayın­ladığı Kur'an tercümesinden öğrenmekte­yiz. Sale “the koran” adlı eserinde Barnaba İncilinin İspanyolca nüshasından bazı pasajlar nakletmektedir. Barnaba İn­cili 1908'de Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercümeyi gerçekleştiren Dr. Halil Seâde'dir. Tercümenin başında M. Reşid Rıza’nın yazdığı bir önsöz bulunmaktadır. Barnaba İncili daha sonra 1908'de Murtazâ Kerim Kirmâni tarafından Fransızca'ya da tercüme edilmiştir. Hıristiyan dünyada Barnaba İncili hak­kında birçok çalışma yapılmıştır. Vatikan, Barnabas İnciline hiçbir zaman iyi niyetle yaklaşmamış ve Barnaba İncilini daima Apokrif kitaplar arasında saymıştır. Ancak Papalığın Apokrİf saydığı Barnaba İn­cili ile bugünkü Barnaba İncilinin hiçbir alakası yoktur. Eski kitaplarda zikredilen Barnaba İncili, Grekçe yazılmıştır. Lâtince kataloglarda geçen bu İncil'dir. Ancak bu İncilden bugün iz kalmamıştır. Batı kaynaklarında Barnaba İncili ilk defa 1703 ve 1719'da basılan code pocryphus Novi Testamenti'nde geçmektedir. 1715'de Menagiana adlı eserinde Bernard de la Monnoyeda Barnaba İncili hakkında bilgi vermektedir. 1718 yılında Londra'da John Toland, Barnaba İncili'nden bahse­der. Bu tarihten sonra Batı dünyasında Barnaba İncili hakkında çok şey yazılma­ya başlamıştır. Gerek Arap dünyasında ve gerekse Türkiye'de Barnaba ve Barnaba İncili hakkında yazılar yazılmış ve halâ da Barnaba   İncili Türkhalkının dikkatini çekmeye devam etmektedir. Barnaba İncilinin müslümanlar tarafından dikkate alınmasının nedeni, bu İncilin tes­lise yer vermeyişi, Hz. Muhammed’in ge­leceğinin haber verilmesi ve diğer yandan, Hz. İsa'nın bir peygamber olduğu­nun bildirilmesidir. Kur'an-ı Kerim ruhu ile uyuşan bu İncil’in müslümanlar tara­fından kabul görmesinin başlıca sebebi bu önemli noktalardır.

 

Baron Samedi:

 

Bakınız: Ghede.

 

Bartolomeus:

 

Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Rivayetlere göre tebliğ amacıyla Ermenistan ve Hindistan'a gitmiş ve sonunda öldürülmüştür.

 

Baruch Kitabı:

 

Yeremya'nın (Jeremiah) talebesi Baruch tarafından yazıldığına inanılan çeşitli apokrif metinler. Ba­ruch I, Baruch II, Baruch III ve Baruch IV şeklinde adlandırılan bu metinlerin MS 1. ve 2. yy'lara ait olduğu ifade edi­lir.

 

Ba's Bade'l-Mevt:

 

Arapça. “ölümden sonra dirilme”. Bu dünya yaşamının bir hedef ve bir son olmadığı, öldükten sonra dirilerek dünyada yapılanların hesabının verileceği inancı, İslamın temel inanç esasları arasında yer alır. Kur'an'da bu husus sıklıkla vurgulanır. [19]İslami düşüncede ölüm sonrası dirilişin nasıl olacağı konusu tartışılagelmiştir. Bunun yalnızca ruhsal mı yoksa hem ruhsal hem bedensel bir di­riliş mi olduğu konusunda görüş farklı­lıkları vardır. Ancak Kur'an'da, maddi varlığı ve hayat taşıyan yönüyle bir bü­tün olarak ele alınan insanın öleceği ve tekrar diriltileceği belirtilir. Ayrıca He­sap Günü'nde ve bunu izleyen Cennet ya da Cehennem yaşantısında insanın bedensel yönüne çeşitli atıflarda bulu­nulur. Bundan hareketle yeniden dirili­şin bir bütün olarak gerçekleşeceği söylenebilir.

 

Basîr:

 

Kur'an'da geçen Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kusursuz, eksiksiz ve tam gören” anlamına gelen bir isim.

 

Basilides:

 

MS 2. yy'da yaşayan Gnostik eğilimli bir Hıristiyan teolog. Eserlerin­den sadece bazı fragmentler günümüze kadar ulaşmıştır. Taraftarları sonradan ayrı bir ekol oluşturmuşlardır.

 

Basilius:

 

Arius'un muarızlarından olan ve ortodoks rahipliğinin babası sayılan Hıristiyan Basilius'un (330-379) ma­nastır kuralları, Basiliuscu doğu ve batı manastırlarında geçerlidir. Onun kız kardeşi Macrina’nın ise Basiliuscu rahibeliğin kurucusu oluğu kabul edilir.

 

Basit Realizm (Naive Realizm):

 

Felsefeci­lerin bir çeşit basitleştirilmiş realizmi' ifade etmede kullandıkları bir terim. Buna göre dış dünyadaki nesnelerde fark ettiğimiz nitelikler (örneğin balın tatlılığı ve sigaranın kokusu gibi) as­lında onları tecrübe etmemizle vardır­lar.

 

Basler Konsili:

 

1431-1449 yılları arasında kilise reformları ve sapkın akımlara (John Huss) karşı alınacak tedbirleri belirlemek amacıyla yapılan toplantı. Papalık yetkileri sınırlanmak istenmiş ve Lozan'da bir karşıt papa seçimiyle son bulmuştur. Ayrılık V. Nikolaus'un af fermanıyla kapanmıştır. Karşıt papa V. Felix, bu makamdan vaz geçerek kardinal olmuştur.

 

Bastet-(Bast, Ubasti):

 

Eski Mısır'da kedi başlı güneş tanrıçası. Kült yeri Bubastis olan Bastet, kedi başlı bir kadın veya bir kedi şeklinde temsil edilirdi. O, hem Mut, hem de aslan başlı tanrıça Sekhmet ile karıştırılıp özdeşleştirildi. Oldukça popüler bir mutluluk tanrıçası olan Bastet’in tapınağında kediler bu­lundurulur ve bunlar tanrıçanın inkarnasyonu olarak görülürdü. Bu kediler öldüklerinde ise mumyalanırlardı.

 

Başpiskopos (Archbishop):

 

MS 4. ve 5. yy'larda kullanılmaya başlanan ve kilise hiyerarşisi içinde bir mertebeyi ifade eden isim; bir metropolitan bölgede ki­liseler üzerinde otorite sahibi olan pat­riklere verilen ad.

Birçok piskoposluklar üzerinde yönetim yetkisi olan piskoposa verilen unvandır. Belirli sınırlar içindeki piskoposlukların yönetimine nezaret eden bir birimdir. Başpiskoposun yetkisi ile metropolitin yetkisi aynı düzeydedir. Başpiskoposluk, aslında bir metrqpolitlik makamıdır. Eskiden metropolit unvanı kullanılırken şimdi başpiskopos unvanı kullanılmaktadır. Bu metropolit unvanı ilk defa IV. asırda Doğu kilisesi mensup­larına bir şeref unvanı olarak verilmiştir.

Bunun için Doğu kiliselerinde metropolit unvanı daha çok kullanılmıştır.  Bu unvanın Batı kilisesi çevresinde VII. yüz­yıldan sonra kullanıldığı görülmektedir. Ancak, metropolit ünvanından daha çok “Başpiskopos” unvanı Batı kilisesi muhi­tinde tercih edilmiştir. Orta çağda Başpiskoposluk büyük yetki­lere sahipken Trente kansilinde (155-1563) bu yetkiler daraltılmıştır. Katolik kilisesi hâlâ başpiskopos unvanını kullanmakta­dır. Doğu kiliselerinde hem başpiskopos hem de metropolit unvanı kullanılmakta­dır.

 

Başrahip (Archpriest):

 

Erken dönemler Hıristiyan geleneğinde piskoposun yok­luğu esnasında onun yerine ayinleri yürüten rahip. Bakınız: Ganzibra.

 

Bâtıl:

 

Arapça. “yanlış, doğru olmayan, boş olan ya da geçersiz olan”, İslamda hak­kın karşıtı olan bâtıl, Allah'ın dininin dışında veya ona muhalif olan her şey için kullanılır. Kur'an'da, Hakk'ın ya­nında bâtılın hiçbir yerinin olamayacağı, zira Hakk'ın gelmesiyle bâtılın ortadan kalkacağı ve bâtılın zaten yok olmaya mahkum olduğu belirtilir. [20]İslam hukukunda ise bâtıl, gerekli şartları taşımaması nede­niyle geçersiz olan tavır ve davranış­larla hukuki ilişkiler için kullanılır.

 

Bâtıl İnanç:

 

Doğru olmayan, dinin temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya diğer inanç sistemle­rinin bir uzantısı olarak kabul edilen şey. Sık sık bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı dü­şünceler, korkular ve büyülü güçlerin tesiri kanaatları bulunur. Falcılık, yıldız veya rüya yorumları, kehanette bulunma, gizemli tedavi biçimleri, cin korkusu, büyü, sihir ve sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezahürleridir. Gerçek dînî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine geçer.

 

Bâtın:

 

Kur'an'da Allah'ın isimlerinden bi­risi olarak zikredilen Bâtın, “anlaşılamayan, sır olan” anlamlarına gelir.

 

Bâtınî Tefsir:

 

Dinsel bir metnin görünür anlamının ötesinde gizil anlamlarını açığa çıkarma gayesiyle yapılan açıklama ve yorumlar. Bu tefsir metodunda genellikle metindeki kelimelerin harf­lerine yüklenen sayısal ve simgesel değerlere dayalı açıklamalara yer verilir.

 

Bâtınîlik:

 

Kur'an'ın gizli yorumuna, bâtınî açıklamasına dayalı inanç ve dü­şünce sistemlerinin ortak adı. İsmailiyye, İbâhiye, Karmatîlik, Bâbekîlik ve Sabbahiye mezhepleri belli başlı bâtını akımlardır. Bâtinîlere göre önemli olan derece derece öğrenmeyle Kur'an'ın gizil anlamlarına vakıf olmaktır. Bu şe­kilde bâtını bilgiye ulaşan kişinin ise artık Kur'an'ın zahirine uyma gereği or­tadan kalkar. Bâtınîlik akımının genel­likle MS 9. yy'da yaşayan Meymun İbn Deysan tarafından başlatıldığı söylenir. Bâtınî akımlar, İslam tarihinde önemli iç karışıklıklara ve ayaklanmalara ne­den olmuştur. Bu karışıklık ve isyanları önlemek ya da bastırmak için uzun sü­ren çabalar gösterilmiş, bu arada birçok İslam alimi, Bâtınî öğretileri tenkit eden çeşitli eserler kaleme almışlardır.

 

Bat-Mitzva:   

 

XIX. yüzyılda özellikle Fransa ve İtalya'da kutlanan Bat-Mitzva törenleri, daha sonra bütün Ya­hudi cemaatleri  tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Bat-Mitzva törenleri de Bar-Mitzva törenleri gibi, ülkeden ülkeye değişmektedir. Kızlar 12 yaşından bir gün alınca, Bat-Mitzva törenlerine alınmakta­dır. Bu, kızlar için bulûğ yaşının 12 yaşını bitirdiği gün başladığını göstermektedir. Kızların da Bat-Mitzva törenleri evde ve­ya dini bir okulda yapılmaktadır, Sina­gogda yapılmaması manidardır. Bat-Mitzva törenleri bazen toplu halde kutla­nır. Bazı yerlerde Bat-Mitzva törenleri si­nagoglarda yapılmaktadır. Ancak kızın babası ve kardeşleri sinagoga davet edilmektedir.

Son yıllarda Bat-Mitzva bir doğum günü niteliğinde kullanılmaya başlamıştır. Aile­lerin bir araya gelmesiyle evde kutlan­maktadır.

Türkiye'de de yer yer Bat-Mitzva törenleri kutlanır. Bu tören çok yaygın değildir. Türkiye'de, aynı yıl doğumlu kızlar, bir cumartesi sabahı beyazlar içinde sinagog­da kısa birer konuşma yaparlar ve böylece cemaate katılımları gerçekleşir. Tören sonrası bir davet yapılmaktadır.

 

Baur:

 

(F.C. Baur, 1792-1860)

Tübingen ekolünün kurucusu ve önde gelen şah­siyeti olarak tanınan ünlü Alman Pro­testan ilahiyatçı ve Kitabı Mukaddes eleştirmeni. Özelikle Yeni Ahit üzerine çalışmalarıyla dikkatleri üzerinde topla­yan Baur, kutsal metinleri yorumla­mada rasyonalist yaklaşımıyla ilgi çe­ker. Hegel’in tez-antitez-sentez teorisini hareket noktası olarak alan Baur, bir bütün olarak Yeni Ahit’in kendi derleniş zamanının kültürel konteksini yan­sıttığını savunur. Yeni Ahit metinle­rinden Resullerin İşleri ve Pavlus'un Mektupları gibi metinlerin ise Petrinistler adını verdiği Yahudi-Hıristiyanlarla Paulinistler dediği Pavluscu Hıris­tiyanlar arasındaki tarihsel mücadele­nin bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Baur'un Pavlus'la ve Kilise tarihiyle ilgili yazdığı eserler oldukça önemlidir. Bakınız: Tübingen Okulu.

 

Bay Ülgen:

 

“Ulu zengin”. Altay Türkle­rinde yüce tanrıya verilen ad. Onun, sekizinci semavi alemde yaşadığına ve yedi ya da dokuz oğlu dokuz da kızı ol­duğuna inanılırdı. Karşıt, Pura Kan, Yayık Kan, Burca Kan, Karakuş, Paktı Kan ve Erkan, Bay Ülgen’in oğulları arasındaydılar. Onun kızları ise Ak Kız­lar diye adlandırılırlardı.

 

Bayezid Bistâmî:

 

Asıl adı Tayfur olan Horasan'lı ünlü sufî (ö. 848 veya 874). Önce fıkıhla uğraşan Bayezid, daha sonra Ebu Ali el-Sindî'den tasavvuf öğ­rendi. Miraç iddiasında bulunması ve vahdet-i vücud öğretisi doğrultusunda, vecd ve manevi sarhoşluk halinde iken kullandığı ifadeler (şathiyye) İslam alimlerinin büyük tepkisini çekti. Yaz­dığı herhangi bir eser olmamakla bir­likte onun bazı sözlerinden derlenen mecmualar vardır.

 

Bayram:

 

Dinsel açıdan ayrı bir öneme sahip olan ve bu nedenle inananlarca özel bir takım ayin ve ritüellerle kutla­nan gün veya günler. Hemen hemen tüm dinsel geleneklerde var olan bay­ramlar, ya önemli bir olay veya döne­min anısına ya da ürün, hasat, sağlık ve benzeri çeşitli şeyler için bir şükran ifa­desi olarak kutlanır. Bakınız: Heartoloji, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, Easter, Pesah.

 

Bayramîlik:

 

15. yy'da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1430) kurduğu bir tarikat. İlk Türk tarikatı olma özelliğini de taşıyan Bayramîlik, Nakşibendîlik ve Halvetiye arası bir yapıya sahiptir. Diğer birçok tarikatın olduğu gibi, Bayramîliğin te­mel özelliği de ilme'l-yakîn, ayne'1-yakîn ve hakka'l-yakîn kavramlarına da­yalı düşünce tanıdır. Bayram Velî bun­ları “bilmek, bulmak ve olmak” şek­linde tarif eder. Hacı Bayram Velî’nin ölümü sonrası tarikat üç kola ayrılmış­tır. Bursalı Ömer Dede (ö. 1475) Melâmiyye-i Bayramiyye ekolünü gelişti­rirken, Ak şemseddin (ö. 1459) Bayramiyye-i şemsiyye'yi. Aziz Mahmud Hüdayi (ö. 1628) ise Celvetiyye'yi kur­muşlardır. Ayrıca sonraları Tennuriyye, Himmetiyye ve İseviyye gibi ekoller tü­remiştir.

 

Bayramiye:

 

Hacı Bayram Veli'nin kur­duğu tarikatın adına Bayramilik veya Bayramiye denmektedir. Bayramiye tari­katı özü itibariyle bir Türk tarikatıdır. Ha­cı Bayram Veli'den sonra, tarikat iki kola ayrılmış olup, Akşemsiddin'e (öl:1459) nisbet edilen kol, Şemsiyye; Ömer Sikkini'ye (öl:1457) nisbet edilen kol da Melâmiyye adını almıştır. Bayramiye ta­rikatını, Akşemseddin'e nispet edilen Şemsiyye tarikatı devam ettirmiştir. Bayramilik tarikatının, Halvetilik ve Nak­şibendilik arası bir tarikat olduğu görül­mektedir.

Hacı Bayram Veli'nin şeyhi Hamidüddin, Aksaray'da vefat edince, Hacı Bayram Ankara'ya dönmüş ve irşat faaliyetine başlamıştır. Bu tarih muhtemelen 1412 yı­lıdır. Hacı Bayram’ın Ankara'da irşada başladığı bu tarihi Bayramiye'nin kuruluş yılı olarak görmek mümkündür. Hacı Bayram Veli, bir müddet Edirne'de kal­dıktan sonra tekrar Ankara'ya gelmiş ve hatta II. Murad, Bayramiye tarikatı men­suplarından vergi alınmamasını emret­miştir. Böylece Bayramiye tarikatı men­suplarının devlet nezdinde bir itibara sa­hip olduğu görülmektedir. 1430 yılında Hacı Bayram Veli, Ankara'da vefat ettiği zaman, Bayramiye Ankara dı­şında yayılmış ve çok önemli mürşitlere sahip olmuştur. Meselâ, Göynük'te Akşemseddin, Gelibolu'da Yazıcıoğlu Mehmed, Balıkesir'de Şeyh Lutfullah ve Bursa'da Akbıyık, Bayramiye'yi temsil eden önemli kişilerdendi. Hacı Bayram'dan sonra Bayramiye'yi Akşemseddin gö­türmüştür. Bu tarikatın adı, Bayrami-Şemsilik olmuştur.  Daha sonra Bayramiye, muhtelif kollara ayrılmıştır. Hatta bu kol­lardan bazısı müstakil tarikat haline bile gelmiştir. Meselâ Hacı Bayram Veli'nin halifelerinden Hızır Dede'nin müritlerin­den Üftade (1580) hazretlerinin halifesi, Aziz Mahmud Hudayi'nin (1628) kurdu­ğu tarikat, Bayramiye'nin bir kolu olmakla birlikte müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.

Melâmilik de, Bayramiye ile ilişkili bir ta­rikat olarak zikredilmektedir. Ömer Sikkini'nin temsil ettiği Melâmilik hareke­ti başlangıç itibarı ile Hacı Bayram Veli ile ilişkisi olmakla birlikte, daha sonraki ge­lişmelerde pek ilişkisi kaldığı söylenemez. Bayrami-Melâmiler, daha serbest bir ya­şayışı, aşk, cezbe ve sohbete önem veren bir eğitimi, Vahdet-i vücudu benimseyen ve Ehl-i beyte aşırı muhabbeti sergileyen bir görüntü ortaya koymuşlardır. İkinci devre Melâmileri denilen Bayrami-Melâ­miler, Hacı Bayram Veli'nin çizgisinden uzak, daha değişik bir hayat tarzı ve ya­şama biçimi sergilemişlerdir. Hacı Bayram Veli'nin tarikatı ile ilgili özel bir eseri yoktur. Bunun için onun tarikatı­nın prensiplerini ortaya koymak mümkün değildir. Hacı Bayram Veli'nin çiftçilikle meşgul olması, halk içinde yaşaması, ze­kat toplayarak müridlerini gözetmesi, onun melâmi meşrep olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bayramiye tarikatı da­ha çok köylü ve esnaf kesiminde yayıl­mıştır. Bayramiye mürşitlerinin, Anado­lu'daki birlik ve beraberliğin oluşumunda çok önemli rol oynadıklarını müşahede ediyoruz. Hacı Bayram Veli, Sünni İslamı temsil eden devletin resmi politikasına ters düşmemiş, bilakis sünni İslâmın pro­pagandasını yapmıştır. Akşemseddin gibi Bayramiye şeyhlerinin İstanbul'un fethine Fatihle birlikte iştirak etmeleri Bayramiyelerin devlet ricali nezdindeki itibarını göstermektedir.

Hacı Bayram Veli'nin tarikat adabını, Hü­seyin Enisi, Menakib-ı Akşemseddin isim­li kitabında, Akşemseddin’in, Hacı Bay­ram’ın irşad usûlünü bir kitabın arkasına kaydettiğini bildirir. Enisi'nin nakline gö­re, Hacı Bayram'ın uyguladığı irşad usulü şöyledir:

1- On iki rekat teheccüd namazı kılınır.

2- Bayramiye Virdinde Bakara, Secde, Yâsîn, Duhân, Feth, Vakıa, Mülk ve Amme sureleri okunur.

3- Kelime-i tevhid zikri çekilir.

4- Kainattaki olağan üstü şeyler dü­şünülür.

5- “Allahümme ya nure kulle şey” diye başlayan bir münacaat okunmaktadır.

1- Halvetin ilk gecesi 1000 salavat, 1000 kelime-i tevhid okunur. İki rekat namaz kılınır. (Hz peygamberin   şefaatına  nail olma amacı ile).

2- İkinci gece,  1000 kelime-i tevhid, iki rek'at namaz (Allahı görme dileği ile).

3- Üçüncü gece, 1000 felâk süresi, 1000 kelime-i tevhid, iki rekat namaz (Kalbteki perdelerin kalkması için).

4- Dördüncü gece/1000 Nas süresi, 1000 kelime-i tevhid. İki rekat  namaz.[21]

Hacı Bayram'ın esma zikrine dayanan bu irşad usulü, Bayrami-Şemsiler tarafından uygulanmıştır. Bayramiye tarikatının tacı, başlangıçta on iki terkli iken, Hacı Bayram tarafından altı terkli beyaz çuhaya dönüş­türülmüştür.

Hacı Bayram Veli'den sonra, Anado­lu'nun birçok yerinde Bayramiye tekkeleri meydana gelmiştir. Bugün halâ tekkelerin birçoğu halkın ziyaret yeri olarak varlığı­nı devam ettirmektedir.

 

Bayramlar:

 

1- Yunan Bayram­ları: Yunan dininde “bayram” mefhu­mu, heterojen bir kalabalığı içermektedir. Yunan dininde bayramın yerini birkaç temel ve özel çizgilerle ifade etmek müm­kündür.

Önce tarihi dönemde bayramların çok ol­duğunu söyleyebiliriz. Bu bayramların birçoğu, devlet hayatına bağlı bayramlar­dı. Gerçekten bayramların, aynı duygu­ları taşıyan insanları toplamada önemli bir rolü vardır. İkinci önemli nokta, Grek dini bayramları çoğu zaman ayin kuralla­rına bakıldığı zaman, resmen tebcil ettik­leri Tanrılardan daha eskiyi göstermekte­dir. Grek bayramlarının çoğu, mevsim ritmlerine sıkıca bağlı bulunuyordu. Me­selâ Dionysos bayramı bağ bozumunu; Dinietez bayramları ise buğday mevsimi­ni gösteriyordu. Üçüncü olarak Grek bay­ramları, toplumda belirgin bir bölünmeyi belirli hale getiriyordu. Meselâ bu bay­ramlardan bazıları tamamen kadınlara tahsis edilmiştir.[22] Diğer bazı bayramlarda ise köleler, hür insanlar­la aynı yerde bulunma fırsatını elde ede­biliyordu (Eleusis sırları gibi). Sonuç ola­rak, Antik Yunanda bayram mefhumu­nun yine de müphem bir mefhum oldu­ğunu söyleyebiliriz.

2- Hind Bayramları: Hindu bay­ramları da çoktur. Bu arada bu bayramlar güneş ve özellikle aya göre tesbit edilmiş­tir, itina ile bu tespitlere riayet edilmiştir. Hindistan'da bayramlar bir halk tezahüra­tı şeklindedir. Bu bayramların çoğu dini­dir. Bir mevsimden diğerine geçiş veya hasat sonu sırasında büyük Tanrının bay­ramı    kutlanmaktadır. Bunlara mahalli bayramları da ilave edebiliriz. Bu bayram­lar, özellikle birer festivaldirler. Tanrıların resimleri, bu bayramlarda mabedden dışarda dolaştırılmaktadır. Bu dolaşma­lar, arabaların ve tahtların üzerinde yapıl­maktadır. Yine Hindistan'da köy bay­ramları ve bazı kastlara özgü bayramlar da vardır. Bu bayramlarda herkes kendi Tanrısını kutlamaktadır. Bu bayramların arasında en popüler ola­nı, ilkbaharda kutlanan Holi bayramıdır. Bu bayram Şubat-Mart aylarında dolu­nayda kutlanmaktadır. Bu bayramda her­kes bol su ile ıslatılmaktadır. Temmuz -Ağustos ayında kutlanan Krişna'nın do­ğum bayramı, bütün Hindistan'da ve özellikle Bengladeş'te Vişnuistlerce kut­lanmaktadır. Bengladcş'te, Krişna sofula­rı, bu bayramda caddelerde şarkı söyleye­rek ve dans ederek dolaşmaktadırlar. Yine Hindistan'da görülen dini bayramlardan biri Saravasti veya Dourga'ya ithaf edilen dokuz gece bayramıdır.[23] Bengladeş'te, bu bayram boyunca Dourgâ heykelleri imal edilmekte ve onuncu güne kadar tebcil edilmektedir. Bu bayramların Hinduizmde büyük bir önemi vardır. Çünkü onlar, dini hayatın cemaat boyutunu ifade etmektedirler. Yi­ne bu bayramlar, kozmik kutsallığa insa­nın iştirakim ifade açıklamaktadırlar.

3- Hitit Bayramları: Hitit toplum yapısında bayramların çok canlı bir yeri vardır. Çünkü Hititlerin yılları, bayram­larla belirginlik kazanmıştır. Bu bayram­lardan bazıları resmi, bazıları da mahalli bayramlardır. Hititlerin birleşmesi sonu­cu, resmi bayramlar kendini göstermiştir. Bu resmi bayramların belli başlı kutlama yeri de başkent Hattusa'dır. Resmi bayramlara genelde kraliyetin çiftleri veya bir prens başkanlık etmektedir. Mesela, Kral IV. Tudhaliya dönemine ait bir bay­ram listesi bulunmuştur. Buna göre on sekiz bayram tesbit edilmiştir. Boğazköy tabletleriyle bilinen bayramların iyi bir tahlili bir takım konularda dikkat çekici bilgiler verecektir:

1- Ezen Zenandes Veya Nuntarriyashas Bayramı: Buna son bahar bayramı adı ve­rilmektedir. Bu bayram,   kral, askeri kamplarından döndüğü zaman, son ba­harda kutlanmaktadır. Büyük bayram­lardan birisidir. Bu bayram vesilesi ile ya­pılan festivaller yirmi bir gün sürmekte­dir. Bu zaman zarfında kraliyet çifti bera­berce veya ayrı olarak belli başlı Hatti si­telerini ziyaret etmektedir. Bunların ba­şında Arinna, Ankuwa, Kaştapa ve Tawiniya gelmektedir. Dini merasim, şeh­rin büyük tapınağında icra edilmektedir.

2- Ezen Hameshandas: Buna ilkbahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, ilk baharın başlangıcından  itibaren kutlan­maktadır. Tahminen otuz sekiz gün sür­mektedir. Bu bayramda da Hatti'de bir kült seyahati yapılmaktadır. Bunun için kraliyet çifti, özellikle Zippalan'da, Matilla, Arinna, Towrisa gibi yerleri ziya­ret etmektedir. Bütün merasimlerin hede­fi, geçmiş yılı toprağa gömmek ve tabiatın yenilenmesini tebcil etmektir.

3- Ezen İsuWas: Bu bayrama isuWa bay­ramı denmektedir. Bu bayramın amacı, kralın ve kraliyet ailesinin temizlenmesi­dir. Böylece, kraliyet ailesinin mutluluğu sağlanmaktadır. Bu bayram, gencide Hattusa'da kutlanmaktadır.

Diğer önemli bayramlarda da kraliyet ai­lesi hazır bulunuyordu. Bu bayramlar şunlardı:

1- Purilli Bayramı: Bu bayram, ilkbahar­da kral tarafından kutlanıyordu. Tabiatın yenilenmesine, Fırtına    Tanrısı Nerik'e bağlı olarak  yapılıyordu. Önceleri baş­kentte kutlanırken, daha sonra Nerik'te kutlanmaya başlamıştır.

2- Çarşı Bayramı: Hitit döneminden kal­ma birtakım tabletler,  kraliyet ailesinin Haiki Tanrıça mabedine, araba ile gittiklerini tasvir etmektedir. Oraya Abarakku'lar, şehirlerinin mahsûllerini takdim etmek için gelerek bir kalabalık oluşturuyorlardı. Bu bir nevi panayır bay­ramını andırıyordu. Bayramın kutlama zamanı genelde ilkbahardı.

3- Ezen Hassumas; Prenslerin ergenlik çağında geçirdikleri bir seksüel giriş bay­ramıdır. Bunlardan ayrı daha birçok Hitit bayramı daha vardır. Bu bayramlar da III. Hattusili ve IV. Tudhaliya tarafından meydana getirilmişlerdir.

4- Yahudi Bayramları: Bugün kut­lanan birçok Yahudi bayramı, muhtelif vesilelerle, farklı tarihi dönemlerde mey­dana getirilmiştir. Yahudi bayramları üç kategoride incelenebilir: Kİtab-ı Mukad­des bayramları, Sonbahar   bayramları, ikinci derecedeki bayramlar:

I. Kitab-ı Mukaddes'e Özgü Bayramlar:

1- Pessah-Paskalya Bayramı: Nisan ayı ile birlikte başlayan Yahudi bayramlar tak­viminin ilkini paskalya bayramı olarak kutlanan pessah bayramı teşkil eder. Di­ğer bayramlarda olduğu gibi bu bayram­da da her erkek mabede gitmek zorunda­dır. [24]Bu bayram 15 Nisan'dan itibaren yedi gün kutlanmaktadır. Paskal­ya bayramı kök itibariyle çobanların ve ziraatçilerin hasat ritmi ile alakalıdır. Çünkü bayramın kutlandığı tarihte hasat mevsimi başlıyor ve ilk buğday demeti kesilerek mabede takdim ediliyor. Tarihi olarak paskalya bayramına baktı­ğımız zaman, başlangıçta birbirinden ayrı iki bayramın birleşmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu iki bayram, bir yandan paskalya, diğer yandan maya bayramıdır. Sinagog dualarında bu bayramın adı “Maya bayramı” olarak geçmektedir. Bu bayram tarihi süreç içinde bütün bayram­ları etkilemiştir. Daha sonra “Mısır'dan kurtuluş bayramı” haline gelmiştir. Pas­kalya bayramının en belirgin şekilde kut­lanması “paskalya yemeği” şeklinde kendini göstermiştir. Bu yemek esnasında Mısır'dan çıkışı anlatan rivayetler okun­maktadır.

2- Pentakot (shavuot)  Bayramı: Önemli Yahudi bayramlarından biridir. Paskalya bayramından elli gün sonra kutlanmakta­dır. Kutlama süresi bir gündür. Yahudi takvimine göre, siWân ayının altısında kutlanmaktadır. Bu  bayrama, paskalya devresini sona erdirdiği için “Bitirme” anlamında Atse'ret de denmiştir. Tevratta bu bayramın adı bazen Hag ha-qatsir şek­linde geçmektedir. Bu da “Hasat Bayra­mı”   demektir.[25]  Bazen bu bayram, Hag   ha-shavü  yani   “Haftalar Bayramı”[26]  veya  Yom habikkürim yani “İlkler Bayramı” şeklinde geçmektedir. Çünkü Yahudiler pentakot bayramından itibaren mahsûllerinden el­de ettikleri ilk ürünü mabede takdim ediyorlardı. Sinagoglarda yapılan dualarda bu bayrama “Tevratımızın bağış bayra­mı” denmektedir. Bu bayramın bir özelli­ği de o gün sinagogların yeşille süslenmesidir.

3-  Kaban Bayramı: (Çadırlar Bayramı) Kitab-ı Mukaddes'te zikredilen en eski bayramlardan biridir. 15 Tishri'den itiba­ren sekiz gün kutlanmaktadır. Buna Levililer'de Haymeler Bayramı denmek­tedir. [27]En eski hasat bay­ramlarından birisidir. [28]Hag hasükkot (Çadırlar Bayramı) Levililer 23/34'de anlatılmaktadır. Aynı babın 40. cümlesinde “Bayram buketlerini” oluş­turan bitkilere işaret edilmiştir. 42. cüm­lede çadırlarda yedi gün nasıl oturulacağı anlatılmaktadır. 43. cümlede de bayramın nedeni şöyle açıklanmaktadır: “Taki, İsrail oğullarını Mısır diyarından çıkardığım zaman, onları haymelerde oturttuğumu nesilleriniz bilsinler. Ben Allahınız Rabbim.”

II. Sonbahar Bayramları:

1- Yeni Yıl Bayramı (Rosh ha-shanah): 1. ve 2. Tishri'de kutlanan iki günlük bay­ramdır.

2-  Büyük  Afv Bayramı  (Yom ha-kippürim): Tishiri'nin onuncu günü, bir günlük kutlanan bayramdır.

III. İkinci Derecede Kutlanan Bayramlar:

1- Neomenie: Kutsal kitabın bayram sevi­yesine çıkardığı kutlamalardan biridir. Bu bayram, ek bir kurbanla belirginlik ka­zanmıştır. Bu gün aynı isimde bir dua ve mezmurların (113-118) ilâhi olarak okun­masıyla bu bayram kutlanmaktadır.

2- Purim: Ester kitabında nakledilen olay­ların hatırasına kutlanan bir bayramdır. Bayram vesilesi ile Ester kitabı okunur. Ester kitabının 9/22'deki cümlesine uygun olarak karşılıklı hediye alışverişi yapılır ve sevinç içinde yenilen bir yemek şenliği ile bayram sona erer.

3- Hannukkha: Bu bayram Kisleu ayının 25’inden itibaren kutlanır. Yudas Makkabeus, Kudüs mabedini   yeniden ibadete açmak için gerekli merasime başlamış ve bu bir hafta sürmüştür. İşte bu bayramı Yahudiler bu günün hatırasına kutlamaktadırlar. Hannuka bayramında sekiz kollu bir şamdan kullanılır. Her ge­ce biri yakılarak sekiz gün kutlanır. Ge­nelde bu bayram evlerde kutlanmaktadır.

4- Shevat: (Tü bi-shevat): Meyve ağaçla­rından verilen öşür bayramıdır. Bu öşür (1/10) meyvaları, fakirlere verilmek üzere sinagoglara getirilmekte veya fakirlere verilmektedir. Bu vesile ile evlerde onbeş ayrı cins meyve yenir. İsrail devleti bu bayramı,  özellikle ağaç dikmeye çıkan grup halindeki çocuklara tahsis etmiştir.

5- Lağ-ba-Omer: Yas dönemine son verme bayramıdır. Kabbala'dan etkilenen çevre­lerde bu bayram, “ölüler günü” olarak kutlanmıştır.

Yahudilikte Oruç Günleri: Yahudilikteki oruç günlerini aşağıdaki ka­tegorilerde belirtebiliriz:

1- Tevrat tarafından empoze edilen veya Kitab-ı Mukaddes'te geçen olayları hatır­latan oruçlar.

2- Hahamlar tarafından konulan oruçlar.

3- Özel karakteri olan oruçlar.

Kutsal kitap tarafından empoze edilen tek oruç Kippur günü tutulan oruçtur. Dieer oruçlar bazı şeylerin hatırlanması için tu­tulmaktadır:

1- Ab'da Tutulan Oruç: I. ve II. Mabedin tahribini hatırlatan yas orucudur.

2- 17 Temmuz'da Tutulan Oruç: Babilliler tarafından Kudüs'ün işgalini hatırlatmak­tadır. [29]

3- 10 Tebet'de Tutulan Oruç:   Nabu-kadnezar’ın Kudüs'ü kuşatmasını hatırla­tan oruç.[30]

4- 3 Tishri'de Tutulan Oruç: Bu oruca Guedalyah orucu da denmektedir. Vali Guedalyah’ın katlinin hatırasına oruç tu­tulmaktadır.

5- Ester Orucu: Purim bayramı arefesinde 13 Adar'da tutulan oruçtur.

5- Hristiyan Bayramları Hıristiyanlıkta da yıllık bayramlar dikkat çekici boyuttadır.

1- Bakire Meryem Bayramı: İsa-Mesih’in annesi Meryem'e saygı bayramıdır.

2-  Noel Bayramı: İsa'nın doğum bayramı­dır. Bu bayram milâdî IV. yüzyıldan itiba­ren kutlanmaya başlamıştır. Noel bayramı Doğu kiliselerinde 6 Ocak'ta, Batı kilisele­rinde ise 25 Aralık'ta kutlanır. Her iki halde, Hıristiyanlığın başlangıcında kut­lanmayan bu bayram, bir putperest bay­ramı kalıntısı olarak görünmektedir.

3- Paskalya Bayramı: Paskalya bayramı İsa'nın kabirden dirilişinin bayramıdır. Başlangıçta Hıristiyanların paskalya bay­ramı, Yahudilerin paskalya bayramına uygun düşüyordu. Daha sonra Hıristiyan paskalya bayramının tarihi değişti ve Ya­hudilerden ayrı kutlanmaya başlandı. Ancak bu konuda iki ayrı yol tutuldu. Küçük Asya Hıristiyanları, Yahudiler gi­bi paskalyayı 14 Nisan'da kutlamaya de­vam etmişlerdir. Diğer Hıristiyanlar ise ilkbaharda dolunayı takip eden ilk pazar paskalyayı kutlamışlardır. Bu konu bu­güne kadar Doğu kiliseleri ile Batı kilise­leri arasında ihtilaflı bir konu olarak kal­maya devam etmiştir.

4- Pentakot Bayramı: Bu bayram Kutsal-Ruhun havarilere inişinin hatıra bayramı­dır.[31]Bugünde ilk konuşmayı   Petrus  yapmıştır. Hac için Akdeniz havzasından gelen birçok kişi Hıristiyanlığı kabul etmiştir.

6- Müslüman Bayramları: İslâmiyette başlıca iki bayram vardır.

1- Ramazan Bayramı: Ramazan orucundan çıktıktan sonra kutlanır. Bu bayram müslümanlann maddi ve manevi temizlenme bayramıdır. Üç gün kutlanır.

2- Kurban Bayramı: Zilhicce'de kutlan­maktadır. Bu bayram aynı zamanda bir hac bayramıdır. Ekonomik yönden iyi du­rumda olan müslümanlar, Hacca giderek kurbanlarını Mekke'de kesmektedirler. Böylece hem Hac vazifesini ifâ etmekte, hem de kurban bayramım kutlamaktadır­lar. Hacca gidemeyen müslümanlardan kurban kesecek kadar ekonomik yönden iyi olanlar, kurban bayramında kurban kesmektedirler. Kurban bayramı dört gündür.

Her iki bayramda da ikişer rekatlık bay­ram namazı kılınmaktadır. Bu namaz ca­milerde cemaatle kılınmaktadır.

 

Bazilik-Bazilika:

 

Aynı adla anılan bir Roma yapı­sından adını alan erken dönemlerin mimarisine sahip kilise şekli; belirli bir mimari tarzında inşa edilen kiliseler. Günümüzde Bazilika terimi, Papa tara­fından belirli özel kiliselere unvan ola­rak verilmektedir.

Roma imparatorlarının ika­metgahları model alınarak yapılmış olan kült yerlerine verilen addır. Yuvarlak bir şekilde son bulan bir köşe ile yapılmış dikdörtgen yapılardır. Mihrap veya taht bu yuvarlak yere konmaktadır. Bugün Bazilik ismi, bazı kiliseleri şereflendirmek için verilmektedir. Fakat bizzat Bazilik olarak yapılan kiliseler de vardır. Meselâ Romadaki, Saint-Jean-de-Latran, Saint Pierre ve Saint Paolo Fuori Le Mura Bazi­likaları bunlardandır. Özellikle bu ilk ba­zilikalar 313 yılından sonra Constantinus'un emri ile yapılmaya baş­lanmıştır.

Eski Bazilika planlarına, orta nefi apsisin önünde dikine keserek plana Hac şekli kazandıran ve transept adı verilen yeni bir öğe ilave edilmiştir. Bu plan, ortaçağ boyunca bütün Avrupa kiliselerine hâkim olmuştur.

 

Beddua:

 

Bir kişinin aleyhine yapılan dua; yakardan kişiden bir diğeri için felaket ya da kötülük dileme; olumsuz dua. Bakınız: Dua.

 

Bedeviye:

 

Şeyh Ahmed Bedevi (1200-1276) tarafından kurulan bir tarikat. Rıfâî veya şazelî tarikatlarının bir kolu olarak da görülen bu tarikat, başta Mısır olmak üzere özellikle Kuzey Afrika'da yaygındır. Ahmed Bedevî’nin halifesi Abdulâl, tarikatın ilkelerini sistemleştirmiştir. Bedeviyye tarikatı sonradan birçok kola ayrılmıştır.

 

Bedî':

 

Kur'an'da yer alan Allah'ın güzel isimlerinden birisi; yaratan, hiçbir örneği olmadan yaratan.

 

Bedir Savaşı:

 

Hicret sonrası dönemde Hz. Muhammed liderliğinde Müslümanla­rın müşriklere karşı yaptığı ilk büyük savaş. 624'te yapılan ve kazanılan bu savaş, Müslümanların Medine'deki varlığını güçlendirirken, Mekkelilerin itibarını sarstı. Bu savaşta 300 kişilik bir Müslüman ordu yaklaşık 1000 kişi­lik Mekke kuvvetini bozguna uğrattı ve müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürüldü. Bedir kuyuları yanında yapı­lan bu savaşa Bedir Savaşı adı verildi.

 

Bedreddin:

 

(Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, 1358-1420)

Ortak mülki­yeti savunan görüşleriyle ve İsyan hare­ketiyle dikkati çeken ünlü mutasavvıf. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in 1416'da Manisa dolay­larında ayaklanması üzerine Kırım'a ge­çen Bedreddin, Eflak beyinin yardı­mıyla asker toplamaya başladı. Ancak müritlerinin isyanının bastırılmasıyla Deliorman'da saklandı; fakat yakalana­rak yargılandı ve idam edildi. Muhyiddin Arabî'den oldukça etkilenmiş olan şeyh Bedreddin, Vahdet-i Vücud fik­rine karşı Vahdet-i Mevcud'u savundu; tanrı ile doğanın ayniliğini vurguladı. Bundan başka Bedreddin, kıyameti ve 'cennet cehennem İnancını simgesel olarak açıklamaya çalıştı; Kur'an'ın bâ­tını yorumunu tercih etti.

Şeyh Bedreddin’in hayatı ile ilgili çok değişik rivayetler vardır. Kendi soyundan Halil b. İsmail’in kaleme aldığı Menakıb'da Bedreddin’in, Simavna kadısı İsrail’in oğ­lu olduğu kaydedilmektedir. Annesi, bir muhtedi olan Melek Hatundur. Bedreddin ilk bilgilerini, Edirne'de babası Molla Yusuf'tan almıştır. Daha sonra, Bursa ve Konya gibi önemli ilim mer­kezlerine giderek fıkıh, mantık ve astro­nomi dersleri okumuştur. Daha sonra tahsiline Kahire'de devam etmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanışmış, dost olmuşlar ve tasavvufla ilgilenmeye baş­lamıştır. Daha sonra Kahire'de Ahlati'nin halifesi olmuş, onun ölümünden sonra şeyh olmuştur.

1405 yılına doğru Mısır'dan ayrılarak Konya, Aydın ve İzmir'den Edirne'ye dönmüştür. Bir müddet sakin bir hayat sürmüş, devrin siyasi karışıklığından ya­rarlanarak Musa Çelebi tarafında yer al­mış ve kazasker olmuştur. Üç yıl devam eden bu görev sırasında Rumeli'de görüş­lerini yayarak önemli sayıda mürit ka­zanmıştır. Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi'ye mağlup olmasından sonra 1413'de İznik'e sürgün edilmiştir. Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börklüce Mustafa Aydın'da, Torlak Kemal de Manisa dolaylarında ayaklanınca (1416 yı­lında), Şeyh Bedreddin, İznik'ten kaçarak İsfendiyaroğullarına sığınmış, oradan da Kırım'a kaçmıştır. Eflak beyi Mircea’nın desteği ile Silistre'de yeniden teşkilatmaya başlamış ve etrafına derviş­ler, sipahiler, medrese öğrencileri ve akın­cılardan önemli bir grup toplamıştır. Ay­dın ve Manisa ayaklanmaları bastırılmış ve   Anadolu sükunete ermiştir. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin Deliorman'a sak­lanmış, yakalanarak muhakeme edilmiş ve 1420'de Serez'de idam edilmiştir. Kemikleri 1924'de Serez'den İstanbul'a ge­tirilmiş, birçok yerde muhafaza edildikten sonra, 1961'de Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbe haznesine gö­mülmüştür.

Şeyh Bedreddin, Muhiddin Arabi'nin et­kisinde kalmış büyük bir din alimidir. Muhiddin Arabi'nin vahdet-i vucüd (var­lığın birliği) düşüncesine karşı, vahdet-i mevcut düşüncesini geliştirmekte, vah­det-i vücudu bir başka yolla açıklamaya çalışmaktadır. Ona göre tabiattaki varlık­larla, Allah bir ve aynı şeydir. Farklılıkla­rın, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak Allah, çokluk olarak da doğa ya da kainattır. Mutlak varlık, madde ve ruh şekillerinde ortaya çıkmakta ve birbirinden ayırmak imkansız hale gelmektedir. Şeyh Bedreddin, ruh ve maddeyi aynı düzeyde gördüğü için, birçok mutasavvıftan ay­rılmaktadır.

Şeyh Bedreddin, bedenlerin yeniden di­rilmesi inancını da farklı açıklamaktadır. Beden toprağa karıştıktan sonra, insan bedeni latifleşir ve Allahla bir olur. Ona göre, ölümden sonraki haşr imkansız gö­rünmektedir.

Şeyh Bedreddin’in cennet ve cehennem anlayışı da farklıdır. Yaygın olan cennet ve cehennem inancına fazla önem ver­memektedir.

Şeyh Bedreddin monoteist dinlerin asıl kaynağının bir olduğunu ve ahiret yö­nünden tümünün aynı yola çıktığını söy­lemektedir.

Şeyh Bedreddin'e nisbet edilen düşünce­lerden biri de “ortak mülkiyet” meselesidir. Şeyh Bedreddin’in eserlerinde doğru­dan doğruya bu konuda bilgi olmamakla beraber, müridi olan Börklüce Mustafa ve taraftarları bu fikirleri yaymışlar ve erkek-kadın birarada sazlı içkili ayinler icra et­mişlerdir.

Türk marksistleri, bu tür fikirleri şeyh Bedreddin'e atfederek, Anadolu'da onun müritlerinin başlattığı isyan hareketlerini bir halk devrimi olarak yorumlamışlardır. Şeyh Bedreddin birçok eser vermiştir.

1- Letaifü'l-işârât (Fıkıhla ilgili)

2- Câmi'ul-Fusüleyn (Muamelata dair fı­kıhla ilgili)

3- Varidat (Felsefe, kelâm, tasavvuf ve di­ğer fikri konularla ilgili) bu eserlerin en önemlileridir.

Sonuç olarak Şeyh Bedreddin, iyi bir İslâmi eğitim görmekle beraber, tasavvuf ve kelam konularında Batıniliğin tesirinde kalmış ve ehl-i sünnet düşüncesinin dışı­na çıkmıştır.

 

Beel Zebul:

 

İncillerde adı geçen şeytan­lar prensidir. Baal-Zebub veya Beel-Zebub olarak da bilinir. Eski Ahid'de Filistin’in Tanrısı Ekron'un tanrısına verilen addır. [32] Başka Yahudi kitapla­rında bu isim pek geçmez. IV. yüzyılda yapılan Kitab-ı Mukaddes tercümesi olan Vulgat'ta Beel-Zebub olarak geçmektedir. Eski Ahid’in yetmişler tercümesinde ise, Beel-Zebul olarak kullanılmaktadır.Bakınız: Baal-zebub.

 

Beg-Tse:

 

Tibet Budizminde Dharmapala adı verilen koruyucu bir tanrı.

 

Beguine:

 

Adakta bulunmadan kendini manastıra kapatan ve kendisini hasta bakımıyla kızların yetiştirilmesine has­reden kadın keşiş. Terim, ilk kez 11. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Bu tür keşişlik, Belçika ve Hollanda'da ya­kın zamanlara kadar sürdürülmüştür.

 

Behlül Dânâ:

 

Asıl adı Ebû Vüheyb ibn Amr Say'afî (ö. 799 veya 805) olan ünlü sufi. Özellikle Abbasi halifesi Ha­run Reşid'le ilgili fıkraları ve bilge söz­leriyle tanınır.

 

Bektaşîlik:

 

Hacı Bektaş Velî’nin düşün­celeri çerçevesinde oluşan ve senkretist bir yapı arz eden bir tarikat. 13. yüzyılda Anadolu'ya geldiği sanılan Hacı Bektaş, birçok şii ve Bâtınî kesimi bir araya ge­tirerek Bektaşîliğin temellerini atmıştır. Bektaşîlik, özellikle Yeniçeriler ara­sında taraftar bulmuş ve Yeniçeriler vasıtasıyla Rumeli'ye de yayılmıştır. 15. yy sonlarında ise tarikatta ikinci pîr olarak kabul edilen Balim Sultan (ö. 1516), Bektaşîliği sistemli bir tarikat haline sokmuştur, ilk dönemlerine na­zaran Bektaşîlik sonraları Bâtınîlik ve Hurufîliğe ait çeşitli öğeleri adapte ede­rek bir değişim göstermiştir. II. Mah­mud devrinde Yeniçeri Ocağı’nın kaldı­rılmasıyla (1826) bu tarikat, devletteki egemenliğini yitirmiştir. Dört kapı ve dört inanç tasavvurları Bektaşîliğin te­mel özellikleri arasındadır. Dört kapı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapı­larıdır, şeriat, İslamın ve Ehli Beyt’in yoluna uymaktır, şeriat kapısından gi­ren kişiye Bel Oğlu denir. Tarikat ise bir şeyhe bağlanmadır; buna bağlanana da Yol Oğlu denir. Hakikat kapısından giren İl Oğlu ise tanrıyı tanıyan kişi olarak görülür. Marifet kapısı ise dervişi ayne'l-yakîn, ilme'l-yakîn. ve hakka'l-yakîn safhalarından geçirerek tanrı bilgisine ulaştırır. Bektaşîlikteki dört inanç ise ibadet, niyaz, adak ve vuslat­tır. Ayrıca Tevella (ehli beyti ve 12 imamı sevmek) ve Teberra (Yezid ve diğer ehli beyt düşmanlarından yüz çevirmek) düşünceleri oldukça önemlidir, bektaşîlerin adet ve uygulamaları arasında şarap içmek, İslamda günah ola­rak sayılan birçok davranışı günah say­mamak ve üçleme gibi hususlar dikkat çekicidir.

XIII. yüzyılın başı ile so­nuna doğru yaşamış olan Hacı Bektaş Ve­li, Bektaşilik hareketinin şeyhi kabul edilmiştir. Hayatı hakkında fazla bilgi sa­hibi olamadığımız Hacı Bektaş Veli, Sünni islâm çizgisinde yetişen çok önemli bir Türk mutasavvıfıdır. Anadolunun türkleşmesi ve İslâmlaşması konusunda önemli hizmetleri olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi'nin yolunda giden göçebe derviş geleneği içinde yetişmiş, XIII. yüzyılda Anadolu'ya gelerek Sivas'a yer­leşmiştir. O sıralarda Amasya'da bulunan baba İlyas'la görüşmüş, oradan Kayseri'ye geçmiştir. Baba İlyas’ın etkisi ile başlayan Babaî isyanı sırasında kardeşi Menteş öl­dürülmüş, Hacı Bektaş ise olaydan kurtulmuştur. Bu çalkantılı dönemde bugün­kü Hacı Bektaş'a (Sulu-cakarahöyük) yer­leşmiştir.

Hacı Bektaş’ın fikirleri Veiayetname-i Ha­cı Bektaş Veli isimli menakibnamede anla­tılmaktadır. Birçok kerametlerin ser­gilendiği menakibnamede Hacı Bektaş hakkında birçok bilgi verilmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Bektaşilik adı ile or­taya çıkan tarikatın Hacı Bektaş'ın fikirle­rinden ilham aldığı söylenmekle beraber Bektaşilik zaman zaman Şii-Batini çizgide kendini göstermiştir.

Hacı Bektaş'a ait olduğu söylenen eserler şunlardır:

1- Makalat (1954)

2- Kitabü'l-Fevaid

3- Fatiha suresi tefsiri

4- Sathiye

5- Makalat-i Gaybiyye ve Kelamat-ı Ayniyye

Bu eserlerden anlaşılan, Hacı Bektaş’ın temsil ettiği Bektaşilik hareketi, sünni islâm çizgisinde bir harekettir. 1516 yılın­da Balım Sultan’in teşkilatlandırdığı Bek­taşilik, daha çok Şii-Batini geleneği içine alarak gelişme göstermiş olup, Hacı Bektaş'ın fikirlerine ters istikamette görü­nüm arzetmiştir.

XV. yüzyıl sonlarına doğru Balım Sultan'ın, Bektaşiliği bir tarikat modeline sokması ile Osmanlı resmi yönetiminden destek görmüştür. Osmanlı yönetimi sünni İslamı savunduğu için, Bektaşilik devlete karşı mesafeli davranmaya ve devlet desteğini yitirmeye yönelmiştir. Diğer yandan Osmanlı devlet yapısı için­de Yeniçerilerin Bektaşiliği benimseme­lerinin nedenleri de tam olarak bilinme­mektedir. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş dönemlerinde Yeniçeriler devlete karşı ciddi problemler meydana getirmiş­tir. Nihayet II. Mahmud l826'da Yeniçeri ocağını kaldırmış ve Bektaşi tarikatını ya­saklamıştır. Neticede Osmanlı Devleti Bektaşiliğe baskı uygulamış ve takibi altı­na almıştır. Abdülmecid döneminde Bek­taşi tekkesi yeniden açılmış, Abdülaziz döneminde ve II. Abdulhamid dönemin­de yeniden güçlenmişlerdir. 30 Kasım 1925'de çıkarılan kanunla Türkiye'de tek­ke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve Bektaşilikde resmen son bulmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve inanç yapısı ile hiç alakası olmayan birçok dü­şünce ve inanan zaman içinde Bektaşilerde yaşadığı görülmektedir. Şamanist, Maniheist ve Budizmin etkisinde birçok yapancı inanca sahip olan Bektaşilik, Ana­dolu'nun birçok yerli inancını da bünye­sine almıştır. Balım Sultan'dan sonra, Ba­tini, Şii ve hulul gibi birçok inancın dahil olduğu Bektaşilik, Anadolu'da Sünni müslümanlar tarafından dışlanmıştır. İslâmi kurallara karşı laubali bir yaşam tar­zı sergileyen Bektaşilik, içki ve bekar kal­ma gibi konularda toplum içinde yönlen­dirmeli bir hayat tarzı sergilemiştir. Hacı Bektaş Veli'nin eserlerindeki fikirlere göre gelişme gösteren Bektaşilik'te, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı çok önemlidir. Bektaşiler, şeriat kapısına “Bel oğlu”, tarikat kapısına “yol oğlu”, hakikat kapısına “il oğlu”, marifet kapısına “Atam gök, Anam yer” demektedirler. Bektaşilikte tevella ve teberra önemlidir. Tevella, Hz. Muhammed’in soyunu sev­mektir. Teberra ise, Yezid ve taraftarları­na düşman olmaktır.

Zaman içinde gelişen geleneğe göre, Bek­taşi babaları 12 dilimli taç giymeye baş­lamışlardır. Göğüslerine “teslim taşı” de­dikleri 12 köşeli bir taş takıyorlardı. Ken­dilerine özgü, hırka ve kemer gibi şeyler de giyerlerdi. Bektaşilerin önem verdiği şeylerden birisi de, eş tutma anlamına ge­len Musahiblik'dir. Bunlar, ölünceye kadar birbirlerine destek olmaktadırlar. Bektaşilik zaman içinde değişik kollara ayrılmış olup, çok değişik isimler altında yaşamaya devam etmiştir. Bugün Balkan­larda, özellikle Arnavutluk'ta Bektaşi tek­keleri dikkat çekici bir boyuttadır. Arna­vutluk'tan Amerika'ya göç eden Bektaşi­ler Amerika'da faaliyet göstermeye de­vam etmektedirler. Türk Bektaşileri ve Bektaşi tekkeleri milli mücadelede çok önemli rol oynamışlar ve Türk İstiklâl mücadelesine destek vermişlerdir.

 

Bel:

 

Önemli bir Babil tanrısı; Enlil’in bir versiyonu. Bel, “rab, efendi” anlamla­rına gelir. Bakınız: Baal.

 

Belam (Balam):

 

Eski Ahit'te [33]bahsedilen İsrailoğulları dışında bir bilgin kişi. Moablıların isteği üzerine İsrailoğullarını lanetlemek isterken, tanrının vahyi üzerine onları takdis eder. Kur'an'da [34]ismi verilmeden bahsedilen kişinin de Be­lam olduğu söylenir. Kur'an'a göre bu kişi, Allah kendisine ilim ve ayetlerini vermişken bunlardan yüz çeviren ve şeytanın peşine takılan sapkın bir kimse olarak anlatılır. Onun durumu­nun dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzediği vurgulanır.

 

Belçika İtikatnamesi (Confessio Belgica):

 

Kuzey Fransa'da etkili olan re­formcu Guido de Pres’in kaleme aldığı 37 maddelik reform bildirisi. İlk kez 1561'de Rouen'de yayınlanmıştır.

 

Beldei Tayyibe:

 

Medine şehrine verilen bir isim. Bakınız: Medine.

 

Beled:

 

Kur'an'da yer alan bir sure. Mekke­'de nazil olmuştur ve 20 ayettir.

 

Beledü’l-Emîn:

 

Arapça. “güvenilir belde”. Kur'an'da Mekke şehri için kullanılan bir isim.

 

Belial:

 

İbranice. “faydasız”, şeytana verilen bir lakap.

 

Belit-İlli:

 

“Tanrıların hanımefendisi”. Eski Mezopotamya'nın doğum tanrıçası olan Nintu'ya verilen bir diğer ad.

 

Belit-Şeri:

 

Gılgamış Destanı'nda ismi ge­çen, Eski Mezopotamya yeraltı dünyası tanrılarının dişi katip ve arşivcisi.

 

Belitis (Ninlil):

 

Eski Mezopotamya'nın verimlilik tanrıçası. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Belitis, Enlil ya da Bel’in eşiydi.

 

Belkıs:

 

Hz. Süleyman'ın davetine karşılık vererek Müslüman olan Sebe melikesi. Kur'an'da onunla Hz. Süleyman arasındaki ilişki uzun uzadıya anlatılır. [35]

 

Bema:

 

Ortodoks kilisesinde ruhaniler için yükseltilerek çevrilmiş olan yer. İlk çağda taştan yapıldığı sanılan Bema, günümüzde genellikle dikdörtgen biçi­minde basamakla çıkılan tahtadan bir yükselti şeklindedir.

 

Bema Festivali:

 

Maniheistlerce bir bay­ramdan ziyade yıllık bir anma töreni görünümünde kutlanan festival. Mani’nin şubat ya da Martta ıstırap çekerek öldürülmesi anısına, oruç ve yıllık tövbe ayı olan yılın 12. ayının nihaye­tinde bu seremoni düzenlenir. Bu tören için bir bakıma ışık elçisi Mani'yi temsil eden beş basamaklı bir kürsü (Bema) hazırlanır ve üzerine Mani’nin resmi asılır. Daha sonra Manî için çeşitli ilahiler, dualar ve methiyeler okunur. Bundan başka musafaha yapma ve kut­sama törenleri de yapılır.

 

Benares (Varanasi, Kaşi):

 

Ganj nehri ke­narında kurulu olan, Hinduların şiva mabetleriyle ünlü en kutsal şehri; yedi kutsal şehirden birisi ve Önemli bir hac merkezi, şiva kültünün kuzeydeki mer­kezi olan Benares, özellikle altın tapınaklarıyla ünlüdür. Her yıl milyonlarca Hindu burayı ziyaret eder ve kutsal Ganj nehri sularında yıkanır. Ayrıca burada ölmenin kişiyi doğrudan cen­nete ulaştıracağı inancıyla, birçok kişi buraya ölmek umuduyla gelir.

Hindistan'ın en eski hac şehir­lerinden birisidir. 1669 yılında Aurangzeb tarafından yıkılan şehir, Maratheslar tara­fından yeniden yapılmış ve Sikh'ler tara­fından zenginleştirilmiştir. 1780 yılında İngilizler tarafından yeniden yağmalanmıştır. Benares’in eski ismi Kâshi'dir. Bu­rası, can çekişen insanın Vishvanâth şekli altında Shiva ile karşılaştığı imtiyazlı yer­dir. Her yıl binlerce hacı buraya, kuzey Hindistan'da Nepal'e kadar bütün bölge­de yaygın olan “Dom” kastının insanla­rına kendilerini yaktırmak için gelmekte­dir. Benares, Hindistandaki Sanskritçe öğrenme yerlerinden en önemlisidir. Ayrıca klasik müzik için de merkezler vardır.

 

Benedictus VIII:

 

Asıl adı Teofilatto'dur. 1012-1024 yılları arasında papa olmuştur. Benedictus'un papalığı döne­minde Roma valisi Benedictus'un kardeşi Romanus idi. O da daha sonra XIX. Yuhanna adı ile papa seçilmiştir. 1012 yılında papa olan Benedictus, kutsal Roma Germen İmparatoru II. Heinrich'e taç giydirmişim Benedictus, âdeta bir Ba­ron gibi hareket ederek Papalığın iktida­rını zorla tesis etmiş, Müslümanları, kuzey İtalya'ya karşı verdikleri savaşta mağlup etmiştir (1016-1017). Kilise Reformu için çaba sarfetmiş. Benediktin keşişlerince yürütülen manastır reformunu destek­lemiştir. 1022'de Lambardiya Pavia'da topladığı konsildc, rahiplerin ve rahibele­rin evlenmelerini ve kilise görevlerinin alınıp satılmasını yasaklamıştır.

 

Benedictus IX:

 

Asıl adı Teofılatto'dur. Tusculani ailesinden gel­mektedir ve bu ailenin son papasıdır. 1032-1048 yılları arasında üç defa papalık makamına gelmiştir. Genç yaşta papa olan IX. Benedictus, kilisedeki muhalifle­rini aforoz etmiştir. Ahlak dışı ve şiddete dayalı yönetiminden dolayı Romalılar is­yan etmiş o da Roma'yı terk etmiştir. Daha sonra tekrar Roma'ya gelerek 8 Kasım 1048'de kendisini papa ilan etmiştir. An­cak 17 Temmuz 1048'de kral Heinrich’in emriyle Roma'dan yeniden uzaklaş­tırılmış, yerine Brixcn piskoposu Poppo II. Damasus adı ile papa olmuştur. Benedictus daha sonra, Grottaferata ma­nastırında ömrünü geçirmiştir. 1055 yılla­rında öldüğü sanılmaktadır.

 

Benedictus XII:

 

Asıl adı, Jaques Fournier'dir. 1334-42 yıllan arasında papa olmuştur. Papalığa geldikten sonra, kilise ve dini tarikatler konusunda reform te­şebbüsünde bulunmuştur. Boulbonne'de Ciscerdum tarikatına gir­miştir. Paris'te İlahiyat tahsili yapmış, Mirepoix'de (1326) piskoposluk görevinde bulunmuştur. 1327 Aralığında kardinal olmuş, 20 Aralık 1334'de XXII. Johannes’in yerine papa olmuştur. Allah’ın görülüp görülemiyeceğî konu­sunda çıkan bir tartışmada XII. Benedictus, Tanrının ancak kıyamet gü­nünden sonra görülebileceği tezini sa­vunmuştur. Bunun için bir papalık fer­manı çıkarmıştır. Papalığı Avignon'dan Roma'ya taşımak istememiş, Avignon'da lüks bir papalık sarayı yaptırmıştır. Benedictus tarikatı için giriştiği reform­larda başarılı olamamıştır. Kilise ve tarikatlar konusunda yaptığı reformlar, daha sonra gelen papalarca bozulmuştur.

 

Benedictus XIII:

 

Asıl adı Pedro De Lima'dır. 1394-1423 yıllan arasındaki karşı-papa mücadelesi döneminde papalık yapmış; 1378-1417 yılları arasında Katolik kilisesinde büyük tefrika döneminde Roma'da bulunan papalar karşısında Avignon'da papalık makamında bu­lunmuştur.

1375'de kardinal olmuştur. Daha önce, Mont Pellier üniversitesinde kilise huku­ku hocası olarak çalışmıştır. Avignon kili­sesini destekleyen kardinaller Benedictus'u papa seçmişlerdir. XIII. Benedictus, iki papalı bir Katolik kilisesi yapısından rahatsız oluyordu. Roma'dakı papalığın kabul edilmesi halinde, Avignon'da kendisinin başında bulundu­ğu papalık makamını gönüllü olarak terketme teklifinde bulundu. Ancak, Fransız prensleri bunu reddetti ve Avignon'daki papalık kuşatıldı. Benediktus Pronence'ye kaçtı. Kardinalle­rin desteği ile Fransa'nın kendisini yeni­den tanımasını sağladı. 1407'de papa XII. Gregorius'la uzlaşma niyetiyle görüş­meler yaptıysa da Katolik kilisesindeki bölünmeyi gidermek için çaba sarfetti. Ancak 1409'da toplanan Piza konsili Haziran 1409'da hem Roma, hem de Avignon'daki papayı görevden aldı ve V. Alexander'i papalığa getirdi. Benedictus, Piza Konsili kararlarını reddetti. 1415'de Peniscola şatosuna çekildi. 26 Temmuz 1417'de Konstance konsili Benedictus'u azletti. Ancak Benedictus hala meşru pa­pa olduğunu iddia ediyordu. Hatta 1422'de ölmeden önce papa sıfatı ile dört yeni kardinal atadı.

 

Benedictus XIII:

 

Asıl adı Pieto Francesco Vincenzo Maria'dır. 1667'de Dominiken tarikatına girmiş, 1672'de kardinalliğe yükselmiştir. 29 Ma­yıs 1724'de papa olmuştur. Sade bir ya­şam tarzı vardı. Jansencilik hareketine karşı çıktı; kilise adamlarının dünya işle­rine ağırlık vermesine karşı mücadele et­tiyse de başarılı olamadı. Hayatı boyunca birçok kilisede başpisko­posluk görevlerinde bulunan XIII. Benedictus'un ilahiyat alanında birçok eseri vardır. 21 Şubat 1730'da ölmüştür.

 

Benedictus XIV:

 

Asıl adı Bernard Garnier'dir. 1425-1433 yıllan arasında karşı papalık makamını işgal etti. 1417'de toplanan Konstance konsli V. Martinus'u papa seçerek Avignon ile Roma arasında 1378'den beri devam eden ayrılığa son vermiştir. Fakat Valenci'adaki Peniscola şatosun'da bulunan XIII. Benedictus 1423'e kadar papalıkta direndi. Bölünmenin devamını isteyen Aragon kralı V. Alfonso, 1423'de VIII. Clemens'i karşı papa seçtirdi. Clemens 1429'da görevden çekildi. Jean Carner, Peniscola şatosunda bir toplantı düzenleyerek 12 Kasım 1425'de Bernard Garnier'i papa seçtir­di. Böylece, Garnier de bir karşı papa ol­du. Ancak Roma'ya karşı papalık görevini gizli yürütüyordu. Bunun için adı “Gizli papa” olarak anılmıştır. Onun yerini, sa­dece Jean Carrier’in bildiği tahinin edil­mekteydi. Benedictus'un papalığı 1430'da sona erdi.

 

Benedictus XIV:

 

Gerçek adı, Prospero Lambertini'dir. 1740 -1758 yılları arasında papa olmuştur. Aydın­lanma filozofları bile, onun tutumundaki toleransı övmüşlerdir. Roma üniversite­sinde ilahiyat ve hukuk alanlarında dok­tora yapmıştır. 1728'de, papa XII. Clemens tarafından kardinalliğe yükseltilmiştir. 1731'de Bologna başpiskoposu olmuştur. Papalığı süresince, kilise ile iktidarlar ara­sındaki ilişkileri düzeltmiştir. Piskoposluk atamalarında, kilise dışı siya­si güçlere ödün vermiştir. 1742'de yayın­ladığı “Ex quo singulari” ve 1744'de ya­yınladığı “Omnium sollicitudinum” isimli fermanları ile cizvit misyonerleri­nin verdiği tavizleri yasaklamıştır. İyi bir ilâhiyatçı ve bilim adamı olan XIV. Benedictus, değişik bilim kurumlarına üye olmuş; bugünkü Vatikan müzesinin temellerini atmıştır. Dönemin ünlü fikir ve siyaset adamları ile yazışmıştır. Voltaire Mahomet adlı trajedisini XIV. Benedictus'a ithaf etmiştir. 3 Mayıs 1758'de ölmüştür.

 

Benedictus XV:  

 

Asıl adı Giacomo Della Chiesa'dır. 21 Kasım 1854'de doğmuş, 22 Ocak 1922'de ölmüştür. 1914-1922 yılları arasında papalık yapmıştır. Cenova üniversitesinden mezun olduktan sonra, Roma'daki Capranica ilahiyat okulunda papalık öğrenimi görmüştür. Papa­lığın diplomatik hizmetlerinde bulunmuş­tur. 1877'de dış işleri bakanlığında göreve başlamıştır. 1907'de Bologna başpiskopos­luğuna, 19î4'de kardinalliğe atanmıştır. Aynı yılda papa seçilmiştir. Birinci dünya savaşının yarattığı problemlerle meşgul olmuştur. Papalığı süresince tarafsız kalmaya çalışmıştır.

Savaş sonrası barış görüşmelerinde, papa­lık devre dışı bırakılarak, 1919'a gelindi­ğinde papalık etkisini iyice yitirmişti. Bu­nun üzerine papalığının son üç yılında, savaş sonrası coğrafyanın düzenlenmesi ve misyonerlik faaliyetlerinin gözden ge­çirilmesi ile ilgilenmiştir. İlk defa onun döneminde bir İngiliz temsilci, Vatikan'a güven mektubu sunmuştur.

 

Benedictus Ve Benediktenler:

 

Nursiali Aziz Benedictus, 480 yılında doğmuş, 547 yılında ölmüştür. Monte Cassiono'daki Benedikten tarikatının ku­rucusudur. Bunun için Batıdaki manastır hayatının öncülerinden sayılmaktadır. Çünkü onun koyduğu zahitlik kuralları, Batı manastır hayatını yönlendirmiş ve adetâ model olmuştur. Avrupada Hıristiyanlığın kökleşmesinde Benedikten keşiş­lerinin rolü çok büyük olduğu için 1964'de papa VI. Paul, Benedictus'u Avrupanın koruyucu azizi olarak ilân et­miştir.

İyi bir aile çocuğu olan Benedictus, Roma'da iik eğitimini görmüştür. Roma'nın değişik dönemlerdeki yozlaşmasına tanık olmuştur. Roma'daki ahlak dışı yaşayışlar Benedictus'u etkileyerek, Affile'ye çekilmesine neden olmuştur. Daha sonra Roma'dan 65 km. uzaklıkta bulunan bir ma­ğaraya çekilerek üç yıl yaşamıştır. Bu inziva hayatı ona çok önemli bir şöhret ka­zandırmıştır. Bu şöhret onu, Manastır başpiskoposluğuna kadar yükseltmiştir. Benedictus, 12 keşişin bulunduğu 12 Ma­nastır kurarak Manastır hayatını Batıda yerleştirmiştir. Roma ile Napoli arasında­ki Casinum yakınlarında tesis ettiği Ma­nastır, birçok putperest halkın Hıristiyan olmasını sağlamıştır.

Benedictus, otoriter, sevecen, bilge ve ol­gun bir kişiliğe sahiptir. Onun bu karakter yapısı, Benedikten tarikatının Batıda ya­yılmasını kolaylaştırmıştır. Benedikten tarikatının kuralları: Batıda Benedictus'un koyduğu dini pratikler, mantıksal açıdan övülmektedir. Onun di­ni pratiklerinin hedefi, olgun ve tecrübeli bir ruhi yapı meydana getirmektir. Onun dini pratiklerine talip olan kimsenin bir yıl boyunca bir sınama dönemi geçirmesi gerekmektedir. Bu sınamadan sonra, ha­yatı boyunca kalacağı Manastır başkeşişinin denetiminde törenle tarikat tüzüğüne bağlılık yemini eder. Benedictus Manastırının ortaya koyduğu en ciddi iş Manastırın yönetiminde madde ile manayı içine alan bir tüzük ve ya­şama modeli koymasıdır. Manastırın başkeşişi, kendi keşişleri tarafından se­çilmekte ve kimseye karşı sorumlu olma­maktadır. Başkeşiş, tüzüğe ve Allah’ın ya­sasına karşı sorumludur. Fakat Allah hu­zurunda bir gün hesap vereceği kendisine devamlı hatırlatılır. Manastır hayatının bütün safhaları başkeşiş tarafından denet­lenir. Maddi olarak hiç kimse birşeye sa­hip olmayacaktır. Manastırda görevli olan çömezler, konuklar, hastalar, duacılar, aşçılar, hizmetçiler ve kapıcılar için disiplin kuralları vardır. Bu  konudaki cezalar açıktır.

Ortaçağ Manastır sistemi içinde Benedictus'un Manastır disiplini çok önem arzetmektedir. Benedictus'un dini hayat çizgisinde dikkat çeken genel ruha­ni çizgiler tevazu, sessizlik ve itaattir. Aziz Benedictus, ılımlı bir insandır. Men­suplarının yeterince beslenme, istirahat ve giyinme gibi konularda ihtiyaçlarını kar­şılamalarına izin vermektedir. Günlük hayat Benediktenlerde üçe ayrılmıştır:

1- İbadet (5-6 saat).

2- Mutfak işleri, temizlik, el sanatları ve bahçe işleri (5 saat).

3- Kutsal metinleri ve dini yazıları oku­ma (4 saat).

Burada görüldüğü gibi Benedictus, Ma­nastır sistemi içine bir aktivite getirmiştir. Keşişler sadece ibadet değil, günlük işle­rini, çevre bakımını da üstlenmiş bulun­maktadırlar. Bu da Manastır dünyasına Benedictus'un getirdiği bir yenilik olarak düşünülebilir.

Benedikten Manastırlarındaki zihinsel ve edebi ihtiyaçlar, birçok kitabın yazımını beraberinde getirmiştir. Bunun için Ma­nastırlarda birçok kilise babasının kitapla­rı yazılarak çoğaltılmıştır. Benedictus'un Manastır ilkeleri içinde, yoksulluk, iffet ve itaat çok önemli bir yer tutmuştur. İnsana sevgi ile yaklaşan bu manastır hayatı içinde bu bazan kötü­ye kullanılmış ise de, temel ilkeler daima korunmuştur. Benedictus'un Manastır il­kelerinin temelini Repula Magistri (Mür­şidin yönergesinin oluşturduğu kabul edilmektedir. Bu yönergenin kime ait ol­duğu tam olarak bilinmemekle beraber, Benedictus'un ilkelerinin yaklaşık üçte birinin buradan alınmış olduğu söylenmektedir. Fakat burada önemli olan “Benedictus'un tüzüğü”dür. Çünki, Avrupada kabul edilen Repula Magistri değil, Benedictus'un öğretileridir. Öyle görünüyor ki, Benedictus bu tüzüğü deği­şik kaynaklardan derlemiştir. Bu tüzük Manastır hayatına on beş asır boyunca yon vermiştir.

Aziz Benedictus, Benedikten tüzüğü ola­rak bilinen tüzüğü, Monte Cassino Ma­nastırı için 535-540 yıllarında yazmıştır. Özellikle İtalya'daki ve Galya'daki Ma­nastır hayatında bu tüzük etkili olmuştur. Buna göre keşişin hayatını dua, çalışma ve okuma tam olarak dolduruyordu. VII, yüzyıldan sonra, Aziz Benedictus'un kız kardeşi Scholastica'nın yönettiği rahibeler için de bu tüzük geçerli olmuştur. Aziz Benedictus 547yılında öldükten son­ra, Benedikten ismini taşıyan Manastırla­rın hem sayısı hem de maddi varlıkları artmıştır. Özellikle Batı edebiyatı ve bili­mi alanında çok önemli eserler bu manas­tırlarda ortaya çıkmıştır. Bu manastırların en tanınmışlarından biri, 910 yılında, Akitanyah Guillaume tarafından bir re­form merkezi olarak kurulan Burgonya'daki Cluny Manastın'dır. Bu­rada yapılan reformlar, hemen hemen Avrupa'daki bütün manastırlara sıçramış­tır.

Benedikten tarikatının altın çağı, XII. yüz­yılın ortalarına kadar devam etmiştir. Da­ha sonraki üçyüz yıllık tarih, bir çöküş dönemini göstermektedir. 1424'de Padovalı Aziz Giustina, Benedikten Manastır hayatına yeni bir so­luk getirmiştir. Bu reform, “Kongregasyon”u ortaya çıkarmıştır: Buna göre başkeşiş, üç yıl için seçiliyordu. Keşişler tek bir manastıra değil, “Kongresgasyona” bağlılık yemini ediyorlardı ve yönetim yetkisi, yıllık genel rahipler kurulunda toplanıyordu. Bu akım, ital­ya'da bulunan bütün Benediktenleri kap­lamıştır. Böylece hepsi, Cassino Kongresgasyonu'nun adı ile anılır oldu. Diğer manastırlar da zaman içinde re­formları kabul etmiştir. XVI. yüzyıldaki Protestan Reformu, Ku­zey Avrupa'daki rahip ve rahibe manas­tırlarının yok olmasına neden olmuştur. Fransa ve Orta Avrupadakiler de ciddi sı­kıntılarla karşılaşmışlardır. Fakat XVII. yüzyıl içinde Fransa ve Almanyadaki Benedikten tarikatı, manastır hayatını ye­niden canlandırdı. Yeni Kongregasyonlar kuruldu. Fransa'daki, Mauristler, Pa­ris'teki Adoration Perpetüelle (1653), Nötre Dame de Calvary (1617) bunlardan bazılarıdır. Mauristlerin ilk başkanı Dom Gregory Tarrisse (1575-1648), Paris'teki merkezlerini bir bilim merkezi ve bilim adamlarının bir buluşma yeri yapmıştır. Özellikle burada, tarihi vesikalar toplan­mış ve değerlendirilmiştir. Mauristler 1789 Fransız devrimine kadar varlıklarını sürdürmüşler ve 1817'de tamamen yok olmuşlardır.

Benediktenlik XIX. yüzyıl ortalarında ye­niden canlanmaya başlamış ve kurdukları vakıflarla faaliyete başlamışlardır. İngilte­re'de ve Amerika'da yeni kongresgasy onlar kurulmuşftır. Bunun üzerine papa XIII. Leo, bağımsız Benediktenleri bir araya getirmeye çalış­mış ve 1893'de bağımsız kongresgasyonları bir federasyon altında topla­mayı sağlamıştır.

Benedikten Manastır keşişleri, tarih bo­yunca Hıristiyan düşüncesinin ve eğitiminin gelişmesine ve Hıristiyanlığın ya­yılmasına çok önemli katkı sağlamıştır.

 

Bene İsrael:

 

1500 yıllarından beri Hindis­tan'da, Bombay'da yaşayan Yahudilere verilen ad.

 

Benedict:

 

(Nursialı Aziz Benedict, 480-547)

Hıristiyanlıkta batı keşişliğinin babası sayılır. Monte Cassino'nun ilk keşişi ve Benediktin tarikatının kurucusudur. Benedict tarafından belirlenen manastır ve keşişlik kuralları, sonraki dönemlerde birçok Hıristiyan tarika­tında geçerli kurallar olarak kabul edilmiştir.

 

Benedikt Kuralları (Benedictine Rules):

 

Hıristiyanlıkta MS 540'ta Batı monastisîzmi patriği lakaplı Nursia'lı Aziz Be­nedict tarafından ortaya konan manas­tır kuralları. Bu kurallar Monte Cassino'daki keşişler için konmuştu. Bunlar, manastır yaşamıyla ilgili yönetim kural­larını ve sıkı bir ruhsal hayat disiplinini içermektedir.

 

Benedikt Madalyonu:

 

Hıristiyan halk dindarlığında, bütün kötü güçlere karşı kişiyi koruyucu olduğuna inanılan kut­sal eşyalar.

 

Benefiziam:

 

Kilise memuriyetlerine bağlı gelir kaynağı, arpalık. Kiliseye bağlı ge­lir kaynağı sahibine ise Benefiziat veya Benefiziar denir.

 

Benzaiten:

 

Hinduizmde aşk ve sevgi tan­rıçası. Onun bir ejderhaya bindiğine ve Bima çaldığına inanılır.

 

Berat Gecesi:

 

Müslümanlar şaban ayının onbeşinci gecesini Berat gecesi olarak kutlamaktadırlar. Bu geceyi, müslümanlar, Rahmet gecesi olarak de­ğerlendirmektedirler. Rahmet ve bağış­lanma gecesi olarak kabul edilen Berat ge­cesinde müslümanlar, ibadet, dua ve töv­be gibi işler yaparak kulluk atmosferini yoğunlaştırırlar. Bu konuda peygamberimizden bazı rivayetler nakledilmiştir. Fakat İslâm âlimleri, bu rivayetlerin sıh­hati üzerinde durmuşlar ve bu hadislere kuşku ile yaklaşmışlardır. Ancak islâm âleminde, özellikle Türkiye'de Berat gece­si, çok önemli bir şekilde ihya edilmekte­dir. Müslümanların kulluk duygularmm yoğunlaştığı böyle gecelerin, bid'at oldu­ğunu söylemenin de bir faydası yoktur. Önemli olan, müslümanların bu geceleri ihya ettikleri gibi, diğer günlerde de kul­luk sorumluluğunu devam ettirmeleridir. Müslüman, her gününü ve gecesini kul­luk sorumluluğu altında geçirmelidir.

 

Berat Kandili:

 

İslamî gelenekte kutsal kabul edilen şaban ayının 15. gecesi. İnsanlarının kaderlerinin birer yıllık bölümlerinin bu gece kendilerine indi­rildiğine ve önceki yıl İşledikleri hata­ların tövbe edenler için bu gece affolu­nacağına inanılır.

 

Ber:

 

Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kulları hakkında bağışlaması ve lütfü çok olan” anlamına gelen bir isim.

 

Berâe:

 

Kur'an'ın 9. suresi olan Tevbe su­resinin bir diğer adı. 129 ayetten oluşan bu sure Medine'de nazil olmuştur.

 

Berâhime:

 

Ortaçağ İslam alimlerinin bazı çalışmalarında Hinduizm için bir isim. Bakınız: Hinduizm.

 

Berdiaeff:

 

1874'de Kiev'de doğan ve 1948'de ölen Nicolas Berdiaeff, kendini Batıya kabul ettiren yegane Rus din filozofudur. Hıristiyanları daha mistik, daha sosyal ve hatta devrimci birtakım yollara iten onun düşüncesi, Doğu ve Batının, iman ve isyanın kavşak noktasında ken­dini gösterir. Asil bir aileden doğmuş olan Berdiaeff, gazeteci olmak için çabucak çevresinden uzaklaşmış, politika ve kül­tür mücadelelerine katılmıştır. Önce sos­yalisttir, (Bunun için iki defa tutuk­lanmıştır), az da olsa konformisttır. O, Marx’ın düşüncesi ile Kant’ın düşüncesini birleştirmeye teşebbüs etmiştir. 1901'den itibaren, özellikle Nietzsche sayesinde yaratıcı deha’nın keşfi, onu, Marxizmden uzaklaştırmıştır. Yine de o, Marksizmin adalet fikrini daima muhafaza etmiştir. 1909'a doğru Ortodoks Kilisesine katılmış ve onun teolojisinin yenileştirilmesine iş­tirak etmiştir. Bununla beraber onun yok edilemez uyumsuzluğu, 1913'de “Le sens de I'acte Createur” adlı eseriyle beraber onu, kiliseden uzaklaştırmıştır O, kendini, bir Hıristiyan antropolojisinin hazırlığına adayan bir peygamber olarak gösteriyor. 1914 ve 1917 ihtilâlleri, tarihin temizleyici şokunu temsil ederler. Sosyalist tecrübeyi kabul, hicreti reddederek, birtakim riskler altında (Yeni rejim onu iki defa hapset­miştir) hazırlanan cemiyet içinde, ruh hürriyetini ve yenileşmiş bir Hıristiyanlığı yükseltmeye girişiyor. Yazarlar Cemiyeti'nin başkan yardımcısı olarak o, 1919'da “Hür Manevî Kültür Akademisi”ni kur­muş ve 1920'de Moskova Üniversitesi'ne Profesör olmuştur. Daha sonra, Batı dünyasında neşredilmiş olan bu üniversite notları  tarihin anlamına ve Dostoievski'nin düşüncesine tahsis edilmiştir. Berdiaeff, 1922'de “Komünizmin İdeolojik Düşmanı” ithamıyla, Rusya'­dan sürgün edilmiştir. 1922-1924'de Berlin'de ve Avrupa'da ilgi görmesini sağlayacak olan “Un Nouveau Moyen Age” adlı eserini neşretmiştir. 1924'de de Fransa'da Clamarfa kesin ola­rak yerleşmiştir. Bir muhacir olmayı ka­bul etmeyen Berdiaeff, Fransa düşünce hayatına girmiştir. Böylece, Doğu Hıristiyanlarıyla, Batı Hıristiyanları arasında ke­sin bir karşılaşmayı harekete geçirmiş ve personalist hareketin ilham edicilerinden biri haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında onun ilham ettiği “Ortodoks Hareket” çok sayıda Yahudi'yi kurtarmış, bizzat Rusya'da hissettiği milli uzlaşma gelişmelerini kayırmaya teşebbüs etmiş ve bu konuda “L’Idee Russe” adlı eserini kaleme almıştır. Stalinizm’in son evrimi ile hayal kırıklığına uğrayan Berdiaeff, savaştan sonra yine de bir dünya zaferi üzerinde vargı yürütmüştür. O, çağdaş dünyanın bir peygamberi olarak telakki edilmiştir. 28 Mart 1948'de en verimli zamanında ölmüştür. Geleceğin Hıris­tiyanlığı: Berdiaeff, Modern isyanla, hristiyânî bütünleşmeyi, özellikle Marks'la Nietzsche'yi birleştirmeye teşeb­büs etmiştir. Aslında onun düşüncesi, tüm varlığı aydınlatmak ve değiştirmek İçin manevî tecrübeden hareket eden “Mistik bir realizm”dir. Bölünmenin ve köleliğin saltanat sürdüğü amprik dünya, daha gerçeği tüketmemiştir. Hayatın hakikati, kendini, azizlerin, mistiklerin, peygamberlerin, adalet yara­tıcılarının, sevincin ve güzelliğin tecrübesi içinde izhar ediyor. Bu gerçek varlık, hür­riyetin trajedisi ile deti divane olmuştur. Hürriyet, irrasyoneldir ve esastır. Allah ise onun önünde güçsüzdür. Hürriyetin, insanla münasebeti, insanı trajik bir kade­re, yani Çarmıh'a gerilmiş bir aşka dahil etmesidir. Günah orjinal ve sürekli olarak manevî ve kozmik bir hadisedir. O, insa­niyeti paramparça etmiş ve zamanın, me­kânın, maddenin müşahhaslaşmış bir tar­zını meydana getirmiştir. Yine de İnsan, sadece Allah'da insan olmuştur. Kutsal-Ruhla aydınlanmış hürriyet, yaratıcı hale gelmiştir. Bunun için Allah, insandan, ya­ratıcı aşkın hür cevabını beklemektedir. İşte en yüksek derecede dinî faaliyet, kâi­natın şeklini değiştirmeye gelen İsa'dan nuru fışkırtmak için bir an olsun müşahhashğı kıran yaratıcı bir faaliyettir. Böylece gelecek, müşahhas seviyede çarmıha gerilmiş, fakat herşeyi aydınlatmaya ye­tenekli bir Kutsal-Ruh Hıristiyanlığına ait görünmektedir.

 

Bereanlar:

 

Barclayanlar ve Barclayitler olarak da bilinen bu Hıristiyan mezhep, 1773'te J. Barclay tarafından Edinburgh'ta kuruldu. Kitab-ı Mukaddes üzerine aşırı çalışmayı temel alıyordu. İskoçya ve İngiltere'de yayılan bu hare­ket, kurucusunun ölümü sonrası (1798) genellikle Congregationalistler içinde eriyerek kısa zamanda gözden kayboldu.

 

Berekah:

 

Tanrıya şükran ve kutsama içe­riğine sahip, karakteristik bir Yahudi duası. Hıristiyanlıktaki Evharistik du­anın Yahudi Berekah duasından bir adaptasyon olduğu ileri sürülür.

 

Bergama Asklepieionu:

 

Bergama'­da bulunan antik bir kutsal alandır. M.Ö. IV. yüzyılda Hekimlik Tanrısı Asklepios'a adanmış olan su kaynağı­nın bulunduğu yerdir. Buraya M.S. II. yüzyılda bir tiyatro ve kitaplık inşa edil­miştir. Böylece, daha önce inşa edilmiş olan sütunlu galeriler zenginleşmiştir. Bu­rası, hastaların tedavi edildiği bir şifa yeri olarak ün salmış ve her geçen gün şöhreti çevreye yayılmıştır.

Burada, Helenistik dönemden kalma, Asklepios soter, Apollo kalliktenos ve Asklepios'un kızı Tanrıça Hygeia adına tapınaklar görülmektedir. Diğer kalıntı yapılar ise, M.S. 117-138 dönemlerinin ta­rihini yansıtmaktadır. Hastaları tedavi için çamur banyoları, spor ve müzik ile tedavi usullerinin uygu­landığı, dikkat çekmektedir. Tedavi olan hastalar, Asklepios tapınağım ziyaret ederek para bağışında bulunurlar. Adak olarak, çoğunlukla iyileşen organların kü­çük bir modeli veriliyordu. Bu tür adak eşyalarından bazıları, Bergama arkeoloji müzesinde görülmektedir. Kutsal alanın kuzeybatısında 3.500 kişilik bir tiyatro vardır. İlkbahar şenlikleri bu­rada yapılmaktaydı.

Kutsal alanın doğusunda M.S. 150'de Konsül Lukius Rufinus'un yaptırdığı Asklepios tapınağı yeralmaktadır. Bu tapınak, Hadrianus'un Roma'da yaptırdı­ğı Pantheon'dan örnek alınarak yaptı­rılmıştır.

Bergama Asklepieionu, Roma döneminde çok görkemli binaları, anıtları ile dikkat çekici bir görünüm arzediyordu. Hıristi­yanlığın Roma'da kabulünden sonra [36]burası, önemini yavaş yavaş kaybetmiştir. Yapılan Arkeolojik araştırmalardan sonra, Bergama Asklepieionu'nun, Helenistik ve Roma döne­minin sanat anlayışını yansıttığı iyice or­taya çıkmıştır.

 

Berleburg Kitab-ı Mukaddesi:

 

1726'da yayınlanan Kitab-ı Mukaddes tercü­mesi. İsa'nın yeryüzünde bin yıl hüküm süreceğine dair yorumları ve teosofîk açıklamalarıyla, özellikle mistikler ara­sında meşhur olmuştur.

 

Bernard Clairvaux:

 

1090 yılında Fontaine-les... Dijon'da doğdu, 20 Ağustos 1153'de Burgonya'da öldü. Clairvaux Ma­nastırının kurucusu ve baş keşişidir. An­nesinin 1107 yılında ölümü hayatını etki­lemiş ve inziva hayatını tercih etmiştir. Bernard yirmi beş kadar arkadaşı ile bir­likte 1112 yılında Cistircium tarikatına girmiştir. 1115 yılma kadar İlahiyat tahsi­lini orada sürdürmüştür. 1115 yılında Clairvaux'da küçük bir Ma­nastır topluluğunun başına geçmiştir. Bu manastırın ayakta durması için Bernard, ciddi mücadele vermiştir. Bu arada sağlığı bozulmuştur. Bir kulübeye çekilerek, bir­çok yazı yazmıştır. Bu yazılarda kilise ba­balarının bilgileri yansıtılıyordu. Kitab-ı Mukaddesten simgelerle alıntılar yapılı­yordu. Her yazı şiirseldi. Bernard “Bakire Meryem'e Övgüler” isimli yazısını da bu kulibede yazmıştı. Aziz Bernard, üçyüzden fazla mektup yazmıştı. Bu yazı­larda, mistik yaşamı tercih eden, acı çeken insanlara acıma duygularını yansıtıyordu. Aziz Bernard, hayatının en dolu yıllarını 1130-1145 yılları arasında yaşadı. Bu yıl­larda Clairvaux'da ve Roma'da ortaçağ Hıristiyan ilahiyatının çok önemli konula­rındaki tartışmalarda danışmanlık yap­mıştır. Papa ve karşı-papa çatışmalarında, kilisenin aldığı yaraları telâfi etmeye ça­lışmıştır.

Ona göre, Tanrıyı aramanın yolu “utanç verici bir merak”tan değil, bir sevgiden geçiyordu. Ona göre kalbinde sevgi taşı­mak, Allah'ı bilmenin ilk şartıydı. Aziz Bernard, zamanının en büyük diyalektikçisi ile girdiği tartışmada, bu sevgi yolunu seçmiş ve sonuçta başarılı olmuştur. Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık için bir tehlike olarak görülen müslümanlar için başlatılan II. Haçlı seferi için, Aziz Bernard'ı, papa III. Eugenius ve Fransa kralı VII. Louis ikna etmişlerdi. Ancak Bernard yine de bu Haçlı seferine iyi bakmamıştı. Çünkü o, maceracıların sa­vaşçı eğilimlerine pek yüz vermemişti. Aziz Bernard'ın öğretisinin temeli şu söz­lerdi. Tanrı sevgisi nereden geliyordu? Tanrı'dan. Peki, bu sevginin ölçüsü neydi? Ölçüsüz sevmek...

Aziz Bernard'a kilise doktoru unvanı, 1830'da verildi ve papa XII. Pius bir ge­nelge ile Doctor Mellifluus (Ağzından bal damlayan bilgin) sıfatı ile onu onurlan­dırdı.

 

Berossos:

 

Eski Mezopotamya'da, Bahir­deki ünlü Bel rahibi.

 

Berserkez:

 

Eski Kuzey Avrupa efsanele­rinde ayı suretini alabilen insan veya dev.

 

Berzah:

 

İki şey arasındaki mesafe; ölülerin ruhlarının kıyamete kadar durdukları ve beklediklerine inanılan yer; dünya ile ahiret arasındaki alem; ölüm sonrası haşir gününe kadar geçen zamanı ifade eden terim.

 

Bes:

 

Eski Mısır, Kenan ve Kartaca'da ta­pınılan popüler bir tanrı. Bes’in, komik, müziksever ve eğlendirici bir karaktere sahip olan ilginç küçük bir tanrı olduğu düşünülürdü. Ayrıca onun, insanları tehlikeli hayvanlardan koruduğuna ve ölülerin koruyucusu olduğuna da İna­nılırdı.

 

Besmele:

 

İslamda bismillahirrahmanirrahim (esirgeyen bağışlayan Allah'ın adıyla) ifadesine verilen ad. Bir Müslümanın yaşantısında besmelenin önemli bir yeri vardır. Yapılan bir işe Allah'ın adını anarak, yani besmele ile başlamak sünnettir. Bu arada Kur'an'da, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen şeylerin yenmemesi emredilmekte ve bu tür şeyleri yemenin bir sapkınlık ol­duğu vurgulanmaktadır. [37]

Besmele “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile” anlamına gelmek­tedir. Kur'anda ayet olarak Neml süresi/30'da açıkça geçmektedir. Kur'an'daki 113 sürenin başında da Besmele vardır. Sadece Tevbe süresinin başında yoktur. Kur'an-ı Kerim, Besmele dahil 6666 ayet­tir. Bazı bilginlere göre sûre başındaki Besmeleler ayet sayılmaz. İmam Şafiî gibi âlimler sûre başlarındaki Besmelenin ayet olduğunda israr etmişlerdir. Bunun için Şafiî mezhebinde olanlar namazda Bes­meleyi açıktan okumaktadırlar. Maliki mezhebine göre sûre başındaki Besmele ayet değildir. Hanefi Mezhebine göre Besmele ayettir. Ancak, sûrelerin ayetleri içinde sayılmaz. Bunun için   namazda besmeienin  gizli  okunması  gerekmekte­dir.

İslâmi düşünce ve yaşama sistemi içinde Besmele müslümanın hayatının bir parça­sıdır. Müslümanlar peygamberimizin tav­siyesi üzerine her işe Besmele ile başlar­lar. Besmele ile “Herşeyi bize veren, ih­sanda bulunan, koruyan ve acıyan Allah’ın adı ile” işe başladığını müslüman söylemiş olur. Böylece, müslüman kendini, Allah'a sigorta ettiğini, onun güveni­nin ve himayesinin altına girdiğini, hem dili hem de kalbi ile ifade etmiştir. İslâmiyette kurban kesilirken veya hay­vanların kesiminde Besmele çekmek ge­rekir. Helâl olan herşeye Besmele ile baş­lamak gerekir. Kötü ve haram işler için Besmele çekmek doğru değildir, çünkü onların yapılması caiz değildir.

 

Bet Din:

 

Yahudi hukuk mahkemesidir ve çok eski bir tarihe sahiptir. Tora'da, Musa'nın sabahtan akşama kadar halkı mahkeme etmesinden bahsedilir. [38]Ancak bu durum, Musa'nın kayınpederi'nin Musa'ya şu tavsiyelerde bulunmasına kadar devam etmiştir: “Yaptı­ğın iş iyi değildir. Hem sen, hem de ya­nındaki halk tükeneceksiniz. Bu işi tek ba­şına kaldıramazsın. Sana ağır gelir. Beni dinle, sana öğüt vereyim. Tanrı seninle ol­sun. Tanrının önünde halkı sen temsil et­melisin. Kuralları, yasaları halka öğret, iz­lemeleri gereken yolu, yapacakları işi gös­ter. Bunun yanısıra halkın arasından Tan­rıdan korkan, yetenekli, haksız kazançtan nefret eden dürüst adamlar seç; onları, biner, yüzer, ellişer, onar kişilik topluluk­ların başına önder yap. Halka sürekli on­lar yargıçlık etsin. Büyük davaları, sana getirsinler, küçük davaları kendileri çöz­sünler. Böylece işini paylaşmış olurlar.

Yükün hafifler. Böyle yaparsan, Tanrı da buyurursa, dayanabilirsin. Herkes esenlik içinde evine döner”.[39] Mu­sa kaymbabasınm sözünü dinleyerek ay­nen yaptı. Halka sürekli yargıçlık yapan bu kişiler zor davaları Musa'ya getirdiler, küçük davaları ise kendileri çözdüler.” [40]

Daha sonraki dönemlerde bu hâkimler’in herbiri bir kabilenin sofi haline gelmiştir. Daha sonrada krallar, hâkimlik görevini icra etmişlerdir. Meselâ, Hz. Süleyman bu konuda klâsik bir örnek teşkil etmektedir. Talmud ikinci mabed döneminde, üç, yirmi üç ve yetmişbir üyeden oluşan fark­lı mahkemelerin varlığından bahsetmektedir. Farklı tip işler, Bet-Din tara­fından yargıya bağlanıyordu ve daha yüksek bir mahkemeye ihtiyaç duyulmu­yordu.

Her bölge üç hâkimden oluşan bir mah­kemeye sahip bulunuyordu. Bu Bet-Din, sivil işlere de bakıyordu. Her şehirde, yüz yirmi veya daha fazla yetişkin ve yirmi üç hakimden oluşan bir Bet-din vardı. Bet-Din, dini veya sivil konularda hertürlü maddi veya manevi cezayı vermekle yet­kiliydi. Ceza ile ilgili kararlar iki hakimin çoğunluğu ile veriliyordu. Kudüs'te Betha Mikdaş'da, yirmi üç üyelik üç mahke­menin olduğundan bahsedilir. Bunlardan birisi, mabedin girişinde, ikincisi, mabe­din avlu girişinde, üçüncüsü ise dikdört­gen salonda bulunmaktaydı. Daha sonra yetmişbir üyelik San­hedrin geliyordu. Yirmi üç üyelik ma­halli mahkemelerin çözemediği davalar, Kudüs'teki yirmi üç üyelik mahkemeye naklediliyordu. Davayı bu mahkeme de çözemezse, bu dava Sanhedrin'e geliyor­du.

Sanhedrin’in kararları bütün İsrail için bağlayıcı kararlardı. Kararlar, Sanhedrin'de ittifakla alınırdı. Sanhadrin’in kararlarına uymayan hakim, ölüm cezası­na çarptırılırdı. Sanhedrin iki tür davaya bakıyordu. Bunlardan biri yasama ile ilgi­li davalardı. Bu davalara her türlü dini veya sivil davalar veya cezai davalar giri­yordu. Diğeri, bayramların tarihinin tespi­ti idi.

Bet-Din’in hakimleri, Sanhedrin tarafın­dan tayin ediliyordu. Kudüs'ün düşme­sinden sonra Yohannan ben Zakkai, Sanhedrin'i Yavneh'e nakletmiştir. Sanhedrin orada, Yahudi hayatının bütün alanlarını temsil etmiştir. Ancak daha sonraki dönemlerde diğer Yahudi mer­kezleri Sanhedrine itiraz etmeye başlamış­lardır. Meselâ, Babil okulları, kendilerini başlıca kurumlar olarak takdim etmeye başlamışlardır. Nihayet Yavneh Sanhedrin meclisi, milâdi 425'de kaldırıl­mıştır.

Yahudi cemaatleri nisbeten bağımsız bir şekilde yaşarken, Bet-Din, bütün hukuki konulara bakmakla yükümlüydü. Yanı, hertürlü dinî, sivil ve kişisel problemler, Bet-Din'de çözüme ulaştırılıyordu. Birçok halde mahkemeler, cismani cezaya yetkili olmasalar da zorlayıcı kararlar vermeye yetkileri vardı. Meselâ, birbirine çok bağlı bir Yahudi cemaati içinde verilen “afo­roz” cezası, bunlardan biridir. İspanya kralının otoritesi altında Bet-Din, çok ge­niş yetkilerle kuşatılmıştır. Hatta ölüm cezası bile verebiliyordu. Bugün de Bet-Din, Yahudilerin bu­lunduğu yerlerde mevcuttur. İsrail hariç, Bet-Din’in baktığı en önemli dava Halakhah'a göre boşanma konusudur. İsrailde ise Bet-Din daha çok yetkiye sahiptir. Hatta Bet-Din’in yetkileriyle, ülke­deki lâik mahkemeler arasında yetki tar­tışması, İsrail'de sık sık gündeme gelmek­tedir. Bet-Din’in meşgul olduğu önemli konulardan birisi de Yahudi dinini kabul edenlerin durumudur. Amerika'da devlet mahkemeleri, Bet-Din’in verdiği kararları, göz önünde bu­lundurmaktadır.

 

Beş K:

 

Sih inancında dine giriş törenin­den geçmiş olan her erkek Sih’in daima kullanması gereken beş önemli nesne. Bunlar:

1) Keş: Tanrıya teslimiyetin sembolü olan uzun saç ve sakal.

2) Kanga: Tarak.

3) Kachs: Giyilen şort.

4) Kara: Sağ bileğe takılan çelik bir bilezik.

5) Kirpan: Küçük bir hançer.

 

Beş Klasik:

 

Konfüçyanizmin kutsal me­tinlerini oluşturan literatürden 5 klasik eser.

1) Yi Ching: Değişiklikler Kitabı.

2) Shu Ching: Tarih Kitabı. Yao'dan erken dönem Chou hanedanına kadar imparatorlara atfedilen dokümanların kitabı.

3) Shih Ching: İlahiler Kitabı. 300 kışa şiiri içeren kitap.

4) Li Ki: Ritüeller Kitabı. İbadetlerle ilgili kuralları içerir.

5) Bahar ve Sonbahar. 300 yılı aşkın bir süre zarfında Lu devletindeki olayları kaydeder. Ayrıca Bakınız: Dört Kitap.

 

Beş M:

 

Hinduizmde kutsal sayılan ve belirli Tantrik ritüellerde önemli rol oy­nayan beş şey. Bunlar; Madya (içki), Mamsa (et), Matsya (balık), Maithuna (cinsel ilişki) ve Mudra (el hareketi)dir. Bakınız: Wamachara.

 

Bet Ha-Mikdaş (Süleyman Mabedi):

 

Yahudilerce, Hz. Süley­man tarafından yaptırılan Beytü'1-Mukaddes'e verilen ad. Bakınız: Süleyman Mabedi.

Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman (Şlomo Hameleh) tarafından Kudüs'te yaptırılan muhteşem mabudin adıdır. Efsaneye göre Şlomo (Süleyman) Bet-Ha Mikdaş'ı inşa ettirmeye karar verdiğinde, Tanrının me­leklerinden biri ona rüyasında görünmüş ve şöyle demiştir: “Ey İsrail kralı David Hameleh’in oğlu Şlomo, Tanrı’nın adını onurlandırmak için yapacağın tapınağa, tüm halkının kendi olanakları dahilinde katılımını sağlayacaksın” Böylece Şlomo (Süleyman) bütün halkı Bet ha-Mikdaş için seferber eder. Bu inşaatta fakir halkın payına Batı Duvarı düşer. Bunun için Batı duvarı, en sonra bitmiştir. Böylece Batı Duvarı binbir güçlükle bitirilmiştir. Bet ha-Mikdaş tamamlanınca, Tanrı, Batı Du­varı üzerinde durmuş ve şöyle demiştir: “Fakir ve muhtaç halkın el emeği ve alın teri benim nazarımda en değerli olanıdır. Bunu ebediyyen kutsuyorum.” Efsaneye göre, ilâhi bir ses yankılanmış ve şöyle tekrarlanmıştır: “Tanrının kutsal varlığı, Batı duvarını ebediyyen terketmiyecektir.”

Şlomo Hameleh’in yaptırdığı Bet ha-Mikdaş’ın uzunluğu 60 arşın, genişliği 20 ve yüksekliği 30 arşındır. Mabedin eyva­nının uzunluğu 20 arşın ve genişliği 10 arşındır. Mabedin pencereleri kafesle kap­lanmıştır.    Mabedin duvarlarına bitişik katlar vardır. Katların etrafında yan oda­lar vardır. Bet ha-Mikdaş, taşlar yontularak yapılmıştır. İnşaatta çekiç, balta kul­lanılmamıştır.

İnşaat bitince mabed, sedir ağacından ka­im tahtalar ve kirişlerle kaplanmıştır. Ma­bedin dışındaki ve içindeki bütün duvar­lara kabartma şekiller, melekler, hurma ağaçları ve çiçek figürleri yapılmıştır. Ma­bedin içi ve dışındaki bütün döşemeler al­tın kaplıdır.

Mabedin giriş kapısı selvi ağacından ya­pılmış olup (her bir kanat ikiye katlanabi­lirdi), kapılar çeşitli oymalarla süslenmiş­tir. Hz. Süleyman'ın hükümlerim vereceği bölüm ve kendisine ait olan Yatziah (özel oda) mabedin içindeydi. Taştan yapılmıştı ve sedir ağacı ile kaplanmıştı. Bu bina otuz bölümden meydana geliyordu. Yapay bir havuz yaptırılarak mabedin güneydoğusuna konmuştu. Yapay havuz dikdörtgen biçiminde olup eni on arşın, uzunluğu beş arşın, derinliği bir arşındı. Havuz on iki öküz üzerine oturtulmuştu. Havuzun kenarları zambak saplan gibi iş­lenmişti.

Mabedin bütün kapıları, üzerinde huzur ekmeği bulunan altın masa, iç odanın önünde, beşi sağda beşi solda bulunan şamdanları, çiçekleri, kandilleri maşaları, tasları, makaslan, leğenleri, kaşıkları, tab­loları ve bütün mabedin kapı tokmakları som altından yapılmıştır. Ahit sandığı, Bet ha-Mikdaş'a çok özel şe­kilde ve özel bir yere konmuştu. Bet ha-Mikdaş, Yahudi dini ve sosyal hayatının merkezini oluşturmuştu. Bunun için Hz. Süleyman dönemi Yahudilerin al­tın çağını meydana getirmiştir. Bayramlar da Filistin’in her yanından gelen halk, Betha-Mikdaş'da toplanırlardı. Sukot ve Pesah bayramları mabedde kutlanıyordu. Mabedin bölümlerinin özellikleri vardı:

1- Dış Avlu: Bu bölüme bütün İsrail halkı girebilirdi. Kurbanlar burada kesilir, çar­daklar burada kurulurdu.

2- Kutsal Bölüm: Bu bölüme herkes gire­mezdi. Sadece, Levi ve kohenler girebilir­di.

3- Kutsallar Kutsalı Bölüm: Bu bölüm, ahit sandığının korunduğu bölümdür. Kutsal sandık, Altın Menora, şamdanlar buraya konuyordu. Bu bölüme sadece Kohen Gadol (Büyük Haham) girebilirdi. Büyük haham,  yılda bir defa mikve yaptıktan sonra, beyaz elbiselerini giyer ve bu bö­lümde ibadet ederdi.

Bet ha-Mikdaş'da sürekli dini müzik icra edilen müzisyenler bulunurdu. Bunların çaldıkları aletler, Lir, Arp, Flüt ve Simbaldi idi.

Şlomo Hameleh (Süleyman) döneminde altın çağını yaşayan Yahudiler, Bet ha-Mikdaş'dan çok önemli manevi güç almış­lardır. Böylece, Yahudiler Bet ha-Mikdaş'la bütünleşmişlerdir. Ancak, Hz, Süleyman'dan sonra Yahudiler iki krallık halinde bölündüler. Bu krallıklar Yehuda ve İsrail krallıklarıydı. Ku­düs, Yehuda krallığının başkenti olmuş­tur.

M.Ö. 587 yılında, Kudüs, Babil kralı Nabukadnezar’ın eline geçerek Bet ha-Mitdaş yıkılır. Yahudiler Babil'e sürü­lür ve Yahudiler için Diaspora dönemi başlar. Babil sürgünü, yetmiş yıl sürer. Hz. Süleyman'dan Babil esaretine kadar geçen bu döneme Yahudi tarihinde I. Mabed dönemi denmiştir. Babil sürgünü dönüşünde Kudüs'te yeni bir dönem başlar. Bu döneme, II. Mabed dönemi adı ve­rilmektedir.

Bet ha-Mikdaş (Kutsal ev veya Süleyman Mabedi) Yahudi dini ve siyasi hayatı için çok önemli kutsal bir hatıra olarak Yahu­dilere yerleşmiştir. Hâlâ bugün Yahudiler Bet ha-Mikdaş'ın “Batı duvarı” olarak ka­bul edilen yerini “ağlama duvarı” olarak takdis etmektedirler.

 

Bethel:

 

İbranice. “tanrının evi”.

(1) Tarihte İs­rail kabilelerinin (Yahuda'da olmayan­ların) Filistin'deki boş mabedi.

(2) Hı­ristiyanlıkta, özellikle bazı Metodistler ve Bapristlerce dinsel tapınma yeri için kullanılan bir isim.

 

Betlehem:

 

Kudüs'ün yaklaşık 10 km gü­neyindeki kasaba; Hz. Davud'un mem­leketi ve İsa'nın doğum yeri.

 

Bet Midrach:

 

Dini eğitim merkezidir. Çoğu zaman sinagoglara bitişik olarak in­şa edilmektedir. Bet Midrach, Talmud metinleri ve yorumuna hizmet ettiği gibi, bu metinlerin uygulandığı bir yer de ol­maktadır. Bet-Midrach, Tora eğitiminin sağlandığı bir yer olarak, sinagogdan da­ha kutsal kabul edilmiştir. Nitekim Yahu­dilikte, Bet-Midrach inşaat etmek için si­nagogun satılmasına izin verilmiştir. Ef­saneye göre ilk Bet-Midrach, Nuh'un oğlu Sam'ın ve onun oğlu Eber’in Bet-Midrachıdır. Midrach bir takım şahsiyet­ler saymaktadır. Bu şahsiyetler, Bet-Midrach'da eğitim görmüşlerdir. M.Ö. I. yüz­yılın hakimleri olan Chcmayah ve Avtalyon bu şahsiyetlerin ilk örneklerini teşkil etmektedir. Onların Bet-Midrach'larına girmek için vergi ödemek gerekiyordu. Yahudi tarihinin en büyük hakimlerinden birisi olan Hille, Bet-Midrach'a para ödeyemediği için, dersleri dinlemek amacıyla dama çıktığından bah­sedilir.

Ortaçağda ve daha sonraki dönemlerde her şehirde bir Bet-Midrach vardı. Çoğu zaman Bet-Midrach cemaat tarafından yö­netiliyordu. Bet-Midrach'da insanlar, bü­tün günlerini Talmud okuyarak geçiriyorlardı. Gündüzleri çalışmak zorunda olan­lar ise, işten önce veya sonra birkaç saatle­rini Bet-Midrach'da geçirmek için geliyorlardı. Bet-Midrach, sinagoglarda veya on­lara bitişikti.

Bugün cemaatların yönettiği Bet-Midrach bulunmamaktadır. Ancak bazı sinagoglar Bet-Midrachlarını devam ettirmektedir. Aynı şekilde her Yec-Hiva'nın bir Bet-Midrach' ı vardır.

 

Beyanu'l-Hak:

 

II. Meşrutiyetin ilânın­dan sonra İstanbulda kurulan “Cemiyeti İlmiye-i İslâmiye”nin kurucuları tarafın­dan 5 ekim 1908'den 4 kasım 1912 yılına kadar 182 sayı yayınlanan “Beyanu'l-Hak,” döneminin en ciddi dini yayınla­rından birisidir. Beyanu'l-Hak'kın yazar­ları arasında, Mehmed Zeki, Ahmed Naim, Mustafa Sabri, Şerafeddin Yaltkaya, Salih Zeki gibi devrin çok önemli din âlimleri vardır. Beyanu'1-Hak, Balkan harbi nedeniyle yayın hayatına devam edememiştir.

 

Beyaz Babalar:

 

1868'de Cezayir'de Char­les Lavigerie tarafından kurulan Afrika Katolik misyonerlik teşkilatı. Beyaz bir elbise giydiklerinden dolayı onlara bu ad verilmiştir.

 

Beyaz Giyinenler (Şvetambara):

 

Caynizmin iki temel mezhebinden birisi şve­tambara mezhebi, çıplak olma ilkesine karşı çıkarak beyaz bir elbisenin giyil­mesi kuralını esas almıştır. Bu mezhep mensuplarının Vallabhi'de düzenledik­leri bir konsilde, Mahavira'dan gelen rivayetler Siddhanta isimli bir kitapta toplanmıştır. Ancak bunu Caynizmin diğer mezhebi olan Digambara (Hava Giyinenler) kabul etmemektedir. Bakınız: Caynizm.

 

Beyaz Keşişler:

 

Hıristiyanlıkta Cistercian Tarikatı keşişlerine, boyanmamış beyaz yünden yapılmış elbiselerinden dolayı verilen bir ad. Bakınız: Cistercian Tarikatı.

 

Beyaz Rahipler:

 

Hıristiyanlıkta Karmeli tarikatı rahiplerine verilen bir ad. Bakınız: Karmeli Tarikatı.

 

Beyt:

 

Arapça. “ev”. Arabistan'da tanrısal var­lılar adına yapılmış olan kutsal mekan­lara verilen ad. Bunlar genellikle tanrısal gücün hulul ettiği merkezler sayılır ve onlara büyük kutsiyet atfedilirdi. Kare ya da daire biçiminde olan bu bi­nalar içinde veya çevresinde ilgili uluhiyetin yanı sıra diğer birçok tanrı ve tanrıça sembolü de bulundurulurdu. Bu beytler Kabe olarak da adlandırılırdı. Bakınız: Kabe.

 

Beytü'l-Buğdâriyyîn:

 

Ortaçağda Harran­'da, içerisinde dine giriş törenlerinin yapıldığı Harranîlerin ünlü tapınağı.

 

Beytü'l-Haram:

 

Bakınız: Kabe.

 

Beytü'l Hikme (Hikmet Evi):

 

Bağdatta, Abbasi halifesi Me’mun tara­fından 830'da kurulmuştur. Beytü'l-Hikme, bir ilim ve felsefe merkezidir. Ça­lışmalar daha çok, felsefi eserlerin Arapçaya çevrilmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Abbasi halifesi Me’mun'un, İslâm uygar­lığına kazandırdığı en büyük hizmetler­den birisi Beytü'l-Hikme'nin kurulması olmuştur. Buradaki çalışmalar, bir yandan Yunanca eserlerin toplanması, diğer yan­dan bu eserlerin Arapçaya çevrilmesi sek­linde özetlenebilir. Burada özellikle Sür­yani mütercimler dikkat çekmektedir. Süryani rahipleri, hem Yunanca, hem de Arapça bildikleri için bu görevi kolaylıkla yapmışlardır. Bu mütercimler arasında, Yahya El-Batrik, Hüneyn b. İshak ve Haccac b. Matar dikkat çekicidir. Abbasi halifesi Me’mun, bu çalışmaları samimiyetle destekliyordu. Mütercimlere çevirdiği kitabın ağırlığınca altın veriyor­du. Bilim ve felsefe toplantıları yaptırı­yordu. Bu dönemde Bağdat, tam bir ilim ve fikir merkeziydi. Dünyanın, çeşitli ül­kelerinden âlimler Bağdat'a kitap bulma­ya ve ilim öğrenmeye geliyorlardı. Beytü'l-Hikme'de sadece Yunancadan de­ğil, Farsçadan, suryaniceden ve hatta sanskritçeden çeviriler yapılıyordu. Bu çeviriler sayesinde Bağdat'ta ve daha son­ra İslâm dünyasında ciddi bir entellektüel uyanış hareketi kendini göstermiştir. Beytü'l-Hikme'nin İslâm medeniyetine bı­raktığı diğer önemli bir mirasda, kütüp­hanesi olmuştur. Kütüphane 1258'de Mo­ğol istilasının Bağdatı yağmalamasına ka­dar devam etmiştir.

 

Beytullah:

 

Bakınız: Kabe.

 

Beytü'l-Mamur:

 

İslami gelenekte yedinci kat gökte, Firdevs cennetinde bulundu­ğuna inanılan bir mekan. Bunun, Hz. Adem'le   birlikte   yeryüzüne,   Kabe mevkiine indirildiği, ancak tufanla tek­rar cennetteki yerine yükseltildiği dü­şünülür.

 

Beytü'l-Mukaddes:

 

Bakınız: Süleyman Ma­bedi; Mescidi Aksa.

 

Beyyine:

 

Kur'an'ın 88. Suresi. 8 ayet olup Medine'de nazil olmuştur.

 

Bezmi Elest:

 

Zamanı ve nasıllığı bilinme­yen bir zamanda Allah'ın “ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna onların “belâ (evet)” diye cevap vermeleri sure­tiyle Allah'ın insanlardan söz alması olayına [41]verilen bir ad. Bu hadise, Kâlû Belâ olarak da bilinir.

 

Bhagavad-Gita:

 

Sanskritçe. “ulular şarkısı”. Hinduizmin kutsal literatürü içerisinde yer alan 700 beyitlik bir metin; Yoga sistemini konu alan bir kutsal kitap. Mahabharata'nın Ramamiya hikayeleri de bu metne dahildir. Bakınız: Yoga, Yoga Sutra.

Dörder mısralık 700 bentlik bu şiir, 8 bölüm halinde Hindin en büyük klâsik destanı olan “Mahâbhârata”yı bütünleyen bir man­zumedir. Bhagavad-Gita, Sanskrİtçe, Rabbm şarkısı anlamına gelmektedir. O, prens Arjunayı ve onun savaş arabacısı Krishna'yı (Vishnu'nun sekizinci bedenleşmesi) sahneye koymaktadır. Nihâi sa­vaşın arefesinde Arjuna, zaferin muhte­mel luruflarmm, insanları itaat için öl­dürmeye değip değmediğîni sorar. O va­kit, Krishna, Dharma'yı (Kutsal kanunu-Gerçek dini) Arjuna'ya ve onun ötesinde bütün insanlara gösterme imkanı bulur. Krishna öğretisi aşağıdaki şekilde formüle edilebilir. “Mecbur olduğun şeyi yap” hakikatte orada hiçbir şey tesadüfe bağlı değildir. O halde eğer Arjuna bir savaşçı­lar ailesinde doğmuşsa, onun önceki ha­yatında toplamış olduğu karma (saygın­lıklar ve saygmsızlıklar), onun ruhunu (Atman) bu şartlar içinde şekillenmeye götürecektir. Bu durumu reddetmek (Meselâ, Arjuna’nın olayı içinde savaşmayı red etmek) Kainatın asıl değerini (dharma’nın bir başka anlamı) inkar et­mektir. Onu yapacak olan kişiyi, cehen­neme lâyık kılacak büyük bir sapıklıktır bu. Aksine, ifa edilmiş iyi işler, göksel âlemin kazanılmasına imkan verecektir. Bununla beraber cennetteki veya ce­hennemdeki ikametler geçicidir. İfâ edilen işlerin değeriyle orantılı belli bir zaman­dan sonra ruh yeniden ölmekte ve yeni­den doğumlar (samsara) devresinde yeri­ni almaktadır. Ancak yine de bir kurtuluş yolu vardır. Bu sâdhular tarafından vaz edilen herşeyden el etek çekme değildir. Çünkü hareketsiz yaşamak mümkün de­ğildir. Yine bu, vedanta'nın mensupları tarafından araştırılan saf metafizik de de­ğildir. Bu, tanrıya kendini bırakma ve dindarca yaşamaya başvuruştur. Allah aşkı ile (Bhakti doktrini) Karman'ın kökü­nün bizzat aksiyon değil; arzu, şehvet ol­duğu ortaya çıkmaktadır. O halde insanın kalbinden menfaati atması, görevini ihtirassız, iştahsız ilgisizlik içinde yapması gerekir. İşte böylece, evrensel düzen ko­runmuş olmaktadır. Dünya süreklilik ka­zanmış ve mü’minin ruhu da kurtulmuş­tur. Çünkü yeniden doğuşlar devresine ruhu bağlayan yegane bağ, arzunun söndüğü an kopmuştur. Şurası kesindir ki, bu jest ve bu durum rahat bir şekilde elde edilemez, Orada Gita’nın “Spiritüel me­todun” en geniş anlamını bu kelimeye ve­rerek yoga diye adlandırdığı tamamen zahidane bir disiplin olması lâzımdır. Za­ten Krishna, Yoganın muhtelif şekilleri alacağına, fakat esas olan şeyin Rabbin yardımını dileyerek onu tatbik etmek ol­duğuna işaret edilmiştir. Kısacası bu, kur­tuluşa götüren bir tapınmadır. Bu, mükemmel bir disiplindir. Gelenekçi Hinduların yanında “Bhagavad-Gita”, Hıristi­yanların yanında “Yeni Ahif’in oynadığı role benzer bir rol oynamaktadır. O da böylece okunmuş, şerhedilmiş, ezberden okunmuş ve modern Hindu cemaatinin çoğunluğunun müşterek inancı ulan teolojik doktrin, orada şeklini bulmuştur.

 

Bhakti-Sutra: 

 

İlahi varlığa ibadet için söylenmiş sözleri ihtiva eden Sanskritçe derlemeler, şandilya ve Nasada bu eserlerdendir.

Sanskritçe. “tanrıya teslim olma”. Karşı sevgiyi uyandırmak için kişinin kendini tanrıya teslim etmesi. Bhakti, Hindu­izmin hidayet yollarından birisi olarak kabul edilir. Ayrıca, monoteizme ağır­lık veren sonraki dönem Hinduizmi de “Bhakti dini” olarak nitelenir.

Bu terim, Hinduizmin çok önemli yönlerinden birini belirtmektedir. Burada, tamamen kişisel münasebetleri, Mü’minle-Tanrı arasındaki ilişkileri dü­zenleyen ferdi bir hareket tarzı söz konu­sudur. Buradaki Tanrı, aile kültünün icra edildiği Tanrı olabilir. Fakat ekseriya Bhakti, geleneksel dini sistemle ve genel inhisarcılıkla bir kopuş halinde bulunur ve Mü’mini, kastının ödevlerini ihmale sevkeder. Çünkü Allah için aşk gereklidir. Ayrıca Bhakti'nin iradi olması da nadir bir olay değildir. Çünkü Bhakti, Hindu'­nun sosyal zorlamaları aşmak için koyduğu vasıtalardan biridir. Gerçekte, mu­ayyen bir Tanrı'ya karşı olan ateşli duygu, gerçek bir ihtiras şeklini almaktadır. Bu şekilde Mü’min, kendisini isteyecek kişiy­le sosyal ayırım yapmaksızın, yani kast engellerinin ötesinde aşk ile iştirake sevk edilmektedir. Diğer yandan, mevcut sistem (dharma) taraftarlarına skandal bir tutumla itham edildiklerinde bu sofular, derhal manevi bir üstadın etrafında top­lanma temayülünü göstermektedirler. İşte Hindu mezheplerinin birçoğunun doğuşu bu şekilde olmuştur.

 

Bhikşu:

 

Sanskritçe. “dilenci, keşiş”. Hindu ge­leneğinde, çileci rahiplik olarak bir Brahman'ın dördüncü düzeyinin ismi. Pali dilinde bu isim Budist keşişleri için kullanılır.

 

Bhrigu:

 

Hindu geleneğinde, Vedalar dev­rinde tanrılara kurban sunan rişiler; kutsal ateş yakıcısı.

 

Bia:

 

İbnu'n-Nedim'e göre Doğu bölgele­rinde yerleşik olan Maniheistlerin tapı­naklarına verilen isim. Bunlara Türkçe metinlerde Tengrilik veya Çaydan denilmiştir.

 

Biat:

 

Bir kişiye, lidere ya da dinsel öndere bağlanma, ona bağlılık ve sadakat sözü verme. İslami gelenekte biat, iki kişinin (biat eden ve edilenin) karşılıklı el sı­kışmaları yoluyla yapılabileceği gibi, çe­şitli aracılar vasıtasıyla da yapılabilir. Bakınız: Akabe biatları, Rıdvan biati.

 

Bibel (Bible):

 

Yahudi-Hıristiyan vahyini ihtiva eden ve Kutsal-Ruh'un vahyine at­fedilen “kutsal kitapların” tamamına Bibi adı verilmektedir. Katolik kilise hukukuna göre Bibi, Eski Ahidi (İsadan önce ya­zılmış olan 46 kitabı) ve Yeni Ahidi (İsa'dan sonra yazılan 27 kitabı: 4 İncil, Resullerin işleri, Aziz Paul'e atfedilen 14 mektup, diğer havarilere isnat edilen 7 mektup ve vahiy); ihtiva etmektedir. Biz Bibl'i “Kitab-ı Mukaddes” karşılığında kullanmaktayız. Kitab-ı Mukaddes’in bir­çok tercümeleri vardır. Bunlardan bir ta­nesi de “Kudüs Kitab-ı Mukaddes okulu­nun yaptığı Fransızca çeviridir.Bakınız: Kitab-ı Mukaddes.

 

Biçim Tenkidi (Form Criticism):

 

Kitabı Mukaddesi incelemeye yönelik bir me­tot; metin tenkidiyle ilgili metotlardan birisi. İfadelerin yapısal şekillerini ana­lize tabi tutarak belirli pasajların tari­hini tespit etme ve menşeini belirle­meye çalışma girişimi şeklinde özetle­nebilecek olan Biçim Tenkidi'ne dayalı çalışmalar üç temel aşamayı kapsar:

(1) Bir ifadenin ağızdan ağza aktarılış süreci göz önünde bulundurularak analizi,

(2) İfadelerin tarihlerinin belirlenmesi ve

(3) Çeşitli yapıları belirleyen tarihsel geri planların belirlenmesi. Genellikle Eski Ahit'e uygulanan bu metot, Sînoptik İncillerin geri planındaki sözlü gelenekler üzerinde de kullanılmakta­dır. Bakınız: Metin Tenkidi, Kaynak Ten­kidi.

 

Bidat (Bid'at):

 

Arapça. “sonradan olma”. İslamın ilk devirlerinde ya da Kur'an'da ve Sünnet'te olmayan, sonradan ortaya çıkan veya çıkarılan ve dinin özüne ters olan şey. Bidat, din ile İlgili bir artırma veya eksiltme özelliği taşıyan bir husus olabileceği gibi, sonradan ortaya çıkan gelenek ve görenekler de olabilir.

 

Bilal-i Habeşî:

 

(Bilal ibn Rabah, ö. 641)

Habeş asıllı bir köle olan Bilal ilk Müslümanlardandır. Mekke döneminde inancından dolayı büyük acı ve işkence görmüş, ancak sonradan Hz. Ebubekir tarafından satın alınarak özgürlüğüne kavuşturulmuştur. Medine döneminde İslamın ilk müezzini ve Mekke’nin fethi sonrası Kabe’nin damından ilk ezan okuyan kişi olmuştur. Erken dönem İs­lam tarihinde önemli bir figür olan Bi­lal, Şam'da vefat etmiştir.

 

Bima:

 

Sinagoglarda üstünde kürsünün yer aldığı yükselti. Bima, genellikle sinago­gun tam orta yerinde bulunur.

 

Biniteryanizm:

 

Hıristiyan teolojisinde Kutsal Ruh'un uluhiyetini reddederek, tanrılıkta sadece iki şahsiyetin (Baba ve Oğul) varlığını kabul etme. Bakınız: Makedonyus.

 

Binyılcılık (Millenarianism):

 

Çeşitli inanç sistemlerinde mevcut olan, gele­cekteki 1000 yıllık bir saadet ve mutlu­luk dönemine olan inanç. Genellikle dinlerdeki Mehdilik inancıyla ilişkili olan bu tasavvura göre, ahir zamanda geleceği beklenen bu süre bir taraftan inancın, huzur ve sükunun hakim ol­duğu, inançsızlık ve kötülüğün yok ol­duğu, diğer taraftan ise bolluk ve bere­ketin bollaştığı bir dönem olacaktır. Hıristiyanlıkta 1000 yıllık bu süre İsa Mesih’in ikinci gelişiyle başlayacaktır. Bakınız: Kiliazm.

 

Bi'ri Maûne:

 

Hicaz bölgesinde Mekke ile Medine arasında yer alan bir kuyu. İs­lam tarihinde Bi'ri Maûne ismi Müslü­manlara acı bir olayı hatırlatır. Beni Amir kabilesinin isteği üzerine onlara islamı öğretmek üzere Hz. Muhammed, 70 kişilik bir grup Müslüman gönderir. Bunlar, yolda Bi'ri Maûne'de konakla­dıklarında Beni Süleymli müşriklerce pusuya düşürülürler ve şehid edilirler.

 

Birleşik Mesih Kilisesi:

 

1957'de ABD'de çeşitli kiliselerin birleşmesiyle meydana gelen bir Protestan kilise.

 

Birleşik Metodist Kilise:

 

Çeşitli Metodist kiliselerin 1907'de birleşmeleriyle kuru­lan bir kilise.

 

Birûnî:

 

(Ebu'r-Reyhân Muhammed ibn Ahmed el-Birûnî, 972-1048)

Birçok “bilim dalında eserler vermiş olan ünlü İslam alimi. El-Asâru'l-Bâkıye ani'l-Kurûni'l'Hâliye ile Tahkik mâ li'l-Hind, dinler tarihiyle ilgili iki önemli çalış­masıdır. Birûnî, eserlerinde konu aldığı gruplarla ilgili gözleme dayalı bilgiler vermeye çalışmıştır. Çeşitli Hindu ve Yahudi mezhepleriyle ilgili verdiği bil­giler günümüzde bu geleneklerle ilgili önemli bir kaynak konumundadır.

 

Bi'set:

 

Hz. Muhammed’in risalet görevine başlaması.

 

Bişamon:

 

Hindu geleneğindeki savaş ve mutluluk tanrısı. Onun, insanları has­talık ve kötü varlıkların şerrinden ko­ruduğuna inanılmaktadır.

 

Bit Akitu:

 

Eski Mezopotamya'da tanrılar panteonun zirvesinde bulunan yüce tanrı için genellikle şehirlerin dışında inşa edilen tapmaklar. Bit Akitu tapı­naklarında, yeni yıl töreni olan Akitu festivali kutlanırdı. Bakınız: Akitu festi­vali.

 

Bizans Ayin Türü:

 

Ortodoks veya Katolik kilisesine bağlı olup da “Doğu usulü” ayin yapan kiliselerin uyguladığı ayin tipine Bizans ayin türü denmektedir. Bizans ayin tipi, öncelikle ilk Hıristi­yanların önemli merkezi olan Antakya'daki ayinlerde icra edilmiştir. Daha sonra, Doğu Roma İmparatorluğu döne­minde İstanbuldaki kiliselerde bu ayin uygulanmıştır. Ayin sırasında kullanılan dil, Yunanca idi. Daha sonraki dönemler­de ayinde okunan dualar, Bizans İmpara­torluğu etkisindeki milletlerin dillerine çevrilmiştir. Böylece bazı İlaveler yapılmış ve Bizans ayin tipi, orijinal özeliiği olan Yunan karakterini kaybederek Bizans damgasını iyice benimsemiştir. Daha sonra bu ayin tipinden, Arnavut, Rus, Bulgar, Yunan, Macar İtalyan-Arnavut, Melkit, Rumen, Beyaz Rus, Ruten, Slovak, Ukrayna ve Yugoslav ol­mak üzere on üç ayin tipi ortaya çıkmıştır. Bizans ayin tipini uygulayan kiliseler, genelde üç ayin türü icra ederler. Bunlar: Azız Ioannes Khrysostomos ayini; Bu en sık icra edilen ayindir. Aziz Basileios ayini; Her yıl on ayrı özel durumda dü­zenlenir. Aziz Gregorios ayini; Büyük perhizde, çarşamba ve cuma günleri icra edilmektedir.

 

Blasphemy:

 

Bakınız: Küfür.

 

Blondel Maurıce (1861-1949):

 

Maurice Blondel, Dijon'da doğmuştur. 1881'de Ekol Normal'e girmiştir. Bu dö­nemden itibaren, Leon Olle'-Laprune'nin etkisiyle “Aksiyon” konusunu düşünme­ye başlamıştır. Bu tezi, Sorbonne'da 7 Ha­ziran 1893'de savunmuştur. Tez jürisinin başkanı Emile Boutroux idi. Maurice Blondel’in bütün kaygısı “Din ile Felse­feyi bir bağla birbirine bağlamaktı.” O, felsefenin dinî olduğunu söylüyordu. O, bunun kazaen değil; tabiatı icabı böyle olduğuna inanıyordu. Onun en meşhur eseri L'Action'du. Diğer eserleri onu takıp etmiştir. Bütün eserleri, onun niyetini ve metodunu belirtmeye yönelmiş vaziyet­tedir. 1896'da Aixen-provence Üniversi­tesinde kendine zorla bir kürsü bulmuştu. 1913 yılında Laberthonniere ile birlikte “Hıristiyan Felsefesi yıllığını” çıkarmayı üstlenmişti. Sessiz bir tefekkür içinde önemli eserleri olan “La pense'e, L'etre et Les etres, L'Action”u (Düşünce, varlık ve varlıklar, Aksiyon) hazırlamış ve onlara, “philosophie et Esprit chretien” (Felsefe ve Hıristiyan Ruhu) isimli eserini ilave etmişti. Maurice Blondel 4 Haziran 1949'da ölmüştür. Düşünce hakkını sonu­na kadar savunmuştur.

 

Bodhi:

 

Sanskritçe. “hikmet”. Budistler ve Caynistlere göre, kişinin onunla aydınlan­mayı sağladığı mükemmel hikmet. Bodhi terimi sıklıkla Buddha'nın al­tında aydınlanmaya ulaştığı ağaçla bir­likte telaffuz edilir. Bakınız: Bodhi Ağacı.

 

Bodhi Ağacı (Bo Ağacı, Bodhi Gaya):

 

Gautama'nın meditasyon haliyle al­tında oturduğu ve aydınlanmasını sağlayarak Buddha olduğu incir ağacı. Bu-

dist efsaneleri, bütün Buddhaların bu ağaç akında aydınlanmaya ulaştığını söyler. Gaya'daki bir Vişnu tapınağına yakın Ganj nehrinin kollarından biri­nin kenarında bulunan bu ağacın bu­lunduğu yer, Budistlerce Buddha Gaya veya Budh Gaya diye adlandırılır. MÖ üçüncü yüzyıl gibi çok erken dönemler­den itibaren bu ağacın dallarından fide­ler alınarak Ceylan ve diğer bölgeler­deki Budist merkezlerine dikilmiştir. Orijinal Bodhi ağacı ise yok olmuştur.

 

Bodhidharma:

 

Budîzmin Ch'an [42]mezhebinin kurucusu olan ve MS 6. yy'da yaşayan Hintli keşiş.

 

Bodhisattva:

 

Yalnız kendisi için kurtuluşu aramayıp, sevgi ve bilgelik erdemiyle ıstırap çeken kişilerin de kurtuluşa ulaşmasına çalışan ve bunun için Nirvanaya girmekten kaçınan Budist azizi. Böyle müstakbel Buddhalar, özellikle Mahayana mezhebinde büyük hürmet görürler. En meşhur Bodhisattva, Avalokiteşvara ve Maitraya'dır.

 

Boethusculuk:

 

MS 70'te Kudüs mabedi­nin yıkılışından önceki yüzyılda faali­yette bulunmuş olan bir Yahudi tari­katı.

 

Bogomiller:

 

Ortaçağda Balkanlarda yaşa­yan ve Maniheizmden oldukça fazla etkilenmiş olan bir mezhep. Dünya ve insan vücudunun şeytan'ın eseri oldu­ğuna, ruhun ise tanrı tarafından yara­tıldığına inanıyorlardı. Öğretilerine göre şeytan ve İsa, tek olan tanrının iki oğluydu, şeytan, tanrı'ya isyan ederek kendine has bir dünya yarattı. Ancak tanrı, yeryüzündeki İnsana kendi ru­hundan üfledi ve oğlu İsa'yı onları kur­tarmak üzere gönderdi. Bogomillere göre evlenme, et yeme, şarap içmeden kaçınma ve her türlü mal sahibi olmayı eleştirme yalnızca seçkinler için geçerliydi. 11. yy'da bu mezhep Fransa, İtalya ve Anadolu'da yayıldı. Moğolların Ma­caristan'ı işgaliyle Bogomil inancı resmi inanç haline geldi. Müslümanların yö­reyi fethetmelerinden sonra ise Bogomillerden birçoğu Müslüman oldu. Bakınız: Albigensler, Catharlar.

 

Boğa Kültü:

 

Boğaya tapınma ve onu uluhiyetin simgesi olarak kabullenme, çok eski dönemlerden itibaren Hindistan'­dan Akdeniz sahillerine kadar geniş bir alana yayılmış durumdaydı. Boğa, sık sık yaratıcı tanrının veya tanrının yaratıcılığının sembolü ve kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Boğa kültü özel­likle Eski Mısır ve İran'da yaygındı. Mitraizmde boğa, tanrı Mitra'nın kutsal hayvanı olarak görülürdü. Bu arada Hz. Musa'yla birlikte Mısır'dan Sina yarı­madasına göçen İsrailoğulları'nın, Musa Tur-i Sina'ya çıktığında, eski gelenek­leri uyarınca tapınmak üzere bir buzağı heykeli yapmaları dikkat çekicidir.

M.Ö. 30.000 - 10.000 yıl­ları arasında görülen Boğa kültü, daima erkek gücünü temsil etmiştir. Mağaralar­da yer alan hayvan figürlerinin arasında Boğa, daima iyi bir yer işgal etmiştir. Bo­ğa figürleri, okun deldiği, yaraladığı şe­kilde gösterilmiştir. Boğa, erkekliği ve be­reketi sembolize etmiştir. Çünkü önemli bir gıda katkısı olarak bunu fazlası ile sağ­lıyordu. Bunun için boğa, iyi bir av hedefi oluyordu.

Bu sahnelere büyüsel merasimler eşlik ediyordu. Daha sonra insanoğlu yerleşik hayata geçince evcilleştirmiştir.   Böylece boğa, bereketliliğe ve toprağa ortak ol­muş oluyordu ve insan oğlu da ziraatçi olarak, buğday, arpa gibi mahsûller kaldı­rıyordu.

Doğuda bulunan boğa fresklerinin en es­kisinin tarihi Neolitik çağa kadar uzan­maktadır. Anadolu'da Çatal Hüyük'te James Mellaart, 1961-1965 yıllan arasında VII bininci yıla ait bir tapınağın duvarın­da siyah boğa resimlerini keşfetmiştir. Halbuki siyah boğa resimleri VI. bininci yıla ait bir olaydı. Bu meşhur av sahne­sinde, dili sarkmış, boynuz yüzlü, koca­man bir boğa, merkezî bir yer işgal edi­yordu. Bu arada avcılar, leopar derili, silahlı ve vahşi eşeklerin ve bir köpeğin re­fakat ettiği bir manzara sergiliyorlardı. Diğer taraftan boğa, erkek bir Tanrıya bi­nek görevi yapıyor ve Ana-Tanrıçanın paredre'i oluyordu. Boğa, yerin zenginliğiyle kimlik kazanıyor sonra da üretici, kan ve öz haline geliyordu. Anadolu'da birçok tapınak, kilden yapılmış boğa ka­bartmaları i!e dekore edilmiştir. Boğa kültü, Yakın-doğuda, Mezopo­tamya'da Mısırda ve Hindde de görül­mektedir. Yazının görülmesiyle birlikte Akdeniz havzasına taşınmıştır. Mezopotamya'da Sümerler, boğaya tabiatüstü bir güç vermektedirler. Ritüel çift sürme ve dini bayramlarda, boğa yer alı­yordu.

Hindistan'da Mohenjo-Darö sitesi, bol miktarda boğa heykelciliği ihtiva etmek­tedir. Zirai verimliliğe boğa tesir etmek­tedir. Boğa, omuzlarında geometrik deko­rasyon taşımaktadır. Tek boynuzlu olarak da tasvir edilmektedir. 2500 yılında Sümerlilerle İndus halkı ara­sında ticari ilişkiler vardı.

Rig-Vedada M.Ö. 1500 yıllarında boğa kültünden bahsetmektedir. Mitra kültün­de temel kurban, kesilen boğanın kutsal-kanı ile yıkanmaktadır. Mısır'da birinci hanedanlıktan itibaren yani M.Ö. 3000 yılından itibaren boğa, büyük Tanrı olmuştur. Kralın mezarı üze­rinde, kilden yapılmış boğa başları bulu­nuyordu. Yine Mısırda kral model olarak boğa gücünü alıyor ve boğa şeklinde biz­zat Tanrı oluyor. Mısır'da boğa kültü ya­ratılmış, bundan da Apis ve Mnevis çık­mıştır. Apis'e, Memphis'de, hayvan şek­linde tapılmıştır. Yaratıcı Ptah’ın bedenleşmesi olarak düşünülmüştür. Nil’in be­reketinin artması ona atfedilmiştir. Mnevis ise, güneş Tanrısı Re'nin kişileşmesidir. Heliopolis'te bir kült icad edil­miştir. Mısırlılar, ebediyyen yaşaması için hayvanları ve boğayı mumyalıyorlardı. Diğer Tanrı-Boğalar, bu panteonu tamam­lıyordu.

Mezopotamya'da olduğu gibi, Mısır'da da boğa, kozmik ve semavi dünyaya ortak oluyordu. Bu ülkelerin kozmogonileri, yaratıcı ve bereketli gücü, Astral güce bağlıyordu. Ur şehrinin Nannar'ı, bizzat Tanrı-Ay'la kişiselleşdi. Apis, Nil ve Ayla ilgili fonksiyonları üzerinde topluyordu. Savaşlar, fetihler, politik ittifaklar, boğa kültünün yayılmasını kolaylaştırmıştır. Hititler, Hurrit'ler, İbraniler, Mısırlılar ve Asurlular boğa-Tanrıyı tanımaktadırlar. Avrupa'da Giritte boğa-Tanrı görülmek­tedir.

 

Boğazköy:

 

Bugün Çorum ili toprakları içinde yer alan Hattuşaş diye anılan antik bir yerleşim yeridir. Boğazköy, Boğaz kale ilçesinde bulunmaktadır. Bu yerleşim ye­ri, M.Ö. 2000 yılının tarihini taşımaktadır. Anadolu ve Suriye topraklarında güçlü bir imparatorluk kurmuş olan Hitit impa­ratorluğunun başkentliğini yapmıştır. Bölgede Fransızlar, çok önemli arkeolojik araştırmalar yapmışlardır. 1834'den gü­nümüze kadar sürdürülen kazı çalışmala­rında Boğazköy'de çok önemli dini ve kültürel unsurlar ortaya çıkarılmış ve Hi­tit medeniyetinin özellikleri dünya bilgin­lerince tanınmıştır. Bu kazılarda bulunan çivi yazıları ile Boğazköy'ün Hititlerin başkenti olduğu ispat edilmiştir. Bu böl­gede Fransızlardan sonra en önemli ça­lışmayı yapanlar, Alman Arkeoloji Enstitüsü olmuştur.

Boğazköy'deki ilk yerleşim kalıntıları M.Ö. 3.binin izlerini göstermektedir. Yazı­lı belgeler, Boğazköy'ün tarihini M.Ö. 1900 yılından hemen sonra başlatmakta­dır. Hitit yazıları kentin adının Hattuş olduğunu belirtmektedir. Yine bu belgele­rin bildirdiğine göre, kent halkını oluştu­ran unsurlar Hatti'ler ve Asurlu'lardı. M.Ö. 1600 yıllarında Hitit hanedan­lığından Kussara kralları Boğazköyü başkent yaptılar. Bu kraîlar sayesinde Hi­tit dili, Anadolu'ya yerleşmiştir. Böylece, kentin Hattuş olan adı, Hititçede Hattuşa'ya dönüşmüştür. Hattuşa, M.Ö. XIV. yüzyılın ilk yansında başlayıp, M.Ö. 1200 de son bulan Büyük Hitit imparatorluğu süresincede önemini korumuştur. M.Ö. 1200'de Kaşkalar tarafından kent yağmalanmış. M.Ö. 650-500 yılma kadar burada oturanların, bı­raktıkları çanak, çömlek, kült belgelerine bakılırsa Frigler olduğu sanılmaktadır. M.Ö. III. yüzyıldan I. yüzyıla kadarki He­lenistik dönemde bu bölge Galatlar ve Avrupalı Kelt'lerin eline geçmiştir. M.O. XIII. yüzyılda yaşamış olan Hitit imparatorlarının saraylarının bulunduğu

Büyükkale, çok önemli bir kompleksi ih­tiva etmektedir. Burada yapılan kazılar, bu bina kompleksinin içinde en önemli yeri tapınakların teşkil ettiğini göstermek­tedir. 1931-1933 yılında burada yapılan kazılarda çok önemli tabletler bulunmuş­tur. Burada bulunan malzemeler, Ankara, İstanbul, Çorum ve Boğazköy'deki bölge­sel müzelerde sergilenmektedir.

 

Bohemya İtikadnamesi (Confessio Bohemica):

 

1575'te Çeklerce kaleme alı­nan bu itîkadname, Augsburg İtikadnamesini esas almıştır. Lutherci tutumu ve Kalvinci komünyon yorumunu be­nimseyen bir belgedir. Çek Protestan kilisesinin kurulmasını sağlamıştır.

 

Bohemyalı Kardeşler:

 

Daha sonradan Moraviah Kardeşler ve Unitas Fratrum olarak da bilinen bir Hıristiyan ekol. Bu ekol, Utraquistler arasında bir grup iken bu yapıdan 1467'de resmen ayrıl­mışlardır. Basit ve dünyaya önem ver­meyen bir Hıristiyanlığı savunmakta olan ve Praglı Lukas (ö. 1528) tarafın­dan bir kilise şeklinde organize edilen bu mezhep, kısa sürede yayıldı. Sonraki dönemlerde onlara karşı çeşitli baskılar yapıldı ve birçoğu sürgüne gönderildi.

 

Bokonon:

 

Afrika'nın Dahomey halkı büyücülerine verilen ad. Bunlar gelecekle ilgili haber verme gibi çeşitli konularda fal törenleri icra ederler.

 

Bollandistler:

 

Hıristiyan azizlerinin biografilerinden bahseden Acta Sanctorum'un yayıncısı Yezuit Bolland'a (1596-1665) nispetle adlandırılan Bollandist­ler, Analecta Bollandiana'yı yayınlar­lar.

 

Bon (P'ön-Po):

 

Tibet’in Budizm öncesi, anîmist ve politeist bir karakter taşıyan eski halk dini. Bon dininin savaşan if­ritler şeklinde tasvir edilen ve tabii var­lıkların koruyucuları olduklarına inanı­lan tanrısal varlıkları, Tibetlilerin Budizmi kabullenmeleri sonrası Budist doktrinlerin koruyucuları haline geti­rildi.

 

Bon Dini:

 

Tibet’in yerli dinidir. Budizmin bölgeye yayılması ile Budizmin özellikleriyle bir sentez oluşturmuştur. Ancak yine de kendine has özelliklerini korumuştur. Bon dininin özellikleri şun­lardır:

1- Gök tanrının, yeryüzündeki görü­nüşünü devam ettiren krallara tapınma. (Budizmdeki şekliyle, lama'ların yeniden doğduğuna inanma).

2- Bir bilici-Rahiplerin varlığını kabul et­me (Budizmde Kahinler)

3-  Hava, toprak ve yeraltı tanrılarına inanma  (Budizmde Küçük Tanrılara inanma).

3- Kurban kesme (Budizmde takdimeler) 8. ve 9. yüzyıllarda Budacı hanedanlarla Bon dinini destekleyen aileler arasında mücadeleler olmuştur. Bu mücadele so­nucu Bon dini, gelişmiş olan Budizmle yarışabilmek için, kutsal metinleri gelişti­rerek sistematik bir din biçimini aldı. 8. yüzyıl sonlarında, kral Khrisong Detsen’in baskıları sonucunda Budizme üstün gelme ümidini yitirdiyse de, varlığı hiçbir zaman yok olmadı. Tibet’in kuzey ve doğu bölgelerinde Bon dini yaşamaya devam etmektedir.

 

Bona Dea:

 

İyi Tanrıça demektir. Roma dininde bereket Tanrıçası olarak inanılır. Bona Dea’nın Roma'da Aventinas tepesinde bir tapınağı vardı. Bu Tanrıça adına, 1 Mayıs'ta birtakım törenler düzenlen­mekteydi. Bu tapınağı sadece kadınlar zi­yaret ediyor ve onlarca korunuyordu. Bona Dea'ya tapınanlar için şarap ve mer­sin tabu sayılırdı. Bu törenlerde Damium denilen bir dişi domuz kurban edilmek­teydi. Bu Tanrı bazan Damia, olarak da adlandırılırdı. Rahibelerine de Damiatrix deniyordu. Romalılara bu inancın, Yunan dini hayatından geldiği söylenmektedir.

 

Bonaventura (Aziz):

 

Asıl adı Giovanni Dı Fidanza (1217 - 1274)'dır. Fransisken tarikatına girmiştir. 1587'de “kilise doktoru” olarak ilân edilmiştir. İlk tahsilinden sonra, 1235'de Paris Üniversi­tesine girmiştir. 1243-1248 yılları arasında Paris'teki Fransisken okulunda ilahiyat tahsili yapmıştır. Bonaventura, Fransiskenlerin sadakacı hayat tarzları ile kendi hayat tarzını bütünleştirmiştir. 1257'de Paris'te Fransisken ilahiyat oku­lunun başına geçmiştir. Kendi kalemin­den çıkan Breviloqium (özet), Kitab-ı Mu­kaddes üzerindeki yorumlardan oluşmak­tadır. Bonaventura bu yazılarında St. Augustinus'un ve diğer kilise babalarının fikirlerine âşinâ olduğunu göstermekte­dir. Felsefe alanında da çok derin uzlaştırmacı görüşlere sahip olan Bonaventura, dini görüşleri, felsefi boyut içinde sunma­sını bilmiştir. Fransisken tarikatının gö­rüşlerini, onu eleştirenlere karşı savunan Bonaventura bu konuda dikkat çekici bir gayret sarfetmiş, 2 Şubat 1257'de Fransis­kenlerin genel başkanı olmuştur. Daha sonra Fransisken tarikatı içinde çıkan fraksiyonları uzlaştırmasını bilmiş ve ta­rikatın bütünlüğünü korumuştur. Hatta Bonaventura Fransisken yaşam tarzını canlandırmayı da başarmıştır. Fransis­kenlerin büyük saygısını kazanan Bonaventura 1260'da tarikatın tüzüğünü yeniden düzenlemiştir. Bu tarikatın baş­kanlığından 1247rde ayrılan Bonaven­tura, II. Lyon Konsiline katılmış ve kilise­de reformu savunmuştur. Katolik ve Or­todoks kiliselerini birleştirmek için çaba sarfetmiştir. II. Lyon Konsili esnasında ölmüştür. Papa IV. sixtus, Bonaventura'yı aziz olarak ilân etmiştir.

 

Bonifatius:

 

(675-755) Benediktin tarika­tına mensup Alman Hıristiyan vaiz. 718'den sonra vaazlarına başlamıştır. Mezarı Fulda Dom'undadır.

 

Borborianlar:

 

MS 2-5. yy'lar arası yayılan bir Gnostik mezhep.

 

Bossu:

 

Haiti dininde kötü tabiatlı bir Voodoo ruhu. Onun, suçlu yeraltı dün­yasının bir parçası ve bir asker oldu­ğuna inanılır. Onun işareti üç boynuzlu bir adamdır.

 

Boy abdesti:

 

Bakınız: Gusül.

 

Bön:

 

Tibetin doğu eyaletlerinde hâlâ müntesipleri olan bir Tibet yerii dinidir. Bön, şamanizm kökenli bir dindir. Sibirya şamanizmi ile ortak çizgilere sahiptir. Mi­lâdi VII. Asrın sonunda Tibet'e girmiş olan Tantrik Budizmin tesiri altında tam bir metafizikle mücehhez olmuştur. Bu gelişmiş şeklin içine Bön, panteonunun başına Buda gibi, Kun-Tu Bzang-Po'yu koymuştur. Bu, mutlağı veya Bon'un vücudunu temsil etmektedir. Bön saftır, ebedidir, ihtirastan uzaktır; iyi ve kötüyü ve bütün zıtları ihtiva etmektedir. O, ruhun yaratıcısıdır. Onun dişi enerjisi olan Shakti, genellikle Büyük Ana diye isimlendirilmektedir. Onların birleş­mesinden (Bön ile) bir Hikmet Tanrısı ve bir kainat Tanrısı doğar. Böylece teşekkül eden teslis (üçleme), Ebedi olan Shakti ile tamamlanır. (Bön, Hikmet Tanrısı, Kainat Tanrısı). Teslisin her bir uzvu, vücudun, sözün, yeteneklerin, liyakatların ve ruhun beşkat şeklini tanımaktadır. Bu yüce Tanrıların altına Bon, 3600 ilâh­tan oluşan bir grup yerleştirir. Ayrıca, bir veya birçok insan veya hayvan başlı kor­kunç, sayısız Tanrılar konmaktadır. Bun­ların arasından birçoklarını Lamaizm be­nimsemiştir. Lamaizm aşağı tanrıları, şey­tanlar olarak telâkki etmektedir. İnsana en yakın Tanrılar arasında tarla Tanrısını, Çadır Tanrısını, ev Tanrısını ve Tibetli'nin hayatında başlıca rol oynayan ocak Tanrı­sını sayabiliriz. Her insan, solunda insan Tanrı ve sağında düşman Tanrıya sahip­tir. Bu Tanrılar insanı, insan düşmanlara veya şeytanlara karşı savunmaktadırlar. Eğer bu Tanrılar, insanın işlediği bir kötü­lükten dolayı o kişiyi terkederlerse; o in­san, hastalıklara ve ölüme maruz kalmak­tadır. Büyücüler, örümcek ağı şeklinde bazen de kocaman boylu bir haç üzerine gerilmiş çok renkli ipliklerle tılsım yap­maktadırlar. Burada kanlı kurban nadir­dir. Çok eski zamanlarda kalbi yerinden çıkararak istisnai şekilde insan kurbanı ic­ra ediliyordu.

Tanrıların altına Bön, ruhları ve şeytanları iki kategoride dizmektedir: Havaların imparatoru olanlar, yerin imparatoru olanlar.

Lamaizm örneğinde olduğu gibi Bön, batını doktrini dokuz yola bölmektedir: Dört sebep yolu: İlhamlar ve vahiyler kurbanlar-sihir-ruh çağırma yolları. Do­ğuşlar zincirinden kurtulma veya kurtu­luşu arayan dört yol daha vardır. Tantrik doktrini benimseyen yedinci ve sekizinci yollar ise, murakabe metodları ile ve lamaizrnin         zahidliklerine  yakın zahidliklerle bir tek doğumda kurtuluşa ulaşmaya imkan vermektedir. Dokuzuncu yol ise, “en büyük yoldur” (Khyad-parchen-po). Bu yol, mükemmel bir murakabe ile Bön'ün vücudu ile birleşme­ye imkan veren dosdoğru yoldur.

 

Brahma:

 

Hinduizmde Vişnu ve şiva ile birlikte Hindu teslisini oluşturan en büyük tanrısal varlık. Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, şiva ise yıkıcı güçtür. Brahma, dört başlı ve dört kollu bir er­kek şeklinde tasvir edilir. Eşi Sarasvati'dîr. Vedalarda gözükmeyen Brahma, Mahabharata ve sonraki metinlerde sıkça yer alır. Ancak daha sonraları Brahma, Hinduizmde önemini kaybet­miştir. Hint mitolojine göre Brahma'­nın altın bir yumurtadan doğduğu ve sonra da yeryüzü ve üzerindeki her şeyi yarattığı söylenir. Trimurti doktrinine göre Brahma, Vişnu ve şiva yüce Tanrı'nın üç görünümünden ibarettir.

Hindu teslisindeki ilk şahsa verilen bir isimdir. Bu teslisin diğer iki unsuru ise, Vishnu ve Shiva'dir Gelenek­sel olarak Brahma, yaratıcı Tanrı olan Demiurge'dur. Bu sıfatla, dünyanın varlı­ğı, hayatında bir gün gibidir. Başka son­suzluklarla geride bırakılmış ve takip edilmiştir. Bunlar birbirinden karanlık ge­celer misali, varolmayan dönemlerle ayrıl­mışlardır. Varlık-Şuur-Mutluluk teslisinde Brahma, varlığı temsil etmekte­dir. İlâhiyatçılara göre, Brahma mutlak olan Brahmâ’nın ilk cevheridir. Brahman, Tanrıların ötesinde tektir. Modern Hindis­tan'da artık Brahma kültü yoktur. Fakat onun gücü ve eşi olan Shakti, sanatkârlar ve entellektüellerce Sarasvati adı al­tında tebcil edilmektedir.

 

Brahma Samay:

 

Sankritçe. “bir tanrı cema­atı”. 1828'de Kalküta'da Ram Mohan Ray (1772-1833) tarafından kurulan reformist Hindu hareket. O, geleneksel Hindulara ve yabancı misyonerlere karşı gerçek Hinduizmi savunduğunu ifade etti. Heykellere tapınmaya, kast sistemine ve dulların yakılması uygu­lamasına karşı çıkarak rasyonal bir teizmi savundu. Mohan Ray'ın İngiltere­'de ölümü sonrası cemaatın başına geçen Debendranath Tagore, hareketi geliştirdi. Ancak 1865'te cemaat içeri­sinde Tagore'un taraftarlarıyla Hıristi­yanlıktan fazlaca etkilenmiş olan Keshab Chandra Sen’in takipçileri ara­sında bir ayrılık baş gösterdi. Sonraki dönemlerde bunu diğer ayrılıklar izledi ve cemaat gittikçe küçülmeye başladı. Cemaatın ilk yapısına bağlı olanlar onu Adi Brahma Samay olarak adlandırır­lar. Bakınız: Arya Samay.

 

Brahmakarya:

 

Budizmde cinsel iffetin ko­runması; rahip ve rahibelerin iffetlerini koruma adağı.

 

Brahma-Loka:

 

Hinduizm ve Budizme göre kainatın üst katlarında bulunan semavi ruhlara ayrılmış kesim; cennet. Theravada Budizmine göre, Brahma-loka'nın 20 ayrı cennetten oluştuğuna inanılır.

Budizm'de çok katlı evrenin, semavi ruhlara ayrılmış kesimi­dir. Theravada Budizminde Brahma-Loka'nın yirmi ayrı cennetten oluştuğuna inanılmaktadır. Aşağı basamaklarda da on altı cennet vardır. Yüksekte Tanrıların barındığı biçimler dünyası vardır. Buraya Rupa-Brahma-loka denmektedir. En yük­sekte, ruh ve biçimden soyutlanmış dört dünya bulunmaktadır. Buna ise, Arapça Brahma-Loka denmektedir. Theravada Budizmi Brahma-loka'da yeniden doğ­manın, tefekkür ile büyük faziletleri bir­likte yaşamış ferdlerin bir mükafatı oldu­ğuna inanırlar. Budizm'de ferdin ulaşabi­leceği basamak, Buda'ya inanmak, Dharmaya (öğreti) itaat etmek ve sangha'ya katılmaktır. Sangha, Budist ra­hipler topluluğudur.

 

Brahman:

 

Hinduizmde evrene hakim olan yüce ruh; Hint felsefesinde “mutlak”. Atman'la birlikte Hint felse­fesinin temel kavramlarındandır. Özel­likle Upanişadlar'da Brahman düşün­cesi yoğun şekilde işlenir. Bireysel ruh Atman ile özdeşleştirilir, onun yegane kainat prensibi ve mutlak hakikat ol­duğu vurgulanır. Brahman'ın insana ve evrene, var olan her şeye hakim olan bir prensip olduğu kabul edilir, insan­daki Brahman gücü evrendeki Brah­man gücü olarak görülür. Brahman'ın nitelikleri yoktur; o ancak olumsuz ni­teliklerden tenzih edilmek suretiyle anlatılabilir.

Brahman kelimesi, çok yön­lü kabul görmesi nedeni ile oldukça zor tercüme edilebilen bir kelimedir. Bu keli­me önce Vedalar döneminde, kutsalın ha­rekete geçirdiği “esrarengiz enerji”yi be­lirtmiştir. Daha açık bir şekilde ifade et­mek istersek dini merasimler esnasında okunan Vedalarda olan dua ve formülleri göstermektedir. Semantik perspektifi ge­nişleterek “Upanishad'lar, Brahman ke­limesinden, kainatı yaratan, onu destekleyen (ve ahirzamandada kaybolan) güç­ten gizli bir isim yapmıştır. Nihayet Vedânta, özellikle Shankara’nın eserinde (VIII. yüzyıl) Barhmanı, herşeyden yüce olan, Tanrılardan yüksek olan, yegane ve tarif edilemez olan tad'ı belirtmek için kullanmıştır. Fakat “Brahmanm gerçek tabiatı” konusunda, Hinduizmin ilâhiyat­çıları aynı kanaati benimsemezler. Bunlar­dan bazılarına göre, Brahman, kişisel ruh olan Atman ile aynıdır. Bu ise hepimizde vardır. Diğer bazılarına göre ise, Brahman ezeli kelime olan “om”dur. Birçokları onu, Brahma'da, Vishnu'da, Shiva'da uknumlaşan bir güç olarak görme eğilimin­dedirler. Bu görüş açısından, bir çeşit Brahma-loka mevcuttur ki bu da Shiva'nın kailâsa vs. gibi olanlarından ay­rıdır. Yani, bir nevi süper-cennettir. Ora­ya, bizzat kendilerinde, müşahhas şekilde ruhları ile (Atman) mutlakı (Brahman) gerçekleştirenler gidebilmektedirler. Böy­le bir sonuca ulaşabilmek için, spiritüel bir disiplin olan yoga zaruridir. Fakat bu­gün Hindu dinine uyanların inanç prati­ğinde Brahman üzerindeki spekülasyon­lar görülmemektedir.

 

Brahmana:

 

Hinduizmin Kutsal metin­leri olan Veda'lara ilave edilen çok önemli bir Hinduizm literatürüdür. Ge­nelde kutsal bir kelâmın açıklanması an­lamına gelmektedir. Brahmana metinleri­nin M.Ö. 900-700 yılları arasında derlen­miş olduğu tahmin edilmektedir. Brahmana'lar, mitolojik ve efsanevi öğelerle desteklenmiş görülmektedir. Brahmana metinleri bilhassa Adak tören­lerini işlemektedir. Hinduizmin, mitolojik dönemleri hakkında çok önemli bir kaynaktır. Daha sonra yazılmış olan Aranyaka (orman kitabı), Brahmanalar ile Upanişadlar arasında bir köprüdür.

Günümüze Brahmana'lardan gelen sadece Aitareya Brahmana ve Kaushitaki olmuş­tur. Bu derlemenin esas konuları, on iki gün ayinleri, sabah ve akşam adakları, adak ateşinin yakılması, ay ve dolunay ayinleri, dört aylar ayinleri ve kralların taht törenleridir.

Yajurveda, Brahmana'ları, yorum­ladıkları metinlerin çeşitli bölümlerine ek­lemişlerdir. Aynı şeyi, Rigveda ve Samaveda bilginleri yapmamışlardır. Bunlar, Brahmana'lan, olduğu gibi bı­rakmışlardır. Açıklamaları, Brahmana'larda bir araya getirmişlerdir. Yajurveda iki ayrı gruptan oluşur. Bi­rincisi, Beyaz Yajurveda'dır. Bunlar, Brahmanaları birbirinden ayırır, ikincisi, siyah yajuvervedadır. Bunlar birçok Brahman malzemesi ihtiva etmektedir. Şatapatha Brahmana, Beyaz Yajurveda’nın içinde bulunmaktadır. Bu­nun için bu Brahman'a, önem bakımından Rigveda'dan sonra gelmektedir.

 

Brahmanalar:

 

“Brahminlere ait olanlar”. Hinduizmde Vedalardan sonraki dö­neme (muhtemelen MÖ XIII-V. yüzyıl­lar) ait olan Sanskritçe kutsal metinler. Brahmanaların temel konusu dua: ve kurban törenleriyle ilgili bilgiler, ver­mektir.

Sankritçe Brahmana olarak kullanılan Brahman kelimesi, kut­sal bilgi sahibi kişileri yani Brahmanizmin rahiplerini ifade etmektedir. Hindis­tan'daki kast sistemi içinde ilk sırayı alan Brahmanlardır. Brahmanlar, Vedalar dö­neminin sonlarından itibaren Hindistanda hâlâ çok önemli bir yer işgal eden dört kast sisteminin (Brahmanlar kshatriyalar - vaişya - şudra) içinde, ilk sırayı işgal etmeye devam etmektedir. Hind toplumunda Brahmanlara gösterilen saygı, onların doğuştan temiz oldukları içindir. Brahmanlar, doğuştan arınmış olarak doğmaktadır. Bunun için dini ayin­leri  sadece onlar yönetebilmektedirler.

Bunlar, ayrıca kutsal metinlerin açıklan­ması gibi birtakım görevler de icra etmek­tedirler. Hinduizmin düşünce hayatının gelişmesinde ve istikrar kazanmasında Brahmanların çok önemli rolleri olmuştur. Brahmanlar, Hind toplumunda sadece dini işlerde değil, siyasi alanda da etkili­dirler. Brahmanlar, hükümdarlara danış­manlık gibi hizmetlerde de bulunarak toplumda daha etkili bir duruma gelmiş­lerdir. İngiliz işgali altında kalan Hindis­tan'da Brahmanlar, önce passif ve itaatkar davranmışlar daha sonra Hind milliyetçliği içinde yer alarak Hindistan'ın bağımsızlık savaşına destek vermişlerdir. 1947'de Hindistan bağımsızlığını ka­zandıktan sonra da Hindistan Kongre partisini desteklemeye Brahmanlar de­vam etmiştir. Ancak, Brahmanların asıl görevleri dini işleri yönetmek olmuştur. Tapınak ve evlerdeki dini törenlerde Brahmanlar oldukça aktif görev yapmak­tadırlar. Hindistan'da ayrıca aile rahipliği yapan Brahmanlar da vardır.

 

Brahmanizm:

 

Vedaları vahiy mahsulü olan kutsal kitap kabul eden ve ruh göçü inancına yer veren, Hinduizm ta­rihinin Vedalar sonrası ikinci safhası. Adını hem rahipler sınıfı Brahmanların ağırlıklı konumlarından hem de tanrı Brahma'ya verilen önemden alır. Brahmanizmde karmaşık kurban işlem­leri ve kast sistemi gelişerek ağırlık ka­zanmıştır.

 

Brahmanlar (Brahminler):

 

Hindu rahip­ler; geleneksel olarak kast sistemindeki dört sınıftan en üstün olanı. Brahman­lar kastına mensup olanların hepsi ra­hiplikle uğraşmazlar; ancak geleneksel olarak Brahmanların üstünlük açısın­dan tanrılardan sonra ilk sırada olduk­larına inanılır. Brahmanların temel gö­revi Veda metinlerini okuyup yorum­lamak, öğretmek, kurban törenlerini ve diğer ayinleri yönetmektir. Rahipliğe intisap edenler giriş töreninde sol omuzlarından sağ kollarına doğru özel bir beyaz kuşak giyinirler.

 

Bran:

 

Efsanevi bir kahraman; erken dö­nem bir Galler tanrısı. Sonradan “Kutsal Bran” olarak Hıristiyanlarca azizler arasına dahil edilmiştir.

 

Brigitte:

 

Haiti'de tanrı Ghede’nin dişi görünümü.   Onun,   mezarlıklardaki kendi haç işaretiyle işaretli olan mezar­ları koruduğuna inanılır. Bakınız: Ghede.

 

Brihaspati:

 

Hinduizmde Rig Veda'da adı geçen bir tanrısal varlık; tanrıların öğ­retmeni, kutsal bilgeliğin, büyünün ve ilahîlerin ustası.

 

Brit (Brit Mila):

 

“Ahitleşme” anlamına gelir. Yahudilikte erkek çocuğun sünnet olması törenine verilen addır. Brit, ço­cuk 8 günlükken yapılır ve bu arada ona dini bir isim verilir.

Sünnette kesilen deriye “Brit-Mila” denmektedir. Yahudilikte çok eski bir dini milli fenomen olarak görülmektedir. Tora'da, Yahudi erkeklerinin sünnet olmaları emredilmiştir. [43]Brit-Mila, Kutsal Kitaba göre, Tanrının talimatı üzerine önce Avram Avinu tarafından yapılmış daha sonra Tora'nın bölümlerinde sünnet olma zik­redilmiştir. Meselâ prens şekem, Dina'yı çok sevdiği için, onun kendisine geri ve­rilmesi için yalvardığında şunu söylemiş­lerdir: “Kız kardeşimizi sünnetli olma­yan bir adama vermek bize utanç olur, bu şeyi yapamayız. Ancak bütün erkek­lerinizi sünnet ettirmek şartıyla bu mümkün olur”. [44]

Tora'da anlatıldığına göre Musa, Midyan'da iki oğlunu sünnet etmemiştir. Ancak daha sonra karısı Tsipora çocukları kendi elleriyle sünnet etmiştir. [45]

İsrailoğulları kırk yıl çölde yaşadıktan sonra nihayet Filistin bölgesine girerken, Yeşua İsrailoğullarını sünnet etmiştir. [46]

Helenistik çağda Brit-Mila Yahudilere ya­sak edilmiştir. Spor oyunlarında Yahudi gençleri çıplak oldukları için sünnetli ol­dukları anlaşılmasın diye, kendilerini çok acı veren operasyonlara maruz bırakmış­lardır. [47]Brit-Mila geleneği, Diaspora'da Romalılar arasında, Yahudi etkisiyle yayılmıştır. Brit-Mila'nın kuralları:

1- Yeni doğan bir Yahudi erkek çocuğunu, babası sünnet ettirmek zorundadır.

2- Brit-Mila'yı “Moel” denilen ve bu işin uzmanı olan birisi yapmalıdır.

3- Brit-Mila, çocuk sekiz günlük iken ya­pılmalıdır.

4- Doğan çocuk erken doğmuş ise veya hastaysa, Brit-Mila ertelenir.

5- Brit-Mila, cumartesi veya bayramlara rastlarsa, yine Brit-Mila yapılır. Brit-Mila geleneği Yahudiler nezdinde bugün aynı canlılıkla uygulanmaktadır. Brit-Mila olmak için, Yahudi bir anneden doğmak şarttır.

 

Britanya Kiliseler Konseyi:

 

1942'de İngi­liz Kilisesi ile diğer kiliselerin meydana getirdiği mezhepler arası işbirliği teşki­latı. Dünya Kiliseler Konseyi ile aynı üyelik şartlarını (İsa'nın tanrı ve kurta­rıcı olarak kabulünü) benimser.

 

Brockelmann, Carl (1868-1956):

 

Alman asıllı şarkiyatçı ve türkolog'dur. Sami dilleri öğrenimi gören Brockelmann, 1890'da Doktor, 1893'de Breslau üniversi­tesinde doçent olmuştur. 1900 yılında da profesör olmuştur. Erlangen, Berlin ve Breslau üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmıştır.

Brockelmann ilk çalışmalarını mukayeseli sami dilleri, islâm devletleri tarihi, Arap dili ve edebiyatı üzerinde yapmaya baş­lamıştır. Daha sonraki dönemlerde Türko­loji ile ilgilenmiş ve Divan-ı Lügati't-Türk'ü yayınlamıştır. Bundan sonra, Orta Asya Türk halklarının dil ve folkloru ile ilgilenmeye başlamıştır. Brockelmann’ın en önemli eserleri şunlar­dır:

1- Grammatik der semitischen sprachen (1908-1912) (iki cilt).

2- Gesichte Der Arabischen Literatür (18984912)   İki cilt. İlaveler. 1937-1942 (Arap Edebiyatı Tarihi).

3- Ali's-Qıssa-i Jusuf (1917) (Ali'nin kıssa-i Yusuf u).

4- Gesichte Der İslamischeıı Völker Und Staaten (1939): İslâm Milletleri ve Devlet­leri Tarihi-1954.

5- Osttürkische Grammatik Der İslamischen Literaturs Prachen Mittelasiens (1951-1954).

 

Bruno:

 

(Kölnlü Aziz Bruno, 1030-1101)

Chartreux tarikatının kurucusu olan Hıristiyan rahip. Bruno, 1084'te altı ar­kadaşıyla birlikte Fransa'nın Grenoble yöresindeki dağlık Chartreuse'de, Be-nediktin tarikat kurallarına dayalı Chartreux tarikatını kurdu. Bakınız: Chartreux Tarikatı.

 

Buber, Martın (1878-1965):

 

İlahiyatçı, filozof, pedagog ve siyonizmin teorisyenidir. Avusturya'da doğmuş ve çocuklu­ğunu büyük babası, Saloman Buber’in ya­nında geçirmiştir. Midrachik bilgilere sa­hip olan Salomon Buber, torununa kitab-ı Mukaddes ve Talmud bilgilerini öğret­miştir. Herşeyden önemlisi de, ona Yahu­dilik aşkı aşılamıştır.

Siyonizm konusunda, Theodore Herzl'in fikirlerini tasvip etmiş, ancak daha sonra, politik mülahazalarla ondan uzaklaşmış­tır. Çünkü ona göre siyordst hareket, kül­türel bir rönesansm üzerine oturmalıdır. Birkaç arkadaşıyla birlikte, “Der Jude”yi kurmuştur. “Der Jude” Martin Buber’in Siyonist fikirlerinin ifadesine hizmet etmektedir. Bu Siyonist felsefe, özel bir şekil almıştır. Bu hümanist sosya­list felsefeyi Buber, “Kutsal yol” olarak tasvir etmektedir. M. Buber, Arabların ih­tiyaçlarıyla meşgul olan bir siyonizmi önermektedir. Ona göre müşterek bir va­tanda bir cumhuriyet gelişecektir. Bu cumhuriyette iki toplum olacaktı ve bir hürriyete sahip olacaklardı. Mesleğinin başlarında Buber, bir takım Hassidik hikayeleri tercüme etmiştir. Bu tercümede, olayların sadeliğini ve açıklı­ğını korumuştur. Yine Buber, Hassidizmin dini mesajları üzerinde bir­kaç kitap yazmıştır. Bunların bir kısmı, Fransızca olarak yazılmıştır. Les contes de rabbi Nachman (1981), Les Recits hassidiques (1963), (1978), la leğende du Baal-shem (1984). Böylece Buber, Hassidizm dünyasını, Batı Yahudilerine göster­miş oluyordu.

Buber, 1925'de Kitab-ı. Mukaddesin Al­manca tercümesinin ilk ciltlerini yayınla­mıştı. Buber’in tercüme çalışmaları 1961'de tamamlanmıştır. Buber’in bu ter­cümeyle hedefi Kitab-ı Mukaddesin edebi değerine uygun bir ifadeyi ortaya koy­maktı. Daha sonra Buber, Francfort üni­versitesine ilahiyat prefösörü olarak atanmıştır. Bu görevde 1933 yılına kadar kalan Buber, kendini Yahudiliği öğretme­ye adamıştı. Böylece Almanya Yahudileri­ne güçlü bir psikolojik katkı sağlamıştır. 1938 yılında Almanya'da öğretimine de­vam edemeyince Filistin'e gitti. İbrani üniversitesine sosyal filozofi prefösörü olarak atandı. Buber, Filistin'de birçok kültürel, sosyal ve siyasi faaliyetlere te­şebbüs etmiştir.

Buber’in dini ve sosyal felsefesi, özellikle insanın komşusu ile ve Allahla olan ilişki­sinde kendini göstermektedir. Buber yaz­dığı “je et tu”, (1981) isimli eserinde Ben ve Sen ilişkisini ortaya koymaktadır. Buber için, Kitab-ı Mukaddes, İsrail’in, ebedi olan Sen'le diyaloguna tanıklık et­mektedir. Yahudiliğin kanunları, insanın bu vahiy diyaloguna verdiği cevabın bir kısmını meydana getirmektedir. Buber’in je ve tu'de açıklanan felsefesi, çağdaş Hı­ristiyan yazarlara önemli tesirler yapmış­tır. Buber, Hıristiyanlarla-Yahudiler ara­sındaki modern diyaloğ'un öncülerinden birisidir. Ona göre Allah huzurunda iki inanç da geçerlidir.

 

Buddha: (M.Ö. 563-483): 

 

Sanskritçe. “aydınlanmış”. Diğer ay­dınlanmış kişiler için de kullanılmakla birlikte özellikle Budizmin kurucusu Gautama Buddha için kullanılan bir unvandır. Tharavada Budistleri geçmiş dünya çağlarında birkaç Buddha'nın bulunduğunu ve gelecekte de yine diğer Buddhaların var olacağını kabul et­mekle birlikte içinde bulunduğumuz dünya devrinde yalnızca bir Buddhanın, yani Gautama'nın varlığını benimser­ler. Mahayana Budistleri ise sayısız Buddha ve Bodhisattvaların varlığını kabul ederler. Lotus Sutra, yaklaşık iki milyon Buddha sahasının bulundu­ğunu, bunların her birinin kendi Buddhasına sahip olduğunu ve tüm varlık­lara yüce doktrini öğrettiğini anlatır.

Bakınız: Gautama Buddha.

Asıl adı Sidd-harta Gautama olan Buddha’nın M.Ö.VI. yüzyılda Sakya devletine ait olan Kapilavastu'da dünyaya geldiğinde kaynaklar görüş birliğindedir. Siddharta Gautama, aydınlamaya ulaştıktan sonra Buddha (uyanan veya Aydınlanan kişi) ismini almış ve kurduğu sistemde Bu­dizm adını almıştır. Aslında Buddha ke­limesi bir sıfattır. Buddha Siddharta Gautama şeklinde kullanılması gere­kirken, her nedense Buddha kelimesi, bir isim gibi kullanılmış ve Buddha, Siddharta Gautama'nın adı haline gelmiş­tir. Buddha sözü, her aydınlanmış insana verilebilen bir sıfat gibi kullanılmıştır. Ni­tekim Buddizm'de sayısız Buddha'lar vardır. Ancak Buda artık tarihde yaşamış ve Budizmin üstadı olarak tanınmış tek ve yegane Buddha'dır.

Buddha’nın hayat hikayesini Tipitaka (Üç sepet) adh Pali dilinde yazılmış me­tinlerden öğreniyoruz. Buddha hakkında bilinen en eski kaynak Tipitaka'dır.

Siddharta Gautama, Nepal ile Hindistan arasında egemen olan Sakya kralı, Şuddhodana ile kraliçe Mahamaya'nın oğludur. Böylece Buddha, Hindistan'da mevcut olan kast­lardan Kshatria (askeri ve idari sınıf) kastına mensup bulunuyordu. Gautama 16 yaşında prenses Yasodhara ile ev­lenmişti. Gautama 29 yaşında iken, Yaşlılık-Hastalık-Ölüm gibi acıların ol­duğu bir dünyada, “ızdırapsız bir haya­tın” peşine düşmeye karar vermiştir. Oğ­lu Rahula’nın doğduğu günün gece­sinde, bu ızdırapsız yaşamaya ulaşmak için evinden gizlice ayrıldı. O günlerde Güney, Hind zahidlerinin toplandığı bir yerdi. Hedefi o bölgeye gidip aydınlan­mayı keşfetmekti. Önce bilge Alara Kalama'ya sonra da Uddaka Ramaputta'ya tabi oldu. Ancak bun­larla tatmin olamadı.

Gautama hedefi arıyordu. Bu yolda iç mücadeleye başlamıştı. Birgün Urvela şehrinin Senanigama köyüne ulaşmış­tı. Kendisine burada beş talebe katılmıştı. Burada aşırı bir perhizle yaşamaya başla­dı ve bu hal altı yıl devam etmişti. Ancak bu perhiz hareketi de onun aydınlığa ulaşmasını sağlayamadı. Talebeleri onu terketmişti. Artık Gautama tek başına kalmıştı, Gautama bir incir ağacının altın­da oturduğu sırada, Senanigama kö­yünden bir kızın sunduğu sütiüaşı kabul etmişti. Bu Gautama'nın aydınlanmadan önceki son yemeği idi. Bodhi adı verilen incir ağacının altında bağdaş kurmuş, te­fekküre dalarak aydınlanmayı bek­liyordu. Bu arada şeytan Mara, onu baş­tan çıkarma eylemine girişti. Şeytana kar­şı, Guatama mücadele etti.  Şeytan Mara’nın desiselerini mağlup ederek, ruhen sakinleşmişti. Tefekkürde derin­leşmeye başlamış, kalp gözü açılmaya yüztutmuştu. Böylece Gautama iç aydın­lığa erişmiş, hakikatlerin bilgisine ulaş­mıştı. Ruhundaki boralar, fırtınalar dinmişti. M.Ö. 528 yılının Mayıs (Vasaka) ayının bir dolunay gününde, bugün Buddha Gaya olarak adlandırılan yerde, Gautama aydınlığa kavuşarak Buddha adını almıştır.

Bundan dört hafta sonra Buddha, eriş­tiği bu iç aydınlığı başkalannada anlat­maya karar vererek, pasif ve münzevi ha­yatı terketmeyi düşünmüş ve bunu uygu­lamaya koymuştur. Bu görevi ilk defa, es­ki öğrencileri olan beşkişi üzerinde icra etmişti. Onlara Dhamma'yı öğretmek is­tediğini söylemiştir. Böylece o, onlara doğrunun tekerliğini harekete geçirmek demek olan Dhamma-Çakkapavattana - Sutta'nın ilk tebliğini yapmış oldu. Bugün bu bölgede, bu olayın anısına yapılmış bir Stupa bu­lunmaktadır.

Burada, Buddha’nın mesajının esası şöyle özetlenebilir:

1- Aşırı derecede nefse eziyet etmek doğ­ru değildir.

2- Buda bu yoldan ayrılarak orta yolu ter­cih etmiş ve Nirvana'ya ulaşmıştır. Buddha’nın takip ettiği orta yolun adı, Macchima Patipada'dır. Buddha’nın Varanasi'de verdiği vaaz­lar tesirini göstermiş, etrafına ilk cemaat toplanmaya başlamıştı. Kaynaklar, baba­sının, annesinin ve eski karısının Buddha'ya katıldığından bahsederler. Buddha'nın etrafında altmışa yakın müri­din oluştuğu rivayet edilir. Buddha’nın üzerinde durduğu en önemli konu, barış, kardeşlik ve kalb huzuru idi. Urvela yo­lundaki irşad faaliyetlerinde ise Budhha'ya birçok katılım olmuş ve bu ka­tılım Magadha kralının katılımı ile birlikte çok önemli bir grup oluşmasına sebep olmuştur.

Buddha, irşad faaliyetlerine devam ede­rek, seksen yaşına kadar bu görevi sür­dürmüştür. Seksen yaşında iken, çevre­sindeki Bihkku'larla birlikte kuzeye doğru yolculuğa çıktı. En sadık müridi olan Ananda'ya, müritlerini ve Bhikku'ları, Mahavana'da toplamasını istedi. Toplantıda müridlerinden, öğren­diklerini bütün insanlığa yaymalarım is­temiştir. Daha sonra Kuşinagara kentine giderek orada vefat etmiş ve müritleri ce­sedini yakmıştır.

Buddha’nın vefatından sonra müritleri onun öğretilerini sistemleştirmişler ve Budizm böylece meydana gelmiştir. Buddha, herkese bilgelikle yaklaşmış, herkesin ihtiyacı ne ise onu vermeye ça­lışmıştır. Buddha, katı bir disiplinle insan arzularını yok etmeyi hedefleyen bir yol izlemiştir. İşte bu yolun ve sistemini adı, Budizm olmuştur:

 

Buddha-Sâsana:

 

Budistlerin kendi dinle­rine verdikleri isim. Bakınız: Budizm.

 

Buddhaghosa:

 

MS 5. yy’ın ünlü bir Budist yazar. Onun Hindistan'da Gaya kena­rında bir Brahman ailede doğduğu ve sonradan Budist olduğu söylenir. Buddhaghosa, Budist metinleri üzerine ya­zılmış en eski yorumları elde edebilmek amacıyla Ceylon'a gitmiş, orada Visuddhi Magga'yı (Temizlik Yolu) yazmış ve birçok tefsir metnini derlemiştir.

 

Budizm:

 

MÖ 6. veya 5. yy'da Gautama Buddha'nın öğretilerine dayalı olarak Hindistan'da kurulmuş olan misyoner­liğe dayalı büyük inanç sistemlerinden birisi. Hindistan'da doğup orada geliş­mesine rağmen sonradan anavatanında hemen hemen yok oldu ve daha ziyade uzak doğuda yayıldı. Tarihi süreç içeri­sinde Budizm, iki ana kola ayrılmıştır. Bunlardan Hinayana’ınn (küçük araba) Tharavada (eskilerin geleneği) ekolü, Güneydoğu Asya'da, Ceylan, Burma, Tayland ve Kamboçya'da yayılırken, Mahayana (büyük araba) mezhebi ise Tibet, Çin, Kore, Japonya ve Vietnam­'da taraftar buldu. Tharavada mezhebi­nin kutsal metinleri Pali dilinde yazılı olan Tripitaka'dan (Üç Hikmet Sepeti) oluşur. Mahayana mezhebi ise bunun yanı sıra diğer birçok Sanskritçe, Çince ve başka dillerde yazılı olan kutsal me­tinleri kullanır. Hinduizm içerisinde re­formist bir hareket olarak ortaya çıkan Budizm, Hinduizmin tanrı düşüncesini ve kast sistemini reddeder. Acı ve ıstı­rapla dolu olan yaşam kısırdöngüsün­den insanın kendi çabasıyla kurtulabi­leceğini savunur. Budizm, bir kurtuluş yolu olarak kabul ettiği dört kutsal ha­kikatin varlığını kabullenmeyi öngörür. Bunlardan ilki hayatın gerçekte ıstıraplarla dolu olduğudur. İkinci gerçek, canlıları reinkarnasyon çemberi içinde koşturan ıstırap kaynağının, zevk ve acıların refakat ettiği yaşama arzu ve is­teği, hayat sevgisi olduğudur. Üçüncü gerçek, ıstırapların sona erdirilmesi ge­rektiğidir. Bunun yolu ise his ve duygu­larla beslenen yaşama arzusunun söndürülmesinden geçmektedir. Dördüncü gerçek İse ıstırapları dindirmenin yolu­nun tanınmasıdır. Bu ise doğru inan­mak, doğru düşünmek, doğru konuş­mak, doğru davranışlarda bulunmak, doğru niyette ve doğru teemmülde bu­lunmaktır. Bunları İyi kavrayıp uygula­yan kişi tenasüh çemberinden kurtulup kurtuluşa, Nirvana'ya ulaşabilir. Bakınız: Gautama Buddha.

M.Ö. VI. yüzyılda Gautama Buddha’nın özellikle Kuzey Hindistan'da yerleştirmeye çalıştığı dini sistem Budizmi meydana getirmektedir. Daha sonra Hindistanı terketmek zorunda ka­lan Budizm, Doğu Asya'nın büyük bölü­münü kendine bağlamayı bilmiştir. Bu­gün, Güney Kore dahil, Japonya, Bankok, Seylan ve Vietnam gibi bölgelerde Bu­dizm yoğun olarak yaşamaktadır. Son yıl­larda Budist meditasyonu adı altında (Budist tefekkürü) Budizm, Batı dünyasında da yayılma şansı bulmuştur. Orta Asya'da Budist Rahipleri çok hareketli misyonerlik faaliyetlerinde bulunmakta­dırlar.

Batıdaki Dinler Tarihi çalışmalarında, Budizmin Dinler tasnifi içindeki yeri bile tartışma konusu yapılmıştır. Budizm bir ahlak felsefesi midir? Yoksa bir Din mi­dir? Bunların cevapları aranmıştır. Bu­dizm'de Tanrı problemi olmadığı için, di­ğer dinlerden ayrıldığı ileri sürülerek, ay­rı bir tasnif içinde belirtilmeye çalışıl­mıştır.

 

Budizm Nasıl Bir Dindir:

 

Budizm, insanın mutluluğunu arayan ve insanı ızdıraptan kurtarmayı hedefleyen bir dindir. Budda'ya göre tüm ızdıraplann kaynağı Arzu'dur. Öyleyse Budda'ya göre tüm arzuları öldürmek gerekir. Budda bu tezini, dört aşamalı bir açıkla­ma ile ortaya koymaya çalışır:

1- Hayat elemden ibarettir.

2- Elem, kişinin var olma arzusunun so­nucudur.

3- Elemden kurtulmak için, arzuyu sona erdirmek gerekir.

4- Arzuyu öldürmek için ise sekiz kade­meli yolu izlemek gerekir:

1- Doğru dü­şünmek.

2- Doğru niyet.

3- Doğru konuş­mak.

4- Doğru davranmak.

5- Geçimini doğru yoldan sağlamak.

6- Doğru çaba harcamak.

7- Şuurunu doğru tutmak.

8- Zihnini doğruda yoğunlaştırmak. Budda’nın öğretilerinin hedefi, mistik ve ahlaki bir ortamda insanın huzur atmos­ferini yakalamasıdır. Bunun için Budizm­‘in dünya ile bir ilişkisi yoktur. Budizm, bilakis dünyaya negatif çizgide bakmakta ve dünyayı bir gözyaşı vadisi olarak görmektedir. Şüphesiz bugün Batı medeniyetinin tam olarak tesiri altında olan bir dünya için, Budizmin ciddi sıkıntıları ol­ması gerekir. Fakat Budizmin, dünyadan kaçanların ve bunalanların dini olma şan­sı da vardır. Yine de Dünya dinleri ara­sında, çağdaş problemler karşısında en dayanıksız dinin Budizm olduğunu söy­leyebiliriz. Dünya dinleri arasında men­supları azalan dinlerden birisi de Budizmdir.

Budizmin ana felsefesi Nirvana'ya ulaşmaktır. Nirvana’nın ne olduğu ko­nusunda çok şey söylenmiştir. Bazıları Nirvanayı bir hiçlik ve yokluk olarak kav­ramışlardır. Ancak Nirvana, bir hiçlik ve yokluk hali değil, bir iç aydınlanma ve huzura kavuşma olayıdır. Budistler, Nirvana’nın anlatılamayacağını söyle­mektedirler. Nirvana, ölümsüzlüğe ve sonsuza erişme halidir. Bunun için Nirvana anlatılamaz. Ancak yaşanır. Budizm, Budda'dan sonra farklı çizgilerde yaşamaya devam etmiştir. Budizm, Hin­duizmin önemli bir özelliği olan kast sis­temine saygıyı reddetmiştir. Bunun için de, Hindistan'da gelenekle çatışmış ve özellikle Budda'dan sonra Hindistan dışında yayılma göstermiştir. Ancak Bu­dizm'de tefrikalar Budda'dan hemen son­ra başlamış ve bu tefrikalar toplanan Bu­dist konsillerinde tartışılmıştır. Bu konu­da ilk toplanan konsil Rajagaha konsilidir. İkinci konsil bir asır sonra Vesali'de toplanmıştır. Üçüncü konsil, M.Ö. III. Asırda imparator Aşoka (M.Ö. 237-236) zamanında toplanmıştır. Bu konsil Pataliputta'da toplanmıştır. Budizm, İmparator Aşoka zamanında devlet dini haline gelmiş; diğer dinler ara­sında çok önemli bir imtiyaza sahip olmuştur. Seylan bu dönemde Budizm'i din olarak kabul etmiştir. İmparator Kanişka dönemi Kanişka Jalandhar'da dördüncü konsili top­lamıştır. Budizmin mezhepleri ilk üç konsilde ittifak ettikleri halde, bu dör­düncü konsilde ayrılmaktadırlar. Bir kıs­mı bu Konsilide resmi konsiller arasına katmaktadırlar. Dördüncü konsil olan Jalandhar Konsilinden sonra, Budizmin iki ayrı önemli ekole ayrıldığını görüyoruz. Bunlardan biri, Mahayana Budizmi, diğeri de Hinayana Budizmidir.

a- Mahayana Budizmi (Büyük Araba): Mahayana geleneği, M.Ö. ikinci yüzyıldan M.S. ikinci yüzyıla kadar uza­nan dörtyüz yıllık bir dönemde sanskritçe metinlerin ışığında oluşmuştur.

Mahayana Budizminin geliştirdiği Budist felsefesine göre, Theravada geleneğinde kendi başına aydınlanmaya erişmeyi he­defleyen Arhat'ın yerine, Bodhi-Sattva konmuş ve Bodhisattva'lar, baş­kalarının acılarını dindirmek için kendi Budahğmı ertelemeye yemin etmişlerdir. Böylece Mahayana okulları daha geniş bir dünya görüşü  geliştirmişlerdir.

Mahayana Budizmi, Budizme yeni bir yo­rum vererek Çin'e doğru yayılma göster­miştir. Bunlar Arı Toprak Sutraları'na bağlı bir Budizm geliştirmişlerdir. Mahayana Budizmi, Samsara (tenasüh çarkı) ile Nirvana'yı birbirine yakınlaş­tıran bir felsefi düşünüş üzerinde durur. Arı Toprak mefhumuna önem veren Mahayana ekolü, bu dünyada aydın­lığa Buda'nın Arı Toprak'larında yeni­den doğma ile ulaşılacağı fikrini benim­semiştir. Mahayana Budizmi, Çin'e Chan, Japonya'da ise Shingon adları ile yayılma göstermiştir. Doğu Asya'nın hemen he­men tamamına yayılmış olan Mahayana Budizminin, Çin, Kore ve Japon kültürleri üzerinde çok önemli tesiri olmuştur. Mahayana Budizmi, Nirvana 'ya ulaş­mayı ana hedef olmaktan çıkarmıştır. Çünkü ona ulaşmak oldukça zordur. Mahayana Budizmine göre çok nadir kimseler hariç, Nirvana 'ya ulaşmak zordur. Fakat Bodhisattva'ların varlığı, olgunluk yolunda ilerlemeyi samimiyetle isteyenlerin, normal insanların üstünde bir duruma gelebileceklerini garanti et­mektedir. Böylece onlar da Bodhisattva olma tarzında, tanrıların arasında yeniden doğacaklar veya bizzat Nirvana 'ya ula­şacaklardır. Badhisattva'lar ayrı yerlerde ikamet etmektedirler. Bodhisattva'larm al­tında Buddhas'lar saltanat sürmektedir. Mahayana Buzidminin bütün hatları ile yaşadığı yer, Vietnam'dır.

b- Hinayana Budizmi: (Küçük Ara­ba): Budizmin diğer önemli bir kolu olan Hinayana'nın (Küçük Araba veya kü­çük yol) en önemli kolu Theravâda'dır. Bu da “İhtiyarlar yo­lu” anlamına gelmektedir. Bugün Hinayana Budizmi adı altında yaşayan Theravada, Sri Lanka, Myanmar, Tay­land ve Kamboçya'da yaşamaya devam ermektedir. Bu ekol, eksiksiz ve mükem­mel bir Budist felsefesini temsil ettiğini savunmaktadır. Theravada ekolu, cemaat için gerekli olan meditasyon tekniklerini ve ayinleri, kişiyi Arhat'lığa götüren kademeleri tafsilatlı şekilde belirtmekte­dir.

Hinayana ekolü, Budizmin safiyetini ko­ruduğuna inanmaktadır. Aslında Hinayana (küçük yol) ismi, Mahayana mensupları tarafından istihza ile verilmiş­tir. Ancak Hinayana ekolü mensupları, Theravada yani yaşlıların doktrinini takip ettiklerini söylemektedirler. Hinayana ekolüne göre, lâiklerin hayatlarında bir defa Bhikkhu halinden geçmeleri gerek­mektedir. Bu ekolde de Bodhisattva ve Buddhas'lar vardır. Fakat burada esas olan şey, kişisel çabadır. Hinayana Budizminde, sâlikin takip ettiği yol, daha sert, daha çetindir.

 

Budizm'de İnanç Doktrini Ve İbadet:

 

Budizmin çok belirgin bir amentüsü yoktur. Ancak Budizme girmek isteyen birinin şu sözü söylemesi gerekir: “Buda'ya sığmiyorum-Dham-ma'ya sığı­nıyorum. Sangha'ya sığınıyorum.” Bu üç cümle, Budizm'de üç inci olarak telâkki edilmektedir. Samimi bir Budist, her fır­satta bunlara dayanmayı, İhlâsını kuvvet­lendirmeyi düşünmektedir. Budizm'de, Dharmayı gerçekleştirmek için sangha'ya şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Budizmin kilisesi, sangha'nın oluşturduğu ce­maattır. Ancak Budizmin cemaat teşkilatı biraz mahalli özellik taşımaktadır. Evren­sel bir Budist teşkilatından söz etmek im­kansızdır.

Budizm'de köklü bir amentü olmadığı gi­bi köklü bir ibadet anlayışı da yoktur. Budizmin dünya görüşü bedbin yani kö­tümser olduğu için, ibadet adı altında ya­pılan işlemlerde perhiz ön planda gel­mektedir. Buda'nın sözlerini okumak veya zikir etmek veya Budist büyük­lerinin eserlerini okumak, ibadetin özü­nü oluşturmaktadır. Bugün, Budizm’in temel perhiz prensiplerini Budist keşişleri uygulamaya çalışmaktadır. Budist cemaatlerin içindeki aşırı uçlar Budist zahitliğine önem vermekte ve dünya ile ilişki­lerini kesmektedirler. Diğer çoğunluktaki Budizmin temsilcileri, dünya ile ilgili iş­lerde, dini duyguları bir kenara bırakarak dünya işleri ile bütünleşmiş vaziyettedir­ler. Bugün Asya kaplanları denilen ülke­lerin halkının çoğunluğu Budisttir. Budizm'de Tanrı kavramının bulunup bu­lunmadığı konusu Dinler Tarihçiler tara­fından tartışılmıştır. Gerçekten Budizmin felsefesinde Tanrı konusu müphemdir. Ancak Çağdaş Budist uzmanları, Budizm­'deki Tanrı inancının aydınlanma içinde gizli olduğunu ileri sürmektedirler. Fakat Budizmin kutsalları daha çok Buda ve Buda’nın bıraktığı şeylerdir. Yine bazı dinler Tarihçiler, Budizm'de bizzat Buda'­ya tapınma işlemine doğru bir gelişme kaydedildiğini söylemektedirler. Bunun­da en önemli delili, Buda'nın heykelidir. Bütün Budist mabedlerinde Buda'nın bağdaş kurmuş heykeli önünde saygı ile eğinilmekte ve önüne takdis edilmek üze­re yiyecekler konulmaktadır. Ayi”ica, bu­hurlar, ışıklı lambalar, çiçekler konulmak­ta, Budist kutsal metinlerinden ezbere parçalar okunmaktadır. Bu merasim, Bu­da'nın heykeli önünde sükunet içinde yapılan meditasyonla son bulmaktadır. Budizmin ibadet merasimi içinde dikkat çekici noktalardan birisi de, Rahiplerin yaptıkları “günah itirafı” konusudur. Bhikkhu'lar kendilerini dünyevi iğvalardan korunmak için çok sıkı bir perhize vermişlerdir. Bekarlığa, fakirliğe, sükune­te kendini adamıştır. Bu adamayı Budist rahip adayı, yapılan bir merasimde ce­maatin huzurunda tescil etmektedir. Ayın yeni olduğu  veya Dolunay olduğu bir zamanda Rahipler cemaati tam kadro ile toplantı yaparlar. Bu vesile ile Dhamma (şeriat), merasimle okunur ve Bhikkhu'lar sıra ile herbiri işledikleri günahı itiraf ederîer. Daha doğrusu şeriata karşı kusur­larını itiraf ederler. Gerçekten, günahları itiraf etmemek, sadece yasaklanmış işlerin yapılmış olmasını itiraf etmek, Budizmin çok orijinal bir yönünü teşkil etmektedir. Bu açıktan itirafın hedefi, sadece rahibin iç dünyasındaki gelişmelere engel olacak davranışların düzeltilmesine yardımcı ol­maktadır.

Yine Budizm'de rahiplere yönelik bir ta­kım müeyyideler vardır: Meselâ, bir rahip kendine birtakım şeyler sağlarsa bunlar müsadere edilir. Çünkü rahibin yegane malı, bir baston bir de sadaka tasıdır. Ay­rıca böyle bir iş yapan rahibe bazı kefaret­ler de yüklenir. Meselâ, oruç tutmak, kut­sal kitabi okumak gibi... Bazanda geçici olarak cemaatten ihraç edilmek gibi ceza­lar verilir. Buradaki hedef, Rahibin tam bir Buda örneği hayat sürmesini sağlamaktır. Buda örneği hayatın sonunda an­cak Nirvana'ya rahip ulaşabilir. Bunun için üç şey mutlaka yapılmalıdır:

1- Dünyayı terk,

2- Ruhtaki pislikleri temizlemeye yöne­len ruhi egzersizler,

3- Murakabe Tekniği: Bununla ferd veya rahip, her arzuyu tamamen söndürebilir ve Nirvana'ya ulaşabilir.

Artık Nirvana'ya ulaşan kimse samsamdan (yeniden doğuştan) da kurtu­lur. Bu durumda fert, evrene ait devri daimin sonuna ulaşabilir. Yahut bir Bodhisatva olmak veya mükemmel bir Buda olmak için yürümeye devam eder.

Tibet Budizmi: Budizmin Çin'e giriş tarihi oldukça eskidir. Ancak kitleler ha­linde Çin'de Budizmin benimsenmesi II. yüzyıldan sonraya rastlar. Budizm, Çin'de önce saray çevresini tesiri altına almıştır. Özellikle ch'ang-an da Kumarajiva’nın (öl.413) önderliğinde yapılan Budist me­tinlerin Çin'ceye tercümesi ile, Budizm resmen Çin'e metinleriyle ayak basmıştır. Diğer yandan Faltsien isimli Çinli seyyah, Hindistana 399 da gelmiş, birçok Budist metinleri toplayarak Çin'e dönmüştür. 414 yılında bu metinleri tercümeye baş­lamıştır. Artık bu tarihlerden sonra Çin'de Budist manastırlarını görmeye başlıyoruz. Daha önce belirttiğimiz Budizmin iki önemli kolu olan Mahayana ve Hinayana mezhepleri güney Çin'de gelişmiştir. Bu iki kola dayalı Çin'de gelişen Dhyana Hinayana koluna, Prajna ise, Mahayana koluna bağlı olarak Çin'de ge­lişen iki mezheptir. Bu iki mezhep sayesinde Çin'de Konfüçyanist ve Taoist fikir­lerle Budizm karışmıştır. İşte bu gelenek içinde T'ien T'ai, Ching T'u, Hua yen ve Ch'an mezhepleri Çin'de ortaya çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ekollerin yaşadığı dikkat çekici bir olaydır. Çin ay­dınları, Budizme dayalı gelişmeyi hurafi bir çizgide değersiz bulmuşlardır. Özel­likle komünizmden sonra, Budizm Çin'de, diğer dinler gibi baskı altında kalmış, Budizm komünizme karşı, canlı bir direniş hareketi sağlayamamıştır. Bugün Çin'de özellikle Tibet'te Budizm canlılığını korumaktadır. Dalay Lamanın önderliğindeki Tibet Budizmi, Çin dışın­da siyasi ve dini bağımsızlık savaşı ver­meye devam etmektedir.

Tibet'e Budizm girmeden önce yerli halk, Bön denilen bir dine inanıyordu. Tibet yerlileri, Budizmi kabul etmek için, komplike ritüel pratikler, Tanrısal ruhlar olarak kabul edilen ruhlara hitap eden kültler, ve bu pratikler üzerinde farklı ka­naatlere sahip olan birçok ekollerin teşek­külüne Tibet'te şahit olmuştur. Bu nokta­da kırmızı Etmeliler, reforma uğramamış bir Budizmi ve onun Nyingmapa ekolünü benimsemekteydiler. Sarı Boneliler, Tson-Kha-Na tarafından reforme edilen bir Budizmi tatbik ediyorlardı. Fakat ge­nel olarak lâikler için bütün manastırlar ve farklı ekolier kutsaldı ve oraya hac için gidiliyordu.

Tibet'te Budizmin çabası, kurtuluş yolun­da canlı varlıklara Bodhisattva’nın mer­hameti ve tespiti arasında evrensel kurtu­luş vaadinin gerçekleşmesi olarak telâkki edilmiştir. Denildiğine göre, II. Asırda Lha-tho-tho-ri, chenrezi (Sanskritçe: Avalokiteshvara)nin faziletlerini kutlayan kutsal bir Budist metin halini almıştır. Budizmle ilgili tarihi gerçeklik, ancak VII. yüzyılda kral Song-tsen-gampo zamanın­da ve iki Budist eşi Bal-sa ve Kon-jo ile kendini göstermektedir. Budizm, tedrici şekilde gelişmiş ve büyük yerli dindar padmasamba ile Tibet'e gelişi kolaylaş­mıştır. (VII. yüzyıl). Budizmin tibete geli­şini sağlayan diğer bir sebep de, Tibetli tercümanlardır. Onlar, Hindistana gide­rek Sanskritçeyi öğrenmişlerdir. Böylece Sutra'lar ve Tantra'lar dev şerhlerle ter­cüme edilmişlerdir. Yine de Tibet'te Bu­dizm engelsiz bir gelişmeye sahip ola­mamıştır. X. yüzyılda, Kral Lang Darma, krallığı döneminde bütün Bu­dist izlerini yok etmeyi denemiştir. Bu zulümden sadece birkaç laik havasına giren Tantrik üstad kurtulabilmiştir. İşte bunlar, Dhar-Ma'nın ışığım yeniden yakmış­lardır.

Böylece Tibet Budizmi iki farklı dönem­den geçmiştir. Birincisi yayılma denilen Natar; diğeri ikinci yayılma denilen phyidar'dır. İkincisi lama Yeshe Woi'nin himayesinde tamamlanmıştır. Yine bu yayılmada Rinchen Sangpo'nun hizmeti büyük olmuştur. O, Hindistan'a kadar gitmiş ve birçok metni Tibetçeye tercüme etmiştir. Tibetliler, Atisha ve Dharampala gibi Hindli bilgeleri da­vet etmişlerdir. Bu tercüme çalışmaları Budizmin, Tibet'te yayılmasında çok bü­yük faktör olmuştur. Hindistan'da Nalanda ve Vikramasila gibi farklı öğretim metodİarı uygulayan Budist üniversiteleri vardi. Ayrıca Tibette'de farklı ekoller var­dı. Meselâ, Nyingmapa, reforme edil­memiş Budizmi temsil ediyordu. Kagyupa ekolü ise XI. yüzyılın sonun­da Marpa tarafından tesis edilmiştir. Yine aynı dönemde Sakyapa ekolü ku­rulmuştur. XIII. yüzyılda, Karmapa ekolü, XV. yüzyılın başında Tson-Khapa tarafından Gelukpa ekolü kurul­muştur.

İşte bu ekollerin ve dini pratiklerin varlığı bazı ilâhiyatçıları, Tibet Budizmine Lamaısme adını vermeye sevketmiştir. Ancak bu düşünce bizi Tibet Budizminin, Budizm öğretisinden farklı olduğu nokta­sına götürebilirki bu doğru değildir. Yine de Tibet Budizminin tüm beşeri faa­liyetleri temizlemek için, bütün faaliyet alanlarına nüfuz ettiği doğrudur. Bugün Tibet Budizminin kaderi, acınacak haldedir. İki yüz bin keşişi barındıran 3700 manastırdan 3650'si Çin komünizmi tarafından yıkılmıştır. Bugün keşişlerin sayısı birkaç yüzü geçmez. Çünkü birçok keşiş, ya evlenmeye zorlanmış veya tu­tuklanmışlardır. Bugün Tibet Budizminin mirasını koruma görevi, sürgündeki yüzbin Tibetli lamaiste düşmektedir. Bu amaçla, dünyanın birçok yerinde çok sa­yıda merkezler inşa etmişler ve binlerce lamas, Tibet Budizminin öğretisini yay­mak için gönderilmişlerdir.

 

Budist Konsilleri:

 

Budizm tarihinin başlangıcından beri, Budizm, belli başlı dört büyük konsüle belirginlik kazanmış­tır.

Birinci konsil, Rajagriha konsili'dir. Bu konsil, bütün Budist mezheplerince kabul edilmektedir. Bu konsil, M.Ö. 477 tarihine doğru toplanmıştır. Yani, Buda'nın ölümünden az sonra. Bu konsili, Bu­dist keşişleri, sangha istikametinde de­vam etmek ve üstadın öğretilerinden mu­hafaza edilenleri korumak için topla­mışlardır. Fakat bu konsil etrafında geli­şen efsane, bu konsilin hedefini mevsuk kitapları tespit olarak göstermiştir. Konsil başkanı olan Mâhâkâshyapa'ya, takip edi­lecek manastır hayatı kuralları üzerinde sorular sorulmuş, onun cevabı Vinayapitaka'nın metnini meydana ge­tirmiştir. Buda'nın bütün nutuklarını ya­zan Ananda, bu konsilde Sütrapitaka’nın bütün metinlerini okumuştur. Yine bazı kaynaklara göre, Abdidhammapitaka'nın kitapları bile bu konsilde okunmuştur. Öyleki, Tripitaka’nın tamamı bu konsilde ortaya çıkmıştır.

İkinci konsil: Bir asır sonra M.Ö. 377 ve­ya 367'ye doğru Vaishali'de toplanmıştır. Bu konsilin toplanması, bir skandal sonu­cu olmuştur. Vaishali keşişleri, halktan, altın ve gümüş alıyorlardı. Bu konsil, bu uygulamayı yasak etmiştir.

Üçüncü konsil: M.Ö. 340 yılına doğru toplanmıştır. Bu patâliputra I diye bilin­mektedir. Mahâdeva adında patâlı-putra'lı bir keşiş Arhat idealini reddetmiş ve bu ideali elde edilebilir olarak düşün­müştür. O Arthat'ta hâlâ beş zayıf nokta­nın bulunduğunu iddia etmektedir:

1- Bir Arhat mâra’nın kızları tarafından rüyada baştan çıkar ılabilmektedir. Diğer bir tabirle gece  kirlenmelerinin konusu olmaktadır.

2- O cehaletin konusu olmaktadır.

3- Onun hâlâ şüpheleri vardır.

4- Kurtuluş yolunda ilerlemek için başka­sının yardımına ihtiyacı vardır.

5- Konsantrasyon  icrası için sözlerden yardım alabilmektedir.

Patâliputra cemaati çabucak iki düşman gruba bölünmüştür: Bunlardan biri, bu beş zayıf noktayı tasvip etmiş; diğeri bun­ları reddetmiştir. Bu durumda Konsil sangha’nın zaruri bölünmesini redde mu­vaffak olamamıştır. Beş zayıf noktayı ka­bul edenler Mahasanghika adım almış­lardır. Bunların karşısında olan grub ise, Sthavira adını almıştır.

Dördüncü konsil: Bu konsilde Pataliputra'da M.Ö. 242 yılına doğru top­lanmıştır. Patâliputra II. Konsili sırasında sthavira cemaatinin bünyesinde ciddi bir doktrinel ayrılık meydana gelmiştir. Bu­rada tartışma konusu olan dharma'nın ta­biatı problemiydi. Vibhajyavadın adını alanlar onu bir anitya (yaprağın üstünde­ki bir çığ damlası gibi) olarak kabul et­mektedirler. Sarvâstivâdin adîm alanlar, onun bozulmadığı üzerinde durmaktadır­lar. İşte bu tartışmalardan dolayı imparator Aşoka bu konsili toplamak zorunda kalmıştır. Ancak konsil bu problemi çöze­memiştir. Aşoka’nın da bu tartışmalarda kimin tarafını tuttuğu bilinmemektedir. Bunlardan başka M.S. 792 ve 794 yılların­da Lhasa da toplanan bir konsilden daha bahsetmek gerekir. Aydınlanma konu­sunda, “Ani metod okulu” taraftarları olan Çinlilerle, “Tedrici metod okulu” ta­raftarları olan Hindliler arasındaki tartış­mada Hindliler galip gelmiştir.

 

Budist Sûtra'sı:

 

Budda'nın sözlerin­den meydana gelen prensipler bütününe ait metinlere verilen bir isimdir. Bunlar, bizzat Budda'nın öğretileri üzerinde yo­ğunlaşmışlardır. Bu öğretiler, sistematik şekilde takdim edilmiş değildir. Gelenek, bunların I. Budist konsili sırasında Rajag­riha veya Ananda'da yazıldığını ileri sürmektedir. Budda'nın görevlisinden, üs­tadın tüm öğretilerinin ezberlenmesi is­tenmiştir. Her sütra'nın başlangıcı şu şe­kildedir: “Birgün, Budda şöyle bir yer­deydi. Şu veya bu şahısla karşılaştı. Fa­lan şahıs, onu ziyaret etti. Konuşma baş­ladı. İşte Budda'nın bağıra bağıra söyle­diği kısım sütra'nın esas kısmını mey­dana getirmektedir.”

Sütra'lar derlemeler halindedir; ya işlenen konulara veya uzunluklarına göre der­lenmişlerdir. Fakat herbir sütra bağımsız­dır. Tenkitli sanskritçe yayınlar bu derle­melere âgama (Gelenek) derken, Pâli dili bunları Nikaya (Derleme) olarak isimlen­dirir. Bize ulaşan Pâli derlemesi ikinci se­pet olan (pitaka), sutta-pitaka'dır. Mahâyana Budizmi (Büyük Araba) ede­biyatı çok sayıda yeni sütra ihtiva etmek­tedir. Bunların hepsi de mevsuk kabul edilmiştir. Çünkü hepsi Budda'nın öğretilerini nakletmektedir. Bunların geç der­lenmesi şöyle izah edilmiştir: Budda'nın en mükemmel talebeleri, çok titiz bir öğ­retim almışlardır ve onları gizlice koru­muşlardır. Öyleki onların ifşası çok son­raki bir döneme ertelenmiştir. Bu dönem­de talebelerin çoğu bu öğretiyi anlayacak kabiliyete erişmişlerdir. Bu Mahâyânik sütra'ların en meşhuru “iyi kanunun Lotus'ü”dur veya saddharmapundarîkasütra'dır. Bunun Budist dünyadaki şöhreti hudutsuzdur. Avrupa'da ilk defa 1852'de Eugene Burnouf tarafından yapılmış tercümedir. Prajnâpâramitâsûtra'lar grubunu “müteâl hikmet” olarak belirtmek gerekir. Bu sütra'lar uzunlukları ile ve doktrinel elverişlilikleriyle karakterize olmuşlardır. Bu öğreti, mâdhyamakadan ekolu tarafından filozofik bir şekil altında geliştirilmiştir. Prajnâpâramitâsûtra'lar Çin'de M.S. 180 yılından itibaren derin bir tesir icra etmiş­tir.

 

Bule (Bulla):

 

Önemli kilise işleri için Pa­palığın Latince yazdığı, Papalık müh­rünü taşıyan fermanlar.

 

Bulgakov, Sergey Nikolayeviç: (1871-1944):

 

XX. yüzyılda Rusya'da yeti­şen büyük ilâhiyatçılardan biridir. Rus Ortodoks ilahiyatına çok önemli felsefi bir boyut kazandırmıştır. Dünyanın yaratılışı ve birlik felsefesi üzerinde yoğunlaşmış­tır. İlk tahsilini yaptıktan sonra Oryol şeh­rinde ruhban okulunda ilk din öğrenimini almıştır. Marksist felsefenin tesirinde ka­larak, siyasal ekonomi alanına kendini vermiştir. Öğrenimine iktisat” alanında Moskova, Berlin, Paris ve Londra Üniversitelerinde devam etmiş, 1901-1906 yılla­rında Kiev Üniversitesinde, 1906-1918 yıllarında da Moskova Üniversitesinde dersler vermiştir. Kapitalizmde Tarım (1901) ile felsefe ve iktisat isimli eserlerini bu yıllarda yazmıştır (1912). Daha sonra Marksist felsefede umduğunu bulamayan Bulgakov Nikolay Berdyayev gibi birkaç eski marksist ile birlikte kilise­ye geri dönmüştür. Bu dönüş hikayesini 1917 yılında yazdığı “Sönmeyen Ateş” isimli eserinde anlatmaktadır. Önce papaz olmuştur, fakat komünist yönetimi 1923'de Bulgakov'u ülkeden sınır dışı et­miştir. Bir süre Prag'da kalmış daha son­rada Paris'e geçmiştir. Paris Rus Ortadoks İlahiyat Enstitüsüne prof. olmuş sonra da burada dekan olarak görev yapmıştır. Hayatının sonuna kadar Hikmet (Sophia), felsefesi üzerinde çalışmıştır. Bulgakov, Tanrı ile dünya arasındaki bağı ilahiyat sistemi içinde izaha yönelmiştir. Diğer Ortodoks merkezler bu hikmet felsefesini pek destekleme-mişlerdîr. Ancak, Paris metropoliti ile enstitüdeki çalışma arka­daşları Bulgakov'u desteklemişlerdir. Bulgakov'un ilahiyat alanındaki eserleri şunlardır:

1- Yanmayan çalı (1927)

2- Yakubun merdiveni (1929)

3- Tanrının kuzusu (1933)

4- Tesellici (1936)

Bulgakov'un Tanrının Bilgeliği (1937) ile ilgili bilgileri, V. Zenkovsky'nin History of Russian philosophy (1953) isimli ese­rinde özetlenmiştir.

 

Bulttmann, Rudolf (Karl): (1884-1976):

 

(Rudolph Bultmann, 1884-1976)

Geleneksel Hıristiyanlığa yönelt­tiği eleştirileriyle tanınan ünlü Hıristi­yan ilahiyatçı ve Yeni Ahit araştırıcısı. 1921-1951 arası Marburg'da profesör olarak çalıştı. Yeni Ahit'teki malzemeyi tarihsel gerçeklerle çelişen yanlış inanç ve değerlendirmelerden kurtarmak ko­nusundaki çalışmalarıyla dikkatleri üze­rine çekti. Sinoptik İnciller'i incele­mede, radikal metodolojik şüphecilik noktasında şekil Tenkitçiliği metodunu takip etti. Kutsal kitabı anlamada ken­disine has Demitolojizasyon tekniğini kullanan Bultmann, özellikle İnciller ve Hıristiyanlığın ilk dönemi üzerine yaptığı araştırmalarıyla, tanınır. Bult­mann’ın geleneksel Hıristiyanlığa yöne­lik eleştirilerini yansıtan Önemli çalış­maları arasında Primitive Christianity in its Contemporary Settmgs [48] ve The Gospel of John: A Commentary [49] sayılabilir. Bakınız: Demitolojizasyon.

XX. Yüzyılda Almanyada yetişen en ünlü ilâhiyatçılardan biridir. Yeni Ahit üzerindeki çalışmaları ile tanınmıştır. Ye­ni Ahitteki Mitolojik kısımları ayıklamaya teşebbüs etmiş, böylece İsa'ya ait olan esas metni ortaya koymaya yönelmiştir. Fakat onun bu çalışması papalığı kızdırmış ve Vatikan tarafından aforoz edilmiştir. Bultmann, Yeni Ahiti existansiyel bir ba­kış açısı ile yorumlamayı da önermiştir. Bultmann, protestan bir ailenin içinde bü­yümüştü. Dedesi iyi bir misyonerdi. Ba­bası ise Lutherci bir rahipti. Bultmann da yüksek tahsilini ilahiyat alanında yapma­yı tercih etmişti. Bunun için Tubingen üniversitesine devam etti. 1912 yılında Marburg üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Ayrıca, Breslau (1916) ve Guiesen'de (1920) dersler vermiştir. Bultmann ilahiyat alanında daha çok Yeni Ahit üzerine eğilmiştir. Nitekim 1921 yı­lında Marburg üniverstesi İlahiyat fakültesine “Yeni Ahit profesörü” olarak atanmıştır. Bu üniversiteden 1951 yılında emekli olmuştur.

Bultmann’ın çalışmaları, daha çok Yeni Ahit üzerinde olmuştur. 1921 yılında “Geschichte der synoptischen Tradition (Snoptik Geleneğin Tarihi) isimli kitabını yayınlamıştır. Bu çalışmasında, Matta, Markos ve Luka İncillerindeki geleneğin kökenini bulmaya çalışmıştır. Bultmann bu eseri ile İsa'ya ait olan malzeme ile ona ait olmayan mitolojiyi ayırmayı he­deflemiştir. Bultmann bu çalışma ite önemli bir şöhrete ulaşmıştır. Bultmann bu eserinden sonra Jesus (İsa) isimli eserini 1926 yılında yayın hayatına sokmuştur. Marburg'da existansiyalist filozof olan Martin Heidegger ile birlikte çalışırken, existansiyalist fikirlere ilgi duymuştur. Özellikle Sein und Zeit (var­lık ve zaman) isimli eseri ile Heidegger, Bultmann'a çok tesir etmiştir. Bultmann, Yeni Ahit üzerindeki çalışma­ları ile Hıristiyan akidesinin, İsa'nın me­sajlarından ziyade, mitolojik bir mesih anlayışmm üzerine dayandığını ileri sürü­yordu. Ona göre Hıristiyan akidesi, tarih­te kalmış İsa'ya değil, kilisenin ortaya koyduğu esaslara dayanmaktı. Bunun için Bultmann, İsa'nın öldükten sonra di­rilişini, kilisenin bir kerygmasi (Bildiri) olarak izah ediyordu. Bultmann bu görü­şünü “Der Begriff der offenbarung im Neuen Testament” (Yeni Ahitte Vahiy Kavramı) adı ile 1929'da yayınladığı eseri ile ve 1930'da yazdığı “Die Geschichtlichkeit des Daseins und der Glaube1 (Varlığın ve İnancın Tarihselliği) isimli eseri ile ortaya koymuştur. İşte 1941'de İncili, mitolojiden ayıklama giri­şiminin temelini, bu kitaplar oluşturmak­tadır. .

Hitler Almanyasında, siyaset dışı kalma­sını bilen Bultmann, Alman protestan kili­sesini desteklemiştir. II. Dünya savaşın­dan sonra, Bultmann’ın şöhreti Almanya dışına çıkmıştır. Çünkü talebeleri üniver­sitelerde çok önemli yerlere gelmişlerdi. Dünya'daki bütün yeni Ahit uzmanları onunla temasa geçmeye başlamışlardı. Böylece Bultmann’ın görüşleri hem Al­manya'da hemde ABD'deki üniversiteler­de gündeme gelmiştir. Artık Bultmann, Almanya dışında tanınan bir ilâhiyatçıy­dı. Dış ülkelere konferanslara davet edili­yordu. 1955'de İngiltere'de “History and Eschatology The Presence of Eternity” (Tarih ve Eskatoloji. Sonsuzluğun Huzu­runda) konulu bir konferans vermiştir. 1958'de ABD'de “Jesus Christ and Mythology” (İsa Mesih ve Mitoloji) konu­lu bir konferans vermiştir. Bultmann’ın Yeni Ahiti, mitolojiden ayır­ma faaliyeti, Kerygma und Mythos (Kerygma ve Mitoloji) ismi altında birkaç kitabın yayın hayatına girmesini sağla­mıştır.

Bultmann, üniversitede verdiği derslerde öğrencilere bağımsız düşünmeyi ve bu­nun yollarını anlatmıştı. Bu derslerden iki önemli ekol ortaya çıktı: Bunlardan biri 1954'de İsa'nın tarihsel kişiliği problemini Hıristiyan inancı içinde çözmeye çalışan Ernst Kösemann idi. Diğeri, Bultmann’ın existansiyalist tahlillerinden hareket öden Ernst Fuchs ve Gerhard Ebeling’in takip ettiği yoldu. Bunlar, Yeni Ahit yorumun­da insan varoluşunun çeşitli boyutlarını araştıran bir metod geliştirmişlerdir.

 

Bumba:

 

Kongo'nun Buşongo halkının ya­ratıcı tanrısı. Bumba'nın güneş, ay ve yıldızları kusarak yarattığına inanılır. Daha sonra o, hayvanları, gökyüzü ve yeryüzünü yaratmıştır, inanışa göre gökyüzü ve yeryüzü bir müddet karı koca olarak yaşamışlar, ancak arala­rında çıkan bir anlaşmazlık sonucu, gökyüzü evi terk etmiş ve böylece ayrılmışlardır.

 

Burak:

 

İslami gelenekte, Miraç gecesinde gerçekleştirdiği semavi yolculuğu sıra­sında üzerine binmesi için Hz. Muhammed'e verilen, katırdan küçük merkepten büyük beyaz bir binek. Onun bir adımının gözünün gördüğü son nokta olduğu belirtilir. Bakınız: Miraç.

 

Burçlar:

 

Burç, burçlar kuşağında yer alan 12 yaydan her birine verilen addır. Gü­neş, ay ve Pluto'nun dışındaki diğer gezegenlerin bu kuşakta yer değiştirdiği gözlenir. 12 burcun isimleri Aries, Taurus, Gemini, Cancer, Leo, Vigro, Libra, Scorpio, Sagittarius, Capricorn, Aquarius ve Pisces'tir. Burçların yeryü­zündeki yaşam ve insanlar üzerinde etkili oldukları düşüncesi, birçok dinsel gelenekte mevcuttur.

 

Burhanizm:

 

19. yy sonlarına doğru Altay Türkleri arasında eski Türk dînini ıslah etmek amacıyla ortaya çıkan dini ve si­yasi hareket. Bu harekete Rus etnologlarca Burhanizm adı verilmiştir.

 

Burkan (Burhan):

 

Uygur Türklerince Buddha'ya verilen isim. Budist tapınak­larına ise Burkan evi denilmiştir.

 

Burûc:

 

Arapça. “burçlar”. Kur'an’ın 85. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure toplam 22 ayettir.

 

Bürde:

 

İslamda Hz. Muhammed’in hırkasına verilen ad. Hz. Muhammed, ünlü Arap şairlerinden Kab ibn Zuheyr’in yanında okuduğu bir şiir üzerine kendi hırkasını çıkararak onun omzuna koy­muştur. Kab'ın bu kasidesi, bu olay nedeniyle Kasidei Bürde olarak adlandırı­lır.

 

Büyü:

 

Kişileri etkilemek amacıyla yapılan sihir ya da tılsım. Genellikle kötü bir anlam taşıyan büyü, “kara büyü” olarak adlandırılır ve büyücüler tarafından ki­şileri kötü yönden etkilemek, ruhsal açıdan tutsak etmek ve benzeri amaç­larla yapılır. Öte yandan kara büyünün etkisini gidermek ya da kara büyüyü çözmek veya buna karşı insanları ko­rumak amacıyla yapılan büyüye de “ak büyü” denilir. Muska, bir çeşit koru­yucu ak büyüdür. Birçok dinsel gele­nekte büyüye yer verilir. Bakınız: Sihir, Tılsım, Muska, Voodoo.

 

Büyücü:

 

Büyü yapan kişi. Çeşitli dinsel geleneklerde, özellikle de şamanist toplumlarda büyücü-hekim görevini üstlenen kişiler, gelecekten haber ver­mek, hastalıkları iyileştirmek, belaları defetmek ve kötü talihe karşı koymak amacıyla büyüye başvururlar. Büyücü­ler, kötü karakter taşıyan kara büyü ya da iyi karakter taşıyan ak büyü ile uğra­şırlar. Bakınız: Büyü.

 

Büyü Ve Din:

 

Büyü ile Din, çok eski ta­rihlerden itibaren varlıklarını sürdürmüş­lerdir. Ancak, büyü daimilik arzetmemektedir. Din ise süreklilik içinde bulunmaktadır. Dini cemaatler, menfaat birlikleri değildir. Büyü cemaatleri ise, menfaat ve çıkar birlikleridir. İşleri bitince dağılmaktadırlar. Diğer taraftan din ile büyü bir çatışma içinde bulunmaktadır. Meselâ Yahudilik ve Hıristiyanlık büyü'ye karşıdır. Eski Ahit'te, Şeriat ve peygam­berler bunu açıkça ilân etmişlerdir. Aynı şeyler, resullerin işlerinde de görülmek­tedir. Tora'da, Mısırlıların, Kenanhların ve Babillilerin büyü işlemlerinden bahse­dilmektedir. Çıkış 7/10 dan 11/10 kadar Hz. Musa'nın gücünün, Firavun'un büyücülerine nasıl muhalefet ettiği anlatılmak­tadır. Yine Mısır'a verilen belâlar, Yahudi­liği zafere ulaştırmıştır. Levililer'de (19, 26-31; 20/6 ve 27) büyücü güçlerin nasıl dine karşı cephe aldığı anlatılmaktadır. Daniel 1/20'de Babil sarayında Daniel ve arkadaşlarının büyücülere nasıl galip gel­diği anlatılmaktadır.

Hıristiyanlıktada büyüye ve büyücülere cephe alınmıştır. Meselâ, Resullerin İşleri'nde (8/9-25) büyücü Simon şiddetli şe­kilde kınanmaktadır. Kıbrıs adasında da Paul, büyücü Elyması ihtida olaylarına muhalefet ettiği için şiddetle lanetlemiş ve gözlerini kör etmiştir. [50]Yine Efes'te sihirbazlık edenler­den birçoğu, kitaplarını toplayıp, herkesin önünde yakmışlardır. [51]

İslâmiyette de büyüye müsbet şekilde yaklaşılmaz. İslâm bilginlerinin önemli bir kısmı sihrin öğrenilmesinin kesin ola­rak haram olduğuna kanaat getir­mişlerdir.

İslâm fıkhı mezhepleri de sihir ve büyü hakkında aynı görüştedirler. Hanefiler, Mâlikiler ve Hanbeliler sihirbazı sihri öğ­rendiği ve uyguladığı için kâfir saymak­tadırlar. Şafiîler ise, sihirbazın öldürülme­sine izin vermezler. Ancak sihirbaz yaptı­ğı işin mubah olduğuna inanırsa, katline cevaz vermişlerdir.

 

Büyük Başlar:

 

Kuzey Amerika'da Iroquous yerlilerinin şeytani tanrıları. Onla­rın bedensiz büyük başlara sahip olduk­larına inanılır. Bu başlar, uçlarında keskin tırnaklı pençeler olan kıllarla kaplıdır. İnanışa göre Büyük Başlar, açık ağızları ve ateşli gözleriyle fırtına­larda uçuşurlar.

 

Büyük Ennead:

 

Eski Mısır'da güneş tan­rısı Ra ile yakın akrabalarından oluşan dokuz önemli tanrı. Bunlar; Ra, Geb, Nut, Shu, Tefnut, Osiris, İsis, Set ve Nepitis'ten oluşur.

 

Büyük Günahlar:

 

Çeşitli inanç sistemle­rinde, kişinin yapması yasaklanan ya da uygun görülmeyen tavır ve davranışlar arasında diğerlerine göre daha önemli sayılanlar. Bakınız: Kebâir, Anantarikakarma.

 

Büyük Perhiz:

 

Hıristiyanlıkta çok önemli dini bir pratik olan Büyük Perhiz, İsa'nın tebliğe başlamadan önce çölde uy­guladığı oruç uygulamasına dayanır. Bu perhiz zamanı, Katoliklerce Paskalya'dan 6.5 hafta önce başlar ve bir anlamda Paskalya'ya bir hazırlık anlamı taşır. Büyük perhiz uygulaması pazar günleri hariç tu­tularak kırk gün sürer. Bu uygulamayı Ortodoks kilisesi, Paskalya'dan sekiz haf­ta önce başlatır. Bunlar, cumartesi ve pa­zar günlerini uygulama dışı bırakırlar. Büyük perhiz’in, paskalyadan önceki son haftası kutsal hafta olarak kabul edilir. İsa'dan sonra Havariler, Hz. İsa'nın dirili­şinin anısına uygulanan paskalya'ya hazırlık olmak üzere kendilerini dini bir atmosfere sokmak için oruç tutuyorlardı. Bu dönemde vaftiz adayları hazırlanır, günahkârlar tövbe ederek, Paskalyayı karşılayacak hale getirilirdi. Bu dönemde oruç kuralları çok katı idi. Bu katı kuralla­rı kısmen Ortodoks kilisesi bugüne kadar devam ettirmişse de, Katolik kilisesi, bu orucu et yememek şeklindeki bir perhize dönüştürmüştür. Protestan kileseleri de büyük perhize önem vermektedir. Özel­likle İngiliz Anglikan kilisesi, büyük per­hiz günü oruç tutmaya özen göstermek­tedir.

Hıristiyan geleneği içinde Paskalya'dan altı hafta önce başlayan büyük perhiz, pa­zar günlerini çıkarınca, Paskalya'dan önce otuz altı gün büyük perhiz günü olarak kabul görmüştür. Ancak İsa'nın çöldeki “kırk gün kırk gecelik tuttuğu oruçla zaman olarak uyuşması için” [52]Büyük perhizin ilk pazarından önceki dört gün de eklenerek, Büyük perhiz kırk güne çıkmıştır. Büyük perhizde yağ, yu­murta yemek yasaktır. Paskalyadan altı hafta önceki Çarşamba'ya küllenme çar­şambası adı verilir. Bu çarşambadan ön­ceki Salı'ya da tövbe salısı denmiştir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Roma'da “küllenme çarşamba”sına çok önem ve­rilmiştir. Tövbekarlar bugün günah çı­karmaya başlamışlardır. Bu nedenle üstle­rine kül serpmişlerdir. Daha sonra da çula sarınmışlardır. Bu kül serpme olayı, 8-10. yüzyıllarda da devam etmiştir. Bugün bu, Katolik kilisesinde büyük perhizin ilk gü­nünde, hurma yapraklarından alınan kül­lerle, mensuplarının alnına haç işareti ya­pılarak devam etmektedir. Anglikan ve Lutherci kiliseler de küllenme çarşambasma önem atfetmektedirler. Ortodoks kili­sesi, Büyük perhizi pazartesi baş­lattığından küllenme çarşambasını kutlamazlar.

Kutsal haftanın ilk günü olan Hurma pa­zarı, İsa'nın Kudüs'e girişinin hatırasını yaşatır. Hurma pazarı adını, 4. yüzyıl son­larında Kudüs'te görülen, hurma yaprak­larını, ya da yöredeki ağaç dallarım kut­sayarak bir geçit töreninde taşıma gelene­ğinden almaktadır. Bugün bu adet, kilise­lerde geçit töreninden sonra âyin bö­lümünde üç diyakozun, İsa'nın çarmıha gerilinceye kadarki çektiği acıları ifade eden Matta: 26/36 ve 27/54 cümleleri ilâhi olarak okumasıyla kutlanmaktadır. Bizans ayin usulünde Hurma pazarında, komünyondan sonra düzenlenen geçitte rahip, İsa'nın çektiklerini ifade eden bir ikon taşır. Protestan kiliseleri, Hurma pa­zarı törenlerine pek önem vermez. Büyük perhizin Paskalya'dan önceki son haftası, “Kutsal hafta” olarak adlandırılır ve hurma pazarı ile başlar. Kutsal hafta, İsa'nın acılarını canlandırmak amacıyla kutlanmaktadır. Bu hafta, Katolik ve Ortodokslarca “Büyük Hafta” olarak isim­lendirilir. Kutsal hafta ismini ilk defa, IV. yüzyılda İskenderiye piskoposu Athanasîos ile İstanbul piskoposu Epiphanios kullanmıştır. Önceleri, Cuma ve Cumar­tesi günleri kutsal kabul edilirken, İsa'nın yakalandığı gün olan Perşembede buna eklendi. III. yüzyılın başlarında diğer günler de, kutsal günlerin arasına alın­mıştır.

İznik konsilinden önce (M. 325), Hıristi­yan kiliselerinde en önemli ayin cumarte­si ile Paskalya Pazarı arasındaki gece icra edilirdi. IV. yüzyıl sonlarında her olayı belirli bir günde yapma âdeti yerleşti. Yahuda’nın İsa'yı haber vermesi ve İsa'nın komünyon ayinini başlatması kutsal per­şembe, İsa'nın çarmıha gerilişi ve ölümü kutsal cuma, gömülmesi kutsal Cumarte­si, dirilişi paskalya pazar günlerini hatır­latarak kutlanmıştır.

Paskalya'dan önceki son perşembeye, kutsal perşembe adı verilmektedir. Kutsal perşembe, Hıristiyanlığın ilk dönemlerin­den beri kutlanmaktadır. Rahiplerle halk bu törene birlikte katılmaktaydılar. Yeni Hıristiyanların Paskalya gecesi, yağla vaf­tiz edilmesi için, piskopos özel bir ayinle yağlan takdis ederdi. Katolik kilisesinde, kutsal perşembe sabahı, ertesi yılın ayin­lerinde kullanılacak yağlar takdis edilirdi. Akşam ayininde ise, kutsal Cuma'daki komünyon ayininde kullanılacak ekmek­ler takdis edilirdi. Yine akşam ayininde, İsa'nın havarilerinin ayaklarını yıkaması­nın [53] hatırasına, ayini yöne­ten rahip on iki kişinin ayaklarını yıkar. Ortodoks kiliselerinde de “Kutsal Per­şembe'ler de ayak yıkama, yağ takdisi tö­renleri yapılmaktadır. Anglikan kilisesi bu ayini, fakirlere sadaka dağıtarak kut­lamaktadır.

İlk Hıristiyanlar, İsa'nın çarmıha gerilmesi anısına her Cuma oruç tutuyorlardı. II. asırda Cuma gününün, oruç ve tövbe gü­nü olarak kutlandığına dair belgeler var­dır.

 

Büyük Peygamberler:

 

Eski Ahit’in Nebi­ler bölümünde kendi adlarıyla anılan kitaplar bulunan üç Eski Ahit peygam­beri: İşaya, Yeremya ve Ezakiel. Bakınız: Küçük Peygamberler.

 



[1] Hâ­kimler 6/32; I. Tarihler 8/33.

[2] Tesniye, VII, 13; XXVIII, 4.

[3] Çıkış: XIV, 2.9.

[4] Hakimler, III, 7.

[5] 3. Krallar, 18. 

[6] Tekvin, 11/9.

[7] Örneğin Tirmizî, Menakib 3.

[8] Danyal 5.

[9] Matt. 2.

[10] İstanbul. 1961.

[11] Resullerin işleri 11/24.

[12] Resullerin işleri 11/19-23.

[13] Resullerin işleri 13/14.

[14] Miladi 47 veya 52.

[15] Resullerin iş­leri 15/37-39.

[16] Galatyalılar'a mektup 2/11-13.

[17] Korintoslulara I. Mektup, 9/5-6.

[18] No: 2662.

[19] Yasin: 36/77 ve devamı, Hacc: 22/5.

[20] İsra: 17/81, Enbiya: 21/18.

[21] Menakıb-ı Akşemseddin, 93-94.

[22] Thesmophories.

[23] Navaratri.

[24] Çıkış: 23/17.

[25] Çıkış:  23-16.

[26] Çıkış:  34/22.

[27] Levililer: 23-39.

[28] Çıkış: 23/16.

[29] Yeremya 39/2.

[30] II. Krallar 25/1; Yeremya 52/4.

[31] Resullerin İşleri 2. bab.

[32] II. Krallar 1/1-18.

[33] Sayılar 22-24.

[34] Araf: 7/175-177.

[35] Neml: 27/29-44.

[36] Milan fermanı 313.

[37] En'am: 6/121.

[38] Çıkış: 18/13.

[39] Çıkış: 18/17-23.

[40] Çıkış: 18/24-26.

[41] Araf: 7/172.

[42] Japonca: Zen.

[43] Tekvin: 17/9-14.

[44] Tekvin: 34/14-17.

[45] Çıkış: 4/24-26.

[46] Yeşua: 5/2-9.

[47] Sefer Yovel: 15/33-34.

[48] tr. R.H. Ful­ler, London 1956.

[49] tr. G.R. Beasley-Murray, Oxford 1971.

[50] Resullerin işleri, 13/842.

[51] Resüllerin İşleri 19/19.

[52] Matta 4/2.

[53] Yuhanna: 3/5.