Islam Tarihi - 02 B - Index Web
B
Ba Neb Tetet (Banebdedet, Baned Djedet, Banaded):
Bağışlanma Günü (Keffaret Günü, Yom Kippur):
Baptist Kilise (Vaftizci Kilise):
Bar Kochba (Simeon Bar Kohba):
Basit Realizm (Naive Realizm):
Belçika İtikatnamesi (Confessio Belgica):
Benedikt Kuralları (Benedictine Rules):
Bet Ha-Mikdaş (Süleyman Mabedi):
Beyaz Giyinenler (Şvetambara):
Biçim Tenkidi (Form Criticism):
Bodhi Ağacı (Bo Ağacı, Bodhi Gaya):
Bohemya İtikadnamesi (Confessio Bohemica):
Brockelmann, Carl (1868-1956):
Budizm'de İnanç Doktrini Ve İbadet:
Bulgakov, Sergey Nikolayeviç: (1871-1944):
Bulttmann, Rudolf (Karl): (1884-1976):
B
Ba:
(1) Sabiilikte masiqta töreni öncesi kurban edilen güvercine verilen ad. Bunun etinin bir kısmı yenir, kalanı ise tören sırasında yapılan özel ekmeklerle (Fatiri) birlikte tören sonrası kült kulübesi avlusuna gömülür.
(2) Eski Mısır dininde ruhun başlıca görünümlerinden birisi; can. Ruh, kuş şeklinde düşünülür ve onun göğe çıkabileceğine, mezardaki mumyaları ziyaret edebileceğine ve çeşitli suretlere girebileceğine inanılırdı. Bakınız: Ka.
Ba Neb Tetet (Banebdedet, Baned Djedet, Banaded):
Eski Mısır dininde barışçıl ve üstün bir karaktere sahip olduğuna inanılan koç tanrı. Kült merkezi Mendes'ti.
Baal:
Aramca “efendi, sahip, rab”. Sami toplumlarca tarımsal ve hayvansal verimlilikle ilişkili görülen tanrısal varlık; birçok tanrının lakabı. Çoğu tanrının gerçek isminin bir sır olduğuna inanıldığından, Fenikeliler yerel tanrılarının çoğunu Baal lakabıyla adlandırırlardı. Bu tanrıların gerçek isimlerinin bir sır olduğu inancı, yabancıların o tanrılara yönelerek onlara tapınanlara üstünlük kurmalarını engellemek düşüncesinden kaynaklanmış olabilir. En önemli olan Baal; Mot, Aleyin ve Anat'ın babası olan Baal Tsafon (kuzeyin sahibi) ya da Baal Lübnan'dır. Yüce tanrı El’in düşmanı olan ve gerçek adının Addad (hava tanrısı) olduğu düşünülen Baal Tsefon, sonunda El tarafından öldürülmüştür. Diğer Baal’lar arasında Baal şamin (gökyüzünün efendisi) dikkati çeker. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes'te de bahsedilen bu tanrı, güneş karakterli bir uluhiyettir. Ayrıca Tyre'de tapınılan ve diğer ismi Melkart (şehrin kralı) veya Melech olan Baal da güneş karakterli bir tanrıydı. Sidon'da tapınılan Baal, sağlık tanrısı Eşmun'dur. Kartaca'da tapınılan Baal Hammon ya da Baal Ammon ise bir gökyüzü ve verimlilik tanrısıydı. Romalılar bunu sonradan Jüpiter Ammon ismiyle kendi panteonlarına kattılar. Kartacalıların bir başka tanrısı olan Tanit’in de lakabı “Baal'ın yüzü” idi. Bunlardan başka Baal ismiyle bilinen tanrılar arasında Baal Gad, Baal Hermon ve Zebulan kabilelerinin tanrısı Baal Zebulon vardı.
Filistin bölgesinde Hz. İbrahim’in göçünden önce yaşayan yerli halk olan Kenanlıların Tanrılarına verilen isimdir. Daha çok, bolluk ve bereket Tanrısı olarak bilinen Baallar, Sami dillerinde “sahip” veya “Efendi” anlamına gelmektedir. Baal, kanatlı bir varlık olarak düşünülür, çoğulu Baalim'dir. Bazen bu kelime “okların Efendisi” veya “okçular” anlamında kullanılmıştır. Kenan bölgesinde Baal, toprağın verimi için suların efendisi olarak da düşünülmüştür. Yağmurun onun hakimiyetinde olduğuna inanılmıştır. Eski İbranicede Baal, “Bulutlara Binen” anlamına geliyordu. Aramice “Baal Semin”, göklerin efendisi demekti, Kenanlılar, bereketin yedişer yıllık dönemler izlediğine inanıyorlardı. Bunun için Hayat ve Bereket Tanrısı Baal’in ölüm ve kısırlık Tanrısı Mot ile mücadele halinde olduğunu tasavvur ediyorlardı. Baal, galip gelirse, yedi yıl bolluk, Mot yenerse yedi yıl kıtlık oluyordu.
Diğer yandan Baat, sadece bereket Tanrısı değil, Tanrıların kralıydı. Baal'e, Mısır'da da yeni krallık döneminde tapınılmış ve onun adına birçok tapınak inşa edilmiştir. Yahudi Kutsal kitabı Eski Ahitte birçok yerde Baallerden bahsedilmiştir, İsrail oğullarının Filistin'e göçleri esnasında ve göçten sonra yerli halkın tapınakları olan Baallerden etkilendiklerini görüyoruz. Hâkim Gideon'un adı Yerubbaal idi. [1]Baal adı M.Ö. IX. yüzyıldan sonra lanetlenmeye başlamıştı. Hoşea dönemine gelindiğinde (M.Ö. VII. yüzyıl) Baal kültüne karşı düşmanlık şiddetlenmişti.
Baal Şem:
İbranice “Adın Efendisi” demek olan bu kelime, Yahudilikte Tanrının kutsal adlarının gizli bilgisi ile hastaları iyileştirdiğine inanılan kişiyi temsil ediyordu. Bunun için birçok Yahudi mistiğine Baal Şem denmiştir. Kutsal adm etkisine duyulan inancı sergileyen Yahudi şairlerine de Baal Şem denmiştir. Meselâ, Benyamin ben Zerah (XI. yüzyıl) bunlardan biridir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Doğu Avrupa'da Baal Semlerin şifalı otlar ve koca karı ilaçları kullanarak Yhvh'nin ismini zikrederek hastaları iyileştirdiklerine inanılıyordu. Baal Şem'ler, Tanrının ismini taşıyan muskalar yazarlardı. Bunlar, cincilikle de uğraşırlar ve cinleri kovduklarına inanılırdı. Bunların çalışma modeli, Manevi bir tedavi yolu açmıştı. Diğer hekimlerle rekabete giriyorlardı. Baal Şem'lerin en ünlülerinden birisi, Hassidi hareketinin kurucusu olan İsrael ben Eliezer idi. Eliezer etkileyici bir liderdi.
Baal Şem Tov:
İbranice. “iyi ismin sahibi”. Hasidizmin kurucusu Israel ben Eliaser’in (1700-1760) lakabı. Ona bu lakabın, tanrı ismi ile yazdığı muskalar ve şifalı otlar vasıtasıyla gösterdiği mucizeler nedeniyle verildiği söylenir. Bakınız: Hasidizm.
İbranice “kutlu adm efendisi” anlamına gelmektedir. Asıl adı, İsrael ben Eliezer'dir. Hasidi hareketinin kurucusudur. Mistik eğilimler içinde hayata bakan Baal Şem Tov'un avamın arasına katılması, bedeni çileciliğe karşı çıkması, bedenin kutsallığına inanması, Yahudi âlimler arasında büyük tartışmalara neden olmuştur, Kabalizm'deki katı çileciliğe karşı çıkmış, tedaviyi daha çok doğal otlarla yapmış ve bu alanda büyük şöhret sahibi olmuştur.
Baal Şem Tov, basit kıyafetlerle Tanrı meczubu görüntüsü vererek halk içine karışmıştır. “Yükselmek için, alçalmak gerektiğini” savunmuştur. Şem Tovun öğretisi üç temele dayanıyordu:
1- Tanrı ile kaynaşmak,
2- Bedenin olağan biçimi ile ibadet, (Allah’ın rızası için yapılan her iş kutsaldır.)
3- Madde dünyasında esir olan ilâhi kıvılcımları kurtarmak.
Şem Tov'un yaşantısındaki hafif meşreplik, daima tenkid konusu olmuştur. Çünkü o geleneklere karşı ilgisiz kalmıştır. Ancak Şem Tov yine de Yahudiliğe yeni bir dünya görüşü kazandırmıştır.
Baal Ve Astarte:
Baal ve Astarte, Kitab-ı Mukaddes'te sık sık zikredilen iki Kenaanlı Tanrıdır. Baal erkek Tanrı olarak görülmekte; Astarte ise onun eşi olarak kendini göstermektedir. Yine Güney-Arabistan'da Astar adı ile bir Tanrı bilinmektedir. Mezopotamya'da ise, İsthar adında bir Tanrıça vardır. Kenan'da Astarte, özellikle hayvanlar için-bir verimlilik tanrıçasıdır. [2]Bu Tanrıya özellikle Sidon'da ve Ascalon'da ibadet edilmektedir. Kudüs'te de ona tahsis edilen bir kült vardır. Baal kelimesi “sahip” ve “eş” anlamına gelmektedir. Babil'deki Bel de aynı isimdir. Bel, Babil’in birçok yerinde verimlilik Tanrısı olarak tebcil edilmektedir. Tanrı Bel, şu isimlerle de anılmaktadır: Baal Peor, Baal Gad, Bal Perâcim. Büyük Fenike sitesinde yedi Baal biliniyordu. Bu Baallerin isimleri zikredilmez. Yine de Baal, Fırtına Tanrısı Hadad ile aynı seviyeye gelmiştir. Bu Tanrı, Temmuz sıcaklığı ile kayboluyor ve sonbahar yağmurlan ile yeniden görülüyordu. Tyr'de onun uyanışının bayramı kutlanıyordu. Fenikelilerin ve Aramilerin büyük Tanrıları olarak, göklerin Baal'i olan Baalshamem tanınmıştı. Onun belli başlı tapınaklarından biri Antakya yakınlarındaki Casios tapınağı idi. Bu tapınak, Baal saphon adı altında biliniyordu. Fenikeli denizciler Baal kültünü, Mısır'a kadar götürmüşlerdi. [3]
Eski Ahit, Baal ve onun eşi olan Astarte'yi bazen tekil, bazen de çoğul olarak sık sık zikretmektedir. İsrailliler, Kenan ülkesini fethettikleri zaman, toprağı bereketlendirmek için Baallere ve Astartelere ibadet etmişlerdir. [4]Hakimler ve peygamberler, Yahve kültü ile Kenaan'ın tabiatçı Tanrılarına yapılan kült arasındaki uyumsuzluğu tanıtmak için sürekli savaşa girişmişlerdir. Baal'e karşı girişilen bu savaşta Elie'nin Karmeideki kurbanı, kesin bir tarihi belirlemektedir.[5]
Baal-Zebub (Beelzebub):
Filistin'de eski Ekron şehrinin tanrısı. Daha sonraları Yahudiler ve Hıristiyanlarca baş şeytanın lakabı olarak kullanıldı. Ayrıca Ortaçağda paganizmin ve büyücülüğün patronu sayıldı.
Baalat:
Ugr. “hanımefendi”. Biblos'un baş tanrıçası olan Baalat, Mısır'da Hator'la, Eski Yunan'da ise Astarte ile özdeşleştirilmiştir.
Baalim (Baal):
Filistin-Ürdün bölgesindeki yerel Baal kültü. Kitab-ı Mukaddes'te İbrani peygamberler sürekli olarak, Yahve'ye tapınmayla yerel Baalim kültünü karıştırmaya çalışanları uyardılar ve buna karşı çıktılar.
Baalith:
Eski Mezopotamya aşk, ay ve yeraltı dünyası tanrıçası; aynı zamanda ağaçlar, su kaynakları ve kuyular tanrıçası; Tammuz, Dumuzi ve Adonis’in kız kardeşi ve metresi olarak kabul edilen İştar’in eski bir görünümü. Baalith, büyük tanrıçanın bir lakabıdır.
Bâb:
Arapça. “kapı”. Bâbiliğin kurucusu ve Bahâiliğin üç büyüğünden birisi olan Mirza Ali-Muhammed’in (1819-1850) unvanı, Şiraz'da doğan Ali Muhammed, 1840'ta şeyhîlîk tarikatı mensubu Seyyid Kazım Rüşdî’nin talebesi oldu. 1844'te Kazım Rüşdî’nin ölümü sonrası Mirza Ali, kendisini geleneksel şii inancına göre beklenen 12. imama açılan kapı anlamına, Bâb ilan etti. Kendisine has görüşleriyle etrafına müritler topladı. Hurufu'1-hayy ismi verilen 18 müridini görüşlerini yaymak üzere İran'ın çeşitli eyaletlerine gönderdi. Bu sebeple kendisiyle birlikte 19 olan sayı, kutsal kabul edilmektedir. Halkın desteğini de kaşanan Mirza Ali, resmen Bâb olarak tanınmak istedi. Yaptığı mücadeleler sonunda tutuklanarak Mahku kalesine kapatıldı (1847). Bir yıl sonra bir başka yere nakledilen Ali Muhammed, 1850'de Tebriz'de idam edildi. Kemikleri birkaç yıl sonra Bahailer tarafından Filistin'de Karmel dağında yaptırılan bir türbeye gömüldü. Tutuklanma öncesi, önce kendisinin 12. imam olan İmam Mehdi olduğunu, sonra da tanrının yeryüzüne inmiş görüntüsü olduğunu ileri sürmüştür. Bakınız: Babîlik.
Bâb-ı Fetva (Bâb-ı Meşihat):
“Şeyhul-islamlık kapısı” olarak da bilinir. Osmanlılarda şeyhülislamlık makamına ve fetva dairesine verilen ad. Bakınız: şeyhülislam.
Baba:
Bektaşilik, Haydarilik ve Kalenderilik tarikatlarında şeyh yerine kullanılan tabir. Baba unvanlı sûfîler 10. yy'dan itibaren görülmektedir. Baba Kûhî (ö. 1050) ile Baba Tahir Uryân (ö. 1055) bu unvanla meşhur olan sufilerdendir. Bektaşîlikte Babalar, Hacıbektaş'taki Pir Evi’nin Eyvallah Kapısı'nda yetiştirilirlerdi. Burada Baba adayı Dede baba tarafından belirli bir tarikat disiplini altında yetiştirilirdi. Baba olan derviş ya halihazırdaki bir tekkenin şeyhliğine getirilir ya da yeni bir tekke açmaya hak kazanmış olurdu.
Bâbâ (Mâbâ):
Kaynaklarda “Harranlı Bâbâ” ya da “Harran'ın tanrısı Bâbâ” olarak bahsedilen Bâbâ, yaşadığı zaman tam olarak bilinemeyen ancak MS 4. yy'da yaşamış olabileceği tahmin edilen ve Harranîlerce peygamber olarak kabul edilen bir kişidir. Bâbâ tarafından yazılan ve “Bâbâ'nın Kehaneti” ve “Bâbâ’nın Kitabı” diye isimlendirilen kitap, Harranilerin dinî literatürleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bu kitaptan bazı fragmentler Süryani yazar Dionysius bar Salibi ile Arap yazar İbn el-Adîm’in eserlerinde günümüze kadar ulaşmıştır.
Babaîlik:
Anadolu'da 13. yy'da Baba İlyas (ö. 1240) tarafından kumlan ve Türkmenler arasında yayılan bir tarikat. Babaîlik, adını daha ziyade yaptığı ayaklanma ile duyurmuştur. Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak tarafından başlatılan ayaklanma 124O'ta şiddetli bir şekilde bastırıldı ve önce Baba İlyas, sonra da Baba İshak öldürüldüler. Baba İshak’ın peygamberliğini iddia eden bu tarikat daha sonra Bektaşîlik içinde erimiştir.
Bâbek:
(ö. 838) Hürremiye ekolü içerisinde yetişen ve merkez edindiği Bazz'da çeşitli isyan hareketlerine önderlik eden bir kişi. Hürremilerden Cavidan ibn Sehl’in taraftan olan Bâbek, onun ölümü üzerine Cavidan'ın ruhunun kendisine geçtiğini iddia ederek cemaatın başına geçmiş ve sonra Abbasi halifesi Me’mun'a karşı ayaklanmıştır. Bazz'daki bu isyanı bastırmak üzere Me’mun'un gönderdiği güçler başarılı olamamışlar ve halife Mutasım dönemine kadar Bâbek’in hareketi varlığım sürdürmüştür. Sonunda Afşin’in komutasındaki güçler Bâbek’in isyanını bastırmış ve onu yakalayarak idam etmişlerdir. Bakınız: Bâbekîlik.
Bâbekîlik:
Bâbek ve ona uyan grupların temsil ettikleri sapkın bir akım. Sahip olunan mal ve kadınların ortak kullanımını kabul etmeleri ve tenasühe inanmaları en çarpıcı özellikleri olarak bilinir. Ayrıca İslam'ın haram saydığı birçok davranışı helal kabul etmesiyle de tanınan bu hareket, bası İslam mezhepler tarihçilerince İbâhiye ve Hürremiye mezhepleri içerisinde değerlendirilir.
Babil:
Mezopotamya bölgesine Kitab-ı Mukaddes'te verilen isim; Babil devletinin başkenti. Kitab-ı Mukaddes metinlerinde Babil, kötülük ve putperestliğin merkezi olarak görülür.
İbranice Bavel veya Babel olarak adlandırılır. Babil'i şöhrete ulaştıran 3. Ur hanedanının çöküşünden sonra, Amori hükümdarı Sumu Abum olmuştur. Onun kurduğu devletin çekirdeğini Babil oluşturmuştur. Dönemin en tanınmış hükümdarı olan Hamurabi (M.Ö. 1792-1750) bölgede üstün bir egemenlik kurmuştur. Babil, Hamubari krallığının başkenti olmuştur. Bu dönemde Babil, hem siyasi hem de ekonomik yönden güçlü bir duruma gelmiştir. M.Ö. 1595'de kent, Kassitlere geçmiş ve dörtyüz yılı aşkın bir süre bunların elinde kalmıştır. Babil’in en büyük Tanrısı Marduk, Mezopotamya'da en önemli tanrı olarak kabul görmüştür. Bu, Babil’in saygınlığını gösterir. Babil, Elamlıların yağlamadığı M.Ö. 1158 tarihine kadar Kassitlerin elinde kalmıştır. M.Ö. 1124-1103'de I. Nabukadnezar ve hanedanı Babil'i başkent yapmıştır. Bu hanedanlık bir asra yakın sürmüştür. M.Ö. 1000 yılından önce Arami göçü Babil'deki dengeyi bozmuştur. Bu tarihten itibaren Asur devletinin yıkıldığı VII. yüzyıla kadar Aramilerle işbirliği yapan Keldanİler de işin içine girerek Arami-Asur mücadelesi başlamıştır. Babil M.Ö. IX. yüzyıldan VII. yüzyılın sonuna kadar kesintisiz Asur hakimiyetinde kalmıştır. Daha sonra Kaideli Nabopolassar, M.Ö. 626'da bir hükümdarlık kurarak Babil'i başkent yapmıştır. Onun oğlu II. Nabukadnezar bu devleti büyük bir imparatorluk haline getirmiştir. Yahudileri Babile sürgün etmiştir. Bu arada kent nüfusu iyice karışmıştır. Onun halefi Nabunaid, oğlu Belşazarı Babil'de vekil olarak bırakıp Arabistan'da on yıl boyunca savaş yapmıştır. Kyros komutasındaki Persler (M.Ö. 539) Babil'i işgal ederek, Kaide hakimiyetine son vermişlerdir. Pers yönetimi altındaki Babil, kurumlarının büyük bir çoğunluğunu korumuştur. Herodot, bu dönemde Babil’in çok görkemli bir şehir olduğunu yazmaktadır. M.Ö. 331'de Büyük İskender, Babil'i işgal etmiş ve kenti yeniden onanmıştır. İskender, Babil'i, imparatorluğunun başkenti yapmak istiyordu, ancak M.Ö. 323'de öldü. İskender’in fethi ile Babil bu defa da Yunan kültürünün etkisi altına girmiştir. Babil'de Helenistik kültür oldukça gelişmiştir.
M.Ö. 312'de Babil Selevkos hanedanının yönetimine girmiştir. Yeni kurulan Seleukeia şehri başkent yapılmıştır. Babil Nabukadnezar’ın döneminde dünyanın en büyük kenti olarak kendini gösteriyordu. En önemli olan yapı, Marduk'un büyük tapınağı Esagila ve yanındaki zigurattı. Yaygın olarak Babil kulesi adıyla bilinen zigurat 91 metreyi bulmaktadır. Tepesinde bir tapınağın bulunduğu ve teraslar halinde yedi kat yükseldiği görülmektedir. Eski Yunan kaynakları, Babil’ın asma bahçelerinden söz eder. Bugün Babil, Irak'ın orta kesiminde bir ildir. Irak'ın üçüncü küçük ilidir. İl merkezi el-Hille, Bağdat'a giden kara ve demir yolu üzerinde bulunmaktadır.
Babil-Asur Dinî:
MÖ 4000 yıllarından itibaren Mezopotamya'da yerleşik olan Sümerliler, Akadlar, Amoritler ve Asurluların çok yönlü inançlarından kaynaklanan dinsel yapı. Genellikle gök cisimlerine dayalı politeist tanrı tasavvuru yanı sıra birçok yerel kült de dikkat çekicidir. An, Enlil ve Ea üçlüsü yanı sıra şamaş, Sin ve İştar en meşhur ilahlar arasındaydı. Mabetlerde tanrılar için kurban törenleri düzenlenir ve tanrıların oturduğuna inanılan yüksek kuleler yapılırdı. Bu kuleler arasında en önemli olanı yaklaşık 90 metre yüksekliğindeki ünlü Babîl kulesidir. Astroloji, büyü, sihir ve kehanet Babil-Asur dininin önemli özellikleri arasındadır.
Babil Kulesi:
Tekvin. ll:l-9'a göre, göğe kadar ulaşan kule. Buradaki kıssaya göre kulenin yapımından hoşlanmayan tanrı, bunu İnşa edenlerin dillerini karıştırdı. Böylelikle onlar arasında iletişim sorunu yaşandı ve kulenin yapımı durduruldu.
Kitab-ı Mukaddes'te Babil kulesi efsanesi, Tekvin kitabında anlatılmaktadır. Tekvin 11/1-9'a göre Babilliler “başı göğe değen” bir kule yaparak meşhur olmak istemişlerdir. Tanrı, işçilerin lisanlarını, birbirlerini anlayamayacakları kadar karıştırarak kulenin yapımını durdurmuştur. Böylece kule bitirilememiş ve halk dört bir tarafa dağılmıştır. Bu kulenin, Babel veya Bavel olarak bilinen zigurattan esinlenerek yapıldığı da söylenir. Ancak Babil kulesinin bu zigurat olması ihtimali de vardır. Babil, Kitab-ı Mukaddeste menfi bir anlamda “Dünyanın bütün dillerinin karıştırıldığı bir yer” olarak anlatılmaktadır. [6]
Babil Sürgünü:
MÖ 586'da Babillilerin Yahuda krallığına saldırması ve Kudüs'ü yakıp yıkmalarıyla burada yaşayan Yahudiler için esaret ve diaspora dönemi başladı. Zira Babilliler, işgal ettikleri yöreyi yakıp yıkmakla kalmadılar, buradaki halkı esir alarak Babil'e götürdüler. Bu esaret ve sürgün hayatı, MÖ 538'de Pers kralı Kurus'un (Cyrus) Babil'i fethine kadar sürdü. Kuruş, Yahudilerin ülkelerine dönmelerine izin verdi. Bir kısmı katiplerden Ezra (Uzeyr) ve Nehemya öncülüğünde Filistin'e dönerken, buraya yerleşmiş ve yerli halkla kaynaşmış olan bazı Yahudiler ise burada ikamet etmeyi tercih etti. Babil Sürgünü, Yahudilerin çeşitli Mezopotamya kültlerinden etkilenmeleri, mehdilik düşüncesini geliştirmeleri ve inançlarında ırka dayalı milliyetçilik düşüncesine yer vermeleri açısından önemlidir.
Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Yahudi krallığının düşmesinden sonra Babil'e sürülmeleri ile başlayan, M.Ö. 539'da Pers hükümdarı II. Kyros'un dönme izni ile sona ermiş olan dönem, Yahudi tarihinde Babil sürgünü olarak bilinmektedir. Babil sürgünü Yahudi tarihi ve kültürü için çok önem taşımaktadır. Yahudiler Babil'de İran kültürü ve yerli Mezopotamya kültürü ile haşir neşir olmuşlar ve İran kültürünün tesirinde kalmışlardır. Yarım asra yakın bir zaman Babil'de kalan Yahudilerin bir kısmı M.Ö. 539'da Filistin'e dönmeyi kabul ettikleri halde bir kısmı Babil'de kalmayı tercih etmişlerdir. Yahudiler ilk Diasporayı burada yaşamışlar. Sinagog kültürünü burada geliştirmişlerdir. Burada kalan Yahudiler, Mişna yorumunu kendilerine göre geliştirerek, Babil Talmud okulunu kurmuşlardır. Babil sürgününde Yahudiler, dini kimliklerini korumak için büyük mücadele vermişlerdir. Bu sürgün döneminin süresi konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları sürgünün M.Ö. 608-538 yıllarında olduğunu ileri sürerken bazıları, M.Ö. 586-516 yıllarında olduğunu ileri sürmektedirler. Babil sürgününün en önemli meyvesi Babil Talmududur. Babil Talmudunun Filistin Talmudundan birçok yorumda ayrıldığı görülmektedir. Babil sürgünü döneminde Yahudilere dini kimlik veren unsurlardan biri de sünnet olayıdır. Yahudiler Babil'de sünnete milli bir unsur olarak sarılmışlardır.
Babil Talmudu (Talmud Bavli):
Yüzyıllar boyu sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldıktan sonra Babil bölgesindeki Yahudi bilginlerince yazıya geçirilen ve yaklaşık 6.000 sayfadan oluşan Yahudi öğreti ve yorumlar ansiklopedisi; Mişna ve Mişna'nın Babil bölgesindeki yorumu olan Babil Gemarasi’nın birleşmesinden oluşan eser. Bakınız: Talmud.
Babîlik:
1844'te Mirza Ali Muhammed tarafından kurulan mezhep. Kendisine “Bâb” unvanını veren ve görüşleri nedeniyle 1850'de idam edilen Mirza Ali, tanrı ile mistik birleşmeyi ve şer'i sınırlamalara karşı ahlakî serbestliği savundu. İran hükümetinin takibatı üzerine taraftarları İran dışına kaçtı. Babilik sonradan Bahailik içinde varlığını sürdürdü. Babîliğe göre peygamberlik, Hz. Muhammed sonrası da onun soyu yoluyla devam etmiş ancak 12. İmam’ın gizlenmesiyle 1000 yıllık bir kesinti dönemine girmiştir. Nihayet zamanı geldiğinde önce Ahmed el-Ahsai (ö. 1826), sonra Kazım Rüşdî (ö. 1844) ile devam etmiş ve onun ölümüyle de Mirza Ali Muhammed peygamber olmuştur. Ali Muhammed, el-Beyân isimli kitabının kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini söyler. Bakınız: Bâb.
XIX. yüzyılın çok önemli dini cereyanlarından birisi de Babilik'dir. Bahailiğin başlangıcını temsil eden Babiliğin kurucusu 1819 yılında Şiraz'da doğmuş olan Mirza Ali Muhammed'dir. 1849 yılında idam edilmiştir. Mirza Ali Necef'e gelmiş, Seyyit Kazım Reşti'den ders almıştır. Kazım Reşti'den sonra onun yerine geçmiştir. Mirza Ali, Mehdiliğini ilân için Mekke'ye gitmiştir. Mirza Ali, Babilik davetine ilk defa 1844'de Şiraz'da başlamıştır. Mirza Ali Muhammed, kendisinin beklenen imama açılan bir Bab olduğunu iddia etmiştir. Daha sonra bizzat imamın kendisi olduğunu beyan etmiştir. Babiliğin temel prensipleri şunlardır:
1- Allah birdir ve Mirza Ali Muhammed Bab, içinde Tanrının göründüğü aynadır. Ona bakan Tanrıyı görür.
2- Hz. Muhammed, son peygamber değildir.
3- Bab, bütün peygamberlerin gerçek temsilcisidir. Ve bütün peygamberler onun kişiliğinde birleşmişlerdir.
4- Babilik bütün dinleri içine almaktadır.
5- Babilikte namaz kişinin isteğine bağlıdır.
6- Yılda ondokuz gün, güneşin doğuşu ile batışı arasında oruç tutulur. 11-42 yaş arasındakiler oruç tutabilir.
7- Her yıl sahip olunan malların beşte biri vergi olarak verilmelidir.
8- Bütün insanlar eşittir. Erkek kadın eşitliğine de inanırlar. Dul kalan kadın ve erkek evlenmek zorundadır.
9- Boşanma durumunda 19 defa daha boşanmış eşlerin birlikte olma hakları vardır.
10- Kadınlar için tesettür şart değildir. Erkeklerle birarada oturabilirler.
11- Din yönünden pis diye birşey yoktur. Dine girenler bütün pislikten temizlenmişlerdir.
12- Babiliğin kutsal kitabı el-Beyan'dır. Mirza Ali Muhammed, İlâhi irade tarafından el-Beyan'ın kendisine nazil olduğunu söylemektedir. El-Beyan, onlara göre Kur'an-ı Kerim'i hükümsüz bırakmıştır.
Yapılan araştırmalar el-Beyan'ın dil ve gramer yönünden bozuk olduğunu ortaya koymuştur. El-Beyan'daki düşünce seviyesi çok düşüktür. Mantıksızlık ve tutarsızlıklar vardır.
Mirza Ali Muhammed’in öldürülmesinden sonra Bahaullah ile Subh-i Ezel’in liderliğinde Babilik iki önemli kola ayrılmıştır. Babilerin yönetimi 19 kişilik bir grup tarafından yapılmaktadır.
Bacchus (Bakhus):
Dionysus ile özdeşleştirilen bir Frigya bitki tanrısı. Ona özellikle bir şarap tanrısı olarak tazim edilirdi.
Badessy:
Haiti dininde Damballah ile özdeşleştirilen ikinci dereceden bir gök tanrısı.
el-Bağdadî:
(Ebû Mansur Abdulkâhir El-Bağdadî, ö. 1037)
İslam dünyasında dinler tarihine ilişkin ilk önemli eser verenlerden birisi. Onun tarafından yazılan el-Fark beyne'l-Fırak, İslam kültürü içerisinden kaynaklanan çeşitli sapkın mezheplerin yanı sıra İslam dışı birçok dinsel gelenek hakkında da önemli bilgiler ihtiva etmektedir.
Bağışlama (Absolution):
Hıristiyanlıkta bir tövbe sakramentidir. Bununla rahip, katolik kilisesinin açıkladığı şartlar içinde tövbekara, günahlarının Allah tarafından affedildiğini ifade etmektedir. Lâtince, çözmek, ayırmak anlamına gelen Absolvere kelimesinden gelen Bağışlama, Hakarete uğramış birine yöneltilen hataların bağışlanmasıdır. Bağışlama, yöneltilen suçlu tarafından hatanın itirafım ve tekrar işlenmemesini gerekli kılmaktadır. Şüphesiz bu itiraf açık veya özel olarak yapılmalıdır.
Bağışlanma Günü (Keffaret Günü, Yom Kippur):
Yahudi takvimindeki en kutsal gün olan, yılın ilk ayı Tişri’nin 10. günü. Bir gün önceki akşamdan 10. günün akşamına kadar oruç tutulur. Eskiden bunun başrahip tarafından tapınakta yapıldığı söylenir. Bu günü Yahudiler genellikle sinagoglarda ibadetle geçirirler. Bu günde günahların bağışlanması için topluca dua edilir. Bağışlanma Günü akşamında şofar (koçboynuzu) çalınmasıyla oruç sona erdirilir.
Bahailik:
Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi ve halefi Mirza Hüseyin Ali (1817-1892) tarafından kurulan dinsel akım.
Bahaullah lakabıyla anılan Hüseyin Ali, 1852'de Bab Mirza Ali Muhammed’in müjdelediği kişinin kendisi olduğunu iddia ederek İslam, Hıristiyanlık ve modern panteist görüşlerin sentezinden oluşan bir sosyal ahlak anlayışına dayalı bir öğretiyi savundu. Başta Kitabu'l'İkan ve Kitabu'l-Akdes olmak üzere yazdığı çeşitli kitapların kendisine gelen vahiyleri ihtiva ettiğini savundu. Evrensel barış, sevgi, tanrının birliği ve peygamberlerin gerçekliği düşüncesini ön plana çıkaran Bahailik, vahyin her çağda devam ettiğini ve dinler arası harmoniyi savunur. Hayfa'daki büyük Bahai tapınağında her dinin sembolüne yer verilir. Bakınız: Bahaullah.
Bahailik, Bahaullah olarak bilinen Mirza Hüseyin Ali tarafından tesis edilen dini bir cereyandır. Bazı kaynakların, Bahailiği bir din olarak takdim etmesine karşılık, Bahailik bir din değildir. Bahailik İslâmiyeti yozlaştıran bir reform hareketidir. Bu durumda olsa olsa, İslâmiyetten uzaklaşan sapık bir mezhep hareketidir.
Bahaullah, Babiliğin kurucusu olan Şirazh Ali Muhammed Bâb'ın müritlerindendir. Daha sonra Babilik içinde bir grubun lideri olmuştur. İşte bu hareket, daha sonra Bahailiğin doğuşunu hazırlamıştır. Bahaullah, XIX. yüzyılın sonlarına doğru “Tanrının kendisinde zuhur edeceği Kutsal Ruh olduğunu” ilân etmiştir.
Bahaullah, Tanrının kendisinde zuhur edeceği son kişi olduğunu da söylemiştir. Kendisi el-Akdes adını verdiği bir kitap yazmıştır. 28 Mayıs 1892'de ölen Mirza Hüseyin Ali'nin yerine “Abdül-Baha” diye tanınan oğlu geçmiştir. Bahailik hareketi canlı şekilde faaliyetlerine devam etmektedir. Amerika'da, Hindistan'da ve İngiltere'de bir hayli mensubu bulunmaktadır. Bahailer Türkiye'de de faaliyet göstermektedirler. Bahailer, Bahailiğin din olduğunu savunmaktadırlar. Çünkü Bahailiğin din olarak kabulünün lâik sistemde diğer dinlere verilen dini hürriyeti kazandıracağına inanmaktadırlar. Bahailik, emperyalist güçlerin desteğinde halâ İslâm alemini itikadi yönden tehdit eden ciddi tehlikelerden biridir. Bahailiğin prensiplerine göre, Bahaullah'ın yazdığı yazılar, Tanrısal vahiydir. Bu öğretilerin, çağımızın birçok problemini çözeceğine inanılmaktadır. Bahailik hareketi, dinlerin birliği üzerinde ciddi şekilde durmaktadır. Zaten Bahaullah’ın özel görevi, dinlerdeki ayrılığı kaldırarak evrensel bir inanç meydana getirmektir. Bahaullah’ın öğretilerini kabul edenler, Bahai cemaatine kabul edilmektedirler. Her bahai, hergün dua etmek, yılda 19 gün oruç tutmak, alkol kullanmamak, tek evliliğe riayet etmek, evlenirken ebeveynin rızasını almak, her ayın ilk gününde 19 gün ziyafetine katılmak zorundadır. Bu yemekte dua, dini metinleri okuma, taşıma ve günlük hayatın problemlerini dile getirme gibi konular gündeme getirilmektedir. Dünyanın birçok yerinde Bahai mabedleri bulunmaktadır. Amerika'da, İllinois eyaletindeki Wilmet’te, Almanya'da Frankfurt'ta, Uganda'da, Kompala'da, Sidney'de ve Panama City'de Bahailerin ibadet evleri vardır. Bahai cemaatinin yönetimi dokuz kişilik yerel ruhani komisyonun seçimiyle yapılmaktadır. Bu komisyon, Bahai cemaatinin tüm problemleri ile ilgilenir. Bir ülkede yaşayan bütün Bahailer, temsilcilerini seçerek, bu temsilcilerden oluşan bir meclis daha meydana gelmektedir. Bu meclis, tüm ülke çapında dokuz kişilik milli ruhanî meclisi seçer. Dünyadaki milli ruhanî meclisler, ara ara uluslararası bir toplantı yaparak, dokuz kişilik en yüksek evrensel adalet meclisini seçerler. Evrensel adalet meclisi, Bahaullah'ın öğretileri doğrultusunda, dünya Banallerini idare eder. Bu meclis en yüksek seviyede Bahailerin problemlerinin çözüm yeridir. Evrensel Adalet meclisi, İsrail Hayfa'da Bab'ın ve Abdülbaha'nın türbelerinin yakınında Akka'da Bahci'deki Bahaullah türbesinin yanındadır.
Bahaullah: (1817-1892):
Arapça. “Allah'ın ihtişamı”. Bahaîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali’nin lakabı. Bâbîliğin kurucusu olan Bâb Mirza Ali Muhammed’in müridi olan Hüseyin Ali, Bâb’ın ölümü üzerine cemaatın başına geçen üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanına gitti. Onun gözden düşmesi üzerine taraftarlarıyla birlikte Bağdat'a yerleşti. Ancak Osmanlı hükümetinin şüphesi üzerine İstanbul ve Edirne'ye sürgün edildi. Kendisinin beklenen mehdi olduğunu iddia eden Hüseyin Ali, sonradan Akka'ya sürüldü ve burada öldü. Kendisinden sonra yerine geçen oğlu Abbas Efendi, 1920'deki ölümüne kadar Bahailerin ruhani lideri olarak yaşadı. Bakınız: Abbas Efendi.
Mirza Ali Muhammed’in yani Bâb'ın müridi olan Bahaullah, (Mirza Hüseyin Ali Nuri) Bâb'ın İran'da idam edilmesinden sonra, Babî hareketinin başı olan üvey kardeşi Mirza Yahya'nın yanma gitmiştir. Daha sonra Bahaullah, adamları ile birlikte Bağdat'a gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu yönetiminin dikkatini çeken Bahaullah, 1863'de İstanbul'a, 1864'de de Edirne'ye sürgün edilmiştir. Edirne'de -kendisinin mehdi olduğunu iddia edince, yönetim Bahaullah'ı Akka'ya sürgün etmiştir. Akka'da Bahailiği teşkilatlandırmış, daha çok evrensel kardeşlik konusu üzerinde durmaya başlamıştır. İbadetten çok sosyal ahlak üzerinde durmuştur. Onun yaşadığı ev, bugün Akka'da çok önemli bir ziyaret yeridir.
Bahaullah birçok eser yazmıştır. Bunlardan başlıcaları şunlardır;
1- Kitabül'l-Akdes (Koyduğu yasaları içine alıyor).
2- Kitabü'1-İkan (Kesin bilgiler kitabı).
3- Kelimat-ı Meknune (Gizli kelimeler).
4- Vadiu's-Seb'a (Yedi Vadi=insan ruhunun geçmesi gereken yedi safhayı açıklar).
Bahira:
Güvenilirliği şüpheli olan bazı rivayetlere göre[7], Hz. Muhammed henüz 9 yaşlarındayken amcasıyla birlikte çıktığı bir ticaret seferi esnasında, davranışlarından ve onunla ilgili bazı harikulade hallerden kendisinin gelecekteki peygamber olduğunu tanıyan ve tanınıp zarar verilebileceği endişesiyle onu Şam'a götürmemeleri konusunda kervandakileri uyardığı söylenen Hıristiyan rahip. Bakınız: Sergius.
Bahşî:
Çeşitli Türk lehçelerinde bahşı, bağşî, bakşı, baksı ya da baksa şeklinde de telaffuz edilen ve “ruhani”, “rahip” anlamına gelen sözcük. Sonradan kâtip, kâm ve büyücü anlamlarına da kullanılmıştır.
Baisakhi:
Sihizmde dine giriş töreninin (Khalsa'nın) ilk yapıldığı gün anısına kutlanan bayram; 13 Nisan'da kutlanan yeni yıl bayramı. Bu bayram esnasında tapınakta kutsal kitap baştan sona okunur, ayrıca diğer bazı seremoniler düzenlenir.
Baitylos (Baetulus):
Kutsal taş veya sütun; tanrı sembolü; put.
Bakara:
Arapça. “inek”. Kur'an'ın 2. suresi. 286 ayetten oluşan bu sure Medine döneminde nazil olmuştur. Bazı ayetlerinde İsrailoğullarından boğazlamaları istenen inekten bahsettiği için Bakara adıyla adlandırılmıştır. Kur'an'ın en uzun süresidir.
Bakillânî:
(Ebu Bekir Muhammed Bakıllânî, ö. 1013)
El-Kâzî unvanıyla da bilinen ünlü kelamcı Bakillânî, yaşadığı dönemde Bağdat'ta meşhur olmuş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Onun çalışmaları kelam biliminin sistemleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Önemli eserleri arasında Kitâb fi İcâzi'l-Kur'ân sayılabilir. Ayrıca milel-nihal geleneği doğrultusunda kaleme aldığı, çeşitli mezhepler ve dinleri konu edinen eseri de oldukça önemlidir.
Bakire’nin Doğumu Bayramı:
(Bakire Meryem’in Doğumu Bayramı)
Hıristiyan geleneğinde Meryem’in doğumu anısına 8 Eylül'de kutlanan bayram. Doğu kilisesinde 8. yy'dan itibaren kutlanan bu bayram, Batı'da 11. yy sonrası kutlanmaya başlanmıştır.
Balarama:
Hint mitolojisinde Krişna’nın birçok serüvenini paylaşan üvey kardeşi.
Balbal:
Eski Türklerde ölen kahramanın mezarı etrafına dikilen taş. Kahramanın hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir balbal dikilirdi. Oğuzların balbalları ise yontulmuş ağaçtan yapılırdı.
Eski Türklerde mezarlara dikilen taşa verilen isimdir. Alpin hayatta iken öldürdüğü her düşman için ayrı bir Balbal dikme âdeti vardı. Balballar, ölen kişinin büyüklüğünü yansıtır ve ona göre şekil alırdı. Daha çok Gök türk mezarlarında Balballara rastlanmaktadır. Bilge Kağan yazıtında, İlteriş Kağan için Balbal dikildiği belirtilmektedir. Balballar bazen oyulmuş ağaçtan yapılmaktaydı. Bu özellikle Oğuzlarda görülmektedir. Balballar, mezarın doğusuna dikilirdi. Öbür dünyada ölene yardım edeceğine inanılırdı. Balbal, canlı bir insanmış gibi kabul edilirdi.
Baldr (Balder):
İskandinav mitolojisinde tanrıların en güzeli ve en bilgesi; üstün varlık Odin ile eşi Frigg’in oğlu. Mitolojiye göre kör tanrı Hödr tarafından bir Ökseotu dalıyla öldürülen Baldr ölüler aleminden çıkarılmak istenir. Ölüler tanrıçası bunun gerçekleşebilmesi için bütün varlıkların Baldr'a ağıt yakmasını şart koşar. Herkes onun için ağlar, ancak kötü tanrıça Loki ağlamaz. Bu nedenle Baldr ölüler aleminde kalır.
Balık:
Balık, Hıristiyan sanatında bazen İsa Mesih’in bazen de yeni vaftiz olmuş kişinin ya da evharist ayininin sembolü olarak resmedilir.
Baltasar (Belsazar):
(1) Eski Ahit'te [8]son Babil kralı Nabunaid’in oğlu. Baltasar, rivayete göre, bir ziyafet esnasında peygamber Danyal’in duvardaki el yazmasını yorumlayarak, Babil’in MÖ 539'da çökeceğini önceden haber vermiştir.
(2) Efsaneye göre [9]doğudan gelen üç hakimden birisi.
Balubaale:
Uganda'nın yeryüzü, ölüm, gökkuşağı, şimşek ve salgın hastalık tanrılarına verilen ortak ad.
Bama:
İbranice. “yüksek yer”. İsrail veya Kenan geleneklerine göre yüksek bir yere kurulan açık hava mabedi.
Baptist Kilise (Vaftizci Kilise):
En büyük Protestan kiliselerinden birisi. Bunlar, kökenlerini John Smyth'e kadar götürürler. Smyth, 1609'daki bir kilise toplantısında, bilinçli inananların yeniden vaftiz olmalarını savunmuştu. Günümüzde birçok vaftizci kilise mevcuttur. Bunların ortak görüşleri vaftizin ergenlik çağında yapılması gerektiği, dolayısıyla çocukların vaftizinin gereksizliği düşüncesidir.
Bar Daisan:
(154-222)
Urfalı bir Hıristiyan heretik. 179'da Hıristiyan oldu; daha sonra tanrı ve karanlık arasındaki dualizm ve dünyaya pesimistik bir yaklaşımı esas alan Gnostik düşünceleri nedeniyle toplumdan ihraç edildi ve Ermenistan'a kaçtı. Bir çeşit astrolojik fatalizmi savundu. Günümüze kadar gelen önemli eseri Ülkelerin Hukuk Kitabı başlığını taşımaktadır.
Bar Hebraeus:
(Ebu'l-Ferec, 1226-1286)
Yakubî patriği ve filozofu. Bir Yahudi ailenin oğlu olarak doğan Bar Hebraeus, sonradan Hıristiyan oldu ve tarih ve benzeri konularda Arapça ve Süryanca birçok eser yazdı. Önemli eserleri arasında Tarihu Muhtasar ed-Düvel ve The Chronography sayılabilir.
Bar Kochba (Simeon Bar Kohba):
MS 132-135 yıllarında mehdiliğini (mesihliğini) ilan ederek Romalılara karşı ayaklanan ve Rabbi Akiba tarafından övülen Yahudi lider Simon bar Kozeba. Kendisine Bar Kochba (yıldızın oğlu) lakabı verilen Simon'un Hadrian'ın sünneti yasaklaması üzerine başlattığı isyanı Romalılarca çok sert bir şekilde bastırıldı. Son çatışma Masada'da oldu ve sonunda Bar Kochba öldürüldü. Daha sonra Kudüs, Romalılarca Aelia Capitolina olarak adlandırıldı, tapınağın bulunduğu yere bir Zeus türbesi yapıldı ve Yahudiler Filistin'den sürüldü.
Roma İmparatorluğunun Filistin bölgesindeki işgaline daha fazla dayanamayarak, Yahudileri isyana götüren liderdir. Roma İmparatorluğunun bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Roma’nın helenleştirme politikası, Yahudilere çok ağır gelmiştir. Kudüs mabedinin yerine jupiter tapınağı yapılmış ve çocukların sünnet edilmesi yasaklanmıştır. Roma'ya karşı yapılan bu başkaldırı hareketi önce başarılı olmuşsa da daha sonra bastırılmıştır. Böylece Bar Kohba’nın başarısı fazla uzun sürmemiştir. Direnişin uzamasına sinirlenen Hadrien, takviye güçleri göndererek Bar Kohba'yı Kudüs'ün güney batısında Bethar'da öldürtmüştür (135). Bar Kohba ordusu, kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır. Sonunda Hadrien, Yahudileri Filistin'den sürmüş, Yahudiler böylece yeni bir sürgün hayatı yaşamaya başlamış ve bu Yahudilerin bütün dünyaya yayılmalarının başlangıcı olmuştur.
Bar Mitzva:
“Emir çocuğu” veya “emrin oğlu” anlamlarına gelen bu terim, Yahudilikte çocukların ergenlik çağına ulaştıklarında onlar için yapılan dine giriş töreninin adıdır (kızlar için yapılana Bat mitzva denilir). Erkek çocuklar için 13 yaşında, kızlar için ise 12 yaşında bu tören düzenlenir. Bu törenin iki önemli unsuru Bar (ya da Bat) mitzva adayının Torah okuması ve Tefillin takmasıdır.
Bu kelime İbranice'de “Emirlerin oğlu” anlamına gelmektedir. Yahudi erkek çocukları 13 yaşından bir gün aldığında Bar mitzva törenine katılmayı hak ermektedirler. Yahudilikte 13 yaş erkek çocuklarının buluğa erme yaşı olarak kabul edilmektedir. Yahudi bilgini Raşi, Bar mitzvanm tarihinin çok eskilere ve hatta Sina dağında verilen emirlere kadar dayandığını ileri sürmektedir. Yahudi kültüründe 13 yaşın, çok önemli hatıraları vardır. Meselâ Hz. İbrahim, putları 13 yaşında kırmıştır. Yaakov ile Esav’ın yolları 13 yaşında ayrılmıştır. 13 yaşına girmiş olan bir Yahudi erkek çocuğu, küçük bir merasimle Tora okumaya, tefilin takmaya ve tallit kuşanmaya davet edilir. Yahudilikte Bar Mitzva törenleri bir nevi giriş törenleridir. Artık gençliğe adım atmış olan genç, Yahudi cemaati içine kabul edilmiş olmaktadır. Bar Mitzva törenleri, dünyanın farklı bölgelerinde farklı şekillerde kutlanmaktadır. Eski dönemlerde Bar-Mitzva genelde pazartesi-perşembe günleri yani Tora’nın okunduğu sabahlar yapılırdı. Bazı yerlerde Bar Mitzva, cumartesi günü kalabalık cemaatlerin huzurunda yapılırdı. Batı ve Doğu Avrupa'da Bar Mitzva törenleri Yahudi toplumunda çok önemli bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Bar Mitzva törenlerinde güzel sesli çocuklar tarafından Tora okunmaktadır. Cumartesi kutlanan Bar Mitzva törenlerinde haham, Bar Mitzva’nın önemini anlatan bir konuşma yapmaktadır. Bar Mitzva törenlerinden sonra Kiduş denilen bir merasim yapılmaktadır.
Bar Mitzva törenine katılan Yahudi çocuklarının yeterli dini bilgilerle mücehhez olmaları gerekmektedir. Hatta cumartesi günü Sinagog'daki törene gitmeden önce perşembe sabahı Bar Mitzva olacak olan çocuğun evinde toplanılmakta, çocuğun koluna dua eşliğinde tefilin takılmaktadır. Bu esnada orada bulunan davetliler “kuvvetli ol kutsal ol. Tora'yı güçlendir ve yayarak geliştir” cümlelerini tekrar ederler. Gelecek cumartesi günü sinagoga gelmek üzere çocuğu davet ederler. Türkiye'de Bar Mitzva uygulamaları büyük ölçüde diğer ülkelerdeki uygulamalara benzemektedir. Çocuklar, dini bilgilerle mücehhez hale getirilmektedir. Bar Mitzva olacak çocuğun ailesi, Bar Mitzva törenlerine hazırlanmaktadır. Pazartesi -perşembe sabahlan Tefilin takılır. Aile fertleri ve akrabalar evde toplanırlar. Bazan tören sonrası bir yemek daveti verilir. Cumartesi sabahı ise, daha kalabalık bir davetli kitlesi eve veya sinagoga çağrılır. Bar Mitzva, anne-babasına ve diğer aile büyüklerine teşekkür eder.
Barabudur:
Endonezya'da M.S. 800 yıllarında Şailendra hanedanlığı zamanında inşa edilen dünyanın en büyük Budist tapınaklarından birisidir. Jakarta’nın kuzeyindeki bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. XX. yüzyılın başına kadar ihmal edilen tapınak 1907-1911 yıllarında ve 1980 yıllarında olmak üzere iki defa tamir görmüştür.
Geniş bir kaide üzerinde oturan yapının her bir kenarının ortasındaki merdivenlerle en üst terasa çıkılmaktadır. Kare teraslar, yüksek duvarlarla çevrilmiştir. Duvarlarda bulunan Nişler'de beş Buda figürü bulunur.
Yuvarlak planlı teras katlarının kenarları açıktır. Üstlerinde 72 adet stupa durmaktadır. Delikli taşlar ile örülmüş stupalann içine Buda heykelleri konmuştur. Budizme göre, yeniden doğuşun gerçekleştiği üç varoluş dünyası vardır: Birincisi, Kama-Loka (Duygular Dünyası); İkincisi, Rupa-Loka (Biçimler dünyası), Üçüncüsü de Arupa-Loka (Madde dışındaki dünyalar).
Duvarlarda Nirvanayı simgeleyen aydınlanma basamakları vardır. Ba-Rabudur'da, Budda'nın çektiği sıkıntılar ve Mahayana Budacılığının kutsal metinlerini izah çeden açıklamalar görülmektedir.
Barak Baba:
Literatüre Barak Baba olarak geçen ve San Saltuk'a mürit olan bu genç dervişin kimliği hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Barak Baba değişik vesilelerle Anadolu'da dolaşmış, hatta İran'a kadar gitmiştir. Kendisinin saçlarının uzun olmasından dolayı, San Saltuk'un ona, “köpeğim” anlamına gelen “Barağum” dediği nakledilmektedir.
İlhanlı hükümdarları üzerinde önemli nüfuz sahibi olan Barak Baba'yi Gajan Han, Sultaniye'ye davet etmiştir. Ölcaytu döneminde daha da itibar kazanan Barak Baba, birçok yere elçi olarak gitmiştir. Elçi olarak gittiği Gilân bölgesinde Gilânlıların şefi Topaç, Barak Baha'yı cemaati ile birlikle öldürtmüştür. İlhanlı sultanını bu durum çok üzmüş ve bunun üzerine Gilânlıların üstüne bir ordu göndermiştir.
Olcaytu Sultaniye'de onun adına bir türbe yaptırmıştır.
Barak Baba ve müritleri başlarına keçe külah giyerek ve boyunlarına çan takarak, saçlarını kazıyarak, bıyıklarını uzatarak dolaşıyorlardı. Bunların davul çaldığı da söylenmektedir.
Barak Baba'nın müritlerinin XIV. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu ve İran'da varlıklarını sürdürdüklerini bazı kaynaklar nakletmektedir. Ancak daha sonraki dönemlerde Barak Baba taraftarlarının Bektaşilik hareketinin içinde eridiği tahmin edilmektedir. Barak Baba'nın “Kelimat-ı Barak Baba” isimli bir risalesi vardır. Bu risaleyi A. Baki Gölpınarlı Yunus Emre ve Tasavvuf [10] adı ile yayınlamıştır.
Barlaam Ve Josaphat Hikayesi:
Putperest iken Hıristiyanlığı kabul ederek tahtını bırakan ve rahiplik elbisesini giyen bir kral ile oğlunu konu edinen, Ortaçağa ait bir Hıristiyan hikayesi. Muhtemelen Buddha ile ilgili efsanenin Hıristiyanlığa uyarlanmış bir şekli. Bakınız: Gautama Buddha.
Bârî:
Kur'an'da Allah'ın isimlerinden birisi; “seçkin, mükemmel ve kusursuz olan”.
Barnaba:
Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Hıristiyan geleneğine göre Pavlus dine girdikten sonra onu diğer havarilere takdim eden Barnaba'ydı. Ayrıca o, Pavlus ile birlikte misyonerlik amacıyla Anadolu'ya seyahat etmişti. Ancak daha sonra, geleneğe göre, John Mark konusunda bir tartışma nedeniyle Pavlus'la yolları ayrıldı ve Barnaba Kıbrıs'a gitti. 61'de Salamis'te öldürüldüğüne inanılan Barnaba, geleneksel Kıbrıs kilisesinin kurucusu olarak da kabul edilir.
Özellikle Hz. İsa'nın çarmıhından sonraki dönemde ismi geçen Barnabas’ın havariliği kesin değildir. Luka tarafından “Ruhu' 1-Kudüsle dolu iyi bir adam” [11]olarak belirtilmiştir. Çünkü Barnaba, malını Hıristiyanlık uğruna harcamıştır. İlk Hıristiyan cemaat içinde önemli bir yer işgal eden Barnabas, bu alanda aktif rol oynamıştır. Barnabas ilk faaliyetlerini Antakya'da sürdürmüştür. [12]Bir müddet, St. Paul ile birlikte, Tarsus'ta ve Antakya'da faaliyet gösterirler. Barnabas, Pavlus ile birlikte önce Kıbrıs'a, sonra Konya'ya kadar gitmiştir. [13]Daha sonra Antakya'ya dönen Barnabas, yeni Hıristiyan olanların, Yahudiler gibi sünnet olmalarının gereksizliğini St. Paul ile birlikte savunur. Bu konu Antakya'da ciddi bir tartışma konusu haline gelince, konunun çözümü için Pavlus ile birlikte Kudüs'e gelirler ve Hıristiyan tarihinin ilk konsil toplantısı denebilecek bir toplantı yaparlar. [14]Bu toplantıya Hz. İsa'nın teyzesinin oğlu Yakub ve havariler katılır. Yeni Hıristiyanların sünnet olma zorunluluğunun olmadığını savunan St. Paul ile Havariler arasında ciddi tartışmalar olmuştur. Muhtemelen Barnabas’ın, Kudüs meclisindeki tartışmadan sonra, St. Paul'e güveni azalmıştır. Barnabas ile Paulus'un arasının açılmasının gerçek nedeni pek bilinmiyor. Resullerin işleri, Barnaba ile Pavlus arasındaki anlaşmazlığın Barnaba’nın yeğeni oian Markos yüzünden çıktığını yazarsa da[15], ayrılışın gerçek nedeninin “sünnet” konusundaki tutum olduğunu tahmin ediyorum. Başlangıçta St. Pierrede Pavlus'a muhalefet etmiştir. Ancak Kudüs toplantısında yaptığı konuşmada St. Pierre’in, Pavlus'a ılımlı yaklaştığı görülmektedir. Barnabas'ın, St. Pierre ile birlikte hareket ettiği de düşünülebilir.[16] Fakat St. Pierre’in daha sonraki yıllard Roma'da, Pavlus'la birlikte olduğunu göreceğiz. Bu da muhtemelen, St. Pierre’in önceki fikrinden döndüğü veya bu konuda yumuşamış olduğu şeklindeki yaklaşımla çözüme ulaştırılabilir. Sünnet olmanın dışındaki “Nuhî kanunlara uyan putperestlerin, Hıristiyanlığa girmelerini St. Pierre'inde benimsediği de burada düşünülebilir. Bunun için Pavlus'un hararetle savunduğu putperestlerin “sünnet olmadan” da Hıristiyan olabilecekleri düşüncesine, St. Pierre’inde yumuşak yaklaştığı düşünülebilir.
Barnabas’ın daha sonraki hayatı konusunda bilgiye sahip değiliz. Pavlus, Barnabas'ı havarilerden saymakta[17]; Hıristiyan gelenek, Barnabas'ı güvenilir bir şahsiyet olarak takdim etmektedir.
Barnaba İncili:
Batılıların, Hıristiyanlıktan İslama geçen bir İtalyan tarafından 15. yy'da yazıldığını iddia ettikleri İtalyanca bir İncil. Apokrif İnciller arasında yer alır. Teslisi reddetmesi, İsa'nın sadece bir peygamber olduğuna vurgulaması ve Kur'an'la yakın benzerliği dikkat çekici karakteristikleri arasındadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in tebşiratı ile ilgili Kur'an ayetlerini destekler tarzda ifadelerin bulunması da bir diğer özelliğidir.
Barnaba İncili olarak bilinen İncil, İtalyanca yazma olarak Vi-yana'da, Avusturya milli kütüphanesinde bulunmaktadır. [18]Küçük boy, kalın bir kitap olan bu nüsha meşin ciltlidir. 10.7x15.5 cm ebadındadır ve 506 sahifeyi bulmaktadır. Nüshada kullanılan yazı XIV. ve XVI. yüzyıllarda yazıldığını göstermektedir. Bu nüshayı kimin yazdığı belli değildir. Bazıları bu İncilin Barnabas'a ait olmadığını, daha sonra biri tarafından yazılıp Barnaba'ya isnat edildiğini ileri sürmektedirler. Hatta bu İncilin daha sonra müslüman olan Anselmo Turmeda yani Abdullah Tercüman tarafından yazıldığım söyleyenler bile çıkmıştır.
Barnaba İncilinin XVIII. yüzyılda yazılmış İspanyolca bir nüshasının olduğu ve bu nüshanın kaybolduğu bilinmektedir. Bu nüshaya Adriaan Reeland atıfta bulunmaktadır. Bu nüshanın 1734'de mevcut olduğunu Georges Sale'ın 1734'de yayınladığı Kur'an tercümesinden öğrenmekteyiz. Sale “the koran” adlı eserinde Barnaba İncilinin İspanyolca nüshasından bazı pasajlar nakletmektedir. Barnaba İncili 1908'de Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercümeyi gerçekleştiren Dr. Halil Seâde'dir. Tercümenin başında M. Reşid Rıza’nın yazdığı bir önsöz bulunmaktadır. Barnaba İncili daha sonra 1908'de Murtazâ Kerim Kirmâni tarafından Fransızca'ya da tercüme edilmiştir. Hıristiyan dünyada Barnaba İncili hakkında birçok çalışma yapılmıştır. Vatikan, Barnabas İnciline hiçbir zaman iyi niyetle yaklaşmamış ve Barnaba İncilini daima Apokrif kitaplar arasında saymıştır. Ancak Papalığın Apokrİf saydığı Barnaba İncili ile bugünkü Barnaba İncilinin hiçbir alakası yoktur. Eski kitaplarda zikredilen Barnaba İncili, Grekçe yazılmıştır. Lâtince kataloglarda geçen bu İncil'dir. Ancak bu İncilden bugün iz kalmamıştır. Batı kaynaklarında Barnaba İncili ilk defa 1703 ve 1719'da basılan code pocryphus Novi Testamenti'nde geçmektedir. 1715'de Menagiana adlı eserinde Bernard de la Monnoyeda Barnaba İncili hakkında bilgi vermektedir. 1718 yılında Londra'da John Toland, Barnaba İncili'nden bahseder. Bu tarihten sonra Batı dünyasında Barnaba İncili hakkında çok şey yazılmaya başlamıştır. Gerek Arap dünyasında ve gerekse Türkiye'de Barnaba ve Barnaba İncili hakkında yazılar yazılmış ve halâ da Barnaba İncili Türkhalkının dikkatini çekmeye devam etmektedir. Barnaba İncilinin müslümanlar tarafından dikkate alınmasının nedeni, bu İncilin teslise yer vermeyişi, Hz. Muhammed’in geleceğinin haber verilmesi ve diğer yandan, Hz. İsa'nın bir peygamber olduğunun bildirilmesidir. Kur'an-ı Kerim ruhu ile uyuşan bu İncil’in müslümanlar tarafından kabul görmesinin başlıca sebebi bu önemli noktalardır.
Baron Samedi:
Bakınız: Ghede.
Bartolomeus:
Hz. İsa'nın 12 havarisinden birisi. Rivayetlere göre tebliğ amacıyla Ermenistan ve Hindistan'a gitmiş ve sonunda öldürülmüştür.
Baruch Kitabı:
Yeremya'nın (Jeremiah) talebesi Baruch tarafından yazıldığına inanılan çeşitli apokrif metinler. Baruch I, Baruch II, Baruch III ve Baruch IV şeklinde adlandırılan bu metinlerin MS 1. ve 2. yy'lara ait olduğu ifade edilir.
Ba's Bade'l-Mevt:
Arapça. “ölümden sonra dirilme”. Bu dünya yaşamının bir hedef ve bir son olmadığı, öldükten sonra dirilerek dünyada yapılanların hesabının verileceği inancı, İslamın temel inanç esasları arasında yer alır. Kur'an'da bu husus sıklıkla vurgulanır. [19]İslami düşüncede ölüm sonrası dirilişin nasıl olacağı konusu tartışılagelmiştir. Bunun yalnızca ruhsal mı yoksa hem ruhsal hem bedensel bir diriliş mi olduğu konusunda görüş farklılıkları vardır. Ancak Kur'an'da, maddi varlığı ve hayat taşıyan yönüyle bir bütün olarak ele alınan insanın öleceği ve tekrar diriltileceği belirtilir. Ayrıca Hesap Günü'nde ve bunu izleyen Cennet ya da Cehennem yaşantısında insanın bedensel yönüne çeşitli atıflarda bulunulur. Bundan hareketle yeniden dirilişin bir bütün olarak gerçekleşeceği söylenebilir.
Basîr:
Kur'an'da geçen Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kusursuz, eksiksiz ve tam gören” anlamına gelen bir isim.
Basilides:
MS 2. yy'da yaşayan Gnostik eğilimli bir Hıristiyan teolog. Eserlerinden sadece bazı fragmentler günümüze kadar ulaşmıştır. Taraftarları sonradan ayrı bir ekol oluşturmuşlardır.
Basilius:
Arius'un muarızlarından olan ve ortodoks rahipliğinin babası sayılan Hıristiyan Basilius'un (330-379) manastır kuralları, Basiliuscu doğu ve batı manastırlarında geçerlidir. Onun kız kardeşi Macrina’nın ise Basiliuscu rahibeliğin kurucusu oluğu kabul edilir.
Basit Realizm (Naive Realizm):
Felsefecilerin bir çeşit basitleştirilmiş realizmi' ifade etmede kullandıkları bir terim. Buna göre dış dünyadaki nesnelerde fark ettiğimiz nitelikler (örneğin balın tatlılığı ve sigaranın kokusu gibi) aslında onları tecrübe etmemizle vardırlar.
Basler Konsili:
1431-1449 yılları arasında kilise reformları ve sapkın akımlara (John Huss) karşı alınacak tedbirleri belirlemek amacıyla yapılan toplantı. Papalık yetkileri sınırlanmak istenmiş ve Lozan'da bir karşıt papa seçimiyle son bulmuştur. Ayrılık V. Nikolaus'un af fermanıyla kapanmıştır. Karşıt papa V. Felix, bu makamdan vaz geçerek kardinal olmuştur.
Bastet-(Bast, Ubasti):
Eski Mısır'da kedi başlı güneş tanrıçası. Kült yeri Bubastis olan Bastet, kedi başlı bir kadın veya bir kedi şeklinde temsil edilirdi. O, hem Mut, hem de aslan başlı tanrıça Sekhmet ile karıştırılıp özdeşleştirildi. Oldukça popüler bir mutluluk tanrıçası olan Bastet’in tapınağında kediler bulundurulur ve bunlar tanrıçanın inkarnasyonu olarak görülürdü. Bu kediler öldüklerinde ise mumyalanırlardı.
Başpiskopos (Archbishop):
MS 4. ve 5. yy'larda kullanılmaya başlanan ve kilise hiyerarşisi içinde bir mertebeyi ifade eden isim; bir metropolitan bölgede kiliseler üzerinde otorite sahibi olan patriklere verilen ad.
Birçok piskoposluklar üzerinde yönetim yetkisi olan piskoposa verilen unvandır. Belirli sınırlar içindeki piskoposlukların yönetimine nezaret eden bir birimdir. Başpiskoposun yetkisi ile metropolitin yetkisi aynı düzeydedir. Başpiskoposluk, aslında bir metrqpolitlik makamıdır. Eskiden metropolit unvanı kullanılırken şimdi başpiskopos unvanı kullanılmaktadır. Bu metropolit unvanı ilk defa IV. asırda Doğu kilisesi mensuplarına bir şeref unvanı olarak verilmiştir.
Bunun için Doğu kiliselerinde metropolit unvanı daha çok kullanılmıştır. Bu unvanın Batı kilisesi çevresinde VII. yüzyıldan sonra kullanıldığı görülmektedir. Ancak, metropolit ünvanından daha çok “Başpiskopos” unvanı Batı kilisesi muhitinde tercih edilmiştir. Orta çağda Başpiskoposluk büyük yetkilere sahipken Trente kansilinde (155-1563) bu yetkiler daraltılmıştır. Katolik kilisesi hâlâ başpiskopos unvanını kullanmaktadır. Doğu kiliselerinde hem başpiskopos hem de metropolit unvanı kullanılmaktadır.
Başrahip (Archpriest):
Erken dönemler Hıristiyan geleneğinde piskoposun yokluğu esnasında onun yerine ayinleri yürüten rahip. Bakınız: Ganzibra.
Bâtıl:
Arapça. “yanlış, doğru olmayan, boş olan ya da geçersiz olan”, İslamda hakkın karşıtı olan bâtıl, Allah'ın dininin dışında veya ona muhalif olan her şey için kullanılır. Kur'an'da, Hakk'ın yanında bâtılın hiçbir yerinin olamayacağı, zira Hakk'ın gelmesiyle bâtılın ortadan kalkacağı ve bâtılın zaten yok olmaya mahkum olduğu belirtilir. [20]İslam hukukunda ise bâtıl, gerekli şartları taşımaması nedeniyle geçersiz olan tavır ve davranışlarla hukuki ilişkiler için kullanılır.
Bâtıl İnanç:
Doğru olmayan, dinin temel yapısının dışında olan ve genellikle eski geleneklerin veya diğer inanç sistemlerinin bir uzantısı olarak kabul edilen şey. Sık sık bâtıl inançların temelinde yanlış tabiat bilgileri, mantık dışı düşünceler, korkular ve büyülü güçlerin tesiri kanaatları bulunur. Falcılık, yıldız veya rüya yorumları, kehanette bulunma, gizemli tedavi biçimleri, cin korkusu, büyü, sihir ve sayı sembolleri bâtıl inancın tipik tezahürleridir. Gerçek dînî inancın kaybolduğu yerde bâtıl inanç bunun yerine geçer.
Bâtın:
Kur'an'da Allah'ın isimlerinden birisi olarak zikredilen Bâtın, “anlaşılamayan, sır olan” anlamlarına gelir.
Bâtınî Tefsir:
Dinsel bir metnin görünür anlamının ötesinde gizil anlamlarını açığa çıkarma gayesiyle yapılan açıklama ve yorumlar. Bu tefsir metodunda genellikle metindeki kelimelerin harflerine yüklenen sayısal ve simgesel değerlere dayalı açıklamalara yer verilir.
Bâtınîlik:
Kur'an'ın gizli yorumuna, bâtınî açıklamasına dayalı inanç ve düşünce sistemlerinin ortak adı. İsmailiyye, İbâhiye, Karmatîlik, Bâbekîlik ve Sabbahiye mezhepleri belli başlı bâtını akımlardır. Bâtinîlere göre önemli olan derece derece öğrenmeyle Kur'an'ın gizil anlamlarına vakıf olmaktır. Bu şekilde bâtını bilgiye ulaşan kişinin ise artık Kur'an'ın zahirine uyma gereği ortadan kalkar. Bâtınîlik akımının genellikle MS 9. yy'da yaşayan Meymun İbn Deysan tarafından başlatıldığı söylenir. Bâtınî akımlar, İslam tarihinde önemli iç karışıklıklara ve ayaklanmalara neden olmuştur. Bu karışıklık ve isyanları önlemek ya da bastırmak için uzun süren çabalar gösterilmiş, bu arada birçok İslam alimi, Bâtınî öğretileri tenkit eden çeşitli eserler kaleme almışlardır.
Bat-Mitzva:
XIX. yüzyılda özellikle Fransa ve İtalya'da kutlanan Bat-Mitzva törenleri, daha sonra bütün Yahudi cemaatleri tarafından kutlanmaya başlanmıştır. Bat-Mitzva törenleri de Bar-Mitzva törenleri gibi, ülkeden ülkeye değişmektedir. Kızlar 12 yaşından bir gün alınca, Bat-Mitzva törenlerine alınmaktadır. Bu, kızlar için bulûğ yaşının 12 yaşını bitirdiği gün başladığını göstermektedir. Kızların da Bat-Mitzva törenleri evde veya dini bir okulda yapılmaktadır, Sinagogda yapılmaması manidardır. Bat-Mitzva törenleri bazen toplu halde kutlanır. Bazı yerlerde Bat-Mitzva törenleri sinagoglarda yapılmaktadır. Ancak kızın babası ve kardeşleri sinagoga davet edilmektedir.
Son yıllarda Bat-Mitzva bir doğum günü niteliğinde kullanılmaya başlamıştır. Ailelerin bir araya gelmesiyle evde kutlanmaktadır.
Türkiye'de de yer yer Bat-Mitzva törenleri kutlanır. Bu tören çok yaygın değildir. Türkiye'de, aynı yıl doğumlu kızlar, bir cumartesi sabahı beyazlar içinde sinagogda kısa birer konuşma yaparlar ve böylece cemaate katılımları gerçekleşir. Tören sonrası bir davet yapılmaktadır.
Baur:
(F.C. Baur, 1792-1860)
Tübingen ekolünün kurucusu ve önde gelen şahsiyeti olarak tanınan ünlü Alman Protestan ilahiyatçı ve Kitabı Mukaddes eleştirmeni. Özelikle Yeni Ahit üzerine çalışmalarıyla dikkatleri üzerinde toplayan Baur, kutsal metinleri yorumlamada rasyonalist yaklaşımıyla ilgi çeker. Hegel’in tez-antitez-sentez teorisini hareket noktası olarak alan Baur, bir bütün olarak Yeni Ahit’in kendi derleniş zamanının kültürel konteksini yansıttığını savunur. Yeni Ahit metinlerinden Resullerin İşleri ve Pavlus'un Mektupları gibi metinlerin ise Petrinistler adını verdiği Yahudi-Hıristiyanlarla Paulinistler dediği Pavluscu Hıristiyanlar arasındaki tarihsel mücadelenin bir ifadesi olduğunu ileri sürer. Baur'un Pavlus'la ve Kilise tarihiyle ilgili yazdığı eserler oldukça önemlidir. Bakınız: Tübingen Okulu.
Bay Ülgen:
“Ulu zengin”. Altay Türklerinde yüce tanrıya verilen ad. Onun, sekizinci semavi alemde yaşadığına ve yedi ya da dokuz oğlu dokuz da kızı olduğuna inanılırdı. Karşıt, Pura Kan, Yayık Kan, Burca Kan, Karakuş, Paktı Kan ve Erkan, Bay Ülgen’in oğulları arasındaydılar. Onun kızları ise Ak Kızlar diye adlandırılırlardı.
Bayezid Bistâmî:
Asıl adı Tayfur olan Horasan'lı ünlü sufî (ö. 848 veya 874). Önce fıkıhla uğraşan Bayezid, daha sonra Ebu Ali el-Sindî'den tasavvuf öğrendi. Miraç iddiasında bulunması ve vahdet-i vücud öğretisi doğrultusunda, vecd ve manevi sarhoşluk halinde iken kullandığı ifadeler (şathiyye) İslam alimlerinin büyük tepkisini çekti. Yazdığı herhangi bir eser olmamakla birlikte onun bazı sözlerinden derlenen mecmualar vardır.
Bayram:
Dinsel açıdan ayrı bir öneme sahip olan ve bu nedenle inananlarca özel bir takım ayin ve ritüellerle kutlanan gün veya günler. Hemen hemen tüm dinsel geleneklerde var olan bayramlar, ya önemli bir olay veya dönemin anısına ya da ürün, hasat, sağlık ve benzeri çeşitli şeyler için bir şükran ifadesi olarak kutlanır. Bakınız: Heartoloji, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı, Easter, Pesah.
Bayramîlik:
15. yy'da Hacı Bayram Velî’nin (ö. 1430) kurduğu bir tarikat. İlk Türk tarikatı olma özelliğini de taşıyan Bayramîlik, Nakşibendîlik ve Halvetiye arası bir yapıya sahiptir. Diğer birçok tarikatın olduğu gibi, Bayramîliğin temel özelliği de ilme'l-yakîn, ayne'1-yakîn ve hakka'l-yakîn kavramlarına dayalı düşünce tanıdır. Bayram Velî bunları “bilmek, bulmak ve olmak” şeklinde tarif eder. Hacı Bayram Velî’nin ölümü sonrası tarikat üç kola ayrılmıştır. Bursalı Ömer Dede (ö. 1475) Melâmiyye-i Bayramiyye ekolünü geliştirirken, Ak şemseddin (ö. 1459) Bayramiyye-i şemsiyye'yi. Aziz Mahmud Hüdayi (ö. 1628) ise Celvetiyye'yi kurmuşlardır. Ayrıca sonraları Tennuriyye, Himmetiyye ve İseviyye gibi ekoller türemiştir.
Bayramiye:
Hacı Bayram Veli'nin kurduğu tarikatın adına Bayramilik veya Bayramiye denmektedir. Bayramiye tarikatı özü itibariyle bir Türk tarikatıdır. Hacı Bayram Veli'den sonra, tarikat iki kola ayrılmış olup, Akşemsiddin'e (öl:1459) nisbet edilen kol, Şemsiyye; Ömer Sikkini'ye (öl:1457) nisbet edilen kol da Melâmiyye adını almıştır. Bayramiye tarikatını, Akşemseddin'e nispet edilen Şemsiyye tarikatı devam ettirmiştir. Bayramilik tarikatının, Halvetilik ve Nakşibendilik arası bir tarikat olduğu görülmektedir.
Hacı Bayram Veli'nin şeyhi Hamidüddin, Aksaray'da vefat edince, Hacı Bayram Ankara'ya dönmüş ve irşat faaliyetine başlamıştır. Bu tarih muhtemelen 1412 yılıdır. Hacı Bayram’ın Ankara'da irşada başladığı bu tarihi Bayramiye'nin kuruluş yılı olarak görmek mümkündür. Hacı Bayram Veli, bir müddet Edirne'de kaldıktan sonra tekrar Ankara'ya gelmiş ve hatta II. Murad, Bayramiye tarikatı mensuplarından vergi alınmamasını emretmiştir. Böylece Bayramiye tarikatı mensuplarının devlet nezdinde bir itibara sahip olduğu görülmektedir. 1430 yılında Hacı Bayram Veli, Ankara'da vefat ettiği zaman, Bayramiye Ankara dışında yayılmış ve çok önemli mürşitlere sahip olmuştur. Meselâ, Göynük'te Akşemseddin, Gelibolu'da Yazıcıoğlu Mehmed, Balıkesir'de Şeyh Lutfullah ve Bursa'da Akbıyık, Bayramiye'yi temsil eden önemli kişilerdendi. Hacı Bayram'dan sonra Bayramiye'yi Akşemseddin götürmüştür. Bu tarikatın adı, Bayrami-Şemsilik olmuştur. Daha sonra Bayramiye, muhtelif kollara ayrılmıştır. Hatta bu kollardan bazısı müstakil tarikat haline bile gelmiştir. Meselâ Hacı Bayram Veli'nin halifelerinden Hızır Dede'nin müritlerinden Üftade (1580) hazretlerinin halifesi, Aziz Mahmud Hudayi'nin (1628) kurduğu tarikat, Bayramiye'nin bir kolu olmakla birlikte müstakil bir tarikat olarak gelişmiştir.
Melâmilik de, Bayramiye ile ilişkili bir tarikat olarak zikredilmektedir. Ömer Sikkini'nin temsil ettiği Melâmilik hareketi başlangıç itibarı ile Hacı Bayram Veli ile ilişkisi olmakla birlikte, daha sonraki gelişmelerde pek ilişkisi kaldığı söylenemez. Bayrami-Melâmiler, daha serbest bir yaşayışı, aşk, cezbe ve sohbete önem veren bir eğitimi, Vahdet-i vücudu benimseyen ve Ehl-i beyte aşırı muhabbeti sergileyen bir görüntü ortaya koymuşlardır. İkinci devre Melâmileri denilen Bayrami-Melâmiler, Hacı Bayram Veli'nin çizgisinden uzak, daha değişik bir hayat tarzı ve yaşama biçimi sergilemişlerdir. Hacı Bayram Veli'nin tarikatı ile ilgili özel bir eseri yoktur. Bunun için onun tarikatının prensiplerini ortaya koymak mümkün değildir. Hacı Bayram Veli'nin çiftçilikle meşgul olması, halk içinde yaşaması, zekat toplayarak müridlerini gözetmesi, onun melâmi meşrep olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bayramiye tarikatı daha çok köylü ve esnaf kesiminde yayılmıştır. Bayramiye mürşitlerinin, Anadolu'daki birlik ve beraberliğin oluşumunda çok önemli rol oynadıklarını müşahede ediyoruz. Hacı Bayram Veli, Sünni İslamı temsil eden devletin resmi politikasına ters düşmemiş, bilakis sünni İslâmın propagandasını yapmıştır. Akşemseddin gibi Bayramiye şeyhlerinin İstanbul'un fethine Fatihle birlikte iştirak etmeleri Bayramiyelerin devlet ricali nezdindeki itibarını göstermektedir.
Hacı Bayram Veli'nin tarikat adabını, Hüseyin Enisi, Menakib-ı Akşemseddin isimli kitabında, Akşemseddin’in, Hacı Bayram’ın irşad usûlünü bir kitabın arkasına kaydettiğini bildirir. Enisi'nin nakline göre, Hacı Bayram'ın uyguladığı irşad usulü şöyledir:
1- On iki rekat teheccüd namazı kılınır.
2- Bayramiye Virdinde Bakara, Secde, Yâsîn, Duhân, Feth, Vakıa, Mülk ve Amme sureleri okunur.
3- Kelime-i tevhid zikri çekilir.
4- Kainattaki olağan üstü şeyler düşünülür.
5- “Allahümme ya nure kulle şey” diye başlayan bir münacaat okunmaktadır.
1- Halvetin ilk gecesi 1000 salavat, 1000 kelime-i tevhid okunur. İki rekat namaz kılınır. (Hz peygamberin şefaatına nail olma amacı ile).
2- İkinci gece, 1000 kelime-i tevhid, iki rek'at namaz (Allahı görme dileği ile).
3- Üçüncü gece, 1000 felâk süresi, 1000 kelime-i tevhid, iki rekat namaz (Kalbteki perdelerin kalkması için).
4- Dördüncü gece/1000 Nas süresi, 1000 kelime-i tevhid. İki rekat namaz.[21]
Hacı Bayram'ın esma zikrine dayanan bu irşad usulü, Bayrami-Şemsiler tarafından uygulanmıştır. Bayramiye tarikatının tacı, başlangıçta on iki terkli iken, Hacı Bayram tarafından altı terkli beyaz çuhaya dönüştürülmüştür.
Hacı Bayram Veli'den sonra, Anadolu'nun birçok yerinde Bayramiye tekkeleri meydana gelmiştir. Bugün halâ tekkelerin birçoğu halkın ziyaret yeri olarak varlığını devam ettirmektedir.
Bayramlar:
1- Yunan Bayramları: Yunan dininde “bayram” mefhumu, heterojen bir kalabalığı içermektedir. Yunan dininde bayramın yerini birkaç temel ve özel çizgilerle ifade etmek mümkündür.
Önce tarihi dönemde bayramların çok olduğunu söyleyebiliriz. Bu bayramların birçoğu, devlet hayatına bağlı bayramlardı. Gerçekten bayramların, aynı duyguları taşıyan insanları toplamada önemli bir rolü vardır. İkinci önemli nokta, Grek dini bayramları çoğu zaman ayin kurallarına bakıldığı zaman, resmen tebcil ettikleri Tanrılardan daha eskiyi göstermektedir. Grek bayramlarının çoğu, mevsim ritmlerine sıkıca bağlı bulunuyordu. Meselâ Dionysos bayramı bağ bozumunu; Dinietez bayramları ise buğday mevsimini gösteriyordu. Üçüncü olarak Grek bayramları, toplumda belirgin bir bölünmeyi belirli hale getiriyordu. Meselâ bu bayramlardan bazıları tamamen kadınlara tahsis edilmiştir.[22] Diğer bazı bayramlarda ise köleler, hür insanlarla aynı yerde bulunma fırsatını elde edebiliyordu (Eleusis sırları gibi). Sonuç olarak, Antik Yunanda bayram mefhumunun yine de müphem bir mefhum olduğunu söyleyebiliriz.
2- Hind Bayramları: Hindu bayramları da çoktur. Bu arada bu bayramlar güneş ve özellikle aya göre tesbit edilmiştir, itina ile bu tespitlere riayet edilmiştir. Hindistan'da bayramlar bir halk tezahüratı şeklindedir. Bu bayramların çoğu dinidir. Bir mevsimden diğerine geçiş veya hasat sonu sırasında büyük Tanrının bayramı kutlanmaktadır. Bunlara mahalli bayramları da ilave edebiliriz. Bu bayramlar, özellikle birer festivaldirler. Tanrıların resimleri, bu bayramlarda mabedden dışarda dolaştırılmaktadır. Bu dolaşmalar, arabaların ve tahtların üzerinde yapılmaktadır. Yine Hindistan'da köy bayramları ve bazı kastlara özgü bayramlar da vardır. Bu bayramlarda herkes kendi Tanrısını kutlamaktadır. Bu bayramların arasında en popüler olanı, ilkbaharda kutlanan Holi bayramıdır. Bu bayram Şubat-Mart aylarında dolunayda kutlanmaktadır. Bu bayramda herkes bol su ile ıslatılmaktadır. Temmuz -Ağustos ayında kutlanan Krişna'nın doğum bayramı, bütün Hindistan'da ve özellikle Bengladeş'te Vişnuistlerce kutlanmaktadır. Bengladcş'te, Krişna sofuları, bu bayramda caddelerde şarkı söyleyerek ve dans ederek dolaşmaktadırlar. Yine Hindistan'da görülen dini bayramlardan biri Saravasti veya Dourga'ya ithaf edilen dokuz gece bayramıdır.[23] Bengladeş'te, bu bayram boyunca Dourgâ heykelleri imal edilmekte ve onuncu güne kadar tebcil edilmektedir. Bu bayramların Hinduizmde büyük bir önemi vardır. Çünkü onlar, dini hayatın cemaat boyutunu ifade etmektedirler. Yine bu bayramlar, kozmik kutsallığa insanın iştirakim ifade açıklamaktadırlar.
3- Hitit Bayramları: Hitit toplum yapısında bayramların çok canlı bir yeri vardır. Çünkü Hititlerin yılları, bayramlarla belirginlik kazanmıştır. Bu bayramlardan bazıları resmi, bazıları da mahalli bayramlardır. Hititlerin birleşmesi sonucu, resmi bayramlar kendini göstermiştir. Bu resmi bayramların belli başlı kutlama yeri de başkent Hattusa'dır. Resmi bayramlara genelde kraliyetin çiftleri veya bir prens başkanlık etmektedir. Mesela, Kral IV. Tudhaliya dönemine ait bir bayram listesi bulunmuştur. Buna göre on sekiz bayram tesbit edilmiştir. Boğazköy tabletleriyle bilinen bayramların iyi bir tahlili bir takım konularda dikkat çekici bilgiler verecektir:
1- Ezen Zenandes Veya Nuntarriyashas Bayramı: Buna son bahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, kral, askeri kamplarından döndüğü zaman, son baharda kutlanmaktadır. Büyük bayramlardan birisidir. Bu bayram vesilesi ile yapılan festivaller yirmi bir gün sürmektedir. Bu zaman zarfında kraliyet çifti beraberce veya ayrı olarak belli başlı Hatti sitelerini ziyaret etmektedir. Bunların başında Arinna, Ankuwa, Kaştapa ve Tawiniya gelmektedir. Dini merasim, şehrin büyük tapınağında icra edilmektedir.
2- Ezen Hameshandas: Buna ilkbahar bayramı adı verilmektedir. Bu bayram, ilk baharın başlangıcından itibaren kutlanmaktadır. Tahminen otuz sekiz gün sürmektedir. Bu bayramda da Hatti'de bir kült seyahati yapılmaktadır. Bunun için kraliyet çifti, özellikle Zippalan'da, Matilla, Arinna, Towrisa gibi yerleri ziyaret etmektedir. Bütün merasimlerin hedefi, geçmiş yılı toprağa gömmek ve tabiatın yenilenmesini tebcil etmektir.
3- Ezen İsuWas: Bu bayrama isuWa bayramı denmektedir. Bu bayramın amacı, kralın ve kraliyet ailesinin temizlenmesidir. Böylece, kraliyet ailesinin mutluluğu sağlanmaktadır. Bu bayram, gencide Hattusa'da kutlanmaktadır.
Diğer önemli bayramlarda da kraliyet ailesi hazır bulunuyordu. Bu bayramlar şunlardı:
1- Purilli Bayramı: Bu bayram, ilkbaharda kral tarafından kutlanıyordu. Tabiatın yenilenmesine, Fırtına Tanrısı Nerik'e bağlı olarak yapılıyordu. Önceleri başkentte kutlanırken, daha sonra Nerik'te kutlanmaya başlamıştır.
2- Çarşı Bayramı: Hitit döneminden kalma birtakım tabletler, kraliyet ailesinin Haiki Tanrıça mabedine, araba ile gittiklerini tasvir etmektedir. Oraya Abarakku'lar, şehirlerinin mahsûllerini takdim etmek için gelerek bir kalabalık oluşturuyorlardı. Bu bir nevi panayır bayramını andırıyordu. Bayramın kutlama zamanı genelde ilkbahardı.
3- Ezen Hassumas; Prenslerin ergenlik çağında geçirdikleri bir seksüel giriş bayramıdır. Bunlardan ayrı daha birçok Hitit bayramı daha vardır. Bu bayramlar da III. Hattusili ve IV. Tudhaliya tarafından meydana getirilmişlerdir.
4- Yahudi Bayramları: Bugün kutlanan birçok Yahudi bayramı, muhtelif vesilelerle, farklı tarihi dönemlerde meydana getirilmiştir. Yahudi bayramları üç kategoride incelenebilir: Kİtab-ı Mukaddes bayramları, Sonbahar bayramları, ikinci derecedeki bayramlar:
I. Kitab-ı Mukaddes'e Özgü Bayramlar:
1- Pessah-Paskalya Bayramı: Nisan ayı ile birlikte başlayan Yahudi bayramlar takviminin ilkini paskalya bayramı olarak kutlanan pessah bayramı teşkil eder. Diğer bayramlarda olduğu gibi bu bayramda da her erkek mabede gitmek zorundadır. [24]Bu bayram 15 Nisan'dan itibaren yedi gün kutlanmaktadır. Paskalya bayramı kök itibariyle çobanların ve ziraatçilerin hasat ritmi ile alakalıdır. Çünkü bayramın kutlandığı tarihte hasat mevsimi başlıyor ve ilk buğday demeti kesilerek mabede takdim ediliyor. Tarihi olarak paskalya bayramına baktığımız zaman, başlangıçta birbirinden ayrı iki bayramın birleşmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu iki bayram, bir yandan paskalya, diğer yandan maya bayramıdır. Sinagog dualarında bu bayramın adı “Maya bayramı” olarak geçmektedir. Bu bayram tarihi süreç içinde bütün bayramları etkilemiştir. Daha sonra “Mısır'dan kurtuluş bayramı” haline gelmiştir. Paskalya bayramının en belirgin şekilde kutlanması “paskalya yemeği” şeklinde kendini göstermiştir. Bu yemek esnasında Mısır'dan çıkışı anlatan rivayetler okunmaktadır.
2- Pentakot (shavuot) Bayramı: Önemli Yahudi bayramlarından biridir. Paskalya bayramından elli gün sonra kutlanmaktadır. Kutlama süresi bir gündür. Yahudi takvimine göre, siWân ayının altısında kutlanmaktadır. Bu bayrama, paskalya devresini sona erdirdiği için “Bitirme” anlamında Atse'ret de denmiştir. Tevratta bu bayramın adı bazen Hag ha-qatsir şeklinde geçmektedir. Bu da “Hasat Bayramı” demektir.[25] Bazen bu bayram, Hag ha-shavü yani “Haftalar Bayramı”[26] veya Yom habikkürim yani “İlkler Bayramı” şeklinde geçmektedir. Çünkü Yahudiler pentakot bayramından itibaren mahsûllerinden elde ettikleri ilk ürünü mabede takdim ediyorlardı. Sinagoglarda yapılan dualarda bu bayrama “Tevratımızın bağış bayramı” denmektedir. Bu bayramın bir özelliği de o gün sinagogların yeşille süslenmesidir.
3- Kaban Bayramı: (Çadırlar Bayramı) Kitab-ı Mukaddes'te zikredilen en eski bayramlardan biridir. 15 Tishri'den itibaren sekiz gün kutlanmaktadır. Buna Levililer'de Haymeler Bayramı denmektedir. [27]En eski hasat bayramlarından birisidir. [28]Hag hasükkot (Çadırlar Bayramı) Levililer 23/34'de anlatılmaktadır. Aynı babın 40. cümlesinde “Bayram buketlerini” oluşturan bitkilere işaret edilmiştir. 42. cümlede çadırlarda yedi gün nasıl oturulacağı anlatılmaktadır. 43. cümlede de bayramın nedeni şöyle açıklanmaktadır: “Taki, İsrail oğullarını Mısır diyarından çıkardığım zaman, onları haymelerde oturttuğumu nesilleriniz bilsinler. Ben Allahınız Rabbim.”
II. Sonbahar Bayramları:
1- Yeni Yıl Bayramı (Rosh ha-shanah): 1. ve 2. Tishri'de kutlanan iki günlük bayramdır.
2- Büyük Afv Bayramı (Yom ha-kippürim): Tishiri'nin onuncu günü, bir günlük kutlanan bayramdır.
III. İkinci Derecede Kutlanan Bayramlar:
1- Neomenie: Kutsal kitabın bayram seviyesine çıkardığı kutlamalardan biridir. Bu bayram, ek bir kurbanla belirginlik kazanmıştır. Bu gün aynı isimde bir dua ve mezmurların (113-118) ilâhi olarak okunmasıyla bu bayram kutlanmaktadır.
2- Purim: Ester kitabında nakledilen olayların hatırasına kutlanan bir bayramdır. Bayram vesilesi ile Ester kitabı okunur. Ester kitabının 9/22'deki cümlesine uygun olarak karşılıklı hediye alışverişi yapılır ve sevinç içinde yenilen bir yemek şenliği ile bayram sona erer.
3- Hannukkha: Bu bayram Kisleu ayının 25’inden itibaren kutlanır. Yudas Makkabeus, Kudüs mabedini yeniden ibadete açmak için gerekli merasime başlamış ve bu bir hafta sürmüştür. İşte bu bayramı Yahudiler bu günün hatırasına kutlamaktadırlar. Hannuka bayramında sekiz kollu bir şamdan kullanılır. Her gece biri yakılarak sekiz gün kutlanır. Genelde bu bayram evlerde kutlanmaktadır.
4- Shevat: (Tü bi-shevat): Meyve ağaçlarından verilen öşür bayramıdır. Bu öşür (1/10) meyvaları, fakirlere verilmek üzere sinagoglara getirilmekte veya fakirlere verilmektedir. Bu vesile ile evlerde onbeş ayrı cins meyve yenir. İsrail devleti bu bayramı, özellikle ağaç dikmeye çıkan grup halindeki çocuklara tahsis etmiştir.
5- Lağ-ba-Omer: Yas dönemine son verme bayramıdır. Kabbala'dan etkilenen çevrelerde bu bayram, “ölüler günü” olarak kutlanmıştır.
Yahudilikte Oruç Günleri: Yahudilikteki oruç günlerini aşağıdaki kategorilerde belirtebiliriz:
1- Tevrat tarafından empoze edilen veya Kitab-ı Mukaddes'te geçen olayları hatırlatan oruçlar.
2- Hahamlar tarafından konulan oruçlar.
3- Özel karakteri olan oruçlar.
Kutsal kitap tarafından empoze edilen tek oruç Kippur günü tutulan oruçtur. Dieer oruçlar bazı şeylerin hatırlanması için tutulmaktadır:
1- Ab'da Tutulan Oruç: I. ve II. Mabedin tahribini hatırlatan yas orucudur.
2- 17 Temmuz'da Tutulan Oruç: Babilliler tarafından Kudüs'ün işgalini hatırlatmaktadır. [29]
3- 10 Tebet'de Tutulan Oruç: Nabu-kadnezar’ın Kudüs'ü kuşatmasını hatırlatan oruç.[30]
4- 3 Tishri'de Tutulan Oruç: Bu oruca Guedalyah orucu da denmektedir. Vali Guedalyah’ın katlinin hatırasına oruç tutulmaktadır.
5- Ester Orucu: Purim bayramı arefesinde 13 Adar'da tutulan oruçtur.
5- Hristiyan Bayramları Hıristiyanlıkta da yıllık bayramlar dikkat çekici boyuttadır.
1- Bakire Meryem Bayramı: İsa-Mesih’in annesi Meryem'e saygı bayramıdır.
2- Noel Bayramı: İsa'nın doğum bayramıdır. Bu bayram milâdî IV. yüzyıldan itibaren kutlanmaya başlamıştır. Noel bayramı Doğu kiliselerinde 6 Ocak'ta, Batı kiliselerinde ise 25 Aralık'ta kutlanır. Her iki halde, Hıristiyanlığın başlangıcında kutlanmayan bu bayram, bir putperest bayramı kalıntısı olarak görünmektedir.
3- Paskalya Bayramı: Paskalya bayramı İsa'nın kabirden dirilişinin bayramıdır. Başlangıçta Hıristiyanların paskalya bayramı, Yahudilerin paskalya bayramına uygun düşüyordu. Daha sonra Hıristiyan paskalya bayramının tarihi değişti ve Yahudilerden ayrı kutlanmaya başlandı. Ancak bu konuda iki ayrı yol tutuldu. Küçük Asya Hıristiyanları, Yahudiler gibi paskalyayı 14 Nisan'da kutlamaya devam etmişlerdir. Diğer Hıristiyanlar ise ilkbaharda dolunayı takip eden ilk pazar paskalyayı kutlamışlardır. Bu konu bugüne kadar Doğu kiliseleri ile Batı kiliseleri arasında ihtilaflı bir konu olarak kalmaya devam etmiştir.
4- Pentakot Bayramı: Bu bayram Kutsal-Ruhun havarilere inişinin hatıra bayramıdır.[31]Bugünde ilk konuşmayı Petrus yapmıştır. Hac için Akdeniz havzasından gelen birçok kişi Hıristiyanlığı kabul etmiştir.
6- Müslüman Bayramları: İslâmiyette başlıca iki bayram vardır.
1- Ramazan Bayramı: Ramazan orucundan çıktıktan sonra kutlanır. Bu bayram müslümanlann maddi ve manevi temizlenme bayramıdır. Üç gün kutlanır.
2- Kurban Bayramı: Zilhicce'de kutlanmaktadır. Bu bayram aynı zamanda bir hac bayramıdır. Ekonomik yönden iyi durumda olan müslümanlar, Hacca giderek kurbanlarını Mekke'de kesmektedirler. Böylece hem Hac vazifesini ifâ etmekte, hem de kurban bayramım kutlamaktadırlar. Hacca gidemeyen müslümanlardan kurban kesecek kadar ekonomik yönden iyi olanlar, kurban bayramında kurban kesmektedirler. Kurban bayramı dört gündür.
Her iki bayramda da ikişer rekatlık bayram namazı kılınmaktadır. Bu namaz camilerde cemaatle kılınmaktadır.
Bazilik-Bazilika:
Aynı adla anılan bir Roma yapısından adını alan erken dönemlerin mimarisine sahip kilise şekli; belirli bir mimari tarzında inşa edilen kiliseler. Günümüzde Bazilika terimi, Papa tarafından belirli özel kiliselere unvan olarak verilmektedir.
Roma imparatorlarının ikametgahları model alınarak yapılmış olan kült yerlerine verilen addır. Yuvarlak bir şekilde son bulan bir köşe ile yapılmış dikdörtgen yapılardır. Mihrap veya taht bu yuvarlak yere konmaktadır. Bugün Bazilik ismi, bazı kiliseleri şereflendirmek için verilmektedir. Fakat bizzat Bazilik olarak yapılan kiliseler de vardır. Meselâ Romadaki, Saint-Jean-de-Latran, Saint Pierre ve Saint Paolo Fuori Le Mura Bazilikaları bunlardandır. Özellikle bu ilk bazilikalar 313 yılından sonra Constantinus'un emri ile yapılmaya başlanmıştır.
Eski Bazilika planlarına, orta nefi apsisin önünde dikine keserek plana Hac şekli kazandıran ve transept adı verilen yeni bir öğe ilave edilmiştir. Bu plan, ortaçağ boyunca bütün Avrupa kiliselerine hâkim olmuştur.
Beddua:
Bir kişinin aleyhine yapılan dua; yakardan kişiden bir diğeri için felaket ya da kötülük dileme; olumsuz dua. Bakınız: Dua.
Bedeviye:
Şeyh Ahmed Bedevi (1200-1276) tarafından kurulan bir tarikat. Rıfâî veya şazelî tarikatlarının bir kolu olarak da görülen bu tarikat, başta Mısır olmak üzere özellikle Kuzey Afrika'da yaygındır. Ahmed Bedevî’nin halifesi Abdulâl, tarikatın ilkelerini sistemleştirmiştir. Bedeviyye tarikatı sonradan birçok kola ayrılmıştır.
Bedî':
Kur'an'da yer alan Allah'ın güzel isimlerinden birisi; yaratan, hiçbir örneği olmadan yaratan.
Bedir Savaşı:
Hicret sonrası dönemde Hz. Muhammed liderliğinde Müslümanların müşriklere karşı yaptığı ilk büyük savaş. 624'te yapılan ve kazanılan bu savaş, Müslümanların Medine'deki varlığını güçlendirirken, Mekkelilerin itibarını sarstı. Bu savaşta 300 kişilik bir Müslüman ordu yaklaşık 1000 kişilik Mekke kuvvetini bozguna uğrattı ve müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürüldü. Bedir kuyuları yanında yapılan bu savaşa Bedir Savaşı adı verildi.
Bedreddin:
(Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, 1358-1420)
Ortak mülkiyeti savunan görüşleriyle ve İsyan hareketiyle dikkati çeken ünlü mutasavvıf. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in 1416'da Manisa dolaylarında ayaklanması üzerine Kırım'a geçen Bedreddin, Eflak beyinin yardımıyla asker toplamaya başladı. Ancak müritlerinin isyanının bastırılmasıyla Deliorman'da saklandı; fakat yakalanarak yargılandı ve idam edildi. Muhyiddin Arabî'den oldukça etkilenmiş olan şeyh Bedreddin, Vahdet-i Vücud fikrine karşı Vahdet-i Mevcud'u savundu; tanrı ile doğanın ayniliğini vurguladı. Bundan başka Bedreddin, kıyameti ve 'cennet cehennem İnancını simgesel olarak açıklamaya çalıştı; Kur'an'ın bâtını yorumunu tercih etti.
Şeyh Bedreddin’in hayatı ile ilgili çok değişik rivayetler vardır. Kendi soyundan Halil b. İsmail’in kaleme aldığı Menakıb'da Bedreddin’in, Simavna kadısı İsrail’in oğlu olduğu kaydedilmektedir. Annesi, bir muhtedi olan Melek Hatundur. Bedreddin ilk bilgilerini, Edirne'de babası Molla Yusuf'tan almıştır. Daha sonra, Bursa ve Konya gibi önemli ilim merkezlerine giderek fıkıh, mantık ve astronomi dersleri okumuştur. Daha sonra tahsiline Kahire'de devam etmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanışmış, dost olmuşlar ve tasavvufla ilgilenmeye başlamıştır. Daha sonra Kahire'de Ahlati'nin halifesi olmuş, onun ölümünden sonra şeyh olmuştur.
1405 yılına doğru Mısır'dan ayrılarak Konya, Aydın ve İzmir'den Edirne'ye dönmüştür. Bir müddet sakin bir hayat sürmüş, devrin siyasi karışıklığından yararlanarak Musa Çelebi tarafında yer almış ve kazasker olmuştur. Üç yıl devam eden bu görev sırasında Rumeli'de görüşlerini yayarak önemli sayıda mürit kazanmıştır. Musa Çelebi, kardeşi Mehmet Çelebi'ye mağlup olmasından sonra 1413'de İznik'e sürgün edilmiştir. Şeyh Bedreddin’in müritlerinden Börklüce Mustafa Aydın'da, Torlak Kemal de Manisa dolaylarında ayaklanınca (1416 yılında), Şeyh Bedreddin, İznik'ten kaçarak İsfendiyaroğullarına sığınmış, oradan da Kırım'a kaçmıştır. Eflak beyi Mircea’nın desteği ile Silistre'de yeniden teşkilatmaya başlamış ve etrafına dervişler, sipahiler, medrese öğrencileri ve akıncılardan önemli bir grup toplamıştır. Aydın ve Manisa ayaklanmaları bastırılmış ve Anadolu sükunete ermiştir. Bunun üzerine Şeyh Bedreddin Deliorman'a saklanmış, yakalanarak muhakeme edilmiş ve 1420'de Serez'de idam edilmiştir. Kemikleri 1924'de Serez'den İstanbul'a getirilmiş, birçok yerde muhafaza edildikten sonra, 1961'de Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbe haznesine gömülmüştür.
Şeyh Bedreddin, Muhiddin Arabi'nin etkisinde kalmış büyük bir din alimidir. Muhiddin Arabi'nin vahdet-i vucüd (varlığın birliği) düşüncesine karşı, vahdet-i mevcut düşüncesini geliştirmekte, vahdet-i vücudu bir başka yolla açıklamaya çalışmaktadır. Ona göre tabiattaki varlıklarla, Allah bir ve aynı şeydir. Farklılıkların, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık, birlik olarak Allah, çokluk olarak da doğa ya da kainattır. Mutlak varlık, madde ve ruh şekillerinde ortaya çıkmakta ve birbirinden ayırmak imkansız hale gelmektedir. Şeyh Bedreddin, ruh ve maddeyi aynı düzeyde gördüğü için, birçok mutasavvıftan ayrılmaktadır.
Şeyh Bedreddin, bedenlerin yeniden dirilmesi inancını da farklı açıklamaktadır. Beden toprağa karıştıktan sonra, insan bedeni latifleşir ve Allahla bir olur. Ona göre, ölümden sonraki haşr imkansız görünmektedir.
Şeyh Bedreddin’in cennet ve cehennem anlayışı da farklıdır. Yaygın olan cennet ve cehennem inancına fazla önem vermemektedir.
Şeyh Bedreddin monoteist dinlerin asıl kaynağının bir olduğunu ve ahiret yönünden tümünün aynı yola çıktığını söylemektedir.
Şeyh Bedreddin'e nisbet edilen düşüncelerden biri de “ortak mülkiyet” meselesidir. Şeyh Bedreddin’in eserlerinde doğrudan doğruya bu konuda bilgi olmamakla beraber, müridi olan Börklüce Mustafa ve taraftarları bu fikirleri yaymışlar ve erkek-kadın birarada sazlı içkili ayinler icra etmişlerdir.
Türk marksistleri, bu tür fikirleri şeyh Bedreddin'e atfederek, Anadolu'da onun müritlerinin başlattığı isyan hareketlerini bir halk devrimi olarak yorumlamışlardır. Şeyh Bedreddin birçok eser vermiştir.
1- Letaifü'l-işârât (Fıkıhla ilgili)
2- Câmi'ul-Fusüleyn (Muamelata dair fıkıhla ilgili)
3- Varidat (Felsefe, kelâm, tasavvuf ve diğer fikri konularla ilgili) bu eserlerin en önemlileridir.
Sonuç olarak Şeyh Bedreddin, iyi bir İslâmi eğitim görmekle beraber, tasavvuf ve kelam konularında Batıniliğin tesirinde kalmış ve ehl-i sünnet düşüncesinin dışına çıkmıştır.
Beel Zebul:
İncillerde adı geçen şeytanlar prensidir. Baal-Zebub veya Beel-Zebub olarak da bilinir. Eski Ahid'de Filistin’in Tanrısı Ekron'un tanrısına verilen addır. [32] Başka Yahudi kitaplarında bu isim pek geçmez. IV. yüzyılda yapılan Kitab-ı Mukaddes tercümesi olan Vulgat'ta Beel-Zebub olarak geçmektedir. Eski Ahid’in yetmişler tercümesinde ise, Beel-Zebul olarak kullanılmaktadır.Bakınız: Baal-zebub.
Beg-Tse:
Tibet Budizminde Dharmapala adı verilen koruyucu bir tanrı.
Beguine:
Adakta bulunmadan kendini manastıra kapatan ve kendisini hasta bakımıyla kızların yetiştirilmesine hasreden kadın keşiş. Terim, ilk kez 11. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Bu tür keşişlik, Belçika ve Hollanda'da yakın zamanlara kadar sürdürülmüştür.
Behlül Dânâ:
Asıl adı Ebû Vüheyb ibn Amr Say'afî (ö. 799 veya 805) olan ünlü sufi. Özellikle Abbasi halifesi Harun Reşid'le ilgili fıkraları ve bilge sözleriyle tanınır.
Bektaşîlik:
Hacı Bektaş Velî’nin düşünceleri çerçevesinde oluşan ve senkretist bir yapı arz eden bir tarikat. 13. yüzyılda Anadolu'ya geldiği sanılan Hacı Bektaş, birçok şii ve Bâtınî kesimi bir araya getirerek Bektaşîliğin temellerini atmıştır. Bektaşîlik, özellikle Yeniçeriler arasında taraftar bulmuş ve Yeniçeriler vasıtasıyla Rumeli'ye de yayılmıştır. 15. yy sonlarında ise tarikatta ikinci pîr olarak kabul edilen Balim Sultan (ö. 1516), Bektaşîliği sistemli bir tarikat haline sokmuştur, ilk dönemlerine nazaran Bektaşîlik sonraları Bâtınîlik ve Hurufîliğe ait çeşitli öğeleri adapte ederek bir değişim göstermiştir. II. Mahmud devrinde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla (1826) bu tarikat, devletteki egemenliğini yitirmiştir. Dört kapı ve dört inanç tasavvurları Bektaşîliğin temel özellikleri arasındadır. Dört kapı şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapılarıdır, şeriat, İslamın ve Ehli Beyt’in yoluna uymaktır, şeriat kapısından giren kişiye Bel Oğlu denir. Tarikat ise bir şeyhe bağlanmadır; buna bağlanana da Yol Oğlu denir. Hakikat kapısından giren İl Oğlu ise tanrıyı tanıyan kişi olarak görülür. Marifet kapısı ise dervişi ayne'l-yakîn, ilme'l-yakîn. ve hakka'l-yakîn safhalarından geçirerek tanrı bilgisine ulaştırır. Bektaşîlikteki dört inanç ise ibadet, niyaz, adak ve vuslattır. Ayrıca Tevella (ehli beyti ve 12 imamı sevmek) ve Teberra (Yezid ve diğer ehli beyt düşmanlarından yüz çevirmek) düşünceleri oldukça önemlidir, bektaşîlerin adet ve uygulamaları arasında şarap içmek, İslamda günah olarak sayılan birçok davranışı günah saymamak ve üçleme gibi hususlar dikkat çekicidir.
XIII. yüzyılın başı ile sonuna doğru yaşamış olan Hacı Bektaş Veli, Bektaşilik hareketinin şeyhi kabul edilmiştir. Hayatı hakkında fazla bilgi sahibi olamadığımız Hacı Bektaş Veli, Sünni islâm çizgisinde yetişen çok önemli bir Türk mutasavvıfıdır. Anadolunun türkleşmesi ve İslâmlaşması konusunda önemli hizmetleri olmuştur. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi'nin yolunda giden göçebe derviş geleneği içinde yetişmiş, XIII. yüzyılda Anadolu'ya gelerek Sivas'a yerleşmiştir. O sıralarda Amasya'da bulunan baba İlyas'la görüşmüş, oradan Kayseri'ye geçmiştir. Baba İlyas’ın etkisi ile başlayan Babaî isyanı sırasında kardeşi Menteş öldürülmüş, Hacı Bektaş ise olaydan kurtulmuştur. Bu çalkantılı dönemde bugünkü Hacı Bektaş'a (Sulu-cakarahöyük) yerleşmiştir.
Hacı Bektaş’ın fikirleri Veiayetname-i Hacı Bektaş Veli isimli menakibnamede anlatılmaktadır. Birçok kerametlerin sergilendiği menakibnamede Hacı Bektaş hakkında birçok bilgi verilmektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Bektaşilik adı ile ortaya çıkan tarikatın Hacı Bektaş'ın fikirlerinden ilham aldığı söylenmekle beraber Bektaşilik zaman zaman Şii-Batini çizgide kendini göstermiştir.
Hacı Bektaş'a ait olduğu söylenen eserler şunlardır:
1- Makalat (1954)
2- Kitabü'l-Fevaid
3- Fatiha suresi tefsiri
4- Sathiye
5- Makalat-i Gaybiyye ve Kelamat-ı Ayniyye
Bu eserlerden anlaşılan, Hacı Bektaş’ın temsil ettiği Bektaşilik hareketi, sünni islâm çizgisinde bir harekettir. 1516 yılında Balım Sultan’in teşkilatlandırdığı Bektaşilik, daha çok Şii-Batini geleneği içine alarak gelişme göstermiş olup, Hacı Bektaş'ın fikirlerine ters istikamette görünüm arzetmiştir.
XV. yüzyıl sonlarına doğru Balım Sultan'ın, Bektaşiliği bir tarikat modeline sokması ile Osmanlı resmi yönetiminden destek görmüştür. Osmanlı yönetimi sünni İslamı savunduğu için, Bektaşilik devlete karşı mesafeli davranmaya ve devlet desteğini yitirmeye yönelmiştir. Diğer yandan Osmanlı devlet yapısı içinde Yeniçerilerin Bektaşiliği benimsemelerinin nedenleri de tam olarak bilinmemektedir. Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş dönemlerinde Yeniçeriler devlete karşı ciddi problemler meydana getirmiştir. Nihayet II. Mahmud l826'da Yeniçeri ocağını kaldırmış ve Bektaşi tarikatını yasaklamıştır. Neticede Osmanlı Devleti Bektaşiliğe baskı uygulamış ve takibi altına almıştır. Abdülmecid döneminde Bektaşi tekkesi yeniden açılmış, Abdülaziz döneminde ve II. Abdulhamid döneminde yeniden güçlenmişlerdir. 30 Kasım 1925'de çıkarılan kanunla Türkiye'de tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve Bektaşilikde resmen son bulmuştur. Hacı Bektaş Veli'nin düşünce ve inanç yapısı ile hiç alakası olmayan birçok düşünce ve inanan zaman içinde Bektaşilerde yaşadığı görülmektedir. Şamanist, Maniheist ve Budizmin etkisinde birçok yapancı inanca sahip olan Bektaşilik, Anadolu'nun birçok yerli inancını da bünyesine almıştır. Balım Sultan'dan sonra, Batini, Şii ve hulul gibi birçok inancın dahil olduğu Bektaşilik, Anadolu'da Sünni müslümanlar tarafından dışlanmıştır. İslâmi kurallara karşı laubali bir yaşam tarzı sergileyen Bektaşilik, içki ve bekar kalma gibi konularda toplum içinde yönlendirmeli bir hayat tarzı sergilemiştir. Hacı Bektaş Veli'nin eserlerindeki fikirlere göre gelişme gösteren Bektaşilik'te, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kapısı çok önemlidir. Bektaşiler, şeriat kapısına “Bel oğlu”, tarikat kapısına “yol oğlu”, hakikat kapısına “il oğlu”, marifet kapısına “Atam gök, Anam yer” demektedirler. Bektaşilikte tevella ve teberra önemlidir. Tevella, Hz. Muhammed’in soyunu sevmektir. Teberra ise, Yezid ve taraftarlarına düşman olmaktır.
Zaman içinde gelişen geleneğe göre, Bektaşi babaları 12 dilimli taç giymeye başlamışlardır. Göğüslerine “teslim taşı” dedikleri 12 köşeli bir taş takıyorlardı. Kendilerine özgü, hırka ve kemer gibi şeyler de giyerlerdi. Bektaşilerin önem verdiği şeylerden birisi de, eş tutma anlamına gelen Musahiblik'dir. Bunlar, ölünceye kadar birbirlerine destek olmaktadırlar. Bektaşilik zaman içinde değişik kollara ayrılmış olup, çok değişik isimler altında yaşamaya devam etmiştir. Bugün Balkanlarda, özellikle Arnavutluk'ta Bektaşi tekkeleri dikkat çekici bir boyuttadır. Arnavutluk'tan Amerika'ya göç eden Bektaşiler Amerika'da faaliyet göstermeye devam etmektedirler. Türk Bektaşileri ve Bektaşi tekkeleri milli mücadelede çok önemli rol oynamışlar ve Türk İstiklâl mücadelesine destek vermişlerdir.
Bel:
Önemli bir Babil tanrısı; Enlil’in bir versiyonu. Bel, “rab, efendi” anlamlarına gelir. Bakınız: Baal.
Belam (Balam):
Eski Ahit'te [33]bahsedilen İsrailoğulları dışında bir bilgin kişi. Moablıların isteği üzerine İsrailoğullarını lanetlemek isterken, tanrının vahyi üzerine onları takdis eder. Kur'an'da [34]ismi verilmeden bahsedilen kişinin de Belam olduğu söylenir. Kur'an'a göre bu kişi, Allah kendisine ilim ve ayetlerini vermişken bunlardan yüz çeviren ve şeytanın peşine takılan sapkın bir kimse olarak anlatılır. Onun durumunun dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğin durumuna benzediği vurgulanır.
Belçika İtikatnamesi (Confessio Belgica):
Kuzey Fransa'da etkili olan reformcu Guido de Pres’in kaleme aldığı 37 maddelik reform bildirisi. İlk kez 1561'de Rouen'de yayınlanmıştır.
Beldei Tayyibe:
Medine şehrine verilen bir isim. Bakınız: Medine.
Beled:
Kur'an'da yer alan bir sure. Mekke'de nazil olmuştur ve 20 ayettir.
Beledü’l-Emîn:
Arapça. “güvenilir belde”. Kur'an'da Mekke şehri için kullanılan bir isim.
Belial:
İbranice. “faydasız”, şeytana verilen bir lakap.
Belit-İlli:
“Tanrıların hanımefendisi”. Eski Mezopotamya'nın doğum tanrıçası olan Nintu'ya verilen bir diğer ad.
Belit-Şeri:
Gılgamış Destanı'nda ismi geçen, Eski Mezopotamya yeraltı dünyası tanrılarının dişi katip ve arşivcisi.
Belitis (Ninlil):
Eski Mezopotamya'nın verimlilik tanrıçası. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Belitis, Enlil ya da Bel’in eşiydi.
Belkıs:
Hz. Süleyman'ın davetine karşılık vererek Müslüman olan Sebe melikesi. Kur'an'da onunla Hz. Süleyman arasındaki ilişki uzun uzadıya anlatılır. [35]
Bema:
Ortodoks kilisesinde ruhaniler için yükseltilerek çevrilmiş olan yer. İlk çağda taştan yapıldığı sanılan Bema, günümüzde genellikle dikdörtgen biçiminde basamakla çıkılan tahtadan bir yükselti şeklindedir.
Bema Festivali:
Maniheistlerce bir bayramdan ziyade yıllık bir anma töreni görünümünde kutlanan festival. Mani’nin şubat ya da Martta ıstırap çekerek öldürülmesi anısına, oruç ve yıllık tövbe ayı olan yılın 12. ayının nihayetinde bu seremoni düzenlenir. Bu tören için bir bakıma ışık elçisi Mani'yi temsil eden beş basamaklı bir kürsü (Bema) hazırlanır ve üzerine Mani’nin resmi asılır. Daha sonra Manî için çeşitli ilahiler, dualar ve methiyeler okunur. Bundan başka musafaha yapma ve kutsama törenleri de yapılır.
Benares (Varanasi, Kaşi):
Ganj nehri kenarında kurulu olan, Hinduların şiva mabetleriyle ünlü en kutsal şehri; yedi kutsal şehirden birisi ve Önemli bir hac merkezi, şiva kültünün kuzeydeki merkezi olan Benares, özellikle altın tapınaklarıyla ünlüdür. Her yıl milyonlarca Hindu burayı ziyaret eder ve kutsal Ganj nehri sularında yıkanır. Ayrıca burada ölmenin kişiyi doğrudan cennete ulaştıracağı inancıyla, birçok kişi buraya ölmek umuduyla gelir.
Hindistan'ın en eski hac şehirlerinden birisidir. 1669 yılında Aurangzeb tarafından yıkılan şehir, Maratheslar tarafından yeniden yapılmış ve Sikh'ler tarafından zenginleştirilmiştir. 1780 yılında İngilizler tarafından yeniden yağmalanmıştır. Benares’in eski ismi Kâshi'dir. Burası, can çekişen insanın Vishvanâth şekli altında Shiva ile karşılaştığı imtiyazlı yerdir. Her yıl binlerce hacı buraya, kuzey Hindistan'da Nepal'e kadar bütün bölgede yaygın olan “Dom” kastının insanlarına kendilerini yaktırmak için gelmektedir. Benares, Hindistandaki Sanskritçe öğrenme yerlerinden en önemlisidir. Ayrıca klasik müzik için de merkezler vardır.
Benedictus VIII:
Asıl adı Teofilatto'dur. 1012-1024 yılları arasında papa olmuştur. Benedictus'un papalığı döneminde Roma valisi Benedictus'un kardeşi Romanus idi. O da daha sonra XIX. Yuhanna adı ile papa seçilmiştir. 1012 yılında papa olan Benedictus, kutsal Roma Germen İmparatoru II. Heinrich'e taç giydirmişim Benedictus, âdeta bir Baron gibi hareket ederek Papalığın iktidarını zorla tesis etmiş, Müslümanları, kuzey İtalya'ya karşı verdikleri savaşta mağlup etmiştir (1016-1017). Kilise Reformu için çaba sarfetmiş. Benediktin keşişlerince yürütülen manastır reformunu desteklemiştir. 1022'de Lambardiya Pavia'da topladığı konsildc, rahiplerin ve rahibelerin evlenmelerini ve kilise görevlerinin alınıp satılmasını yasaklamıştır.
Benedictus IX:
Asıl adı Teofılatto'dur. Tusculani ailesinden gelmektedir ve bu ailenin son papasıdır. 1032-1048 yılları arasında üç defa papalık makamına gelmiştir. Genç yaşta papa olan IX. Benedictus, kilisedeki muhaliflerini aforoz etmiştir. Ahlak dışı ve şiddete dayalı yönetiminden dolayı Romalılar isyan etmiş o da Roma'yı terk etmiştir. Daha sonra tekrar Roma'ya gelerek 8 Kasım 1048'de kendisini papa ilan etmiştir. Ancak 17 Temmuz 1048'de kral Heinrich’in emriyle Roma'dan yeniden uzaklaştırılmış, yerine Brixcn piskoposu Poppo II. Damasus adı ile papa olmuştur. Benedictus daha sonra, Grottaferata manastırında ömrünü geçirmiştir. 1055 yıllarında öldüğü sanılmaktadır.
Benedictus XII:
Asıl adı, Jaques Fournier'dir. 1334-42 yıllan arasında papa olmuştur. Papalığa geldikten sonra, kilise ve dini tarikatler konusunda reform teşebbüsünde bulunmuştur. Boulbonne'de Ciscerdum tarikatına girmiştir. Paris'te İlahiyat tahsili yapmış, Mirepoix'de (1326) piskoposluk görevinde bulunmuştur. 1327 Aralığında kardinal olmuş, 20 Aralık 1334'de XXII. Johannes’in yerine papa olmuştur. Allah’ın görülüp görülemiyeceğî konusunda çıkan bir tartışmada XII. Benedictus, Tanrının ancak kıyamet gününden sonra görülebileceği tezini savunmuştur. Bunun için bir papalık fermanı çıkarmıştır. Papalığı Avignon'dan Roma'ya taşımak istememiş, Avignon'da lüks bir papalık sarayı yaptırmıştır. Benedictus tarikatı için giriştiği reformlarda başarılı olamamıştır. Kilise ve tarikatlar konusunda yaptığı reformlar, daha sonra gelen papalarca bozulmuştur.
Benedictus XIII:
Asıl adı Pedro De Lima'dır. 1394-1423 yıllan arasındaki karşı-papa mücadelesi döneminde papalık yapmış; 1378-1417 yılları arasında Katolik kilisesinde büyük tefrika döneminde Roma'da bulunan papalar karşısında Avignon'da papalık makamında bulunmuştur.
1375'de kardinal olmuştur. Daha önce, Mont Pellier üniversitesinde kilise hukuku hocası olarak çalışmıştır. Avignon kilisesini destekleyen kardinaller Benedictus'u papa seçmişlerdir. XIII. Benedictus, iki papalı bir Katolik kilisesi yapısından rahatsız oluyordu. Roma'dakı papalığın kabul edilmesi halinde, Avignon'da kendisinin başında bulunduğu papalık makamını gönüllü olarak terketme teklifinde bulundu. Ancak, Fransız prensleri bunu reddetti ve Avignon'daki papalık kuşatıldı. Benediktus Pronence'ye kaçtı. Kardinallerin desteği ile Fransa'nın kendisini yeniden tanımasını sağladı. 1407'de papa XII. Gregorius'la uzlaşma niyetiyle görüşmeler yaptıysa da Katolik kilisesindeki bölünmeyi gidermek için çaba sarfetti. Ancak 1409'da toplanan Piza konsili Haziran 1409'da hem Roma, hem de Avignon'daki papayı görevden aldı ve V. Alexander'i papalığa getirdi. Benedictus, Piza Konsili kararlarını reddetti. 1415'de Peniscola şatosuna çekildi. 26 Temmuz 1417'de Konstance konsili Benedictus'u azletti. Ancak Benedictus hala meşru papa olduğunu iddia ediyordu. Hatta 1422'de ölmeden önce papa sıfatı ile dört yeni kardinal atadı.
Benedictus XIII:
Asıl adı Pieto Francesco Vincenzo Maria'dır. 1667'de Dominiken tarikatına girmiş, 1672'de kardinalliğe yükselmiştir. 29 Mayıs 1724'de papa olmuştur. Sade bir yaşam tarzı vardı. Jansencilik hareketine karşı çıktı; kilise adamlarının dünya işlerine ağırlık vermesine karşı mücadele ettiyse de başarılı olamadı. Hayatı boyunca birçok kilisede başpiskoposluk görevlerinde bulunan XIII. Benedictus'un ilahiyat alanında birçok eseri vardır. 21 Şubat 1730'da ölmüştür.
Benedictus XIV:
Asıl adı Bernard Garnier'dir. 1425-1433 yıllan arasında karşı papalık makamını işgal etti. 1417'de toplanan Konstance konsli V. Martinus'u papa seçerek Avignon ile Roma arasında 1378'den beri devam eden ayrılığa son vermiştir. Fakat Valenci'adaki Peniscola şatosun'da bulunan XIII. Benedictus 1423'e kadar papalıkta direndi. Bölünmenin devamını isteyen Aragon kralı V. Alfonso, 1423'de VIII. Clemens'i karşı papa seçtirdi. Clemens 1429'da görevden çekildi. Jean Carner, Peniscola şatosunda bir toplantı düzenleyerek 12 Kasım 1425'de Bernard Garnier'i papa seçtirdi. Böylece, Garnier de bir karşı papa oldu. Ancak Roma'ya karşı papalık görevini gizli yürütüyordu. Bunun için adı “Gizli papa” olarak anılmıştır. Onun yerini, sadece Jean Carrier’in bildiği tahinin edilmekteydi. Benedictus'un papalığı 1430'da sona erdi.
Benedictus XIV:
Gerçek adı, Prospero Lambertini'dir. 1740 -1758 yılları arasında papa olmuştur. Aydınlanma filozofları bile, onun tutumundaki toleransı övmüşlerdir. Roma üniversitesinde ilahiyat ve hukuk alanlarında doktora yapmıştır. 1728'de, papa XII. Clemens tarafından kardinalliğe yükseltilmiştir. 1731'de Bologna başpiskoposu olmuştur. Papalığı süresince, kilise ile iktidarlar arasındaki ilişkileri düzeltmiştir. Piskoposluk atamalarında, kilise dışı siyasi güçlere ödün vermiştir. 1742'de yayınladığı “Ex quo singulari” ve 1744'de yayınladığı “Omnium sollicitudinum” isimli fermanları ile cizvit misyonerlerinin verdiği tavizleri yasaklamıştır. İyi bir ilâhiyatçı ve bilim adamı olan XIV. Benedictus, değişik bilim kurumlarına üye olmuş; bugünkü Vatikan müzesinin temellerini atmıştır. Dönemin ünlü fikir ve siyaset adamları ile yazışmıştır. Voltaire Mahomet adlı trajedisini XIV. Benedictus'a ithaf etmiştir. 3 Mayıs 1758'de ölmüştür.
Benedictus XV:
Asıl adı Giacomo Della Chiesa'dır. 21 Kasım 1854'de doğmuş, 22 Ocak 1922'de ölmüştür. 1914-1922 yılları arasında papalık yapmıştır. Cenova üniversitesinden mezun olduktan sonra, Roma'daki Capranica ilahiyat okulunda papalık öğrenimi görmüştür. Papalığın diplomatik hizmetlerinde bulunmuştur. 1877'de dış işleri bakanlığında göreve başlamıştır. 1907'de Bologna başpiskoposluğuna, 19î4'de kardinalliğe atanmıştır. Aynı yılda papa seçilmiştir. Birinci dünya savaşının yarattığı problemlerle meşgul olmuştur. Papalığı süresince tarafsız kalmaya çalışmıştır.
Savaş sonrası barış görüşmelerinde, papalık devre dışı bırakılarak, 1919'a gelindiğinde papalık etkisini iyice yitirmişti. Bunun üzerine papalığının son üç yılında, savaş sonrası coğrafyanın düzenlenmesi ve misyonerlik faaliyetlerinin gözden geçirilmesi ile ilgilenmiştir. İlk defa onun döneminde bir İngiliz temsilci, Vatikan'a güven mektubu sunmuştur.
Benedictus Ve Benediktenler:
Nursiali Aziz Benedictus, 480 yılında doğmuş, 547 yılında ölmüştür. Monte Cassiono'daki Benedikten tarikatının kurucusudur. Bunun için Batıdaki manastır hayatının öncülerinden sayılmaktadır. Çünkü onun koyduğu zahitlik kuralları, Batı manastır hayatını yönlendirmiş ve adetâ model olmuştur. Avrupada Hıristiyanlığın kökleşmesinde Benedikten keşişlerinin rolü çok büyük olduğu için 1964'de papa VI. Paul, Benedictus'u Avrupanın koruyucu azizi olarak ilân etmiştir.
İyi bir aile çocuğu olan Benedictus, Roma'da iik eğitimini görmüştür. Roma'nın değişik dönemlerdeki yozlaşmasına tanık olmuştur. Roma'daki ahlak dışı yaşayışlar Benedictus'u etkileyerek, Affile'ye çekilmesine neden olmuştur. Daha sonra Roma'dan 65 km. uzaklıkta bulunan bir mağaraya çekilerek üç yıl yaşamıştır. Bu inziva hayatı ona çok önemli bir şöhret kazandırmıştır. Bu şöhret onu, Manastır başpiskoposluğuna kadar yükseltmiştir. Benedictus, 12 keşişin bulunduğu 12 Manastır kurarak Manastır hayatını Batıda yerleştirmiştir. Roma ile Napoli arasındaki Casinum yakınlarında tesis ettiği Manastır, birçok putperest halkın Hıristiyan olmasını sağlamıştır.
Benedictus, otoriter, sevecen, bilge ve olgun bir kişiliğe sahiptir. Onun bu karakter yapısı, Benedikten tarikatının Batıda yayılmasını kolaylaştırmıştır. Benedikten tarikatının kuralları: Batıda Benedictus'un koyduğu dini pratikler, mantıksal açıdan övülmektedir. Onun dini pratiklerinin hedefi, olgun ve tecrübeli bir ruhi yapı meydana getirmektir. Onun dini pratiklerine talip olan kimsenin bir yıl boyunca bir sınama dönemi geçirmesi gerekmektedir. Bu sınamadan sonra, hayatı boyunca kalacağı Manastır başkeşişinin denetiminde törenle tarikat tüzüğüne bağlılık yemini eder. Benedictus Manastırının ortaya koyduğu en ciddi iş Manastırın yönetiminde madde ile manayı içine alan bir tüzük ve yaşama modeli koymasıdır. Manastırın başkeşişi, kendi keşişleri tarafından seçilmekte ve kimseye karşı sorumlu olmamaktadır. Başkeşiş, tüzüğe ve Allah’ın yasasına karşı sorumludur. Fakat Allah huzurunda bir gün hesap vereceği kendisine devamlı hatırlatılır. Manastır hayatının bütün safhaları başkeşiş tarafından denetlenir. Maddi olarak hiç kimse birşeye sahip olmayacaktır. Manastırda görevli olan çömezler, konuklar, hastalar, duacılar, aşçılar, hizmetçiler ve kapıcılar için disiplin kuralları vardır. Bu konudaki cezalar açıktır.
Ortaçağ Manastır sistemi içinde Benedictus'un Manastır disiplini çok önem arzetmektedir. Benedictus'un dini hayat çizgisinde dikkat çeken genel ruhani çizgiler tevazu, sessizlik ve itaattir. Aziz Benedictus, ılımlı bir insandır. Mensuplarının yeterince beslenme, istirahat ve giyinme gibi konularda ihtiyaçlarını karşılamalarına izin vermektedir. Günlük hayat Benediktenlerde üçe ayrılmıştır:
1- İbadet (5-6 saat).
2- Mutfak işleri, temizlik, el sanatları ve bahçe işleri (5 saat).
3- Kutsal metinleri ve dini yazıları okuma (4 saat).
Burada görüldüğü gibi Benedictus, Manastır sistemi içine bir aktivite getirmiştir. Keşişler sadece ibadet değil, günlük işlerini, çevre bakımını da üstlenmiş bulunmaktadırlar. Bu da Manastır dünyasına Benedictus'un getirdiği bir yenilik olarak düşünülebilir.
Benedikten Manastırlarındaki zihinsel ve edebi ihtiyaçlar, birçok kitabın yazımını beraberinde getirmiştir. Bunun için Manastırlarda birçok kilise babasının kitapları yazılarak çoğaltılmıştır. Benedictus'un Manastır ilkeleri içinde, yoksulluk, iffet ve itaat çok önemli bir yer tutmuştur. İnsana sevgi ile yaklaşan bu manastır hayatı içinde bu bazan kötüye kullanılmış ise de, temel ilkeler daima korunmuştur. Benedictus'un Manastır ilkelerinin temelini Repula Magistri (Mürşidin yönergesinin oluşturduğu kabul edilmektedir. Bu yönergenin kime ait olduğu tam olarak bilinmemekle beraber, Benedictus'un ilkelerinin yaklaşık üçte birinin buradan alınmış olduğu söylenmektedir. Fakat burada önemli olan “Benedictus'un tüzüğü”dür. Çünki, Avrupada kabul edilen Repula Magistri değil, Benedictus'un öğretileridir. Öyle görünüyor ki, Benedictus bu tüzüğü değişik kaynaklardan derlemiştir. Bu tüzük Manastır hayatına on beş asır boyunca yon vermiştir.
Aziz Benedictus, Benedikten tüzüğü olarak bilinen tüzüğü, Monte Cassino Manastırı için 535-540 yıllarında yazmıştır. Özellikle İtalya'daki ve Galya'daki Manastır hayatında bu tüzük etkili olmuştur. Buna göre keşişin hayatını dua, çalışma ve okuma tam olarak dolduruyordu. VII, yüzyıldan sonra, Aziz Benedictus'un kız kardeşi Scholastica'nın yönettiği rahibeler için de bu tüzük geçerli olmuştur. Aziz Benedictus 547yılında öldükten sonra, Benedikten ismini taşıyan Manastırların hem sayısı hem de maddi varlıkları artmıştır. Özellikle Batı edebiyatı ve bilimi alanında çok önemli eserler bu manastırlarda ortaya çıkmıştır. Bu manastırların en tanınmışlarından biri, 910 yılında, Akitanyah Guillaume tarafından bir reform merkezi olarak kurulan Burgonya'daki Cluny Manastın'dır. Burada yapılan reformlar, hemen hemen Avrupa'daki bütün manastırlara sıçramıştır.
Benedikten tarikatının altın çağı, XII. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. Daha sonraki üçyüz yıllık tarih, bir çöküş dönemini göstermektedir. 1424'de Padovalı Aziz Giustina, Benedikten Manastır hayatına yeni bir soluk getirmiştir. Bu reform, “Kongregasyon”u ortaya çıkarmıştır: Buna göre başkeşiş, üç yıl için seçiliyordu. Keşişler tek bir manastıra değil, “Kongresgasyona” bağlılık yemini ediyorlardı ve yönetim yetkisi, yıllık genel rahipler kurulunda toplanıyordu. Bu akım, italya'da bulunan bütün Benediktenleri kaplamıştır. Böylece hepsi, Cassino Kongresgasyonu'nun adı ile anılır oldu. Diğer manastırlar da zaman içinde reformları kabul etmiştir. XVI. yüzyıldaki Protestan Reformu, Kuzey Avrupa'daki rahip ve rahibe manastırlarının yok olmasına neden olmuştur. Fransa ve Orta Avrupadakiler de ciddi sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Fakat XVII. yüzyıl içinde Fransa ve Almanyadaki Benedikten tarikatı, manastır hayatını yeniden canlandırdı. Yeni Kongregasyonlar kuruldu. Fransa'daki, Mauristler, Paris'teki Adoration Perpetüelle (1653), Nötre Dame de Calvary (1617) bunlardan bazılarıdır. Mauristlerin ilk başkanı Dom Gregory Tarrisse (1575-1648), Paris'teki merkezlerini bir bilim merkezi ve bilim adamlarının bir buluşma yeri yapmıştır. Özellikle burada, tarihi vesikalar toplanmış ve değerlendirilmiştir. Mauristler 1789 Fransız devrimine kadar varlıklarını sürdürmüşler ve 1817'de tamamen yok olmuşlardır.
Benediktenlik XIX. yüzyıl ortalarında yeniden canlanmaya başlamış ve kurdukları vakıflarla faaliyete başlamışlardır. İngiltere'de ve Amerika'da yeni kongresgasy onlar kurulmuşftır. Bunun üzerine papa XIII. Leo, bağımsız Benediktenleri bir araya getirmeye çalışmış ve 1893'de bağımsız kongresgasyonları bir federasyon altında toplamayı sağlamıştır.
Benedikten Manastır keşişleri, tarih boyunca Hıristiyan düşüncesinin ve eğitiminin gelişmesine ve Hıristiyanlığın yayılmasına çok önemli katkı sağlamıştır.
Bene İsrael:
1500 yıllarından beri Hindistan'da, Bombay'da yaşayan Yahudilere verilen ad.
Benedict:
(Nursialı Aziz Benedict, 480-547)
Hıristiyanlıkta batı keşişliğinin babası sayılır. Monte Cassino'nun ilk keşişi ve Benediktin tarikatının kurucusudur. Benedict tarafından belirlenen manastır ve keşişlik kuralları, sonraki dönemlerde birçok Hıristiyan tarikatında geçerli kurallar olarak kabul edilmiştir.
Benedikt Kuralları (Benedictine Rules):
Hıristiyanlıkta MS 540'ta Batı monastisîzmi patriği lakaplı Nursia'lı Aziz Benedict tarafından ortaya konan manastır kuralları. Bu kurallar Monte Cassino'daki keşişler için konmuştu. Bunlar, manastır yaşamıyla ilgili yönetim kurallarını ve sıkı bir ruhsal hayat disiplinini içermektedir.
Benedikt Madalyonu:
Hıristiyan halk dindarlığında, bütün kötü güçlere karşı kişiyi koruyucu olduğuna inanılan kutsal eşyalar.
Benefiziam:
Kilise memuriyetlerine bağlı gelir kaynağı, arpalık. Kiliseye bağlı gelir kaynağı sahibine ise Benefiziat veya Benefiziar denir.
Benzaiten:
Hinduizmde aşk ve sevgi tanrıçası. Onun bir ejderhaya bindiğine ve Bima çaldığına inanılır.
Berat Gecesi:
Müslümanlar şaban ayının onbeşinci gecesini Berat gecesi olarak kutlamaktadırlar. Bu geceyi, müslümanlar, Rahmet gecesi olarak değerlendirmektedirler. Rahmet ve bağışlanma gecesi olarak kabul edilen Berat gecesinde müslümanlar, ibadet, dua ve tövbe gibi işler yaparak kulluk atmosferini yoğunlaştırırlar. Bu konuda peygamberimizden bazı rivayetler nakledilmiştir. Fakat İslâm âlimleri, bu rivayetlerin sıhhati üzerinde durmuşlar ve bu hadislere kuşku ile yaklaşmışlardır. Ancak islâm âleminde, özellikle Türkiye'de Berat gecesi, çok önemli bir şekilde ihya edilmektedir. Müslümanların kulluk duygularmm yoğunlaştığı böyle gecelerin, bid'at olduğunu söylemenin de bir faydası yoktur. Önemli olan, müslümanların bu geceleri ihya ettikleri gibi, diğer günlerde de kulluk sorumluluğunu devam ettirmeleridir. Müslüman, her gününü ve gecesini kulluk sorumluluğu altında geçirmelidir.
Berat Kandili:
İslamî gelenekte kutsal kabul edilen şaban ayının 15. gecesi. İnsanlarının kaderlerinin birer yıllık bölümlerinin bu gece kendilerine indirildiğine ve önceki yıl İşledikleri hataların tövbe edenler için bu gece affolunacağına inanılır.
Ber:
Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “kulları hakkında bağışlaması ve lütfü çok olan” anlamına gelen bir isim.
Berâe:
Kur'an'ın 9. suresi olan Tevbe suresinin bir diğer adı. 129 ayetten oluşan bu sure Medine'de nazil olmuştur.
Berâhime:
Ortaçağ İslam alimlerinin bazı çalışmalarında Hinduizm için bir isim. Bakınız: Hinduizm.
Berdiaeff:
1874'de Kiev'de doğan ve 1948'de ölen Nicolas Berdiaeff, kendini Batıya kabul ettiren yegane Rus din filozofudur. Hıristiyanları daha mistik, daha sosyal ve hatta devrimci birtakım yollara iten onun düşüncesi, Doğu ve Batının, iman ve isyanın kavşak noktasında kendini gösterir. Asil bir aileden doğmuş olan Berdiaeff, gazeteci olmak için çabucak çevresinden uzaklaşmış, politika ve kültür mücadelelerine katılmıştır. Önce sosyalisttir, (Bunun için iki defa tutuklanmıştır), az da olsa konformisttır. O, Marx’ın düşüncesi ile Kant’ın düşüncesini birleştirmeye teşebbüs etmiştir. 1901'den itibaren, özellikle Nietzsche sayesinde yaratıcı deha’nın keşfi, onu, Marxizmden uzaklaştırmıştır. Yine de o, Marksizmin adalet fikrini daima muhafaza etmiştir. 1909'a doğru Ortodoks Kilisesine katılmış ve onun teolojisinin yenileştirilmesine iştirak etmiştir. Bununla beraber onun yok edilemez uyumsuzluğu, 1913'de “Le sens de I'acte Createur” adlı eseriyle beraber onu, kiliseden uzaklaştırmıştır O, kendini, bir Hıristiyan antropolojisinin hazırlığına adayan bir peygamber olarak gösteriyor. 1914 ve 1917 ihtilâlleri, tarihin temizleyici şokunu temsil ederler. Sosyalist tecrübeyi kabul, hicreti reddederek, birtakim riskler altında (Yeni rejim onu iki defa hapsetmiştir) hazırlanan cemiyet içinde, ruh hürriyetini ve yenileşmiş bir Hıristiyanlığı yükseltmeye girişiyor. Yazarlar Cemiyeti'nin başkan yardımcısı olarak o, 1919'da “Hür Manevî Kültür Akademisi”ni kurmuş ve 1920'de Moskova Üniversitesi'ne Profesör olmuştur. Daha sonra, Batı dünyasında neşredilmiş olan bu üniversite notları tarihin anlamına ve Dostoievski'nin düşüncesine tahsis edilmiştir. Berdiaeff, 1922'de “Komünizmin İdeolojik Düşmanı” ithamıyla, Rusya'dan sürgün edilmiştir. 1922-1924'de Berlin'de ve Avrupa'da ilgi görmesini sağlayacak olan “Un Nouveau Moyen Age” adlı eserini neşretmiştir. 1924'de de Fransa'da Clamarfa kesin olarak yerleşmiştir. Bir muhacir olmayı kabul etmeyen Berdiaeff, Fransa düşünce hayatına girmiştir. Böylece, Doğu Hıristiyanlarıyla, Batı Hıristiyanları arasında kesin bir karşılaşmayı harekete geçirmiş ve personalist hareketin ilham edicilerinden biri haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında onun ilham ettiği “Ortodoks Hareket” çok sayıda Yahudi'yi kurtarmış, bizzat Rusya'da hissettiği milli uzlaşma gelişmelerini kayırmaya teşebbüs etmiş ve bu konuda “L’Idee Russe” adlı eserini kaleme almıştır. Stalinizm’in son evrimi ile hayal kırıklığına uğrayan Berdiaeff, savaştan sonra yine de bir dünya zaferi üzerinde vargı yürütmüştür. O, çağdaş dünyanın bir peygamberi olarak telakki edilmiştir. 28 Mart 1948'de en verimli zamanında ölmüştür. Geleceğin Hıristiyanlığı: Berdiaeff, Modern isyanla, hristiyânî bütünleşmeyi, özellikle Marks'la Nietzsche'yi birleştirmeye teşebbüs etmiştir. Aslında onun düşüncesi, tüm varlığı aydınlatmak ve değiştirmek İçin manevî tecrübeden hareket eden “Mistik bir realizm”dir. Bölünmenin ve köleliğin saltanat sürdüğü amprik dünya, daha gerçeği tüketmemiştir. Hayatın hakikati, kendini, azizlerin, mistiklerin, peygamberlerin, adalet yaratıcılarının, sevincin ve güzelliğin tecrübesi içinde izhar ediyor. Bu gerçek varlık, hürriyetin trajedisi ile deti divane olmuştur. Hürriyet, irrasyoneldir ve esastır. Allah ise onun önünde güçsüzdür. Hürriyetin, insanla münasebeti, insanı trajik bir kadere, yani Çarmıh'a gerilmiş bir aşka dahil etmesidir. Günah orjinal ve sürekli olarak manevî ve kozmik bir hadisedir. O, insaniyeti paramparça etmiş ve zamanın, mekânın, maddenin müşahhaslaşmış bir tarzını meydana getirmiştir. Yine de İnsan, sadece Allah'da insan olmuştur. Kutsal-Ruhla aydınlanmış hürriyet, yaratıcı hale gelmiştir. Bunun için Allah, insandan, yaratıcı aşkın hür cevabını beklemektedir. İşte en yüksek derecede dinî faaliyet, kâinatın şeklini değiştirmeye gelen İsa'dan nuru fışkırtmak için bir an olsun müşahhashğı kıran yaratıcı bir faaliyettir. Böylece gelecek, müşahhas seviyede çarmıha gerilmiş, fakat herşeyi aydınlatmaya yetenekli bir Kutsal-Ruh Hıristiyanlığına ait görünmektedir.
Bereanlar:
Barclayanlar ve Barclayitler olarak da bilinen bu Hıristiyan mezhep, 1773'te J. Barclay tarafından Edinburgh'ta kuruldu. Kitab-ı Mukaddes üzerine aşırı çalışmayı temel alıyordu. İskoçya ve İngiltere'de yayılan bu hareket, kurucusunun ölümü sonrası (1798) genellikle Congregationalistler içinde eriyerek kısa zamanda gözden kayboldu.
Berekah:
Tanrıya şükran ve kutsama içeriğine sahip, karakteristik bir Yahudi duası. Hıristiyanlıktaki Evharistik duanın Yahudi Berekah duasından bir adaptasyon olduğu ileri sürülür.
Bergama Asklepieionu:
Bergama'da bulunan antik bir kutsal alandır. M.Ö. IV. yüzyılda Hekimlik Tanrısı Asklepios'a adanmış olan su kaynağının bulunduğu yerdir. Buraya M.S. II. yüzyılda bir tiyatro ve kitaplık inşa edilmiştir. Böylece, daha önce inşa edilmiş olan sütunlu galeriler zenginleşmiştir. Burası, hastaların tedavi edildiği bir şifa yeri olarak ün salmış ve her geçen gün şöhreti çevreye yayılmıştır.
Burada, Helenistik dönemden kalma, Asklepios soter, Apollo kalliktenos ve Asklepios'un kızı Tanrıça Hygeia adına tapınaklar görülmektedir. Diğer kalıntı yapılar ise, M.S. 117-138 dönemlerinin tarihini yansıtmaktadır. Hastaları tedavi için çamur banyoları, spor ve müzik ile tedavi usullerinin uygulandığı, dikkat çekmektedir. Tedavi olan hastalar, Asklepios tapınağım ziyaret ederek para bağışında bulunurlar. Adak olarak, çoğunlukla iyileşen organların küçük bir modeli veriliyordu. Bu tür adak eşyalarından bazıları, Bergama arkeoloji müzesinde görülmektedir. Kutsal alanın kuzeybatısında 3.500 kişilik bir tiyatro vardır. İlkbahar şenlikleri burada yapılmaktaydı.
Kutsal alanın doğusunda M.S. 150'de Konsül Lukius Rufinus'un yaptırdığı Asklepios tapınağı yeralmaktadır. Bu tapınak, Hadrianus'un Roma'da yaptırdığı Pantheon'dan örnek alınarak yaptırılmıştır.
Bergama Asklepieionu, Roma döneminde çok görkemli binaları, anıtları ile dikkat çekici bir görünüm arzediyordu. Hıristiyanlığın Roma'da kabulünden sonra [36]burası, önemini yavaş yavaş kaybetmiştir. Yapılan Arkeolojik araştırmalardan sonra, Bergama Asklepieionu'nun, Helenistik ve Roma döneminin sanat anlayışını yansıttığı iyice ortaya çıkmıştır.
Berleburg Kitab-ı Mukaddesi:
1726'da yayınlanan Kitab-ı Mukaddes tercümesi. İsa'nın yeryüzünde bin yıl hüküm süreceğine dair yorumları ve teosofîk açıklamalarıyla, özellikle mistikler arasında meşhur olmuştur.
Bernard Clairvaux:
1090 yılında Fontaine-les... Dijon'da doğdu, 20 Ağustos 1153'de Burgonya'da öldü. Clairvaux Manastırının kurucusu ve baş keşişidir. Annesinin 1107 yılında ölümü hayatını etkilemiş ve inziva hayatını tercih etmiştir. Bernard yirmi beş kadar arkadaşı ile birlikte 1112 yılında Cistircium tarikatına girmiştir. 1115 yılma kadar İlahiyat tahsilini orada sürdürmüştür. 1115 yılında Clairvaux'da küçük bir Manastır topluluğunun başına geçmiştir. Bu manastırın ayakta durması için Bernard, ciddi mücadele vermiştir. Bu arada sağlığı bozulmuştur. Bir kulübeye çekilerek, birçok yazı yazmıştır. Bu yazılarda kilise babalarının bilgileri yansıtılıyordu. Kitab-ı Mukaddesten simgelerle alıntılar yapılıyordu. Her yazı şiirseldi. Bernard “Bakire Meryem'e Övgüler” isimli yazısını da bu kulibede yazmıştı. Aziz Bernard, üçyüzden fazla mektup yazmıştı. Bu yazılarda, mistik yaşamı tercih eden, acı çeken insanlara acıma duygularını yansıtıyordu. Aziz Bernard, hayatının en dolu yıllarını 1130-1145 yılları arasında yaşadı. Bu yıllarda Clairvaux'da ve Roma'da ortaçağ Hıristiyan ilahiyatının çok önemli konularındaki tartışmalarda danışmanlık yapmıştır. Papa ve karşı-papa çatışmalarında, kilisenin aldığı yaraları telâfi etmeye çalışmıştır.
Ona göre, Tanrıyı aramanın yolu “utanç verici bir merak”tan değil, bir sevgiden geçiyordu. Ona göre kalbinde sevgi taşımak, Allah'ı bilmenin ilk şartıydı. Aziz Bernard, zamanının en büyük diyalektikçisi ile girdiği tartışmada, bu sevgi yolunu seçmiş ve sonuçta başarılı olmuştur. Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlık için bir tehlike olarak görülen müslümanlar için başlatılan II. Haçlı seferi için, Aziz Bernard'ı, papa III. Eugenius ve Fransa kralı VII. Louis ikna etmişlerdi. Ancak Bernard yine de bu Haçlı seferine iyi bakmamıştı. Çünkü o, maceracıların savaşçı eğilimlerine pek yüz vermemişti. Aziz Bernard'ın öğretisinin temeli şu sözlerdi. Tanrı sevgisi nereden geliyordu? Tanrı'dan. Peki, bu sevginin ölçüsü neydi? Ölçüsüz sevmek...
Aziz Bernard'a kilise doktoru unvanı, 1830'da verildi ve papa XII. Pius bir genelge ile Doctor Mellifluus (Ağzından bal damlayan bilgin) sıfatı ile onu onurlandırdı.
Berossos:
Eski Mezopotamya'da, Bahirdeki ünlü Bel rahibi.
Berserkez:
Eski Kuzey Avrupa efsanelerinde ayı suretini alabilen insan veya dev.
Berzah:
İki şey arasındaki mesafe; ölülerin ruhlarının kıyamete kadar durdukları ve beklediklerine inanılan yer; dünya ile ahiret arasındaki alem; ölüm sonrası haşir gününe kadar geçen zamanı ifade eden terim.
Bes:
Eski Mısır, Kenan ve Kartaca'da tapınılan popüler bir tanrı. Bes’in, komik, müziksever ve eğlendirici bir karaktere sahip olan ilginç küçük bir tanrı olduğu düşünülürdü. Ayrıca onun, insanları tehlikeli hayvanlardan koruduğuna ve ölülerin koruyucusu olduğuna da İnanılırdı.
Besmele:
İslamda bismillahirrahmanirrahim (esirgeyen bağışlayan Allah'ın adıyla) ifadesine verilen ad. Bir Müslümanın yaşantısında besmelenin önemli bir yeri vardır. Yapılan bir işe Allah'ın adını anarak, yani besmele ile başlamak sünnettir. Bu arada Kur'an'da, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen şeylerin yenmemesi emredilmekte ve bu tür şeyleri yemenin bir sapkınlık olduğu vurgulanmaktadır. [37]
Besmele “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile” anlamına gelmektedir. Kur'anda ayet olarak Neml süresi/30'da açıkça geçmektedir. Kur'an'daki 113 sürenin başında da Besmele vardır. Sadece Tevbe süresinin başında yoktur. Kur'an-ı Kerim, Besmele dahil 6666 ayettir. Bazı bilginlere göre sûre başındaki Besmeleler ayet sayılmaz. İmam Şafiî gibi âlimler sûre başlarındaki Besmelenin ayet olduğunda israr etmişlerdir. Bunun için Şafiî mezhebinde olanlar namazda Besmeleyi açıktan okumaktadırlar. Maliki mezhebine göre sûre başındaki Besmele ayet değildir. Hanefi Mezhebine göre Besmele ayettir. Ancak, sûrelerin ayetleri içinde sayılmaz. Bunun için namazda besmeienin gizli okunması gerekmektedir.
İslâmi düşünce ve yaşama sistemi içinde Besmele müslümanın hayatının bir parçasıdır. Müslümanlar peygamberimizin tavsiyesi üzerine her işe Besmele ile başlarlar. Besmele ile “Herşeyi bize veren, ihsanda bulunan, koruyan ve acıyan Allah’ın adı ile” işe başladığını müslüman söylemiş olur. Böylece, müslüman kendini, Allah'a sigorta ettiğini, onun güveninin ve himayesinin altına girdiğini, hem dili hem de kalbi ile ifade etmiştir. İslâmiyette kurban kesilirken veya hayvanların kesiminde Besmele çekmek gerekir. Helâl olan herşeye Besmele ile başlamak gerekir. Kötü ve haram işler için Besmele çekmek doğru değildir, çünkü onların yapılması caiz değildir.
Bet Din:
Yahudi hukuk mahkemesidir ve çok eski bir tarihe sahiptir. Tora'da, Musa'nın sabahtan akşama kadar halkı mahkeme etmesinden bahsedilir. [38]Ancak bu durum, Musa'nın kayınpederi'nin Musa'ya şu tavsiyelerde bulunmasına kadar devam etmiştir: “Yaptığın iş iyi değildir. Hem sen, hem de yanındaki halk tükeneceksiniz. Bu işi tek başına kaldıramazsın. Sana ağır gelir. Beni dinle, sana öğüt vereyim. Tanrı seninle olsun. Tanrının önünde halkı sen temsil etmelisin. Kuralları, yasaları halka öğret, izlemeleri gereken yolu, yapacakları işi göster. Bunun yanısıra halkın arasından Tanrıdan korkan, yetenekli, haksız kazançtan nefret eden dürüst adamlar seç; onları, biner, yüzer, ellişer, onar kişilik toplulukların başına önder yap. Halka sürekli onlar yargıçlık etsin. Büyük davaları, sana getirsinler, küçük davaları kendileri çözsünler. Böylece işini paylaşmış olurlar.
Yükün hafifler. Böyle yaparsan, Tanrı da buyurursa, dayanabilirsin. Herkes esenlik içinde evine döner”.[39] Musa kaymbabasınm sözünü dinleyerek aynen yaptı. Halka sürekli yargıçlık yapan bu kişiler zor davaları Musa'ya getirdiler, küçük davaları ise kendileri çözdüler.” [40]
Daha sonraki dönemlerde bu hâkimler’in herbiri bir kabilenin sofi haline gelmiştir. Daha sonrada krallar, hâkimlik görevini icra etmişlerdir. Meselâ, Hz. Süleyman bu konuda klâsik bir örnek teşkil etmektedir. Talmud ikinci mabed döneminde, üç, yirmi üç ve yetmişbir üyeden oluşan farklı mahkemelerin varlığından bahsetmektedir. Farklı tip işler, Bet-Din tarafından yargıya bağlanıyordu ve daha yüksek bir mahkemeye ihtiyaç duyulmuyordu.
Her bölge üç hâkimden oluşan bir mahkemeye sahip bulunuyordu. Bu Bet-Din, sivil işlere de bakıyordu. Her şehirde, yüz yirmi veya daha fazla yetişkin ve yirmi üç hakimden oluşan bir Bet-din vardı. Bet-Din, dini veya sivil konularda hertürlü maddi veya manevi cezayı vermekle yetkiliydi. Ceza ile ilgili kararlar iki hakimin çoğunluğu ile veriliyordu. Kudüs'te Betha Mikdaş'da, yirmi üç üyelik üç mahkemenin olduğundan bahsedilir. Bunlardan birisi, mabedin girişinde, ikincisi, mabedin avlu girişinde, üçüncüsü ise dikdörtgen salonda bulunmaktaydı. Daha sonra yetmişbir üyelik Sanhedrin geliyordu. Yirmi üç üyelik mahalli mahkemelerin çözemediği davalar, Kudüs'teki yirmi üç üyelik mahkemeye naklediliyordu. Davayı bu mahkeme de çözemezse, bu dava Sanhedrin'e geliyordu.
Sanhedrin’in kararları bütün İsrail için bağlayıcı kararlardı. Kararlar, Sanhedrin'de ittifakla alınırdı. Sanhadrin’in kararlarına uymayan hakim, ölüm cezasına çarptırılırdı. Sanhedrin iki tür davaya bakıyordu. Bunlardan biri yasama ile ilgili davalardı. Bu davalara her türlü dini veya sivil davalar veya cezai davalar giriyordu. Diğeri, bayramların tarihinin tespiti idi.
Bet-Din’in hakimleri, Sanhedrin tarafından tayin ediliyordu. Kudüs'ün düşmesinden sonra Yohannan ben Zakkai, Sanhedrin'i Yavneh'e nakletmiştir. Sanhedrin orada, Yahudi hayatının bütün alanlarını temsil etmiştir. Ancak daha sonraki dönemlerde diğer Yahudi merkezleri Sanhedrine itiraz etmeye başlamışlardır. Meselâ, Babil okulları, kendilerini başlıca kurumlar olarak takdim etmeye başlamışlardır. Nihayet Yavneh Sanhedrin meclisi, milâdi 425'de kaldırılmıştır.
Yahudi cemaatleri nisbeten bağımsız bir şekilde yaşarken, Bet-Din, bütün hukuki konulara bakmakla yükümlüydü. Yanı, hertürlü dinî, sivil ve kişisel problemler, Bet-Din'de çözüme ulaştırılıyordu. Birçok halde mahkemeler, cismani cezaya yetkili olmasalar da zorlayıcı kararlar vermeye yetkileri vardı. Meselâ, birbirine çok bağlı bir Yahudi cemaati içinde verilen “aforoz” cezası, bunlardan biridir. İspanya kralının otoritesi altında Bet-Din, çok geniş yetkilerle kuşatılmıştır. Hatta ölüm cezası bile verebiliyordu. Bugün de Bet-Din, Yahudilerin bulunduğu yerlerde mevcuttur. İsrail hariç, Bet-Din’in baktığı en önemli dava Halakhah'a göre boşanma konusudur. İsrailde ise Bet-Din daha çok yetkiye sahiptir. Hatta Bet-Din’in yetkileriyle, ülkedeki lâik mahkemeler arasında yetki tartışması, İsrail'de sık sık gündeme gelmektedir. Bet-Din’in meşgul olduğu önemli konulardan birisi de Yahudi dinini kabul edenlerin durumudur. Amerika'da devlet mahkemeleri, Bet-Din’in verdiği kararları, göz önünde bulundurmaktadır.
Beş K:
Sih inancında dine giriş töreninden geçmiş olan her erkek Sih’in daima kullanması gereken beş önemli nesne. Bunlar:
1) Keş: Tanrıya teslimiyetin sembolü olan uzun saç ve sakal.
2) Kanga: Tarak.
3) Kachs: Giyilen şort.
4) Kara: Sağ bileğe takılan çelik bir bilezik.
5) Kirpan: Küçük bir hançer.
Beş Klasik:
Konfüçyanizmin kutsal metinlerini oluşturan literatürden 5 klasik eser.
1) Yi Ching: Değişiklikler Kitabı.
2) Shu Ching: Tarih Kitabı. Yao'dan erken dönem Chou hanedanına kadar imparatorlara atfedilen dokümanların kitabı.
3) Shih Ching: İlahiler Kitabı. 300 kışa şiiri içeren kitap.
4) Li Ki: Ritüeller Kitabı. İbadetlerle ilgili kuralları içerir.
5) Bahar ve Sonbahar. 300 yılı aşkın bir süre zarfında Lu devletindeki olayları kaydeder. Ayrıca Bakınız: Dört Kitap.
Beş M:
Hinduizmde kutsal sayılan ve belirli Tantrik ritüellerde önemli rol oynayan beş şey. Bunlar; Madya (içki), Mamsa (et), Matsya (balık), Maithuna (cinsel ilişki) ve Mudra (el hareketi)dir. Bakınız: Wamachara.
Bet Ha-Mikdaş (Süleyman Mabedi):
Yahudilerce, Hz. Süleyman tarafından yaptırılan Beytü'1-Mukaddes'e verilen ad. Bakınız: Süleyman Mabedi.
Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman (Şlomo Hameleh) tarafından Kudüs'te yaptırılan muhteşem mabudin adıdır. Efsaneye göre Şlomo (Süleyman) Bet-Ha Mikdaş'ı inşa ettirmeye karar verdiğinde, Tanrının meleklerinden biri ona rüyasında görünmüş ve şöyle demiştir: “Ey İsrail kralı David Hameleh’in oğlu Şlomo, Tanrı’nın adını onurlandırmak için yapacağın tapınağa, tüm halkının kendi olanakları dahilinde katılımını sağlayacaksın” Böylece Şlomo (Süleyman) bütün halkı Bet ha-Mikdaş için seferber eder. Bu inşaatta fakir halkın payına Batı Duvarı düşer. Bunun için Batı duvarı, en sonra bitmiştir. Böylece Batı Duvarı binbir güçlükle bitirilmiştir. Bet ha-Mikdaş tamamlanınca, Tanrı, Batı Duvarı üzerinde durmuş ve şöyle demiştir: “Fakir ve muhtaç halkın el emeği ve alın teri benim nazarımda en değerli olanıdır. Bunu ebediyyen kutsuyorum.” Efsaneye göre, ilâhi bir ses yankılanmış ve şöyle tekrarlanmıştır: “Tanrının kutsal varlığı, Batı duvarını ebediyyen terketmiyecektir.”
Şlomo Hameleh’in yaptırdığı Bet ha-Mikdaş’ın uzunluğu 60 arşın, genişliği 20 ve yüksekliği 30 arşındır. Mabedin eyvanının uzunluğu 20 arşın ve genişliği 10 arşındır. Mabedin pencereleri kafesle kaplanmıştır. Mabedin duvarlarına bitişik katlar vardır. Katların etrafında yan odalar vardır. Bet ha-Mikdaş, taşlar yontularak yapılmıştır. İnşaatta çekiç, balta kullanılmamıştır.
İnşaat bitince mabed, sedir ağacından kaim tahtalar ve kirişlerle kaplanmıştır. Mabedin dışındaki ve içindeki bütün duvarlara kabartma şekiller, melekler, hurma ağaçları ve çiçek figürleri yapılmıştır. Mabedin içi ve dışındaki bütün döşemeler altın kaplıdır.
Mabedin giriş kapısı selvi ağacından yapılmış olup (her bir kanat ikiye katlanabilirdi), kapılar çeşitli oymalarla süslenmiştir. Hz. Süleyman'ın hükümlerim vereceği bölüm ve kendisine ait olan Yatziah (özel oda) mabedin içindeydi. Taştan yapılmıştı ve sedir ağacı ile kaplanmıştı. Bu bina otuz bölümden meydana geliyordu. Yapay bir havuz yaptırılarak mabedin güneydoğusuna konmuştu. Yapay havuz dikdörtgen biçiminde olup eni on arşın, uzunluğu beş arşın, derinliği bir arşındı. Havuz on iki öküz üzerine oturtulmuştu. Havuzun kenarları zambak saplan gibi işlenmişti.
Mabedin bütün kapıları, üzerinde huzur ekmeği bulunan altın masa, iç odanın önünde, beşi sağda beşi solda bulunan şamdanları, çiçekleri, kandilleri maşaları, tasları, makaslan, leğenleri, kaşıkları, tabloları ve bütün mabedin kapı tokmakları som altından yapılmıştır. Ahit sandığı, Bet ha-Mikdaş'a çok özel şekilde ve özel bir yere konmuştu. Bet ha-Mikdaş, Yahudi dini ve sosyal hayatının merkezini oluşturmuştu. Bunun için Hz. Süleyman dönemi Yahudilerin altın çağını meydana getirmiştir. Bayramlar da Filistin’in her yanından gelen halk, Betha-Mikdaş'da toplanırlardı. Sukot ve Pesah bayramları mabedde kutlanıyordu. Mabedin bölümlerinin özellikleri vardı:
1- Dış Avlu: Bu bölüme bütün İsrail halkı girebilirdi. Kurbanlar burada kesilir, çardaklar burada kurulurdu.
2- Kutsal Bölüm: Bu bölüme herkes giremezdi. Sadece, Levi ve kohenler girebilirdi.
3- Kutsallar Kutsalı Bölüm: Bu bölüm, ahit sandığının korunduğu bölümdür. Kutsal sandık, Altın Menora, şamdanlar buraya konuyordu. Bu bölüme sadece Kohen Gadol (Büyük Haham) girebilirdi. Büyük haham, yılda bir defa mikve yaptıktan sonra, beyaz elbiselerini giyer ve bu bölümde ibadet ederdi.
Bet ha-Mikdaş'da sürekli dini müzik icra edilen müzisyenler bulunurdu. Bunların çaldıkları aletler, Lir, Arp, Flüt ve Simbaldi idi.
Şlomo Hameleh (Süleyman) döneminde altın çağını yaşayan Yahudiler, Bet ha-Mikdaş'dan çok önemli manevi güç almışlardır. Böylece, Yahudiler Bet ha-Mikdaş'la bütünleşmişlerdir. Ancak, Hz, Süleyman'dan sonra Yahudiler iki krallık halinde bölündüler. Bu krallıklar Yehuda ve İsrail krallıklarıydı. Kudüs, Yehuda krallığının başkenti olmuştur.
M.Ö. 587 yılında, Kudüs, Babil kralı Nabukadnezar’ın eline geçerek Bet ha-Mitdaş yıkılır. Yahudiler Babil'e sürülür ve Yahudiler için Diaspora dönemi başlar. Babil sürgünü, yetmiş yıl sürer. Hz. Süleyman'dan Babil esaretine kadar geçen bu döneme Yahudi tarihinde I. Mabed dönemi denmiştir. Babil sürgünü dönüşünde Kudüs'te yeni bir dönem başlar. Bu döneme, II. Mabed dönemi adı verilmektedir.
Bet ha-Mikdaş (Kutsal ev veya Süleyman Mabedi) Yahudi dini ve siyasi hayatı için çok önemli kutsal bir hatıra olarak Yahudilere yerleşmiştir. Hâlâ bugün Yahudiler Bet ha-Mikdaş'ın “Batı duvarı” olarak kabul edilen yerini “ağlama duvarı” olarak takdis etmektedirler.
Bethel:
İbranice. “tanrının evi”.
(1) Tarihte İsrail kabilelerinin (Yahuda'da olmayanların) Filistin'deki boş mabedi.
(2) Hıristiyanlıkta, özellikle bazı Metodistler ve Bapristlerce dinsel tapınma yeri için kullanılan bir isim.
Betlehem:
Kudüs'ün yaklaşık 10 km güneyindeki kasaba; Hz. Davud'un memleketi ve İsa'nın doğum yeri.
Bet Midrach:
Dini eğitim merkezidir. Çoğu zaman sinagoglara bitişik olarak inşa edilmektedir. Bet Midrach, Talmud metinleri ve yorumuna hizmet ettiği gibi, bu metinlerin uygulandığı bir yer de olmaktadır. Bet-Midrach, Tora eğitiminin sağlandığı bir yer olarak, sinagogdan daha kutsal kabul edilmiştir. Nitekim Yahudilikte, Bet-Midrach inşaat etmek için sinagogun satılmasına izin verilmiştir. Efsaneye göre ilk Bet-Midrach, Nuh'un oğlu Sam'ın ve onun oğlu Eber’in Bet-Midrachıdır. Midrach bir takım şahsiyetler saymaktadır. Bu şahsiyetler, Bet-Midrach'da eğitim görmüşlerdir. M.Ö. I. yüzyılın hakimleri olan Chcmayah ve Avtalyon bu şahsiyetlerin ilk örneklerini teşkil etmektedir. Onların Bet-Midrach'larına girmek için vergi ödemek gerekiyordu. Yahudi tarihinin en büyük hakimlerinden birisi olan Hille, Bet-Midrach'a para ödeyemediği için, dersleri dinlemek amacıyla dama çıktığından bahsedilir.
Ortaçağda ve daha sonraki dönemlerde her şehirde bir Bet-Midrach vardı. Çoğu zaman Bet-Midrach cemaat tarafından yönetiliyordu. Bet-Midrach'da insanlar, bütün günlerini Talmud okuyarak geçiriyorlardı. Gündüzleri çalışmak zorunda olanlar ise, işten önce veya sonra birkaç saatlerini Bet-Midrach'da geçirmek için geliyorlardı. Bet-Midrach, sinagoglarda veya onlara bitişikti.
Bugün cemaatların yönettiği Bet-Midrach bulunmamaktadır. Ancak bazı sinagoglar Bet-Midrachlarını devam ettirmektedir. Aynı şekilde her Yec-Hiva'nın bir Bet-Midrach' ı vardır.
Beyanu'l-Hak:
II. Meşrutiyetin ilânından sonra İstanbulda kurulan “Cemiyeti İlmiye-i İslâmiye”nin kurucuları tarafından 5 ekim 1908'den 4 kasım 1912 yılına kadar 182 sayı yayınlanan “Beyanu'l-Hak,” döneminin en ciddi dini yayınlarından birisidir. Beyanu'l-Hak'kın yazarları arasında, Mehmed Zeki, Ahmed Naim, Mustafa Sabri, Şerafeddin Yaltkaya, Salih Zeki gibi devrin çok önemli din âlimleri vardır. Beyanu'1-Hak, Balkan harbi nedeniyle yayın hayatına devam edememiştir.
Beyaz Babalar:
1868'de Cezayir'de Charles Lavigerie tarafından kurulan Afrika Katolik misyonerlik teşkilatı. Beyaz bir elbise giydiklerinden dolayı onlara bu ad verilmiştir.
Beyaz Giyinenler (Şvetambara):
Caynizmin iki temel mezhebinden birisi şvetambara mezhebi, çıplak olma ilkesine karşı çıkarak beyaz bir elbisenin giyilmesi kuralını esas almıştır. Bu mezhep mensuplarının Vallabhi'de düzenledikleri bir konsilde, Mahavira'dan gelen rivayetler Siddhanta isimli bir kitapta toplanmıştır. Ancak bunu Caynizmin diğer mezhebi olan Digambara (Hava Giyinenler) kabul etmemektedir. Bakınız: Caynizm.
Beyaz Keşişler:
Hıristiyanlıkta Cistercian Tarikatı keşişlerine, boyanmamış beyaz yünden yapılmış elbiselerinden dolayı verilen bir ad. Bakınız: Cistercian Tarikatı.
Beyaz Rahipler:
Hıristiyanlıkta Karmeli tarikatı rahiplerine verilen bir ad. Bakınız: Karmeli Tarikatı.
Beyt:
Arapça. “ev”. Arabistan'da tanrısal varlılar adına yapılmış olan kutsal mekanlara verilen ad. Bunlar genellikle tanrısal gücün hulul ettiği merkezler sayılır ve onlara büyük kutsiyet atfedilirdi. Kare ya da daire biçiminde olan bu binalar içinde veya çevresinde ilgili uluhiyetin yanı sıra diğer birçok tanrı ve tanrıça sembolü de bulundurulurdu. Bu beytler Kabe olarak da adlandırılırdı. Bakınız: Kabe.
Beytü'l-Buğdâriyyîn:
Ortaçağda Harran'da, içerisinde dine giriş törenlerinin yapıldığı Harranîlerin ünlü tapınağı.
Beytü'l-Haram:
Bakınız: Kabe.
Beytü'l Hikme (Hikmet Evi):
Bağdatta, Abbasi halifesi Me’mun tarafından 830'da kurulmuştur. Beytü'l-Hikme, bir ilim ve felsefe merkezidir. Çalışmalar daha çok, felsefi eserlerin Arapçaya çevrilmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Abbasi halifesi Me’mun'un, İslâm uygarlığına kazandırdığı en büyük hizmetlerden birisi Beytü'l-Hikme'nin kurulması olmuştur. Buradaki çalışmalar, bir yandan Yunanca eserlerin toplanması, diğer yandan bu eserlerin Arapçaya çevrilmesi seklinde özetlenebilir. Burada özellikle Süryani mütercimler dikkat çekmektedir. Süryani rahipleri, hem Yunanca, hem de Arapça bildikleri için bu görevi kolaylıkla yapmışlardır. Bu mütercimler arasında, Yahya El-Batrik, Hüneyn b. İshak ve Haccac b. Matar dikkat çekicidir. Abbasi halifesi Me’mun, bu çalışmaları samimiyetle destekliyordu. Mütercimlere çevirdiği kitabın ağırlığınca altın veriyordu. Bilim ve felsefe toplantıları yaptırıyordu. Bu dönemde Bağdat, tam bir ilim ve fikir merkeziydi. Dünyanın, çeşitli ülkelerinden âlimler Bağdat'a kitap bulmaya ve ilim öğrenmeye geliyorlardı. Beytü'l-Hikme'de sadece Yunancadan değil, Farsçadan, suryaniceden ve hatta sanskritçeden çeviriler yapılıyordu. Bu çeviriler sayesinde Bağdat'ta ve daha sonra İslâm dünyasında ciddi bir entellektüel uyanış hareketi kendini göstermiştir. Beytü'l-Hikme'nin İslâm medeniyetine bıraktığı diğer önemli bir mirasda, kütüphanesi olmuştur. Kütüphane 1258'de Moğol istilasının Bağdatı yağmalamasına kadar devam etmiştir.
Beytullah:
Bakınız: Kabe.
Beytü'l-Mamur:
İslami gelenekte yedinci kat gökte, Firdevs cennetinde bulunduğuna inanılan bir mekan. Bunun, Hz. Adem'le birlikte yeryüzüne, Kabe mevkiine indirildiği, ancak tufanla tekrar cennetteki yerine yükseltildiği düşünülür.
Beytü'l-Mukaddes:
Bakınız: Süleyman Mabedi; Mescidi Aksa.
Beyyine:
Kur'an'ın 88. Suresi. 8 ayet olup Medine'de nazil olmuştur.
Bezmi Elest:
Zamanı ve nasıllığı bilinmeyen bir zamanda Allah'ın “ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna onların “belâ (evet)” diye cevap vermeleri suretiyle Allah'ın insanlardan söz alması olayına [41]verilen bir ad. Bu hadise, Kâlû Belâ olarak da bilinir.
Bhagavad-Gita:
Sanskritçe. “ulular şarkısı”. Hinduizmin kutsal literatürü içerisinde yer alan 700 beyitlik bir metin; Yoga sistemini konu alan bir kutsal kitap. Mahabharata'nın Ramamiya hikayeleri de bu metne dahildir. Bakınız: Yoga, Yoga Sutra.
Dörder mısralık 700 bentlik bu şiir, 8 bölüm halinde Hindin en büyük klâsik destanı olan “Mahâbhârata”yı bütünleyen bir manzumedir. Bhagavad-Gita, Sanskrİtçe, Rabbm şarkısı anlamına gelmektedir. O, prens Arjunayı ve onun savaş arabacısı Krishna'yı (Vishnu'nun sekizinci bedenleşmesi) sahneye koymaktadır. Nihâi savaşın arefesinde Arjuna, zaferin muhtemel luruflarmm, insanları itaat için öldürmeye değip değmediğîni sorar. O vakit, Krishna, Dharma'yı (Kutsal kanunu-Gerçek dini) Arjuna'ya ve onun ötesinde bütün insanlara gösterme imkanı bulur. Krishna öğretisi aşağıdaki şekilde formüle edilebilir. “Mecbur olduğun şeyi yap” hakikatte orada hiçbir şey tesadüfe bağlı değildir. O halde eğer Arjuna bir savaşçılar ailesinde doğmuşsa, onun önceki hayatında toplamış olduğu karma (saygınlıklar ve saygmsızlıklar), onun ruhunu (Atman) bu şartlar içinde şekillenmeye götürecektir. Bu durumu reddetmek (Meselâ, Arjuna’nın olayı içinde savaşmayı red etmek) Kainatın asıl değerini (dharma’nın bir başka anlamı) inkar etmektir. Onu yapacak olan kişiyi, cehenneme lâyık kılacak büyük bir sapıklıktır bu. Aksine, ifa edilmiş iyi işler, göksel âlemin kazanılmasına imkan verecektir. Bununla beraber cennetteki veya cehennemdeki ikametler geçicidir. İfâ edilen işlerin değeriyle orantılı belli bir zamandan sonra ruh yeniden ölmekte ve yeniden doğumlar (samsara) devresinde yerini almaktadır. Ancak yine de bir kurtuluş yolu vardır. Bu sâdhular tarafından vaz edilen herşeyden el etek çekme değildir. Çünkü hareketsiz yaşamak mümkün değildir. Yine bu, vedanta'nın mensupları tarafından araştırılan saf metafizik de değildir. Bu, tanrıya kendini bırakma ve dindarca yaşamaya başvuruştur. Allah aşkı ile (Bhakti doktrini) Karman'ın kökünün bizzat aksiyon değil; arzu, şehvet olduğu ortaya çıkmaktadır. O halde insanın kalbinden menfaati atması, görevini ihtirassız, iştahsız ilgisizlik içinde yapması gerekir. İşte böylece, evrensel düzen korunmuş olmaktadır. Dünya süreklilik kazanmış ve mü’minin ruhu da kurtulmuştur. Çünkü yeniden doğuşlar devresine ruhu bağlayan yegane bağ, arzunun söndüğü an kopmuştur. Şurası kesindir ki, bu jest ve bu durum rahat bir şekilde elde edilemez, Orada Gita’nın “Spiritüel metodun” en geniş anlamını bu kelimeye vererek yoga diye adlandırdığı tamamen zahidane bir disiplin olması lâzımdır. Zaten Krishna, Yoganın muhtelif şekilleri alacağına, fakat esas olan şeyin Rabbin yardımını dileyerek onu tatbik etmek olduğuna işaret edilmiştir. Kısacası bu, kurtuluşa götüren bir tapınmadır. Bu, mükemmel bir disiplindir. Gelenekçi Hinduların yanında “Bhagavad-Gita”, Hıristiyanların yanında “Yeni Ahif’in oynadığı role benzer bir rol oynamaktadır. O da böylece okunmuş, şerhedilmiş, ezberden okunmuş ve modern Hindu cemaatinin çoğunluğunun müşterek inancı ulan teolojik doktrin, orada şeklini bulmuştur.
Bhakti-Sutra:
İlahi varlığa ibadet için söylenmiş sözleri ihtiva eden Sanskritçe derlemeler, şandilya ve Nasada bu eserlerdendir.
Sanskritçe. “tanrıya teslim olma”. Karşı sevgiyi uyandırmak için kişinin kendini tanrıya teslim etmesi. Bhakti, Hinduizmin hidayet yollarından birisi olarak kabul edilir. Ayrıca, monoteizme ağırlık veren sonraki dönem Hinduizmi de “Bhakti dini” olarak nitelenir.
Bu terim, Hinduizmin çok önemli yönlerinden birini belirtmektedir. Burada, tamamen kişisel münasebetleri, Mü’minle-Tanrı arasındaki ilişkileri düzenleyen ferdi bir hareket tarzı söz konusudur. Buradaki Tanrı, aile kültünün icra edildiği Tanrı olabilir. Fakat ekseriya Bhakti, geleneksel dini sistemle ve genel inhisarcılıkla bir kopuş halinde bulunur ve Mü’mini, kastının ödevlerini ihmale sevkeder. Çünkü Allah için aşk gereklidir. Ayrıca Bhakti'nin iradi olması da nadir bir olay değildir. Çünkü Bhakti, Hindu'nun sosyal zorlamaları aşmak için koyduğu vasıtalardan biridir. Gerçekte, muayyen bir Tanrı'ya karşı olan ateşli duygu, gerçek bir ihtiras şeklini almaktadır. Bu şekilde Mü’min, kendisini isteyecek kişiyle sosyal ayırım yapmaksızın, yani kast engellerinin ötesinde aşk ile iştirake sevk edilmektedir. Diğer yandan, mevcut sistem (dharma) taraftarlarına skandal bir tutumla itham edildiklerinde bu sofular, derhal manevi bir üstadın etrafında toplanma temayülünü göstermektedirler. İşte Hindu mezheplerinin birçoğunun doğuşu bu şekilde olmuştur.
Bhikşu:
Sanskritçe. “dilenci, keşiş”. Hindu geleneğinde, çileci rahiplik olarak bir Brahman'ın dördüncü düzeyinin ismi. Pali dilinde bu isim Budist keşişleri için kullanılır.
Bhrigu:
Hindu geleneğinde, Vedalar devrinde tanrılara kurban sunan rişiler; kutsal ateş yakıcısı.
Bia:
İbnu'n-Nedim'e göre Doğu bölgelerinde yerleşik olan Maniheistlerin tapınaklarına verilen isim. Bunlara Türkçe metinlerde Tengrilik veya Çaydan denilmiştir.
Biat:
Bir kişiye, lidere ya da dinsel öndere bağlanma, ona bağlılık ve sadakat sözü verme. İslami gelenekte biat, iki kişinin (biat eden ve edilenin) karşılıklı el sıkışmaları yoluyla yapılabileceği gibi, çeşitli aracılar vasıtasıyla da yapılabilir. Bakınız: Akabe biatları, Rıdvan biati.
Bibel (Bible):
Yahudi-Hıristiyan vahyini ihtiva eden ve Kutsal-Ruh'un vahyine atfedilen “kutsal kitapların” tamamına Bibi adı verilmektedir. Katolik kilise hukukuna göre Bibi, Eski Ahidi (İsadan önce yazılmış olan 46 kitabı) ve Yeni Ahidi (İsa'dan sonra yazılan 27 kitabı: 4 İncil, Resullerin işleri, Aziz Paul'e atfedilen 14 mektup, diğer havarilere isnat edilen 7 mektup ve vahiy); ihtiva etmektedir. Biz Bibl'i “Kitab-ı Mukaddes” karşılığında kullanmaktayız. Kitab-ı Mukaddes’in birçok tercümeleri vardır. Bunlardan bir tanesi de “Kudüs Kitab-ı Mukaddes okulunun yaptığı Fransızca çeviridir.Bakınız: Kitab-ı Mukaddes.
Biçim Tenkidi (Form Criticism):
Kitabı Mukaddesi incelemeye yönelik bir metot; metin tenkidiyle ilgili metotlardan birisi. İfadelerin yapısal şekillerini analize tabi tutarak belirli pasajların tarihini tespit etme ve menşeini belirlemeye çalışma girişimi şeklinde özetlenebilecek olan Biçim Tenkidi'ne dayalı çalışmalar üç temel aşamayı kapsar:
(1) Bir ifadenin ağızdan ağza aktarılış süreci göz önünde bulundurularak analizi,
(2) İfadelerin tarihlerinin belirlenmesi ve
(3) Çeşitli yapıları belirleyen tarihsel geri planların belirlenmesi. Genellikle Eski Ahit'e uygulanan bu metot, Sînoptik İncillerin geri planındaki sözlü gelenekler üzerinde de kullanılmaktadır. Bakınız: Metin Tenkidi, Kaynak Tenkidi.
Bidat (Bid'at):
Arapça. “sonradan olma”. İslamın ilk devirlerinde ya da Kur'an'da ve Sünnet'te olmayan, sonradan ortaya çıkan veya çıkarılan ve dinin özüne ters olan şey. Bidat, din ile İlgili bir artırma veya eksiltme özelliği taşıyan bir husus olabileceği gibi, sonradan ortaya çıkan gelenek ve görenekler de olabilir.
Bilal-i Habeşî:
(Bilal ibn Rabah, ö. 641)
Habeş asıllı bir köle olan Bilal ilk Müslümanlardandır. Mekke döneminde inancından dolayı büyük acı ve işkence görmüş, ancak sonradan Hz. Ebubekir tarafından satın alınarak özgürlüğüne kavuşturulmuştur. Medine döneminde İslamın ilk müezzini ve Mekke’nin fethi sonrası Kabe’nin damından ilk ezan okuyan kişi olmuştur. Erken dönem İslam tarihinde önemli bir figür olan Bilal, Şam'da vefat etmiştir.
Bima:
Sinagoglarda üstünde kürsünün yer aldığı yükselti. Bima, genellikle sinagogun tam orta yerinde bulunur.
Biniteryanizm:
Hıristiyan teolojisinde Kutsal Ruh'un uluhiyetini reddederek, tanrılıkta sadece iki şahsiyetin (Baba ve Oğul) varlığını kabul etme. Bakınız: Makedonyus.
Binyılcılık (Millenarianism):
Çeşitli inanç sistemlerinde mevcut olan, gelecekteki 1000 yıllık bir saadet ve mutluluk dönemine olan inanç. Genellikle dinlerdeki Mehdilik inancıyla ilişkili olan bu tasavvura göre, ahir zamanda geleceği beklenen bu süre bir taraftan inancın, huzur ve sükunun hakim olduğu, inançsızlık ve kötülüğün yok olduğu, diğer taraftan ise bolluk ve bereketin bollaştığı bir dönem olacaktır. Hıristiyanlıkta 1000 yıllık bu süre İsa Mesih’in ikinci gelişiyle başlayacaktır. Bakınız: Kiliazm.
Bi'ri Maûne:
Hicaz bölgesinde Mekke ile Medine arasında yer alan bir kuyu. İslam tarihinde Bi'ri Maûne ismi Müslümanlara acı bir olayı hatırlatır. Beni Amir kabilesinin isteği üzerine onlara islamı öğretmek üzere Hz. Muhammed, 70 kişilik bir grup Müslüman gönderir. Bunlar, yolda Bi'ri Maûne'de konakladıklarında Beni Süleymli müşriklerce pusuya düşürülürler ve şehid edilirler.
Birleşik Mesih Kilisesi:
1957'de ABD'de çeşitli kiliselerin birleşmesiyle meydana gelen bir Protestan kilise.
Birleşik Metodist Kilise:
Çeşitli Metodist kiliselerin 1907'de birleşmeleriyle kurulan bir kilise.
Birûnî:
(Ebu'r-Reyhân Muhammed ibn Ahmed el-Birûnî, 972-1048)
Birçok “bilim dalında eserler vermiş olan ünlü İslam alimi. El-Asâru'l-Bâkıye ani'l-Kurûni'l'Hâliye ile Tahkik mâ li'l-Hind, dinler tarihiyle ilgili iki önemli çalışmasıdır. Birûnî, eserlerinde konu aldığı gruplarla ilgili gözleme dayalı bilgiler vermeye çalışmıştır. Çeşitli Hindu ve Yahudi mezhepleriyle ilgili verdiği bilgiler günümüzde bu geleneklerle ilgili önemli bir kaynak konumundadır.
Bi'set:
Hz. Muhammed’in risalet görevine başlaması.
Bişamon:
Hindu geleneğindeki savaş ve mutluluk tanrısı. Onun, insanları hastalık ve kötü varlıkların şerrinden koruduğuna inanılmaktadır.
Bit Akitu:
Eski Mezopotamya'da tanrılar panteonun zirvesinde bulunan yüce tanrı için genellikle şehirlerin dışında inşa edilen tapmaklar. Bit Akitu tapınaklarında, yeni yıl töreni olan Akitu festivali kutlanırdı. Bakınız: Akitu festivali.
Bizans Ayin Türü:
Ortodoks veya Katolik kilisesine bağlı olup da “Doğu usulü” ayin yapan kiliselerin uyguladığı ayin tipine Bizans ayin türü denmektedir. Bizans ayin tipi, öncelikle ilk Hıristiyanların önemli merkezi olan Antakya'daki ayinlerde icra edilmiştir. Daha sonra, Doğu Roma İmparatorluğu döneminde İstanbuldaki kiliselerde bu ayin uygulanmıştır. Ayin sırasında kullanılan dil, Yunanca idi. Daha sonraki dönemlerde ayinde okunan dualar, Bizans İmparatorluğu etkisindeki milletlerin dillerine çevrilmiştir. Böylece bazı İlaveler yapılmış ve Bizans ayin tipi, orijinal özeliiği olan Yunan karakterini kaybederek Bizans damgasını iyice benimsemiştir. Daha sonra bu ayin tipinden, Arnavut, Rus, Bulgar, Yunan, Macar İtalyan-Arnavut, Melkit, Rumen, Beyaz Rus, Ruten, Slovak, Ukrayna ve Yugoslav olmak üzere on üç ayin tipi ortaya çıkmıştır. Bizans ayin tipini uygulayan kiliseler, genelde üç ayin türü icra ederler. Bunlar: Azız Ioannes Khrysostomos ayini; Bu en sık icra edilen ayindir. Aziz Basileios ayini; Her yıl on ayrı özel durumda düzenlenir. Aziz Gregorios ayini; Büyük perhizde, çarşamba ve cuma günleri icra edilmektedir.
Blasphemy:
Bakınız: Küfür.
Blondel Maurıce (1861-1949):
Maurice Blondel, Dijon'da doğmuştur. 1881'de Ekol Normal'e girmiştir. Bu dönemden itibaren, Leon Olle'-Laprune'nin etkisiyle “Aksiyon” konusunu düşünmeye başlamıştır. Bu tezi, Sorbonne'da 7 Haziran 1893'de savunmuştur. Tez jürisinin başkanı Emile Boutroux idi. Maurice Blondel’in bütün kaygısı “Din ile Felsefeyi bir bağla birbirine bağlamaktı.” O, felsefenin dinî olduğunu söylüyordu. O, bunun kazaen değil; tabiatı icabı böyle olduğuna inanıyordu. Onun en meşhur eseri L'Action'du. Diğer eserleri onu takıp etmiştir. Bütün eserleri, onun niyetini ve metodunu belirtmeye yönelmiş vaziyettedir. 1896'da Aixen-provence Üniversitesinde kendine zorla bir kürsü bulmuştu. 1913 yılında Laberthonniere ile birlikte “Hıristiyan Felsefesi yıllığını” çıkarmayı üstlenmişti. Sessiz bir tefekkür içinde önemli eserleri olan “La pense'e, L'etre et Les etres, L'Action”u (Düşünce, varlık ve varlıklar, Aksiyon) hazırlamış ve onlara, “philosophie et Esprit chretien” (Felsefe ve Hıristiyan Ruhu) isimli eserini ilave etmişti. Maurice Blondel 4 Haziran 1949'da ölmüştür. Düşünce hakkını sonuna kadar savunmuştur.
Bodhi:
Sanskritçe. “hikmet”. Budistler ve Caynistlere göre, kişinin onunla aydınlanmayı sağladığı mükemmel hikmet. Bodhi terimi sıklıkla Buddha'nın altında aydınlanmaya ulaştığı ağaçla birlikte telaffuz edilir. Bakınız: Bodhi Ağacı.
Bodhi Ağacı (Bo Ağacı, Bodhi Gaya):
Gautama'nın meditasyon haliyle altında oturduğu ve aydınlanmasını sağlayarak Buddha olduğu incir ağacı. Bu-
dist efsaneleri, bütün Buddhaların bu ağaç akında aydınlanmaya ulaştığını söyler. Gaya'daki bir Vişnu tapınağına yakın Ganj nehrinin kollarından birinin kenarında bulunan bu ağacın bulunduğu yer, Budistlerce Buddha Gaya veya Budh Gaya diye adlandırılır. MÖ üçüncü yüzyıl gibi çok erken dönemlerden itibaren bu ağacın dallarından fideler alınarak Ceylan ve diğer bölgelerdeki Budist merkezlerine dikilmiştir. Orijinal Bodhi ağacı ise yok olmuştur.
Bodhidharma:
Budîzmin Ch'an [42]mezhebinin kurucusu olan ve MS 6. yy'da yaşayan Hintli keşiş.
Bodhisattva:
Yalnız kendisi için kurtuluşu aramayıp, sevgi ve bilgelik erdemiyle ıstırap çeken kişilerin de kurtuluşa ulaşmasına çalışan ve bunun için Nirvanaya girmekten kaçınan Budist azizi. Böyle müstakbel Buddhalar, özellikle Mahayana mezhebinde büyük hürmet görürler. En meşhur Bodhisattva, Avalokiteşvara ve Maitraya'dır.
Boethusculuk:
MS 70'te Kudüs mabedinin yıkılışından önceki yüzyılda faaliyette bulunmuş olan bir Yahudi tarikatı.
Bogomiller:
Ortaçağda Balkanlarda yaşayan ve Maniheizmden oldukça fazla etkilenmiş olan bir mezhep. Dünya ve insan vücudunun şeytan'ın eseri olduğuna, ruhun ise tanrı tarafından yaratıldığına inanıyorlardı. Öğretilerine göre şeytan ve İsa, tek olan tanrının iki oğluydu, şeytan, tanrı'ya isyan ederek kendine has bir dünya yarattı. Ancak tanrı, yeryüzündeki İnsana kendi ruhundan üfledi ve oğlu İsa'yı onları kurtarmak üzere gönderdi. Bogomillere göre evlenme, et yeme, şarap içmeden kaçınma ve her türlü mal sahibi olmayı eleştirme yalnızca seçkinler için geçerliydi. 11. yy'da bu mezhep Fransa, İtalya ve Anadolu'da yayıldı. Moğolların Macaristan'ı işgaliyle Bogomil inancı resmi inanç haline geldi. Müslümanların yöreyi fethetmelerinden sonra ise Bogomillerden birçoğu Müslüman oldu. Bakınız: Albigensler, Catharlar.
Boğa Kültü:
Boğaya tapınma ve onu uluhiyetin simgesi olarak kabullenme, çok eski dönemlerden itibaren Hindistan'dan Akdeniz sahillerine kadar geniş bir alana yayılmış durumdaydı. Boğa, sık sık yaratıcı tanrının veya tanrının yaratıcılığının sembolü ve kutsal hayvanı olarak kabul edilirdi. Boğa kültü özellikle Eski Mısır ve İran'da yaygındı. Mitraizmde boğa, tanrı Mitra'nın kutsal hayvanı olarak görülürdü. Bu arada Hz. Musa'yla birlikte Mısır'dan Sina yarımadasına göçen İsrailoğulları'nın, Musa Tur-i Sina'ya çıktığında, eski gelenekleri uyarınca tapınmak üzere bir buzağı heykeli yapmaları dikkat çekicidir.
M.Ö. 30.000 - 10.000 yılları arasında görülen Boğa kültü, daima erkek gücünü temsil etmiştir. Mağaralarda yer alan hayvan figürlerinin arasında Boğa, daima iyi bir yer işgal etmiştir. Boğa figürleri, okun deldiği, yaraladığı şekilde gösterilmiştir. Boğa, erkekliği ve bereketi sembolize etmiştir. Çünkü önemli bir gıda katkısı olarak bunu fazlası ile sağlıyordu. Bunun için boğa, iyi bir av hedefi oluyordu.
Bu sahnelere büyüsel merasimler eşlik ediyordu. Daha sonra insanoğlu yerleşik hayata geçince evcilleştirmiştir. Böylece boğa, bereketliliğe ve toprağa ortak olmuş oluyordu ve insan oğlu da ziraatçi olarak, buğday, arpa gibi mahsûller kaldırıyordu.
Doğuda bulunan boğa fresklerinin en eskisinin tarihi Neolitik çağa kadar uzanmaktadır. Anadolu'da Çatal Hüyük'te James Mellaart, 1961-1965 yıllan arasında VII bininci yıla ait bir tapınağın duvarında siyah boğa resimlerini keşfetmiştir. Halbuki siyah boğa resimleri VI. bininci yıla ait bir olaydı. Bu meşhur av sahnesinde, dili sarkmış, boynuz yüzlü, kocaman bir boğa, merkezî bir yer işgal ediyordu. Bu arada avcılar, leopar derili, silahlı ve vahşi eşeklerin ve bir köpeğin refakat ettiği bir manzara sergiliyorlardı. Diğer taraftan boğa, erkek bir Tanrıya binek görevi yapıyor ve Ana-Tanrıçanın paredre'i oluyordu. Boğa, yerin zenginliğiyle kimlik kazanıyor sonra da üretici, kan ve öz haline geliyordu. Anadolu'da birçok tapınak, kilden yapılmış boğa kabartmaları i!e dekore edilmiştir. Boğa kültü, Yakın-doğuda, Mezopotamya'da Mısırda ve Hindde de görülmektedir. Yazının görülmesiyle birlikte Akdeniz havzasına taşınmıştır. Mezopotamya'da Sümerler, boğaya tabiatüstü bir güç vermektedirler. Ritüel çift sürme ve dini bayramlarda, boğa yer alıyordu.
Hindistan'da Mohenjo-Darö sitesi, bol miktarda boğa heykelciliği ihtiva etmektedir. Zirai verimliliğe boğa tesir etmektedir. Boğa, omuzlarında geometrik dekorasyon taşımaktadır. Tek boynuzlu olarak da tasvir edilmektedir. 2500 yılında Sümerlilerle İndus halkı arasında ticari ilişkiler vardı.
Rig-Vedada M.Ö. 1500 yıllarında boğa kültünden bahsetmektedir. Mitra kültünde temel kurban, kesilen boğanın kutsal-kanı ile yıkanmaktadır. Mısır'da birinci hanedanlıktan itibaren yani M.Ö. 3000 yılından itibaren boğa, büyük Tanrı olmuştur. Kralın mezarı üzerinde, kilden yapılmış boğa başları bulunuyordu. Yine Mısırda kral model olarak boğa gücünü alıyor ve boğa şeklinde bizzat Tanrı oluyor. Mısır'da boğa kültü yaratılmış, bundan da Apis ve Mnevis çıkmıştır. Apis'e, Memphis'de, hayvan şeklinde tapılmıştır. Yaratıcı Ptah’ın bedenleşmesi olarak düşünülmüştür. Nil’in bereketinin artması ona atfedilmiştir. Mnevis ise, güneş Tanrısı Re'nin kişileşmesidir. Heliopolis'te bir kült icad edilmiştir. Mısırlılar, ebediyyen yaşaması için hayvanları ve boğayı mumyalıyorlardı. Diğer Tanrı-Boğalar, bu panteonu tamamlıyordu.
Mezopotamya'da olduğu gibi, Mısır'da da boğa, kozmik ve semavi dünyaya ortak oluyordu. Bu ülkelerin kozmogonileri, yaratıcı ve bereketli gücü, Astral güce bağlıyordu. Ur şehrinin Nannar'ı, bizzat Tanrı-Ay'la kişiselleşdi. Apis, Nil ve Ayla ilgili fonksiyonları üzerinde topluyordu. Savaşlar, fetihler, politik ittifaklar, boğa kültünün yayılmasını kolaylaştırmıştır. Hititler, Hurrit'ler, İbraniler, Mısırlılar ve Asurlular boğa-Tanrıyı tanımaktadırlar. Avrupa'da Giritte boğa-Tanrı görülmektedir.
Boğazköy:
Bugün Çorum ili toprakları içinde yer alan Hattuşaş diye anılan antik bir yerleşim yeridir. Boğazköy, Boğaz kale ilçesinde bulunmaktadır. Bu yerleşim yeri, M.Ö. 2000 yılının tarihini taşımaktadır. Anadolu ve Suriye topraklarında güçlü bir imparatorluk kurmuş olan Hitit imparatorluğunun başkentliğini yapmıştır. Bölgede Fransızlar, çok önemli arkeolojik araştırmalar yapmışlardır. 1834'den günümüze kadar sürdürülen kazı çalışmalarında Boğazköy'de çok önemli dini ve kültürel unsurlar ortaya çıkarılmış ve Hitit medeniyetinin özellikleri dünya bilginlerince tanınmıştır. Bu kazılarda bulunan çivi yazıları ile Boğazköy'ün Hititlerin başkenti olduğu ispat edilmiştir. Bu bölgede Fransızlardan sonra en önemli çalışmayı yapanlar, Alman Arkeoloji Enstitüsü olmuştur.
Boğazköy'deki ilk yerleşim kalıntıları M.Ö. 3.binin izlerini göstermektedir. Yazılı belgeler, Boğazköy'ün tarihini M.Ö. 1900 yılından hemen sonra başlatmaktadır. Hitit yazıları kentin adının Hattuş olduğunu belirtmektedir. Yine bu belgelerin bildirdiğine göre, kent halkını oluşturan unsurlar Hatti'ler ve Asurlu'lardı. M.Ö. 1600 yıllarında Hitit hanedanlığından Kussara kralları Boğazköyü başkent yaptılar. Bu kraîlar sayesinde Hitit dili, Anadolu'ya yerleşmiştir. Böylece, kentin Hattuş olan adı, Hititçede Hattuşa'ya dönüşmüştür. Hattuşa, M.Ö. XIV. yüzyılın ilk yansında başlayıp, M.Ö. 1200 de son bulan Büyük Hitit imparatorluğu süresincede önemini korumuştur. M.Ö. 1200'de Kaşkalar tarafından kent yağmalanmış. M.Ö. 650-500 yılma kadar burada oturanların, bıraktıkları çanak, çömlek, kült belgelerine bakılırsa Frigler olduğu sanılmaktadır. M.Ö. III. yüzyıldan I. yüzyıla kadarki Helenistik dönemde bu bölge Galatlar ve Avrupalı Kelt'lerin eline geçmiştir. M.O. XIII. yüzyılda yaşamış olan Hitit imparatorlarının saraylarının bulunduğu
Büyükkale, çok önemli bir kompleksi ihtiva etmektedir. Burada yapılan kazılar, bu bina kompleksinin içinde en önemli yeri tapınakların teşkil ettiğini göstermektedir. 1931-1933 yılında burada yapılan kazılarda çok önemli tabletler bulunmuştur. Burada bulunan malzemeler, Ankara, İstanbul, Çorum ve Boğazköy'deki bölgesel müzelerde sergilenmektedir.
Bohemya İtikadnamesi (Confessio Bohemica):
1575'te Çeklerce kaleme alınan bu itîkadname, Augsburg İtikadnamesini esas almıştır. Lutherci tutumu ve Kalvinci komünyon yorumunu benimseyen bir belgedir. Çek Protestan kilisesinin kurulmasını sağlamıştır.
Bohemyalı Kardeşler:
Daha sonradan Moraviah Kardeşler ve Unitas Fratrum olarak da bilinen bir Hıristiyan ekol. Bu ekol, Utraquistler arasında bir grup iken bu yapıdan 1467'de resmen ayrılmışlardır. Basit ve dünyaya önem vermeyen bir Hıristiyanlığı savunmakta olan ve Praglı Lukas (ö. 1528) tarafından bir kilise şeklinde organize edilen bu mezhep, kısa sürede yayıldı. Sonraki dönemlerde onlara karşı çeşitli baskılar yapıldı ve birçoğu sürgüne gönderildi.
Bokonon:
Afrika'nın Dahomey halkı büyücülerine verilen ad. Bunlar gelecekle ilgili haber verme gibi çeşitli konularda fal törenleri icra ederler.
Bollandistler:
Hıristiyan azizlerinin biografilerinden bahseden Acta Sanctorum'un yayıncısı Yezuit Bolland'a (1596-1665) nispetle adlandırılan Bollandistler, Analecta Bollandiana'yı yayınlarlar.
Bon (P'ön-Po):
Tibet’in Budizm öncesi, anîmist ve politeist bir karakter taşıyan eski halk dini. Bon dininin savaşan ifritler şeklinde tasvir edilen ve tabii varlıkların koruyucuları olduklarına inanılan tanrısal varlıkları, Tibetlilerin Budizmi kabullenmeleri sonrası Budist doktrinlerin koruyucuları haline getirildi.
Bon Dini:
Tibet’in yerli dinidir. Budizmin bölgeye yayılması ile Budizmin özellikleriyle bir sentez oluşturmuştur. Ancak yine de kendine has özelliklerini korumuştur. Bon dininin özellikleri şunlardır:
1- Gök tanrının, yeryüzündeki görünüşünü devam ettiren krallara tapınma. (Budizmdeki şekliyle, lama'ların yeniden doğduğuna inanma).
2- Bir bilici-Rahiplerin varlığını kabul etme (Budizmde Kahinler)
3- Hava, toprak ve yeraltı tanrılarına inanma (Budizmde Küçük Tanrılara inanma).
3- Kurban kesme (Budizmde takdimeler) 8. ve 9. yüzyıllarda Budacı hanedanlarla Bon dinini destekleyen aileler arasında mücadeleler olmuştur. Bu mücadele sonucu Bon dini, gelişmiş olan Budizmle yarışabilmek için, kutsal metinleri geliştirerek sistematik bir din biçimini aldı. 8. yüzyıl sonlarında, kral Khrisong Detsen’in baskıları sonucunda Budizme üstün gelme ümidini yitirdiyse de, varlığı hiçbir zaman yok olmadı. Tibet’in kuzey ve doğu bölgelerinde Bon dini yaşamaya devam etmektedir.
Bona Dea:
İyi Tanrıça demektir. Roma dininde bereket Tanrıçası olarak inanılır. Bona Dea’nın Roma'da Aventinas tepesinde bir tapınağı vardı. Bu Tanrıça adına, 1 Mayıs'ta birtakım törenler düzenlenmekteydi. Bu tapınağı sadece kadınlar ziyaret ediyor ve onlarca korunuyordu. Bona Dea'ya tapınanlar için şarap ve mersin tabu sayılırdı. Bu törenlerde Damium denilen bir dişi domuz kurban edilmekteydi. Bu Tanrı bazan Damia, olarak da adlandırılırdı. Rahibelerine de Damiatrix deniyordu. Romalılara bu inancın, Yunan dini hayatından geldiği söylenmektedir.
Bonaventura (Aziz):
Asıl adı Giovanni Dı Fidanza (1217 - 1274)'dır. Fransisken tarikatına girmiştir. 1587'de “kilise doktoru” olarak ilân edilmiştir. İlk tahsilinden sonra, 1235'de Paris Üniversitesine girmiştir. 1243-1248 yılları arasında Paris'teki Fransisken okulunda ilahiyat tahsili yapmıştır. Bonaventura, Fransiskenlerin sadakacı hayat tarzları ile kendi hayat tarzını bütünleştirmiştir. 1257'de Paris'te Fransisken ilahiyat okulunun başına geçmiştir. Kendi kaleminden çıkan Breviloqium (özet), Kitab-ı Mukaddes üzerindeki yorumlardan oluşmaktadır. Bonaventura bu yazılarında St. Augustinus'un ve diğer kilise babalarının fikirlerine âşinâ olduğunu göstermektedir. Felsefe alanında da çok derin uzlaştırmacı görüşlere sahip olan Bonaventura, dini görüşleri, felsefi boyut içinde sunmasını bilmiştir. Fransisken tarikatının görüşlerini, onu eleştirenlere karşı savunan Bonaventura bu konuda dikkat çekici bir gayret sarfetmiş, 2 Şubat 1257'de Fransiskenlerin genel başkanı olmuştur. Daha sonra Fransisken tarikatı içinde çıkan fraksiyonları uzlaştırmasını bilmiş ve tarikatın bütünlüğünü korumuştur. Hatta Bonaventura Fransisken yaşam tarzını canlandırmayı da başarmıştır. Fransiskenlerin büyük saygısını kazanan Bonaventura 1260'da tarikatın tüzüğünü yeniden düzenlemiştir. Bu tarikatın başkanlığından 1247rde ayrılan Bonaventura, II. Lyon Konsiline katılmış ve kilisede reformu savunmuştur. Katolik ve Ortodoks kiliselerini birleştirmek için çaba sarfetmiştir. II. Lyon Konsili esnasında ölmüştür. Papa IV. sixtus, Bonaventura'yı aziz olarak ilân etmiştir.
Bonifatius:
(675-755) Benediktin tarikatına mensup Alman Hıristiyan vaiz. 718'den sonra vaazlarına başlamıştır. Mezarı Fulda Dom'undadır.
Borborianlar:
MS 2-5. yy'lar arası yayılan bir Gnostik mezhep.
Bossu:
Haiti dininde kötü tabiatlı bir Voodoo ruhu. Onun, suçlu yeraltı dünyasının bir parçası ve bir asker olduğuna inanılır. Onun işareti üç boynuzlu bir adamdır.
Boy abdesti:
Bakınız: Gusül.
Bön:
Tibetin doğu eyaletlerinde hâlâ müntesipleri olan bir Tibet yerii dinidir. Bön, şamanizm kökenli bir dindir. Sibirya şamanizmi ile ortak çizgilere sahiptir. Milâdi VII. Asrın sonunda Tibet'e girmiş olan Tantrik Budizmin tesiri altında tam bir metafizikle mücehhez olmuştur. Bu gelişmiş şeklin içine Bön, panteonunun başına Buda gibi, Kun-Tu Bzang-Po'yu koymuştur. Bu, mutlağı veya Bon'un vücudunu temsil etmektedir. Bön saftır, ebedidir, ihtirastan uzaktır; iyi ve kötüyü ve bütün zıtları ihtiva etmektedir. O, ruhun yaratıcısıdır. Onun dişi enerjisi olan Shakti, genellikle Büyük Ana diye isimlendirilmektedir. Onların birleşmesinden (Bön ile) bir Hikmet Tanrısı ve bir kainat Tanrısı doğar. Böylece teşekkül eden teslis (üçleme), Ebedi olan Shakti ile tamamlanır. (Bön, Hikmet Tanrısı, Kainat Tanrısı). Teslisin her bir uzvu, vücudun, sözün, yeteneklerin, liyakatların ve ruhun beşkat şeklini tanımaktadır. Bu yüce Tanrıların altına Bon, 3600 ilâhtan oluşan bir grup yerleştirir. Ayrıca, bir veya birçok insan veya hayvan başlı korkunç, sayısız Tanrılar konmaktadır. Bunların arasından birçoklarını Lamaizm benimsemiştir. Lamaizm aşağı tanrıları, şeytanlar olarak telâkki etmektedir. İnsana en yakın Tanrılar arasında tarla Tanrısını, Çadır Tanrısını, ev Tanrısını ve Tibetli'nin hayatında başlıca rol oynayan ocak Tanrısını sayabiliriz. Her insan, solunda insan Tanrı ve sağında düşman Tanrıya sahiptir. Bu Tanrılar insanı, insan düşmanlara veya şeytanlara karşı savunmaktadırlar. Eğer bu Tanrılar, insanın işlediği bir kötülükten dolayı o kişiyi terkederlerse; o insan, hastalıklara ve ölüme maruz kalmaktadır. Büyücüler, örümcek ağı şeklinde bazen de kocaman boylu bir haç üzerine gerilmiş çok renkli ipliklerle tılsım yapmaktadırlar. Burada kanlı kurban nadirdir. Çok eski zamanlarda kalbi yerinden çıkararak istisnai şekilde insan kurbanı icra ediliyordu.
Tanrıların altına Bön, ruhları ve şeytanları iki kategoride dizmektedir: Havaların imparatoru olanlar, yerin imparatoru olanlar.
Lamaizm örneğinde olduğu gibi Bön, batını doktrini dokuz yola bölmektedir: Dört sebep yolu: İlhamlar ve vahiyler kurbanlar-sihir-ruh çağırma yolları. Doğuşlar zincirinden kurtulma veya kurtuluşu arayan dört yol daha vardır. Tantrik doktrini benimseyen yedinci ve sekizinci yollar ise, murakabe metodları ile ve lamaizrnin zahidliklerine yakın zahidliklerle bir tek doğumda kurtuluşa ulaşmaya imkan vermektedir. Dokuzuncu yol ise, “en büyük yoldur” (Khyad-parchen-po). Bu yol, mükemmel bir murakabe ile Bön'ün vücudu ile birleşmeye imkan veren dosdoğru yoldur.
Brahma:
Hinduizmde Vişnu ve şiva ile birlikte Hindu teslisini oluşturan en büyük tanrısal varlık. Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, şiva ise yıkıcı güçtür. Brahma, dört başlı ve dört kollu bir erkek şeklinde tasvir edilir. Eşi Sarasvati'dîr. Vedalarda gözükmeyen Brahma, Mahabharata ve sonraki metinlerde sıkça yer alır. Ancak daha sonraları Brahma, Hinduizmde önemini kaybetmiştir. Hint mitolojine göre Brahma'nın altın bir yumurtadan doğduğu ve sonra da yeryüzü ve üzerindeki her şeyi yarattığı söylenir. Trimurti doktrinine göre Brahma, Vişnu ve şiva yüce Tanrı'nın üç görünümünden ibarettir.
Hindu teslisindeki ilk şahsa verilen bir isimdir. Bu teslisin diğer iki unsuru ise, Vishnu ve Shiva'dir Geleneksel olarak Brahma, yaratıcı Tanrı olan Demiurge'dur. Bu sıfatla, dünyanın varlığı, hayatında bir gün gibidir. Başka sonsuzluklarla geride bırakılmış ve takip edilmiştir. Bunlar birbirinden karanlık geceler misali, varolmayan dönemlerle ayrılmışlardır. Varlık-Şuur-Mutluluk teslisinde Brahma, varlığı temsil etmektedir. İlâhiyatçılara göre, Brahma mutlak olan Brahmâ’nın ilk cevheridir. Brahman, Tanrıların ötesinde tektir. Modern Hindistan'da artık Brahma kültü yoktur. Fakat onun gücü ve eşi olan Shakti, sanatkârlar ve entellektüellerce Sarasvati adı altında tebcil edilmektedir.
Brahma Samay:
Sankritçe. “bir tanrı cemaatı”. 1828'de Kalküta'da Ram Mohan Ray (1772-1833) tarafından kurulan reformist Hindu hareket. O, geleneksel Hindulara ve yabancı misyonerlere karşı gerçek Hinduizmi savunduğunu ifade etti. Heykellere tapınmaya, kast sistemine ve dulların yakılması uygulamasına karşı çıkarak rasyonal bir teizmi savundu. Mohan Ray'ın İngiltere'de ölümü sonrası cemaatın başına geçen Debendranath Tagore, hareketi geliştirdi. Ancak 1865'te cemaat içerisinde Tagore'un taraftarlarıyla Hıristiyanlıktan fazlaca etkilenmiş olan Keshab Chandra Sen’in takipçileri arasında bir ayrılık baş gösterdi. Sonraki dönemlerde bunu diğer ayrılıklar izledi ve cemaat gittikçe küçülmeye başladı. Cemaatın ilk yapısına bağlı olanlar onu Adi Brahma Samay olarak adlandırırlar. Bakınız: Arya Samay.
Brahmakarya:
Budizmde cinsel iffetin korunması; rahip ve rahibelerin iffetlerini koruma adağı.
Brahma-Loka:
Hinduizm ve Budizme göre kainatın üst katlarında bulunan semavi ruhlara ayrılmış kesim; cennet. Theravada Budizmine göre, Brahma-loka'nın 20 ayrı cennetten oluştuğuna inanılır.
Budizm'de çok katlı evrenin, semavi ruhlara ayrılmış kesimidir. Theravada Budizminde Brahma-Loka'nın yirmi ayrı cennetten oluştuğuna inanılmaktadır. Aşağı basamaklarda da on altı cennet vardır. Yüksekte Tanrıların barındığı biçimler dünyası vardır. Buraya Rupa-Brahma-loka denmektedir. En yüksekte, ruh ve biçimden soyutlanmış dört dünya bulunmaktadır. Buna ise, Arapça Brahma-Loka denmektedir. Theravada Budizmi Brahma-loka'da yeniden doğmanın, tefekkür ile büyük faziletleri birlikte yaşamış ferdlerin bir mükafatı olduğuna inanırlar. Budizm'de ferdin ulaşabileceği basamak, Buda'ya inanmak, Dharmaya (öğreti) itaat etmek ve sangha'ya katılmaktır. Sangha, Budist rahipler topluluğudur.
Brahman:
Hinduizmde evrene hakim olan yüce ruh; Hint felsefesinde “mutlak”. Atman'la birlikte Hint felsefesinin temel kavramlarındandır. Özellikle Upanişadlar'da Brahman düşüncesi yoğun şekilde işlenir. Bireysel ruh Atman ile özdeşleştirilir, onun yegane kainat prensibi ve mutlak hakikat olduğu vurgulanır. Brahman'ın insana ve evrene, var olan her şeye hakim olan bir prensip olduğu kabul edilir, insandaki Brahman gücü evrendeki Brahman gücü olarak görülür. Brahman'ın nitelikleri yoktur; o ancak olumsuz niteliklerden tenzih edilmek suretiyle anlatılabilir.
Brahman kelimesi, çok yönlü kabul görmesi nedeni ile oldukça zor tercüme edilebilen bir kelimedir. Bu kelime önce Vedalar döneminde, kutsalın harekete geçirdiği “esrarengiz enerji”yi belirtmiştir. Daha açık bir şekilde ifade etmek istersek dini merasimler esnasında okunan Vedalarda olan dua ve formülleri göstermektedir. Semantik perspektifi genişleterek “Upanishad'lar, Brahman kelimesinden, kainatı yaratan, onu destekleyen (ve ahirzamandada kaybolan) güçten gizli bir isim yapmıştır. Nihayet Vedânta, özellikle Shankara’nın eserinde (VIII. yüzyıl) Barhmanı, herşeyden yüce olan, Tanrılardan yüksek olan, yegane ve tarif edilemez olan tad'ı belirtmek için kullanmıştır. Fakat “Brahmanm gerçek tabiatı” konusunda, Hinduizmin ilâhiyatçıları aynı kanaati benimsemezler. Bunlardan bazılarına göre, Brahman, kişisel ruh olan Atman ile aynıdır. Bu ise hepimizde vardır. Diğer bazılarına göre ise, Brahman ezeli kelime olan “om”dur. Birçokları onu, Brahma'da, Vishnu'da, Shiva'da uknumlaşan bir güç olarak görme eğilimindedirler. Bu görüş açısından, bir çeşit Brahma-loka mevcuttur ki bu da Shiva'nın kailâsa vs. gibi olanlarından ayrıdır. Yani, bir nevi süper-cennettir. Oraya, bizzat kendilerinde, müşahhas şekilde ruhları ile (Atman) mutlakı (Brahman) gerçekleştirenler gidebilmektedirler. Böyle bir sonuca ulaşabilmek için, spiritüel bir disiplin olan yoga zaruridir. Fakat bugün Hindu dinine uyanların inanç pratiğinde Brahman üzerindeki spekülasyonlar görülmemektedir.
Brahmana:
Hinduizmin Kutsal metinleri olan Veda'lara ilave edilen çok önemli bir Hinduizm literatürüdür. Genelde kutsal bir kelâmın açıklanması anlamına gelmektedir. Brahmana metinlerinin M.Ö. 900-700 yılları arasında derlenmiş olduğu tahmin edilmektedir. Brahmana'lar, mitolojik ve efsanevi öğelerle desteklenmiş görülmektedir. Brahmana metinleri bilhassa Adak törenlerini işlemektedir. Hinduizmin, mitolojik dönemleri hakkında çok önemli bir kaynaktır. Daha sonra yazılmış olan Aranyaka (orman kitabı), Brahmanalar ile Upanişadlar arasında bir köprüdür.
Günümüze Brahmana'lardan gelen sadece Aitareya Brahmana ve Kaushitaki olmuştur. Bu derlemenin esas konuları, on iki gün ayinleri, sabah ve akşam adakları, adak ateşinin yakılması, ay ve dolunay ayinleri, dört aylar ayinleri ve kralların taht törenleridir.
Yajurveda, Brahmana'ları, yorumladıkları metinlerin çeşitli bölümlerine eklemişlerdir. Aynı şeyi, Rigveda ve Samaveda bilginleri yapmamışlardır. Bunlar, Brahmana'lan, olduğu gibi bırakmışlardır. Açıklamaları, Brahmana'larda bir araya getirmişlerdir. Yajurveda iki ayrı gruptan oluşur. Birincisi, Beyaz Yajurveda'dır. Bunlar, Brahmanaları birbirinden ayırır, ikincisi, siyah yajuvervedadır. Bunlar birçok Brahman malzemesi ihtiva etmektedir. Şatapatha Brahmana, Beyaz Yajurveda’nın içinde bulunmaktadır. Bunun için bu Brahman'a, önem bakımından Rigveda'dan sonra gelmektedir.
Brahmanalar:
“Brahminlere ait olanlar”. Hinduizmde Vedalardan sonraki döneme (muhtemelen MÖ XIII-V. yüzyıllar) ait olan Sanskritçe kutsal metinler. Brahmanaların temel konusu dua: ve kurban törenleriyle ilgili bilgiler, vermektir.
Sankritçe Brahmana olarak kullanılan Brahman kelimesi, kutsal bilgi sahibi kişileri yani Brahmanizmin rahiplerini ifade etmektedir. Hindistan'daki kast sistemi içinde ilk sırayı alan Brahmanlardır. Brahmanlar, Vedalar döneminin sonlarından itibaren Hindistanda hâlâ çok önemli bir yer işgal eden dört kast sisteminin (Brahmanlar kshatriyalar - vaişya - şudra) içinde, ilk sırayı işgal etmeye devam etmektedir. Hind toplumunda Brahmanlara gösterilen saygı, onların doğuştan temiz oldukları içindir. Brahmanlar, doğuştan arınmış olarak doğmaktadır. Bunun için dini ayinleri sadece onlar yönetebilmektedirler.
Bunlar, ayrıca kutsal metinlerin açıklanması gibi birtakım görevler de icra etmektedirler. Hinduizmin düşünce hayatının gelişmesinde ve istikrar kazanmasında Brahmanların çok önemli rolleri olmuştur. Brahmanlar, Hind toplumunda sadece dini işlerde değil, siyasi alanda da etkilidirler. Brahmanlar, hükümdarlara danışmanlık gibi hizmetlerde de bulunarak toplumda daha etkili bir duruma gelmişlerdir. İngiliz işgali altında kalan Hindistan'da Brahmanlar, önce passif ve itaatkar davranmışlar daha sonra Hind milliyetçliği içinde yer alarak Hindistan'ın bağımsızlık savaşına destek vermişlerdir. 1947'de Hindistan bağımsızlığını kazandıktan sonra da Hindistan Kongre partisini desteklemeye Brahmanlar devam etmiştir. Ancak, Brahmanların asıl görevleri dini işleri yönetmek olmuştur. Tapınak ve evlerdeki dini törenlerde Brahmanlar oldukça aktif görev yapmaktadırlar. Hindistan'da ayrıca aile rahipliği yapan Brahmanlar da vardır.
Brahmanizm:
Vedaları vahiy mahsulü olan kutsal kitap kabul eden ve ruh göçü inancına yer veren, Hinduizm tarihinin Vedalar sonrası ikinci safhası. Adını hem rahipler sınıfı Brahmanların ağırlıklı konumlarından hem de tanrı Brahma'ya verilen önemden alır. Brahmanizmde karmaşık kurban işlemleri ve kast sistemi gelişerek ağırlık kazanmıştır.
Brahmanlar (Brahminler):
Hindu rahipler; geleneksel olarak kast sistemindeki dört sınıftan en üstün olanı. Brahmanlar kastına mensup olanların hepsi rahiplikle uğraşmazlar; ancak geleneksel olarak Brahmanların üstünlük açısından tanrılardan sonra ilk sırada olduklarına inanılır. Brahmanların temel görevi Veda metinlerini okuyup yorumlamak, öğretmek, kurban törenlerini ve diğer ayinleri yönetmektir. Rahipliğe intisap edenler giriş töreninde sol omuzlarından sağ kollarına doğru özel bir beyaz kuşak giyinirler.
Bran:
Efsanevi bir kahraman; erken dönem bir Galler tanrısı. Sonradan “Kutsal Bran” olarak Hıristiyanlarca azizler arasına dahil edilmiştir.
Brigitte:
Haiti'de tanrı Ghede’nin dişi görünümü. Onun, mezarlıklardaki kendi haç işaretiyle işaretli olan mezarları koruduğuna inanılır. Bakınız: Ghede.
Brihaspati:
Hinduizmde Rig Veda'da adı geçen bir tanrısal varlık; tanrıların öğretmeni, kutsal bilgeliğin, büyünün ve ilahîlerin ustası.
Brit (Brit Mila):
“Ahitleşme” anlamına gelir. Yahudilikte erkek çocuğun sünnet olması törenine verilen addır. Brit, çocuk 8 günlükken yapılır ve bu arada ona dini bir isim verilir.
Sünnette kesilen deriye “Brit-Mila” denmektedir. Yahudilikte çok eski bir dini milli fenomen olarak görülmektedir. Tora'da, Yahudi erkeklerinin sünnet olmaları emredilmiştir. [43]Brit-Mila, Kutsal Kitaba göre, Tanrının talimatı üzerine önce Avram Avinu tarafından yapılmış daha sonra Tora'nın bölümlerinde sünnet olma zikredilmiştir. Meselâ prens şekem, Dina'yı çok sevdiği için, onun kendisine geri verilmesi için yalvardığında şunu söylemişlerdir: “Kız kardeşimizi sünnetli olmayan bir adama vermek bize utanç olur, bu şeyi yapamayız. Ancak bütün erkeklerinizi sünnet ettirmek şartıyla bu mümkün olur”. [44]
Tora'da anlatıldığına göre Musa, Midyan'da iki oğlunu sünnet etmemiştir. Ancak daha sonra karısı Tsipora çocukları kendi elleriyle sünnet etmiştir. [45]
İsrailoğulları kırk yıl çölde yaşadıktan sonra nihayet Filistin bölgesine girerken, Yeşua İsrailoğullarını sünnet etmiştir. [46]
Helenistik çağda Brit-Mila Yahudilere yasak edilmiştir. Spor oyunlarında Yahudi gençleri çıplak oldukları için sünnetli oldukları anlaşılmasın diye, kendilerini çok acı veren operasyonlara maruz bırakmışlardır. [47]Brit-Mila geleneği, Diaspora'da Romalılar arasında, Yahudi etkisiyle yayılmıştır. Brit-Mila'nın kuralları:
1- Yeni doğan bir Yahudi erkek çocuğunu, babası sünnet ettirmek zorundadır.
2- Brit-Mila'yı “Moel” denilen ve bu işin uzmanı olan birisi yapmalıdır.
3- Brit-Mila, çocuk sekiz günlük iken yapılmalıdır.
4- Doğan çocuk erken doğmuş ise veya hastaysa, Brit-Mila ertelenir.
5- Brit-Mila, cumartesi veya bayramlara rastlarsa, yine Brit-Mila yapılır. Brit-Mila geleneği Yahudiler nezdinde bugün aynı canlılıkla uygulanmaktadır. Brit-Mila olmak için, Yahudi bir anneden doğmak şarttır.
Britanya Kiliseler Konseyi:
1942'de İngiliz Kilisesi ile diğer kiliselerin meydana getirdiği mezhepler arası işbirliği teşkilatı. Dünya Kiliseler Konseyi ile aynı üyelik şartlarını (İsa'nın tanrı ve kurtarıcı olarak kabulünü) benimser.
Brockelmann, Carl (1868-1956):
Alman asıllı şarkiyatçı ve türkolog'dur. Sami dilleri öğrenimi gören Brockelmann, 1890'da Doktor, 1893'de Breslau üniversitesinde doçent olmuştur. 1900 yılında da profesör olmuştur. Erlangen, Berlin ve Breslau üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmıştır.
Brockelmann ilk çalışmalarını mukayeseli sami dilleri, islâm devletleri tarihi, Arap dili ve edebiyatı üzerinde yapmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde Türkoloji ile ilgilenmiş ve Divan-ı Lügati't-Türk'ü yayınlamıştır. Bundan sonra, Orta Asya Türk halklarının dil ve folkloru ile ilgilenmeye başlamıştır. Brockelmann’ın en önemli eserleri şunlardır:
1- Grammatik der semitischen sprachen (1908-1912) (iki cilt).
2- Gesichte Der Arabischen Literatür (18984912) İki cilt. İlaveler. 1937-1942 (Arap Edebiyatı Tarihi).
3- Ali's-Qıssa-i Jusuf (1917) (Ali'nin kıssa-i Yusuf u).
4- Gesichte Der İslamischeıı Völker Und Staaten (1939): İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi-1954.
5- Osttürkische Grammatik Der İslamischen Literaturs Prachen Mittelasiens (1951-1954).
Bruno:
(Kölnlü Aziz Bruno, 1030-1101)
Chartreux tarikatının kurucusu olan Hıristiyan rahip. Bruno, 1084'te altı arkadaşıyla birlikte Fransa'nın Grenoble yöresindeki dağlık Chartreuse'de, Be-nediktin tarikat kurallarına dayalı Chartreux tarikatını kurdu. Bakınız: Chartreux Tarikatı.
Buber, Martın (1878-1965):
İlahiyatçı, filozof, pedagog ve siyonizmin teorisyenidir. Avusturya'da doğmuş ve çocukluğunu büyük babası, Saloman Buber’in yanında geçirmiştir. Midrachik bilgilere sahip olan Salomon Buber, torununa kitab-ı Mukaddes ve Talmud bilgilerini öğretmiştir. Herşeyden önemlisi de, ona Yahudilik aşkı aşılamıştır.
Siyonizm konusunda, Theodore Herzl'in fikirlerini tasvip etmiş, ancak daha sonra, politik mülahazalarla ondan uzaklaşmıştır. Çünkü ona göre siyordst hareket, kültürel bir rönesansm üzerine oturmalıdır. Birkaç arkadaşıyla birlikte, “Der Jude”yi kurmuştur. “Der Jude” Martin Buber’in Siyonist fikirlerinin ifadesine hizmet etmektedir. Bu Siyonist felsefe, özel bir şekil almıştır. Bu hümanist sosyalist felsefeyi Buber, “Kutsal yol” olarak tasvir etmektedir. M. Buber, Arabların ihtiyaçlarıyla meşgul olan bir siyonizmi önermektedir. Ona göre müşterek bir vatanda bir cumhuriyet gelişecektir. Bu cumhuriyette iki toplum olacaktı ve bir hürriyete sahip olacaklardı. Mesleğinin başlarında Buber, bir takım Hassidik hikayeleri tercüme etmiştir. Bu tercümede, olayların sadeliğini ve açıklığını korumuştur. Yine Buber, Hassidizmin dini mesajları üzerinde birkaç kitap yazmıştır. Bunların bir kısmı, Fransızca olarak yazılmıştır. Les contes de rabbi Nachman (1981), Les Recits hassidiques (1963), (1978), la leğende du Baal-shem (1984). Böylece Buber, Hassidizm dünyasını, Batı Yahudilerine göstermiş oluyordu.
Buber, 1925'de Kitab-ı. Mukaddesin Almanca tercümesinin ilk ciltlerini yayınlamıştı. Buber’in tercüme çalışmaları 1961'de tamamlanmıştır. Buber’in bu tercümeyle hedefi Kitab-ı Mukaddesin edebi değerine uygun bir ifadeyi ortaya koymaktı. Daha sonra Buber, Francfort üniversitesine ilahiyat prefösörü olarak atanmıştır. Bu görevde 1933 yılına kadar kalan Buber, kendini Yahudiliği öğretmeye adamıştı. Böylece Almanya Yahudilerine güçlü bir psikolojik katkı sağlamıştır. 1938 yılında Almanya'da öğretimine devam edemeyince Filistin'e gitti. İbrani üniversitesine sosyal filozofi prefösörü olarak atandı. Buber, Filistin'de birçok kültürel, sosyal ve siyasi faaliyetlere teşebbüs etmiştir.
Buber’in dini ve sosyal felsefesi, özellikle insanın komşusu ile ve Allahla olan ilişkisinde kendini göstermektedir. Buber yazdığı “je et tu”, (1981) isimli eserinde Ben ve Sen ilişkisini ortaya koymaktadır. Buber için, Kitab-ı Mukaddes, İsrail’in, ebedi olan Sen'le diyaloguna tanıklık etmektedir. Yahudiliğin kanunları, insanın bu vahiy diyaloguna verdiği cevabın bir kısmını meydana getirmektedir. Buber’in je ve tu'de açıklanan felsefesi, çağdaş Hıristiyan yazarlara önemli tesirler yapmıştır. Buber, Hıristiyanlarla-Yahudiler arasındaki modern diyaloğ'un öncülerinden birisidir. Ona göre Allah huzurunda iki inanç da geçerlidir.
Buddha: (M.Ö. 563-483):
Sanskritçe. “aydınlanmış”. Diğer aydınlanmış kişiler için de kullanılmakla birlikte özellikle Budizmin kurucusu Gautama Buddha için kullanılan bir unvandır. Tharavada Budistleri geçmiş dünya çağlarında birkaç Buddha'nın bulunduğunu ve gelecekte de yine diğer Buddhaların var olacağını kabul etmekle birlikte içinde bulunduğumuz dünya devrinde yalnızca bir Buddhanın, yani Gautama'nın varlığını benimserler. Mahayana Budistleri ise sayısız Buddha ve Bodhisattvaların varlığını kabul ederler. Lotus Sutra, yaklaşık iki milyon Buddha sahasının bulunduğunu, bunların her birinin kendi Buddhasına sahip olduğunu ve tüm varlıklara yüce doktrini öğrettiğini anlatır.
Bakınız: Gautama Buddha.
Asıl adı Sidd-harta Gautama olan Buddha’nın M.Ö.VI. yüzyılda Sakya devletine ait olan Kapilavastu'da dünyaya geldiğinde kaynaklar görüş birliğindedir. Siddharta Gautama, aydınlamaya ulaştıktan sonra Buddha (uyanan veya Aydınlanan kişi) ismini almış ve kurduğu sistemde Budizm adını almıştır. Aslında Buddha kelimesi bir sıfattır. Buddha Siddharta Gautama şeklinde kullanılması gerekirken, her nedense Buddha kelimesi, bir isim gibi kullanılmış ve Buddha, Siddharta Gautama'nın adı haline gelmiştir. Buddha sözü, her aydınlanmış insana verilebilen bir sıfat gibi kullanılmıştır. Nitekim Buddizm'de sayısız Buddha'lar vardır. Ancak Buda artık tarihde yaşamış ve Budizmin üstadı olarak tanınmış tek ve yegane Buddha'dır.
Buddha’nın hayat hikayesini Tipitaka (Üç sepet) adh Pali dilinde yazılmış metinlerden öğreniyoruz. Buddha hakkında bilinen en eski kaynak Tipitaka'dır.
Siddharta Gautama, Nepal ile Hindistan arasında egemen olan Sakya kralı, Şuddhodana ile kraliçe Mahamaya'nın oğludur. Böylece Buddha, Hindistan'da mevcut olan kastlardan Kshatria (askeri ve idari sınıf) kastına mensup bulunuyordu. Gautama 16 yaşında prenses Yasodhara ile evlenmişti. Gautama 29 yaşında iken, Yaşlılık-Hastalık-Ölüm gibi acıların olduğu bir dünyada, “ızdırapsız bir hayatın” peşine düşmeye karar vermiştir. Oğlu Rahula’nın doğduğu günün gecesinde, bu ızdırapsız yaşamaya ulaşmak için evinden gizlice ayrıldı. O günlerde Güney, Hind zahidlerinin toplandığı bir yerdi. Hedefi o bölgeye gidip aydınlanmayı keşfetmekti. Önce bilge Alara Kalama'ya sonra da Uddaka Ramaputta'ya tabi oldu. Ancak bunlarla tatmin olamadı.
Gautama hedefi arıyordu. Bu yolda iç mücadeleye başlamıştı. Birgün Urvela şehrinin Senanigama köyüne ulaşmıştı. Kendisine burada beş talebe katılmıştı. Burada aşırı bir perhizle yaşamaya başladı ve bu hal altı yıl devam etmişti. Ancak bu perhiz hareketi de onun aydınlığa ulaşmasını sağlayamadı. Talebeleri onu terketmişti. Artık Gautama tek başına kalmıştı, Gautama bir incir ağacının altında oturduğu sırada, Senanigama köyünden bir kızın sunduğu sütiüaşı kabul etmişti. Bu Gautama'nın aydınlanmadan önceki son yemeği idi. Bodhi adı verilen incir ağacının altında bağdaş kurmuş, tefekküre dalarak aydınlanmayı bekliyordu. Bu arada şeytan Mara, onu baştan çıkarma eylemine girişti. Şeytana karşı, Guatama mücadele etti. Şeytan Mara’nın desiselerini mağlup ederek, ruhen sakinleşmişti. Tefekkürde derinleşmeye başlamış, kalp gözü açılmaya yüztutmuştu. Böylece Gautama iç aydınlığa erişmiş, hakikatlerin bilgisine ulaşmıştı. Ruhundaki boralar, fırtınalar dinmişti. M.Ö. 528 yılının Mayıs (Vasaka) ayının bir dolunay gününde, bugün Buddha Gaya olarak adlandırılan yerde, Gautama aydınlığa kavuşarak Buddha adını almıştır.
Bundan dört hafta sonra Buddha, eriştiği bu iç aydınlığı başkalannada anlatmaya karar vererek, pasif ve münzevi hayatı terketmeyi düşünmüş ve bunu uygulamaya koymuştur. Bu görevi ilk defa, eski öğrencileri olan beşkişi üzerinde icra etmişti. Onlara Dhamma'yı öğretmek istediğini söylemiştir. Böylece o, onlara doğrunun tekerliğini harekete geçirmek demek olan Dhamma-Çakkapavattana - Sutta'nın ilk tebliğini yapmış oldu. Bugün bu bölgede, bu olayın anısına yapılmış bir Stupa bulunmaktadır.
Burada, Buddha’nın mesajının esası şöyle özetlenebilir:
1- Aşırı derecede nefse eziyet etmek doğru değildir.
2- Buda bu yoldan ayrılarak orta yolu tercih etmiş ve Nirvana'ya ulaşmıştır. Buddha’nın takip ettiği orta yolun adı, Macchima Patipada'dır. Buddha’nın Varanasi'de verdiği vaazlar tesirini göstermiş, etrafına ilk cemaat toplanmaya başlamıştı. Kaynaklar, babasının, annesinin ve eski karısının Buddha'ya katıldığından bahsederler. Buddha'nın etrafında altmışa yakın müridin oluştuğu rivayet edilir. Buddha’nın üzerinde durduğu en önemli konu, barış, kardeşlik ve kalb huzuru idi. Urvela yolundaki irşad faaliyetlerinde ise Budhha'ya birçok katılım olmuş ve bu katılım Magadha kralının katılımı ile birlikte çok önemli bir grup oluşmasına sebep olmuştur.
Buddha, irşad faaliyetlerine devam ederek, seksen yaşına kadar bu görevi sürdürmüştür. Seksen yaşında iken, çevresindeki Bihkku'larla birlikte kuzeye doğru yolculuğa çıktı. En sadık müridi olan Ananda'ya, müritlerini ve Bhikku'ları, Mahavana'da toplamasını istedi. Toplantıda müridlerinden, öğrendiklerini bütün insanlığa yaymalarım istemiştir. Daha sonra Kuşinagara kentine giderek orada vefat etmiş ve müritleri cesedini yakmıştır.
Buddha’nın vefatından sonra müritleri onun öğretilerini sistemleştirmişler ve Budizm böylece meydana gelmiştir. Buddha, herkese bilgelikle yaklaşmış, herkesin ihtiyacı ne ise onu vermeye çalışmıştır. Buddha, katı bir disiplinle insan arzularını yok etmeyi hedefleyen bir yol izlemiştir. İşte bu yolun ve sistemini adı, Budizm olmuştur:
Buddha-Sâsana:
Budistlerin kendi dinlerine verdikleri isim. Bakınız: Budizm.
Buddhaghosa:
MS 5. yy’ın ünlü bir Budist yazar. Onun Hindistan'da Gaya kenarında bir Brahman ailede doğduğu ve sonradan Budist olduğu söylenir. Buddhaghosa, Budist metinleri üzerine yazılmış en eski yorumları elde edebilmek amacıyla Ceylon'a gitmiş, orada Visuddhi Magga'yı (Temizlik Yolu) yazmış ve birçok tefsir metnini derlemiştir.
Budizm:
MÖ 6. veya 5. yy'da Gautama Buddha'nın öğretilerine dayalı olarak Hindistan'da kurulmuş olan misyonerliğe dayalı büyük inanç sistemlerinden birisi. Hindistan'da doğup orada gelişmesine rağmen sonradan anavatanında hemen hemen yok oldu ve daha ziyade uzak doğuda yayıldı. Tarihi süreç içerisinde Budizm, iki ana kola ayrılmıştır. Bunlardan Hinayana’ınn (küçük araba) Tharavada (eskilerin geleneği) ekolü, Güneydoğu Asya'da, Ceylan, Burma, Tayland ve Kamboçya'da yayılırken, Mahayana (büyük araba) mezhebi ise Tibet, Çin, Kore, Japonya ve Vietnam'da taraftar buldu. Tharavada mezhebinin kutsal metinleri Pali dilinde yazılı olan Tripitaka'dan (Üç Hikmet Sepeti) oluşur. Mahayana mezhebi ise bunun yanı sıra diğer birçok Sanskritçe, Çince ve başka dillerde yazılı olan kutsal metinleri kullanır. Hinduizm içerisinde reformist bir hareket olarak ortaya çıkan Budizm, Hinduizmin tanrı düşüncesini ve kast sistemini reddeder. Acı ve ıstırapla dolu olan yaşam kısırdöngüsünden insanın kendi çabasıyla kurtulabileceğini savunur. Budizm, bir kurtuluş yolu olarak kabul ettiği dört kutsal hakikatin varlığını kabullenmeyi öngörür. Bunlardan ilki hayatın gerçekte ıstıraplarla dolu olduğudur. İkinci gerçek, canlıları reinkarnasyon çemberi içinde koşturan ıstırap kaynağının, zevk ve acıların refakat ettiği yaşama arzu ve isteği, hayat sevgisi olduğudur. Üçüncü gerçek, ıstırapların sona erdirilmesi gerektiğidir. Bunun yolu ise his ve duygularla beslenen yaşama arzusunun söndürülmesinden geçmektedir. Dördüncü gerçek İse ıstırapları dindirmenin yolunun tanınmasıdır. Bu ise doğru inanmak, doğru düşünmek, doğru konuşmak, doğru davranışlarda bulunmak, doğru niyette ve doğru teemmülde bulunmaktır. Bunları İyi kavrayıp uygulayan kişi tenasüh çemberinden kurtulup kurtuluşa, Nirvana'ya ulaşabilir. Bakınız: Gautama Buddha.
M.Ö. VI. yüzyılda Gautama Buddha’nın özellikle Kuzey Hindistan'da yerleştirmeye çalıştığı dini sistem Budizmi meydana getirmektedir. Daha sonra Hindistanı terketmek zorunda kalan Budizm, Doğu Asya'nın büyük bölümünü kendine bağlamayı bilmiştir. Bugün, Güney Kore dahil, Japonya, Bankok, Seylan ve Vietnam gibi bölgelerde Budizm yoğun olarak yaşamaktadır. Son yıllarda Budist meditasyonu adı altında (Budist tefekkürü) Budizm, Batı dünyasında da yayılma şansı bulmuştur. Orta Asya'da Budist Rahipleri çok hareketli misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaktadırlar.
Batıdaki Dinler Tarihi çalışmalarında, Budizmin Dinler tasnifi içindeki yeri bile tartışma konusu yapılmıştır. Budizm bir ahlak felsefesi midir? Yoksa bir Din midir? Bunların cevapları aranmıştır. Budizm'de Tanrı problemi olmadığı için, diğer dinlerden ayrıldığı ileri sürülerek, ayrı bir tasnif içinde belirtilmeye çalışılmıştır.
Budizm Nasıl Bir Dindir:
Budizm, insanın mutluluğunu arayan ve insanı ızdıraptan kurtarmayı hedefleyen bir dindir. Budda'ya göre tüm ızdıraplann kaynağı Arzu'dur. Öyleyse Budda'ya göre tüm arzuları öldürmek gerekir. Budda bu tezini, dört aşamalı bir açıklama ile ortaya koymaya çalışır:
1- Hayat elemden ibarettir.
2- Elem, kişinin var olma arzusunun sonucudur.
3- Elemden kurtulmak için, arzuyu sona erdirmek gerekir.
4- Arzuyu öldürmek için ise sekiz kademeli yolu izlemek gerekir:
1- Doğru düşünmek.
2- Doğru niyet.
3- Doğru konuşmak.
4- Doğru davranmak.
5- Geçimini doğru yoldan sağlamak.
6- Doğru çaba harcamak.
7- Şuurunu doğru tutmak.
8- Zihnini doğruda yoğunlaştırmak. Budda’nın öğretilerinin hedefi, mistik ve ahlaki bir ortamda insanın huzur atmosferini yakalamasıdır. Bunun için Budizm‘in dünya ile bir ilişkisi yoktur. Budizm, bilakis dünyaya negatif çizgide bakmakta ve dünyayı bir gözyaşı vadisi olarak görmektedir. Şüphesiz bugün Batı medeniyetinin tam olarak tesiri altında olan bir dünya için, Budizmin ciddi sıkıntıları olması gerekir. Fakat Budizmin, dünyadan kaçanların ve bunalanların dini olma şansı da vardır. Yine de Dünya dinleri arasında, çağdaş problemler karşısında en dayanıksız dinin Budizm olduğunu söyleyebiliriz. Dünya dinleri arasında mensupları azalan dinlerden birisi de Budizmdir.
Budizmin ana felsefesi Nirvana'ya ulaşmaktır. Nirvana’nın ne olduğu konusunda çok şey söylenmiştir. Bazıları Nirvanayı bir hiçlik ve yokluk olarak kavramışlardır. Ancak Nirvana, bir hiçlik ve yokluk hali değil, bir iç aydınlanma ve huzura kavuşma olayıdır. Budistler, Nirvana’nın anlatılamayacağını söylemektedirler. Nirvana, ölümsüzlüğe ve sonsuza erişme halidir. Bunun için Nirvana anlatılamaz. Ancak yaşanır. Budizm, Budda'dan sonra farklı çizgilerde yaşamaya devam etmiştir. Budizm, Hinduizmin önemli bir özelliği olan kast sistemine saygıyı reddetmiştir. Bunun için de, Hindistan'da gelenekle çatışmış ve özellikle Budda'dan sonra Hindistan dışında yayılma göstermiştir. Ancak Budizm'de tefrikalar Budda'dan hemen sonra başlamış ve bu tefrikalar toplanan Budist konsillerinde tartışılmıştır. Bu konuda ilk toplanan konsil Rajagaha konsilidir. İkinci konsil bir asır sonra Vesali'de toplanmıştır. Üçüncü konsil, M.Ö. III. Asırda imparator Aşoka (M.Ö. 237-236) zamanında toplanmıştır. Bu konsil Pataliputta'da toplanmıştır. Budizm, İmparator Aşoka zamanında devlet dini haline gelmiş; diğer dinler arasında çok önemli bir imtiyaza sahip olmuştur. Seylan bu dönemde Budizm'i din olarak kabul etmiştir. İmparator Kanişka dönemi Kanişka Jalandhar'da dördüncü konsili toplamıştır. Budizmin mezhepleri ilk üç konsilde ittifak ettikleri halde, bu dördüncü konsilde ayrılmaktadırlar. Bir kısmı bu Konsilide resmi konsiller arasına katmaktadırlar. Dördüncü konsil olan Jalandhar Konsilinden sonra, Budizmin iki ayrı önemli ekole ayrıldığını görüyoruz. Bunlardan biri, Mahayana Budizmi, diğeri de Hinayana Budizmidir.
a- Mahayana Budizmi (Büyük Araba): Mahayana geleneği, M.Ö. ikinci yüzyıldan M.S. ikinci yüzyıla kadar uzanan dörtyüz yıllık bir dönemde sanskritçe metinlerin ışığında oluşmuştur.
Mahayana Budizminin geliştirdiği Budist felsefesine göre, Theravada geleneğinde kendi başına aydınlanmaya erişmeyi hedefleyen Arhat'ın yerine, Bodhi-Sattva konmuş ve Bodhisattva'lar, başkalarının acılarını dindirmek için kendi Budahğmı ertelemeye yemin etmişlerdir. Böylece Mahayana okulları daha geniş bir dünya görüşü geliştirmişlerdir.
Mahayana Budizmi, Budizme yeni bir yorum vererek Çin'e doğru yayılma göstermiştir. Bunlar Arı Toprak Sutraları'na bağlı bir Budizm geliştirmişlerdir. Mahayana Budizmi, Samsara (tenasüh çarkı) ile Nirvana'yı birbirine yakınlaştıran bir felsefi düşünüş üzerinde durur. Arı Toprak mefhumuna önem veren Mahayana ekolü, bu dünyada aydınlığa Buda'nın Arı Toprak'larında yeniden doğma ile ulaşılacağı fikrini benimsemiştir. Mahayana Budizmi, Çin'e Chan, Japonya'da ise Shingon adları ile yayılma göstermiştir. Doğu Asya'nın hemen hemen tamamına yayılmış olan Mahayana Budizminin, Çin, Kore ve Japon kültürleri üzerinde çok önemli tesiri olmuştur. Mahayana Budizmi, Nirvana 'ya ulaşmayı ana hedef olmaktan çıkarmıştır. Çünkü ona ulaşmak oldukça zordur. Mahayana Budizmine göre çok nadir kimseler hariç, Nirvana 'ya ulaşmak zordur. Fakat Bodhisattva'ların varlığı, olgunluk yolunda ilerlemeyi samimiyetle isteyenlerin, normal insanların üstünde bir duruma gelebileceklerini garanti etmektedir. Böylece onlar da Bodhisattva olma tarzında, tanrıların arasında yeniden doğacaklar veya bizzat Nirvana 'ya ulaşacaklardır. Badhisattva'lar ayrı yerlerde ikamet etmektedirler. Bodhisattva'larm altında Buddhas'lar saltanat sürmektedir. Mahayana Buzidminin bütün hatları ile yaşadığı yer, Vietnam'dır.
b- Hinayana Budizmi: (Küçük Araba): Budizmin diğer önemli bir kolu olan Hinayana'nın (Küçük Araba veya küçük yol) en önemli kolu Theravâda'dır. Bu da “İhtiyarlar yolu” anlamına gelmektedir. Bugün Hinayana Budizmi adı altında yaşayan Theravada, Sri Lanka, Myanmar, Tayland ve Kamboçya'da yaşamaya devam ermektedir. Bu ekol, eksiksiz ve mükemmel bir Budist felsefesini temsil ettiğini savunmaktadır. Theravada ekolu, cemaat için gerekli olan meditasyon tekniklerini ve ayinleri, kişiyi Arhat'lığa götüren kademeleri tafsilatlı şekilde belirtmektedir.
Hinayana ekolü, Budizmin safiyetini koruduğuna inanmaktadır. Aslında Hinayana (küçük yol) ismi, Mahayana mensupları tarafından istihza ile verilmiştir. Ancak Hinayana ekolü mensupları, Theravada yani yaşlıların doktrinini takip ettiklerini söylemektedirler. Hinayana ekolüne göre, lâiklerin hayatlarında bir defa Bhikkhu halinden geçmeleri gerekmektedir. Bu ekolde de Bodhisattva ve Buddhas'lar vardır. Fakat burada esas olan şey, kişisel çabadır. Hinayana Budizminde, sâlikin takip ettiği yol, daha sert, daha çetindir.
Budizm'de İnanç Doktrini Ve İbadet:
Budizmin çok belirgin bir amentüsü yoktur. Ancak Budizme girmek isteyen birinin şu sözü söylemesi gerekir: “Buda'ya sığmiyorum-Dham-ma'ya sığınıyorum. Sangha'ya sığınıyorum.” Bu üç cümle, Budizm'de üç inci olarak telâkki edilmektedir. Samimi bir Budist, her fırsatta bunlara dayanmayı, İhlâsını kuvvetlendirmeyi düşünmektedir. Budizm'de, Dharmayı gerçekleştirmek için sangha'ya şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Budizmin kilisesi, sangha'nın oluşturduğu cemaattır. Ancak Budizmin cemaat teşkilatı biraz mahalli özellik taşımaktadır. Evrensel bir Budist teşkilatından söz etmek imkansızdır.
Budizm'de köklü bir amentü olmadığı gibi köklü bir ibadet anlayışı da yoktur. Budizmin dünya görüşü bedbin yani kötümser olduğu için, ibadet adı altında yapılan işlemlerde perhiz ön planda gelmektedir. Buda'nın sözlerini okumak veya zikir etmek veya Budist büyüklerinin eserlerini okumak, ibadetin özünü oluşturmaktadır. Bugün, Budizm’in temel perhiz prensiplerini Budist keşişleri uygulamaya çalışmaktadır. Budist cemaatlerin içindeki aşırı uçlar Budist zahitliğine önem vermekte ve dünya ile ilişkilerini kesmektedirler. Diğer çoğunluktaki Budizmin temsilcileri, dünya ile ilgili işlerde, dini duyguları bir kenara bırakarak dünya işleri ile bütünleşmiş vaziyettedirler. Bugün Asya kaplanları denilen ülkelerin halkının çoğunluğu Budisttir. Budizm'de Tanrı kavramının bulunup bulunmadığı konusu Dinler Tarihçiler tarafından tartışılmıştır. Gerçekten Budizmin felsefesinde Tanrı konusu müphemdir. Ancak Çağdaş Budist uzmanları, Budizm'deki Tanrı inancının aydınlanma içinde gizli olduğunu ileri sürmektedirler. Fakat Budizmin kutsalları daha çok Buda ve Buda’nın bıraktığı şeylerdir. Yine bazı dinler Tarihçiler, Budizm'de bizzat Buda'ya tapınma işlemine doğru bir gelişme kaydedildiğini söylemektedirler. Bununda en önemli delili, Buda'nın heykelidir. Bütün Budist mabedlerinde Buda'nın bağdaş kurmuş heykeli önünde saygı ile eğinilmekte ve önüne takdis edilmek üzere yiyecekler konulmaktadır. Ayi”ica, buhurlar, ışıklı lambalar, çiçekler konulmakta, Budist kutsal metinlerinden ezbere parçalar okunmaktadır. Bu merasim, Buda'nın heykeli önünde sükunet içinde yapılan meditasyonla son bulmaktadır. Budizmin ibadet merasimi içinde dikkat çekici noktalardan birisi de, Rahiplerin yaptıkları “günah itirafı” konusudur. Bhikkhu'lar kendilerini dünyevi iğvalardan korunmak için çok sıkı bir perhize vermişlerdir. Bekarlığa, fakirliğe, sükunete kendini adamıştır. Bu adamayı Budist rahip adayı, yapılan bir merasimde cemaatin huzurunda tescil etmektedir. Ayın yeni olduğu veya Dolunay olduğu bir zamanda Rahipler cemaati tam kadro ile toplantı yaparlar. Bu vesile ile Dhamma (şeriat), merasimle okunur ve Bhikkhu'lar sıra ile herbiri işledikleri günahı itiraf ederîer. Daha doğrusu şeriata karşı kusurlarını itiraf ederler. Gerçekten, günahları itiraf etmemek, sadece yasaklanmış işlerin yapılmış olmasını itiraf etmek, Budizmin çok orijinal bir yönünü teşkil etmektedir. Bu açıktan itirafın hedefi, sadece rahibin iç dünyasındaki gelişmelere engel olacak davranışların düzeltilmesine yardımcı olmaktadır.
Yine Budizm'de rahiplere yönelik bir takım müeyyideler vardır: Meselâ, bir rahip kendine birtakım şeyler sağlarsa bunlar müsadere edilir. Çünkü rahibin yegane malı, bir baston bir de sadaka tasıdır. Ayrıca böyle bir iş yapan rahibe bazı kefaretler de yüklenir. Meselâ, oruç tutmak, kutsal kitabi okumak gibi... Bazanda geçici olarak cemaatten ihraç edilmek gibi cezalar verilir. Buradaki hedef, Rahibin tam bir Buda örneği hayat sürmesini sağlamaktır. Buda örneği hayatın sonunda ancak Nirvana'ya rahip ulaşabilir. Bunun için üç şey mutlaka yapılmalıdır:
1- Dünyayı terk,
2- Ruhtaki pislikleri temizlemeye yönelen ruhi egzersizler,
3- Murakabe Tekniği: Bununla ferd veya rahip, her arzuyu tamamen söndürebilir ve Nirvana'ya ulaşabilir.
Artık Nirvana'ya ulaşan kimse samsamdan (yeniden doğuştan) da kurtulur. Bu durumda fert, evrene ait devri daimin sonuna ulaşabilir. Yahut bir Bodhisatva olmak veya mükemmel bir Buda olmak için yürümeye devam eder.
Tibet Budizmi: Budizmin Çin'e giriş tarihi oldukça eskidir. Ancak kitleler halinde Çin'de Budizmin benimsenmesi II. yüzyıldan sonraya rastlar. Budizm, Çin'de önce saray çevresini tesiri altına almıştır. Özellikle ch'ang-an da Kumarajiva’nın (öl.413) önderliğinde yapılan Budist metinlerin Çin'ceye tercümesi ile, Budizm resmen Çin'e metinleriyle ayak basmıştır. Diğer yandan Faltsien isimli Çinli seyyah, Hindistana 399 da gelmiş, birçok Budist metinleri toplayarak Çin'e dönmüştür. 414 yılında bu metinleri tercümeye başlamıştır. Artık bu tarihlerden sonra Çin'de Budist manastırlarını görmeye başlıyoruz. Daha önce belirttiğimiz Budizmin iki önemli kolu olan Mahayana ve Hinayana mezhepleri güney Çin'de gelişmiştir. Bu iki kola dayalı Çin'de gelişen Dhyana Hinayana koluna, Prajna ise, Mahayana koluna bağlı olarak Çin'de gelişen iki mezheptir. Bu iki mezhep sayesinde Çin'de Konfüçyanist ve Taoist fikirlerle Budizm karışmıştır. İşte bu gelenek içinde T'ien T'ai, Ching T'u, Hua yen ve Ch'an mezhepleri Çin'de ortaya çıkmıştır. Daha sonraki dönemlerde bu ekollerin yaşadığı dikkat çekici bir olaydır. Çin aydınları, Budizme dayalı gelişmeyi hurafi bir çizgide değersiz bulmuşlardır. Özellikle komünizmden sonra, Budizm Çin'de, diğer dinler gibi baskı altında kalmış, Budizm komünizme karşı, canlı bir direniş hareketi sağlayamamıştır. Bugün Çin'de özellikle Tibet'te Budizm canlılığını korumaktadır. Dalay Lamanın önderliğindeki Tibet Budizmi, Çin dışında siyasi ve dini bağımsızlık savaşı vermeye devam etmektedir.
Tibet'e Budizm girmeden önce yerli halk, Bön denilen bir dine inanıyordu. Tibet yerlileri, Budizmi kabul etmek için, komplike ritüel pratikler, Tanrısal ruhlar olarak kabul edilen ruhlara hitap eden kültler, ve bu pratikler üzerinde farklı kanaatlere sahip olan birçok ekollerin teşekkülüne Tibet'te şahit olmuştur. Bu noktada kırmızı Etmeliler, reforma uğramamış bir Budizmi ve onun Nyingmapa ekolünü benimsemekteydiler. Sarı Boneliler, Tson-Kha-Na tarafından reforme edilen bir Budizmi tatbik ediyorlardı. Fakat genel olarak lâikler için bütün manastırlar ve farklı ekolier kutsaldı ve oraya hac için gidiliyordu.
Tibet'te Budizmin çabası, kurtuluş yolunda canlı varlıklara Bodhisattva’nın merhameti ve tespiti arasında evrensel kurtuluş vaadinin gerçekleşmesi olarak telâkki edilmiştir. Denildiğine göre, II. Asırda Lha-tho-tho-ri, chenrezi (Sanskritçe: Avalokiteshvara)nin faziletlerini kutlayan kutsal bir Budist metin halini almıştır. Budizmle ilgili tarihi gerçeklik, ancak VII. yüzyılda kral Song-tsen-gampo zamanında ve iki Budist eşi Bal-sa ve Kon-jo ile kendini göstermektedir. Budizm, tedrici şekilde gelişmiş ve büyük yerli dindar padmasamba ile Tibet'e gelişi kolaylaşmıştır. (VII. yüzyıl). Budizmin tibete gelişini sağlayan diğer bir sebep de, Tibetli tercümanlardır. Onlar, Hindistana giderek Sanskritçeyi öğrenmişlerdir. Böylece Sutra'lar ve Tantra'lar dev şerhlerle tercüme edilmişlerdir. Yine de Tibet'te Budizm engelsiz bir gelişmeye sahip olamamıştır. X. yüzyılda, Kral Lang Darma, krallığı döneminde bütün Budist izlerini yok etmeyi denemiştir. Bu zulümden sadece birkaç laik havasına giren Tantrik üstad kurtulabilmiştir. İşte bunlar, Dhar-Ma'nın ışığım yeniden yakmışlardır.
Böylece Tibet Budizmi iki farklı dönemden geçmiştir. Birincisi yayılma denilen Natar; diğeri ikinci yayılma denilen phyidar'dır. İkincisi lama Yeshe Woi'nin himayesinde tamamlanmıştır. Yine bu yayılmada Rinchen Sangpo'nun hizmeti büyük olmuştur. O, Hindistan'a kadar gitmiş ve birçok metni Tibetçeye tercüme etmiştir. Tibetliler, Atisha ve Dharampala gibi Hindli bilgeleri davet etmişlerdir. Bu tercüme çalışmaları Budizmin, Tibet'te yayılmasında çok büyük faktör olmuştur. Hindistan'da Nalanda ve Vikramasila gibi farklı öğretim metodİarı uygulayan Budist üniversiteleri vardi. Ayrıca Tibette'de farklı ekoller vardı. Meselâ, Nyingmapa, reforme edilmemiş Budizmi temsil ediyordu. Kagyupa ekolü ise XI. yüzyılın sonunda Marpa tarafından tesis edilmiştir. Yine aynı dönemde Sakyapa ekolü kurulmuştur. XIII. yüzyılda, Karmapa ekolü, XV. yüzyılın başında Tson-Khapa tarafından Gelukpa ekolü kurulmuştur.
İşte bu ekollerin ve dini pratiklerin varlığı bazı ilâhiyatçıları, Tibet Budizmine Lamaısme adını vermeye sevketmiştir. Ancak bu düşünce bizi Tibet Budizminin, Budizm öğretisinden farklı olduğu noktasına götürebilirki bu doğru değildir. Yine de Tibet Budizminin tüm beşeri faaliyetleri temizlemek için, bütün faaliyet alanlarına nüfuz ettiği doğrudur. Bugün Tibet Budizminin kaderi, acınacak haldedir. İki yüz bin keşişi barındıran 3700 manastırdan 3650'si Çin komünizmi tarafından yıkılmıştır. Bugün keşişlerin sayısı birkaç yüzü geçmez. Çünkü birçok keşiş, ya evlenmeye zorlanmış veya tutuklanmışlardır. Bugün Tibet Budizminin mirasını koruma görevi, sürgündeki yüzbin Tibetli lamaiste düşmektedir. Bu amaçla, dünyanın birçok yerinde çok sayıda merkezler inşa etmişler ve binlerce lamas, Tibet Budizminin öğretisini yaymak için gönderilmişlerdir.
Budist Konsilleri:
Budizm tarihinin başlangıcından beri, Budizm, belli başlı dört büyük konsüle belirginlik kazanmıştır.
Birinci konsil, Rajagriha konsili'dir. Bu konsil, bütün Budist mezheplerince kabul edilmektedir. Bu konsil, M.Ö. 477 tarihine doğru toplanmıştır. Yani, Buda'nın ölümünden az sonra. Bu konsili, Budist keşişleri, sangha istikametinde devam etmek ve üstadın öğretilerinden muhafaza edilenleri korumak için toplamışlardır. Fakat bu konsil etrafında gelişen efsane, bu konsilin hedefini mevsuk kitapları tespit olarak göstermiştir. Konsil başkanı olan Mâhâkâshyapa'ya, takip edilecek manastır hayatı kuralları üzerinde sorular sorulmuş, onun cevabı Vinayapitaka'nın metnini meydana getirmiştir. Buda'nın bütün nutuklarını yazan Ananda, bu konsilde Sütrapitaka’nın bütün metinlerini okumuştur. Yine bazı kaynaklara göre, Abdidhammapitaka'nın kitapları bile bu konsilde okunmuştur. Öyleki, Tripitaka’nın tamamı bu konsilde ortaya çıkmıştır.
İkinci konsil: Bir asır sonra M.Ö. 377 veya 367'ye doğru Vaishali'de toplanmıştır. Bu konsilin toplanması, bir skandal sonucu olmuştur. Vaishali keşişleri, halktan, altın ve gümüş alıyorlardı. Bu konsil, bu uygulamayı yasak etmiştir.
Üçüncü konsil: M.Ö. 340 yılına doğru toplanmıştır. Bu patâliputra I diye bilinmektedir. Mahâdeva adında patâlı-putra'lı bir keşiş Arhat idealini reddetmiş ve bu ideali elde edilebilir olarak düşünmüştür. O Arthat'ta hâlâ beş zayıf noktanın bulunduğunu iddia etmektedir:
1- Bir Arhat mâra’nın kızları tarafından rüyada baştan çıkar ılabilmektedir. Diğer bir tabirle gece kirlenmelerinin konusu olmaktadır.
2- O cehaletin konusu olmaktadır.
3- Onun hâlâ şüpheleri vardır.
4- Kurtuluş yolunda ilerlemek için başkasının yardımına ihtiyacı vardır.
5- Konsantrasyon icrası için sözlerden yardım alabilmektedir.
Patâliputra cemaati çabucak iki düşman gruba bölünmüştür: Bunlardan biri, bu beş zayıf noktayı tasvip etmiş; diğeri bunları reddetmiştir. Bu durumda Konsil sangha’nın zaruri bölünmesini redde muvaffak olamamıştır. Beş zayıf noktayı kabul edenler Mahasanghika adım almışlardır. Bunların karşısında olan grub ise, Sthavira adını almıştır.
Dördüncü konsil: Bu konsilde Pataliputra'da M.Ö. 242 yılına doğru toplanmıştır. Patâliputra II. Konsili sırasında sthavira cemaatinin bünyesinde ciddi bir doktrinel ayrılık meydana gelmiştir. Burada tartışma konusu olan dharma'nın tabiatı problemiydi. Vibhajyavadın adını alanlar onu bir anitya (yaprağın üstündeki bir çığ damlası gibi) olarak kabul etmektedirler. Sarvâstivâdin adîm alanlar, onun bozulmadığı üzerinde durmaktadırlar. İşte bu tartışmalardan dolayı imparator Aşoka bu konsili toplamak zorunda kalmıştır. Ancak konsil bu problemi çözememiştir. Aşoka’nın da bu tartışmalarda kimin tarafını tuttuğu bilinmemektedir. Bunlardan başka M.S. 792 ve 794 yıllarında Lhasa da toplanan bir konsilden daha bahsetmek gerekir. Aydınlanma konusunda, “Ani metod okulu” taraftarları olan Çinlilerle, “Tedrici metod okulu” taraftarları olan Hindliler arasındaki tartışmada Hindliler galip gelmiştir.
Budist Sûtra'sı:
Budda'nın sözlerinden meydana gelen prensipler bütününe ait metinlere verilen bir isimdir. Bunlar, bizzat Budda'nın öğretileri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bu öğretiler, sistematik şekilde takdim edilmiş değildir. Gelenek, bunların I. Budist konsili sırasında Rajagriha veya Ananda'da yazıldığını ileri sürmektedir. Budda'nın görevlisinden, üstadın tüm öğretilerinin ezberlenmesi istenmiştir. Her sütra'nın başlangıcı şu şekildedir: “Birgün, Budda şöyle bir yerdeydi. Şu veya bu şahısla karşılaştı. Falan şahıs, onu ziyaret etti. Konuşma başladı. İşte Budda'nın bağıra bağıra söylediği kısım sütra'nın esas kısmını meydana getirmektedir.”
Sütra'lar derlemeler halindedir; ya işlenen konulara veya uzunluklarına göre derlenmişlerdir. Fakat herbir sütra bağımsızdır. Tenkitli sanskritçe yayınlar bu derlemelere âgama (Gelenek) derken, Pâli dili bunları Nikaya (Derleme) olarak isimlendirir. Bize ulaşan Pâli derlemesi ikinci sepet olan (pitaka), sutta-pitaka'dır. Mahâyana Budizmi (Büyük Araba) edebiyatı çok sayıda yeni sütra ihtiva etmektedir. Bunların hepsi de mevsuk kabul edilmiştir. Çünkü hepsi Budda'nın öğretilerini nakletmektedir. Bunların geç derlenmesi şöyle izah edilmiştir: Budda'nın en mükemmel talebeleri, çok titiz bir öğretim almışlardır ve onları gizlice korumuşlardır. Öyleki onların ifşası çok sonraki bir döneme ertelenmiştir. Bu dönemde talebelerin çoğu bu öğretiyi anlayacak kabiliyete erişmişlerdir. Bu Mahâyânik sütra'ların en meşhuru “iyi kanunun Lotus'ü”dur veya saddharmapundarîkasütra'dır. Bunun Budist dünyadaki şöhreti hudutsuzdur. Avrupa'da ilk defa 1852'de Eugene Burnouf tarafından yapılmış tercümedir. Prajnâpâramitâsûtra'lar grubunu “müteâl hikmet” olarak belirtmek gerekir. Bu sütra'lar uzunlukları ile ve doktrinel elverişlilikleriyle karakterize olmuşlardır. Bu öğreti, mâdhyamakadan ekolu tarafından filozofik bir şekil altında geliştirilmiştir. Prajnâpâramitâsûtra'lar Çin'de M.S. 180 yılından itibaren derin bir tesir icra etmiştir.
Bule (Bulla):
Önemli kilise işleri için Papalığın Latince yazdığı, Papalık mührünü taşıyan fermanlar.
Bulgakov, Sergey Nikolayeviç: (1871-1944):
XX. yüzyılda Rusya'da yetişen büyük ilâhiyatçılardan biridir. Rus Ortodoks ilahiyatına çok önemli felsefi bir boyut kazandırmıştır. Dünyanın yaratılışı ve birlik felsefesi üzerinde yoğunlaşmıştır. İlk tahsilini yaptıktan sonra Oryol şehrinde ruhban okulunda ilk din öğrenimini almıştır. Marksist felsefenin tesirinde kalarak, siyasal ekonomi alanına kendini vermiştir. Öğrenimine iktisat” alanında Moskova, Berlin, Paris ve Londra Üniversitelerinde devam etmiş, 1901-1906 yıllarında Kiev Üniversitesinde, 1906-1918 yıllarında da Moskova Üniversitesinde dersler vermiştir. Kapitalizmde Tarım (1901) ile felsefe ve iktisat isimli eserlerini bu yıllarda yazmıştır (1912). Daha sonra Marksist felsefede umduğunu bulamayan Bulgakov Nikolay Berdyayev gibi birkaç eski marksist ile birlikte kiliseye geri dönmüştür. Bu dönüş hikayesini 1917 yılında yazdığı “Sönmeyen Ateş” isimli eserinde anlatmaktadır. Önce papaz olmuştur, fakat komünist yönetimi 1923'de Bulgakov'u ülkeden sınır dışı etmiştir. Bir süre Prag'da kalmış daha sonrada Paris'e geçmiştir. Paris Rus Ortadoks İlahiyat Enstitüsüne prof. olmuş sonra da burada dekan olarak görev yapmıştır. Hayatının sonuna kadar Hikmet (Sophia), felsefesi üzerinde çalışmıştır. Bulgakov, Tanrı ile dünya arasındaki bağı ilahiyat sistemi içinde izaha yönelmiştir. Diğer Ortodoks merkezler bu hikmet felsefesini pek destekleme-mişlerdîr. Ancak, Paris metropoliti ile enstitüdeki çalışma arkadaşları Bulgakov'u desteklemişlerdir. Bulgakov'un ilahiyat alanındaki eserleri şunlardır:
1- Yanmayan çalı (1927)
2- Yakubun merdiveni (1929)
3- Tanrının kuzusu (1933)
4- Tesellici (1936)
Bulgakov'un Tanrının Bilgeliği (1937) ile ilgili bilgileri, V. Zenkovsky'nin History of Russian philosophy (1953) isimli eserinde özetlenmiştir.
Bulttmann, Rudolf (Karl): (1884-1976):
(Rudolph Bultmann, 1884-1976)
Geleneksel Hıristiyanlığa yönelttiği eleştirileriyle tanınan ünlü Hıristiyan ilahiyatçı ve Yeni Ahit araştırıcısı. 1921-1951 arası Marburg'da profesör olarak çalıştı. Yeni Ahit'teki malzemeyi tarihsel gerçeklerle çelişen yanlış inanç ve değerlendirmelerden kurtarmak konusundaki çalışmalarıyla dikkatleri üzerine çekti. Sinoptik İnciller'i incelemede, radikal metodolojik şüphecilik noktasında şekil Tenkitçiliği metodunu takip etti. Kutsal kitabı anlamada kendisine has Demitolojizasyon tekniğini kullanan Bultmann, özellikle İnciller ve Hıristiyanlığın ilk dönemi üzerine yaptığı araştırmalarıyla, tanınır. Bultmann’ın geleneksel Hıristiyanlığa yönelik eleştirilerini yansıtan Önemli çalışmaları arasında Primitive Christianity in its Contemporary Settmgs [48] ve The Gospel of John: A Commentary [49] sayılabilir. Bakınız: Demitolojizasyon.
XX. Yüzyılda Almanyada yetişen en ünlü ilâhiyatçılardan biridir. Yeni Ahit üzerindeki çalışmaları ile tanınmıştır. Yeni Ahitteki Mitolojik kısımları ayıklamaya teşebbüs etmiş, böylece İsa'ya ait olan esas metni ortaya koymaya yönelmiştir. Fakat onun bu çalışması papalığı kızdırmış ve Vatikan tarafından aforoz edilmiştir. Bultmann, Yeni Ahiti existansiyel bir bakış açısı ile yorumlamayı da önermiştir. Bultmann, protestan bir ailenin içinde büyümüştü. Dedesi iyi bir misyonerdi. Babası ise Lutherci bir rahipti. Bultmann da yüksek tahsilini ilahiyat alanında yapmayı tercih etmişti. Bunun için Tubingen üniversitesine devam etti. 1912 yılında Marburg üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı. Ayrıca, Breslau (1916) ve Guiesen'de (1920) dersler vermiştir. Bultmann ilahiyat alanında daha çok Yeni Ahit üzerine eğilmiştir. Nitekim 1921 yılında Marburg üniverstesi İlahiyat fakültesine “Yeni Ahit profesörü” olarak atanmıştır. Bu üniversiteden 1951 yılında emekli olmuştur.
Bultmann’ın çalışmaları, daha çok Yeni Ahit üzerinde olmuştur. 1921 yılında “Geschichte der synoptischen Tradition (Snoptik Geleneğin Tarihi) isimli kitabını yayınlamıştır. Bu çalışmasında, Matta, Markos ve Luka İncillerindeki geleneğin kökenini bulmaya çalışmıştır. Bultmann bu eseri ile İsa'ya ait olan malzeme ile ona ait olmayan mitolojiyi ayırmayı hedeflemiştir. Bultmann bu çalışma ite önemli bir şöhrete ulaşmıştır. Bultmann bu eserinden sonra Jesus (İsa) isimli eserini 1926 yılında yayın hayatına sokmuştur. Marburg'da existansiyalist filozof olan Martin Heidegger ile birlikte çalışırken, existansiyalist fikirlere ilgi duymuştur. Özellikle Sein und Zeit (varlık ve zaman) isimli eseri ile Heidegger, Bultmann'a çok tesir etmiştir. Bultmann, Yeni Ahit üzerindeki çalışmaları ile Hıristiyan akidesinin, İsa'nın mesajlarından ziyade, mitolojik bir mesih anlayışmm üzerine dayandığını ileri sürüyordu. Ona göre Hıristiyan akidesi, tarihte kalmış İsa'ya değil, kilisenin ortaya koyduğu esaslara dayanmaktı. Bunun için Bultmann, İsa'nın öldükten sonra dirilişini, kilisenin bir kerygmasi (Bildiri) olarak izah ediyordu. Bultmann bu görüşünü “Der Begriff der offenbarung im Neuen Testament” (Yeni Ahitte Vahiy Kavramı) adı ile 1929'da yayınladığı eseri ile ve 1930'da yazdığı “Die Geschichtlichkeit des Daseins und der Glaube1 (Varlığın ve İnancın Tarihselliği) isimli eseri ile ortaya koymuştur. İşte 1941'de İncili, mitolojiden ayıklama girişiminin temelini, bu kitaplar oluşturmaktadır. .
Hitler Almanyasında, siyaset dışı kalmasını bilen Bultmann, Alman protestan kilisesini desteklemiştir. II. Dünya savaşından sonra, Bultmann’ın şöhreti Almanya dışına çıkmıştır. Çünkü talebeleri üniversitelerde çok önemli yerlere gelmişlerdi. Dünya'daki bütün yeni Ahit uzmanları onunla temasa geçmeye başlamışlardı. Böylece Bultmann’ın görüşleri hem Almanya'da hemde ABD'deki üniversitelerde gündeme gelmiştir. Artık Bultmann, Almanya dışında tanınan bir ilâhiyatçıydı. Dış ülkelere konferanslara davet ediliyordu. 1955'de İngiltere'de “History and Eschatology The Presence of Eternity” (Tarih ve Eskatoloji. Sonsuzluğun Huzurunda) konulu bir konferans vermiştir. 1958'de ABD'de “Jesus Christ and Mythology” (İsa Mesih ve Mitoloji) konulu bir konferans vermiştir. Bultmann’ın Yeni Ahiti, mitolojiden ayırma faaliyeti, Kerygma und Mythos (Kerygma ve Mitoloji) ismi altında birkaç kitabın yayın hayatına girmesini sağlamıştır.
Bultmann, üniversitede verdiği derslerde öğrencilere bağımsız düşünmeyi ve bunun yollarını anlatmıştı. Bu derslerden iki önemli ekol ortaya çıktı: Bunlardan biri 1954'de İsa'nın tarihsel kişiliği problemini Hıristiyan inancı içinde çözmeye çalışan Ernst Kösemann idi. Diğeri, Bultmann’ın existansiyalist tahlillerinden hareket öden Ernst Fuchs ve Gerhard Ebeling’in takip ettiği yoldu. Bunlar, Yeni Ahit yorumunda insan varoluşunun çeşitli boyutlarını araştıran bir metod geliştirmişlerdir.
Bumba:
Kongo'nun Buşongo halkının yaratıcı tanrısı. Bumba'nın güneş, ay ve yıldızları kusarak yarattığına inanılır. Daha sonra o, hayvanları, gökyüzü ve yeryüzünü yaratmıştır, inanışa göre gökyüzü ve yeryüzü bir müddet karı koca olarak yaşamışlar, ancak aralarında çıkan bir anlaşmazlık sonucu, gökyüzü evi terk etmiş ve böylece ayrılmışlardır.
Burak:
İslami gelenekte, Miraç gecesinde gerçekleştirdiği semavi yolculuğu sırasında üzerine binmesi için Hz. Muhammed'e verilen, katırdan küçük merkepten büyük beyaz bir binek. Onun bir adımının gözünün gördüğü son nokta olduğu belirtilir. Bakınız: Miraç.
Burçlar:
Burç, burçlar kuşağında yer alan 12 yaydan her birine verilen addır. Güneş, ay ve Pluto'nun dışındaki diğer gezegenlerin bu kuşakta yer değiştirdiği gözlenir. 12 burcun isimleri Aries, Taurus, Gemini, Cancer, Leo, Vigro, Libra, Scorpio, Sagittarius, Capricorn, Aquarius ve Pisces'tir. Burçların yeryüzündeki yaşam ve insanlar üzerinde etkili oldukları düşüncesi, birçok dinsel gelenekte mevcuttur.
Burhanizm:
19. yy sonlarına doğru Altay Türkleri arasında eski Türk dînini ıslah etmek amacıyla ortaya çıkan dini ve siyasi hareket. Bu harekete Rus etnologlarca Burhanizm adı verilmiştir.
Burkan (Burhan):
Uygur Türklerince Buddha'ya verilen isim. Budist tapınaklarına ise Burkan evi denilmiştir.
Burûc:
Arapça. “burçlar”. Kur'an’ın 85. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure toplam 22 ayettir.
Bürde:
İslamda Hz. Muhammed’in hırkasına verilen ad. Hz. Muhammed, ünlü Arap şairlerinden Kab ibn Zuheyr’in yanında okuduğu bir şiir üzerine kendi hırkasını çıkararak onun omzuna koymuştur. Kab'ın bu kasidesi, bu olay nedeniyle Kasidei Bürde olarak adlandırılır.
Büyü:
Kişileri etkilemek amacıyla yapılan sihir ya da tılsım. Genellikle kötü bir anlam taşıyan büyü, “kara büyü” olarak adlandırılır ve büyücüler tarafından kişileri kötü yönden etkilemek, ruhsal açıdan tutsak etmek ve benzeri amaçlarla yapılır. Öte yandan kara büyünün etkisini gidermek ya da kara büyüyü çözmek veya buna karşı insanları korumak amacıyla yapılan büyüye de “ak büyü” denilir. Muska, bir çeşit koruyucu ak büyüdür. Birçok dinsel gelenekte büyüye yer verilir. Bakınız: Sihir, Tılsım, Muska, Voodoo.
Büyücü:
Büyü yapan kişi. Çeşitli dinsel geleneklerde, özellikle de şamanist toplumlarda büyücü-hekim görevini üstlenen kişiler, gelecekten haber vermek, hastalıkları iyileştirmek, belaları defetmek ve kötü talihe karşı koymak amacıyla büyüye başvururlar. Büyücüler, kötü karakter taşıyan kara büyü ya da iyi karakter taşıyan ak büyü ile uğraşırlar. Bakınız: Büyü.
Büyü Ve Din:
Büyü ile Din, çok eski tarihlerden itibaren varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak, büyü daimilik arzetmemektedir. Din ise süreklilik içinde bulunmaktadır. Dini cemaatler, menfaat birlikleri değildir. Büyü cemaatleri ise, menfaat ve çıkar birlikleridir. İşleri bitince dağılmaktadırlar. Diğer taraftan din ile büyü bir çatışma içinde bulunmaktadır. Meselâ Yahudilik ve Hıristiyanlık büyü'ye karşıdır. Eski Ahit'te, Şeriat ve peygamberler bunu açıkça ilân etmişlerdir. Aynı şeyler, resullerin işlerinde de görülmektedir. Tora'da, Mısırlıların, Kenanhların ve Babillilerin büyü işlemlerinden bahsedilmektedir. Çıkış 7/10 dan 11/10 kadar Hz. Musa'nın gücünün, Firavun'un büyücülerine nasıl muhalefet ettiği anlatılmaktadır. Yine Mısır'a verilen belâlar, Yahudiliği zafere ulaştırmıştır. Levililer'de (19, 26-31; 20/6 ve 27) büyücü güçlerin nasıl dine karşı cephe aldığı anlatılmaktadır. Daniel 1/20'de Babil sarayında Daniel ve arkadaşlarının büyücülere nasıl galip geldiği anlatılmaktadır.
Hıristiyanlıktada büyüye ve büyücülere cephe alınmıştır. Meselâ, Resullerin İşleri'nde (8/9-25) büyücü Simon şiddetli şekilde kınanmaktadır. Kıbrıs adasında da Paul, büyücü Elyması ihtida olaylarına muhalefet ettiği için şiddetle lanetlemiş ve gözlerini kör etmiştir. [50]Yine Efes'te sihirbazlık edenlerden birçoğu, kitaplarını toplayıp, herkesin önünde yakmışlardır. [51]
İslâmiyette de büyüye müsbet şekilde yaklaşılmaz. İslâm bilginlerinin önemli bir kısmı sihrin öğrenilmesinin kesin olarak haram olduğuna kanaat getirmişlerdir.
İslâm fıkhı mezhepleri de sihir ve büyü hakkında aynı görüştedirler. Hanefiler, Mâlikiler ve Hanbeliler sihirbazı sihri öğrendiği ve uyguladığı için kâfir saymaktadırlar. Şafiîler ise, sihirbazın öldürülmesine izin vermezler. Ancak sihirbaz yaptığı işin mubah olduğuna inanırsa, katline cevaz vermişlerdir.
Büyük Başlar:
Kuzey Amerika'da Iroquous yerlilerinin şeytani tanrıları. Onların bedensiz büyük başlara sahip olduklarına inanılır. Bu başlar, uçlarında keskin tırnaklı pençeler olan kıllarla kaplıdır. İnanışa göre Büyük Başlar, açık ağızları ve ateşli gözleriyle fırtınalarda uçuşurlar.
Büyük Ennead:
Eski Mısır'da güneş tanrısı Ra ile yakın akrabalarından oluşan dokuz önemli tanrı. Bunlar; Ra, Geb, Nut, Shu, Tefnut, Osiris, İsis, Set ve Nepitis'ten oluşur.
Büyük Günahlar:
Çeşitli inanç sistemlerinde, kişinin yapması yasaklanan ya da uygun görülmeyen tavır ve davranışlar arasında diğerlerine göre daha önemli sayılanlar. Bakınız: Kebâir, Anantarikakarma.
Büyük Perhiz:
Hıristiyanlıkta çok önemli dini bir pratik olan Büyük Perhiz, İsa'nın tebliğe başlamadan önce çölde uyguladığı oruç uygulamasına dayanır. Bu perhiz zamanı, Katoliklerce Paskalya'dan 6.5 hafta önce başlar ve bir anlamda Paskalya'ya bir hazırlık anlamı taşır. Büyük perhiz uygulaması pazar günleri hariç tutularak kırk gün sürer. Bu uygulamayı Ortodoks kilisesi, Paskalya'dan sekiz hafta önce başlatır. Bunlar, cumartesi ve pazar günlerini uygulama dışı bırakırlar. Büyük perhiz’in, paskalyadan önceki son haftası kutsal hafta olarak kabul edilir. İsa'dan sonra Havariler, Hz. İsa'nın dirilişinin anısına uygulanan paskalya'ya hazırlık olmak üzere kendilerini dini bir atmosfere sokmak için oruç tutuyorlardı. Bu dönemde vaftiz adayları hazırlanır, günahkârlar tövbe ederek, Paskalyayı karşılayacak hale getirilirdi. Bu dönemde oruç kuralları çok katı idi. Bu katı kuralları kısmen Ortodoks kilisesi bugüne kadar devam ettirmişse de, Katolik kilisesi, bu orucu et yememek şeklindeki bir perhize dönüştürmüştür. Protestan kileseleri de büyük perhize önem vermektedir. Özellikle İngiliz Anglikan kilisesi, büyük perhiz günü oruç tutmaya özen göstermektedir.
Hıristiyan geleneği içinde Paskalya'dan altı hafta önce başlayan büyük perhiz, pazar günlerini çıkarınca, Paskalya'dan önce otuz altı gün büyük perhiz günü olarak kabul görmüştür. Ancak İsa'nın çöldeki “kırk gün kırk gecelik tuttuğu oruçla zaman olarak uyuşması için” [52]Büyük perhizin ilk pazarından önceki dört gün de eklenerek, Büyük perhiz kırk güne çıkmıştır. Büyük perhizde yağ, yumurta yemek yasaktır. Paskalyadan altı hafta önceki Çarşamba'ya küllenme çarşambası adı verilir. Bu çarşambadan önceki Salı'ya da tövbe salısı denmiştir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Roma'da “küllenme çarşamba”sına çok önem verilmiştir. Tövbekarlar bugün günah çıkarmaya başlamışlardır. Bu nedenle üstlerine kül serpmişlerdir. Daha sonra da çula sarınmışlardır. Bu kül serpme olayı, 8-10. yüzyıllarda da devam etmiştir. Bugün bu, Katolik kilisesinde büyük perhizin ilk gününde, hurma yapraklarından alınan küllerle, mensuplarının alnına haç işareti yapılarak devam etmektedir. Anglikan ve Lutherci kiliseler de küllenme çarşambasma önem atfetmektedirler. Ortodoks kilisesi, Büyük perhizi pazartesi başlattığından küllenme çarşambasını kutlamazlar.
Kutsal haftanın ilk günü olan Hurma pazarı, İsa'nın Kudüs'e girişinin hatırasını yaşatır. Hurma pazarı adını, 4. yüzyıl sonlarında Kudüs'te görülen, hurma yapraklarını, ya da yöredeki ağaç dallarım kutsayarak bir geçit töreninde taşıma geleneğinden almaktadır. Bugün bu adet, kiliselerde geçit töreninden sonra âyin bölümünde üç diyakozun, İsa'nın çarmıha gerilinceye kadarki çektiği acıları ifade eden Matta: 26/36 ve 27/54 cümleleri ilâhi olarak okumasıyla kutlanmaktadır. Bizans ayin usulünde Hurma pazarında, komünyondan sonra düzenlenen geçitte rahip, İsa'nın çektiklerini ifade eden bir ikon taşır. Protestan kiliseleri, Hurma pazarı törenlerine pek önem vermez. Büyük perhizin Paskalya'dan önceki son haftası, “Kutsal hafta” olarak adlandırılır ve hurma pazarı ile başlar. Kutsal hafta, İsa'nın acılarını canlandırmak amacıyla kutlanmaktadır. Bu hafta, Katolik ve Ortodokslarca “Büyük Hafta” olarak isimlendirilir. Kutsal hafta ismini ilk defa, IV. yüzyılda İskenderiye piskoposu Athanasîos ile İstanbul piskoposu Epiphanios kullanmıştır. Önceleri, Cuma ve Cumartesi günleri kutsal kabul edilirken, İsa'nın yakalandığı gün olan Perşembede buna eklendi. III. yüzyılın başlarında diğer günler de, kutsal günlerin arasına alınmıştır.
İznik konsilinden önce (M. 325), Hıristiyan kiliselerinde en önemli ayin cumartesi ile Paskalya Pazarı arasındaki gece icra edilirdi. IV. yüzyıl sonlarında her olayı belirli bir günde yapma âdeti yerleşti. Yahuda’nın İsa'yı haber vermesi ve İsa'nın komünyon ayinini başlatması kutsal perşembe, İsa'nın çarmıha gerilişi ve ölümü kutsal cuma, gömülmesi kutsal Cumartesi, dirilişi paskalya pazar günlerini hatırlatarak kutlanmıştır.
Paskalya'dan önceki son perşembeye, kutsal perşembe adı verilmektedir. Kutsal perşembe, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden beri kutlanmaktadır. Rahiplerle halk bu törene birlikte katılmaktaydılar. Yeni Hıristiyanların Paskalya gecesi, yağla vaftiz edilmesi için, piskopos özel bir ayinle yağlan takdis ederdi. Katolik kilisesinde, kutsal perşembe sabahı, ertesi yılın ayinlerinde kullanılacak yağlar takdis edilirdi. Akşam ayininde ise, kutsal Cuma'daki komünyon ayininde kullanılacak ekmekler takdis edilirdi. Yine akşam ayininde, İsa'nın havarilerinin ayaklarını yıkamasının [53] hatırasına, ayini yöneten rahip on iki kişinin ayaklarını yıkar. Ortodoks kiliselerinde de “Kutsal Perşembe'ler de ayak yıkama, yağ takdisi törenleri yapılmaktadır. Anglikan kilisesi bu ayini, fakirlere sadaka dağıtarak kutlamaktadır.
İlk Hıristiyanlar, İsa'nın çarmıha gerilmesi anısına her Cuma oruç tutuyorlardı. II. asırda Cuma gününün, oruç ve tövbe günü olarak kutlandığına dair belgeler vardır.
Büyük Peygamberler:
Eski Ahit’in Nebiler bölümünde kendi adlarıyla anılan kitaplar bulunan üç Eski Ahit peygamberi: İşaya, Yeremya ve Ezakiel. Bakınız: Küçük Peygamberler.
[1] Hâkimler 6/32; I. Tarihler 8/33.
[2] Tesniye, VII, 13; XXVIII, 4.
[3] Çıkış: XIV, 2.9.
[4] Hakimler, III, 7.
[5] 3. Krallar, 18.
[6] Tekvin, 11/9.
[7] Örneğin Tirmizî, Menakib 3.
[8] Danyal 5.
[9] Matt. 2.
[10] İstanbul. 1961.
[11] Resullerin işleri 11/24.
[12] Resullerin işleri 11/19-23.
[13] Resullerin işleri 13/14.
[14] Miladi 47 veya 52.
[15] Resullerin işleri 15/37-39.
[16] Galatyalılar'a mektup 2/11-13.
[17] Korintoslulara I. Mektup, 9/5-6.
[18] No: 2662.
[19] Yasin: 36/77 ve devamı, Hacc: 22/5.
[20] İsra: 17/81, Enbiya: 21/18.
[21] Menakıb-ı Akşemseddin, 93-94.
[22] Thesmophories.
[23] Navaratri.
[24] Çıkış: 23/17.
[25] Çıkış: 23-16.
[26] Çıkış: 34/22.
[27] Levililer: 23-39.
[28] Çıkış: 23/16.
[29] Yeremya 39/2.
[30] II. Krallar 25/1; Yeremya 52/4.
[31] Resullerin İşleri 2. bab.
[32] II. Krallar 1/1-18.
[33] Sayılar 22-24.
[34] Araf: 7/175-177.
[35] Neml: 27/29-44.
[36] Milan fermanı 313.
[37] En'am: 6/121.
[38] Çıkış: 18/13.
[39] Çıkış: 18/17-23.
[40] Çıkış: 18/24-26.
[41] Araf: 7/172.
[42] Japonca: Zen.
[43] Tekvin: 17/9-14.
[44] Tekvin: 34/14-17.
[45] Çıkış: 4/24-26.
[46] Yeşua: 5/2-9.
[47] Sefer Yovel: 15/33-34.
[48] tr. R.H. Fuller, London 1956.
[49] tr. G.R. Beasley-Murray, Oxford 1971.
[50] Resullerin işleri, 13/842.
[51] Resüllerin İşleri 19/19.
[52] Matta 4/2.
[53] Yuhanna: 3/5.
İslami Okul Okulların En Önemlisi