Islam Tarihi - 03 C - Index Web
C
Chalchiuhtlicue (Matlalcueye):
Chantepie De La Saussaye (1848-1920):
C
C+M+B:
Caspar, Melchior ve Balthazar isimli üç hakîmin isimlerinin kısaltması. Güney Almanya ve Macaristan'da Üç Hakimler Günü'nde (6 Ocak) uğursuzluğa karşı korunmak amacıyla kapılara yazılır.
Cabcab (Gabgab):
Cahiliye dönemi Araplarının tanrıları temsil eden putlar ve kutsal mekanlar önünde kurban kesmek için özel olarak yaptıkları sunak yeri.
Câbi:
Osmanlılarda cizye, haraç ve vakıf gelirlerini toplayan görevli. Gelirlerin toplanma işine ise cibayet denilir.
Caca:
Eski Roma gönül tanrıçası; ateş tanrısı Vulcan ve Medusa'nın kızı; Cacus'un kız kardeşi.
Cacus:
Eski Roma mitolojisinde ağzından ateş çıkaran, üç başlı, yan İnsan yarı ejderha olan bir varlık. Ateş tanrısı Vulcan ile Medusa'nın oğlu. Efsaneye göre Geryon'un sığırlarını çalan Cacus'u, Heracles öldürür.
Cadı:
Sihirbaz büyücü kadın. Kültürden kültüre farklılıklar olmakla birlikte genellikle onların kötü büyüyle uğraştıkları, geceleri uçtukları ve İnsanların ruhlarını tutsak aldıkları ya da yedikleri düşünülür. Batı kültüründe cadıların kötü etkisine karşı faaliyet gösteren vetutsak ruhları kurtarma işiyle uğraşan cadı doktorları ve cadı avcıları vardır. Ortaçağ Avrupa'sında zaman zaman bazı kadınlar, özellikle de Hıristiyanlık öncesi yerel dinsel geleneklerin rahibeleri olanlar, cadılıkla uğraştıkları iddiasıyla kilise tarafından ölümle cezalandırılırlardı. Papa IV. Alexander (1258) ve Papa XXII. John (1320), Engizisyon mahkemelerinin cadılara karşı önlemler almasına izin verdi. Bunun üzerine özellikle 15. yy cadılıkla suçlananlara karşı şiddetli bir cezalandırma dönemi oldu. Cadılara karşı yapılan bu takibat 18. yy'dakî Aydınlanma dönemine kadar devam etti.
Caecilian:
(ö. 345) Kuzey Afrika'daki Donatîzm hareketini bastırmak üzere Romahlarca Kartaca'ya piskopos olarak atanan ve Pavluscu çizgisiyle tanınan Hıristiyan rahip. Ancak Donatistler ona karşı kendi aralarından bir piskopos seçtiler ve Roma sultası emrinde olduğuna inandıkları Ceacilian’ın piskoposluğunu geçersiz saydılar. Bakınız: Donatizm.
Caecinus:
Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu; diğer nehir tanrılarının kardeşi.
Cafer Sadık:
(Ebu Abdullah Cafer ibn Muhammed El-Bâkır Es-Sadık, 699-766)
Baba tarafından Hz. Ali, anne tarafından ise Hz. Ebubekir'e uzanan bir soy kütüğüne sahip olan Cafer Sadık, şia'nın altıncı imamıdır. Yaşadığı süre zarfında halifelik çekişmelerinden elden geldiğince uzak kalmayı yeğleyen Cafer, aralarında Ebu Hanife ve Malik ibn Enes gibi kişilerin de bulunduğu birçok kişiye dersler veren alim bir şahsiyettir. Yaşamının büyük kısmını Medine'de geçirmiş ve birçok öğrenci yetiştirmiştir, şiiler, onun ölümü sonrasıçeşitli kollara ayrılmışlardır.
Caferilik:
Şiiliğin ana kolu olan îmamiyye’nin diğer adı. İbadet ve muamelat konularında altıncı imam Cafer Sadık'ın yolunu takip ettikleri için bu adla adlandırılmışlardır. Bakınız: İmamiyye.
Caferiye:
Cafer ibn Mübeşşir es-Sakafî (ö. 850) tarafından kurulan ve Mutezile ekolü içerisinde yer alan bir ekol. Fâsık ve büyük günah kavramları konusundaki görüşleriyle dikkatleri çeken İbn Mübeşşir, kasıtlı işlenen günahların büyük günah kategorisine girdiğini ve bu duruma düşen kişilerin ebedi olarak Cehennemde kalmayı hak ettiğini savunur. Ayrıca o, fâsıkların müşriklerden daha kötü olduklarını belirtir.
Cagn (I Kaggen):
Güney merkezi Afrika'da Bushmenlerin yaratıcı tanrısı. Onun, bir keresinde öldürüldüğüne, ancak kuru kemiklerinden tekrar hayat bulduğuna inanılmaktadır.
Cahiliye (Cahiliyye):
İslam literatüründe İslamm hakim olmadığı cemaat, toplum ve dönemlere verilen genel ad. Cahiliye terimi, özellikle İslamın hakimiyeti öncesi Arap toplumu için kullanılmakla birlikte, bu terimle ilişkili olan “cahiliye düşüncesi”, “cahiliye toplumu” ve benzeri ifadeler İslam'ın dışında olan ya da İslamla çelişen her türlü düşünce, davranış veya toplumsal yapıyı ifade etmede kullanılır. Örneğin Kur'an'da “cahiliye hükmü” ifadesi Allah'ın iradesinin dışındaki hüküm sistemleri için kullanılan bir deyimdir. [1]
İslâmiyetten önceki Arap toplumunun kültürel, sosyal ve dini hayatına verilen isimdir. İslâmın getirdiği mesajlara göre çok aşağı bir kültür seviyesini temsil etmektedir. Putperestliğin, kadın haklarının ayakaltına alınmasının, köleliğin, güçlünün egemen olduğu, bir toplum yapısını ifade etmektedir. İslâm öncesi Arap halkı, bu yapıya eğilim gösteriyordu. Bunu Kur'an-ı Kerim “Cahiliyye taassubu” [2]diye nitelemektedir. Bu gayretin dayandığı temel felsefe, kabile ırkçılığı, kan davaları, şiddet ve yağmacılıktı. Özellikle kadın bir mal hükmünde idi. Kadın aşağılandığı için kız çocuklarından utanılıyordu. Bunun için “kız çocukları” diri diri toprağa gömülüyordu. Cahiliyye Arap toplumunda falcılık ve kehanette çok gelişmiştir. Herşeyde bir falcılık aranıyordu: Kuşların uçuşundan, yıldızların durumundan, insan elindeki Çizgilerden gelecekle ilgili haberler çıkarılıyordu.
Cahiliyye Arap kültüründe şiirde çok çok önem arzediyordu. Soyluluk, övülüyordu. Cahiliyye şiirinin konusu, kadın, aşk, şarap ve tabiattı. Deve, kum yığınları, çöl ve gök gibi konular şiirin temel öğesini oluşturuyordu.
İslâmiyet geldikten sonra Cahiliyye kültürünü, büyük oranda değiştirmiştir. Cahiliyye döneminin, iyi âdet ve geleneklerini İslâmiyet devam ettirmiştir.
Cahiliye Dönemi:
İslami literatürde İslamın hakimiyeti öncesi şirkin, zulmün ve kaosun hakim olduğu döneme verilen genel ad. Bakınız: Arap dini.
Cahîm:
Arapça. “kızgın ateş”. Kur'an'da cehennem için kullanılan bir isim.
Cainitler (Kâbilciler):
Eski Ahit tanrısını (Yahve'yi) yeryüzündeki kötülüğün sebebi olarak gören ve bu nedenle bu tanrıya karşı çıkmış olduğuna inanılan Kabil'i yücelten bir gnostik mezhep.
Caitanya:
(1485-1534) Hindu Bhakti dininin ana temsilcilerinden olan Caitanya, yegane kurtuluş yolunu Krişna'ya olan istiğraki sevgide görür.
Caiz:
Yapılması konusunda dinen herhangi bir yasak bulunmayan ya da yapılmasına izin verilen herhangi bir şey. Bir şeyin câizlîğine cevaz denir. Yapılması caiz olmayan şey ise dinen uygun görülmeyen ve yasaklanan bir şeydir. Bakınız: Haram.
Callirrhoe:
Eski Yunan'da ırmak tanrısı Achelous'un ya da bir başka ırmak tanrısı olan Scamander’in kızı.
Callisto:
Eski Yunan'da Arcadialıların bir tanrıçası; Zeus'un eşlerinden birisi ve Arcas'ın annesi.
Câlut:
Kitab-ı Mukaddes'teki Filistîlerin komutanı Goliat'a Kur'an'da verilen ad. [3]Zorba ve güçlü bir kral olan Câlut, Tâlut ve ordusuna karşı giriştiği bir savaşta Hz. Davud tarafından öldürüldü.
Calvaria:
Kafatası şeklindeki Golgatha tepesi. Katolik geleneğine ait resim ve kabartmalarda burası hac yolunun 14. durağı ve İsa Mesih’in ölüm yeri olarak tasvir edilir.
Calvin Calvin Jean:
(John Calvin, 1509-1564)
Hıristiyanlık tarihinde ikinci nesil reformistlerden sayılan Fransah ilahiyatçı. Kendini Martin Luther’in varisi sayan Calvin, kader, kurtuluş ve komünyon konularında Luther ve Zwinglî'den ayrılır. Calvin, ilahi kudret ve değişmeyen arzuyu reformun en önemli fikri olarak açıkladı. Ayrıca o, Augustin’in kader hakkındaki öğretisini işleyerek geliştirdi ve hidayet ve küfrün menşeinin tanrının değişmez kararında olduğunu vurguladı. Bundan başka Calvin, kiliseye devletin hakim olması görüşünü savunarak Martin Luther'den ayrıldı. Evharistiya konusunda ise, Evharistte İsa'nın gerçekten hazır olduğunu söyleyen Luther’in görüşüyle, Evharistin yalnızca bir sembolizm içerdiğini savunan Zwingli’nin görüşünü uzlaştırmaya çalıştı. Calvin’in görüşleri Alman reform kiliselerince ve Anglikan, Pietist ve Puritan kiliselerince geliştirilmiştir. Dogmatik ana eseri “Institutio religionis christianae” reformist akidenin temeli sayılır.
Protestan Reformatörü olan Calvin, 10 temmuz 1509'da Noyan'da doğmuştur. Hukukçu ve Hümanist formasyonu ile 1533-1534'e doğru Katoliklikten Lutherci fikirlere geçmiştir. Zulümden kaçarak sırayla Poitiers'e, Nerac'a, Strasbourg'a, daha sonra da Bâle'ye yerleşmiştir. 1536 Martında basılmış olan ve I. Francois'ya takdim ettiği “Hıristiyan Din Eğitimi”ni ilk defa orada kaleme almıştır. Bağımsız Cumhuriyet olarak yenice kurulmuş olan Cenevre'ye onu bir başka Reformatör olan Farel davet etmiş, Calvin orada 1537'den 1538'e kadar kalmıştır. Artık Calvin’in vaazlarına sokuşturduğu düzensiz reformist fikirleri onu Cenevre'yi terke mecbur etmiştir. Neticede Strasbourg'a geri gelen Calvin, orada “Din Eğitimi” kitabının ikinci bir varyantını kaleme almıştır. 1540'da evlenen Calvin 1541'de Cenevre'ye çağrılmış, orada 1564'de ölünceye dek hem politik hem de dini bir şef rolü icra etmiştir. Onu, Luthercilikten açık bir şekilde uzaklaştıran fikirlerinin evrimi, eserinin baskılarına sürekli getirdiği rötüşler içinde kendini göstermiştir. Calvin'e, sertliğinden dolayı sitem edilmiştir. (1553'de Michel Servet’in ölüm cezasını infaz ettirmiştir.) O, Cehennemliklerin kötü kaderini öğretmiştir. Onun sertlikleri, ateşli, dar ve uzlaşmaz bir imana dayanır. Orada tanrısal felaketler, İncil aşkını gölgelemişe benzer. Onun düşüncesi aynı şekilde “Le Cathechisme de Geneve” (1542), “La Confession de foi de la Rochelle” (1559) “Le Catechisme de Heidelberg” (15624563) gibi eserlerde ifade edilmiştir. Calvin’in yazılı eserleri “Corpus Reformatorum”un 57. cildini kaplamaktadır. O, Luther'den sadece doktrinin bir kısmı ile değil; Reform Kilisesinin organize endişesiyle de ayrılmaktadır.
Calvin, 1561'de Cenevrede kabul edilen kilise hiyerarşisinin babasıdır. Ona göre kilise hiyerarşisinde dört aşama kendini gösterir:
1. Öğreti uzmanları
2. Vaizler
3. Disiplinden sorumlu yaşlılar (Yunanca presbyterion)
4. Sosyal hizmetleri ve hayır işlerini yürüten kilise görevlileri. Calvin’in kilise organizasyonu içinde önerdiği diğer bir yenilik de “Kilise Kurulu” idi. Bu kurul bir nevi mahkeme görevi yapıyordu. Bu kurul, birtakım aforoz cezaları veriyordu. Kurulun bu yetkiye sahip olması özellikle Calvin’in eseriydi. Calvin’in öğretilerini sistemleştirmesi için, Cenevre hükümeti, 1559'da bir akademi kurmuştu. Bu akademi, Bugünkü “Cenevre Üniversitesinin” temelini oluşturmuştur. Bu akademinin başına hümanist Theodare Beza getirilmiştir. Bu zat, Calvin'den sonra, Kaİvİnciliğin temsilcisi olmuştur.
Calvin’in Cenevre'deki reform faaliyetleri, Cenevre'yi önemli bir merkez yapmıştı. Fransız rahipler orada eğitilerek, gizlice Fransa'ya gönderilmiş ve Fransa'da reformun yayılması sağlanmıştır. Calvin, insanın, Allah karşısında ancak imanla kurtulabileceğini ve din konusunda tek kaynağın “Kitab-ı Mukaddes” olduğunu söylüyordu. Bu konuda Luther ile aynı düşünceyi paylaşıyordu. Evharistiya ayini sırasında, takdis edilen ekmek ve şarapta İsa'nın, gerçekten olup olmadığı konusunda Calvin, Luther ile Zwingli arasında orta bir tutum benimsemişti. Calvin'e göre, ne Luther’in dediği gibi takdis edilen ekmek ve şarapta İsa'nın fiziksel varlığı söz konusuydu, ne de Zwingli'nin öne sürdüğü gibi bu ayinde yalnızca İsa'nın anısı sözkonusuydu. Evharistiya'da, Kutsal-Ruhun aracılığı ile Hıristiyanlar, İsa'nın varlığını paylaşıyorlardı.
Calvin’in diğer bir özelliği ayinlerde müziğe karşı çıkmamasıdır. Ancak o, İkonlara karşıydı.
Calvin daima reformun Fransız kanadını benimsemiş ve Lutherci çizgi dışında yeni bir reform kolunun oluşmasını sağlamıştır. Bugün Calvin reformunun merkezini Cenevre oluşturmaktadır. Ancak Fransa'da da Calvinci kiliselerin sayısı az değildir.
Calvinizm (Kalvinizm):
Fransız reformist ilahiyatçı J. Calvin’in öğretileri doğrultusunda gelişen teolpjik akım. Calvin‘in öğretisi, tanrının hidayetini kazanan kişilerin önceden takdis edildiği (kader) görüşüne dayanıyordu. Ona göre kurtuluş İçin İsa Mesih'e iman yeterlidir, insan, iyi hareket ve hizmetleriyle değil, inancıyla kurtuluşa erer. Tanrının hidayeti ise, henüz insanın yaşamında işlerindeki başarısıyla görülür. Calvİnizmİn bu görüşünün modern kapitalizmin doğuşuna da sebep olduğu ileri sürülür. Calvinistlere göre Hıristiyan sakramentlerinden ikisi kabul edilir: Vaftiz ve Komünyon (Akşam yemeği). Ancak bu sakramentlerde İsa'nın varlığının bedensel olarak değil, ruhsal olarak hazır bulunduğuna İnanılır. Ayrıca kişide vicdan hürriyeti kabul edilmez. Bundan başka vaiz ve cemaat yaşlıları (presbyterler) tarafından idare edilen kilise, bir seçkinler cemaatı olarak görülür. Calvinistler, devlet ve sosyal yaşamla ilgili kanunların İndilerde mevcut olduğunu kabul ederler. Lutherci olmayan reformize edilmiş kiliselerin birçoğunda genellikle kabul edilen Calvinizm, Lutheranizmle, Kitabı Mukaddes’in inancın tek kaynağı olarak kabul edilmesi, Adem’in düşüşü sonrası insan özgür iradesinin reddi ve sadece inançla yargılanma görüşlerini paylaşır. Bunlara ayrıca iman ve küfür konusundaki kader inancı ilave edilir. Calvinizmin en etkili dokümanı 1566 Halvetik İkran'dır. Calvinizm, 1622'de Hollanda'nın resmi inancı haline gelmişti. 18 ve 19. yy'larda gerilemiş olmasına rağmen son zamanlarda genellikle K. Barth’ın çalışmalarıyla yeniden canlanmaya başladı. Bakınız: Calvin.
Cami:
Arapça. “toplanılan yer”. Müslümanların bir araya geldikleri ve içinde topluca ibadet ettikleri mabet; cuma namazlarının kılındığı mekan. Namaz kılınan ana mekandan başka minare ve mimber camilerde bulunan önemli unsurlar arasındadır. Bundan başka çoğu camiler gasilhane, yemekhane, şifahane, medrese ve benzeri yan kurumlarla birlikte bir külliye biçimindedir. Bakınız: Ulu Cami, Salatin Cami, Mescid.
İslâm dünyasında sadece Türkler arasında kullanılan Cami kelimesi, namaz kılman yeri ifade etmektedir. Genelde İslâm dünyasında Cami yerine mescid kelimesi kullanılmaktadır ve Allah'a secde edilen yer anlamına gelmektedir. Türkler mescid kelimesini, cuma namazı kılınmayan, sadece akşam, yatsı ve sabah namazları kılınan küçük camiler için kullanmışlardır. Fakat bugün, Türkler arasında mescid yapımı tamamen durmuş, onun yerini büyük camiler almıştır. Bugün kenar mahallelerde bile görkemli camiler yapılmaktadır.
Eskiden nüfusun azlığı nedeniyle cuma namazları şehirlerde tek camide edâ ediliyordu. Bunun içinde birçok şehir ve kasabada ulucamiler inşâ edilmiştir. Osmanlı toplumunda, açık havada yaz günleri namaz kılınan yerlere, “musalla” adı verilmektedir. Buralar için “Namazgah” ifadesi de kullanılmıştır. İslâmiyette cami, müslümanların ibadet ettiği, önemli konuları konuşup, istişare ettikleri, cuma ve bayram namazlarını kıldıkları önemli bir mekandır. Camiler, bir dış avludan başlayarak iç avluya, oradan da esas namaz kılman yere gelinen bir mekanı ihtiva etmektedir. İç avlunun, dört yanı revakla çevrilmiştir, iç avlunun ortasında abdest alınacak yerler vardır. Bazen bu bir şadırvan şeklindedir. Camiye bitişik olan revaklar kısmı sağda ve solda son cemaat mahallini teşkil eder. Bu son cemaat mahallinde iki tarafta birer mihrap bulunmaktadır. Burada camide yer olmadığı zaman veya yazın sıcaklarında namaz kılınmaktadır. Bazen de cemaate yetişemeyenler burada namaz kılmaktadırlar. Camilerde bulunan mihrap, Mekke'de bulunan Kabe'ye doğru yapılmaktadır. İslâm dünyasındaki bütün Camiler Kabe'ye doğru yönlendirilmiştir. Mihrabın bulunduğu istikamet Kabe'dir. Müslümanlar kıble olarak Kabe'ye yönelmektedirler. Mihrap, caminin zemininden oldukça yüksek bir yerde bulunmaktadır. Mihrabın sağında Minber bulunmaktadır. Din görevlilerinin cemaate hitap etmesi için mihrabın soluna bir “kürsü” yapılmıştır. Bazen bu kürsü caminin ortasında da bulunabilir. Osmanlı döneminde yapılan camilerde Osmanlı sultanlarının namaz kıldığı özel bir yer yapılmış ve buraya “Hünkar Mahfili” denmiştir. Bazı camilerde “kadınlar mahfili” de yapılmıştır. Genelde camilerde dış duvara bitişik, cami içinden kapısı olan bir veya birkaç minare yapılmaktadır. Burada müezzinler ezan okumaktadırlar. Minareler, bir veya iki şerefeli olabildiği gibi bazen üç şerefeye kadar çıkmaktadır. Müezzinin, ezanı burada okuması gerekir, Ancak bugün, hoparlör teşkilatı ile müezzinler, şerefelere çıkmadan, ezanı okumaktadırlar.
Camilerin içi, teknik imkanlara göre döşeme değişikliği göstermiştir. İlk dönemlerde, taş döşemenin üstüne hasır, keçe, kilim ve halı döşenmekteydi. Bugün camilerde tek tip halı döşeme uygulanmasına başlanmıştır. Gerek cami girişinde, gerekse cami içlerinde ayakkabı konacak yerler vardır.
Peygamberimizin ilk mescidi olan Medine mescidi, hem müslümanlarm toplantı yeri, hemde namaz kılma yeriydi. Bunun için caminin, birden çok fonksiyonu vardı. Ancak, daha sonraki zamanlarda camiler, bu fonksiyonunu kaybetmiştir. İslâm dünyasında camilere yeniden eski fonksiyonlarını kazandırmak için çaba sarfetmek gerekiyor. Yeni toplumsal şartlara uygun camiler yapmamız icab ediyor. Çünkü İslâm toplumunda camilerin önemi, hiçbir zaman kaybolmamıştır. Tarih boyunca İslâm dünyasında çok önemli camiler inşa edilmiştir. Bu camiler, İslâm medeniyetinin yükselme seviyesi ve ihtişamı ile orantılı olmuştur. İlk camiler, kerpiç ve basit unsurlarla yapıldığı halde, daha sonra camilere tuğla ve çini taş malzemelerin girdiğini görüyoruz. Ahşap süslemeler de camilerin önemli bir malzemesi haline gelmiştir. Hz. Peygamber’in Medine'de yaptırdığı Mescid-i Nebi'yi takip eden cami mimarisi gittikçe gelişmiş, halife I. Velidin yaptırdığı Şam'daki Emevi Camisi bu gelişmenin ilk örneklerini teşkil etmiştir. Kudüsteki Mescid-i Aksa bu örnekleri çoğaltmıştır. Abbasilerin yaptırdığı Samarra'daki Ulu caminin izleri halâ ayaktadır. Tuğla mimarisinin çok önemli örneklerinden birisini Samarra Ulu camisi teşkil etmektedir. Bu caminin ziggurat tipindeki minaresi halâ ayaktadır. Türkler İslâmı kabul ettikten sonra cami mimarisine çok önem vermişlerdir. Karahanlılardan kalma Buhara'daki kışlak Hazara camisi (XI. y.y.), yine Buharâdaki Mescid-i Cuma, Türk mimarisinin ilk cami ürünleri olarak kabul edilmektedir. Selçuklu Türkleri cami mimarisinde yeni bir plan geliştirmiştir. Sultan Melikşah, Mescid-i Cuma'nın onarımı sırasında mihrabın önüne, kubbesi tuğladan tromplara oturan, anıtsal görünüşlü bir birim ilâve ettirmiştir. XII. yüzyılda, bu plana dört eyvanh avlunun katılmasıyla “Mihrap önü kubbeli-dört eyvanlı avlulu” cami planı ortaya çıkmıştır. Bu tipin en canlı örneğini “zeWare mescid-i cuması” ortaya koymaktadır.
Anadolu Selçuklu devleti döneminde cami mimarlığı çok büyük bir gelişme göstermiştir. Sivas’taki Ulu cami, Kayseri'deki Ulu cami, Konya Alaaddin camisi, bu dönemin en ünlü camilerindendir. Osmanlılarda cami ve kubbe mimarisi doruk noktaya ulaşmıştır. Bursa Ulu camii, İstanbul'daki Fatih camii, Süleymaniye camii ve nihayet Edirne Selimiye camii, Osmanlı camilerinden sadece birkaçıdır. Osmanlı gittiği her yerde kendine has mimarisi ile bir cami inşa etmiştir. Bunu bütün Balkanlarda, Arabistan’da ve Yemen'de görmek mümkündür. Cumhuriyet dönemi Türkiyesindc de muhteşem camiiler yapılmıştır. Genelde Osmanlı cami mimarisini taklidle belirginleşen bugünkü camiler, daha çok modem hayatla bütünleşen bir gelişme göstermektedir. Ankara Kocatepe camii, Konya Hacıveyiszâde camii ve Anadoludaki birçok camii bunun canlı örnekleridir. Aslında bugün yeni cami planları geliştirmek gerekir. Günün şartlarına cevap veren, kütüphanesi, konferans salonu, çay salonları ve diğer ihtiyaçlar için elverişli camiler ortaya çıkmalıdır. Herkes, arzu ettiği planda cami yaptırmamalı, Diyanet işlerinin geliştirdiği birkaç planlı camiden birini yapmaya yönelinmelidir. Bu konuda, belediyeler ve müftülükler işbirliği içinde olmalıdır. Cami yaptırmak isteyenler, planları müftülüklerden almalı ve belediyeye müracaat etmelidirler. Belediyeler uygun ve gerekli olan yerlere cami inşaatı için izin vermelidir. Böylece camiler daha uygun yerlere yapılacak ve beklenen fonksiyonları daha iyi şekilde yerine getireceklerdir. Tabüki bunda, din görevlilerinin de payı büyük olacaktır.
Camisardlar:
XIV. Louis'nin XVIII. yüzyılda Protestanlara karşı yaptığı baskı sonucunda Bas-Langueduc ve Cevennes bölgesinde silahlı bir ayaklanmaya girişen Protestan hareketine verilen addır. Camisardlar, geceleyin birbirlerini tanımak için beyaz gömlek giydiklerinden (Langueduc dilindeki “Camisa”, Fransızcada (ehemise) “gömlek” anlamından dolayı, bu adı almışlardır. XIV. Louis'nin (1643-1715) hakim olduğu bölgelerde mezhep olarak sadece “Katolik Hıristiyanlığı” benimsetmeye çalışması, bölgedeki Protestanları göçe zorlamıştır. Hemen hemen tamamı Protestan olan Cevennes bölgesi XVIII. yüzyılda dini yönden ayaklanmalara sahne oluyordu. 1702'de Chayla Başpiskoposunun öldürülmesi, protestantar tarafından yapılan ilk kanlı eylem olmuştur. Camisardlar, kiliseleri yağmalıyor, ateşe veriyor ve rahipleri öldürüyorlardı. Camisarde hareketini, halk yönetiyordu. Camisarde'lar, kraliyet ordularına karşı, âdeta gerilla savaşı veriyor ve halktan büyük destek alıyorlardı. Camisard hareketini yönetenler, fırıncı çırağı Jean Cavâlier, çoban Pierre Laporte gibi halkın içindeki kişilerdi. Hükümet kuvvetleri bütün gücü ile Camisard'ların üstüne gitmeye karar verdi ve bütün köyler yakılıp yıkıldı ve Camisardları destekleyen halk öldürüldü. Önde gelen liderler tutuklandı. 1704'de yapılan görüşmeler, barış ümidini yok etti. Protestanlar, hiçbir görüşme şartını kabul etmemişlerdi. 1705'de tutuklu olan birçok Camisard lideri idam edildi. XVIII. yüzyıl boyunca, Protestanlara baskı devam etti. Hükümetin baskısından kaçarak kurtulanlar, başka ülkelere göç etmişlerdi.
Cao Dai (Caodaizm):
Vietnam'da 1926'da Saigon'lu Le van-Trung (ö.1934) tarafından bütün insanlığın kardeşliği doktrini temeli üzerine kurulan ve yapı İtibarıyla Çin dinleriyle Budizmîn karışımı görünümünde olan senkretist bir mezhep. Dinsel öğretilerinin, tanrı Cao Dai tarafından vahyedildiğine inanırlar. Buddha yanında Lao-tse, Konfüçyüs, İsa ve hatta Jules Verne ve Churchill gibi yakın zamanlarda yaşamış olan tarihsel şahsiyetlere tazim edilir. Cao Dai sembolü tanrı gözlü küredir. Mabetlerini “Büyük Saray” diye adlandırırlar. Hıristiyan Katolisizmindekine benzer bir mezhep idaresi sistemi vardır.
Capitol (Kapitol):
Roma'nın tanrı Jüpiter'e atfedilen ünlü tapınağı.
Cardea:
Eski Yunan'da eşik ve kapı tanrıçası.
Carna:
Eski Roma'nın kalpler ve diğer organlar tanrıçası. Onun festival tarihi 1 Haziran'dı.
Carthusian Tarikatı:
Bakınız: Chartreux Tarikatı.
Câsiye:
Kur'an'ın 45. suresi. 37 ayetten oluşan bu sure Mekke'de nazil olmuştur. Dehr suresi şeklinde de adlandırılır.
Castalia:
Eski Yunan'da Delphi'deki meşhur su kaynağının perisi olarak kabul edilen ve nehir tanrısı Achelous'un kızı olduğuna inanılan tanrısal varlık.
Casus Çarşambası:
Hıristiyanlıkta iyi Cuma öncesi Çarşamba günü. Bu günde Yudas Iscariot'un (Yahuda'nın) İsa'ya ihanet ettiği düşünülür.
Catharlar:
Yunanca. “saf.” Patristik dönemde birçok mezhep için kullanılan bu isim özellikle MS 12. yy'da Almanya'daki bir mezhep için kullanıldı. Sonradan İtalya'da da aynı adla adlandırılan bu mezhep taraftarlarına Güney Fransa'da Albigensler adı verildi. Bunların öğretileri Bogomilerinkine yakındı ve bir çeşit düalizmi savunmaktaydılar. Bakınız: Albigensler, Bogomİİler.
Caynizm (Jainizm):
Cina'lar (Jina'lar) ya da Tirthankara'lar tarafından öğretilen bir Hint dinsel geleneği. Caynizme göre din ezeli ve ebedidir, ancak halihazırda 24 Cina (fatih) vardır. Bunlardan ilki milyonlarca yıl önce yaşamış olan Rişabha, sonuncusu ise tarihsel Mahavira'dır. [4]Caynizmde bir yüce tanrı inancı var olmamasına rağmen bazı Hindu tanrıları tanınır. Tapınaklarda 24 Cina’nın tasvirleri bulunur. Caynizmde, karmadan kurtuluş arayan ve Nirvana'yı hedefleyen pek çok yaşayan ruh olduğu belirtilir. Her türlü şiddetten uzak durma (Ahimsa) ve hiçbir canlıyı incitmeme, uyulması gereken temel bir prensip olarak kabul edilir. Dolayısıyla Caynizme göre sadece et yemek değil, avcılık ve çiftçilik gibi hayatı yok etmeye yönelik her türlü iş de yasaklanır. Caynizmde kurtuluş, için monastik yaşam zaruri olarak görülür, zira sıradan bir insanın Nirvana'ya kavuşamayacağı kabul edilir. Caynist keşişler yanlarında basacakları yeri süpürmek için bir süpürge, içecekleri suyu süzmek için bir elek ve soluyacakları havayı süzmek için bir burunlarının önünde bir tülbent taşırlar. Caynistler, Digambara (Hava Giyinenler) ve Svetambara (Beyaz Giyinenler) olarak iki mezhebe ayrılmışlardır. Bunlardan Hava Giyinenler, hiçbir canlıyı, hatta vücutta yaşayan haşaratı incitmemek için tamamen çıplak gezmeyi esas alırken, Beyaz Giyinenler, tek elbise olarak beyaz bir giysinin kullanılabileceğini söylerler. Zengin müntesiplerinin yardımıyla Caynistler, Abu Dağı'nda olan tapınak gibi birçok harika mabetler inşa etmişlerdir. Mahavira’nın vaazları Siddhanta isimli kutsal bir kitapta toplanmıştır.
Cebbar:
Kur'an'da, Allah'ın güzel isimleri arasında zikredilen Cebbar, güç sahibi olup istediğini yaptıran anlamına gelir.
Cebrail (Cibril):
İslam literatürüne göre dört büyük melekten en önemlisi; peygamberlere vahiy getiren elçi. Kitab-ı Mukaddesteki ismi Gabriel olan Cebrail’in ismi Kur'an'da iki ayette üç kez geçer. [5]Cebrail isminin dışında ona Ruhu'1-Emin, Ruhu'1-Kuds veya kısaca er-Ruh isimleri de verilir. O, Hz. Muhammed'e ilk kez Hira dağında görünmüş ve 23 yıllık risalet dönemi süresince aralıklarla vahiy getirmiştir. Peygamberin onu iki kez asli suretinde görmüş olduğu rivayet edilir. Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde ise Cebrail, yedi başmelekten birisi olarak kabul edilir. Eski Ahit’in Daniel Kitabı'nda [6]ondan bahsedilir. Ayrıca Kitabı Mukaddes’in diğer bölümlerinde [7]onun Yahya'nın doğumundan haber verdiği ve Meryem'e İsa ile ilgili bilgi verdiği belirtilir. Bakınız: Gabriel.
Cebren:
Trojan'ın nehir tanrısı; muhtemelen Okyanus ve Tethys’ın oğlu.
Cebriye:
İslam düşünce tarihinde insanın irade hürriyetini ve yapabilme gücünü kabul etmeyen ve her şeyi kadere bağlayan determinist bir akım. Bu görüşün ilk kez Ca'd ibn Dirhem (ö. 746) tarafından savunulduğu, daha sonra bunun öğrencisi Cehm ibn Safvan tarafından sistemleştirildiği rivayet edilir. Cebriyye düşüncesi İnsanları pasifizme ve otoriteye mutlak boyun eğişe teşvik etmiştir.
Cehennem:
Kur'an'da, öbür dünyada inançsızların ve kötülerin cezalandırılacağı yere verilen ad. Onun bir ıstırap, işkence ve eza mekanı olduğu vurgulanır ve suçluların buraya atılacağı belirtilir. Terimin İbranca gehinnom ya da gehenna'dan gelmiş olabileceği söylenir. Kur'an'da cehennemin ebedi olduğu vurgulanırken, onun geçici bir cezalandırma yeri olduğunu belirtenler de vardır. Cehennem inancı, çeşitli dinlerin öbür dünya ya da ölüm sonrası hayat tasavvurlarında önemli yer tutar. Bazıları onun yeraltında olduğuna inanırlar. Bazı tasavvurlara göre ise cehennem bir çeşit gölgeler ülkesi [8]olarak düşünülür. Zerdüştlükte Ahriman tarafından yönetildiğine inanılan cehennemin geçici olduğu, sonunda tüm ruhların kurtularak şeytanın ebediyen güçsüz hale geleceği kabul edilir. Hinduizmde ise kızgınlık, arzu ve kibrin, cehennemin üçlü kapısı olduğu belirtilir. Tanrıyı reddedenlerin, süregelen kötü doğumlarla tanrıdan tamamen uzaklaşacağı ve en düşük seviyeye ineceği belirtilir. Batılı bazı modern ilahiyatçılar ise cehennemin, tanrının iradesini reddetmenin mantıksal sonucu olduğunu, zira bu durumun ruhsal yapıyı tanrıdan ve tüm mutluluktan ayırdığını söylerler. Bakınız: Cahîm, Gehenna, şeol, Hades, Tartarus, Hel, Universalizm.
Cehennem inancı veya benzeri inançlar, Dinler tarihinde birçok dinde görülmektedir. İlâhi dinlerde, cehennem inancı, daha belirgin şekilde ortaya konmuştur. Diğer dinlerde de cehennem, işkencenin, kötülüklerin yapıldığı bir yer olarak gösterilmiştir. Dinlerin, genelde birleştikleri nokta, dünya hayatında günahla dolu bir yaşam süren insanların, öldükten sonra gittikleri yer olarak cehennemin belirtilmesidir. Cehennem, genellikle yeraltında alevler içinde veya kaynar suların bulunduğu bir yer olarak düşünülmüştür. Buraya, kötü insanların gideceğine inanılmaktadır. Cehennem, genelde karanlık bir dünya ile özdeşleştirilmiştir. Birçok ilkel kabile dininde cehennem, yeraltında karanlık bir mekanı ifade etmektedir. Eski Yunan dinlerinde, ruhların ceza çektikleri yer olarak Tartaros kelimesi kullanılmıştır. Eski İsrail dininde bu yerin adı Şeol'dur. İskandinav dinlerinde karanlık ve soğuk bir mekan olan cehennemin yeri Niflheimr veya Hel kelimeleri ile ifade edilmektedir. Kuzey Amerika'da yaşayan kabileler, insan ruhlarının ölümden sonra bulut ve yağmur getireceğine inanmaktadırlar. Hind kökenli dinlerde cehennem azabı, yeniden doğuşlar çarkında ifadesini bulur. Hinduizme göre, cehennem, öldükten sonra değil yeniden doğuşlarla oluşan hayat seviyesinde kendini gösterir. Cehennem inancının en açık şekilde ifade edildiği dinler, Zerdüştîlik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyettir. Zerdüşt (MÖ. VI. y.y.) ölen kişinin ruhunun, amellerin tartıldığı terazi görevi gören bir köprüden geçtiğini, günahları çok olanlar için bu köprünün daraldığını ve ruhun köprüden cehenneme düştüğünü söylemektedir. İyi amel işleyenler için ise bu köprü, rahat bir geçiş yeri haline gelmekte ve cennete giden bir yol olmaktadır. Cehennem kelimesi, İbranice Ge Hinnom, Yunanca Gehenna şeklinde ifade edilmektedir. Böylece Arapça cehennem kelimesi, İbranice Ge Hinnom'dan mülhem olmaktadır. İbranice Ge Hinnom Kudüs'ün güney batısındaki Ammonoğullarının Tanrısı Molek'e kurban edilen Hinnom vadisinin adıdır. Burada kurban kesmek âdeti Yahudilerde, M.Ö. VI. yüzyıla kadar devam etmiştir.
Helenistik dönemde Yahudiler, Ge-Hinnom kelimesini, ölümden sonra kötülerin cezalandırılacağı yer için kullanmaya başlamışlardır. Yeni Ahit'te Gehenna kelimesi, kötülerin yanarak yok olacağı yeri ifade etmektedir.[9]
Ge-Hinnom, Talmudda bir arınma yeri olarak belirtilmiştir. Talmuta göre bu arınma bitince, her türlü acı bitecektir. Hıristiyanlığa göre cehennem, şeytanın, günahkârların ve Tanrıya inanmayanların ebediyyen lanetlendikleri, alevler içinde yanan bir yerdi. İlk Hıristiyan kilise babalan, cehennemin yerini ve kimlerin ne kadar orada kalacağını tartışmışlardır. Daha sonraki Hıristiyan ilâhiyatçıları, “Cehennemin, günahlarından pişmanlık getirmeden Önce ölenlerin cezalandırılacağı bir yer olduğunu ifade etmişlerdir. Antik düşüncede cehennem, ölülerin oturduğu yer anlamına kullanılmıştır. Eski Ahitte cehennem, ölümden sonra bütün ruhların bulundukları manevi bir durumu belirtmektedir. Yani, Luka 1/79'da belirtildiği gibi “karanlıklar içinde” veya “ölüm gölgesinde” İncilin ışığında, ölümün bu trajik veçhesi, Tanrısal kaynağından ayrılan insan varlığının daimi bir boyutu olarak görülmektedir. Isa, cehennemi kapıları kırıyor, ayırıcıları eziyor ve içindeki mahkumları serbest bırakmak üzere cehennemi zorluyor. [10]Kilise, Ortodoksluğun paskalya ayininin muhteşem şekilde kutladığı bu zaferin ayin yeridir. Büyük Pak ikonu, bütün insanlığın sembolü olan Adem ve Havvayi cehennemden kurtaran İsa'yı tasvir etmektedir. Hıristiyanlığa göre, Tanrısal krallığın kurulduğu dünyanın sonunda, Tanrı açıkça görünecektir. Doğu Hıristiyanlığına göre bu, peygamberlerin bütün söylediklerinin bir iadesidir. İskenderiyyeli Origene (İ.S. 253) Apocatastase (peyamberlerin söylediği bütün şeylerin iadesi) dan, evrensel kurtuluş gerçeğini çıkarmaktadır. Şeytanlar dahil bütün yaratılmış varlıklar, kendi asılları içinde yenilenmiş olacaklardır. Evrensel kurtuluş bir dua ve büyük azizlerin ümidi olmuştur. Çünkü kutsallaşmış hayat, evrenselleşmiş bir cemaati ihtiva etmektedir. Suriyeli aziz Isaac, şeytanlar için bile dua ediyordu. XX. yüzyılda Rus dini felsefesi, bu ümidi yeniden benimsemiştir.
Hinduizm ve Budizme göre günahkarlar, iki kat cezalanacaklardır: Onlar, bir yandan, daha aşağı şartlar içinde doğmaya zorlanmışlardır. Diğer yandan en ciddi hatalarının cezasını davranışlarına uygun cehennemlerde çekeceklerdir. Bu cehennemler, yeraltına inşa edilmiş olup, ışıktan yoksundurlar. Oralarda çok çeşitli işkenceler çekilmektedir. Vedalarda görülen en eski varyantlardan biri Yama'nın yeraltı krallığının cehennemidir. İran'da da Mazdeenlerin dini, bir Yama krallığı tanımaktadır. Fakat aynı zamanda da birçeşit cennet tanımaktadır. Kısaca onlara göre cehennem, günahkarların içine düştüğü karanlık ve buzlu bir çukurdur. Yine bazı bilginler cehennemin İslâmiyette bir arınma yeri olduğunu ve günahkar müminlerin, bir müddet cehennemde kaldıktan sonra, cennete geçeceklerini ifade etmektedirler.
İslâm dini de bu dünyayı Ahiretin bir tarlası kabul etmiştir. Günahlarını affettiremiyenlerin, ahirette gideceği yer olarak cehennem gösterilmiştir. Kuran-ı Kerimde cehennem kelimesi, farklı şekillerde geçmiştir. Kuran-ı Kerimin, cehennemi tasviri, kötülüklerin ve dünyada işlenen günahların azaltılmasına yöneliktir. Bazı İslâm bilginlerine göre “Allaha inanan ve Hz. peygamberi peygamber kabul edenler” cehenneme gitmeyecektir. Bunun için cehnnemin hedefi, insana eziyet değil; insanı günahtan uzaklaştırmaktır.
Cehennem Seyahati:
Hıristiyan inancına göre, İsa'nın ölümünden sonra ruhu cehenneme inerek orada yaklaşık olarak 40 saat kalmış, masum ve suçsuzlara tebliğde bulunmuş ve onların da kurtuluşunu sağlamıştır. [11]Cehennem seyahati inancına Eski Mısır ve Babil dinleri yanı sıra şamanizmde de rastlanır.
Celâl:
Kur'an'da zikredilen Allah'ın güzelisimlerinden birisi; büyük, yüce, ulu.
Celaleddin Rumî:
(Mevlânâ, 1207-1273)
Ünlü mutasavvıf ve şair. Mesnevi isimli öğretici ve eğitici eseriyle geniş bir çevreyi etkilemiştir. Yazılarında tasavvufun temel prensiplerini, diyalog, hoşgörü ve toleransı savunur. Ölümünden sonra öğrencileri tarafından Mevlevi tarikatı kurulmuştur. Bakınız: Mevlevîlik.
Celestîus:
MS 5. yy'da yaşayan İngiltereli bir Hıristiyan heretik; Palegİus'un yandaşı. İrade konusunda insanın özgürlüğünü savunan Celestius, ilk günah konusundaki geleneksel Hıristiyan düşüncesini (Adem’in günahının bütün İnsan soyuna miras olarak geçtiği fikrini) reddetti. 410'da Kuzey Afrika'ya göç ederek fikirlerini yaymaya çalıştı; ancak Kartaca Konsili'nde (412) mahkum edilmesi üzerine Efes'e gitti. Daha sonraları bir müddet papa Zosimus tarafından benimsendiyse de özellikle Palagius taraftarlarının düşünceleri nedeniyle Celestius ve Palegius'a karşı düşmanlık sürdürüldü ve nihayet 431 Efes Konsili'nde Celestius aforoz edildi.
Celî Divanı:
Osmanlılarda Divan-ı Hümayun'da menşurların yazılmasında kullanılan yazı türü.
Celîl:
Allah'ın güzel isimlerinden birisi; ululuk sahibi, zatında ve sıfatlarında yüce olan.
Celvetiyye:
Bayramîlik tarikatının btr kolu. Aziz Mahmud Hüdayi (1543-1628) tarafından kurulmuştur. Halvet hayatından sonra toplum içine geri dönme (celvet) esasına dayanır. Tezkiye, tasfiye, teclİye ve zikr yoluyla in-san-ı kâmil makamına ulaşmayı öngörür. Batı Anadolu ve Balkanlarda yayılan tarikat, Aziz Mahmud Hüdayi’nin ölümü sonrası dört kola ayrılmıştır. Bunlar Selamiyye, Hakkıyye, Fenaiyye ve Haşimiyye'dir.
Cem Ayini:
Bektaşilerde baba, dede veya vekili tarafından yönetilen içkili tören. Bunun şarabı bulduğuna inanılan İran hükümdarı Cemşid'e dayandırılan şarap törenine benzerliği nedeniyle bu adı aldığı iddia edilir. Genellikle hasat sonrası kış geceleri düzenlenir.
Cem Evi:
Bektaşi, Alevi çevrelerde özellikle cem ayini ve benzeri dinsel törenlerin yapıldığı dergah, cemaat evi.
Cemaat:
Her türlü dinsel topluluk; bir imama ya da lidere tabi olan halk kesimi; belirli bir inanç ve hareket bitliği çerçevesinde bir araya gelmiş insanların oluşturduğu birlik.
Cemâl:
Allah'ın sıfatları arasında sayılan cemâl, güzel olan anlamına gelir.
Cemaleddin Afgani:
(1838-1897) Batı hakimiyetine karşı güçlü bir İslam medeniyetinin yeniden canlandırılabileceğini savunan gazeteci ve siyasetçi. İran asıllı bir şii olan Afgani, Azam Han döneminde Afganistan'da yüksek rütbeli memur olarak çalıştı. Ancak şir Ali’nin yönetime gelmesiyle Afganistan'dan sınırdışı edilerek İstanbul'a geldi. Burada peygamberliğin kişisel bir beceri olduğu yönündeki düşünceleriyle şimşekleri üzerine çekti ve nihayet Kahire'ye gitmek zorunda kaldı. Kahire'de başta Muhammed Abduh olmak üzere çeşitli kişileri etrafında topladı; fakat düşüncelerindeki modemist unsurlar nedeniyle burada da sapkınlıkla suçlandı. Ayrıca Afgani’nin burada bir mason locasıyla ilişki içerinde olduğunu ve loca faaliyetleri aracılığıyla Mısırdaki siyasal yapı üzerinde etkili olmaya çalıştığı bilinir. Ancak faaliyetlerinden duyulan rahatsızlık üzerine sınırdışı edilir ve nihayet Paris'e giderek orada yerleşir. Paris'te 1884'ten itibaren el-Urvetü'l-Vuska başlıklı bir dergi çıkartır. Sonraki yıllarında Afgani, Rusya, İran, İngiltere ve yeniden İstanbul'da bulundu; nihayet İstanbul'da öldü. El-Urvetü'l-Vuska'daki yazılarının dışında er-Redd ale'd-Dehriyyîn ve Tetimmetu'l-Beyân başlıca eserleridir.
Cemel Savaşı:
656'da Hz. Ali ile Hz. Aişe güçleri arasında meydana gelen savaş. Hz. Ali’nin elçisi Ka'ka'a'nın çabalarıyla bir barış ortamı oluşturulmuş olmasına rağmen, münafıklardan Abdullah ibn Seb'e ve yandaşlarının, yapılacak bir barışın kendi menfaatlerine ters düşeceği kanaatıyla gece ansızın Hz. Aişe’nin karargahına saldırması ve bunun Hz. Ali’nin emri olduğunu söylemeleriyle savaş başladı. Savaşta Hz. Aişe safında bulunan Aşere-i Mübeşşere'den Talha ve Zübeyr de dahil binlerce kişi öldü ve savaş Hz. Ali taraftarlarının galibiyetiyle sonuçlandı. Savaş sonrası esir düşen Hz. Aişe’nin yeniden Medine'ye dönmesi sağlandı.
Cemre:
Kelime olarak, “ateş parçası” veya “çakıl taşı” anlamlarına gelen cemre, hacıların kurban bayramı günlerinde Mina'da attıkları taşları ifade eder. Mina'da üç taş atılacak yer vardır. Küçük cemre, orta cemre, büyük cemre. Halk arasında bunlara küçük şeytan, orta şeytan, büyük şeytan denmektedir. Her bir cemre arasındaki mesafe farklıdır. Hz. Peygamber’in hac esnasında icra ettiği bu taşlamaların kaynağı, Hz. İbrahimle ilgili kıssadır. Hz. İbrahim, oğlu İsmail'i kurban etmek isterken, onu bu işten caydırmak isteyen şeytanın Mina'da taşlanmasının hatırasını yansıtmaktadır. Böylece, insanı İyi şeylerden uzaklaştırıp, kötü şeylere sevkeden şeytana karşı burada sembolik bir tavır takınılmaktadır. Hadislerde geçen bilgilere göre oğlunu kurban etme niyetiyle götürdüğü Mina'da, Hz. İbrahim üç yerde şeytan tarafından engellenir. Hz. İbrahimde önüne çıkan şeytanı taşlamıştır. İşte Hac esnasında icra edilen “şeytan taşlama” Hz. İbrahim’in sünnetidir. [12]Hz. Peygamber efendizimin de veda hac-emda bunu aynen uyguladığı görülmektedir. [13]İslâm alimleri, kurban bayramının birinci günü, Akabe cemresine, diğer üç günde her üç cemreye taş atılmasını önermişlerdir. Vacip hükmündeki taşlamayı yapamayanın kurban kesmesi gerekmektedir.
Cenabı Hak:
İslami gelenekte Allah'ı kastetmek için kullanılan bu ifade, Hakkın ta kendisi olan yüce Allah anlamına kullanılır.
Cenaze:
Arapça. “örtmek, saklamak gereken şey”. Gömülmek üzere hazırlanmış olan insan cesedi. Hemen her dinsel gelenekte cenazeye ilişkin çeşitli ritüeller vardır. İslamda bir kişi öldüğünde usulüne uygun şekilde yıkanıp kefenlendikten sonra cenaze namazı adı verilen ve ölen kişi için cemaat halinde kılınan Allah'a dua etme merasimi yapılır. Daha sonra da cenaze toprağa gömülmek suretiyle defnedilir. Hinduizm gibi bazı dinlerde cenaze törenle yakıldıktan sonra külleri kutsal sayılan yerlere (nehir veya dağ gibi) atılır. Mecusilik gibi bazı inanç sistemlerinde ise ceset pis sayıldığından toprağı veya ateşi kirletmemesi için gömülmez veya yakılmaz; çürümesi ve vahşi şeylerin parçalaması için açık alanlara bırakılır. Daha sonra kalan kemikler toplanarak Sessizlik Kuleleri denen yere konulur.
Ölüm ve ölünün ne yapılacağı konusu, insanlık tarihinin çok eski bir konusudur. Adem’in iki oğlu arasındaki kıskançlık sonucu Kabil’in, Habili öldürmesi, hem tarihin ilk kıskançlık cinayetini, hem de ilk ölümü ortaya koymuştur. Kabil, kardeşi Habil’in cesedini toprağa gömmüştür. Ancak dünya kültürlerinde ölüye değişik şekillerde muamele yapıldığı da görülmektedir. Ölüler, tarih boyunca birçok kültürde birtakım merasimler eşliğinde ve hatta eşyalar ile birlikte veya başka şekillerde gömülmüşlerdir. Sümer, Asur ve Mısır medeniyetleri bu konuda zengin malzemeye sahiptir. Bu medeniyetlere ait tabletler, bu konuda “öbür dünya” inancının, bu halklarda nasıl düşünüldüğünü de canlı şekilde ortaya koymaktadır.
Yunan ve Roma medeniyetlerinde ölülerin yakıldığı veya gömüldüğünü gösteren belgeler mevcuttur. Hatta eski Yunanlılar, öldükten sonraki hayata inanmamaktadırlar. Bu konuda yapılan merasimler, sitelere göre değişmektedir, Klâsik dönemlerde ölüye yapılacak ilk ödev, kanunla belirtilmiştir. Bu kanun, ölülere cenaze törenleri yapılmasını gerekli kılmaktadır. M.Ö. VI. asırdan sonra, ölülere uygulanan işlem şöyledir: Beyaza örtünmüş, yüzü açık, ölünün ağzında, ölü ruhlarını para karşılığı geçiren sandalcıya yönelmiş bir para olduğu halde ölü, evin girişinde bir yatak üzerine yatırılmaktadır. Ölünün etrafı, çiçeklerle donatılmıştır. Bir gün bir gece ölünün yakınları oruç tutarlar ve ölünün dostlarının ziyaretini kabul ederler. Cenaze merasimi, ışığın kirlendirilmesinden sakınmak için, güneşin batışından önce, ağlamalar ve gürültülerle bitmektedir. Merasimden sonra ölü evi, bir akşam yemeği verir (perideipnon) ve bir ay boyunca koyu elbiseler giyerek, yas tutar. Yunanda, ölüler kirli kabul edildikleri için, ölü yakınları ve ziyaretçiler temizlenmenin zorundadırlar. Çünkü şöyle veya böyle ölüyle temas etmişlerdir. Kirlenmeden temizlenme yolu, kesilen kurbanın kanının ellerdeki kanı temizlemesidir. Su da aynı temizleme işlemini yapmaktadır. Bazı bitkiler de aynı amaçla kullanılmaktadır.
Klâsik Yunan'da, ölü mezarları, bu kirlenme korkusu ile şehir duvarlarının dışına yapılmaktadır. Bu mezara ölü, öbür dünyada ona yardımcı olması için, aile eşyaları ile gömülmektedir. Cenazenin gömülmesinden dokuz gün sonra ölü yakınları mezarın başına gelerek süt, bal, şarap, vs. gibi birtakım yiyecekler sunmakta (Enagismos) ve bunların ölü tarafından yendiğine inanmaktadırlar. Milâdi II. asırda bu inançlarla Lucien’in alay etmesi, Yunanlılar arasında bu uygulamanın devam ettiğinin canlı bir göstergesidir. Yine eski Yunanda bazı günler ölülere adanmıştır. Ölülerin bu bayramlara iştirak ettiğine inanılmaktadır. Mısır'da da ölüler gömülmektedir. Mezarda ölünün sadece vücudunun barındığına, mezarın, yaşayanlar dünyası ile, ölüler dünyası arasında bir bağ görevi yaptığına inanılmaktadır. Aşağı gökle yukarı gök arasında ölü ruhlarının, yıldızlara karışarak onların ebedi hayatına iştirak ettiklerine de inanılmaktadır. Eski İmparatorluğun nihayetinden itibaren, bütün sosyal sınıflara yayılmış olan “güneş doktrini”ne göre, ölülerin yargılanmasından sonra, güneş dünyasına kabul edilen kral, Tanrı Ra'ya, semavi seyahatında refakat etmektedir. Mutluların ikameti, göğün doğusunda yer almaktadır.
Akdeniz Antikite topluluklarında ölünün vücudunu koruma endişesi, dikkat çekmektedir. Bu nedenle ceset mezara dini merasimle konulmaktadır. Tarih öncesi dönemden beri ceset, kefene sarılmış veya bir tabuta konmuştur; onun yanına içinde yiyecek olan vazolar konularak gömülmüştür. Buradaki inanca göre, cesetle-ruh, ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlıdır. İyi bir hayat için cesedin korunması gerekir. Diğer yandan ruh, takdim edilen bir takım takdimelerden yararlanır. Bu düşünce, ölülerin gıdalandıkları fikrini geliştirmiştir.
Eski İmparatorluktan itibaren güneş doktrini, cesedin “Temizlenme çadırında”, Tanrısal dünyaya girebilmesi için arınmasını gerekli kılmıştır. Cenaze töreninden önce, cesed, yeniden canlandırıcı bir banyo'ya uzatılmış, temizlenmesi için, iki işaret taşıyan bir küpün üzerine oturtulmuştur.
Daha sonraki dönemlerde Osiris doktrini ile bu fikirler genişletilmiş ve takviye edilmiştir. Cenaze töreni tamamlanınca ölü, yargılamadan haklı çıktıktan sonra, güneş kayığmm içinde yeraltı dünyasına geçer ve lalou tarlalarına ulaşır. Orada öldükten sonra yaşama, kesin olarak garanti edilmektedir. Bunun için Mısır'da, mükemmel mezarlar yapılmış ve cesed mumyalanarak oraya konulmuştur. Bunun amacı, ölünün yeryüzünde tanıdığı bütün şeylerden edebiyyen yararlanmasıdır. Mısırda ilk mumyalama işlemi, Osiris’in vücudu üzerinde yapılmıştır. Bu da, Tanrı Osiris'e yeni bir hayatı tanıma fırsatı vermektedir. Daha sonra mumyalama işlemine değişik sosyal sınıflarda devam edilmiştir. Mumyalama işlemi, zengin ve itibarlı ailelerde daha zengin bir muhteva taşımaktadır. Mezarlar, kayaların içine kazılmış ve birçok madde, mezara konmuştur. Çünkü ölünün yaşaması için bunlara gerek duyulmuştur. Genelde mezarlar, Nil’in batı sahiline kazılmış ve güneşe doğru yönlendirilmiştir. Yeni krallık döneminde kralların mezarları, dağlardan tabii piramitlerle şekillenmiştir. Mısırda mezar, “ebedilik evi” dir. Ölü, orada gerekli herşeyi bulmalıdır.
Cenaze merasimi mumyanın mezara kadar taşınması ile başlamaktadır. Oyma mezar, bir kayığın üzerine konmuştur. Nil geçildikten sonra, öküzlerin çektiği kızak üzerine mezar konmaktadır. Mezara konulduğu yere kadar birçok, buhur yakılmaktadır. Mezarın girişinde, panter elbisesi giyen rahip dikeltilmiş olan mumya üzerine, gözlerin ve ağızın açılması merasimini icra etmektedir, Ölünün eşinin vedalaşmasından sonra, mezar yerine konur ve yanına ölünün eşyaları yerleştirilir. Cenaze merasimi tamamlanınca, ölünün ailesi ve davetliler mezarın üzerinde müşterek bir yemek yerler. Muhtemelen bu yemek, ölüye beslenme imkanı vermek için icra edilmektedir. Hind dinlerinde de ölülere çok özel merasimler düzenlenmektedir. Genelde Güney Hint kastları ve Lingayet mezhebi dışındaki bütün Hindular, ölülerini yakmaktadırlar. Ölü, odun yığını üzerine konularak yakılmaktadır. Geride kalan kemikler, saklanır ve küller Ganj nehrine atılır. Ölü yakma geleneği Budizm'de de devam etmektedir. Sadece Seylan'da Budistler ölülerini gömmektedirler. Budistler, Budda’nında cesedinin yakıldığına inanmaktadırlar. Aynı uygulamanın Çin'de ve Japonya'da olduğu görülmektedir. Muhtemelen bu Budizmin etkisiyle olmuştur. İran dinlerinin ölüye yaklaşımı daha farklıdır. Ölü murdar sayıldığı için Zerdüştiler ölü cesetlerini toprağa gömmezler. Ölüyü ateşte yakmak da ateşe saygısızlık olarak kabul edilir. Zerdüştilikte ölüler “sessizlik kuleleri” denilen yüksek kulelere çıplak olarak konur. Ölü cesetleri burada yırtıcı kuşların yemleri olmaktadır. İlâhi dinlerin ölüye yaklaşımı daha farklıdır. Meselâ Yahudilikte cesed yıkanır, kefenlenir ve teskere üzerine yatırılır. Tarihi gelişim süreci içinde Yahudiler de ölülerini tabut içinde mezara koymaya başlamışlardır. Mezara konan tabut üzerine herkes toprak atar ve bu esnada Tevrat'tan dualar okunur. Defin merasiminden sonra mezar mümkün olduğunca çabuk şekilde terkedilir. Bu cemaatin, ölüye sorgu soran meleklerin sesini duymamaları içindir.
Hıristiyanlarda başlangıçta Yahudi geleneğini uygulamışlardır. Ölmekte olan kişiye “son yağlama” yapılır ki bu bir nevi kutsamadır. Daha sonraki dönemlerde cenaze merasimine yeni unsurlar ilave edilmiştir. Ölü yakınları siyah elbise giyerler. Tabut kiliseye götürüldükten sonra burada toplu ayin yapılır ve rahip dua eder. Tabut üzerinde son tövbe işlemi yapılır. Kilise ayininden sonra mezarlığa götürülen cenaze başında İncil'den pasajlar okunur ve tabut ile birlikte ölü toprağa verilir.
Yahudi ve Hıristiyan kültüründe ölü yakma işlemi pek görülmez.
İslâmiyette de ölü için yapılan işlemler vardır. İslam örfünde ölüyü bekletmek doğru değildir. Ölü en kısa zamanda defnedilmelidir. Ölmek üzere olan kişiye, kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet getirtilir. Başında Kur'an-ı Kerim okunur. Ölen kişinin yakınları, ölünün akrabalarını ve dostlarını ölümden haberdar ederler. İslâmiyette cenazeye iştirak, ölüye yapılan son hizmet olarak telâkki edilmiştir. İslâmiyette de ölünün yıkanması önemlidir. Yıkanan ölü, kefenlenir ve öylece toprağa verilir. Savaş şehitleri yıkanmadan gömülür. Ölü yıkama işi, erkekler de erkek tarafından, kadınlarda kadınlar tarafından yapılır. Su olduğu zaman ölüye abdest aldırılır, su olmadığı durumda ise teyemmüm yaptırılır. Ancak ağza ve buruna su verilmez, mesh edilir. Ölü, ılık ve sabunlu su ile iki defa yıkanır. Kefenler erkek ve kadınlar için farklılık arzeder. Erkek İçin üç, kadın için beş parçadan oluşur. Ölü kefenlendikten sonra, güzel kokular sürülür. Kefenleme işi bittikten sonra, cenaze namazı kılınır. Şehitlerin cenaze namazı kılınmaz. Ancak Hanefi Fakihleri şehidlerin cenaze namazının kılınabileceğini söylemektedirler.
Birden fazla cenazenin namazım, tek namaz olarak kılmak caiz ise de, ayrı ayrı kılmak daha faziletli görülmüştür. Cenaze namazı kılınan ölü, hemen defnedilmelidir. İslâmiyette de tarihi gelişmeler içinde, mezar başında dua etmek, Kur'an okumak gibi işlemler yapılmaya başlamıştır. Cenaze defnedildikten sonra, ölü yakınlarına taziyede bulunulur. Ölünün yakınları ve dostları ölü evini yalnız bırakmazlar. Cenaze evine yemek göndererek, onlara maddi destek verirler. Manevi olarakda teselli ederler.
İslâmiyette ölüm, çok önemli bir sonuçtur. Her insan ölümü tadacaktır. Ölüyü arkasından hayırla yadetmek gerekir. İslâmiyette insanların, iyi bir insan olarak yaşamaları ve öylece ölmeleri hedef olarak gösterilmiştir. Ömrü uzun olup, amelleri güzel olanlar daima övülmüşlerdir.
Cene:
Bu kelime Lâtincedeki coena kelimesinden gelmektedir. Cene, bir veda yemeğini ifade etmektedir. Çünkü İsa, havarilerle yediği son yemekte, ekmeği bölerek havarilerine onu eti olarak, şarabıda kanı olarak takdim etmiştir. Reform kiliseleri Cene kelimesini, Evharistiya ayinini belirtmek için kullanmaktadırlar. Evharistiya doktrini üzerinde Luther, Calvin ve Zwingli gibi XVI. yüzyıl reformcularının açıklamaları vardır.
Cennet:
Arapça. “bahçe”. Kur'an'da, müminlerin öbür dünyada gidecekleri yer olarak tanımlanan ebedi mükafat diyarı. İslamda Adn, Me'vâ, Naîm ve Firdevs gibi cennetin birçok kısımları olduğu belirtilir ve inananların takva derecelerine göre buralara girecekleri vurgula- ' ntr. Kur'an'da cennet, cehennemin tam tersine içinde her türlü nimetin mevcur olduğu ve insan için eza ve ıstırap içeren hiçbir şeyin söz konusu olmadığı mutlak saadet ve mutluluk mekanı olarak tasvir edilir, insanların dünyadayken tattığı ve tatmadığı sayısız nimetlerin burada inananlar için hazırlanmış olduğu belirtilir. Cennetteki yaşamın ebedi olduğu vurgulanır. Ayrıca, yeryüzünde yaratılan ilk insan olan Adem ve eşinin cennete alındıkları, ancak burada Allah'ın iradesine muhalif olarak işledikleri bir suç nedeniyle ilahi takdir gereği yeryüzüne indirildikleri ifade edilir ve insanlar arasında Allah'ın iradesi doğrultusunda inanıp hayatlarını sürdürenlerin tekrar buraya alınacakları belirtilir. İslam dışı birçok dinsel gelenekte de çeşitli terimlerle ifade edilen cennet tasavvuru önemli bir yer tutar. Örneğin Hıristiyanlıkta cennet; tanrı, melekler ve kurtulmuş insanların yaşadıkları ilahi mekan olarak görülür. Kurtulmuş kişilerin burada ebedi olma mükafatıyla karşılaştıklarına inanılır. Çin ve Japon Budizminde, erken dönem Budizminin Nirvana düşüncesi bir çeşit cennet tasavvuruna dönüştürülmüştür. Bakınız: Mşunia Kuşta, Edon.
Dinler tarihinde birçok kültürde cennet inancının varlığını müşahede ediyoruz. İlkel kabilelerde veya bazı yerli halk kültürlerinde cennet özlemi dikkat çekici şekilde işlenmiştir. Meselâ, Brezilya'da yaşamış olan Guuranis'lerin cennet inancı, gerçek ve alışılmamış parlaklıkta bir dünyayı temsil etmektedir. O dünyada sefalet, hastalık ve işkenceye yer yoktur, insanlar, daima huzurlu yaşayacakları bir dünya veya mekan özlemi içerisindedirler. Bu özlem, Sümerlerde olduğu gibi, güneşin doğduğu yerde tasavvur edilmiş ve bu yere Dilmun denmiştir. Burası yeşilliklerle dolu bir mekandır. Aynı inancı Mısır'da da görüyoruz. Mısırlılar cenneti bir mutluluk adası tahayyül etmektedirler. Bu adanm gökte, güneş tanrısı Re ile veya Osiris ile ilişkisi vardır.
Zerdüştilikte'de cehennem ve cennet inancı belirgin bir şekilde yer almaktadır. Cinvat köprüsünden geçenler cennete giderler. Cennet “şarkılar evi” olarak adlandırılmaktadır.
Yunan düşüncesinde de cennet fikri vardır. Fakat bu, dünyada gerçekleşmektedir. Buna göre yerden çıkan insanlar, ağaçlı, meyveli bir barış dünyasında yaşarlar. Yunanlılar Hesperides dedikleri bir bahçeye de inanırlar. Eflatun'un devlet isimli eserinde de aslında özlenen bir cennet hayatıdır.
Antik Roma kültüründe de cennet fikrine rastlıyoruz. Uzakta bir ülke olan “hayat ülkesi” hoşnut olunacak bir yerdir. Dünyanın en eski kültürlerinden birisi olan Hind kültüründe cennet ile ilgili bilgiler vardır. Rigveda'da bu konuda bilgi verilir. Ölümden sonra gidilen Atalar yurdundan bahsedilir. Ancak, Hinduizm'de tenasüh inancının bir sonucu olarak, yeniden doğuşlardan kurtulmanın tek çaresi Brahma'ya ulaşmaktır. Sanki cennet hayatı o zaman başlayacaktır. Yine de Hinduizm'de cennet inancı karmaşıklık arzetmektedir. Bazı kaynaklarda, “bir başka ülkeden” bahsedilir. Bu ülkeye “svarga-loka” yani, “Işık dünyası” veya “Gök” adını verirler; Gerçekten büyük ilahlardan herbiri, kendi özel cennetinde saltanat sürmektedir. Vishnu cenneti, saraylarla, bahçelerle, havuzlarla Gandharua'larla (cinlerle) çalman müzik sesleriyle harika bir sitedir. Bu cennete Vaikuntha adı verilmektedir. Shiva, Kailâsa dağında; Krishna, Goloka dağında ikamet etmektedir. Brahman ilâhiyatçılarının gözünde, cennette ikamet geçicidir. Çünkü bu yerler, evrenin bir parçasını teşkil etmektedir ve dünyanın sonunda Brahma'nın varlığı içinde yok olacaktır. Bütün bunlara rağmen Hinduizm'de cehennem, tenasüh çarkı içindeki aşağı doğumlarda gerçekleştiği gibi, cennette iyi doğumlarda ve nihayet Brahma'ya ulaşmakla gerçekleştirilmektedir. Budizm'de cenneti Nirvana temsil eder. Çünkü nihai hedef olarak Nirvana gösterilmiştir.
İlâhi dinler çerçevesinde cennet fikrine yaklaştığımız zaman durum daha net bir hale gelmektedir.
Yahudilikte, iyilerin ebedi kalacağı yer, Eden bahçesidir. Kötülerin kalacağı yer ise cehennemdir, iyiler dirilince, cennette kalacaklardır. Yahudilikte cennet, bir yerde Eden Bahçesi, [14]Diğer yerlerde dirilmeden önce iyilerin kaldıkları yer, üçüncü olarak, iyilerin devamlı kaldıkları yer olarak belirtilmiştir. Yahudilikte Eden, bütün güzelliklerin bulunduğu bir bahçedir. Burası, iyi amel işleyenlerin gidecekleri bir yerdir. Yahudilikte, cennet ve cehennem ile ilgili çok önemli bir ilahiyat geliştirilmiştir. Bazı Yahudi düşünürleri, “mesihi dönem”e cennet dönemi demişlerdir. Yahudiler için mesihi dönem, bir kurtuluş dönemidir. Bu mutlaka gerçekleşecektir. Bunun için, mesihin gelişini beklemek gerekir.
Rabbinik ile Yahudi edebiyatına göre, cennet ve cehennem Tanrı Yehova’nın sağında ve solundadır.
Şifahi dini edebiyatın ürünü olan Talmud, cennet konusunda çok malzemeye sahiptir.
Hıristiyanlıkta'da cennet inancı Yahudiliğin izlerini taşımaktadır. Cennet, Yeni Ahit'te bir mükafat yeri olarak geçmektedir. Orada dürüstler ikamet edeceklerdir.
Cennet, iman ve doğru bir hayatın sonunda elde edilebilir. Hıristiyan ilahiyatında cennet mefhumuna bazı ilaveler yapılmıştır. O, insanın hayatıdır. Cennet, İsa'da özetlenen hayattır. Julien Gren şöyle der:
Cennet, Tanrıyı sevmekten başka bir şey değildir.
Cehennem ise, Allahla birlikte olmamaktır.
Yine de yeni Ahit'te ve mektuplarda öldükten sonra gidilecek yerlerden birisi cennet olarak belirtilir. Pavlos'a göre cennet, üçüncü gökte bulunmaktadır. [15]Göklerin melekutu bu dünya krallıklarından farklıdır. Orada sadece doğrular yer alacak, ebediyyen mutlu olacaklardır. [16]Hıristiyanlıkta dünyanın sonunda İsa'nın kuracağı Tanrısal krallıkda bir nevi cennet hayatını hatırlatmaktadır. Çünkü o zaman kurt ile kuzu birlikte yaşayacak, kılıçlar saban demiri olacak ve dünyaya barış gelecektir.
İslâmiyette de cennet inancı çok önemli bir yer işgal etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde iyilerin şehitlerin, doğru bir hayat yaşayanların ve Allah'a kulluk vazifesini yerine getirenlerin gideceği yer cennettir. İslâmi literatürde cennet ismi, muhtelif şekillerde geçmiştir: Cennet'ün-Naim, Adn, Firdevs, Hüsna, Darüsselâm, Dâru'l-mukâme. Kur'an-ı Kerim'de cennet ile ilgili ayetler, müminleri cennete özendirecek niteliktedir. Cennetin birçok nimetleri vardır. Müminler öbür âlemde bu nimetlere ulaşma arzusundadırlar. Kur'an-ı Kerim cenneti muhteşem bir şekilde tasvir eder: Üst üste kurulmuş konaklar ve melekler[17] den bahsedilmektedir. Rahman süresinde de cennet nimetleri anlatılır. Cennetin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Lüks ve konfor içinde bir hayat
2- Mükemmel bir huzur ve tatmin
3- Allahla muhatap olmak
4- Maddi şeylerden mükemmel haz almak
5- Ebedi bir hayat
6- Maddi dünyadaki sıkıntılar orada hiç hissedilmeyecektir (Abdest bozma, karın ağrısı vs. gibi)
7- Kin ve nefretin olmadığı bir hayat İslâmi literatürde cennetle ilgili çok şey yazılmıştır. .Cennette müminlerin Allah'ı görmeleri ümid edilmektedir. Bir Mü’min için de en önemli mükafat budur. Aslında tasavvuf ehli, ibadetleri cennete gitmek için değil, Allanın cemalini görmek için yaptıklarını söylerler. Hakiki kul, Allah için İbadet eder ve cenneti hak eder. Cennet, kulluğun nihai mükafatıdır. Cennetle ilgili bazı ayetler.[18]
Centaurlar:
Eski Yunan mitolojisine göre Thessaly’nin efsanevi halkı. Ixion ve Nephele’nin nesli olan Centaurların yarı insan yarı at oldukları ve Zeus'un onları tanrıça Hera'ya benzer şekilde şekillendirdiği söylenir.
Cephisus:
Eski Yunan'dakİ bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys'ın oğlu.
Cer:
(l) Eski Yunan'da şiddetli ölüm tanrıçası; Nyx ve Erebus'un kızı ve Nemesis, Aether ve Hypnos'un kız kardeşi. Fonksiyonu ve görünümü Erinnyelere benzeyen bu tanrıça, Ker ismiyle de bilinir.
(2) İslami gelenekte medrese öğrencilerinin tatil zamanlarında koy ve kasabalara dağılarak topladıklarıyardım.
Cerberus:
Eski Yunan mitolojisinde yeraltı alemi yöneticisi Hades’in gözcü köpeği; Typhon ve Echidria'nın oğlu. Cerberus, ejderha kuyruklu Ve 50 ya da 100 başlı bir varlık olarak veya boynundan ve sırtından yılanlar fışkıran üç başlı bir ejderha şeklinde tasvir edilir. Onun yeraltı aleminin girişinde beklediğine ve oradan kaçmaya çalışan insanları yediğine inanılır.
Ceres:
Roma'nın mısır tanrıçası olan Ceres’in eski kültü, yeryüzü ilahları Liber ve Libera'nın kültüyle ilişkiliydi. Ceres kültü, Yunan tanrıçası Demeter ile özdeşleştirilmek suretiyle Helenleştirildi. Ceres için düzenlenen bir festival 19 Nisan'da kutlanmaktaydı.
Cerinthus:
MS 1. yy'da yaşayan ünlü Hıristiyan gnostik. Dünyanın yüce tanrı tarafından değil, ya bir demiurg ya da meleklerce yaratıldığını savundu. İsa'nın ise erken dönem hayatında sadece bir İnsan olduğunu, ancak vaftiz oluşu esnasında yüksek bir ilahi güç olan Mesih’in ona indiğini ve bunun çarmıha geriliş öncesi tekrar ayrıldığını ifade etti. İlk dönem kilise yazarlarından Iranaeus, Yuhanna'nın İncilini Cerinthus'u reddetmek üzere yazdığını söyler.
Cerrahiye:
Halvetiye tarikatının en meşhur kollarından birisi. Nureddin Cerrahi tarafından kurulmuştur. Benliğin çeşitli zevklerden uzak tutulması ve ilahi yardıma ulaşıncaya kadar tanrıdan yardım dilenilmesi esasına dayanır.
Cesâro-Papisme:
Teokrasinin aksi olan (Tanrının temsilcileri tarafından icra edilen hükümet) Cesaro-papisme, sivil iktidarın dini işleri keyfince yönettiği bir rejimdir. Bu, mutlak egemenlikler altında gerçekleşen ve tanrısal hukuk otorite teorisiyle doğrulanan bir eğilimdir. Kilise tarihi içinde Konstantin’in, Charleman’ın, Charle Quint’in, VIII. Henri'nin, XIV. Lui'nin, Avusturalyalı François Joseph’in, Rus çarlarının v.s'nin saltanatlarını bu konuda farklı derecelerle zikredebiliriz. Modern cemiyetlerde dini ve sivil iktidarların ayrılmasına rağmen; her iki iktidarın evlenme, eğitim, adaletle ilgili hudutsuz alan içinde biribirine tesir etme çabasını sürdürdükleri görülmektedir.
Cezbe:
Tasavvufta vecd ve aşkınlık hali; ekstazi ya da kendinden geçme durumu; Allah'ın kulunu kendine doğru çekmesi, yakınlaştırması. Tasavvuf geleneğinde, bir kişinin sürekli zikretmek, rabıta kurmak ve benzeri durumlarda bazen kendi varlığından çıkarıldığına ve kendinden habersiz hale getirildiğine inanılır ve bunun Allah'ın ilgili kişiye olan bir lütfü olduğu düşünülür. Cezbeye tutulan kişi bilinçsizce hareket eder, delicesine davranışlar sergiler. Bu halde olan kişiye Meczub denir.
Chac:
Mayaların yağmur tanrısı. Tanrı Chac, özellikle Yucatan bölgesinde önem taşırdı.
Chalchiuhtlicue (Matlalcueye):
Azteklerde göl, dere ve diğer tatlı suların tanrıçası; yağmur tanrısı Tlaloc'un karısı veya kızkardeşi.
Ch'an:
Çin'de Mahayana mezhebinin bir kolu; Budizm ile Taoist tabiat felsefesinin karışımından ibaret olan bir düşünce sistemi. Bu mezhep Japonya'da Zen olarak da bilinir. Bakınız: Zen Budizmi.
Ch'ang-o:
Eski Çin dininde ay tanrıçası; tanrı Fin karısı. Mitolojiye göre Ch'ang-o, kocası I'ın ölümsüzlük iksirini içer. Sonra kocasının korkusundan aya kaçarak oraya yerleşir. Sonunda kocasıyla barışır ancak ayda ikamete devam eder.
Chang Tao-Ling:
Günümüz Taoizminin (Halk Taoizminin) gerçek kurucusu. MS 2. yy'da yaşadı ve 8. yy'da tanrılaştırıldı. Onun birçok ilahi öğretiye sahip olduğuna ve ölümsüzlük ilacını hazırladığına inanılır. Mitolojiye göre o, sekiz şeytan kralla savaşmış, onları yenmiş ve nihayet karısı ve iki talebesiyle birlikte semaya yükselmiştir. Ona T'ien-shin (ilahi üstat) unvanı verilir. Bakınız: Taoizm.
Chantepie De La Saussaye (1848-1920):
Leeuwarden'de doğmuş, Bilthoven'de ölmüştür. Utrech'te dinin kaynağı konusunda yaptığı etütten sonra, Bonn ve Tübingen'de staj yapmıştır. Daha sonra, Hollanda Reform kilisesinde papaz olarak çalışmıştır. 1878'de Amsterdam'da kurulan dinler kürsüsüne prof. olarak atanmıştır. Mesleğini Leiden'de sona erdirmiştir. (1899-1916). Onun uzmanlık alanı, “Almanların Dini Düşüncesi”dir. 1887-1889 yıllarında iki ciltlik “Lehrbuch der Religions geschichte” isimli eserini yayınlamıştır. Yazarın hedefi, Hıristiyanlık dışı dinlerin etüdü sayesinde öğrencilerin imanını sağlamlaştırmaktı. Din ilimlerini o, üçe ayırıyordu: Birincisi, Din Felsefesi idi. Bu disiplinin alanı, Dinin kaynağı ve özü ile ilgili problemlerin araştırılmasını hedefliyordu. İkincisi, Dinler Tarihi idi. Bu disiplin kendini, insanlığın muhtelif dinlerini incelemeye adamıştır. Üçüncüsü ise, Din Fenomenolojisi'dir. Bu disiplin de diğer iki disiplinin arasında yer almaktadır. Din fenomenolojisi, görünen dini pozisyonları incelemektedir. Dinler Tarihi, dinler etüdüne gerekli malzemeleri sağlamakla görevlidir. Din fenomenolojisi, bu malzemeleri tasnif etmektedir ve bu tasnifi yapmak için mukayese metodunu kullanır. Dinî fenomenlerin tasnifi ve mukayeseli araştırması bir düşünce çalışmasıdır. Fakat yinede bu çalışma, Dinî fenomenlerin özünü ve kaynağını düşünen Din felsefesinden ayrıdır. Kült, doktrinler ve müminlerin davranışları, Fenomenolojinin malzemelerini meydana getirmektedir.
Chantepie, dini realitelerin derin anlamı ile ampirik bir temelden hareket ederek ilk fenomenolojik tasnifi yapmıştır. Onun bu çalışması, daha sonraki çalışmalara modellik görevi yapmıştır.
Chaplain:
Hıristiyanlıkta mahalli olmayan görevler yapan bir kilise görevlisi. Chaplainler genellikle piskoposlar ya da çeşitli yöneticiler tarafından atanır ve okullar, hapishaneler, askeri birlikler veya elçiliklerde din görevlisi olarak çalışırlar.
Charis (Aegle):
Eski Yunan sevinç, mutluluk ve saadet tanrıçası; Hephaestus'un karısı.
Chartreux Tarikatı:
Köln'lü Aziz Bruno'nun 1084'te Fransa'da Grenoblé bölgesindeki Grande Chartreuse'de kurduğu tarikat. Chartreux tarikatı manastır içinde toplu hayatla münzeviliği birleştirir. Keşişler dua, okuma, yeme ve uyuma sürelerini bireysel hücrelerinde geçirirler. Ancak sabah, akşam ve gece ayinlerini birlikte yaparlar. Sıkı teemmüle yer veren bu tarikatta, tarikata giren keşişlerin kendi hücrelerinde saatler süren zihinsel dua ve düşünceyle meşgul olmaları ve sessizliği tercih etmeleri temel prensipler olarak kabul edilirdi. 18. yy sonlarında Carthusian tarikatı mensupları Fransız devriminden olumsuz etkilendiler. 1901'de merkezleri olan Grande Chartreusa'dan sürüldüler; ancak 1940'ta buraya tekrar döndüler. Tarikat birkaç rahibe evine de sahiptir. Bakınız: Bruno.
Cherubim:
Hıristiyan ilahiyatına göre meleklerden bir grup; toplam 9 sınıftan oluşan meleklerin ikinci sırada yer alan grubu. Bakınız: Melek.
Chevalier, Jules (1824-1907):
İsa'nın kutsal-yüreği yani Sacré-Coeur adı ile bilinen Katolik tarikatının kurucusudur. Önce, köylerde Hıristiyanlığı öğretmek gibi bir amaçla ortaya çıkan bu tarikat, daha sonra çok önemli bir Katolik misyoner hareketi haline gelmiştir. Chevalier, ciddi bir ilahiyat eğitimi aldıktan sonra, 1851’de rahip olarak göreve başlamıştır. Bourges bölgesinde rahiplik hizmetinde bulunduktan sonra, 1854'de bölge vaizi olmuştur. Sacre'-Coeur (kutsal-yürek) teşkilatım 8 Aralık 1854'de kurmuştur. Papa IX. Pius, 1869'da bu tarikatı katolik bünyeye dahil ettiğini bildirmiştir. Böylece, resmiyet kazanan Kutsal-Yürek teşkilatı, Vatikan'ın da desteği ile dış ülkelerde misyonerliğe başlamıştır. Malenezya adalarında kutsal-yürek teşkilatı çok önemli misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur.
Chevalier daha sonra, Issoudun'da Marie Louise Hartzer ile birlikte, “Meryemin kutsal yüreği rahibeleri” tarikatını kurmuştur. Rahibeler, kendilerini eğitime, hastanelere ve misyonerliğe yöneltmişlerdir. Bu rahibe teşkilatı da Vatikan tarafından 1928'de resmen tanınmıştır.
Chevalier, ortaçağda ortaya çıkan “İsa'nın kutsal yüreği” fikrini geliştirmiş ve bir teşkilat haline getirmiştir. İsa'nın insanlığa duyduğu sevgiyi yaymaya çalışan bu hareketin çalışmaları, papalık tarafından takdir edilmiş ve Katolik Kilisesine ait bir kült haline gelmiştir.
Chloris (Meliboea):
Eski Yunan çiçek tanrıçası; Amphion ve Nîobe’nin kızı. Efsaneye göre Apollo ve Artemis onun altı erkek kardeşini ve beş kız kardeşini öldürürler ve bu katliamdan yalnızca Chloris kurtulur. Sonradan Neleus ile evlenen Chloris, ona bir kız ve 12 oğlan doğurur.
Chondogyo:
Ch'oe Sun (1824-1864) tarafından Kore'de kurulan bir dinsel gelenek. Panteizme dayalı bir tanrı düşüncesini savunan Ch'oe Sun, tanrının her şeyi kapsadığını ifade ederek meditasyon yoluyla tanrı ile birleşmeyi öğretmiştir.
Chu-Hsi:
(1130-1200) Neo-Konfüçyanizmin kurucusu. Konfüçyen optimizmi yeniden vurguladı ve bütün kainatın Li, yani kural ve düzen temeline dayalı olduğuna inandı. Ona göre bir kişinin tabiatı ya da karakteri onun Li'sidir. Bu da kainatın Li'sinin bir parçasıdır ve bütün insanlarda aynıdır. Fakat her insanın Chi'si, yani maddesi ise farklıdır, insanlar arasındaki farklılıklar Chî’nin farklılıklarına bağlıdır. Buna göre, insanların görüşleri farklı olabilir, ancak insanlığın temel tabiatı aynıdır; zira hepsi de aynı Li'ye sahiptirler.
Chwezi:
Kuzey Uganda'da Nyoro kabilesinin kahraman tanrıları. Onların 19 tanesinden bahsedilir; bunların her biri yağmur, deprem, güneş ve benzeri çeşitli unsurlara atfedilir.
Cibt:
Kur'an'da, Allah'ın dışında kendisine kullukta bulunulan her şeye ve her kişiye verilen isim. [19]Allah'ın otoritesine karşı çıkan ve insanları yönetme ve yönlendirme iddiasını taşıyan her kişi ya da kurum. Bakınız: Tâğût.
Cifr İlmi:
Geleceğe ilişkin bilgilere ulaşma yollarını gösterdiği varsayılan sözde-bilim. Cifr ilm'i, sonraları harfler ilmiyle (ilm-i huruf) ve yıldızlar ilmiyle (ilm-i nucum) karıştırılmıştır. Tıpkı Ebced hesabında olduğu gibi, her harfe sayısal bir değer vermek ve kelime ya da ibarelerin buna göre sayısal değerini hesaplayıp geleceği yorumlamak temeline dayanır. Bakınız: Ebced, Geomansi.
Cihad:
Gayret etme, çaba sarfetme veya kutsal savaş anlamlarına gelen Kur'ani terim. Allahın dini olan İslamın yeryüzüne hakim kılınması için yapılması gereken her türlü gayret ve çaba. Kur'an'da Müslümanlar mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeye davet edilirler. [20]Cihad, yalnızca silahla savaşarak yapılan mücadele değildir; Allah yolunda yapılan her türlü çaba cihad kapsamına girer. Bu doğrultuda kişinin cephede savaşması da bir cihaddır, -Hz. Muhammed’in bir hadisinde ifade ettiği gibi- Allah'ın dinine teslim olma açısından kendi kendisine karşı verdiği mücadele de iman ve cihad, bir Müslümanın hayatında İslamın iki temel öğesidir. Allah'a teslim olmayı yaşam tarzı olarak seçen kişi olan Müslüman, hayatı inancını yaşama geçirmenin bir mücadele alanı olarak görür. Kendi kendisiyle, diğer insanlarla, toplumla ve doğal çevreyle olan ilişkilerini inancı çerçevesinde düzenler ve bu doğrultuda inancıyla çelişen unsur ve değerlere karşı mücadele eder.
Cimmerianlar:
Eski Yunan mitolojisine göre yeraltı aleminin girişindeki mağaralarda yaşayan halk. Onların asla güneş ışığını görmedikleri ve Troy'dan dönerken Odysseus'un onları ziyaret ettiği söylenir.
Cin:
Genellikle canavar şeklinde çirkin ve korkunç kılıklı olarak düşünülen, iyi ve kötü tabiatlı olabileceklerine inanılan doğaüstü varlıklar. Kur'an'da cinlerin dumansız ateşten yaratıldıkları, içlerinde inkarcılar olduğu gibi Hz. Muhammed'i dinlemeye gelen ve inananların da bulunduğu belirtilir. [21]Ayrıca Kur'an'da, İblis’in cinlerden olduğu ifade edilir. İslami bir temeli olmamakla birlikte bazı kişilerce, cinlerin bazı insanlarla ilişki kurabilecekleri, İnsanlarla evlenebilecekleri, çocuk sahibi olabilecekleri, insanları etkileyebilecekleri ya da insanlar tarafından denetim altına alınabilecekleri de ileri sürülür. Onların insanlar için imkansız olan birçok şeyi yapabileceklerine ve bilebileceklerine inanılır.
Cinler:
Birçok dinin ortak noktalarından birisi de Cin inancıdır. Genelde madde dünyasından ayrı bir yapıda kabul edilen Cin'ler, şeytanlarla birlikte, kötülüğün yaylaları olarak kabul edilmişlerdir. Fakat bazı Cinlerin iyi oldukları şeklinde de inançlar vardır. Cin kelimesi, Arapça Cinn kökünden türemiştir. Örtmek veya göze görünmemek gibi anlamlara gelmektedir. Cinler bazı insanların bünyesine girerek, insanları mecnun edebilmektedirler. Bunun için mecnun kelimesinin Cin ile alakası kurulmuştur.
Hıristiyan kaynakları dışında Batı'da da cinler üzerinde fikirler yürütülmüştür. Bu bazan “tabiat ötesi” veya “ruh” gibi anlamlarla ifade edilmiştir. Yunan filozofu Sokrates, kendisini hakikata götüren cininden bahsetmektedir. Daha sonra, Hıristiyanlığın etkisi ile Batıda cinlerin, insanları, iyi olmayan davranışlara yönelten mânevi varlıklar olarak görülmesi fikri yaygınlaşmıştır.
İlkel kabile kültürlerinde kötü ruh fikri yaygındır. Ancak birçoğunda bunun cinlerle bağlantısı görülmemektedir. İran dinlerinde kötülüğün temsilcisi Daeva'lardır. İyiliğin temsilcisi ise Ahura'lardır. Bu ikisi arasında ciddi şekilde mücadele vardır. Hinduizm'de de durum aynıdır. İyilik ve kötülük fikri vardır. Hinduizm'de Asura'lar kötülükle içiçedirler. Deva'lar iyiliği ifade ederek sanki Tanrı ile aynileşmişlerdir.
Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyette de cin inancı canlı şekilde yer almıştır. Yahudilikte cin inancını açık şekilde görüyoruz. Cinlere atfedilen işler vardır. Bunları, Tekvin 32/23'de; Çıkış 4/24-26'da görmek mümkündür. Bazan İsrail’in milli Tanrısı bir cin gibi kabul edilmektedir. 1. Sammuel 5 de durum böyledir. İsraillilerin, yerleştikleri Kenan ülkesinden de birtakım inançları aldıkları görülüyor. Bunların içinde en önemlisi cin inancıdır. Fakat Yahudilikteki cin inancının kaynağını sadece Kenan'a bağlamak doğru olmaz. İran ve Babil kültürlerinin de bunda payı büyüktür. Eski Ahidin birçok yerinde belirtilen hastalık cinleri, genelde Kenan kökenlidir. Hastalıklarla cinlerin ilişkisi Eyüb kitabının 30/12; 18/13, 3/25; 6/4; 16/12, cümlelerinde ifade edilmiştir.
Yine Yahudilikte, Yehova, gözetleyici Cin Rasad’ın özelliğine sahip olarak gösterilmiştir. [22]Pınar ruhları, yine eski Kenan'dan mülhemdir. [23]İsrail halkı, göçebe döneminde de cinlere inanmıştır. Meselâ, Serafe'lerin [24] çölde İsraillileri nasıl korkuttukları nakledilir. Bunlar sayılar 8/5'e göre çölde otururlardı. Cinler hayvan şeklinde tasavvur edilmişlerdir. Meselâ, yılan, cin hayvanı olarak tasavvur edilmiştir. [25]Kötülük unsuru olan cinlere karşı savunma ihtiyacı da doğmuştur. Yine bu savunma âdetlerinin büyük bir kısmı, Kenanlıların mirasıdır. Cinler çölde oturdukları için çöllerde seyahatta dikkat edilmelidir. Günah keçisi, çöle salınmalıdır. [26]
Cinlerin sebep olduğu hastalıklara karşı rahipler ve büyücülerden yardım beklenmiştir.[27]Yine Eski Ahitte büyücü ustaları vardır. [28]Yahudi peygamberleri, cinlere karşı kurban kesmeyi[29] de kaldırmıştır. Büyücülük yapmak Yahudilikte yasaklanmıştır. Bunu Sayılar 23/23'de görüyoruz. İsrail peygamberleri Yahudi monoteizmini esas alarak, kötülüklerin cinlere bağlı olmadığım; herşeyin Tanrı Yehova'nın elinde olduğunu, açıklamışlardır. Ancak, Babil esaretinden sonra, Yahudilikte Babil ve İran etkisi ile cin inancının yeniden canlandığı görülmektedir. Yahûdi-Hıristiyan düşüncesinin uzantısı olarak Hıristiyanlıkta da cin inancı canlı şekilde varlığını korumuştur. Hz. İsa'nın, delilerdeki cinleri bir tek sözle kovduğuna dair İncillerde rivayetler vardır. [30] Hıristiyanlığın daha sonraki dönemlerinde, cin çıkarmakla görevli bir rahipler sınıfı teşekkül etmiştir. Özellikle Katolik Kilisesi vaftiz öncesi cin çıkarma işlemine çok önem vermiş ve cin çıkarma işlemini tafsilatlı şekilde kurallara bağlamıştır. Batı kültüründe, Hıristiyanlığın yansıttığı cin ve şeytan mefhumları, değişik şekillerde ifade edilmiştir. Meselâ, cadı tasavvurları ile cinler arasında yakın ilişki kurulmuştur. Cadı tasvirlerinde korkunç bir kadın figürü ortaya çıkmıştır, İslâmiyet öncesi Araplarda da cin inancı vardı. Eski Arap toplumları, çöllerin cinlerle dolu olduğuna inanmaktadırlar. Özellikle ağaçlar, cinlerin ikamet yerleri olarak kabul edilmiştir. Yine cinlerin, harabelerde ve ıssız yerlerde oturduklarına inanılmıştır, Bazan da cinlerin hayvan şekline girdikleri görülmektedir. Cinlerin ençok göründükleri hayvan, yılandır. Bu düşüncenin yahûdilikten Araplara oradan da İslâmi kaynaklara girmiş olması mümkün görülmektedir. Araplar da cinlere iyi şeyler isnat ermezler. Tüm kötülüklerde, ölüm olaylarında, ateşli hastalıklarda, sarada ve salgın hastalıklarda cinler rol oynamaktadır.
Cinlerin neden olduğu tüm kötülüklere karşı, Araplar muska kullanmaktaydılar. Eski Arap inancına göre, cinlerle dostane ilişkiler kurmak'da mümkündür. Bazı Arap kabilelerinin, cinlerle cinsel ilişkiden doğduğuna inanılmakta'dır. Meselâ Temim kabilesinin böyle olduğu söylenir. Araplarda, yeni bir su kuyusunun kazılmasında cinlere kurban takdim edilmekteydi. Bu kurban hikayesi, Arapların cinlere taptığı sonucunu doğurmaktadır. Nitekim, Kur'an-ı Kerirn'de Sebe süresinde “belki onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmıştı”[31] buyrulmuştur. Yine Cin süresinde “insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını artırırlardı”[32]. Yine En'am, 100'de ve Saffât 158'de, eski Arapların cinlerle olan ilişkilerinden bahsedilmektedir. İslâmî dönemde de cinlerden bahsedilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir süre, Cin Süresi ismini almıştır. Bu sürenin Mekke'de, peygamberliğin 5. ve 6. yıllarında nazil olduğu kabul edilmektedir. Kur'an'da takdim edilen cin tasavvuru şu şekilde ifade edilmiştir: Cinler göklerden haber çalmak için göklerde dolaşan varlıklardır. Kafir ve Mü’min olanları vardır. Cinlerin olağan üstü güçleri olduğuda kabul edilmektedir. Nemi süresinde belirtildiği gibi, cinlerden bir ifrit Hz. Süleymandan Saba kraliçesinin tahtını getirme izni ister. Cin, kendisi için bu işin çok kolay olduğunu söyler[33]. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadise göre Kur'an’ın son iki süresi olan Nas ve Felak sûreleri, peygamber tarafından cinlere ve nazara karşı kullanılmıştır. Bu bir anlamda şeytanların ve cinlerin kötülüklerine karşı bir korunma hareketini doğurmuştur. Böylece cinlerin kötülük yapabilecekleri fikri gelişmiştir. Kur'an-ı Kerim'de, cin inancı ile şeytan inancı arasındaki ayrılık ve yakınlık kolayca çözülecek bir konu değildir. Çünkü cinler için söylenenlerle, şeytanlar için söylenenler bazan aynı şeylerdir. Meselâ, Neml: 210-221; Sâffât: 6-8; Hicr: 17; Enbiya:82; Sâd:36; Meryem:86; En'am: 128'deki ayetler cin ve şeytanlar arasındaki paralelliği göstermektedir. Bunun için bazı araştırmacılar şeytanların, kötü cinlerin özelliklerini belirttiklerini söylemişlerdir. İslâmiyette iyi ve kötü cin tasnifi görülmekle beraber bu, Mü’min ve kafir ayırımının bir sonucudur. Bu ayırım, mahşerde insanlar gibi cinlerin de hesap vereceklerini anlatmaktadır. Mü’minler, Allah'dan başka kimseden korkmamalıdırlar. İhlasa ermiş kulların üzerinde ne şeytanların ne de cinlerin hiçbir tesiri olamaz.
Cina (Jina):
Sanskritçe. “fatih”, “muzaffer”. Hint geleneğinde dinsel lider ve önderler için kullanılan bir unvan. Cina lakabı özellikle Caynizmin 24. Cinası için kullanılır. Caynizm, ismini cina'dan almıştır. Bakınız: Caynizm.
Cistercian Tarikatı:
1098'de Molesmalı Robert tarafından kurulan bir Hıristiyan tarikatı. Robert, Benediktin kurallarına aslına uygun bir şekil vermek amacıyla bu hareketi kurdu ve 12. yy'da bu tarikat hızla taraftar topladı.
Cizin:
Maya dininde deprem ve ölüm tanrısı; yeraltı ülkesinin ve ölülerin yöneticisi.
Cizvitler (Jesuitler):
16. yy'da Aziz lgnatius Loyola tarafından kurulan Katolik tarikat. “İsa'nın Dostları” adıyla da bilinen bu tarikat mensupları eğitim, misyonerlik ve yardım çalışmalarıyla tanınır. Fakirlik, iffeti ilik ve tarikat kurallarına ve liderine sadakat tarikat üyeleri tarafından sıkı sıkıya bağlanılan temel kurallardır.
XVI. yüzyılda Luther’in başlattığı reform hareketlerine karşı, Katolik Kilisesi bünyesinde, Katolik prensiplere sıkıca bağlılığıyla belirginleşen Karşı - Reform hareketlerinin çağdaşı olan Cizvitler, bugüne kadar varlıklarını sürdürebilen en önemli Katolik tarikatıdır. Tarikatın kurucusu Aziz İgnacio de Loyala'dır. Bir İspanyol subayı olan İgnacio, kendini dine vermiş ve insanların İsa'ya bağlanabilmeleri için “Manevi Değerler” (Exercitia Spiritualite) isimli kitabını yazmıştır. Paris Üniversitesi'nde tanıştığı altı genç bu kitabı hayat tarzı olarak seçmişler ve uygulamışlardır. Bu gençler 15 Ağustos 1534'de Pariste toplanarak “Bekaret - Yoksulluk - Kudüs'e Hac” gibi prensipler üzerine and içerek, Hac görevini yapamadıkları takdirde, Papanın vereceği bütün görevleri yapacaklarını söylemişlerdir. Tarikatın üstadı olan İgnacio 1359'da tarikatın (jesuites) teşkilat yönetmeliğini hazırlamıştır. Papa III. Paulus 27 Eylül 1540'da resmen bu metni onaylayarak, Katolik kilisesince meşru kabul etmiştir.
Militan bir dindarlığı hedef olarak seçen Cizvitler “İsa'nın Arkadaşları=Jesuites”, adı altında faaliyet göstermişlerdir. Zahidane ve militan bir yaşam tarzını hayat düsturu haline getirmişler ve zorunlu oruç, nedamet duaları ve özel elbise giyme gibi uygulamalara önem vermemişlerdir. Merkezi bir teşkilat kurarak, üyelerin sağlam ve samimi olduklarının denenmesi gibi uygulamalara çok önem vermişlerdir. Kadınların Cizvit teşkilatına alınmamasına karar vermişlerdir. Tarikatte, üstlere özellikle Papa'ya, tam bir teslimiyet istenmektedir. Tarikatın mensupları kültürlü insanlar olduğu için, taassuptan uzak ve esnek karakterlidirler. Bunun için misyonerlikte oldukça başarılı olmuşlardır. Dominiken ve Fransisken tarikatlerinin aksine, bugün Cizvitlerin Vatikan'a bağlı dünyaca tanınmış bir üniversiteleri (Roma-Gregorienne Üniversitesi) bulunmaktadır. Bu üniversitede ilahiyat ağırlıklı bir program uygulanmaktadır. Vatikan'da Cizvit öğretim üyeleri için büyük bir pansiyon vardır.
XVI. yüzyıldaki Karşı - Reform hareketinin bir ürünü olan Cizvitler, Avrupadaki Reform hareketleri karşısında Katolik Hıristiyanlığa bir dinamizm getirmişlerdir. Cizvitler iki önemli alanda kendilerini göstermişlerdir: Birincisi, Eğitim, İkincisi, Araştırma. Cizvit tarikatı mensupları, çok fedakar insanlardır. İnsanlığa kendilerini adamışlardır. En önemli hizmetleri, gençlere, hastalara, mahkumlara, fahişelere ve askerlere vermektedirler. Bu hizmetlerin en önemli hedefi, Hıristiyanlığı yaymaktır. 1556'da tarikatın üstadı olan Ignacio Loyala öldüğünde, Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve Amerika'da Cizvit sayısı 1000 kişiydi. 1926'da bu sayı 15.544'e, 1749'da ise, 22.589'a ulaşmıştır.
Cizvit tarikatı papalıktan sürekli maddi ve manevi destek almıştır. Orta Asya ve Osmanlı topraklarında ciddi şekilde misyonerlik yapmışlardır. Cizvit misyonerlerinin Çin'e kadar gittikleri görülmektedir. Tefekkür ve duâ, bu tarikatının en önemli unsurlarıdır. Ayrıca, Cizvitler çok mutevazi insanlardır. Basit bir hayat tarzını tercih etmektedirler. Hıristiyanlığı yaymak İçin, eğitim ve öğretimi iyi şekilde kullanmaktadırlar.
Cizye:
İslam hukukuna göre, İslam devleti sınırları içerisinde yaşayan anlaşmalı gayrimüslimlerden alınan bir çeşit vergi. Cizye’nin yalnızca erkeklerden alındığı, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve din görevlilerinden alınmadığı belirtilir. Erkeklerden alman cizye ise onların askerlik hizmetlerine karşılıktır. Cizye alınan kişiler Müslüman olduklarında, cizye de otomatik olarak düşer. Bakınız: Zekat.
Clement:
(İskenderiyeli Aziz Clement, y. 150-215)
Hıristiyan teolog. Gnosis ya da bilginin mükemmel Hıristiyanlıktaki temel unsur olduğu konusunda gnostik Hıristiyanlarla uyuşan Clement, tek gerçek bilginin kilisenin inanç esaslarıtarafından önerilen şeyler olduğuna inanıyordu. Ona göre, Logos olan Mesih hem insan aklının kaynağı hem da insanlığa tanrıyı açıklayandı. Logos, yüce vahyi iletmek için insana dönüşmüştü. Dolayısıyla onun vasıtasıyla insan ölümsüzlüğü tadabilir. Ayrıca Clement, kutsal metin yorumlarında alegorizmi yeğleyen bir teolog olarak da dikkatleri çeker. Papa VIII. Clement (1536-1605) yazılarındaki bazı ortodoks olmayan düşüncelerinden dolayı İskenderiyeli Aziz Clement’in ismini Martiroloji listesinden çıkarmıştır.
Cluny Ekolü:
10. yy'da, manastır ve keşişlik kurallarının gözden geçirilerek asli yapısına döndürülmesi söylemiyle Avrupa'da ortaya çıkan bir Hıristiyan tarikat akımı. Cluny ekolüne mensup keşişler, İslama karşı polemik türü eserlerin yazılmasında ve İslama karşı yazılan bası Arapça kitapların çeşitli Batı dillerine aktarılmasında önemli rol üstlenmişlerdir.
Cocytus:
Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu.
Codex Cumanicus:
Hıristiyanlığı kabul eden Türk boyu Kumanlardan (Kıpçaklardan) kalma sözlük ve metin derlemesi. 1303 tarihinden kalma 82 sayfalık bir metindir.
Codo:
Japon Budist mezhebi.
Codrington:
(R.M. Codrington, 1830-1920)
Anglikan rahip ve antropolog. Malanezya toplumu ve kültürü üzerine birçok çalışma yapan Codrington, dinin menşei tartışmalarında “mana” kavramını ön plana çıkarmaya çalıştı.
Colossus:
Rodos'taki tunçtan yapılmış yaklaşık 30 metrelik dev güneş tanrısı Helios heykeli; dünyanın yedi harikasından biri.
Comus:
Eski Roma'nın yeme içme tanrısı.
Concordia:
Eski Roma'nın birlik beraberlik, barış ve uyum tanrıçası.
Congregationalism:
Yerel kiliselerin bağımsızlığına ve otonom yapıya sahip olmasına dayalı kilise politakasmı benimseyen sistem. Bu sistem kilise yapısının asli şeklini temsil etmeyi üstlenir. Bununla birlikte modern Congregationalism, Reformasyon çağından itibaren ortaya çıkmıştır.
Consus:
Eski İtalya'nın toplantı ve konsiller tanrısı. Bu tanrı, Yunanlılarca Poseydon Hippios, Romahlarca ise Equetrian Neptune diye adlandırılmıştır. 21 Ağustos ve 15 Aralık onun festival günleriydi.
Copia:
Eski Roma'nın zenginlik ve bolluk tanrıçası.
Corpus Christi Bayramı:
Batı kilisesinde, Teslis Pazarı (Trinity Sunday) sonrası Perşembe günü kutlanan, Evharisti anma bayramı. Bu bayramın kutlanması büyük ölçüde Aziz Juliana'nın (ö. 1258) etkisiyle olmuştur. Papa IV. Urban, 1264'te bunun kutlanmasını emretmiş ve 14. yy'dan itibaren Batı kilisesince yaygın olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Coyote:
Kuzey Amerika yerlileri arasında inanılan bir şeytani soytarı figür. Montana’nın Sioux yerlileri onun atları bulduğuna inanırlar. Ayrıca o, bir halk kahramanı olarak da görülür.
Creationism:
Bakınız: Yaratılışçılık.
Crimisus:
Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu.
Cronos (Kronos):
Eski Yunan'da yeryüzü ve zaman tanrısı; bir titan; Uranüs ve Gaea'nın en küçük oğlu; Hades, Hera, Hestia, Demeter, Poseidon ve Zeus'un babası. Onun, kız kardeşi Rhea ile evlenmiş olduğu söylenir. Cronos, kendisinin yerine geçmelerini önlemek içinoğullarını yutmuş, ancak Hera (bir rivayete göre de Rhea) yerine bir taş koymak suretiyle kardeşi Zeus'u kurtarmıştır. Böylelikle Zeus, onun yerine yüce tanrı olunca Cronos yuttuğu diğer oğullarını da kusmak zorunda kalmıştır. Sonunda bütün oğulları ona karşı savaş açmışlardır. Cronos, Romalılarca Satürn olarak adlandırılır. Bakınız: Rhea, Zeus.
Crucifixion:
Bakınız: Çarmıha gerilme.
Cudi Dağı:
Güneydoğu Anadolu bölgesinde sımak ve Silopi arasında yer alan dağ. Nuh peygamberin gemisinin tufandan sonra bu dağın tepesinde karaya oturduğu söylenir. Kur'an'da Nuh'un gemisinin Cûdiye oturtulduğu belirtilir. [34]Buradaki cûdî terimi “verimli mümbit yer” anlamınadır.
Cuma:
Arapça. “toplantı”. Müslümanların haftalık bir toplantı şeklinde eda ettikleri haftalık ibadetlerine verilen ad. Kur'an'da, Cuma günü namaza çağrıldıklarında inananların çalışmayı bırakarak bu davete icabet etmeleri ve namazdan sonra tekrar işlerine dönmeleri emredilir. [35]Cuma toplantısı, öğle namazı vaktinde küçük yerlerde bir tek merkezde (Cuma mescitlerinde), büyük yerlerde ise belirli merkezlerde yapılır. Bir araya gelen Müslümanlar, hem hatibin haftalık konuşmasında tüm Müslümanları ilgilendiren güncel meseleler hakkında bilgilendirilir ve uyarılırlar, hem de birlikte namaz kılarlar. Cuma toplantısında birlikte kılınan farz namaz iki rekattır. Ayrıca bu hutbe ve namazın dışında, bir araya gelmiş olan Müslümanlar birbirleriyle kaynaşma, görüşme ve cemaat olmanın kaynaştırıcı havasını teneffüs etme imkanını da bulurlar.
Cumartesi Yasağı:
Bakınız: şabat.
Cupid:
Eski Roma'da tanrıça Venüs'ün oğlu; aşk tanrısı. Eros'un daha zayıf ve yumuşak karaktere sahip bir karşılığı olan Cupid, fazla ciddiye alınan bir tanrı değildi. Bakınız: Eros.
Curia Romana:
Vatikan'da Papanın yargı yetkisini günlük uygulamalarda kullanmasına yardımcı olan çeşitli daireler.
Cündişâpur:
Sasani hükümdarı I. Şâpûr b. Erdeşir (241-273) tarafından kurulmuş bir kültür ve felsefe merkezidir. Sasani İmparatorluğu ile Roma İmparatorluğu arasında I. Şâpûr zamanında yapılan bir savaş sonrası, Cündişâpur önemli bir şöhrete ulaşmıştır. Çünkü I. Şâpûr, Romalı sanatkârlar ve bilginleri buraya yerleştirmiştir. Yine peygamberlik iddia eden Mani, burada I. Behram tarafından öldürülmüştür. Urfa bölgesinde ikamet eden Nesturiler ve Yunan kültür ortamından sürgün edilen yeni Eflatuncu akımın mensupları Cündi-şâpûr'a getirilmişlerdir.
Böylece Cündişâpûr'da Hind, İran, Roma ve Yunan felsefeleri buluşmuş oldu. I. Hüsrev (531-579), Cündişâpûr'da felsefe, tıp ve tabiat ilimlerinin okutulduğu bir mektep açmıştı. Şehir hızla önemli bir ilerleme kaydetmiş ve şöhrete ulaşmıştı. Cündişâpûr okulunda, Aristo ve Eflatun'un bazı eserleri ile Kelile ve Dimne Farsçaya çevrilmiştir. Cündi-şâpur'dakı okulda Aramice öğritimi de yapılmış, Pehlevi edebiyatının en önemli eserleri meydana gelmiştir.
İslâm felsefesinin etkilendiği önemli okullardan birisi olan Cündişâpûr, Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular döneminde önemini korumuştur. Özellikle tıp ilmi konusunda her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Cündişâpur, Harran okulu kadar, İslâm felsefesine de kaynaklık etmiştir.
Cünüb:
İslamda, cinsel birleşme ya da uykuda cinsel boşalma gibi nedenlerden dolayı gusül abdesti almak suretiyle yıkanıp temizlenmesi gereken kişi. Cünübluk hali (cenabet) kişinin namaz kılmak ve Kabe'yi tavaf etmek gibi ibadetleri yapmasına engeldir. Bakınız: Gusül.
Cüz:
Arapça. “parça”. 30 eşit kısma taksim edilen Kur'an'ın her bir bölümü. 20 sayfadan oluşan her cüz ise Hizb adı verilen birbirine eşit 4 kısma ayrılır. Genellikle Ramazan ayında hatim amacıyla baştan sona Kur'an'ın okunuşunu dinleyen kişilerin önlerindeki Kur'an'dan okunan yerleri sessizce takip etmelerine “cüz sürmek” denilir.
Congregationalisme:
Protestan Kilise prensibine göre mahallî cemaat (Congregation), dünyevî bir kuruluş olan kiliseden daha önemlidir. Bu prensip muhtelif kiliselerce ve özellikle Baptiste kiliselerince titizlikle uygulanmıştır. Fakat bilhassa Amerika'da çok sayıda kilise “Congregationalist Kilise” adını almıştır. Yeni bir cereyan “Congregationalist” kiliseleri Reform kiliseleriyle yaklaştırmış ve böylece Dünya Reform ittifakı kurulmuştur.
Cybele (Cybebe):
Rhea, Demeter ve Bona Dea ile özdeşleştirilen Frigya ana tanrıçası. Romalılar onu Magna Mater ve Mater Turrita diye adlandırdılar. Ayrıca o, Ops, Kybele ve Dindymene diye de adlandırıldı. Birçok kaynak Cybele ve Attis aşkından bahseder. Cybele'nin şehir surlarını ilk yapan olduğu ve aslanlar tarafından çekilen bir makam arabası sürdüğü söylenir. Bakınız: Dindymene, Kybele.
Cyclop (Sayklop):
Eski Yunan mitolojisinde bahsedilen tek gözlü canavar. Bu canavarların Uranüs ve Gaea'nın oğulları ve diğer canavar türü olan Titanların kardeşleri oldukları söylenir. Onların Aetna Dağı'nda yaşadıkları ve Hephaestus'un işçileri oldukları kabul edilir. Cycloplar Önce Uranüs, sonra da Cronos tarafından Tartarus'a atılmışlar, ancak onları buradan Zeus kurtarmıştır. Buna karşılık onlar da Zeus'un üstün tanrı olma mücadelesinde ona yardım etmişlerdir. Sonradan Zeus'un yıldırımla Asclepius'u öldürmesi üzerine Apollo, Cyclopları öldürmüştür.
Cylleneius:
Bakınız: Hermes. Cynthia Diana'nın Eski Roma'daki karşılığı; ay tanrıçası.
Cypris:
Afrodit’in Kıbrıs'taki bir ismi.
Cyrill:
(Aziz Cyrill, ö. 444.)
İskenderiye ilahiyat ekolünün en parlak temsilcisi; monofizit akımın ve Teotokos fikrinin savunucusu; Nestoryus'un rakibi. 412'den itibaren İskenderiye patriği oldu. İstanbul patriği Nestoryus'a karşı, Meryem’in Teotokos (tanrı taşıyıcı) olduğu fikrini savundu ve Papa I. Celestin'i ikna ederek 430'da Roma'da bir konsil toplattı. Bu konsilde Nestoryus'u mahkum ettirdi. Daha sonra 431 Efes Komilinde Antakya ekolüne ait delegelerin gelmesini beklemeden diyofizit görüş ve Nestoryus aleyhine karar aldırarak Nestoryus'u azlettirdi. Buna karşılık Antakya ekolü mensubu delegeler sonradan bir konsil toplayarak Cyrill'i azlettiler. Cyrill, teslis ve İsa'nın şahsiyetiyle ilgili klasik Yunan doktrinini sistematik hale soktu, İsa'nın insani yönünün ilahi yönü içerisinde kaybolduğunu savundu.
[1] Maide: 5/50.
[2] Fetih: 48/26
[3] Bakara: 2/250.
[4] MÖ 6. yy'da yaşayan Vardhamana Mahavira.
[5] Bakara: 2/97, Tahrim: 66/4.
[6] Daniel. 8-12.
[7] Luk. 1, 19, 26.
[8] İbranilerde şeol, Yunanlılarda Hades.
[9] Matta: 5/22, 29, 30; 10/28; 18/9; 23/33; Man 9/43, 45, 47 Luk:12/5.
[10] Petrusun I. Mek. 111,19; İbranilere mektup, II. 14; Vahiy, I, 18-20; Matta, XXVII. 52.
[11] Efes. 4,9; I Petr. 3,19.
[12] Müsned, l,297; 306-307.
[13] Müslim, Hac 310-312.
[14] Tekvin 2 ve 3 Bablar.
[15] II. Korintos 12/1-4.
[16] Markos 12/25.
[17] Tevbe: 9/72; Saf: 61/12; Zümer:39/20.
[18] Sâffât: 37/45-47; Tür: 52/23; Vakıa: 56/18-19, İnsan: 76/5-6,15-18; Nebe: 78/34; Mutaffifin: 83/25-28; Gâsiye: 88/14; Ra'd: 13/35-23; Nahl: 16/31, Kehf: 18/31, Meryem: 19/62, Tâ-Ha: 20/76; Fatır: 35/33.
[19] Nisa: 4/51.
[20] Tevbe: 9/20-22, 41.
[21] Cin: 72/4-7, 11-15.
[22] Tekvin 32-23.
[23] Yos: 15/7; 18/7; 19/8; Yez: 15/8.
[24] Sayılar 21/4-9.
[25] Mezmurlar 58/5.
[26] Leviller:16/21.
[27] 1. Kral: 14; 2. Kral: 4/18.
[28] Sayılar: 18/10; Çıkış: 7/11; Daniel: 2/2.
[29] Leviller: 17/7; 2. Kral: 23/8; Hoşea: 12/12; Tesniye: 32/17.
[30] Markos: 9/14-29; Matta: 17/14-18; Luka: 9/37-43.
[31] Sebe: 34/41
[32] Cin: 72/6.
[33] Neml: 27/39.
[34] Hud: 11/44.
[35] Cuma: 62/9-10.
İslami Okul Okulların En Önemlisi