Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 03 C - Index Web

C.. 4

C+M+B:4

Cabcab (Gabgab):4

Câbi:4

Caca:4

Cacus:4

Cadı:4

Caecilian:4

Caecinus:4

Cafer Sadık:4

Caferilik:4

Caferiye:5

Cagn (I Kaggen):5

Cahiliye (Cahiliyye):5

Cahiliyye Çağı:5

Cahiliye Dönemi:5

Cahîm:5

Cainitler (Kâbilciler):5

Caitanya:5

Caiz:5

Callirrhoe:6

Callisto:6

Câlut:6

Calvaria:6

Calvin Calvin Jean:6

Calvinizm (Kalvinizm):7

Cami:7

Camisardlar:8

Cao Dai (Caodaizm):9

Capitol (Kapitol):9

Cardea:9

Carna:9

Carthusian Tarikatı:9

Câsiye:9

Castalia:9

Casus Çarşambası:9

Catharlar:9

Caynizm (Jainizm):9

Cebbar:10

Cebrail (Cibril):10

Cebren:10

Cebriye:10

Cehennem:10

Cehennem Seyahati:11

Celâl:11

Celaleddin Rumî:11

Celestîus:12

Celî Divanı:12

Celîl:12

Celvetiyye:12

Cem Ayini:12

Cem Evi:12

Cemaat:12

Cemâl:12

Cemaleddin Afgani:12

Cemel Savaşı:13

Cemre:13

Cenabı Hak:13

Cenaze:13

Cene:15

Cennet:15

Centaurlar:16

Cephisus:16

Cer:16

Cerberus:17

Ceres:17

Cerinthus:17

Cerrahiye:17

Cesâro-Papisme:17

Cezbe:17

Chac:17

Chalchiuhtlicue (Matlalcueye):17

Ch'an:17

Ch'ang-o:17

Chang Tao-Ling:18

Chantepie De La Saussaye (1848-1920):18

Chaplain:18

Charis (Aegle):18

Chartreux Tarikatı:18

Cherubim:18

Chevalier, Jules (1824-1907):18

Chloris (Meliboea):19

Chondogyo:19

Chu-Hsi:19

Chwezi:19

Cibt:19

Cifr İlmi:19

Cihad:19

Cimmerianlar:20

Cin:20

Cinler:20

Cina (Jina):21

Cistercian Tarikatı:21

Cizin:21

Cizvitler (Jesuitler):21

Cizye:22

Clement:22

Cluny Ekolü:22

Cocytus:22

Codex Cumanicus:23

Codo:23

Codrington:23

Colossus:23

Comus:23

Concordia:23

Congregationalism:23

Consus:23

Copia:23

Corpus Christi Bayramı:23

Coyote:23

Creationism:23

Crimisus:23

Cronos (Kronos):24

Crucifixion:24

Cudi Dağı:24

Cuma:24

Cumartesi Yasağı:24

Cupid:24

Curia Romana:24

Cündişâpur:24

Cünüb:25

Cüz:25

Congregationalisme:25

Cybele (Cybebe):25

Cyclop (Sayklop):25

Cylleneius:25

Cypris:25

Cyrill:25


C

 

C+M+B:

 

Caspar, Melchior ve Balthazar isimli üç hakîmin isimlerinin kısalt­ması. Güney Almanya ve Macaristan­'da Üç Hakimler Günü'nde (6 Ocak) uğursuzluğa karşı korunmak amacıyla kapılara yazılır.

 

Cabcab (Gabgab):

 

Cahiliye dönemi Araplarının tanrıları temsil eden putlar ve kutsal mekanlar önünde kurban kesmek için özel olarak yaptıkları sunak yeri.

 

Câbi:

 

Osmanlılarda cizye, haraç ve vakıf gelirlerini toplayan görevli. Gelirlerin toplanma işine ise cibayet denilir.

 

Caca:

 

Eski Roma gönül tanrıçası; ateş tanrısı Vulcan ve Medusa'nın kızı; Cacus'un kız kardeşi.

 

Cacus:

 

Eski Roma mitolojisinde ağzından ateş çıkaran, üç başlı, yan İnsan yarı ej­derha olan bir varlık. Ateş tanrısı Vulcan ile Medusa'nın oğlu. Efsaneye göre Geryon'un sığırlarını çalan Cacus'u, Heracles öldürür.

 

Cadı:

 

Sihirbaz büyücü kadın. Kültürden kültüre farklılıklar olmakla birlikte ge­nellikle onların kötü büyüyle uğraştıkları, geceleri uçtukları ve İnsanların ruhlarını tutsak aldıkları ya da yedikleri düşünülür. Batı kültüründe cadıların kötü etkisine karşı faaliyet gösteren vetutsak ruhları kurtarma işiyle uğraşan cadı doktorları ve cadı avcıları vardır. Ortaçağ Avrupa'sında zaman zaman bazı kadınlar, özellikle de Hıristiyanlık öncesi yerel dinsel geleneklerin rahibe­leri olanlar, cadılıkla uğraştıkları iddi­asıyla kilise tarafından ölümle cezalan­dırılırlardı. Papa IV. Alexander (1258) ve Papa XXII. John (1320), Engizisyon mahkemelerinin cadılara karşı önlemler almasına izin verdi. Bunun üzerine özellikle 15. yy cadılıkla suçlananlara karşı şiddetli bir cezalandırma dönemi oldu. Cadılara karşı yapılan bu takibat 18. yy'dakî Aydınlanma dönemine ka­dar devam etti.

 

Caecilian:

 

(ö. 345) Kuzey Afrika'daki Donatîzm hareketini bastırmak üzere Romahlarca Kartaca'ya piskopos olarak atanan ve Pavluscu çizgisiyle tanınan Hıristiyan rahip. Ancak Donatistler ona karşı kendi aralarından bir piskopos seçtiler ve Roma sultası emrinde oldu­ğuna inandıkları Ceacilian’ın piskopos­luğunu geçersiz saydılar. Bakınız: Donatizm.

 

Caecinus:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu; diğer nehir tanrılarının kardeşi.

 

Cafer Sadık:

 

(Ebu Abdullah Cafer ibn Muhammed El-Bâkır Es-Sadık, 699-766)

Baba tarafından Hz. Ali, anne ta­rafından ise Hz. Ebubekir'e uzanan bir soy kütüğüne sahip olan Cafer Sadık, şia'nın altıncı imamıdır. Yaşadığı süre zarfında halifelik çekişmelerinden elden geldiğince uzak kalmayı yeğleyen Cafer, aralarında Ebu Hanife ve Malik ibn Enes gibi kişilerin de bulunduğu birçok kişiye dersler veren alim bir şah­siyettir. Yaşamının büyük kısmını Me­dine'de geçirmiş ve birçok öğrenci ye­tiştirmiştir, şiiler, onun ölümü sonrasıçeşitli kollara ayrılmışlardır.

 

Caferilik:

 

Şiiliğin ana kolu olan îmamiyye’nin diğer adı. İbadet ve muamelat konularında altıncı imam Cafer Sadık'ın yolunu takip ettikleri için bu adla adlandırılmışlardır. Bakınız: İmamiyye.

 

Caferiye:

 

Cafer ibn Mübeşşir es-Sakafî (ö. 850) tarafından kurulan ve Mutezile ekolü içerisinde yer alan bir ekol. Fâsık ve büyük günah kavramları konusun­daki görüşleriyle dikkatleri çeken İbn Mübeşşir, kasıtlı işlenen günahların büyük günah kategorisine girdiğini ve bu duruma düşen kişilerin ebedi olarak Cehennemde kalmayı hak ettiğini sa­vunur. Ayrıca o, fâsıkların müşrikler­den daha kötü olduklarını belirtir.

 

Cagn (I Kaggen):

 

Güney merkezi Afrika­'da Bushmenlerin yaratıcı tanrısı. Onun, bir keresinde öldürüldüğüne, ancak kuru kemiklerinden tekrar hayat bulduğuna inanılmaktadır.

 

Cahiliye (Cahiliyye):

 

İslam literatüründe İslamm hakim olmadığı cemaat, toplum ve dönemlere verilen genel ad. Cahi­liye terimi, özellikle İslamın hakimiyeti öncesi Arap toplumu için kullanıl­makla birlikte, bu terimle ilişkili olan “cahiliye düşüncesi”, “cahiliye top­lumu” ve benzeri ifadeler İslam'ın dı­şında olan ya da İslamla çelişen her türlü düşünce, davranış veya toplumsal yapıyı ifade etmede kullanılır. Örneğin Kur'an'da “cahiliye hükmü” ifadesi Al­lah'ın iradesinin dışındaki hüküm sis­temleri için kullanılan bir deyimdir. [1]

Cahiliyye Çağı:

 

İslâmiyetten önceki Arap toplumunun kültürel, sosyal ve dini hayatına verilen isimdir. İslâmın getirdiği mesajlara göre çok aşağı bir kültür seviye­sini temsil etmektedir. Putperestliğin, ka­dın haklarının ayakaltına alınmasının, köleliğin, güçlünün egemen olduğu, bir toplum yapısını ifade etmektedir. İslâm öncesi Arap halkı, bu yapıya eğilim göste­riyordu. Bunu Kur'an-ı Kerim “Cahiliyye taassubu” [2]diye nitelemektedir. Bu gayretin dayandığı temel felsefe, kabile ırkçılığı, kan davaları, şiddet ve yağma­cılıktı. Özellikle kadın bir mal hükmünde idi. Kadın aşağılandığı için kız çocukla­rından utanılıyordu. Bunun için “kız ço­cukları” diri diri toprağa gömülüyordu. Cahiliyye Arap toplumunda falcılık ve kehanette çok gelişmiştir. Herşeyde bir falcılık aranıyordu: Kuşların uçuşundan, yıldızların durumundan, insan elindeki Çizgilerden gelecekle ilgili haberler çıkarı­lıyordu.

Cahiliyye Arap kültüründe şiirde çok çok önem arzediyordu. Soyluluk, övülüyor­du. Cahiliyye şiirinin konusu, kadın, aşk, şarap ve tabiattı. Deve, kum yığınları, çöl ve gök gibi konular şiirin temel öğesini oluşturuyordu.

İslâmiyet geldikten sonra Cahiliyye kültü­rünü, büyük oranda değiştirmiştir. Cahiliyye döneminin, iyi âdet ve gelenek­lerini İslâmiyet devam ettirmiştir.

 

Cahiliye Dönemi:

 

İslami literatürde İslamın hakimiyeti öncesi şirkin, zulmün ve kaosun hakim olduğu döneme veri­len genel ad. Bakınız: Arap dini.

 

Cahîm:

 

Arapça. “kızgın ateş”. Kur'an'da ce­hennem için kullanılan bir isim.

 

Cainitler (Kâbilciler):

 

Eski Ahit tanrısını (Yahve'yi) yeryüzündeki kötülüğün se­bebi olarak gören ve bu nedenle bu tanrıya karşı çıkmış olduğuna inanılan Kabil'i yücelten bir gnostik mezhep.

 

Caitanya:

 

(1485-1534) Hindu Bhakti di­ninin ana temsilcilerinden olan Caitanya, yegane kurtuluş yolunu Krişna'ya olan istiğraki sevgide görür.

 

Caiz:

 

Yapılması konusunda dinen her­hangi bir yasak bulunmayan ya da ya­pılmasına izin verilen herhangi bir şey. Bir şeyin câizlîğine cevaz denir. Yapıl­ması caiz olmayan şey ise dinen uygun görülmeyen ve yasaklanan bir şeydir. Bakınız: Haram.

 

Callirrhoe:

 

Eski Yunan'da ırmak tanrısı Achelous'un ya da bir başka ırmak tanrısı olan Scamander’in kızı.

 

Callisto:

 

Eski Yunan'da Arcadialıların bir tanrıçası; Zeus'un eşlerinden birisi ve Arcas'ın annesi.

 

Câlut:

 

Kitab-ı Mukaddes'teki Filistîlerin komutanı Goliat'a Kur'an'da verilen ad. [3]Zorba ve güçlü bir kral olan Câlut, Tâlut ve ordusuna karşı gi­riştiği bir savaşta Hz. Davud tarafından öldürüldü.

 

Calvaria:

 

Kafatası şeklindeki Golgatha tepesi. Katolik geleneğine ait resim ve kabartmalarda burası hac yolunun 14. durağı ve İsa Mesih’in ölüm yeri olarak tasvir edilir.

 

Calvin Calvin Jean:

 

(John Calvin, 1509-1564)

Hıris­tiyanlık tarihinde ikinci nesil reformist­lerden sayılan Fransah ilahiyatçı. Ken­dini Martin Luther’in varisi sayan Cal­vin, kader, kurtuluş ve komünyon ko­nularında Luther ve Zwinglî'den ayrılır. Calvin, ilahi kudret ve değişmeyen ar­zuyu reformun en önemli fikri olarak açıkladı. Ayrıca o, Augustin’in kader hakkındaki öğretisini işleyerek geliştirdi ve hidayet ve küfrün menşeinin tanrının değişmez kararında olduğunu vurguladı. Bundan başka Calvin, kili­seye devletin hakim olması görüşünü savunarak Martin Luther'den ayrıldı. Evharistiya konusunda ise, Evharistte İsa'nın gerçekten hazır olduğunu söyle­yen Luther’in görüşüyle, Evharistin yalnızca bir sembolizm içerdiğini savu­nan Zwingli’nin görüşünü uzlaştırmaya çalıştı. Calvin’in görüşleri Alman re­form kiliselerince ve Anglikan, Pietist ve Puritan kiliselerince geliştirilmiştir. Dogmatik ana eseri “Institutio religionis christianae” reformist akidenin temeli sayılır.

Protestan Reformatörü olan Calvin, 10 temmuz 1509'da Noyan'da doğmuştur. Hukukçu ve Hümanist formasyonu ile 1533-1534'e doğru Katoliklik­ten Lutherci fikirlere geçmiştir. Zulümden kaçarak sırayla Poitiers'e, Nerac'a, Strasbourg'a, daha sonra da Bâle'ye yer­leşmiştir. 1536 Martında basılmış olan ve I. Francois'ya takdim ettiği “Hıristiyan Din Eğitimi”ni ilk defa orada kaleme al­mıştır. Bağımsız Cumhuriyet olarak yeni­ce kurulmuş olan Cenevre'ye onu bir baş­ka Reformatör olan Farel davet etmiş, Calvin orada 1537'den 1538'e kadar kal­mıştır. Artık Calvin’in vaazlarına sokuş­turduğu düzensiz reformist fikirleri onu Cenevre'yi terke mecbur etmiştir. Netice­de Strasbourg'a geri gelen Calvin, orada “Din Eğitimi” kitabının ikinci bir varyan­tını kaleme almıştır. 1540'da evlenen Calvin 1541'de Cenevre'ye çağrılmış, ora­da 1564'de ölünceye dek hem politik hem de dini bir şef rolü icra etmiştir. Onu, Luthercilikten açık bir şekilde uzaklaştı­ran fikirlerinin evrimi, eserinin baskıları­na sürekli getirdiği rötüşler içinde kendini göstermiştir. Calvin'e, sertliğinden dolayı sitem edilmiştir. (1553'de Michel Servet’in ölüm cezasını infaz ettirmiştir.) O, Ce­hennemliklerin kötü kaderini öğretmiştir. Onun sertlikleri, ateşli, dar ve uzlaşmaz bir imana dayanır. Orada tanrısal felaket­ler, İncil aşkını gölgelemişe benzer. Onun düşüncesi aynı şekilde “Le Cathechisme de Geneve” (1542), “La Confession de foi de la Rochelle” (1559) “Le Catechisme de Heidelberg” (15624563) gibi eserlerde ifade edilmiştir. Calvin’in yazılı eserleri “Corpus Reformatorum”un 57. cildini kaplamaktadır. O, Luther'den sadece doktrinin bir kısmı ile değil; Reform Kilisesinin organize endişesiyle de ayrılmak­tadır.

Calvin, 1561'de Cenevrede kabul edilen kilise hiyerarşisinin babasıdır. Ona göre kilise hiyerarşisinde dört aşama kendini gösterir:

1. Öğreti uzmanları

2. Vaizler

3. Disiplinden sorumlu yaşlılar (Yunanca presbyterion)

4. Sosyal hizmetleri ve hayır işlerini yürüten kilise görevlileri. Calvin’in kilise organizasyonu içinde önerdiği diğer bir yenilik de “Kilise Kuru­lu” idi. Bu kurul bir nevi mahkeme görevi yapıyordu. Bu kurul, birtakım aforoz ce­zaları veriyordu. Kurulun bu yetkiye sa­hip olması özellikle Calvin’in eseriydi. Calvin’in öğretilerini sistemleştirmesi için, Cenevre hükümeti, 1559'da bir akademi kurmuştu. Bu akademi, Bugünkü “Ce­nevre Üniversitesinin” temelini oluştur­muştur. Bu akademinin başına hümanist Theodare Beza getirilmiştir. Bu zat, Calvin'den sonra, Kaİvİnciliğin temsilcisi olmuştur.

Calvin’in Cenevre'deki reform faaliyetleri, Cenevre'yi önemli bir merkez yapmıştı. Fransız rahipler orada eğitilerek, gizlice Fransa'ya gönderilmiş ve Fransa'da re­formun yayılması sağlanmıştır. Calvin, insanın, Allah karşısında ancak imanla kurtulabileceğini ve din konusun­da tek kaynağın “Kitab-ı Mukaddes” olduğunu söylüyordu. Bu konuda Luther ile aynı düşünceyi paylaşıyordu. Evharistiya ayini sırasında, takdis edilen ekmek ve şarapta İsa'nın, gerçekten olup olmadığı konusunda Calvin, Luther ile Zwingli arasında orta bir tutum benimsemişti. Calvin'e göre, ne Luther’in dediği gibi takdis edilen ekmek ve şarapta İsa'­nın fiziksel varlığı söz konusuydu, ne de Zwingli'nin öne sürdüğü gibi bu ayinde yalnızca İsa'nın anısı sözkonusuydu. Evharistiya'da, Kutsal-Ruhun aracılığı ile Hıristiyanlar, İsa'nın varlığını paylaşıyor­lardı.

Calvin’in diğer bir özelliği ayinlerde mü­ziğe karşı çıkmamasıdır. Ancak o, İkonlara karşıydı.

Calvin daima reformun Fransız kanadını benimsemiş ve Lutherci çizgi dışında yeni bir reform kolunun oluşmasını sağlamış­tır. Bugün Calvin reformunun merkezini Cenevre oluşturmaktadır. Ancak Fran­sa'da da Calvinci kiliselerin sayısı az de­ğildir.

 

Calvinizm (Kalvinizm):

 

Fransız reformist ilahiyatçı J. Calvin’in öğretileri doğrul­tusunda gelişen teolpjik akım. Calvin­‘in öğretisi, tanrının hidayetini kazanan kişilerin önceden takdis edildiği (kader) görüşüne dayanıyordu. Ona göre kurtuluş İçin İsa Mesih'e iman ye­terlidir, insan, iyi hareket ve hizmetle­riyle değil, inancıyla kurtuluşa erer. Tanrının hidayeti ise, henüz insanın yaşamında işlerindeki başarısıyla görü­lür. Calvİnizmİn bu görüşünün modern kapitalizmin doğuşuna da sebep olduğu ileri sürülür. Calvinistlere göre Hıristi­yan sakramentlerinden ikisi kabul edi­lir: Vaftiz ve Komünyon (Akşam ye­meği). Ancak bu sakramentlerde İsa'nın varlığının bedensel olarak değil, ruhsal olarak hazır bulunduğuna İnanı­lır. Ayrıca kişide vicdan hürriyeti kabul edilmez. Bundan başka vaiz ve cemaat yaşlıları (presbyterler) tarafından idare edilen kilise, bir seçkinler cemaatı ola­rak görülür. Calvinistler, devlet ve sosyal yaşamla ilgili kanunların İndilerde mevcut olduğunu kabul ederler. Lutherci olmayan reformize edilmiş kiliselerin birçoğunda genellikle kabul edi­len Calvinizm, Lutheranizmle, Kitabı Mukaddes’in inancın tek kaynağı ola­rak kabul edilmesi, Adem’in düşüşü sonrası insan özgür iradesinin reddi ve sadece inançla yargılanma görüşlerini paylaşır. Bunlara ayrıca iman ve küfür konusundaki kader inancı ilave edilir. Calvinizmin en etkili dokümanı 1566 Halvetik İkran'dır. Calvinizm, 1622'de Hollanda'nın resmi inancı haline gel­mişti. 18 ve 19. yy'larda gerilemiş olma­sına rağmen son zamanlarda genellikle K. Barth’ın çalışmalarıyla yeniden canlanmaya başladı. Bakınız: Calvin.

 

Cami:

 

Arapça. “toplanılan yer”. Müslümanla­rın bir araya geldikleri ve içinde topluca ibadet ettikleri mabet; cuma namazlarının kılındığı mekan. Namaz kı­lınan ana mekandan başka minare ve mimber camilerde bulunan önemli un­surlar arasındadır. Bundan başka çoğu camiler gasilhane, yemekhane, şifahane, medrese ve benzeri yan kurum­larla birlikte bir külliye biçimindedir. Bakınız: Ulu Cami, Salatin Cami, Mescid.

İslâm dünyasında sadece Türkler arasında kullanılan Cami kelimesi, namaz kılman yeri ifade etmektedir. Genelde İs­lâm dünyasında Cami yerine mescid ke­limesi kullanılmaktadır ve Allah'a secde edilen yer anlamına gelmektedir. Türkler mescid kelimesini, cuma namazı kılınma­yan, sadece akşam, yatsı ve sabah namaz­ları kılınan küçük camiler için kullanmış­lardır. Fakat bugün, Türkler arasında mescid yapımı tamamen durmuş, onun yerini büyük camiler almıştır. Bugün ke­nar mahallelerde bile görkemli camiler yapılmaktadır.

Eskiden nüfusun azlığı nedeniyle cuma namazları şehirlerde tek camide edâ edi­liyordu. Bunun içinde birçok şehir ve kasabada ulucamiler inşâ edilmiştir. Osman­lı toplumunda, açık havada yaz günleri namaz kılınan yerlere, “musalla” adı ve­rilmektedir. Buralar için “Namazgah” ifa­desi de kullanılmıştır. İslâmiyette cami, müslümanların ibadet ettiği, önemli konuları konuşup, istişare ettikleri, cuma ve bayram namazlarını kıldıkları önemli bir mekandır. Camiler, bir dış avludan başlayarak iç avluya, ora­dan da esas namaz kılman yere gelinen  bir mekanı ihtiva etmektedir. İç avlunun, dört yanı revakla çevrilmiştir, iç avlunun ortasında abdest alınacak yerler vardır. Bazen bu bir şadırvan şeklindedir. Cami­ye bitişik olan revaklar kısmı sağda ve solda son cemaat mahallini teşkil eder. Bu son cemaat mahallinde iki tarafta birer mihrap bulunmaktadır. Burada camide yer olmadığı zaman veya yazın sıcakla­rında namaz kılınmaktadır. Bazen de ce­maate yetişemeyenler burada namaz kıl­maktadırlar. Camilerde bulunan mihrap, Mekke'de bulunan Kabe'ye doğru yapıl­maktadır. İslâm dünyasındaki bütün Ca­miler Kabe'ye doğru yönlendirilmiştir. Mihrabın bulunduğu istikamet Kabe'dir. Müslümanlar kıble olarak Kabe'ye yö­nelmektedirler. Mihrap, caminin zemi­ninden oldukça yüksek bir yerde bulun­maktadır. Mihrabın sağında Minber bu­lunmaktadır. Din görevlilerinin cemaate hitap etmesi için mihrabın soluna bir “kürsü” yapılmıştır. Bazen bu kürsü ca­minin ortasında da bulunabilir. Osmanlı döneminde yapılan camilerde Osmanlı sultanlarının namaz kıldığı özel bir yer yapılmış ve buraya “Hünkar Mahfili” denmiştir. Bazı camilerde “kadınlar mah­fili” de yapılmıştır. Genelde camilerde dış duvara bitişik, cami içinden kapısı olan bir veya birkaç minare yapılmaktadır. Bu­rada müezzinler ezan okumaktadırlar. Minareler, bir veya iki şerefeli olabildiği gibi bazen üç şerefeye kadar çıkmaktadır. Müezzinin, ezanı burada okuması gerekir, Ancak bugün, hoparlör teşkilatı ile müez­zinler, şerefelere çıkmadan, ezanı oku­maktadırlar.

Camilerin içi, teknik imkanlara göre dö­şeme değişikliği göstermiştir. İlk dönem­lerde, taş döşemenin üstüne hasır, keçe, kilim ve halı döşenmekteydi. Bugün ca­milerde tek tip halı döşeme uygulanması­na başlanmıştır. Gerek cami girişinde, ge­rekse cami içlerinde ayakkabı konacak yerler vardır.

Peygamberimizin ilk mescidi olan Medine mescidi, hem müslümanlarm toplantı ye­ri, hemde namaz kılma yeriydi. Bunun için caminin, birden çok fonksiyonu var­dı. Ancak, daha sonraki zamanlarda cami­ler, bu fonksiyonunu kaybetmiştir. İslâm dünyasında camilere yeniden eski fonksi­yonlarını kazandırmak için çaba sarfetmek gerekiyor. Yeni toplumsal şart­lara uygun camiler yapmamız icab edi­yor. Çünkü İslâm toplumunda camilerin önemi, hiçbir zaman kaybolmamıştır. Tarih boyunca İslâm dünyasında çok önemli camiler inşa edilmiştir. Bu camiler, İslâm medeniyetinin yükselme seviyesi ve ihtişamı ile orantılı olmuştur. İlk camiler, kerpiç ve basit unsurlarla yapıldığı halde, daha sonra camilere tuğla ve çini taş mal­zemelerin girdiğini görüyoruz. Ahşap süslemeler de camilerin önemli bir mal­zemesi haline gelmiştir. Hz. Peygamber’in Medine'de yaptırdığı Mescid-i Nebi'yi takip eden cami mimari­si gittikçe gelişmiş, halife I. Velidin yap­tırdığı Şam'daki Emevi Camisi bu gelişmenin ilk örneklerini teşkil etmiştir. Kudüsteki Mescid-i Aksa bu örnekleri ço­ğaltmıştır. Abbasilerin yaptırdığı Samarra'daki Ulu caminin izleri halâ ayaktadır. Tuğla mimarisinin çok önemli örneklerinden birisini Samarra Ulu camisi teşkil etmektedir. Bu caminin ziggurat ti­pindeki minaresi halâ ayaktadır. Türkler İslâmı kabul ettikten sonra cami mimarisine çok önem vermişlerdir. Karahanlılardan kalma Buhara'daki kışlak Hazara camisi (XI. y.y.), yine Buharâdaki Mescid-i Cuma, Türk mimarisinin ilk ca­mi ürünleri olarak kabul edilmektedir. Selçuklu Türkleri cami mimarisinde yeni bir plan geliştirmiştir. Sultan Melikşah, Mescid-i Cuma'nın onarımı sırasında mihrabın önüne, kubbesi tuğladan tromp­lara oturan, anıtsal görünüşlü bir birim ilâve ettirmiştir. XII. yüzyılda, bu plana dört eyvanh avlunun katılmasıyla “Mih­rap önü kubbeli-dört eyvanlı avlulu” ca­mi planı ortaya çıkmıştır. Bu tipin en canlı örneğini “zeWare mescid-i cuması” orta­ya koymaktadır.

Anadolu Selçuklu devleti döneminde ca­mi mimarlığı çok büyük bir gelişme gös­termiştir. Sivas’taki Ulu cami, Kayseri'deki Ulu cami, Konya Alaaddin camisi, bu dö­nemin en ünlü camilerindendir. Osmanlılarda cami ve kubbe mimarisi do­ruk noktaya ulaşmıştır. Bursa Ulu camii, İstanbul'daki Fatih camii, Süleymaniye camii ve nihayet Edirne Selimiye camii, Osmanlı camilerinden sadece birkaçıdır. Osmanlı gittiği her yerde kendine has mimarisi ile bir cami inşa etmiştir. Bunu bütün Balkanlarda, Arabistan’da ve Yemen'de görmek mümkündür. Cumhuriyet dönemi Türkiyesindc de muhteşem camiiler yapılmıştır.  Genelde Osmanlı cami mimarisini taklidle belir­ginleşen bugünkü camiler, daha çok mo­dem hayatla bütünleşen bir gelişme gös­termektedir. Ankara Kocatepe camii, Konya Hacıveyiszâde camii ve Anadoludaki birçok camii bunun canlı örnekleridir. Aslında bugün yeni cami planları geliştirmek gerekir. Günün şart­larına cevap veren, kütüphanesi, konfe­rans salonu, çay salonları ve diğer ihti­yaçlar için elverişli camiler ortaya çıkma­lıdır. Herkes, arzu ettiği planda cami yap­tırmamalı, Diyanet işlerinin geliştirdiği birkaç planlı camiden birini yapmaya yönelinmelidir. Bu konuda, belediyeler ve müftülükler işbirliği içinde olmalıdır. Cami yaptırmak isteyenler, planları müf­tülüklerden almalı ve belediyeye müraca­at etmelidirler. Belediyeler uygun ve ge­rekli olan yerlere cami inşaatı için izin vermelidir. Böylece camiler daha uygun yerlere yapılacak ve beklenen fonksiyon­ları daha iyi şekilde yerine getireceklerdir. Tabüki bunda, din görevlilerinin de payı büyük olacaktır.

 

Camisardlar:

 

XIV. Louis'nin XVIII. yüzyılda Protestanlara karşı yaptığı baskı sonucunda Bas-Langueduc ve Cevennes bölgesinde silahlı bir ayaklanmaya girişen Protestan hareketine verilen addır. Camisardlar, geceleyin birbirlerini tanı­mak için beyaz gömlek giydiklerinden (Langueduc dilindeki “Camisa”, Fransızcada (ehemise) “gömlek” anlamından do­layı, bu adı almışlardır. XIV. Louis'nin (1643-1715) hakim olduğu bölgelerde mezhep olarak sadece “Katolik Hıristiyanlığı” benimsetmeye çalışması, bölgedeki Protestanları göçe zorlamıştır. Hemen hemen tamamı Protestan olan Cevennes bölgesi XVIII.  yüzyılda  dini yönden ayaklanmalara sahne oluyordu. 1702'de Chayla Başpiskoposunun öldü­rülmesi, protestantar tarafından yapılan ilk kanlı eylem olmuştur. Camisardlar, kiliseleri yağmalıyor, ateşe veriyor ve rahip­leri öldürüyorlardı. Camisarde hareketini, halk yönetiyordu. Camisarde'lar, kraliyet ordularına karşı, âdeta gerilla savaşı veri­yor ve halktan büyük destek alıyorlardı. Camisard hareketini yönetenler, fırıncı çı­rağı Jean Cavâlier, çoban Pierre Laporte gibi halkın içindeki kişilerdi. Hükümet kuvvetleri bütün gücü ile Camisard'ların üstüne gitmeye karar ver­di ve bütün köyler yakılıp yıkıldı ve Camisardları destekleyen halk öldürüldü. Önde gelen liderler tutuklandı. 1704'de yapılan görüşmeler, barış ümidini yok et­ti. Protestanlar, hiçbir görüşme şartını ka­bul etmemişlerdi. 1705'de tutuklu olan birçok Camisard lideri idam edildi. XVIII. yüzyıl boyunca, Protestanlara baskı de­vam etti. Hükümetin baskısından kaçarak kurtulanlar, başka ülkelere göç etmişlerdi.

 

Cao Dai (Caodaizm):

 

Vietnam'da 1926'da Saigon'lu Le van-Trung (ö.1934) tarafından bütün insanlığın kardeşliği doktrini temeli üzerine kuru­lan ve yapı İtibarıyla Çin dinleriyle Budizmîn karışımı görünümünde olan senkretist bir mezhep. Dinsel öğretile­rinin, tanrı Cao Dai tarafından vahyedildiğine inanırlar. Buddha yanında Lao-tse, Konfüçyüs, İsa ve hatta Jules Verne ve Churchill gibi yakın zaman­larda yaşamış olan tarihsel şahsiyetlere tazim edilir. Cao Dai sembolü tanrı gözlü küredir. Mabetlerini “Büyük Sa­ray” diye adlandırırlar. Hıristiyan Katolisizmindekine benzer bir mezhep ida­resi sistemi vardır.

 

Capitol (Kapitol):

 

Roma'nın tanrı Jüpite­r'e atfedilen ünlü tapınağı.

 

Cardea:

 

Eski Yunan'da eşik ve kapı tanrı­çası.

 

Carna:

 

Eski Roma'nın kalpler ve diğer or­ganlar tanrıçası. Onun festival tarihi 1 Haziran'dı.

 

Carthusian Tarikatı:

 

Bakınız: Chartreux Tarikatı.

 

Câsiye:

 

Kur'an'ın 45. suresi. 37 ayetten oluşan bu sure Mekke'de nazil olmuş­tur. Dehr suresi şeklinde de adlandırılır.

 

Castalia:

 

Eski Yunan'da Delphi'deki meş­hur su kaynağının perisi olarak kabul edilen ve nehir tanrısı Achelous'un kızı olduğuna inanılan tanrısal varlık.

 

Casus Çarşambası:

 

Hıristiyanlıkta iyi Cuma öncesi Çarşamba günü. Bu günde Yudas Iscariot'un (Yahuda'nın) İsa'ya ihanet ettiği düşünülür.

 

Catharlar:

 

Yunanca. “saf.” Patristik dönemde birçok mezhep için kullanılan bu isim özellikle MS 12. yy'da Almanya'daki bir mezhep için kullanıldı. Sonradan İtalya'da da aynı adla adlandırılan bu mezhep taraftarlarına Güney Fransa'da Albigensler adı verildi. Bunların öğreti­leri Bogomilerinkine yakındı ve bir çe­şit düalizmi savunmaktaydılar. Bakınız: Albigensler, Bogomİİler.

 

Caynizm (Jainizm):

 

Cina'lar (Jina'lar) ya da Tirthankara'lar tarafından öğretilen bir Hint dinsel geleneği. Caynizme göre din ezeli ve ebedidir, ancak halihazırda 24 Cina (fatih) vardır. Bunlardan ilki milyonlarca yıl önce yaşamış olan Rişabha, sonuncusu ise tarihsel Mahavira'dır. [4]Caynizmde bir yüce tanrı inancı var olmamasına rağmen bazı Hindu tanrıları tanınır. Tapınaklarda 24 Cina’nın tasvirleri bulunur. Cay­nizmde, karmadan kurtuluş arayan ve Nirvana'yı hedefleyen pek çok yaşayan ruh olduğu belirtilir. Her türlü şiddet­ten uzak durma (Ahimsa) ve hiçbir canlıyı incitmeme, uyulması gereken temel bir prensip olarak kabul edilir. Dolayısıyla Caynizme göre sadece et yemek değil, avcılık ve çiftçilik gibi ha­yatı yok etmeye yönelik her türlü iş de yasaklanır. Caynizmde kurtuluş, için monastik yaşam zaruri olarak görülür, zira sıradan bir insanın Nirvana'ya ka­vuşamayacağı kabul edilir. Caynist ke­şişler yanlarında basacakları yeri süpürmek için bir süpürge, içecekleri suyu süzmek için bir elek ve soluyacakları havayı süzmek için bir burunlarının önünde bir tülbent taşırlar. Caynistler, Digambara (Hava Giyinenler) ve Svetambara (Beyaz Giyinenler) olarak iki mezhebe ayrılmışlardır. Bunlardan Hava Giyinenler, hiçbir canlıyı, hatta vücutta yaşayan haşaratı incitmemek için tamamen çıplak gezmeyi esas alır­ken, Beyaz Giyinenler, tek elbise olarak beyaz bir giysinin kullanılabileceğini söylerler. Zengin müntesiplerinin yar­dımıyla Caynistler, Abu Dağı'nda olan tapınak gibi birçok harika mabetler inşa etmişlerdir. Mahavira’nın vaazları Siddhanta isimli kutsal bir kitapta top­lanmıştır.

 

Cebbar:

 

Kur'an'da, Allah'ın güzel isimleri arasında zikredilen Cebbar, güç sahibi olup istediğini yaptıran anlamına gelir.

 

Cebrail (Cibril):

 

İslam literatürüne göre dört büyük melekten en önemlisi; pey­gamberlere vahiy getiren elçi. Kitab-ı Mukaddesteki ismi Gabriel olan Ceb­rail’in ismi Kur'an'da iki ayette üç kez geçer. [5]Cebrail isminin dışında ona Ruhu'1-Emin, Ruhu'1-Kuds veya kısaca er-Ruh isimleri de verilir. O, Hz. Muhammed'e ilk kez Hira dağında görünmüş ve 23 yıllık risalet dönemi süresince aralıklarla vahiy getirmiştir. Peygamberin onu iki kez asli suretinde görmüş olduğu rivayet edilir. Yahudi ve Hıristiyan gelene­ğinde ise Cebrail, yedi başmelekten bi­risi olarak kabul edilir. Eski Ahit’in Daniel Kitabı'nda [6]ondan bahsedilir. Ayrıca Kitabı Mukaddes’in diğer bölümlerinde [7]onun Yahya'nın doğumundan haber verdiği ve Meryem'e İsa ile ilgili bilgi verdiği belirtilir. Bakınız: Gabriel.

 

Cebren:

 

Trojan'ın nehir tanrısı; muhte­melen Okyanus ve Tethys’ın oğlu.

 

Cebriye:

 

İslam düşünce tarihinde insa­nın irade hürriyetini ve yapabilme gü­cünü kabul etmeyen ve her şeyi kadere bağlayan determinist bir akım. Bu görü­şün ilk kez Ca'd ibn Dirhem (ö. 746) tarafından savunulduğu, daha sonra bunun öğrencisi Cehm ibn Safvan tara­fından sistemleştirildiği rivayet edilir. Cebriyye düşüncesi İnsanları pasifizme ve otoriteye mutlak boyun eğişe teşvik etmiştir.

 

Cehennem:

 

Kur'an'da, öbür dünyada inançsızların ve kötülerin cezalandırıla­cağı yere verilen ad. Onun bir ıstırap, işkence ve eza mekanı olduğu vurgula­nır ve suçluların buraya atılacağı belir­tilir. Terimin İbranca gehinnom ya da gehenna'dan gelmiş olabileceği söyle­nir. Kur'an'da cehennemin ebedi ol­duğu vurgulanırken, onun geçici bir cezalandırma yeri olduğunu belirtenler de vardır. Cehennem inancı, çeşitli dinlerin öbür dünya ya da ölüm sonrası hayat tasavvurlarında önemli yer tutar. Bazıları onun yeraltında olduğuna inanırlar. Bazı tasavvurlara göre ise cehen­nem bir çeşit gölgeler ülkesi [8]olarak düşünülür. Zerdüştlükte Ahriman tarafından yönetildiğine inanılan cehennemin geçici olduğu, sonunda tüm ruhların kurtularak şeytanın ebedi­yen güçsüz hale geleceği kabul edilir. Hinduizmde ise kızgınlık, arzu ve kib­rin, cehennemin üçlü kapısı olduğu be­lirtilir. Tanrıyı reddedenlerin, süregelen kötü doğumlarla tanrıdan tamamen uzaklaşacağı ve en düşük seviyeye ine­ceği belirtilir. Batılı bazı modern ilahi­yatçılar ise cehennemin, tanrının irade­sini reddetmenin mantıksal sonucu ol­duğunu, zira bu durumun ruhsal yapıyı tanrıdan ve tüm mutluluktan ayırdığını söylerler. Bakınız: Cahîm, Gehenna, şeol, Hades, Tartarus, Hel, Universalizm.

Cehennem inancı veya benzeri inançlar, Dinler tarihinde birçok dinde görülmektedir. İlâhi dinlerde, ce­hennem inancı, daha belirgin şekilde or­taya konmuştur. Diğer dinlerde de ce­hennem, işkencenin, kötülüklerin yapıl­dığı bir yer olarak gösterilmiştir. Dinlerin, genelde birleştikleri nokta, dünya haya­tında günahla dolu bir yaşam süren in­sanların, öldükten sonra gittikleri yer ola­rak cehennemin belirtilmesidir. Cehen­nem, genellikle yeraltında alevler içinde veya kaynar suların bulunduğu bir yer olarak düşünülmüştür. Buraya, kötü in­sanların gideceğine inanılmaktadır. Ce­hennem, genelde karanlık bir dünya ile özdeşleştirilmiştir. Birçok ilkel kabile dininde cehennem, yeraltında karanlık bir mekanı ifade etmektedir. Eski Yunan din­lerinde, ruhların ceza çektikleri yer olarak Tartaros kelimesi kullanılmıştır. Eski İsrail dininde bu yerin adı Şeol'dur. İs­kandinav dinlerinde karanlık ve soğuk bir mekan olan cehennemin yeri Niflheimr veya Hel kelimeleri ile ifade edilmektedir. Kuzey Amerika'da yaşayan kabileler, in­san ruhlarının ölümden sonra bulut ve yağmur getireceğine inanmaktadırlar. Hind kökenli dinlerde cehennem azabı, yeniden doğuşlar çarkında ifadesini bu­lur. Hinduizme göre, cehennem, öldükten sonra değil yeniden doğuşlarla oluşan hayat seviyesinde kendini gösterir. Cehennem inancının en açık şekilde ifade edildiği dinler, Zerdüştîlik, Yahudilik, Hı­ristiyanlık ve İslâmiyettir. Zerdüşt (MÖ. VI. y.y.) ölen kişinin ruhunun, amellerin tartıldığı terazi görevi gören bir köprüden geçtiğini, günahları çok olanlar için bu köprünün daraldığını ve ruhun köprüden cehenneme düştüğünü söylemektedir. İyi amel işleyenler için ise bu köprü, rahat bir geçiş yeri haline gelmekte ve cennete gi­den bir yol olmaktadır. Cehennem keli­mesi, İbranice Ge Hinnom, Yunanca Gehenna şeklinde ifade edilmektedir. Böylece Arapça cehennem kelimesi, İbranice Ge Hinnom'dan mülhem olmakta­dır. İbranice Ge Hinnom Kudüs'ün güney batısındaki Ammonoğullarının Tanrısı Molek'e kurban edilen Hinnom vadisi­nin adıdır. Burada kurban kesmek âdeti Yahudilerde, M.Ö. VI. yüzyıla kadar de­vam etmiştir.

Helenistik dönemde Yahudiler, Ge-Hinnom kelimesini, ölümden sonra kötü­lerin cezalandırılacağı yer için kullanma­ya başlamışlardır. Yeni Ahit'te Gehenna kelimesi, kötülerin yanarak yok olacağı yeri ifade etmektedir.[9]

Ge-Hinnom, Talmudda bir arınma yeri olarak belirtilmiştir. Talmuta göre bu arınma bitince, her türlü acı bitecektir. Hıristiyanlığa göre cehennem, şeytanın, günahkârların ve Tanrıya inanma­yanların ebediyyen lanetlendikleri, alevler içinde yanan bir yerdi. İlk Hıristiyan kilise babalan, cehennemin yerini ve kimlerin ne kadar orada kalacağını tartışmışlardır. Daha sonraki Hıristiyan ilâhiyatçıları, “Cehennemin, günahlarından pişmanlık getirmeden Önce ölenlerin cezalandı­rılacağı bir yer olduğunu ifade etmişler­dir. Antik düşüncede cehennem, ölülerin oturduğu yer anlamına kullanılmıştır. Es­ki Ahitte cehennem, ölümden sonra bü­tün ruhların bulundukları manevi bir du­rumu belirtmektedir. Yani, Luka 1/79'da belirtildiği gibi “karanlıklar içinde” veya “ölüm gölgesinde” İncilin ışığında, ölü­mün bu trajik veçhesi, Tanrısal kaynağın­dan ayrılan insan varlığının daimi bir bo­yutu olarak görülmektedir. Isa, cehennemi kapıları kırıyor, ayırıcıları eziyor ve içindeki mahkumları serbest bı­rakmak üzere cehennemi zorluyor. [10]Kilise, Ortodoksluğun paskalya ayi­ninin muhteşem şekilde kutladığı bu za­ferin ayin yeridir. Büyük Pak ikonu, bü­tün insanlığın sembolü olan Adem ve Havvayi cehennemden kurtaran İsa'yı tasvir etmektedir. Hıristiyanlığa göre, Tanrısal krallığın kurulduğu dünyanın sonunda, Tanrı açıkça görünecektir. Doğu Hıristiyanlığına göre bu, peygamberlerin bütün söylediklerinin bir iadesidir. İskenderiyyeli Origene (İ.S. 253) Apocatastase (peyamberlerin söylediği bütün şeylerin iadesi) dan, evrensel kur­tuluş gerçeğini çıkarmaktadır. Şeytanlar dahil bütün yaratılmış varlıklar, kendi asılları içinde yenilenmiş olacaklardır. Ev­rensel kurtuluş bir dua ve büyük azizlerin ümidi olmuştur. Çünkü kutsallaşmış ha­yat, evrenselleşmiş bir cemaati ihtiva et­mektedir. Suriyeli aziz Isaac, şeytanlar için bile dua ediyordu. XX. yüzyılda Rus dini felsefesi, bu ümidi yeniden benimse­miştir.

Hinduizm ve Budizme göre günahkarlar, iki kat cezalanacaklardır: Onlar, bir yan­dan, daha aşağı şartlar içinde doğmaya zorlanmışlardır. Diğer yandan en ciddi hatalarının cezasını davranışlarına uygun cehennemlerde çekeceklerdir. Bu cehen­nemler, yeraltına inşa edilmiş olup, ışık­tan yoksundurlar. Oralarda çok çeşitli iş­kenceler çekilmektedir. Vedalarda görü­len en eski varyantlardan biri Yama'nın yeraltı krallığının cehennemidir. İran'da da Mazdeenlerin dini, bir Yama krallığı tanımaktadır. Fakat aynı zamanda da birçeşit cennet tanımaktadır. Kısaca onlara göre cehennem, günahkarların içine düştüğü karanlık ve buzlu bir çukurdur. Yine bazı bilginler cehennemin İslâmiyette bir arınma yeri olduğunu ve günah­kar müminlerin, bir müddet cehennemde kaldıktan sonra, cennete geçeceklerini ifade etmektedirler.

İslâm dini de bu dünyayı Ahiretin bir tar­lası kabul etmiştir. Günahlarını affettiremiyenlerin, ahirette gideceği yer olarak cehennem gösterilmiştir. Kuran-ı Kerimde cehennem kelimesi, farklı şekillerde geçmiştir. Kuran-ı Kerimin, cehen­nemi tasviri, kötülüklerin ve dünyada iş­lenen günahların azaltılmasına yöneliktir. Bazı İslâm bilginlerine göre “Allaha ina­nan ve Hz. peygamberi peygamber ka­bul edenler” cehenneme gitmeyecektir. Bunun için cehnnemin hedefi, insana ezi­yet değil; insanı günahtan uzaklaş­tırmaktır.

 

Cehennem Seyahati:

 

Hıristiyan inancına göre, İsa'nın ölümünden sonra ruhu cehenneme inerek orada yaklaşık ola­rak 40 saat kalmış, masum ve suçsuzlara tebliğde bulunmuş ve onların da kurtu­luşunu sağlamıştır. [11]Cehennem seyahati inancına Eski Mısır ve Babil dinleri yanı sıra şamanizmde de rastlanır.

 

Celâl:

 

Kur'an'da zikredilen Allah'ın güzelisimlerinden birisi; büyük, yüce, ulu.

 

Celaleddin Rumî:

 

(Mevlânâ, 1207-1273)

Ünlü mutasavvıf ve şair. Mesnevi isimli öğretici ve eğitici eseriyle geniş bir çevreyi etkilemiştir. Yazılarında tasav­vufun temel prensiplerini, diyalog, hoş­görü ve toleransı savunur. Ölümünden sonra öğrencileri tarafından Mevlevi tarikatı kurulmuştur. Bakınız: Mevlevîlik.

 

Celestîus:

 

MS 5. yy'da yaşayan İngiltereli bir Hıristiyan heretik; Palegİus'un yan­daşı. İrade konusunda insanın özgürlü­ğünü savunan Celestius, ilk günah ko­nusundaki geleneksel Hıristiyan düşün­cesini (Adem’in günahının bütün İnsan soyuna miras olarak geçtiği fikrini) reddetti. 410'da Kuzey Afrika'ya göç ede­rek fikirlerini yaymaya çalıştı; ancak Kartaca Konsili'nde (412) mahkum edilmesi üzerine Efes'e gitti. Daha son­raları bir müddet papa Zosimus tarafın­dan benimsendiyse de özellikle Palagius taraftarlarının düşünceleri nedeniyle Celestius ve Palegius'a karşı düşmanlık sürdürüldü ve nihayet 431 Efes Konsili­'nde Celestius aforoz edildi.

 

Celî Divanı:

 

Osmanlılarda Divan-ı Hümayun'da menşurların yazılmasında kullanılan yazı türü.

 

Celîl:

 

Allah'ın güzel isimlerinden birisi; ululuk sahibi, zatında ve sıfatlarında yüce olan.

 

Celvetiyye:

 

Bayramîlik tarikatının btr kolu. Aziz Mahmud Hüdayi (1543-1628) tarafından kurulmuştur. Halvet hayatından sonra toplum içine geri dönme (celvet) esasına dayanır. Tez­kiye, tasfiye, teclİye ve zikr yoluyla in-san-ı kâmil makamına ulaşmayı öngö­rür. Batı Anadolu ve Balkanlarda yayı­lan tarikat, Aziz Mahmud Hüdayi’nin ölümü sonrası dört kola ayrılmıştır. Bunlar Selamiyye, Hakkıyye, Fenaiyye ve Haşimiyye'dir.

 

Cem Ayini:

 

Bektaşilerde baba, dede veya vekili tarafından yönetilen içkili tören. Bunun şarabı bulduğuna inanılan İran hükümdarı Cemşid'e dayandırılan şarap törenine benzerliği nedeniyle bu adı al­dığı iddia edilir. Genellikle hasat son­rası kış geceleri düzenlenir.

 

Cem Evi:

 

Bektaşi, Alevi çevrelerde özel­likle cem ayini ve benzeri dinsel tören­lerin yapıldığı dergah, cemaat evi.

 

Cemaat:

 

Her türlü dinsel topluluk; bir imama ya da lidere tabi olan halk ke­simi; belirli bir inanç ve hareket bitliği çerçevesinde bir araya gelmiş insanların oluşturduğu birlik.

 

Cemâl:

 

Allah'ın sıfatları arasında sayılan cemâl, güzel olan anlamına gelir.

 

Cemaleddin Afgani:

 

(1838-1897) Batı hakimiyetine karşı güçlü bir İslam me­deniyetinin yeniden canlandırılabileceğini savunan gazeteci ve siyasetçi. İran asıllı bir şii olan Afgani, Azam Han döneminde Afganistan'da yüksek rüt­beli memur olarak çalıştı. Ancak şir Ali’nin yönetime gelmesiyle Afganis­tan'dan sınırdışı edilerek İstanbul'a geldi. Burada peygamberliğin kişisel bir beceri olduğu yönündeki düşünceleriyle şimşekleri üzerine çekti ve nihayet Ka­hire'ye gitmek zorunda kaldı. Kahire'de başta Muhammed Abduh olmak üzere çeşitli kişileri etrafında topladı; fakat düşüncelerindeki modemist unsurlar nedeniyle burada da sapkınlıkla suç­landı. Ayrıca Afgani’nin burada bir mason locasıyla ilişki içerinde oldu­ğunu ve loca faaliyetleri aracılığıyla Mı­sırdaki siyasal yapı üzerinde etkili ol­maya çalıştığı bilinir. Ancak faaliyetle­rinden duyulan rahatsızlık üzerine sınırdışı edilir ve nihayet Paris'e giderek orada yerleşir. Paris'te 1884'ten itibaren el-Urvetü'l-Vuska başlıklı bir dergi çı­kartır. Sonraki yıllarında Afgani, Rusya, İran, İngiltere ve yeniden İstan­bul'da bulundu; nihayet İstanbul'da öldü. El-Urvetü'l-Vuska'daki yazılarının dışında er-Redd ale'd-Dehriyyîn ve Tetimmetu'l-Beyân başlıca eserleridir.

 

Cemel Savaşı:

 

656'da Hz. Ali ile Hz. Aişe güçleri arasında meydana gelen savaş. Hz. Ali’nin elçisi Ka'ka'a'nın çabala­rıyla bir barış ortamı oluşturulmuş ol­masına rağmen, münafıklardan Abdul­lah ibn Seb'e ve yandaşlarının, yapıla­cak bir barışın kendi menfaatlerine ters düşeceği kanaatıyla gece ansızın Hz. Aişe’nin karargahına saldırması ve bunun Hz. Ali’nin emri olduğunu söylemeleriyle savaş başladı. Savaşta Hz. Aişe safında bulunan Aşere-i Mübeşşere'den Talha ve Zübeyr de dahil bin­lerce kişi öldü ve savaş Hz. Ali taraftar­larının galibiyetiyle sonuçlandı. Savaş sonrası esir düşen Hz. Aişe’nin yeniden Medine'ye dönmesi sağlandı.

 

Cemre:

 

Kelime olarak, “ateş parçası” veya “çakıl taşı” anlamlarına gelen cem­re, hacıların kurban bayramı günlerinde Mina'da attıkları taşları ifade eder. Mina'da üç taş atılacak yer vardır. Küçük cemre, orta cemre, büyük cemre. Halk arasında bunlara küçük şeytan, orta şey­tan, büyük şeytan denmektedir. Her bir cemre arasındaki mesafe farklıdır. Hz. Peygamber’in hac esnasında icra etti­ği bu taşlamaların kaynağı, Hz. İbrahimle ilgili kıssadır. Hz. İbrahim, oğlu İsmail'i kurban etmek isterken, onu bu işten cay­dırmak isteyen şeytanın Mina'da taşlan­masının hatırasını yansıtmaktadır. Böyle­ce, insanı İyi şeylerden uzaklaştırıp, kötü şeylere sevkeden şeytana karşı burada sembolik bir tavır takınılmaktadır. Hadis­lerde geçen bilgilere göre oğlunu kurban etme niyetiyle götürdüğü Mina'da, Hz. İbrahim üç yerde şeytan tarafından engel­lenir. Hz. İbrahimde önüne çıkan şeytanı taşlamıştır. İşte Hac esnasında icra edilen “şeytan taşlama” Hz. İbrahim’in sünneti­dir. [12]Hz. Peygamber efendizimin de veda hac-emda bunu aynen uyguladığı görülmek­tedir. [13]İslâm alimle­ri, kurban bayramının birinci günü, Aka­be cemresine, diğer üç günde her üç cem­reye taş atılmasını önermişlerdir. Vacip hükmündeki taşlamayı yapamayanın kurban kesmesi gerekmektedir.

 

Cenabı Hak:

 

İslami gelenekte Allah'ı kastetmek için kullanılan bu ifade, Hakkın ta kendisi olan yüce Allah an­lamına kullanılır.

 

Cenaze:

 

Arapça. “örtmek, saklamak gereken şey”. Gömülmek üzere hazırlanmış olan insan cesedi. Hemen her dinsel gele­nekte cenazeye ilişkin çeşitli ritüeller vardır. İslamda bir kişi öldüğünde usu­lüne uygun şekilde yıkanıp kefenlen­dikten sonra cenaze namazı adı verilen ve ölen kişi için cemaat halinde kılınan Allah'a dua etme merasimi yapılır. Daha sonra da cenaze toprağa gömül­mek suretiyle defnedilir. Hinduizm gibi bazı dinlerde cenaze törenle yakıldıktan sonra külleri kutsal sayılan yerlere (nehir veya dağ gibi) atılır. Mecusilik gibi bazı inanç sistemlerinde ise ceset pis sayıldığından toprağı veya ateşi kir­letmemesi için gömülmez veya yakıl­maz; çürümesi ve vahşi şeylerin parça­laması için açık alanlara bırakılır. Daha sonra kalan kemikler toplanarak Sessizlik Kuleleri denen yere konulur.

Ölüm ve ölünün ne yapılacağı konusu, insanlık tarihinin çok eski bir ko­nusudur. Adem’in iki oğlu arasındaki kıskançlık sonucu Kabil’in, Habili öldür­mesi, hem tarihin ilk kıskançlık cinayetini, hem de ilk ölümü ortaya koymuştur. Ka­bil, kardeşi Habil’in cesedini toprağa gömmüştür. Ancak dünya kültürlerinde ölüye değişik şekillerde muamele yapıl­dığı da görülmektedir. Ölüler, tarih bo­yunca birçok kültürde birtakım merasim­ler eşliğinde ve hatta eşyalar ile birlikte veya başka şekillerde gömülmüşlerdir. Sümer, Asur ve Mısır medeniyetleri bu konuda zengin malzemeye sahiptir. Bu medeniyetlere ait tabletler, bu konuda “öbür dünya” inancının, bu halklarda na­sıl düşünüldüğünü de canlı şekilde ortaya koymaktadır.

Yunan ve Roma medeniyetlerinde ölüle­rin yakıldığı veya gömüldüğünü gösteren belgeler mevcuttur. Hatta eski Yunanlılar, öldükten sonraki hayata inanmamaktadır­lar. Bu konuda yapılan merasimler, sitele­re göre değişmektedir, Klâsik dönemlerde ölüye yapılacak ilk ödev, kanunla belirtilmiştir. Bu kanun, ölülere cenaze törenleri yapılmasını ge­rekli kılmaktadır. M.Ö. VI. asırdan sonra, ölülere uygulanan işlem şöyledir: Beyaza örtünmüş, yüzü açık, ölünün ağzında, ölü ruhlarını para karşılığı geçiren sandalcıya yönelmiş bir para olduğu halde ölü, evin girişinde bir yatak üzerine yatırılmakta­dır. Ölünün etrafı, çiçeklerle donatılmıştır. Bir gün bir gece ölünün yakınları oruç tu­tarlar ve ölünün dostlarının ziyaretini ka­bul ederler. Cenaze merasimi, ışığın kirlendirilmesinden sakınmak için, güneşin batışından önce, ağlamalar ve gürültülerle bitmektedir. Merasimden sonra ölü evi, bir akşam yemeği verir (perideipnon) ve bir ay boyunca koyu elbiseler giyerek, yas tutar. Yunanda, ölüler kirli kabul edildik­leri için, ölü yakınları ve ziyaretçiler te­mizlenmenin zorundadırlar. Çünkü şöyle veya böyle ölüyle temas etmişlerdir. Kir­lenmeden temizlenme yolu, kesilen kur­banın kanının ellerdeki kanı temizlemesidir. Su da aynı temizleme işlemini yap­maktadır. Bazı bitkiler de aynı amaçla kullanılmaktadır.

Klâsik Yunan'da, ölü mezarları, bu kir­lenme korkusu ile şehir duvarlarının dışı­na yapılmaktadır. Bu mezara ölü, öbür dünyada ona yardımcı olması için, aile eşyaları ile gömülmektedir. Cenazenin gömülmesinden dokuz gün sonra ölü ya­kınları mezarın başına gelerek süt, bal, şa­rap, vs. gibi birtakım yiyecekler sunmakta (Enagismos) ve bunların ölü tarafından yendiğine inanmaktadırlar. Milâdi II. asırda bu inançlarla Lucien’in alay etmesi, Yunanlılar arasında bu uygulamanın de­vam ettiğinin canlı bir göstergesidir. Yine eski Yunanda bazı günler ölülere adan­mıştır. Ölülerin bu bayramlara iştirak et­tiğine inanılmaktadır. Mısır'da da ölüler gömülmektedir. Mezarda ölünün sadece vücudunun barındı­ğına, mezarın, yaşayanlar dünyası ile, ölüler dünyası arasında bir bağ görevi yaptığına inanılmaktadır. Aşağı gökle yukarı gök arasında ölü ruhlarının, yıldız­lara karışarak onların ebedi hayatına işti­rak ettiklerine de inanılmaktadır. Eski İmparatorluğun nihayetinden itiba­ren, bütün sosyal sınıflara yayılmış olan “güneş doktrini”ne göre, ölülerin yargı­lanmasından sonra, güneş dünyasına kabul edilen kral, Tanrı Ra'ya, semavi seyahatında refakat etmektedir. Mutluların ikameti, göğün doğusunda yer almak­tadır.

Akdeniz Antikite topluluklarında ölünün vücudunu koruma endişesi, dikkat çek­mektedir. Bu nedenle ceset mezara dini merasimle konulmaktadır. Tarih öncesi dönemden beri ceset, kefene sarılmış veya bir tabuta konmuştur; onun yanına içinde yiyecek olan vazolar konularak gömül­müştür. Buradaki inanca göre, cesetle-ruh, ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı­dır. İyi bir hayat için cesedin korunması gerekir. Diğer yandan ruh, takdim edilen bir takım takdimelerden yararlanır. Bu düşünce, ölülerin gıdalandıkları fikrini geliştirmiştir.

Eski İmparatorluktan itibaren güneş dokt­rini, cesedin “Temizlenme çadırında”, Tanrısal dünyaya girebilmesi için arınma­sını gerekli kılmıştır. Cenaze töreninden önce, cesed, yeniden canlandırıcı bir ban­yo'ya uzatılmış, temizlenmesi için, iki işa­ret taşıyan bir küpün üzerine oturtul­muştur.

Daha sonraki dönemlerde Osiris doktri­ni ile bu fikirler genişletilmiş ve takviye edilmiştir. Cenaze töreni tamamlanınca ölü, yargılamadan haklı çıktıktan sonra, güneş kayığmm içinde yeraltı dünyasına geçer ve lalou tarlalarına ulaşır. Orada öl­dükten sonra yaşama, kesin olarak garanti edilmektedir. Bunun için Mısır'da, mükemmel mezarlar yapılmış ve cesed mumyalanarak oraya konulmuştur. Bu­nun amacı, ölünün yeryüzünde tanıdığı bütün şeylerden edebiyyen yararlanma­sıdır. Mısırda ilk mumyalama işlemi, Osiris’in vücudu üzerinde yapılmıştır. Bu da, Tanrı Osiris'e yeni bir hayatı tanıma fırsatı vermektedir. Daha sonra mumyala­ma işlemine değişik sosyal sınıflarda de­vam edilmiştir. Mumyalama işlemi, zen­gin ve itibarlı ailelerde daha zengin bir muhteva taşımaktadır. Mezarlar, kayaların içine kazılmış ve bir­çok madde, mezara konmuştur. Çünkü ölünün yaşaması için bunlara gerek du­yulmuştur. Genelde mezarlar, Nil’in batı sahiline kazılmış ve güneşe doğru yönlendirilmiştir. Yeni krallık döneminde kralların mezarları, dağlardan tabii pira­mitlerle şekillenmiştir. Mısırda mezar, “ebedilik evi” dir. Ölü, orada gerekli herşeyi bulmalıdır.

Cenaze merasimi mumyanın mezara ka­dar taşınması ile başlamaktadır. Oyma mezar, bir kayığın üzerine konmuştur. Nil geçildikten sonra, öküzlerin çektiği kızak üzerine mezar konmaktadır. Mezara ko­nulduğu yere kadar birçok, buhur yakıl­maktadır. Mezarın girişinde, panter elbi­sesi giyen rahip dikeltilmiş olan mumya üzerine, gözlerin ve ağızın açılması mera­simini icra etmektedir, Ölünün eşinin ve­dalaşmasından sonra, mezar yerine konur ve yanına ölünün eşyaları yerleştirilir. Cenaze merasimi tamamlanınca, ölünün ailesi ve davetliler mezarın üzerinde müş­terek bir yemek yerler. Muhtemelen bu yemek, ölüye beslenme imkanı vermek için icra edilmektedir. Hind dinlerinde de ölülere çok özel mera­simler düzenlenmektedir. Genelde Güney Hint kastları ve Lingayet mezhebi dışın­daki bütün Hindular, ölülerini yakmakta­dırlar. Ölü, odun yığını üzerine konularak yakılmaktadır. Geride kalan kemikler, saklanır ve küller Ganj nehrine atılır. Ölü yakma geleneği Budizm'de de devam et­mektedir. Sadece Seylan'da Budistler ölülerini gömmektedirler. Budistler, Budda’nında cesedinin yakıldığına inan­maktadırlar. Aynı uygulamanın Çin'de ve Japonya'da olduğu görülmektedir. Muh­temelen bu Budizmin etkisiyle olmuştur. İran dinlerinin ölüye yaklaşımı daha fark­lıdır. Ölü murdar sayıldığı için Zerdüştiler ölü cesetlerini toprağa gömmezler. Ölüyü ateşte yakmak da ateşe saygısızlık olarak kabul edilir. Zerdüştilikte ölüler “sessizlik kuleleri” denilen yüksek kule­lere çıplak olarak konur. Ölü cesetleri bu­rada yırtıcı kuşların yemleri olmaktadır. İlâhi dinlerin ölüye yaklaşımı daha farklı­dır. Meselâ Yahudilikte cesed yıkanır, ke­fenlenir ve teskere üzerine yatırılır. Tarihi gelişim süreci içinde Yahudiler de ölüle­rini tabut içinde mezara koymaya başlamışlardır. Mezara konan tabut üzerine herkes toprak atar ve bu esnada Tev­rat'tan dualar okunur. Defin merasimin­den sonra mezar mümkün olduğunca ça­buk şekilde terkedilir. Bu cemaatin, ölüye sorgu soran meleklerin sesini duymama­ları içindir.

Hıristiyanlarda başlangıçta Yahudi gele­neğini uygulamışlardır. Ölmekte olan ki­şiye “son yağlama” yapılır ki bu bir nevi kutsamadır. Daha sonraki dönemlerde cenaze merasimine yeni unsurlar ilave edilmiştir. Ölü yakınları siyah elbise gi­yerler. Tabut kiliseye götürüldükten sonra burada toplu ayin yapılır ve rahip dua eder. Tabut üzerinde son tövbe işlemi yapılır. Kilise ayininden sonra mezarlığa gö­türülen cenaze başında İncil'den pasajlar okunur ve tabut ile birlikte ölü toprağa verilir.

Yahudi ve Hıristiyan kültüründe ölü yakma işlemi pek görülmez.

İslâmiyette de ölü için yapılan işlemler vardır. İslam örfünde ölüyü bekletmek doğru değildir. Ölü en kısa zamanda defnedilmelidir. Ölmek üzere olan kişiye, kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet getirtilir. Başında Kur'an-ı Kerim okunur. Ölen ki­şinin yakınları, ölünün akrabalarını ve dostlarını ölümden haberdar ederler. İslâmiyette cenazeye iştirak, ölüye yapılan son hizmet olarak telâkki edilmiştir. İslâmiyette de ölünün yıkanması önemli­dir. Yıkanan ölü, kefenlenir ve öylece top­rağa verilir. Savaş şehitleri yıkanmadan gömülür. Ölü yıkama işi, erkekler de er­kek tarafından, kadınlarda kadınlar tara­fından yapılır. Su olduğu zaman ölüye abdest aldırılır, su olmadığı durumda ise teyemmüm yaptırılır. Ancak ağza ve bu­runa su verilmez, mesh edilir. Ölü, ılık ve sabunlu su ile iki defa yıkanır. Kefenler erkek ve kadınlar için farklılık arzeder. Erkek İçin üç, kadın için beş par­çadan oluşur. Ölü kefenlendikten sonra, güzel kokular sürülür. Kefenleme işi bittikten sonra, cenaze na­mazı kılınır. Şehitlerin cenaze namazı kı­lınmaz. Ancak Hanefi Fakihleri şehidlerin cenaze namazının kılınabileceğini söyle­mektedirler.

Birden fazla cenazenin namazım, tek na­maz olarak kılmak caiz ise de, ayrı ayrı kılmak daha faziletli görülmüştür. Cenaze namazı kılınan ölü, hemen defnedilmelidir. İslâmiyette de tarihi gelişmeler içinde, mezar başında dua etmek, Kur'an oku­mak gibi işlemler yapılmaya başlamıştır. Cenaze defnedildikten sonra, ölü yakınla­rına taziyede bulunulur. Ölünün yakınları ve dostları ölü evini yalnız bırakmazlar. Cenaze evine yemek göndererek, onlara maddi destek verirler. Manevi olarakda teselli ederler.

İslâmiyette ölüm, çok önemli bir sonuç­tur. Her insan ölümü tadacaktır. Ölüyü arkasından hayırla yadetmek gerekir. İslâmiyette insanların, iyi bir insan olarak yaşamaları ve öylece ölmeleri hedef ola­rak gösterilmiştir. Ömrü uzun olup, amel­leri güzel olanlar daima övülmüşlerdir.

 

Cene:

 

Bu kelime Lâtincedeki coena keli­mesinden gelmektedir. Cene, bir veda yemeğini ifade etmektedir. Çünkü İsa, havarilerle yediği son yemekte, ekmeği bölerek havarilerine onu eti olarak, şarabıda kanı olarak takdim etmiştir. Re­form kiliseleri Cene kelimesini, Evharistiya ayinini belirtmek için kullan­maktadırlar. Evharistiya doktrini üzerin­de Luther, Calvin ve Zwingli gibi XVI. yüzyıl reformcularının açıklamaları var­dır.

 

Cennet:

 

Arapça. “bahçe”. Kur'an'da, mümin­lerin öbür dünyada gidecekleri yer ola­rak tanımlanan ebedi mükafat diyarı. İslamda Adn, Me'vâ, Naîm ve Firdevs gibi cennetin birçok kısımları olduğu belirtilir ve inananların takva derecele­rine göre buralara girecekleri vurgula- ' ntr. Kur'an'da cennet, cehennemin tam tersine içinde her türlü nimetin mevcur olduğu ve insan için eza ve ıstırap içeren hiçbir şeyin söz konusu olmadığı mutlak saadet ve mutluluk mekanı ola­rak tasvir edilir, insanların dünyaday­ken tattığı ve tatmadığı sayısız nimetle­rin burada inananlar için hazırlanmış olduğu belirtilir. Cennetteki yaşamın ebedi olduğu vurgulanır. Ayrıca, yeryü­zünde yaratılan ilk insan olan Adem ve eşinin cennete alındıkları, ancak bu­rada Allah'ın iradesine muhalif olarak işledikleri bir suç nedeniyle ilahi takdir gereği yeryüzüne indirildikleri ifade edilir ve insanlar arasında Allah'ın ira­desi doğrultusunda inanıp hayatlarını sürdürenlerin tekrar buraya alınacakları belirtilir. İslam dışı birçok dinsel gele­nekte de çeşitli terimlerle ifade edilen cennet tasavvuru önemli bir yer tutar. Örneğin Hıristiyanlıkta cennet; tanrı, melekler ve kurtulmuş insanların yaşa­dıkları ilahi mekan olarak görülür. Kur­tulmuş kişilerin burada ebedi olma mükafatıyla karşılaştıklarına inanılır. Çin ve Japon Budizminde, erken dönem Budizminin Nirvana düşüncesi bir çeşit cennet tasavvuruna dönüştürülmüştür. Bakınız: Mşunia Kuşta, Edon.

Dinler tarihinde birçok kültür­de cennet inancının varlığını müşahede ediyoruz. İlkel kabilelerde veya bazı yerli halk kültürlerinde cennet özlemi dikkat çekici şekilde işlenmiştir. Meselâ, Brezil­ya'da yaşamış olan Guuranis'lerin cennet inancı, gerçek ve alışılmamış parlaklıkta bir dünyayı temsil etmektedir. O dünyada sefalet, hastalık ve işkenceye yer yoktur, insanlar, daima huzurlu yaşayacakları bir dünya veya mekan özlemi içerisindedir­ler. Bu özlem, Sümerlerde olduğu gibi, güneşin doğduğu yerde tasavvur edilmiş ve bu yere Dilmun denmiştir. Burası yeşilliklerle dolu bir mekandır. Aynı inancı Mısır'da da görüyoruz. Mısırlılar cenneti bir mutluluk adası tahayyül et­mektedirler. Bu adanm gökte, güneş tan­rısı Re ile veya Osiris ile ilişkisi vardır.

Zerdüştilikte'de cehennem ve cennet inancı belirgin bir şekilde yer almaktadır. Cinvat köprüsünden geçenler cennete giderler. Cennet “şarkılar evi” olarak ad­landırılmaktadır.

Yunan düşüncesinde de cennet fikri var­dır. Fakat bu, dünyada gerçekleşmektedir. Buna göre yerden çıkan insanlar, ağaçlı, meyveli bir barış dünyasında yaşarlar. Yunanlılar Hesperides dedikleri bir bahçeye de inanırlar. Eflatun'un devlet isimli eserinde de aslında özlenen bir cen­net hayatıdır.

Antik Roma kültüründe de cennet fikrine rastlıyoruz. Uzakta bir ülke olan “hayat ülkesi” hoşnut olunacak bir yerdir. Dünyanın en eski kültürlerinden birisi olan Hind kültüründe cennet ile ilgili bil­giler vardır. Rigveda'da bu konuda bilgi verilir. Ölümden sonra gidilen Ata­lar yurdundan bahsedilir. Ancak, Hinduizm'de tenasüh inancının bir sonucu olarak, yeniden doğuşlardan kurtulmanın tek çaresi Brahma'ya ulaşmaktır. Sanki cennet hayatı o zaman başlayacaktır. Yine de Hinduizm'de cennet inancı karmaşık­lık arzetmektedir. Bazı kaynaklarda, “bir başka ülkeden” bahsedilir. Bu ülkeye “svarga-loka” yani, “Işık dünyası” veya “Gök” adını verirler; Gerçekten büyük ilahlardan herbiri, kendi özel cennetinde saltanat sürmektedir. Vishnu cenneti, sa­raylarla, bahçelerle, havuzlarla Gandharua'larla (cinlerle) çalman müzik sesleriyle harika bir sitedir. Bu cennete Vaikuntha adı verilmektedir. Shiva, Kailâsa dağında; Krishna, Goloka dağın­da ikamet etmektedir. Brahman ilâhiyatçı­larının gözünde, cennette ikamet geçici­dir. Çünkü bu yerler, evrenin bir parçasını teşkil etmektedir ve dünyanın sonunda Brahma'nın varlığı içinde yok olacaktır. Bütün bunlara rağmen Hinduizm'de ce­hennem, tenasüh çarkı içindeki aşağı do­ğumlarda gerçekleştiği gibi, cennette iyi doğumlarda ve nihayet Brahma'ya ulaş­makla gerçekleştirilmektedir. Budizm'de cenneti Nirvana temsil eder. Çünkü nihai hedef olarak Nirvana göste­rilmiştir.

İlâhi dinler çerçevesinde cennet fikrine yaklaştığımız zaman durum daha net bir hale gelmektedir.

Yahudilikte, iyilerin ebedi kalacağı yer, Eden bahçesidir. Kötülerin kalacağı yer ise cehennemdir, iyiler dirilince, cennette kalacaklardır. Yahudilikte cennet, bir yer­de Eden Bahçesi, [14]Diğer yerlerde dirilmeden önce iyilerin kaldıkları yer, üçüncü olarak, iyi­lerin devamlı kaldıkları yer olarak belir­tilmiştir. Yahudilikte Eden, bütün güzelliklerin bulunduğu bir bahçedir. Burası, iyi amel işleyenlerin gidecekleri bir yer­dir. Yahudilikte, cennet ve cehennem ile ilgili çok önemli bir ilahiyat geliştirilmiş­tir. Bazı Yahudi düşünürleri, “mesihi dönem”e cennet dönemi demişlerdir. Yahu­diler için mesihi dönem, bir kurtuluş dö­nemidir. Bu mutlaka gerçekleşecektir. Bunun için, mesihin gelişini beklemek ge­rekir.

Rabbinik ile Yahudi edebiyatına göre, cennet ve cehennem Tanrı Yehova’nın sa­ğında ve solundadır.

Şifahi dini edebiyatın ürünü olan Talmud, cennet konusunda çok malzemeye sahip­tir.

Hıristiyanlıkta'da cennet inancı Yahu­diliğin izlerini taşımaktadır. Cennet, Yeni Ahit'te bir mükafat yeri olarak geçmekte­dir. Orada dürüstler ikamet edeceklerdir.

Cennet, iman ve doğru bir hayatın so­nunda elde edilebilir. Hıristiyan ilahiya­tında cennet mefhumuna bazı ilaveler ya­pılmıştır. O, insanın hayatıdır. Cennet, İsa'da özetlenen hayattır. Julien Gren şöyle der:

Cennet, Tanrıyı sevmekten başka bir şey değildir.

Cehennem ise, Allahla birlikte olma­maktır.

Yine de yeni Ahit'te ve mektuplarda öl­dükten sonra gidilecek yerlerden birisi cennet olarak belirtilir. Pavlos'a göre cen­net, üçüncü gökte bulunmaktadır. [15]Göklerin melekutu bu dünya krallıklarından farklıdır. Orada sadece doğrular yer alacak, ebediyyen mutlu olacaklardır. [16]Hıristiyanlıkta dünyanın sonunda İsa'nın kuracağı Tanrısal krallıkda bir nevi cennet hayatını hatırlatmaktadır. Çünkü o zaman kurt ile kuzu birlikte yaşayacak, kılıçlar saban demiri olacak ve dünyaya barış ge­lecektir.

İslâmiyette de cennet inancı çok önemli bir yer işgal etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde iyilerin şehitlerin, doğru bir hayat yaşayanların ve Allah'a kulluk vazi­fesini yerine getirenlerin gideceği yer cennettir. İslâmi literatürde cennet ismi, muhtelif şekillerde geçmiştir: Cennet'ün-Naim, Adn, Firdevs, Hüsna, Darüsselâm, Dâru'l-mukâme. Kur'an-ı Kerim'de cennet ile ilgili ayetler, müminleri cennete özen­direcek niteliktedir. Cennetin birçok ni­metleri vardır. Müminler öbür âlemde bu nimetlere ulaşma arzusundadırlar. Kur'an-ı Kerim cenneti muhteşem bir şe­kilde tasvir eder: Üst üste kurulmuş ko­naklar ve melekler[17] den bahsedilmektedir. Rahman süresinde de cennet nimetleri anlatı­lır. Cennetin özelliklerini şöyle sıralayabi­liriz:

1- Lüks ve konfor içinde bir hayat

2- Mükemmel bir huzur ve tatmin

3- Allahla muhatap olmak

4- Maddi şeylerden mükemmel haz almak

5- Ebedi bir hayat

6- Maddi dünyadaki sıkıntılar orada hiç hissedilmeyecektir (Abdest bozma, karın ağrısı vs. gibi)

7- Kin ve nefretin olmadığı bir hayat İslâmi literatürde cennetle ilgili çok şey yazılmıştır. .Cennette müminlerin Allah'ı görmeleri ümid edilmektedir. Bir Mü’min için de en önemli mükafat budur. Aslında tasavvuf ehli,  ibadetleri cennete gitmek için değil, Allanın cemalini görmek için yaptıklarını söylerler. Hakiki kul,  Allah için İbadet eder ve cenneti hak eder. Cen­net, kulluğun nihai mükafatıdır. Cennetle ilgili bazı ayetler.[18]

 

Centaurlar:

 

Eski Yunan mitolojisine göre Thessaly’nin efsanevi halkı. Ixion ve Nephele’nin nesli olan Centaurların yarı insan yarı at oldukları ve Zeus'un onları tanrıça Hera'ya benzer şekilde şekillendirdiği söylenir.

 

Cephisus:

 

Eski Yunan'dakİ bir nehir tan­rısı; Okyanus ve Tethys'ın oğlu.

 

Cer:

 

(l) Eski Yunan'da şiddetli ölüm tanrıçası; Nyx ve Erebus'un kızı ve Nemesis, Aether ve Hypnos'un kız kar­deşi. Fonksiyonu ve görünümü Erinnyelere benzeyen bu tanrıça, Ker ismiyle de bilinir.

(2) İslami gelenekte medrese öğrencilerinin tatil zamanlarında koy ve kasabalara dağılarak topladıklarıyardım.

 

Cerberus:

 

Eski Yunan mitolojisinde ye­raltı alemi yöneticisi Hades’in gözcü köpeği; Typhon ve Echidria'nın oğlu. Cerberus, ejderha kuyruklu Ve 50 ya da 100 başlı bir varlık olarak veya boy­nundan ve sırtından yılanlar fışkıran üç başlı bir ejderha şeklinde tasvir edilir. Onun yeraltı aleminin girişinde bekle­diğine ve oradan kaçmaya çalışan in­sanları yediğine inanılır.

 

Ceres:

 

Roma'nın mısır tanrıçası olan Ceres’in eski kültü, yeryüzü ilahları Liber ve Libera'nın kültüyle ilişkiliydi. Ceres kültü, Yunan tanrıçası Demeter ile özdeşleştirilmek suretiyle Helenleştirildi. Ceres için düzenlenen bir festival 19 Nisan'da kutlanmaktaydı.

 

Cerinthus:

 

MS 1. yy'da yaşayan ünlü Hı­ristiyan gnostik. Dünyanın yüce tanrı tarafından değil, ya bir demiurg ya da meleklerce yaratıldığını savundu. İsa'­nın ise erken dönem hayatında sadece bir İnsan olduğunu, ancak vaftiz oluşu esnasında yüksek bir ilahi güç olan Mesih’in ona indiğini ve bunun çar­mıha geriliş öncesi tekrar ayrıldığını ifade etti. İlk dönem kilise yazarların­dan Iranaeus, Yuhanna'nın İncilini Cerinthus'u reddetmek üzere yazdığını söyler.

 

Cerrahiye:

 

Halvetiye tarikatının en meş­hur kollarından birisi. Nureddin Cerrahi tarafından kurulmuştur. Benliğin çeşitli zevklerden uzak tutulması ve ilahi yardıma ulaşıncaya kadar tanrıdan yardım dilenilmesi esasına dayanır.

 

Cesâro-Papisme:

 

Teokrasinin aksi olan (Tanrının temsilcileri tarafından icra edilen hükümet) Cesaro-papisme, sivil ik­tidarın dini işleri keyfince yönettiği bir re­jimdir. Bu, mutlak egemenlikler altında gerçekleşen ve tanrısal hukuk otorite teo­risiyle doğrulanan bir eğilimdir. Kilise ta­rihi içinde Konstantin’in, Charleman’ın, Charle Quint’in, VIII. Henri'nin, XIV. Lui'nin, Avusturalyalı François Joseph’in, Rus çarlarının v.s'nin saltanatlarını bu konuda farklı derecelerle zikredebiliriz. Modern cemiyetlerde dini ve sivil iktidar­ların ayrılmasına rağmen; her iki iktidarın evlenme, eğitim, adaletle ilgili hudutsuz alan içinde biribirine tesir etme çabasını sürdürdükleri görülmektedir.

 

Cezbe:

 

Tasavvufta vecd ve aşkınlık hali; ekstazi ya da kendinden geçme durumu; Allah'ın kulunu kendine doğru çekmesi, yakınlaştırması. Tasavvuf gelene­ğinde, bir kişinin sürekli zikretmek, ra­bıta kurmak ve benzeri durumlarda bazen kendi varlığından çıkarıldığına ve kendinden habersiz hale getirildiğine inanılır ve bunun Allah'ın ilgili kişiye olan bir lütfü olduğu düşünülür. Cez­beye tutulan kişi bilinçsizce hareket eder, delicesine davranışlar sergiler. Bu halde olan kişiye Meczub denir.

 

Chac:

 

Mayaların yağmur tanrısı. Tanrı Chac, özellikle Yucatan bölgesinde önem taşırdı.

 

Chalchiuhtlicue (Matlalcueye):

 

Azteklerde göl, dere ve diğer tatlı suların tanrıçası; yağmur tanrısı Tlaloc'un ka­rısı veya kızkardeşi.

 

Ch'an:

 

Çin'de Mahayana mezhebinin bir kolu; Budizm ile Taoist tabiat felsefesi­nin karışımından ibaret olan bir dü­şünce sistemi. Bu mezhep Japonya'da Zen olarak da bilinir. Bakınız: Zen Budizmi.

 

Ch'ang-o:

 

Eski Çin dininde ay tanrıçası; tanrı Fin karısı. Mitolojiye göre Ch­'ang-o, kocası I'ın ölümsüzlük iksirini içer. Sonra kocasının korkusundan aya kaçarak oraya yerleşir. Sonunda koca­sıyla barışır ancak ayda ikamete devam eder.

 

Chang Tao-Ling:

 

Günümüz Taoizminin (Halk Taoizminin) gerçek kurucusu. MS 2. yy'da yaşadı ve 8. yy'da tanrılaştırıldı. Onun birçok ilahi öğretiye sahip olduğuna ve ölümsüzlük ilacını hazırla­dığına inanılır. Mitolojiye göre o, sekiz şeytan kralla savaşmış, onları yenmiş ve nihayet karısı ve iki talebesiyle birlikte semaya yükselmiştir. Ona T'ien-shin (ilahi üstat) unvanı verilir. Bakınız: Taoizm.

 

Chantepie De La Saussaye (1848-1920):

 

Leeuwarden'de doğmuş, Bilthoven'de ölmüştür. Utrech'te dinin kaynağı konusunda yaptığı etütten sonra, Bonn ve Tübingen'de staj yapmıştır. Daha sonra, Hollanda Reform kilisesinde papaz olarak çalışmıştır. 1878'de Amsterdam'da kuru­lan dinler kürsüsüne prof. olarak atanmış­tır. Mesleğini Leiden'de sona erdirmiştir. (1899-1916). Onun uzmanlık alanı, “Al­manların Dini Düşüncesi”dir. 1887-1889 yıllarında iki ciltlik “Lehrbuch der Religions geschichte” isimli eserini yayınlamıştır. Yazarın hedefi, Hıristiyan­lık dışı dinlerin etüdü sayesinde öğrenci­lerin imanını sağlamlaştırmaktı. Din ilim­lerini o, üçe ayırıyordu: Birincisi, Din Felsefesi idi. Bu disiplinin alanı, Dinin kaynağı ve özü ile ilgili problemlerin araştırılmasını hedefliyordu. İkincisi, Dinler Tarihi idi. Bu disiplin kendini, insanlığın muhtelif dinlerini incelemeye adamıştır. Üçüncüsü ise, Din Fenomenolojisi'dir. Bu disiplin de diğer iki disiplinin arasında yer almakta­dır. Din fenomenolojisi, görünen dini po­zisyonları incelemektedir. Dinler Tarihi, dinler etüdüne gerekli mal­zemeleri sağlamakla görevlidir. Din fe­nomenolojisi, bu malzemeleri tasnif et­mektedir ve bu tasnifi yapmak için mu­kayese metodunu kullanır. Dinî fenomen­lerin tasnifi ve mukayeseli araştırması bir düşünce çalışmasıdır. Fakat yinede bu ça­lışma, Dinî fenomenlerin özünü ve kaynağını düşünen Din felsefesinden ayrıdır. Kült, doktrinler ve müminlerin davranış­ları, Fenomenolojinin malzemelerini meydana getirmektedir.

Chantepie, dini realitelerin derin anlamı ile ampirik bir temelden hareket ederek ilk fenomenolojik tasnifi yapmıştır. Onun bu çalışması, daha sonraki çalışmalara mo­dellik görevi yapmıştır.

 

Chaplain:

 

Hıristiyanlıkta mahalli olma­yan görevler yapan bir kilise görevlisi. Chaplainler genellikle piskoposlar ya da çeşitli yöneticiler tarafından atanır ve okullar, hapishaneler, askeri birlikler veya elçiliklerde din görevlisi olarak çalışırlar.

 

Charis (Aegle):

 

Eski Yunan sevinç, mut­luluk ve saadet tanrıçası; Hephaestus'un karısı.

 

Chartreux Tarikatı:

 

Köln'lü Aziz Bruno'nun 1084'te Fransa'da Grenoblé bölge­sindeki Grande Chartreuse'de kurduğu tarikat. Chartreux tarikatı manastır içinde toplu hayatla münzeviliği birleş­tirir. Keşişler dua, okuma, yeme ve uyuma sürelerini bireysel hücrelerinde geçirirler. Ancak sabah, akşam ve gece ayinlerini birlikte yaparlar. Sıkı teem­müle yer veren bu tarikatta, tarikata gi­ren keşişlerin kendi hücrelerinde saat­ler süren zihinsel dua ve düşünceyle meşgul olmaları ve sessizliği tercih et­meleri temel prensipler olarak kabul edilirdi. 18. yy sonlarında Carthusian tarikatı mensupları Fransız devrimin­den olumsuz etkilendiler. 1901'de mer­kezleri olan Grande Chartreusa'dan sü­rüldüler; ancak 1940'ta buraya tekrar döndüler. Tarikat birkaç rahibe evine de sahiptir. Bakınız: Bruno.

 

Cherubim:

 

Hıristiyan ilahiyatına göre meleklerden bir grup; toplam 9 sınıftan oluşan meleklerin ikinci sırada yer alan grubu. Bakınız: Melek.

 

Chevalier, Jules (1824-1907):

 

İsa'nın kutsal-yüreği yani Sacré-Coeur adı ile bi­linen Katolik tarikatının kurucusudur. Önce, köylerde Hıristiyanlığı öğretmek gibi bir amaçla ortaya çıkan bu tarikat, daha sonra çok önemli bir Katolik mis­yoner hareketi haline gelmiştir. Chevalier, ciddi bir ilahiyat eğitimi aldıktan sonra, 1851’de rahip olarak göreve başlamıştır. Bourges bölgesinde rahiplik hizmetinde bulunduktan sonra, 1854'de bölge vaizi olmuştur. Sacre'-Coeur (kutsal-yürek) teşkilatım 8 Aralık 1854'de kurmuştur. Papa IX. Pius, 1869'da bu tarikatı katolik bünyeye dahil ettiğini bildirmiştir. Böyle­ce, resmiyet kazanan Kutsal-Yürek teşki­latı, Vatikan'ın da desteği ile dış ülkeler­de misyonerliğe başlamıştır. Malenezya adalarında kutsal-yürek teşkilatı çok önemli misyonerlik faaliyetlerinde bu­lunmuştur.

Chevalier daha sonra, Issoudun'da Marie Louise Hartzer ile birlikte, “Meryemin kutsal yüreği rahibeleri” tarikatını kurmuştur. Rahibeler, kendilerini eğitime, hastanelere ve misyonerliğe yö­neltmişlerdir. Bu rahibe teşkilatı da Vati­kan tarafından 1928'de resmen tanınmış­tır.

Chevalier, ortaçağda ortaya çıkan “İsa'nın kutsal yüreği” fikrini geliştirmiş ve bir teşkilat haline getirmiştir. İsa'nın insanlı­ğa duyduğu sevgiyi yaymaya çalışan bu hareketin çalışmaları, papalık tarafından takdir edilmiş ve Katolik Kilisesine ait bir kült haline gelmiştir.

 

Chloris (Meliboea):

 

Eski Yunan çiçek tanrıçası; Amphion ve Nîobe’nin kızı. Efsaneye göre Apollo ve Artemis onun altı erkek kardeşini ve beş kız kardeşini öldürürler ve bu katliamdan yalnızca Chloris kurtulur. Sonradan Neleus ile evlenen Chloris, ona bir kız ve 12 oğlan doğurur.

 

Chondogyo:

 

Ch'oe Sun (1824-1864) ta­rafından Kore'de kurulan bir dinsel ge­lenek. Panteizme dayalı bir tanrı dü­şüncesini savunan Ch'oe Sun, tanrının her şeyi kapsadığını ifade ederek meditasyon yoluyla tanrı ile birleşmeyi öğretmiştir.

 

Chu-Hsi:

 

(1130-1200) Neo-Konfüçyanizmin kurucusu. Konfüçyen optimizmi yeniden vurguladı ve bütün kainatın Li, yani kural ve düzen temeline dayalı olduğuna inandı. Ona göre bir kişinin tabiatı ya da karakteri onun Li'sidir. Bu da kainatın Li'sinin bir parçasıdır ve bütün insanlarda aynıdır. Fakat her in­sanın Chi'si, yani maddesi ise farklıdır, insanlar arasındaki farklılıklar Chî’nin farklılıklarına bağlıdır. Buna göre, in­sanların görüşleri farklı olabilir, ancak insanlığın temel tabiatı aynıdır; zira hepsi de aynı Li'ye sahiptirler.

 

Chwezi:

 

Kuzey Uganda'da Nyoro kabile­sinin kahraman tanrıları. Onların 19 tanesinden bahsedilir; bunların her biri yağmur, deprem, güneş ve benzeri çeşitli unsurlara atfedilir.

 

Cibt:

 

Kur'an'da, Allah'ın dışında kendi­sine kullukta bulunulan her şeye ve her kişiye verilen isim. [19]Allah'ın otoritesine karşı çıkan ve insanları yö­netme ve yönlendirme iddiasını taşıyan her kişi ya da kurum. Bakınız: Tâğût.

 

Cifr İlmi: 

 

Geleceğe  ilişkin  bilgilere ulaşma yollarını gösterdiği varsayılan sözde-bilim. Cifr ilm'i, sonraları harfler ilmiyle (ilm-i huruf) ve yıldızlar ilmiyle (ilm-i nucum) karıştırılmıştır. Tıpkı Ebced hesabında olduğu gibi, her harfe sayısal bir değer vermek ve kelime ya da ibarelerin buna göre sayısal değerini hesaplayıp geleceği yorumlamak teme­line dayanır. Bakınız: Ebced, Geomansi.

 

Cihad:

 

Gayret etme, çaba sarfetme veya kutsal savaş anlamlarına gelen Kur'ani terim. Allahın dini olan İslamın yeryüzüne hakim kılınması için yapılması ge­reken her türlü gayret ve çaba. Kur'an'da Müslümanlar mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeye davet edilirler. [20]Cihad, yalnızca si­lahla savaşarak yapılan mücadele değil­dir; Allah yolunda yapılan her türlü çaba cihad kapsamına girer. Bu doğrul­tuda kişinin cephede savaşması da bir cihaddır, -Hz. Muhammed’in bir hadi­sinde ifade ettiği gibi- Allah'ın dinine teslim olma açısından kendi kendisine karşı verdiği mücadele de iman ve ci­had, bir Müslümanın hayatında İslamın iki temel öğesidir. Allah'a teslim ol­mayı yaşam tarzı olarak seçen kişi olan Müslüman, hayatı inancını yaşama ge­çirmenin bir mücadele alanı olarak görür. Kendi kendisiyle, diğer insan­larla, toplumla ve doğal çevreyle olan ilişkilerini inancı çerçevesinde düzenler ve bu doğrultuda inancıyla çelişen un­sur ve değerlere karşı mücadele eder.

 

Cimmerianlar:

 

Eski Yunan mitolojisine göre yeraltı aleminin girişindeki mağa­ralarda yaşayan halk. Onların asla gü­neş ışığını görmedikleri ve Troy'dan dönerken Odysseus'un onları ziyaret ettiği söylenir.

 

Cin:

 

Genellikle canavar şeklinde çirkin ve korkunç kılıklı olarak düşünülen, iyi ve kötü tabiatlı olabileceklerine inanılan doğaüstü varlıklar. Kur'an'da cinle­rin dumansız ateşten yaratıldıkları, içle­rinde inkarcılar olduğu gibi Hz. Muhammed'i dinlemeye gelen ve inanan­ların da bulunduğu belirtilir. [21]Ayrıca Kur'an'da, İblis’in cin­lerden olduğu ifade edilir. İslami bir temeli olmamakla birlikte bazı kişi­lerce, cinlerin bazı insanlarla ilişki kurabilecekleri, İnsanlarla evlenebilecek­leri, çocuk sahibi olabilecekleri, insan­ları etkileyebilecekleri ya da insanlar tarafından denetim altına alınabilecek­leri de ileri sürülür. Onların insanlar için imkansız olan birçok şeyi yapabile­ceklerine ve bilebileceklerine inanılır.

 

Cinler:

 

Birçok dinin ortak nokta­larından birisi de Cin inancıdır. Genelde madde dünyasından ayrı bir yapıda kabul edilen Cin'ler, şeytanlarla birlikte, kötü­lüğün yaylaları olarak kabul edilmişler­dir. Fakat bazı Cinlerin iyi oldukları şek­linde de inançlar vardır. Cin kelimesi, Arapça Cinn kökünden türemiştir. Örtmek veya göze görünme­mek gibi anlamlara gelmektedir. Cinler bazı insanların bünyesine girerek, insan­ları mecnun edebilmektedirler. Bunun için mecnun kelimesinin Cin ile alakası kurulmuştur.

Hıristiyan kaynakları dışında Batı'da da cinler üzerinde fikirler yürütülmüştür. Bu bazan “tabiat ötesi” veya “ruh” gibi an­lamlarla ifade edilmiştir. Yunan filozofu Sokrates, kendisini hakikata götüren ci­ninden bahsetmektedir. Daha sonra, Hı­ristiyanlığın etkisi ile Batıda cinlerin, in­sanları, iyi olmayan davranışlara yönelten mânevi varlıklar olarak görülmesi fikri yaygınlaşmıştır.

İlkel kabile kültürlerinde kötü ruh fikri yaygındır. Ancak birçoğunda bunun cin­lerle bağlantısı görülmemektedir. İran dinlerinde kötülüğün temsilcisi Daeva'lardır. İyiliğin temsilcisi ise Ahura'lardır. Bu ikisi arasında ciddi şekilde mücadele vardır. Hinduizm'de de durum aynıdır. İyilik ve kötülük fikri vardır. Hinduizm'de Asura'lar kötülükle içiçedirler. Deva'lar iyiliği ifade ederek sanki Tanrı ile aynileşmişlerdir.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyette de cin inancı canlı şekilde yer almıştır. Yahudilikte cin inancını açık şekilde gö­rüyoruz. Cinlere atfedilen işler vardır. Bunları, Tekvin 32/23'de; Çıkış 4/24-26'da görmek mümkündür. Bazan İsrail’in milli Tanrısı bir cin gibi kabul edilmektedir. 1. Sammuel 5 de durum böyledir. İsraillilerin, yerleştikleri Kenan ülke­sinden de birtakım inançları aldıkları gö­rülüyor. Bunların içinde en önemlisi cin inancıdır. Fakat Yahudilikteki cin inancı­nın kaynağını sadece Kenan'a bağlamak doğru olmaz. İran ve Babil kültürlerinin de bunda payı büyüktür. Eski Ahidin bir­çok yerinde belirtilen hastalık cinleri, ge­nelde Kenan kökenlidir. Hastalıklarla cin­lerin ilişkisi Eyüb kitabının 30/12; 18/13, 3/25; 6/4; 16/12, cümlelerinde ifade edilmiştir.

Yine Yahudilikte, Yehova, gözetleyici Cin Rasad’ın özelliğine sahip olarak gösteril­miştir. [22]Pınar ruhları, yine eski Kenan'dan mülhemdir. [23]İsrail halkı, göçebe döneminde de cinlere inanmıştır. Meselâ, Serafe'lerin [24] çölde İsrail­lileri nasıl korkuttukları nakledilir. Bunlar sayılar 8/5'e göre çölde otururlardı. Cinler hayvan şeklinde tasavvur edilmişlerdir. Meselâ, yılan, cin hayvanı olarak tasavvur edilmiştir. [25]Kötülük unsuru olan cinlere karşı savun­ma ihtiyacı da doğmuştur. Yine bu sa­vunma âdetlerinin büyük bir kısmı, Kenanlıların mirasıdır. Cinler çölde oturduk­ları için çöllerde seyahatta dikkat edilme­lidir. Günah keçisi, çöle salınmalıdır. [26]

Cinlerin sebep olduğu hastalıklara karşı rahipler ve büyücülerden yardım bek­lenmiştir.[27]Yine Eski Ahitte büyücü ustaları vardır. [28]Yahudi peygamberleri, cinlere karşı kurban kes­meyi[29] de kaldırmıştır. Bü­yücülük yapmak Yahudilikte yasaklan­mıştır. Bunu Sayılar 23/23'de görüyoruz. İsrail peygamberleri Yahudi monoteizmini esas alarak, kötülüklerin cinlere bağlı olmadığım; herşeyin Tanrı Yehova'nın elinde olduğunu, açıklamışlardır. Ancak, Babil esaretinden sonra, Yahudilikte Babil ve İran etkisi ile cin inancının yeniden canlandığı görülmektedir. Yahûdi-Hıristiyan düşüncesinin uzantısı olarak Hıristiyanlıkta da cin inancı canlı şekilde varlığını korumuştur. Hz. İsa'nın, delilerdeki cinleri bir tek sözle kovduğu­na dair İncillerde rivayetler vardır. [30] Hıristiyanlığın daha sonraki dö­nemlerinde, cin çıkarmakla görevli bir ra­hipler sınıfı teşekkül etmiştir. Özellikle Katolik Kilisesi vaftiz öncesi cin çıkarma işlemine çok önem vermiş ve cin çıkarma işlemini tafsilatlı şekilde kurallara bağla­mıştır. Batı kültüründe, Hıristiyanlığın yansıttığı cin ve şeytan mefhumları, deği­şik şekillerde ifade edilmiştir. Meselâ, ca­dı tasavvurları ile cinler arasında yakın ilişki kurulmuştur. Cadı tasvirlerinde korkunç bir kadın figürü ortaya çıkmıştır, İslâmiyet öncesi Araplarda da cin inancı vardı. Eski Arap toplumları, çöllerin cin­lerle dolu olduğuna inanmaktadırlar. Özellikle ağaçlar, cinlerin ikamet yerleri olarak kabul edilmiştir. Yine cinlerin, harabelerde ve ıssız yerlerde oturduklarına inanılmıştır, Bazan da cinlerin hayvan şekline girdikleri görülmektedir. Cinlerin ençok göründükleri hayvan, yılandır. Bu düşüncenin yahûdilikten Araplara oradan da İslâmi kaynaklara girmiş olması müm­kün görülmektedir. Araplar da cinlere iyi şeyler isnat ermezler. Tüm kötülüklerde, ölüm olaylarında, ateşli hastalıklarda, sa­rada ve salgın hastalıklarda cinler rol oynamaktadır.

Cinlerin neden olduğu tüm kötülüklere karşı, Araplar muska kullanmaktaydılar. Eski Arap inancına göre, cinlerle dostane ilişkiler kurmak'da mümkündür. Bazı Arap kabilelerinin, cinlerle cinsel ilişkiden doğduğuna inanılmakta'dır. Meselâ Te­mim kabilesinin böyle olduğu söylenir. Araplarda, yeni bir su kuyusunun kazılmasında cinlere kurban takdim edilmek­teydi. Bu kurban hikayesi, Arapların cin­lere taptığı sonucunu doğurmaktadır. Ni­tekim, Kur'an-ı Kerirn'de Sebe süresinde “belki onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu on­lara inanmıştı”[31] buyrulmuştur. Yine Cin süresinde “insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınır­lardı da, onların taşkınlıklarını artırırlar­dı”[32]. Yine En'am, 100'de ve Saffât 158'de, eski Arapların cinlerle olan ilişki­lerinden bahsedilmektedir. İslâmî dönemde de cinlerden bah­sedilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de müstakil bir süre, Cin Süresi ismini almıştır. Bu sürenin Mekke'de, peygamberliğin 5. ve 6. yıllarında nazil olduğu kabul edilmektedir. Kur'an'da takdim edilen cin tasavvuru şu şekilde ifade edilmiştir: Cinler göklerden haber çalmak için göklerde do­laşan varlıklardır. Kafir ve Mü’min olanla­rı vardır. Cinlerin olağan üstü güçleri olduğuda kabul edilmektedir. Nemi süre­sinde belirtildiği gibi, cinlerden bir ifrit Hz. Süleymandan Saba kraliçesinin tah­tını getirme izni ister. Cin, kendisi için bu işin çok kolay olduğunu söyler[33]. Hz. Aişe'nin rivayet ettiği bir hadise göre Kur'an’ın son iki süresi olan Nas ve Felak sûreleri, peygamber tarafından cinlere ve nazara karşı kullanılmıştır. Bu bir anlam­da şeytanların ve cinlerin kötülüklerine karşı bir korunma hareketini doğurmuş­tur. Böylece cinlerin kötülük yapabile­cekleri fikri gelişmiştir. Kur'an-ı Kerim'de, cin inancı ile şeytan inancı arasındaki ay­rılık ve yakınlık kolayca çözülecek bir ko­nu değildir. Çünkü cinler için söylenen­lerle, şeytanlar için söylenenler bazan aynı şeylerdir. Meselâ, Neml: 210-221; Sâffât: 6-8; Hicr: 17; Enbiya:82; Sâd:36; Meryem:86; En'am: 128'deki ayetler cin ve şeytanlar arasındaki paralelliği göster­mektedir. Bunun için bazı araştırmacılar şeytanların, kötü cinlerin özelliklerini be­lirttiklerini söylemişlerdir. İslâmiyette iyi ve kötü cin tasnifi görülmekle beraber bu, Mü’min ve kafir ayırımının bir sonucu­dur. Bu ayırım, mahşerde insanlar gibi cinlerin de hesap vereceklerini anlat­maktadır. Mü’minler, Allah'dan başka kimseden korkmamalıdırlar. İhlasa ermiş kulların üzerinde ne şeytanların ne de cin­lerin hiçbir tesiri olamaz.

 

Cina (Jina):

 

Sanskritçe. “fatih”, “muzaffer”. Hint geleneğinde dinsel lider ve önder­ler için kullanılan bir unvan. Cina la­kabı özellikle Caynizmin 24. Cinası için kullanılır. Caynizm, ismini cina'dan almıştır. Bakınız: Caynizm.

 

Cistercian Tarikatı:

 

1098'de Molesmalı Robert tarafından kurulan bir Hıristi­yan tarikatı. Robert, Benediktin kural­larına aslına uygun bir şekil vermek amacıyla bu hareketi kurdu ve 12. yy'da bu tarikat hızla taraftar topladı.

 

Cizin:

 

Maya dininde deprem ve ölüm tan­rısı; yeraltı ülkesinin ve ölülerin yöne­ticisi.

 

Cizvitler (Jesuitler):

 

16. yy'da Aziz lgnatius Loyola tarafından kurulan Katolik tarikat. “İsa'nın Dostları” adıyla da bi­linen bu tarikat mensupları eğitim, misyonerlik ve yardım çalışmalarıyla tanınır. Fakirlik, iffeti ilik ve tarikat kurallarına ve liderine sadakat tarikat üyeleri tarafından sıkı sıkıya bağlanılan temel kurallardır.

XVI. yüzyılda Luther’in baş­lattığı reform hareketlerine karşı, Katolik Kilisesi bünyesinde, Katolik prensiplere sıkıca bağlılığıyla belirginleşen Karşı - Re­form hareketlerinin çağdaşı olan Cizvitler, bugüne kadar varlıklarını sürdürebilen en önemli Katolik tarikatıdır. Tarikatın kuru­cusu Aziz İgnacio de Loyala'dır. Bir İs­panyol subayı olan İgnacio, kendini dine vermiş ve insanların İsa'ya bağlanabilme­leri için “Manevi Değerler” (Exercitia Spiritualite) isimli kitabını yazmıştır. Paris Üniversitesi'nde tanıştığı altı genç bu ki­tabı hayat tarzı olarak seçmişler ve uygu­lamışlardır. Bu gençler 15 Ağustos 1534'de Pariste toplanarak “Bekaret - Yok­sulluk - Kudüs'e Hac” gibi prensipler üzerine and içerek, Hac görevini ya­pamadıkları takdirde, Papanın vereceği bütün görevleri yapacaklarını söylemiş­lerdir. Tarikatın üstadı olan İgnacio 1359'da tarikatın (jesuites) teşkilat yönet­meliğini hazırlamıştır. Papa III. Paulus 27 Eylül 1540'da resmen bu metni onaylaya­rak, Katolik kilisesince meşru kabul et­miştir.

Militan bir dindarlığı hedef olarak seçen Cizvitler “İsa'nın Arkadaşları=Jesuites”, adı altında faaliyet göstermişlerdir. Zahidane ve militan bir yaşam tarzını ha­yat düsturu haline getirmişler ve zorunlu oruç, nedamet duaları ve özel elbise giy­me gibi uygulamalara önem vermemiş­lerdir. Merkezi bir teşkilat kurarak, üyele­rin sağlam ve samimi olduklarının denen­mesi gibi uygulamalara çok önem vermiş­lerdir. Kadınların Cizvit teşkilatına alınmamasına karar vermişlerdir. Tarikatte, üstlere özellikle Papa'ya, tam bir teslimi­yet istenmektedir. Tarikatın mensupları kültürlü insanlar olduğu için, taassuptan uzak ve esnek karakterlidirler. Bunun için misyonerlikte oldukça başarılı olmuşlar­dır. Dominiken ve Fransisken tarikatlerinin aksine, bugün Cizvitlerin Vatikan'a bağlı dünyaca tanınmış bir üniversiteleri (Roma-Gregorienne Üniversitesi) bulun­maktadır. Bu üniversitede ilahiyat ağırlık­lı bir program uygulanmaktadır. Vatikan'­da Cizvit öğretim üyeleri için büyük bir pansiyon vardır.

XVI. yüzyıldaki Karşı - Reform hare­ketinin bir ürünü olan Cizvitler, Avrupadaki Reform hareketleri kar­şısında Katolik Hıristiyanlığa bir dina­mizm getirmişlerdir. Cizvitler iki önemli alanda kendilerini göstermişlerdir: Birincisi, Eğitim, İkincisi, Araştırma. Cizvit tarikatı mensupları, çok fedakar insanlardır. İnsanlığa kendilerini adamışlardır. En önemli hizmetleri, gençlere, hastalara, mahkumlara, fahişelere ve askerlere ver­mektedirler. Bu hizmetlerin en önemli hedefi, Hıristiyanlığı yaymaktır. 1556'da tarikatın üstadı olan Ignacio Loyala öldü­ğünde, Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve Amerika'da Cizvit sayısı 1000 kişiydi. 1926'da bu sayı 15.544'e, 1749'da ise, 22.589'a ulaşmıştır.

Cizvit tarikatı papalıktan sürekli maddi ve manevi destek almıştır. Orta Asya ve Osmanlı topraklarında ciddi şekilde mis­yonerlik yapmışlardır. Cizvit misyonerle­rinin Çin'e kadar gittikleri görülmektedir. Tefekkür ve duâ, bu tarikatının en önemli unsurlarıdır. Ayrıca, Cizvitler çok mutevazi insanlardır. Basit bir hayat tar­zını tercih etmektedirler. Hıristiyanlığı yaymak İçin, eğitim ve öğretimi iyi şekil­de kullanmaktadırlar.

 

Cizye:

 

İslam hukukuna göre, İslam devleti sınırları içerisinde yaşayan anlaşmalı gayrimüslimlerden alınan bir çeşit vergi. Cizye’nin yalnızca erkeklerden alındığı, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve din görevlilerinden alınmadığı belirtilir. Erkeklerden alman cizye ise onların askerlik hizmetlerine karşılıktır. Cizye alınan kişiler Müslüman olduklarında, cizye de otomatik olarak düşer. Bakınız: Zekat.

 

Clement:

 

(İskenderiyeli Aziz Clement, y. 150-215)

Hıristiyan teolog. Gnosis ya da bilginin mükemmel Hıristiyanlıktaki temel unsur olduğu konusunda gnostik Hıristiyanlarla uyuşan Clement, tek gerçek bilginin kilisenin inanç esaslarıtarafından önerilen şeyler olduğuna inanıyordu. Ona göre, Logos olan Me­sih hem insan aklının kaynağı hem da insanlığa tanrıyı açıklayandı. Logos, yüce vahyi iletmek için insana dönüş­müştü. Dolayısıyla onun vasıtasıyla in­san ölümsüzlüğü tadabilir. Ayrıca Clement, kutsal metin yorumlarında alegorizmi yeğleyen bir teolog olarak da dik­katleri çeker. Papa VIII. Clement (1536-1605) yazılarındaki bazı ortodoks olmayan düşüncelerinden dolayı İsken­deriyeli Aziz Clement’in ismini Martiroloji listesinden çıkarmıştır.

 

Cluny Ekolü:

 

10. yy'da, manastır ve keşiş­lik kurallarının gözden geçirilerek asli yapısına döndürülmesi söylemiyle Av­rupa'da ortaya çıkan bir Hıristiyan tari­kat akımı. Cluny ekolüne mensup ke­şişler, İslama karşı polemik türü eserle­rin yazılmasında ve İslama karşı yazılan bası Arapça kitapların çeşitli Batı dille­rine aktarılmasında önemli rol üstlen­mişlerdir.

 

Cocytus:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu.

 

Codex Cumanicus:

 

Hıristiyanlığı kabul eden Türk boyu Kumanlardan (Kıpçaklardan) kalma sözlük ve metin derlemesi. 1303 tarihinden kalma 82 sayfalık bir metindir.

 

Codo:

 

Japon Budist mezhebi.

 

Codrington:

 

(R.M. Codrington, 1830-1920)

Anglikan rahip ve antropolog. Malanezya toplumu ve kültürü üzerine birçok çalışma yapan Codrington, di­nin menşei tartışmalarında “mana” kavramını ön plana çıkarmaya çalıştı.

 

Colossus:

 

Rodos'taki tunçtan yapılmış yaklaşık 30 metrelik dev güneş tanrısı Helios heykeli; dünyanın yedi harika­sından biri.

 

Comus:

 

Eski Roma'nın yeme içme tanrısı.

 

Concordia:

 

Eski Roma'nın birlik beraber­lik, barış ve uyum tanrıçası.

 

Congregationalism:

 

Yerel kiliselerin ba­ğımsızlığına ve otonom yapıya sahip olmasına dayalı kilise politakasmı be­nimseyen sistem. Bu sistem kilise yapı­sının asli şeklini temsil etmeyi üstlenir. Bununla birlikte modern Congregati­onalism, Reformasyon çağından itiba­ren ortaya çıkmıştır.

 

Consus:

 

Eski İtalya'nın toplantı ve konsiller tanrısı. Bu tanrı, Yunanlılarca Poseydon Hippios, Romahlarca ise Equetrian Neptune diye adlandırılmıştır. 21 Ağustos ve 15 Aralık onun festival günleriydi.

 

Copia:

 

Eski Roma'nın zenginlik ve bolluk tanrıçası.

 

Corpus Christi Bayramı:

 

Batı kilisesinde, Teslis Pazarı (Trinity Sunday) sonrası Perşembe günü kutlanan, Evharisti anma bayramı. Bu bayramın kutlanması büyük ölçüde Aziz Juliana'nın (ö. 1258) etkisiyle olmuştur. Papa IV. Urban, 1264'te bunun kutlanmasını emretmiş ve 14. yy'dan itibaren Batı kilisesince yaygın olarak kutlanmaya baş­lanmıştır.

 

Coyote:

 

Kuzey Amerika yerlileri arasında inanılan bir şeytani soytarı figür. Montana’nın Sioux yerlileri onun atları bulduğuna inanırlar. Ayrıca o, bir halk kahramanı olarak da görülür.

 

Creationism:

 

Bakınız: Yaratılışçılık.

 

Crimisus:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu.

 

Cronos (Kronos):

 

Eski Yunan'da yeryüzü ve zaman tanrısı; bir titan; Uranüs ve Gaea'nın en küçük oğlu; Hades, Hera, Hestia, Demeter, Poseidon ve Zeus'un babası. Onun, kız kardeşi Rhea ile ev­lenmiş olduğu söylenir. Cronos, kendi­sinin yerine geçmelerini önlemek içinoğullarını yutmuş, ancak Hera (bir ri­vayete göre de Rhea) yerine bir taş koymak suretiyle kardeşi Zeus'u kur­tarmıştır. Böylelikle Zeus, onun yerine yüce tanrı olunca Cronos yuttuğu diğer oğullarını da kusmak zorunda kalmıştır. Sonunda bütün oğulları ona karşı savaş açmışlardır. Cronos, Romalılarca Sa­türn olarak adlandırılır. Bakınız: Rhea, Zeus.

 

Crucifixion:

 

Bakınız: Çarmıha gerilme.

 

Cudi Dağı:

 

Güneydoğu Anadolu bölge­sinde sımak ve Silopi arasında yer alan dağ. Nuh peygamberin gemisinin tu­fandan sonra bu dağın tepesinde karaya oturduğu söylenir. Kur'an'da Nuh'un gemisinin Cûdiye oturtulduğu belirtilir. [34]Buradaki cûdî terimi “verimli mümbit yer” anlamınadır.

 

Cuma:

 

Arapça. “toplantı”. Müslümanların haftalık bir toplantı şeklinde eda ettik­leri haftalık ibadetlerine verilen ad. Kur'an'da, Cuma günü namaza çağrıl­dıklarında inananların çalışmayı bıra­karak bu davete icabet etmeleri ve namazdan sonra tekrar işlerine dönmeleri emredilir. [35]Cuma toplan­tısı, öğle namazı vaktinde küçük yer­lerde bir tek merkezde (Cuma mescitle­rinde), büyük yerlerde ise belirli mer­kezlerde yapılır. Bir araya gelen Müs­lümanlar, hem hatibin haftalık konuş­masında tüm Müslümanları ilgilendiren güncel meseleler hakkında bilgilendiri­lir ve uyarılırlar, hem de birlikte namaz kılarlar. Cuma toplantısında birlikte kı­lınan farz namaz iki rekattır. Ayrıca bu hutbe ve namazın dışında, bir araya gelmiş olan Müslümanlar birbirleriyle kaynaşma, görüşme ve cemaat olmanın kaynaştırıcı havasını teneffüs etme im­kanını da bulurlar.

 

Cumartesi Yasağı:

 

Bakınız: şabat.

 

Cupid:

 

Eski Roma'da tanrıça Venüs'ün oğlu; aşk tanrısı. Eros'un daha zayıf ve yumuşak karaktere sahip bir karşılığı olan Cupid, fazla ciddiye alınan bir tanrı değildi. Bakınız: Eros.

 

Curia Romana:

 

Vatikan'da Papanın yargı yetkisini günlük uygulamalarda kul­lanmasına yardımcı olan çeşitli daire­ler.

 

Cündişâpur:

 

Sasani hükümdarı I. Şâpûr b. Erdeşir (241-273) tarafından ku­rulmuş bir kültür ve felsefe merkezidir. Sasani İmparatorluğu ile Roma İmpara­torluğu arasında I. Şâpûr zamanında ya­pılan bir savaş sonrası, Cündişâpur önem­li bir şöhrete ulaşmıştır. Çünkü I. Şâpûr, Romalı sanatkârlar ve bilginleri buraya yerleştirmiştir. Yine peygamberlik iddia eden Mani, burada I. Behram tarafından öldürülmüştür. Urfa bölgesinde ikamet eden Nesturiler ve Yunan kültür orta­mından sürgün edilen yeni Eflatuncu akımın mensupları Cündi-şâpûr'a geti­rilmişlerdir.

Böylece Cündişâpûr'da Hind, İran, Roma ve Yunan felsefeleri buluşmuş oldu. I. Hüsrev (531-579), Cündişâpûr'da felsefe, tıp ve tabiat ilimlerinin okutulduğu bir mektep açmıştı. Şehir hızla önemli bir ilerleme kaydetmiş ve şöhrete ulaşmıştı. Cündişâpûr okulunda, Aristo ve Eflatun'un bazı eserleri ile Kelile ve Dimne Farsçaya çevrilmiştir. Cündi-şâpur'dakı okulda Aramice öğritimi de yapılmış, Pehlevi edebiyatının en önemli eserleri meydana gelmiştir.

İslâm felsefesinin etkilendiği önemli okul­lardan birisi olan Cündişâpûr, Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular döneminde önemini korumuştur. Özellikle tıp ilmi konusunda her zaman özel bir yere sahip olmuştur. Cündişâpur, Harran okulu ka­dar, İslâm felsefesine de kaynaklık etmiş­tir.

 

Cünüb:

 

İslamda, cinsel birleşme ya da uy­kuda cinsel boşalma gibi nedenlerden dolayı gusül abdesti almak suretiyle yıkanıp temizlenmesi gereken kişi. Cünübluk hali (cenabet) kişinin namaz kılmak ve Kabe'yi tavaf etmek gibi iba­detleri yapmasına engeldir. Bakınız: Gusül.

 

Cüz:

 

Arapça. “parça”. 30 eşit kısma taksim edilen Kur'an'ın her bir bölümü. 20 sayfadan oluşan her cüz ise Hizb adı ve­rilen birbirine eşit 4 kısma ayrılır. Ge­nellikle Ramazan ayında hatim ama­cıyla baştan sona Kur'an'ın okunuşunu dinleyen kişilerin önlerindeki Kur'an'dan okunan yerleri sessizce takip etme­lerine “cüz sürmek” denilir.

 

Congregationalisme:

 

Protestan Kilise prensibine göre mahallî cemaat (Congregation), dünyevî bir kuruluş olan kiliseden daha önemlidir. Bu prensip muhtelif kiliselerce ve özellikle Baptiste kiliselerince titizlikle uygulanmıştır. Fa­kat bilhassa Amerika'da çok sayıda kilise “Congregationalist Kilise” adını almıştır. Yeni bir cereyan “Congregationalist” kili­seleri Reform kiliseleriyle yaklaştırmış ve böylece Dünya Reform ittifakı kurulmuş­tur.

 

Cybele (Cybebe):

 

Rhea, Demeter ve Bona Dea ile özdeşleştirilen Frigya ana tanrıçası. Romalılar onu Magna Mater ve Mater Turrita diye adlandırdılar. Ayrıca o, Ops, Kybele ve Dindymene diye de adlandırıldı. Birçok kaynak Cy­bele ve Attis aşkından bahseder. Cybele'nin şehir surlarını ilk yapan olduğu ve aslanlar tarafından çekilen bir ma­kam arabası sürdüğü söylenir. Bakınız: Dindymene, Kybele.

 

Cyclop (Sayklop):

 

Eski Yunan mitoloji­sinde bahsedilen tek gözlü canavar. Bu canavarların Uranüs ve Gaea'nın oğul­ları ve diğer canavar türü olan Titanla­rın kardeşleri oldukları söylenir. Onla­rın Aetna Dağı'nda yaşadıkları ve Hephaestus'un işçileri oldukları kabul edilir. Cycloplar Önce Uranüs, sonra da Cronos tarafından Tartarus'a atılmışlar, ancak onları buradan Zeus kurtarmıştır. Buna karşılık onlar da Zeus'un üstün tanrı olma mücadelesinde ona yardım etmişlerdir. Sonradan Zeus'un yıldı­rımla Asclepius'u öldürmesi üzerine Apollo, Cyclopları öldürmüştür.

 

Cylleneius:

 

Bakınız: Hermes. Cynthia Diana'nın Eski Roma'daki karşı­lığı; ay tanrıçası.

 

Cypris:

 

Afrodit’in Kıbrıs'taki bir ismi.

 

Cyrill:

 

(Aziz Cyrill, ö. 444.)

İskenderiye ilahiyat ekolünün en parlak temsilcisi; monofizit akımın ve Teotokos fikrinin savunucusu;   Nestoryus'un rakibi. 412'den itibaren İskenderiye patriği oldu. İstanbul patriği Nestoryus'a karşı, Meryem’in Teotokos (tanrı taşıyıcı) ol­duğu fikrini savundu ve Papa I. Celestin'i ikna ederek 430'da Roma'da bir konsil toplattı. Bu konsilde Nestoryus'u mahkum ettirdi. Daha sonra 431 Efes Komilinde Antakya ekolüne ait delegelerin gelmesini beklemeden diyofizit görüş ve Nestoryus aleyhine karar aldı­rarak Nestoryus'u azlettirdi. Buna karşı­lık Antakya ekolü mensubu delegeler sonradan bir konsil toplayarak Cyrill'i azlettiler. Cyrill, teslis ve İsa'nın şahsi­yetiyle ilgili klasik Yunan doktrinini sistematik hale soktu, İsa'nın insani yönünün ilahi yönü içerisinde kaybol­duğunu savundu.

 



[1] Maide: 5/50.

[2] Fetih: 48/26

[3] Bakara: 2/250.

[4] MÖ 6. yy'da yaşayan Vardhamana Mahavira.

[5] Bakara: 2/97, Tahrim: 66/4.

[6] Daniel. 8-12.

[7] Luk. 1, 19, 26.

[8] İbranilerde şeol, Yunanlılarda Hades.

[9] Matta: 5/22, 29, 30; 10/28; 18/9; 23/33; Man 9/43, 45, 47 Luk:12/5.

[10] Petrusun I. Mek. 111,19; İbranilere mek­tup, II. 14; Vahiy, I, 18-20; Matta, XXVII. 52.

[11] Efes. 4,9; I Petr. 3,19.

[12] Müsned, l,297; 306-307.

[13] Müslim, Hac 310-312.

[14] Tekvin 2 ve 3 Bablar.

[15] II. Korintos 12/1-4.

[16] Markos 12/25.

[17] Tevbe: 9/72; Saf: 61/12; Zümer:39/20.

[18] Sâffât: 37/45-47; Tür:  52/23;  Vakıa: 56/18-19,  İnsan: 76/5-6,15-18; Nebe:  78/34;   Mutaffifin: 83/25-28; Gâsiye: 88/14; Ra'd: 13/35-23; Nahl: 16/31, Kehf: 18/31, Meryem: 19/62, Tâ-Ha: 20/76; Fatır: 35/33.

[19] Nisa: 4/51.

[20] Tevbe: 9/20-22, 41.

[21] Cin: 72/4-7, 11-15.

[22] Tekvin 32-23.

[23] Yos: 15/7; 18/7; 19/8; Yez: 15/8.

[24] Sayılar 21/4-9.

[25] Mezmurlar 58/5.

[26] Leviller:16/21.

[27] 1. Kral: 14; 2. Kral: 4/18.

[28] Sayılar: 18/10; Çıkış: 7/11; Daniel: 2/2.

[29] Leviller: 17/7; 2. Kral: 23/8; Hoşea: 12/12; Tesniye: 32/17.

[30] Markos: 9/14-29; Matta: 17/14-18; Luka: 9/37-43.

[31] Sebe: 34/41

[32] Cin: 72/6.

[33] Neml: 27/39.

[34] Hud: 11/44.

[35] Cuma: 62/9-10.