Islam Tarihi - 04 C2 - Index Web
Ç
Çocukluk İncilleri (Infancy Gospels):
Ç
Çalap:
1- Oğuz Türklerinde yüce tanrıya verilen isim.
2- Tasavvuf literatüründe Allah'a atfen kullanılan bir isim; yaratıcı, mevla.
Çarmıha Geriliş:
Hz. İsa'nın, tahminen milâdî 32 yılında, Roma valisi Pontuis Platus zamanında, Yahudilerin baskısı ile çarmıha gerilmesi, Hıristiyan ilahiyatında ve san'atmda çok önemli bir malzeme olarak kabul edilmiştir. Çarmıha gererek ölüm cezası uygulaması İranlılar, Kartacalılar ve Yahudiler arasında icra ediliyordu. Romalılar da bu usulü benimsemişlerdir. Adete göre, çarmıha gerilecek kişi, kendi çarmıhını, infaz mahalline kadar taşırdı. Çarmıhın dikey kısmı, daha önceden hazır olurdu. Çarmıha gerilecek kişi, soyulup, kollan iki yana uzatılır, kirişe bağlanırdı veya bileklerinden çivi ile çakılırdı. Kiriş, çarmıhın direği seviyesine yükseltilirdi. Ayaklar, direğe sıkıca bağlanır veya çivilenirdi. Çarmıha gerilecek kişinin başının üzerine, suçlunun adı yazılı bir levha asılırdı. Suçlu, büyük ihtimalle, yorgunluk, kan kaybı veya kalb krizi ile ölürdü. Şok ve diğer şekilde ölümler de olurdu.
Çarmıha gerilme cezası, daha çok dini ve siyasi suçlulara yönelik olarak uygulanıyordu. I. Constantinus, Hz. İsa'ya saygı için, M.S. 337 yılında çarmıh cezasını uygulamadan kaldırmıştır. İncillerde İsa'nın çarmıha geriliş hikayesi, detaylı şekilde anlatılır: İsa talebeleriyle birlikte müşterek yemek yerken yakalanır, kırbaçla dövülür. Romalı askerler, İsa'ya kırmızı renkli bir elbise giydirirler ve İsanm başına dikenlerden “Yahudilerin kralı” diye bir taç koyarlar. Önünde alay ederek diz çökerler. İsaya, hakaret ederler ve çarmıha götürürler, Golgota denilen yerde çarmıha gererler. İsa'nın başı üzerine de “Yahudilerin kralı İsa budur” diye bir yafta asarlar.[1]
İlk Hıristiyanlar için İsa'nın çarmıhı çok dehşet verici bir durum arzetmektedir. Hıristiyanlar V. yüzyıla kadar çarmıhın tasvirini yapmadılar. Bu konuyu simgelerle hatırladılar.
Hıristiyanlık ilk yıllarda Hz. İsa'yı kuzu figürü ile sembolize etti. V. yüzyılda Haç görünmeye başladı. Çarmıh hadisesini temsil eden Haç ortaya çıktı. Milâdi VI. yüzyılda, İsa'nın çarmıhtayken tasvirleri yapıldı. Bu tasvirlerde İsa, gözleri açık, ölüme karşı mağrur bir edâ ile taşıdığı ulûhiyeti gösterir şekilde tasvir ediliyordu. IX. yüzyılda, Bizans sanatında, İsa gözleri kapalı, ölü vaziyette tasvir edilmiştir. Burada vurgulanmak istenen, Tanrının insan bedenine bürünüş vasfıydı. Bu anlayış, Hıristiyan sanatında ikonların oluşmasını sağladı. İlk Kompozisyonlarda Meryem Ana ve Aziz Yuhanna yer alırken, daha sonra, İsa ile çarmıha gerilen, biri tevbekâr iki hırsız resmedilmeye başlandı. Daha sonraki dönemlerde, bu kompozisyona Mecdelli Meryem de girmistir. Çarmıh olayının tasviri, Hıristiyan sanatında çok önemli bir yer tutarak yaşamaya devam etmiştir. Hz. İsa'nın çarmıha gerilişinin teolojik yönden önemi, Hıristiyanlık için, kefaret özelliği taşıması ve Çarmıhta İsa'nın, kendisini insanlık için feda ederek Adem’in işlediği ilk günahı temizleyen “Yeni Adem” şeklinde yorumlanmasıdır.[2]
Çan:
Eski Mısır, Yunan ve Roma kültleri yanı stra uzak doğudaki şintoizm gibi çeşitli geleneklerde, tanrıları uyarmak, kötü güçleri kovmak, dini ayin ve törenleri düzenlemek ve benzeri amaçlarla kullanılmıştır. Şintoizmde çan, mabet girişinde çalınır. Hıristiyanlıkta çanın Kartaca'da kullanılışıyla ilgili ilk bilgiler 6. yy'a aittir, öte yandan Roma'da Papa Sabiniamus'un 604 yılında çan kullanımını Batı kilisesine soktuğu belirtilir. Doğu kiliselerinde ise çan 9. yy'dan itibaren kullanılmaktadır.
Çapel (Chapel):
Kilise yerine tapınmak için kullanılan yer; büyük bir kilisenin bir bölümü ya da bir kurum veya herhangi bir binanın tapınmada kullanılan bölümü (örneğin bir hastane ya da üniversitenin Çapeli gibi).
Çarmıha Gerilme:
Hıristiyan geleneğine göre İsa Mesih’in iki hırsız arasında haça gerilerek öldürülmesi olayı. İncil yazarlarının dördü de bu olaydan bahsederler. Çarmıha gerilme adetinin Romalılarca kölelere karşı zaman zaman uygulandığı ve imparator Konstantin’in bunun bir ceza olarak uygulanmasını yasakladığı söylenir. Öte taraftan Kur'an'da İsa'nın gerçekte çarmıha gerilmediği ve öldürülmediği belirtilir; onun vefat ettirildiği ve Allah'ın katına alındığı vurgulanır. Bakınız: Doketizm.
Çarpılmak:
Cin, peri, şeytan, ifrit, kara büyü, sihir ve benzeri güçlerin etkisinde kalarak bunlardan olumsuz etkilenme hali. İslamda batıl bir İnanç olarak nitelenen çarpılmak tasavvuruna dünyada mevcut olan birçok inanç sisteminde yer verilir. Şamanizm gibi bazı gelenekler bunu, doğaüstü güçlerle trans halinin sağlanması açısından olumlu bir durum olarak görürken, diğer birçok gelenekte bu hoş karşılanmaz ve bundan korunma yolları aranır; çarpıldığına inanılan kişilere çeşitli manevi tedavi işlemleri uygulanır.
Çaryâr (Çehardost):
Farsça. “dört dost”. Dört halifeye (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) verilen bir isim.
Çatal Höyük:
Anadoluda bir Néolitik şehirdir. Bu şehir Konya'nın güneydoğusunda, Konya'ya 50 km uzaklıktadır. Çatal Höyük, Anadolunun en eski şehirlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Neolitik medeniyetin doğuş tarihi 7100 yılı olarak tahmin edilmektedir... Dağın batı yamacına kurulmuş olan şehir, Beyşehir gölünden gelen Çarşamba çayından su ihtiyacım gideriyordu. Çevrede tuz gölü ve volkanik dağlar vardır. Bu volkanik kayalardan, bazı aletler ve silahlar imal edilmiş, kolye, bilezik, kemikden İnciler ve boyalı kil gibi eşyalar yapılmıştır.
Çatal Höyük'te ziraat yapılmış, buğday ve arpa yetiştirilmiştir. Şehir sakinleri, arpayı, fiği, mercimeği, bademi, antep fıstığını biliyorlardı.
Sitede sanatkârlık da gelişmiş, çömlekçilik, dokumacılık, oymacılık, mücevher yapımı gelişmişti. Bütün bunlarla birlikte siteye hakim olan dindi. Sitede mevcut olan 139 evin 40 tanesi mabeddi. Mabedler, kutsal hayvanlara vakfedilen av kültlerini gösteriyordu. Bu tapınaklar, kuzey-güneye yönelmiş vaziyettedir ve Pars kabartmalarına sahiptirler. Ayrıca, akbaba resimleri de vardır, ilk Ana Tanrıça figürünün bulunduğu yerdir. Boğa, erkek gücünü sembolize etmektedir. Aynı zamanda o, bereket ve bolluk alametidir. Diğer yandan Pars, Anadolu'daki ana Tanrıça’nın bir sıfatı olarak kabul edilmiştir. Bu Mabed-şehirde, elliden fazla kadın ve birkaç tane erkek heykeli bulunmuştur. Heykellerin arasında pişmiş çamurdan yapılmış hayvan figürleri vardır. Bu hayvan heykellerinin arasında boğa, yaban domuzu, kedigiller bulunmaktadır. Diğer Neolitik şehirlere nazaran Çatal Höyük, figürler yönünden özel bir önem taşımaktadır. Yine Çatal Höyük dini merkezli bir ticari sitedir. Çukurkent, Erbaba, Suberde gibi başka sitelerde vardı ve bunlarda da Ana-Tanrıça figürleri bulunuyordu. Fakat daha azdı. Bu heykellerin çoğu, hayatın verimliliğine yönelikti. Ana-Tanrıça’nın birçok fonksiyonu vardı. O ana idi, doğuruyordu ve hayat veriyordu. Bolluk ve bereket kaynağı idi. Yine o, Tanrının eşi idi. Onun eşi ise, boğa kılığında, güçlü bir Tanrıydı. Ana-Tanrıça, hayvanların koruyucusu, hayatın hamisi, tabiatın ve avın sahibi idi. Nihayet, Akbaba'nın refakatinde yeraltı dünyası ile ve ölüler dünyası ile aynı oluyordu.
Çatal Höyükte cenaze merasimleri oldukça karmaşıktı. Ölüler evlerde kullanılan yatak, divan veya masanın altına, evin içine konuyordu. Fakat yaygın olan dini uygulama, ölülerin yere gömülmesiydi. Ceset temizlenmiş bezlere sarılmış, kişisel olarak kullandığı eşyalarla birlikte gömülüyordu. Muhtemelen Ölü mekanlarında bırakılmış olan cesetler ise, akbabalar ve diğer et yiyen hayvanlar tarafından parçalanıyordu. Bazı freskler, ölülere hücum eden akbabaları tasvir etmektedir. Çatal Höyük'teki ikonografi, oldukça zengin ve çeşitliydi. Daha sonra, çok sayıdaki gelişmelerin kaynağı Çatal Höyük ikonografisi olmuştur. Meselâ; Ana Tanrıça kültü, komşu ülkelere Anadoludan geçmiştir. Çatal Höyük terkedilirken Hacılar isminde bir başka kültür merkezi gelişmiştir. Daha sonra ise Can Hasan, belirginlik kazanmıştır.
Çelebi:
Osmanlılarda bazı tarikat şeyhleri ve ileri gelenlerine verilen bu unvan, ayrıca şehzade ve çeşitli seçkin kişiler için de kullanılmıştır. Bundan başka Mevlevîlikte şeyhlik makamında bulunan kimse için de bu unvan kullanılır.
Efendi, nazik ve kibar kimselere çelebi denmiştir. Bay ve bey yerinede kullanılmıştır. Bazen de okuma ve yazma bilen kimselere çelebi denmiştir. Osmanlı İmparatorluğunda şehzadeler için çelebi Unvanı kullanılmıştır. İlmiye sınıfına mensup olmayan âlimlere, padişah nedimelerine de çelebi denmiştir. Mevlevi tarikatında, Hz. Mevlanâ’nın soyundan gelen ve Konya Mevlevi dergahında şeyhlik makamını işgal eden post sahiplerine çelebi veya çelebi efendi unvanı verilmiştir. Mevlevi tarikatında ilk çelebi ismini kullanan, Mevlanâ’nın gönül dostlarından Hüsameddin Çelebi (öl: 1284) olmuştur. Bu töre, Mevlevi tarikatında, tarikatların kaldırılmasına kadar devam etmiştir.
Çıkış (Hurûc, Exodus):
Eski Ahit’in ilk kısmını oluşturan Torah'ın ikinci kitabı. Mısır'da tutsak hayatı yaşayan İsrailoğullarının, Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kurtarılışlarını konu edinir.
Exode, çıkış anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Çıkış (Exode) Tevratın İlk beş kitabından birinin adıdır. Bu kitapta Hz. Musa'nın peygamberliği ve İsrail oğullarının Mısırdan çıkışları anlatılmaktadır. Çıkış kitabının ikinci kısmı Sina dağında icra edilen Ahiti meydana getirmektedir. Bu vesile ile kültle ve yaşam ile ilgili muhtelif emirler ortaya konmuştur.
Çıkış'taki anlatımlara göre [3]Çıkış, Yahudi milletinin hayatındaki önemli olaylardan birini teşkil etmektedir. Çünkü, Mısırdaki kölelikten ve baskıdan kurtulmakla İsrail, yeni bir döneme girmiş oluyor, böylece de millet seviyesine yükseliyordu. Daha doğrusu Allah'ın cemaatı seviyesine çıkıyordu. “Haggadah shel pessah”ın ifadesine göre bu Tecrübe, İsraili, kölelikten hürriyete, sıkıntıdan sevince, yasdan bayrama, karanlıklardan aydınlığa götürmüştür. Mucizelerle gerçekleşen Çıkış ve ona refakat eden alâmetler Sina'daki vahyin ilk belirtileri olarak görülmektedir. Sina'daki vahiyde Allah, İsrailin kurtarılmasının temelinde kendini takdim etmektedir. [4]
Bu şartlarda, Midrash’ın, çıkış destanlarının farklı menzilleri ile kuşatılmasına şaşmamak gerekir. Böylece, Kitab-ı Mukaddes tarafından zikredilen her mucize gerçekte, yüksek bir Tanrısal olay dizisidir. Denizin bölünmesi ve on mucizenin gerçekleşmesi gibi. Tesniyenin 16/3'deki ifadesine göre, çıkışın zikredilmesi, Yahudi liturjisinde daima mevcuttur. [5]“Ben sizi Mısır diyarından çıkartan Rabbiniz Allahım. Sizin Rabbiniz olmak için” [6]Kurtuluşun takdisi için, sabah ve akşam duaları vardır. Yemek (Giddüsh)lerden cumartesi ve bayram kutlamalarından sonra çıkış hatırlanmaktadır. Oysa cumartesinin çıkışla bir alakası yoktur. Diğer yandan paskalya, özel bir şekilde çıkışın hatırasına tahsis edilmiştir. Hahamlar geleneği ise, çıkışla, mesihi kurtuluş arasında daima bir paralellik tesis etmiştir.
Çınar:
Eski Yunanlılar, Romalılar, Cermenler, Slavlar, Kekler ve Japonlarca kutsal bir ağaç olarak kabul edilirdi. Örneğin Eski Yunanlıların Zeus çınarı,
Romalıların Capitol'daki kutsal çınarları ve Cermenlerin ise kutsal Wotan çınarı vardı. Bakınız: Dodona.
Çift Yüzlü Balta:
Girit-Minoe geleneğinde kutsal bir sembol.
Çile:
Tasavvufta nefs terbiyesi amacıyla sufilerin her türlü dünyasal arzu, istek ve iradeye elden geldiğince karşı koymaları. Genellikle çile yaşantısı, Çilehane adı verilen özel mekanlarda inzivaya çekilmek suretiyle yapılır. Farsça “kırk” anlamına gelen bir terimden türetildiği söylenen Çile’nin Arapça karşılığı Erbaîn'dir. Çile çekme müddeti tarikatlara göre değişmekle birlikte, genelde Hz. Musa'nın Rabbine 40 gece ibadet etmesinden [7]hareketle bu süre, 40 gün olarak kabul edilmiştir. Bu süre çile çıkarma dönemi olarak adlandırılır.
Çilecilik:
Dinler tarihinde birçok dinde “çilecilik” anlayışı ve yaşayışı görülmektedir. Çilecilik anlayışının doğuşu üzerinde değişik görüşler vardır. Bazı dinlerde doktrin ve dünya görüşü doğrudan dünyayı terke dayanmaktadır. Biz bu dinlere “mistik dinler” diyoruz. Bu dinlerin başında Budizm gelmektedir. Bu açıdan Hıristiyanlığın da başlangıçta, dünya ile iyi ilişkiler kurmaya niyetli olmadığı görülmektedir. Din ve dini cemaatler ve bir cemaatte yer alma, Hıristiyanlık için önemlidir. Orada en önemli şey, iman cemaatine katılmadır. Ailenin ve evlenmenin Hıristiyanlıkta fazla bir önemi yoktur. Hıristiyanlıktaki bu anlayışın en önemli tezahürünü, Hıristiyan manastır hayatı sergilemektedir. Hıristiyan dini teşkilatının görevlilerinin bekar kalmaları da bu zahidane yaşama arzusunun bir göstergesidir.
Hıristiyanlıkta vaftizci Yahya, çöldeki çileli hayatın en canlı modelidir. İsa'nın hayatı ve yaşama tarzı, havarilerin yaşama modelleri, çileciiiğin Hıristiyanlıkta sistemleşmesine yol açmıştır. Hıristiyanlık tarihinde başlangıçtan beri çileciliğin izleri görülmüştür. Erken dönem Hıristiyanlığı içinde kendini gösteren Enkarit hareketi (nefsini tutanlar, İmsak yapanlar=Enkrateia) ve M.S. 144'de ortaya çıkan Markion hareketi, aşın zahidane yaşam' tarzının modellerini oluşturdular. M.S. III. yüzyılda, Mısır ve Mezopotamya yerli kültürlerinin de tesiri ile Hıristiyanlıkta ciddi bir çileci eğilim kendini gösterdi. İşte Hıristiyanlıkta Manastır hareketi böylece doğmuştur. 313 Milan fermanı ile resmi bir boyut kazanan Hıristiyanlık, Roma imparatorluğunda iki koldan gelişme gösterdi. Küise ve Manastır. Roma İmparatorluğu bünyesinde mimari tarzda ilk kilise İnşaatı Milan fermanından sonra kendini göstermiştir. Çileciliğin merkezi olan Manastır hayatı, yine bu tarihten sonra (313) kurumsallaşmaya başlamıştır. Hıristiyanlıkta gerek Katolik ve gerekse Ortodoks kiliseleri bünyesinde çok önemli zahitlik hareketleri kendini göstermiştir. Bu hareketler bazı tarikatlar içinde şekillenmiştir. XII. yüzyılda Fransisken ve Dominiken tarikatları, Katolik bünyedeki büyük zahidlik hareketleridir. XVI. yüzyılda ortaya çıkan Cizvitler, zahitiikle birlikte, eğitim ve öğretim hayatında büyük çaba sarf etmişlerdir. Athos'daki Ortodoks manastır hareketi, Ortodoks bünyedeki zabitliğin belli başlı temsilcisi sayılır. Protestan bünyede görülen puritenlik, Pietizm, Metodist hareketler, Hıristiyan çileciliğinin en aksla boyutlarını sergilemektedir. Yahudi dini hayatında daha sonraki dönemlerde ve özelliklede XIII. yüzyıldan sonra belirginleşen, mistik hareket, hep Kabbala'nın gösterdiği istikamette gelişme göstermiştir. Modern zamanlarda Hasidizm gibi Yahudi mistik hareketlerine rastlanmışsa da, en önemli çileci hareketi çok eski Yahudi Essenilerî, içinde görmekteyiz. Esseniler, bekarlığa, yoksulluğa ve başlarındaki insanlara itaati ana prensip olarak kabul etmişlerdir. 1947'de Kumran'da bulunan “Ölü deniz” yazıtları, Essenilerle ilgili önemli bilgiler içermektedir.
Hind dinlerinde de çilecilik ve zahitlik çok önemli bir yer tutar. Sâdhular tarik-i dünyadırlar, dünya ile alakalan yoktur. Yine Hind dinlerinden Jainizm, çileciliğin doruk noktasını yaşamaktadır. Bunların çıplak gezenleri vardır. Sinekleri öldürmemek için, ağızlarını kapatırlar ve böcekleri öldürmemek için yerleri süpürürler. Yine Hinduizm'deki yoga tekniği, tam anlamı ile bir çilecilik hareketidir. Hind kökenli dinlerden Budizm, mistik bir din olarak, çileciliği hayat felsefesi haline getirmiştir. Bugün güney doğu Asya'da, Kore'de ve Japonya'da birçok Budist manastırına rastlanmaktadır. Budizmin, ana felsefesi, arzuyu öldürmenin üzerine kurulmuştur. Budizme göre tüm ızdırapların kaynağı, arzudur. Bu nedenle tüm arzuları öldürenler ancak Nirvanaya ulaşırlar. Çileci hareketlerin İslâm'daki yeri ise üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. İslâm'da zahidane düşünce, prensipte olmakla beraber; İslâmiyet dünya ahiret dengesini kuran bir dindir. Ahiret adına, fakirliği, dünyayı terki, başkasına muhtaç olmayı, tavsiye ermez. İslâm tasavvufunda, “bir lokma, bir hırka” felsefesi, İslâm'ın önerdiği bir yaşam tarzı değildir. İslâm, halk içinde, Hak ile beraber olma prensibini getirmiştir, islam tasavvufunun mekanları olarak gelişen tekkelerde, bazı zahidlik yolları benimsenmiştir. Bunların başında çilehaneler gelmektedir. Bazı tarikatlar bunu sistemleştirmişlerdir. Çile dönemi, 40 gün 40 gece devam etmektedir. Bazı tarikatlar bu süreyi daha aza indirmektedirler. Azami çilenin müddeti, 1001 gündür. İslâm tarîkatlarındaki bu gibi uygulamalar, muhtemelen başka kültürlerden alınmıştır. İslâmın ilk dönem zahitliği içinde çile uygulamasını göremiyoruz. Bu uygulama XII. ve XIII. yüzyıllarda yerleşmeye başlamıştır. Çilede, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanlardan uzaklaşmak gibi tavırlar görülmektedir, islâm tasavvufunda çilenin hedefi, benliği arındırmaktır. Zamanı iyi değerlendirerek, Allaha kullukta zirveye ulaşmaktır. Kısaca hedef, Allah ile yakınlaşmaktır. İslam tarikatları içinde bazıları çileye farklı anlamlar yüklemişlerdir. Meselâ Mevlevilikte çile, şeyhe, tekkeye ve sâliklere hizmet olarak anlaşılmıştır. Çileyi en sert şekilde uygulayanlar Halvetiye mensupları olmuştur.Bakınız: Asketizm.
Çingene (Gipsies, Gypsies):
Genellikle çeşitli Batı dillerinde çingeneler için kullanılan Gypsies teriminin, Mısırlı anlamına gelen Egyptian'dan gelmesine rağmen, çingenelerin muhtemelen Hindistan'dan gelmiş oldukları kabul edilir. Suriye bölgesinde onlar Doum diye adlandırılır; zira onlar düşük sınıf Dom'larıyla özdeşleştirilirler. Batıda ise kendilerine Rom ve Roman (Romany) adı verilir. Çingeneler kendileri dışındakileri Gace ismiyle isimlendirirler.
Çingeneler:
Hint asıllı bir cemeattir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru bütün dünyaya dağıldıkları düşünülmektedir. Bu dağılma sonucunda Kuzey Hindistan'dan başlayarak XI. yüzyılda İran'a, XIV. yüzyıl başlarında Güneydoğu Avrupa'ya, XV. yüzyılda batı Avrupaya, XX. yüzyılda ise Kuzey ve Güney Amerika'ya kadar gelmişlerdir. Çingeneler genelde, çalgıcılıkla ve maşa, sepet gibi şeyleri yaparak ve satarak geçinmektedirler. Son yıllarda bohça ticaretine önem vermişlerdir. Endüstrileşmenin ve sosyal değişmenin gelişmesine çingeneler de ayak uydurarak, önceleri kullandıkları at arabası ve kağnı gibi nakil vasıtalarının yerini motorlu araçlar almıştır. Göçebe hayatı bu vasıtalarla yapmaktadırlar. Bazı çingene grupları çadırları da bırakarak karavanlarda yaşamaktadırlar. Çingeneler göçebe hayat sürdükleri için, bulundukları ülkenin nüfus sayımına girmemektedirler. Ancak, son yıllarda bunlar da bulundukları ülkenin vatandaşı olmuşlardır. Çingenelerin kendilerine has kültürleri olmakla birlikte, bulundukları ülkenin kültürü ile karışmışlardır. Çingene dilinin esası Hindî Avrupai dildir. Buna kısaca Romani denmiştir. Ancak saf bir çingene dili bulmak mümkün değildir. Diğer yandan çingeneler, bulundukları ülkenin dilini konuşmaktadırlar. Çingeneler genelde yerli halklar tarafından hakir görülmüşler ve suçlanmışlardır. Çingeneler, yerli halkın ihtiyacı olan kalaycılık, mutfak eşyaları satıcılığı gibi bazı meslekleri icra ermişlerdir. Sirk ve lunapark işletenler de vardır. Çingeneler genelde büyük aile tipi sergilerler. Bir çingene ailesi, karı-koca, evlenmiş veya evlenmemiş çocuklardan oluşmaktadır. Daha yaygın olan âdet, evin büyük oğlu ile ailenin birlikte oturmasıdır.
Çingene kültürü uzmanları üç ana çingene kabilesi belirlemişlerdir. Kaldıraşlar-Jitanlar-Mamışlar. Kaldıraşlar, Balkanlar ve Orta Avrupadan gelen ve demircilikle uğraşan çingene grubudur. Jitanlar, İber yarımadası, Kuzey Afrika ve Güney Fransa'da oturan ve eğlence sanatlarında şöhret yapmış çingene grubudur. Mamışlar, gezgin ve sirk hayatı ile uğraşan çingenelerdir.
Çingeneler, geleneksel kurallara sıkıca bağlıdırlar. Birbirlerini tutarlar, kendi aralarında Kris denen bir mahkemeleri vardır. Geleneksel yasalara uymayanlar bu mahkemede yargılanırlar. Bu Mahkemenin verebileceği en kötü ceza, suçluyu topluluktan kovmaktır. Bu mahkemeyi, çingene kabilesinin yaşlıları yönetir. Çingene topluluklarının temeli olan Vitsa'lar, ya ana tarafından ya da baba tarafından gelen ailelerden oluşur. Her vitsanm, kendi reisi ve meclisi vardır. Çingenelerin lider mevkiinde bulunan kralları vardır. Ancak her çingene topluluğunda kral yoktur. Çingene topluluğunda görülen siyasal yönetim mekanizması, kabile reislerinin yardımı ile yürümektedir. Kabile reisleri, ömür boyu görev yaparlar. Bu görev babadan oğula geçmez. Kabile reisinin görevi, mali işleri yürütmek, göçün nasıl yapılacağını belirlemek ve yerel yönetimlerle görüşerek çingene topluluğunun rahatını ve düzenini sağlamaktır. Kabile reisi, kabilenin yaşlılarından istifade eder ve topluluğun en yaşlı kadının tecrübesinden yararlanır. Bu kadına, Phuri Dai denir. Yaşlı kadın gücünü, kadınların aileye sağladığı maddi gelirden almaktadır.
Phuri Dai'ler, bilhassa kadınlar ve çocuklar üzerinde söz sahibidirler. Çingenelerin dini hayatları da önem arzeder. Çingene dini hayatının özelliklerini şöyle belirtebiliriz: Çingenelerin dini hayatları, yaşadıkları ülkenin insanlarının dini inançlarıyla içiçedir. Bunun için özel bir “çingene dini” yoktur. Ancak, uzun bir tarihi geçmişleri olduğundan ve göçebe yaşayarak çok değişik kültürlerle karşılaştıklarından kendilerine bazı değerleri prensip olarak kabul etmişlerdir. Buna göre İslâm dünyasında yaşayan çingeneler müslümanlığı, Hıristiyan dünyasında yaşayan Çingelerde Hıristiyanlığı din olarak benimsemiş durumdadırlar. Bütün bunlara rağmen, çingeneler geleneksel olarak bazı inançlarada sahiptirler. Türkiyede yaşayan çingenelerin bir kısmı, göçebe hayat içinde Alevi zihniyet yapısı içinde bulunurken, bir kısmı da sünni zihniyete yatkın vaziyettedirler.
Gerek Avrupada ve gerekse Türkiye'de yaşayan Çingenelerin yüce Tanrı ve bunun karşısında kötülüklerin kaynağı olan şeytan (O bengh) inancı dikkat çekicidir. Burada üzerinde durulması gereken konu, Çingenelerde yüce Tanrı (Baro Devel) mefhumunun olmasıdır. Kainatı ve tüm âlemi yaratan bu Tanrı'dır. Özellikle Avrupa'daki çingenelerde görülen “Durga” inancının Ana Tanrıça üe sıkı ilişkisi vardır, ona “Büyük Ana” denilmektedir. Yaratıcı ve koruyucu Tanrıdır. Bunun yanında “Yeraltı Tanrıçası” inancı da vardır. Bu aynı zamanda “Kötülük Tanrıçası”dır. Arkasında, cadılar, şeytan ve salgın hastalıklar bulunduğuna inanılır. Çingenelerde, Hıristiyanlıktaki Meryem Ana'ya benzeyen bir “Kara Sara” inancı daha vardırki bu da bir nevi Tanrıçadır. Özellikle İspanya, Portekiz, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden 24-26 Mayıs sonunda Güney Fransadaki “Saintes-Marimes - de - la - Mer”'e gelen çingeneler “Kara Sara” şenliklerine katılmaktadırlar. Bu bölge çingeneler için âdeta bir “Hacı olma” yeridir Ülkemizdeki çingeneler de 5-6 Mayısta Kırıklareli'nin şeytan deresi mevkiinde “Kakava Şenlikleri”ni kutlamaktadırlar. Muhtemelen bu uygulamalarla, Güney Fransa’daki uygulamalar arasında bir bağlantı vardır. Hatta bu tip uygulamaların “ilkbahar şenlikleri” adı ile kutlanan ilk dini ritüellerle de yakinen ilişkisi vardır. Türkiye çingenelerinin her bölgede olmasa da bazı bölgelerde özel ziyaret yerlerinin olduğunu, bu konuda yapılan araştırmalar belirtmektedir. Meselâ, Artvin’in Yusufeli ilçesindeki “Hafız Paşa'nın kabri” bayramlarda çingeneler için ziyaret yeridir. İstanbul Kasım Paşa'daki “Cura Baba Türbesi”, Sulukule'deki “Evliya Ethem Baba”, Çınar dibindeki “Toklu Dede”, Küçük Mustafa Paşa'daki “Cibali Hazretleri”, Tokmaktepe'de “Kandilli Hoca” gibi yatırlar, çingenelerin önemli ziyaret yerleridir. Ayrıca Bursa'da “Göbek Atan Dede” veya “Elekçi Dede” Çanakkale’deki “Kesikbaş Dede” Akhisar'daki “Karaköy Dedesi”de çingenelerin ziyaret yerleri arasındadır. Çingenelerin inanç tarihleri çok karmaşık bir durum arzetmektedir. Bunun sebebi, yazılı edebiyatlarının, dini kitaplarının bulunmayışı ve yerleşik mekana sahip olmayışlarıdır. Çingeneler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları milletlerden birçok şey almışlardır. Bu ise, farklı dini inanç ve kanaatleri beraberinde getirmiştir. Ayrıca, hurafe ve batıl inançlar da çingenelerin arasında yaygınlaşmıştır. Çingene topluluklarında kültür çok geridir. Bu da onların eğitim düzeylerinin düşüklüğünden ve toplumdan dışlandıklarından kaynaklanmaktadır.
Fakat Çingeneler, içinde bulundukları ülkelerin sosyal, kültürel ve hatta ekonomik değişimlerine tâbi olarak, içinde bulundukları topluma entegre olma yolundadırlar. Türkiye Çingeneleri de bu yönde büyük mesafe almışlardır.
Çinvat:
Mecusilikte ölen her kişinin mutlaka geçmesi gereken bir köprü. Bu köprüde kişilerin sevap ve günahları Raşnu tarafından tartılır. O sırada Mitra ve Sraoşa da hazır bulunur. Bu tartma sonunda iyi kimiler bizzat Zerdüşttarafından yönlendirilerek köprüyü rahatlıkla geçerler, kötüler ise Yalan Evi'ne düşerler.
Çivi Yazısı:
Ortadoğuda Eski Çağda kutlanılan bir yazı türüdür. Bu yazı türünün M.Ö. IV. bin yılın sonundan M.Ö. I. yüzyıla kadar birçok kültür tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Çivi yazısı, Mezopotamya'nın güneyinde ve Kaldea'da kullanılmıştır. Bu yazı türü ençok Sümerceyle ifade edilmiştir. Çivi yazısı, resim yazı olarak kendini göstermiştir. Bu yazı türünde eşyalar, resimlerle, sayılar çizgi veya dairelerle, özel isimler ise resimlerle ifade ediliyordu. M.Ö. III. binlerde bu yazıda kullanılan resimler çizgili anlatıma dönüşmüştür. Çizgiler, kil tabletlerin üstüne sivri bir şeyle yazıldığı için, çiviye benziyordu. Halbuki bu yazı türü daha önce kolonlar halinde yukarıdan aşağıya doğru yazılıyordu. M.Ö. III. yüzyıl içinde, yazılar soldan sağa doğru yazılmaya başladı ve işaretler yana geçti. Daha sonraki dönemlerde Mezopotamya'yı işgal eden Akad'lar, Çivi yazısını kendilerine uyarladılar. Akad yazı örneklerine M.Ö: 2450-1850 yıllarında rastlanmaktadır. Bunun en canlı örneğini, Akad hükümdarı Sargon'un yazıları göstermektedir.
Daha sonraki dönemde çivi yazısını Elam, Kassit, Pers, Mitanni ve Huriler kullanmışlardır. Aynı yazıyı Hititlerin de kullandığını görüyoruz.
M.Ö. VII. ve VI. yüzyıllarda Aramca'nın Yakındoğuda kullanılan yaygın ortak dil olması, Fenike yazısının yaygınlaşmasını ve Perslerin siyasi hakimiyetlerini Mezopotamya'da artırmıştır. Bu da çivi yazısının gerilemesine neden olmuştur.
Yine de bu yazı türü dini çevrelerde korunmuştur. Çivi yazısının en son örnekleri M.S. 75 yılma kadar görülmektedir. Çivi yazısı üzerinde çalışan Georg Friedrich Grötefend, Henry C. Rawlinson ve Jules Oppert, bu konuda önemli gelişmelere sebep olmuşlardır. Ancak, çivi yazısı, bütün detayları ile hâla çözülebilmiş değildir.
Çocukluk İncilleri (Infancy Gospels):
İsa Mesih’in doğumu ve çocukluk yaşamına ilişkin kıssaları konu edinen bir dizi apokrif İncil. Bunların Hıristiyanlığın erken dönemine ait oldukları söylenir.
Çukurkent:
Anadolu'da Neolitik çağdan kalma bir yerleşim merkezidir. Beyşehir gölünün doğu sahili üzerinde kurulmuştur. Bu dönemde yapılan kazılar sonucu, bazı aletler, kemikten eşyalar, mücevherler ve üç kadın heykeli ortaya çıkarılmıştır. Malesef elli yıl boyunca bu yerleşim merkezi unutulmuştur. Şimdi çevredeki Erbaba ve Suberde'de bulunan eşyalar ışığında, bu sitenin kültleri belirlenmeye çalışılmaktadır. Çukurkent’in tarihinin M.Ö. 6200 yılları civarını gösterdiği tahmin edilmektedir. Gerçek Ana-Tanrıça kültü M.Ö. VIII. yüzyıldan itibaren Çatal Höyükte ortaya çıkmıştır. Ancak daha sonra yapılan kazılar bu kültün yaygınlaştığını göstermiştir. Çukurkent'te bulunan üç kadın heykelinden biri, yeşil taştan yapılmıştır. Diğeri, kahverengi bir kalkerden yapılmıştır. Üçüncüsü'de kilden yapılmıştır. Heykellerin ayaklan bitişiktir ve boyunlarında bir delik taşıdığı görülmektedir. Bu Ana-Tanrıça heykelleri, bereketi ve bolluğu, temsil etmektedirler.
Çuvaşlar:
Orta Volga bölgesinin en eski halklarından birisidir. Çuvaşlar, Bulgarların, Moğolların ve Kazan hanlığının yönetimi altında yaşamışlar, daha sonra, Rusların yönetimine girmişlerdir. 1990 yılından sonra, Rusya'nın dağılması döneminde yeni duruma uyum sağlamaya çalışan Çuvaşlar, Türkiye ile sıkı ilişkiler içerisine girmişlerdir. Bölgede Türk etkisi böylece yoğunluk kazanmaya başlamıştır. Çuvaşlar Ortodoks Hıristiyanlığı XVI. yüzyılda kısmen benimsemişlerse de topyekün Ortodoksluğu kabul etmiş değillerdir. İslâmiyetin etkisi ile Tek Tanrı inancı güçlü şekilde görülmekle beraber, İslâm inancına girmemişlerdir. Ancak Islâmiyeti kabul edenler de vardır. Şamanik izler görülmekle beraber, Çuvaşların en belirgin dini inançları Tek Tanrıya inanmalarıdır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi