Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 04 C2 - Index Web

Ç.. 2

Çalap:2

Çarmıha Geriliş:2

Çan:2

Çapel (Chapel):2

Çarmıha Gerilme:2

Çarpılmak:3

Çaryâr (Çehardost):3

Çatal Höyük:3

Çelebi:3

Çıkış (Hurûc, Exodus):3

Çınar:4

Çift Yüzlü Balta:4

Çile:4

Çilecilik:4

Çingene (Gipsies, Gypsies):5

Çingeneler:5

Çinvat:6

Çivi Yazısı:6

Çocukluk İncilleri (Infancy Gospels):7

Çukurkent:7

Çuvaşlar:7


Ç

 

Çalap:

 

1- Oğuz Türklerinde yüce tanrıya verilen isim.

2- Tasavvuf literatüründe Allah'a atfen kullanılan bir isim; yara­tıcı, mevla.

 

Çarmıha Geriliş:

 

Hz. İsa'nın, tahmi­nen milâdî 32 yılında, Roma valisi Pontuis Platus zamanında, Yahudilerin baskısı ile çarmıha gerilmesi, Hıristiyan ilahiyatında ve san'atmda çok önemli bir malzeme ola­rak kabul edilmiştir. Çarmıha gererek ölüm cezası uygulaması İranlılar, Kartacalılar ve Yahudiler arasında icra ediliyor­du. Romalılar da bu usulü benimsemiş­lerdir. Adete göre, çarmıha gerilecek kişi, kendi çarmıhını, infaz mahalline kadar ta­şırdı. Çarmıhın dikey kısmı, daha önce­den hazır olurdu. Çarmıha gerilecek kişi, soyulup, kollan iki yana uzatılır, kirişe bağlanırdı veya bileklerinden çivi ile çakı­lırdı. Kiriş, çarmıhın direği seviyesine yükseltilirdi. Ayaklar, direğe sıkıca bağ­lanır veya çivilenirdi. Çarmıha gerilecek kişinin başının üzerine, suçlunun adı ya­zılı bir levha asılırdı. Suçlu, büyük ihti­malle, yorgunluk, kan kaybı veya kalb krizi ile ölürdü. Şok ve diğer şekilde ölümler de olurdu.

Çarmıha gerilme cezası, daha çok dini ve siyasi suçlulara yönelik olarak uygulanı­yordu. I. Constantinus, Hz. İsa'ya saygı için, M.S. 337 yılında çarmıh cezasını uy­gulamadan kaldırmıştır. İncillerde İsa'nın çarmıha geriliş hikayesi, detaylı şekilde anlatılır: İsa talebeleriyle birlikte müşterek yemek yerken yakala­nır, kırbaçla dövülür. Romalı askerler, İsa'ya kırmızı renkli bir elbise giydirirler ve İsanm başına dikenlerden “Yahudile­rin kralı” diye bir taç koyarlar. Önünde alay ederek diz çökerler. İsaya, hakaret ederler ve çarmıha götürürler, Golgota denilen yerde çarmıha gererler. İsa'nın başı üzerine de “Yahudilerin kralı İsa budur” diye bir yafta asarlar.[1]

İlk Hıristiyanlar için İsa'nın çarmıhı çok dehşet verici bir durum arzetmektedir. Hıristiyanlar V. yüzyıla kadar çarmıhın tasvirini yapmadılar. Bu konuyu simge­lerle hatırladılar.

Hıristiyanlık ilk yıllarda Hz. İsa'yı kuzu figürü ile sembolize etti. V. yüzyılda Haç görünmeye başladı. Çarmıh hadisesini temsil eden Haç ortaya çıktı. Milâdi VI. yüzyılda, İsa'nın çarmıhtayken tasvirleri yapıldı. Bu tasvirlerde İsa, gözleri açık, ölüme karşı mağrur bir edâ ile taşıdığı ulûhiyeti gösterir şekilde tasvir ediliyor­du. IX. yüzyılda, Bizans sanatında, İsa gözleri kapalı, ölü vaziyette tasvir edil­miştir. Burada vurgulanmak istenen, Tan­rının insan bedenine bürünüş vasfıydı. Bu anlayış, Hıristiyan sanatında ikonların oluşmasını sağladı. İlk Kompozisyonlarda Meryem Ana ve Aziz Yuhanna yer alır­ken, daha sonra, İsa ile çarmıha gerilen, biri tevbekâr iki hırsız resmedilmeye baş­landı. Daha sonraki dönemlerde, bu kompozisyona Mecdelli Meryem de girmistir. Çarmıh olayının tasviri, Hıristiyan sanatında çok önemli bir yer tutarak ya­şamaya devam etmiştir. Hz. İsa'nın çarmıha gerilişinin teolojik yönden önemi, Hıristiyanlık için, kefaret özelliği taşıması ve Çarmıhta İsa'nın, kendisini insanlık için feda ederek Adem’in işlediği ilk günahı temizleyen “Yeni Adem” şeklinde yorumlanmasıdır.[2]

 

Çan:

 

Eski Mısır, Yunan ve Roma kültleri yanı stra uzak doğudaki şintoizm gibi çeşitli geleneklerde, tanrıları uyarmak, kötü güçleri kovmak, dini ayin ve tö­renleri düzenlemek ve benzeri amaçlarla kullanılmıştır. Şintoizmde çan, mabet girişinde çalınır. Hıristiyanlıkta çanın Kartaca'da kullanılışıyla ilgili ilk bilgiler 6. yy'a aittir, öte yandan Roma'da Papa Sabiniamus'un 604 yılında çan kullanımını Batı kilisesine soktuğu belirtilir. Doğu kiliselerinde ise çan 9. yy'dan itibaren kullanılmaktadır.

 

Çapel (Chapel):

 

Kilise yerine tapınmak için kullanılan yer; büyük bir kilisenin bir bölümü ya da bir kurum veya her­hangi bir binanın tapınmada kullanılan bölümü (örneğin bir hastane ya da üni­versitenin Çapeli gibi).

 

Çarmıha Gerilme:

 

Hıristiyan geleneğine göre İsa Mesih’in iki hırsız arasında haça gerilerek öldürülmesi olayı. İncil yazarlarının dördü de bu olaydan bah­sederler. Çarmıha gerilme adetinin Romalılarca kölelere karşı zaman zaman uygulandığı ve imparator Konstantin’in bunun bir ceza olarak uygulanmasını yasakladığı söylenir. Öte taraftan Kur'an'da İsa'nın gerçekte çarmıha gerilmediği ve öldürülmediği belirtilir; onun vefat ettirildiği ve Allah'ın katına alındığı vurgulanır. Bakınız: Doketizm.

 

Çarpılmak:

 

Cin, peri, şeytan, ifrit, kara büyü, sihir ve benzeri güçlerin etki­sinde kalarak bunlardan olumsuz etki­lenme hali. İslamda batıl bir İnanç olarak nitelenen çarpılmak tasavvuruna dünyada mevcut olan birçok inanç sis­teminde yer verilir. Şamanizm gibi bazı gelenekler bunu, doğaüstü güçlerle trans halinin sağlanması açısından olumlu bir durum olarak görürken, di­ğer birçok gelenekte bu hoş karşılanmaz ve bundan korunma yolları aranır; çarpıldığına inanılan kişilere çeşitli ma­nevi tedavi işlemleri uygulanır.

 

Çaryâr (Çehardost):

 

Farsça. “dört dost”. Dört halifeye (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) verilen bir isim.

 

Çatal Höyük: 

 

Anadoluda bir Néolitik şehirdir. Bu şehir Konya'nın güney­doğusunda, Konya'ya 50 km uzaklıktadır. Çatal Höyük, Anadolunun en eski şehirle­rinden birisi olarak kabul edilmektedir. Neolitik medeniyetin doğuş tarihi 7100 yı­lı olarak tahmin edilmektedir... Dağın batı yamacına kurulmuş olan şehir, Beyşehir gölünden gelen Çarşamba ça­yından su ihtiyacım gideriyordu. Çevrede tuz gölü ve volkanik dağlar vardır. Bu volkanik kayalardan, bazı aletler ve silah­lar imal edilmiş, kolye, bilezik, kemikden İnciler ve boyalı kil gibi eşyalar yapılmış­tır.

Çatal Höyük'te ziraat yapılmış, buğday ve arpa yetiştirilmiştir. Şehir sakinleri, arpa­yı, fiği, mercimeği, bademi, antep fıstığını biliyorlardı.

Sitede sanatkârlık da gelişmiş, çöm­lekçilik, dokumacılık, oymacılık, mü­cevher yapımı gelişmişti. Bütün bunlarla birlikte siteye hakim olan dindi. Sitede mevcut olan 139 evin 40 tanesi mabeddi. Mabedler, kutsal hayvanlara vakfedilen av kültlerini gösteriyordu. Bu tapınaklar, kuzey-güneye yönelmiş vaziyettedir ve Pars kabartmalarına sa­hiptirler. Ayrıca, akbaba resimleri de var­dır, ilk Ana Tanrıça figürünün bulunduğu yerdir. Boğa, erkek gücünü sembolize et­mektedir.  Aynı zamanda o, bereket ve bolluk alametidir. Diğer yandan Pars, Anadolu'daki ana Tanrıça’nın bir sıfatı olarak kabul edilmiştir. Bu Mabed-şehirde, elliden fazla kadın ve birkaç tane erkek heykeli bulunmuştur. Heykellerin arasında pişmiş çamurdan yapılmış hayvan figürleri vardır. Bu hay­van heykellerinin arasında boğa, yaban domuzu, kedigiller bulunmaktadır. Diğer Neolitik şehirlere nazaran Çatal Höyük, figürler yönünden özel bir önem taşımaktadır. Yine Çatal Höyük dini mer­kezli bir ticari sitedir. Çukurkent, Erbaba, Suberde gibi başka sitelerde vardı ve bun­larda da Ana-Tanrıça figürleri bulunu­yordu. Fakat daha azdı. Bu heykellerin çoğu, hayatın verimliliğine yönelikti. Ana-Tanrıça’nın birçok fonksi­yonu vardı. O ana idi, doğuruyordu ve hayat veriyordu. Bolluk ve bereket kay­nağı idi. Yine o, Tanrının eşi idi. Onun eşi ise, boğa kılığında, güçlü bir Tanrıydı. Ana-Tanrıça, hayvanların koruyucusu, hayatın hamisi, tabiatın ve avın sahibi idi. Nihayet, Akbaba'nın refakatinde yeraltı dünyası ile ve ölüler dünyası ile aynı olu­yordu.

Çatal Höyükte cenaze merasimleri olduk­ça karmaşıktı. Ölüler evlerde kullanılan yatak, divan veya masanın altına, evin içine konuyordu. Fakat yaygın olan dini uygulama, ölülerin yere gömülmesiydi. Ceset temizlenmiş bezlere sarılmış, kişisel olarak kullandığı eşyalarla birlikte gömü­lüyordu. Muhtemelen Ölü mekanlarında bırakılmış olan cesetler ise, akbabalar ve diğer et yiyen hayvanlar tarafından parça­lanıyordu. Bazı freskler, ölülere hücum eden akbabaları tasvir etmektedir. Çatal Höyük'teki ikonografi, oldukça zengin ve çeşitliydi. Daha sonra, çok sa­yıdaki gelişmelerin kaynağı Çatal Höyük ikonografisi olmuştur. Meselâ; Ana Tanrı­ça kültü, komşu ülkelere Anadoludan geçmiştir. Çatal Höyük terkedilirken Hacılar isminde bir başka kültür mer­kezi gelişmiştir. Daha sonra ise Can Ha­san, belirginlik kazanmıştır.

 

Çelebi:

 

Osmanlılarda bazı tarikat şeyhleri ve ileri gelenlerine verilen bu unvan, ayrıca şehzade ve çeşitli seçkin kişiler için de kullanılmıştır. Bundan başka Mevlevîlikte şeyhlik makamında bulu­nan kimse için de bu unvan kullanılır.

Efendi, nazik ve kibar kimselere çelebi denmiştir. Bay ve bey yerinede kul­lanılmıştır. Bazen de okuma ve yazma bi­len kimselere çelebi denmiştir. Osmanlı İmparatorluğunda şehzadeler için çelebi Unvanı kullanılmıştır. İlmiye sınıfına mensup olmayan âlimlere, padişah nedi­melerine de çelebi denmiştir. Mevlevi tarikatında, Hz. Mevlanâ’nın so­yundan gelen ve Konya Mevlevi derga­hında şeyhlik makamını işgal eden post sahiplerine çelebi veya çelebi efendi unvanı verilmiştir. Mevlevi tarikatında ilk çelebi ismini kullanan, Mevlanâ’nın gönül dostlarından Hüsameddin Çelebi (öl: 1284) olmuştur. Bu töre, Mevlevi tarika­tında, tarikatların kaldırılmasına kadar devam etmiştir.

 

Çıkış (Hurûc, Exodus):

 

Eski Ahit’in ilk kısmını oluşturan Torah'ın ikinci ki­tabı. Mısır'da tutsak hayatı yaşayan İsrailoğullarının, Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kurtarılışlarını konu edinir.

Exode, çıkış anlamına gelen Yu­nanca bir kelimedir. Çıkış (Exode) Tevratın İlk beş kitabından birinin adıdır. Bu kitapta Hz. Musa'nın peygamberliği ve İsrail oğullarının Mısırdan çıkışları an­latılmaktadır. Çıkış kitabının ikinci kısmı Sina dağında icra edilen Ahiti meydana getirmektedir. Bu vesile ile kültle ve ya­şam ile ilgili muhtelif emirler ortaya kon­muştur.

Çıkış'taki anlatımlara göre [3]Çıkış, Yahudi milletinin hayatındaki önemli olaylardan birini teş­kil etmektedir. Çünkü, Mısırdaki kölelik­ten ve baskıdan kurtulmakla İsrail, yeni bir döneme girmiş oluyor, böylece de mil­let seviyesine yükseliyordu. Daha doğrusu Allah'ın cemaatı seviyesine çıkı­yordu. “Haggadah shel pessah”ın ifade­sine göre bu Tecrübe, İsraili, kölelikten hürriyete, sıkıntıdan sevince, yasdan bayrama, karanlıklardan aydınlığa götürmüş­tür. Mucizelerle gerçekleşen Çıkış ve ona refakat eden alâmetler Sina'daki vahyin ilk belirtileri olarak görülmektedir. Sina'daki vahiyde Allah, İsrailin kurta­rılmasının temelinde kendini takdim et­mektedir. [4]

Bu şartlarda, Midrash’ın, çıkış des­tanlarının farklı menzilleri ile kuşa­tılmasına şaşmamak gerekir. Böylece, Kitab-ı Mukaddes tarafından zikredilen her mucize gerçekte, yüksek bir Tanrısal olay dizisidir. Denizin bölünmesi ve on mucizenin gerçekleşmesi gibi. Tesniyenin 16/3'deki ifadesine göre, çıkı­şın zikredilmesi, Yahudi liturjisinde dai­ma mevcuttur. [5]“Ben sizi Mısır diyarından çıkartan Rabbiniz Allahım. Sizin Rabbiniz olmak için” [6]Kurtuluşun takdisi için, sabah ve akşam duaları vardır. Yemek (Giddüsh)lerden cumartesi ve bayram kutlamalarından sonra çıkış hatırlanmaktadır. Oysa cumar­tesinin çıkışla bir alakası yoktur. Diğer yandan paskalya, özel bir şekilde çıkışın hatırasına tahsis edilmiştir. Hahamlar geleneği ise, çıkışla, mesihi kurtuluş arasında daima bir paralellik te­sis etmiştir.

 

Çınar:

 

Eski Yunanlılar, Romalılar, Cer­menler, Slavlar, Kekler ve Japonlarca kutsal bir ağaç olarak kabul edilirdi. Örneğin Eski Yunanlıların Zeus çınarı,

Romalıların Capitol'daki kutsal çınar­ları ve Cermenlerin ise kutsal Wotan çınarı vardı. Bakınız: Dodona.

 

Çift Yüzlü Balta:

 

Girit-Minoe gelene­ğinde kutsal bir sembol.

 

Çile:

 

Tasavvufta nefs terbiyesi amacıyla sufilerin her türlü dünyasal arzu, istek ve iradeye elden geldiğince karşı koymaları. Genellikle çile yaşantısı, Çilehane adı verilen özel mekanlarda inzi­vaya çekilmek suretiyle yapılır. Farsça “kırk” anlamına gelen bir terimden türetildiği söylenen Çile’nin Arapça karşılığı Erbaîn'dir. Çile çekme müddeti tarikatlara göre değişmekle birlikte, genelde Hz. Musa'nın Rabbine 40 gece ibadet etmesinden [7]hareketle bu süre, 40 gün olarak kabul edilmiştir. Bu süre çile çıkarma dönemi olarak adlandırılır.

 

Çilecilik:

 

Dinler tarihinde birçok dinde “çilecilik” anlayışı ve yaşayışı görülmek­tedir. Çilecilik anlayışının doğuşu üzerin­de değişik görüşler vardır. Bazı dinlerde doktrin ve dünya görüşü doğrudan dün­yayı terke dayanmaktadır. Biz bu dinlere “mistik dinler” diyoruz. Bu dinlerin ba­şında Budizm gelmektedir. Bu açıdan Hıristiyanlığın da başlangıçta, dünya ile iyi ilişkiler kurmaya niyetli olmadığı görül­mektedir. Din ve dini cemaatler ve bir cemaatte yer alma, Hıristiyanlık için önemlidir. Orada en önemli şey, iman cemaatine katılmadır. Ailenin ve evlen­menin Hıristiyanlıkta fazla bir önemi yok­tur. Hıristiyanlıktaki bu anlayışın en önemli tezahürünü, Hıristiyan manastır hayatı sergilemektedir. Hıristiyan dini teşkilatının görevlilerinin bekar kalmaları da bu zahidane yaşama arzusunun bir göstergesidir.

Hıristiyanlıkta vaftizci Yahya, çöldeki çileli hayatın en canlı modelidir. İsa'nın ha­yatı ve yaşama tarzı, havarilerin yaşama modelleri, çileciiiğin Hıristiyanlıkta sis­temleşmesine yol açmıştır. Hıristiyanlık tarihinde başlangıçtan beri çileciliğin izle­ri görülmüştür. Erken dönem Hıristiyan­lığı içinde kendini gösteren Enkarit hareketi (nefsini tutanlar, İmsak yapanlar=Enkrateia) ve M.S. 144'de ortaya çıkan Markion hareketi, aşın zahidane yaşam' tarzının modellerini oluşturdular. M.S. III. yüzyılda, Mısır ve Mezopotamya yerli kültürlerinin de tesiri ile Hıristiyanlıkta ciddi bir çileci eğilim kendini gösterdi. İş­te Hıristiyanlıkta Manastır hareketi böyle­ce doğmuştur. 313 Milan fermanı ile resmi bir boyut kazanan Hıristiyanlık, Roma imparatorluğunda iki koldan gelişme gös­terdi. Küise ve Manastır. Roma İmparatorluğu bünyesinde mimari tarzda ilk kilise İnşaatı Milan fermanın­dan sonra kendini göstermiştir. Çileciliğin merkezi olan Manastır hayatı, yine bu ta­rihten sonra (313) kurumsallaşmaya baş­lamıştır. Hıristiyanlıkta gerek Katolik ve gerekse Ortodoks kiliseleri bünyesinde çok önemli zahitlik hareketleri kendini göstermiştir. Bu hareketler bazı tarikatlar içinde şekillenmiştir. XII. yüzyılda Fransisken ve Dominiken tarikatları, Ka­tolik bünyedeki büyük zahidlik hareket­leridir. XVI. yüzyılda ortaya çıkan Cizvit­ler, zahitiikle birlikte, eğitim ve öğretim hayatında büyük çaba sarf etmişlerdir. Athos'daki Ortodoks manastır hareketi, Ortodoks bünyedeki zabitliğin belli başlı temsilcisi sayılır. Protestan bünyede görü­len puritenlik, Pietizm, Metodist hareket­ler, Hıristiyan çileciliğinin en aksla boyut­larını sergilemektedir. Yahudi dini hayatında daha sonraki dö­nemlerde ve özelliklede XIII. yüzyıldan sonra belirginleşen, mistik hareket, hep Kabbala'nın gösterdiği istikamette geliş­me göstermiştir. Modern zamanlarda Hasidizm gibi Yahudi mistik hareketleri­ne rastlanmışsa da, en önemli çileci hare­keti çok eski Yahudi Essenilerî, içinde görmekteyiz. Esseniler, bekarlığa, yoksul­luğa ve başlarındaki insanlara itaati ana prensip olarak kabul etmişlerdir. 1947'de Kumran'da bulunan “Ölü deniz” yazıtla­rı, Essenilerle ilgili önemli bilgiler içer­mektedir.

Hind dinlerinde de çilecilik ve zahitlik çok önemli bir yer tutar. Sâdhular tarik-i dünyadırlar, dünya ile alakalan yoktur. Yine Hind dinlerinden Jainizm, çileciliğin doruk noktasını yaşamaktadır. Bunların çıplak gezenleri vardır. Sinekleri öldür­memek için, ağızlarını kapatırlar ve bö­cekleri öldürmemek için yerleri süpürür­ler. Yine Hinduizm'deki yoga tekniği, tam anlamı ile bir çilecilik hareketidir. Hind kökenli dinlerden Budizm, mistik bir din olarak, çileciliği hayat felsefesi ha­line getirmiştir. Bugün güney doğu As­ya'da, Kore'de ve Japonya'da birçok Bu­dist manastırına rastlanmaktadır. Budizmin, ana felsefesi, arzuyu öldürmenin üzerine kurulmuştur. Budizme göre tüm ızdırapların kaynağı, arzudur. Bu ne­denle tüm arzuları öldürenler ancak Nirvanaya ulaşırlar. Çileci hareketlerin İslâm'daki yeri ise üze­rinde durulması gereken önemli bir ko­nudur. İslâm'da zahidane düşünce, pren­sipte olmakla beraber; İslâmiyet dünya ahiret dengesini kuran bir dindir. Ahiret adına, fakirliği, dünyayı terki, başkasına muhtaç olmayı, tavsiye ermez. İslâm tasavvufunda, “bir lokma, bir hırka” felse­fesi, İslâm'ın önerdiği bir yaşam tarzı de­ğildir. İslâm, halk içinde, Hak ile beraber olma prensibini getirmiştir, islam tasavvufunun mekanları olarak gelişen tekke­lerde, bazı zahidlik yolları benimsenmiş­tir. Bunların başında çilehaneler gelmek­tedir. Bazı tarikatlar bunu sistemleştirmişlerdir. Çile dönemi, 40 gün 40 gece devam etmektedir. Bazı tarikatlar bu süreyi daha aza indirmektedirler. Azami çilenin müd­deti, 1001 gündür. İslâm tarîkatlarındaki bu gibi uygulamalar, muhtemelen başka kültürlerden alınmıştır. İslâmın ilk dönem zahitliği içinde çile uy­gulamasını göremiyoruz. Bu uygulama XII. ve XIII. yüzyıllarda yerleşmeye baş­lamıştır. Çilede, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanlardan uzaklaşmak gi­bi tavırlar görülmektedir, islâm tasavvufunda çilenin hedefi, benliği arındırmaktır. Zamanı iyi de­ğerlendirerek, Allaha kullukta zirveye ulaşmaktır. Kısaca hedef, Allah ile yakınlaşmaktır. İslam tarikatları içinde bazıları çileye farklı anlamlar yüklemişlerdir. Me­selâ Mevlevilikte çile, şeyhe, tekkeye ve sâliklere hizmet olarak anlaşılmıştır. Çile­yi en sert şekilde uygulayanlar Halvetiye mensupları olmuştur.Bakınız: Asketizm.

 

Çingene (Gipsies, Gypsies):

 

Genellikle çeşitli Batı dillerinde çingeneler için kullanılan Gypsies teriminin, Mısırlı anlamına gelen Egyptian'dan gelmesine rağmen, çingenelerin muhtemelen Hindistan'dan gelmiş oldukları kabul edilir. Suriye bölgesinde onlar Doum diye adlandırılır; zira onlar düşük sınıf Dom'larıyla özdeşleştirilirler. Batıda ise kendilerine Rom ve Roman (Romany) adı verilir. Çingeneler kendileri dışındakileri Gace ismiyle isimlendirirler.

 

Çingeneler:

 

Hint asıllı bir cemeattir. XIII. yüzyılın sonlarına doğru bütün dün­yaya dağıldıkları düşünülmektedir. Bu dağılma sonucunda Kuzey Hindistan'dan başlayarak XI. yüzyılda İran'a, XIV. yüzyıl başlarında Güneydoğu Avrupa'ya, XV. yüzyılda batı Avrupaya, XX. yüzyılda ise Kuzey ve Güney Amerika'ya kadar gel­mişlerdir. Çingeneler genelde, çalgıcılıkla ve maşa, sepet gibi şeyleri yaparak ve sa­tarak geçinmektedirler. Son yıllarda boh­ça ticaretine önem vermişlerdir. Endüstri­leşmenin ve sosyal değişmenin gelişmesi­ne çingeneler de ayak uydurarak, önceleri kullandıkları at arabası ve kağnı gibi nakil vasıtalarının yerini motorlu araçlar almış­tır. Göçebe hayatı bu vasıtalarla yapmak­tadırlar. Bazı çingene grupları çadırları da bırakarak karavanlarda yaşamaktadırlar. Çingeneler göçebe hayat sürdükleri için, bulundukları ülkenin nüfus sayımına girmemektedirler. Ancak, son yıllarda bunlar da bulundukları ülkenin vatandaşı olmuşlardır. Çingenelerin kendilerine has kültürleri olmakla birlikte, bulundukları ülkenin kültürü ile karışmışlardır. Çinge­ne dilinin esası Hindî Avrupai dildir. Bu­na kısaca Romani denmiştir. Ancak saf bir çingene dili bulmak mümkün değildir. Diğer yandan çingeneler, bulundukları ülkenin dilini konuşmaktadırlar. Çingeneler genelde yerli halklar tarafın­dan hakir görülmüşler ve suçlanmışlardır. Çingeneler, yerli halkın ihtiyacı olan ka­laycılık, mutfak eşyaları satıcılığı gibi bazı meslekleri icra ermişlerdir. Sirk ve luna­park işletenler de vardır. Çingeneler genelde büyük aile tipi sergi­lerler. Bir çingene ailesi, karı-koca, evlen­miş veya evlenmemiş çocuklardan oluş­maktadır.  Daha yaygın olan âdet,  evin büyük oğlu ile ailenin birlikte oturmasıdır.

Çingene kültürü uzmanları üç ana çinge­ne kabilesi belirlemişlerdir. Kaldıraşlar-Jitanlar-Mamışlar. Kaldıraşlar, Balkanlar ve Orta Avrupadan gelen ve demircilikle uğraşan çingene grubudur. Jitanlar, İber yarımadası, Kuzey Afrika ve Güney Fran­sa'da oturan ve eğlence sanatlarında şöh­ret yapmış çingene grubudur. Mamışlar, gezgin ve sirk hayatı ile uğraşan çingene­lerdir.

Çingeneler, geleneksel kurallara sıkıca bağlıdırlar. Birbirlerini tutarlar, kendi ara­larında Kris denen bir mahkemeleri vardır. Geleneksel yasalara uymayanlar bu mahkemede yargılanırlar. Bu Mahke­menin verebileceği en kötü ceza, suçluyu topluluktan kovmaktır. Bu mahkemeyi, çingene kabilesinin yaşlıları yönetir. Çin­gene topluluklarının temeli olan Vitsa'lar, ya ana tarafından ya da baba tarafından gelen ailelerden oluşur. Her vitsanm, kendi reisi ve meclisi vardır. Çingenelerin lider mevkiinde bulunan kralları vardır. Ancak her çingene toplu­luğunda kral yoktur. Çingene toplulu­ğunda görülen siyasal yönetim mekaniz­ması, kabile reislerinin yardımı ile yürü­mektedir. Kabile reisleri, ömür boyu gö­rev yaparlar. Bu görev babadan oğula geçmez. Kabile reisinin görevi, mali işleri yürütmek, göçün nasıl yapılacağını belir­lemek ve yerel yönetimlerle görüşerek çingene topluluğunun rahatını ve düze­nini sağlamaktır. Kabile reisi, kabilenin yaşlılarından istifade eder ve topluluğun en yaşlı kadının tecrübesinden yararlanır. Bu kadına, Phuri Dai denir. Yaşlı kadın gücünü, kadınların aileye sağladığı mad­di gelirden almaktadır.

Phuri Dai'ler, bilhassa kadınlar ve çocuk­lar üzerinde söz sahibidirler. Çingenelerin dini hayatları da önem arzeder. Çingene dini hayatının özellikle­rini şöyle belirtebiliriz: Çingenelerin dini hayatları, yaşadıkları ülkenin insanlarının dini inançlarıyla içiçedir. Bunun için özel bir “çingene di­ni” yoktur. Ancak, uzun bir tarihi geçmişleri olduğundan ve göçebe yaşayarak çok değişik kültürlerle karşılaştıklarından kendilerine bazı değerleri prensip olarak kabul etmişlerdir. Buna göre İslâm dün­yasında yaşayan çingeneler müslümanlığı, Hıristiyan dünyasında yaşayan Çingelerde Hıristiyanlığı din olarak be­nimsemiş durumdadırlar. Bütün bunlara rağmen, çingeneler geleneksel olarak bazı inançlarada sahiptirler. Türkiyede yaşa­yan çingenelerin bir kısmı, göçebe hayat içinde Alevi zihniyet yapısı içinde bulu­nurken, bir kısmı da sünni zihniyete yat­kın vaziyettedirler.

Gerek Avrupada ve gerekse Türkiye'de yaşayan Çingenelerin yüce Tanrı ve bu­nun karşısında kötülüklerin kaynağı olan şeytan (O bengh) inancı dikkat çekicidir. Burada üzerinde durulması gereken ko­nu, Çingenelerde yüce Tanrı (Baro Devel) mefhumunun olmasıdır. Kainatı ve tüm âlemi yaratan bu Tanrı'dır. Özellikle Avrupa'daki çingenelerde görülen “Durga” inancının Ana Tanrıça üe sıkı ilişkisi vardır, ona “Büyük Ana” denilmektedir. Yaratıcı ve koruyucu Tanrıdır. Bunun yanında “Yeraltı Tanrıçası” inancı da vardır. Bu aynı zamanda “Kötülük Tanrıçası”dır. Arkasında, cadılar, şeytan ve salgın hastalıklar bulunduğuna inanı­lır. Çingenelerde, Hıristiyanlıktaki Mer­yem Ana'ya benzeyen bir “Kara Sara” inancı daha vardırki bu da bir nevi Tanrıçadır. Özellikle İspanya, Portekiz, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden 24-26 Ma­yıs sonunda Güney Fransadaki “Saintes-Marimes - de - la - Mer”'e gelen çin­geneler “Kara Sara” şenliklerine katıl­maktadırlar. Bu bölge çingeneler için âde­ta bir “Hacı olma” yeridir Ülkemizdeki çingeneler de 5-6 Mayısta Kırıklareli'nin şeytan deresi mevkiinde “Kakava Şenlikleri”ni kutlamaktadırlar. Muh­temelen bu uygulamalarla, Güney Fransa’daki uygulamalar arasında bir bağ­lantı vardır. Hatta bu tip uygulamaların “ilkbahar şenlikleri” adı ile kutlanan ilk dini ritüellerle de yakinen ilişkisi vardır. Türkiye çingenelerinin her bölgede olma­sa da bazı bölgelerde özel ziyaret yerleri­nin olduğunu, bu konuda yapılan araş­tırmalar belirtmektedir. Meselâ, Artvin’in Yusufeli ilçesindeki “Hafız Paşa'nın kab­ri” bayramlarda çingeneler için ziyaret yeridir. İstanbul Kasım Paşa'daki “Cura Baba Türbesi”, Sulukule'deki “Evliya Ethem Baba”, Çınar dibindeki “Toklu Dede”, Küçük Mustafa Paşa'daki “Cibali Hazretleri”, Tokmaktepe'de “Kandilli Hoca” gibi yatırlar, çingenelerin önemli ziyaret yerleridir. Ayrıca Bursa'da “Gö­bek Atan Dede” veya “Elekçi Dede” Çanakkale’deki “Kesikbaş Dede” Akhi­sar'daki “Karaköy Dedesi”de çingenele­rin ziyaret yerleri arasındadır. Çingenelerin inanç tarihleri çok karmaşık bir durum arzetmektedir. Bunun sebebi, yazılı edebiyatlarının, dini kitaplarının bulunmayışı ve yerleşik mekana sahip olmayışlarıdır. Çingeneler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları milletlerden birçok şey almışlardır. Bu ise, farklı dini inanç ve kanaatleri beraberinde getirmiştir. Ayrıca, hurafe ve batıl inançlar da çingenelerin arasında yaygınlaşmıştır. Çingene topluluklarında kültür çok geridir. Bu da onla­rın eğitim düzeylerinin düşüklüğünden ve toplumdan dışlandıklarından kaynak­lanmaktadır.

Fakat Çingeneler, içinde bulundukları ül­kelerin sosyal, kültürel ve hatta ekonomik değişimlerine tâbi olarak, içinde bulun­dukları topluma entegre olma yolunda­dırlar. Türkiye Çingeneleri de bu yönde büyük mesafe almışlardır.

 

Çinvat:

 

Mecusilikte ölen her kişinin mutlaka geçmesi gereken bir köprü. Bu köprüde kişilerin sevap ve günahları Raşnu   tarafından  tartılır.  O  sırada Mitra ve Sraoşa da hazır bulunur. Bu tartma sonunda iyi kimiler bizzat Zerdüşttarafından yönlendirilerek köprüyü ra­hatlıkla geçerler, kötüler ise Yalan Evi'ne düşerler.

 

Çivi Yazısı:

 

Ortadoğuda Eski Çağda kutlanılan bir yazı türüdür. Bu yazı türü­nün M.Ö. IV. bin yılın sonundan M.Ö. I. yüzyıla kadar birçok kültür tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Çivi yazısı, Mezopotamya'nın güneyinde ve Kaldea'da kullanılmıştır. Bu yazı türü ençok Sümerceyle ifade edilmiştir. Çivi yazısı, resim yazı olarak kendini göster­miştir. Bu yazı türünde eşyalar, re­simlerle, sayılar çizgi veya dairelerle, özel isimler ise resimlerle ifade ediliyordu. M.Ö. III. binlerde bu yazıda kullanılan re­simler çizgili anlatıma dönüşmüştür. Çiz­giler, kil tabletlerin üstüne sivri bir şeyle yazıldığı için, çiviye benziyordu. Halbuki bu yazı türü daha önce kolonlar halinde yukarıdan aşağıya doğru yazılıyordu. M.Ö. III. yüzyıl içinde, yazılar soldan sağa doğru yazılmaya başladı ve işaretler yana geçti. Daha sonraki dönemlerde Me­zopotamya'yı işgal eden Akad'lar, Çivi yazısını kendilerine uyarladılar. Akad ya­zı örneklerine M.Ö: 2450-1850 yıllarında rastlanmaktadır. Bunun en canlı örneğini, Akad hükümdarı Sargon'un yazıları göstermektedir.

Daha sonraki dönemde çivi yazısını Elam, Kassit, Pers, Mitanni ve Huriler kullan­mışlardır. Aynı yazıyı Hititlerin de kul­landığını görüyoruz.

M.Ö. VII. ve VI. yüzyıllarda Aramca'nın Yakındoğuda kullanılan yaygın ortak dil olması, Fenike yazısının yaygın­laşmasını ve Perslerin siyasi hakimiyetle­rini Mezopotamya'da artırmıştır. Bu da çivi yazısının gerilemesine neden olmuş­tur.

Yine de bu yazı türü dini çevrelerde ko­runmuştur. Çivi yazısının en son örnekle­ri M.S. 75 yılma kadar görülmektedir. Çivi yazısı üzerinde çalışan Georg Friedrich Grötefend, Henry C. Rawlinson ve Jules Oppert, bu konuda önemli geliş­melere sebep olmuşlardır. Ancak, çivi ya­zısı, bütün detayları ile hâla çözülebilmiş değildir.

 

Çocukluk İncilleri (Infancy Gospels):

 

İsa Mesih’in doğumu ve çocukluk yaşa­mına ilişkin kıssaları konu edinen bir dizi apokrif İncil. Bunların Hıristiyanlı­ğın erken dönemine ait oldukları söy­lenir.

 

Çukurkent:

 

Anadolu'da Neolitik çağ­dan kalma bir yerleşim merkezidir. Bey­şehir gölünün doğu sahili üzerinde ku­rulmuştur. Bu dönemde yapılan kazılar sonucu, bazı aletler, kemikten eşyalar, mücevherler ve üç kadın heykeli ortaya çıkarılmıştır. Malesef elli yıl boyunca bu yerleşim merkezi unutulmuştur. Şimdi çevredeki Erbaba ve Suberde'de bulunan eşyalar ışığında, bu sitenin kültleri belir­lenmeye çalışılmaktadır. Çukurkent’in ta­rihinin M.Ö. 6200 yılları civarını gösterdi­ği tahmin edilmektedir. Gerçek Ana-Tanrıça kültü M.Ö. VIII. yüz­yıldan itibaren Çatal Höyükte ortaya çık­mıştır. Ancak daha sonra yapılan kazılar bu kültün yaygınlaştığını göstermiştir. Çukurkent'te bulunan üç kadın hey­kelinden biri, yeşil taştan yapılmıştır. Di­ğeri, kahverengi bir kalkerden yapılmıştır. Üçüncüsü'de kilden yapılmıştır. Heykel­lerin ayaklan bitişiktir ve boyunlarında bir delik taşıdığı görülmektedir. Bu Ana-Tanrıça heykelleri, bereketi ve bolluğu, temsil etmektedirler.

 

Çuvaşlar:

 

Orta Volga bölgesinin en eski halklarından birisidir. Çuvaşlar, Bul­garların, Moğolların ve Kazan hanlığının yönetimi altında yaşamışlar, daha sonra, Rusların yönetimine girmişlerdir. 1990 yı­lından sonra, Rusya'nın dağılması döne­minde yeni duruma uyum sağlamaya ça­lışan Çuvaşlar, Türkiye ile sıkı ilişkiler içerisine girmişlerdir. Bölgede Türk etkisi böylece yoğunluk kazanmaya başlamıştır. Çuvaşlar Ortodoks Hıristiyanlığı XVI. yüzyılda kısmen benimsemişlerse de topyekün Ortodoksluğu kabul etmiş de­ğillerdir. İslâmiyetin etkisi ile Tek Tanrı inancı güçlü şekilde görülmekle beraber, İslâm inancına girmemişlerdir. Ancak Islâmiyeti kabul edenler de vardır. Şamanik izler görülmekle beraber, Çuvaş­ların en belirgin dini inançları Tek Tanrı­ya inanmalarıdır.



[1] Matta: 24-27-28. bablar.

[2] I. korintos: 15/45-46.

[3] ll'den 13 bab'lara kadar

[4] Çıkış: 2.

[5] Nb. 15/37-41.

[6] Tesniye 6/4-9; 11/13-21.

[7] Araf: 7/142.