Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 05 D - Index Web

D.. 5

Dâbbetu'1-Arz (Dâbbe):5

Dağda:5

Dagoba:5

Dagon (Dagan):5

Dağ Han:5

Dağ Vaazı:5

Dağdaki Vaaz:5

Dahhâk:6

Dahn:6

Dâî:6

Daidala:6

Dakhma:6

Daksa:6

Daktyller:7

Dalâlet:7

Dalay Lama:7

Damasus I (304-384):7

Damasus II:8

Damballah:8

Damia:8

Damkina (Damgalnunna):8

Daniel Kitabı:8

Dan Petro:9

Dans:9

Danyal (Daniel):9

Daphne:9

Daphnis:9

Darak:9

Ed-Darazî:9

Dâreyn:9

Darşana:10

Dâru'1-Emân:10

Dâru'l-Hadîs:10

Dâru'l-Harb:10

Dâru'l-İslam:10

Dâru'n-Nedve:10

Dâru's-Selâm:10

Dasam Granth (Onuncu Kutsal Kitap):10

Dasgupta Surendranath (1855-1952):10

Dastur:10

Davud:10

Davud Yıldızı (Magen David):11

Dayvaş:11

Dazbog:11

Dea Dia:11

Dead Sea Scrolls:11

Debernuş:11

Deble:11

Deccal:12

Dede:12

Dede Baba:12

Defin:12

Dehr:12

Dehriyye (Dehriyyun, Maddiyyun):12

Deizm:12

Dekalog:12

Dekretal:12

Delâletu'l-Hâirîn (The Guide For The Perplexed):13

Delos:13

Delphoi:13

Demarus:13

Demeter:13

Demeter:13

Demir:13

Demitolojizasyon (Demitologization):13

Demiurj: (Demiurge):14

Demon (Daimon):14

Denaveriyye:14

Dengyo Daishi:14

Denomination:14

Dergah:14

Derviş:15

Desakralizasyon (Desacralization):15

Despot:15

Determinizm:15

Deus Otiosus:15

Deuterokanonik Kitaplar:15

Deuteronomi:15

DeuteronomikTarih:15

Dev:15

Dev Samaj:15

Deva (Daeva):16

Devir:16

Deyrü'z-Zafaran:16

Dhamma:16

Dhammapada:16

Dharma:16

Dharma-Sutra:17

Diadokhos (Photike'li):17

Diakon:17

Diakones:17

Diana:17

Diasia:17

Diaspora:17

Dictynna (Britomartis):18

Didakhe:18

Didaskalia:18

Didymos:18

Dietrıch Bonhoffer:18

Dies Irae:18

Digambara:18

Dike:19

Dikilitaş:19

Diksha:19

Dilenci Keşişlik:19

Dilthey, Wilhelm (1833-1911):19

Dimitrios I:19

Din:20

Dinamizm:21

Dindarlık:21

Din Dersi (Cathéchisme):21

Dindymene:21

Dingir:21

Dinî Etnoloji:21

Din Felsefesi:22

Dinî Hürriyet:23

Dinî Psikoloji:24

Dinler Enstitüsü:25

Dinler Sosyolojisi:25

Dinler Tarihi Merkezi:26

Dinler Tarihi Derneği:27

Dinsel Geçit Töreni:28

Dinsel Hukuk:28

Dionysius Areopagita:28

Dionysus:28

Dioscure (Dioscuri):28

Dipavamsa:29

Dirilme (Resurrection):29

Diriliş:29

Dis Pater (Dis):29

Discordia:29

Dissenter:29

Dissidenten:30

Dius Fidius:30

Divali:30

Diyakoz:30

Diyalektik Teoloji:30

Diyanet İşleri Başkanlığı:30

Diyofizitizm (Diyofizitlik):31

Divothelitizm:31

Dmuta:31

Doctrine Of Addai:31

Dodona:31

Dogma:31

Doğal Hukuk:32

Doğal İlahiyat (Natural Theology):32

Doğu Katolik Kiliseleri:32

Doğu Kilisesi:32

Dohaşi:33

Doketizm:33

Doketler:33

Doksoloji (Doxology):33

Doktor Ecclesiae:33

Dolmen:33

Dom:33

Dominikan Tarikatı:33

Dominikenler:34

Donar (Thor):34

Donatizm:34

Donatus:34

Doris:34

Dositheus:34

Dostoievsky:35

Doudoun:35

Doxa:35

Dönmeler (Sabataycılar, Avdetiler):35

Dört Asil Gerçek:35

Dört Kitap:36

Dört Mezhep:36

Drabşa:36

Drahoma (Dota):36

Druid:36

Drug:36

Dua (Priere):36

Dua Değirmeni:37

Dua Müziği:37

Dua Örtüsü:37

Dua Saati:37

Dua Şeridi:37

Duamutef (Tuamutef):37

Duchoborzen:37

Dugbo:37

Duhân:37

Dukkha:37

Dumezil Georges (1898-.....):38

Dumuzi:39

Durga:39

Durkheim Emile (1858-1917):39

Duşara:40

Düalizm:40

Düldül:41

Dünya Kiliseler Konseyi (World Council of Churches):41

Dürziler:41

Dürzîlik:41

Düalîzm (İkicilik):41

Düşüş (The Fail):42

Dvuitavada:42

Dxui:42

Dyaus Pitas:42


D

 

Dâbbetu'1-Arz (Dâbbe):

 

İslamda, ahir samanda kıyametin yaklaşmasının bir işareti olarak ortaya çıkacağına inanılan garip bir hayvan. Kur'an'da, onun yerden çıkacağı ve insanların Allah'ın ayetlerine kesin bir bilgiyle İnanmadık­larını söyleyeceği vurgulanır. [1]Geleneksel olarak bunun öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı ve aslan göğüslü olacağına inanılır; onun ol­dukça hisli ve güçlü olacağı da düşünü­lür. Ayrıca onun yanında bir mühür ve bir asa olacağı ve asasıyla müminin yü­züne dokunup bu cennetliktir diyeceği, mührüyle ise kafirin burnuna dokuna­cağı ve onun da cehennemlik olduğunu belirteceği düşünülür.

 

Dağda:

 

Erkekliği yücelttiğine inanılan bir Kelt tanrısı; yeryüzü tanrıçası Dana veya Danu'nun kocası.

 

Dagoba:

 

Bakınız: Pagoda.

 

Dagon (Dagan):

 

Yarı balık yarı insan olarak temsil edilen Aşdod'un tanrısı; batı Samilerinde, Mezopotamya, Ana­dolu ve Filistin'de tazim edilen bir tan­rısal varlık. Ugarit metinlerine göre o, tanrı Baal'ın babası sayılırdı. Dagon, sonraları Apollo kültüyle ilişkili görül­müştür.

 

Dağ Han:

 

Eski Türklerde Oğuz Han'ıntanrılaştırılan ikinci oğlu.

 

Dağ Vaazı:

 

İsa'nın taraftarlarına ve kala­balık bir dinleyici kitlesine Zeytin Dağı'nda verdiği ahlaki sözlerden olu­şan vaazı içeren İncil metinleri. [2]

Dağdaki Vaaz:

 

Hz. İsa'nın talebeleri ve hayranları karşısında dağın yamacına çıkarak yaptığı konuşma Hıristiyan ilahi­yatında “Dağdaki vaaz” olarak isimlen­dirilmiştir. Hz. İsa bu vaazında, Hıristi­yanlığın önemle üzerinde durduğu ahlâki prensipleri bir defa daha ifade etmiştir. İsa'nın yaptığı bu konuşma, Matta İnci­linde beş, altı ve yedinci bölümde geç­mektedir.

İsa'nın dağdaki vaazında, üzerinde dur­duğu temel konular şunlardır: İsa önce insanın ruhi yönüne hitap etmiş; ruhun, maddenin esiri olmasının önüne geçmesinin önemini belirtmiştir. Bunun için vaazının ilk bölümünde, ruhta fakir olanları, dertli olanları, yumuşak huylu olanları, mutluluğu isteyenleri, merha­metli olanları, temiz kalpli olanları, barış­çıları, barış için eziyet çekenleri övmüştür, İsa'ya göre bunlar, İsa'nın mesajını kabul edenlerin özellikleridir.

İsa vaazının ikinci bölümünde, mesajı ka­bul edenlerin, İsa için sıkıntı çe­keceklerini, birçok felaketle karşılaşacaklarını ve buna göğüs gereceklerini ifa­de etmiştir. İsa'ya göre bütün peygamber­ler aynı eziyeti çekmişlerdir. İsa'ya göre, yeryüzüne tad verecek olanlar, İsa'nın mesajını kabul edenlerdir. Bunun için İsa'nın talebelerinin mutlaka bu özellikleri olmalıdır. Aydınlık da sadece bunlardır. Onların ışığı insanlara rehber olmalıdır. İsa bütün bunları söylerken, Yahudi şeriatini yıkmaya değil, yapmaya geldiği­ni; bu şeriat kurallarının dünyanın sonu­na kadar devam edeceğini belirtmiştir. Bunun için, en küçük emirleri bile değiş­tirmeyeceğini ifade etmiştir. Yahudi dini grupları olan Yazıcılar ve Ferisilerden, Hıristiyan olanların ameilerinin daha ileri olmasını talep etmektedir. Yine İsa, Ya­hudiliğin on emrindeki öldürmeyeceksin emrini daha ileri götürerek, öldürme değil, hakaret etmenin bile cezaya müstehak olacağını belirtmektedir. Kul hakkının ve insanların gönlünü kazanmanın önemini belirten İsa, Tanrıya sunulan takdimelerden bunun daha önemli olduğunu belirt­mektedir. Bunun için düşmanla dost ol­manın yollan gösterilmiştir. Isa, zinanın yasak olduğunu, ancak, bir kadına şefkatle bakan herkesin, yüreğin­den zina ettiğini belirtmektedir. Bunun için şehvete götüren tüm yolların kapa­tılması gerektiğini belirtmektedir. Bu, herhangi bir uzvun kesilmesini gerektiri­yorsa, onun yapılmasını istemektedir. Dağdaki vaazın ilerleyen bölümlerinde İsa, boşanmaya, yalan yere yemine, kötü­lüğe karşı iyilik yapmaya, zâlime teslim olmaya, düşmanları sevmeye davet et­mektedir.  Yine İsa,  riyakarlıktan kaçınmaya, samimiyetle dua etmeye, kanaata, insanları bağışlamaya çağırmaktadır. Dağdaki vaazda İsa'nın birçok yerde üze­rinde durduğu ana konu riyakarlıktır. Bu­nun için, oruç tuttuğunuzu, sadece Tanrı bilsin, surat asarak oruçlu olduğunuzu in­sanlara göstermeye çalışmayın demekte­dir.

İsa, Matta İncilinin VI. bölümünün so­nunda, hazineleri gökte biriktirin, Yeryü­zünde biriktirmeyin, kulluğu sadece Allah’a edin, siz “hem Allah’a ve zenginliğe kulluk edemezsiniz” demektedir. İsa, yeme içme ve giyme konusunda kaygıya gerek yoktur diyor. İsa devamla, “Allah si­zin ihtiyaçlarınızı bilmektedir,” demekte­dir.

Dağdaki vaazın VII. bölümünde, başkala­rının kusurları ile meşgul olacağına kendi kusurlarınızla meşgul olmayı, kısanların size ne yapmalarını istiyorsanız, onlara öyle yapmayı önermekte, helake giden kapının geniş olduğunu hatırlatmaktadır. Dağdaki vaazın son kısmında İsa, yalancı ve sahtekar din propagandacılarından ka­çınmayı, her Allah diyenin göklerin meîekütuna giremeyeceğini, bu sözleri dinleyip de yapmayanın halinin, evini kum üzerine yapan budala biri gibi olaca­ğını bildirerek sözlerim bitirmektedir.[3]

Görüldüğü gibi Dağdaki Vaaz'da İsa, Hı­ristiyan ahlâkının ana prensiplerini ortaya koymuştur. Bu prensipler, Yahudilik ve İslamiyette de birçok noktalarda uyuş­maktadır. Burada üzerinde durulan ana konu, şekil dindarlığından çok, iç ve deruni dindarlığın makbul olduğudur. Bü­tün ilâhi dinlerin hedefi de özle şekil arasındaki dengenin ve ahengin tesisidir.

 

Dahhâk:

 

İran mitolojisine göre Nuh'un soyundan olduğu, tufandan bin yıl sonra yaşadığı ve bin yıl saltanat sür­düğü söylenen kral. Onun, iki omzunda iki yılan taşıdığına ve bunlara her gün iki insan beyni yedirdiğine inanılırdı.

 

Dahn:

 

Afrika'da Dahomey’in yılan tan­rısı. Dan Ayido Hwedo olarak da bili­nir. Haitililerin tanrısı Dan Petro, Dahn'ın bir versiyonudur. Bu tanrıya tapmanlar boyunlarına zararsız yılanlar takarak dans ederlerdi. Yılan tanrısının dünyayı çepeçevre sardığına inanılırdı. O, “Gökkuşağı Yılan” diye de tanımla­nır ve birlik ve bütünlüğün evrensel sembolü olarak sık sık kuyruğu ağzında bir motifle gösterilirdi. Bakınız: Dan Pedro.

 

Dâî:

 

Kur'an’ın batını yorumu üzerine ku­rulan İsmailiyye, Karmatîlik ve Dürzîlikte kendi düşüncelerini yaymakla görevli olan propagandacılara verilen or­tak ad.

 

Daidala:

 

Eski Yunan'da tanrı Zeus'un ka­rısı Hera şerefine Kithairon Dağı’nda düzenlenen şenlik.

Eski yunanda Zeus'un eşi Hera şerefine Kithairon dağında ya­pılan şenliktir. Bu merasim sırasında Hera'nın tahtadan yapılmış bir portresine gelinlik giydirilerek taşmıyor, ardından da Hera'ya kurban edilmiş hayvanlar takdime olarak yakılıyordu. Zeus'un, ka­rısını böylece yeniden kendisine yakınlaş­tırdığına inanılıyordu. Bunun için Daidala şenliklerinde Zeus ile Hera yeniden ev­lenmiş kabul ediliyordu. Bazı kaynaklar Daidala’nın bir bereket törenini temsil et­tiğini belirtmektedir. Bunun da nedeni­nin, odun yakma geleneği olduğu söy­lenmektedir.

 

Dakhma:

 

Parsilikte ölülerin bırakıldığı “sessizlik kulesi”. Cesetler, çeşitli yırtıcı kuşlar tarafından yenmek üzere buraya konulur. Parsilere göre toprak, su, ateş ve havadan oluşan dört element kirletilmemelidir. Bu nedenle necis sayılan cesetler toprağa gömülmez veya ateşte yakılmaz. Cesedin yırtıcı kuşmarca yeni­lerek yok edilmesi en uygun yöntem olarak görülür. Bakınız: Parsilîk.

 

Daksa:

 

Hint geleneğinde dünyayı yaratmaları için Brahma tarafından yaratıl­dıklarına inanılan sekiz canlıdan biri. Bunlara Pragiapatiler de denir.

 

Daktyller:

 

Yunan mitolojisine göre îda Dağı'ndaki demirci cinler.

 

Dalâlet:

 

Sapkınlık, yoldan çıkma, azıtma; hidâyetin karşıtı.

 

Dalay Lama:

 

Lamaizmin ruhani lideri ve Tibetlilerin dünyevi hükümdarı. Dalay Lama'nın, Bodhisattva Avalokiteşvara'nın bedenleşmiş şekli olduğuna inanı­lır. Lamaizme göre bir Dalay Lama'nın ölümünden sonra Avalokiteşvara bir erkek çocukta yeniden vücut bulur ve bu kişi Lamaizmin yeni başkanlığına getirilir. Dalay Lama'nın yardımcısı olarak görülen Pariçen Lama ise, Buddha Amitabha'nın bir inkarnasyonu sayılır. Bunun görevi politik yön­den Dalay Lama'ya yardım etmek ve Dalay Lama'nın ölümü sonrası onun halefini seçmektir. Moğolistanlılar ise Maitreya’nın inkarnasyonu olduğunu kabul ettikleri Urgo'daki Büyük Lama­'ya bağlıdırlar. Bakınız: Avalokiteşvara, Lamaizm, Pançen Lama.

İki Tibetçe kelimenin bir­leşmesinden meydana gelmiştir. Anlamı, “Bilginin üstadı” demektir. Bu isim Ti­bet'te yaygın olan, Budizmin Sarı Şap­ka (Dge-luğs-pa)lılar diye bilmen koluna verilen özel isimdir. Dalai-Lama'lar, Tibet Budizminin hem siyasi hem de dini şefi­dirler. 1959'da Tibet’in, komünist Çin’in eline geçmesiyle birlikte, Tibet Budizmi, ciddi sıkıntılarla karşılaşmıştır. Dalai-lama, siyasi otoritesini kaybetmiştir. Dalai-lama’nın sürgündeki merkezi bu­gün Hindistan'dadır. Fakat Amerika ile sıkı teması vardır. Dalai-lama'nın dini otoritesi, gerek Çin'deki ve gerekse göç eden Tibet Budistleri üzerinde devam et­mektedir. Bugün Tibet Budizminin şefi olarak Dalai-lama, siyasi bağımsızlık İçin çok önemli mücadele vermektedir. Bunun için gerek Avrupa devletlerinde ve gerek­se Amerika nezdinde destek aramaktadır. Tarihi süreç içinde ilk Dalai-lama, Tashilhunpo Manashrın’nın kurucu­su ve başkeşişi Dge-Dun-Grup-Pa'dir (1391-1475). XIV. yüzyılda gelişmeye başlayan Lamalar’ın yeniden doğacağı inancı, bu Lamaların yeniden dünyaya geleceği inancının sistemleşmesini temin etmiştir. Buna göre, Avalokiteşvara’nın yeniden bedenleşmesine inanılmıştır. Böylece, Bodhisattva bu bedenleşmenin tezahürü olarak görülmüştür. Daha sonraki dönemde Lama'larm şefi olan Dge-dun-Rgya-Mtsho (1475-1542), Bras-spungs (Drepung) Manastırının baş­kanı olmuştur. Bu bölge çok önemli bir manastır merkezi olan Lhasa’nın hemen yakınındadır. Ancak daha sonra Bras-spungs manastırı, Dalai-Lama’nın esas ikamet merkezi olmuştur. Dalai-Lama, komşuları olan Moğollarla iyi ilişkiler içi­ne girerek, onları ziyaret etmiştir. İşte bu ziyaret sonucunda Moğol hükümdarı Al-tan Han, Bsod-narns-rgya-mtsho (1543-1588)ya, Tibetçe rgya-mtsho (okyanus) unvanını vermiştir. Bu kelimenin Moğalca'da karşılığı, Ta-Le'dir. Dalai-Lama, Bilgeliğin derinliğini ifade etmek­tedir. İlk defa Dalai-Lama ismini alan başkeşiş Dge-dun-grub-pa'dan sonra, bu isim ondan önceki iki başkeşişe de ölüm­lerinden sonra verilmiştir. Dördüncü Lama, Yon-tan-rgya-mtsho (1589-1617)'dur. Bu, Tibetli olmayan tek Dalai-lama'dır. Beşinci lama, Ngag -dbang - rgya - mtsho (1617-1682)dur. Bu lama, Dge-Lugs-pa tarikatını Tibet'e yer­leştirmiştir. Lhasa'daki görkemli Lama sa­rayı onun döneminde yaptırılmıştır. Tshangs-dbyangs-rgya-mtsho (1683-1706), lama tarihinde altıncı sırayı işgal etmek­tedir.

Yedinci Dalai-Lama, Bskal-bzang-rgya-mtsho (1708-1757)'dur. Sekizinci Dalai-Lama, Jam-dpal-rgya-mtsho (1758-1804)dur. Bundan sonra, arka arkaya Lung-rtogs-rgya-mtsho (1806-1815), Tshul-khrims-rgya-mtsho (1816-1837), Mkhas-grub-rgya-mtsho 1838-1856), phrin-las-rgya-mtsho (1856-1875) gibi Bu­dist keşişleri, Dalailama makamına oturmuşlardır.

On üçüncü Dalai-Lama, Thub-bstan-rgya-mtsho (175-1933), Tibette, Tibet Budizminin bağımsız devletini kurdu ve devlet başkam oldu. On dördüncü Dalai-lama ise, BstaıvDzin-rgya-mtsho, 1940 da Dalai-Lama makamına oturdu. 1950 de Komünist Çin'e karşı ayaklanmayı yönetti ve başarısız olunca, Hindistana kaçtı. Bu­gün Dalai-lama karargahını Hindistana kurmuş vaziyettedir. Yanında Amerikalı Budist uzmanları genel sekreterlik yapmaktadır. Tibet Budizminin ve halkının siyasi haklarını savunmakla meşgul ol­maktadır.

 

Damasus I (304-384):

 

Roma'da doğmuş ve Roma'da ölmüştür. 366-384 yılları ara­sında papalık yapmıştır. Döneminde ciddi bir tefrika unsuru olan Ariusçuluğa karşı mücadele etmiştir. Barışı sağlamak iste­yen Constantİnus; dönemin papası Liberius'la birlikte Damasus'u sürgüne göndermiştir. Karşı-papa olan II. Felix'i tanımıştır. Felix’in ölümünden sonra liberius ile barışmasına karşın, birçok düşmanın hedefi oldu, Papa seçildikten sonra, rakipleri Ursinus'u ve onun taraf­tarlarını bertaraf etti. Kilise karşıtı sapık gruplarla ciddi şekilde mücadele etti. 368 ve 369 da İstanbul'da toplanan iki konsilde, İstanbul piskoposu Makedonius'la, Laadike piskoposu Apoltinarius'un aforoz edilmesini sağladı. Ariusculuğu yok edebilmek için, Kayseri piskoposu olan Aziz Basileios ile işbirliği yaptı. Ancak daha sonra aralarında Ariusçuluk konusunda metod farkı ortaya çıktı ve işbirliği bozuldu. Damasus, şekillenen Hıristiyan cema­atinin merkezi olarak Roma'da ilk papa oldu. 380 yılında Batı ve Doğu Roma İmparatorları olan Theodosius ile Ceratianus, Hıristiyanlığı Roma İmpara­torluğunun resmi dini olarak kabul etmiş­lerdir. 382'de toplanan bir Konsil'de Roma'nın, Hıristiyanlık konusunda karar merkezi olduğu kabul edilmiştir. Damasus, lâtinceyi ayin dili olarak kabul ettirmiştir.

 

Damasus II:

 

1048 yılında papa oldu. Papa oluşunda Kutsal Roma-Cermen İmaparatoru III. Heinrich’in rolü bü­yük olmuştur. Papalık makamında ancak yirmi üç gün kalan Damasus, sıtmadan ölmüştür.

 

Damballah:

 

Haiti’nin yılan tanrısı. Afrika kökenli bir tanrısal varlık olan Dambal­lah, bazen Meksika'nın Tüylü Yılan'ı ile özdeşleştirilir. O, iyi huylu baba gökyüzü tanrısıdır; çok bilge ve çok yü­cedir. Onun ağaçlara tırmanmayı sevdiğine inanılır ve kendis için özel ha­vuzlar yapılır. Ayrıca hayatın onu etki­lemediği ve onun geçmiş ile geleceği birleştirdiği kabul edilir.

 

Damia:

 

Yunan mitolojisinde bereket tan­rıçası olan Damia'ya, Epidaunos ve Aiginia'da tapılmıştır.

 

Damkina (Damgalnunna):

 

Sümerlerde tatlı sular tanrısı Ea’nın karısı tanrıça Ninki’nin lakabı. Aynı zamanda Ninkhursag olarak da bilinirdi. Bakınız: Ninki.

 

Daniel Kitabı:

 

Eski Ahidin yirmi ye­dinci kitabı Daniel olarak isimlendirilmiştir. Daniel kitabı Yahudi kutsal metinleri içinde Ketubim'de yer almak­tadır. Danyel, Daniel veya Liber Danielis olarak isimlendirilmiştir. Daniel kitabı on iki baptan oluşmaktadır. İlk bablarda daha çok M.Ö. 586'daki Babil sürgünü anlatılmaktadır. Bu da Daniel ki­tabının sürgünden çok sonra kaleme alın­dığını göstermektedir. Daniel kitabının M.Ö. II. yüzyılda yazıldığı tahmin edilir. Daniel kitabı, adını Yahudi oğullarından gelen Daniel'den almıştır. Daniel dürüst bir insandır. Dinini yaşamaktadır. Kendi­sine verilen harem ağalığını kraliyet nezdinde reddetmektedir. Ancak verilen gö­revi kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu­rada Daniel, şaraba ve kralın güzel yemekleriyle bozulmaya karşı, sadeliği ter­cih ediyordu.

Daniel kitabında, Buhtunnassnn (Nebu­kadnetsar) gördüğü rüyalar ve bu rüyala­rın yorumları ile ilgili olaylar nakledil­mektedir. Daniel rüyasında, kralın rüya­sını çözmüştür. Burada Daniel, Allah’ın güç ve kudretini tebcil etmiştir. Daniel’in Allah'ın sonsuz kudretine imanı tamdır. Allah'ın gizli ve açık herşeyi bildiğini be­lirtir. [4]Daniel kralın önüne götürülür ve kralın gördüğü rüyayı, kra­lın huzurunda kendisine anlatır. [5]Bu rüyayı yorumlayan Daniel, kralın saltanının büyük olacağını, hayvanların, göklerin krala verileceğini beyan eder. [6]

Daniel kralın gördüğü rüyayı [7] çok güzel bir şekilde yorumlayinca, kral Nebukadnetsar Daniele secdeye kapanır ve ona hediyeler takdim eder. Daniel kitabının III. babında, Kral Nebukadnetsarın altından bir put yaptığı ve onu Babil'de Dura ovasına diktiği anla­tılır. Buna herkesin secde ettiği, sadece birkaç Yahudinin secde etmediği beyan edilir. Altın puta tapmayan Yahudilerin kızgın fırına atıldığı bildirilir. [8]Ancak ateş bu Yahudileri yakmamıştır. Fırına atılan üç Yahudi, dört ki­şi olarak çıkmıştır. Dördüncü kişi bir ilâh oğlu gibidir. Bu dört kişi fırından çıkarlar ve bunlar sanki hiç fırına girmemiş gibiy­diler. Bu durumu gören Nadbukadnetsar, bu Yahudilerin Allah'ını yüceltmiştir. [9]

Daniel kitabının IV. bölümünde kral Natbukadnetsar’ın saltanatından bahse­dilir. V. bölümde, Kral Belşatsar'dan söz edilmektedir. Kral sarayının duvarına bir elin yazı yazdığını gören kralın dizlerinin bağı çözülür. Bu yazının hikmetini çöz­mek için büyücüler aranmış ve yine Daniel’e müracat edilmiştir. Daniel yazıyı okumuştur. Bu yazıda şu söyleniyordu: “Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.” Bunun an­lamı: Mene, Alah senin krallığım saydı ve onu sona erdirdi. Tekel, Terazide tar­tıldın ve eksik bulundun. Feres, Ülken bölündü, Medlere ve Parslara verildi. Kral Beişatsar Daniel'i mükafatlandırdı. Fakat Kral o gece öldürüldü ve Med kralı Darius krallığa oturdu. [10]

VI. Bölümde Med kralı Darius'un saltana­tı anlatılmaktadır. Yine bu bölümde Daniel’in hikmetleri dile getirilmektedir.

VII.  bölümde Daniel’in rüyaları anlatıl­maktadır. VII. bölümde yine Danielin kral Belşatsar’ın saltanatı ile ilgili rüyaları an­latılır.

IX. bölümde, Medlerden Darius'un krallı­ğının birinci yılı anlatılır. X. Bölümde, Fars kralı Koreş’in üçüncü yılı anlatılır. XI. Bölümde Fars'ta çıkacak, üç kraldan bahsedilmektedir. XII. bölümde, İsrailoğullarına verilecek sıkıntılardan bahse­dilmektedir.

Görüldüğü gibi Daniel, hikmet ve bilgi dolu bir İsrail Nebisi olarak, âdeta Hz. Yusufun yerini almış gibidir; Kitabın Daniel ismini alması, Danielin kehanetle­rinden bahsettiği içindir. Daniel kitabının en önemli tarafı, Yahudiliğin diğer kitap­larında çok fazla görülmeyen kıyamet, öl­dükten sonra dirilme gibi konulara çok önem vermesidir.

 

Dan Petro:

 

Haiti’nin çiftçiler tanrısı. Bir­çok tanrının babası olarak görülen ve yılana benzer bir şekilde olduğu düşü­nülen Dan Petro'nun kötü tabiatlı ol­mayan bir tanrı olduğuna inanılır. Bakınız: Dahn.

 

Dans:

 

Dinsel ayin ve törenlerde ritmik hareketler yaparak vecd haline ulaş­mak, birçok dinde yaygın olarak görü­len bir gelenektir. Birçok inanç siste­minde dans ilahi bir olay olarak algıla­nır. İskandinav mitolojisinde cinlerin ve cücelerin danslarından, Hint mito­lojisinde ise Krişna'nın dansından bah­sedilir. Çeşitli Afrika ve Amerika dinleriyle Mevlevilik gibi bazı tarikatlarda dans, kendinden geçmek ve ilahi hik­mete ulaşmak yolu olarak görülür. Bakınız: Ekstazi, Cezbe.

 

Danyal (Daniel):

 

Eski Ahit'te kendi is­miyle adlandırılan bölümde kendisin­den bahsedilen ve ahir zamanın yakın­lığıyla yaklaşan İlahi hakimiyet hak­kında insanları uyaran kişi. Verilen bil­gilere göre Danyal, İsrailoğularının Babil Sürgünü esnasında yaşamış bilge bir kişidir. Kendisine atfedilen kitabın MÖ 2. yy'da derlendiği söylenir.

 

Daphne:

 

Eski Yunan mitolojisinde nehir tanrısı Ladon ya da bir diğer nehir tan­rısı olan Peneius'un kızı; Metope’nin kıs kardeşi.

 

Daphnis:

 

Yunan mitolojisinde Hermes’in oğlu. Doğum sonrası terk edilen Daphnis’in bir çoban tarafından yetiştirildi­ğine ve tanrı Pan'ın ona flüt çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrettiğine inanılır. Sonradan o, kendisine aşık olan bir kadına verdiği başka bir kadınla birlikte olmama sözünü tutmadığı için Museler tarafından kör edilir. Köpeklerinin bazı­larının ölümü sonrası acıyla ölen Daphnis semaya yükseltilir.

 

Darak:

 

Yunanlıların Pan'ını hatırlatan, keçi ayaklı Sümer orman tanrısı.

 

Ed-Darazî:

 

(Muhammed ibn İsmail Ed-Darazî, ö.1020)

Mısır'a İsmailîlik mez­hebini yaymak üzere gelen ve burada halife el-Hakîm’in uluhiyetine dayalı bir akım geliştiren kişi. Onun geliştir­diği bu akıma kendi ismine nispetle Dürzîlik adı verilmiştir. Ed-Darazî, Adem'den itibaren gelen kutsal ruhun (ya da evrensel aklın) halife el-Hakîm'imde bedenleştiğini, dolayısıyla el-Ha­kîm’in (ö. 1021) tanrının vücutlaşmış şekli, hülulu olduğunu savundu. Görüş­lerini yaymaya çalışınca Mısır'da büyük kargaşa çıktı ve ed-Darazî buradan ka­çarak Suriye'ye sığındı. Dürziler el-Hakîm'e tanrı olarak tazim ederler ve onun geri döneceğine inanırlar. Zira Daraz-î'ye göre evrensel akıl peygamberler ve Ali vasıtasıyla Fatımî halifelerine geç­miştir. Bakınız: Dürzîlik.

 

Dâreyn:

 

İslami literatürde dünya ve ahiret yaşantısını kasteden bir ifade.

 

Darşana:

 

Hindu inancına göre uğurlu bir nesneyi ya da kişiyi görerek kutsanmak.

 

Dâru'1-Emân:

 

Arapça. “sığınılacak emniyetli yer”. Kabe için kullanılan bir İsim. Bakınız: Kabe.

 

Dâru'l-Hadîs:

 

İslam ülkelerinde hadis okutulan medrese. Dâru'l-Hadîs, Os­manlı medreselerinde en yüksek aşa­maydı.

 

Dâru'l-Harb:

 

İslam hukukuna göre İslamın siyasal hakimiyet sınırları dışında kalan ülke.

 

Dâru'l-İslam:

 

İslam hukukuna göre Müs­lümanların hakim oldukları ve şeriatın hukuk sistemi olarak uygulandığı ülke. Bir başka görüşe göre ise şu an için bu şartları taşımasa da tarihin herhangi bir diliminde yukarıdaki şartların söz konusu olduğu beldeler de Dâru'l-İslam sayılırlar.

 

Dâru'n-Nedve:

 

Arapça. “toplantı yeri”. Hz. Muhammed’in Mekke döneminde, Mekkeli müşriklerin sosyal ve siyasal görüşmelerde bulunup kararlar aldıkları meclis. Kusey ibn Kilâb tarafından yap­tırıldığı söylenen bu mecliste, Mekke’nin idaresi açısından görev dağılımı ya­pılır; savaş, barış, anlaşma ve benzeri konularda kararlar alınır ve Mekke'yi ve Mekkelileri ilgilendiren çeşitli ko­nularda yürütülecek siyaset belirlenirdi. Güç, kuvvet ve servet sahibi olan Mekke ileri gelenlerinin çoğu bu mecli­sin üyesiydi. Dâru'n-Nedve, Hz. Mu­hammed’in Mekke döneminde îslami gelişme aleyhine birçok kararlar almış ve yürürlüğe koymuştur.

 

Dâru's-Selâm:

 

İslam literatüründe cen­nete verilen bir ad. Bakınız: Cennet.

 

Dasam Granth (Onuncu Kutsal Kitap):

 

Sinlerin ikinci dereceden önemli olan kutsal metinleri. Onuncu guru Guru Gobind Rai Singh’in sözlerini içeren bir kitaptır. Onun sözleri ölümünden 26 yıl sonra bir araya getirilmek sure­tiyle bu kitap oluşturulmuştur.

 

Dasgupta Surendranath (1855-1952):

 

Hindistan'ın XX. yüzyılda yetiştir­diği çok önemli bir Hindu filozofudur. Jainist Mistisizm üzerinde çalışmıştır. Çok iyi Sanskritçe bilgisini, modern eğitim bilimleriyle birleştirmiştir. Kalkuta'da yap­mış olduğu felsefe tahsili ile Hind felsefe­si üzerinde derinleşmiştir. Sanskritçe bil­gisi, Hind kültürünün kökenlerine inme­sine yardımcı olmuştur. Felsefe ve Sans­kritçe üzerinde ihtisas yaptıktan sonra Çhittagong Kollej'de profesör olmuş­tur. Hint felsefesi tarihi isimli beş ciltlik eserini burada yazmaya başlamıştır. 1920 yılında İngiltere'ye giderek Avrupa felsefesi üzerinde Cambridge'de doktora çalışması yapmıştır. Doktora sonrası ça­lışmalarına Kalkuta'da devam etmiştir. Avrupa üniversiteleri tarafından konfe­ranslara çağrılan Dasgupta birçok talebe yetiştirmiştir. XX. yüzyılın büyük Dinler Tarihçisi Romen asıllı Mircea Eliade, 1928-1932 yıllarında doktorasını Hindis­tan'da Yoga üzerinde yaparken, Surendranath Dasgupta'dan Sanskritçe ve Hind felsefesi dersleri almıştır. Dasgupta’nın en önemli eseri, beş ciltlik Hint felsefesi Tarihi'dir. Dasgupta, Ame­rika'da da birkaç defa konferans vermiş­tir.

 

Dastur:

 

Parsilikte en yüksek rahiplik unvanı.

 

Davud:

 

(Hz. Davud, y. ö. MÖ 970)

Kur’an’a göre İsrailoğulları içerisinden pey­gamber olarak gönderilen ve kendisine ilahi kitap Zebur vahyedilen peygamber[11]; Hz. Süleyman'ın babası; kendisine hikmet, nübüvvet, bilgi, da­valara hükmetme ve güzel konuşma kabiliyeti verildiği belirtilen kişi. Ya­hudi geleneğine göre ise İsrail’in kuru­cusu ve ikinci kralı. Kitabı Mukaddes'e göre [12] güçlü bir komutan olan Da­vud, İsrail'deki son hakîm olan Samuel tarafından takdis edilir.  Gösterdiği parlak başarılar üzerine kral Saul (Talut) tarafından terfi ettirilir ve Talut'un kızıyla evlenir. Talut'un ölümü sonrası kral olarak tahta geçer. Kudüs'ü başkent yaparak geliştirir ve 33 yıl hü­küm sürer. Kudüs'te büyük bir mabet inşa etmeyi planlar. Mezmurların (Psalms) yazan olarak kabul edilir. Ki­tabı Mukaddes'te Davud, güç ve kudre­tinin yanı sıra ahlaki öğretilere bağlılığıyla da bilinir. Buna rağmen onun za­man zaman ahlak dışı davranışlarda bu­lunduğu, örneğin 99 karısı varken bir askerin karısına da göz diktiği ve onu elde edebilmek için kadının kocasını savaşa göndermek gibi entrikalar çevirdiği de iddia edilir. Yönetimi süresince güçlü bir devlet kurmuş olan Davud'un bu başarısı nedeniyle Davud ismi Ya­hudi geleneğinde güç, kudret ve ihti­şamla özdeşleştirilir. Hıristiyanlıkta da Mesih “Davud'un Oğlu” olarak adlan­dırılır. Bakınız: Zebur.

İsrail’in ikinci kralıdır. (İ.Ö: 1015-975). Saul'e halef olmuştur. Saül'un hizmetinde bulunmuş, Goliath üzerindeki zaferinden sonra Saul ona kızını vermiş­tir. Samuel tarafından yağlanmıştır. Davud, savaş kralıdır. Birçok bölge fet­hetmiş, mukavemet eden Kenanlılan mağlup etmiş ve filistini egemenliği altına almış o vakit küçük bir şehir olan Jebuseenne'i kuşatmış ve onu krallığının başkenti olan Kudüs yapmıştır. Ahit san­dığını Kudüs'e taşımış ve onun için bir mabed yapmayı tasarlamaya başlamıştır. O sırada İsrail’in hududları Mısır'dan, Babil'e kadar uzanıyor, Sina'dan Kızıldeniz'e kadar olan bölge ve Suriye'nin bir kısmı, İsrailin kontrolünde bulunuyordu. Davud, İsrail halkının birliğini sağlamış, merkezi bir yönetim tesis etmiştir. Ancak, mabet inşa etmek hayalini, oğlu Süley­man gerçekleştirmiştir. Davud, karizmatik, şair, müzisyen, duy­gulu ve mistik bir kişidir. Çok sayıda mezmur yazmıştır. Anak bugün Eski Ahit'te mezmurların, sadece otuz beşinin Davud’a ait olduğu kabul edilmektedir. Efsaneleşmiş bir şahsiyet olmuştur. Yahudi-Hıristiyan geleneğe göre meşinin doğumunu onun hanedanlığı sağlamıştır. Bunun için İsa çoğu defa, “Davud oğlu” diye isimlendirilmiştir.

 

Davud Yıldızı (Magen David):

 

Yahudili­ğin sembolü olan iç içe girmiş iki eşke­nar üçgenden oluşan altı köşeli yıldız. Bu sembolün Davud'un ismini ya da dev Goliat'a karşı savaşırken kalkanı­nın üzerinde bulunan altıgen işaretini ifade ettiğine inanılır. Yahudiliğin diğer sembolü ise yedi kollu şamdandır. Bakınız: Menora.

 

Dayvaş:

 

Eski İran geleneğinde tabiatın iyi ruhlarına verilen isim. Halk hasattan sonra dağların tepelerine çıkarak bun­lara yakarır ve kuzu kurban ederdi.

 

Dazbog:

 

Eski Slavlarda güneş tanrısı. Ef­saneye göre o, Rusların atası sayılır.

 

Dea Dia:

 

Eski Roma ekinler tanrıçası.

 

Dead Sea Scrolls:

 

Bakınız: Kumran Metin­leri.

 

Debernuş:

 

Ashabı Kehf adı verilen Yedi Uyuyanlardan biri. Bakınız: Ashabı Kehf.

 

Deble:

 

Batı Afrika'da ağaçtan yontula­rak yapılmış kadın heykelidir. Bereketi ar­tırmak için kullanılır. Bu heykel, bereket dansı sırasında kollarda taşınmaktadır. Deble iki önemli yerde dikkat çekmekte­dir: Birincisi, gizli erkek derneklerine gi­riş törenlerinde; ikincisi de tarlaların be­reketini artırma törenlerinde görülmekte­dir. Tarla bereket törenlerinde Deble'ler toprağa gömülmektedir.

 

Deccal:

 

İslamî gelenekte ahir zamanda kı­yametten önce ortaya çıkacağına ve in­sanları doğru yoldan saptıracağına inanılan kötü bir figür; kıyametin bir habercisi. Mesihu'd-Deccal olarak da adlandırılır, Bir gözünün kör olacağına inanılan Deccal'ın kötü bir kişi olarak faaliyet göstereceği, fitne ve inançsızlığı yayacağı düşünülür. Yine inanca göre ahir zamanda gönderilecek olan Mehdi, Deccal'la savaşacak ve onu yenecektir. Bakınız: Antikrist.

 

Dede:

 

Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi tari­katlarda şeyhlere verilen unvan. Alevi­likte dede, mahalli bir ocağın başında olan kişidir. Cem ve Sorgu Ayinleri gibi ritüellerİ yönetir. Hasat sofrası ev ev gezerek cemaatını hem ziyaret eder hem de onlardan belirli bir yardım top­lar. Bakınız: Alevilik.

 

Dede Baba:

 

Bektaşîlerin en büyük piri.

 

Defin:

 

Ölen kişinin cesedini toprağa gömme adeti. Başta İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere birçok inanç sisteminde ölüyü gömme adeti vardır. Bu arada çeşitli dinsel geleneklerde gömmenin dışında bazı uygulamalara da rastlanır. Örneğin Hint dinlerinde ölü yakılırken eski İran dinlerinde kuş­ların yemesi için açık alanlara bırakılırdı. Eski Mısır'da ise mumyalanırdı. Bazı Asya kavimlerinde ise cesetlerin ormanda ağaç tepelerine konulduğuna rastlanır. Bakınız: Cenaze.

 

Dehr:

 

Arapça. “zaman”. Kur'an'ın 76. suresi olan İnsan suresine verilen bir diğer ad.

 

Dehriyye (Dehriyyun, Maddiyyun):

 

10. yy'da İslam dünyasında ortaya çıkan ve zaman (dehr) ve maddenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia eden felsefi akım. Kur'an'da geçen bir ifadeden, Kur'an'ın nazil olduğu dönemde de ahireti, öte dünyayı inkar eden ve yalnızca içindebulunduğumuz zamanın varlığını kabul eden bir grubun bulunduğu anlaşılmak­tadır. 10. yy'daki Dehriyye akımının genellikle İbnu'r-Ravendî (ö. 910) tara­fından kurulduğu kabul edilir. Dehriyye, yalnız duyularla algılanabilen maddi dünyanın varlığını kabul eder, duyular üstü bir alemin varlığı fikrini reddeder. Ayrıca akli bilgilerin kayna­ğının duyular olduğunu savunur. Bakınız: Ibnu'r-Ravendî, Ebu Bekir er-Râzî.

 

Deizm:

 

17. yy. sonları ve 18. yy'da İngil­tere'de geliştirilen bir doğal din sistemi. Deizmin klasik açıklaması J. Toland'ın Christianity not Mysterious (1968) baş­lıklı çalışmasında bulunur. Başlangıçta, tanrının yaratıcı olduğunu kabul et­mekle birlikte onun dünyayla herhangi bir ilgisinin olmadığını savunanlardan, gelecek dünyaya inanmak gibi doğal dinin gerçeklerini kabul eden ancak vahyi reddedenlere kadar çeşitli deist gruplar vardı. Sonradan bütün deistler tanrının cezalandırması, mükafat ver­mesi ve benzeri fikirleri reddettiler ve yarattığı şeylere müdahele etmenin onun değişmezlik ve yücelik vasfıyla bağdaşmayacağını iddia ettiler. Bu dü­şünce deizmin ana noktasını oluşturdu. İngiltere dışında Avrupa'nın diğer çoğu ülkelerinde de deizm etkili bir düşünce tarzı oldu.

 

Dekalog:

 

(Yunanca. “On Emir”) Hz. Musa'ya Sına Dağı'nda verilen On Emir.[13] Bakınız: On Emir

 

Dekretal:

 

Hukuki sorunlarda papalık karan.

 

Delâletu'l-Hâirîn (The Guide For ThePerplexed):

 

Ünlü Yahudi ilahiyatçısı ve filozofu Maimonides’in bu önemli eseri, Yahudi inanç esasları ve düşüncesinin rasyonel bir temele dayalı olarak ifade edilişi açısından önemli bir çalışmadır.Bakınız: Maimonides.

 

Delos:

 

Apollo ve Artemis’in doğum yeri olarak kabul edilen küçük bir Ege adası.

 

Delphoi:

 

Eski Yunanlılarca bir kehanet merkezi olarak kullanılan ünlü tapınak merkezi, Apollo kültüyle ilişkili bu merkezde yer alan tapmağın içerisinde bulunan ve Omphalos denilen taşın üzerinde bulunduğu çukur, Eski Yunan­lılarca dünyanın merkezi olarak görü­lürdü.

 

Demarus:

 

Eski Mezopotamya'da tapınılan bir tanrı. Eski Yunanlılara göre o, Tyre’nin tanrısı Melkart’ın babasıydı. Ay­rıca onun Uranüs'ün oğlu olduğu da düşünülürdü.

 

Demeter:

 

Eski Yunan tanrılar pante­onunda yer alan önemli bir figür; bere­ket ve verimlilik tanrıçası; Cronos ve Rhea’nın kızı. Romalılardaki karşılığı Ceres'tir. Demeter, Zeus'un kız kardeşi ve eşi sayılır.

 

Demeter:

 

Eski Yunan'da toprak ve be­reket Tannçasıdır. Zeus'un kızkardeşi ve eşidir. Demeter, “Toprak Ana” anlamına gelmektedir. Eski Yunan efsanesine göre, kızı Persephone kaçırılınca, Demeter onu aramaya gider. Yolculukta onunla il­gilenen Eleusis Demeter’in üzüntüsünü halkına bildirir, kıtlığın nedeninin Demeter’in üzüntüsü olduğunu açıklar. Demeter bir tahıl Tannçasıdır. Tahıl Ana­ya tapınma, bu bereketle ilgilidir. Ancak Demeterin bereketi, sadece tahılla değil; bütün meyvelerle ve hububatla ilgiliydi.

Bu durumda Demeter, Anadoludaki Kybele ile adetâ aynileşiyordu. Tarih içinde Demeter'e, yeraltı dün­yasının Tanrıçası hüviyeti verilmiştir. An­cak genelde o, bir yer Tanrıçası'dır. Argolist'te kutlanan “Yer Tanrıçası” şenliğinde dört yaşlı kadın, Demeter'e bir inek kurban etmektedir. Ayrıca Deme­ter’in intikamcı ve kötü sıfatları da vardır. Zaman içinde Demeter'e, sağlık, evlilik ve doğumla ilgili güçler de ilave edilmiştir. Ayrıca, siyasal ve etnik güçleri de vardır. Delphoi Amphiktyoniası'nın koruyucu Tanrıçası Amphiktyonis, Demeter’in diğer isimlerinden birisiydi. Demeret için birtakım şenlikler ya­pılıyordu. Bu şenlikler, altı faaliyeti ihtiva ediyordu:

1- Harman Yeri Şenliği: Aralık ayında ya­pılıyordu. Buna,  Haloa şenliği deni­yordu.

2- Mısırların Filiz Verdiği İlkbahar Şenli­ği: Buna Khloi şenliği deniyordu.

3- Hasat İçin Yapılan Şenlik: Muhtemelen eylül ayında yapılıyordu. Bu şenliğe, Pkoarktouria şenliği denmiştir.

4- Şükran Şenliği: Sonbaharda dü­zenlenmektedir.

5- Mısır Tarlalarının Bereketini Artırmak İçin Yapılan Şenlik: Buna Thesmophoria şenliği denirdi. Bu  şenlik, kadınlar tarafından kutlanıyordu.

6- Dostluk İçin Yapılan Şenlik: Yaz ayı ortasında kutlanan Skirophoria şenli­ğine dostluk şenliği adı verilmektedir. Demeter’in işareti, içi mısır koçanı, çiçek, mısır ve her çeşit meyve dolu bir sepettir. Demeter’in  en  çok  sevdiği  hayvan do­muzdur. Demeter’in, yılanların ve atların çektiği  bir  arabanın sürücüsü şeklinde veya tahta, kızı ile oturmuş şekilde figür­leri vardır.

 

Demir:

 

Çeşitli geleneklerde demirin, cin­lere karşı koruyucu bir metal olduğu düşünülür. Mecusilerde ise demir te­mizlik sembolü olarak görülür.

 

Demitolojizasyon (Demitologization):

 

R. Bultmann tarafından kullanılan, Kitabı Mukaddes, yazarları tarafından sokulan mitolojik formları (örneğin 3 katlı alem inancı gibi) ayıklamak yoluyla Kitabı Mukaddes'i yorumlama metodu. Mi­tosu, “aşkınlığın insan yaşamına girişi” şeklinde tanımlayan Bultmann, kutsal kitabın baştan sona mitolojik unsur­larla dolu olduğunu vurgular. O, mito­lojinin doğrudan ifadenin güç ya da yetersiz olduğu dönemlerde bir anlatım tekniği olarak kullanıldığını, dolayısıyla bize düşen görevin mitolojik ifadeler içerisinde vurgulanmaya çalışılan me­sajların tespit edilip çıkarılması oldu­ğunu belirtir.

 

Demiurj: (Demiurge):

 

Yunanca. “halk için çalışan, zanaat­kar”. Eflatun (Plato) zamanından beri alemin yaratıcısı için kullanılan terim; Gnostisizme dayalı dinsel geleneklerde maddi alemin ve insanın bedeninin ya­ratıcılığı fonksiyonunu üstlenen yaratıcı güce verilen isim. Gnostik akımlarda Saklas, Yaltabaoth ve Ptahil gibi çeşitli isimlerle isimlendirilen demiurg, yüce ışık tanrısından uzaklaşması ve karanlık alemiyle ilgi kurması nedeniyle yüce tanrının gözünden düşerek ışık alemin­den atılan düşmüş bir varlık olarak gö­rülür. Bu özelliği nedeniyle demiurga “aptal”, “cahil” veya “kör” gibi lakaplar verilir. Sabitlik gibi gnostik gelenek­lerde kıyamet sonrası düşmüş bir ışık ruhu olan demiurgun da günahlarından arındırılarak affolunacağına ve asıl me­kanı olan ışık alemine tekrar yüksele­ceğine inanılır. Öte yandan çeşitli Hı­ristiyan gnostik akımlar, Eski Ahit tanrısının acımasız ve despot karakterli yaratıcı tanrı (demiurg) olduğunu kabul ederler. Bakınız: Yaldabaoth, Samael, Pta­hil, Marcion.

Yunanca demios ve ergon kelimelerinden meydana gelmiş olan Demiurj kelimesi, halk için çalışan anlamına gelmektedir. Platon tarafından Demiurj kelimesi, Allahtan farklı olarak kainatın düzenleyicisine isim olarak verilmiştir. Allah, kainat fikri dahil bütün fikirlerin ışığıdır. Her varlığın modeli saf fikir olan ve doğrudan doğruya bu dün­yada hareket etmeyen Tanrısallıkta ken­dini seyretmektedir. Demiurj, Tanrıda, modeli seyretmeye kabiliyetli aracı güç­tür. Gnostikler, bu aracıları çoğaltmakta­dırlar. Madde, ruhun tedrici bir gerilemesidir. İlk asırların bazı mezhepleri, Demiurj'u, kötülüğü sokan kötü cinle aynı görmüşlerdir. Bu mezheplerden bazıları da, Demiurj'dan kötülük cinnini meydana getirmişlerdir. Yani iyilik ruhuna karşı savaşan, maddi dünyanın hakimi olarak düşünmüşlerdir.

 

Demon (Daimon):

 

Kitab-ı Mukaddes'te şeytan mİsali kovulmuş melekler için kullanılan bir terim; insanlarla melekler arasında bulunan bir varlık türü; tabiat halklarında insanüstü iyi veya kötü ni­telikli metafizik ruhlar. Bakınız: Cin.

Demon kelimesi, ölüler ruhu, aşağı ruh anlamına gelen Yunanca bir ke­limeden gelmektedir. Demon tam olarak şeytanın karşılığıdır. Demon'un bütün işi, insanın, Tanrı ile yakınları ile ve bizzat insanın kendisi ile kurduğu birliği kır­maktır. Bunun için Demon, bölen bir kuvvettir. Sokrat, Demon'un aşağılayıcı anlamını kabul etmez; Ona göre Demon, dahili bir ses olan bir uyarıcıdır. Fakat ge­nel olarak Kitab-ı Mukaddes geleneğine göre Demonlar, kötü ruhlar ve kötü me­leklerdir. İnsanları kötü ve şerir yapmak için, bazt şeyleri, yerleri ve hatta insanları büyülemektedir. Sayısız varlıklarda kişileşmiş olan bu kötülük ruhu, sayısız şekil­ler anlamına gelir ki, onlarla insanları aldatmaktadır. Bütün hataların ve kötülük­lerin ayartıcı bir görünümü vardır. Bun­lar, Demonlarm maskeleridir. Demonlar prensi, Satan veya Lucifer olarak adlandı­rılır.

Katolik mezhebinde Demonîarı kovmak için bir ritüel (Exorcismes) vardır. İslâm'da Demonlar, cinlerden başkası de­ğildir. Bunlar, şeytanlardır. Bunların şerir ve hilekâr kategorisine Kur'an [14] ifrit demektedir, yani “Asi”. Demon, yani İblis, Ademe secde etmeyen kovulmuş melektir. Çünkü Adem, topraktan yara­tılmıştır. [15]Bazıları [16] İblisin, nurdan yaratılmış bir me­lek değil, Ateşten yaratılmış mağrur bir cin olduğunu düşünmektedir.

 

Denaveriyye:

 

Tarihsel açıdan MS 600 dolaylarında ölen Mar Shad Ohrmizd'e kadar giden Maniheist mezhep. Efsa­nevi olarak ise bu mezhebin Mani’nin talebesi Mar Ammo tarafından kurul­duğuna inanılır.

 

Dengyo Daishi:

 

Japon Budizminde Tendai mezhebinin kurucusu. Dengyo Daishi tarafından 805’te kurulan bu mez­hebin bugün de taraftarları mevcuttur. Bu mezhep, bütün insanlarda Buddba tabiatının var olduğunu, Buddha tabi­atıyla insan şuurunun deniz ve dalga gibi birbirinden ayrılmazlığını savunur. Bakınız: Kobo Daishi.

 

Denomination:

 

Mezhep veya dinsel akım.

 

Dergah:

 

Tekke olarak da bilinen tarikat evi. Tarikat hizmetlerinin ve zikir faali­yetlerinin yapıldığı mekan.

 

Derviş:

 

Farsça. “fakir, dilenci”. Tasavvufta bir şeyhin veya pîrin gözetiminde tek­kede yaşayan mürit. Ruhsal eğitimini tamamlamaya, marifet ve mutlak ger­çekliğe ulaşmaya çalışır.

 

Desakralizasyon (Desacralization):

 

Din dışılaştırma.

 

Despot:

 

Hıristiyanlıkta bir bölge piskopo­sunun kendi bölgesinde otorite sahibi olduğunu gösteren bir unvan.

 

Determinizm:

 

Özellikle J.S. Mili tarafın­dan populize edilen, bütün insan aktiviteleri de dahil tüm evrenin katı bir se­bep sonuç ilişkisi düzenine bağlı oldu­ğunu savunan ve özgür iradeye açık bir kapı bırakmayan felsefî sisteme verilen ad.

 

Deus Otiosus:

 

Felsefe ve Dinler tari­hinde son yüzyıllarda kullanılan bir kav­ramdır. Yüce Tanrı, “Gök Tanrı”, “Saklı Tanrı” gibi anlamlarla ifade edilmiştir. İnsanlığın başlangıcında çok aktif bir Tan­rı anlayışını ifade edebilen “Deus otiosus”, zamanla göklerin derinliklerine çekilmiş, pasif bir Tanrı anlayışını ifade etmeye başlamıştır.

Çağımızın tanınmış Dinler Tarihçisi Mircoa Eliade, bu konuda Andrew Lang’ın ve Wilhelm Schmidt’in görüşlerini “The Quest, History And Meaning in Religion-chicago-1969” isimli eserinde genişçe açıklamıştır. M. Eliade'ye göre ilkel kavimlerde de bir Deus Otiosus inancı vardır. Bu inanç zamanla, bir “Gök Tanrı” haline dönüşmüştür. Orta Asya Türk kavimlerinde Deus Otiosus canlılı­ğını hiç kaybetmeden, hem aktif bir Tanrı görünümünde sürdürmüştür.

 

Deuterokanonik Kitaplar:

 

Eski Ahit’in Tobias, Judith ve Makkabiler Kitabı gibi, Yahudilerce apokrif sayılan kitap­lar. Bunlar Katolik Kilise tarafından ise otantik kabul edilir.

 

Deuteronomi:

 

Bakınız: Tesniye.

 

DeuteronomikTarih:

 

Bazı batılı araştırıcılarca Eski Ahit’in Tesniye'den II Krallar'a kadar uzanan (Tesniye, Yeşu Hakimler, Ruth, I Samuel, II Samuel, I Krallar ve II Krallar) kısmına verilen ad. Bundan önceki kısmın (Tetrateuch) ilgili kısım yazarlarınca aynı kaynaktan derlendiği Deuterono-mik Tarih bölümünün ise farklı kay­naklara dayandığı ifade edilir.

 

Dev:

 

Çok iri, güçlü ve genellikle korkunç görünümlü olduğuna inanılan mitolojik varlık. Kötü varlıklar olarak görülen devlerin cinlerle irtibatlı oldukları ka­bul edilir. Eski Yunan mitolojisine göre Uranüs ve Gaea’nın oğulları olan dev­ler, tanrı Uranüs'ün kanı yeryüzüne düştüğünde bu kandan doğarlar. Onla­rın, Olimpus Dağı'nda tanrılarla savaş­tıkları ve birçoğunun Heracles ve Dionysus tarafından öldürüldüğü anlatılır. Bakınız: Titan, Deva.

 

Dev Samaj:

 

1887'de Lahor'da Agnihotri’nin (1850-1930) kurduğu Hint reform hareketi. Dev Samaj, ruh göçünü kabul etmez, hiçbir canlıyı öldürmeme ilke­sini ve ticari hayatta doğruluğu vurgu­lar. Ateist bir yapıya sahip olan bu ha­reket saf bilimsel bir doktrin kurma id­diasındadır.   

 

Deva (Daeva):

 

Devalar, Eski Iran gelene­ğinde, iyilik prensibine karşı savaşında Ahriman'a yardım eden şeytani güçler olarak görülürdü. İsimleri Hindistan'­daki Vedîk tanrılar için kullanılan isimlerle aynıdır, 'edik Hint gelene­ğinde devalar ya da daevalar iyi varlık­lar için genel bir isim olarak kullanıl­maktaydı. Zerdüştlükte karakterlerinin farklı oluşu Zerdüşt'ün reformları nede­niyle olabilir.

 

Devir:

 

İslami gelenekte, ölen kişinin gü­nahlarının bağışlanması ve kurtulması için ölenin arkasından yapılan çeşitli törenler. Bunların birçoğu uydurma olup İslamın temel yapısına terstir.

 

Deyrü'z-Zafaran:

 

Mardin’in 5 km kadar doğusunda yer alan kadîm Süryani ma­nastırı. 4. yy sonlarında kurulduğu ileri sürülür.

Türkiye'nin Mar­din ilinin doğusunda Süryani kadim mânastırmm bulunduğu yere verilen isimdir. Tarih boyunca burası değişik isimlerle ad­landırılmıştır. Mar Şleymen manastırı, Mar Evgin manastırı, Mar Hanenya manastırı olarak da anılmış­tır. XII. yüzyıldan itibaren XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Süryani Kadimle­rin Patriklik merkezi olmuştur. Deyru'z-Zafaran, IV. yüzyılın sonlarında kurulmuştur. Tarih içinde birtakım ilave­ler yapılmıştır. Bunun İçin yapı düzenli bir mimari arzetmez. Dikdörtgen bir gö­rünümü vardır. 63x71 boyutlarındaki bi­nanın ortasında eyvanlarla çevrili bir av­lu ve suyu dışarıdan gelen iki sarnıç var­dır. Binanın doğu ve batı tarafı iki, güney tarafı üç katlıdır. Burada patrik, metropo­lit ve rahip odaları vardır. Manastırın bugün Mar Hanenya kili­sesi adı ile tanınan kubbeli kısmı 418-518 yılları arasında inşa edilmiştir. Deyru'z-Zafaran Manastırı, tarih boyunca Süryanilerin önemli bir din merkezidir. Bölgedeki süryanilerin, din, eğitim ve kül­türleri ile doğrudan bu manastır ilgilen­mektedir. 1853 yılında manastırda bir matbaa faaliyete geçirilmiştir. Burada bir­çok Arapça, Süryanice ve Türkçe eserler basılmıştır. Buradaki din adamları tara­fından Hikmet isimli bir dergi çıkarıl­mıştır.

Bugün İstanbul'da bulunan Süryani metropolitliği Deyru'z-Zafaran'a çok önem vermektedir. İstanbul'daki Süryaniler, Deyru'z-Zafaran'a kültürel ve dinî ba­kımdan bağlıdırlar.

 

Dhamma:

 

Dharma’nın Pali dilindeki kar­şılığı. Budizmde Dhamma, hukuk, kural gibi anlamlar yanı sıra öğreti ve kutsal doktrin anlamlarına da kullanılır. Bakınız: Karma.

 

Dhammapada:

 

Çok yaygın olan bir Budist şiir mecmuası. 923 mısradan oluşan bu metin Sutta-pitaka'ya dahildir.

 

Dharma:

 

Sanskritçe. “kanun, kainat kanunu”. Hint dininin çok anlamlı bir kavramı. Hinduizmde Dharma, geniş anlamda adet, fazilet, hak, vazife ve ödev, dar anlamda ise ayin ve her bir kast için öngörülen vazife için kullanılır. Budizmde Dharma hem Budha’nın öğreti­lerini hem de varlığı şartlandıran kuv­vetleri ifade eder. Caynizmde ise Dharma, dinamizm cevheri ve hareket unsuru anlamlarına gelir. Bakınız: Karma.

Sanskritçe dharma, kozmik düzen veya manevi kanun anlamına geiir. Hinduizm ve Budizm müştereken, Evre­nin  (canlı varlıklar dahil) geçici olarak dengeli hür unsurların bir birleşmesi ol­duğu  fikrindedirler. Herşey düzenli   ve herşey iyi çalışıyorsa, işte bu Dharma'dır. Bununla beraber, onu kötülük kuvvetleri (-dharma) tehdit etmektedir. Eğer düzen, vakitsiz yani normal devrinden önce teh­dit edilmişse, Hindular, Vishnu'nun kötü­lüğü  (Malin) mağlup etmek için cisimleştiğini kabul ederler (Avatâra doktrini). Budistlere gelince, onlar gerçek manevi kanunun (dharma) fenâ'ya (Nirvana) ulaşmak olduğu fikri üzerinde dururlar. Çünkü onlara göre yaşadığımız dünya, zıt güçlerin savaşma adanmıştır. (Sevinç-acı, sıcak-soğuk vs. gibi). Nihayet dharma ke­limesi, Budizmin temel doktrinini belirtir. Fakat Hindular da, dinlerini, “Sanatana Dharma” yani “Ebedi Kanun” olarak isimlendirirler. Öyleyse iki din arasındaki fark, onların koyduğu değerler sisteminde bulunmaktadır. Bunun için Budizm, ma­nevi kanunun iç veçhesine önem vererek Nirvana'yı kazanmak için dünyayı terk ederken;  Hinduizm,  sosyal düzen mef­humu üzerinde ısrar eder.  Bunun için ilahlar yanında dharma,  ilâhlar panteo­nunun fonksiyonel organizasyonudur. İn­sanlar yanında Dharma, hazırlanan bir âyinle yönetilen kült olan kast sistemidir. Tabiatta ise Dharma, evrensel ahenktir. Yani ayın safhaları, güneşin dönüşü, ge­rekli zamanda mussonların gelişi v.s. gibi. Ve yine insanların mecbur oldukları gibi davranmaları.

 

Dharma-Sutra:

 

Hindu kanunlarının en eski kaynağını oluşturan ve insan dav­ranışlarını konu alan el kitaplarına ve­rilen ad.

 

Diadokhos (Photike'li):     

 

Diadokhos'un hayatı hakkında çok şey bilinmez. 451'de Kadıköy'de toplanan konsilde İsa'­nın beşeri ve ilâhi iki tabiata sahip olduğu tezi kabul edilmiştir. Diadokhos, bu tezi şiddetle savunarak Monofizitliğin tezlerini çürütmüştür. Bu konuda 457'de Doğu Roma İmparatoru I Leona bir mektup yazmıştır.

Hıristiyan çileciliğini belli ölçüde savunan Diadokhos, bedene eziyet edilmesini ka­bul etmez. Böylece Diadokhos'un mistik eğilimi, daha sonraki dönemlerdeki gerek ortodoks ve gerekse katolik mistik akım­larda etkili olmuştur.

 

Diakon:

 

Hıristiyanlığın rahiplik hiyerarşi­sinde, piskopos ve normal rahiplerden sonraki grupta yer alan bir rahip. Diya­koz olarak da adlandırılan diakonlar, erken dönemlerde fakirlere sadaka da­ğıtmak ve benzeri işleri yürüten kilise görevlileriydi. Günümüzde ise günlük ibadetlerde rahiplere yardımcılık göre­vini üstlenirler. Diakonların statüsü ki­liseden kiliseye değişiklik gösterir. Bazı kiliselerde diakonluk sürekli bir görev olarak görülüp bu göreve atamalar yapı­lırken bazı kiliselerde ise diakonluğun rahipliğe hazırlık dönemi olduğu düşü­nülür.

 

Diakones:

 

Erken dönem kilise yapısında, resmî olarak belirli kilise görevlerini üstlenmiş olan kadın görevli. Bunlar hastaların bakımı işleri ve kadınların vaftizi gibi hizmetlerle ilgilenirlerdi. Yetişkinlerin vaftizi uygulaması nadiren yapılan bir iş haline geldiğinde diakoneslîk önemini yitirdi. 11. yy'a kadar bazı yerlerde varlığını sürdürdü. 19. yy'da bu görev yeni bir yapılanmayla tekrar ortaya çıkarıldı.

 

Diana:

 

Roma'nın verimlilik, doğum ve yaban tanrıçası; Jüpiter ve Latona'nın kızı ve Phoebus'un kız kardeşi. Sonraki dönemlerde Yunan tanrıçası Artemis ile bir tutulan Diana'ya erken dönem­lerde tapınma ile ilgili bazı ip uçları, Roma'nın hemen kuzeyinde yer alan bir bölgede bulunan onun tapınağıyla ilgili hikayede görülür. Diana'nın kutsal günü 13 Ağustos'tu.

 

Diasia:

 

Eski Yunan'da Atina'da şubat ya da Martta Zeus anısına kutlanan bay­ram.

 

Diaspora:

 

(Sürgün, dağılma) Yahudilerin genellikle tutsaklık, sürgün ve bazen de seyahat ve benzeri nedenlerle Filistin bölgesinden ayrılarak başka bölgelerde yaşamaya başlamaları. Diaspora, MÖ 721'de israil krallığının ve Samarya’nın Asurlularca yerle bir edilmesiyle baş­larsa da asıl diaspora MÖ 586'da Babil kralı II. Nabukadnezzar'ın Yahuda'yı ve Kudüs'ü yakıp yıkmasıyla oluşur. Pek çok Yahudi, Babil egemenliğindeki bölgelerde zorunlu ikamete tabi tutulur. Buna Birinci Diaspora adı verilir. MS 70'de Kudüs ve civarındaki bölgelerin Romalı Titus tarafından yerle bir edil­mesiyle ise ikinci ya da Büyük Diaspora başlar. Bu dönem ve sonrasında birçok Yahudi Roma, Mısır ve diğer ülkelere göç ederler. Yahudi diasporası dışında herhangi bir yerde azınlık olarak yaşa­yan diğer din mensupları da diaspora oluştururlar.

Yunancada “Dağılma”, İbranicede “Sürgün” anlamına gelmektedir. Bu kelime en çok Babil esareti ile birlikte Yahudiler için kullanılmıştır. Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Babile sürgüne gönde­rilmeleri, Yahudi tarihinde çok önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Daha sonraki dönemlerde, İsrail toprakları dı­şında yaşamak zorunda kalan Yahudiler için de “sürgündeki” Yahudiler denmiş­tir.

Filistin toprakları dışında Yahudilerin ya­şaması, Yahudi dinine göre doğru değil­dir. Çünkü filistin bölgesi, onlara göre, Tanrı Yehova'nın Yahudilere bahşettiği bir ülkedir. Bu ülkenin Yahudiler için kutsal bir anlamı vardır. Yahudiler, tarih boyunca Filistin'e dönmek ümidi ile ya­şamışlardır. Siyonizm bu ümitten doğ­muş, Yahudi milliyetçiliğini beslemiştir. Bu ümit, siyonizmle birlikte Filistinde bir Yahudi devleti kurma idealiyle bütünleşmiştir.

Tarihte birçok defa Yahudiler için Diaspora gerçekleşmiştir. İlk Diaspora M.Ö. 586'da Babil sürgünü ile olmuştur. İkinci önemli Diaspora M.S.70 yılında Kudüs'ün tahribi ile olmuştur. Bu dönemde çok sa­yıda Yahudi Filistin dışına sürgün edil­miştir.  Üçüncü Diaspora hareketi,  M.S. 130 yılında Simeon Bar Kochba isyanı ile başlamıştır.

Bu tarihten sonra, Yahudileri Diasporada daha çok görüyoruz. Bütün dünyaya da­ğılan Yahudiler, hem Avrupa'da, hem de İslâm âleminde Diaspora hayatı yaşama­ya devam etmiştir. Avrupa'da ve İslâm dünyasında         yaşayan Yahudileri Aşkenazi ve Sefarad Yahudileri diye ikiye ayırmak mümkündür. Avrupa Yahudilerine Aşkenazi İslâm dünyası Yahudilerine Sefarad Yahudileri den­miştir. İspanya Yahudileride Sefarad Ya­hudiliğinin içinde yer almışlardır. Zaten sefarad kelimesi “İspanyalı” anlamına gelmektedir. Aşkenazi kelimeside “Almanyalı” anlamına gelmektedir. Bunun için, Almanya ve Rusya ve Polonya Ya­hudileri Aşkenazi Yahudileri olarak isim­lendirilmişlerdir.

Bugün de dünyada kendilerini Diaspora'da hisseden Yahudi grupları vardır. Bu Yahudi gruplarının birçoğu 1948 yı­lında İsrail'de kurulan “İsrail Devleti” ile bütünleşmişlerdir. Ancak hâlâ, sürgünde olmayı Tanrının bir iradesi olarak gören Yahudi dini grupları da vardır. Bugün dünyada 14 milyon 500 bin Yahu­di olduğu tahmin edilmektedir. Bu Yahu­di nüfusunun 3 milyondan fazlası İsra­il'de, 6 milyon kadarı Amerika'da, 2 milyon'dan fazlası Rusya'da yaşamaktadır. Son yıllarda Rusya'dan ve Habeşistan'dan İsrail'e birçok Yahudi göç etmiştir. Yahu­diler dünyanın neresinde olursa olsun, İs­rail devletine destek vermektedirler.

 

Dictynna (Britomartis):

 

Balıkçı ağlarını bulduğuna İnanılan eski doğu Girit tan­rıçası.

 

Didakhe:

 

Yunanca. “öğreti”. “Oniki Havari­nin Öğretisi” veya “Havariler Öğretisi” olarak da bilinen ve Hıristiyanlığın erken dönemlerine ait olan bir kilise kuralı. Bilim adamlarınca Suriye bölge­sine ait olduğu kabul edilen ve tarih olarak genellikle 2. yy'a kadar götürü­len bu öğreti, erken dönem Hıristiyan cemaatı hakkında da ışık tutucu bir ni­teliğe sahiptir.

 

Didaskalia:

 

Kültler, örfler ve adetler hakkında çeşitli hükümleri içeren ve “Havariler Kanunu” da denen 4. yy'dan kalma erken dönem bir kilise bildirisi.

 

Didymos:

 

İsa ve havari Thomas'ın bir öğ­rencisinin lakabı.

 

Dietrıch Bonhoffer: 

 

Alman İlâhi­yatçısı ve papazı olan Bonhoffer, 4 Şubat 1906'da Breslau'da doğmuştur. Psikiyatrist olan babası, ailesiyle birlikte 1912 yılında Berlin'e yerleşmiştir. Bonhoffer, 21 yaşında “La Communion des Saints” adlı başarılı bir doktora tezi hazırlamıştır. O, Liberal Protestan ilahiya­tına ve Kari Bart'hm diyalektik ilahiyatı­na, insanlığın geleceğini temsil eden kollektif bir şahıs olacak olan İsa-Mesih anlayışıyla muhalefet etmiştir. 1928'de Barcelone Kilisesinin papaz vekili olan Bonhoffer 1929'da Berlin Üniversitesi'ne asistan olmuştur. Heidegger felsefesinin de tesirinde kalan Bonhoffer, Amerika'da bir yıl kaldıktan sonra 1931'de Pastör ol­muştur.

1933'de Hitlerin iktidara gelmesinden sonra Nazizme karşı vaazları ile öğretisi ile şifahî olsun yazılı olsun mücadeleye girişmiştir. Böylece Anti-Hitler mukave­mete katılmış olan Bonhoffer öğretmek, yayın yapmak, halka konuşmak gibi bü­tün haklarından mahrum edilmiş ve 5 Ni­san 1943'de hapsedilmiştir. Buchenwald temerküz kampında S.S.'lerin askeri mah­kemesince ölüme mahkum edilmiş, Hitle­rin intiharından üç hafta önce 9 Nisan 1945'de idam edilmiştir. Hapishaneden, sansasyon yaratan birkaç mektup yazmıştır. Yine o, “Dinsiz bir Hı­ristiyanlık” ve “Allah’sız Allah'da olan bir hayat” problemlerini ortaya atmıştır. Ona göre Allah, herşeyin Ötesinde haya­tımızın merkezindedir, 39 yaşında tüm problemlerini çözemeden ölmüşse de onun tesiri durmadan büyümüştür. Onun problemleri, manevi olgunluğa ulaşmış modern insanın, vicdani problemlerine uygun düşmektedir.

 

Dies Irae:

 

Latince. “öfke günü”. Kıyameti ve haşri tasvir eden bir ortaçağ şiiri.

 

Digambara:

 

Sanskritçe. “göğe bürünmüş, çıp­lak”. Caynizmde mülk edinmekten ka­çınan ve çıplak dolaşmayı tercih eden “Hava Giyinenler” mezhebi. Caynizmin diğer mezhebi ise Svetambaralar yani “Beyaz Giyinenler”dir.

Digambara'da çıplaklık ilkesine erkek keşişler riayet ederler; kadınlar ise giyim kuralına uyarlar. Bakınız: Caynizm.

 

Dike:

 

Eski Yunan adalet tanrıçası.

 

Dikilitaş:

 

Mısır tarihinde tapınakların girişlerinin iki tarafına dikilen, genellikle tek bir taştan, kare kesitli, yükseldikçe daralarak tepesi pramit şeklinde biten taşla­ra verilen isimdir. Dikili taşlar, granitten yontulur ve dört yüzüne Güneş Tanrısını öven veya Firavunların hayatlarında ki önemli olayları yansıtan hiyeroglifler bu­lunur. Günümüze kadar gelen en eski di­kili taşın, M.Ö. 19714928 yıllarına ait ol­duğu bilinmektedir. Bu taş, Heliopolis'te bulunmaktadır. M.Ö. 1525-1512 yıllarında I. Tutmasis’in Karnak'ta diktirdiği taş, 24 metre yüksekliğinde bir çift dikilitaş, kenarları 1.8 metre uzunluğunda kare bir tabana oturmakta ve 143 ton gelmektedir. Mısır’ın çevresinde bulunan Kenanlılar ve Fenikeliler de kültürlerine dikili taşı sok­muşlardır. Roma İmparatorlukları Mısır ve çevresinden birçok dikilitaşı Romaya götürmüşlerdir. Bugün, Son Giovanni Laterano kilisesi önündeki meydandaki bulunan dikili taş, M.Ö. IV. yüzyılda Karnak'ta diktirilen taştır. Yine dünyanın birçok şehrinde Mısır diki­li taşlarına rastlanmaktadır. Bunlardan bi­ri Newyork'ta Centrol park'da, diğeri Londra'da Thames kıyısında ve üçüncüsü de İstanbul'da Sultanahmet meydanında bulunmaktadır. Bu taş, 390 yılında I. Theodos zamanında Mısır'dan getirilerek bugünkü bulunduğu yere dikilmiştir. Dikilitaşların yapılması, üzerlerine yazıla­rın yazılması, Mısır medeniyetinin geli­şim seviyesini göstermektedir.

 

Diksha:

 

Eski Hindistan'da adak törenle­rinden önce yapılan kutsama ayini. Günümüzde ise bu terim tarikata kabul töreni için kulanılır.

 

Dilenci Keşişlik:

 

Hıristiyanlıkta hiçbir mülkiyet edinmeme ve mutlak fakirlik prensibine bağlı olan manastır yaşamı. Franziskan, Dominikan ve Karmeli ta­rikatı gibi akımlarda dünyaya sırt çe­virme ve fakirlik adağında bulunmayı benimseyen keşişler, zorunlu ihtiyaçla­rını dilenerek karşılarlar. Benzer durum Budizm gibi diğer dinlerde de vardır.

 

Dilthey, Wilhelm (1833-1911):

 

Meş­hur Alman filozofudur. Reform kilisesine bağlı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İlahiyat tahsili yapmıştır. Hıris­tiyanlığın ilk yılları üzerinde çalışmıştır. 1864'de Berlin'de doktorasını tamamla­yarak, 1866'da Basel üniversitesine öğre­tim üyesi olmuştur. Daha sonra Berlin üniversitesine geçmiş ve hayatının sonu­na kadar burada kalmıştır. Dilthey, Psikoloji kökenli bilimlerin felsefi temellerini atmaya çalışmıştır. Tarihsel bi­limlerin, doğa bilimlerinin metodolojisine karşı koyma eğilimine Dilthey, sosyal bi­limlerin yorumlayıcı bilim olma özelliğini belirterek cevap vermiştir. Dilthey, ferdi yalnız olarak değil, çevresiyle birlikte de­ğerlendirmiştir. Dilthey, insanın özünü sadece içe bakışla anlamanın mümkün olamayacağını, bütün tarihi bilmekle mümkün olacağını söylemektedir.

 

Dimitrios I:

 

1914'de İstanbul'da doğ­muştur. Rum Ortodoks kilisesi'nin 269. patriğidir. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra, 1931'de Heybeliada Rum papaz okuluna girerek 1937'de buradan mezun olmuştur. Bir süre rahip olarak metropolitliklerde çalışmıştır. 1945-1950 yıllarında Tahran Ortodoks cemaatinin rahipliğini yapmıştır. Daha sonra Türkiye'ye döne­rek, Feriköy cemaatinin din adamlığı hizmetinde bulunmuştur. 1969'da pisko­pos olmuştur. 1972'de Gökçeada ve Boz­caada metropolitliğine atanmıştır. 16 Temmuz 1972'de Fener Rum patrikhanesi konsili, I. Athanagros'un yerine I. Dimitrios'u patrik olarak seçmiştir. İstanbul patriği olduktan sonra I. Athanagros'un yolundan giderek, Orto­doks kiliselerini birleştirmeye gayret sarfetmiştir. Ortodoks konsil hazırlıkları­na girişmiştir. Bunun için, Cenevre'de üç konsil toplamıştır. Fener Rum Ortodoks patriği olarak, aktif bir görev yapmıştır. Patrikhaneyi onun döneminde birçok ya­bancı din lideri ziyaret etmiştir. Roma II. Vatikan konsüinin başlattığı kili­seler arası diyalogu geliştirmiş, bunun için, ortak ilahiyat komisyonu kurulması­na katkı sağlamıştır. I. Dimitrios, Fener Rum Ortodoks kilisesine büyük bir canlı­lık kazandırmıştır. Yurt dışına iade ziyaretleri yapmıştır.

 

Din:

 

Arapça. “yol, hukuk, hesap günü, yaşam biçimi”

1- Yaygın anlamda inanç sis­teminde kutsala, metafizik değerlere veya tanrı fikrine yer veren ve inanan­lar bir yaşam biçimi öngören sistem. Dinler tanrı düşüncelerine, yapılarına, yayıldıkları alanlara, kurucularına ve diğer çeşitli özelliklerine göre tasnif edilirler.

2- Kur'an'da ise din terimi kanun, hüküm ve hesap günü gibi an­lamlarda da kullanılmakla birlikte, asıl itibarıyla İnsanın tercih ettiği yaşam bi­çimi veya hayat tarzını ifade eder. Bu doğrultuda Kur'an'a göre din, insanın zihinsel fonksiyonlarını (inanç ve dü­şüncelerini), tavır ve davranışlarını (ibadet) ve toplumsal yapılarını (cemaat) belirleyen bir sistemdir. Bu doğrultuda yapısında tanrı fikrine yer versin ya da vermesin, metafizik değer­lere sahip olsun ya da olmasın insanın düşüncelerini ve hayat tarzını belirle­yen her sistem bir dindir. Kur'an, in­sanlar için temelde iki dinin varlığın­dan bahseder. Bunlardan ilki Allah'ın insanlar için seçtiği ve öngördüğü din olan İslam ya da Allah'ın dinidir; diğeri ise islamın dışındaki din veya dinlerdir. Kur'an'da ancak Allah'ın dini olan İslam'ın insanları doğru yola ve kurtuluşa kavuşturacak din ya da hayat tarzı ol­duğu, İslamın dışında seçilen hayat tarzlarının ise Allah tarafından kabul edilmediği vurgulanır. [17]

Din kelimesinin lâtince Religare ve Religio kelimelerinden geldiği söylen­mektedir. Buna göre birinci kelime “bağ­lamak” ikincisi ise “ibadet” anlamına gelmektedir. Böylece din, Tanrıya yapılan ibadet anlamını taşımaktadır. Bir taraftan din, dünyanın başlangıcı ve sonu üzerin­deki hakikati araştırmaya yönelirken; di­ğer yandan bir inançlar bütünü, bir heye­can ve aşk ihtiyacıdır. O kutsalın bir ifa­desidir. Yine o, ferdi ve sosyal erkanın kurumsal bir teşkilatlanmasidır. Bazan tabii din tabiri kullanılmıştır. Böyle bir din, insan kalbinin tabiatına ve tabii bir ahlaka bağlılığı İhtiva etmektedir. Fakat genelde zaman ve mekan yönünden farklı milletlerin dinlerinden bahsedilmiştir. Bu dinler, tarihi, coğrafi, sosyal bir kadronun içinde yer almışlar ve özel görünümlerini muhafaza etmişlerdir.

İşte “Dinler Tarihî” Kutsal mefhumunun önündeki insan davranışının esasını bu­lup ortaya çıkarmaya yönelmiş bir bilim dalıdır.

Arkaik dinlerden neler biliyoruz? Mitolo­jilerden ve aktüel ilkel kabilelerden neler elde edebiliriz? İlkel kabile dinleri, mana, tabu, totem mefhumlarına dayanmakta­dır. Fakat bütün dinlerde bir yüce Tanrı mefhumuna da rastlanmaktadır. İlkel ka­bile dinlerinde, verimlilik, av, güneş, hay­van kültleri merasimlerine rastlanmakta­dır. İşte mitoloji, bunlardan bir gelişme elde ederek mahalli görünümler kazan­maktadır.

Birtakım büyük kurucular, teorisyenler, bazı inançlar ortaya koymuşlar ve böylece de birtakım dinlerin kurucuları olmuşlar­dır. Zerdüşt, Mani, Buda bunlardandır. Bazı dinlerde çok yavaş bir gelişme ile be­lirgin hale gelmişlerdir. İşte Hinduizm, Mahayana Budizmi böyle kendini gös­termiştir.

Vahye dayanan dinler “Kitabî Dinleri” meydana getirmişlerdir. Yahudilik, Hıris­tiyanlık ve İslâmiyet bunlardandır. Din ilimlerinin tarihi, Herodote'a kadar çıkarılmaktadır. Din ilimleri, muhtelif di­ni davranışlar ilmidir. Bu davranışları, etnologlar sosyologlar, filozoflar, arkeolog­lar ve ilâhiyatçılar incelemektedirler. Din ilimleri konusunda Frazer’in, Max Muller’in, Schmidt’ın ve Durkheim’in ça­lışmaları XX. yüzyılın başında otorite ola­rak kabul ediliyordu. Fakat daha sonra bu bilgilerin tezleri, bilimsel metodlarla çürü­tülmüşlerdir.

Bugün Dinler Tarihi, belirli metodlar be­nimsemiş bir ilim dalıdır. Din kelimesi üzerinde Batıdaki geliş­meleri kısmen gösterdikten sonra, Arap dilinde de Din kelimesi üzerinde söylenen bazı açıklamaları burada belirtmekte ya­rar vardır. “Din” kelimesinin Arâmi, İb­rani bir kökten geldiğini söyleyenler ol­duğu gibi, onun Arapça bir kelime oldu­ğunu söyleyenler de vardır. Din, çoğulu Edyân olan bu kelimenin, ceza, mükafat, hesap, hüküm günü, boyun eğme, âdet, şeriat gibi anlamlara geldiği belirtilmiştir. Buna göre Din kelimesi Arapçada şu anlamları ifade etmektedir:

1- Fatiha süresindeki “Maliki Yevmi'd-Din”. “Din günün sahibi”. Burada Din ke­limesi, ceza ve hesap anlamında kullanıl­mıştır.

2- Bakara süresinin 132. ayetinde şöyle buyurulmuştur. “İnnallahestafa lekumu'd-Din”. Allah sizin için Din seçti.” Buradaki Din kelimesi, şeriat, taat, ibadet anlamını ifade etmektedir.

3- Nahl süresinin 52. Ayetinde “Ve lehu Mafi's-Semavati ve'l-Ard. Ve lehu'd Dinu Vâsiba” buyrulmuştur. Yani, “Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır.” “Din, daima onundur”. Bura­da Din kelimesi, hâkimiyet,  itaat anla­mında kullanılmıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki Kur'an-ı Kerim'de Din kelimesiyle, Allah'a boyun eğme, Allah’ın emirlerine  uyma onun gönderdiği şeriata tabi olma anlamlan be­lirtilmiştir. Böylece din kelimesi, Allah'a teslimiyet anlamını İfade ederek batı literatüründeki dinin anlamı ile yakınlık arzetmektedir. Çünkü Batı literatüründe de din, inanılan kutsal varlığa karşı göste­rilen saygı ve tazimi ifade etmektedir. İslam'a göre Hak din, sadece islâm dini­dir. Allah’ın yanında makbul olan dinde sadece islâmdır.  Teorik plânda islâmın koyduğu ilke budur. Ancak, İslâm diğer din mensuplarına karşı daima toleranslı davranmıştır. İslâm dininin diğer din mensuplarına karşı tavrını şu iki ayet-i kerime tayin etmektedir: “Dinde zorlama yoktur.”[18]; “Sizin dininiz si­ze, benimki de bana” [19]Bu­nun için İslâmiyet, hiçbir millete dininden dönmesi için baskı yapılmasına izin ver­memiştir.

 

Dinamizm:

 

Tabiatta olağanüstü bir güç bulunduğu inancına dayalı doktrin. Buna göre tabiata hayat veren şey, yine tabiatın içinde yer alan soyut bir güç­tür. Bu esrarlı gücün Malenezya dilin­deki adı Mana'dır. Amerikan yerli kabi­lesi Algonkİnîer buna Manitu, Siouxlar ise Wakanda adını verirler. Canlı ve cansız bütün varlıklarda var olduğu kabul edilen bu gizil güce Fransız Arnold van Gennep dinamizm adını vermiştir.

 

Dindarlık:

 

Kişinin herhangi bir dinsel yapıya bağlılığını ifade etmesi; dinin sübjektif ifadesi.

 

Din Dersi (Cathéchisme):

 

Öğretilen şey anlamına gelen Yunanca Katek-hismos kelimesinden gelmektedir. Çoğu defa Catechisme, soru ve cevap şeklinde iman ve ahlak ilkelerinin sistematik ve plânlı öğretimidir. İlk Hıristiyan din kitapları, vaftiz adaylarını eğitmek için; 350 yılında Kudüs piskoposu Aziz Cyrille tarafından sorulu cevaplı kısa dersler halinde, “Catecheses” adı altında kaleme alınmış­tır. Trente Konsili'nde kendi ismini taşı­yan bir Hıristiyan din kitabında Hıristi­yan doktrininin özetlenmesine izin veril­miş ve 1566'da neşredilmiştir. Bu eser, Aziz Charles Borromee'nin (1538-1597) başkanlık ettiği ve Aziz Pierre Canisius'un (1521-1597) bilfiil iştirak ettiği bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Daha sonra, Hıristiyan din kitapları ço­ğalmıştır. Hemen hemen her piskoposluk için bir din dersi kitabı vardır. Çağdaş in­sana, Katolik imanını öğretmek için 9 ekim 1966'da neşredilmiş olan; “Hollan­dalılara Din Dersi” kitabı ve “Hollanda­lılar Din dersi dosyası”, Paris, 1969 isimli kitaplar büyük yankılar uyandırmış ve çok sert tartışmalara neden olmuştur. Bu­gün, katolik, ortodoks, protestan ve Ang­likan kiliseleri “Din Dersi” kitapları ko­nusunda geniş ve ciddi programlar ve planlar yapmaktadırlar. Aslında gençliğe “Din Dersi” verme konusu, bütün dinle­rin temel proplemi olarak görülmektedir.

 

Dindymene:

 

Tanrıça Kybele’nin lakabı. Tanrıçaya, Frigya'da Sakarya nehri ağ­zındaki Murat (Dindymos) Dağı'nda tazim edilmesinden dolayı bu isim ve­rilmiştir.

 

Dingir:

 

Sümercede tanrısal olanla ilgili olarak kullanılan ve aynı zamanda “gök” anlamına da gelen bir terim.

 

Dinî Etnoloji:

 

Dini Etnoloji, milletleri dini inançları ve ibadetleri açısından ince­leyen bir disiplindir. İnançlar ve kültler oldukça çoktur. Bunlar arasında ilkel ka­bilelerden beri, büyüyü, mitolojiyi, dini erkanları, tabuyu, manayı ve sihirbazlığı sayabiliriz. Bu konuda araştırma yapanlar arasında belli bir görüş birliğide yoktur. Kültürdeki global karakter ve nisbeten tu­tarlılık, dini etnolojiyi, etnolojinin diğer yönlerinden ayırmaya imkan ver­memektedir. Din, sosyal hayatın bütün bölümlerine bağlıdır. Bunun için din, eko­nomik, politik, hukuki hayatı şekillen­dirmektedir.

Etnik kültürün dini veçhesi, özel vasıtalar sayesinde incelenmiştir. Bunun için bütün büyük etnologlar, etnik dinleri incelemiş­lerdir. Bunlar uzun zaman, bugün terke­dilmiş olan dinin menşei üzerinde araş­tırma yapmışlardır.

Dinin kaynağı hakkında böylece çeşitli te­oriler ortaya atılmıştır. Dinin kaynağı hakkındaki bu teorileri psikolojik ve sos­yolojik olmak üzere iki kategoride incele­yebiliriz: Psikolojik teoriler, tabiat mitolo­jisi teorilerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Tanrılar, kişiselleştirilmiş tabiat fe­nomenlerinden ibarettir. Bu okulun belli başlı temsilcisi M. Müller'dir (1882). Ona göre insan bilgisi, anlamlardan gel­mektedir. Gök gibi bazı dokunulmaz şeyler, insana sonsuzluk fikri vermektedir. Daha sonra E.B. Tylor gelmektedir. 1871'de yayınladığı “Primitive Culture”de Animisme mefhumu üzerinde dur­maktadır. Tylor'a göre rüya tecrübesi, in­sanda ruh fikrinin doğmasını sağlamıştır. İlkel insan, ölen birini rüyasında gördü­ğünde, vücuddan ayrı maddi olmayan bir hayatın varlığına inanmıştır. Yine Tylor'a göre bazı varlıklarda, insanlannkine ben­zer bir ruha sahiptirler. Tylor'un hedefi özellikle ilkel dinin, mantık üzerine otur­duğunu isbat etmekti.

J. Frazer ise, Tylor'un teorilerini yeniden ele alarak Altın Dal'da (1890) ona bir nevi “üç hal kanunu” İlave etmiştir. Buna göre insanlık üç dönem tanımıştır: Büyü, Din ve İlim. Büyü ile ilim birbirlerine benze­mektedir. Çünkü her ikisi de kanunlara bağlıdırlar. (Büyünün kanunları hatalı, ilmin kanunları doğrudur.) Din ise, ruhların kaprisine teslim edilmiş bir dünyayı temsil etmektedir.

Sosyolojik teori taraftarları, psikolojik teo­ri taraftarlarının fikirlerini kabul etme­mektedirler. Bu teorinin babası E. Durkheim'dir, Ona göre din, sosyal bir olaydır. Durkheim'e göre en ilkel din, Totemizm'dir. Durkheim, bu konudaki gö­rüşünü “Les Formes Elementaires de la vie Religieuse”, (1912) adlı eserinde açık­lamaktadır. Ona göre Dinin özü, dünya­nın kutsal ve kutsal dışı feomenlere ay­rılmasında yatmaktadır. Buna göre dinin özü Allah inananda değildir. Çünkü Al­lah'ı tanımayan dinler de vardır. Durkheim'e göre din, oldukça sürekli ve derin bir tecrübedir. Durkheim'e göre bu, Tanrı değil cemiyettir. Yine ona göre ce­miyet bizatihi kutsaldır. Totemizmle bir grup insan, kendilerini bir bitkiye veya hayvana bağlayarak aynileştirmişlerdir. Totemizm, fertlerin, topluluklarına yap­tıkları bir İbadettir. Bu fertlerin üstündeki bir gücü tanıma olayıdır. Bu güç müteal bir güçtür. Totemizm törenlerinde her fert, grup gücüne iştirak etmektedir. Dinin kökeni konusunda geliştirilen bir diğer fikir de Mana fikridir. Bu fikir mana'nın, dinin ve büyünün müşterek kaynağı olduğu tezini ileri sürmektedir. Mana fikri, Hubert ve Mauss tarafından takdim edilmiştir. Mana, eşyanın içinde olduğu kabul edilen güçtür. R. Otto tarafından ileri sürülen diğer bir fikir de “Numineux” fikridir. Numineux özel ve orjinal bir duygudur. Otto'ya göre, kutsal mefhumu bu duygunun sonucu olmaktadır. Wilhem Schimidt'e göre ise bu “orjinal duygu” monoteist tabiatlıdır, Ancak daha sonra büyüde bu monoteizm gerilemiştir.

Bugün ise artık “Dinlerin evrensel teka­mülü” kanunu üzerindeki araştırmalar terkedilmiştir. Bugün dinlerin tekamü­lünden çok, dini fenomenler ve dinlerin tasnifi üzerinde durulmaktadır. Diğer yandan Din ve Büyünün biri-birinden ay­rı ve fakat biribirini tamamlayan iki fe­nomen olduğu düşünülmüştür. 70’li yıllarda R. Girard (1974-1982) Din ile kültürün müşterek kaynağı üzerinde orjinal bir hipotez ileri sürmüştür. Ona göre, insanlık, şiddet problemini kutsalla çözmüştür. Başkasının sahip olduğu şeye sahip olma arzusunun meydana getirdiği “Benzeşme rekabeti, şiddetten sorumlu olarak telâkki edilen bir kurbanı belir­lemeye sevketmiştir”. Böylece kurban, barışın en büyük kaynağı olarak yüceltil­miştir. İşte R. Girard'a göre kutsal, böyle­ce doğmuştur. Edebi eserlerin analizine ve etnolojik çalışmalara dayanan bu hipo­tez, R. Girard tarafından Kitab-ı Mukad­des yorumuna tatbik edilmiştir. Bunun için o, Kitab-ı Mukaddesin, insanlığı bir­birleriyle tamamen radikal ilişkiler kur­mak için, kurbanın kurumsallaşmış şidde­tinden çıkmaya davet ettiğini göstemıeye yönelmiştir.

Yine aynı yıllarda c. Levi-Straussda dinle doğrudan ilgilenmese de, mitolojinin ta­nınmasına önemli katkılar sağlamıştır. Ona göre her mitoloji, “paketler ilişkisin­den” meydana gelmektedir.

 

Din Felsefesi:

 

Bu tabir, ülkelere ve ya­zarlara göre değişen farklı gerçekleri ihti­va etmektedir. Oxford'da 1978 yılında ya­pılan Birinci Din Felsefesi kongresi, bu alandaki araştırmalarda birliğin olmadı­ğına tanık olmuştur. Bu başlık altında din konusunda yapılan yayınlar, psikoloji, sosyoloji, mukayeseli incelemeler ve din­ler ilahiyatı gibi uzmanlaşmış alanlara girmemektedir. Bu ise, bu alanda tam bir sınırsızlığın olduğunu göstermektedir. En geniş anlamda din felsefesi, din konusun­da herçeşit akılcı düşünceyi ihtiva etmek­tedir. Din felsefesi, felsefenin özel bir ala­nı mıdır? Dinin ele almış tarzında olduğu kadar, tarifinde de farklılıklar görül­mektedir. Şayet, din felsefesi olduğunu iddia eden araştırmaların bütününü doğ­ru kabul etmek istersek şu tarifi benim­sememiz gerekecektir. Dinin mümkün olma şartları ve din konusunda sadece ak­im yardımı ile sürdürülen bir düşünme.

1- Dini Felsefe Ve Din Felsefesi: Yeni ya­pılan çalışmalar ışığında bu konuda çift bir yönlendirme görülmektedir. Biri felse­fe üzerinde ısrar etmekte, öteki din üze­rinde israr etmektedir. Felsefe kutbundan hareket edenler, dine, aklın bir iç anı ola­rak yaklaşmaktadır. Bunlar, dini bir âpriori'yi veya özel bir duyguyu zaruri görmeksizin bizzat akılda, dinin aracılığı­nı ve temelini görmek istemektedirler. Onlara göre aklın, varlığa radikal şekilde açılması, onu zarurî olarak beşer varlığı­nın transsandant boyutunun ifadesi ola­rak dine götürmektedir. Bunun için M. Blondel şöyle yazmaktadır: “Bir dinin beklenişi, tabiidir”. Bu din bekleme, tabii bir dinin oluşumu ile sonuçlansın veya Hıristiyanlık gibi pozitif bir dinin doğuşu ile sonuçlansın; Din, insanı, bizzat özünün hakikatına sahip olmaya götürmektedir. Böylece din, bizzat insanın kendi üzerin­de elde ettiği bilgide eşsiz bir yer işgal etmektedir. Din'e bu şekildeki yaklaşım, apolojetik bir ithamla damgalanması ne­deniyle “Din felsefesinden” ziyade, “Di­ni felsefe” olarak kabul edilmiştir.

Din felsefesinde ikinci yönlendirme olan Dinden hareket edenler, dinin bağımsızlı­ğından vazgeçmeksizin, aklın bir düşün­meye dinden bağımsız açılamayacağını belirtmektedirler. Burada dinin ne yap­macık şekilde doğması ne de dini bekle­yişlerin tarihe serpilmesi veya insana ya­zılması söz konusu değildir. Burada söz konusu olan, akim tenkitlerinin ge­rekliliğinin görülmesi ve yaşanmış anlam­ların tasvibidir.

Hegel, Maddecilerin öncüsü kabul edilir. Onun için din, anlatımlardan biridir. On­larla insan, kendine konuşur ve kavramın liyakatine yükselme felsefesine ait olur. Böylece Hegel tarafından verilen ilk itiş, Schleiermacher ve Schelling tarafmdanda geliştirilmiştir. Yine din felsefesi, P. Ricoeur Ve H. Dumery'de de farklı şekil­de bulunmaktadır. H. Dumory de pozitif din, aklî tenkide boyun eğmektedir. Yani, dogmatizmden bağımsız bir tenkid. Oysa ilâhiyatçılar, dinde olan bu dogmatizme boyun eğmektedirler. Öyleyse, din filo­zofları, din icad etmiyorlar. Filozofik olan şeyleri değerlendiriyorlar.

2. Din Felsefesindeki Temayüller:

1. Birinci temayül, dini, akıl adına tasfiye ile sonuçlanıyor. Bunlara göre akıl tek ba­şına hakikata sahip olmakta ve başkasını hayal âlemi olarak kabul etmektedir. Bu durumda din, Tanrı vahyi değil; insan tasavvurudur. Bu durumda Alain, “Din, tabii bir şeydir.” Diyebilmektedir. Marx'da, Freud'da ve Nietzsche'de de dîni açıklama prensibi, daima aynı olmuştur. Bunlara göre Tanrıda, insandan başka birşey yoktur. Bunun için insan-Tanrı bö­lünmesi, orjinal değildir. Tarihi, sosyolo­jik ve psikolojik beşeri realitelerden Tan­rının doğuşunu çıkarmak ve Antropolojide ilahiyatı eritmek, bunlara göre müm­kündür. Şüphesiz bu bir nevi redüksiyonizmdir. Yani teke indirgemedir. Bu reduksiyonizm, dinin bütün transandant seviyesini inkar etmekte ve dini gayenin özelliğini yakalamaya imkan vermemek­tedir

2- İkinci temayül, İnsanların icra ettikleri din felsefesidir. Bunlara göre, aklı, dine dahil etmek ve filozof olarak   kalmak mümkündür.  Bu temayüldeki filozoflar arasında M. Blondel'i,  P. Tillich'i, P. Ricoeur'i sayabiliriz. Bunların stratejileri farklı da olsa hedefleri aynıdır. Hepsi akılladin arasındaki dayanışmayı göster­mek  istemektedirler. Meselâ,  aksiyonun analizi M. Blondel'i, Hıristiyanlığın eşiği­ne götürmektedir. Aynı şekilde P. Tillich'de existansiyelin analizi, insanın kendi varlığı üzerindeki sorduğu soruları gösterebilmektedir. Din filozofunun işi, bu sorularla Hıristiyan vahyinin getirdiği cevaplar arasındaki “Bağlantıyı” göster­mektir. Böyle bir çalışma ise, ilâhiyatçının çalışmasından bağımsız olmak iste­mektedir. Çünkü ilâhiyatçı aklı, imanın içinde kullanmaktadır.

3- Üçüncü temayül, pozitif din alanında bulunmaktadır. Bu durum daha çok Kant'ta görülmektedir. Burada Kant'a iyi gö­rünen, dinin olma şartlarını a priori ola­rak tarif etmekten ibaret olan yöntemdir. Gerçekten Kant kendine “Dini alana ula­şabilen basit akıl nedir?” sorusunu sor­maz. O, Hıristiyanlığın makul karakterini yargılamaya da hakkı olduğunu bilir. Kant'a göre din, aklın yargılamasına bo­yun eğerse, gözden düşmekten kurtulabi­lir. Çünkü ona göre içinde yaşanılan asır, tenkid asrıdır. Böylece Kant, kendiliğin­den imanla yaşanıldığı gibi dini alma yerine, filozofik ölçü üzerine bir din kur­muştur. Bu fiîozofik din, yaşayan her di­nin ölçüsü olmuştur.

 

Dinî Hürriyet:

 

1948'de yayınlanan in­san hakları evrensel beyannamesinin on sekizinci maddesinde ortaya konulan te­mel prensibi Helsinki Konferansı, aşağı­daki şekilde yeniden benimsemiştir: “Her insan, din, vicdan ve düşünce hürri­yetine sahiptir. Bu hak, dinini ve inanç­larını insanın ferdi olarak veya cemaat olarak, özel olarak veya grup olarak gös­terme hürriyetini ihtiva etmektedir”. Aynı zamanda bu, öğrenme, yaşama, iba­det etme hürriyeti de demektir. Yine Onu, ebeveynlere, kendi kanaatlerine uygun olarak çocuklarına din eğitimi, ah­lâk eğitimi verme haklarının olduğunu kabul etmiştir. Yine Konsey, bir vatanda­şa dini kanaatleri için peşin yargılı dav­ranmayı da yasaklamıştır. Bir devlette, ateizmin elinin sivil hukuk üzerinde olması kabul edilemez. Yine prensip itibariyle inananların müsamahalı karşılanması veya ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeleri de doğru de­ğildir. Çünkü ateizm, dini hürriyete karşı bir kavramdır.

Papa II. Jean-Paul, ilk papalık genelgesin­de (Redemptor-Hominis) devlet adam­larına, bütün dünyadaki yöneticilere dini hürriyet konusunda bir çağrıda bulun­muştur. Ancak Rus Anayasası’nın 52. Maddesi 1977'de şöyle diyordu: “Rus va­tandaşlarının vicdan hürriyeti garanti al­tındadır, yani herkesin bir dini ikrar et­mek veya etmemek hakkı vardır. Yine bir dini kültü yapmak veya ateizm pro­pagandasına girişmek hakkı vardır”. Aynı şeyler, Çin Anayasasında da vardır.

Gerçi Stalin döneminin Anayasasının 124. maddesine göre, 1977 anayasasının mad­desi, biraz daha ileride görülmektedir. Çünkü bu anayasa, bir dini kabule imkan vermektedir. Oysa 124. madde böyle birşeye imkan vermiyordu. Yalnız 1977/52. madde ateizm propagandasına izin vermekte, dindarlara dini kanaatleri­ni açıkça savunma hakkı ise verme­mektedir.

Pratikte dini hürriyet, kiliselerdeki kült hürriyetine indirgenmiş bulunmaktadır. Yani kiliseler, İncili vaaz etme yetkisine sahip değillerdir. Yine kiliseler, kilise dı­şında komşuya karşı hayır yapma faaliye­tini icra edememektedir. Diğer yandan kült hürriyeti ve kilise bün­yesinde Tanrısal hizmet hürriyeti, olduk­ça sınırlıdır. Meselâ, Sovyetler Birliği'nde 23 Haziran 1975'de Sovyet Presidiumu, dini yardım teşkilatlarına baskı getirmiş­tir. Buna göre, dini bir cemaat, yardım sandıkları kuramaz, çocuklar ve kadınlar için özel toplantılar organize edemez, ibadet ve başka amaçlarla ilgili toplantı da yapamaz. Kutsal kitaplar sadece kilise­lerde muhafaza edilmelidir. Sosyalist devletlerin birçoğunda kilisele­rin iç problemleri için son sözü, resmi bü­rolar söylemekteydi. Ancak Rusya'nın dağılmasından sonra Doğu Avrupa'daki ve Rusya'daki durum tamamen değişmiş­tir. Şimdi bu bölgelerde de kiliseler de­mokratikleşmeye geçişin hürriyetini yaşa­maktadırlar.

1918'de Lenin yayınladığı bir kararda di­nin, “Vatandaşın özel işi” olduğunu ilân etmişti. Daha sonraki dönemlerde komü­nist Rusya, din hürriyetini vatandaşa bile vermemiş, devletin din karşısında ilgisiz kalamayacağını ve dini peşin hükümlerden insanları kurtarmakla ilgilene­ceğini bildirmiştir.

Katolik kilisesi de dini hürriyet konusun­da önemli adımlar atmıştır: II. Vatikan konsili, özellikle dini hürriyet üzerinde birtakım kararlar almıştır. Papa XXIII. Jean tarafından toplanan II. Vatikan konsili, 10 Aralık 1948'den beri yürürlükte olan Evrensel İnsan Haklan Beyannamesini yeniden hatırlatmıştır. II. Vatikan konsilinin yayınladığı Dini Hürriyet kararnamesi'nin hedefi, sadece Katolikler değil, bütün insanların duru­muydu. II. Vatikan konsiline kadar, din hürriyetinden, kült hürriyetinden ve vic­dan hürriyetinden bahsedilmişti fakat di­nî hürriyetten bahsedilmemişti. XIX. yüz­yıldan beri Batı kilisesinde önemli anlayış farkı kendini göstermiştir. Çünkü XVI. Gregoire’in 1832 ve 1834'de yayınladığı genelgeler ve papa IX. Pie'nin 1864'de ya­yınladığı Syllabus, vicdan hürriyetini ba­sın hürriyetini kınamaktaydı. II. Vatikan konsilîni topladığı zaman papa XXIII. Jean, insan liyakatinin, devletin olduğu gi­bi, cemiyetin de temeli olduğunu hararet­le savunmuş ve insan haklarının listesini vermiştir.

Vicdan hürriyeti konusunda en sağlam temeli, İslâmiyet atmıştır. İslâmiyet zorla din değiştirmeyi ve inançlar için baskı yapmayı kesinlikle yasak etmiştir[20]. Herkesi inancı ile başbaşa bırakmıştır.

 

Dinî Psikoloji:

 

Dini psikolojinin sta­tüsünü belirtmek kolay değildir. Bunu iyi bir şekilde ortaya koyabilmek için böyle bir ilmin konusunu, metodlanm ve pers­pektiflerini açık şekilde ortaya koymak gerekecektir. Bu konuda çok farklı kanaatler ve uzlaşmaz pozisyonlar vardır. Yine de bu alanda gerçekleştirilen araştırmalar­dan hareket ederek, en azından kabul edi­len teorik çerçevede bir sentez olmasa da, temel bir kaç eksen çizmek önemli olacak­tır:

İşte o andan itibaren pozitif bir ilim olarak psikolojiden bahsedebiliriz. Her müspet ilim gibi o da, belli oranda müşahadelere, hipotezlere, kontrollere, kanunlara, açık­lamalara dayanmaktadır. Dini psikoloji de diğer beşeri ilimler gibi çağdaş sistematik müşahadelere, dökümanların analizine, mülakatlara, testlere, anketlere, sorulara, tutum ölçeklerine, bazı hallerde de klinik metodlara müracaat edecektir. Burada önemli olan bu farklı tekniklerin hangi konuya uygulanamayacağını tesbittir. Diğer alanlarda olduğu gibi, bu konu, az veya çok, müşahede metod-larmııı ve müşahedecinin yer alacağı perspektiflerin istikametinde bizzat belir­lenmiş olacaktır. Birinci yaklaşımda, Dini psikolojinin konusu, ferdi veya kollektif olarak kendini “Dini” olarak takdim eden davranışlar ve fenomenlerin tamamı ola­rak belirtilebilir. Bunlar kanaatler, inanç­lar, değer yargılan, tecrübeleri, tutumlar ve dini erkandır. O nisbeten doğru olsa bile bu saydıklarımız, daima şu temel so­ruyu açık bırakmaktadır: Psikolog şu ve­ya bu davranışı, şu veya bu hareket tarzı­nı dini olarak açıkladığı zaman, gerçeğin hangi düzeyine müracaat etmiş oluyor? Psikologların, etnologların ve dinler tarih­çilerinin yürüttükleri birçok çalışma, dini, “bir davranışlar bütünü, bir inançlar ve duygular sistemi” olarak tarif etmeye imkan vermektedir. Bu çalışmalarda, insan üstü olarak kabul edilen varlıklarla veya bir Tanrı yahut Tanrılarla yaşanmış bir ilişki ifade edilmektedir. Psikolog, münhasıran bilimsel eser mey­dana getirdiğini iddia ettiği ölçüde, dinin hakikat dişiliği veya hakikat olduğu ko­nusunda mutlak birşey söyleyemez. O, müşahadeye, tasvire ve yoruma dayanan, incelediği ve soyutlamalar yapmak zo­runda olduğu çalışmasında, kanaatlerin, inançların, davranışların gerçeklik seviye­lerini hesaba katmamıştır. Fakat böyle bir soyutlama mümkün müdür? Etüd ve tah­lil söz konusu olduğu zaman realite yapı­labilir mi?

Bazı psikologlar bu soruya oldukça basit bir cevap vermeyi düşünüyorlar. Yani di­ni ve dini nutukları, insani ve tabii arzula­rın, özlemlerin, ihtiyaçların kılık değiş­tirmiş ifadesinden başka birşey görmeye­rek, problemi ortadan kaldırıyorlar. Bu tamamen tabii ve insani olan kılık de­ğiştirmiş İfadeler, arzular, istekler güven­lik, inanma, teselli ve koruma ihtiyacıdır. Freud'un eserinin bazı veçheleri bu görüş tarzını açıklamaktadır. Şayet bu görüş tarzı doğru kabul edilirse; Herhangi bir “Aşkın Tanrı Terimi” hesaba katılmaya­caktır. Bu durumda Tanrı, bir tasarı, bir hayal, herhangi bir gerçeği temsil etme­yen basit birşey olarak tasarlanacaktır. Böyle bir düşünüş ne kadar uyumlu gö­rünürse görünsün, son tahlilde dini obje­ye karşı, negatif bir pozisyon ihtiva et­mektedir. Böylece o, bilimsel sınırların ötesine geçmekte, psikolog, filozof veya metafizisyen olmakta, ilim de Sientisme dönüşmektedir.

Dini psikolojileştiren bir indirgemecilik korkusu, ilâhiyatçıların ve Mü’minlerin kuşkusunu da açıklamış oluyor. Bu kuş­ku, psikologların araştırmalarına insanüstü faktörleri sokmalarından korkmaya karşı verilen bir cevaptır. İşte bunlardan dolayı, başka yazarlar da­ha farklı bir pozisyonu benimsemiş vazi­yettedirler. Dini nutuklar, ve bilimsel bil­gi, birbirine karşıt değil aksine birbirini kapsamaktadır. Her ikisi de mutlak bir egemenlik iddia etmiyor. Her ikisini de harekete geçiren hakikat projesi, karşılıklı hudutları ve görüş noktalarındaki farklı­lıkları bilmeye onları götürmektedir. Din, kendini evrensel ilmin yerine koyamaya­cağı gibi, uzun ve kesintisiz araştırmadan ve tenkitten de geri kalamaz. İlim ise, öğrenme arzusuna kendini bıra­kıyor. Fakat tek başına onun farkına var­ması da zor görünüyor. Bunun için dinin de, ilmin de birbirini tamamlaması gerekli olmaktadır. Planlan ayırmak yetecektir. Fakat bu o kadar kolay değildir. Bu şartlar altında objektif olabilmek için, dini psikoİoji, bir çeşit aşkın metodolojik inhisarcılık icra edecektir. Yani Tanrı, ne müşahede edilebilen bir varlık ne de psi­kolojik bir prensiptir. Biyologdan veya fizikçiden daha çok psikolog, kendi kay­nakları ile insan ötesi bir realiteye ulaşa­cak durumda değildir. O, onu ne tasdik edecek ne de inkâr edecek durumda de­ğildir. Şayet o var ise, o, onun alıntılarının dışındadır. Fakat aynı zamanda konusuna saygılı olarak dini davranışın referansiyel karakterini devam ettirmektedir. Yani, temel bir ihtiyacın geçici tatminine indir­genmekten uzak olarak dini davranış, başkasının varlığına kendini bir açılma olarak vermektedir. Onu inkar ise bizzat dini psikolojinin konusunu bozmak ola­caktır.

Tamamen kendi içine kapanmış bir psiko­loji ile yetinmekten uzak bir şeküde, Dinler Tarihi, etnoloji, sosyoloji v.s. gibi ilgili disiplinlerle işbirliğine çağıran bir metod izlenmelidir. Burada psikanaliz önemli bir rol oynayacaktır. Psikanalize olan bu baş­vuru, çok yaygın olan bir kanaatin aksine, dini psikolojiye, beşeri tecrübenin alanını terketmemesini anlamaya imkan verecek­tir. Böylece, dini yönlendirmelerin pisişik hayatın içine kaydedildiğini, onların onu kültürel bir gerçek olarak empoze ettiğini kabul edebiliriz. Din sorguluyor ve psişizmin canlı güçlerine, yaratıklara ve Tanrı ile bağı olan varlığa bir girişe rehber oluyor. Bütün psişizm, içkin ve aşkın içinde olduğu gibi dine entegre olmuş bu­lunmaktadır.

O halde dini psikoloji, dini gidişlerin veya tutumların şu veya bu veçhesinin imtiyaz­lı veya ayırmaya yönelmesini koruyacak­tır. Yani din, ne âni bir tecrübeye, ne bir duyguya ne de jestler ve âyinler bütünü olmaya indirgenemez. O, saf bir sosyal olay da değildir. O, bütün bunların hep­sidir.

Psikolog, bu dini tutumları meydana geti­ren unsurların herbirini sert bir eleştiriye boyun eğmeyecek, onda uyumu veya uyumsuzluğu gösterecektir. Burada özellikle dikkat çeken bazı konu­lara işaret edebiliriz:

Birincisi, dini tecrübedir. Bu dinler tarihi­nin, din fenomenolojisinin ve psikolojinin inceleme konusu olmuştur. Bu tecrübe ke­limesiyle ne kastedilmektedir? Değerlerin ve anlamların sezgisel kavranışı mı? Bir realite tarafından sorgulandığını hisseden insanın spontane hareketi mi? Bir başka­sına vicdani bir bağlılık mı? İşte psikolog, varlık, evrensellik, değer, müphemlikler üzerinde kendine soru soran kişidir.

Bu sorular bir başka şeye sürük­lemektedir. İnsan, niçin dindardır? Bu, yönlendirmelerin karmaşık problemi mi­dir? Psikanalizle mücehhez psikolog, on­ların izafi değerlerini tanımaksızın şuursal motifleri hatırlatmakla yetinemez; o, şuur altı yönlendirmelerinin de farkına varacaktır. Bu yönlendirmeler, arzu, kay­gılar, özlemler, korkulardır. İşte, psişik dinamizm olan bilinç ve bilinç altıların analizi, dinî tutumların bazı beşeri kökle­rini aydınlığa çıkaracaktır. Bu dini tutumun beşeri kökeni, kaçınıl­maz yoksunluklara bir cevap, kişisel ve sosyal ahlâki veya fiziki sıkıntılar içinde teselli, adaietin tesis edildiği, iyilerin mükafatlandırıldığı, kötülerin cezalandırıldı­ğı daha iyi bir dünya ümididir.

 

Dinler Enstitüsü:

 

Bu enstitü 1967 yılında Paris Katolik Enstitüsü tarafından Dinler, İlahiyat ve bilim Enstitüsü olarak Paris'te kurulmuştur. Enstitünün kurul­masında misyoner teşkilatlarının ve dış misyon şeflerinin önemli ölçüde desteği olmuştur. Roma'da II. Vatikan konsilin de kurulan “inanmayanlar sekreteryası”nın da rolü olmuştur. Daha sonra bu Enstitü, Din bilimleri ve İlahiyat Birliği ile bütün­leşmiştir. Bu Enstitü, hedef olarak, Dinler, kültürler ve inançsızlık fenomeni üzerin­de çalışmaya yönelmiştir. Ayrıca bu ensti­tüde çağdaş dini akımlar ve bu akımların Hıristiyanlıkla ilişkileride incelenmekte­dir. Böylece enstitü, bilimsel analiz meto­du ile iman ışığındaki değerlendirmeyi açıklamak gibi çift bir hedef gütmektedir. Burada, Taoizm, Konfüçyanizm, Hindu­izm, Budizm, Afrika Dinleri, İslâm, tarihi, felsefî, sosyolojik, etnolojik, filolojik ve antropolojik yönden incelenmeye alınmış

olacaktır. Diğer yandan bu büyük Dinler, bugün Ateizmle, Marksizmle, Teknik medeniyetle, Yahudi ve Hıristiyan vahyi ile ve mezhepler fenomeni ile karşı karşı­ya geldiği için, bilimsel yönden enstitüce değerlendirmeye alınmışlardır. Dinler İlahiyatı ve Bilim Enstitüsü kuruluşunun onuncu yılında, “Dini uyanış ve Hıristi­yan mezhepleri” adı ile 1987'de bir kollekyum yapmıştır. 19S0rde aynı Ensti­tü, Din Bilimleri kursu açmıştır. Bu kursu, Paris Katolik Enstitüsü'ndeki Dinler Tari­hi kürsüsünün yüzüncü yılı münasebetiy­le açtığını duyurmuştur. Çünkü Paris Ka­tolik Enstitüsü 1880-1896 yıllarında ku­rulmuştur.

Dinler İlahiyatı ve Bilimi Enstitüsü bir yüksek öğrenim enstitüsüdür. İki yıllık eğitim vermektedir. Dinler İlahiyatı ve Bi­limi üzerinde uzman yetiştirmektedir.

 

Dinler Sosyolojisi:

 

Sosyolojik me­todun kurucuları olan Marx, Durkheim ve Weber, sosyal felsefeden daha çok şey ifade eden bir fenomen ortaya koymuş­lardır. Burada dini olayiar, sosyal hayatın en temel laboratuvan mekanizmalarından birini teşkil etmektedirler. Onların örtü­sünü, fikirler, değerler, inançlar veya inanç, meşruiyet ve iktidar oluşturmakta­dır.

Ancak dinler sosyolojisini işleyen eserler, oldukça dağınık vaziyettedirler: Episte­moloji, dini itiraflar, pratikler. Bütün bun­ları, açık şekilde bir yere yerleştirmek ol­dukça zordur. Bunun için burada “müşte­rek unsurlar” takdim etmekle yetine­ceğiz. Fakat bu çalışmalar, Dinler sosyolo­jisinin bir ilim olarak kurulmasına katkı sağlayacaktır. Burada şunu unutmamak gerekir ki, bu unsurlar, bazı ilim adamları için ihmâl edilmiş, bazıları için de temel konu kabul edilmiştir. Dinler sosyolojisinin hedefi, dinlerle top­lum arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu konuda, yalnızca dini mesajların yayılım kanunları ile ilgilenmemek, bilakis onla­rın yapısı ile de ilgilenmek konusu açıklık kazanmıştır. Bunu, Mü’minlerle inançların arasını birleştirmek diye de ifade edebili­riz. Ancak bu konuda, dini mesajlarla, onu yayanların ve kabul edenlerin sosyal özellikleri arasındaki mekanik iletişimi arayan yaratıcı bir formül içinde Dinler sosyolojisinin yer aldığını da ifade edebi­liriz. Fonksiyonalist ve finalist bir takdim içinde, Dinler sosyolojisinin, kendine has ve nisbeten dini oluşumlardan azade bir alanda çalışmayarak bir kısır döngü icra ettiğini de söyleyebiliriz. (Yani dini gele­neklerden, iç dini çekişmelerden uzak şe­kilde) Burada dini oluşum (la production religieuse) sadece bir hatırlatma olarak kullanılmıştır. Bu istikamette Engels, “La guerre des paysans en Allemagne” da; Weber, “Le judaisme Antique” de ve Troeltsch, “Soziallehren” de, Hıristiyanlığın ve yahudiliğin başoyuncuları ile ob­jektif ilişkilerin tümünü ilgilendiren bir dinler sosyolojisi meydana getirmişlerdir. Sosyolojinin bu belirsizliği üzerinde İsrar etmek gerekmektedir. Çünkü bu bilim da­lındaki en yaygın kanaat, müminlerin ob­jektif özellikleri ile onu meydana getiren­lerin arasındaki bağlantı üzerine dayanmaktadır. Diğer yandan, yapısal lengü­istiğe rağbet ve onun mitolojiye ve teolo­jiye tatbiki, dinler sosyolojisine pozitivist olmayan bir imaj vermektedir. Çünkü bu mesajları meydana getirenlere ait analiz­ler yapılmadan dinler sosyolojisi yapmak zordur. Yani, dini mesajların iç analizi, dinler sosyolojisinin konusunu ancak kıs­men tarif edebilir.

Tipolojik ve morfolojik yaklaşımın zarure­ti, Dinler fenomenolojisinin sonsuz farklı­lığı üzerine oturmaktadır. Bu çift belirsiz­likle, tecrübe tipleri, aidiyet ve organizas­yon modelleri, tasnif edilmeye teşebbüs edilmiş, fakat hiyerarşileştirmek hedef alınmıştır. Burada belirtmekte yarar var­dır ki bu analiz plânı, tarihselleşmek iste­yen bir sosyolojinin planıdır. Katolik Hı­ristiyanlık atmosferi içinde bu sosyoloji hızlı bir şekilde dini durumu ölçme aleti haline gelmiştir. Bras’ın yaptığıda bu ol­muştur.

Fonksiyonel metod, sosyal gerçekliğin bağımlı güçlerini bulmaktan ibarettir. Bu metod, özellikle ilkel denen dinler sosyo­lojisi tarafından aydınlatılmıştır. Bu din­lerde, etnolojik bakış açısı, dinin fonksi­yonlarını hedefleye bilmektedir. Burada görülen, toplumun entegrasyonu, sosyal değerlerin kutsallığı, ferdin, grubunun içinde bütünleşmesidir. Özellikle Alman edebiyatında gelişen fenomenolojik bir akım, bu metoda muha­lefet etmektedir. Yani, kutsalın tecrübesi problemine muhalefet etmektedir. Bu ay­nı zamanda, objenin aşkınlığma veya dini kurumların fonksiyonları ile alakalı dini niyetede muhalefet göstermektedir. Daha sentetik olan “jenetik yaklaşım” sosyoloji aktörlerinin kendi tanrılarını na­sıl yaptıklarını anlamayı istemektedir. Bu, Marx, Durkheim ve Weber’in eserlerinin ortak yönlerini çok iyi bir şekilde karakterize etmektedir.

Klasiklerin problematikleri: Bir iletişim ve bilgi kaynağı olarak, dil gibi, din de bi­limsel olarak incelenebilir mi? İşte bu soruyu Durkheim, “Les Formes elementaires de la vie religieuse” isimli eserinde cevaplandırmaya çalışmaktadır. Ona göre din, bir cemiyetin ahenginin temel şekli­dir. Tabiiki bu dinin, tabii ve sosyal dün­ya üzerinde gerçekleştirdiği uyuma bağ­lıdır. Bu gelenek, etnolojinin mitolojiler ve dini ritüeller üzerinde benimsediği görüş noktasını kapsamaktadır. Buna göre, kollektif temsiller ve tasnif şekillerinin, il­kel cemiyetlerden çıkarılan materyaller üzerine oturtulması, tesadüfi bir hadise değildir.

Konsensüs  (Consensus)ün anlamına bir imtiyaz vererek bu metod, dini fonksiyon­ların ilk şekillerini elde etme vasıtalarına kendini veriyordu. Bu ilk formülasyonları elde etmek, orada bir tasnif yapmak, sos­yal dünyanın organize edilmesini sağla­maktadır. Bunun da ilk şekli,   kutsal-kutsal dışı muhalefetidir. Burada bilgi sosyolojisi,   iktidar sosyolojisine eklen­mektedir. Bunun tam olarak ifade edilmesi için, sembolik olaylar sosyolojisi iki ön fikir bırakmıştır: Dini fikirler, akıl önce­sidir. Bunlar, sadece sosyal iktidarlar veya düşünen zihniyet tarafından    empoze edilmişlerdir.

Hiçbir zaman Max Weber'de sembolik sis­temlerin yapısal etüdü görülmez. Ona gö­re din, existansiyel sorunlara pratik bir cevaptır. Bu cevaplar, ya büyü gibi sadece pratiktir veya peygamberi dinlerde oldu­ğu gibi ahlâkidir. [21]Bu süreç, dini ritüellerle, ahlâki kurallar ve bunların müşterekleşme şekilleri arasında oluşan bağı kavramaya imkan vermektedir. Bu durumda Dinler sosyolojisi, pekâla iktidar sosyolojisi şekillerinden biri haline gelmektedir. Yalnız şu şartlaki orada, “Bir­çok kurtuluş”, farklı uzmanları, (büyücü, rahip, peygamber) birleştiren stratejilerin hedeflerinden biridir.

Şüphesiz böyle bir bakış açısı, Marksist gelenekle taban tabana zıttır. Çünkü Maix ve Engels, teolojik kavgaları sınıf savaşına indirgemektedir.

 

Dinler Tarihi Merkezi:  

 

9 Aralık 1425 yılında Papa V. Martin tarafından kurulan ve 13 Aralık 1833'de Papa XVI. Gregoire     tarafından     restore edilen Louvain Katolik üniversitesi, İki ayrı ba­ğımsız    üniversiteye ayrılmıştır: Katholieke Üniversiteit te Leuven. Bu üni­versite Leuven diye isimlendirilen ortaçağ şehrinde kalmıştır.”L'Universite Catholİque de Louvain” ise Leuven'e 25 km. uzaklıktaki Louvain-la Neuv'de ku­rulmuştur. Bu üniversitede beşeri ilimler fakülteleriyle, tıp ilimleri, fakülteleri var­dır.

XIX. yüz yıl boyunca Louvain'deki oryan­talist ve ilahiyat araştırmaları, Asya Din­leri araştırmalarına bağlı olarak gelişmiş­tir. 1834'deki restorasyondan sonra bu üniversitede, İbranice, Aramice, Keldanice, Süryanice ve Arabca dersleri verilmeye başlamıştır. 1841'de Felix Neve (1816-1893) aynı üniversitede Sanskritçe derslerini vermeye   başlamıştır. Ayrıca, Hinduizm ve Budizm dersleri de konul­muştur. Charles de Harlez (1832-1899), Rouvain'de Hindoloji dersleri vermiştir. Sanskrit ve İran edebiyatı profesörü olan bu zat, 1875-1877'de Avesta’nın ilk Fransızca tercümesini yayınlamıştır. Bunun ikinci baskısı 1881'de yapılmıştır. 1881'de, uluslararası bir dil dergisi olan Museon'u kurmuştur. Bu aynı zamanda bir “Dinler Tarihi” dergisiydi. 1883'den itibaren ken­dini antik Çin'e vererek, Budizmi incelemeye yönelmiştir. Bu araştırma Louis de la Vallee Poussin ve Etienne Lamotte tarafından devam ettirilmiştir. Casartelli ile birlikte Van den Gheyn, Hebbelynck, Colinet ve Harlez gibi Louvanist ekolün üyeleri, dinler tarihine bilimsel bir temel ve sağlıklı bir yönlendirme kazandırmak için katkıda bulunmuşlardır. Kitab-ı Mukaddes etütlerinin ışığında Louvain, Eski yakın doğu dinleri konu­sunda çok önemli bir araştırma başlatmış­tır. Belçika'da ilk Asurca kurslarını başla­tan Albin Van Hoonacker (1857-1933) Sümer, Babil ve Mezopotamya ilahiyatı üzerine eğilmiştir. Güney Arabistan'ın epigrafik metinlerinin yaymlayıcısı olan Ganzague Ryckmans (1887-1968) İslâm öncesi, Arab dünyası hakkındaki bilgisini kültürünü ve dini bilgisini yenilemiştir. Robert de Langhe (1911-1963) Ugaritik dini düşünce üzerinde çok sayıda yayın yapmıştır. Diğer taraftan, Eski Ahit yo­rumcusu Joseph Coppens (1896-1981) mesihçilik konusunu çok muhtelif şekiller al­tında Eski Ahit'e bağlı birçok metin açı­sından incelemiştir.

Yeni Ahit uzmanı Paulin Ladeuze (1870-1940) Yeni Ahit çevirilerini incelemeye kendisini vermiştir. Lucien Cerfaux (1883-1968), Helenizm, dini akımlar ve onların Akdeniz dünyasına etkisi konusunda araştırmalar yapılmıştır. Yine o, hayatının büyük bir kısmını, imparatorlar kültüne, Gnostisizme, Maniheizme, Ebionist mez­heplere, Essenilere ve Hermetizmi ince­lemeye tahsis etmiştir. Hind, İran ve Sino­loji incelemelerinin yanında ve eski yakın doğu dinlerinin, helenistik felsefenin ya­nında Louvanistler, Mısırı seçilmiş bölge­lerden biri olarak kabul etmişlerdir. Bu yönden, P. Ladeuze ve Jean Capart'ı, Mısır uzmanlarının atası kabul ediyoruz. Bunların mirasını L.T. Lefort (1879-1959) devam ettirmiş ve doğu Hıristiyan keşiş­liği üzerinde önemli bir eser meydana ge­tirmiştir. “ Louvainla-Neuve Dinler Tarihi merkezi” XIX. yüzyılda kurulan Dinler Tarihi ekolünün bilimsel geleneğini de­vam ettirmektedir. Charles de Harlez de Deulin'le kurulan bu gelenek, bugüne ka­dar birçok kolleksiyon meydana getirmiş­tir. 1987'de “Enformasyon ve Eğitim” adı ile kurulan kolleksiyon, talebelere ve araş­tırmacılara yöneliktir. “Homo Religiosus” kolleksiyonu ise “özel araş­tırmaları” yayınlamaktadır. 1981'de baş­layan “Cerfaux Lefort kolleksiyonu” tez­leri ve incelemeleri yayınlamayı hedef olarak seçmiştir. 1983'de kurulan “Konfe­ranslar ve Çalışmalar” kolleksiyonu, ya­yın dizisini tamamlamaya çalışmaktadır. Liege üniversitesinde de Dinler Tarihi ile ilgili yapılan araştırmalar oldukça önem­lidir. Klâsik filoloji uzmanlarından biri olan Armand Delatte, Yunan dinleri üze­rinde çok sayıda incelemelerde bulun­muştur. Meselâ, Anecdota Atheniensia I [22] bunlardan biridir. Ayrıca, La catoptromancie grecque et ses Derives, 1932; Herbarius Recherches sur le ceremanial usite ehez les anciens pour la cueillette des simples et des plantes magiques, 1961. Yine Mme Marie Delcourt, Yunan mitolojisi üzerinde bir­çok yayın yapmıştır. Meselâ, Oedipe ou la Leğende du Conquerant (1944) Hephaistos ou la Leğende du Magicien (1957), Sterilites Mysteriuses et Naissan les Malefiques dans L'Antıquite'classiq bunlardan bir kaçıdır.

Diğer yandan İ. Duchesne-Guillemin, İran medeniyetinin dini yönünü hiç ihmal et­memiştir. O, Zerdüşt üzerinde uzman olarak tanınmıştır. La Religion de L' İran Ancien 1962, isimli eseri oldukça meşhur­dur.

L.E. Halkin, dinler tarihi konusunda dik­katimizi çeken bir başka isimdir. O, bu konuda “Reforme Protestante et Reforme Catholique au diocese de Liege” adlı bir çalışma yapmıştır. Daha sonra o, Dinler Tarihine ilgi gösterenleri “Dinler Tarihi Merkezinde” bir araya getirmiştir. Bu Dinler Tarihi merkezi Lonvainla Neuve'deki merkezle de işbirliği yapa­rak Kasım 1978'de “Büyük Dinlerde Dua Tecrübesi” konulu bir kollekyum düzenlemiştir. 1981 “de de mitoloji konusunda bilimsel bir toplantı yapmıştır. Bu iki merkez, “Milletlerarası   Dinler Tarihi Derneği”nin [23] Belçika seksiyonunu meydana getirmiştir.

 

Dinler Tarihi Derneği:

 

1950 yılın­da Amsterdam'da yapılan VIII. Dinler Ta­rihi kongresinde IAHR (International Association For   History of Religions) Uluslarararı Dinler Tarihi Derneğinin ku­rulması kararı alınmıştır. IAHR, başlan­gıçtan beri çok geniş bir perspektif içinde düşünülmüş ve Dinler Tarihi ile ilgili çalışma yapan milli Dinler Tarihi derneklerini bünyesinde toplamıştır. Bugün IAHR, otuz dört ulusal ve bölgesel derneği bün­yesinde toplamış durumdadır. “Türkiye Dinler Tarihi” derneği de lAHR'ye üye olmak için gerekli işlemlere başlamıştır. IAHR 1954 yılından bu yana Leiden'de Numen isimli bir dergi yayınlamaktadır. Dergi yılda dört kez çıkarılmaktadır. Ay­rıca, “Supplements toNumen” (İnternational Review For the History of Religions)in ilavesi olarak isimlendirilen ve şimdiye kadar yaklaşık 50 sayının üs­tünde yayınlanmış bir yayın daha yapıl­maktadır. IAHR bunların dışında, yılda iki defa yayınlanan “Science of Religion Abstracts” ve yeni makalelerin index der­gisi adıyla bir yayın daha yapmaktadır. Bu dergi “Roots And Biraches” tarafından yayınlanmaktadır.

Dinler tarihi konusunda yapılan kongre­lerin başlangıç tarihi bir asrı geçmiştir. En son kongre, 5-12 Ağustos 2000 yılında Güney Afrika Cumhuriyetinde Durban'da yapılmıştır. Uluslararası Dinler Tarihi Derneği toplantıları, beş yıl­da bir yapılmaktadır. Durban Kongresi, Dinler Tarihi Derneğinin XVIII. toplantısı olmuştur. Bu kongrede Dinler Tarihi Der­neğinin kuruluşunun 50. yılı ile Dinler Tarihi kongrelerinin 100. yılı birlikte kut­lanmıştır. Bugüne kadar yapılmış olan uluslararası Dinler Tarihi kongrelerinin kronolojik sıralaması şöyledir:

1- Paris: 1900

2- Basel: 1904.

3- Oxford: 1908

4- Leiden: 1912

5- Paris: 1923

6- Lund: 1929

7- Brussel: 1935

8- Amsterdam: 1950

9- Rome: 1955

10- Tokyo/Kyoto:1958

11- Marburg:1960

12- Claremont: 1965

13- Stokholm: 1970

14- Lancaster: 1975

15- Winipeg: 1980

16- Sydney: 1985

17- Rome: 1990

18- Mexico city: 1995

19- Durban (Güney Afrika): 2000

Uluslararası Dinler Tarihi kongrelerinin bütün tutanakları yayınlanmıştır. IAHR'nin Durban'daki kongrede yapılan seçimle başkanı Prof. Dr. Peter Antes ol­muştur. Peter Antes, Almanya Hannover Üniversitesinde görev yapmaktadır. Türkiye'de dinler Tarihi Derneği, 1994 yı­lında İlahiyat Fakültelerinin Dinler tarihi öğretim üyelerinin gayretleriyle Anka­ra'da kurulmuştur. Prof. Dr, Günay Tümer, Prof. Dr. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Prof. Dr, Ekrem Sarkçıoğlu, Prof. Dr. Ömer Faruk Har­man, Prof. Dr. Mustafa Erdem, Dinler Ta­rihi Derneğinin kurucu üyeleridir. Bugün İlahiyat fakültesinin Dinler Tarihi Anabilim Dalı Öğretim üye ve elemanları bu derneğin üyesidir. Dinler Tarihi Derneği, Dinler Tarihi Araştırmaları adıyla bir der­gi yayınlamaktadır. Dinler Tarihi Araş­tırmalarının üç sayısı çıkmıştır. Dinler Ta­rihi Araştırmaları dergisinin hakemli der­gi olması ve yılda iki defa yayınlanması için çalışmalar başlamıştır. Dinler Tarihi kongrelerinin yirminisi 2005 yılında Tok­yo'da yapılacaktır. Kongre davet yazıları şimiden gelmeye başlamıştır. Bu kongre­ye ilk defa Türkiye'den Dinler tarihçiler katılacak ve lAHR'ye “Türkiye Dinler Ta­rihi” derneğide üye olacaktır. Türkiye Dinler Tarihi Demeği, Dinler ta­rihini ilgilendiren temel konularda ulusal ve uluslararası boyutta bilimsel toplantı­lar ve bilimsel araştırmalar yapmayı he­deflemektedir.

 

Dinsel Geçit Töreni:

 

“Ayin alayı” olarak da bilinir. Ayinlerde veya dinsel tören­lerde yapılan düzenli yürümedir. Bu geçit töreni Özellikle kiliseler tarafın­dan, tanrıdan yağmur veya güzel hava istemek gibi çeşitli nedenlerle organize edilerek yapılır. Bundan başka Bakire Meryem şerefine Mayıs ayı içinde yapı­lan törenlerde Meryem heykelleri inananların ellerinde veya süslü arabalarda şehrin sokaklarında ilahilerle dolaştırı­lır ve bu tören komünyon ayiniyle son bulur. Hıristiyanlık dışı bazı dinsel ge­leneklerde de benzeri geçit törenleri düzenlenir, örneğin Hindistan'da Hindu ilahlarının heykel ve sembolleri çeşitli zamanlarda yerleşim merkezle­rinde dolaştırılır ve inananlarca tazim edilir.

 

Dinsel Hukuk:

 

Bakınız: şeriat. 

 

Dionysius Areopagita:

 

(1) Atina'da Areopoag Mahkemesi üyesiyken Pavlus vasıtasıyla Hıristiyanlığı kabul eden ve sonra Atina piskoposu olarak idam edi­len kişi.

(2) 5. yy sonlarında bir dizi mistik eser yazmış ve eserlerinde Yeni Eflatunculukla Hıristiyanlığı uzlaştırmış olan yazar. Pseudo- Dionysius olarak da adlandırılan bu yazar, Ortaçağ misti­sizminin temel kaynaklarından birisidir. Eserlerinde o, uluhiyet üstü bir iç tecrübeden çıkardığı bir bilgiden söz eder.

 

Dionysus:

 

Yunan verimlilik ve bereket tanrısı; Zeus ve Semele ya da Demeter’in oğlu. Roma'da Bacchus olarak adlandırılan bu tanrı özellikle şarap ve neşe tanrısı olarak görülürdü. Bakınız: Zagreus.

 

Dioscure (Dioscuri):

 

Zeus'un genç oğul­ları Castor ve Pollux'un ortak adı. Bun­ların anneleri Leda'ydı. Tyndareus ile evli olan Leda'ya Zeus bir kuğu sure­tinde gelir. Böylelikle Leda iki yumurta doğurur. Bunların her biri bir erkek ve iki kız ihtiva eder. Bunların birinden Pollux, diğerinden ise Castor çıkar. Pollux gerçek ilahî çocuktur ve ölüm­süzdür.    .

 

Dipavamsa:

 

(Pali dili. Adatarihi) Budizmin Hindistan ve Seylan'daki tarihini anla­tan ve MÖ 4. yy'da derlenen 22 bölüm­lük şiir.

 

Dirilme (Resurrection):

 

Bu kelime Lâ­tince tekrar görünmek veya yeniden kalkmak anlamına gelen “Resurgere” ke­limesinden gelmektedir. Resurrection, cismânî ölümden sonra ha­yata bir dönüştür. Bazı dinler, sürekli be­deni değişiklikler içinde ruhun ölümsüz­lüğüne, öldükten sonraki hayata veya te­nasüh akidesine inanmaktadırlar. Sadece Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet, ölümle kaybolan bedenden sonra, aynı bedenin sahibi ile yeniden dirilmesi şeklinde ölülerin dirileceği doktrinini kabul etmekte­dir. Yine de bu konudaki vahiy, Eski Ahit'te noksan ve tedrici olarak verilmiş­tir. Aslında işlenen fikir şudur: Yaratan Allah, diriltmeye de kadirdir. İsa zama­nında sadece Sadukiler (Caduceenler) bu inancı kabul etmiyorlardı. İsa'nın haya­tında gösterdiği “Dirilme Mucizeleri”[24]; onların bildiği bir hayata dönüştü ve onları, bu dirilmeler yeni bir ölüme karşı da korumuyordu. Gerçekte bu mucizelerin bütün diğerleri gibi, imanı meydana getirmeye matuf Allah'ın âyet­leri olarak yorumlanmaları gerekir. Fakat Milâdi 30 yılının Paskalya sabahında İsa'­nın dirilmesi ve ölülerin ahir zamanda di­rilmesi başka bir düzeydedir. Çünkü bu, cismâni olarak ölen kimselerin ruh ve be­denle yeni bir hayata başlamalarını gös­termektedir. Burada ifade etmek gerekir ki, “İsa'nın dirilmesine iman”, Hıristi­yanlığın esasım teşkil eder. Bunun için Paul şöyle der: “Eğer İsa dirilmemiş ol­saydı, bizim vaazımız ve imanımız boş şeyler olacaktı”. [25]Bu dirilme, Çarmıh şaşkınlığından sonra, havarilerin aksiyonunu başlatan ta­rihi bir olaydır. Yoksa girişilen teşebbüsü doğrulamak için, iş işten geçtikten sonra icad edilen bir delil değildir. Bu olay, ha­varilerin vaazlarından önce olmuştur. Bu dirilmenin tarihi mevsukiyeti, doğrudan doğruya İncillerde, Resullerin işlerinde ri­salelerde nakledilen boş mezarın bulun­ması ve muhtelif durumlarda veya müş­terek yemekte birçok defa görünmesi şehadetlerine dayanmaktadır. İşte İsa'nın bu dirilmesi, ölülerin dirilmesinin bir te­minatıdır. İnsan, âhir zamanda ruh ve be­denle, yeniden dünya hayatından başka bir hayat yaşamak üzere meydana getiri­lecektir. Seçkinlerin vücudu, Allah'ın görünmesiyle bir nevi manevileşecek ve ölümsüzleşecektir. Evren bizzat tanrısal bir Kudüs haline gelecektir. [26]Cehennemlikler, ilâhi ışıktan mah­rum zekâların karanlık ölümü olan bir “İkinci ölümle” yok olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de bu ahiret cennet ve cehennem­le ilgili birçok ayet vardır. İslama göre ölüm bir yok olma değildir. Yeni bir haya­ta geçiştir. Daha sonra mahşerde toplan­mak üzere ölüler dirilecektir.

 

Diriliş:

 

(İsa'nın mezardan dirilmesi, Resurrection)

Hıristiyan geleneğine göre çarmıha gerilerek ölen ve mezara gö­mülen İsa'nın, gömülünün üçüncü gü­nünde yeniden dirilerek mezardan çık­ması. Hıristiyanlıkta temel inanç esas­larından birisi olan bu tasavvur, Yeni Ahit'teki Pavlus'un mektupları ve Re­sullerin İşleri'nde geçer. Hıristiyanlar, İsa'nın dirilip mezardan çıkışıyla semavi aleme yükselişi (Ascension) ara­sındaki sürede çeşitli zamanlarda ve çeşitli yerlerde insanlara göründüğüne inanırlar. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Resul­lerin İşleri'nde [27] bunun 40 gün ol­duğu belirtilir. Bakınız: İsa, Yükseliş.

 

Dis Pater (Dis):

 

Roma'nın yeraltı alemi tanrısı; Eski Yunan'daki Hades’in karşı­lığı; Prosephina'nın kocası. Dis Pater, Eski Romalılar arasında fazla popüler olan bir tanrı değildi.

 

Discordia:

 

Eski Roma'da kavga ve anlaş­mazlık tannçası; Eris’in bir diğer ismi. Bakınız: Eriş.

 

Dissenter:

 

İngilizce. “farklı düşünen”, İngilte­re'de Anglikan Kilisesi dışında kilise­lere tabi olan değişik inanç sahipleri için kullanılan genel bir isim. Dar an­lamda Anglikan Kilisesinden ayrılan Protestan gruplar için kullanılmakla birlikte Katolikler için de bu terim kul­lanılmaktadır.

 

Dissidenten:

 

Latince. “ayrılmış”. Resmi ku­rumlarca tanınmayan bir Hıristiyan ki­lisesi mensubu. Bu isim günümüzde herhangi bir mezhebe tabi olmayan Hıristiyanlar veya Hıristiyanlık dışı ki­şiler için kullanılır.

 

Dius Fidius:

 

Eski İtalya'nın gökyüzü tanrısı.

 

Divali:

 

Sanskritçe. Dipali, “sıra lamba”. Hindu­izmin önemli bir bayramı olan “ışık fes­tivali”. Bu bayram bütün Hindistan ve Nepal'de Hinduizmin bütün kastlarınca kutlanır ve altı gün sürer. Bayram süre­since Hindular mabetleri ziyaret ederler ve hediyeleşirler. Ayrıca sokaklar ve evler şans tanrıçası Lakshmi’nin şere­fine lambalarla süslenir.

 

Diyakoz:

 

Yunanca Diakonos ke­limesinden türeyen bu sözcük, yardımcı anlamına gelmektedir. Hıristiyan kilise görevlileri hiyerarşisinde, piskoposluktan önce gelen ilk basamakta Diyakoz yer al­maktadır. Kiliselerde görevli olan Diyakozlar genelde cemaatın işleriyle veya hayır faaliyetleriyle meşgul olmaktadırlar. Kiliselerdeki bu faaliyetlerde rahiplere ve piskoposlara yardımcı olurlar. Bugün Ka­tolik, Ortodoks ve Anglikan kiliselerinde, papazlıktan önce bir yıl staj dönemi geçi­ren rahip adaylarına verilen isimdir. Katolik kilisesi II. vatikan konsilinde (1962-1965) dünyadaki Katolik kiliselerinin rahip ihtiyacını karşılamak üzere, Diyakozluk rütbesinin yeniden ve­rilebileceğini kabul etmiştir. Bu yeni dü­zenlemeye göre, Diyakozluk bekarların yanında, evlilerin ve çok nadir hallerde kadınların da takdis edilerek görevlendi­rileceği bir makam olarak belirlenmiştir. Diyakozların kiliselerdeki görevleri, vaftiz işlemini yapmak, Evharistiya ayininde kutsal ekmek ve şarabı dağıtmak veya şarapla yoğrulmuş hamurdan yapılmış bis­küviyi dağıtmak, İncili açıklamak, cenaze işlerini idare etmektir. Protestan kiliselerinde ise bu işlerin ya­nında Diyakozlar, kilisenin mali işlerini de yürütürler.

Kısaca Diyakozlar, kiliselerdeki dine da­yalı sosyal işleri organize etmektedirler. Katolik kilisesinde iki türlü Diyakozluk uygulaması vardır. Sürekli Diyakozlar ve Geçici Diyakozlar. Geçici Diyakozlar, ra­hiplerin bulunmadığı yerlerde kilise hiz­metlerini yerine getirmekle görevli kişi­lerdir. Diyakozlar, bir nevi kilisede yardımcı hizmetler ifâ eden ve kendilerini dine ve kiliseye adamış kişilerdir.Bakınız: Dîakon.

 

Diyalektik Teoloji:

 

Aynı samanda Theology of Crisis olarak da adlandırılan bu akım K. Barth (1886-1968) ve onun okulunun teolojik prensiplerini temel alır. Diyalektik Teoloji, tanrıyı diyelek-tik kavramada gerçeği bulur. Modern teolojideki liberal geleneği reddeden Barth, reformistlerin, özellikle de J. Calvin’in temel düşüncelerine dönmeyi araştırmış ve öğretileri kıta Avrupa'­sında hızla yayılmıştır. Diyalektik te­oloji tanrının vahyinin insanlaştiğını ve tanrının öbür aleme ait olduğunu savunur. Tanrı hakkında konuşmanın ancak çelişkilerle mümkün olabilece­ğini vurgular. Tanrının ve hidayetin insan tarafından kavramayacağını, zira tanrının “bambaşka” olduğunu ve insan şuur ve düşüncesinin dünyevi tecrübe­den hareketle tanrıyı anlayamayacağını kabul eder. Buna göre tanrı hakkındaki bütün sözler çözümsüz karşıt sözlerdir. Diyalektik teoloji akımı, Protestan libe­ralizminin ve tarihçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Ayrıca Katolik ilahiyatından da ilgi görmüştür. Günü­müzde Lutherci, Reformcu ve diğer çe­şitli ilahiyatçılar dogmanın vurgulan­masına ve kutsal kitaptaki tanrı kela­mının tekrar düşünülmesine gayret ederler.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı:

 

Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması sonrası, İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak il­keleriyle ilgili halkı aydınlatmak ve eğitmek amacıyla 3 Mart 1924 tari­hinde kurulan, ancak bugünkü hukuki statüsü 1965 tarihinde belirlenen kuru­luş. T.C. Başbakanlığına bağlı bir ku­rum olan Diyanet İşleri, dinsel hizmet­leri cumhuriyetin temel ilkeleri doğrul­tusunda ifa eder.

 

Diyofizitizm (Diyofizitlik):

 

Hıristiyanlıkta İsa'nın şahsında birbiriyle birleşmez, ayrılmaz ve karışmaz iki ayrı tabiatın, yani tanrısal ye insani tabiatın mevcut olduğunu savunan krİstolojik akım. Diyofizit akide, Yakubiler, Ermeniler ve Kiptiler gibi monofizitliği savunan gruplar haricinde diğer Hıristiyan mez­heplerin birçoğu tarafından kabul edil­miştir. Diyofizit akide istanbul pisko­posu Nestoryus tarafından ifade edildi. Nestoryus, bedenleşen oğulda iki tabi­atın yan yana mevcut olduğu fikrini sa­vundu. I. Efes Konsilinde (431), Nes­toryus azledildi ve diyofizit akide mahkum edildi. Ancak Kadıköy Konsili (451) sonrası diyofizit akide resmî akide oldu ve monofizitlik mahkum edildi. Bakınız: Nestoryus, Monofizitizm.

 

Divothelitizm:

 

Hıristiyanlıkta Monothelitistlere karşı, İsa Mesih’in şahsında birisi insani diğeri ise ilahi olan iki ayrı irade ve arzunun (enerjinin) bulundu­ğunu savunan doktrin. Bakınız: Monothelitizm.

 

Dmuta:

 

Sabitlikte maddî dünyada var olan şeylerin ilahi alemde bulunduğuna İnanılan ruhsal karşılıkları, ideal eşleri, suretleri veya benzerleri. Her ruhun yeryüzü aleminden kurtulduktan sonra ilahi ışık alemindeki dmutasıyla birleş­tiğine inanılır. Ayrıca kişinin dmutasının bazen koruyucu bir melek olarak görev yaptığı da kabul edilir.

 

Doctrine Of Addai:

 

Muhtemelen MS 400 yılı civarında derlenen, ancak daha ön­ceki dönemlere ait malzemeye sahip olan önemli bir Süryanca metin. Me­tin, Edessa (Urfa) kralı Abgar'ın nasıl İsa Mesih'ten şifa dilediğini ve buna cevaben Addai’nin onu hidayete ka­vuşturmak üzere nasıl Edessa'ya gön­derildiğini ele alır. Bakınız: Addai.

 

Dodona:

 

Epirus'taki Zeus mabedi ve kült yeri. Eski Yunanlılar, burada bulunan kutsal çınarların hışırtılarından hare­ketle geleceğe ait bilgiler edinmeye ça­lışırlardı.

 

Dogma:

 

1- Dinlerde vahiy, ilham ve benzeri yollarla ya da kurumlar, konsiller, dini lider ve önderler gibi şahıslar vasıtasıyla belirlenen dinsel gerçek ve öğretiler.

2- Hıristiyanlıkta kilise tara­fından belirlenen ve inananların kabul etmek zorunda oldukları öğretiler. Ör­neğin teslis inancı ve İsa'da insani ve ilahi tabiatın varlığı konuları birer dogma olarak kabul edilir. Katolik Kili­sesinde dogma dinsel bir hakikattir ve tanrı tarafından vahyedilmiştir. Dog­manın kökeni ya kutsal kitaba ya da sözlü rivayetlere dayanır. Buna “iman hakikati” de denilir. Dogmalar, konsillerce veya papalıkça belirlenir. Dogma­nın bağlayıcılığı Protestan Ktlisesince gözden geçirilmiştir. Diyalektik ilahiyat akımı dogma ve kilise öğretisine yeni bir pozitif değerlendirme getirmiştir.

İlk üç asırda, Yunanlı kilise ba­balarında olduğu kadar, Lâtin kilise baba­ları da Dogma kelimesini, inancı ve Hıris­tiyan ibadetini gerekli kılan herşeye teş­mil etmişlerdir. Fakat IV. asırdan sonra dogme kelimesi, bizzat “İncil doktrinini” belirtmeye başlamıştır. Trente konsilinde dogme iman üzerinde “Tesbit edilmiş bir kuralı” ve bir “hakikati” belirtmiştir. Hıristiyan iman doğması, Havariler tarafından daha son­raki nesillere nakledilmiştir. XVIII. yüz­ yılda Dogme kelimesi, modern anlamda doktrinel bir şekle kavuşmuş ve Katolik İlahiyatta kullanılmaya başlamıştır.

Dogıne kelimesinin aktüel anlamı I. Vati­kan Konsilinde kabul edilmiştir. Bundan maksat, “Kitab-ı Mukaddes'de olanuı öğretme yetkisinin resmen ilanıdır”. Ka­tolik ilahiyat, dogma kelimesinin otorite ve norm yönü üzerinde ve “öğretme yet­kisi” ile ilişkisi üzerinde israr edecektir. Bu durumda vahiy kiliseye emanet edilen şey; doğma da iman muhtevasının kilise tarafından ilanıdır. Bir şeyin doğma hali­ne gelebilmesi için bir genel konsil tara­fından veya papa tarafından bildirilmesi gerekmektedir. Çünkü papanın yanılmaz­lık özelliği vardır.

Kilisede dogmanın fonksiyonunu, “vahyedilmiş mesajın”, yeni zaman ve mekan şartları içinde insanlara ulaştırıl­ması olarak görmek gerekir. Bunun için iman kaideleri Hıristiyanlıkta, daima ye­niden belirlenerek gelmiştir. Doğmaları İncil muhtevası içinde kabul etmek ge­rekir.

I. Vatikan Konsilinde (1869-1870) Doğma mefhumunda iki şey üzerinde durulmuş­tur:

1- Herhangi birşeyin hakikat olarak tasdi­kinin kilise tarafından açık ve kesin şekil­de ortaya konması.

2- Bu hakikatin mevsuk Hıristiyan vahyi­ne ait olması.

 

Doğal Hukuk:

 

Doğal hukuk veya ta­bii hukuk, tarih boyunca çok tartışılmış bir kavramdır. Stoacılar, zihinde bulunan logos (söz) ile tamamiyle uyumlu bir tabii hukuktan bahsetmişlerdir. Ancak bu yak­laşım pek fazla kabul görmemiştir. Fakat St. Paul “paganların yüreklerinde yazı­lı” bir yasadan söz ederken [28] âdeta tabii hukuktan bahsetmiş­tir.

St. Augustinus ise, İsa’nın ilk günahtan önce, tabii hukuk düzeni içinde hürce ya­şadığı görüşünü savunmuştur. Aquinolu Thomas'a göre ise, akıl sahibi bir varlığın ilâhi yasadan pay alması, doğal hukuk an­lamına gelmektedir. Doğal hukuk, insanın kendi yararlarını gözetmesi, doğanın bü­tün hayvanlara öğrettiği eğilimlerin do­yurulması anlamına geliyordu. Duns Scotus, Ockham'lı William ve özel­likle Fransisco Suarez gibi skolostik filo­zoflar, hukukun kaynağının ilâhi akıl de­ğil; ilâhi irade olduğunu belirtmişlerdir. XVI. yüz yılda Katolik İlahiyata bu “irade­ci” yaklaşım etkili olmuştur. Fakat daha sonra Aquinolu Thomas’ın anlayışı Kato­lik felsefeye hakim olmuştur. Bunun için, Papa XIII. Leo ile onu takip edenlerin öğ­retisinde görülen, Thomasçı görüşlerdir. Kalvenci Johannes Althusius (1557-1638), bütün İnsanlar için bağlayıcı hukuk kav­ramını kader inancına dayandırırken; Hugo Grotius (1583-1645), insanların işle­rinde tabii hukukun geçerli olduğunu sa­vunmuştur. Thomas Hobbes (1588-1679) ise tabii hukuku “her insanın kendi doğa­sını, yani yaşamını korumak için, kendi gücünü kullanma özgürlüğüdür”, diye tarif etmektedir.

 

Doğal İlahiyat (Natural Theology):

 

Tan­rının varlığı gibi bazı gerçeklerin, vahiy bilgisine dayanmaksızın akılla da bili­nebileceğini savunan doktrin. Batıda Hıristiyan ilahiyatçıların genellikle bu­nun kullanılmasına karşı olmalarına rağmen Doğal İlahiyat kavramı, özel­likle İngiliz deistleri gibi dinde aklın rolünü vurgulayan kişilerce kullanıl­maktadır.

 

Doğu Katolik Kiliseleri:

 

Kökleri doğu Hıristiyanlığının milli nitelikli tarihi kurumlarına dayalı olan, ancak papalığa bağlı olarak Keldani, Ermeni, Maronit ve benzeri akımların dinsel ayin ve usullerini takip eden kiliseler.

Doğu Katolik kiliseleri, doğuda Vatikan'a bağlı olan kiliselerdir. Köklerini, şark Hıristi­yanlığının etnik kurumlarına dayandıran; papalığa bağlılıkta, Bizans, İskenderiyye, Antakya, Keldani ve Ermeni ayin usûl ve âdabını izleyen M.S. I. yüzyıldan itibaren kesintisiz bir tarihi olan Batı katoliklerinin aksine, Doğu Katolik kiliselerinin kökeni, Ferrara-Floransa konsilinin (1438-1445) Doğu ve Batı Hırisriyanlarını birleştirme girişimlerinin başarısızlığına dayanmakt­adır.

Doğu-Batı kiliselerinin birleşmesi için, Cizvitlerin, Dominikenlerin, Fransiskenlerin önemli adımlar attıkları, ancak bunun başarılı olamadığı görülmüştür. 1596'da ortaya çıkan Brets-Litovsk Birliği, Doğu Katolik kiliselerinin habercisiydi. Böylece, Ukraynalı Ortodokslar, Polon­ya'nın Katolik kralının isteğine uyarak papalığın otoritesini tanımışlardır. Diğer küçük doğu kilisesi grupları daha önceki dönemlerde papalığa bağlılıklarını ilân etmişlerdi. Böylece, Roma ile bütünleşen en büyük Katolik kol Ukraynalılar olmuş­tur.

Daha önceki yüzyıllarda Roma ile bütün­leşen Doğu Katolikleri, Güney İtalya, Si­cilya Arnavutları, Maruniler [29] ve Suriye-Lübnan bölgesindeki bazı Ermeni kiliseleridir, Diğer yandan daha sonraki dönemlerde, 1551'de bir grup Nesturi, 1595'de Rutenler[30], 1698'de Transilvanya Rumenleri, 1742'de Melkailer Roma’nın üstünlüğünü tanımış­lar dır.

Doğu Katolik kiliseleri, Ortodoks kiliseleri ve 451 Kadıköy Konsilinin kararlarını ka­bul etmeyen bağımsız doğu kiliseleri ara­sında birçok benzerlik vardır. Roma'ya bağlı olmayan doğu kiliseleri, Doğu Kato­lik kilisesi mensuplarını lâtinleşmekle it­ham etmektedirler. Doğu Katolik kilisele­ri, Katolik geleneğin çoğulcu niteliğini çok açık şekilde ortaya koyar. Doğu Katolik kiliselerinin en önemli özel­liği Doğu ayin usullerini uygulamaları, din adamlarının evlenmesine izin vermeleri ve vaftiz edilmiş çocukların komünyon ve kiliseye üye olma ayinleri­ne katılmalarına razı olmalarıdır. 1962-1965 yılında II. Vatikan komilinde Doğu Katolik kiliselerinin ayin usullerinin korunacağını Papa VI. Paul garanti etmiş­tir.

 

Doğu Kilisesi:

 

Doğu kilisesi, Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içindeki ki­liselere verilmiş bir isimdir. Batı kilisesi tabiri ise Batı Avrupa ile Kuzey Afrika'daki Roma'ya bağlı kiliseler için kullanılı­yordu. Gerçi XI. yüzyıla kadar, hem Doğu, hem de Batı kiliseleri Vatikan'a bağlı olarak papalığın idaresi altında çalışıyor­du. Ancak, XI. yüzyıldan sonra Doğu ve Batı kiliseleri ayrılarak, Batı kilisesi, Lâtin Katolik; Doğu kilisesi de Rum Ortodoks kilisesi adı altında bağımsızlaşmıştır. Do­ğu kilisesi, altın çağını ve gerçek Bizans adını XI. yüzyıldan 1453 yılına kadarki dönemde yaşamıştır. Bizans İmparatorluğu'nun toprakları, müslümanlar tara­fından fethedilerek küçültülmüş ve Bi­zans İstanbul'a sıkışmıştır. Doğu kilisesi, Doğu Avrupa, Batı Asya, Mısır, İstanbul, İskenderiyye, Antakya ve Kudüs'ü içine alıyordu. Doğu kilisesi pis­koposlukları dört patrikliğe bağlı bulu­nuyordu.

Doğu kilisesinin en önemli merkezleri İs­tanbul, Antakya, Kudüs ve İskenderiyye idi. XI. yüzyıldan sonra, Doğu kilisesi ta­biri ile Ortodoks kilisesi tabiri aynı anla­ma gelmiştir. Bugün Doğu Ortodoks kili­seleri bünyesinde şu patriklikler yer al­maktadır.

1- İstanbul patrikliği, (Girit-Finlandiya, Yunan kiliselerini temsil eder.)

2- İskenderiyye patrikliği, (Kenya, Ugan­da, Tanjanika kiliselerini temsil eder.)

3- Antakya ve Kudüs patrikliği, (Arap Or­todoks kiliselerini temsil eder).

4- Moskova patrikliği, (Rusya ve Japon Ortodoks kiliselerini temsil eder).

Doğu kilisesi içine, birçok bağımsız Orto­doks kiliseleri de dahil edilmiştir. Ancak Doğu kiliseleri içinde katolik kiliseleride yer almaktadır, Bizans döneminde doğu kiliseleri iki grupta toplanmıştır: Bizans kilisesi bünyesinde kalanlar ve ayrılıkçı doğu kiliseleri. Bu kiliseler Nestori, Monofizit kiliselerdir.

Bakınız: Ortodoks Kilisesi.

 

Dohaşi:

 

Japon Budizminde dinsel törenin başladığını ve bittiğini haber vermek İçin çalman porselen çan.

 

Doketizm:

 

(1) Erken dönemlerde İsa'nın haça gerilme esnasında mucizevî olarak ölümden kurtulduğunu ve onun yerine Yudas Iscariot ya da Cyreneli Simon'un haça gerildiğini kabul eden akım. Buna göre haça gerilmenin hemen öncesinde yüce tanrı bu kişileri İsa ile yer değiş­tirmek suretiyle İsa'yı haça gerilmekten kurtarmıştır. Bu görüşe benzer şekilde Kur'an'da da Hz. İsa'nın haça gerilmediği ve haçta öldürülmediği vurgulan­maktadır.

(2) Başta İsa'yla ilgili hadise­ler olmak üzere, Kitab-ı Mukaddes'tc rivayet edilen olayların yalnızca görün­tüden ibaret tezahürler olduğunu kabul eden akım; Hıristiyanlıkta dünyevîMesih’in insanlığı ve ıstırap çekmesi­nin gerçek olmaktan ziyade görünürde olduğunu düşünen bir eğilim.

 

Doketler:

 

Bogomiller ve Catharlar gibi, Hıristiyan heresisi içerisinde yer alan ve Doketizmi benimseyen akımlara ve­rilen ortak ad. Bakınız: Bogomiller, Cat­harlar.

 

Doksoloji (Doxology):

 

Hıristiyan gelene­ğinde ilâhî ve dualarda teslisi oluşturan unsurlara (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) yücelik atfetme, onları övüp methetme.

 

Doktor Ecclesiae:

 

Latince. “kilise öğretmeni”. Katolik Kilisesinde bir kişiye Papa veya konsilce verilen bir unvan; kilise yazarı. Bunların yazıları bilimsel çalışmalar olarak kabul edilir. Athanasius (296-373), Basilius (330-379), Gregor Nazianz (329-390) ve Augustin (354-430) bu unvanı taşıyanlar arasındadır.

 

Dolmen:

 

Çeşitli yörelerde görülen ve top­rakta yan yana dizilmiş birkaç yassı taşla, bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş büyük taşlardan oluşan arke­olojik yapılar. Mezar olarak düzenlen­diği sanılan bu yapılara daha ziyade Avrupa ve Kuzey Afrika'da rastlanır. Bakınız: Stonehenge.

 

Dom:

 

Latince. Domus, “ev”. Erken devirlerde kiliseye verilen ad. Sonraları bu isim yalnızca piskoposluk kiliseleri için kul­lanılmıştır. Bakınız: Katedral, Münster.

 

Dominikan Tarikatı:

 

Aynı zamanda “Frer Vaizler”'ya da ingiltere'de olduğu gibi “Siyah Frerler” olarak da bilinen bir Hıristiyan tarikat. 1216'da Aziz Dominik (1170-1221) tarafından ku­rulmuştur. Vaizler Tarikatı olarak da adlandırılır. Dilenciliği ve yoksulluğu, yalnızca bireysel bir uygulama olarak değil, bir cemaat yaşantısı halinde ya­şamayı temel prensip olarak kabul eden bu tarikat Avrupa'da hızla yayılmıştır.

Domînikan Tarikatı mensupları kendi­lerini vaaza ve dinsel çalışmaya adar­lardı. Ortaçağda papalar bunları haçlı ordularına vaaz etme işinde ve engizis­yon mahkemelerinde çalıştırdı. İspan­yol ve Portekizli sömürgecilerle misyo­ner olarak Avrupa dışına doğuya ve ba­tıya gittiler. Karşı Reform hareketinde yeni bazı ekollerin ortaya çıkmasıyla Dominikanlarm etkileri de azaldı.

 

Dominikenler:

 

Lâtin Katolik kilisesi­ne bağlı XIII. yüzyılda Aziz Domingo de Guzman tarafından kurulan bir tarikattır. 1216 Aralık’ında Papa III. Honorius bu ta­rikatın resmen Katolik bünyede meşrulu­ğunu tasdik etmiştir. Tarikat tefekküre dayalı bir yaşama tarzını disipline etmeye çalışmıştır. Dominiken tarikatının diğer bir özelliği merkeziyetçi bir yapıya sahip olmasıdır. Tarikata bağlı rahiplerin hiye-rarşik olarak bağlı oldukları sorumlular vardır.

Bütün mensupları bir başkana bağlıydılar. Her mensup, teşkilatın emrine sıkıca itaat etmek zorunda idi. Bunun için Dominiken rahipleri regulier rahip sınıfına bağlı idi­ler. Dominiken cemaatı bir tek bünye oluşturuyordu.

Dominiken tarikatı çok kısa bir zaman sonra kendini tapluma tanıtmayı başar­mış, Avrupa'nın çok önemli merkezleri olan, Paris, Bologna, Köln ve Oxford böl­gelerinde kurdukları okullarda faaliyete geçmişlerdi. Dönemin birçok üniversite öğretim üyesi, Dominiken yaşam tarzına bağlıydı.

Dominikenler başlangıçta birer ilahiyat araştırmacısı olarak kendilerini kabul et­tirmişlerdi. Ancak, daha sonra, Albertus-Magnus ve onun öğrencisi Aquinolu Thomas'ın tesiriyle, İslâm bilginlerinin Batıya giren eserlerini incelemeye alarak, felsefeye kaydılar. Başlangıçta Kilise, felsefe-ilâhiyat yaklaşımını yadırgamışsa da daha sonra Aquinolu Thomas’ın ilahiyat sistemi, Katolik Kilisesinin resmi öğretisi haline gelmiştir. (1278). Dominikenler, halkı irşad faaliyetleri de gösteriyordu. Onlar bir yandan İslâm ila­hiyatına, diğer yandan da Hıristiyan heretiklerine karşı ciddi mücadele veri­yorlardı. Doğu Akdeniz ülkelerinde, Hin­distan'da Hıristiyanlığı yayıyorlardı. Vatikan'ın yönettiği Engizisyon mah­kemeleri, Dominikenlere emanet edilmiş­ti. Dominiken misyonerleri, İspanyol ve Portekiz kâşifleri ile birlikte uzun seyahat­lere katılarak, Avrupa'nın genişlemesinde büyük gayretleri olmuştur. Dominiken hareketi gittikçe taassuba gö­mülüp felsefi çizgiden fanatizme doğru kayarak, yayılma şansını kaybetti. Bugün Dominikenlerin sayısı oldukça azalmıştır. Modernizme karşı gelmektedirler. Bulun­dukları yerlerde, radyo, televizyon ve si­nemayı kullanarak dini propaganda yapmaktadırlar. Dominikenlerin bugün faaliyet alanları, hastahanelerde sağlık ve okullarda öğretmenlik hizmetleriyle ol­dukça sınırlı hale gelmiş görünmektedir.

 

Donar (Thor):

 

Gök gürültüsü, şimşek, yağmur, fırtına ve mahsulün idarecisi sayılan Cermen tanrısı.

 

Donatizm:

 

MS 4. yy. başlarında Kartacalı Donatus tarafından kurulan ve İsa'nın tanrı olmadığını sadece peygamber olan bir insan olduğunu savunarak Kuzey Afrika'da Pavlusçu kiliseye karşı çıkan bir hareket. Roma imparatorluğu bu hareketi bastırabilmek için önce Kartaca'ya Pavlusçu çizgide olan Caecilian'ı piskopos olarak atadı (311). Ancak Donatizmi bastırmada onun başarısız olması karşısında bu hareketi ortadan kaldırabilmek için Romalılar bir ordu gönderdiler ve büyük katliamlar yaptı­lar. Bu katliam nedeniyle bu hareket mensupları kendilerine “şehitler Kilisesi” adını verdiler. 7. ve 8. yy'lara ka­dar bu hareket çeşitli adlar altında de­vam etti. İslamın Kuzey Afrika'da ya­yılmasıyla bu akım mensupları İslama girdiler. Bakınız: Donatus, Caecilian.

 

Donatus:

 

(ö. y. 355) MS 4- yy başlarında yaşayan ve Hz. İsa'ya tevhitçi çizgide inanan Kuzey Afrikalı bir lider. Onun da mensup olduğu hareket, onun is­mine atfen Pavlusçu kilise tarafından Donatizm olarak adlandırdı. Majorinus'tan sonra bu akımın başına lider olarak seçildien Donatus ve içinde yer aldığı hareket mensupları, İsa'nın bir insan bir peygamber olduğuna inanıyorlardı.

 

Doris:

 

Eski Yunan'da bir deniz tanrıçası; Okyanus ve Tethys’in kızı; Nereus'un karısı ve Nereid ya da Doride denilen 50 kızın annesi.

 

Dositheus:

 

MS 2. yy'da yaşayan Samaryalı bir gnostik. Origen'e göre o, kendi­sinin Tesniye. 18:18'de geleceği belirtilen mesih olduğunu iddia etti. Taraftarla­rından küçük bir azınlık 10. yy'a kadar yaşadı. Dositheus'a atfedilen küçük bir kitapçık Nag Hammadi metinleri ara­sında yer alır. Ancak bunun bu Dosit­heus'a mı yoksa aynı ismi taşıyan bir başkasına mı ait olduğu belli değildir.

 

Dostoievsky:

 

Moskovalı askerî bir doktorun oğlu olan Dostoievsky 1821'de doğmuş ve 1881'de ölmüştür. Gördüğü dinî eğitimin derin tesiri altında kalmıştır (Kutsal hafta esnasında Kilisede, Eyüb'ün kitabını okumak isteyerek ağlardı). Şahit-Petersburg'da mühendislik eğitimi görür­ken; Romantizmin tesirinde kalarak gaze­teci ve yazar olmak için tahsilini terk et­miştir. İsa'ya olan hayranlığından vaz­geçmeden bir takım sosyalist kulüplere girmiş, tutuklanarak ölüme mahkum edilmiş, idam sehpasında bağışlanmış ve dört yıl müddetle zindanda kalmıştır. Daha sonra 1859'da yeniden Saint Peteresburg'a dönmüştür. Acı ihtiraslarla ve oyunun büyüleyiciği ile cehennemlere bu iniş; onu yavaş yavaş Allah-İnsan tapın­masına götürmüştür. Bizim, bu yazı muh­tevasında aynı zamanda psikolog olan yazarı detaylı incelememiz uygun olmaz. Biz burada onun sadece bir pneumatologue olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz. Pneu-matologue, ruhun ve hürriyetin trajedisinin cereyan ettiği, nihai derinliğe kadar insanı incelemektedir. Dostoİevsky’in dinî düşüncesinin te­melini, hürriyet konusu oluşturmaktadır. “Yeraltındaki adamın” acıklı ve irrasyo­nel hürriyeti, teknik ve ilim dünyasının kendisine doğru yöneldiği “Kristal sara­yı” ve “Mahşeri kalabalık” ortamı kabul etmiyordu. Kesin bir şekilde hürriyet, sa­dece iman ve aşk içinde tamamlanabilirdi. Büyük Engizisyoncu efsanesi içinde İsa, sevgi doludur ve sakindir. Çünkü o, ikti­darın ve prestijin desiselerini reddetmiş, haçtan inmemiş; sadece “insanın hür aşkı ile” tanınmıştır. İşte o zaman sıkıntı gü­vene dönüşmüş, dirilmenin mutlu haberi, katiller ve fahişelerce kabul edilmiştir. işte Dostoievsky bu aşkla, kurtuluş ışı­ğında modern hassasiyetin iki temel ko­nusunu ele almıştır. Babaya karşı isyan ve yeryüzünün tebcili. İşte “Freres Karamazov=Karamazov Kardeşler” adlı son romanın teması “Babanın Günahı”dır.

Patron-köle münasebetinin karşısına Dostoievsky, yenileyici ve canlandırıcı ruhun mekânı olan, teslis babalığının içinde kökleşen hakim Zossima'nın ma­nevî babalığını çıkarıyor. Diğer taraftan hakimin bu dünyaya gönderdiği Aliocha, yeri öpüyor ve Nietzsche gibi, veçhesi de­ğişmeyen bir evrenin içinde bu dünyada herkesin dirileceğine iman içinde yeryü­züne bağlılığını ilân ediyor. Ayrıca, Allah­'ın varlığının iki existansiel delili bu eser­de yanyana gelmiştir. Kalbin gerekliliği ile oluşan delil. (Buna göre insan arzu do­lu bir varlıktır. Onu sadece Hayy olan Al­lah'ın güzelliği ve yaratılışının güzelliği doyurabilir); Zahiren faydasız olan ve tam bir sessizlik içinde bulunan, fakat herşeyin onun ışığında manâ kazandığı azizin veçhesiyle meydana gelen delil. Babalar Kilisesi olarak Hıristiyanlığın ye­gâne mezhebi Ortodoks Kilisesi, Modern dünyaya, Nietzsche veya Freud kadar büyük babalarından biri olan Dostoievsky'i vermiştir.

1. Le Souterain (1864), Crime et Châtiment (1866), L'idiot (1868), Les Démons (1872), L'Adolescent (1875),       Les Freres Karamazov (1880). Bu eserlerde Dostoievsky imanla canlanmış bir dünya görüşünü açıklar.

2.  N. Berdiaeff, L'Esprit de Dostoievsky, 1929; L. Zander Dostoievsky et et le Propleme du bien, Paris, Paris, 1964; P. Evdakimov, Godol et Dostoievsky ou la Descente aux enfers, Paris, 1961.

 

Doudoun:

 

Afrika'da tapınılan bir koç-tanrı. Bu, Eski Mısır'ın koç tanrısı Khnum'a özdeş bir tanrısal varlık olabilir.

 

Doxa:

 

(Yunanca. “İhtişam”) Tanrının bir sı­fatı. Doxa theou: Tanrının ihtişamı.

 

Dönmeler (Sabataycılar, Avdetiler):

 

Ya­hudiliğe mensup Sabatay Sevi’nin mesihliğini ilan etmesi (1648) üzerine pek çok Yahudi kendisine tabi oldu. 1666'da İstanbul'da tutuklanması ve daha sonra da korkudan İslamı kabul etmesi üzerine Mehmed Efendi adını aldı. Taraftarları da bunu mesihlik hiz­metinde bir adım sayarak görünürde Müslüman oldular, ancak Yahudiliği gizlice sürdürmeye devam ettiler. Bun­lara dönmeler adı verildi. Dönmeler, İkinci Meşrutiyet döneminde ve sonra­ları kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde etkin faaliyetlerde bulundular. Bakınız: Sabatay Sevi.

 

Dört Asil Gerçek:

 

Gautama (Buddha) tarafından ilk vaazında öğretilen temel öğreti veya ıstırabın analizi. Bu temel öğretilerden birincisi ıstırapla (dukkha) ilgili asil gerçektir. Buna göre bütün hayat ıstırapla doludur. İkincisi ıstıra­bın nedeniyle (samudaya) ilgili asıl ger­çektir. Buna göre ıstırabın nedeni istek ve arzudur. Üçüncüsü ıstırabın sona erdirilmesiyle (nirodha) ilgili asil gerçek­tir. Dördüncüsü ise ıstırabın sona erdi­rilmesine götüren yol (magga) ile ilgili asil gerçektir. Bu ise asil sekizli dilimli yolu içerir. Bakınız: Budizm, Sekiz Dilimli Yol.

 

Dört Kitap:

 

(1) Konfüçyanizmin kutsal literatürü içerisinde yer alan ve MS 11. yy'da Sung hanedanı döneminde bir araya getirilen dört kitap. Seçme Sözler (Lun Yü), Mencius, Doctrine of the Mean ve Büyük Öğreti'den oluşan bu literatür özellikle yönetici sınıfın eği­timinde kullanılır. Bakınız: Beş Klasik.

(2) İslam'da peygamberlere vahyolunduğu kabul edilen dört kutsal kitap. Bunlar genellikle Hz. Musa'ya verildiği kabul edilen Tevrat, Hz. Davud'a verilen Ze­bur, Hz. İsa'ya verilen İncil ve Hz. Muhammed'e verilen Kur'an'dan ibarettir.

 

Dört Mezhep:

 

İslamdaki Sünni akım içe­risinde yer alan dört fıkıh ekolü. Bunlar Hanifîlik, şafiilık, Malikilik ve Hanbeliliktir.

 

Drabşa:

 

Sâbiî kült objeleri arasında yer alan T şeklindeki sancak. Sâbiî ayinle­rinde önemli bir yere sahip olan Drabşa vaftiz töreninde akarsu kenarına dikilir.

 

Drahoma (Dota):

 

Yahudi geleneğinde, evliliklerde kızın babası tarafından dü­ğünde harcaması için damada verilen para.

 

Druid:

 

Yunan ve Roma yasarlarının za­man zaman bahsettikleri Kelt rahipler sınıfı. Bunlar ruhun ölümsüzlüğünü savunurlardı ve dinsel törenlerini orman içindeki açıklıklarda yaparlardı.

 

Drug:

 

Mecusilikte “yalan”; yalanın tem­silcisi olan dişi cin.

Avesta'da, yalan aldatma an­lamına gelen bir prensiptir. Asha'ya kar­şıdır. Asha ise, düzen, adalet anlamına gelmektedir. Drugvant, kötüleri ve kötülüğü seçenleri göstermektedir. Druj ise “şeytan” demektir.

 

Dua (Priere):

 

Tanrıya, herhangi bir tanrısal var­lığa ya da bir üstün şahsiyete yönelik hamd, şükran, rica, dilek veya tövbe içerikli yakarış; insanın kutsalla iletişim kurması. Duanın yapılış şekli, biçimi ve şartlan konusunda gelenekten geleneğe değişen çeşitli farklılıklar vardır. Dua kişisel bir hareket olarak yapılabileceği gibi toplu olarak da yapılabilir. Dua sı­rasında elleri havaya açmak, diz çök­mek; secdeye kapanmak, başı örtmek, çeşitli meditasyon teknikleriyle vücudu belirli bir konuma sokmak ya da zil veya çıngırak çalmak, tütsü yakmak gibi çeşitli teknikler kullanılır. Ayrıca belirli vakitlerde yapılması gereken zo­runlu (farz) dualar olduğu gibi, kişinin her istediği zaman yapabildiği dualar da vardır. Çeşitli inanç sistemlerinde dua ederken belirli bir yöne dönme zorunlu­luğu da aranır. Örneğin Sâbiîler dua ederken kuzeye yönelirken, Müslüman­lar farz ve nafile namazlarında kıble olarak kabul edilen Kabe'ye dönerler.

Dua (Priere) kelimesi yal­varmak manasına gelen Latince Prex veya Precis kelimesinden alınmıştır. Dua, lütuf elde etmek için güçlelere veya ilâhlara bir başvurudur. Daha genel bir tarzda dua, ferdin kendi iradesini ilâhi iradeyle aynılaştırma çabasıdır. Bu ise, ya ilâhi iradeyi kendi iradesine doğru çekmekle, ya da kendi iradesini ilâhi iradeye teslim etmek­le elde edilir. İşte, istirham, hamd, inayet veya şükür gibi farklı dua çeşitleri, bura­dan neş'et etmektedir. Kısaca, bir nevi aş­ka müracaat ve bir güvenin ifadesi olan duada, çok defa bu farklı duygular ve davranışlar bir araya gelir. Eğer dua, aşk­la dolar taşarsa, kısaca Allah aşk haline gelirse dua gerçekten tesirli olur. İlâhiyatçılar, duanın samimiyetle yapıldı­ğı, yani bu anlayışa cevap verdiği zaman daima kabul edildiğini söylerler. Kişisel duygularını modelleştiren ve kanalize eden tüm cemaatlerin iradesini resmi âyinler ve tapınmalarda olduğu gibi, mu­rakabede gelişen ve vecdde doruk nokta­sına ulaşan, zahirî ve batını birtakım res­mi dualar da vardır.

İslâm, salâtı (namaz=dua) dinin beş dire­ğinden biri olarak görür ve günün belirli saatlerinde günde beş vakit namazı em­reder.

Yine, Vedalar, Avesta, Mezopotamya dokümanları, Mısırlı ölülerin kitabı, Kut­sal yazılar ve Kutsal şifahi gelenekler, ilâ­hilerle, dualarla, rituel öğütlerle doludur. Duayı en çok sistemleştiren din, Yahudi­liktir. Yahudilikte birçok dualar vardır: Hayır dualar - hamdler - mezamirler -yakarışlar - istirhamlar - kutlamalar - Bazı günlerde itiraflar. Yahudi duasının kal­bini, Sion'a dönüş ümidi teşkil eder. Dua, hareketle ve bir noktaya temerküzle okunmalıdır. Çünkü dua, insanın Allah'la bir olmasıdır.

Hangi dinden olursa olsun çağdaş dünya, duaya pek meyyal görünmüyor. Çünkü, akılcı eleştiri, ilim ve ahlâki pozitivizm, lâikleşme hareketi, sistemler, yeni izle­nimlerle varlığın sürekli harekete geçiril­mesi gibi tüm şeyler; duaya az elverişli bir kültür rejimini meydana getirmişlerdir. Bununla beraber dua, Allah duygusunun sürekliliği, çoğu defa korkunç patlamalar­la sonuçlanan din duygusu, Reformist tedbirlerin canlılığı, kilise törenlerindeki dans ve oyunda görülen serbestlik, kilise sorumluluklarına iştirak eden lâik tema­yül, bunalımın hemen hemen eskatolojik anlamdaki gelişimi ile daima kendini gös­termeye devam etmektedir. Dua, tüm insani duygularla beraber bu­lunur ve onun ifadeleri zamanla değişir. Yine duanın tarihi, insanların arzularını ve kaderlerini bizzat ilâhların veya Allah­'ın iradesiyle birleştirmelerini göstermek­tedir. Lâikleşme, dünyevileşme ile birlikte dua'dan uzaklaştığını sanan insanlığın tabii afetlerin ve diğer felaketlerin sonu­cuna yine dua ile cevap vermek zorunda kaldığım görmek, duanın insanlığın bir parçası olduğunu ispat etmektedir.

 

Dua Değirmeni:

 

Budist geleneğinde bir kült objesi; elle, rüzgarla ya da suyla döndürülen ve içinde veya üzerinde dua metinleri yazılı olan tahta çark. Özel­likle Lamaizmde yaygın olan dua de­ğirmeni genellikle “Om mani padme hum” ibaresini taşır.

 

Dua Müziği:

 

(1) Katolik Kilisesinde ra­hiplerin ve keşişlerin zorunlu dua vakit­lerinde okudukları belirli duaların bes­teleri.

(2) İslamda ve Yahudilikte Kur'an ve Torah metinlerinin belirli bir besteyle terennüm edilmesi.

 

Dua Örtüsü:

 

Bakınız: Tallit.

 

Dua Saati:

 

Yahudi ve Hıristiyan gelene­ğinde sabah, öğle ve akşam dualarının zamanlarını gösteren cetvel, düzen.

 

Dua Şeridi:

 

Bakınız: Tefillin.

 

Duamutef (Tuamutef):

 

Eski Mısır'da bir cenaze tanrısı; Horus'un oğlu. Ölülerle ilgili olan bu tanrı, çakal başlı olarak tasvir edilirdi.

 

Duchoborzen:

 

Rus. “ruhsavaşçısı”. Rusya­'da 18. yy'da ortaya çıkan ve iç aydın­lanmayı savunan bir mezhep. Bu mez­hep taraftarları Kuveykırlar gibi asker­lik yapmayı reddederler; ayrıca Kitab-ı Mukaddes'i ve sakramentlerî de tanı­mazlar ve insan aklını en yüksek haki­kat prensibi olarak görürler. Çarlık dö­neminde büyük takibata uğrayan bu mezhep taraftarları, 19. yy sonlarına doğru büyük gruplar halinde Kanada'ya göç ettiler.

 

Dugbo:

 

Afrika'da Sierra Leone'de yeryü­zünün yüce tanrısı olduğuna inanılan tanrısal varlık. Kono ve Tembe halklarınca tapılır.

 

Duhân:

 

Kur'an'ın 44. suresi. 59 ayetten oluşmakta olup Mekke'de nazil olmuş­tur.

 

Dukkha:

 

Budizme göre insan varlığının mahiyeti olan acı, ıstırap ve kötülük; kutsal temel gerçek. Bakınız: Budizm, Dört Asil Gerçek.

 

Dumezil Georges (1898-.....):

 

Dinler Tarihçi, Etnolog ve Fransız dilcisi olan Dumezil 1898'de doğmuştur. Hindi-Av­rupai toplumların mitolojileri ve antropo­lojilerinin inceleyicisi olan Dumezil, Kaf­kas dilleri ve folkloru uzmanıdır. Muka­yeseli mitoloji incelemelerine kendini vermiş, doktorasını 1942'de A. Meillet'de yapmıştır. M. Mauss'dan etnoloji dersi almış, çok iyi derecede Rusça öğrenmiştir. Daha sonra, İskandinav dillerini ve Çinceyi öğrenmiştir. Bildiği Rus dili sayesin­de Kafkas milletleri üzerinde incelemeye yönelmiştir. 1925-1931 yılları arasında İs­tanbul'da “Dinler Tarihi” profesörlüğü yapmıştır. Fransa'ya dönüşünden sonra S. Levi, Dumezil’in çalışmalarından hoşla­narak onun, 1933'de “yüksek araştırmalar okuluna” girmesine yardımcı olmuştur. II. Dünya harbinden sonra, “College de France” onun için “Hindi Avrupai Me­deniyet” kürsüsünü açmıştır. Kafkas Halkları üzerindeki çalışmaları, onu 1971 yılına kadar Türkiye'ye seyahat yapmaya sevketmiştir. Yine o, İnka medeniyetinin merkezi olan Peru'nun Quechaus halkı arasında ikamet etmiş ve burada çok orjinal çalışma konulan bulmuştur. Dumezil 1978'de Fransız Akademisine üye seçilmiştir.

Dumezil 1920 yıllarına doğru Frazer ve S. Reinach ile birlikte Dinler Tarihi ve Mito­lojiler üzerinde çalışmaya başlamıştır. Ev­rimci görüşlerden hareket etmekle birlikte o, en gelişmiş medeniyetlerde bile, bütün arkaik insanlıkta olan müşterek hareket tarzları ve inançların izlerini görmenin mümkün olduğu tezini ileri sürmüştür. Bu Dumezilci ekol, dinde insanla, besleyi­ci tabiat arasında bir aracılık görüyordu. Bunun için, zirai mitolojiye, mevsimlerin ve yılın yenilenmesine, sonbahar ve ilk­bahar dönemlerine, verimliliğin garantisi olan krallığın kutsal ve sinirsel karakteri­ne önem atfediliyordu. Bundan dolayı Dumezil’in ilk çalışmaları, daha çok eski mitolojinin bıraktığı problemlerin Frazerci bir tiple yorumlanmasından ibaret çalış­malardır. Bu çalışmalar şunlardır:

Le Festin d'İmmortalite, 1924; Le Propleme des Centaures, 1929; Quvanos-Varuna, 1934; Flamen-Brahman, 1935. Bu eserlerde Dumezil, daha sonraki baş­vurular için bazı prensipler tespit etmek­tedir. Bu prensipler şunlardır;

1- Dil yönünden akraba olan cemiyetlerin sosyo-dini olaylarına uygulanabilen jenetik bir mukayesenin meşruiyeti.

2- Sadece belirgin ve kompleks bütünlerin mukayesesini yapmak.

3- Mitolojik veya ritüel şemaların, ilâhi şahsiyet üzerindeki üstünlüğüne dikkat etmek. Yani, isimler mukayesesine, konu mukayesesini üstün tutmak. Çünkü “Tanrılar geçiyor fakat konular kalıyor”. Diğer üç esere gelince onlar, Dumezil'i kutsal-krallık ideolojisine götürmektedir. Bu düşünce, 1938 yılından itibaren tasarlanmaya başlanan güçlü yapının temel ta­şını oluşturmaktadır.

Buna göre Hindin klâsik üç kastının pren­sibinin Hindi-İrani antikitesi bir defa ka­bul edilince, Dumezil'e göre geriye başka Hindi-Avrupâi cemiyetlerdeki bu izleri keşfetmek kalmaktadır. Bir yandan, Hindi-İranilerdeki, Keltlerdeki ve İtaliklerdeki hukuki-dini terminoloji'nin varlığına dayanarak; diğer yandan da Hindin Brahman statüsü ve Jüpiter’in Romalı Flâmine (papaz) statüsünün, krailık fonk­siyonuna bağlı müşterek bir kuruma dayandığı kanaatine vararak Dumezil, belli başlı üç Flâminde ve daha sonrada papaz­ların hizmet ettikleri Jüpiter, Mars, Quirinus'da bu düşüncenin uzantısını keşfettiğini söylemiştir. Ona göre Romalı­lar, bir kurumun donmuş şekli altında üç­lü kaleden önce üç kültün hatırasını mu­hafaza etmişlerdir. Aynı hareket içinde en eski Aryas cemaati, hiyerarşik olarak dağılmıştır. Şöyle ki: Kutsalla hakimiyetin birlikte icrası, savaş ve askeri teşkilatı, barışın üretici aktiviteleri ve halk kitlesinin refahı.

1939'dan 1958 yılına kadar, bu alanda bir­çok kitap yayınlanmıştır. Bu kitaplar ge­nelde, Hind, İran, İtalya, Seltik ve Alman toplulukları üzerinde olmuştur. 1945 yı­lında Dumezil, Mittamnin Para-Hindin Tanrılarının gruplarındaki en eski üçlü fonksiyon ifadesini keşfetmiş ve reforme olmuş Mazdeizm’in ahlâki varlıklarında bunun adaptasyonunu izah etmeye ça­lışmıştır. Az sonra, onun “ideolojik alan­lar teorisi”, genel sistemin yönlendirme­leri veya karıştırmalarının tarihi ile farkedilmiştir. Yani Alınanlarda, hakimi­yet üzerine savaşçı fonksiyonun gasbı, Romalıların hukuki ve tarihi yön­lendirmesi, Hindlilerin mistik ve kozmik yönlendirmesi gibi. Diğer çalışmalar sa­vaşçı teknikleri, aynı mukayese perspekti­fi içinde açıklamışlardır. Bu çalışmalar, Horace et les Curiaces, 1942; Seruius et la Fortune, 1943; Mariages İndo-Eur. 1979; Deesses lat. Et mythes Vediques, 1956 gibi çalışmalardır. Bu arada Dumézil'e başka yazarlar da katılmışlardır. Meselâ, Fran­sa'da, F. Vian, İsviçre'de St. Wikender; Belçika'da J. Duchesne-Guillemin, Hol­landa da J. Vries bunlardan birkaçıdır. 1966'da la Religion Romain Archaique adı ile yayınlanan eser, sayısız tesirlere maruz kalan bir medeniyetin dini yaşayışındaki eski mirasın payını ölçmeye imkan ver­miştir. Bu kitap, “Blançolar” çağını baş­latmaktadır. Gerçekte edebi ve filolojik bir derinleşme olan bu kitap, Mitoloji ve Des­tan serisi ile Hind destanı, Mahâbharata, Roma destanı Enéide ve İskandinav des­tanını araştırmaktadır.

1950'Iere doğru Dumezil, ideolojinin, kal­dırılmış veya kaldırılmamış sosyal bir rea­litenin tasavvuru olmaktan uzak olduğu­nu, bilakis bu tasavvuru aşan ve bir me­deniyetin bünyesinde, pratik ve tasviri birçok veçheler hakkında bilgi verebilen birşey olduğu kanaatine varmıştır. Meselâ Roma'da, dini ve kutsal teşkilatı ile pantheon, sembolik düşünce, milli tarihin resmi anlatımı ve bunun dahilinde gerçek olayların artan payına rağmen, (Etruskler öncesi dört kral, cumhuriyetin başlangıcı, Furius Camillus'un jesti, 295'deki Sentimum savaşı) kronolojik basamağın farklı zamanları gibi şeyler hakkında ide­olojik bilgi vermektedir. Fakat baştan beri, soylu ve ikinci sınıf vatandaş gibi İki te­rimle belirginleşen sosyal realite hiçbir üç­lü fonksiyona sahip değildir. Mukayeseli mitolojiden hareket etmiş olan Dumezil, paleo antropolojiye ulaş­mıştır. Bu ilim, Durkheim ve Mauss tara­fından 1903'den beri ortaya konmuş olan tasnifi, sosyal fonksiyonun karakterini açıklamaya yönelmiştir. Bu ilim, parlak bir tatbik bulmuştur. Bunun için Mauss şöyle demektedir: “Bir dinî olayı alın, bütün bir örümcek ağı gelecektir”. Tarih öncesi göçler üzerindeki teorilerin tabiatı farklı da olsa, Aristokrasilerin gücü üze­rinde bu ilim, Meillet’in doktrinini dikkat çekici şekilde tesis ediyor ve Hindi-Avrupailerdeki sosyal üstünlüğü gösteriyor. Bu ilim, metinlerde bir meşruiyet ve bir anlam keşfetmektedir. Yine bu metinlerde geleneksel tenkid, örtülü bir tarihilikle, eski hikayecilerin imajinasyonu arasında seçimden başka bir şeye sahip değildir. Şüphesiz bu ilim, Asya'nın ve Avrupa'nın komşularında M.Ö. 2500 yıllarında, bu­gün ulaşılamayan  tarihlerdeki spiritüel dünyada yaşadığı gibi, Hindi-Avrupailerin dinini yeniden diriltmek ni­yetinde değildir. Dumezil, “Hindi-Avrupai Din” üzerinde kısa bile olsa hiç­bir denemeye teşebbüs etmemiştir. Karşı­laştırma uzmanının, sayımını yaptığı an­tik ideolojinin değişen bir takım ifade­lerine orjinal olma şansı tanımamaktadır. O, sadece onların aynı görüşle, her yerde bir miras gibi görünen orjinal ve komp­leks yığılmalara ısmarlandığını tesbit et­mektedir.

Bu, yapısalcı bir eğilimdir. Buna bizzat Levi-Strauss işaret etmiştir. Oysa Dumezil, bu eğilimin müstakil bir metod olduğunu savunmuştur. Bu iki görüşün epistemolojik ilişkileri ne olursa olsun Dumezilci ideoloji ve Levi-Strauss'cu ya­pılar veya modeller, analizde farklı dere­celerde, farklı hedeflere cevap vermekte­dirler. Bir genetikçi gibi çalışan Dumezil, Lengüistik incelemelere bağlı kavramsal veya mitolojik şemalar ortaya koymakta ve onları özellikle tarif etmeye yönelmek­tedir.

Levi-Strauss, cemiyetleri belli bir tarih ve dil akrabalığı olmadan ele almakta ve kollektif bilinçsizliğe ulaşan bir takım se­viyelerde değişmezleri keşfetmektedir, O, bunları “insan ruhunun mimarisi” olarak adlandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında “üçlü ideoloji”, özel bir tasnifle teşkil ol­mamaktadır. Bu yapı, Levi-Strauss'un ya­pılan ile belli ölçüde birleşmektedir. Me­selâ, Hindi-Avrupailerde bu, daha çok iki­li, üçlü veya dörtlü şekilde kendini göstermektedir.

Netice olarak Dumezil’ın eseri, iki cephe­nin arasında kalmıştır: Bir yandan, tarih­çiler, filologlar ve arkeologlar, diğer yandan, Lengüistiğe ilgisiz olan, Antropoloji­nin teorisyenleri.

 

Dumuzi:

 

Tanrı Tammuz'un bir ismi. Sü­merlerde yeraltı dünyası ve bitki tan­rısı. Dumuzi'ye verilen lakaplar ara­sında “çoban” ve “sürülerin efendisi” gibileri de yer alır. O, aynı zamanda annesi olan Ningizzida'nın eşidir ve gök kapılarında durur. Dumuzi öldüğünde inanna (İştar) onu arar, ancak onu ye­raltı aleminden getirmeyi başaramaz. Dumuzi yeraltı aleminin kralı olur. Tammuz, Attis ve Adonis’in aksine Dumuzi tekrar yeryüzü alemine yükselmez. Dumuzi’nin yokluğunda yeryüzün­deki bereketi devam ettirebilmek gaye­siyle, onun vekili olduğuna inanılan krallar, tanrıça înanna'yı temsil eden bir rahibeyle ayinsel olarak birleşirlerdi. Bakınız: Tammuz, Adonis.

 

Durga:

 

Sankritçe. “ebedi, korkunç”. Hindu tanrıçası. Taraftarlarına çeşitli suret'lerde (korkunç veya iyi bir görüntüyle) göründüğüne inanılır. Ona “İlahi eş” adı da verilir. Onun önemli bir bayramı olan Durgapuja, Bengal'de sonbaharda kutlanan on günlük bir festivaldir.

 “Yaklaştırılması zor olan şey” anlamına gelmektedir. Hindde, büyük Tanrıça'ya, dehşetli görünümden dolayı verilen isimlerden birisidir. Kâli'ye, Çandi'ye, Bhairavi'ye benzetilmiş olarak bu tanrı, bakiredir ve yunanlıların Arthemis'i ile aynıdır. O, utangaç şiddet­li, vahşi tabiatlıdır ve yırtıcı hayvanları avlamaktadır. Onun en önemli mahareti, dev bir camızın üstesinden gelmiş olma­sıdır. Bir aslanın üstüne binmiş olarak tasvir edilen bu tanrıçanın resimleri, az veya çok içkili festivallere ve Dassâra (ekimde) karnavallarına yön vermektedir. Onun kültü, özellikle Bengal'de ve Ganj'ın orta vadilerinde oldukça yaygın­dır.

 

Durkheim Emile (1858-1917): 

 

(E. Durkheim, 1858-1917)

Fransız sosyoloji okulunun kurucusu sa­yılan ünlü sosyolog. Aslen bir Yahudi olan Durkheim, toplumun din anlayı­şını yorumlamaya çalışmış ve dinin kaynağını Totemizm teorisiyle açıkla­mıştır. Durkheim, dini kollektif düşün­cenin ortak ürünü olmakla ifade eder. Ona göre din, üzerinde araştırma yapı­labilecek olan sosyal bir yapıdır. Durkheim'e göre totem, bir klanın kendisini tanımladığı kimliğidir ve totemizm ak­rabalık bağıyla İnsanları birbirine bağ­lar; totem gücünü her varlıkta var ol­duğu düşünülen evrensel ruhu ifade eden Mana ile kutsallığın ifadesi olan Tabu düşüncesinden almaktadır. Yaşa­dığı dönemde Durkheim’in toplumsal bir fetiş oluşturduğu ve bir sosyoloji dînî yaratmaya çalıştığı iddia edilmiştir.

Fransız sosyoloji okulunun kurucusu olan Durkheim 15 Nisan 1858 yılında Epinal'de doğmuştur. Bir hahamın oğlu olan Durkheim, ilk eğitimine Eski Ahidi ve Talmudu okuyarak başlamıştır. Daha sonra Ekol normal supérieure'e girmiş ve orada özellikle Fustel de Conlanges'dan ve Emile Boutrong'dan dersler almıştır. 1882 yılında August Comte'un tesiri al­tında kalarak sosyal fenomenlerin ince­lenmesine kendini vermiştir. Almanya'da WiIhelm Wundt'un yanında bir müddet staj yaptıktan sonra 1887 yılında Bordeaux'da sosyal bilimler derslerine baş­lamıştır. Böylece yeni bir üniversite disip­lini olan sosyoloji meydana gelmiştir. 1897'de “L'Annee sociologique” dergisini çıkartmaya başlamıştır. Bu peryodıkte, yazısı olmayan topluluklar üzerinde ince­lemeler yapılmıştır. Bu çalışmalar, genelde hukuk, ahlak, dini sosyoloji çalışmala­rıdır. Durkheim, 1902'de Sorbonn Üniver­sitesine çağrılmış ve 1905'de de sosyal araştırmalar yüksek okuluna hoca olarak davet edilmiştir. Fransada Lâik III. Cum­huriyet yönetimi, kilisenin yerini alacak “yeni bir ahlâki” düzenleme bulma ihti­yacını hissetmiştir. Durkheim bu yöneti­me iki temel fikirle katkıda bulunmak is­temiştir. “Sosyal düzen ve sosyal ilerle­me”. Jaures ile birlikte endüstriyel mede­niyetin, savaşların sonunu getirecek “sos­yal tesanüdü” artıracağım düşünmüştür. Birinci dünya savaşı, Durkheim’in hayal­lerine son vermiştir. Durkheim 1917 yı­lında ölmüştür.

Durkheim, araştırmalarında ilk etapta, fertlerin saldırgan itişlerini nötr hale geti­recek “cemiyetin hareket kaideleri” üze­rinde durmuştur. Bunun için 1893'de “la Division du Travail Social” adlı eserini yayınlamıştır. 1895'den itibaren onun bü­yük hipotezi olan “kollektif şuur” araş­tırmasına geçmiştir. Bu araştırmalar sonu­cunda “Les Regles de la methode sociologique” isimli eseri ortaya çıkmıştır. 1897'den itibaren de Durkheim kendini devrinin kaygı verici problemi olan inti­harı incelemeye vermiş ve le Suİcide isimli eserini kaleme almıştır. Bu eserde Durkheim, bir sosyal ahlâk hazırlamaya teşebbüs etmiştir. Durkheim'e göre yaşa­dığı dönemde aşılan üç sosyal tesanüd kurumu olan devlet, aile ve kilise yerine geçecek vasıtalar bulmak gerekmektedir. Durkheim bu problemler için sırayla “Representation individuelle et colleetive (1899), L'Education Morale (1902-1903), La Determination des Faits Moraux (1907) isimli eserlerini yayınla­mıştır.

Netice'de Durkheim, dinin cemiyette esas olduğunu düşünmüştür. Bunun için de dini fenomeni anlamaya ve onu yeniden tesis edebilmek için, onun özünü yakala­maya çalışmıştır. Bu teşebbüsten Les Formes Elementaires de la Vie Religİeuse (1912) adlı eseri meydana gelmiştir. Durkheim dini araştırmalarını sosyo­lojinin prensipleri üzerine dayandırmıştır. O da H. Spencer gibi cemiyeti, kollektif şuurun canlandırdığı metafizik bir realite olarak kabul etmektedir. Bu kollektif şu­ur, inançların ve duyguların bütünlüğü ile meydana gelmiştir. Bu da, sosyal şuu­run sentezinin ve ifadesinin taşıyıcısı olan kavramı meydana oluşturmuştur. Mantık ve ahlâk, yüce bir sentez olan kutsaldan kaynaklanmaktadır. Pozitivist olan Durkheim, dini fenomenden aşağıdaki üç unsuru çıkarmaktadır: Tabiatüstü, sır, Tanrı. Fakat inançlara, dini merasimlere ve cemaat veçhesinede dikkat etmektedir. Durkheim hipotezlerinde, dini olaylardan hareket ediyor ve dini fikirlerin keşfini elde ediyor. Yine o, kompleks olayları açıklamak için en basit olaylardan hareket etmektedir. Durkheim'e göre, totemizm, dinin temel şeklini meydana getirmekte­dir. Yine ona göre Totemik inançlar, sos­yal organizasyondan ayrılmazlar. Durkheim, klanla totemi birlikte düşün­mektedir. Sosyal hayatın etkili bir sembo­lü olan Totem, klan tarafından kutsallaştırılmıştır. Ancak Durkheim, klanın kutsalı, totem sayesinde yarattığını savunmakta ve totemin, dini güçleri uyandırdığını be­lirtmektedir. Durkheim'e göre din, kutsa­lın bir yönetimidir. Kutsal ise kollektif şuurdan meydana gelmiştir. Böylece ona göre kutsalın ifadesi olan din, cemiyet ta­rafından yaratılmıştır.

Ancak Durkheim’in din ve kutsal hakkın­daki görüşleri, büyük etnolog A. Goldenweiser ve Wilhelm Schmidt tara­fından tenkit edilmiştir. Yapılan tenkit­lerde Durkheim’in, sadece orta Avusturalya yerlilerine dayandığı ve sübjektif olarak yaklaştığı belirtilmiştir.

 

Duşara:

 

Nebatîlerin en önemli tanrıları, ismi muhtemelen “şara'nın sahibi” an­lamına gelen Duşara Nebatîlerin milli tanrısıydı. sara, Petra'nın doğusunda yer alan dağlık bölgenin ismidir. Neba­tîlerin kraliyet tanrısı olan ve kitabelerde “alemin rabbi” ve “İyiyi kötüden ayıran” gibi sıfatlarla nitelenen Duşara, aynı zamanda Dionysus ve Zeus gibi di­ğer yabancı tanrılarla da özdeşleştirildi. Bundan başka o, Züşşara adı altında cahiliye dönemi Arap panteonunda da yer aldı.

 

Düalizm:

 

İyilik ve kötülüğün ya da ışık ve karanlığın birbirinden ayrı ve birbirine eşit derecede olan iki ezeli ve ebedi güçten kaynakladığı görüşünü savunan bir metafizik sistem; ikicilik ya da ikitanrıcılık. Düalizm terimi, Thomas Hyde tarafından 1700'lerde kullanıl­maya başlandı. Genellikle düalist si­temlerde düalizmin iki kutbunu oluştu­ran tanrısal güçler arasında bitmek tü­kenmek bilmeyen bir çekişme ve mü­cadelenin varlığı kabul edilir. Mecusi­likte, Hinduizmde ve bütün gnostik dinlerde düalizme rastlanılır. Bakınız: Gnostik düalizm.

 

Düldül:

 

Hz. Muhammed’in, Hz. Ali'ye bağışladığı beyaz katırının adı.

 

Dünya Kiliseler Konseyi (World Council of Churches):

 

1948'de Amsterdam'da resmen kurulan bir Hıristiyan kiliseler birliği teşkilatı. Bu kuruluş Hıristiyan kiliselerinin birçoğunu bünyesinde toplayan bir danışma konseyi konu­mundadır.

 

Dürziler:

 

Şia'nın İsmâiliyye kolundan meydana gelmiş olan Durzilik, Fatımi ha­lifelerinden el-Hakim bi-Emrillah el-Mensur b. el-Aziz Billah (996-1021 )ın ve­ziri Hamza b. Ali tarafından kurulmuştur. El-Hakim, 1 muharrem 1017 yılında “Ar­tık size hiç kimse zarar vermeyecek, da­lalete de düşürülmeyeceksiniz. Rahat ediniz. Müminlerin emiri sizin için bir nizam olacak ve gelecek günlerde sizlere ilâhi hikmeti yayacaktır” diye hitap et­miştir. Böylece el-Hakim, uluhiyete yük­seldiğini ilân etmiş oluyordu. Aynı gün, Hamza b. Ali'de bu hareketin imamı ilân edilmiştir. Hamza herkesi ilâhi davete ça­ğırmış ve onlara hakiki bilgiyi öğretmeye başlamıştır. Artık Ona göre ibadetlere lü­zum yoktur. Artık manevi ve zihni bir yeniden doğuş başlamıştır. Hareket Hamza’nın doğrultusunda de­vam ederken, sahneye el-Hakimîn eski propagandacılarından biri oları Neştekin ed-Durzi adlı Buharalı bir Türk çıkar. 1016 yılında Mısır'a gelir ve el-Hakimin görüşlerini kendine malederek propa­ganda etmeye başlar. El~Hakim, onu ta­nımadığını söylemiş de olsa, artık hareket tutulmuştur. İşte bu hareketin adı “Duruz” şeklinde yani Dürziler diye meşhur olmuştur.

Hamza h. Ali'nin liderliğinde başlayan ilk hareketin mensupları kendilerine “Muvahhidün” adını verirken,   Neştekin’in ardından gidenler Dürzi adını be­nimsemişlerdir. Ancak Neştekin, aşırı fi­kirlerinden dolayı 1019 yılında öldürül­müştür. Bu tarihten sonra, Hamza b. Ali'­nin daha aktif bir rol oynadığını söyleye­biliriz. Hareket oldukça gelişir. Ancak, 1021 yılında el-Hâkim, el-Mukattam da­ğında kaybolmuş, Hamza b. Ali ise inzi­vaya çekildiği için, hareketin başına Ali b. Ahmed geçmiştir. Ancak, yeni halife olan Ali b. el-Hakim, Durzileri takip kararı alır ve böylece hareket yeraltı faaliyetlerine başlar. Faaliyet alanı olarak da Şam, Bey­rut bölgesini seçerler. Dürziler Haçlı se­ferleri sırasında, Haçlı ordusunu destekle­mişlerdir. Bugün Dürziler, Lübnan, Suri­ye, Filistin ve Ürdün'de yaşamaktadırlar. Dünyanın birçok yerine de göçlerle yer­leşmişlerdir. Dürziler, azınlıkta olmaları­na rağmen orta Doğu siyasetinde önemli rol oynamaktadırlar. Durzîlik hareketinin mensupları, kendilerine her nekadar müslüman adını verirlerse versinler, bun­ların müslümanlığı, daima bir tartışma konusu olmuştur. Çünkü, İslâm akidesini tam olarak kabul etmemektedirler.

 

Dürzîlik:

 

Suriye, Lübnan ve Filistin'de ta­raftarları bulunan ve gulat-ı şia'ya men­sup olan bir mezhep. Ismailiye mezhebi kökenli Fatımi hanedanından halife el-Hakîm ibn Emrillah (996-1021) ve ve­ziri Hamza ibn Ali’nin kurduğu dinsel akım. Dürzî ismi ed-Darazî'ye (ö. 1020) isnat edilir. Dürzîlikte Mısırlı Halife el-Hakîm'e uluhiyet atfedilir. Onun bedenleşmiş tanrı olduğuna, gerçekte öl­mediğine, fakat bir müddet için gizlen­diğine inanılır. Dürziler el-Hakîm’in geri gelişini beklerler; Hamza ibn Ali’nin ise tanrının yarattığı ilk yüce varlık olduğu düşünürler. Ayrıca Dürzîler, ahireti, cennet ve cehennemi reddeder­ler ve kutsal yazılarını gizlerler. Tapı­naklarına Halavat adını verirler.

 

Düalîzm (İkicilik):

 

Düalizm kelimesi 1700 yıllarında Thomas Hyde'nin, Historia Reiligionis Veterum Persarum adlı eserinde, yüce Tanrının yanında, onun gibi ebedi telâkki edilen bir kötü varlığı kabul eden düşünce sistemini be­lirtmek için kullanılmıştır. Bu anlamda Pierre Bayie 1720 yılında yayınladığı söz­lükte Zoroastre maddesinde bu kelimeyi kullanmıştır. Bundan başka, düalist dokt­rinlerle ilgili çok farklı formüllere şahit olmaktayız. Bunun için, dini, felsefi, teolojik, kozmik, metafizik, ahlâki, antropolojik düalizmden bahsedebiliriz. Biz bu madde altında, dini düalizmden bahsedeceğiz. Arkaik dinlerde ve yazısız bazı milletlerin geleneklerinde bazı mitolojiler, kötü ruhlara karşı mücadele eden iyi ruhlar sah­neye koymaktadırlar. Yine de ilkel din­lerde tam bir düalizmden bahsetmek ol­dukça zordur. Buna rağmen birçok antik din, düalist (ikili) yapı ile belirginlik ka­zanmıştır. Meselâ, Çin dinlerinde iki te­mel güç dikkati çeker. Bunlardan biri Yang diğeri Yin'dir, Fakat bu ikili dai­ma birbirini tamamlayan iki güç olarak takdim edilmiştir. Yine Hindistan'daki Samkhya doktrini, ruhani varlık olan Purusha’nın madde olan parakritiye engaje olduğunu belirtmektedir. Eski Ba­tıda düalist birçok dini düşünce tanımış­tır. Meselâ, Orphisme, Pythagorisme ve Platonisme gibi.

Mısır'da hakim olan Firavun dininde de düalist veçheler eksik değildir. Karanlık­lar prensibi olan yılan Apophis, güneş Tanrısı Re'nin düşmanıdır. Seth, Horus'un düşmanıdır. Osir mitolojisinde Seth, Osiris'i yıkmaya teşebbüs eden kötülüğü kişileştirmiştir.

Babil mitolojisinde ise, Tiamat'a karşı Mardouk'un savaşı dile getirilmiştir. Me­zopotamya dinlerinde aydınlığın karan­lıklara karşı açıkça mücadelesi söz konu­su edilmektedir.

Düalizm en sistematik şekilde kendini İran'da göstermiştir. Gatha'larda iyi gü­cün, kötü güce muhalefeti görülmektedir. Mazdeizm, bu muhalefeti daha da belir­gin hale getirmektedir. Yani orada, Ahriman'ın, Ohrmazd'a karşı müca­delesi, Angra Mainyu'nun, Spenta Mainyu'ya karşı mücadelesi anlatılmak­tadır.

Birinci antik çağın sonunda Düalist kav­ramlar, “seçilmiş milletin” radikal mono­teizmine zarar vermeksizin Yahudiliktede görülmüştür. Kumran yazıtlarında, “Ay­dınlık prensi” ile “karanlık meleğinden” bahsedilmiştir. Buna benzer düalist fikir­ler Philon'da ve Apocalyptique edebiyattada bulunmaktadır.

II. ve III., asrın gnostik sistemlerinde de bir çeşit düalizme rastlıyoruz. Orada kötü olan bu dünyadır. Onun kötü olan cevhe­ri, Allah tarafından yaratılmamıştır. Bü­tün gnostik metinlerde Dünya ile Aşkın olan Evren arasında bir muhalefet sözkonusudur. Çünkü onlara göre Dün­ya, Allah'tan değildir. Ruh ise, dünyaya ait değildir. Bu metinlere göre, madde dünyası, bir değişim, bir şiddet, bir hayal dünyasıdır Spiritüel dünya ise hayattır, hakikattir. Gnostik bu dünyaya yabancı­dır.

Maniheizm ile daha radikal bir düalizm kendini göstermiştir. Mani'nin doktrinine göre, önceleri birlikte yaşayan iki prensip, birbirinden edebiyyen ayrılmışlardır. Bu iki prensip, Aydınlık ve Karanlık'tır. Bu iki prensipte ebedidir ve yaratılma­mışlardır. Aydınlık, Büyüklük babası ta­rafından yönetilirken; Karanlık, Karanlık prensi tarafından yönetilmektedir.

Düşüş (The Fail):

 

(1) Adem'le Havva'­nın ilahi emre itaatsizlikleri sonucu masumiyetlerini yitirmeleri ve yeryü­züne indirilmeleri. Kur'an'a göre ilk in­sanın cennetten indirilişi, aslında ilahi takdirin bir gereği olan insanın Allah’ın emrine karşı gelmesi nedeniyledir. Yeryüzüne İndirilen insan hatasını an­layarak tövbe etmiş ve Allah'a yönel­miştir. Tekvin 2 ve devamına göre ise bir yılan tarafından kandırılan Havva, iyilik ve kötülük ağacının yasak meyve­sinden yer ve Adem'i de yemesi için kandırır. Bu suçun cezası onların içinde yaşadıkları bahçeden kovulmalarıdır. Diğer taraftan Tekvin'de Adem’in bah­çeden kovulmasının bir başka nedeni üzerinde durulur. Buna göre tanrı, Ha­yat Ağacı'ndan yiyen insanın da ken­disi gibi tannlaşacağmdan kaygı duya­rak onu bahçenin (cennetin) dışına atar. Bahçeden atılmanın sonucunda, Adem yeryüzünde yorucu ağır işler yapmaya, Havva ise doğum sancısı çekmeye mahkum edilir; ayrıca insanla yılan arasında bir düşmanlık başlar. Böylelikle Kitabı Mukaddese göre gü­nah  insanın  seçimiyle oluşmuştur. İçinde bulunduğumuz durum yaratıcı­nın bizim için seçmiş olduğu aslî du­rumdan farklıdır. Günümüzde bazı ba­tılı bilim adamları arasında Adem'le Havva'nın düşüşünün tarihsel bir olay olarak algılanıp algılanmaması konu­sunda tartışmalar vardır. Geleneksel Hıristiyan düşüncesinde yılan şeytanla Özdeşleştirilmekte; şeytan ise düşmüş bir varlık olarak değerlendirilmektedir. Böylelikle ilk orijinal düşüş, Adem'le Havva olayından ziyade şeytanın düşü­şüyle ilgili olmaktadır. Modern zaman­larda düşüş olayı, bazı bilim adamları tarafından ortaya konan insanın geli­şimi teorilerine aykırı olarak görül­mekle birlikte, Ortodoks İlahiyatçılar 'Kitabı Mukaddes kıssasını insanın tan­rıyla ilişkisi açısından hâlâ hayatî olan bir gerçek olarak görürler.

(2) Başta gnostik gelenekler olmak üzere çeşitli dinlerde yüce tanrıdan uzaklaşma, ilahi aleme ilgisizlik veya ilahi takdir gereği bir görevi ifa etme gibi nedenlerle bazı ilahi varlıkların ilahî alemden karanlık alemine atılmaları ya da gönderilme­leri, ilahi alemden düşüş, derece derece varlıkların meydana gelmesine yol aç­mıştır. Maddi alemin oluşumu ise bu düşüşün en son safhası olarak kabul edilir.

 

Dvuitavada:

 

Sanskritçe. “ikilik öğretisi”. 13. yy.'da yaşamış olan Brahmana Madhva ta­rafından geliştirilen, Hinduizmin düalist bir öğretisi. Buna göre yalnızca tanrı ve ferdi ruhlar kainatın temel güçleri olarak görülür. Bunların her ikisinin ise birbirinden tamamen ayrı oldukları düşünülür.

 

Dxui:

 

Güney Orta Afrika'da Bushmanla-rın yaratıcı tanrısı. Hottentotlar onu Tsui olarak, Xhosa ve Ponda halkları ise Thixo olarak tanırlar. Bu tanrının, özellikle botanik varlıkların yaratıcısı olduğuna inanılır.

 

Dyaus Pitas:

 

(Sanskritçe. “göksel baba”) Hint gök tanrısı. Eski Yunan'daki Zeus ve Roma'daki Jüpiter’in karşılığı olan Dyaus pitas, Vedalarda önemli bir rol oynamaz. Dyaus'un eşi ise Prîthivi (Ana toprak)'dir.



[1] Neml: 27/82.

[2] Mat. 5-7; Luk. 7, 23; Yuhanna. 20, 29.

[3] Matta: V,VI,VII

[4] Daniel; 2/20-2.

[5] Daniel 2/31-35.

[6] Daniel 2/36.

[7] 2/31-35.

[8] Daniel 3/20-23.

[9] 3/29-30.

[10] 4/25-31.

[11] Nisa: 4/163.

[12] 1 Sam. 16 - 1 Krallar 2; 1 Chron. 2, 10-29.

[13] Çıkış. 20: 1-17, Tes. 5:6-21.

[14] İsra: 17/39.

[15] Hicr: 15/33.

[16] Araf: 7/12.

[17] Ali İmran: 3/19, Maide: 5/3.

[18] el-Bâkara: 2/256.

[19] el-Kâfirun: 109/6.

[20] el-Bakara: 2/256.

[21] Ethiques.

[22] Dinler Tarihi ile ilgili yayınlanmamış yu­nanca metin.

[23] IAHR.

[24] Jaire'nin kızının dirilmesi, Mark. V. 21, 42; dul kadın Naim’in oğlunun dirilmesi; Luka, VII. 11-17; dostu Lazar’ın dirilmesi, Yuhanna, XI.

[25] Korintos, I. Mek. XV. 14.

[26] Vahiy, XX, 11-25.

[27] 1:3.

[28] Romalılara 2/14-15.

[29] Süryani An­takya ayin usulüne bağlı Lübnanlı Hıris­tiyanlar.

[30] Avrupa'­nın ortadoğu kesiminde yaşayan halk.