Islam Tarihi - 05 D - Index Web
D
Dasam Granth (Onuncu Kutsal Kitap):
Dasgupta Surendranath (1855-1952):
Dehriyye (Dehriyyun, Maddiyyun):
Delâletu'l-Hâirîn (The Guide For The Perplexed):
Demitolojizasyon (Demitologization):
Desakralizasyon (Desacralization):
Doğal İlahiyat (Natural Theology):
Dönmeler (Sabataycılar, Avdetiler):
Dünya Kiliseler Konseyi (World Council of Churches):
D
Dâbbetu'1-Arz (Dâbbe):
İslamda, ahir samanda kıyametin yaklaşmasının bir işareti olarak ortaya çıkacağına inanılan garip bir hayvan. Kur'an'da, onun yerden çıkacağı ve insanların Allah'ın ayetlerine kesin bir bilgiyle İnanmadıklarını söyleyeceği vurgulanır. [1]Geleneksel olarak bunun öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı ve aslan göğüslü olacağına inanılır; onun oldukça hisli ve güçlü olacağı da düşünülür. Ayrıca onun yanında bir mühür ve bir asa olacağı ve asasıyla müminin yüzüne dokunup bu cennetliktir diyeceği, mührüyle ise kafirin burnuna dokunacağı ve onun da cehennemlik olduğunu belirteceği düşünülür.
Dağda:
Erkekliği yücelttiğine inanılan bir Kelt tanrısı; yeryüzü tanrıçası Dana veya Danu'nun kocası.
Dagoba:
Bakınız: Pagoda.
Dagon (Dagan):
Yarı balık yarı insan olarak temsil edilen Aşdod'un tanrısı; batı Samilerinde, Mezopotamya, Anadolu ve Filistin'de tazim edilen bir tanrısal varlık. Ugarit metinlerine göre o, tanrı Baal'ın babası sayılırdı. Dagon, sonraları Apollo kültüyle ilişkili görülmüştür.
Dağ Han:
Eski Türklerde Oğuz Han'ıntanrılaştırılan ikinci oğlu.
Dağ Vaazı:
İsa'nın taraftarlarına ve kalabalık bir dinleyici kitlesine Zeytin Dağı'nda verdiği ahlaki sözlerden oluşan vaazı içeren İncil metinleri. [2]
Hz. İsa'nın talebeleri ve hayranları karşısında dağın yamacına çıkarak yaptığı konuşma Hıristiyan ilahiyatında “Dağdaki vaaz” olarak isimlendirilmiştir. Hz. İsa bu vaazında, Hıristiyanlığın önemle üzerinde durduğu ahlâki prensipleri bir defa daha ifade etmiştir. İsa'nın yaptığı bu konuşma, Matta İncilinde beş, altı ve yedinci bölümde geçmektedir.
İsa'nın dağdaki vaazında, üzerinde durduğu temel konular şunlardır: İsa önce insanın ruhi yönüne hitap etmiş; ruhun, maddenin esiri olmasının önüne geçmesinin önemini belirtmiştir. Bunun için vaazının ilk bölümünde, ruhta fakir olanları, dertli olanları, yumuşak huylu olanları, mutluluğu isteyenleri, merhametli olanları, temiz kalpli olanları, barışçıları, barış için eziyet çekenleri övmüştür, İsa'ya göre bunlar, İsa'nın mesajını kabul edenlerin özellikleridir.
İsa vaazının ikinci bölümünde, mesajı kabul edenlerin, İsa için sıkıntı çekeceklerini, birçok felaketle karşılaşacaklarını ve buna göğüs gereceklerini ifade etmiştir. İsa'ya göre bütün peygamberler aynı eziyeti çekmişlerdir. İsa'ya göre, yeryüzüne tad verecek olanlar, İsa'nın mesajını kabul edenlerdir. Bunun için İsa'nın talebelerinin mutlaka bu özellikleri olmalıdır. Aydınlık da sadece bunlardır. Onların ışığı insanlara rehber olmalıdır. İsa bütün bunları söylerken, Yahudi şeriatini yıkmaya değil, yapmaya geldiğini; bu şeriat kurallarının dünyanın sonuna kadar devam edeceğini belirtmiştir. Bunun için, en küçük emirleri bile değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Yahudi dini grupları olan Yazıcılar ve Ferisilerden, Hıristiyan olanların ameilerinin daha ileri olmasını talep etmektedir. Yine İsa, Yahudiliğin on emrindeki öldürmeyeceksin emrini daha ileri götürerek, öldürme değil, hakaret etmenin bile cezaya müstehak olacağını belirtmektedir. Kul hakkının ve insanların gönlünü kazanmanın önemini belirten İsa, Tanrıya sunulan takdimelerden bunun daha önemli olduğunu belirtmektedir. Bunun için düşmanla dost olmanın yollan gösterilmiştir. Isa, zinanın yasak olduğunu, ancak, bir kadına şefkatle bakan herkesin, yüreğinden zina ettiğini belirtmektedir. Bunun için şehvete götüren tüm yolların kapatılması gerektiğini belirtmektedir. Bu, herhangi bir uzvun kesilmesini gerektiriyorsa, onun yapılmasını istemektedir. Dağdaki vaazın ilerleyen bölümlerinde İsa, boşanmaya, yalan yere yemine, kötülüğe karşı iyilik yapmaya, zâlime teslim olmaya, düşmanları sevmeye davet etmektedir. Yine İsa, riyakarlıktan kaçınmaya, samimiyetle dua etmeye, kanaata, insanları bağışlamaya çağırmaktadır. Dağdaki vaazda İsa'nın birçok yerde üzerinde durduğu ana konu riyakarlıktır. Bunun için, oruç tuttuğunuzu, sadece Tanrı bilsin, surat asarak oruçlu olduğunuzu insanlara göstermeye çalışmayın demektedir.
İsa, Matta İncilinin VI. bölümünün sonunda, hazineleri gökte biriktirin, Yeryüzünde biriktirmeyin, kulluğu sadece Allah’a edin, siz “hem Allah’a ve zenginliğe kulluk edemezsiniz” demektedir. İsa, yeme içme ve giyme konusunda kaygıya gerek yoktur diyor. İsa devamla, “Allah sizin ihtiyaçlarınızı bilmektedir,” demektedir.
Dağdaki vaazın VII. bölümünde, başkalarının kusurları ile meşgul olacağına kendi kusurlarınızla meşgul olmayı, kısanların size ne yapmalarını istiyorsanız, onlara öyle yapmayı önermekte, helake giden kapının geniş olduğunu hatırlatmaktadır. Dağdaki vaazın son kısmında İsa, yalancı ve sahtekar din propagandacılarından kaçınmayı, her Allah diyenin göklerin meîekütuna giremeyeceğini, bu sözleri dinleyip de yapmayanın halinin, evini kum üzerine yapan budala biri gibi olacağını bildirerek sözlerim bitirmektedir.[3]
Görüldüğü gibi Dağdaki Vaaz'da İsa, Hıristiyan ahlâkının ana prensiplerini ortaya koymuştur. Bu prensipler, Yahudilik ve İslamiyette de birçok noktalarda uyuşmaktadır. Burada üzerinde durulan ana konu, şekil dindarlığından çok, iç ve deruni dindarlığın makbul olduğudur. Bütün ilâhi dinlerin hedefi de özle şekil arasındaki dengenin ve ahengin tesisidir.
Dahhâk:
İran mitolojisine göre Nuh'un soyundan olduğu, tufandan bin yıl sonra yaşadığı ve bin yıl saltanat sürdüğü söylenen kral. Onun, iki omzunda iki yılan taşıdığına ve bunlara her gün iki insan beyni yedirdiğine inanılırdı.
Dahn:
Afrika'da Dahomey’in yılan tanrısı. Dan Ayido Hwedo olarak da bilinir. Haitililerin tanrısı Dan Petro, Dahn'ın bir versiyonudur. Bu tanrıya tapmanlar boyunlarına zararsız yılanlar takarak dans ederlerdi. Yılan tanrısının dünyayı çepeçevre sardığına inanılırdı. O, “Gökkuşağı Yılan” diye de tanımlanır ve birlik ve bütünlüğün evrensel sembolü olarak sık sık kuyruğu ağzında bir motifle gösterilirdi. Bakınız: Dan Pedro.
Dâî:
Kur'an’ın batını yorumu üzerine kurulan İsmailiyye, Karmatîlik ve Dürzîlikte kendi düşüncelerini yaymakla görevli olan propagandacılara verilen ortak ad.
Daidala:
Eski Yunan'da tanrı Zeus'un karısı Hera şerefine Kithairon Dağı’nda düzenlenen şenlik.
Eski yunanda Zeus'un eşi Hera şerefine Kithairon dağında yapılan şenliktir. Bu merasim sırasında Hera'nın tahtadan yapılmış bir portresine gelinlik giydirilerek taşmıyor, ardından da Hera'ya kurban edilmiş hayvanlar takdime olarak yakılıyordu. Zeus'un, karısını böylece yeniden kendisine yakınlaştırdığına inanılıyordu. Bunun için Daidala şenliklerinde Zeus ile Hera yeniden evlenmiş kabul ediliyordu. Bazı kaynaklar Daidala’nın bir bereket törenini temsil ettiğini belirtmektedir. Bunun da nedeninin, odun yakma geleneği olduğu söylenmektedir.
Dakhma:
Parsilikte ölülerin bırakıldığı “sessizlik kulesi”. Cesetler, çeşitli yırtıcı kuşlar tarafından yenmek üzere buraya konulur. Parsilere göre toprak, su, ateş ve havadan oluşan dört element kirletilmemelidir. Bu nedenle necis sayılan cesetler toprağa gömülmez veya ateşte yakılmaz. Cesedin yırtıcı kuşmarca yenilerek yok edilmesi en uygun yöntem olarak görülür. Bakınız: Parsilîk.
Daksa:
Hint geleneğinde dünyayı yaratmaları için Brahma tarafından yaratıldıklarına inanılan sekiz canlıdan biri. Bunlara Pragiapatiler de denir.
Daktyller:
Yunan mitolojisine göre îda Dağı'ndaki demirci cinler.
Dalâlet:
Sapkınlık, yoldan çıkma, azıtma; hidâyetin karşıtı.
Dalay Lama:
Lamaizmin ruhani lideri ve Tibetlilerin dünyevi hükümdarı. Dalay Lama'nın, Bodhisattva Avalokiteşvara'nın bedenleşmiş şekli olduğuna inanılır. Lamaizme göre bir Dalay Lama'nın ölümünden sonra Avalokiteşvara bir erkek çocukta yeniden vücut bulur ve bu kişi Lamaizmin yeni başkanlığına getirilir. Dalay Lama'nın yardımcısı olarak görülen Pariçen Lama ise, Buddha Amitabha'nın bir inkarnasyonu sayılır. Bunun görevi politik yönden Dalay Lama'ya yardım etmek ve Dalay Lama'nın ölümü sonrası onun halefini seçmektir. Moğolistanlılar ise Maitreya’nın inkarnasyonu olduğunu kabul ettikleri Urgo'daki Büyük Lama'ya bağlıdırlar. Bakınız: Avalokiteşvara, Lamaizm, Pançen Lama.
İki Tibetçe kelimenin birleşmesinden meydana gelmiştir. Anlamı, “Bilginin üstadı” demektir. Bu isim Tibet'te yaygın olan, Budizmin Sarı Şapka (Dge-luğs-pa)lılar diye bilmen koluna verilen özel isimdir. Dalai-Lama'lar, Tibet Budizminin hem siyasi hem de dini şefidirler. 1959'da Tibet’in, komünist Çin’in eline geçmesiyle birlikte, Tibet Budizmi, ciddi sıkıntılarla karşılaşmıştır. Dalai-lama, siyasi otoritesini kaybetmiştir. Dalai-lama’nın sürgündeki merkezi bugün Hindistan'dadır. Fakat Amerika ile sıkı teması vardır. Dalai-lama'nın dini otoritesi, gerek Çin'deki ve gerekse göç eden Tibet Budistleri üzerinde devam etmektedir. Bugün Tibet Budizminin şefi olarak Dalai-lama, siyasi bağımsızlık İçin çok önemli mücadele vermektedir. Bunun için gerek Avrupa devletlerinde ve gerekse Amerika nezdinde destek aramaktadır. Tarihi süreç içinde ilk Dalai-lama, Tashilhunpo Manashrın’nın kurucusu ve başkeşişi Dge-Dun-Grup-Pa'dir (1391-1475). XIV. yüzyılda gelişmeye başlayan Lamalar’ın yeniden doğacağı inancı, bu Lamaların yeniden dünyaya geleceği inancının sistemleşmesini temin etmiştir. Buna göre, Avalokiteşvara’nın yeniden bedenleşmesine inanılmıştır. Böylece, Bodhisattva bu bedenleşmenin tezahürü olarak görülmüştür. Daha sonraki dönemde Lama'larm şefi olan Dge-dun-Rgya-Mtsho (1475-1542), Bras-spungs (Drepung) Manastırının başkanı olmuştur. Bu bölge çok önemli bir manastır merkezi olan Lhasa’nın hemen yakınındadır. Ancak daha sonra Bras-spungs manastırı, Dalai-Lama’nın esas ikamet merkezi olmuştur. Dalai-Lama, komşuları olan Moğollarla iyi ilişkiler içine girerek, onları ziyaret etmiştir. İşte bu ziyaret sonucunda Moğol hükümdarı Al-tan Han, Bsod-narns-rgya-mtsho (1543-1588)ya, Tibetçe rgya-mtsho (okyanus) unvanını vermiştir. Bu kelimenin Moğalca'da karşılığı, Ta-Le'dir. Dalai-Lama, Bilgeliğin derinliğini ifade etmektedir. İlk defa Dalai-Lama ismini alan başkeşiş Dge-dun-grub-pa'dan sonra, bu isim ondan önceki iki başkeşişe de ölümlerinden sonra verilmiştir. Dördüncü Lama, Yon-tan-rgya-mtsho (1589-1617)'dur. Bu, Tibetli olmayan tek Dalai-lama'dır. Beşinci lama, Ngag -dbang - rgya - mtsho (1617-1682)dur. Bu lama, Dge-Lugs-pa tarikatını Tibet'e yerleştirmiştir. Lhasa'daki görkemli Lama sarayı onun döneminde yaptırılmıştır. Tshangs-dbyangs-rgya-mtsho (1683-1706), lama tarihinde altıncı sırayı işgal etmektedir.
Yedinci Dalai-Lama, Bskal-bzang-rgya-mtsho (1708-1757)'dur. Sekizinci Dalai-Lama, Jam-dpal-rgya-mtsho (1758-1804)dur. Bundan sonra, arka arkaya Lung-rtogs-rgya-mtsho (1806-1815), Tshul-khrims-rgya-mtsho (1816-1837), Mkhas-grub-rgya-mtsho 1838-1856), phrin-las-rgya-mtsho (1856-1875) gibi Budist keşişleri, Dalailama makamına oturmuşlardır.
On üçüncü Dalai-Lama, Thub-bstan-rgya-mtsho (175-1933), Tibette, Tibet Budizminin bağımsız devletini kurdu ve devlet başkam oldu. On dördüncü Dalai-lama ise, BstaıvDzin-rgya-mtsho, 1940 da Dalai-Lama makamına oturdu. 1950 de Komünist Çin'e karşı ayaklanmayı yönetti ve başarısız olunca, Hindistana kaçtı. Bugün Dalai-lama karargahını Hindistana kurmuş vaziyettedir. Yanında Amerikalı Budist uzmanları genel sekreterlik yapmaktadır. Tibet Budizminin ve halkının siyasi haklarını savunmakla meşgul olmaktadır.
Damasus I (304-384):
Roma'da doğmuş ve Roma'da ölmüştür. 366-384 yılları arasında papalık yapmıştır. Döneminde ciddi bir tefrika unsuru olan Ariusçuluğa karşı mücadele etmiştir. Barışı sağlamak isteyen Constantİnus; dönemin papası Liberius'la birlikte Damasus'u sürgüne göndermiştir. Karşı-papa olan II. Felix'i tanımıştır. Felix’in ölümünden sonra liberius ile barışmasına karşın, birçok düşmanın hedefi oldu, Papa seçildikten sonra, rakipleri Ursinus'u ve onun taraftarlarını bertaraf etti. Kilise karşıtı sapık gruplarla ciddi şekilde mücadele etti. 368 ve 369 da İstanbul'da toplanan iki konsilde, İstanbul piskoposu Makedonius'la, Laadike piskoposu Apoltinarius'un aforoz edilmesini sağladı. Ariusculuğu yok edebilmek için, Kayseri piskoposu olan Aziz Basileios ile işbirliği yaptı. Ancak daha sonra aralarında Ariusçuluk konusunda metod farkı ortaya çıktı ve işbirliği bozuldu. Damasus, şekillenen Hıristiyan cemaatinin merkezi olarak Roma'da ilk papa oldu. 380 yılında Batı ve Doğu Roma İmparatorları olan Theodosius ile Ceratianus, Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak kabul etmişlerdir. 382'de toplanan bir Konsil'de Roma'nın, Hıristiyanlık konusunda karar merkezi olduğu kabul edilmiştir. Damasus, lâtinceyi ayin dili olarak kabul ettirmiştir.
Damasus II:
1048 yılında papa oldu. Papa oluşunda Kutsal Roma-Cermen İmaparatoru III. Heinrich’in rolü büyük olmuştur. Papalık makamında ancak yirmi üç gün kalan Damasus, sıtmadan ölmüştür.
Damballah:
Haiti’nin yılan tanrısı. Afrika kökenli bir tanrısal varlık olan Damballah, bazen Meksika'nın Tüylü Yılan'ı ile özdeşleştirilir. O, iyi huylu baba gökyüzü tanrısıdır; çok bilge ve çok yücedir. Onun ağaçlara tırmanmayı sevdiğine inanılır ve kendis için özel havuzlar yapılır. Ayrıca hayatın onu etkilemediği ve onun geçmiş ile geleceği birleştirdiği kabul edilir.
Damia:
Yunan mitolojisinde bereket tanrıçası olan Damia'ya, Epidaunos ve Aiginia'da tapılmıştır.
Damkina (Damgalnunna):
Sümerlerde tatlı sular tanrısı Ea’nın karısı tanrıça Ninki’nin lakabı. Aynı zamanda Ninkhursag olarak da bilinirdi. Bakınız: Ninki.
Daniel Kitabı:
Eski Ahidin yirmi yedinci kitabı Daniel olarak isimlendirilmiştir. Daniel kitabı Yahudi kutsal metinleri içinde Ketubim'de yer almaktadır. Danyel, Daniel veya Liber Danielis olarak isimlendirilmiştir. Daniel kitabı on iki baptan oluşmaktadır. İlk bablarda daha çok M.Ö. 586'daki Babil sürgünü anlatılmaktadır. Bu da Daniel kitabının sürgünden çok sonra kaleme alındığını göstermektedir. Daniel kitabının M.Ö. II. yüzyılda yazıldığı tahmin edilir. Daniel kitabı, adını Yahudi oğullarından gelen Daniel'den almıştır. Daniel dürüst bir insandır. Dinini yaşamaktadır. Kendisine verilen harem ağalığını kraliyet nezdinde reddetmektedir. Ancak verilen görevi kabul etmek zorunda kalmıştır. Burada Daniel, şaraba ve kralın güzel yemekleriyle bozulmaya karşı, sadeliği tercih ediyordu.
Daniel kitabında, Buhtunnassnn (Nebukadnetsar) gördüğü rüyalar ve bu rüyaların yorumları ile ilgili olaylar nakledilmektedir. Daniel rüyasında, kralın rüyasını çözmüştür. Burada Daniel, Allah’ın güç ve kudretini tebcil etmiştir. Daniel’in Allah'ın sonsuz kudretine imanı tamdır. Allah'ın gizli ve açık herşeyi bildiğini belirtir. [4]Daniel kralın önüne götürülür ve kralın gördüğü rüyayı, kralın huzurunda kendisine anlatır. [5]Bu rüyayı yorumlayan Daniel, kralın saltanının büyük olacağını, hayvanların, göklerin krala verileceğini beyan eder. [6]
Daniel kralın gördüğü rüyayı [7] çok güzel bir şekilde yorumlayinca, kral Nebukadnetsar Daniele secdeye kapanır ve ona hediyeler takdim eder. Daniel kitabının III. babında, Kral Nebukadnetsarın altından bir put yaptığı ve onu Babil'de Dura ovasına diktiği anlatılır. Buna herkesin secde ettiği, sadece birkaç Yahudinin secde etmediği beyan edilir. Altın puta tapmayan Yahudilerin kızgın fırına atıldığı bildirilir. [8]Ancak ateş bu Yahudileri yakmamıştır. Fırına atılan üç Yahudi, dört kişi olarak çıkmıştır. Dördüncü kişi bir ilâh oğlu gibidir. Bu dört kişi fırından çıkarlar ve bunlar sanki hiç fırına girmemiş gibiydiler. Bu durumu gören Nadbukadnetsar, bu Yahudilerin Allah'ını yüceltmiştir. [9]
Daniel kitabının IV. bölümünde kral Natbukadnetsar’ın saltanatından bahsedilir. V. bölümde, Kral Belşatsar'dan söz edilmektedir. Kral sarayının duvarına bir elin yazı yazdığını gören kralın dizlerinin bağı çözülür. Bu yazının hikmetini çözmek için büyücüler aranmış ve yine Daniel’e müracat edilmiştir. Daniel yazıyı okumuştur. Bu yazıda şu söyleniyordu: “Mene, Mene, Tekel, Ufarsin.” Bunun anlamı: Mene, Alah senin krallığım saydı ve onu sona erdirdi. Tekel, Terazide tartıldın ve eksik bulundun. Feres, Ülken bölündü, Medlere ve Parslara verildi. Kral Beişatsar Daniel'i mükafatlandırdı. Fakat Kral o gece öldürüldü ve Med kralı Darius krallığa oturdu. [10]
VI. Bölümde Med kralı Darius'un saltanatı anlatılmaktadır. Yine bu bölümde Daniel’in hikmetleri dile getirilmektedir.
VII. bölümde Daniel’in rüyaları anlatılmaktadır. VII. bölümde yine Danielin kral Belşatsar’ın saltanatı ile ilgili rüyaları anlatılır.
IX. bölümde, Medlerden Darius'un krallığının birinci yılı anlatılır. X. Bölümde, Fars kralı Koreş’in üçüncü yılı anlatılır. XI. Bölümde Fars'ta çıkacak, üç kraldan bahsedilmektedir. XII. bölümde, İsrailoğullarına verilecek sıkıntılardan bahsedilmektedir.
Görüldüğü gibi Daniel, hikmet ve bilgi dolu bir İsrail Nebisi olarak, âdeta Hz. Yusufun yerini almış gibidir; Kitabın Daniel ismini alması, Danielin kehanetlerinden bahsettiği içindir. Daniel kitabının en önemli tarafı, Yahudiliğin diğer kitaplarında çok fazla görülmeyen kıyamet, öldükten sonra dirilme gibi konulara çok önem vermesidir.
Dan Petro:
Haiti’nin çiftçiler tanrısı. Birçok tanrının babası olarak görülen ve yılana benzer bir şekilde olduğu düşünülen Dan Petro'nun kötü tabiatlı olmayan bir tanrı olduğuna inanılır. Bakınız: Dahn.
Dans:
Dinsel ayin ve törenlerde ritmik hareketler yaparak vecd haline ulaşmak, birçok dinde yaygın olarak görülen bir gelenektir. Birçok inanç sisteminde dans ilahi bir olay olarak algılanır. İskandinav mitolojisinde cinlerin ve cücelerin danslarından, Hint mitolojisinde ise Krişna'nın dansından bahsedilir. Çeşitli Afrika ve Amerika dinleriyle Mevlevilik gibi bazı tarikatlarda dans, kendinden geçmek ve ilahi hikmete ulaşmak yolu olarak görülür. Bakınız: Ekstazi, Cezbe.
Danyal (Daniel):
Eski Ahit'te kendi ismiyle adlandırılan bölümde kendisinden bahsedilen ve ahir zamanın yakınlığıyla yaklaşan İlahi hakimiyet hakkında insanları uyaran kişi. Verilen bilgilere göre Danyal, İsrailoğularının Babil Sürgünü esnasında yaşamış bilge bir kişidir. Kendisine atfedilen kitabın MÖ 2. yy'da derlendiği söylenir.
Daphne:
Eski Yunan mitolojisinde nehir tanrısı Ladon ya da bir diğer nehir tanrısı olan Peneius'un kızı; Metope’nin kıs kardeşi.
Daphnis:
Yunan mitolojisinde Hermes’in oğlu. Doğum sonrası terk edilen Daphnis’in bir çoban tarafından yetiştirildiğine ve tanrı Pan'ın ona flüt çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrettiğine inanılır. Sonradan o, kendisine aşık olan bir kadına verdiği başka bir kadınla birlikte olmama sözünü tutmadığı için Museler tarafından kör edilir. Köpeklerinin bazılarının ölümü sonrası acıyla ölen Daphnis semaya yükseltilir.
Darak:
Yunanlıların Pan'ını hatırlatan, keçi ayaklı Sümer orman tanrısı.
Ed-Darazî:
(Muhammed ibn İsmail Ed-Darazî, ö.1020)
Mısır'a İsmailîlik mezhebini yaymak üzere gelen ve burada halife el-Hakîm’in uluhiyetine dayalı bir akım geliştiren kişi. Onun geliştirdiği bu akıma kendi ismine nispetle Dürzîlik adı verilmiştir. Ed-Darazî, Adem'den itibaren gelen kutsal ruhun (ya da evrensel aklın) halife el-Hakîm'imde bedenleştiğini, dolayısıyla el-Hakîm’in (ö. 1021) tanrının vücutlaşmış şekli, hülulu olduğunu savundu. Görüşlerini yaymaya çalışınca Mısır'da büyük kargaşa çıktı ve ed-Darazî buradan kaçarak Suriye'ye sığındı. Dürziler el-Hakîm'e tanrı olarak tazim ederler ve onun geri döneceğine inanırlar. Zira Daraz-î'ye göre evrensel akıl peygamberler ve Ali vasıtasıyla Fatımî halifelerine geçmiştir. Bakınız: Dürzîlik.
Dâreyn:
İslami literatürde dünya ve ahiret yaşantısını kasteden bir ifade.
Darşana:
Hindu inancına göre uğurlu bir nesneyi ya da kişiyi görerek kutsanmak.
Dâru'1-Emân:
Arapça. “sığınılacak emniyetli yer”. Kabe için kullanılan bir İsim. Bakınız: Kabe.
Dâru'l-Hadîs:
İslam ülkelerinde hadis okutulan medrese. Dâru'l-Hadîs, Osmanlı medreselerinde en yüksek aşamaydı.
Dâru'l-Harb:
İslam hukukuna göre İslamın siyasal hakimiyet sınırları dışında kalan ülke.
Dâru'l-İslam:
İslam hukukuna göre Müslümanların hakim oldukları ve şeriatın hukuk sistemi olarak uygulandığı ülke. Bir başka görüşe göre ise şu an için bu şartları taşımasa da tarihin herhangi bir diliminde yukarıdaki şartların söz konusu olduğu beldeler de Dâru'l-İslam sayılırlar.
Dâru'n-Nedve:
Arapça. “toplantı yeri”. Hz. Muhammed’in Mekke döneminde, Mekkeli müşriklerin sosyal ve siyasal görüşmelerde bulunup kararlar aldıkları meclis. Kusey ibn Kilâb tarafından yaptırıldığı söylenen bu mecliste, Mekke’nin idaresi açısından görev dağılımı yapılır; savaş, barış, anlaşma ve benzeri konularda kararlar alınır ve Mekke'yi ve Mekkelileri ilgilendiren çeşitli konularda yürütülecek siyaset belirlenirdi. Güç, kuvvet ve servet sahibi olan Mekke ileri gelenlerinin çoğu bu meclisin üyesiydi. Dâru'n-Nedve, Hz. Muhammed’in Mekke döneminde îslami gelişme aleyhine birçok kararlar almış ve yürürlüğe koymuştur.
Dâru's-Selâm:
İslam literatüründe cennete verilen bir ad. Bakınız: Cennet.
Dasam Granth (Onuncu Kutsal Kitap):
Sinlerin ikinci dereceden önemli olan kutsal metinleri. Onuncu guru Guru Gobind Rai Singh’in sözlerini içeren bir kitaptır. Onun sözleri ölümünden 26 yıl sonra bir araya getirilmek suretiyle bu kitap oluşturulmuştur.
Dasgupta Surendranath (1855-1952):
Hindistan'ın XX. yüzyılda yetiştirdiği çok önemli bir Hindu filozofudur. Jainist Mistisizm üzerinde çalışmıştır. Çok iyi Sanskritçe bilgisini, modern eğitim bilimleriyle birleştirmiştir. Kalkuta'da yapmış olduğu felsefe tahsili ile Hind felsefesi üzerinde derinleşmiştir. Sanskritçe bilgisi, Hind kültürünün kökenlerine inmesine yardımcı olmuştur. Felsefe ve Sanskritçe üzerinde ihtisas yaptıktan sonra Çhittagong Kollej'de profesör olmuştur. Hint felsefesi tarihi isimli beş ciltlik eserini burada yazmaya başlamıştır. 1920 yılında İngiltere'ye giderek Avrupa felsefesi üzerinde Cambridge'de doktora çalışması yapmıştır. Doktora sonrası çalışmalarına Kalkuta'da devam etmiştir. Avrupa üniversiteleri tarafından konferanslara çağrılan Dasgupta birçok talebe yetiştirmiştir. XX. yüzyılın büyük Dinler Tarihçisi Romen asıllı Mircea Eliade, 1928-1932 yıllarında doktorasını Hindistan'da Yoga üzerinde yaparken, Surendranath Dasgupta'dan Sanskritçe ve Hind felsefesi dersleri almıştır. Dasgupta’nın en önemli eseri, beş ciltlik Hint felsefesi Tarihi'dir. Dasgupta, Amerika'da da birkaç defa konferans vermiştir.
Dastur:
Parsilikte en yüksek rahiplik unvanı.
Davud:
(Hz. Davud, y. ö. MÖ 970)
Kur’an’a göre İsrailoğulları içerisinden peygamber olarak gönderilen ve kendisine ilahi kitap Zebur vahyedilen peygamber[11]; Hz. Süleyman'ın babası; kendisine hikmet, nübüvvet, bilgi, davalara hükmetme ve güzel konuşma kabiliyeti verildiği belirtilen kişi. Yahudi geleneğine göre ise İsrail’in kurucusu ve ikinci kralı. Kitabı Mukaddes'e göre [12] güçlü bir komutan olan Davud, İsrail'deki son hakîm olan Samuel tarafından takdis edilir. Gösterdiği parlak başarılar üzerine kral Saul (Talut) tarafından terfi ettirilir ve Talut'un kızıyla evlenir. Talut'un ölümü sonrası kral olarak tahta geçer. Kudüs'ü başkent yaparak geliştirir ve 33 yıl hüküm sürer. Kudüs'te büyük bir mabet inşa etmeyi planlar. Mezmurların (Psalms) yazan olarak kabul edilir. Kitabı Mukaddes'te Davud, güç ve kudretinin yanı sıra ahlaki öğretilere bağlılığıyla da bilinir. Buna rağmen onun zaman zaman ahlak dışı davranışlarda bulunduğu, örneğin 99 karısı varken bir askerin karısına da göz diktiği ve onu elde edebilmek için kadının kocasını savaşa göndermek gibi entrikalar çevirdiği de iddia edilir. Yönetimi süresince güçlü bir devlet kurmuş olan Davud'un bu başarısı nedeniyle Davud ismi Yahudi geleneğinde güç, kudret ve ihtişamla özdeşleştirilir. Hıristiyanlıkta da Mesih “Davud'un Oğlu” olarak adlandırılır. Bakınız: Zebur.
İsrail’in ikinci kralıdır. (İ.Ö: 1015-975). Saul'e halef olmuştur. Saül'un hizmetinde bulunmuş, Goliath üzerindeki zaferinden sonra Saul ona kızını vermiştir. Samuel tarafından yağlanmıştır. Davud, savaş kralıdır. Birçok bölge fethetmiş, mukavemet eden Kenanlılan mağlup etmiş ve filistini egemenliği altına almış o vakit küçük bir şehir olan Jebuseenne'i kuşatmış ve onu krallığının başkenti olan Kudüs yapmıştır. Ahit sandığını Kudüs'e taşımış ve onun için bir mabed yapmayı tasarlamaya başlamıştır. O sırada İsrail’in hududları Mısır'dan, Babil'e kadar uzanıyor, Sina'dan Kızıldeniz'e kadar olan bölge ve Suriye'nin bir kısmı, İsrailin kontrolünde bulunuyordu. Davud, İsrail halkının birliğini sağlamış, merkezi bir yönetim tesis etmiştir. Ancak, mabet inşa etmek hayalini, oğlu Süleyman gerçekleştirmiştir. Davud, karizmatik, şair, müzisyen, duygulu ve mistik bir kişidir. Çok sayıda mezmur yazmıştır. Anak bugün Eski Ahit'te mezmurların, sadece otuz beşinin Davud’a ait olduğu kabul edilmektedir. Efsaneleşmiş bir şahsiyet olmuştur. Yahudi-Hıristiyan geleneğe göre meşinin doğumunu onun hanedanlığı sağlamıştır. Bunun için İsa çoğu defa, “Davud oğlu” diye isimlendirilmiştir.
Davud Yıldızı (Magen David):
Yahudiliğin sembolü olan iç içe girmiş iki eşkenar üçgenden oluşan altı köşeli yıldız. Bu sembolün Davud'un ismini ya da dev Goliat'a karşı savaşırken kalkanının üzerinde bulunan altıgen işaretini ifade ettiğine inanılır. Yahudiliğin diğer sembolü ise yedi kollu şamdandır. Bakınız: Menora.
Dayvaş:
Eski İran geleneğinde tabiatın iyi ruhlarına verilen isim. Halk hasattan sonra dağların tepelerine çıkarak bunlara yakarır ve kuzu kurban ederdi.
Dazbog:
Eski Slavlarda güneş tanrısı. Efsaneye göre o, Rusların atası sayılır.
Dea Dia:
Eski Roma ekinler tanrıçası.
Dead Sea Scrolls:
Bakınız: Kumran Metinleri.
Debernuş:
Ashabı Kehf adı verilen Yedi Uyuyanlardan biri. Bakınız: Ashabı Kehf.
Deble:
Batı Afrika'da ağaçtan yontularak yapılmış kadın heykelidir. Bereketi artırmak için kullanılır. Bu heykel, bereket dansı sırasında kollarda taşınmaktadır. Deble iki önemli yerde dikkat çekmektedir: Birincisi, gizli erkek derneklerine giriş törenlerinde; ikincisi de tarlaların bereketini artırma törenlerinde görülmektedir. Tarla bereket törenlerinde Deble'ler toprağa gömülmektedir.
Deccal:
İslamî gelenekte ahir zamanda kıyametten önce ortaya çıkacağına ve insanları doğru yoldan saptıracağına inanılan kötü bir figür; kıyametin bir habercisi. Mesihu'd-Deccal olarak da adlandırılır, Bir gözünün kör olacağına inanılan Deccal'ın kötü bir kişi olarak faaliyet göstereceği, fitne ve inançsızlığı yayacağı düşünülür. Yine inanca göre ahir zamanda gönderilecek olan Mehdi, Deccal'la savaşacak ve onu yenecektir. Bakınız: Antikrist.
Dede:
Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi tarikatlarda şeyhlere verilen unvan. Alevilikte dede, mahalli bir ocağın başında olan kişidir. Cem ve Sorgu Ayinleri gibi ritüellerİ yönetir. Hasat sofrası ev ev gezerek cemaatını hem ziyaret eder hem de onlardan belirli bir yardım toplar. Bakınız: Alevilik.
Dede Baba:
Bektaşîlerin en büyük piri.
Defin:
Ölen kişinin cesedini toprağa gömme adeti. Başta İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere birçok inanç sisteminde ölüyü gömme adeti vardır. Bu arada çeşitli dinsel geleneklerde gömmenin dışında bazı uygulamalara da rastlanır. Örneğin Hint dinlerinde ölü yakılırken eski İran dinlerinde kuşların yemesi için açık alanlara bırakılırdı. Eski Mısır'da ise mumyalanırdı. Bazı Asya kavimlerinde ise cesetlerin ormanda ağaç tepelerine konulduğuna rastlanır. Bakınız: Cenaze.
Dehr:
Arapça. “zaman”. Kur'an'ın 76. suresi olan İnsan suresine verilen bir diğer ad.
Dehriyye (Dehriyyun, Maddiyyun):
10. yy'da İslam dünyasında ortaya çıkan ve zaman (dehr) ve maddenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia eden felsefi akım. Kur'an'da geçen bir ifadeden, Kur'an'ın nazil olduğu dönemde de ahireti, öte dünyayı inkar eden ve yalnızca içindebulunduğumuz zamanın varlığını kabul eden bir grubun bulunduğu anlaşılmaktadır. 10. yy'daki Dehriyye akımının genellikle İbnu'r-Ravendî (ö. 910) tarafından kurulduğu kabul edilir. Dehriyye, yalnız duyularla algılanabilen maddi dünyanın varlığını kabul eder, duyular üstü bir alemin varlığı fikrini reddeder. Ayrıca akli bilgilerin kaynağının duyular olduğunu savunur. Bakınız: Ibnu'r-Ravendî, Ebu Bekir er-Râzî.
Deizm:
17. yy. sonları ve 18. yy'da İngiltere'de geliştirilen bir doğal din sistemi. Deizmin klasik açıklaması J. Toland'ın Christianity not Mysterious (1968) başlıklı çalışmasında bulunur. Başlangıçta, tanrının yaratıcı olduğunu kabul etmekle birlikte onun dünyayla herhangi bir ilgisinin olmadığını savunanlardan, gelecek dünyaya inanmak gibi doğal dinin gerçeklerini kabul eden ancak vahyi reddedenlere kadar çeşitli deist gruplar vardı. Sonradan bütün deistler tanrının cezalandırması, mükafat vermesi ve benzeri fikirleri reddettiler ve yarattığı şeylere müdahele etmenin onun değişmezlik ve yücelik vasfıyla bağdaşmayacağını iddia ettiler. Bu düşünce deizmin ana noktasını oluşturdu. İngiltere dışında Avrupa'nın diğer çoğu ülkelerinde de deizm etkili bir düşünce tarzı oldu.
Dekalog:
(Yunanca. “On Emir”) Hz. Musa'ya Sına Dağı'nda verilen On Emir.[13] Bakınız: On Emir
Dekretal:
Hukuki sorunlarda papalık karan.
Delâletu'l-Hâirîn (The Guide For ThePerplexed):
Ünlü Yahudi ilahiyatçısı ve filozofu Maimonides’in bu önemli eseri, Yahudi inanç esasları ve düşüncesinin rasyonel bir temele dayalı olarak ifade edilişi açısından önemli bir çalışmadır.Bakınız: Maimonides.
Delos:
Apollo ve Artemis’in doğum yeri olarak kabul edilen küçük bir Ege adası.
Delphoi:
Eski Yunanlılarca bir kehanet merkezi olarak kullanılan ünlü tapınak merkezi, Apollo kültüyle ilişkili bu merkezde yer alan tapmağın içerisinde bulunan ve Omphalos denilen taşın üzerinde bulunduğu çukur, Eski Yunanlılarca dünyanın merkezi olarak görülürdü.
Demarus:
Eski Mezopotamya'da tapınılan bir tanrı. Eski Yunanlılara göre o, Tyre’nin tanrısı Melkart’ın babasıydı. Ayrıca onun Uranüs'ün oğlu olduğu da düşünülürdü.
Demeter:
Eski Yunan tanrılar panteonunda yer alan önemli bir figür; bereket ve verimlilik tanrıçası; Cronos ve Rhea’nın kızı. Romalılardaki karşılığı Ceres'tir. Demeter, Zeus'un kız kardeşi ve eşi sayılır.
Demeter:
Eski Yunan'da toprak ve bereket Tannçasıdır. Zeus'un kızkardeşi ve eşidir. Demeter, “Toprak Ana” anlamına gelmektedir. Eski Yunan efsanesine göre, kızı Persephone kaçırılınca, Demeter onu aramaya gider. Yolculukta onunla ilgilenen Eleusis Demeter’in üzüntüsünü halkına bildirir, kıtlığın nedeninin Demeter’in üzüntüsü olduğunu açıklar. Demeter bir tahıl Tannçasıdır. Tahıl Anaya tapınma, bu bereketle ilgilidir. Ancak Demeterin bereketi, sadece tahılla değil; bütün meyvelerle ve hububatla ilgiliydi.
Bu durumda Demeter, Anadoludaki Kybele ile adetâ aynileşiyordu. Tarih içinde Demeter'e, yeraltı dünyasının Tanrıçası hüviyeti verilmiştir. Ancak genelde o, bir yer Tanrıçası'dır. Argolist'te kutlanan “Yer Tanrıçası” şenliğinde dört yaşlı kadın, Demeter'e bir inek kurban etmektedir. Ayrıca Demeter’in intikamcı ve kötü sıfatları da vardır. Zaman içinde Demeter'e, sağlık, evlilik ve doğumla ilgili güçler de ilave edilmiştir. Ayrıca, siyasal ve etnik güçleri de vardır. Delphoi Amphiktyoniası'nın koruyucu Tanrıçası Amphiktyonis, Demeter’in diğer isimlerinden birisiydi. Demeret için birtakım şenlikler yapılıyordu. Bu şenlikler, altı faaliyeti ihtiva ediyordu:
1- Harman Yeri Şenliği: Aralık ayında yapılıyordu. Buna, Haloa şenliği deniyordu.
2- Mısırların Filiz Verdiği İlkbahar Şenliği: Buna Khloi şenliği deniyordu.
3- Hasat İçin Yapılan Şenlik: Muhtemelen eylül ayında yapılıyordu. Bu şenliğe, Pkoarktouria şenliği denmiştir.
4- Şükran Şenliği: Sonbaharda düzenlenmektedir.
5- Mısır Tarlalarının Bereketini Artırmak İçin Yapılan Şenlik: Buna Thesmophoria şenliği denirdi. Bu şenlik, kadınlar tarafından kutlanıyordu.
6- Dostluk İçin Yapılan Şenlik: Yaz ayı ortasında kutlanan Skirophoria şenliğine dostluk şenliği adı verilmektedir. Demeter’in işareti, içi mısır koçanı, çiçek, mısır ve her çeşit meyve dolu bir sepettir. Demeter’in en çok sevdiği hayvan domuzdur. Demeter’in, yılanların ve atların çektiği bir arabanın sürücüsü şeklinde veya tahta, kızı ile oturmuş şekilde figürleri vardır.
Demir:
Çeşitli geleneklerde demirin, cinlere karşı koruyucu bir metal olduğu düşünülür. Mecusilerde ise demir temizlik sembolü olarak görülür.
Demitolojizasyon (Demitologization):
R. Bultmann tarafından kullanılan, Kitabı Mukaddes, yazarları tarafından sokulan mitolojik formları (örneğin 3 katlı alem inancı gibi) ayıklamak yoluyla Kitabı Mukaddes'i yorumlama metodu. Mitosu, “aşkınlığın insan yaşamına girişi” şeklinde tanımlayan Bultmann, kutsal kitabın baştan sona mitolojik unsurlarla dolu olduğunu vurgular. O, mitolojinin doğrudan ifadenin güç ya da yetersiz olduğu dönemlerde bir anlatım tekniği olarak kullanıldığını, dolayısıyla bize düşen görevin mitolojik ifadeler içerisinde vurgulanmaya çalışılan mesajların tespit edilip çıkarılması olduğunu belirtir.
Demiurj: (Demiurge):
Yunanca. “halk için çalışan, zanaatkar”. Eflatun (Plato) zamanından beri alemin yaratıcısı için kullanılan terim; Gnostisizme dayalı dinsel geleneklerde maddi alemin ve insanın bedeninin yaratıcılığı fonksiyonunu üstlenen yaratıcı güce verilen isim. Gnostik akımlarda Saklas, Yaltabaoth ve Ptahil gibi çeşitli isimlerle isimlendirilen demiurg, yüce ışık tanrısından uzaklaşması ve karanlık alemiyle ilgi kurması nedeniyle yüce tanrının gözünden düşerek ışık aleminden atılan düşmüş bir varlık olarak görülür. Bu özelliği nedeniyle demiurga “aptal”, “cahil” veya “kör” gibi lakaplar verilir. Sabitlik gibi gnostik geleneklerde kıyamet sonrası düşmüş bir ışık ruhu olan demiurgun da günahlarından arındırılarak affolunacağına ve asıl mekanı olan ışık alemine tekrar yükseleceğine inanılır. Öte yandan çeşitli Hıristiyan gnostik akımlar, Eski Ahit tanrısının acımasız ve despot karakterli yaratıcı tanrı (demiurg) olduğunu kabul ederler. Bakınız: Yaldabaoth, Samael, Ptahil, Marcion.
Yunanca demios ve ergon kelimelerinden meydana gelmiş olan Demiurj kelimesi, halk için çalışan anlamına gelmektedir. Platon tarafından Demiurj kelimesi, Allahtan farklı olarak kainatın düzenleyicisine isim olarak verilmiştir. Allah, kainat fikri dahil bütün fikirlerin ışığıdır. Her varlığın modeli saf fikir olan ve doğrudan doğruya bu dünyada hareket etmeyen Tanrısallıkta kendini seyretmektedir. Demiurj, Tanrıda, modeli seyretmeye kabiliyetli aracı güçtür. Gnostikler, bu aracıları çoğaltmaktadırlar. Madde, ruhun tedrici bir gerilemesidir. İlk asırların bazı mezhepleri, Demiurj'u, kötülüğü sokan kötü cinle aynı görmüşlerdir. Bu mezheplerden bazıları da, Demiurj'dan kötülük cinnini meydana getirmişlerdir. Yani iyilik ruhuna karşı savaşan, maddi dünyanın hakimi olarak düşünmüşlerdir.
Demon (Daimon):
Kitab-ı Mukaddes'te şeytan mİsali kovulmuş melekler için kullanılan bir terim; insanlarla melekler arasında bulunan bir varlık türü; tabiat halklarında insanüstü iyi veya kötü nitelikli metafizik ruhlar. Bakınız: Cin.
Demon kelimesi, ölüler ruhu, aşağı ruh anlamına gelen Yunanca bir kelimeden gelmektedir. Demon tam olarak şeytanın karşılığıdır. Demon'un bütün işi, insanın, Tanrı ile yakınları ile ve bizzat insanın kendisi ile kurduğu birliği kırmaktır. Bunun için Demon, bölen bir kuvvettir. Sokrat, Demon'un aşağılayıcı anlamını kabul etmez; Ona göre Demon, dahili bir ses olan bir uyarıcıdır. Fakat genel olarak Kitab-ı Mukaddes geleneğine göre Demonlar, kötü ruhlar ve kötü meleklerdir. İnsanları kötü ve şerir yapmak için, bazt şeyleri, yerleri ve hatta insanları büyülemektedir. Sayısız varlıklarda kişileşmiş olan bu kötülük ruhu, sayısız şekiller anlamına gelir ki, onlarla insanları aldatmaktadır. Bütün hataların ve kötülüklerin ayartıcı bir görünümü vardır. Bunlar, Demonlarm maskeleridir. Demonlar prensi, Satan veya Lucifer olarak adlandırılır.
Katolik mezhebinde Demonîarı kovmak için bir ritüel (Exorcismes) vardır. İslâm'da Demonlar, cinlerden başkası değildir. Bunlar, şeytanlardır. Bunların şerir ve hilekâr kategorisine Kur'an [14] ifrit demektedir, yani “Asi”. Demon, yani İblis, Ademe secde etmeyen kovulmuş melektir. Çünkü Adem, topraktan yaratılmıştır. [15]Bazıları [16] İblisin, nurdan yaratılmış bir melek değil, Ateşten yaratılmış mağrur bir cin olduğunu düşünmektedir.
Denaveriyye:
Tarihsel açıdan MS 600 dolaylarında ölen Mar Shad Ohrmizd'e kadar giden Maniheist mezhep. Efsanevi olarak ise bu mezhebin Mani’nin talebesi Mar Ammo tarafından kurulduğuna inanılır.
Dengyo Daishi:
Japon Budizminde Tendai mezhebinin kurucusu. Dengyo Daishi tarafından 805’te kurulan bu mezhebin bugün de taraftarları mevcuttur. Bu mezhep, bütün insanlarda Buddba tabiatının var olduğunu, Buddha tabiatıyla insan şuurunun deniz ve dalga gibi birbirinden ayrılmazlığını savunur. Bakınız: Kobo Daishi.
Denomination:
Mezhep veya dinsel akım.
Dergah:
Tekke olarak da bilinen tarikat evi. Tarikat hizmetlerinin ve zikir faaliyetlerinin yapıldığı mekan.
Derviş:
Farsça. “fakir, dilenci”. Tasavvufta bir şeyhin veya pîrin gözetiminde tekkede yaşayan mürit. Ruhsal eğitimini tamamlamaya, marifet ve mutlak gerçekliğe ulaşmaya çalışır.
Desakralizasyon (Desacralization):
Din dışılaştırma.
Despot:
Hıristiyanlıkta bir bölge piskoposunun kendi bölgesinde otorite sahibi olduğunu gösteren bir unvan.
Determinizm:
Özellikle J.S. Mili tarafından populize edilen, bütün insan aktiviteleri de dahil tüm evrenin katı bir sebep sonuç ilişkisi düzenine bağlı olduğunu savunan ve özgür iradeye açık bir kapı bırakmayan felsefî sisteme verilen ad.
Deus Otiosus:
Felsefe ve Dinler tarihinde son yüzyıllarda kullanılan bir kavramdır. Yüce Tanrı, “Gök Tanrı”, “Saklı Tanrı” gibi anlamlarla ifade edilmiştir. İnsanlığın başlangıcında çok aktif bir Tanrı anlayışını ifade edebilen “Deus otiosus”, zamanla göklerin derinliklerine çekilmiş, pasif bir Tanrı anlayışını ifade etmeye başlamıştır.
Çağımızın tanınmış Dinler Tarihçisi Mircoa Eliade, bu konuda Andrew Lang’ın ve Wilhelm Schmidt’in görüşlerini “The Quest, History And Meaning in Religion-chicago-1969” isimli eserinde genişçe açıklamıştır. M. Eliade'ye göre ilkel kavimlerde de bir Deus Otiosus inancı vardır. Bu inanç zamanla, bir “Gök Tanrı” haline dönüşmüştür. Orta Asya Türk kavimlerinde Deus Otiosus canlılığını hiç kaybetmeden, hem aktif bir Tanrı görünümünde sürdürmüştür.
Deuterokanonik Kitaplar:
Eski Ahit’in Tobias, Judith ve Makkabiler Kitabı gibi, Yahudilerce apokrif sayılan kitaplar. Bunlar Katolik Kilise tarafından ise otantik kabul edilir.
Deuteronomi:
Bakınız: Tesniye.
DeuteronomikTarih:
Bazı batılı araştırıcılarca Eski Ahit’in Tesniye'den II Krallar'a kadar uzanan (Tesniye, Yeşu Hakimler, Ruth, I Samuel, II Samuel, I Krallar ve II Krallar) kısmına verilen ad. Bundan önceki kısmın (Tetrateuch) ilgili kısım yazarlarınca aynı kaynaktan derlendiği Deuterono-mik Tarih bölümünün ise farklı kaynaklara dayandığı ifade edilir.
Dev:
Çok iri, güçlü ve genellikle korkunç görünümlü olduğuna inanılan mitolojik varlık. Kötü varlıklar olarak görülen devlerin cinlerle irtibatlı oldukları kabul edilir. Eski Yunan mitolojisine göre Uranüs ve Gaea’nın oğulları olan devler, tanrı Uranüs'ün kanı yeryüzüne düştüğünde bu kandan doğarlar. Onların, Olimpus Dağı'nda tanrılarla savaştıkları ve birçoğunun Heracles ve Dionysus tarafından öldürüldüğü anlatılır. Bakınız: Titan, Deva.
Dev Samaj:
1887'de Lahor'da Agnihotri’nin (1850-1930) kurduğu Hint reform hareketi. Dev Samaj, ruh göçünü kabul etmez, hiçbir canlıyı öldürmeme ilkesini ve ticari hayatta doğruluğu vurgular. Ateist bir yapıya sahip olan bu hareket saf bilimsel bir doktrin kurma iddiasındadır.
Deva (Daeva):
Devalar, Eski Iran geleneğinde, iyilik prensibine karşı savaşında Ahriman'a yardım eden şeytani güçler olarak görülürdü. İsimleri Hindistan'daki Vedîk tanrılar için kullanılan isimlerle aynıdır, 'edik Hint geleneğinde devalar ya da daevalar iyi varlıklar için genel bir isim olarak kullanılmaktaydı. Zerdüştlükte karakterlerinin farklı oluşu Zerdüşt'ün reformları nedeniyle olabilir.
Devir:
İslami gelenekte, ölen kişinin günahlarının bağışlanması ve kurtulması için ölenin arkasından yapılan çeşitli törenler. Bunların birçoğu uydurma olup İslamın temel yapısına terstir.
Deyrü'z-Zafaran:
Mardin’in 5 km kadar doğusunda yer alan kadîm Süryani manastırı. 4. yy sonlarında kurulduğu ileri sürülür.
Türkiye'nin Mardin ilinin doğusunda Süryani kadim mânastırmm bulunduğu yere verilen isimdir. Tarih boyunca burası değişik isimlerle adlandırılmıştır. Mar Şleymen manastırı, Mar Evgin manastırı, Mar Hanenya manastırı olarak da anılmıştır. XII. yüzyıldan itibaren XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Süryani Kadimlerin Patriklik merkezi olmuştur. Deyru'z-Zafaran, IV. yüzyılın sonlarında kurulmuştur. Tarih içinde birtakım ilaveler yapılmıştır. Bunun İçin yapı düzenli bir mimari arzetmez. Dikdörtgen bir görünümü vardır. 63x71 boyutlarındaki binanın ortasında eyvanlarla çevrili bir avlu ve suyu dışarıdan gelen iki sarnıç vardır. Binanın doğu ve batı tarafı iki, güney tarafı üç katlıdır. Burada patrik, metropolit ve rahip odaları vardır. Manastırın bugün Mar Hanenya kilisesi adı ile tanınan kubbeli kısmı 418-518 yılları arasında inşa edilmiştir. Deyru'z-Zafaran Manastırı, tarih boyunca Süryanilerin önemli bir din merkezidir. Bölgedeki süryanilerin, din, eğitim ve kültürleri ile doğrudan bu manastır ilgilenmektedir. 1853 yılında manastırda bir matbaa faaliyete geçirilmiştir. Burada birçok Arapça, Süryanice ve Türkçe eserler basılmıştır. Buradaki din adamları tarafından Hikmet isimli bir dergi çıkarılmıştır.
Bugün İstanbul'da bulunan Süryani metropolitliği Deyru'z-Zafaran'a çok önem vermektedir. İstanbul'daki Süryaniler, Deyru'z-Zafaran'a kültürel ve dinî bakımdan bağlıdırlar.
Dhamma:
Dharma’nın Pali dilindeki karşılığı. Budizmde Dhamma, hukuk, kural gibi anlamlar yanı sıra öğreti ve kutsal doktrin anlamlarına da kullanılır. Bakınız: Karma.
Dhammapada:
Çok yaygın olan bir Budist şiir mecmuası. 923 mısradan oluşan bu metin Sutta-pitaka'ya dahildir.
Dharma:
Sanskritçe. “kanun, kainat kanunu”. Hint dininin çok anlamlı bir kavramı. Hinduizmde Dharma, geniş anlamda adet, fazilet, hak, vazife ve ödev, dar anlamda ise ayin ve her bir kast için öngörülen vazife için kullanılır. Budizmde Dharma hem Budha’nın öğretilerini hem de varlığı şartlandıran kuvvetleri ifade eder. Caynizmde ise Dharma, dinamizm cevheri ve hareket unsuru anlamlarına gelir. Bakınız: Karma.
Sanskritçe dharma, kozmik düzen veya manevi kanun anlamına geiir. Hinduizm ve Budizm müştereken, Evrenin (canlı varlıklar dahil) geçici olarak dengeli hür unsurların bir birleşmesi olduğu fikrindedirler. Herşey düzenli ve herşey iyi çalışıyorsa, işte bu Dharma'dır. Bununla beraber, onu kötülük kuvvetleri (-dharma) tehdit etmektedir. Eğer düzen, vakitsiz yani normal devrinden önce tehdit edilmişse, Hindular, Vishnu'nun kötülüğü (Malin) mağlup etmek için cisimleştiğini kabul ederler (Avatâra doktrini). Budistlere gelince, onlar gerçek manevi kanunun (dharma) fenâ'ya (Nirvana) ulaşmak olduğu fikri üzerinde dururlar. Çünkü onlara göre yaşadığımız dünya, zıt güçlerin savaşma adanmıştır. (Sevinç-acı, sıcak-soğuk vs. gibi). Nihayet dharma kelimesi, Budizmin temel doktrinini belirtir. Fakat Hindular da, dinlerini, “Sanatana Dharma” yani “Ebedi Kanun” olarak isimlendirirler. Öyleyse iki din arasındaki fark, onların koyduğu değerler sisteminde bulunmaktadır. Bunun için Budizm, manevi kanunun iç veçhesine önem vererek Nirvana'yı kazanmak için dünyayı terk ederken; Hinduizm, sosyal düzen mefhumu üzerinde ısrar eder. Bunun için ilahlar yanında dharma, ilâhlar panteonunun fonksiyonel organizasyonudur. İnsanlar yanında Dharma, hazırlanan bir âyinle yönetilen kült olan kast sistemidir. Tabiatta ise Dharma, evrensel ahenktir. Yani ayın safhaları, güneşin dönüşü, gerekli zamanda mussonların gelişi v.s. gibi. Ve yine insanların mecbur oldukları gibi davranmaları.
Dharma-Sutra:
Hindu kanunlarının en eski kaynağını oluşturan ve insan davranışlarını konu alan el kitaplarına verilen ad.
Diadokhos (Photike'li):
Diadokhos'un hayatı hakkında çok şey bilinmez. 451'de Kadıköy'de toplanan konsilde İsa'nın beşeri ve ilâhi iki tabiata sahip olduğu tezi kabul edilmiştir. Diadokhos, bu tezi şiddetle savunarak Monofizitliğin tezlerini çürütmüştür. Bu konuda 457'de Doğu Roma İmparatoru I Leona bir mektup yazmıştır.
Hıristiyan çileciliğini belli ölçüde savunan Diadokhos, bedene eziyet edilmesini kabul etmez. Böylece Diadokhos'un mistik eğilimi, daha sonraki dönemlerdeki gerek ortodoks ve gerekse katolik mistik akımlarda etkili olmuştur.
Diakon:
Hıristiyanlığın rahiplik hiyerarşisinde, piskopos ve normal rahiplerden sonraki grupta yer alan bir rahip. Diyakoz olarak da adlandırılan diakonlar, erken dönemlerde fakirlere sadaka dağıtmak ve benzeri işleri yürüten kilise görevlileriydi. Günümüzde ise günlük ibadetlerde rahiplere yardımcılık görevini üstlenirler. Diakonların statüsü kiliseden kiliseye değişiklik gösterir. Bazı kiliselerde diakonluk sürekli bir görev olarak görülüp bu göreve atamalar yapılırken bazı kiliselerde ise diakonluğun rahipliğe hazırlık dönemi olduğu düşünülür.
Diakones:
Erken dönem kilise yapısında, resmî olarak belirli kilise görevlerini üstlenmiş olan kadın görevli. Bunlar hastaların bakımı işleri ve kadınların vaftizi gibi hizmetlerle ilgilenirlerdi. Yetişkinlerin vaftizi uygulaması nadiren yapılan bir iş haline geldiğinde diakoneslîk önemini yitirdi. 11. yy'a kadar bazı yerlerde varlığını sürdürdü. 19. yy'da bu görev yeni bir yapılanmayla tekrar ortaya çıkarıldı.
Diana:
Roma'nın verimlilik, doğum ve yaban tanrıçası; Jüpiter ve Latona'nın kızı ve Phoebus'un kız kardeşi. Sonraki dönemlerde Yunan tanrıçası Artemis ile bir tutulan Diana'ya erken dönemlerde tapınma ile ilgili bazı ip uçları, Roma'nın hemen kuzeyinde yer alan bir bölgede bulunan onun tapınağıyla ilgili hikayede görülür. Diana'nın kutsal günü 13 Ağustos'tu.
Diasia:
Eski Yunan'da Atina'da şubat ya da Martta Zeus anısına kutlanan bayram.
Diaspora:
(Sürgün, dağılma) Yahudilerin genellikle tutsaklık, sürgün ve bazen de seyahat ve benzeri nedenlerle Filistin bölgesinden ayrılarak başka bölgelerde yaşamaya başlamaları. Diaspora, MÖ 721'de israil krallığının ve Samarya’nın Asurlularca yerle bir edilmesiyle başlarsa da asıl diaspora MÖ 586'da Babil kralı II. Nabukadnezzar'ın Yahuda'yı ve Kudüs'ü yakıp yıkmasıyla oluşur. Pek çok Yahudi, Babil egemenliğindeki bölgelerde zorunlu ikamete tabi tutulur. Buna Birinci Diaspora adı verilir. MS 70'de Kudüs ve civarındaki bölgelerin Romalı Titus tarafından yerle bir edilmesiyle ise ikinci ya da Büyük Diaspora başlar. Bu dönem ve sonrasında birçok Yahudi Roma, Mısır ve diğer ülkelere göç ederler. Yahudi diasporası dışında herhangi bir yerde azınlık olarak yaşayan diğer din mensupları da diaspora oluştururlar.
Yunancada “Dağılma”, İbranicede “Sürgün” anlamına gelmektedir. Bu kelime en çok Babil esareti ile birlikte Yahudiler için kullanılmıştır. Yahudilerin M.Ö. 586 yılında Babile sürgüne gönderilmeleri, Yahudi tarihinde çok önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Daha sonraki dönemlerde, İsrail toprakları dışında yaşamak zorunda kalan Yahudiler için de “sürgündeki” Yahudiler denmiştir.
Filistin toprakları dışında Yahudilerin yaşaması, Yahudi dinine göre doğru değildir. Çünkü filistin bölgesi, onlara göre, Tanrı Yehova'nın Yahudilere bahşettiği bir ülkedir. Bu ülkenin Yahudiler için kutsal bir anlamı vardır. Yahudiler, tarih boyunca Filistin'e dönmek ümidi ile yaşamışlardır. Siyonizm bu ümitten doğmuş, Yahudi milliyetçiliğini beslemiştir. Bu ümit, siyonizmle birlikte Filistinde bir Yahudi devleti kurma idealiyle bütünleşmiştir.
Tarihte birçok defa Yahudiler için Diaspora gerçekleşmiştir. İlk Diaspora M.Ö. 586'da Babil sürgünü ile olmuştur. İkinci önemli Diaspora M.S.70 yılında Kudüs'ün tahribi ile olmuştur. Bu dönemde çok sayıda Yahudi Filistin dışına sürgün edilmiştir. Üçüncü Diaspora hareketi, M.S. 130 yılında Simeon Bar Kochba isyanı ile başlamıştır.
Bu tarihten sonra, Yahudileri Diasporada daha çok görüyoruz. Bütün dünyaya dağılan Yahudiler, hem Avrupa'da, hem de İslâm âleminde Diaspora hayatı yaşamaya devam etmiştir. Avrupa'da ve İslâm dünyasında yaşayan Yahudileri Aşkenazi ve Sefarad Yahudileri diye ikiye ayırmak mümkündür. Avrupa Yahudilerine Aşkenazi İslâm dünyası Yahudilerine Sefarad Yahudileri denmiştir. İspanya Yahudileride Sefarad Yahudiliğinin içinde yer almışlardır. Zaten sefarad kelimesi “İspanyalı” anlamına gelmektedir. Aşkenazi kelimeside “Almanyalı” anlamına gelmektedir. Bunun için, Almanya ve Rusya ve Polonya Yahudileri Aşkenazi Yahudileri olarak isimlendirilmişlerdir.
Bugün de dünyada kendilerini Diaspora'da hisseden Yahudi grupları vardır. Bu Yahudi gruplarının birçoğu 1948 yılında İsrail'de kurulan “İsrail Devleti” ile bütünleşmişlerdir. Ancak hâlâ, sürgünde olmayı Tanrının bir iradesi olarak gören Yahudi dini grupları da vardır. Bugün dünyada 14 milyon 500 bin Yahudi olduğu tahmin edilmektedir. Bu Yahudi nüfusunun 3 milyondan fazlası İsrail'de, 6 milyon kadarı Amerika'da, 2 milyon'dan fazlası Rusya'da yaşamaktadır. Son yıllarda Rusya'dan ve Habeşistan'dan İsrail'e birçok Yahudi göç etmiştir. Yahudiler dünyanın neresinde olursa olsun, İsrail devletine destek vermektedirler.
Dictynna (Britomartis):
Balıkçı ağlarını bulduğuna İnanılan eski doğu Girit tanrıçası.
Didakhe:
Yunanca. “öğreti”. “Oniki Havarinin Öğretisi” veya “Havariler Öğretisi” olarak da bilinen ve Hıristiyanlığın erken dönemlerine ait olan bir kilise kuralı. Bilim adamlarınca Suriye bölgesine ait olduğu kabul edilen ve tarih olarak genellikle 2. yy'a kadar götürülen bu öğreti, erken dönem Hıristiyan cemaatı hakkında da ışık tutucu bir niteliğe sahiptir.
Didaskalia:
Kültler, örfler ve adetler hakkında çeşitli hükümleri içeren ve “Havariler Kanunu” da denen 4. yy'dan kalma erken dönem bir kilise bildirisi.
Didymos:
İsa ve havari Thomas'ın bir öğrencisinin lakabı.
Dietrıch Bonhoffer:
Alman İlâhiyatçısı ve papazı olan Bonhoffer, 4 Şubat 1906'da Breslau'da doğmuştur. Psikiyatrist olan babası, ailesiyle birlikte 1912 yılında Berlin'e yerleşmiştir. Bonhoffer, 21 yaşında “La Communion des Saints” adlı başarılı bir doktora tezi hazırlamıştır. O, Liberal Protestan ilahiyatına ve Kari Bart'hm diyalektik ilahiyatına, insanlığın geleceğini temsil eden kollektif bir şahıs olacak olan İsa-Mesih anlayışıyla muhalefet etmiştir. 1928'de Barcelone Kilisesinin papaz vekili olan Bonhoffer 1929'da Berlin Üniversitesi'ne asistan olmuştur. Heidegger felsefesinin de tesirinde kalan Bonhoffer, Amerika'da bir yıl kaldıktan sonra 1931'de Pastör olmuştur.
1933'de Hitlerin iktidara gelmesinden sonra Nazizme karşı vaazları ile öğretisi ile şifahî olsun yazılı olsun mücadeleye girişmiştir. Böylece Anti-Hitler mukavemete katılmış olan Bonhoffer öğretmek, yayın yapmak, halka konuşmak gibi bütün haklarından mahrum edilmiş ve 5 Nisan 1943'de hapsedilmiştir. Buchenwald temerküz kampında S.S.'lerin askeri mahkemesince ölüme mahkum edilmiş, Hitlerin intiharından üç hafta önce 9 Nisan 1945'de idam edilmiştir. Hapishaneden, sansasyon yaratan birkaç mektup yazmıştır. Yine o, “Dinsiz bir Hıristiyanlık” ve “Allah’sız Allah'da olan bir hayat” problemlerini ortaya atmıştır. Ona göre Allah, herşeyin Ötesinde hayatımızın merkezindedir, 39 yaşında tüm problemlerini çözemeden ölmüşse de onun tesiri durmadan büyümüştür. Onun problemleri, manevi olgunluğa ulaşmış modern insanın, vicdani problemlerine uygun düşmektedir.
Dies Irae:
Latince. “öfke günü”. Kıyameti ve haşri tasvir eden bir ortaçağ şiiri.
Digambara:
Sanskritçe. “göğe bürünmüş, çıplak”. Caynizmde mülk edinmekten kaçınan ve çıplak dolaşmayı tercih eden “Hava Giyinenler” mezhebi. Caynizmin diğer mezhebi ise Svetambaralar yani “Beyaz Giyinenler”dir.
Digambara'da çıplaklık ilkesine erkek keşişler riayet ederler; kadınlar ise giyim kuralına uyarlar. Bakınız: Caynizm.
Dike:
Eski Yunan adalet tanrıçası.
Dikilitaş:
Mısır tarihinde tapınakların girişlerinin iki tarafına dikilen, genellikle tek bir taştan, kare kesitli, yükseldikçe daralarak tepesi pramit şeklinde biten taşlara verilen isimdir. Dikili taşlar, granitten yontulur ve dört yüzüne Güneş Tanrısını öven veya Firavunların hayatlarında ki önemli olayları yansıtan hiyeroglifler bulunur. Günümüze kadar gelen en eski dikili taşın, M.Ö. 19714928 yıllarına ait olduğu bilinmektedir. Bu taş, Heliopolis'te bulunmaktadır. M.Ö. 1525-1512 yıllarında I. Tutmasis’in Karnak'ta diktirdiği taş, 24 metre yüksekliğinde bir çift dikilitaş, kenarları 1.8 metre uzunluğunda kare bir tabana oturmakta ve 143 ton gelmektedir. Mısır’ın çevresinde bulunan Kenanlılar ve Fenikeliler de kültürlerine dikili taşı sokmuşlardır. Roma İmparatorlukları Mısır ve çevresinden birçok dikilitaşı Romaya götürmüşlerdir. Bugün, Son Giovanni Laterano kilisesi önündeki meydandaki bulunan dikili taş, M.Ö. IV. yüzyılda Karnak'ta diktirilen taştır. Yine dünyanın birçok şehrinde Mısır dikili taşlarına rastlanmaktadır. Bunlardan biri Newyork'ta Centrol park'da, diğeri Londra'da Thames kıyısında ve üçüncüsü de İstanbul'da Sultanahmet meydanında bulunmaktadır. Bu taş, 390 yılında I. Theodos zamanında Mısır'dan getirilerek bugünkü bulunduğu yere dikilmiştir. Dikilitaşların yapılması, üzerlerine yazıların yazılması, Mısır medeniyetinin gelişim seviyesini göstermektedir.
Diksha:
Eski Hindistan'da adak törenlerinden önce yapılan kutsama ayini. Günümüzde ise bu terim tarikata kabul töreni için kulanılır.
Dilenci Keşişlik:
Hıristiyanlıkta hiçbir mülkiyet edinmeme ve mutlak fakirlik prensibine bağlı olan manastır yaşamı. Franziskan, Dominikan ve Karmeli tarikatı gibi akımlarda dünyaya sırt çevirme ve fakirlik adağında bulunmayı benimseyen keşişler, zorunlu ihtiyaçlarını dilenerek karşılarlar. Benzer durum Budizm gibi diğer dinlerde de vardır.
Dilthey, Wilhelm (1833-1911):
Meşhur Alman filozofudur. Reform kilisesine bağlı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İlahiyat tahsili yapmıştır. Hıristiyanlığın ilk yılları üzerinde çalışmıştır. 1864'de Berlin'de doktorasını tamamlayarak, 1866'da Basel üniversitesine öğretim üyesi olmuştur. Daha sonra Berlin üniversitesine geçmiş ve hayatının sonuna kadar burada kalmıştır. Dilthey, Psikoloji kökenli bilimlerin felsefi temellerini atmaya çalışmıştır. Tarihsel bilimlerin, doğa bilimlerinin metodolojisine karşı koyma eğilimine Dilthey, sosyal bilimlerin yorumlayıcı bilim olma özelliğini belirterek cevap vermiştir. Dilthey, ferdi yalnız olarak değil, çevresiyle birlikte değerlendirmiştir. Dilthey, insanın özünü sadece içe bakışla anlamanın mümkün olamayacağını, bütün tarihi bilmekle mümkün olacağını söylemektedir.
Dimitrios I:
1914'de İstanbul'da doğmuştur. Rum Ortodoks kilisesi'nin 269. patriğidir. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra, 1931'de Heybeliada Rum papaz okuluna girerek 1937'de buradan mezun olmuştur. Bir süre rahip olarak metropolitliklerde çalışmıştır. 1945-1950 yıllarında Tahran Ortodoks cemaatinin rahipliğini yapmıştır. Daha sonra Türkiye'ye dönerek, Feriköy cemaatinin din adamlığı hizmetinde bulunmuştur. 1969'da piskopos olmuştur. 1972'de Gökçeada ve Bozcaada metropolitliğine atanmıştır. 16 Temmuz 1972'de Fener Rum patrikhanesi konsili, I. Athanagros'un yerine I. Dimitrios'u patrik olarak seçmiştir. İstanbul patriği olduktan sonra I. Athanagros'un yolundan giderek, Ortodoks kiliselerini birleştirmeye gayret sarfetmiştir. Ortodoks konsil hazırlıklarına girişmiştir. Bunun için, Cenevre'de üç konsil toplamıştır. Fener Rum Ortodoks patriği olarak, aktif bir görev yapmıştır. Patrikhaneyi onun döneminde birçok yabancı din lideri ziyaret etmiştir. Roma II. Vatikan konsüinin başlattığı kiliseler arası diyalogu geliştirmiş, bunun için, ortak ilahiyat komisyonu kurulmasına katkı sağlamıştır. I. Dimitrios, Fener Rum Ortodoks kilisesine büyük bir canlılık kazandırmıştır. Yurt dışına iade ziyaretleri yapmıştır.
Din:
Arapça. “yol, hukuk, hesap günü, yaşam biçimi”
1- Yaygın anlamda inanç sisteminde kutsala, metafizik değerlere veya tanrı fikrine yer veren ve inananlar bir yaşam biçimi öngören sistem. Dinler tanrı düşüncelerine, yapılarına, yayıldıkları alanlara, kurucularına ve diğer çeşitli özelliklerine göre tasnif edilirler.
2- Kur'an'da ise din terimi kanun, hüküm ve hesap günü gibi anlamlarda da kullanılmakla birlikte, asıl itibarıyla İnsanın tercih ettiği yaşam biçimi veya hayat tarzını ifade eder. Bu doğrultuda Kur'an'a göre din, insanın zihinsel fonksiyonlarını (inanç ve düşüncelerini), tavır ve davranışlarını (ibadet) ve toplumsal yapılarını (cemaat) belirleyen bir sistemdir. Bu doğrultuda yapısında tanrı fikrine yer versin ya da vermesin, metafizik değerlere sahip olsun ya da olmasın insanın düşüncelerini ve hayat tarzını belirleyen her sistem bir dindir. Kur'an, insanlar için temelde iki dinin varlığından bahseder. Bunlardan ilki Allah'ın insanlar için seçtiği ve öngördüğü din olan İslam ya da Allah'ın dinidir; diğeri ise islamın dışındaki din veya dinlerdir. Kur'an'da ancak Allah'ın dini olan İslam'ın insanları doğru yola ve kurtuluşa kavuşturacak din ya da hayat tarzı olduğu, İslamın dışında seçilen hayat tarzlarının ise Allah tarafından kabul edilmediği vurgulanır. [17]
Din kelimesinin lâtince Religare ve Religio kelimelerinden geldiği söylenmektedir. Buna göre birinci kelime “bağlamak” ikincisi ise “ibadet” anlamına gelmektedir. Böylece din, Tanrıya yapılan ibadet anlamını taşımaktadır. Bir taraftan din, dünyanın başlangıcı ve sonu üzerindeki hakikati araştırmaya yönelirken; diğer yandan bir inançlar bütünü, bir heyecan ve aşk ihtiyacıdır. O kutsalın bir ifadesidir. Yine o, ferdi ve sosyal erkanın kurumsal bir teşkilatlanmasidır. Bazan tabii din tabiri kullanılmıştır. Böyle bir din, insan kalbinin tabiatına ve tabii bir ahlaka bağlılığı İhtiva etmektedir. Fakat genelde zaman ve mekan yönünden farklı milletlerin dinlerinden bahsedilmiştir. Bu dinler, tarihi, coğrafi, sosyal bir kadronun içinde yer almışlar ve özel görünümlerini muhafaza etmişlerdir.
İşte “Dinler Tarihî” Kutsal mefhumunun önündeki insan davranışının esasını bulup ortaya çıkarmaya yönelmiş bir bilim dalıdır.
Arkaik dinlerden neler biliyoruz? Mitolojilerden ve aktüel ilkel kabilelerden neler elde edebiliriz? İlkel kabile dinleri, mana, tabu, totem mefhumlarına dayanmaktadır. Fakat bütün dinlerde bir yüce Tanrı mefhumuna da rastlanmaktadır. İlkel kabile dinlerinde, verimlilik, av, güneş, hayvan kültleri merasimlerine rastlanmaktadır. İşte mitoloji, bunlardan bir gelişme elde ederek mahalli görünümler kazanmaktadır.
Birtakım büyük kurucular, teorisyenler, bazı inançlar ortaya koymuşlar ve böylece de birtakım dinlerin kurucuları olmuşlardır. Zerdüşt, Mani, Buda bunlardandır. Bazı dinlerde çok yavaş bir gelişme ile belirgin hale gelmişlerdir. İşte Hinduizm, Mahayana Budizmi böyle kendini göstermiştir.
Vahye dayanan dinler “Kitabî Dinleri” meydana getirmişlerdir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet bunlardandır. Din ilimlerinin tarihi, Herodote'a kadar çıkarılmaktadır. Din ilimleri, muhtelif dini davranışlar ilmidir. Bu davranışları, etnologlar sosyologlar, filozoflar, arkeologlar ve ilâhiyatçılar incelemektedirler. Din ilimleri konusunda Frazer’in, Max Muller’in, Schmidt’ın ve Durkheim’in çalışmaları XX. yüzyılın başında otorite olarak kabul ediliyordu. Fakat daha sonra bu bilgilerin tezleri, bilimsel metodlarla çürütülmüşlerdir.
Bugün Dinler Tarihi, belirli metodlar benimsemiş bir ilim dalıdır. Din kelimesi üzerinde Batıdaki gelişmeleri kısmen gösterdikten sonra, Arap dilinde de Din kelimesi üzerinde söylenen bazı açıklamaları burada belirtmekte yarar vardır. “Din” kelimesinin Arâmi, İbrani bir kökten geldiğini söyleyenler olduğu gibi, onun Arapça bir kelime olduğunu söyleyenler de vardır. Din, çoğulu Edyân olan bu kelimenin, ceza, mükafat, hesap, hüküm günü, boyun eğme, âdet, şeriat gibi anlamlara geldiği belirtilmiştir. Buna göre Din kelimesi Arapçada şu anlamları ifade etmektedir:
1- Fatiha süresindeki “Maliki Yevmi'd-Din”. “Din günün sahibi”. Burada Din kelimesi, ceza ve hesap anlamında kullanılmıştır.
2- Bakara süresinin 132. ayetinde şöyle buyurulmuştur. “İnnallahestafa lekumu'd-Din”. Allah sizin için Din seçti.” Buradaki Din kelimesi, şeriat, taat, ibadet anlamını ifade etmektedir.
3- Nahl süresinin 52. Ayetinde “Ve lehu Mafi's-Semavati ve'l-Ard. Ve lehu'd Dinu Vâsiba” buyrulmuştur. Yani, “Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah’ındır.” “Din, daima onundur”. Burada Din kelimesi, hâkimiyet, itaat anlamında kullanılmıştır.
Netice olarak diyebiliriz ki Kur'an-ı Kerim'de Din kelimesiyle, Allah'a boyun eğme, Allah’ın emirlerine uyma onun gönderdiği şeriata tabi olma anlamlan belirtilmiştir. Böylece din kelimesi, Allah'a teslimiyet anlamını İfade ederek batı literatüründeki dinin anlamı ile yakınlık arzetmektedir. Çünkü Batı literatüründe de din, inanılan kutsal varlığa karşı gösterilen saygı ve tazimi ifade etmektedir. İslam'a göre Hak din, sadece islâm dinidir. Allah’ın yanında makbul olan dinde sadece islâmdır. Teorik plânda islâmın koyduğu ilke budur. Ancak, İslâm diğer din mensuplarına karşı daima toleranslı davranmıştır. İslâm dininin diğer din mensuplarına karşı tavrını şu iki ayet-i kerime tayin etmektedir: “Dinde zorlama yoktur.”[18]; “Sizin dininiz size, benimki de bana” [19]Bunun için İslâmiyet, hiçbir millete dininden dönmesi için baskı yapılmasına izin vermemiştir.
Dinamizm:
Tabiatta olağanüstü bir güç bulunduğu inancına dayalı doktrin. Buna göre tabiata hayat veren şey, yine tabiatın içinde yer alan soyut bir güçtür. Bu esrarlı gücün Malenezya dilindeki adı Mana'dır. Amerikan yerli kabilesi Algonkİnîer buna Manitu, Siouxlar ise Wakanda adını verirler. Canlı ve cansız bütün varlıklarda var olduğu kabul edilen bu gizil güce Fransız Arnold van Gennep dinamizm adını vermiştir.
Dindarlık:
Kişinin herhangi bir dinsel yapıya bağlılığını ifade etmesi; dinin sübjektif ifadesi.
Din Dersi (Cathéchisme):
Öğretilen şey anlamına gelen Yunanca Katek-hismos kelimesinden gelmektedir. Çoğu defa Catechisme, soru ve cevap şeklinde iman ve ahlak ilkelerinin sistematik ve plânlı öğretimidir. İlk Hıristiyan din kitapları, vaftiz adaylarını eğitmek için; 350 yılında Kudüs piskoposu Aziz Cyrille tarafından sorulu cevaplı kısa dersler halinde, “Catecheses” adı altında kaleme alınmıştır. Trente Konsili'nde kendi ismini taşıyan bir Hıristiyan din kitabında Hıristiyan doktrininin özetlenmesine izin verilmiş ve 1566'da neşredilmiştir. Bu eser, Aziz Charles Borromee'nin (1538-1597) başkanlık ettiği ve Aziz Pierre Canisius'un (1521-1597) bilfiil iştirak ettiği bir komisyon tarafından hazırlanmıştır. Daha sonra, Hıristiyan din kitapları çoğalmıştır. Hemen hemen her piskoposluk için bir din dersi kitabı vardır. Çağdaş insana, Katolik imanını öğretmek için 9 ekim 1966'da neşredilmiş olan; “Hollandalılara Din Dersi” kitabı ve “Hollandalılar Din dersi dosyası”, Paris, 1969 isimli kitaplar büyük yankılar uyandırmış ve çok sert tartışmalara neden olmuştur. Bugün, katolik, ortodoks, protestan ve Anglikan kiliseleri “Din Dersi” kitapları konusunda geniş ve ciddi programlar ve planlar yapmaktadırlar. Aslında gençliğe “Din Dersi” verme konusu, bütün dinlerin temel proplemi olarak görülmektedir.
Dindymene:
Tanrıça Kybele’nin lakabı. Tanrıçaya, Frigya'da Sakarya nehri ağzındaki Murat (Dindymos) Dağı'nda tazim edilmesinden dolayı bu isim verilmiştir.
Dingir:
Sümercede tanrısal olanla ilgili olarak kullanılan ve aynı zamanda “gök” anlamına da gelen bir terim.
Dinî Etnoloji:
Dini Etnoloji, milletleri dini inançları ve ibadetleri açısından inceleyen bir disiplindir. İnançlar ve kültler oldukça çoktur. Bunlar arasında ilkel kabilelerden beri, büyüyü, mitolojiyi, dini erkanları, tabuyu, manayı ve sihirbazlığı sayabiliriz. Bu konuda araştırma yapanlar arasında belli bir görüş birliğide yoktur. Kültürdeki global karakter ve nisbeten tutarlılık, dini etnolojiyi, etnolojinin diğer yönlerinden ayırmaya imkan vermemektedir. Din, sosyal hayatın bütün bölümlerine bağlıdır. Bunun için din, ekonomik, politik, hukuki hayatı şekillendirmektedir.
Etnik kültürün dini veçhesi, özel vasıtalar sayesinde incelenmiştir. Bunun için bütün büyük etnologlar, etnik dinleri incelemişlerdir. Bunlar uzun zaman, bugün terkedilmiş olan dinin menşei üzerinde araştırma yapmışlardır.
Dinin kaynağı hakkında böylece çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Dinin kaynağı hakkındaki bu teorileri psikolojik ve sosyolojik olmak üzere iki kategoride inceleyebiliriz: Psikolojik teoriler, tabiat mitolojisi teorilerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Tanrılar, kişiselleştirilmiş tabiat fenomenlerinden ibarettir. Bu okulun belli başlı temsilcisi M. Müller'dir (1882). Ona göre insan bilgisi, anlamlardan gelmektedir. Gök gibi bazı dokunulmaz şeyler, insana sonsuzluk fikri vermektedir. Daha sonra E.B. Tylor gelmektedir. 1871'de yayınladığı “Primitive Culture”de Animisme mefhumu üzerinde durmaktadır. Tylor'a göre rüya tecrübesi, insanda ruh fikrinin doğmasını sağlamıştır. İlkel insan, ölen birini rüyasında gördüğünde, vücuddan ayrı maddi olmayan bir hayatın varlığına inanmıştır. Yine Tylor'a göre bazı varlıklarda, insanlannkine benzer bir ruha sahiptirler. Tylor'un hedefi özellikle ilkel dinin, mantık üzerine oturduğunu isbat etmekti.
J. Frazer ise, Tylor'un teorilerini yeniden ele alarak Altın Dal'da (1890) ona bir nevi “üç hal kanunu” İlave etmiştir. Buna göre insanlık üç dönem tanımıştır: Büyü, Din ve İlim. Büyü ile ilim birbirlerine benzemektedir. Çünkü her ikisi de kanunlara bağlıdırlar. (Büyünün kanunları hatalı, ilmin kanunları doğrudur.) Din ise, ruhların kaprisine teslim edilmiş bir dünyayı temsil etmektedir.
Sosyolojik teori taraftarları, psikolojik teori taraftarlarının fikirlerini kabul etmemektedirler. Bu teorinin babası E. Durkheim'dir, Ona göre din, sosyal bir olaydır. Durkheim'e göre en ilkel din, Totemizm'dir. Durkheim, bu konudaki görüşünü “Les Formes Elementaires de la vie Religieuse”, (1912) adlı eserinde açıklamaktadır. Ona göre Dinin özü, dünyanın kutsal ve kutsal dışı feomenlere ayrılmasında yatmaktadır. Buna göre dinin özü Allah inananda değildir. Çünkü Allah'ı tanımayan dinler de vardır. Durkheim'e göre din, oldukça sürekli ve derin bir tecrübedir. Durkheim'e göre bu, Tanrı değil cemiyettir. Yine ona göre cemiyet bizatihi kutsaldır. Totemizmle bir grup insan, kendilerini bir bitkiye veya hayvana bağlayarak aynileştirmişlerdir. Totemizm, fertlerin, topluluklarına yaptıkları bir İbadettir. Bu fertlerin üstündeki bir gücü tanıma olayıdır. Bu güç müteal bir güçtür. Totemizm törenlerinde her fert, grup gücüne iştirak etmektedir. Dinin kökeni konusunda geliştirilen bir diğer fikir de Mana fikridir. Bu fikir mana'nın, dinin ve büyünün müşterek kaynağı olduğu tezini ileri sürmektedir. Mana fikri, Hubert ve Mauss tarafından takdim edilmiştir. Mana, eşyanın içinde olduğu kabul edilen güçtür. R. Otto tarafından ileri sürülen diğer bir fikir de “Numineux” fikridir. Numineux özel ve orjinal bir duygudur. Otto'ya göre, kutsal mefhumu bu duygunun sonucu olmaktadır. Wilhem Schimidt'e göre ise bu “orjinal duygu” monoteist tabiatlıdır, Ancak daha sonra büyüde bu monoteizm gerilemiştir.
Bugün ise artık “Dinlerin evrensel tekamülü” kanunu üzerindeki araştırmalar terkedilmiştir. Bugün dinlerin tekamülünden çok, dini fenomenler ve dinlerin tasnifi üzerinde durulmaktadır. Diğer yandan Din ve Büyünün biri-birinden ayrı ve fakat biribirini tamamlayan iki fenomen olduğu düşünülmüştür. 70’li yıllarda R. Girard (1974-1982) Din ile kültürün müşterek kaynağı üzerinde orjinal bir hipotez ileri sürmüştür. Ona göre, insanlık, şiddet problemini kutsalla çözmüştür. Başkasının sahip olduğu şeye sahip olma arzusunun meydana getirdiği “Benzeşme rekabeti, şiddetten sorumlu olarak telâkki edilen bir kurbanı belirlemeye sevketmiştir”. Böylece kurban, barışın en büyük kaynağı olarak yüceltilmiştir. İşte R. Girard'a göre kutsal, böylece doğmuştur. Edebi eserlerin analizine ve etnolojik çalışmalara dayanan bu hipotez, R. Girard tarafından Kitab-ı Mukaddes yorumuna tatbik edilmiştir. Bunun için o, Kitab-ı Mukaddesin, insanlığı birbirleriyle tamamen radikal ilişkiler kurmak için, kurbanın kurumsallaşmış şiddetinden çıkmaya davet ettiğini göstemıeye yönelmiştir.
Yine aynı yıllarda c. Levi-Straussda dinle doğrudan ilgilenmese de, mitolojinin tanınmasına önemli katkılar sağlamıştır. Ona göre her mitoloji, “paketler ilişkisinden” meydana gelmektedir.
Din Felsefesi:
Bu tabir, ülkelere ve yazarlara göre değişen farklı gerçekleri ihtiva etmektedir. Oxford'da 1978 yılında yapılan Birinci Din Felsefesi kongresi, bu alandaki araştırmalarda birliğin olmadığına tanık olmuştur. Bu başlık altında din konusunda yapılan yayınlar, psikoloji, sosyoloji, mukayeseli incelemeler ve dinler ilahiyatı gibi uzmanlaşmış alanlara girmemektedir. Bu ise, bu alanda tam bir sınırsızlığın olduğunu göstermektedir. En geniş anlamda din felsefesi, din konusunda herçeşit akılcı düşünceyi ihtiva etmektedir. Din felsefesi, felsefenin özel bir alanı mıdır? Dinin ele almış tarzında olduğu kadar, tarifinde de farklılıklar görülmektedir. Şayet, din felsefesi olduğunu iddia eden araştırmaların bütününü doğru kabul etmek istersek şu tarifi benimsememiz gerekecektir. Dinin mümkün olma şartları ve din konusunda sadece akim yardımı ile sürdürülen bir düşünme.
1- Dini Felsefe Ve Din Felsefesi: Yeni yapılan çalışmalar ışığında bu konuda çift bir yönlendirme görülmektedir. Biri felsefe üzerinde ısrar etmekte, öteki din üzerinde israr etmektedir. Felsefe kutbundan hareket edenler, dine, aklın bir iç anı olarak yaklaşmaktadır. Bunlar, dini bir âpriori'yi veya özel bir duyguyu zaruri görmeksizin bizzat akılda, dinin aracılığını ve temelini görmek istemektedirler. Onlara göre aklın, varlığa radikal şekilde açılması, onu zarurî olarak beşer varlığının transsandant boyutunun ifadesi olarak dine götürmektedir. Bunun için M. Blondel şöyle yazmaktadır: “Bir dinin beklenişi, tabiidir”. Bu din bekleme, tabii bir dinin oluşumu ile sonuçlansın veya Hıristiyanlık gibi pozitif bir dinin doğuşu ile sonuçlansın; Din, insanı, bizzat özünün hakikatına sahip olmaya götürmektedir. Böylece din, bizzat insanın kendi üzerinde elde ettiği bilgide eşsiz bir yer işgal etmektedir. Din'e bu şekildeki yaklaşım, apolojetik bir ithamla damgalanması nedeniyle “Din felsefesinden” ziyade, “Dini felsefe” olarak kabul edilmiştir.
Din felsefesinde ikinci yönlendirme olan Dinden hareket edenler, dinin bağımsızlığından vazgeçmeksizin, aklın bir düşünmeye dinden bağımsız açılamayacağını belirtmektedirler. Burada dinin ne yapmacık şekilde doğması ne de dini bekleyişlerin tarihe serpilmesi veya insana yazılması söz konusu değildir. Burada söz konusu olan, akim tenkitlerinin gerekliliğinin görülmesi ve yaşanmış anlamların tasvibidir.
Hegel, Maddecilerin öncüsü kabul edilir. Onun için din, anlatımlardan biridir. Onlarla insan, kendine konuşur ve kavramın liyakatine yükselme felsefesine ait olur. Böylece Hegel tarafından verilen ilk itiş, Schleiermacher ve Schelling tarafmdanda geliştirilmiştir. Yine din felsefesi, P. Ricoeur Ve H. Dumery'de de farklı şekilde bulunmaktadır. H. Dumory de pozitif din, aklî tenkide boyun eğmektedir. Yani, dogmatizmden bağımsız bir tenkid. Oysa ilâhiyatçılar, dinde olan bu dogmatizme boyun eğmektedirler. Öyleyse, din filozofları, din icad etmiyorlar. Filozofik olan şeyleri değerlendiriyorlar.
2. Din Felsefesindeki Temayüller:
1. Birinci temayül, dini, akıl adına tasfiye ile sonuçlanıyor. Bunlara göre akıl tek başına hakikata sahip olmakta ve başkasını hayal âlemi olarak kabul etmektedir. Bu durumda din, Tanrı vahyi değil; insan tasavvurudur. Bu durumda Alain, “Din, tabii bir şeydir.” Diyebilmektedir. Marx'da, Freud'da ve Nietzsche'de de dîni açıklama prensibi, daima aynı olmuştur. Bunlara göre Tanrıda, insandan başka birşey yoktur. Bunun için insan-Tanrı bölünmesi, orjinal değildir. Tarihi, sosyolojik ve psikolojik beşeri realitelerden Tanrının doğuşunu çıkarmak ve Antropolojide ilahiyatı eritmek, bunlara göre mümkündür. Şüphesiz bu bir nevi redüksiyonizmdir. Yani teke indirgemedir. Bu reduksiyonizm, dinin bütün transandant seviyesini inkar etmekte ve dini gayenin özelliğini yakalamaya imkan vermemektedir
2- İkinci temayül, İnsanların icra ettikleri din felsefesidir. Bunlara göre, aklı, dine dahil etmek ve filozof olarak kalmak mümkündür. Bu temayüldeki filozoflar arasında M. Blondel'i, P. Tillich'i, P. Ricoeur'i sayabiliriz. Bunların stratejileri farklı da olsa hedefleri aynıdır. Hepsi akılladin arasındaki dayanışmayı göstermek istemektedirler. Meselâ, aksiyonun analizi M. Blondel'i, Hıristiyanlığın eşiğine götürmektedir. Aynı şekilde P. Tillich'de existansiyelin analizi, insanın kendi varlığı üzerindeki sorduğu soruları gösterebilmektedir. Din filozofunun işi, bu sorularla Hıristiyan vahyinin getirdiği cevaplar arasındaki “Bağlantıyı” göstermektir. Böyle bir çalışma ise, ilâhiyatçının çalışmasından bağımsız olmak istemektedir. Çünkü ilâhiyatçı aklı, imanın içinde kullanmaktadır.
3- Üçüncü temayül, pozitif din alanında bulunmaktadır. Bu durum daha çok Kant'ta görülmektedir. Burada Kant'a iyi görünen, dinin olma şartlarını a priori olarak tarif etmekten ibaret olan yöntemdir. Gerçekten Kant kendine “Dini alana ulaşabilen basit akıl nedir?” sorusunu sormaz. O, Hıristiyanlığın makul karakterini yargılamaya da hakkı olduğunu bilir. Kant'a göre din, aklın yargılamasına boyun eğerse, gözden düşmekten kurtulabilir. Çünkü ona göre içinde yaşanılan asır, tenkid asrıdır. Böylece Kant, kendiliğinden imanla yaşanıldığı gibi dini alma yerine, filozofik ölçü üzerine bir din kurmuştur. Bu fiîozofik din, yaşayan her dinin ölçüsü olmuştur.
Dinî Hürriyet:
1948'de yayınlanan insan hakları evrensel beyannamesinin on sekizinci maddesinde ortaya konulan temel prensibi Helsinki Konferansı, aşağıdaki şekilde yeniden benimsemiştir: “Her insan, din, vicdan ve düşünce hürriyetine sahiptir. Bu hak, dinini ve inançlarını insanın ferdi olarak veya cemaat olarak, özel olarak veya grup olarak gösterme hürriyetini ihtiva etmektedir”. Aynı zamanda bu, öğrenme, yaşama, ibadet etme hürriyeti de demektir. Yine Onu, ebeveynlere, kendi kanaatlerine uygun olarak çocuklarına din eğitimi, ahlâk eğitimi verme haklarının olduğunu kabul etmiştir. Yine Konsey, bir vatandaşa dini kanaatleri için peşin yargılı davranmayı da yasaklamıştır. Bir devlette, ateizmin elinin sivil hukuk üzerinde olması kabul edilemez. Yine prensip itibariyle inananların müsamahalı karşılanması veya ikinci sınıf vatandaş olarak muamele görmeleri de doğru değildir. Çünkü ateizm, dini hürriyete karşı bir kavramdır.
Papa II. Jean-Paul, ilk papalık genelgesinde (Redemptor-Hominis) devlet adamlarına, bütün dünyadaki yöneticilere dini hürriyet konusunda bir çağrıda bulunmuştur. Ancak Rus Anayasası’nın 52. Maddesi 1977'de şöyle diyordu: “Rus vatandaşlarının vicdan hürriyeti garanti altındadır, yani herkesin bir dini ikrar etmek veya etmemek hakkı vardır. Yine bir dini kültü yapmak veya ateizm propagandasına girişmek hakkı vardır”. Aynı şeyler, Çin Anayasasında da vardır.
Gerçi Stalin döneminin Anayasasının 124. maddesine göre, 1977 anayasasının maddesi, biraz daha ileride görülmektedir. Çünkü bu anayasa, bir dini kabule imkan vermektedir. Oysa 124. madde böyle birşeye imkan vermiyordu. Yalnız 1977/52. madde ateizm propagandasına izin vermekte, dindarlara dini kanaatlerini açıkça savunma hakkı ise vermemektedir.
Pratikte dini hürriyet, kiliselerdeki kült hürriyetine indirgenmiş bulunmaktadır. Yani kiliseler, İncili vaaz etme yetkisine sahip değillerdir. Yine kiliseler, kilise dışında komşuya karşı hayır yapma faaliyetini icra edememektedir. Diğer yandan kült hürriyeti ve kilise bünyesinde Tanrısal hizmet hürriyeti, oldukça sınırlıdır. Meselâ, Sovyetler Birliği'nde 23 Haziran 1975'de Sovyet Presidiumu, dini yardım teşkilatlarına baskı getirmiştir. Buna göre, dini bir cemaat, yardım sandıkları kuramaz, çocuklar ve kadınlar için özel toplantılar organize edemez, ibadet ve başka amaçlarla ilgili toplantı da yapamaz. Kutsal kitaplar sadece kiliselerde muhafaza edilmelidir. Sosyalist devletlerin birçoğunda kiliselerin iç problemleri için son sözü, resmi bürolar söylemekteydi. Ancak Rusya'nın dağılmasından sonra Doğu Avrupa'daki ve Rusya'daki durum tamamen değişmiştir. Şimdi bu bölgelerde de kiliseler demokratikleşmeye geçişin hürriyetini yaşamaktadırlar.
1918'de Lenin yayınladığı bir kararda dinin, “Vatandaşın özel işi” olduğunu ilân etmişti. Daha sonraki dönemlerde komünist Rusya, din hürriyetini vatandaşa bile vermemiş, devletin din karşısında ilgisiz kalamayacağını ve dini peşin hükümlerden insanları kurtarmakla ilgileneceğini bildirmiştir.
Katolik kilisesi de dini hürriyet konusunda önemli adımlar atmıştır: II. Vatikan konsili, özellikle dini hürriyet üzerinde birtakım kararlar almıştır. Papa XXIII. Jean tarafından toplanan II. Vatikan konsili, 10 Aralık 1948'den beri yürürlükte olan Evrensel İnsan Haklan Beyannamesini yeniden hatırlatmıştır. II. Vatikan konsilinin yayınladığı Dini Hürriyet kararnamesi'nin hedefi, sadece Katolikler değil, bütün insanların durumuydu. II. Vatikan konsiline kadar, din hürriyetinden, kült hürriyetinden ve vicdan hürriyetinden bahsedilmişti fakat dinî hürriyetten bahsedilmemişti. XIX. yüzyıldan beri Batı kilisesinde önemli anlayış farkı kendini göstermiştir. Çünkü XVI. Gregoire’in 1832 ve 1834'de yayınladığı genelgeler ve papa IX. Pie'nin 1864'de yayınladığı Syllabus, vicdan hürriyetini basın hürriyetini kınamaktaydı. II. Vatikan konsilîni topladığı zaman papa XXIII. Jean, insan liyakatinin, devletin olduğu gibi, cemiyetin de temeli olduğunu hararetle savunmuş ve insan haklarının listesini vermiştir.
Vicdan hürriyeti konusunda en sağlam temeli, İslâmiyet atmıştır. İslâmiyet zorla din değiştirmeyi ve inançlar için baskı yapmayı kesinlikle yasak etmiştir[20]. Herkesi inancı ile başbaşa bırakmıştır.
Dinî Psikoloji:
Dini psikolojinin statüsünü belirtmek kolay değildir. Bunu iyi bir şekilde ortaya koyabilmek için böyle bir ilmin konusunu, metodlanm ve perspektiflerini açık şekilde ortaya koymak gerekecektir. Bu konuda çok farklı kanaatler ve uzlaşmaz pozisyonlar vardır. Yine de bu alanda gerçekleştirilen araştırmalardan hareket ederek, en azından kabul edilen teorik çerçevede bir sentez olmasa da, temel bir kaç eksen çizmek önemli olacaktır:
İşte o andan itibaren pozitif bir ilim olarak psikolojiden bahsedebiliriz. Her müspet ilim gibi o da, belli oranda müşahadelere, hipotezlere, kontrollere, kanunlara, açıklamalara dayanmaktadır. Dini psikoloji de diğer beşeri ilimler gibi çağdaş sistematik müşahadelere, dökümanların analizine, mülakatlara, testlere, anketlere, sorulara, tutum ölçeklerine, bazı hallerde de klinik metodlara müracaat edecektir. Burada önemli olan bu farklı tekniklerin hangi konuya uygulanamayacağını tesbittir. Diğer alanlarda olduğu gibi, bu konu, az veya çok, müşahede metod-larmııı ve müşahedecinin yer alacağı perspektiflerin istikametinde bizzat belirlenmiş olacaktır. Birinci yaklaşımda, Dini psikolojinin konusu, ferdi veya kollektif olarak kendini “Dini” olarak takdim eden davranışlar ve fenomenlerin tamamı olarak belirtilebilir. Bunlar kanaatler, inançlar, değer yargılan, tecrübeleri, tutumlar ve dini erkandır. O nisbeten doğru olsa bile bu saydıklarımız, daima şu temel soruyu açık bırakmaktadır: Psikolog şu veya bu davranışı, şu veya bu hareket tarzını dini olarak açıkladığı zaman, gerçeğin hangi düzeyine müracaat etmiş oluyor? Psikologların, etnologların ve dinler tarihçilerinin yürüttükleri birçok çalışma, dini, “bir davranışlar bütünü, bir inançlar ve duygular sistemi” olarak tarif etmeye imkan vermektedir. Bu çalışmalarda, insan üstü olarak kabul edilen varlıklarla veya bir Tanrı yahut Tanrılarla yaşanmış bir ilişki ifade edilmektedir. Psikolog, münhasıran bilimsel eser meydana getirdiğini iddia ettiği ölçüde, dinin hakikat dişiliği veya hakikat olduğu konusunda mutlak birşey söyleyemez. O, müşahadeye, tasvire ve yoruma dayanan, incelediği ve soyutlamalar yapmak zorunda olduğu çalışmasında, kanaatlerin, inançların, davranışların gerçeklik seviyelerini hesaba katmamıştır. Fakat böyle bir soyutlama mümkün müdür? Etüd ve tahlil söz konusu olduğu zaman realite yapılabilir mi?
Bazı psikologlar bu soruya oldukça basit bir cevap vermeyi düşünüyorlar. Yani dini ve dini nutukları, insani ve tabii arzuların, özlemlerin, ihtiyaçların kılık değiştirmiş ifadesinden başka birşey görmeyerek, problemi ortadan kaldırıyorlar. Bu tamamen tabii ve insani olan kılık değiştirmiş İfadeler, arzular, istekler güvenlik, inanma, teselli ve koruma ihtiyacıdır. Freud'un eserinin bazı veçheleri bu görüş tarzını açıklamaktadır. Şayet bu görüş tarzı doğru kabul edilirse; Herhangi bir “Aşkın Tanrı Terimi” hesaba katılmayacaktır. Bu durumda Tanrı, bir tasarı, bir hayal, herhangi bir gerçeği temsil etmeyen basit birşey olarak tasarlanacaktır. Böyle bir düşünüş ne kadar uyumlu görünürse görünsün, son tahlilde dini objeye karşı, negatif bir pozisyon ihtiva etmektedir. Böylece o, bilimsel sınırların ötesine geçmekte, psikolog, filozof veya metafizisyen olmakta, ilim de Sientisme dönüşmektedir.
Dini psikolojileştiren bir indirgemecilik korkusu, ilâhiyatçıların ve Mü’minlerin kuşkusunu da açıklamış oluyor. Bu kuşku, psikologların araştırmalarına insanüstü faktörleri sokmalarından korkmaya karşı verilen bir cevaptır. İşte bunlardan dolayı, başka yazarlar daha farklı bir pozisyonu benimsemiş vaziyettedirler. Dini nutuklar, ve bilimsel bilgi, birbirine karşıt değil aksine birbirini kapsamaktadır. Her ikisi de mutlak bir egemenlik iddia etmiyor. Her ikisini de harekete geçiren hakikat projesi, karşılıklı hudutları ve görüş noktalarındaki farklılıkları bilmeye onları götürmektedir. Din, kendini evrensel ilmin yerine koyamayacağı gibi, uzun ve kesintisiz araştırmadan ve tenkitten de geri kalamaz. İlim ise, öğrenme arzusuna kendini bırakıyor. Fakat tek başına onun farkına varması da zor görünüyor. Bunun için dinin de, ilmin de birbirini tamamlaması gerekli olmaktadır. Planlan ayırmak yetecektir. Fakat bu o kadar kolay değildir. Bu şartlar altında objektif olabilmek için, dini psikoİoji, bir çeşit aşkın metodolojik inhisarcılık icra edecektir. Yani Tanrı, ne müşahede edilebilen bir varlık ne de psikolojik bir prensiptir. Biyologdan veya fizikçiden daha çok psikolog, kendi kaynakları ile insan ötesi bir realiteye ulaşacak durumda değildir. O, onu ne tasdik edecek ne de inkâr edecek durumda değildir. Şayet o var ise, o, onun alıntılarının dışındadır. Fakat aynı zamanda konusuna saygılı olarak dini davranışın referansiyel karakterini devam ettirmektedir. Yani, temel bir ihtiyacın geçici tatminine indirgenmekten uzak olarak dini davranış, başkasının varlığına kendini bir açılma olarak vermektedir. Onu inkar ise bizzat dini psikolojinin konusunu bozmak olacaktır.
Tamamen kendi içine kapanmış bir psikoloji ile yetinmekten uzak bir şeküde, Dinler Tarihi, etnoloji, sosyoloji v.s. gibi ilgili disiplinlerle işbirliğine çağıran bir metod izlenmelidir. Burada psikanaliz önemli bir rol oynayacaktır. Psikanalize olan bu başvuru, çok yaygın olan bir kanaatin aksine, dini psikolojiye, beşeri tecrübenin alanını terketmemesini anlamaya imkan verecektir. Böylece, dini yönlendirmelerin pisişik hayatın içine kaydedildiğini, onların onu kültürel bir gerçek olarak empoze ettiğini kabul edebiliriz. Din sorguluyor ve psişizmin canlı güçlerine, yaratıklara ve Tanrı ile bağı olan varlığa bir girişe rehber oluyor. Bütün psişizm, içkin ve aşkın içinde olduğu gibi dine entegre olmuş bulunmaktadır.
O halde dini psikoloji, dini gidişlerin veya tutumların şu veya bu veçhesinin imtiyazlı veya ayırmaya yönelmesini koruyacaktır. Yani din, ne âni bir tecrübeye, ne bir duyguya ne de jestler ve âyinler bütünü olmaya indirgenemez. O, saf bir sosyal olay da değildir. O, bütün bunların hepsidir.
Psikolog, bu dini tutumları meydana getiren unsurların herbirini sert bir eleştiriye boyun eğmeyecek, onda uyumu veya uyumsuzluğu gösterecektir. Burada özellikle dikkat çeken bazı konulara işaret edebiliriz:
Birincisi, dini tecrübedir. Bu dinler tarihinin, din fenomenolojisinin ve psikolojinin inceleme konusu olmuştur. Bu tecrübe kelimesiyle ne kastedilmektedir? Değerlerin ve anlamların sezgisel kavranışı mı? Bir realite tarafından sorgulandığını hisseden insanın spontane hareketi mi? Bir başkasına vicdani bir bağlılık mı? İşte psikolog, varlık, evrensellik, değer, müphemlikler üzerinde kendine soru soran kişidir.
Bu sorular bir başka şeye sürüklemektedir. İnsan, niçin dindardır? Bu, yönlendirmelerin karmaşık problemi midir? Psikanalizle mücehhez psikolog, onların izafi değerlerini tanımaksızın şuursal motifleri hatırlatmakla yetinemez; o, şuur altı yönlendirmelerinin de farkına varacaktır. Bu yönlendirmeler, arzu, kaygılar, özlemler, korkulardır. İşte, psişik dinamizm olan bilinç ve bilinç altıların analizi, dinî tutumların bazı beşeri köklerini aydınlığa çıkaracaktır. Bu dini tutumun beşeri kökeni, kaçınılmaz yoksunluklara bir cevap, kişisel ve sosyal ahlâki veya fiziki sıkıntılar içinde teselli, adaietin tesis edildiği, iyilerin mükafatlandırıldığı, kötülerin cezalandırıldığı daha iyi bir dünya ümididir.
Dinler Enstitüsü:
Bu enstitü 1967 yılında Paris Katolik Enstitüsü tarafından Dinler, İlahiyat ve bilim Enstitüsü olarak Paris'te kurulmuştur. Enstitünün kurulmasında misyoner teşkilatlarının ve dış misyon şeflerinin önemli ölçüde desteği olmuştur. Roma'da II. Vatikan konsilin de kurulan “inanmayanlar sekreteryası”nın da rolü olmuştur. Daha sonra bu Enstitü, Din bilimleri ve İlahiyat Birliği ile bütünleşmiştir. Bu Enstitü, hedef olarak, Dinler, kültürler ve inançsızlık fenomeni üzerinde çalışmaya yönelmiştir. Ayrıca bu enstitüde çağdaş dini akımlar ve bu akımların Hıristiyanlıkla ilişkileride incelenmektedir. Böylece enstitü, bilimsel analiz metodu ile iman ışığındaki değerlendirmeyi açıklamak gibi çift bir hedef gütmektedir. Burada, Taoizm, Konfüçyanizm, Hinduizm, Budizm, Afrika Dinleri, İslâm, tarihi, felsefî, sosyolojik, etnolojik, filolojik ve antropolojik yönden incelenmeye alınmış
olacaktır. Diğer yandan bu büyük Dinler, bugün Ateizmle, Marksizmle, Teknik medeniyetle, Yahudi ve Hıristiyan vahyi ile ve mezhepler fenomeni ile karşı karşıya geldiği için, bilimsel yönden enstitüce değerlendirmeye alınmışlardır. Dinler İlahiyatı ve Bilim Enstitüsü kuruluşunun onuncu yılında, “Dini uyanış ve Hıristiyan mezhepleri” adı ile 1987'de bir kollekyum yapmıştır. 19S0rde aynı Enstitü, Din Bilimleri kursu açmıştır. Bu kursu, Paris Katolik Enstitüsü'ndeki Dinler Tarihi kürsüsünün yüzüncü yılı münasebetiyle açtığını duyurmuştur. Çünkü Paris Katolik Enstitüsü 1880-1896 yıllarında kurulmuştur.
Dinler İlahiyatı ve Bilimi Enstitüsü bir yüksek öğrenim enstitüsüdür. İki yıllık eğitim vermektedir. Dinler İlahiyatı ve Bilimi üzerinde uzman yetiştirmektedir.
Dinler Sosyolojisi:
Sosyolojik metodun kurucuları olan Marx, Durkheim ve Weber, sosyal felsefeden daha çok şey ifade eden bir fenomen ortaya koymuşlardır. Burada dini olayiar, sosyal hayatın en temel laboratuvan mekanizmalarından birini teşkil etmektedirler. Onların örtüsünü, fikirler, değerler, inançlar veya inanç, meşruiyet ve iktidar oluşturmaktadır.
Ancak dinler sosyolojisini işleyen eserler, oldukça dağınık vaziyettedirler: Epistemoloji, dini itiraflar, pratikler. Bütün bunları, açık şekilde bir yere yerleştirmek oldukça zordur. Bunun için burada “müşterek unsurlar” takdim etmekle yetineceğiz. Fakat bu çalışmalar, Dinler sosyolojisinin bir ilim olarak kurulmasına katkı sağlayacaktır. Burada şunu unutmamak gerekir ki, bu unsurlar, bazı ilim adamları için ihmâl edilmiş, bazıları için de temel konu kabul edilmiştir. Dinler sosyolojisinin hedefi, dinlerle toplum arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu konuda, yalnızca dini mesajların yayılım kanunları ile ilgilenmemek, bilakis onların yapısı ile de ilgilenmek konusu açıklık kazanmıştır. Bunu, Mü’minlerle inançların arasını birleştirmek diye de ifade edebiliriz. Ancak bu konuda, dini mesajlarla, onu yayanların ve kabul edenlerin sosyal özellikleri arasındaki mekanik iletişimi arayan yaratıcı bir formül içinde Dinler sosyolojisinin yer aldığını da ifade edebiliriz. Fonksiyonalist ve finalist bir takdim içinde, Dinler sosyolojisinin, kendine has ve nisbeten dini oluşumlardan azade bir alanda çalışmayarak bir kısır döngü icra ettiğini de söyleyebiliriz. (Yani dini geleneklerden, iç dini çekişmelerden uzak şekilde) Burada dini oluşum (la production religieuse) sadece bir hatırlatma olarak kullanılmıştır. Bu istikamette Engels, “La guerre des paysans en Allemagne” da; Weber, “Le judaisme Antique” de ve Troeltsch, “Soziallehren” de, Hıristiyanlığın ve yahudiliğin başoyuncuları ile objektif ilişkilerin tümünü ilgilendiren bir dinler sosyolojisi meydana getirmişlerdir. Sosyolojinin bu belirsizliği üzerinde İsrar etmek gerekmektedir. Çünkü bu bilim dalındaki en yaygın kanaat, müminlerin objektif özellikleri ile onu meydana getirenlerin arasındaki bağlantı üzerine dayanmaktadır. Diğer yandan, yapısal lengüistiğe rağbet ve onun mitolojiye ve teolojiye tatbiki, dinler sosyolojisine pozitivist olmayan bir imaj vermektedir. Çünkü bu mesajları meydana getirenlere ait analizler yapılmadan dinler sosyolojisi yapmak zordur. Yani, dini mesajların iç analizi, dinler sosyolojisinin konusunu ancak kısmen tarif edebilir.
Tipolojik ve morfolojik yaklaşımın zarureti, Dinler fenomenolojisinin sonsuz farklılığı üzerine oturmaktadır. Bu çift belirsizlikle, tecrübe tipleri, aidiyet ve organizasyon modelleri, tasnif edilmeye teşebbüs edilmiş, fakat hiyerarşileştirmek hedef alınmıştır. Burada belirtmekte yarar vardır ki bu analiz plânı, tarihselleşmek isteyen bir sosyolojinin planıdır. Katolik Hıristiyanlık atmosferi içinde bu sosyoloji hızlı bir şekilde dini durumu ölçme aleti haline gelmiştir. Bras’ın yaptığıda bu olmuştur.
Fonksiyonel metod, sosyal gerçekliğin bağımlı güçlerini bulmaktan ibarettir. Bu metod, özellikle ilkel denen dinler sosyolojisi tarafından aydınlatılmıştır. Bu dinlerde, etnolojik bakış açısı, dinin fonksiyonlarını hedefleye bilmektedir. Burada görülen, toplumun entegrasyonu, sosyal değerlerin kutsallığı, ferdin, grubunun içinde bütünleşmesidir. Özellikle Alman edebiyatında gelişen fenomenolojik bir akım, bu metoda muhalefet etmektedir. Yani, kutsalın tecrübesi problemine muhalefet etmektedir. Bu aynı zamanda, objenin aşkınlığma veya dini kurumların fonksiyonları ile alakalı dini niyetede muhalefet göstermektedir. Daha sentetik olan “jenetik yaklaşım” sosyoloji aktörlerinin kendi tanrılarını nasıl yaptıklarını anlamayı istemektedir. Bu, Marx, Durkheim ve Weber’in eserlerinin ortak yönlerini çok iyi bir şekilde karakterize etmektedir.
Klasiklerin problematikleri: Bir iletişim ve bilgi kaynağı olarak, dil gibi, din de bilimsel olarak incelenebilir mi? İşte bu soruyu Durkheim, “Les Formes elementaires de la vie religieuse” isimli eserinde cevaplandırmaya çalışmaktadır. Ona göre din, bir cemiyetin ahenginin temel şeklidir. Tabiiki bu dinin, tabii ve sosyal dünya üzerinde gerçekleştirdiği uyuma bağlıdır. Bu gelenek, etnolojinin mitolojiler ve dini ritüeller üzerinde benimsediği görüş noktasını kapsamaktadır. Buna göre, kollektif temsiller ve tasnif şekillerinin, ilkel cemiyetlerden çıkarılan materyaller üzerine oturtulması, tesadüfi bir hadise değildir.
Konsensüs (Consensus)ün anlamına bir imtiyaz vererek bu metod, dini fonksiyonların ilk şekillerini elde etme vasıtalarına kendini veriyordu. Bu ilk formülasyonları elde etmek, orada bir tasnif yapmak, sosyal dünyanın organize edilmesini sağlamaktadır. Bunun da ilk şekli, kutsal-kutsal dışı muhalefetidir. Burada bilgi sosyolojisi, iktidar sosyolojisine eklenmektedir. Bunun tam olarak ifade edilmesi için, sembolik olaylar sosyolojisi iki ön fikir bırakmıştır: Dini fikirler, akıl öncesidir. Bunlar, sadece sosyal iktidarlar veya düşünen zihniyet tarafından empoze edilmişlerdir.
Hiçbir zaman Max Weber'de sembolik sistemlerin yapısal etüdü görülmez. Ona göre din, existansiyel sorunlara pratik bir cevaptır. Bu cevaplar, ya büyü gibi sadece pratiktir veya peygamberi dinlerde olduğu gibi ahlâkidir. [21]Bu süreç, dini ritüellerle, ahlâki kurallar ve bunların müşterekleşme şekilleri arasında oluşan bağı kavramaya imkan vermektedir. Bu durumda Dinler sosyolojisi, pekâla iktidar sosyolojisi şekillerinden biri haline gelmektedir. Yalnız şu şartlaki orada, “Birçok kurtuluş”, farklı uzmanları, (büyücü, rahip, peygamber) birleştiren stratejilerin hedeflerinden biridir.
Şüphesiz böyle bir bakış açısı, Marksist gelenekle taban tabana zıttır. Çünkü Maix ve Engels, teolojik kavgaları sınıf savaşına indirgemektedir.
Dinler Tarihi Merkezi:
9 Aralık 1425 yılında Papa V. Martin tarafından kurulan ve 13 Aralık 1833'de Papa XVI. Gregoire tarafından restore edilen Louvain Katolik üniversitesi, İki ayrı bağımsız üniversiteye ayrılmıştır: Katholieke Üniversiteit te Leuven. Bu üniversite Leuven diye isimlendirilen ortaçağ şehrinde kalmıştır.”L'Universite Catholİque de Louvain” ise Leuven'e 25 km. uzaklıktaki Louvain-la Neuv'de kurulmuştur. Bu üniversitede beşeri ilimler fakülteleriyle, tıp ilimleri, fakülteleri vardır.
XIX. yüz yıl boyunca Louvain'deki oryantalist ve ilahiyat araştırmaları, Asya Dinleri araştırmalarına bağlı olarak gelişmiştir. 1834'deki restorasyondan sonra bu üniversitede, İbranice, Aramice, Keldanice, Süryanice ve Arabca dersleri verilmeye başlamıştır. 1841'de Felix Neve (1816-1893) aynı üniversitede Sanskritçe derslerini vermeye başlamıştır. Ayrıca, Hinduizm ve Budizm dersleri de konulmuştur. Charles de Harlez (1832-1899), Rouvain'de Hindoloji dersleri vermiştir. Sanskrit ve İran edebiyatı profesörü olan bu zat, 1875-1877'de Avesta’nın ilk Fransızca tercümesini yayınlamıştır. Bunun ikinci baskısı 1881'de yapılmıştır. 1881'de, uluslararası bir dil dergisi olan Museon'u kurmuştur. Bu aynı zamanda bir “Dinler Tarihi” dergisiydi. 1883'den itibaren kendini antik Çin'e vererek, Budizmi incelemeye yönelmiştir. Bu araştırma Louis de la Vallee Poussin ve Etienne Lamotte tarafından devam ettirilmiştir. Casartelli ile birlikte Van den Gheyn, Hebbelynck, Colinet ve Harlez gibi Louvanist ekolün üyeleri, dinler tarihine bilimsel bir temel ve sağlıklı bir yönlendirme kazandırmak için katkıda bulunmuşlardır. Kitab-ı Mukaddes etütlerinin ışığında Louvain, Eski yakın doğu dinleri konusunda çok önemli bir araştırma başlatmıştır. Belçika'da ilk Asurca kurslarını başlatan Albin Van Hoonacker (1857-1933) Sümer, Babil ve Mezopotamya ilahiyatı üzerine eğilmiştir. Güney Arabistan'ın epigrafik metinlerinin yaymlayıcısı olan Ganzague Ryckmans (1887-1968) İslâm öncesi, Arab dünyası hakkındaki bilgisini kültürünü ve dini bilgisini yenilemiştir. Robert de Langhe (1911-1963) Ugaritik dini düşünce üzerinde çok sayıda yayın yapmıştır. Diğer taraftan, Eski Ahit yorumcusu Joseph Coppens (1896-1981) mesihçilik konusunu çok muhtelif şekiller altında Eski Ahit'e bağlı birçok metin açısından incelemiştir.
Yeni Ahit uzmanı Paulin Ladeuze (1870-1940) Yeni Ahit çevirilerini incelemeye kendisini vermiştir. Lucien Cerfaux (1883-1968), Helenizm, dini akımlar ve onların Akdeniz dünyasına etkisi konusunda araştırmalar yapılmıştır. Yine o, hayatının büyük bir kısmını, imparatorlar kültüne, Gnostisizme, Maniheizme, Ebionist mezheplere, Essenilere ve Hermetizmi incelemeye tahsis etmiştir. Hind, İran ve Sinoloji incelemelerinin yanında ve eski yakın doğu dinlerinin, helenistik felsefenin yanında Louvanistler, Mısırı seçilmiş bölgelerden biri olarak kabul etmişlerdir. Bu yönden, P. Ladeuze ve Jean Capart'ı, Mısır uzmanlarının atası kabul ediyoruz. Bunların mirasını L.T. Lefort (1879-1959) devam ettirmiş ve doğu Hıristiyan keşişliği üzerinde önemli bir eser meydana getirmiştir. “ Louvainla-Neuve Dinler Tarihi merkezi” XIX. yüzyılda kurulan Dinler Tarihi ekolünün bilimsel geleneğini devam ettirmektedir. Charles de Harlez de Deulin'le kurulan bu gelenek, bugüne kadar birçok kolleksiyon meydana getirmiştir. 1987'de “Enformasyon ve Eğitim” adı ile kurulan kolleksiyon, talebelere ve araştırmacılara yöneliktir. “Homo Religiosus” kolleksiyonu ise “özel araştırmaları” yayınlamaktadır. 1981'de başlayan “Cerfaux Lefort kolleksiyonu” tezleri ve incelemeleri yayınlamayı hedef olarak seçmiştir. 1983'de kurulan “Konferanslar ve Çalışmalar” kolleksiyonu, yayın dizisini tamamlamaya çalışmaktadır. Liege üniversitesinde de Dinler Tarihi ile ilgili yapılan araştırmalar oldukça önemlidir. Klâsik filoloji uzmanlarından biri olan Armand Delatte, Yunan dinleri üzerinde çok sayıda incelemelerde bulunmuştur. Meselâ, Anecdota Atheniensia I [22] bunlardan biridir. Ayrıca, La catoptromancie grecque et ses Derives, 1932; Herbarius Recherches sur le ceremanial usite ehez les anciens pour la cueillette des simples et des plantes magiques, 1961. Yine Mme Marie Delcourt, Yunan mitolojisi üzerinde birçok yayın yapmıştır. Meselâ, Oedipe ou la Leğende du Conquerant (1944) Hephaistos ou la Leğende du Magicien (1957), Sterilites Mysteriuses et Naissan les Malefiques dans L'Antıquite'classiq bunlardan bir kaçıdır.
Diğer yandan İ. Duchesne-Guillemin, İran medeniyetinin dini yönünü hiç ihmal etmemiştir. O, Zerdüşt üzerinde uzman olarak tanınmıştır. La Religion de L' İran Ancien 1962, isimli eseri oldukça meşhurdur.
L.E. Halkin, dinler tarihi konusunda dikkatimizi çeken bir başka isimdir. O, bu konuda “Reforme Protestante et Reforme Catholique au diocese de Liege” adlı bir çalışma yapmıştır. Daha sonra o, Dinler Tarihine ilgi gösterenleri “Dinler Tarihi Merkezinde” bir araya getirmiştir. Bu Dinler Tarihi merkezi Lonvainla Neuve'deki merkezle de işbirliği yaparak Kasım 1978'de “Büyük Dinlerde Dua Tecrübesi” konulu bir kollekyum düzenlemiştir. 1981 “de de mitoloji konusunda bilimsel bir toplantı yapmıştır. Bu iki merkez, “Milletlerarası Dinler Tarihi Derneği”nin [23] Belçika seksiyonunu meydana getirmiştir.
Dinler Tarihi Derneği:
1950 yılında Amsterdam'da yapılan VIII. Dinler Tarihi kongresinde IAHR (International Association For History of Religions) Uluslarararı Dinler Tarihi Derneğinin kurulması kararı alınmıştır. IAHR, başlangıçtan beri çok geniş bir perspektif içinde düşünülmüş ve Dinler Tarihi ile ilgili çalışma yapan milli Dinler Tarihi derneklerini bünyesinde toplamıştır. Bugün IAHR, otuz dört ulusal ve bölgesel derneği bünyesinde toplamış durumdadır. “Türkiye Dinler Tarihi” derneği de lAHR'ye üye olmak için gerekli işlemlere başlamıştır. IAHR 1954 yılından bu yana Leiden'de Numen isimli bir dergi yayınlamaktadır. Dergi yılda dört kez çıkarılmaktadır. Ayrıca, “Supplements toNumen” (İnternational Review For the History of Religions)in ilavesi olarak isimlendirilen ve şimdiye kadar yaklaşık 50 sayının üstünde yayınlanmış bir yayın daha yapılmaktadır. IAHR bunların dışında, yılda iki defa yayınlanan “Science of Religion Abstracts” ve yeni makalelerin index dergisi adıyla bir yayın daha yapmaktadır. Bu dergi “Roots And Biraches” tarafından yayınlanmaktadır.
Dinler tarihi konusunda yapılan kongrelerin başlangıç tarihi bir asrı geçmiştir. En son kongre, 5-12 Ağustos 2000 yılında Güney Afrika Cumhuriyetinde Durban'da yapılmıştır. Uluslararası Dinler Tarihi Derneği toplantıları, beş yılda bir yapılmaktadır. Durban Kongresi, Dinler Tarihi Derneğinin XVIII. toplantısı olmuştur. Bu kongrede Dinler Tarihi Derneğinin kuruluşunun 50. yılı ile Dinler Tarihi kongrelerinin 100. yılı birlikte kutlanmıştır. Bugüne kadar yapılmış olan uluslararası Dinler Tarihi kongrelerinin kronolojik sıralaması şöyledir:
1- Paris: 1900
2- Basel: 1904.
3- Oxford: 1908
4- Leiden: 1912
5- Paris: 1923
6- Lund: 1929
7- Brussel: 1935
8- Amsterdam: 1950
9- Rome: 1955
10- Tokyo/Kyoto:1958
11- Marburg:1960
12- Claremont: 1965
13- Stokholm: 1970
14- Lancaster: 1975
15- Winipeg: 1980
16- Sydney: 1985
17- Rome: 1990
18- Mexico city: 1995
19- Durban (Güney Afrika): 2000
Uluslararası Dinler Tarihi kongrelerinin bütün tutanakları yayınlanmıştır. IAHR'nin Durban'daki kongrede yapılan seçimle başkanı Prof. Dr. Peter Antes olmuştur. Peter Antes, Almanya Hannover Üniversitesinde görev yapmaktadır. Türkiye'de dinler Tarihi Derneği, 1994 yılında İlahiyat Fakültelerinin Dinler tarihi öğretim üyelerinin gayretleriyle Ankara'da kurulmuştur. Prof. Dr, Günay Tümer, Prof. Dr. Mehmet Aydın, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Prof. Dr, Ekrem Sarkçıoğlu, Prof. Dr. Ömer Faruk Harman, Prof. Dr. Mustafa Erdem, Dinler Tarihi Derneğinin kurucu üyeleridir. Bugün İlahiyat fakültesinin Dinler Tarihi Anabilim Dalı Öğretim üye ve elemanları bu derneğin üyesidir. Dinler Tarihi Derneği, Dinler Tarihi Araştırmaları adıyla bir dergi yayınlamaktadır. Dinler Tarihi Araştırmalarının üç sayısı çıkmıştır. Dinler Tarihi Araştırmaları dergisinin hakemli dergi olması ve yılda iki defa yayınlanması için çalışmalar başlamıştır. Dinler Tarihi kongrelerinin yirminisi 2005 yılında Tokyo'da yapılacaktır. Kongre davet yazıları şimiden gelmeye başlamıştır. Bu kongreye ilk defa Türkiye'den Dinler tarihçiler katılacak ve lAHR'ye “Türkiye Dinler Tarihi” derneğide üye olacaktır. Türkiye Dinler Tarihi Demeği, Dinler tarihini ilgilendiren temel konularda ulusal ve uluslararası boyutta bilimsel toplantılar ve bilimsel araştırmalar yapmayı hedeflemektedir.
Dinsel Geçit Töreni:
“Ayin alayı” olarak da bilinir. Ayinlerde veya dinsel törenlerde yapılan düzenli yürümedir. Bu geçit töreni Özellikle kiliseler tarafından, tanrıdan yağmur veya güzel hava istemek gibi çeşitli nedenlerle organize edilerek yapılır. Bundan başka Bakire Meryem şerefine Mayıs ayı içinde yapılan törenlerde Meryem heykelleri inananların ellerinde veya süslü arabalarda şehrin sokaklarında ilahilerle dolaştırılır ve bu tören komünyon ayiniyle son bulur. Hıristiyanlık dışı bazı dinsel geleneklerde de benzeri geçit törenleri düzenlenir, örneğin Hindistan'da Hindu ilahlarının heykel ve sembolleri çeşitli zamanlarda yerleşim merkezlerinde dolaştırılır ve inananlarca tazim edilir.
Dinsel Hukuk:
Bakınız: şeriat.
Dionysius Areopagita:
(1) Atina'da Areopoag Mahkemesi üyesiyken Pavlus vasıtasıyla Hıristiyanlığı kabul eden ve sonra Atina piskoposu olarak idam edilen kişi.
(2) 5. yy sonlarında bir dizi mistik eser yazmış ve eserlerinde Yeni Eflatunculukla Hıristiyanlığı uzlaştırmış olan yazar. Pseudo- Dionysius olarak da adlandırılan bu yazar, Ortaçağ mistisizminin temel kaynaklarından birisidir. Eserlerinde o, uluhiyet üstü bir iç tecrübeden çıkardığı bir bilgiden söz eder.
Dionysus:
Yunan verimlilik ve bereket tanrısı; Zeus ve Semele ya da Demeter’in oğlu. Roma'da Bacchus olarak adlandırılan bu tanrı özellikle şarap ve neşe tanrısı olarak görülürdü. Bakınız: Zagreus.
Dioscure (Dioscuri):
Zeus'un genç oğulları Castor ve Pollux'un ortak adı. Bunların anneleri Leda'ydı. Tyndareus ile evli olan Leda'ya Zeus bir kuğu suretinde gelir. Böylelikle Leda iki yumurta doğurur. Bunların her biri bir erkek ve iki kız ihtiva eder. Bunların birinden Pollux, diğerinden ise Castor çıkar. Pollux gerçek ilahî çocuktur ve ölümsüzdür. .
Dipavamsa:
(Pali dili. Adatarihi) Budizmin Hindistan ve Seylan'daki tarihini anlatan ve MÖ 4. yy'da derlenen 22 bölümlük şiir.
Dirilme (Resurrection):
Bu kelime Lâtince tekrar görünmek veya yeniden kalkmak anlamına gelen “Resurgere” kelimesinden gelmektedir. Resurrection, cismânî ölümden sonra hayata bir dönüştür. Bazı dinler, sürekli bedeni değişiklikler içinde ruhun ölümsüzlüğüne, öldükten sonraki hayata veya tenasüh akidesine inanmaktadırlar. Sadece Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet, ölümle kaybolan bedenden sonra, aynı bedenin sahibi ile yeniden dirilmesi şeklinde ölülerin dirileceği doktrinini kabul etmektedir. Yine de bu konudaki vahiy, Eski Ahit'te noksan ve tedrici olarak verilmiştir. Aslında işlenen fikir şudur: Yaratan Allah, diriltmeye de kadirdir. İsa zamanında sadece Sadukiler (Caduceenler) bu inancı kabul etmiyorlardı. İsa'nın hayatında gösterdiği “Dirilme Mucizeleri”[24]; onların bildiği bir hayata dönüştü ve onları, bu dirilmeler yeni bir ölüme karşı da korumuyordu. Gerçekte bu mucizelerin bütün diğerleri gibi, imanı meydana getirmeye matuf Allah'ın âyetleri olarak yorumlanmaları gerekir. Fakat Milâdi 30 yılının Paskalya sabahında İsa'nın dirilmesi ve ölülerin ahir zamanda dirilmesi başka bir düzeydedir. Çünkü bu, cismâni olarak ölen kimselerin ruh ve bedenle yeni bir hayata başlamalarını göstermektedir. Burada ifade etmek gerekir ki, “İsa'nın dirilmesine iman”, Hıristiyanlığın esasım teşkil eder. Bunun için Paul şöyle der: “Eğer İsa dirilmemiş olsaydı, bizim vaazımız ve imanımız boş şeyler olacaktı”. [25]Bu dirilme, Çarmıh şaşkınlığından sonra, havarilerin aksiyonunu başlatan tarihi bir olaydır. Yoksa girişilen teşebbüsü doğrulamak için, iş işten geçtikten sonra icad edilen bir delil değildir. Bu olay, havarilerin vaazlarından önce olmuştur. Bu dirilmenin tarihi mevsukiyeti, doğrudan doğruya İncillerde, Resullerin işlerinde risalelerde nakledilen boş mezarın bulunması ve muhtelif durumlarda veya müşterek yemekte birçok defa görünmesi şehadetlerine dayanmaktadır. İşte İsa'nın bu dirilmesi, ölülerin dirilmesinin bir teminatıdır. İnsan, âhir zamanda ruh ve bedenle, yeniden dünya hayatından başka bir hayat yaşamak üzere meydana getirilecektir. Seçkinlerin vücudu, Allah'ın görünmesiyle bir nevi manevileşecek ve ölümsüzleşecektir. Evren bizzat tanrısal bir Kudüs haline gelecektir. [26]Cehennemlikler, ilâhi ışıktan mahrum zekâların karanlık ölümü olan bir “İkinci ölümle” yok olacaklardır. Kur'an-ı Kerim'de bu ahiret cennet ve cehennemle ilgili birçok ayet vardır. İslama göre ölüm bir yok olma değildir. Yeni bir hayata geçiştir. Daha sonra mahşerde toplanmak üzere ölüler dirilecektir.
Diriliş:
(İsa'nın mezardan dirilmesi, Resurrection)
Hıristiyan geleneğine göre çarmıha gerilerek ölen ve mezara gömülen İsa'nın, gömülünün üçüncü gününde yeniden dirilerek mezardan çıkması. Hıristiyanlıkta temel inanç esaslarından birisi olan bu tasavvur, Yeni Ahit'teki Pavlus'un mektupları ve Resullerin İşleri'nde geçer. Hıristiyanlar, İsa'nın dirilip mezardan çıkışıyla semavi aleme yükselişi (Ascension) arasındaki sürede çeşitli zamanlarda ve çeşitli yerlerde insanlara göründüğüne inanırlar. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Resullerin İşleri'nde [27] bunun 40 gün olduğu belirtilir. Bakınız: İsa, Yükseliş.
Dis Pater (Dis):
Roma'nın yeraltı alemi tanrısı; Eski Yunan'daki Hades’in karşılığı; Prosephina'nın kocası. Dis Pater, Eski Romalılar arasında fazla popüler olan bir tanrı değildi.
Discordia:
Eski Roma'da kavga ve anlaşmazlık tannçası; Eris’in bir diğer ismi. Bakınız: Eriş.
Dissenter:
İngilizce. “farklı düşünen”, İngiltere'de Anglikan Kilisesi dışında kiliselere tabi olan değişik inanç sahipleri için kullanılan genel bir isim. Dar anlamda Anglikan Kilisesinden ayrılan Protestan gruplar için kullanılmakla birlikte Katolikler için de bu terim kullanılmaktadır.
Dissidenten:
Latince. “ayrılmış”. Resmi kurumlarca tanınmayan bir Hıristiyan kilisesi mensubu. Bu isim günümüzde herhangi bir mezhebe tabi olmayan Hıristiyanlar veya Hıristiyanlık dışı kişiler için kullanılır.
Dius Fidius:
Eski İtalya'nın gökyüzü tanrısı.
Divali:
Sanskritçe. Dipali, “sıra lamba”. Hinduizmin önemli bir bayramı olan “ışık festivali”. Bu bayram bütün Hindistan ve Nepal'de Hinduizmin bütün kastlarınca kutlanır ve altı gün sürer. Bayram süresince Hindular mabetleri ziyaret ederler ve hediyeleşirler. Ayrıca sokaklar ve evler şans tanrıçası Lakshmi’nin şerefine lambalarla süslenir.
Diyakoz:
Yunanca Diakonos kelimesinden türeyen bu sözcük, yardımcı anlamına gelmektedir. Hıristiyan kilise görevlileri hiyerarşisinde, piskoposluktan önce gelen ilk basamakta Diyakoz yer almaktadır. Kiliselerde görevli olan Diyakozlar genelde cemaatın işleriyle veya hayır faaliyetleriyle meşgul olmaktadırlar. Kiliselerdeki bu faaliyetlerde rahiplere ve piskoposlara yardımcı olurlar. Bugün Katolik, Ortodoks ve Anglikan kiliselerinde, papazlıktan önce bir yıl staj dönemi geçiren rahip adaylarına verilen isimdir. Katolik kilisesi II. vatikan konsilinde (1962-1965) dünyadaki Katolik kiliselerinin rahip ihtiyacını karşılamak üzere, Diyakozluk rütbesinin yeniden verilebileceğini kabul etmiştir. Bu yeni düzenlemeye göre, Diyakozluk bekarların yanında, evlilerin ve çok nadir hallerde kadınların da takdis edilerek görevlendirileceği bir makam olarak belirlenmiştir. Diyakozların kiliselerdeki görevleri, vaftiz işlemini yapmak, Evharistiya ayininde kutsal ekmek ve şarabı dağıtmak veya şarapla yoğrulmuş hamurdan yapılmış bisküviyi dağıtmak, İncili açıklamak, cenaze işlerini idare etmektir. Protestan kiliselerinde ise bu işlerin yanında Diyakozlar, kilisenin mali işlerini de yürütürler.
Kısaca Diyakozlar, kiliselerdeki dine dayalı sosyal işleri organize etmektedirler. Katolik kilisesinde iki türlü Diyakozluk uygulaması vardır. Sürekli Diyakozlar ve Geçici Diyakozlar. Geçici Diyakozlar, rahiplerin bulunmadığı yerlerde kilise hizmetlerini yerine getirmekle görevli kişilerdir. Diyakozlar, bir nevi kilisede yardımcı hizmetler ifâ eden ve kendilerini dine ve kiliseye adamış kişilerdir.Bakınız: Dîakon.
Diyalektik Teoloji:
Aynı samanda Theology of Crisis olarak da adlandırılan bu akım K. Barth (1886-1968) ve onun okulunun teolojik prensiplerini temel alır. Diyalektik Teoloji, tanrıyı diyelek-tik kavramada gerçeği bulur. Modern teolojideki liberal geleneği reddeden Barth, reformistlerin, özellikle de J. Calvin’in temel düşüncelerine dönmeyi araştırmış ve öğretileri kıta Avrupa'sında hızla yayılmıştır. Diyalektik teoloji tanrının vahyinin insanlaştiğını ve tanrının öbür aleme ait olduğunu savunur. Tanrı hakkında konuşmanın ancak çelişkilerle mümkün olabileceğini vurgular. Tanrının ve hidayetin insan tarafından kavramayacağını, zira tanrının “bambaşka” olduğunu ve insan şuur ve düşüncesinin dünyevi tecrübeden hareketle tanrıyı anlayamayacağını kabul eder. Buna göre tanrı hakkındaki bütün sözler çözümsüz karşıt sözlerdir. Diyalektik teoloji akımı, Protestan liberalizminin ve tarihçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Ayrıca Katolik ilahiyatından da ilgi görmüştür. Günümüzde Lutherci, Reformcu ve diğer çeşitli ilahiyatçılar dogmanın vurgulanmasına ve kutsal kitaptaki tanrı kelamının tekrar düşünülmesine gayret ederler.
Diyanet İşleri Başkanlığı:
Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması sonrası, İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak ilkeleriyle ilgili halkı aydınlatmak ve eğitmek amacıyla 3 Mart 1924 tarihinde kurulan, ancak bugünkü hukuki statüsü 1965 tarihinde belirlenen kuruluş. T.C. Başbakanlığına bağlı bir kurum olan Diyanet İşleri, dinsel hizmetleri cumhuriyetin temel ilkeleri doğrultusunda ifa eder.
Diyofizitizm (Diyofizitlik):
Hıristiyanlıkta İsa'nın şahsında birbiriyle birleşmez, ayrılmaz ve karışmaz iki ayrı tabiatın, yani tanrısal ye insani tabiatın mevcut olduğunu savunan krİstolojik akım. Diyofizit akide, Yakubiler, Ermeniler ve Kiptiler gibi monofizitliği savunan gruplar haricinde diğer Hıristiyan mezheplerin birçoğu tarafından kabul edilmiştir. Diyofizit akide istanbul piskoposu Nestoryus tarafından ifade edildi. Nestoryus, bedenleşen oğulda iki tabiatın yan yana mevcut olduğu fikrini savundu. I. Efes Konsilinde (431), Nestoryus azledildi ve diyofizit akide mahkum edildi. Ancak Kadıköy Konsili (451) sonrası diyofizit akide resmî akide oldu ve monofizitlik mahkum edildi. Bakınız: Nestoryus, Monofizitizm.
Divothelitizm:
Hıristiyanlıkta Monothelitistlere karşı, İsa Mesih’in şahsında birisi insani diğeri ise ilahi olan iki ayrı irade ve arzunun (enerjinin) bulunduğunu savunan doktrin. Bakınız: Monothelitizm.
Dmuta:
Sabitlikte maddî dünyada var olan şeylerin ilahi alemde bulunduğuna İnanılan ruhsal karşılıkları, ideal eşleri, suretleri veya benzerleri. Her ruhun yeryüzü aleminden kurtulduktan sonra ilahi ışık alemindeki dmutasıyla birleştiğine inanılır. Ayrıca kişinin dmutasının bazen koruyucu bir melek olarak görev yaptığı da kabul edilir.
Doctrine Of Addai:
Muhtemelen MS 400 yılı civarında derlenen, ancak daha önceki dönemlere ait malzemeye sahip olan önemli bir Süryanca metin. Metin, Edessa (Urfa) kralı Abgar'ın nasıl İsa Mesih'ten şifa dilediğini ve buna cevaben Addai’nin onu hidayete kavuşturmak üzere nasıl Edessa'ya gönderildiğini ele alır. Bakınız: Addai.
Dodona:
Epirus'taki Zeus mabedi ve kült yeri. Eski Yunanlılar, burada bulunan kutsal çınarların hışırtılarından hareketle geleceğe ait bilgiler edinmeye çalışırlardı.
Dogma:
1- Dinlerde vahiy, ilham ve benzeri yollarla ya da kurumlar, konsiller, dini lider ve önderler gibi şahıslar vasıtasıyla belirlenen dinsel gerçek ve öğretiler.
2- Hıristiyanlıkta kilise tarafından belirlenen ve inananların kabul etmek zorunda oldukları öğretiler. Örneğin teslis inancı ve İsa'da insani ve ilahi tabiatın varlığı konuları birer dogma olarak kabul edilir. Katolik Kilisesinde dogma dinsel bir hakikattir ve tanrı tarafından vahyedilmiştir. Dogmanın kökeni ya kutsal kitaba ya da sözlü rivayetlere dayanır. Buna “iman hakikati” de denilir. Dogmalar, konsillerce veya papalıkça belirlenir. Dogmanın bağlayıcılığı Protestan Ktlisesince gözden geçirilmiştir. Diyalektik ilahiyat akımı dogma ve kilise öğretisine yeni bir pozitif değerlendirme getirmiştir.
İlk üç asırda, Yunanlı kilise babalarında olduğu kadar, Lâtin kilise babaları da Dogma kelimesini, inancı ve Hıristiyan ibadetini gerekli kılan herşeye teşmil etmişlerdir. Fakat IV. asırdan sonra dogme kelimesi, bizzat “İncil doktrinini” belirtmeye başlamıştır. Trente konsilinde dogme iman üzerinde “Tesbit edilmiş bir kuralı” ve bir “hakikati” belirtmiştir. Hıristiyan iman doğması, Havariler tarafından daha sonraki nesillere nakledilmiştir. XVIII. yüz yılda Dogme kelimesi, modern anlamda doktrinel bir şekle kavuşmuş ve Katolik İlahiyatta kullanılmaya başlamıştır.
Dogıne kelimesinin aktüel anlamı I. Vatikan Konsilinde kabul edilmiştir. Bundan maksat, “Kitab-ı Mukaddes'de olanuı öğretme yetkisinin resmen ilanıdır”. Katolik ilahiyat, dogma kelimesinin otorite ve norm yönü üzerinde ve “öğretme yetkisi” ile ilişkisi üzerinde israr edecektir. Bu durumda vahiy kiliseye emanet edilen şey; doğma da iman muhtevasının kilise tarafından ilanıdır. Bir şeyin doğma haline gelebilmesi için bir genel konsil tarafından veya papa tarafından bildirilmesi gerekmektedir. Çünkü papanın yanılmazlık özelliği vardır.
Kilisede dogmanın fonksiyonunu, “vahyedilmiş mesajın”, yeni zaman ve mekan şartları içinde insanlara ulaştırılması olarak görmek gerekir. Bunun için iman kaideleri Hıristiyanlıkta, daima yeniden belirlenerek gelmiştir. Doğmaları İncil muhtevası içinde kabul etmek gerekir.
I. Vatikan Konsilinde (1869-1870) Doğma mefhumunda iki şey üzerinde durulmuştur:
1- Herhangi birşeyin hakikat olarak tasdikinin kilise tarafından açık ve kesin şekilde ortaya konması.
2- Bu hakikatin mevsuk Hıristiyan vahyine ait olması.
Doğal Hukuk:
Doğal hukuk veya tabii hukuk, tarih boyunca çok tartışılmış bir kavramdır. Stoacılar, zihinde bulunan logos (söz) ile tamamiyle uyumlu bir tabii hukuktan bahsetmişlerdir. Ancak bu yaklaşım pek fazla kabul görmemiştir. Fakat St. Paul “paganların yüreklerinde yazılı” bir yasadan söz ederken [28] âdeta tabii hukuktan bahsetmiştir.
St. Augustinus ise, İsa’nın ilk günahtan önce, tabii hukuk düzeni içinde hürce yaşadığı görüşünü savunmuştur. Aquinolu Thomas'a göre ise, akıl sahibi bir varlığın ilâhi yasadan pay alması, doğal hukuk anlamına gelmektedir. Doğal hukuk, insanın kendi yararlarını gözetmesi, doğanın bütün hayvanlara öğrettiği eğilimlerin doyurulması anlamına geliyordu. Duns Scotus, Ockham'lı William ve özellikle Fransisco Suarez gibi skolostik filozoflar, hukukun kaynağının ilâhi akıl değil; ilâhi irade olduğunu belirtmişlerdir. XVI. yüz yılda Katolik İlahiyata bu “iradeci” yaklaşım etkili olmuştur. Fakat daha sonra Aquinolu Thomas’ın anlayışı Katolik felsefeye hakim olmuştur. Bunun için, Papa XIII. Leo ile onu takip edenlerin öğretisinde görülen, Thomasçı görüşlerdir. Kalvenci Johannes Althusius (1557-1638), bütün İnsanlar için bağlayıcı hukuk kavramını kader inancına dayandırırken; Hugo Grotius (1583-1645), insanların işlerinde tabii hukukun geçerli olduğunu savunmuştur. Thomas Hobbes (1588-1679) ise tabii hukuku “her insanın kendi doğasını, yani yaşamını korumak için, kendi gücünü kullanma özgürlüğüdür”, diye tarif etmektedir.
Doğal İlahiyat (Natural Theology):
Tanrının varlığı gibi bazı gerçeklerin, vahiy bilgisine dayanmaksızın akılla da bilinebileceğini savunan doktrin. Batıda Hıristiyan ilahiyatçıların genellikle bunun kullanılmasına karşı olmalarına rağmen Doğal İlahiyat kavramı, özellikle İngiliz deistleri gibi dinde aklın rolünü vurgulayan kişilerce kullanılmaktadır.
Doğu Katolik Kiliseleri:
Kökleri doğu Hıristiyanlığının milli nitelikli tarihi kurumlarına dayalı olan, ancak papalığa bağlı olarak Keldani, Ermeni, Maronit ve benzeri akımların dinsel ayin ve usullerini takip eden kiliseler.
Doğu Katolik kiliseleri, doğuda Vatikan'a bağlı olan kiliselerdir. Köklerini, şark Hıristiyanlığının etnik kurumlarına dayandıran; papalığa bağlılıkta, Bizans, İskenderiyye, Antakya, Keldani ve Ermeni ayin usûl ve âdabını izleyen M.S. I. yüzyıldan itibaren kesintisiz bir tarihi olan Batı katoliklerinin aksine, Doğu Katolik kiliselerinin kökeni, Ferrara-Floransa konsilinin (1438-1445) Doğu ve Batı Hırisriyanlarını birleştirme girişimlerinin başarısızlığına dayanmaktadır.
Doğu-Batı kiliselerinin birleşmesi için, Cizvitlerin, Dominikenlerin, Fransiskenlerin önemli adımlar attıkları, ancak bunun başarılı olamadığı görülmüştür. 1596'da ortaya çıkan Brets-Litovsk Birliği, Doğu Katolik kiliselerinin habercisiydi. Böylece, Ukraynalı Ortodokslar, Polonya'nın Katolik kralının isteğine uyarak papalığın otoritesini tanımışlardır. Diğer küçük doğu kilisesi grupları daha önceki dönemlerde papalığa bağlılıklarını ilân etmişlerdi. Böylece, Roma ile bütünleşen en büyük Katolik kol Ukraynalılar olmuştur.
Daha önceki yüzyıllarda Roma ile bütünleşen Doğu Katolikleri, Güney İtalya, Sicilya Arnavutları, Maruniler [29] ve Suriye-Lübnan bölgesindeki bazı Ermeni kiliseleridir, Diğer yandan daha sonraki dönemlerde, 1551'de bir grup Nesturi, 1595'de Rutenler[30], 1698'de Transilvanya Rumenleri, 1742'de Melkailer Roma’nın üstünlüğünü tanımışlar dır.
Doğu Katolik kiliseleri, Ortodoks kiliseleri ve 451 Kadıköy Konsilinin kararlarını kabul etmeyen bağımsız doğu kiliseleri arasında birçok benzerlik vardır. Roma'ya bağlı olmayan doğu kiliseleri, Doğu Katolik kilisesi mensuplarını lâtinleşmekle itham etmektedirler. Doğu Katolik kiliseleri, Katolik geleneğin çoğulcu niteliğini çok açık şekilde ortaya koyar. Doğu Katolik kiliselerinin en önemli özelliği Doğu ayin usullerini uygulamaları, din adamlarının evlenmesine izin vermeleri ve vaftiz edilmiş çocukların komünyon ve kiliseye üye olma ayinlerine katılmalarına razı olmalarıdır. 1962-1965 yılında II. Vatikan komilinde Doğu Katolik kiliselerinin ayin usullerinin korunacağını Papa VI. Paul garanti etmiştir.
Doğu Kilisesi:
Doğu kilisesi, Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içindeki kiliselere verilmiş bir isimdir. Batı kilisesi tabiri ise Batı Avrupa ile Kuzey Afrika'daki Roma'ya bağlı kiliseler için kullanılıyordu. Gerçi XI. yüzyıla kadar, hem Doğu, hem de Batı kiliseleri Vatikan'a bağlı olarak papalığın idaresi altında çalışıyordu. Ancak, XI. yüzyıldan sonra Doğu ve Batı kiliseleri ayrılarak, Batı kilisesi, Lâtin Katolik; Doğu kilisesi de Rum Ortodoks kilisesi adı altında bağımsızlaşmıştır. Doğu kilisesi, altın çağını ve gerçek Bizans adını XI. yüzyıldan 1453 yılına kadarki dönemde yaşamıştır. Bizans İmparatorluğu'nun toprakları, müslümanlar tarafından fethedilerek küçültülmüş ve Bizans İstanbul'a sıkışmıştır. Doğu kilisesi, Doğu Avrupa, Batı Asya, Mısır, İstanbul, İskenderiyye, Antakya ve Kudüs'ü içine alıyordu. Doğu kilisesi piskoposlukları dört patrikliğe bağlı bulunuyordu.
Doğu kilisesinin en önemli merkezleri İstanbul, Antakya, Kudüs ve İskenderiyye idi. XI. yüzyıldan sonra, Doğu kilisesi tabiri ile Ortodoks kilisesi tabiri aynı anlama gelmiştir. Bugün Doğu Ortodoks kiliseleri bünyesinde şu patriklikler yer almaktadır.
1- İstanbul patrikliği, (Girit-Finlandiya, Yunan kiliselerini temsil eder.)
2- İskenderiyye patrikliği, (Kenya, Uganda, Tanjanika kiliselerini temsil eder.)
3- Antakya ve Kudüs patrikliği, (Arap Ortodoks kiliselerini temsil eder).
4- Moskova patrikliği, (Rusya ve Japon Ortodoks kiliselerini temsil eder).
Doğu kilisesi içine, birçok bağımsız Ortodoks kiliseleri de dahil edilmiştir. Ancak Doğu kiliseleri içinde katolik kiliseleride yer almaktadır, Bizans döneminde doğu kiliseleri iki grupta toplanmıştır: Bizans kilisesi bünyesinde kalanlar ve ayrılıkçı doğu kiliseleri. Bu kiliseler Nestori, Monofizit kiliselerdir.
Bakınız: Ortodoks Kilisesi.
Dohaşi:
Japon Budizminde dinsel törenin başladığını ve bittiğini haber vermek İçin çalman porselen çan.
Doketizm:
(1) Erken dönemlerde İsa'nın haça gerilme esnasında mucizevî olarak ölümden kurtulduğunu ve onun yerine Yudas Iscariot ya da Cyreneli Simon'un haça gerildiğini kabul eden akım. Buna göre haça gerilmenin hemen öncesinde yüce tanrı bu kişileri İsa ile yer değiştirmek suretiyle İsa'yı haça gerilmekten kurtarmıştır. Bu görüşe benzer şekilde Kur'an'da da Hz. İsa'nın haça gerilmediği ve haçta öldürülmediği vurgulanmaktadır.
(2) Başta İsa'yla ilgili hadiseler olmak üzere, Kitab-ı Mukaddes'tc rivayet edilen olayların yalnızca görüntüden ibaret tezahürler olduğunu kabul eden akım; Hıristiyanlıkta dünyevîMesih’in insanlığı ve ıstırap çekmesinin gerçek olmaktan ziyade görünürde olduğunu düşünen bir eğilim.
Doketler:
Bogomiller ve Catharlar gibi, Hıristiyan heresisi içerisinde yer alan ve Doketizmi benimseyen akımlara verilen ortak ad. Bakınız: Bogomiller, Catharlar.
Doksoloji (Doxology):
Hıristiyan geleneğinde ilâhî ve dualarda teslisi oluşturan unsurlara (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) yücelik atfetme, onları övüp methetme.
Doktor Ecclesiae:
Latince. “kilise öğretmeni”. Katolik Kilisesinde bir kişiye Papa veya konsilce verilen bir unvan; kilise yazarı. Bunların yazıları bilimsel çalışmalar olarak kabul edilir. Athanasius (296-373), Basilius (330-379), Gregor Nazianz (329-390) ve Augustin (354-430) bu unvanı taşıyanlar arasındadır.
Dolmen:
Çeşitli yörelerde görülen ve toprakta yan yana dizilmiş birkaç yassı taşla, bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş büyük taşlardan oluşan arkeolojik yapılar. Mezar olarak düzenlendiği sanılan bu yapılara daha ziyade Avrupa ve Kuzey Afrika'da rastlanır. Bakınız: Stonehenge.
Dom:
Latince. Domus, “ev”. Erken devirlerde kiliseye verilen ad. Sonraları bu isim yalnızca piskoposluk kiliseleri için kullanılmıştır. Bakınız: Katedral, Münster.
Dominikan Tarikatı:
Aynı zamanda “Frer Vaizler”'ya da ingiltere'de olduğu gibi “Siyah Frerler” olarak da bilinen bir Hıristiyan tarikat. 1216'da Aziz Dominik (1170-1221) tarafından kurulmuştur. Vaizler Tarikatı olarak da adlandırılır. Dilenciliği ve yoksulluğu, yalnızca bireysel bir uygulama olarak değil, bir cemaat yaşantısı halinde yaşamayı temel prensip olarak kabul eden bu tarikat Avrupa'da hızla yayılmıştır.
Domînikan Tarikatı mensupları kendilerini vaaza ve dinsel çalışmaya adarlardı. Ortaçağda papalar bunları haçlı ordularına vaaz etme işinde ve engizisyon mahkemelerinde çalıştırdı. İspanyol ve Portekizli sömürgecilerle misyoner olarak Avrupa dışına doğuya ve batıya gittiler. Karşı Reform hareketinde yeni bazı ekollerin ortaya çıkmasıyla Dominikanlarm etkileri de azaldı.
Dominikenler:
Lâtin Katolik kilisesine bağlı XIII. yüzyılda Aziz Domingo de Guzman tarafından kurulan bir tarikattır. 1216 Aralık’ında Papa III. Honorius bu tarikatın resmen Katolik bünyede meşruluğunu tasdik etmiştir. Tarikat tefekküre dayalı bir yaşama tarzını disipline etmeye çalışmıştır. Dominiken tarikatının diğer bir özelliği merkeziyetçi bir yapıya sahip olmasıdır. Tarikata bağlı rahiplerin hiye-rarşik olarak bağlı oldukları sorumlular vardır.
Bütün mensupları bir başkana bağlıydılar. Her mensup, teşkilatın emrine sıkıca itaat etmek zorunda idi. Bunun için Dominiken rahipleri regulier rahip sınıfına bağlı idiler. Dominiken cemaatı bir tek bünye oluşturuyordu.
Dominiken tarikatı çok kısa bir zaman sonra kendini tapluma tanıtmayı başarmış, Avrupa'nın çok önemli merkezleri olan, Paris, Bologna, Köln ve Oxford bölgelerinde kurdukları okullarda faaliyete geçmişlerdi. Dönemin birçok üniversite öğretim üyesi, Dominiken yaşam tarzına bağlıydı.
Dominikenler başlangıçta birer ilahiyat araştırmacısı olarak kendilerini kabul ettirmişlerdi. Ancak, daha sonra, Albertus-Magnus ve onun öğrencisi Aquinolu Thomas'ın tesiriyle, İslâm bilginlerinin Batıya giren eserlerini incelemeye alarak, felsefeye kaydılar. Başlangıçta Kilise, felsefe-ilâhiyat yaklaşımını yadırgamışsa da daha sonra Aquinolu Thomas’ın ilahiyat sistemi, Katolik Kilisesinin resmi öğretisi haline gelmiştir. (1278). Dominikenler, halkı irşad faaliyetleri de gösteriyordu. Onlar bir yandan İslâm ilahiyatına, diğer yandan da Hıristiyan heretiklerine karşı ciddi mücadele veriyorlardı. Doğu Akdeniz ülkelerinde, Hindistan'da Hıristiyanlığı yayıyorlardı. Vatikan'ın yönettiği Engizisyon mahkemeleri, Dominikenlere emanet edilmişti. Dominiken misyonerleri, İspanyol ve Portekiz kâşifleri ile birlikte uzun seyahatlere katılarak, Avrupa'nın genişlemesinde büyük gayretleri olmuştur. Dominiken hareketi gittikçe taassuba gömülüp felsefi çizgiden fanatizme doğru kayarak, yayılma şansını kaybetti. Bugün Dominikenlerin sayısı oldukça azalmıştır. Modernizme karşı gelmektedirler. Bulundukları yerlerde, radyo, televizyon ve sinemayı kullanarak dini propaganda yapmaktadırlar. Dominikenlerin bugün faaliyet alanları, hastahanelerde sağlık ve okullarda öğretmenlik hizmetleriyle oldukça sınırlı hale gelmiş görünmektedir.
Donar (Thor):
Gök gürültüsü, şimşek, yağmur, fırtına ve mahsulün idarecisi sayılan Cermen tanrısı.
Donatizm:
MS 4. yy. başlarında Kartacalı Donatus tarafından kurulan ve İsa'nın tanrı olmadığını sadece peygamber olan bir insan olduğunu savunarak Kuzey Afrika'da Pavlusçu kiliseye karşı çıkan bir hareket. Roma imparatorluğu bu hareketi bastırabilmek için önce Kartaca'ya Pavlusçu çizgide olan Caecilian'ı piskopos olarak atadı (311). Ancak Donatizmi bastırmada onun başarısız olması karşısında bu hareketi ortadan kaldırabilmek için Romalılar bir ordu gönderdiler ve büyük katliamlar yaptılar. Bu katliam nedeniyle bu hareket mensupları kendilerine “şehitler Kilisesi” adını verdiler. 7. ve 8. yy'lara kadar bu hareket çeşitli adlar altında devam etti. İslamın Kuzey Afrika'da yayılmasıyla bu akım mensupları İslama girdiler. Bakınız: Donatus, Caecilian.
Donatus:
(ö. y. 355) MS 4- yy başlarında yaşayan ve Hz. İsa'ya tevhitçi çizgide inanan Kuzey Afrikalı bir lider. Onun da mensup olduğu hareket, onun ismine atfen Pavlusçu kilise tarafından Donatizm olarak adlandırdı. Majorinus'tan sonra bu akımın başına lider olarak seçildien Donatus ve içinde yer aldığı hareket mensupları, İsa'nın bir insan bir peygamber olduğuna inanıyorlardı.
Doris:
Eski Yunan'da bir deniz tanrıçası; Okyanus ve Tethys’in kızı; Nereus'un karısı ve Nereid ya da Doride denilen 50 kızın annesi.
Dositheus:
MS 2. yy'da yaşayan Samaryalı bir gnostik. Origen'e göre o, kendisinin Tesniye. 18:18'de geleceği belirtilen mesih olduğunu iddia etti. Taraftarlarından küçük bir azınlık 10. yy'a kadar yaşadı. Dositheus'a atfedilen küçük bir kitapçık Nag Hammadi metinleri arasında yer alır. Ancak bunun bu Dositheus'a mı yoksa aynı ismi taşıyan bir başkasına mı ait olduğu belli değildir.
Dostoievsky:
Moskovalı askerî bir doktorun oğlu olan Dostoievsky 1821'de doğmuş ve 1881'de ölmüştür. Gördüğü dinî eğitimin derin tesiri altında kalmıştır (Kutsal hafta esnasında Kilisede, Eyüb'ün kitabını okumak isteyerek ağlardı). Şahit-Petersburg'da mühendislik eğitimi görürken; Romantizmin tesirinde kalarak gazeteci ve yazar olmak için tahsilini terk etmiştir. İsa'ya olan hayranlığından vazgeçmeden bir takım sosyalist kulüplere girmiş, tutuklanarak ölüme mahkum edilmiş, idam sehpasında bağışlanmış ve dört yıl müddetle zindanda kalmıştır. Daha sonra 1859'da yeniden Saint Peteresburg'a dönmüştür. Acı ihtiraslarla ve oyunun büyüleyiciği ile cehennemlere bu iniş; onu yavaş yavaş Allah-İnsan tapınmasına götürmüştür. Bizim, bu yazı muhtevasında aynı zamanda psikolog olan yazarı detaylı incelememiz uygun olmaz. Biz burada onun sadece bir pneumatologue olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz. Pneu-matologue, ruhun ve hürriyetin trajedisinin cereyan ettiği, nihai derinliğe kadar insanı incelemektedir. Dostoİevsky’in dinî düşüncesinin temelini, hürriyet konusu oluşturmaktadır. “Yeraltındaki adamın” acıklı ve irrasyonel hürriyeti, teknik ve ilim dünyasının kendisine doğru yöneldiği “Kristal sarayı” ve “Mahşeri kalabalık” ortamı kabul etmiyordu. Kesin bir şekilde hürriyet, sadece iman ve aşk içinde tamamlanabilirdi. Büyük Engizisyoncu efsanesi içinde İsa, sevgi doludur ve sakindir. Çünkü o, iktidarın ve prestijin desiselerini reddetmiş, haçtan inmemiş; sadece “insanın hür aşkı ile” tanınmıştır. İşte o zaman sıkıntı güvene dönüşmüş, dirilmenin mutlu haberi, katiller ve fahişelerce kabul edilmiştir. işte Dostoievsky bu aşkla, kurtuluş ışığında modern hassasiyetin iki temel konusunu ele almıştır. Babaya karşı isyan ve yeryüzünün tebcili. İşte “Freres Karamazov=Karamazov Kardeşler” adlı son romanın teması “Babanın Günahı”dır.
Patron-köle münasebetinin karşısına Dostoievsky, yenileyici ve canlandırıcı ruhun mekânı olan, teslis babalığının içinde kökleşen hakim Zossima'nın manevî babalığını çıkarıyor. Diğer taraftan hakimin bu dünyaya gönderdiği Aliocha, yeri öpüyor ve Nietzsche gibi, veçhesi değişmeyen bir evrenin içinde bu dünyada herkesin dirileceğine iman içinde yeryüzüne bağlılığını ilân ediyor. Ayrıca, Allah'ın varlığının iki existansiel delili bu eserde yanyana gelmiştir. Kalbin gerekliliği ile oluşan delil. (Buna göre insan arzu dolu bir varlıktır. Onu sadece Hayy olan Allah'ın güzelliği ve yaratılışının güzelliği doyurabilir); Zahiren faydasız olan ve tam bir sessizlik içinde bulunan, fakat herşeyin onun ışığında manâ kazandığı azizin veçhesiyle meydana gelen delil. Babalar Kilisesi olarak Hıristiyanlığın yegâne mezhebi Ortodoks Kilisesi, Modern dünyaya, Nietzsche veya Freud kadar büyük babalarından biri olan Dostoievsky'i vermiştir.
1. Le Souterain (1864), Crime et Châtiment (1866), L'idiot (1868), Les Démons (1872), L'Adolescent (1875), Les Freres Karamazov (1880). Bu eserlerde Dostoievsky imanla canlanmış bir dünya görüşünü açıklar.
2. N. Berdiaeff, L'Esprit de Dostoievsky, 1929; L. Zander Dostoievsky et et le Propleme du bien, Paris, Paris, 1964; P. Evdakimov, Godol et Dostoievsky ou la Descente aux enfers, Paris, 1961.
Doudoun:
Afrika'da tapınılan bir koç-tanrı. Bu, Eski Mısır'ın koç tanrısı Khnum'a özdeş bir tanrısal varlık olabilir.
Doxa:
(Yunanca. “İhtişam”) Tanrının bir sıfatı. Doxa theou: Tanrının ihtişamı.
Dönmeler (Sabataycılar, Avdetiler):
Yahudiliğe mensup Sabatay Sevi’nin mesihliğini ilan etmesi (1648) üzerine pek çok Yahudi kendisine tabi oldu. 1666'da İstanbul'da tutuklanması ve daha sonra da korkudan İslamı kabul etmesi üzerine Mehmed Efendi adını aldı. Taraftarları da bunu mesihlik hizmetinde bir adım sayarak görünürde Müslüman oldular, ancak Yahudiliği gizlice sürdürmeye devam ettiler. Bunlara dönmeler adı verildi. Dönmeler, İkinci Meşrutiyet döneminde ve sonraları kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde etkin faaliyetlerde bulundular. Bakınız: Sabatay Sevi.
Dört Asil Gerçek:
Gautama (Buddha) tarafından ilk vaazında öğretilen temel öğreti veya ıstırabın analizi. Bu temel öğretilerden birincisi ıstırapla (dukkha) ilgili asil gerçektir. Buna göre bütün hayat ıstırapla doludur. İkincisi ıstırabın nedeniyle (samudaya) ilgili asıl gerçektir. Buna göre ıstırabın nedeni istek ve arzudur. Üçüncüsü ıstırabın sona erdirilmesiyle (nirodha) ilgili asil gerçektir. Dördüncüsü ise ıstırabın sona erdirilmesine götüren yol (magga) ile ilgili asil gerçektir. Bu ise asil sekizli dilimli yolu içerir. Bakınız: Budizm, Sekiz Dilimli Yol.
Dört Kitap:
(1) Konfüçyanizmin kutsal literatürü içerisinde yer alan ve MS 11. yy'da Sung hanedanı döneminde bir araya getirilen dört kitap. Seçme Sözler (Lun Yü), Mencius, Doctrine of the Mean ve Büyük Öğreti'den oluşan bu literatür özellikle yönetici sınıfın eğitiminde kullanılır. Bakınız: Beş Klasik.
(2) İslam'da peygamberlere vahyolunduğu kabul edilen dört kutsal kitap. Bunlar genellikle Hz. Musa'ya verildiği kabul edilen Tevrat, Hz. Davud'a verilen Zebur, Hz. İsa'ya verilen İncil ve Hz. Muhammed'e verilen Kur'an'dan ibarettir.
Dört Mezhep:
İslamdaki Sünni akım içerisinde yer alan dört fıkıh ekolü. Bunlar Hanifîlik, şafiilık, Malikilik ve Hanbeliliktir.
Drabşa:
Sâbiî kült objeleri arasında yer alan T şeklindeki sancak. Sâbiî ayinlerinde önemli bir yere sahip olan Drabşa vaftiz töreninde akarsu kenarına dikilir.
Drahoma (Dota):
Yahudi geleneğinde, evliliklerde kızın babası tarafından düğünde harcaması için damada verilen para.
Druid:
Yunan ve Roma yasarlarının zaman zaman bahsettikleri Kelt rahipler sınıfı. Bunlar ruhun ölümsüzlüğünü savunurlardı ve dinsel törenlerini orman içindeki açıklıklarda yaparlardı.
Drug:
Mecusilikte “yalan”; yalanın temsilcisi olan dişi cin.
Avesta'da, yalan aldatma anlamına gelen bir prensiptir. Asha'ya karşıdır. Asha ise, düzen, adalet anlamına gelmektedir. Drugvant, kötüleri ve kötülüğü seçenleri göstermektedir. Druj ise “şeytan” demektir.
Dua (Priere):
Tanrıya, herhangi bir tanrısal varlığa ya da bir üstün şahsiyete yönelik hamd, şükran, rica, dilek veya tövbe içerikli yakarış; insanın kutsalla iletişim kurması. Duanın yapılış şekli, biçimi ve şartlan konusunda gelenekten geleneğe değişen çeşitli farklılıklar vardır. Dua kişisel bir hareket olarak yapılabileceği gibi toplu olarak da yapılabilir. Dua sırasında elleri havaya açmak, diz çökmek; secdeye kapanmak, başı örtmek, çeşitli meditasyon teknikleriyle vücudu belirli bir konuma sokmak ya da zil veya çıngırak çalmak, tütsü yakmak gibi çeşitli teknikler kullanılır. Ayrıca belirli vakitlerde yapılması gereken zorunlu (farz) dualar olduğu gibi, kişinin her istediği zaman yapabildiği dualar da vardır. Çeşitli inanç sistemlerinde dua ederken belirli bir yöne dönme zorunluluğu da aranır. Örneğin Sâbiîler dua ederken kuzeye yönelirken, Müslümanlar farz ve nafile namazlarında kıble olarak kabul edilen Kabe'ye dönerler.
Dua (Priere) kelimesi yalvarmak manasına gelen Latince Prex veya Precis kelimesinden alınmıştır. Dua, lütuf elde etmek için güçlelere veya ilâhlara bir başvurudur. Daha genel bir tarzda dua, ferdin kendi iradesini ilâhi iradeyle aynılaştırma çabasıdır. Bu ise, ya ilâhi iradeyi kendi iradesine doğru çekmekle, ya da kendi iradesini ilâhi iradeye teslim etmekle elde edilir. İşte, istirham, hamd, inayet veya şükür gibi farklı dua çeşitleri, buradan neş'et etmektedir. Kısaca, bir nevi aşka müracaat ve bir güvenin ifadesi olan duada, çok defa bu farklı duygular ve davranışlar bir araya gelir. Eğer dua, aşkla dolar taşarsa, kısaca Allah aşk haline gelirse dua gerçekten tesirli olur. İlâhiyatçılar, duanın samimiyetle yapıldığı, yani bu anlayışa cevap verdiği zaman daima kabul edildiğini söylerler. Kişisel duygularını modelleştiren ve kanalize eden tüm cemaatlerin iradesini resmi âyinler ve tapınmalarda olduğu gibi, murakabede gelişen ve vecdde doruk noktasına ulaşan, zahirî ve batını birtakım resmi dualar da vardır.
İslâm, salâtı (namaz=dua) dinin beş direğinden biri olarak görür ve günün belirli saatlerinde günde beş vakit namazı emreder.
Yine, Vedalar, Avesta, Mezopotamya dokümanları, Mısırlı ölülerin kitabı, Kutsal yazılar ve Kutsal şifahi gelenekler, ilâhilerle, dualarla, rituel öğütlerle doludur. Duayı en çok sistemleştiren din, Yahudiliktir. Yahudilikte birçok dualar vardır: Hayır dualar - hamdler - mezamirler -yakarışlar - istirhamlar - kutlamalar - Bazı günlerde itiraflar. Yahudi duasının kalbini, Sion'a dönüş ümidi teşkil eder. Dua, hareketle ve bir noktaya temerküzle okunmalıdır. Çünkü dua, insanın Allah'la bir olmasıdır.
Hangi dinden olursa olsun çağdaş dünya, duaya pek meyyal görünmüyor. Çünkü, akılcı eleştiri, ilim ve ahlâki pozitivizm, lâikleşme hareketi, sistemler, yeni izlenimlerle varlığın sürekli harekete geçirilmesi gibi tüm şeyler; duaya az elverişli bir kültür rejimini meydana getirmişlerdir. Bununla beraber dua, Allah duygusunun sürekliliği, çoğu defa korkunç patlamalarla sonuçlanan din duygusu, Reformist tedbirlerin canlılığı, kilise törenlerindeki dans ve oyunda görülen serbestlik, kilise sorumluluklarına iştirak eden lâik temayül, bunalımın hemen hemen eskatolojik anlamdaki gelişimi ile daima kendini göstermeye devam etmektedir. Dua, tüm insani duygularla beraber bulunur ve onun ifadeleri zamanla değişir. Yine duanın tarihi, insanların arzularını ve kaderlerini bizzat ilâhların veya Allah'ın iradesiyle birleştirmelerini göstermektedir. Lâikleşme, dünyevileşme ile birlikte dua'dan uzaklaştığını sanan insanlığın tabii afetlerin ve diğer felaketlerin sonucuna yine dua ile cevap vermek zorunda kaldığım görmek, duanın insanlığın bir parçası olduğunu ispat etmektedir.
Dua Değirmeni:
Budist geleneğinde bir kült objesi; elle, rüzgarla ya da suyla döndürülen ve içinde veya üzerinde dua metinleri yazılı olan tahta çark. Özellikle Lamaizmde yaygın olan dua değirmeni genellikle “Om mani padme hum” ibaresini taşır.
Dua Müziği:
(1) Katolik Kilisesinde rahiplerin ve keşişlerin zorunlu dua vakitlerinde okudukları belirli duaların besteleri.
(2) İslamda ve Yahudilikte Kur'an ve Torah metinlerinin belirli bir besteyle terennüm edilmesi.
Dua Örtüsü:
Bakınız: Tallit.
Dua Saati:
Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde sabah, öğle ve akşam dualarının zamanlarını gösteren cetvel, düzen.
Dua Şeridi:
Bakınız: Tefillin.
Duamutef (Tuamutef):
Eski Mısır'da bir cenaze tanrısı; Horus'un oğlu. Ölülerle ilgili olan bu tanrı, çakal başlı olarak tasvir edilirdi.
Duchoborzen:
Rus. “ruhsavaşçısı”. Rusya'da 18. yy'da ortaya çıkan ve iç aydınlanmayı savunan bir mezhep. Bu mezhep taraftarları Kuveykırlar gibi askerlik yapmayı reddederler; ayrıca Kitab-ı Mukaddes'i ve sakramentlerî de tanımazlar ve insan aklını en yüksek hakikat prensibi olarak görürler. Çarlık döneminde büyük takibata uğrayan bu mezhep taraftarları, 19. yy sonlarına doğru büyük gruplar halinde Kanada'ya göç ettiler.
Dugbo:
Afrika'da Sierra Leone'de yeryüzünün yüce tanrısı olduğuna inanılan tanrısal varlık. Kono ve Tembe halklarınca tapılır.
Duhân:
Kur'an'ın 44. suresi. 59 ayetten oluşmakta olup Mekke'de nazil olmuştur.
Dukkha:
Budizme göre insan varlığının mahiyeti olan acı, ıstırap ve kötülük; kutsal temel gerçek. Bakınız: Budizm, Dört Asil Gerçek.
Dumezil Georges (1898-.....):
Dinler Tarihçi, Etnolog ve Fransız dilcisi olan Dumezil 1898'de doğmuştur. Hindi-Avrupai toplumların mitolojileri ve antropolojilerinin inceleyicisi olan Dumezil, Kafkas dilleri ve folkloru uzmanıdır. Mukayeseli mitoloji incelemelerine kendini vermiş, doktorasını 1942'de A. Meillet'de yapmıştır. M. Mauss'dan etnoloji dersi almış, çok iyi derecede Rusça öğrenmiştir. Daha sonra, İskandinav dillerini ve Çinceyi öğrenmiştir. Bildiği Rus dili sayesinde Kafkas milletleri üzerinde incelemeye yönelmiştir. 1925-1931 yılları arasında İstanbul'da “Dinler Tarihi” profesörlüğü yapmıştır. Fransa'ya dönüşünden sonra S. Levi, Dumezil’in çalışmalarından hoşlanarak onun, 1933'de “yüksek araştırmalar okuluna” girmesine yardımcı olmuştur. II. Dünya harbinden sonra, “College de France” onun için “Hindi Avrupai Medeniyet” kürsüsünü açmıştır. Kafkas Halkları üzerindeki çalışmaları, onu 1971 yılına kadar Türkiye'ye seyahat yapmaya sevketmiştir. Yine o, İnka medeniyetinin merkezi olan Peru'nun Quechaus halkı arasında ikamet etmiş ve burada çok orjinal çalışma konulan bulmuştur. Dumezil 1978'de Fransız Akademisine üye seçilmiştir.
Dumezil 1920 yıllarına doğru Frazer ve S. Reinach ile birlikte Dinler Tarihi ve Mitolojiler üzerinde çalışmaya başlamıştır. Evrimci görüşlerden hareket etmekle birlikte o, en gelişmiş medeniyetlerde bile, bütün arkaik insanlıkta olan müşterek hareket tarzları ve inançların izlerini görmenin mümkün olduğu tezini ileri sürmüştür. Bu Dumezilci ekol, dinde insanla, besleyici tabiat arasında bir aracılık görüyordu. Bunun için, zirai mitolojiye, mevsimlerin ve yılın yenilenmesine, sonbahar ve ilkbahar dönemlerine, verimliliğin garantisi olan krallığın kutsal ve sinirsel karakterine önem atfediliyordu. Bundan dolayı Dumezil’in ilk çalışmaları, daha çok eski mitolojinin bıraktığı problemlerin Frazerci bir tiple yorumlanmasından ibaret çalışmalardır. Bu çalışmalar şunlardır:
Le Festin d'İmmortalite, 1924; Le Propleme des Centaures, 1929; Quvanos-Varuna, 1934; Flamen-Brahman, 1935. Bu eserlerde Dumezil, daha sonraki başvurular için bazı prensipler tespit etmektedir. Bu prensipler şunlardır;
1- Dil yönünden akraba olan cemiyetlerin sosyo-dini olaylarına uygulanabilen jenetik bir mukayesenin meşruiyeti.
2- Sadece belirgin ve kompleks bütünlerin mukayesesini yapmak.
3- Mitolojik veya ritüel şemaların, ilâhi şahsiyet üzerindeki üstünlüğüne dikkat etmek. Yani, isimler mukayesesine, konu mukayesesini üstün tutmak. Çünkü “Tanrılar geçiyor fakat konular kalıyor”. Diğer üç esere gelince onlar, Dumezil'i kutsal-krallık ideolojisine götürmektedir. Bu düşünce, 1938 yılından itibaren tasarlanmaya başlanan güçlü yapının temel taşını oluşturmaktadır.
Buna göre Hindin klâsik üç kastının prensibinin Hindi-İrani antikitesi bir defa kabul edilince, Dumezil'e göre geriye başka Hindi-Avrupâi cemiyetlerdeki bu izleri keşfetmek kalmaktadır. Bir yandan, Hindi-İranilerdeki, Keltlerdeki ve İtaliklerdeki hukuki-dini terminoloji'nin varlığına dayanarak; diğer yandan da Hindin Brahman statüsü ve Jüpiter’in Romalı Flâmine (papaz) statüsünün, krailık fonksiyonuna bağlı müşterek bir kuruma dayandığı kanaatine vararak Dumezil, belli başlı üç Flâminde ve daha sonrada papazların hizmet ettikleri Jüpiter, Mars, Quirinus'da bu düşüncenin uzantısını keşfettiğini söylemiştir. Ona göre Romalılar, bir kurumun donmuş şekli altında üçlü kaleden önce üç kültün hatırasını muhafaza etmişlerdir. Aynı hareket içinde en eski Aryas cemaati, hiyerarşik olarak dağılmıştır. Şöyle ki: Kutsalla hakimiyetin birlikte icrası, savaş ve askeri teşkilatı, barışın üretici aktiviteleri ve halk kitlesinin refahı.
1939'dan 1958 yılına kadar, bu alanda birçok kitap yayınlanmıştır. Bu kitaplar genelde, Hind, İran, İtalya, Seltik ve Alman toplulukları üzerinde olmuştur. 1945 yılında Dumezil, Mittamnin Para-Hindin Tanrılarının gruplarındaki en eski üçlü fonksiyon ifadesini keşfetmiş ve reforme olmuş Mazdeizm’in ahlâki varlıklarında bunun adaptasyonunu izah etmeye çalışmıştır. Az sonra, onun “ideolojik alanlar teorisi”, genel sistemin yönlendirmeleri veya karıştırmalarının tarihi ile farkedilmiştir. Yani Alınanlarda, hakimiyet üzerine savaşçı fonksiyonun gasbı, Romalıların hukuki ve tarihi yönlendirmesi, Hindlilerin mistik ve kozmik yönlendirmesi gibi. Diğer çalışmalar savaşçı teknikleri, aynı mukayese perspektifi içinde açıklamışlardır. Bu çalışmalar, Horace et les Curiaces, 1942; Seruius et la Fortune, 1943; Mariages İndo-Eur. 1979; Deesses lat. Et mythes Vediques, 1956 gibi çalışmalardır. Bu arada Dumézil'e başka yazarlar da katılmışlardır. Meselâ, Fransa'da, F. Vian, İsviçre'de St. Wikender; Belçika'da J. Duchesne-Guillemin, Hollanda da J. Vries bunlardan birkaçıdır. 1966'da la Religion Romain Archaique adı ile yayınlanan eser, sayısız tesirlere maruz kalan bir medeniyetin dini yaşayışındaki eski mirasın payını ölçmeye imkan vermiştir. Bu kitap, “Blançolar” çağını başlatmaktadır. Gerçekte edebi ve filolojik bir derinleşme olan bu kitap, Mitoloji ve Destan serisi ile Hind destanı, Mahâbharata, Roma destanı Enéide ve İskandinav destanını araştırmaktadır.
1950'Iere doğru Dumezil, ideolojinin, kaldırılmış veya kaldırılmamış sosyal bir realitenin tasavvuru olmaktan uzak olduğunu, bilakis bu tasavvuru aşan ve bir medeniyetin bünyesinde, pratik ve tasviri birçok veçheler hakkında bilgi verebilen birşey olduğu kanaatine varmıştır. Meselâ Roma'da, dini ve kutsal teşkilatı ile pantheon, sembolik düşünce, milli tarihin resmi anlatımı ve bunun dahilinde gerçek olayların artan payına rağmen, (Etruskler öncesi dört kral, cumhuriyetin başlangıcı, Furius Camillus'un jesti, 295'deki Sentimum savaşı) kronolojik basamağın farklı zamanları gibi şeyler hakkında ideolojik bilgi vermektedir. Fakat baştan beri, soylu ve ikinci sınıf vatandaş gibi İki terimle belirginleşen sosyal realite hiçbir üçlü fonksiyona sahip değildir. Mukayeseli mitolojiden hareket etmiş olan Dumezil, paleo antropolojiye ulaşmıştır. Bu ilim, Durkheim ve Mauss tarafından 1903'den beri ortaya konmuş olan tasnifi, sosyal fonksiyonun karakterini açıklamaya yönelmiştir. Bu ilim, parlak bir tatbik bulmuştur. Bunun için Mauss şöyle demektedir: “Bir dinî olayı alın, bütün bir örümcek ağı gelecektir”. Tarih öncesi göçler üzerindeki teorilerin tabiatı farklı da olsa, Aristokrasilerin gücü üzerinde bu ilim, Meillet’in doktrinini dikkat çekici şekilde tesis ediyor ve Hindi-Avrupailerdeki sosyal üstünlüğü gösteriyor. Bu ilim, metinlerde bir meşruiyet ve bir anlam keşfetmektedir. Yine bu metinlerde geleneksel tenkid, örtülü bir tarihilikle, eski hikayecilerin imajinasyonu arasında seçimden başka bir şeye sahip değildir. Şüphesiz bu ilim, Asya'nın ve Avrupa'nın komşularında M.Ö. 2500 yıllarında, bugün ulaşılamayan tarihlerdeki spiritüel dünyada yaşadığı gibi, Hindi-Avrupailerin dinini yeniden diriltmek niyetinde değildir. Dumezil, “Hindi-Avrupai Din” üzerinde kısa bile olsa hiçbir denemeye teşebbüs etmemiştir. Karşılaştırma uzmanının, sayımını yaptığı antik ideolojinin değişen bir takım ifadelerine orjinal olma şansı tanımamaktadır. O, sadece onların aynı görüşle, her yerde bir miras gibi görünen orjinal ve kompleks yığılmalara ısmarlandığını tesbit etmektedir.
Bu, yapısalcı bir eğilimdir. Buna bizzat Levi-Strauss işaret etmiştir. Oysa Dumezil, bu eğilimin müstakil bir metod olduğunu savunmuştur. Bu iki görüşün epistemolojik ilişkileri ne olursa olsun Dumezilci ideoloji ve Levi-Strauss'cu yapılar veya modeller, analizde farklı derecelerde, farklı hedeflere cevap vermektedirler. Bir genetikçi gibi çalışan Dumezil, Lengüistik incelemelere bağlı kavramsal veya mitolojik şemalar ortaya koymakta ve onları özellikle tarif etmeye yönelmektedir.
Levi-Strauss, cemiyetleri belli bir tarih ve dil akrabalığı olmadan ele almakta ve kollektif bilinçsizliğe ulaşan bir takım seviyelerde değişmezleri keşfetmektedir, O, bunları “insan ruhunun mimarisi” olarak adlandırmıştır. Bu açıdan bakıldığında “üçlü ideoloji”, özel bir tasnifle teşkil olmamaktadır. Bu yapı, Levi-Strauss'un yapılan ile belli ölçüde birleşmektedir. Meselâ, Hindi-Avrupailerde bu, daha çok ikili, üçlü veya dörtlü şekilde kendini göstermektedir.
Netice olarak Dumezil’ın eseri, iki cephenin arasında kalmıştır: Bir yandan, tarihçiler, filologlar ve arkeologlar, diğer yandan, Lengüistiğe ilgisiz olan, Antropolojinin teorisyenleri.
Dumuzi:
Tanrı Tammuz'un bir ismi. Sümerlerde yeraltı dünyası ve bitki tanrısı. Dumuzi'ye verilen lakaplar arasında “çoban” ve “sürülerin efendisi” gibileri de yer alır. O, aynı zamanda annesi olan Ningizzida'nın eşidir ve gök kapılarında durur. Dumuzi öldüğünde inanna (İştar) onu arar, ancak onu yeraltı aleminden getirmeyi başaramaz. Dumuzi yeraltı aleminin kralı olur. Tammuz, Attis ve Adonis’in aksine Dumuzi tekrar yeryüzü alemine yükselmez. Dumuzi’nin yokluğunda yeryüzündeki bereketi devam ettirebilmek gayesiyle, onun vekili olduğuna inanılan krallar, tanrıça înanna'yı temsil eden bir rahibeyle ayinsel olarak birleşirlerdi. Bakınız: Tammuz, Adonis.
Durga:
Sankritçe. “ebedi, korkunç”. Hindu tanrıçası. Taraftarlarına çeşitli suret'lerde (korkunç veya iyi bir görüntüyle) göründüğüne inanılır. Ona “İlahi eş” adı da verilir. Onun önemli bir bayramı olan Durgapuja, Bengal'de sonbaharda kutlanan on günlük bir festivaldir.
“Yaklaştırılması zor olan şey” anlamına gelmektedir. Hindde, büyük Tanrıça'ya, dehşetli görünümden dolayı verilen isimlerden birisidir. Kâli'ye, Çandi'ye, Bhairavi'ye benzetilmiş olarak bu tanrı, bakiredir ve yunanlıların Arthemis'i ile aynıdır. O, utangaç şiddetli, vahşi tabiatlıdır ve yırtıcı hayvanları avlamaktadır. Onun en önemli mahareti, dev bir camızın üstesinden gelmiş olmasıdır. Bir aslanın üstüne binmiş olarak tasvir edilen bu tanrıçanın resimleri, az veya çok içkili festivallere ve Dassâra (ekimde) karnavallarına yön vermektedir. Onun kültü, özellikle Bengal'de ve Ganj'ın orta vadilerinde oldukça yaygındır.
Durkheim Emile (1858-1917):
(E. Durkheim, 1858-1917)
Fransız sosyoloji okulunun kurucusu sayılan ünlü sosyolog. Aslen bir Yahudi olan Durkheim, toplumun din anlayışını yorumlamaya çalışmış ve dinin kaynağını Totemizm teorisiyle açıklamıştır. Durkheim, dini kollektif düşüncenin ortak ürünü olmakla ifade eder. Ona göre din, üzerinde araştırma yapılabilecek olan sosyal bir yapıdır. Durkheim'e göre totem, bir klanın kendisini tanımladığı kimliğidir ve totemizm akrabalık bağıyla İnsanları birbirine bağlar; totem gücünü her varlıkta var olduğu düşünülen evrensel ruhu ifade eden Mana ile kutsallığın ifadesi olan Tabu düşüncesinden almaktadır. Yaşadığı dönemde Durkheim’in toplumsal bir fetiş oluşturduğu ve bir sosyoloji dînî yaratmaya çalıştığı iddia edilmiştir.
Fransız sosyoloji okulunun kurucusu olan Durkheim 15 Nisan 1858 yılında Epinal'de doğmuştur. Bir hahamın oğlu olan Durkheim, ilk eğitimine Eski Ahidi ve Talmudu okuyarak başlamıştır. Daha sonra Ekol normal supérieure'e girmiş ve orada özellikle Fustel de Conlanges'dan ve Emile Boutrong'dan dersler almıştır. 1882 yılında August Comte'un tesiri altında kalarak sosyal fenomenlerin incelenmesine kendini vermiştir. Almanya'da WiIhelm Wundt'un yanında bir müddet staj yaptıktan sonra 1887 yılında Bordeaux'da sosyal bilimler derslerine başlamıştır. Böylece yeni bir üniversite disiplini olan sosyoloji meydana gelmiştir. 1897'de “L'Annee sociologique” dergisini çıkartmaya başlamıştır. Bu peryodıkte, yazısı olmayan topluluklar üzerinde incelemeler yapılmıştır. Bu çalışmalar, genelde hukuk, ahlak, dini sosyoloji çalışmalarıdır. Durkheim, 1902'de Sorbonn Üniversitesine çağrılmış ve 1905'de de sosyal araştırmalar yüksek okuluna hoca olarak davet edilmiştir. Fransada Lâik III. Cumhuriyet yönetimi, kilisenin yerini alacak “yeni bir ahlâki” düzenleme bulma ihtiyacını hissetmiştir. Durkheim bu yönetime iki temel fikirle katkıda bulunmak istemiştir. “Sosyal düzen ve sosyal ilerleme”. Jaures ile birlikte endüstriyel medeniyetin, savaşların sonunu getirecek “sosyal tesanüdü” artıracağım düşünmüştür. Birinci dünya savaşı, Durkheim’in hayallerine son vermiştir. Durkheim 1917 yılında ölmüştür.
Durkheim, araştırmalarında ilk etapta, fertlerin saldırgan itişlerini nötr hale getirecek “cemiyetin hareket kaideleri” üzerinde durmuştur. Bunun için 1893'de “la Division du Travail Social” adlı eserini yayınlamıştır. 1895'den itibaren onun büyük hipotezi olan “kollektif şuur” araştırmasına geçmiştir. Bu araştırmalar sonucunda “Les Regles de la methode sociologique” isimli eseri ortaya çıkmıştır. 1897'den itibaren de Durkheim kendini devrinin kaygı verici problemi olan intiharı incelemeye vermiş ve le Suİcide isimli eserini kaleme almıştır. Bu eserde Durkheim, bir sosyal ahlâk hazırlamaya teşebbüs etmiştir. Durkheim'e göre yaşadığı dönemde aşılan üç sosyal tesanüd kurumu olan devlet, aile ve kilise yerine geçecek vasıtalar bulmak gerekmektedir. Durkheim bu problemler için sırayla “Representation individuelle et colleetive (1899), L'Education Morale (1902-1903), La Determination des Faits Moraux (1907) isimli eserlerini yayınlamıştır.
Netice'de Durkheim, dinin cemiyette esas olduğunu düşünmüştür. Bunun için de dini fenomeni anlamaya ve onu yeniden tesis edebilmek için, onun özünü yakalamaya çalışmıştır. Bu teşebbüsten Les Formes Elementaires de la Vie Religİeuse (1912) adlı eseri meydana gelmiştir. Durkheim dini araştırmalarını sosyolojinin prensipleri üzerine dayandırmıştır. O da H. Spencer gibi cemiyeti, kollektif şuurun canlandırdığı metafizik bir realite olarak kabul etmektedir. Bu kollektif şuur, inançların ve duyguların bütünlüğü ile meydana gelmiştir. Bu da, sosyal şuurun sentezinin ve ifadesinin taşıyıcısı olan kavramı meydana oluşturmuştur. Mantık ve ahlâk, yüce bir sentez olan kutsaldan kaynaklanmaktadır. Pozitivist olan Durkheim, dini fenomenden aşağıdaki üç unsuru çıkarmaktadır: Tabiatüstü, sır, Tanrı. Fakat inançlara, dini merasimlere ve cemaat veçhesinede dikkat etmektedir. Durkheim hipotezlerinde, dini olaylardan hareket ediyor ve dini fikirlerin keşfini elde ediyor. Yine o, kompleks olayları açıklamak için en basit olaylardan hareket etmektedir. Durkheim'e göre, totemizm, dinin temel şeklini meydana getirmektedir. Yine ona göre Totemik inançlar, sosyal organizasyondan ayrılmazlar. Durkheim, klanla totemi birlikte düşünmektedir. Sosyal hayatın etkili bir sembolü olan Totem, klan tarafından kutsallaştırılmıştır. Ancak Durkheim, klanın kutsalı, totem sayesinde yarattığını savunmakta ve totemin, dini güçleri uyandırdığını belirtmektedir. Durkheim'e göre din, kutsalın bir yönetimidir. Kutsal ise kollektif şuurdan meydana gelmiştir. Böylece ona göre kutsalın ifadesi olan din, cemiyet tarafından yaratılmıştır.
Ancak Durkheim’in din ve kutsal hakkındaki görüşleri, büyük etnolog A. Goldenweiser ve Wilhelm Schmidt tarafından tenkit edilmiştir. Yapılan tenkitlerde Durkheim’in, sadece orta Avusturalya yerlilerine dayandığı ve sübjektif olarak yaklaştığı belirtilmiştir.
Duşara:
Nebatîlerin en önemli tanrıları, ismi muhtemelen “şara'nın sahibi” anlamına gelen Duşara Nebatîlerin milli tanrısıydı. sara, Petra'nın doğusunda yer alan dağlık bölgenin ismidir. Nebatîlerin kraliyet tanrısı olan ve kitabelerde “alemin rabbi” ve “İyiyi kötüden ayıran” gibi sıfatlarla nitelenen Duşara, aynı zamanda Dionysus ve Zeus gibi diğer yabancı tanrılarla da özdeşleştirildi. Bundan başka o, Züşşara adı altında cahiliye dönemi Arap panteonunda da yer aldı.
Düalizm:
İyilik ve kötülüğün ya da ışık ve karanlığın birbirinden ayrı ve birbirine eşit derecede olan iki ezeli ve ebedi güçten kaynakladığı görüşünü savunan bir metafizik sistem; ikicilik ya da ikitanrıcılık. Düalizm terimi, Thomas Hyde tarafından 1700'lerde kullanılmaya başlandı. Genellikle düalist sitemlerde düalizmin iki kutbunu oluşturan tanrısal güçler arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir çekişme ve mücadelenin varlığı kabul edilir. Mecusilikte, Hinduizmde ve bütün gnostik dinlerde düalizme rastlanılır. Bakınız: Gnostik düalizm.
Düldül:
Hz. Muhammed’in, Hz. Ali'ye bağışladığı beyaz katırının adı.
Dünya Kiliseler Konseyi (World Council of Churches):
1948'de Amsterdam'da resmen kurulan bir Hıristiyan kiliseler birliği teşkilatı. Bu kuruluş Hıristiyan kiliselerinin birçoğunu bünyesinde toplayan bir danışma konseyi konumundadır.
Dürziler:
Şia'nın İsmâiliyye kolundan meydana gelmiş olan Durzilik, Fatımi halifelerinden el-Hakim bi-Emrillah el-Mensur b. el-Aziz Billah (996-1021 )ın veziri Hamza b. Ali tarafından kurulmuştur. El-Hakim, 1 muharrem 1017 yılında “Artık size hiç kimse zarar vermeyecek, dalalete de düşürülmeyeceksiniz. Rahat ediniz. Müminlerin emiri sizin için bir nizam olacak ve gelecek günlerde sizlere ilâhi hikmeti yayacaktır” diye hitap etmiştir. Böylece el-Hakim, uluhiyete yükseldiğini ilân etmiş oluyordu. Aynı gün, Hamza b. Ali'de bu hareketin imamı ilân edilmiştir. Hamza herkesi ilâhi davete çağırmış ve onlara hakiki bilgiyi öğretmeye başlamıştır. Artık Ona göre ibadetlere lüzum yoktur. Artık manevi ve zihni bir yeniden doğuş başlamıştır. Hareket Hamza’nın doğrultusunda devam ederken, sahneye el-Hakimîn eski propagandacılarından biri oları Neştekin ed-Durzi adlı Buharalı bir Türk çıkar. 1016 yılında Mısır'a gelir ve el-Hakimin görüşlerini kendine malederek propaganda etmeye başlar. El~Hakim, onu tanımadığını söylemiş de olsa, artık hareket tutulmuştur. İşte bu hareketin adı “Duruz” şeklinde yani Dürziler diye meşhur olmuştur.
Hamza h. Ali'nin liderliğinde başlayan ilk hareketin mensupları kendilerine “Muvahhidün” adını verirken, Neştekin’in ardından gidenler Dürzi adını benimsemişlerdir. Ancak Neştekin, aşırı fikirlerinden dolayı 1019 yılında öldürülmüştür. Bu tarihten sonra, Hamza b. Ali'nin daha aktif bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Hareket oldukça gelişir. Ancak, 1021 yılında el-Hâkim, el-Mukattam dağında kaybolmuş, Hamza b. Ali ise inzivaya çekildiği için, hareketin başına Ali b. Ahmed geçmiştir. Ancak, yeni halife olan Ali b. el-Hakim, Durzileri takip kararı alır ve böylece hareket yeraltı faaliyetlerine başlar. Faaliyet alanı olarak da Şam, Beyrut bölgesini seçerler. Dürziler Haçlı seferleri sırasında, Haçlı ordusunu desteklemişlerdir. Bugün Dürziler, Lübnan, Suriye, Filistin ve Ürdün'de yaşamaktadırlar. Dünyanın birçok yerine de göçlerle yerleşmişlerdir. Dürziler, azınlıkta olmalarına rağmen orta Doğu siyasetinde önemli rol oynamaktadırlar. Durzîlik hareketinin mensupları, kendilerine her nekadar müslüman adını verirlerse versinler, bunların müslümanlığı, daima bir tartışma konusu olmuştur. Çünkü, İslâm akidesini tam olarak kabul etmemektedirler.
Dürzîlik:
Suriye, Lübnan ve Filistin'de taraftarları bulunan ve gulat-ı şia'ya mensup olan bir mezhep. Ismailiye mezhebi kökenli Fatımi hanedanından halife el-Hakîm ibn Emrillah (996-1021) ve veziri Hamza ibn Ali’nin kurduğu dinsel akım. Dürzî ismi ed-Darazî'ye (ö. 1020) isnat edilir. Dürzîlikte Mısırlı Halife el-Hakîm'e uluhiyet atfedilir. Onun bedenleşmiş tanrı olduğuna, gerçekte ölmediğine, fakat bir müddet için gizlendiğine inanılır. Dürziler el-Hakîm’in geri gelişini beklerler; Hamza ibn Ali’nin ise tanrının yarattığı ilk yüce varlık olduğu düşünürler. Ayrıca Dürzîler, ahireti, cennet ve cehennemi reddederler ve kutsal yazılarını gizlerler. Tapınaklarına Halavat adını verirler.
Düalîzm (İkicilik):
Düalizm kelimesi 1700 yıllarında Thomas Hyde'nin, Historia Reiligionis Veterum Persarum adlı eserinde, yüce Tanrının yanında, onun gibi ebedi telâkki edilen bir kötü varlığı kabul eden düşünce sistemini belirtmek için kullanılmıştır. Bu anlamda Pierre Bayie 1720 yılında yayınladığı sözlükte Zoroastre maddesinde bu kelimeyi kullanmıştır. Bundan başka, düalist doktrinlerle ilgili çok farklı formüllere şahit olmaktayız. Bunun için, dini, felsefi, teolojik, kozmik, metafizik, ahlâki, antropolojik düalizmden bahsedebiliriz. Biz bu madde altında, dini düalizmden bahsedeceğiz. Arkaik dinlerde ve yazısız bazı milletlerin geleneklerinde bazı mitolojiler, kötü ruhlara karşı mücadele eden iyi ruhlar sahneye koymaktadırlar. Yine de ilkel dinlerde tam bir düalizmden bahsetmek oldukça zordur. Buna rağmen birçok antik din, düalist (ikili) yapı ile belirginlik kazanmıştır. Meselâ, Çin dinlerinde iki temel güç dikkati çeker. Bunlardan biri Yang diğeri Yin'dir, Fakat bu ikili daima birbirini tamamlayan iki güç olarak takdim edilmiştir. Yine Hindistan'daki Samkhya doktrini, ruhani varlık olan Purusha’nın madde olan parakritiye engaje olduğunu belirtmektedir. Eski Batıda düalist birçok dini düşünce tanımıştır. Meselâ, Orphisme, Pythagorisme ve Platonisme gibi.
Mısır'da hakim olan Firavun dininde de düalist veçheler eksik değildir. Karanlıklar prensibi olan yılan Apophis, güneş Tanrısı Re'nin düşmanıdır. Seth, Horus'un düşmanıdır. Osir mitolojisinde Seth, Osiris'i yıkmaya teşebbüs eden kötülüğü kişileştirmiştir.
Babil mitolojisinde ise, Tiamat'a karşı Mardouk'un savaşı dile getirilmiştir. Mezopotamya dinlerinde aydınlığın karanlıklara karşı açıkça mücadelesi söz konusu edilmektedir.
Düalizm en sistematik şekilde kendini İran'da göstermiştir. Gatha'larda iyi gücün, kötü güce muhalefeti görülmektedir. Mazdeizm, bu muhalefeti daha da belirgin hale getirmektedir. Yani orada, Ahriman'ın, Ohrmazd'a karşı mücadelesi, Angra Mainyu'nun, Spenta Mainyu'ya karşı mücadelesi anlatılmaktadır.
Birinci antik çağın sonunda Düalist kavramlar, “seçilmiş milletin” radikal monoteizmine zarar vermeksizin Yahudiliktede görülmüştür. Kumran yazıtlarında, “Aydınlık prensi” ile “karanlık meleğinden” bahsedilmiştir. Buna benzer düalist fikirler Philon'da ve Apocalyptique edebiyattada bulunmaktadır.
II. ve III., asrın gnostik sistemlerinde de bir çeşit düalizme rastlıyoruz. Orada kötü olan bu dünyadır. Onun kötü olan cevheri, Allah tarafından yaratılmamıştır. Bütün gnostik metinlerde Dünya ile Aşkın olan Evren arasında bir muhalefet sözkonusudur. Çünkü onlara göre Dünya, Allah'tan değildir. Ruh ise, dünyaya ait değildir. Bu metinlere göre, madde dünyası, bir değişim, bir şiddet, bir hayal dünyasıdır Spiritüel dünya ise hayattır, hakikattir. Gnostik bu dünyaya yabancıdır.
Maniheizm ile daha radikal bir düalizm kendini göstermiştir. Mani'nin doktrinine göre, önceleri birlikte yaşayan iki prensip, birbirinden edebiyyen ayrılmışlardır. Bu iki prensip, Aydınlık ve Karanlık'tır. Bu iki prensipte ebedidir ve yaratılmamışlardır. Aydınlık, Büyüklük babası tarafından yönetilirken; Karanlık, Karanlık prensi tarafından yönetilmektedir.
(1) Adem'le Havva'nın ilahi emre itaatsizlikleri sonucu masumiyetlerini yitirmeleri ve yeryüzüne indirilmeleri. Kur'an'a göre ilk insanın cennetten indirilişi, aslında ilahi takdirin bir gereği olan insanın Allah’ın emrine karşı gelmesi nedeniyledir. Yeryüzüne İndirilen insan hatasını anlayarak tövbe etmiş ve Allah'a yönelmiştir. Tekvin 2 ve devamına göre ise bir yılan tarafından kandırılan Havva, iyilik ve kötülük ağacının yasak meyvesinden yer ve Adem'i de yemesi için kandırır. Bu suçun cezası onların içinde yaşadıkları bahçeden kovulmalarıdır. Diğer taraftan Tekvin'de Adem’in bahçeden kovulmasının bir başka nedeni üzerinde durulur. Buna göre tanrı, Hayat Ağacı'ndan yiyen insanın da kendisi gibi tannlaşacağmdan kaygı duyarak onu bahçenin (cennetin) dışına atar. Bahçeden atılmanın sonucunda, Adem yeryüzünde yorucu ağır işler yapmaya, Havva ise doğum sancısı çekmeye mahkum edilir; ayrıca insanla yılan arasında bir düşmanlık başlar. Böylelikle Kitabı Mukaddese göre günah insanın seçimiyle oluşmuştur. İçinde bulunduğumuz durum yaratıcının bizim için seçmiş olduğu aslî durumdan farklıdır. Günümüzde bazı batılı bilim adamları arasında Adem'le Havva'nın düşüşünün tarihsel bir olay olarak algılanıp algılanmaması konusunda tartışmalar vardır. Geleneksel Hıristiyan düşüncesinde yılan şeytanla Özdeşleştirilmekte; şeytan ise düşmüş bir varlık olarak değerlendirilmektedir. Böylelikle ilk orijinal düşüş, Adem'le Havva olayından ziyade şeytanın düşüşüyle ilgili olmaktadır. Modern zamanlarda düşüş olayı, bazı bilim adamları tarafından ortaya konan insanın gelişimi teorilerine aykırı olarak görülmekle birlikte, Ortodoks İlahiyatçılar 'Kitabı Mukaddes kıssasını insanın tanrıyla ilişkisi açısından hâlâ hayatî olan bir gerçek olarak görürler.
(2) Başta gnostik gelenekler olmak üzere çeşitli dinlerde yüce tanrıdan uzaklaşma, ilahi aleme ilgisizlik veya ilahi takdir gereği bir görevi ifa etme gibi nedenlerle bazı ilahi varlıkların ilahî alemden karanlık alemine atılmaları ya da gönderilmeleri, ilahi alemden düşüş, derece derece varlıkların meydana gelmesine yol açmıştır. Maddi alemin oluşumu ise bu düşüşün en son safhası olarak kabul edilir.
Dvuitavada:
Sanskritçe. “ikilik öğretisi”. 13. yy.'da yaşamış olan Brahmana Madhva tarafından geliştirilen, Hinduizmin düalist bir öğretisi. Buna göre yalnızca tanrı ve ferdi ruhlar kainatın temel güçleri olarak görülür. Bunların her ikisinin ise birbirinden tamamen ayrı oldukları düşünülür.
Dxui:
Güney Orta Afrika'da Bushmanla-rın yaratıcı tanrısı. Hottentotlar onu Tsui olarak, Xhosa ve Ponda halkları ise Thixo olarak tanırlar. Bu tanrının, özellikle botanik varlıkların yaratıcısı olduğuna inanılır.
Dyaus Pitas:
(Sanskritçe. “göksel baba”) Hint gök tanrısı. Eski Yunan'daki Zeus ve Roma'daki Jüpiter’in karşılığı olan Dyaus pitas, Vedalarda önemli bir rol oynamaz. Dyaus'un eşi ise Prîthivi (Ana toprak)'dir.
[1] Neml: 27/82.
[2] Mat. 5-7; Luk. 7, 23; Yuhanna. 20, 29.
[3] Matta: V,VI,VII
[4] Daniel; 2/20-2.
[5] Daniel 2/31-35.
[6] Daniel 2/36.
[7] 2/31-35.
[8] Daniel 3/20-23.
[9] 3/29-30.
[10] 4/25-31.
[11] Nisa: 4/163.
[12] 1 Sam. 16 - 1 Krallar 2; 1 Chron. 2, 10-29.
[13] Çıkış. 20: 1-17, Tes. 5:6-21.
[14] İsra: 17/39.
[15] Hicr: 15/33.
[16] Araf: 7/12.
[17] Ali İmran: 3/19, Maide: 5/3.
[18] el-Bâkara: 2/256.
[19] el-Kâfirun: 109/6.
[20] el-Bakara: 2/256.
[21] Ethiques.
[22] Dinler Tarihi ile ilgili yayınlanmamış yunanca metin.
[23] IAHR.
[24] Jaire'nin kızının dirilmesi, Mark. V. 21, 42; dul kadın Naim’in oğlunun dirilmesi; Luka, VII. 11-17; dostu Lazar’ın dirilmesi, Yuhanna, XI.
[25] Korintos, I. Mek. XV. 14.
[26] Vahiy, XX, 11-25.
[27] 1:3.
[28] Romalılara 2/14-15.
[29] Süryani Antakya ayin usulüne bağlı Lübnanlı Hıristiyanlar.
[30] Avrupa'nın ortadoğu kesiminde yaşayan halk.
İslami Okul Okulların En Önemlisi