Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 06 E - Index Web

E. 5

Ea:5

Easter (Paskalya):5

Ebabil:5

Ebced:5

Ebedi Hayat (Ölümsüzlük):5

Ebionitler:5

Ebionitler İncili:5

Ebrehe (Abraha):5

Ebu Bekir:6

Ebu Bekir Er-Râzî:6

Ebu Cehil:6

Ebu Hanîfe:6

Ebu Hureyre:6

Ebu Leheb:6

Ebu'l-Kasım:7

Ebu Müslim El-Horasanî:7

Ebu Sufyan ibn Harb:7

Ebu Talib:7

Ebu Ubeyde İbn el-Cerrah:7

Ebussuud Efendi:7

Echenais:7

Echidna:7

Echo:8

Ecthesis:8

Eçmiadzin:8

Eddalar:8

Edille-i Şeriyye:8

Edon (Eden, Aden):8

Efes Ve Efes Konsilleri:8

Eflatun:9

Eflatunculuk Ve Yeni Eflatunculuk:10

Efsane (Mit, Mitos, Usture):11

Egeria:11

Ehli Beyt:11

Ehli Kitab:11

Ehli Sünnet:11

Ehulhul:12

Eir:12

Eirene:12

Eisai:12

Ek Chuah:12

Ekayana:12

Ekber Şah:12

Eklektisizm (Eclecticism):12

Eklesiastik (Ecclesiastic):12

Eklesiastik Festivaller (Ecclesiastical Feasts):12

Eklesiastisizm (Ecclesiastîcism):13

Eklesioloji (Ecclesiology):13

Ekmek Şarap Ayini:13

Eksorsizm (Exorcism):13

Ekstazi (Ecstasy):13

Ekzistansiyalizm (Existentialism, Varoluşçuluk):13

Ekzogami:13

El:13

Elat:14

Elazar Ben Yahuda Kalonimos (1160-1238):14

Elea Okulu:14

Eleatikler:14

Elektra (Electra):14

Eleusis:14

Elf:14

Eliade Mircae:15

Elicius:16

Elkesai (Elchasai, Elhasîh):17

Ellora:17

Elmohadlar:17

Elohim:17

Elohist:17

Elvira Konsili:17

Elysium (Elysian Bahçeleri):17

Emelam-Anna:17

Emer:18

Emeviler:18

Emin:18

Eminence:18

Emîru'l-Müminîn:18

Emr:18

Emri Bi'1-Maruf Ve'n-Nehyi Ani'1-Münker:18

Emunot:18

En Sof:18

En'am:19

Enbiya:19

Enceladus:19

Endogami:19

Endüljans (İndulgence):19

Ene'1-Hak:19

Enfal:19

Engi-Shiki:19

Engizisyon:19

Enhipostasya (Enhypostasia):21

Enkarnasyon:21

Enki:21

Enkidu:22

Enlil (Ellil):22

Ennead:22

Ensar:22

Enthusiazm:22

Enuma Elish:22

Enyalius:22

Eos:23

Ephraem Syrus:23

Epictetus:23

Epikür:23

Epiküryenizm (Epicureanism, Epikürcülük):23

Epimelios:23

Epimenides:23

Epimetheus:23

Epiphanius:23

Epiphany (Epifani):24

Epona:24

Erastianizm:24

Erato:24

Erbaba:24

Erbaîn:24

Erebus:24

Erechtheus:24

Erenler:24

Erenol Pavli (Pavli Eftim Erenol):24

Ereşkigal:25

Eridanus:25

Erinnyeler (Eumenidler):25

Eris:25

Erkegün:25

Erlik (Erlik Han):25

Ermeni Kilisesi (Gregoryan Kilisesi):26

Ermiş:27

Eros:27

Erycina:28

Erzulie:28

Esâtîr:28

Esdras:28

Eshab-ı Kehf:28

Eskatoloji (Eschatology):29

Eski Ahit:31

Eski İnananlar Mezhebi:31

Eski Katolikler:31

Esmâü'l-Hüsnâ:32

Esoterik:32

Esotérisme:32

Esseniler:33

Eş'arî:33

Eş'arîlik:33

Eşük:34

Ether:34

Etruskan Dini:34

Etopya Kilisesi:34

Euhemerus (Öhemerus):35

Eumenidler:35

Eunomia:35

Euripides:35

Europa (Avrupa):35

Eusebe De Cesaree:35

Eusebius:35

Euterpe:35

Eutyches:35

Evancelik Kiliseler:36

Evancelikalizm (Evangelicalism):36

Evancelist:36

Evharist (Eucharist, Evharistiya):36

Evlilik:37

Evliya:39

Evrad:39

Excommunication:39

Exil (Exile):39

Eyke Halkı:39

Eyyub (Yob):39

Eyub Kitabı:39

Ezakiel:40

Ezan:40

Ezher:40

Ezra:40

Ezra'nın Birinci Ve İkinci Kitabı:41

El-Ezrakî:41


E

 

Ea:

 

Enki olarak da adlandırılır. Gökyüzü tanrısı Anu ve yer (topraklar) tanrısı Enlil ile birlikte Babil’in üç büyük tanrısından birisiydi. Dünyanın üzerine dayandığı sular uçurumunda yaşadığına inanılan Ea, özellikle erkekler açısın­dan çok değerliydi. Dualarda onun ismi anılırdı. Akadça yaratılış ve tufan mito­lojilerinde de Ea yer alır. Onun uyarı­sıyla tufandan bazı insanların kurtarıl­dığına inanılırdı. Ea'nın baş tapınağı Sümer şehri Eridu'daydı. Onun eşi Damkİna, oğlu ise Marduk idi. Ea, bir koçbaşıyla ya da balık vücutlu keçi başıyla sembolize edilirdi.

 

Easter (Paskalya):

 

İsa Mesih’in dirilişi (resurrection) anısına düzenlenen yıllık festival; Hıristiyanların en eski ve en büyük bayramları. Bu bayramın tarihi konusunda tartışmalar olmakla birlikte, Easter, genellikle Nisan ayı içerisinde kutlanmaktadır. Easter dönemi, Kül Çarşambası (Ash Wednesday) ile baş­lar ve Pentakost kutlaması ile sona erer. Easter öncesi büyük oruç döneminin başlangıcı olan Kül Çarşambası, Easter öncesi yedinci haftanın Çarşamba gü­nüne denk düşer. Ortaçağda bu sürede 40 günlük oruç tutulurdu. Paskalya ön­cesi hafta ise “kutsal hafta” olarak bilinir.

 

Ebabil:

 

Kur'an'da Fil suresinde (105. sure) bahsedilen kuşlar. Bunların, fil sahiple­rine (Mekke'yi kuşatan güçler) karşı Allah tarafından gönderildiği ve Ebabil’in sertleşmiş çamurdan taşlar atmak suretiyle onları dağıttıkları anlatılır.

 

Ebced:

 

Arapçadaki her bir harfe bir sayısal değer vererek, buna göre çeşitli ke­lime ve cümlelerin sayısal değerini hesaplama ve bundan çeşitli anlamlar çı­karma. Bakınız: Cifr ilmi.

 

Ebedi Hayat (Ölümsüzlük):

 

Birçok inanç sisteminde başta tanrı ve çeşitli tanrısal varlıklar olmak üzere evrenin, maddi alemin veya ruhun ebediliği üzerinde durulur. İnanç sisteminde tanrı fikrine yer veren bütün dinlerde tanrının ölümsüzlüğü inancı mevcuttur. Evrenin ve maddi alemin ebediliği düşüncesine ise çeşitli Asya dinlerinde ve materya­list akımlarda rastlanır. Öte yandan in­sanın ölümsüzlüğü konusu birçok dinde insanın özünü oluşturduğuna inanılan ruhun ölümsüzlüğü fikriyle bir arada düşünülür. Ahîret inancına sahip dinsel geleneklerde, öbür dünyada kişi için ölümsüz bir yaşam düşünülür. “Objektif ölümsüzlük” düşüncesi olarak da ad­landırılan bu ölümsüzlük anlayışına göre bu durum yalnızca ruhsal ya da hem ruhsal hem de bedensel olarak dü­şünülebilir. İslamda ölüm sonrası tekrar yaratılacak olan İnsan için ebedi bir ceza ve mükafat söz konusudur. Hıristi­yanlıkta ise ebedi hayata ulaşmak, tan­rının ezeli ve ebedi varlığına katılmakla mümkündür. Objektif ölümsüzlük anlamındaki bir ölüm sonrası hayata inanmaya yer vermeyen geleneklerde ise insan için ebedilik ya da ölümsüz­lük, “Sübjektif ölümsüzlük” olarak isimlendirilen, İnsanın yaptığı şeylerle insanların ya da tanrının zihninde ebe­diyen var olmasıyla mümkündür.

 

Ebionitler:

 

Yahudi-Hıristiyanlar olarak da bilinen İsa cemaatı, İsa'nın yalnızca bir peygamber olduğuna inanan Ebionitler, İsa sonrası cemaat lideri olarak Yakub'u kabul ederlerdi. Ayrıca onlar, Musa şe­riatına bağlıydılar ve İsa'nın son akşam yemeğinin sadece bir hatıra olarak ya­pılması gerektiğini kabul ederlerdi. Kendilerine ait bir incile de sahip olan bu cemaatın varlığı, MS 7. yy'a kadar devam etmiştir. Bakınız: Ebionitler İncili.

 

Ebionitler İncili:

 

Hıristiyanlarca apokrif olarak kabul edilen bir İncil. Bu incilin Ebionitlerce kullanıldığı kabul edilir. Batılılar bu incilin, İbraniler incili ola­rak bilinen çalışma olabileceğini ileri sürerler.  

 

Ebrehe (Abraha):

 

Habeşistan kralı (MS 6. yy). Kabe'yi yıkmak için fillerden bir orduyla Mekke'yi kuşatmış, ancak Mekke ve Kabe, Allah tarafından mu­cize eseri yıkılmaktan kurtarılmıştır. [1]

 

Ebu Bekir:

 

(Ebu Bekir Abdullah ibn Ebi Kuhafe, 572-634)

Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşı ve ilk halife; Hz. Muhammed’in hanımı Hz. Aişe’nin babası. Hz. Muhammed, risaletini ilan ettiğinde ona ilk inananlar arasında yer aldı ve baskı ve şiddetin had safhada olduğu Mekke dönemi boyunca maddi ve manevi olarak hep Hz. Muhammed­‘in yanında oldu. İsra ve miraç hadise­sinde Hz. Muhammed’in bu mucizeyi yaşadığına, “O, diyorsa doğrudur” yak­laşımıyla inandığı için “Sıddîk” unva­nını aldı. Ayrıca ona “cehennemden özgürlüğünü kazanmış” anlamına Atık unvanı da verilmiştir. Medine'de Hz. Muhammed hastalandığında kendisi­nin yerine namaz kıldırma görevine onu atadı. Nitekim Ebu Bekir, Hz. Muhammed sonrası İslam devletinin ilk halifesi oldu ve iki yıllık kısa hilafeti süresinde isyanların bastırılması, düzen ve intizamın tesis edilmesi ve Kur'an’ın toplanması gibi birçok konuda önemli icraatlarda bulundu. Sade yaşantısı, gösteriş ve şaşaadan uzak tavrı, İslamdan taviz vermez yapısıyla tüm Müslü­manlar için örnek bir şahsiyettir. Bu özellikleri nedeniyle Hz. Peygamberin birçok övgüsüne mazhar olmuştur.

 

Ebu Bekir Er-Râzî:

 

(ö. 925) Maddeci gö­rüşleriyle tanınan filozof, ismi genel­likle Dehriyye akımı içerisinde anılan er-Râzî, bilginin temel kaynağının akıl olduğu düşüncesiyle peygamberliği red­detmiştir. Bakınız: Dehriyye.

 

Ebu Cehil:

 

(570-624) Mekke döneminde Hz. Muhammed'e en şiddetli muhalefet eden ve Müslümanlara ağır baskı ve işkence uygulayan Kureyşli bir kişi. Asıl adı Ebulhakem Amr ibn Hişam olduğu halde, İslama azılı düşmanlığı ve gele­neksel Mekke dinindeki ısrarı nede­niyle Müslümanlar, ona “cehaletin ba­bası” anlamına gelen Ebu Cehil adını taktılar. Müslüman olan kölelerine şid­detle işkence ederdi. Hatta bir seferinde Hz. Sümeyye'yi mızrakla öldürerek şehit etti. Ebu Cehil, Bedir savaşında öldürüldü.

 

Ebu Hanîfe:

 

(Numan ibn Sabit, h. 80-150)

İslamda 4 önemli fıkıh okulundan birisi olan ve kendi ismiyle adlandırılan Hanefîliğin en önemli temsilcisi, imamı Azam ismiyle de bilinen Ebu Hanife, MS 700 civarında Kufe'de doğdu ve 770'de Bağdat hapishanesinde vefat etti. Kendisine Abbasi halifesi el-Mansur tarafından teklif edilen kadılık görevini reddetti ve yaşamı süresince tasvip etmediği yöneticilere karşı yapılan isyan hareketlerini maddi olarak destekledi. Bir tüccar olarak geçimini sağlayan Ebu Hanîfe, re'y ekolünün güçlü bir savunucusu oldu. Ünlü bir İs­lam hukukçusu olmanın yanı sıra o, aynı zamanda bir kelamcı olarak da isim yapmış ve sonraki dönemlerde bir­çok kelamcıya ilham kaynağı olmuştur. Bazı düşüncelerinden dolayı Mürcie ekolünden olmakla suçlanmıştır, önemli bir alim olmasına rağmen biz­zat kendisi tarafından yazılan çok az eser günümüze kadar gelmiştir. Bunlar­dan Fıkhı Ekber, Osman el-Batti'ye ya­zılan mektup ve diğer bazı küçük rİsale­lerden oluşan 5 metin İmamı Azam'ın Beş Eseri başlığıyla Türkçe yayınlanmış­tır.

 

Ebu Hureyre:

 

(Ebu Hureyre ed-Devsi, ö. 678)

Asıl adı Abdüşşems plan bu sahabi, Hz. Muhammed’in vefatından 4 yıl kadar önce Müslüman olmuş ve Abdullah ya da Abdurrahman adını almıştır. Ebu Hureyre lakabı kedilere olan sevgisinden dolayı ona verilmiştir. Peygamberi çok kısa bir süre görmüş olmasına rağmen ondan en çok hadis rivayet eden kişilerdendir; bu nedenle o, bizzat yaşamı esnasında çeşitli tenkit­ler almıştır. Hatta bu nedenle o, Hz. Ömer döneminde hadis rivayet etmek­ten men edilmiştir. Ayrıca Hz; Ömer, onu bir ara Bahreyn valiliğine getirmiş, ancak sonra azlederek mallarına el koy­durmuştur. Ebu Hureyre, Peygamber'den naklettiği hadîslerin çoğunu Ömer’in vefatından sonra ifade etmiş­tir.

 

Ebu Leheb:

 

(Abduluzza ibn Abdulmuttalib, ö. 624)

Hz. Muhammed’in üvey amcası ve Mekke döneminde en şid­detli muhalifi. Olaylarda çabuk kızıp kızardığından dolayı ona “alev babası” anlamına gelen Ebu Leheb lakabı ve­rilmişti. O ve karısı Ümmü Cemil, Pey­gambere en fazla karşı çıkanlar arasındaydılar; her fırsatta onu kötülemek ve ona hakaret etmekten çekinmediler. Peygamberin risaleti öncesi oğuları Utbe ve Uteybe'yi Peygamberin kızları Rukiyye ve Ümmü Gülsüm'le nişanla­mış, ancak sonra Peygambere olan nef­reti nedeniyle bu nişanları bozmuştur. İslama şiddetli düşmanlıkları nedeniyle o ve karısı hakkında Kur'an’ın Leheb suresi (111. sure) nazil oldu. Ebu Leheb, Bedir savaşı sonrası ölmüştür.

 

Ebu'l-Kasım:

 

Hz. Muhammed’in bir ismi. Çocukken vefat eden oğlu Kasım'dan dolayı “Kasım'ın babası” anlamına ge­len hu isim ona verilmiştir.

 

Ebu Müslim El-Horasanî:

 

(ö. 755) İmam İbrahim ibn Muhammed'le işbirliği ya­parak Horasan'da Emevilere karşı Ab­basi isyan hareketini başlatan ve isya­nın başarıyla sonuçlanması sonrası Abbasilerce Horasan valiliğine atanan kişi. Halife Mansur döneminde Abbasi iktidarıyla ilişkileri bozulan Ebu Müs­lim, sonunda hileyle Irak'a çağrılarak burada öldürüldü.

 

Ebu Sufyan ibn Harb:

 

(ö. 653) Bir Mekke reisi olan Ebu Sufyan uzun bir zaman İslamın ve Hz. Muhammed’in uzlaşmaz bir muhalifi oldu. Çok zengin bir tüccar olan Ebu Sufyan teçhizatlanıp Müslümanları yok etmek amacıyla büyük bir kervanla Suriye'den döner­ken Müslümanların karşı baskınını ha­ber aldı ve bunun üzerine Bedir savaşı gerçekleşti. Bedir'de bir oğlunu kaybe­den bir diğerini de Müslümanlar esir olarak bırakan Ebu Sufyan, bir yıl son­raki Uhud savaşını yönetti. Bu savaşta kazanılan kısmi başarı ona Mekke'de büyük saygınlık kazandırdı. Ebu Sufyan, 627'de Medine'yi kuşatan büyük or­duyu da örgütledi. Sonraki bir tarihte Müslümanların Mekke üzerine yürümesi olayında Hz. Muhammed'le görü­şerek Mekke’nin kansız bir şekilde tes­lim olmasını sağladı ve sonra karısı Hind'Ie birlikte Müslüman oldu. Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe, Hz. Muhammed’in hanımlarındandır. Ayrıca Ebu Sufyan, Emevilerin ilk halifesi Muaviye’nin de babasıdır.

 

Ebu Talib:

 

(ö. 619) Hz. Muhammed’in amcası. Dedesi Abdulmuttalib’in ölümü üzerine çocuk Muhammed'i hi­mayesi altına aldı ve yeğeni Hz. Mu­hammed'i, risaletini ilan ettikten sonra da ölene kadar himaye etmeyi sür­dürdü. Peygamberin tüm çaba ve ısra­rına rağmen Müslüman olmadı ve cahîliye üzerine öldü.

 

Ebu Ubeyde İbn el-Cerrah:

 

(ö. 639) Müslümanlığı ilk kabul edenlerden bi­risi olan Ebu Ubeyde, Aşerei Mübeşşere'dendir. Her zaman Hz. Muhammed­‘in yanında olmuş ve onun büyük itimadını kazanmıştır. Medine döne­minde Necran bölgesine İslamı yaymak üzere görevlendirilmiştir. Peygamberin vefatından sonra, Bizanslılara karşı Su­riye bölgesindeki İslam ordularına ko­mutanlık yapan Ebu Ubeyde (634), daha sonra Hz. Ömer tarafından 636'da Suriye orduları başkomutanlığına geti­rildi. Bu bölgenin fethini tamamladık­tan sonra yörede baş gösteren bir veba salgınında vefat etti.

 

Ebussuud Efendi:

 

(1490-1574) Osmanlı hükümdarları Kanuni Sultan Süleyman ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde şeyhülislamlık yapan ünlü müfessir ve fâkih. 1545'te atandığı şeyhülislamlık görevini vefatına değin sürdürdü; özel­likle Kanuni döneminde padişahla yakın dostluğu nedeniyle oldukça etkili oldu. Zaman zaman verdiği sert fetva­larla (bazı tasavvuf şeyhlerinin idamı ve Yezidilere karşı çeşitli yaptırımlar gibi) dikkatleri üzerine çekti.

 

Echenais:

 

Eski Yunan mitolojisinde bir peri. Mitolojiye göre Sicilyalı çoban Daphnis'i seven Echenais, ondan ken­disine sadık kalmasını istedi, ancak Daphnis bir gün içkiliyken bir prensesle Echenais'ı aidattı. Buna kızan Eche­nais, onu kör etti. 

 

Echidna:

 

Eski Yunan mitolojisinde yan yılan yarı peri olan bir canavar; Typhon'un karısı ve birçok canavarın an­nesi. Ölümlü olduğu halde onun asla yaşlanmadığına inanılırdı. Echidna'nın, gemisi içerisinde Argus Panoptes tarafından öldürüldüğüne inanılır.

 

Echo:

 

Eski Yunan mitolojisinde Helîcon Dağı perisi; Gaea’nın kızı. Onun tanrı Pan'a ve Narcissus'a aşık olduğu söylenir. Echo'nun deli çobanlar tarafından parçalara ayrıldığına, ancak onun par­çalarının yeryüzünde saklandığına inanılır.

 

Ecthesis:

 

638'de imparator Heraclius ta­rafından yürürlüğe konan ve İsa Mesih’in şahsında bir ya da iki herhangi bir enerjiden bahsetmeyi yasaklayarak bir İradede birleşen iki tabiattan bahseden kristolojik doktrin. Bakınız: Monothelîtizm, Diyothelitizm.

Eçmiadzin:

 

Bugün Ermenistan devle­tinin hudutları içinde bulunan bir şehir­dir. Ermeniler M.S. 300'de Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra Ermeni patrikliğinin merkezi olmuştur. Patrikhane merkezi, daha sonraki dönemlerde başka yerlere taşınmış da olsa, 1441'de Ermeni Katoğikosu Kirakos tarafından patrik­lik merkezi, yeniden Eçmiadzin'e taşın­mıştır. Bu dönemden sonra Eçmiadzin, Ermeni dini merkezi haline gelmiştir. Eçmiadzin'de M.S. VI. yüzyıldan itibaren çok önemli Ermeni manastırları kurul­muştur. Bugün Eçmiadzin'de bir yüksek okul ve bir ilahiyat fakültesi vardır. Eçmiadzin'de çok değerli İncil yazmaları bulunmaktaydı. Bu yazarlara ait kitaplar Erivan'a nakledilmiştir. Eçmiadzin'de çok eski tarihlere dayanan bir katedral bulunmaktadır. Bu katedral, M.S. V. yüzyılda inşa edilen kilisenin mi­mari yönden bir gelişim şeklini teşkil et­mektedir. XVII. yüz yılda yapılan bir de çan kulesi vardır. Haç şeklinde bir plana sahip olan diğer bir kilise de St. Hripsime kilisesidir. Bu kilisenin inşa tarihi ise, 618'dir.

Eçmiadzin katogikosluğu, Ermeniler ara­sında birinci dercede öneme haizdir. Er­meni dini idare merkezi olarak Eçmiadzin kabul edilmektedir. Onun yetki alanı, ol­dukça geniştir. Rusya'dan, Amiraka'ya kadar, Eçmiadzin’in dini ve milli tesir alam vardır. Fakat Rusya ve Ermenistan'­daki Gregoryen Ermeniler, Eçmiadzin'e daha çok bağlıdırlar. Diğer bölgelerdeki Ermenilerde Eçmiadzin'i dini bir merkez olarak kabul ederler. Bu yüzden Eçmiadzin Ermeniler açısından önemli bir yere sahiptir.

 

Eddalar:

 

Eski İskandinav diniyle ilgili bil­gilerin temel kaynağı konumunda olan metinler. Yaklaşık olarak MS 10. yy'da pagan dönemde kompoze edilmiş olan Poetic Edda, tanrılar ve kahramanlarla ilgili şiirleri yeryüzü ve gökyüzüyle il­gili mitolojileri, gelecek dünya ve tanrı­ların kaderiyle ilgili mitolojileri içerir. Prose Edda ise 12. ve 13. yy'da yaşamış olan bir Hıristiyan (Snorri Sturlusen)tarafından kompoze edilmiştir. Bu me­tinde de tanrıların evi Asgard ile ilgili yerli İskandinav mitolojileri (ayrıca ölümsüzlük elmalarının çalınması ve tanrı Odin'le ilgili bazı mitolojiler) an­latılır. Ayrıca daha eski şiirlerden alı­nan tanrılar ve insanlarla ilgili tanım­lamalar da bulunur.

 

Edille-i Şeriyye:

 

İslamda genelde tüm şer'i deliler, özelde ise İslam hukukunun te­mel kaynakları olarak görülen ve kitap, sünnet, icma ve kıyas'tan oluşan dört delil için kullanılan bir isim.

 

Edon (Eden, Aden):

 

İbranice. “neşe, mutlu­luk”. Kitabı Mukaddes'te içinde bir bahçe oluşturularak Adem'im yerleşti­rildiği mekan[2]; Adem'le Havva'nın asli evi; cennet. Burada bir nehir bulunduğu ve bunun 4 kola ayrıl­dığı belirtilir. [3]

 

Efes Ve Efes Konsilleri:

 

Ökümenik Hıristiyan konsilleri arasında üçüncü sırayı teşkil eden Efes Konsili (431) imparator II. Theodosius tarafından Nestoryus'un görüş­lerini yargılamak üzere toplandı. İsken­deriyeli Cyrill (Nestoryus'un muhalifi) Süryani temsilcileri beklemeden konsili açtı ve Nestoryus'u mahkum ettirdi. Bu konsilde İznik akidesi tekrar vurgulandı ve Diyofizit akide reddedildi. Ayrıca Efes'te, 449'da Monofizitlerin öncülü­ğünde bir diğer konsil daha toplanmış ve Monofizit akide tekrar vurgulanmış­tır.

Batı Ana­dolu'da çok eski tarihlerde kurulan ve ka­lıntıları bugüne kadar gelen bir Antik şe­hirdir. Efes Hıristiyanlıktan önce gelen bir şöhrete sahiptir. M.Ö. 560-550 yıllarında yapıldığı kabul edilen Artemis Tapınağı, Efese önemli bir şöhret kazandır­mıştır. Buna göre Efes’in tarihi, M.Ö. VII. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Bu dönem­de Efesin adı Ephesos idi. Bunun için Pavlos'un mektupları, Ephesoslulara diye yazılmıştır. Anlaşıldığına göre, Hıristi­yanlığın ilk çağlarında da Ephesos denil­mekteydi. Tarih boyunca Efes, birçok krallığın egemenliğinde kalmıştır. Lidya'lılar, önce egemenliği ele geçirmiş­ler. Lidya Kralı, Kroisos Artemis tapı­nağına birçok sütun ve inek heykelleri hediye etmiştir. Daha sonra Persler şehre hakim olmuştur. II. Kyros, M.Ö. 499-493 yıllarında bölgede hakimiyet kurmuş aynı yüzyılda Perslere karşı, İonya ayak­lanması yapılmıştır;  ancak,  başarılı  olamamıştır. Efes, yarım asra yakın, Perslerin tesiri altında kalmıştır. Daha sonra bölgede egemenliğini kaybe­den Persler, Yunanistan'a mağlup olmuş­lar ve M.Ö. 478'de Kiserkes geri döner­ken, Artemis tapınağına dokunmamıştır. Yine M.Ö. 460'larda, Themistokles, İrana giderken, konaklama yeri olarak Efes'i seçmiştir. M.Ö. 454 yılından itibaren Efes, Atinaya düzenli vergi ödemeye başlamış­tır. Tarihe geçen birçok Efesli düşünürden en ünlüsü Herakleitos'tur. Efes, tarihi ve siyasi şartların değişimi ile birlikte M.Ö. 431-404'de Peloponnesos sa­vaşında Sparta'nın yanında yer almıştır. M.Ö. 412 yılında Atina'ya karşı yapılan isyana da katılmıştır. Sonraki yıllarda Efes, Sparta Krallığının yanında yer al­mıştır. Daha sonra Efes, bazı el değiştir­melere maruz kalmışsa da, neticede Sparta hakimiyetinde kalmıştır. M.Ö. 333'de Büyük İskender Efes'i alınca, yak­laşık yarım asırlık bir dönem, huzur için­de geçmiştir. İskender dönemi, Helenistik döneme kadar uzanmaktadır. Helenistik dönemde Efes, parlak günler yaşamıştır. M.Ö. 189 yılında Romalılar, Suriye kralı Antiokhosu yenerek, şehre hakim olmuş­tur. M.Ö. 88'de Batı Anadoludaki Roma karşıtı isyana, Efesliler de katılmış ve Efesliler Artemis tapınağına sığınmışlar­dır. İsyan, şiddetle bastırılmış ve şehir tekrar Roma yönetimine girmiştir. İmpa­rator Augustus döneminde Efes, Roma'nın Asyadaki en önemli şehirlerinden bi­risi haline gelmiştir.

Milâdi çağda Efes, Hıristiyan pro­pagandasının yapıldığı önemli bir yer ha­line gelmiştir. Hıristiyan misyonerlerine karşı Roma yönetimi, baskıyı artırmıştır. Halk inancına göre Meryem Ana, Yuhanna ile birlikte hayatının sonlarına doğru gelmiş ve burada ölmüştü. Hala burada Meryem Ana'nın mezarının bura­da bulunduğu kabul edilir. Fakat Hz. Meryem’in Efes'e geldiğine dair İncillerde ve mektuplarda hiçbir bilgi yoktur. Özel­likle Pavlos'un mektupları, böyle birşey olsaydı, bunu mutlaka zikrederdi. Aziz Luka’nın da burada öldüğü söylenir. Fa­kat bunları delillendirmek çok zordur. Efes aynı zamanda Asya'nın yedi kilise­sinden biri olarak kabul edilmektedir. Roma imparatoru I. Constantin, Efes'e çok önem vermiştir. Hıristiyanlığın ilk dö­nemlerinde Efes, birçok önemli toplantıya ev sahipliği yapmıştır. M.S. 431'de Efes'te Meryem Ana kilisesinde, Katolik ve Ortodoksların müştereken ökümenik (ev­rensel) kabul ettikleri III. genel konsil top­lanmıştır. Bu konsilde Hz. Meryem, Tanrı Annesi (Theotokos) olarak kabul edilmiş­tir. Pion dağının arkasındaki bir mağara­da “yedi uyurların” uyanması olayının da, konsilden sonra olduğu efsanevi şe­kilde yayılmıştır.

İmparator II. Theodosius (408-450), Hagios Theologos tepesine St. Jean kilise­sini inşa ettirmiştir. Daha sonraki dönem­lerde ise, kilise genişletilmiştir. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi dini haline gelmesinden (M.S. 380) sonra, Efes gittikçe dini yönden önem arzetmeye başlamıştır. Hıristiyanlık açı­sından çok önemli konsilleri, Roma İmpa­ratorları Efes'te toplamışlardır. Bu konsiller arasında özellikle üç tanesi önemlidir.

1- M.S. 190 Efes Konsili: Bu konsil, resmi boyutta bir konsil değil, küçük bir toplan­tı özelliği taşımaktaydı. Bu konsilde, pas­kalya bayramının tarihi tartışılmıştır.

Konsilde Yahudilerin Pesah (Harursuz) bayramını kutladıkları 14 Nisan gününü Paskalya Bayramının resmi bir ta­rihi olarak kabulü benimsenmişti. Ancak Papa I. Victor, Paskalya'nın pazar günü kutlanmasını tercih ederek, 190 tarihli Efes Konsili kararını reddetmiştir.

2- M.S. 431 Efes Konsili: Papa I. Celestinus, İsa'nın insani ve ilâhi iki tabia­tının ayrı ayrı olduğunu iddia ettiği için Nestorius'u cezalandırmak üzere M.S.431 tarihinde İskenderiyye patriği Kyrillos'u görevlendirmişti. Nestorius taraftarları, İmparator II. Theodosius tara­fından düzenlenen konsilin, Doğu pisko­poslarını beklemeden toplandığını görün­ce, Antakya piskoposu Ioannes başkan­lığında karşı bir konsil toplamışlar ve Efes piskoposu  Memnon'la birlikte Kyrillos'u    aforoz    etmişlerdi. Papa I. Celestinus da Nestorius'u aforoz ederek, İstanbul  piskoposluğundan  aldığını bil­dirmiştir. İmparator II. Theodosius tavır değiştirerek, Kyrillos'u desteklemeye baş­lamıştır. 431 Efes Konsili, Kıbrıs kilisesini de, Antakya piskoposluğundan ayırmış­tır. Bu konsil, kilise tarihine III. ökümenik konsil olarak geçmiştir.

3- Efes'te toplanan III. konsili: Yine, im­parator II. Theodosius, monofizit öğretiyi savunan Eutykes'i, İstanbul patriği olan Flavıanos'a karşı savunmak için 449'da toplamıştır. Kyrilles'den sonra ge­len İskenderiyye patriği Dioskoros da Eutykes'i desteklemiş ve papalığın iti­razlarına rağmen Flavianos'u aforoz etmiştir. Papa I. Leo, bu konsili “Haydut­lar sinodu” olarak isimlendirmiştir. Monofizit doktrin 451 Kadıköy konsilinde aforoz edilmiştir.

 

Eflatun:

 

(Plato, MÖ 427-347) Sokrat'ın talebesi olan Yunanlı filozof. Hocasının ölümü (399) sonrası Atina'yı terk eden Eflatun, 388'de tekrar dönerek bir okul kurdu ve burada yaklaşık 40 yılını ge­çirdi. Bazı mektupların haricinde onun yazıları genellikle diyaloglar şeklinde­dir. Bu diyaloglarda konuşan kişi genel­likle Sokrat'tır, Erken dönem diyaloglarında işlenen temel konu ahlaktır; zihin ve iradenin terbiyesi ve ruhun iyili­ğinin yaşamın temel uğraşısı olduğu üzerinde durulur. Ruhun tabiat itiba­rıyla iyiliğe yöneldiği düşünüldüğünden kötü davranışın yanlış kavranan bir iyi­liğin takibi olduğu vurgulanır. Ayrıca diyaloglarda duyular dünyası ve günlük tecrübelerle gerçek ya da daha yüksek ideler alemi arasındaki ayrım üzerinde durulur. Bakınız: Demiurg.

 

Eflatunculuk Ve Yeni Efla­tunculuk:

 

Yunan filozofu Eflatun'un fikirleri çerçevesinde gelişen felsefi akım. Eflatunculuk, Hellenistik dö­nemde ve sonraları Yahudilik düşünce­sinde oldukça etkili oldu. MS 3. yy ve sonrasında Plotinus, Porphyry ve diğer­leri tarafından Yeni Eflatunculuk ola­rak isimlendirilen düşünsel hareket ge­liştirildi. Ayrıca Hıristiyanlık dünya­sında Eflatunculuk, Clement ve Origen'e kadar uzanır. Bakınız: Yeni Eflatuncu­luk.

Atina Ekolünün fi­lozoflarını gösteren Raphâel’in meşhur tablosunun üzerinde Platon (427-348), Aristo'nun yanında ortada bulunmakta­dır. O, bir elinde Timee'yi tutuyor diğer eliyle de semâya işaret ediyordu. Bu pozisyon ve sembolik jest, Batı kültürel tari­hi içinde Akademinin kurucusunun öne­mini açıklamaktadır. Göğe doğru İşaret eden parmak, kavranabilen özünden ayrı­lan bu dünyayı hatırlatmaktadır. Bu kav­ranabilen özü, filozof, varlık haline getiri­yor ve onu gerçek ilmin konusu yapıyor. Fakat Timee'yi okuyanlar, Platon için in­sanın “semavi bir fidan olduğunu, arzî bir fidan olmadığını” anlayacaklardır. Yine, idelerin, Tanrısal göğü, onun menşei olduğunu ve sonunda onun, onu arzu ettiğini de göreceklerdir. Sokrat'ta olduğu gibi hakim ve sofi kişi, bu dünyada son derece yalnızdır. Bunlar felsefi seyirde, akîî, şairane ve dini bir arayışa yönelmektedirler. Platoncu felse­fe, saf bir teoriden ziyade, sipiritüel bir uygulamadır. Onunla, gerçeği aramaya bütün ruhla yönelinmektedir. İşte bu dini atılım, yeni Eflatuncu akımda daha merkezi bir rol oynayacaktır. İnsan hayatının Platoncu anlamı, mutlak şekilde Teo-centriktir. Bu felsefede, Tan­rıyı, tanımamaya çalışmak, herşeyin ölçü­sü olarak onu düşünmeyi kabul etmek, mümkün olduğu kadar; Tanrıya benze­meye çalışmak, Hakimin temel istekleri olarak görülmektedir. İşte insana uygun gelen şu gerçek kaide buradan çıkmakta­dır: “Kurbanlar takdim etmek, ibadetle, sungularla bütün ibadet şekilleri ile Tanrılarla iletişim kurmak”, işte mutlu­luğa giden yol burasıdır. Bu yol dardır.

Ancak, Tanrının bizzat öğreticilik ve reh­berlik yapacağına inanmak gerekir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Hangi Tanrı kavramı bu maneviyata yön ver­mektedir? Bu sorunun cevabı, basit değil­dir. Çünkü platon, sistematik bir ilahiyat geliştirmemiştir. Onun görüşleri, Diyalog­larda dağınık haldedir. O, Tanrı'yı hatır­latmak gerektiği zaman, isteyerek mitolo­jik bir dil kullanmıştır. O, Tanrılar bil­gisinin zor bir şey olduğunu tekrar tekrar söylemiştir.

Platon, geleneksel Tanrılardan ve onlara ibadetten hiçbir zaman uzak kalmamıştır. Yine o, sitenin sağlam bir dini dayanağı olmaksızın devam edemeyeceğini belirt­mektedir. O, gerçek dindarlığın zaruretini bilmektedir. Hakimde Allah'a muhtaçtır. Tanrıların kendisine yakın olmalarını o da istemektedir. Platon akademisi, dini bir model üzerine oturmaktadır. Orada bay­ramlar kutlanmakta ve müzeler imtiyazlı bir kült konusu teşkil etmektedir. Burada, tabiatta ve insan hayatında Tan­rının varlığı hissedilmektedir. Bu Tanrı, bütün kozmoza yayılmıştır. Bu gök Tan­rıya insanlar, özel bir tarzda saygılarını sunmuşlardır. Mallarının büyük bir kıs­mını ona bağışlamıştır, böylece o Tanrı, insanları kurtarmış, Platon'un Tanrısı, antropomorfik tasvirlerden uzaktır. Çün­kü bu tasvirler, Tanrı'nın doğasını değiş­tirmektedir. Bu Tanrı, kalpte hissedilmek­tedir. Onu tefekkür edenlerde hayranlık veren bir bakış uyandırır. Bu kozmik din anlayışı, Platon'un, haya­tının sonunda daha da canlılık göstermiş­tir. Bu din, geleneksel dini ve dini tecrübe terimini temsil etmeyen şeyleri bile gözardı etmez. Özellikle kozmik din, bü­tün bunları bağlayan bir köprü gibidir. O, aynı zamanda “Hissedilen bir Tanrıya” ibadete davet eder. Böylece yeni bir Tanrı anlayışı ortaya çıkmaktadır. Bu yüce bir aşkın ve yüce bir bilginin konusudur. Platon bu “yüce gerçeği” akim ve beşeri tec­rübelerin içine hapsetmeyi kabul etmeye­rek, bu yüce gerçeğin, bütün varlığın bil­gisinin kaynağı olduğunu söylemektedir. O, kavranabilen dünyanın güneşidir, an­cak yine de o, “özün ötesindedir.” Platon'un bütün bu dini düşüncesi, baş­langıçtan beri “insan ruhuna”, insan tabi­atına ve insan kaderine ortak bulunmak­tadır. Bu alanda o, Pisagorcu geleneği kendi maneviyatçı görüşüne dahil etmiş durumdadır. Tanrıya akraba olan beşeri ruh, ideler dünyasını düşünebilmektedir. Bu dünyada insan ruhu, bedende hapistir. Ancak ahlâki ve zihinsel bir zahidlik, ilk safiyeti bulmaya ve “gerçek Tanrılar”dan yararlanmaya yardım etmektedir. Bu yol, aşkla (Eros) gidilen yolun sonudur. M.S. III. asırda Plotin (205-270), ile yeni-Eflatuncu akım sahneye çıkmıştır. Bu akım, müteakip asırlarda, Porphyre, Jambligue, proclus ve Damacius'la yeni bir entellektüel çağ başlatmıştır. Bu filo­zoflar genelde, Platon'un sadık yorumcu­ları olarak kendilerini takdim etmişlerdir. Fakat onlar diğer kaynaklardanda yarar­lanarak, radikal bir mistisizmin orjinal düşünce sistemini Platon çizgisinde yeni­den ortaya koymuşlardır. Artık metafizik tasavvur, tamamen bir kurtuluş doktrini ile karışmış durumda bulunmaktadır. Plotin, adlandırılamaz bir Bir'den, kavra­nabilen bir derece ile Ruh ve Evren’in na­sıl sudur ettiğini göstererek, insanın Allah’a dönüş devrelerine işaret etmiştir. Bu manevi yolculuğun sonunda, Platon'da olduğu gibi, insan ruhu, tamamen safileşerek, çıktığı Bir'in içinde kaybolmaktadır.

 

Efsane (Mit, Mitos, Usture):

 

Gerçek ol­mayan ya da gerçek bir bilgiye dayan­mayan uydurma hikayeler; mitolojik bilgiler. Birçok inanç sisteminde efsa­neler önemli bir yer tutar. Efsanelerin temel konusu tanrı ya da tanrısal var­lıklar, alemin ve insanın menşei ve tanrı-alem, tanrı-insan ya da insan-alem ilişkileridir. Ayrıca insanın aşkınlığa yönelik istek ve tutkularıyla gele­cekle ilgili tasavvurları da efsanenin konusunu oluşturur. Bakınız: Mitoloji.

 

Egeria:

 

Eski Roma'nın doğum ve su kay­nakları tanrıçası. Hamile kadınlar do­ğumun kolay geçmesi için ona kurban sunarlardı. Egeria, tanrıça Diana ile bir­likte tapılırdı. Diana'nın onu bir su kaynağına dönüştürdüğüne inanılır.

 

Ehli Beyt:

 

İslamda Hz. Muhammed’in aile efradına, yakın akrabalarına verilen ad. Bu terim özellikle Hz, Peygamber’in kızları, torunları ve damadı Hz. Ali için kullanılır. Ehli Beyt sevgisi İslam kültü­ründe oldukça önemlidir.

 

Ehli Kitab:

 

Arapça. “kitap halkı”. Kur'an'da Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanı­lan bir genel ad. Ehli Kitab terimi, Kur'an öncesi dönemden itibaren Hicaz bölgesi Araplarınca, dinsel öğretileri arasında kitap geleneğine yer veren Yahudiler ve Hıristiyanlar için bir isim olarak kullanılmaktaydı. Bu doğrultuda Yahudi veya Hıristiyan olmayan Arap­lar için ise Ümmiler (kitap geleneğine sahip olmayanlar) genel adı kullanıl­maktaydı. Kur'an, Araplar tarafından Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanı­lan bu terimi almış ve aynı anlamda kullanmıştır. Kur'an'da diğer müşriklere nazaran Ehli Kitab'a daha ayrıcalıklı bir yaklaşım tarzı izlendiği göze çarpar. Ör­neğin      onların “taamlarının” (yiyeceklerinin) yenilebileceğinin ve onların iffetli kadınlarıyla evlenilebileceğinin belirtilmesi bu çerçevede zikre­dilebilir. [4]Ancak son tahlilde Kur'an, onların doğru yolda olmadıkla­rını, müşrik olduklarını belirtir ve kur­tulabilmeleri için Allah'a, ahiret gü­nüne, kendilerine ve Hz. Muhammed'e indirilene inanmalarının, Allah'a şirk koşmayı ve başka şeyleri İlahlaştırmayı bırakmalarının şart olduğunu, ayrıca bu çerçevede yapılacak olan salih amellere yönelmelerinin gerektiğini vurgular. Bundan başka Kur'an, Müslümanlara Yahudi ve Hırîstiyanları velî edinme­melerini, her kim onları velî edinecek olursa onun da onlardan farkı kalmaya­cağını bildirir.

Arapça'da kitap ehli olan­lar anlamına gelmektedir. Diğer bir tabirle kutsal kitabı olanlar demektir. Ehl-i Kitap tabirini ilk kez Kur'an-i Kerim kullanmış­tır. Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitap indirilen Yahudilere, Hıristiyanlara ve Sabiilere işaret etmektedir. Bu üç büyük kitabın dışında, kendilerine suhuf verilen kavimlerde ehl-i kitap tabirinin içine gir­mektedir. Böylece, bütün peygamberlerin kavimleri, doğrudan doğruya ehl-i kitap sayılmaktadır.

Ancak Kur'an-ı Kerim'de ehl-î kitap tabiri, Yahudiler, Hıristiyanlar, kısmen de Sabiiler için kullanılmıştır. Kur'an-ı Ke­rimde sarahat olmamakla birlikte Hz. Peygamber, Mecusileri de kitap ehli kabul etmiştir. Yalnız, Mecusi kadınları ile izdi­vacı ve onların kestikleri hayvanın etini yemeyi yasaklamıştır. Ehl-i kitap, müslüman otoritelerin haki­miyeti altında din hürriyeti, yaşama hür­riyeti, mülkiyet hakkî ve nesil yetiştirme gibi konularda daima rahat bir ortamda yaşama imkanı bulmuşlardır. “Cizye” adı verilen bir vergi vermek suretiyle de müslüman toplumun üyesi olmuşlardır. Kur'an-ı Kerim, din değiştirme konu­sunda, ehl-i kitap dahil hiçbir kimseye zorlama yapmamayı emretmiştir. [5]Bunun için tarih boyunca ehl-i kitap, islâm ülkelerinde çok rahat bir hayat sürmüşlerdir.

İslâmiyetin ilk dönemlerinden itibaren Hz. Peygamber, ehl-i kitaba karşı daima toleranslı davranmıştır. Bu konuda Necran Hıristiyan heyetine karşı göster­diği müsamaha ve dini hoşgörü çok önemli bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonraki dönemlerde dört halife, Emeviler, Abbasiler, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti aynı toleransı devam ettirmişlerdir. İşte bu to­leranslı tavır, 1492'de İspanya'dan kovu­lan Yahudileri, Osmanlı Devletine sığın­maya yöneltmiştir.

İslâm ülkelerinde XV. asırdır yaşayan Ya­hudilerin ve Hıristiyanların varlığı, İslâmın ehl-i kitaba karşı olan hoşgörüsünün bir sonucu olarak izah edilebi­lir.

 

Ehli Sünnet:

 

İslam tarihinde şia, Kaderiyye ve Cebriye gibi akımlara karşı Kur'an ve Hz. Muhammed’in sünneti çizgisinde bir anlayışı takip etme iddi­asıyla ortaya çıkan düşünce hareketi; siyasal bir akım. Ehli Sünnet ve'l-Cemaat şeklinde de adlandırılan bu akım, Hz. Muhammed'e atfen söylenen “benden sonra ümmetim yetmiş (ya da yetmiş küsur) gruba ayrılacak, bunlar­dan ancak birisi kurtulacak” mealindeki ifadedeki kurtulacak olan grup olduğu iddiasındadır.

 

Ehulhul:

 

Antik dönemde Harran'daki ünlü ay tanrısı Sin tapınağı. İsmi “sevinç evi” anlamına gelen bu tapı­naktan eski Babil kitabelerinde sıkça söz edilir.

 

Eir:

 

Edda'da Snorri tarafından, Asynjur olarak bilinen bir grup tanrıça arasında anılan bir İskandinav tanrıçası. Eir, genç bir şifa tanrıçasıydı.

 

Eirene:

 

Eski Yunan'da barış tanrıçası; Zeus ve Themis’in kızı. Romalılarca Pax adıyla bilinir.

 

Eisai:

 

(1141-1215) Japon Budist keşiş. Çin'e seyahat yaparak Zen doktrinini getirmiştir. Bakınız: Ch'an, Zen Budizmi.

 

Ek Chuah:

 

Orta Amerika'da Mayaların siyah akrep-kuyruklu tanrısı. Onun bir yönden tüccarların ve kakao yetiştirici­lerinin tanrısı olduğuna, diğer yönden ise savaş tanrısı olduğuna inanılır. Adına düzenlenen bayramda kakao rengi işaretler taşıyan bir köpek kurban edilir ve törene katılanların diğer Maya festivallerinde sık sık olduğu gibi sarhoş olmalarına izin verilmezdi.

 

Ekayana:

 

(Sanskritçe. “tek yol, araç ya da kari­yer”) Mahayana Budizminde herkesin kurtuluş yolu olduğu belirtilen bir terim. Bununla Mahayana'nın (Büyük Araba'nın) Hinayana'dan (Küçük Ara­ba'dan) üstün olduğu kastedilir.

 

Ekber Şah:

 

Hindistan'da 1556-1605 yılla­rında hüküm süren meşhur Türk hü-kûmdarı. Hindu ve Müslümanlar ara­sında bir denge kurmak amacıyla putsuz ve suretsiz bir monoteizmi yerleştirmeye çalıştı. Goa ve Agra'da Hıristiyan misyonuna izin verdi ve Perşembe günleri çeşitli din mensuplarını bir araya geti­rerek dinsel problemleri görüşme ade­tini ihdas etti.

 

Eklektisizm (Eclecticism):

 

Farklı ekol ve geleneklerden çeşitli unsurları seçen ve bunları bir araya getiren bir ilahiyat ya da felsefe sistemi.

 

Eklesiastik (Ecclesiastic):

 

Kiliseyle ilgili olan.

 

Eklesiastik Festivaller (Ecclesiastical Feasts):

 

Hıristiyan geleneğindeki kutla­malar üç ana grupta toplanır:

1. İsa Mesih’in dirilişi (Resurrcction) anısına haftalık olarak yapılan Pazar festivali.

2. En önemlileri Easter ve Whitsun ya da Whitsunday (Easter'dan sonraki ye­dinci Pazar) olan değişken festivaller. Easter, İsa'nın mezardan dirilişinin yıl­lık anısına kutlanır. Diğer bazı festival­ler ise Easter’in tarihine göre değişir.

3. Sabit festivaller. Bunların en erkenleri muhtemelen Hıristiyan şehitlerinin yıllık anılmalarıydı. Sonradan bunlara diğer azizlerin günleri de ilave edildi.  4. yy civarında ise İsa Mesih'le ilgili bazı festivaller, özellikle Kristmas (Christtnas) ve Epiphany kutlanmaya başlandı.

 

Eklesiastisizm (Ecclesiastîcism):

 

(1) Kili­seyle ilgili uygulama ve yönetim konu­sundaki zahiri detaylara aşırı dikkat göstermek.

(2) Bir kurum olarak kilise tarafından yönlendirilen bakış açısı.

 

Eklesioloji (Ecclesiology):

 

(1) Kilise de­korasyonu ve yapımı bilimi.

(2) Kilise teolojisi.

 

Ekmek Şarap Ayini:

 

Bakınız: Evharist.

 

Eksorsizm (Exorcism):

 

Kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla yapılan dualar ve çeşidi sihir formülleri.

 

Ekstazi (Ecstasy):

 

Doğaüstü bir duruma, aşkın bir ruh haline ulaşmak; kendin­den geçmek; kişinin duygularını bırak­ması. Klasik Yunancada ekstazi kişinin kızgınlığını, deliliğini ya da akıl hasta­lığını ifade ederdi. Sonraları ise kişinin trans halinde olmasıyla ilişkili olarak kullanılmaya başlandı. Dini gelenek­lerde genellikle peygamberler, mistikler ve diğer bazı kişilerin (rahipler, büyü­cüler, kahinler ve medyumlar gibi) va­hiy ya da ilham almak, metafizik duyum veya bilgilere ulaşmak ve benzeri ne­denlerle bu hali yaşadıkları söylenir. Ekstazinin temel karakteristiği, ruha     ilahi gücün inmesiyle duyu organları­nın devre dışı kalmasıdır. Bu hal yaşa­nırken vücut kımıldayamaz, göremez, işiternez; bütün aktivitesini geçici ola­rak yitirir. Patolojik şuursuzluk duru­mundan farklı olarak ekstazi halini yaşayan şahıs, sonradan bu esnada nelerin cereyan ettiğini hatırlar.

 

Ekzistansiyalizm (Existentialism, Varo­luşçuluk):

 

Bireysel olarak var olan kişi ve onun özgürlüğü İçin pratik bir ilgiyi paylaşan belirli felsefi düşünce tipleri. Çağdaş hareket S. Kierkegaard, F.W. Nietzsche ve E. Husserl'e kadar gider. Ekzistansiyalist düşünmenin ana ekolü, 20. yy’ın erken devirlerinde Almanya'daki filozoflarca Kierkegaard’ın keşfe­dilmesiyle ortaya çıkmış gözükmekte­dir. Önde gelen ekzistansiyalist yazarlar arasında J.P. Sartre, G. Marcel ve K. Jaspers gelmektedir.

 

Ekzogami:

 

Kabile, klan dışı evlilik; belirli bir sosyal grup içi evliliği (Endogami) yasaklayan bir sosyal kural; Endogami'nin zıttı. Ekzogami yeryüzünde yaygın şekilde uygulanır. Kendi içinde evliliğin yasaklandığı sosyal grup, genellikle bir klandır. Klan üyeleri kan bağı ilişki­sine sahiptir ve ortak bir ataya bağlıdır­lar. Burada ortak bir atadan gelen üye­lerin kendi aralarında evlenmeleri ya­saktır. Ancak soyun anneden mi (ana erkil) yoksa babadan mı (ata erkil) de­vam ettiği konusunda farklılıklar mev­cuttur. Bakınız: Endogami.

 

El:

 

Kenaniler ve Fenikelilerce panteonun başı olarak tapılan yüce tanrı. El, tanrı­ların efendisi, kralı ve yaratılışın hakimi olarak görülürdü. Onun bir bilge ve bir hakîtn olduğu düşünülürdü. Ugarit'teki Ras Shamra metinlerinde (MÖ 1400) her şeyin tanrı El’in emriyle oluştuğu, tanrılara verildiği, insanlara ise rüyalarında iletildiği ifade edilir. O, bir boğa olarak nitelenir. Kartaca'da Fenikeliler arasında ise El, Baal Hammon olmuştur. Öte yandan El ve Elohim isimleri Kitabı Mukaddes'te de ge­çer. Torah'da Yahve teriminin dışında tanrı için kullanılan diğer isimlerin1 ba­şında El [6] ve El’in çeşitli kombinasyonları olan El şeddai[7], El Bethel[8], El Elyon[9], El Olam [10] ve El Roi [11] gelir. Bazı araştırıcılar Arapçadaki el-ilah ve Allah terimleri­nin de El ile aynı kökten geldiğini düşünürler. Bakınız: Elohim, ilah, Baal.

 

Elat:

 

Tanrı El’in eşi. Fenikeliler arasında ismi Tanit oldu. Bakınız: Aşerat, Tanit.

 

Elazar Ben Yahuda Kalonimos(1160-1238):

 

Mistik Talmud yorumcusu ve hahamdır. Avrupadaki Hassidizmin te­mel bilgilerini, eserleriyle günümüze ka­dar ulaştıran şahsiyettir. Elazar, Sefer Hasidimin (Dindarların kitabı) yazarıdır. Çok geniş bilgi birikimine sahip olan Elazar, Batini Yahudi geleneği Kabala ile Taîmudun şeriat ve itikad yorumlarını birleştirmiştir.

Elazar'ın en büyük yapıtı, Yahudiliğin ah­lak kurallarım derlediği Rokeah'tır. Ki­tap, Tanrının vahdaniyeti gibi konuları, Taîmudun Halaha bakış açısı ile izah et­mektedir. Ayrıca, Yahudiliğin temel ilke­lerini ele almaktadır. Eksik olan bu eserin 497 bölümü, cumartesi kuralları, bayram ayinleri, evlilik töreni gibi konuları işle­mektedir.

Elazar, ayrıca, Taîmudun birçok bölümü için de Tosofot (yorumlar) yazmıştır.

 

Elea Okulu:

 

Sokrates öncesi dikkat çe­ken bir felsefe okuludur. M.Ö. V. yüzyıl­da büyük bir gelişme göstermiştir. Elea okuluna göre, gerçek olan herşey, tek bir varlıkla doludur. Bu varlığın karşısında hiçbir şey var olamıyacaktır. Bu okulun kurucusunun, Permenides’in öğencisi Ksenophanes olduğu kabul edilmektedir. Permenides’in diğer öğrencileri, Elealı Zenon ile Melissosda Elea okulunun önde gelen temsilcileridir.

Bugüne kadar Elea okulu için temel kay­nak olarak kabul edilen eserler şunlardır: Permenides'ten 19, Zenon'dan 4 ve Melissos'dan 10 parça. Bu parçaların bir­çoğu en fazla on satırdan oluşmaktadır. Bu parçaların değişik yorumları, farklı Elea ekolleri ortaya çıkarmıştır. Mesela Permenides, varlığı, sonlu ve zaman dışı olarak görmektedir. Görünen varlıklar, birtek varlığın görüntülerinden ibarettir. Buna göre, bütün birdir. Elea okulunun varlık kuramı, çağdaşı ol­duğu felsefi akımların karşısında dur­maktadır. Karşı yaklaşımlardan birine gö­re, bir şey yalnızca ne olduğu ile değil; ne olmadığı ile de tanımlanır. Buna karşılık Permenides, bir şeyin ne olduğunun araş­tırılması gerektiğini ileri sürer. Elea oku­lunun muhalefet ettiği ikinci felsefi düşü­nüş ise bir şeyin özünün, karşıtı ile ilişki­sinde, hatta onunla özdeşliğinde yattığını ileri süren Heraklitos'un görüşleridir. Permenides’in        kuramı, Miletoslu Anaksimandros'a karşı da bir tepki niteliğindedir.

Elea okulunun çöküşünü hazırlayan Demokritos'un görüşleri olmuştur. Fakat birçok filozof, varlık ve varlık olmayan arasındaki mücadele ile ilgilenmiştir.

 

Eleatikler:

 

Bir Eski Yunan felsefe okulu. Xenophanes tarafından yaklaşık olarak MÖ 540 civarında Elea'da kurulduğu söylenen ve temel ilkesi monizm olan bu ekol, çokluğu ve değişimi reddeden Parmenides ve Elealı Zeno tarafından geliştirildi.

 

Elektra (Electra):

 

(1) Eski Yunan mitolo­jisinde Atlas ve Pelione’nin kızlarından (Pleiades) birisi; Dardanus ve Iasion'un annesi. Onun Samothrace adasında yaşadığına inanılırdı.

(2) Eski Yunan mitolojisinde Okyanus ve Tethys’in kızı.

(3) Yine Yunan mitolojisinde Agamemnon ve Clytemnestra'nın kızı olan daha tarihsel ancak efsanevi kişi. Dramatistler Aeschylus ve Sophocles'e göre Elektra, annesinden nefret edi­yordu. Euripides, ona annesini Öldürttü; ancak daha sonra Elektra, vicdan aza-bıyla delirdi. Bazı modern psikologlar, “Elektra Kompleksi” olarak da adlandı­rılan bu olayda, Odipus ve dinlerin menşeiyle ilgili teoriye bir paralellik görürler. Bakınız: Odipus.

 

Eleusis:

 

Attika'nın en eski ve büyük ka­sabalarından birisi. Burada sır törenleri düzenlenirdi. Buradaki mabet, tarımla ilişkili tanrıçalar olan Demeter ve Kore ya da Persephon ile ilişkiliydi. Eleusis' ‘in bütün Yunanistan'dan ziyaretçi çekmesine ve büyük törenler düzenlenmesine rağmen ayinlerin ayrıntıları bilinmemektedir.   Bununla  birlikte ayinlerde Persephone’ın yeraltı dünya­sına inişi ve geri dönüşü merkezi bir husustu. Kült, Roma döneminde de po­pülaritesini sürdürdü, ancak MS 5. yy.'da II. Theodosius tarafından yasak­landı.

 

Elf:

 

Eski İskandinav dininde muhtemelen “ruh” anlamına kullanılan bir terim. Edda'da Elfler, tanrılar ve cücelerle bir­likte zikredilir. Snorri’nin Edda'sı Işık-Elflerinden bahseder ve bunların gü­neşten daha güzel olduklarını söyler. Ayrıca Karanhk-Elflerin de bulundu­ğunu, bunların siyah renkli olduklarını ve yeryüzünde yaşadıklarını belirtir.

 

Eliade Mircae: 

 

(Mircae Eliade, 1907-1986)

Romen asıllı ünlü dinler tarihçisi. Hemen hemen bilinen tüm dinsel gelenekleri araştırma konusu yapan Eliade, çalışma­larında özellikle dinlerin tamamında gözlemlenebilen ortak değer ve motif­leri ön plana çıkarmaya çalışır. Ayrıca o, kutsal kavramını ve kutsalın çeşitli geleneklerde tezahür biçimini ele alır; tüm dinlerde gözlemlenen ortak değer ve motiflerde kutsalın yansıtıldığını düşünür. Kutsalın tezahürüne Hierofani adını verir. Kutsalın tezahürlerinin özellikle mitlerde kendini gösterdiğini, dolayısıyla kutsalı araştırırken öncelikle mitlerin ele alınması gerektiğini vurgu­lar. Kutsal ve Kutsal Olmayan, Mitlerin Özellikleri, Karşılaştırmalı Dinde Mo­tifler ve Dinsel Kuramlar Tarihi gibi çalışmalarında fenomenolojik metot ile tarihçi metot arasında bir çizgi izledi. Ayrıca Eliade, 16 ciltlik meşhur Din Ansiklopedisi’nin de editörlüğünü yaptı.

Eliade 1907 yılında Bükreşte doğmuştur. 1928 yılında felsefe lisansına sahip olmuş ve Dasgupta'nın yönetiminde Hind düşüncesini öğrenmek için Hindistan'a gitmiştir. Üç yıl Kalkuta'da eğitim gördükten sonra ve Almora, Hardivar ve Rishikesch'de altı ay Ashrams'larm içinde kaldıktan sonra Avrupa'ya dönmüştür. 1933 yılında, Bükreş üniversitesinde Dinler Tarihi okutmaya başlamıştır. 1936 yılında “yoga” üzerin­deki tezini yayınlamıştır. 1940 yılında ikinci dünya savaşı patlak verince, Ro­manya hükümeti, genç profesör Eliade'ye Londra kültür ateşliğine atamıştır. 1941'de de Lisbonne'de aynı göreve getirilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası ise Romanya, komünist rejimin yönetimine geçmiş ve Eliade için sürgün donemi başlamıştır. Eliade Paris'e gitmiştir. Bu dönemde Eliade, muhtelif Batı Üniversitelerinde konferanslar vermiştir. Bu dönemde Dinler Tarihi iki tip insan düşüncesini keşfetmiştir: Bir tarafta, Homo Religiosus (Dindar Adam). Bu adam, mutlak bir gerçek olan kutsala ina­nıyor ve dünyada özel bir yaşama modeli üstleniyor. Diğer tarafta ise, kutsalı red­deden “Din dışı adam” Eliade, 1949'da G. Dumezil’in önsözünü yazdığı “Dinler Ta­rihi el-Kitabını” yayınlamıştır. Bu kitap, dini fenomenlerin iç uygunluğu, sembol ve kutsal üzerindeki yeni araştırmaları ve metodun bir tasdikini ortaya koymakta­dır. Yine Dindar Adam'ın vicdanının ve düşüncesinin keşfedilmesi Eliade'yi, yazı­sı olmayan milletleri incelemeye sevketmiştir.

Eliade bu çalışma döneminde C.G. Jung ile karşılaşmış ve müşterek yorumlar di­zisini keşfetmiştir. Arketipin (archetype) önemi ile derinden etkilenmiştir. Bundan sonra Eliade yeni bir yola girmiştir. Bu yol, “Beşer vicdanında Aşkın’in (Transcendant) kimliğini tesbit yolu­dur”. Bunun için o, kitleden bilinç ötesi olan bilinçsizliği, ayırmaya teşebbüs et­miştir. Bu ise, sembolün, mitolojinin ve kutsalın incelenmesine doğru kesin   bir yöneliştir. Eliade, insanlığın birçok tarihi dini fenomenlerinin, birkaç temel dini tec­rübenin değişik ifadelerinden başka birşey olmadığı kanaatine varmıştır. Eliade 1956'da Chicago Üniversitesine davet edilmiş ve J. Wach'a halef olmuştur. Yeni bir hümanizm arayışında olan Eliade, Ernst Jünger'le birlikte Antaios'u yayınlamıştır. 1960-1971 yılları arasında sembol ve mitoloji konusunda yayınlanan on iki ciltlik eseri disiplinli bir araştırma­nın ürünüdür. 1961'de meslektaşları olan J.M. Kitagawa ve M.Long ile birlikte, Din­lerin mukayeseli bir incelemesini hedef olarak seçen Milletlerarası Dinler Tarihi (History of Religions) periyodiğini yayın­lamaya başlamıştır.

Eliade'nin gözünde Dinler Tarihi, çağdaş kültürde en önemli rolü üstlenmiştir. Ona göre Dinler Tarihi, tam bir disiplin olma­lıdır. Dinler Tarihinin ilk yapacağı şey, Dini formların tarihini yeniden ortaya koymaktır. Tarihçi, özellikle, şarkiyatçılar, etnograflar tarafından toplanan dokümanlarla ilgilenmek zorundadır. Çünkü Asya'nın ve yazısız milletlerin bü­yük dinleri, birinci dereceden kaynakları teşkil etmektedirler. Tarih ve yapı itiba­riyle oldukça hetorojen olan bu dokü­manlar, tarihi ve tenkid metoduyla ele alınmayı beklemektedirler. Bu dokümanlardan herbiri kendini, tarihi kadrosu içine yerleştirilmesi gerekli olan bir hierophanie olarak takdim etmektedir. Çünkü her dini fenomen, aynı zamanda tarihi bir fenomendir, ikinci önemli konu, Fenomenologun ça­lışmasıdır. Dini fenomen vazgeçilmez bir unsurdur. Bundan dolayı o, kendine has yapısı içinde yani kutsalın modelinde ele alınmalıdır. Bu durumda da araştırma alanını büyük dinlerden arkaik dinlere kadar genişletmek gerekecektir. Arkaik dinler konusunda Eliade, dini hayatın İl­kel şekillerini temele yerleştiren tekamülcü görüş açısına karşı dikkat çekmektedir. Yazısız milletlerin dinlerinde ne dini dü­şünce ne de dejenere olmuş bir din aramamak gerekir. Dinler Tarihçi, bu millet­lerin kutsal tarihini anlamaya çalışmalı­dır. Bu milletlerin mitolojileri, orijinlerin yaratıcıları, onların medeniyetlerini kur­muşlar ve böylece insan varlığına bir an­lam vermişlerdir. Kutsalla karşılaşan Dindar Adam'ın davranışını belirlemek için Eliade, tecrübenin öznesi olan insanı, bu tecrübenin objesinin karşısına koymuş ve buna hierophanie (kutsalın tezahürü) adını vermiştir. Bu hierophani, kutsalın biçimini ortaya koyan bir döküman teşkil etmektedir. İşte Fenomenologun görevi, her hierophani'nin derin anlamını açığa çıkarmaya çalışmaktır. Burada söz konu­su olan, kutsalın morfolojisini ve tipolojisini tasvir etmek, diachronie'yi yeniden ortaya koymak ve ona anlamını kazan­dırmaktır. Yani, Hierophanique tecrübede yaşanan kutsalın anlaşılmasını ortaya koymaktır. Dinî fenomenlerin etüdünü, psikolojik, sosyolojik, felsefî veya tarihi bir yaklaşıma götüren şemaların aksine bu fenomenolojik yaklaşım, yaşanan kut­sallığın tecrübesinde, Dindar adamın dav­ranışı üzerine dayanmaktadır. Özellikle bu yaklaşım, farklı hierophanileri doğru anlamaya ve yorumlamaya dayalı bir te­şebbüstür. Yine fenomenolojik yaklaşım, bir yandan olayların bir tipolojisi ve morfolojisine imkân verirken bir taraftan da yaşanan kutsal içinde Dindar adamın davranışını anlamaya imkan vermektedir.

İnsan davranışına onların müdahalesi so­nucu muhtelif hierophaniler gerçek bir mesajı meydana getiren bir anlama sahip olmaktadırlar. İşte bu andan itibaren Eliade'ye göre Dinler Tarihçi üçüncü bir adım daha atmalıdır. Bu adım da, Dini fenomeni diğer spiritüel objeler bütünü içine koymak ve tarih boyunca dini olayı bulup ortaya çıkarmaktır. Bu yol ise yo­rumdur. Yani yoruma başvurmadır. Yo­rum yolunun ilk adımı, Hierophanique tecrübeyi yaşayan Homo Religiosus sevi­yesinde mesajı anlamaktan ibarettir. Bu yolda Eliade, mitoloji sayesinde ilkel in­sanın sosyal ve dini hayatı nasıl yaşadığı­nı, menşeleri ve bu zamanla, ilkel zaman­lar arasındaki ilişkiyi nasıl kavradığını an­lamak için arkaik insana dönmekte tered­düt göstermemiştir. Mitoloji, dini erkanlar ve semboller, bu spiritüel tecrübenin ya­pıcı unsurlarıdır. Menşelere ve ilkel za­manlara dönme sayesinde bu spiritüel tecrübe, arkaik insan için, gerçek bir kur­tuluş tecrübesidir. Dinler Tarihçi, dini ha­yatın özel yapılarını ve dini realitelerin bütüncü incelenmesini gerçekleştiremedi­ği ölçüde çalışmasını tamamlamış olma­yacaktır.

Eliade'ye göre ikinci bir yol ise yorumdur. Bu yol, Homo Religiosus'un modern in­sana bıraktığı mirastır. Yorum, insanın, tarih öncesinden zamanımıza kadar kut­salla olan bütün karşılaşmalarını açıkla­maya ve deşifre etmeye imkân tanımak­tadır, Böylece O, çağdaş kültürün yaşayan kaynakları arasında yer alıyor ve yeni bir Hümanizmin yaratıcısı haline geliyor. Yi­ne o, Batı insanının çağdaş tarihinin ge­reklerine, Asya, Afrika ve Avusturalya halklarının spiritüel ve kültürel uyanışla­rına bir cevap teşkil etmektedir. Eliade'nin gözünde, tarihi-kültürel bir yol olan hermenötik, aynı zamanda modern insanı değiştirmeye elverişli bir pedagoji ve kül­türel değerlerin yaratıcı bir kaynağıdır. Gerçekte, dini olayları yorumlamak ve an­lamak yetmez. Bu olaylardan ve onların anlaşılmasından hareket ederek yaratıcı tarzda düşünmek de gereklidir. Eliade bu konuda bir model öne sürer. Bu model, Batıyı değiştiren İtalyan Renesansıdır. İşte buna benzer bir yol olan yorumda (hermeneutique), beşer tarihinin bir birlik vizyonu olmakla yetinmiyor bilakis o, dindar adam tarafından yaşanan kutsalın tecrübesine dayanan İnasanlığm manevi birliğini de tavsiye ediyor. İşte bu spiritüel birlik, yorumdan çıkarak yükseliyor. Çünkü yorum, dini dokümanlardan gelen mesajı açıklıyor ve ikinci bir adım atarak onları, bugünün in­sanının anlayabileceği bir şekle sokuyor. Böylece ortaya konulan bu çift hermenötik yol, dini fenomenlerin muka­yeseli bir araştırmasını hedeflemektedir. Eliade birçok yerde, parlak sonuçlar veren mukayese metoduna sahip olduğumuzu belirtmiştir. Bu metod, G. Dumezil’in jenetik mukayese metodudur. Dumezil bu metodu, bütün Hindi-Avrupai medeni­yetlere tatbik etmeye çalışmıştır. Bu mu­kayeseli araştırma, bir teoloji ile fonksiyo­nel ve hiyerarşik bir ideolojinin varlığını keşfe imkan vermektedir. Hindi-Avrupai kavimler bu hiyerarşik ve fonksiyonel ideolojiyi atalarından miras almışlardır. M. Eliade'nin bütün bilimsel çalışmaları şu üç şey üzerine dayanmaktadır: Tarih, Fenomenoloji ve Yorum. (Hermene-utique). Onun araştırmaları iki önemli noktada merkezileşmiştir. Biri, Kutsal, diğeri ise Semboldür. Ona göre Dinler Tarihi önce, Paleolitik dönemden bugüne kadar Dindar Adamın (homo religiosus), yaşadığı “kutsal boyutu”  keşfetmeli ve anlamalıdır. Yani, Dindar Adamın davra­nışını anlamalıdır. Eliade'ye göre sembol ise, insana, tarih ötesi dünyaya açılma sağlamakta ve insanı Aşkın ile temasa ge­çirmektedir. Eliade'nin bu konudaki en aydınlatıcı çalışması, mitoloji üzerinde olmuştur. Eliade önce, Yunan, Mısır, Yakın-doğu, Hindistan gibi ülke halklarının mitolojilerini araştırır. Sonra onların üze­rine “Tenkitçi tahlil” metodunu uygula­yarak mitolojilerin, yerinden oynadığının ve yeniden yorumlandığının farkına varır. Daha sonra Eliade, bugünün ilkel toplum­larındaki yaşayan mitolojilere yönetir. Ta­rihi fenomenolojiye ve yoruma dayanan araştırmasının sonunda Eliade, mito­lojinin, gerçek yapıyı oluşturan tabiat üstü varlıkların aktivitesini ve hayatını içeren ve insan davranışı için normatif bir hal teşkil eden evrensel bir fenomen olduğu­nu ortaya koyar.

M. Eliade oldukça parlak geçen bilimsel hayatının sonlarında “Dini fikirler ve inançlar Tarihi” gibi önemli bir eseri bilim dünyasına sunmuştur. Bu kitapta, araştırmalarının ve öğretilerinin önemli yerlerini içine alan geniş bir sentez sun­maktadır. O, üç ciltlik kitabında, tarih ön­cesinden günümüze kadar Dindar Ada­mın (homo religiosus) davranışının belli başlı tezahürlerini ortaya koymaktadır. Dini fenomenlerin temel birliğini göstere­rek, onların ifâdelerinin tükenmez yeni­liklerine işaret etmektedir. Bu üçlü yakla­şıma dayanan Dinler Tarihi, klâsik bir dinler Tarihi tipi değildir. Eliade'nin oriji­nal tarafı, metodunda ve perspektifindedir. Sahip olduğu geniş tarihi dökümana, yeni bir görüş açısı dahil etmiştir. Açıkça takdim edilen bir tipoloji üzerinde, kutsa­la dayanan, mitolojiler ve semboller ara­sında kavranan bir mesajı açıklamaya ça­lışmaktadır. İnsanlığın dini dökümanları ile ifade edilen existansiyel durumları an­lamak için Eliade, dindar adamın (homo religiosus) anlaşılması gereğini vurgula­maktadır.

 

Elicius:

 

Eski Roma'da Jüpiter’in bir ismi; fırtına ve şimşek tanrısı. Bakınız: Jüpiter.

 

Elkesai (Elchasai, Elhasîh):

 

Yaklaşık ola­rak MS 100 yıllarında Ürdün nehrinin doğu bölgelerinde ortaya çıkan bir Ya­hudi-Hıristiyan mezhep. Elkesailer şeri­ata sıkı sıkıya bağlanmaya, vaftiz ol­maya ve kanlı kurbanı reddetmeye önem verdiler. Ayrıca İsa'nın şahsıyla ilgili olarak doketik görüşü savundular. Maniheizmin kurucusu olan Mani, El­kesai mezhebi içerisinde yetişmiştir. Bakınız: Mani, Doketizm.

 

Ellora:

 

Batı Hindistan'da bulunan bir grup mağara tapınak. Burada 12 Budist, 17 Hindu ve 5 tane de Caynist tapmağı vardır. Bu tapınakların en mükemmel­lerinden birisi, MS 8. yy'dan kalma olan Kailasa Tapınağı'dır. Tanrı şiva'ya ithaf edilen bu tapınağın kulesi 30 metre yüksekliktedir. Kailasa Tapınmağı, şiva'nın ikamet ettiğine inanılan Himalayalardaki Kailasa Dağı'nda yer alır. Budist mabetleri ise ayakta duran veya oturan Buddha heykellerini, Caynist tapınakları ise Cina'nın figürlerini ihtiva eder.

 

Elmohadlar:

 

1130-1269 arasında Kuzey Afrika ve Ispanya'daki bir hanedan. Bir Berberi olan ve kendisinin mehdi oldu­ğunu ilan eden İbn Tumart, hanedanın kurucusu olarak kabul edilir. İbn Tumart'ın halefi kendisini halife ilan eder ve Elmohadlar Fas'ı ve başkent Marakeş'i Elmoravidlerden alırlar. Daha sonra bunu Endülüs, Cezayir ve Tunus­'un fethi izler.

 

Elohim:

 

İbrancada “tanrılar” anlamına gelen bu terim, Eski Ahit’in Elohist metinlerinde İsrail’in tanrısı (Yahve) için bir isim olarak kullanılır.

İbranicede Tanrı anlamına gelmektedir. Elohim kelimesi, Eski Ahıtte, İsrail milletinin biricik Tanrısı olan Yehova'yı ifade etmektedir. Elohim, hayy oian yani diri olan Tanrı demektir. İsrail oğulları, Kenan bölgesine geldikle­rinde, bu kelime ile karşılaşmışlar ve onu Kenan dilinden çoğul şekli ile alarak, tekil anlamda kullanmışlardır.

 

Elohist:

 

Eski Ahit'te yüce tanrıdan Elo­him ismiyle bahseden metinlerin muh­temel yazarı için kullanılan isim. Bu metinlerin Yahvist metinler olarak ad­landırılan ve tarihsel açıdan daha eski olan metinlerden sonraki dönemlere ait oldukları düşünülür.

 

Elvira Konsili:

 

Dördüncü miladi as­rın başında İspanyanın Granda şehri ya­kınındaki Elvira'da 300 ile 309 tarihleri arasında toplandığı tahmin edilen ilk Hı­ristiyan konsüllerinden biridir. Bu komite 19 piskopos, 24 rahip katılmış ve kilise di­siplini konusunda çok önemli kararlar almışlardır. Kaynaklar alman karar sayı­sının 81 olduğunu belirtmektedirler. Elvira konsilinde alman kararlar, putpe­restlik, zina, boşanma ve evlenilmesi ya­sak olanlarla yapılan cinsel ilişkilerle ilgi­lidir. Bu günahları işleyenler, öiünceye kadar kilise ayinlerine iştirakten men edilmişlerdir. Küçük günah işleyenler de, on yıl gibi bir zaman, Evharistiya ayinine katılmama cezasına çarptırılmışlardır. Bu konsilde alman en önemli kararlardan birisi, kiliselere resim koymanın yasaklanmasıydı. Yani kiliselere ikon konulma­sı yasaklanmıştı.

 

Elysium (Elysian Bahçeleri):

 

Homer ve Hesiod'da Elysium, bazı özel kahraman­ların götürüldükleri kutsal adanın ismi­dir. Orada yağmur, kar ya da fırtınanın olmadığına ve daima okyanusun tatlı esintilerinin bulunduğuna inanılır. Ely­sium fikri, Minoan dininden gelmiş olabilir. Ancak sonraki dönemde ölüle­rin yeraltında yaşadığını düşünen Yu­nanlılar, alt bölgelere Elysium'u transfer ettiler. Öte yandan Eski Mısır'da öte dünyanın cennet bahçeleri Elysian Bahçeleri olarak adlandırıldı.

 

Emelam-Anna:

 

Asur kralı Asurbanipal'ın Harran'da, ateş tanrısı Nusku için yaptırdığı söylenen tapınak.

 

Emer:

 

Kelt mitolojisinde Forgall'ın kızı ve Cuchulainn’in karısı. İnanışa göre Cuchulainn, Emer'e aşık olduğunda Emer’in babası Forgall, onu yok etmek amacıyla bir seyahate gönderdi. Ancak Cuchulainn bu seyahatten döndü, Forgall'ı öldürdü ve Emer'le evlendi.

 

Emeviler:

 

İslam tarihinde 4 Halife dö­nemi sonrası, Muaviye’nin hilafetiyle (661) başlayan ve son Emevi halifesi II. Mervan döneminin sonuna (750) kadar devam eden Ümeyye hanedanının im­paratorluğu. Emeviler döneminde şam, devletin başkenti olarak Medine’nin yerini aldı. Son Abbasi halifesi II. Mer­van ise Emevilerin son başkenti olarak Harran'ı seçti. Emeviler imparatorlu­ğunun sınırları Orta Asya'dan Atlas Okyanusu'na kadar genişledi. Emeviler döneminde, Ümeyye oğulları mensup­larının dışındaki kişilere idarede fazla yer verilmedi; zaman zaman -özellikle Yezid döneminde- muhaliflere karşı katliamlar yapıldı. Emevilerin zulüm yanlısı politikası Abbasi hareketinin gelişmesine zemin hazırladı.

 

Emin:

 

Hz. Muhammed’in bir lakabı. Her­kesin güvenini kazandığı ve sözünde durma, emanete sadakat ve benzeri özelikleriyle dikkatleri çektiği için kendi­sine risalet öncesi dönemde Araplarca Muhammedü'1-Emîn (güvenilir Muhammed) lakabı verilmiştir.

 

Eminence:

 

Katolik Kilisedeki kardinallere verilen bir şeref unvanı.

 

Emîru'l-Müminîn:

 

Emîr, Arapçada “lider, asil, yönetici” anlamlarına gelir. Emîru'1-muminîn ise Müslümanların dinsel, siyasal ve sosyal liderlerine verilen ad­dır. Bu isim ilk kez Hz. Ömer için kul­lanıldı. Sonraki dönemlerde ise bütün halifeler için kullanılmaya başlandı.

 

Emr:

 

Kur'an'da iş, durum, emir, vahiy, ki­tap ve ilahi elçi (Cebrail) anlamlarına kullanılan bir terim.

 

Emri Bi'1-Maruf Ve'n-Nehyi Ani'1-Münker:

 

İslamda her Müslümanm yapmakla yükümlü olduğu iyiliğe uyup onu em­retmekle kötülükten sakınmak ve sakındırmaya çalışmak prensibi. [12]

 

Emunot:

 

Yahudi geleneğinde ikrar edil­mesi gereken iman esasları. Birinci yüz­yıl Yahudi filozofu Philo, eserlerinde Yahudilerin iman esaslarını tanrıyla il­gili inançları sıralayan 8 maddede top­lamıştır.  Ortaçağda  İslam kelam ve Usulu'd-Din bilimlerinin etkisi altın­daki  Yahudiler  arasında  da Yahudi iman esaslarını formüle etme girişimleri oldu. 12. yy'da Hananel Hursiel, iman esaslarını tanrı, peygamber, dünya ya­şamı ve Mesih’in geleceğiyle ilişkili 4 maddede topladı. Yine aynı yüzyılda yaşayan Yudah Hadassi ise Yahudi iman esaslarını 10 maddede ifade etti. Hadassi’nin  iman formülasyonunda ölümden sonra tekrar dirilme ve ahirette ceza ve mükafat inançlarına da yer vermesi dikkat çekicidir. Öte yandan günümüz Yahudiliğinin temel kabul ettiği 13 iman esası ise Endülüslü ünlü Yahudi filozof ve İlahiyatçısı Maimonides tarafından belirlenmiştir. Bu iman formülümde tanrı, peygamberler Torah, Mesih ve ölüm sonrası yaşamla ilgili hususlar belirtilir. Tanrının her bakım­dan aşkmlığı vurgulanır; Musa'nın en büyük peygamber olduğu, Musa'ya veri­len Torah'ın değişmeden geldiği ve ru­hun ölümsüzlüğü üzerinde durulur.

 

En Sof:    

 

“Sonsuz”,  “sınırsız”  ya da “tanımsız” anlamlarına gelen bu terim Kabbalist gelenekte “tanrı” veya “mutlak varlık” için kullanılır. 12. yy'da Kör İsaac ve Azriel ben Menachem ta­rafından ifade edilen En Sof doktrini, Özellikle Zohar'da geliştirildi. Buna göre ışığı kendisinden yansıtan tanrı hem gizlidir hem de her şeydir. Işığın 10 ka­nalı vardır. İlki doğrudan En Softan gelir. Diğerleri ise dünyanın yaratılışına kadar biri diğerinden kaynaklanır. Tanrıyı bireylerde ve toplumlarda teza­hür ettiren en son ışık ise şekinah (yerleşim, yerleşme) olarak adlandırılır. Günah nedeniyle şekinah sürgündedir. En Sof ile yeniden birleşmeyi başar­mak, din ve hayatta tanrıyla birleşme­nin hedefidir. Bakınız: Zohar.

 

En'am:

 

Kur'an’ın altıncı suresi. 165 ayet­ten oluşan bu sure, birkaç ayeti hari­cinde Mekke döneminde nazil olmuş­tur. Muhtevasında hayvanlara karşı yapılan bazı uygulamalardan bahsedil­diği için bu sureye En'am (hayvanlar) adı verilmiştir.

 

Enbiya:

 

Kur'an'ın 21. suresi. Mekke dö­neminde nazil olmuş olup toplam 112 ayettir. Muhtevasında peygamberlerden bahsedildiği için bu sureye Enbiya (peygamberler) adı verilmiştir.

 

Enceladus:

 

Eski Yunan mitolojisinde dev­lerin en güçlüsü; Gaea'nın oğlu. Onun Heracles ya da Athena tarafından öldürüldüğü ve cesedinin üzerine Aetna (Etna) Dağı'nın konduğu söylenir. Bu­rada o vücudunu oynatınca depremlerin oluştuğuna, tıslayınca ise volkanların fışkırdığına inanılırdı. Bazı kaynaklarda ise onun Zeus tarafından öldürüldüğü kabul edilir.

 

Endogami:

 

Klan ya da belirli bir sosyal grup içi evlilik. Dünyanın birçok yöre­sinde ırksal saflığı korumak amacıyla yaygın olarak uygulanır; Ekzogami’nin zıddıdır. Hint kast sisteminin temelini oluşturan durumlardan birisidir. Genelde kastlar kendi içlerinde evlenirler ve kastlar arası evlilik hoş karşılanmaz.

 

Endüljans (İndulgence):

 

Hıristiyanlıkta para karşılığı günah bağışlama. Hıristi­yan inancına göre bir kişi tövbe etse dahi işlediği günahın ya dünyada ya da Araf’ta bir cezası olmalıdır. Dolayısıyla kilise, kişinin günahının cezasını kal­dırmaya yetkilidir. Hıristiyanlık tari­hinde 11. yy öncesi Endüljansla ilgili herhangi bir delil yoktur. Ancak 12. yy sonrası endüljans yaygınlaştı ve Haçlı seferlerine katılanlara genel Endüljans sunuldu. Ortaçağda bu konuda birçok yolsuzluklar yaşandı; Endüljans kurumu adeta kilisenin ve rahiplerin mal mülk edinme kaynağı olarak anlaşıldı. Son olarak 1967'de VI. Paul, geleneksel doktrinin pratik uygulamasını gözden geçirerek sistemi basitleştirdi.

 

Ene'1-Hak:

 

Arapça. “ben Hakk'ım”. Hallac-ı Mansur'un ( ö. 922) mistik panteizmi doğrultusunda söylediği meşhur sözü. Hallac'ın bu sözle, Hakk'ın kendisinde tecelli ettiği veya kendisinin Hakk ve sıfatlarında fanı olduğunu kastettiği ifade edilir. Bakınız: Panteizm, Hallac-ı Mansur.

 

Enfal:

 

Kur'an'ın sekizinci suresi. 75 ayet­ten oluşan bu sure Medine döneminde nazil olmuştur.

 

Engi-Shiki:

 

Japon tarihinin “Engi Döne­minin Kurumlan” (MS 901-923). Engi-shiki, Japon yönetim kurallarıyla ilgili 50 ciltlik bir kolleksiyondur. İlk on ki­tap oldukça değerlidir; zira bunlar şinto ayinleriyle ilgili bilgiler verir ve yakla­şık 2000 tapmakta tapılan 3000’in üze­rindeki tanrısal varlıktan bahseder.

 

Engizisyon:

 

Katolik kilise tarafından heretik akımları ve her türlü kilise dışı ya da karşıtı düşünce, tavır ve davranışı yargılayıp cezalandırmak amacıyla kurulan mahkeme. Ortaçağda oldukça etkili olan bu mahkemeler, uzun süre Batı dünyasında yürürlükte kalmış ve aralarında düşünürler ve bilim adamla­rının da bulunduğu birçok kişi bu mah­kemelerde Engizatörler tarafından yar­gılanarak çeşitli cezalara çarptırılmış­lardır. Engizisyon mahkemelerinde yargılanan sanığa önce suçunu itiraf etmesi ve pişmanlık göstermesi konu­sunda süre verilir ve bunu gerçekleştir­mek İçin sıklıkla işkenceye başvuru­lurdu. Başlangıçta Hıristiyanlık içi bir kurum olarak heretik ya da suçlu görü­len Hıristiyanları yargılamayı hedef edinen Engizisyon mahkemeleri özel­likle 15. yy ve sonrasında Müslümanlar, Yahudiler ve diğer çeşitli din mensupla­rını yargılayıp cezalandırma konusunda da faaliyette bulunmaya başladı. Kilise­nin gücünü kaybetmesine paralel ola­rak Aydınlanma döneminde Engizisyon kurumu da gerilemeye başladı. 20. yy'ın başlarından itibaren Engizisyon terimi Katolik kilise literatüründen kaldırıldı ve bunun yerine “İnancı korumakla yükümlü olan kutsal makam” ifadesi kullanılmaya başlandı. 1965'te alınan bir kararda ise kavram yeniden gözden geçirilerek “İnanç öğretisi kutsal ku­rulu” şeklinde ifade edildi.

İnquiro kelimesi, Lâtincede, inceleme, soruşturma ve sorgu­lama anlamma gelmektedir. İnguisiton kelimesi, Lâtince inquiro kelimesinden tü­retilmiştir. Hrisityanlıktan dönen, dinin emirlerine aykırı davranan, büyücülük yapan kimseleri incelemek ve onları yar­gılamak için kurulan mahkemelere engi­zisyon mahkemeleri denmiştir. Ortaçağda çok güçlenen bu mahkemeler, sapık dini cereyanlara, konvertolara ve moriskolara (Hıristiyan olan müslümanlar) karşı şid­detli bir uygulamaya girişmiştir. XI. ve XII. yüz yıllarda Avrupada ya­yılmaya başlayan Katharoscular ve Valdesçiler gibi heretik akımlara karşı sa­dece kilise değil; Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu da baskılarını artırmıştı. Böylece ortaya çıkan Engizisyon mahke­mesi, mahalli piskoposun emrinde çalışan bir kilise mahkemesiydi. Sapıklar, bu mahkemede tövbe ederek, suçundan vaz­geçtiğini söyleyerek, kurtuluyorlardı. An­cak, suçunda israr edenler, tövbe ettikten sonra, tekrar suça dönenler, bu mahkeme­lerde şiddetle cezalandırılıyorlardı. Engizisyon mahkemelerinin XI. ve XII. yüzyıllarda çoğaldığını ve özellikle, Fran­sa'da, İtalya'da, Almanya'da ve İspanya'­da bu mahkemelerin önemli faaliyetlerde bulunduğunu görmekteyiz. Hıristiyanlıktaki skolostik düşünce tarzı, hür düşünceye imkan vermeyince bazı sapık görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sapık hareketler, bir yandan kiliseyi, diğer yandan devleti tehdit etmeye baş­lamıştır. Alınan tüm tedbirler sapık hare­ketlerin önüne geçememiştir. Hatta Haçlı Seferleri bile bu sapkınlıkların önüne ge­çememiştir.

Bu konuda daha ciddi adımlarda atılmış­tır. Meselâ IV. Latran konsilin, (1215) de sapık akımlara karşı başarısız olan hü­kümdarların, tahttan indirileceğine karar verilmiştir. Bunun üzerine Avrupa'da sa­pık hareket içinde olanlara ölüm cezası verilmeye başlanmıştır. Sonunda Papa IX. Gregorius, Engizisyon mahkemelerini papalığa bağlamıştır.

Engizisyon mahkemelerinin işleyişi deği­şik durumlar göstersede genelde şu seyiri takip ediyordu:

1- Mahkemeye Sevk

2- Sorgulama

3- İşkence Safhası

4- Cezalandırma Safhası.

Engizisyon mahkemelerinde verilen ceza­lar, suçlara göre değişiklik arzediyordu. Bu cezaları şöyle sıralayabiliriz:

1- Ordali Cezası: 1157 yılında Reims konsilinde kabul edildi.

2- Kamçılama Cezası

3- İşkence sehpasına takılma cezası

4- Faloride boğası işkence cezası

5- Ağız tasması cezası

6- Organları ezme cezası

7- Sanığı direğe bağlayarak işkence ceza­sı

8- Yanan kömür üstünde cezalandırma

9- Su işkencesi cezası

10- Tahta at işkence cezası

11- Kazığa oturtma işkence cezası

12- Resmi kurumlardan men cezası

13- Hacca gönderme cezası

14- Kafirlik işareti taşıma cezası

15- Para cezasına çarptırma

Engizisyon mahkemeleri, bazen ölmüş ki­şileri de cezalandırmıştır. Meselâ 1300-1319 yılları arasında Carcossone Engizis­yonu, 1278 yılında ölmüş biri için dava açmıştır.

Diğer yandan bir fikir edinmemiz için 1300-1322 yıllan arasında Languedoc'ta Engizitör Bernard Gui tarafından verilen 636 hükümlüye cezalar şöyledir:

1- Canlı canlı yakılan (40 kişi)

2- Mezardan çıkartılan kemiklerin ya­kılması (67 kişi)

3- Hapis cezası (300 kişi)

4- Yargılanan ölü sayısı (21 kişi)

5- Haç taşıma cezası (138 kişi)

6- Sürgün Cezası (1 kişi)

7- Kaçanların Sayısı (36 kişi)

8- Talmut okuduğu için cezalandırılma (1 kişi)

9- Evlerin yakılması (16 kişi)

Engizisyon mahkemelerinin verdiği ceza­lardan sadece birkaçını burada zikrettik. Aşağı yukarı her Engizisyon mahkemesi, bu tür cezaları vermiştir. Özellikle İspan­ya Engizisyon mahkemeleri, bu konuda oldukça faal bir rol üstlenmiştir. Engizisyon mahkemelerinin ekonomik kaynakları, genelde kilise gelirleri olmuş­tur. Kiliselerin ve tarikatların uçsuz bu­caksız arazi gelirleri bu konuda en önemli kaynaklar olmuştur. Ayrıca, mahke­melerde kesilen para cezalan ile öldürü­len veya ömür boyu hapis cezasına çarptı­rılanların mallan kilise için önemli bir gelir kaynağıdır. Engizisyon mahkeme­lerinin çalışması için bütün engeller kaldı­rılmış, maddi sıkıntılar büyük ölçüde gi­derilmiştir.

Engizisyonun mücadele sahası sadece sa­pıklar değildir. Yahudi ve Müslümanlar da engizisyon mahkemelerine götürülüp muhakeme ediliyordu. Hıristiyanlar özel­likle Yahudilere iyi gözle bakmıyorlardı. Hıristiyanlara göre İsayı çarmıha geren onlardı. Bunun için tarihi bir Yahudi düş­manlığı vardı. Hıristiyan tarihi içinde zaman zaman bu konuda tolerans gösterilse de, Yahudilere şiddetli eziyetler yapılmış­tır. Hıristiyanlar, Yahudileri, çocukları ça­lıp, öldürmekle itham etmektedirler. Yine 1342 yılında baş gösteren Veba hastalığı­nın sebebinin Yahudiler olduğu iddia edilmiştir. Papa VI. Clement, Yahudiler için “ya ölüm ya vaftiz” emrini vermiştir. Böylece vaftiz olan Yahudiler kurtuluyor, olmayanlara ölüm cezası veriliyordu. İspanya'da yaşayan müslümanlar da En­gizisyon döneminde ciddi problemlerle karşılaştılar. Özellikle XV. yüzyılın sonla­rına doğru, müslümanlar birçok haktan mahrum edilmişlerdi. Meselâ, gayr-i menkul alamıyorlar, silah taşıyamıyorlar, Hıristiyanlığı zorla kabul etmeleri için baskı görüyorlardı. XVI. yüzyılın başında müslümanlar da ya Hıristiyanlığı kabul veya İspanya'yı terk gibi iki seçenekle karşılaşmışlardı.

Ortaçağ Katolik kilisesinin Engizisyonla gerçekleştirmek istediği körü körüne dini teslimiyet, korku ve dehşet içinde bir sükûnet ortamı meydana getirmişse de bu sürekli olmamıştır. Bu uygulamalar, Batı toplumunu kiliseden ve dinden soğut­muş, hür düşünce özlemine sevketmiştir. Rönesansla ve reformla Batı toplumu kiliseden gerekli intikamı almıştır. Sonuçta, kilise yalnızlığa itilmiş, müsbet ilim ala­nındaki gelişmeler, Hıristiyanlıkla sürekli çatışmıştır. Şüphesiz burada tahribata uğ­rayan kilise olmuştur. Batı, halen bu sıkın­tılardan kurtulabilmiş değildir.

 

Enhipostasya (Enhypostasia):

 

Hıristiyan­lıkta bedenleşen İsa Mesih’in insani özelliğinin kaybolmadığı, ancak tanrılık cevheri içerisine dahil olduğu ve böyle­likle İsa Mesih’in kendisinde mükem­mel İnsani özelliğin bütün yönlerini ta­şıdığına ilişkin doktrin.

 

Enkarnasyon:

 

İncarnation kelimesi, bedenin içine girme anlamına gelmekte­dir. Hıristiyan iman dilinde ve dogmatizminde bu kelime kullanılır. Bu­na göre Allah’ın oğlu, İsa olarak bedenleşmiştir.  Yani Bakire Meryem'den,  bedenleşerek doğmuştur. Bu konuda en açık bilgi kaynağı Yuhanna İncili'dir. Yuhanna I/14'de “Kelâm benden olup inayet ve hakikat dolu olarak aramızda sakin ol­du; bizde o'nun izzetini, Baha'nın biricik oğlunun izzeti olarak gördük” denmek­tedir. Yine aynı İncilin I/I'de ise “Kelâm balangıçta var idi. Ve Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâm Allah'dı” diye yazıl­maktadır. Böylece, Hıristiyan ilahiyatında enkarnasyon, teslisin ikinci unsuru olan oğulun, yani Kelamullah’ın (İsa'nın) sırrı olarak kabul edilmiştir. Yeni Ahit’in Enkarnasyon kelimesini, Al­lah'ın sözünün bedenleşmesi olarak kul­lanması, Eski Ahitteki geleneğin bir de­vamı olarak görülebilir. Ancak işin içine daha sonra logos (Kelâm) meselesi karıştı­rılınca, logos'un, İsa ile birleşmesi, Hıris­tiyan ilahiyatında birçok tartışmaya ne­den olmuştur. İşte bunun için, I. Asırda Gnostisizm ve IV. Asırdan itibaren'de Ar­yanizm, Kristolojik cereyanların başlangı­cını teşkil etmiştir. Çünkü Gnostisizm, ke­limenin bizatihi bir realite olmadığını, an­cak zahiri bir bedene sahip olduğunu ileri sürmüştür. Aryanizm ise, İsa'da görülen Logos'un, Tanrı olmadığını söylüyordu. Fakat resmi kilise bu görüşleri rafizi kabul ederek, Enkarnasyon fikrini resmen be­nimsediğini açıklamıştır. Bu inanca göre Allah, gerçek oğlu İsa'da tezahür etmiştir.

 

Enki:

 

Sonraki dönem metinlerinde Ea olarak adlandırılan, Babil tanrılar üçlü­sünün üçüncüsü (diğerleri Anu ve Enlil).

Sümer Tanrılar panteonunun en önemlilerinden biridir. Onun ismi “Yeryüzünün sahibi” anlamına gelmektedir. Çok eskiden beri, Sümer'de Tanrı Enki, tebcil edilmektedir. Enki/Ea geniş kap­samlı bir tanrıdır. O kraldır, prenstir. Yere ve göğe hakimdir. O, hikmet Tannsıdır. O, en karmaşık problemleri bile çözebil­mektedir.

 

Enkidu:

 

Babil mitolojisine göre, kral Gılgamış'ın kibrini azaltmak için tanrılarca taratılan bir vahşi insan. Enkidu, ilk zamanlar hayvanlarla yaşar ve ot yer; ancak Gılgamış onu kandırarak ya­kalamak için bir fahişe gönderir. Bu olay sonrası hayvanlar yanlarına yakla­şan Enkidu'dan kaçmaya başlarlar. En­kidu'nun Gılgamış'la yaptığı büyük bir savaştan sonra, bu iki kahraman arka­daş olurlar ve Gılgamış'ı öldürmek üzere yaratılan Boğa'ya karşı birlikte savaşırlar. Bu gelişmeler üzerine tanrılar Enkidu'yu öldürürler. Gılgamış Destanı'nda yedinci tablet Enkidu'nun nasıl Karanlık Evi'ne gittiğini anlatır. Sonradan Enkidu'nun ruhu Gılgamış'a ölüm sonrası hayat hakkında bilgi verir. Bakınız: Gılgamış.

 

Enlil (Ellil):

 

Babil’in üç büyük tanrısın­dan biri (diğerleri Anu ve Ea). Tufan olayında tufanın baş sorumlusu olarak gösterilen Enlil, tufandan bir kişinin kurtulmasına kızar. Buna rağmen o, ya­ratıcı ve insanların yardımcısı olan bir tanrıdır. Onun, kader tabletlerini mu­hafaza ettiğine ve bunun ona her şeye karşı bir üstünlük kazandırdığına ina­nılır. Bir efsane, fırtına kuşu Zu'nun bu tabletleri Enlil'den nasıl çaldığını ve Enlil’in onları nasıl geri getirdiğini an­latır. Enlil’in merkezi tapınağı Nippur'daydı.

Sümerlerin milli Tanrısıdır. O, Tanrılar Panteonunun reisidir. O, ülkenin ve sümer halkının sahibidir. Tanrı Anum'un oğlu olan Enlil, zamanla baş Tanrı haline gelmiştir. Dünyanın ve Tabi­at güçlerinin sahibi olarak O, dünyanın ve insanların kaderini elinde tutmaktadır. Bunun için Tufan meydana getirerek, in­sanları cezalandırmıştır. Karısı Ninlil, ya da Belite ile birlikte Elam dağlarında oturduğuna inanılmaktadır. Hamurabi kanununun girişinde An ve Enlil’in, Marduk'a, tüm insanlar üzerine hakim olmak üzere ebedi bir krallık ver­diği haber verilmektedir. Yine Hamurabi, Babilde Enlil’in ikinci plana geçtiğine işa­ret etmektedir. Asurlularda ise, Enlil yeri­ni Assour'a bırakmaktadır. Akkad'larda, yüce iktidar, Enlillutu veya Illillutu diye adlandırılan bir Tanrı tarafından yürü­tülmektedir.

 

Ennead:

 

Yunanca. “dokuz”. Dokuzlu seti göste­rir isim.

(1) Eski Mısır dininde Heliopolis teologlarının temel tanrıları be­lirlediği grup “Büyük Ennead” olarak bilinir. Büyük Ennead'da şu tanrısal varlıklar yer alır: Atum, Shu, Tefnut, Geb, Nut, Osiris, İsis, Seth ve Nephthys. Ayrıca bir de “Küçük En­nead” vardır. Bu ise Horus, Anubis, Thoth ve Maat'ı içerir. Atum, Büyük Ennead'ın başı olarak kabul edilirdi; ancak sonradan onun yerine ya Ra geçmiş ya da Atum-Ra şeklinde bir kombinasyon oluşmuştur.

2) Plotinus’un felsefi çalışmalarını içeren dokuz ki­taplık koleksiyon için de Enneadlar ismi kullanılır. Bakınız: Plotinus.

 

Ensar:

 

Arapça. “yardımcılar”. İslamda, Hz. Muhammed’in Medine'ye hicretinde Medineli Müslümanlara verilen ad. Bakınız: Muhacir.

 

Enthusiazm:

 

Asıl anlamı “tanrı tarafın­dan sahip olunmuş” olmakla birlikte, sonradan dinsel tutum ve davranışlarda aşırılığı ifade etmede yaygın şekilde kullanılan bir terim.

 

Enuma Elish:

 

Ak. “yüksekteyken”. Yara­tılış destanının Akadca ismi. Yedi tab­letten oluşan bu destan, Yeni Yıl Festivali’nin dördüncü gününde okunurdu. Düzen ve kaos arasındaki çekişme, eski Mezopotamyalılar için büyük bir dram idi ve bu dram her yılın dönüşünde ye­nilenirdi.

Yaratılışla ilgili Babilin ilk büyük şiirlerinden biridir. Muhtemelen bu şiir Mardouk'u tebcil etmek için M.Ö. XII. yüzyılda kompoze edilmiştir. Bu, Babilİn artan ve gelişen önemine bağlı kalmıştır.

 

Enyalius:

 

Eski Yunan'da bir savaş tanrısı; Ares’in arkadaşı veya bir başka ismi; Enyo'nun kardeşi.

 

Eos:

 

Eski Yunan şafak tanrıçası. Hintlile­rin Ushas'ı ve Roma'nın Aurora'sına özdeş olan Eos, Hyperion ve Theia'nın kızıydı. Hyperion, aynı zamanda güne­şin de babası olarak kabul edilirdi. İnanışa göre Eos, gökyüzünde bir arabayla seyahat ederdi. Eos'un çok sık aşık olan bir tanrıça olduğuna ve yakı­şıklı erkekleri kaçırdığına inanılırdı. Hatta Ares'e aşkından dolayı, Afrodit’in onu kıskandığı söylenir. Eos, eski ve modern sanatta popüler olan bir figür­dür.

 

Ephraem Syrus:

 

(y. 306-373) Edessalı (Urfalı) Ephraem olarak da bilinen Süryani Kitab-ı Mukaddes yorumcusu ve eklesiastik yazar. 363'te Urfa'ya yerleşti ve eserlerinin çoğunu orada yazdı. Ciltlerce ekzegetik, dogmatik, asketik ve polemik türü eserlerle heretiklere reddiyeler yazdı. Eserlerini Süryanca kaleme aldı, ancak bu eserlerin birçoğu erken dönemlerden itibaren Ermenice ve Yunanca gibi dillere çevrildi.

 

Epictetus:

 

(MS 55-135) Bir Stoik filozof. Anadolu doğumlu olan Epictetus, Ro­ma'da köle olarak bulundu ve sonradan özgürlüğüne kavuştu. Yunanistan'da birçok kişiyi, bilginler kadar sıradan halkı da eğitti. Onun görüşleri Marcus Aurelius'u etkiledi. İnsanların kendine güvenmesini, acı, yas ve hatta ölüme kayıtsız olması gerektiğini söyledi. Bu­nunla birlikte o, dünyanın düzeni ve birliğinde tezahür eden ilahi güce inandı ve bunun daima iyi olduğunu savundu.

 

Epikür:

 

(Epicurus, MÖ 342-270)

Atinalı filozof Epikür, Platonik ve Demokritan (Democritean) felsefe çalıştı, kendi okulunu kurdu. Böylesi bir akademide ilk kez olmak üzere, bu okula kadınlar kaydoldu. Çalışmalarının büyük kısmı kayıp olan Epîkür'e takipçileri büyük saygı gösterdiler. Demokrit (Democritus) gibi, atomların bütün nesnelerin temel unsuru olduğunu, in­sanlar ve tanrılar dahil dünyanın atomlar ve hareketlerine bağlı oldu­ğunu öğretti. Epikür, mutluluğun (Hedone) en üstün gaye olduğunu ka­bul etti; ancak o, bunu acıdan kurtul­mak anlamına negatif yolla anladı ve insanlara güncel yaşam, evlilik ve ço­cuk yapmadan kaçınmalarını tavsiye etti. Sonraki dönemlerde Epikürcülük adıyla gelişen ve fiziki mutluluğu arayan düşünce, Epikür'ün basit ve saf düşün­cesinden uzak gönünür.

 

Epiküryenizm (Epicureanism, Epikürcülük):

 

Yunan düşünürü Epikür'e (Epicurus) dayandırılan felsefi ahlak sistemi. Epikür, fikir ve düşüncelerimi­zin kaynağı olarak duyuların, gerçeğin yegane ölçüsünü verdiğini savundu ve insan davranışının hedefini mutlulukta aradı. Bakınız: Hedonizm.

 

Epimelios:

 

Eski Yunan'da tanrı Hermes’in bir ismi. Bakınız: Hermes.

 

Epimenides:

 

Eski Yunan'da insanlara dinsel bilgiler öğreten ve mucizeler göste­ren Giritli bir çoban. Aynı zamanda onun bir şair ve bir peygamber olduğu da söylenir. Koyunlarını arayan Epimenides’in 57 yıl süren bir uykuya yattığı ifade edilir.

 

Epimetheus:

 

Yunanca. “düşünür sonrası”. Yu­nan mitolojisinde Prometheus'un “düşünür öncesi”nin basit düşünceli kardeşi.   Prometheus'un uyarılarına rağmen Pandora ile evlendi ve insan­lığa düşmanlık getiren kötülüklerin serbest bırakılmasına neden oldu. Bakınız: Prometheus, Pandora.

 

Epiphanius:

 

(y. 315-403) Salamis pisko­posu ve 367'den itibaren Kıbrıs metro­politi. 4. yy kilise babalarından olan Epiphanius, İznik konsilinde alınan ka­rarların katı bir savunucusu oldu. En önemli eseri olan Panarion ya da “Bütün Heresilere Reddiye”de kendi zamanına kadar mevcut olan bütün heretik akımlar hakkında bilgi verdi ve onları eleştirdi.

 

Epiphany (Epifani):

 

Hıristiyanlarca 6 Ocak'ta kutlanan bayram. Doğu kilise­leri MS 3. yy'dan itibaren İsa'nın vaftiz oluşu anısına bu bayramı kutlamak­taydı. Epiphany, 4. yy'da Batı kilisesine geçti ve Batı'da bu bayram İsa Mesih’in inançsızlara görünüşü anısına kutlan­maya başlandı.

 

Epona:

 

Romalıların atlar tanrıçası; Romalılarca adapte edilmiş olan bir Kelt tan­rıçası. Epona'nın bir insan ile bir kısra­ğın birleşmesinden doğduğuna inanılır ve kısrak (at) süren bir tanrıça şeklinde tasvir edilirdi. Kelt geleneğinde kralla­rın taç töreninde, çıplak kral ile beyaz bir kısrak at arasında yapılan sembolik bir cinsel birleşme sonrası bu at kurban edilerek kesilirdi. Atın etinden yapılan çorbayı kral içmeden önce banyo ya­pardı.

 

Erastianizm:

 

İsmini İsviçreli ilahiyatçı Thomas Erastus'un (1524-1583) adın­dan alan ve onun fikirlerini yansıtan akım. Erastianizme göre sivil devlet, sivil yasalar kadar kendi bünyesinde yer alan dini kurumların yasa ve yönetimleriyle de ilgilenme hakkına sahiptir.

 

Erato:

 

Eski Yunan mitolojisindeki sanat uluhiyetleri olan dokuz Muse'den birisi; lirik şiir tanrıçası.

 

Erbaba:

 

Neolitik çağda Beyşehir gölü kenarında kurulmuş olan bir şehirdir. Bu şehir konusundaki bilgiler, 1969'da bu bölgede kazı yapan Jaques Bordaz ve ka­rısı Louise’in çalışmaları sonucunda gün yüzüne çıkmıştır. Bu kazılar, Çatal Höyük'teki kültüre benzer bir kültürün var­lığını ortaya koymuştur. Kazılar sonucu, taş devri kap kaçaklarının ve siyah, kah­verengi ve kırmızı çömleklerin varlığı or­taya çıkmıştır. Bu eşyaların hem Çatal Höyükle hemde Hacılarla ilişkisi bulun­maktadır. Bunların arasında beyaz veya siyah kilden bazı figürler de bulunmakta­dır. Bu heykelciklerle Çukurkent'te bulu­nan heykelciler arasında görülebilen bir yakınlık vardır. Bunlar, Ana-Tanrıça'ları temsil etmektedir. Yine burada bereket ve verimlilik ilahesine vakfedilen bir kültün varlığı dikkat çekmektedir.

 

Erbaîn:

 

Arapça. “kırk”. Tasavvuf geleneğinde btr sufinin geçirmek durumunda olduğu 40 günlük inziva ya da çile çıkarma dö­nemine verilen ad. Erbaîn çıkarma olarak da bilinen bu süre zarfında asketik bir yaşantı sürdürülür.

 

Erebus:

 

Eski Yunan mitolojisine göre Hades’in altında bulunan yeraltı alemi karanlığı. Bütün ölülerin burayı geçmek zorunda oldukları düşünülürdü. Erebus'un, Kaos (Chaos) ve Karanlıktan doğ­duğuna inanılırdı.

 

Erechtheus:

 

Atinalıların efsanevi kralı; yeryüzünün oğlu. Onun tanrıça Athena tarafından yetiştirildiğine inanılır.

 

Erenler:

 

Tasavvuf literatüründe (özellikle Bektaşîlikte) velîlik derecesine ulaşmış olduğu düşünülen kişiler için kullanılan bir isim.

 

Erenol Pavli (Pavli Eftim Erenol):

 

Türk Ortodoksluğunun kuru­cusu olan Patrik Eftim, 1834 yılında Akdağmadenin'de doğdu. Türk asıllı Hı­ristiyan bir aileden geldiğini ve Türk ol­duğunu ifade etmiştir. 1908 yılında Ankaraya gelerek Ortodoks kilisesinde vazifeye başlamıştır. 1912 yılında diyakozlukla beraber, Akdağmadeninde ra­hipliğe başlamıştır. 1918'de Keskin metropolitliğine atanmıştır. Kurtuluş savaşı sırasında Türk milletinin menfaatlerine ters düşen Fener Patrikha­nesinin kararlarına, karşı çıkmıştır. Çün­kü Fener Patrikhanesi Pontus Devletini canlandırma planlarını gerçekleştirme ça­bası içine girmiş ve bu amaçla Anado­lu'da yaşayan Rumları tahrik ederek, Türklere karşı mücadeleye yönlen­dirmişti. Bunun üzerine Eftim, 30 Kasım 1921'de Anadolu'daki 72 ruhani bölge başkanını Kayseride toplamıştır. İstanbul Fener Rum patrikhanesinin yetkisizliğini ilân ederek Kayseri'de Türk Ortodokslu­ğunu kurduğunu ilân etmiştir. Kendisini de Papa I. Eftim sıfatıyla patrik ilân etmiş­tir,

Fener Patrikhanesi'nin Türk Devleti'ne ihanet içinde olduğunu bütün dünyaya duyurmuştur. 22 Temmuz 1922'de Kayse­ri'de  “Anadoluda Ortodoksluk sadası” ismiyle bir dergi yayınladı. Dergide Türk Hıristiyanların ırken Türk olduklarını, Rumlukla alakalarının olmadığını açıklamaya çalıştı. Lozan antlaşması sonunda Atatürk'ün izniyle İstanbula geldi ve ora­da görevini sürdürdü. İstanbul Fener Rum Patrikliği, Papa I. Eftimri aforoz ede­rek, tanımadığını belirtti. Papa I. Eftim, Fener Patrikhanesinin bu kararını tanımadı. 7 kasım 1924’de Fener Patrikhanesi'nden ayrılan Galata Rum Merkezi yönetim kurulu, Galata'daki Panhagia kilisesinde toplanarak papa I. Eftim'e katıldığını bildirdi. Böylece, episkopos olarak takdis edilen Papa I. Eftim, 18 Mart 1926'da Bağımsız Türk Or­todoks patrikliğini kurdu. Bu patrikliğe, Aya Yani, Aya Nikola ve Hristos kiliseleri bağlandı.

Papa I. Eftim’in 1968 yılında İstanbul'da ölümünden sonra oğlu Turgut Erenerol, Papa II. Eftim sıfatıyla İstan­bul Türk Ortodoksluğunun patriği ve başpiskoposu olmuştur. Turgut Erenerol 8 Mayıs 1991 yılında ölünce yerine karde­şi Selçuk Erenol 27 Ocak 1992 tarihinde Türk Ortodoks patriği olmuştur. Selçuk Erenerol 19 Aralık 2002 tarihinde ölmüş­tür. Bugüne kadar patriklik makamına kimse seçilmemiştir. Patriklik makamının işleriyle yönetim kurulu başkanı olan Sel­çuk Erenerol'un oğlu meşgul paşa Ümit Erenerol meşgul olmaktadır.

 

Ereşkigal:

 

Ninkigal ve Allatum olarak da bilinen, Eski Mezopotamya'da yeryüzü “Kigallu'nun hanımefendisi”; yer altı dünyasının yöneticisi. Efsaneye göre Ereşkigal, tanrı Nergal tarafından yeni­lir. Nergal, yeryüzü ve yeraltı dünyasında onun saltanatına ortak olana ka­dar EreşkigaPı saçlarından tutarak tah­tından sürükleyip uzaklaştırdı. Bakınız: Nergal.

 

Eridanus:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı; Okyanus ve Tethys’in oğlu.

 

Erinnyeler (Eumenidler):

 

Eski Yunan'da Gaea ve Uranüs'ün kızları olan üç ba­kire: Allecto, Megaera ve Tisiphone. Olimpik tanrılardan daha eski olan bu varlıkların derileri siyah ve saçları yılan olarak düşünülürdü. Gözlerinden zehirli akıntılar akardı. Erinnyelerin özellikle aile içinde yapılan yanlışların öcünü alan cezalandırıcı ruhlar olduklarına inanılırdı. Ayrıca inanışa göre onlar, hem yeryüzü yaşamında hem de ölüm sonrasında suçluları cezalandırırlardı. Bu nedenle onlar daha ziyade kadere hükmeden tanrısal varlıklar olarak ka­bul edilirlerdi. Bundan başka onların, insanları gelecek hakkında fazla şey öğrenmekten önlediklerine de inanı­lırdı. Öte yandan onların bazen yumu­şak bir tabiat sergiledikleri ve insanlara bolluk bereket verdikleri de kabul edi­lirdi.

 

Eris:

 

Eski Yunan'da çekişmıe ve anlaşmaz­lık tanrıçası; Zeus ve Hera'nın kızı ve Ares’in kızkardeşi. Tannça Eris’in yalan, dolandırıcılık, kavga ve cinayetle­rin de sorumlusu olduğuna inanılırdı. Ayrıca onun kahramanları birbirine düşürdüğü söylenir. Eriis, Romalılarca Discordia olarak bilinir.

 

Erkegün:

 

Moğol imparatorluğu döne­minde Hıristiyanlara verilen Türkçe bir ad. Ayrıca Hıristiyanlara Farsça olarak da Tarsa denilmekteydi.

 

Erlik (Erlik Han):

 

Eski Türk dininde kötü tabiatlı tanrısal varlık, yeraltı dünyası­nın tanrısı; Lebed Türklerine göre yüce tanrı Bay Ülgen’in soyundan gelen Er­lik, Bay Ülgen’in oğlu Kara Kan'ın oğ­luydu. Erlik, Ulap ve Kölök isimli iki oğul sahibiydi.

 

Ermeni Kilisesi (Gregoryan Kilisesi):

 

Yaygın olarak Ermenilerin, 294'te pis­kopos olarak takdis edilen Gregory ta­rafından Hıristiyanlığı kabul ettikleri belirtilir. 5. yy başlarında Azız Isiac ve Aziz Mesrob bazı reformler yapmışlar ve dinsel metinler ve ibadet dili olarak Ermeniceyi kullanmaya başlamışlardır. Bu vesileyle çeşitli metinler Süryancadan Ermeniceye çevrilmiştir. Ermeni­ler, Diyofizit-Monofizit çekişmesinde aktif olarak yer almamışlar ve 451 Ka­dıköy Konsili'nde temsil edilmemiş­lerdi. Ancak yaklaşık 50 yıl sonra bu konsil kararlarını reddetmişler ve o ta­rihten itibaren Monofizit akideye tabi olmuşlardır. Fatih, İstanbul'u fethi sonrası 1461'de Ermeni patrikliğini kurdurmuştur. Sonraki dönemlerde Ermeni Kilisesiyle Roma Katolik Kili­sesi arasında irtibat kurulmaya çalışılmış, ancak Roma Kilisesinin Ermenileri kendi safına katma girişimi fazla başarılı olmamıştır. Yalnızca küçük bir grup Roma ile birleşmiştir. Ermeni Kilisesi­nin merkezi Ecmiyadzin'dir. Ermeniler buradaki kilisenin İsa tarafından kurul­duğuna inanırlar. Ermeni Kilisesinin başına Katolikos denir. Ermeniler sakramentler arasında son yağlamayı kabul etmezler; ayrıca Evharistte ekmeğe maya şaraba su katmazlar ve ikonaları reddederler.

MS. 300 yıllarında Aziz Krikor'un çalışmaları sonunda III. Tiridates’in Hıristiyan olmasıyla birlikte Ermeniler, Hıristiyanlığı kabul etmeye başlamışlardır. Ermeni Kilisesi, Kapadokya Başpiskoposluğundan ayrılarak, bağımsızlığını ilân etmiştir. Süryani kilisesi­ne yaklaşarak, süryani kilisesiyle işbir­liğine teşebbüs etmiştir. Ermeni-Süryani yakınlaşması V. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Aziz Mesrop Maştotz'un Ermeni alfabesini bulmasıyla, Yunanca ve Süryanice eserlerin Ermeniceye çevrilme­si, Ermeni-Süryani yakınlaşmasını sona erdirmiştir.

Ermeni kilisesi 506 yılında topladığı konsilde, 451 Kadıköy konsilinde kabul edilen İsa'da iki tabiatın varlığı görüşünü reddederek, İsa'da tanrısallığın varlığını benimsediğini ve monofizit doktrine ka­tıldığını ilân etmiştir. Gürcistan kilisesi, VII. yüzyılın başlarında Ermeni kilisesin­den ayrılarak, Rum Ortodoks kilisesi ile birleştiğini ilân etmiştir. Böylece Monofizit kiliselere Ermeni kilisesi de da­hil olmuştur. Monofizit kiliseler, Kıpti ki­lisesi, Habeş kilisesi, Süryani kilisesi ve Ermeni kilisesi olarak tarihe geçmiştir. İlk Hıristiyan azizi olan St. Krikor ve tale­beleri Eçmiadzin'de yerleşmişlerdi. Ermeni kilisesinin hiyerarşideki en yük­sek şahsiyetini temsil eden Katogikos'luk 458-927 yılları arasında Dvin'de kaldı. Diğer yerlerde bulunan katogikosluklar 1293 yılında Kozan'a nak­ledilmiştir. XV., yüz yılın başlarında XI. Krikor Musabekyan Katogikos'luğu Roma Katolik kilisesinin etkisinden kur­tarmak amacıyla doğuya taşınmasını ka­bul etmeyince, 17 kişilik bir piskopos ku­rulu toplanarak onu görevden aldı. 1441'de I. Krikos, Eçmiadzin'de Katogikos seçildi ve Katogikos'luk oraya taşındı.

Bugün dünyada iki Ermeni Katoğikosluğu vardır. Bunlardan biri, Eçmiadzin'dedir. Burası bütün dünya Ermenilerinin Katogikosluğu olarak kabul edilir. Diğeri, Lübnan Antilyas'taki Klikya Katogikosluğudur. Klikya Katogikosluğu olarak bilinen Katogisokluk, dini yönden Eçmiadzin'e bağhdır. Ancak idari olarak bağımsaldı. İstanbul ve Kudüs Pat­riklikleri Eçmiadzin’in üstünlüğünü kabul ederler. Ermeni kilisesi, kendine Apostolik unvanını vermektedir. Bunun sebebi, Hıristiyanlıklarının temelinde Ha­varilerden Bartolomeus ile Thaddeus'un Ermenileri Hıristiyan yaptıkları inancı bu­lunmaktadır. Ermeni Apostolik kilisesi, Doğu Ortodoks Kilisesinin inanç sistemini benimsemiştir. Ancak, İsa'daki tabiat ko­nusunda monofizit eğilimi tercih etmek­tedir.

Ermenilerin iki önemli Patrikliği vardır. Bunlardan biri, Kudüs patrikliği, diğeri İs­tanbul patrikliğidir. Kudüs patrikliği, Fi­listin ve Ürdün bölgesindeki Ermenilerle ilgilenmektedir. Yönetim açısından İstan­bul patrikliğine bağıdır. Ancak, bugün Kudüs patrikliği bağımsız olarak çalış­maktadır. İstanbul Ermeni patrikliğinin tarihi 1461 yılına dayanmaktadır. İstanbul Ermeni patrikliğini, Fatih Sultan Mehmed kurmuş ve başına Bursa Gregoryen Ermeni Metropoliti Havakim'i patrik olarak atamıştır. Bugüne kadar İstanbul Ermeni patrikliğinin başında patriklik yapanların sayısı sekseni aşmıştır. Patrik olan şahıs, ölünceye kadar patriklik yapmaktadır. İs­tanbul Ermeni patrikliği, bir piskoposluğa sahiptir.

Türkiyede'ki Ermeni nüfusu 1965 yılı nü­fus sayımına göre 69.526 olarak belirtil­mektedir.

Ermeni dini ayin sistemi, Apostolik ve Katolik Errmenilerin uydukları Aziz Gregorios ayini, Aziz Yakub’un Antakya ayini ile Aziz İoannas Khrysostomos'un Bizans ayini örnek alınarak düzenlenmiş­tir. Ayin beş bölümden oluşmaktadır:

1- Hazırlık duaları

2- Mihrapta okunan dualar

3- Ekmek ve şarabın takdisi

4- Katekümenlerin ayini (Dine yeni giren birini (muhtedi) vaftiz etme merasimi)

5- Komünyonla son bulan ayin

Ermeni kiliselerinde dikkat çeken özellik, ikonun olmayışıdır. Bizans kiliselerinde ikon, önemli bir yer tutmaktadır. Kozan bölgesinde (Klikya) Ermeniler üst­lendikleri zaman dışardan özellikle müslüman ülkelerden birçok Katolik Hirstiyan Klikya'ya gelerek sığınmışlardı. Bunlar, Dominikenlerin de yardımı ile. Ermeni Katolik kilisesinin temellerini attı­lar. Halep Katolik piskoposu Abraham Ardvizyon'un 1740 yılında katoğikos se­çilmesi ile Ermeni Katolik Kilisesi resmen kurulmuş oldu. Ermeni katolik kilisesi, XX. yüzyılın başlarında, on dokuz pis­koposluk bölgesine sahipti. Daha sonra bazı piskoposluklar kaldırıldı. Ermeni katolik kilisesinin mensuplarının çoğu başka ülkelere göç etmişti. Bugün Beyrut yakınındaki Zimmer manastırında ika­met eden Klikya Ermeni patriği, bölgenin dini yöneticisidir. Halep, Bağdat ve İstan­bul'da başpiskoposluk; îskenderiyye, İs­fahan, Kamışlı ve Paris'te piskoposlukları vardır. Ayrıca Atina ve Romanya'da Kut­sal görevler tevdi edebilen ordinariat se­viyede piskopos bulunmaktadır. Ermeni Katolik Kilisesinin başı, Beyrutta bulunan Klikya Ermeni patriğidir. Bu patrik, Bedros unvanını taşımaktadır. XVIII. yüz­yıldan itibaren Gregoryen Ermenilerle Ka­tolik Ermeniler arasında ciddi gerginlikler olmuş ve bunlar hâlâ da zaman zaman devam etmektedir. Ermeni Katolikler, pa­palığa bağlı olarak faaliyet göstermek­tedirler. Katolik Ermenilerin sayısının 4000 civarında olduğu tahmin edilmekte­dir. Katolik Ermeniler, katolik ayin usulünü uygulamaktadırlar. Katolik Er­meniler, Noel'i 25 Aralıkta kutlamak­tadırlar. Gregoryen Ermeniler ise, 6 Ocak­ta kutlarlar.

Gregoryen Ermenilerin içinde Protestan­lığı seçenler de olmuştur. Çünkü bunla­rın arasında yoğun misyonerlik faaliyetle­ri yapılmıştır. 1847 yılında, Amerika ve İngiltere'nin baskısı ile Osmanlı Devleti “Protestan Ermenileri” ayrı bir cemaat olarak kabul etmiştir. Bizans ayin usulünü uygulayan Gregor­yen Ermeni kilisesi, 325 İznik konsilinde kabul edilen “İznik İman Formülünü” aynen kabul etmektedir. İznik dinsel sembolü olarak belirtilen sembol şöyledir: “Biz, yalnız, yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen şeylerin yaratıcısı, kudretli baba Tanrıya, bütün zamanlardan önce Baba Tanrı'dan doğmuş Tanrının biricik oğlu, ışığın ışığı, gerçek Tanrının gerçek Tanrısı, doğmuş, yaratılmamış, Tanrı ile aynı cevherden gelmiş olan, yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen herşeyi var edeni, Tanrının Tanrısı Efendimiz İsa Mesihe, İsa Mesihin insanların kur­tuluşu için gökten indiğine, et ve kemiğe büründüğüne ve insan olduğuna, kutsal ruhun icraatiyle çok aziz Bakire Mer­yem'den doğduğuna ondan, vücut, ruh ve akıl (günah hariç) insandaki herşeyi, sembolik olarak değil, gerçek olarak al­dığına, onun acı çektiğine, çarmıha ge­rilmiş ve gömülmüş olduğuna, üçüncü gün dirildiğine, aynı vücutla göğe yük­seldiğine, orada, Baba’nın sağına otur­duğuna; gökten, aynı vücutla, Baba’nın şan ve şöhreti içinde, ölüleri ve dirileri yargılamak için geleceğine ve onun kral­lığının son olmayacağına inanırız”.

Gregoryen Ermeni kilisesi, bu kredodan başka 1345'deki “Sis Ermeni Konsilin”de kabul edilen İman formülünü de benimser. Bu formülde, Bakire Meryem’in analığı ve kutsal ruhun ilâhlığı açıkça ifa­de edilmiştir. Bedenleşmiş İsa'nın ilâhlığı ve İsa'nın mükemmel doğuşu üzerinde durulmaktadır.

Hıristiyan kilise sırlan konusunda Ermeni kilisesi, Katoliklerin kabul ettikleri yedi, Protestanların kabul ettikleri iki sakramenti de içine alacak şekilde altı sakramenti kabul etmektedir. Ermeni kili­sesinin kabul ettiği altı sakrament şunlar­dır:

1- Vaftiz

2- Konfırmasyon

3- Evharistiya

4- Tövbe

5- Evlenme

6- Ordr sakramenti.

Katoliklerin kabul ettiği “son yağlama veya  hasta yağı”   merasimi burada  gö­rülmemektedir.

Ermeni kilisesinde ibadetler günlük, haf­talık ve yıllık olarak üçe ayrılır:

a- Günlük ibadetler: Sabah ve akşam, bir rahip başkanlığında yapılmaktadır. Tas­virler önünde yakılan mumlar, lambalara konulan yağ, günlük buhurlar, hep ibadet havası içinde yapılan işlemlerdir. Ayrıca haftada birgün, su takdisi merasimi yapı­lır. Bu sudan alanların, içenlerin ve yıka­nanların şifaya kavuştuğuna inanılır.

b- Haftalık ibadetler: Pazar günü kilisede yapılır. Pazar ibadeti, “İsa'nın dirilişini” hatırlatmaktadır. Çok önemli bir ibadettir. Pazar sabahı yapılan bu ibadet bir veya bir buçuk saat sürmektedir. Daha sonra Evharistiya ayini yapılmaktadır. Bu ayin­de, İsa'nın havarilerle yediği “Son akşam yemeği” hatırlanır.

c- Yıllık ibadetler: Ermeni kilisesinin yıl­lık ibadetleri, bayramları, oruçları ve Hac ibadetlerinden     oluşmaktadır. Bayram ibadetleri, Hz. Meryem, İsa'nın insanlığa kefaret olması gibi önemli şahıs ve olayla­rın anısına yapılmaktadır.

1- Ermeni kilisesi oruç ibadetini diğer Hı­ristiyan kiliselerininki gibi, etsiz ve yağsız yiyerek yerine getirmektedir. Yani oruç, bir nevi perhizdir. Fakat Ermenilerde bü­tün oruçların hepsi, bu şekilde değildir.

2- Tam Oruç; Sabahtan akşam duasına kadar bütün yiyecek ve içeceklerden ka­çınmaya dayanır. Günümüzde sadece bü­yük Karem'den önceki “ön oruç” boyunca ve bizzat Karem süresince bu “tam oruca” uyulmaktadır. Büyük karem, paskalyadan elli gün önceye rastlayan pazarı takip eden pazartesi başlamakta ve yedi hafta devam etmektedir. Tam oruç, tüm hafta­lar boyunca değil, ön oruç olarak başlarda tutulur.

Hac ibadetide Ermenilerde önem taşır. Hac yerleri, Ermenilerce kutsal kabul edi­len; Eçmiadzin Bazilikası, Muş ve Kayseridekİ Surb-Karabat bazilikaları ve İzmit bölgesindeki Çarkapan tapınağı gibi yerlerdir.

 

Ermiş:

 

Anadolu halk inancında velîler veya henüz dünyadayken Allah'ın rıza­sını kazanmış kişiler için kullanılan bir genel terim. Bakınız: Hermit, Velî, Aziz.

 

Eros:

 

Eski Yunan aşk tanrısı. Homer'de kişileştirilmiş bir uluhiyetten ziyade bir ihtiras arzusu olarak kullanılırken, Hesiod onu Afrodit'le ilişkilendirîr ve Eros'u en eski tanrılardan biri yapar, şa­irler onun ölümlüler üzerine oynadığı hileleri söylerler; onun yay ve okların'dan bahseden ilk kişi ise Euripides'tir. Eros, dişi güzellik kadar erkek güzelliğin de tanrısı olarak kabul edilir. Ayrıca o, bereket ve verimlilikle de ilişkili görü­lür. Romalılarca Amor diye bilinen Eros, ayrıca Roma'da Cupid ile de özdeşleştirilmiştir

Antik Yunanda Eros bir Tanrıdır. Şüphesiz bu Tanrı yalnız bir Tanrı değil­dir. Hesiode onu, dünyanın başlangıcına kadar götürmektedir. Eros iki kişilik için­de ele alınmıştır. Bunlardan biri, Evreni yaratan sevgidir. Bu kişilik içinde Eros, kendi kendisinin varlık nedenidir. Hesiode'a göre önce boşluk (chaos) vardır ve ondan toprak oluşmuştur. Eros'un ikinci kişiliği sevgi tutkusudur. Bu kişilik içinde Eros, bazen Afrodit’in bazen de Hermes’in oğlu olarak gösterilmiştir. Bazı durumlarda da Kthon'lu Artemis’in oğlu olarak kabul edildiği de olmuştur. Sır din­lerinden Orphisme görede Evren yu­murtası ikiye bölününce içinden Eros çıkmıştır. Romalılar bu Tanrıyı, Amor şeklinde ifade etmişlerdir. İkinci kişiliğin­de kanatlı ve güzel bir erkek çocuğu ola­rak tasarlanmıştır. Başı güllerden örülmüş bir çelenkle süslüdür, ok ve yay taşımak­tadır; attığı okların saplandığı kişi çılgınca bir aşka tutulmaktadır. Zeus bile okların tesirinden kendisini kurtaramaz. Tanrılar birini aşk ateşiyle tutuşturmak isteyince bu görevi Eros 'a vermektedir.

 

Erycina:

 

Bakınız: Afrodit.

 

Erzulie:

 

Haiti’nin aşk, güzellik, çiçek, mücevher, dans ve güzel elbiseler tanrı­çası.

 

Esâtîr:

 

Arapça. “efsaneler, mitoslar”. Bakınız: Ef­sane.

 

Esdras:

 

Musa şeriatı konusunda derin bilgi sahibi olan Esdras, II. Artaxerxes ta­rafından M.Ö. 398'e doğru, Yahudiler ve Samariten'ler için tevratın ilk beş kitabını kesin olarak yürürlüğe koymak üzere, Kudüs'e gönderilmiştir. Esdras'a atfedilen birçok kitap vardır. Es­ki Ahitteki Esdras kitabı, Kudüs şehrinin ve mabedinin zor restarasyonundan bah­seder ve Pers zulmü altında çekilenleri anlatır. Yunanca yazılmış olan Kitab-ı Mukaddes'te, Esdras'ın I. kitabı, apokrif bir derlemedir. Çünkü bu kitap, Tarih­lerden, Esdras kitabından ve Meheme ki­tabından alıntılarla meydana getirilmiştir. Esdras'ın IV. kitabı bir Yahudi Apokalipsiğidir. Bunun orjinal metni kaybolmuştur. Bu metnin milâdi I. asrın sonuna doğru, 70 yılında Kudüs'ün tahri­bi skandalma cevap olarak kaleme alındı­ğı tahmin edilmektedir.

 

Eshab-ı Kehf:

 

Kur'an-ı Kerim’in on se­kizinci sûresinin adıdır. Bu sûre adını, sû­rede geçen Eshab-ı Kehf tabirinden almış­tır. Anlamı, “mağara arkadaşları” demek­tir. Sûrenin dokuzuncu ayeti, Eshab-ı Kehfin hayatının, Allahın hikmet ve alâ­metlerinden biri olduğunu hatırlat­maktadır. Sûre'de anlatılan gençler, iman sahibi olarak açıkça, hiç kimseden korkmadan “Bizim Rabbimiz, göklerin ve ye­rin Rabbidir. Biz ondan başkasına ilâh demeyiz” demişlerdir. Halbuki içinde ya­şadıkları toplum putperesttir. Şüphesiz toplum onlar üzerinde baskı uygulayarak ve siyasi otoriteleri onlara zulmetmek is­temektedir. Bunun içinde takip altında­dırlar ve bir mağaraya saklanmak zorun­da kalmışlardır. Allahda onları ezeli ve ebedi hikmetiyle uyutmuştur. Öyle uyu­muşlardı ki güneş ışınları onlara gelmi­yordu. Kendileri uykuda oldukları halde, onları görenler uyanık sanırdı. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Onları, görenler, onlardaki dehşetten kaçarlardı. Daha sonra Allah, bu gençleri, ge­çirdikleri durumdan haberdar etmek için uyandırmıştır. Mağarada ne kadar kaldık­ları konusunda aralarında tartışmışlar kimileri bir gün, kimileri de biz bunu bilemeyiz Allah bilir demişlerdir. Daha son­ra içlerinden birini şehre yiyecek almak için göndermişlerdir ve şehirde nazik ve temkinli olması için de uyarmışlardır. Çünkü inançlarından dolayı zulüm altın­da ezildikleri, siyasi ve dini otoriteden korkmaktadırlar.

Mağaradaki gençlerin sayıları konusunda da ihtilaf edildiğini Kur'an-ı Kerim haber veriyor. Bazıları, üç kişi ve bir köpeğin bulunduğunu, bazıları da köpek hariç beş kişi olduklarını, bir kısmı ise köpek hariç, yedi kişi olduklarını söylemişlerdir. An­cak Kur'an-ı Kerim, onların sayılarını sa­dece Allahın bildiğini bildirmektedir ve bu konuda konuşanların bilgisiz oldukla­rına işaret etmektedir.[13] Gençlerin hangi mağarada, ne zaman ve nerede saklandıkları konusunda, Kur'an-ı Kerim'de tefsilatlı bilgi yoktur. Bu konuda hadis kitaplarında da bilgi bulunma­maktadır. Bazı tefsir kitaplarında bu ko­nuda verilen bilgiler de, Hıristiyan kay­naklarındaki bilgilere dayanmaktadır. Kehf sûresi dokuzuncu ayette geçen Rakim konusunda da açık bilgi yoktur. Bazıları Rakim’in, mağaranın bulunduğu yerin adı olduğunu, bazıları da Rakim’in, mağaraya sığınan gençlerin köpeklerinin adı olduğunu söylemiştir. Buhari, Ra­kim’in bir kitabe olduğundan bahsetmiştir[14]. Ahmed b. Hanbel müsnedinde üç kişinin içinde bulunduğu ve ağzına bir dağm kapandığı bir mağa­radan bahsederek, Rakim ashabının, Eshab-ı Kehfden ayrı olduğuna işaret et­mektedir[15]. Böylece Rakim üzerinde ihtilaf edilmiştir. Eshab-ı Kehf olayının ne zaman ve nerede geçtiğine dair kesin bilgi olmamakla be­raber, Hıristiyan kaynakları bu olayın Roma İmparatoru Decius zamanında geç­tiğini söylemektedirler. Buna göre impa­rator, Hıristiyanlara zulüm yapıyordu. Yedi veya sekiz kişi, doğdukları şehir olan Ephesos (Efes) yakınırfda bir ma­ğarada gizlenirler (M.S. 250). Diri diri gömülmeleri için mağaranın girişinin bü­yük kayalarla kapatılmasını Decius em­reder. Mağaradaki insanlar mucizevi şe­kilde uykuya dalarlar. Doğu Roma İmpa­ratoru II. Theodosius döneminde (M.S. 408-450) mağarınm ağzı açılınca uyanır­lar. Theodosius, bu mucizevi şekilde ha­yatta kalış olayından ve bedenin dirilişine ait Hıristiyan öğretisinin canlı tanığı ol­maktan çok etkilenmiştir. Yedi asker ol­duğu söylenen bu kişilerin çok uzun sûre yaşadıkları ortaya çıkınca, kısa bir zaman sonra bu askerler ölmüştür. Theodosius, bunlara kutsal bir  mezar   yaptırmıştır.

Bunlara Hıristiyan kaynakları “yedi uyur­lar” adını vermiştir.

Yedi uyurlar efsanesinin milâdi beşinci asırdan kalma bir efsane olduğu kabul edilmektedir. Avusturyalı Arkeologların yaptıkları kazıya göre Efes'te panayır dağının doğu yamacında bulunan bazilika­nın V. asırda yedi uyurlar adına yapıldığı ileri sürülmüştür. Louis Massignon yedi uyurlar üzerinde yazdığı araştırmada, yedi uyurlar hikâyesinin Efes'te geçtiğini söylemektedir. Yedi uyurların sayısı Süryanice bir metinde sekiz kişi olarak geç­mektedir. Yedi uyurlar ile ilgili Yunanca, Süryanice, Kıptice ve Gürcü dillerinde yazılmış metinler vardır. Hıristiyanlarca yedi uyurların, Roma İm­paratoru II. Theodosius'un saltanatının otuz sekizinci yılında ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Bu duruma göre mağarada­ki yedi askerin uyuma süreleri iki asır ol­maktadır. Kur'an-ı Kerim ise onların ma­ğarada üçyüz dokuz yıl kaldıklarını be­yan etmektedir.[16] Eshab-ı Kehf halkının isimleri konusunda Doğuda ve Batıda ihtilaf edilmiştir. Bazı İslâm kaynaklarına girmiş olan Eshab-ı Kehf halkının isimleri şöyledir: Mekselina -Yemliha - Mernuş -Saznuş - Debernuş - Meslina -Kefeştatayyuş. Batı Hıristiyan kay­naklarında geçen isimlerle bu isimlerin hiçbir yakınlığı yoktur. Batı kaynakların­daki isimler şunlardır: Maksimianos -Malkhos - Markianos - İoannes Deniş Serapion Konstantinos.

Bugün Türkiye topraklarında Afşinde ve Tarsusta Eshab-ı Kehf olarak bilinen yer­ler vardır. Özellikle Tarsustaki Eshab-ı Kehf çok şöhret bulmuştur. Efeste ise “yedi uyurlar” adı ile bilinen bir mağara vardır.

Hıristiyan kaynakları, Eshab-i Kehi olayı­nın Efeste geçtiğini ve bu yedi uyurların onlar olduğunu söylemektedir. İslâm kaynaklarında ise bu konudaki bilgiler yeterli değildir. İslâm kaynakları, Kur'an-ı Kerim’in Kehf Sûresinin verdiği bilgilerle yetinmektedir. Bu konuda ayrıntılı bilgiye giren tefsirler, Hıristiyan kaynaklarındaki bilgileri aktarmaktadırlar.

 

Eskatoloji (Eschatology):

 

İnsanın nihai durumu, kıyamet ve ölüm sonrası hayat (ahiret) tasavvurları konusunda çeşitli dinsel geleneklerin yaklaşımlarını konu edinen bilim dalı.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet son yargı günü ve dünyanın sonu hakkında ortak bir kanaate sahiptirler. Eskatoloji kelimesi, Yunanca Ta eschata kelimesinden gelmektedir ki bu da “son şeyler” anlamına gelmektedir. Böylece Eskatoloji kelimesi yeniden di­rilmeyi, yargılamayı, cennet ve cehennemi ifade etmektedir.

Eski Ahitte Eskatoloji: Kitab-ı Mukadde­se iman, İsrail oğullarının kurtarılması için Allah'ın kesin müdahalesi ile belirgin hale gelmiştir, Tanrının vaadi, onların yaptıklarıyla daima bir artış göstermekte­dir. Böylece İsrail oğulları, Tanrı tara­fından vaadedilen geleceğe doğru daima bir gerilim içine girmişlerdir. Eskatolojinin tam olarak Yahudilikte ne zaman ortaya çıktığı tartışılmaktadır. Bazı yazarlar Eskatoloji olayının Yahudilerde sürgünden önce kendini gösterdiğini be­lirtirlerken; diğerleri bunun ‘ınünhasıran sürgünle ortaya çıktığını ileri sürmekte­dirler. Şüphesiz bu tartışmanın içinden çıkmak oldukça zordur. Yahudiler önceden kendileriyle birlikte olan Allah’ın, yeniden onlarla birlikte ol­masını beklemektedirler.[17]; Şüphesiz Tanrının yeniden onlarla birlikte olması, muhtelif şekillerde kendini göstermiştir. Bazen Tanrı, kendini yer sarsıntıları ile göstermektedir:[18]; Bazan o, Fırtına’nın Tanrısıdır:[19]; kızmaktadır.[20]; savaşa sevketmektedir;[21]; Fakat ençok kullanılan Tanrının Hâkim olduğudur:[22]; Onun halkı ile davası vardır.[23]; Bazen de O kraldır. [24]O çobandır.[25]; O, kurtarıcıdır. [26]Böylece Yahudiliğe göre Tanrının gelecek­teki müdahalesi iki şekilde olmaktadır: Birisi tahrip edici, diğeri yapıcı. Ceza biter bitmez Tanrı kendini baba veçhesi altında takdim etmektedir. Böylece Dünya, deği­şecektir. Bu ümid, birkaç büyük teolojik mefhum içinde ifade edilmektedir.

1- Yahvenin günü:[27]; Fakat İs­rail peygamberleri halkın bencil ümidini tasvip etmezler. Bunun için Amos 5/18-19'da şöyle denmiştir. “Rabbin gününü is­teyenlerin vay başına! Rabbin gününü ni­çin istiyorsunuz? O, ışık değil   karan­lıktır.”

2- Birkaç doğru kişi yakasını kurtaracak. Bunlarda İsrail oğullarının çekirdeğini oluşturacak. [28]

3- Büyük Değişiklik: Tanrı Yehova, Yahuda'nın ve Kudüs'ün kaderini değişti­recektir.

4- Cennet Verimliliği: [29]

Yeni Ahitte Eskatoloji: Yeni Ahitte üze­rinde en çok durulan konu “Tanrının krallığı” konusudur. Bu krallık oldukça yakın olarak tasavvur edilmiştir. Şüphe­siz,   Hıristiyanlıkta bu yakınlık, İsa'nın zuhurundan önce geçen vahiy döneminin tamamlandığım ifade etmektedir. Tanrısal Krallık'tan sonra dünyanın sonu gelmiştir artık. Ancak bu dünyanın sonunun ne zaman biteceği kesin olarak belli değildir[30]. Bu eskatolojik bek­leyiş, çok büyük bir uyanıklığa sevketmektedir. “Uyanık olunuz ve iba­det ediniz.” Bu uyanıklık şu şekildeki bir duada doruk noktaya ulaşmaktadır: “Ey Rab! Gel” [31]Bazen bu dua şöyle yapılmakta­dır: “Senin Saltanatın gelsin” [32]

Yeni Ahitteki eskatolojik anlayış, biribirine zıt bir takım doktrinlerin doğ­masına yol açmıştır. XIX ve XX yüzyılın dönemecinde, Eskatolojik ekol, İsa'nın mesajını, dünyanın sonunun hemen yakın olduğu şeklinde takdim etmiştir. Yeni Ahit, İsa-Mesihin şahsiyetini bütün öğretilerde olduğu gibi, eskatolojide de merkez yapmaktadır. Ancak İncil yazarla­rının herbiri, eskatolojiye kendilerine göre bir önem atfetmişlerdir. Meselâ Markos, İncilinde, her insanın İsa-Mesih'le karşı­laşmasının temsil ettiği ivediliğin üzerin­de durmaktadır. Burada insanoğlunun yeniden gelmesinin yakınlığı ile ilgili ifa­deler,[33] dünyanın sonu­nun yakın olduğunu değil; bilakis İsa'nın gelişinin (parousie) bekleyişini güçlen­dirmektedir.

Luka ise, İsa'nın beklenişini, İsa'nın haya­tının merkez teşkil ettiği tarihin tam kal­bine yerleştirmektedir. Bu bekleyiş, uya­nık olmak ve sebatla belirginleşmiştir. Luka'ya göre bu bekleyiş, Tanrısal krallı­ğın daha önce başladığının bilincindedir. Çünkü İsa-Mesih, gelmiş ve insanların arasında yaşamıştır. [34]Resullerin işlerinde Kutsal-Ruhun Pentakot'tan sonra kilise için, Eskatolojik bir maya teşkil ettiği ifâde edilmektedir. Bu durumda eskatoloji, kurtuluş tarihine di­namizmini veren unsurlardan biri haline gelmektedir.

Matta ise, krallığın sırlarının geçici olarak gizlendiğini [35] belirtmekte an­cak yine de onun, dünyada büyük bir şöhrete ulaştığını ifade etmektedir. [36]Matta, XXIV ve XXV bablar kozmik bir krizden bahsetmekte ve bu krizin bünye­sinde gizlenmiş olan krallığın, görünece­ğini haber vermektedir. O da bu olayları beklerken, uyanıklıktan ve merhametten israrla söz etmektedir. Yuhanna eskatolojik ümidi yok etmeden İsaya olan iman üzerinde durur. [37]St. Paul de eskatolojik donelere çok önem vermiştir. [38]Paul eskatoloji konusunda olmuş şeylerle olacak şeyler üzerinde durmak­tadır. Meselâ I. Korintos VII/29-31 de şöy­le denmektedir: “Ey kardeşler, vakit kı­saltılmıştır... Çünkü bu dünyanın heyeti geçiyor...” Yine I. Korintos: X/ll de şöyle denmiştir: “Bu şeyler misal olarak onlara vaki oluyordu. Devirlerin sonuna yetiş­miş olan bizlere nasihat olmak için ya­zıldı...” Paul için esas olan, oğulun bek­lenmesidir. Yeni Parousie (İsa'nın dün­yanın sonunda gelmesi) esastır. Filipelilere mektubunda Pau! şöyle der: “Çünkü vatanımız göklerdedir, oradan da kurtarıcıyı, Rab İsa-Mesihi bekliyo­ruz.” Yine Paul, İbranilere Mekruhta “çünkü burada baki olan bir şehrimiz yoktur, ancak gelecek olanı arıyoruz.” diyerek eskatolojiye işaret etmektedir.

Netice olarak eskatoloji olayı bize, Tanrı­nın, Mesihin krallığını hatırlatmak-

tadır. Hıristiyan eskatolojisinin kaynağı, bizzat İsa'nın şahsiyetinde yatmaktadır. İslâmiyette Eskatoloji: Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde dünyanın sonu “Yev-mu'l-Ahir” olarak isimlendirilmiştir. Ahiret dününe iman, imanın şartlarından birini o teşkil etmektedir. İslâmiyette ahiret günü kavramı oldukça canlıdır. Doğruların, sa­pıkların ve zalimlerin daha doğrusu her­kesin âdil ölçüler içinde hesap vereceği biryer olarak gösterilmiştir. İnsan öldük­ten sonra, kıyamette yeniden dirilecektir. Ancak hadislerin bildirdiğine göre insan öldükten hemen sonra, mezarda küçük bir hesaptan geçmektedir. Münker ve Nekir melekleri ölünün mezarına gelerek, imanından ve yaptığı işlerden soru sor­maktadır. Bunun sonucunda ya cezalan­dırılmakta veya mükafatlandırılmaktadır. Daha sonra, yeniden dirilinceye kadar mezarda kalmaktadır. İslâmiyette dünyanın sonu ile ilgili bilgi­lerle Kitab-ı Mukaddes'teki bilgiler ara­sında benzerlikler vardır. Güneş karara­cak, yer sarsıntıları olacak v.s. ölüler me­zarlarından çıkacaklar ve mahşerde top­lanacaklardır. Her kavmin başında pey­gamberi bulunacaktır. Herkesin ameli adalet terazisinde tartılacak, herkes lâyık olduğu şeye kavuşacaktır. Daha sonra herkes, sırat köprüsünden ge­çecektir. Ameli iyi olanlar cennete, kötü olanlar cehenneme gireceklerdir. Kur'an-ı Kerimde birçok ayetlerde cennet ve ce­hennem tasvir edilmiştir. Kur'an-ı Kerim­deki cennet ve cehennemle ilgili ayetler, müslümanları iyi amellere sevketmek için çok önemli birer uyarıcı vazifesi görmek­tedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim’in davet metodunda, insanın psikolojik ve zihinsel melekeleri dikkate alınmakta daha sonra da onu iman etmesi için iknaya sevkefmektedir.

 

Eski Ahit:

 

Kitabı Mukaddes’in hem Ya­hudiler hem de Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen ilk kısmı. Eski Ahit'i oluş­turan kitaplar üç ana grupta toplanır: Torah, Nebiim (Peygamberler) ve Ketubim (Yazılar). Eski Ahit'i hem Ya­hudiler hem de Hıristiyanlar kutsal me­tin olarak kabul etseler de Eski Ahit’in içeriğini oluşturan kitapların sayısı ve tertibi konusunda Yahudilerle Hıristi­yanlar arasında farklılıklar vardır. Ayrıca Katoliklerle Protestanlar da bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Yahu­diler, Eski Ahit’in 24 kitaptan oluştu­ğunu kabul ederken Hıristiyanlar 39 ki­tap sayarlar. MS 90 civarında toplanan Jamnia Sinodu'nda Tanah'ın (Yahudilerce kabul edilen Eski Ahit’in)

standart bir nüshası belirlenirken, hali­hazırda eldeki mevcut Yunanca nüsha olan Septuagint'te bulunan çeşitli me­tinler sahih sayılmayarak Tanah içeri­sine alınmadı. Apokrif kabul edilen bu metinler arasında Makkabîler, Tobit Kitabı, Judith ve Maneses’in Duası gibi kitaplar da bulunmaktadır. Her ne ka­dar Eski Ahit metinleri içerisine alın­mamış olsa da bu kitaplar da hem Ya­hudiler hem de Hıristiyanlarca kutsal kabul edilmektedir. Eski Ahit’in en eski metinlerinin (Yahvist metinler) MÖ 10. yy'da derlendiği ve Eski Ahît’in eksiksiz tam bir nüshası olan Yet­mişler Tercümesi ya da Septuagint’in ise MÖ 2. yy'da tamamlanmış olduğu göz önüne alındığında Eski Ahit’in yaklaşık sekiz asırlık bir zaman süre­cinde oluşturulduğu söylenebilir. Bakınız: Tanah, Septuagint.

 

Eski İnananlar Mezhebi:

 

Patrik Nikon'un liturji ile ilgili reformlarını kabul etmeyi reddeden Rusya Kilisesi men­supları. Bunlar 1667'de aforoz edilerek cezalandırıldılar. Sonraları Eski İnananlar, Popovtsy ve Bezpopovtsy şeklinde iki gruba ayrıldılar. Bunlardan Popovtsy ekolü taraftarları, kendi özel kiliselerini oluşturma yolları aradılar.

 

Eski Katolikler:

 

Roma Katolik Kilisesin­den ayrılan küçük bir grubu oluşturan çeşitli ulusal kiliseler. Eski Katolikler, 1724'te üç piskoposla Roma'dan ayrılan Utrecht Kilisesini ve. 1870 Vatikan Konsilinde alınan Papa'nın yanılmaz­lığı ve evrensel karar verici olması dogmasını reddedenlerin oluşturduğu Almanya, Avusturya ve isviçre Eski Katolik Kiliselerini içerir. Bazı küçük Slav kiliseleri de bu isimle adlandırıl­maktadır. Eski Katolik Kiliselerinin doktrinel temeli 1889 Utrecht Deklarasyonu'dur.

I. Vatikan konsilinden (1870) beri, 1. Vatikan konsilinde alman kararlan ve doğmaları kabul etmeyen Katolik Hıristiyanlara “Eski Katolikler” adı verilmektedir. Bun­ların sayısı XIX. yüzyılda önemli şekilde artmış da olsa, kökenleri çok eskilere ka­dar çıkmaktadır. Misyoner, Wilbrord ve ilk Utrecht piskoposu bu kiliseyi VIII. yüzyılda kurmuştur (657-739). Bu bir azınlık kilisesiydi. Bu kilise, Hollanda'da Reform döneminde reform faaliyeti göstermiş ve 1710 yılında da piskoposluktan mahrum olmuştur. Bu dönemde XIV. Louis, Jansenizm'le savaşmış ve Portroyal taraftarlarını sürgüne göndermiştir. Bunlar Hoîlandaya sığınmışlardır. Bossuet tarafından takdis edilen mgr. Marie-Dominique Varlet, Hollanda kilise­sinin de içlerinde bulunduğu terkedil­mişlikten etkilenmiştir. Yüzlerce men­subuna güç vermiştir. Portroyalist üç piskoposu takdis etmiştir. Böylece Utreecht Apostolik makamı, sürekli bir mirasa sahip olmuştur. Mgr. Varlet’in bu icraatı, Roma tarafından kabul edilmeye­rek ayin yapma hakkından mahrum edilmiştir.

Utrceh kilisesi 1723'de doğmuş ve ilk pis­koposu Cornielîe Steenoven olmuştur. Bu piskoposu da Mgr. Varlet, 15 Ekim 1724'de takdis etmiştir. Bu kilise, jansenistleri kabul ederek Jansenist kilise­si olmuştur. Kilise, Unigenitus bültenini reddetmekle beraber kilise şefi olarak Papa'yı kabul etmiştir. Fakat Vatikan bu ki­liseyi, resmen tanımamıştır.

Almanya'nın kültürlü kesimi ve özellikle üniversite öğretim üyeleri arasında doğan hareket, eski katolik kilisesini meydana getirmiştir. Bu kilisenin kurul üyeleri ara­sında, Münih, Bon, Prague ve Breslau üniversitelerinin öğretim üyeleri vardır. I. Vatikan konsilinin kararlarını reddeden bu insanlar, Vatikan tarafından aforoz edilmişlerdir. Ancak eski-katolikler ken­dilerini sağlam katolik olarak görmekte­dirler. 1871 Eylülünden itibaren, Münihte bir kongre yapmışlar; kendi ayinlerini ve kendine has bir piskoposlar hukuku uy­gulamaya karar vermişlerdir. İlk piskopos olarak 1873'de Breslau ilahiyat fakültesi öğretim üyesi Cologne'a atanmış ve Rotterdam eski katolikler piskoposu Heykamp tarafından takdis edilmiştir. 1871'den 1899 yılına kadar Eski-Katoliklerin bulunduğu ülkelere göre on­ların tarihleri değişmektedir. Almanya'da olduğu gibi, Prusya'da, Bade'de ve Hesse'de de resmen tanınmıştır. Prusya ve Bade, eski katoliklere Roma Katolikleri ile birlikte yaşama hakkını vermiştir. 1879'da bu avantajlar yeniden ellerinden alınmıştır. Bavyera'da kendilerine özgü teşkilatlarını kurmak için 1890 yılını bek­lemişlerdir. 1874-1875 yıllarında Eski-Katolikler, Doğu Ortodokslarıyla, Anglikanlarla ve Protestanlarla temasa geçmiş­lerdir.

İsviçre'de bu kilise “Katolik Hıristiyan Kilisesi” adını taşımaktadır. Onların pis­koposu, 1924 yılında ölen Edouard Herzog'du. Avusturyada da “Eski-Katolikler Kilisesi” 1872 yılında kurul­muştur. Kilise, devlet tarafından 1877 yı­lında tanınmıştır. 1888'den 1922 yılma ka­dar bu kilisenin başında Amand Czech bulunmuştur. Bu kilisede XIX. Yüzyılın sonuna doğru önemli değişiklikler mey­dana gelmiştir. Habsbourg'un düşmesi, Roma'dan bağımsız bir kilisenin Avusturyada ortaya çıkmasını sağlamış ve daha sonra bu kilise, “Eski-Katolik Ki­lisesine” bağlanmıştır. Bütün bu eski katolik kiliseleri daha sonra birleşmek zorunda kalmışlardır. Bunun için 1899'da Utrecht'e bir piskoposlar top­lantısı yapılmış ve Hollanda, Almanya ve İsviçre'de kiliselerin birliği sağlanmış, da­ha sonra Avusturya, Çek, Hırvat ve Po­lonya kiliseleri ile 1878'de kurulan Gallican katolik kilisesi “Utrecht Birliği­ne” katılmıştır.

1980'de Eski-Katolik adını alan kiliselerin yirmi kadar ülkede 500.000 mensubu ve 600 paroisse'ı olduğu tesbît edilmiştir. Es­ki Katolik kiliselerinin öncülük şerefi “Utrecht piskoposluğuna” aittir. İki yılda bir milletler arası bir konferans düzen­lenmektedir. Milli kiliselerin başında pis­koposları vardır. Bunların sayısı on üçtür. Fransada Eski-Katoliklerin sayısı azdır. 1953'den beri bunlar Fransa Eski-Katolikleri adıyla anılmaktadır. Eski-Katolikler, Anglikan, Ortodoks ve Lutherci kiliselerin milletler arası kiliseler genel konyesine üyedir. Eski-Katolîklerin doktrini nedir? 1889'daki Utrecht beyanatı, Vincent de Lerins’in aşağıdaki beyanatını tasdik et­miştir: “Herkes tarafından inanılan şeyle yetinmek, çünkü gerçek ve hakiki katoliklik budur. İşte bunun için ilkel kili­senin imanında israr ediyoruz. Ökümenik sembollerin onu ifade ettiği ve ilk bin yı­lın bölünmez kilisenin genel konsillerinin doğmalarında ilân edildiği gibi... Bu doğmalar, evrensel olarak kabul edilmiş­tir.”

Eski-Katolikler Roma kilisesinin yedi sakramentini kabul ederler. Fakat bunlar­dan Vaftiz ile Evharistiya'ya daha çok önem vermektedirler. Rahiplerin evliliğini kabul ederler. Komünyon ayinini iki şekilde icra ederler. İsa'nın varlığını özel bir kavram içinde kabul ederek transsubstantiaton (Ekmekle şarabın İsa'nın etiyle kanına dönüşmesi)'u transvakıation'a tercih ederler. Ayin, İsa'­nın yegane kurban oluşunu aktüelleştirmektedir. Eski-Katolikler'de işitilerek iman itirafına izin vermekle beraber, bu konuda zorunluluk yoktur. Diğer yandan Eski-Katolikler, Roma Kato­likliğinin, “Meryemin günahsız hamile­liği” “Papa'nın yanılmazlığı” ve “Meryemin bedenle göğe yükselmesi” gibi yeni doğmalarını kabul etmezler. Roma kilisesinin liturjik elbiselerini ko­rumuşlar ve ibadetlerde bulundukları ül­kenin dilini kullanmışlardır. Kilise yöne­timlerine lâikleri dahil etmişlerdir. 24 ey­lül 1889'da Utrecht toplantısında alman disiplin kararlan ile kiliseyi yönetmekte­dirler.

Eski-Katolik Kilisesinden ayrılan birkaç Katolik Kilisesi vardır:

1- Fransa Apostolik ve Katolik Kilisesi: Bu kilise 1913 yılında Mgr. Fatome tara­fından kurulmuş ve Roma katolikliğine yakın olan Mariavites mezhebine bağ­lanmıştır. Bu mezhep, 1905'de Maria Franziska Koslova ve rahip Jean Kovalski tarafından kurulmuştur. Avusturya dev­leti tarafından 1906'da kabul edilmiş, 1909'dan beri  de  Eski-Katoliklerle ilişki içinde olmuştur. Bunların en önemli mer­kezi Polonyadaki Lodz'dur.

2- Londra Liberal Katolik Kilisesi: Bu ki­lise, Mgr. Wedgood ve Mgr. Frak-Waters

Pigott tarafından yönetilmiştir. Kilisenin Hollanda Eski-Katolik kilisesi ile bağı vardır. Kilisede verilen ilahiyat, teozofiden etkilenmiştir.

3- Apostolik ve Gallikan Katolik Kilise­si: Bu kilise Louis Giraud tarafından 1911'de kurulmuştur. Giraud  İsviçre'de takdis olmuştur.

4- Batı Ortodoks Katolik Kilisesi: Louis-Charles İrenee Winaaert tarafından 1918'de kurulmuştur. Paris'te XIII. bölge­de bulunurken (1921-1922)  daha  sonra Londra'da bir cemaate sahip olmuştur. Bu kilise, Ortodoksluğa doğru gelişme gös­termiş ve 1937'de onunla birleşmiştir. Bu­gün, Paris'te “Saint-Denis Ortodoks Ens­titüsü” olarak Romanya patrikliğine bağlı olarak faaliyet göstermektedir.

 

Esmâü'l-Hüsnâ:

 

İslam'da Allah'ın 99 gü­zel ismi.

 

Esoterik:

 

Gizli olan; gizli öğreti ve inanç­larla ilgili olan; yalnızca belirli bir grup tarafından bilinip anlaşılabilen.

Esotérisme:

 

Yunanca, iç, kapalı, içinde olan, anlamına gelen esoterikos kelime­sinden gelmektedir. Esoterisme, sadece mubtedilere öğretilmektedir. Büyük din­lerde gizli olanın, antik sırların, sembolün ve özellikle gizli ilimlerin araştırılmasıdır Esoterisme. Ezoterik kelimesi kutsal dışı için (profane) olan egzoterik kelimesine zıttır. Esotcrisme’in başlangıcı Eski Mı­sır'a kadar uzanmaktadır. Orada mübtedi rahipler, bilgilerini yaymazlardi. Yine Pisagor'un talebelerinin ezoterik ve egzoterik olmak üzere ikiye ayrıldıklarını biliyoruz. Talebelerine göre bütün eski fi­lozoflar az veya çok esrarlı şekilde açık­lanmışlardır. Ezoterik eğitim, sembollerin ve kutsal sırların anahtarını vermeyi de­nemiştir: Kabbala’nın, Ezechiel’in vizyo­nunun ve vahiy kitabının, az sayıdaki bir bilgin topluluğu tarafından yorumlanma­sı gibi. Birçok mezhebin ve sır cemiyetle­rinin temelinde ezoterizm vardır. Gizli ilimlere göre, bizzat İsa tarafından dirilişten sonra verilmiş bir Hıristiyan ezoterizmi olmalıdır. Bu, ilkel Hıristiyanlığa, bazı Gnostiklerce nakledilmiştir. Ezoterik doktrinler, Tanrı ile birleşme arzusunda olan bazı seçkinler tarafından muhafaza edilmişlerdir.

 

Esseniler:

 

Yaklaşık olarak MÖ 2. yy ile MS 2. yy arasında faaliyet gösteren bir Yahudi asketik mezhep. Toplumsal ya­şama çok önem veren Esseniler son de­rece organize edilmiş bir hayat tarzına sahiptiler. Kudüs merkezli resmî din anlayışına karşı çıkarak Kudüs dışındaki tepelik bölgelere çekilmiş ve orada kendi düşüncelerine uygun bir yaşam biçimi sürmüşlerdir. Bugün birçok mo­dern araştırıcı, Kumran Metinleri’nin Essenilere ait olduğunu kabul eder. Bakınız: Kumran Metinleri.

Filistin Yahudiliğinin bir mezhebidir. Mezhebin kaynağı konusun­da fazla bilgi sahibi değiliz. Kaynaklar, Essenilerin, Hassidimlerle alakasının ol­duğundan bahsederler. Philon, Flavius, Josephe ve Pline, Essenilerden bahsetmiş­tir. Esseniler, zahidane bir hayat sürmüş­lerdir. Hemen hemen, manastır tipi bir cemaat hayatı yaşamışlardır. Bekarlığa, beyaz elbise giymeye ve temizliğe çok dikkat etmişlerdir. Toplu yemek yemeye çok önem vermektedirler. Din adamları, ekmek ve şarabı şafakta, aydınlığın kay­nağı olan güneşin karşısında takdis et­mektedir. Esseniler Cumartesi gününe çok saygılıdırlar. Tevratı okumaktadırlar. Ayrıca ellerinde gizli kitaplar ve eskilerin yazılarıda vardır.

1947 yılında Ölü deniz kenarında Kumran yazıtlarının bulunmasıyla birlikte Esseniler daha çok gündeme gelmiştir. Burada peş peşe bulunan yazıtların “ce­maat” denilen veya “yeni ittifak” adı ile anılan bir topluluğa, ait olduğu sonucuna varılmıştır. Bu grup, zahidane bir hayat yaşayan Yahudilere benziyordu. Bunlar kendilerini seçkinler ve azizler olarak gö­rüyorlardı. Bugün bu grubun “Esseniler” olduğu üzerinde tezler yazılmıştır. Esseniler, eski Pline'nin, İskenderiyyeli Philon'un ve Flavius Josephe’in [39] işaretleri sayesinde çok önceden beri bilinmektedir. Bu üç ya­zar, Essenilerin bekar olduklarından bah­setmekle beraber, Kumran yazıtları bu durumu teyid etmemektedir. Şüphesiz bu cemaatin tarihinde belli bir tekamül zinci­ri söz konusu olabilir. Yine de cemaatin tarihi karanlıktır. Özellikle “Adaletin üs­tadı” ile rahip Jonathan figürlerinin örtü­sü hâlâ kalkmış değildir. Şüphesiz Kumran'da bulunan yazıtların tamamı önemlidir. Eski Ahidin bütün ki­tapları orada gösterilmektedir. Ester, Makkabeler, ve Hakimlerdir hariç). Bu dökümanlara göre Esseniler, yaşayan yahudiliğin marjinal bir sınıfını teşkil et­mektedir. Bu sâf cemaat, Tora'ya saygı göstermektedir. Ençok üzerinde durduk­ları konu temizlik ritüelleridir. Bunlar kir­lenecekleri düşüncesiyle mabedde ibadeti reddetmektedirler. Güneş takvimine göre yaşamaktadırlar. Bu takvimde otuz gün­lük on iki ay bulunmaktadır. Ay takvi­minde ise yıida 52 hafta vardır.

 

Eş'arî:

 

Ebu'l-Hasan Ali ibn İsmail el-Eş'arî, 873-936)

Kelam ekollerinden Eş'arîliğin kurucusu olan Eş'arî, Mutezili alimlerden Ebu Ali el-Cubbaî'nîn ya­nında yetişti ve bir müddet (912 yılına kadar) Mutezili düşünceleri savundu. Ancak sonradan Mutezileden ayrılarak kendi sistemini kurdu. Eş'arî’nin hocasıyla yaptığı bir tartışmada hocasının kendisine cevap vermekte yetersiz kal­ması ve rüyasında Hz. Muhamtned'i görmesi sonrası Mutezile'den ayrıldığı söylenir. Onun kurduğu sistem Ehli Sünnet’in temel kelam ekollerinden birisini teşkil etti. Eş'arînin eserleri arasında Makâlâtu'l-Ulamiyyîn ve Kitâ-bu'l-Luma sayılabilir. Bakınız: Eş'arîlik.

 

Eş'arîlik:

 

Ehli Sünnet kelamcısı Eş'arî’nin görüşleri çerçevesinde şekillenen kelam ekolü. Mutezilenin akılcılığına karşı Eş­'arîlik, Selefiyye'de olduğu gibi imanı savunur. Eş'arîlikte Allah'ı ahirette gözle görmenin caiz olduğu, Kur'an'ın Allah'ın kelamı olarak kadim olduğu ancak onun sayfaları harfleri ve mürek­kebinin mahluk olduğu, hayır ve şerrin Allah'tan olduğu, kulların fiillerinin Allah'ın yarattığı fakat insanların kesbettiği düşünülür. Eş'arî sonrası Eş'arîlik akımı Bakıllânî, Cüveynî ve Gazzalî gibi alimlerce geliştirilerek yayıldı.

 

Eşük:

 

Eski Türklerde ölünün sarıldığı ke­fen.

 

Ether:

 

Eski Yunan mitolojisinde sonlu şeyleri sembolize eden ve şekilsiz ele­mentlerden Phanes’in çıktığı büyük yumurtaya kadar kozmik maddeyi orga­nize eden aslî prensip; Erebus ve Nux'un çocuğu. Phanes’in yaratılışı sonrası Ether, gökyüzünün ışığı haline geldi.

 

Etruskan Dini:

 

Eski Etruria (Tuscany) halkının dini. MÖ 5. yy'dan itibaren Romalılarla karışan ve Roma dinini etkileyen Etruskanlarm dinsel yapısıyla ilgili net bir tablo çizmek zordur. Ko­nuyla ilgili Etruskan dokümanlarının kolay anlaşılır olmamasının yanı sıra Romalı ve Yunan yazarların bu konu­daki referansları da parça parçadır. Et­ruskan efsaneleri, Roma ve Yunan tan­rıları yanı sıra kendi tanrılarını da ih­tiva eder. En önemli tanrısal varlıklar arasında Juno, Minerva, Mars, Neptün, Silvanus ve Janus bulunur. Diğer tanrı­lar İse şehirler, aileler ve yaşam çevrele­riyle ilişkilidir. Etruskanların tapınak­ları, rahip giysileri, heykel ve büstleri Romalıları etkilemiştir. Onlar, ölülere büyük itina göstermişlerde ölüler için ev benzeri mezarlar yapmışlardır.

Etrusk dini üzerinde sa­hip olduğumuz dökümanlar, oldukça zengin olmakla birlikte bir o kadar muh­teliftir. Diğer yandan bunların yorumu da kolay değildir. Bu konudaki ilk kaynak­lar, edebi, epigrafik ve arkeolojik kaynak­lardır. İlk kaynak, Mısır mumyasından kumaş bir şeritin üzerine yazılmış olan ve bugün zağreb müzesinde muhafaza edi­len edebi bir metindir. Bu metin, Liber Lintues tarafından İ.Ö: 150-30 yıllan ara­sında yaşamış olan bir kadın mumyasını sarmaya yarayan bir şerit üzerine, nasıl olduğu bilinmeyen bir yolla nakledilmiş­tir. Bir Hırvat Turist, bu mumyayı, şeritle birlikte Viyana'daki kolleksiyonuna dahil etmiş ve ölümünden sonrada Zagreb mü­zesine nakledilmiştir. Bu tomar on dört metre uzunluğunda ve otuz üç santimetre yüksekliğindedir. Metin, her biri otuz sa­tırı ihtiva eden on iki kolona bölünmüştür. Etrüsk yazısı sağdan sola doğru okunmaktadır. Metnin muhtevası, daha ziyade çok sayıdaki Tanrılara karşı ifâ edilmesi gereken merasimlerden bahset­mektedir. Bu Tanrılar, Tinia, Jüpiter, Zeus, Nethuns, Poseidon ve Neptune'dur. Etrüsklerin dini hakkında sahip olduğu­muz diğer metinler epigrafik karakter ta­şımaktadır. Bunların içinde un uzun olanı Capou'da keşfedilen bir kiremit üzerine yazılmış ofanıdır. Bu metin, muhtelif ta­rihlerde icra edilen kurban merasimleri­nin dökümünü sunmaktadır. Yunan ve Roma dinlerinin aksine Etrüsk dini, vahye dayanan bir dindir. Bu dinin sırları insanlara peygamberler tarafından öğretilmiştir. Bu peygamberlerden biri, Tages'dir. Tarquinia'h bir çiftçinin toprağa çizdiği saban izinden mucizevi şekilde çıkmıştır. O, çocuk biçiminde ve boyunda'dır. Ancak, kendisine “Tanrısal Bilgi” verilmiştir. “Tages’in kitapları” bü­yük bir şöhrete ulaşmıştır. Bir diğer meş­hur rivayet Clusium'da meydana gel­miştir. Vegoia denen dağ, Arruns'a Jüpiter’in kararlarını öğretmiştir. Vegoia’nın vahyine yer hukuku bağlan­mıştır.

Peygamberler tarafından Etrüsk halkına bildirilen vahiylerin bulunduğu kitaplar, bir takım doktrinler meydana getiriyordu. Bunlara Romalılar, “Etrüsk Disiplini” adını vermişlerdir. Bunları üç grupta top­layabiliriz:

Birinci grup kitaplar: Kurbanların bağır­saklarının yorum sanatını ihtiva ediyor­du. Bu konuda Etrüskler üstad olarak kendilerini görüyorlardı. Rahipler, dinin bütün alanlarında yetkili idiler. Özellikle bunların görevleri;    Tanrılara sunulan kurbanların bağırsaklarını okuyarak ka­der konusunda bilgi vermekti. İkinci grup kitaplar: Daha çok yıldırımla ilgili etrüsk doktrinini İhtiva ediyordu. Böylece, geçmiş bir fenomene çok önem veriyorlardı. Çünkü bunları, Tanrıların iradesinin elle tutulabilen bir işareti ola­rak kabul ediyorlardı. Üçüncü grup kitaplar: Ritüellerle ilgili ki­taplardır. Bunlar, insan hayatı ve devlet hayatı ile ilgili kuralları ihtiva ediyordu. Ölülerle ilgili konular yer alıyordu. Ayrı­ca bağışlanma şekilleri açıklanıyordu. Etrüskler için tabiat bir çeşit evrensel finaiiteye tabi idi. Tabiatta meydana gelen olaylar, insanlara iradelerini ve isteklerini göstermek için tanrılar tarafından mey­dana getiriliyordu.

Etrüsk rahipleri ve Tanrıları, konusunda birşeyler söylemek de oldukça zordur. Çünkü Etrüsk pantheonunu ve mitoloji­sini derinden tanımak mümkün değildir. Gizli güçlerin dışında, Etrüsk Tanrıları, genelde bildiğimiz isimleri taşımaktadır­lar, çünkü İtalyancadan alınmışlardır. Meselâ, Ani, Janus'dan, Uni, Junon'dan, Nethuns, Neptune'dan, Maris, Mars'dan, Selvansl Silvanus'dan gelmektedir. Ayrı­ca, Yunanca'dan gelen kelimeler de var­dır. Meselâ, Aplu, Apollon'dan, Artumes, Artemis'den gelmiştir. Etrüsk dini geleneği, rahipler topluluğu tarafından titiz şekilde muhafaza edilmiş­tir. Rahiplerin, Etrüsk dini hayatının bü­tün veçhelerinde büyük yetkileri vardır. Rahiplerin büyücü rolleri olduğu gibi, in­sanlar ve site üzerine yıldırımlarıda çek­tiklerine de inanılıyordu.

 

Etopya Kilisesi:

 

Etopya'da Hı­ristiyanlık M.330 yılına doğru Tyr'lı genç bir Hıristiyan olan Frumentius tarafından yayılmıştır. Kızıldeniz'de gemisi batmış olan Frumentius'u, İskenderiyyeli Athanese, piskopos olarak takdis etmiştir. Frumentius bu dağlık bölgeye, giriş ka­nalları ile nüfuz etmiştir. Daha önce aynı yollar, Mısır kraliçesi Hatshepsout'un ve Saba melikesinin gönderdiği askerler tara­fından da kullanılmıştır, Etopya, yüzyıl­larca tek Hıristiyan Afrika ülkesi olarak kalmıştır.

Lalibela bölgesinin kayalara ayrılmış ma­nastır ve kiliseleri, Bizans'tan ve Kıptilerden etkilenmiş, fresklerle süslüdür. XVI. yüz yıldan itibaren birkaç Ermeni ve Por­tekiz seyyah, bölge süslemeciliğine ya­bancı unsurlar sokmuşlardır. Ancak kili­selerin plânı aynı şekilde kalmıştır. Bölge kulübelerinin şeklini hatırlatan kiliselerin yuvarlak planı oldukça ilginçtir. Habeşistan kilisesi, yakın bir tarihe kadar Mısır Kıpti kilisesine bağlı bulunmaktay­dı. Etiopya patriği, İskenderiyye patriği tarafından atanmıştı. Bugün Etiopya kili­sesi, tamamen bağımsızdır. Kilisenin ru­hani reisi, Addis-Abeba'da oturmaktadır. Etiopya Hıristiyanlar! monofizittirler ve Musevi şeriatının gıda, sünnet ve cumar­tesi günü ile ilgili birçok yasak ve emirle­rini benimsemişlerdir.

Bakınız: Habeşistan Kili­sesi.

 

Euhemerus (Öhemerus):

 

MÖ 4. yy'da ya­şayan Messeneli yazar. Bir seyahat ro­manında (Sacred Scripture), Hint Okyanusu'nda bir adayı ziyaret ettiğini, orada üzerinde tanrılar Ouranos Cronos ve Zeus'un işlerinin yazılı olduğu bir al­tın sütun gördüğünü iddia etti ve tanrı­ların bir zamanlar insan olduklarını söyledi. Tanrıların ilahlaştırılan kahra­manlar oldukları teorisi (Euhemerizm) sonradan yaygınlaştı ve birçok yazar bunu Eski Yunan tanrılarının gerçek tabiatı sergilemede kullandılar. Tanrı­ların aslında kahramanlar olduğu ve di­nin atalara tapınmadan zuhur ettiği te­orisi modern çağda da bazılarınca iddia edildi.

 

Eumenidler:

 

Bakınız: Erinnyeler.

 

Eunomia:

 

Eski Yunan'da düzen ve hukuk tanımanın tanrıçası; Zeus ve Themis’in kızı; Dike ve Eirene’nin kızkardeşi.

 

Euripides:

 

(MÖ 485-406) Geleneksel Yunan mitolojilerine ve tanrılarına karşı güçlü bir tenkitçi olan Yunanlı dramatist.

 

Europa (Avrupa):

 

Yunan mitolojisinde Tyre kralı Apenor'un kızı. Mitolojiye göre Zeus, kendisini bir boğa suretine sokarak Europa'ya göründü ve sonra onu sırtına alarak Girit'e götürdü. Europa, orada Zeus'a çocuklar (Minos dahil) doğurdu. Europa'ya ya bir Girit tanrıçası olarak tapılmış ya da o bir Gi­rit tanrıçasıyla özdeşleştirilmiştir. Ön­celeri Europa ismi yalnızca Yunanista­n'a verilmişken sonradan tüm kıta için kullanılmaya başlandı.

 

Eusebe De Cesaree:

 

Piskopos ve Yunan tarihçisidir (265-340). 313 yılından ölü­müne kadar Cesaree piskoposluğu yapmıştır. Constantin’in gözde danışmanla­rdandır. Arienlere karşı tartışmada çok önemli rol oynamış ve İznik Konsilinde Athanase'la tartışmıştır. Çok büyük bir bilgin olan Eusebe, tarih ve zaman hesap­lan üzerinde birçok kaide geliştirmiştir. Başlanmandan M. 323 yılma kadar tüm Hıristiyanlık tarihini içine alan bir kilise tarihi yazmıştır. Ayrıca, Hıristiyanlığı sa­vunan birçok eser bırakmıştır.

 

Eusebius:

 

(y. 260-340) Kilise tarihi ya­zarı. Yazdığı kilise tarihi, apostalik dö­nemden kendi zamanına kadar Hıristi­yanlık hakkında bilgi verir. Ayrıca Fi­listin şehitleri, Konstantin’in Hayatı ve benzeri diğer eserleri de vardır. İznik Konsilinde konsil kararlarını kabul etmiştir.

 

Euterpe:

 

Eski Yunan mitolojisinde sanat tanrıçaları olan 9 Muse'den birisi; flüt tanrıçası.

 

Eutyches:

 

Monofizitliğin İstanbul'daki kurucusu olan Eutyches (378-454) İsa'nın sadece Tanrısal tabiata sahip olduğunu savunmuştur. İsa'nın insani tabiatının sa­dece bir görünüm olduğunu ileri sürmüş­tür. Eutyches’in taraftarlarına Eutychiensler adı verilmiştir.

 

Evancelik Kiliseler:

 

Jacob Albright'ın (1759-1808) isminden hareketle Albright Kardeşliği diye de adlandırılan küçük bir Amerikan Protestan mez­hebi. Albright, Metodist Episkopal Ki­lisesinden ayrılarak, bağımsız bir orga­nizasyon oluşturdu. 1816'dan itibaren bu organizasyon Evancelik Birlik olarak adlandırıldı. Bu birlik içerisindeki çe­şitli tartışmalar bazı ayrılıklara yol açtı ve nihayet 1922'de kendisini Evancelik Kilise olarak adlandıran, bir birlik oluşturuldu. Evancelik Kilise, 1946'da Evancelik Birlik Kardeşliği Kilisesini oluşturmak için Mesih'te Birleşik Kar­deşlik hareketiyle birleşti.

Reform döne­minde kurulmuş olan kiliselere verilen isimdir. Kısacası, Protestan kiliselerin di­ğer bir adıdır. XVI., yüzyılda Martin Luther’in başlattığı “İnsanın amelle de­ğil, imanla kurtulabileceği” tezine ağırlık veren kiliseler, Protestan kiliselerini do­ğurmuştur. Protestan kiliselerine Evan-jelik kiliseler, Reforme kiliseler, adı veril­miştir. Martin Luther XVI. yüzyılda insa­nın kurtuluşu konusundaki fikirlerini açıkladığı zaman, Katolik Kilisesi, Luther'i aforoz etmiştir. Luther ayrı bir ki­lise kurmayı düşünmemesine rağmen, Vatikan'ın Luthere karşı tavrı, onun ayrı bir yol izlemesine sebep olmuştur. Luthercilerin çok önem vermeleri nede­niyle de bu harekete “Evanjelik” adı ve­rilmiştir. Protestanlığın diğer bir temsilci­si olan Jean Calvin’in yolundan gidenler ise “Reform kiliseleri” adını benimsemiş­lerdir.

Protestan kiliseleri, İngilterede Anglikan kilisesi olarak kendini göstermiştir. Ang­likan kilisesi, kilise sırlarında Protestan iken, kilise hiyerarşisinde Katolik geleneği benimsemiştir. Ancak, papanın otoritesini benimsememişlerdir. Protestan mezhepleri arasında Evanjelik birlik güçlenerek devam etmiş 1846 yılın­da Londra'da, Avrupa'da ve Amerika'da elli mezhebin temsilcisi 800 delegenin ka­tılımı ile “Dünya Evanjelik ittifakı” ku­rulmuştur. İttifakın üzerinde mutabık kaldığı temel prensipler şunlardır:

1- İlâhi ilham eseri olan kutsal metinler, tek ve yeterli yetkili kaynaktır.

2- Herkes kutsal metinlerin yorumunda, kişisel düşüncelerim kullanabilir. Bu her­kesin hakkıdır.

3- Tanrının birliği üç ayrı birlik olan Teslisde gerçekleşmektedir.

4- İnsan tabiatı sınırsız bir bozulma için­dedir.

5- Tanrının oğlu, insan bedenine bürün­müş ve bütün insanların günahlarına keffaret olarak can vermiştir.

6- Kurtuluş sadece imanla mümkün ol­maktadır.

7- İnsanları mutlu yapan, Kutsal-Ruhtur.

8- Ruh ölümsüzdür. İnsan kıyamette be­deniyle dirilecek ve son yargıyı İsa yapa­caktır.

9- Din adamı kurumu, Tanrısal iradeyle kurulmuştur.

10- Ocak ayının ilk haftası “Evrensel İba­det” haftası olarak belirlenmiştir. Evanjelik ittifak, kuruluşundan   sonra, XIX.  yüzyıl boyunca, din özgürlüğü ko­nusunda  önemli  rol  oynamıştır.  Ancak XX. yüzyılda etkinliği zayıflamış ve faali­yetleri İngiltere'yle sınırlı kalmıştır. 1867'de Amerika'da kurulan kolu, 190S'de “Federal kiliseler konseyi” ismini almış­tır. Evanjelik ittifak 1958'de  “Evanjelik misyoner ittifakı”nı kurmuştur. Amerika'da Protestan eğilimler içinde li­beraller ile fundamentalistler arasındaki gerilim XX., yüzyılda       artmıştır. Fundamentalistİer,   zamanla   “Evanjelik” ismini benimsemişlerdir. 1942'de kırk ka­dar mezhep bir  araya  gelerek,   “Ulusal Evanjelik Birliğini” kurmuşlardır. 1957'de Dünya Evanjelik Dayanışmasını benimseyen birlikler, Amerika Reform ki­lisesiyle birleşmiş ve “Kongregasyonel Hıristiyan Kiliseleri Genel Konseyi”ni meydana getirmişlerdir.

 

Evancelikalizm (Evangelicalism):

 

Ge­nelde Evancelik terimi reform döne­minden itibaren, öğretilerini yalnızca mcilîere dayandırma iddialarından do­layı Protestan kiliselere atfedildi. Al­manya ve isviçre'de ise Evancelik te­rimi uzun zaman özellikle Protestan ki­liselerinin Lutherci grupları için kulla­nıldı. Öte yandan İngiliz kilisesinde te­rim, kişisel ihtidayı ve İsa Mesih’in keffaret olarak öldüğüne iman yoluyla kurtuluşu vurgulayan akım için kulla­nılmaktadır.

 

Evancelist:

 

Hıristiyanlıkta 4 kanonik İn­cilin yazarlarına verilen unvan.

 

Evharist (Eucharist, Evharistiya):

 

“Şükran” anlamına gelen Evharist, Hı­ristiyan ayinleri arasında merkezi bir role sahiptir. Bu sakrament için kullanı­lan diğer isimler ise “Komünyon Ayini”, “Kutsal Komünyon”, “Mass”, “Rabbin Akşam Yemeği” ve “Ekmek şa­rap Ayini”dir. İsa'nın havarileriyle ye­diği son akşam yemeğine nispeten düzenlenen bu ayin, çok erken dönemler­den itibaren Hıristiyanlarca düzenli olarak yapılan bir sakrament olagelmiştir. Bu ayin bir Hıristiyan için İsa Me­sih’in eti ve kanıyla bütünleşmek an­lamını taşır. Pavlus ile Ebionitler ara­sındaki en belirgin görüş farklarından biri de budur. Zira Pavlus, komünyondaki ekmeğin İsa'nın etini içeceğin ise kanını ifade ettiğini söylerken Ebionit­ler, bu ayinin sadece bir hatıra anla­mını ifade ettiğini söylüyorlardı. Re­form dönemi sonrası da Protestanlar arasında Evharistin yalnızca bir hatıra olduğunu kabul eden bazı teologlar or­taya çıktı. Erken dönemlerden itibaren Evharistin bir çeşit kurban olduğu da kabul edildi. Yine Reformistler arasında bazıları bunu da kabul etmediler. Bakınız: Virtualizm.

 

Evlilik:

 

a- Eski İsrail'de Evlilik: Eski İsrail'de Evlilik ve aile hayatı hemen he­men semitik doğudaki karakteri göstermektedir. Bu karakter, Ataerkil aile tipi­dir. Aile şefi, çocuklar, torunlar, hizmetçi­ler ve köleler bu otoritenin altındadırlar. Çünkü Ataerkil toplumların karakteri bu­dur. Evlilikle genç kız, babasının evini terkeder ve kocasının evine gider. Nişanlı kızın babasına verilen Mehir, kadının sa­tın alındığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Mehir, üyelerinden birini kaybeden aile için bir telâfi anlamı taşıdığı gibi, evlen­menin belli kurallara göre ifâ edildiğini de göstermektedir. Diğer yandan, babaya ödenen mehrin yararlanma anlamada yoktur. Mehir, dul kalma veya başka bir şe­kilde reddedilme halinde kadın için bir garanti görevi ifâ etmektedir. Genç kızın bekaretinin tesbiti çok önem taşımaktadır. Şayet genç kadın bakire değilse; recm ce­zasına çarptırılmaktadır.[40]

Koca, efendi olarak telâkki edilmiştir. Onun karısından beklediği şey, Tanrısal takdisin aiâmeti olarak çok sayıda çocuk doğurmasıdır. Kısırlık, bir kadın için en büyük felakettir. [41]Çok na­dir olarak erkekler kısır kadınlarına teselli için şöyle derler: “Ben sana on oğuldan daha iyi değilmiyim?” [42]Bazıları için zenginlik alâmeti olan poligami, ilk kadının kısırlığı durumunda da­ima var olmuştur. Hamurabi kanunlarına göre kısır kadın, kocasına bir cariye sunmak zorundadır. Bu durumda doğacak çocuk, meşru olan ilk kadının oğlu olarak telâkki edilir [43] Nesil endişesi, levirat kanununu açıklamaktadır. Buna göre bir adam çocuksuz ölürse, eşi, ilk ko­casının neslini devam ettirebilmek için kayın biraderi ile evlenmektedir. [44]

Bütün toplumlarda “yakınla cinsel iliş­ki” temel bir yasaktır. Tekvin’in rivayetle­ri, klandaki evlilikleri kayırarak sosyal tu­tarlılığı devam ettirme endişesini izhar etmektedir. [45]Evlenilmeleri ya­sak olanların listesi Levililer'de uzun bir liste halinde sunulmuştur. [46]

Eski İsrailde kadının statüsü oldukça dü­şüktür. Kocası onu daima reddedebilir. [47]Kadınla erkek aynı hakla­ra sahip değildir. Zina yasak edilmiştir; [48]fakat Yahu­di şeriati özellikle kadın üzerine ağırca basmaktadır. Zina eden erkek ve kadın öldürülmektedir. [49]

b- Eski Ahide Göre Evlilik: Eski Doğu, hayatı, aşkı ve evliliği, mitoloji ve dini rü­künler vasıtası olarak kutsallaştırmakta­dır. Ana Tanrıça kültü, verimliliğn sembo­lü idi. Kutsal Fahişelik, hayati güçleri can­landırmayı amaçlıyordu. Babil'de yeni yı­lın ilk gününde Kral Mardouk ile İştar'ın birleşmesini temsil ediyordu. Bütün bu uygulamalar Eski Ahitte kınanmaktadır. [50]Fakat halk inançları bun­ları, yaşatma eğiliminde olmuştur. Yahve'nin bütün tasvirleri reddedilmiştir. Evlenme, Tanrının yaratıcı İradesine bağ­lanmıştır. Tekvin 2'de erkek ve kadının birbirini tamamlayıcılığı üzerinde durul­maktadır.

Evliliğin temel kanunu, Tevratta şöyle be­lirtilmektedir:” Bunun için insan anasını ve babasını bırakacak ve karısı ile bir be­den olacaktır. [51]Normal ola­rak kadın, babasının evini terkedecektir. Erkek de ilk tesanüt kurduğu kimseleri terkedecek ve karısı ile bir hayat arka­daşlığı kuracaktır.

Yahudi tarihi boyunca, peygamberler, ha­kimler, aile müessesini, daha istikrarlı ve kadmm liyakatına daha saygılı bir şekilde geliştirmeye çalışmışlardır. Tanrı Yahve'nin İsraille yaptığı ahdi, evlilik ak­dine benzeterek peygamberler, ailenin de­rin tabiatını anlatmaya katkı sağlamışlar­dır. Bu konuda Hoşea, öncülük etmekte­dir. O, putperest halkların sadakatsizliğini kınamakta; onu, zaniye bir kadınla mu­kayese etmektedir. Yine o, bağışlayıcı ve kurtarıcı aşkla yükselmektedir. [52]

Aynı konular üzerinde Yeremyada dur­muş, Hezekiel ise aldatılmışlıktan kırgın Tanrısal eşin öfkesini duyurmuştur.[53] Sürgünün sonuna doğru, sadakatsiz eşin Tanrı tarafından terkedilmediği ilân edilmeye başlanmıştır. [54]Bir zaman için terkedilmiş olan böyle eşierin nesillerinin çoğalacağı bildirilmektedir. [55]Yahudi tarihinde Hakimler, gençleri evli­likte sadakate davet etmişler ve ideal bir kadın portresi çizmişlerdir. Neşideler Ne-şidesi, karşılıklı aşkı tebcil etmektedir. Yahudi geleneğinde mistik aşkm hareket noktası, Tanrı Yahve ve İsrail’in arasında olduğu düşünülen mecazi evlilik olayıdır.

c- Yeni Ahitte Evlilik: Hıristiyanlığın zu­huru anında, İsrailde poligami hemen hemen kaybolmuştur. Ailevi faziletlerin sağlamlığı, çocuk düşürmenin kabul edilmemesi, İsrail halkının nüfusunun ço­ğalmasına ve putperestler nezdinde bir cazibe kuvvetli olmasına katkı sağlamıştır. Hahamlık yahudiliğinin koyduğu kural­lar ve yasalar, kadının aleyhine olmuştur. Meselâ boşanma konusunda, Hillel okulu (daha toleranslı) ile Shammai okulu (daha sert) arasındaki tartışma meşhurdur. Bu­nun yankısı İncillerde de görülmektedir. Hz. İsa'ya kadını boşama nedenleri sorul­duğu zaman şöyle demiştir:

“Ferisiler geldiler ve onu deniyerek; Adama karısını boşamak caizmi?” diye kendisinden sordu­lar. O da cevap verip onlara dedi:

“Musa size ne emretti?” Onlarda dediler:

“Musa bir boş kağıdı yazmağa ve kadını boşamağa müsaade etmiştir.” Fakat İsa onlara dedi:

“Yüreklerinizin katılığından dolayı, size bu emri yazdı. Fakat hilkatin başlangıcından Allah onları erkek ve dişi yarattı. Bunun için bir adam babasını anasını bırakacak, karısına yapışacaktır. İkisi'de bir beden olacaktır. Şöyle ki, onlar artık iki değil, fa­kat bir bedendirler.” İsa sözlerini şöyle tamamlar:

“Kim karısını boşar, ve başka­sı ile evlenirse, ona karşı zina eder. Ve kadın kocasını boşar ve bir başkası ile evlenirse, zina eder.” [56]Bu cevap karşısında İsa'nın talebeleri şa­şırmışlardır. Çünkü boşanma, mutlak ola­rak reddedilmektedir. Çünkü boşanma, geçici bir ödündür. Bunun için İsa, Tek­vinin 1/27; 2/24'deki ifadeleri hatırlattık­tan sonra, şöyle diyor: “Allahın birleştir­diğini, insan ayırmasın”. İsa, evliliğin çözülmezliğini iyice belirttik­ten sonra, boşanmayı söz konusu edenleri şöyle mahkum etmektedir: “Bir kadına şehvetle bakan her adam zaten yüreğin­de onunla zina etmiştir.” [57]

Hıristiyanlıkta, karısının sadakatsizliği karşısında istisnaî bir kaidenin olup ol­madığı hep sorulmuştur. Bu konuda Mat­ta 19/9'deki cümleler delil olarak ileri sü­rülmüştür. “Kim zinadan ötürü olmayıp karısını boşar ve başkası ile evlenirse, zina eder; boşanmış olanla da evlenen zina eder.”

Aile konusunda S. Paul'un açıklamaları dikkat çekicidir. Aphrodit mabedinin ha­kimiyetinde olan Corinthe şehrinde evli­likle ve bekaretle ilgili sorulara cevaplar, vermiştir: Paul, zina korkusu ile evlenme­yi tavsiye ediyor. O da boşanmayı kabul etmiyor. Paui'un bütün bu konular'daki izahı, I. Korint. Bab 7'de genişçe görül­mektedir. Yine, Paul, evli insanlara, istik­rarlı bir aile hayatı, tavsiye etmekte, özel­likle bekar kalamayanların evlenmesine izin vermektedir. Diğer yandan, Paul'un, I. ve II. Timoteosa'ya yazdığı mektuplar, aile problemlerine çok yer vermiştir. Bu­rada, yaratılış düzeni [58] ve analı­ğın büyüklüğü [59] üzerinde durul­muştur. Yine orada “genç dullar” evliliğe davet edilmişler, çok yaşlılarında kendile­rini ibadete vermeleri tavsiye edilmiştir. [60]

II. asrın başında Polycarpe, “dulları” “Rabbin Mihrabı” olarak takdim ediyor. [61]Eski Metinlerde, “evlilik âyini” ile ilgili hiçbir şey görülmemekte­dir. Sadece Antakyalı İgnace'ya göre, pis­koposun görüşü olmaksızın  evlenmemek   gerektiği  belirtilmektedir.[62]  İşte  buna  göre  Hı­ristiyanlar bu  âdeti devam  ettir­mektedirler. Bu nedenle Katoliklerin “ev­lilik sakramenti” olarak kutladıkları âyi­nin kaynağı İgnace olsa gerektir.

Diğer yandan Paul'un Efesoslulara yazdı­ğı mektupta “evlilik spiritüalitesi” konu­sunda önemli yenilikler getirdiği görül­mektedir. Paul, çiftleri, ilişkilerini İsa ile kilise arasındaki birleşme sırrı üzerine dayandırmaya davet etmektedir. Bunun için şöyle demektedir. “Ey kadınlar! ken­di kocalarınıza Rabbe tâbi olur gibi tâbi olun. Çünkü bedenin kurtarıcısı Mesih, kilisenin başı olduğu gibi, erkek de ka­dının başıdır.” [63]Bu metne göre, İsa'nın durumu, erkeğin karısına olan aşkı için bir model görevi yapmaktadır. Buna göre, kilisenin İsa'ya bağlılığı, eşin hayatı için bir örnektir. Skolostiklerin hazırladığı yedi sarkament içine evlilik sakramentide girmiştir. Fakat Protestanlar vaftiz ve Evharistiya dışında sakrament kabul etmemektedirler. Hıristiyanlıkta evlilik ve aile konusunda en önemli karar II. Vatikan konsilinde alınmıştır. Burada aile konusunda şöyle denmektedir: “Hıristiyan ailesi, bir evli­likten ve bir aşk iştirakinden çıkmıştır. Bu akd, İsa ile kilisenin birleşmesi aşkı­dır”. Böylece Hıristiyan ailesi, bütün in­sanlara, dünyada kurtarıcının yaşayan varlığını ve kilisenin gerçek tabiatını gös­terecektir. Tâ ki Hıristiyan ailesinde eşle­rin aşkı, ailenin sadakati ve birliği, bütün aile üyelerinin dostça işbirliği, devam et­tiği ölçüde devam edecektir,

ç- İslâmda Evlilik: İslâmiyette evlilik dini bir akitten çok, sosyal bir akit özelliği ta­şımaktır. İslâm'da evlilikte esas olan, diyalog üzerine oturan evliliktir. Böyle bir evlilikte erkek veya kad egemenliğinden çok, eşler arasındaki iş­birliği söz konusu olmaktadır. İslâm'da evlilikte de esas olan eşlerin biribirlerine karşı gösterdikleri saygıdır. İslâmda poligami, islâmın temel felsefesi değildir. İslâmın temel felsefesi, doğru imana, doğ­ru niyete ve hayırlı işlere götüren düşün­ce yapısıdır. İslâmın aile hayatına verdiği önemin temel felsefesi, doğru ve dürüst insanın yetiştirilmesidir.

 

Evliya:

 

Bakınız: Velî.

 

Evrad:

 

Arapça, “gelmek ulaşmak” anla­mına gelen Vird’in çoğulu. Tasavvufta günün çeşitli vakitlerinde okunan dua ve zikirler. Okunan evrad tarikattan tarikata farklılık gösterebilir.

 

Excommunication:

 

Hıristiyan gelene­ğinde herhangi bir kişiyi dini gruptan, cemaattan ya da kiliseden tecrit etme, ibadet ve sakramentlerden yoksun bı­rakma ve onu tecrit etmeleri konu­sunda diğer cemaat üyelerini de uyarma. Excommunication, aforozdan farklıdır, zira aforoz bir kişiyi tamamıyla din dışına atma ve lanetlemeyi ifade eder. Bakınız: Aforoz.

 

Exil (Exile):

 

İbranicede galout kelime­siyle ifade edilen sürgün, Yahudilerce, ha­talarından dolayı, bir ceza olarak kabul edilmiştir. Sürgün ilahiyatı, dönüş ve Me­sih ilahiyatını da ihtiva etmektedir. Uzun yılları içine alan sürgün (Exil) karşısında, Yahudi mistiği, Diaspora'ya müspet bir anlam verme yollarını aramıştır. Talmud şöyle demektedir: Tanrı, İsrailli­leri, sadece başka milletlerin arasında inançlarını yaymaları için dağıtmıştır. [64]Kabalist İsaac Louria, İsraillerin dünyanın yaratılışı sırasında tüm yeryüzüne saçılmış olan kutsallık “kıvılcımlarını” toplamak için dağılmaları ge­reği üzerinde ısrarla durmaktadır. Sür­günler, böylece, dünyanın mesihi kurtu­luşuna iştirak etmektedirler. Yahudi gele­neğine göre, Tanrısal varhk (ehehina veya shekinah) Yahudi milleti ile birlikte sür­gün edilmiştir. O, ancak Mesih geldiği zaman, onunla birlikte Sion'a dönecektir. 

 

Eyke Halkı:

 

Kur'an'da kendilerinden bahsedilen bir halk[65]; Hz. Şuayb'ın halkı. Kur'an'a göre onlar, Hz. şuayb kendilerini tevhide davet ettiğinde ve ticaret ve alış verişte doğruluğa dürüstlüğe çağırdığında onu yalanladılar; bununla da kalmayıp kendilerine bir afet vermesi konusunda Allah'a karşı meydan okudular. Bunun üzerine Allah onları bir azapla helaketti.

 

Eyyub (Yob):

 

Kur'an'da ismi anılan bir peygamber. O, maruz kaldığı bir hasta­lığa karşı sabreden ve Allah'ın lütfuna mazhar olan örnek bir kişi olarak zik­redilir. [66]Eski Ahit'teki Yob (Eyyub) Kitabı ona atfe­dilir.

 

Eyub Kitabı:

 

Eski Ahidin kitapları ara­sında yer alan Eyub Kitabı, Yahudi kutsal kitabı olan Tanah'ın bölümleri arasında yer almaktadır. Eyub kitabı, bir hikmet kitabıdır. Eyub’un sabrını ve hikmetlerini dile getirmektedir. M.Ö. VI. veya V. yüz­yılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Ki­taptaki bazı bölümlerin sonradan ilave edildiği kabul edilmektedir. Eyub kita­bında, Eyüb'ün üç arkadaşı arasında ge­çen tartışmalar yer almaktadır. Eyub, Allahla konuşarak acılarını dile getirmektedir. Bu acıların nedenleri ve bunlara karşı gösterilen sabır, Eyub kitabında dile getirilmiştir.

Eyub kitabındaki tartışmaların merkezini, Eyub oluşturmaktadır. Eyub'a göre ken­disi günahsızdır. Ancak arkadaşları onun günahkar olduğunu savunmaktadırlar. Ancak, Eyub bu açıklamalardan tatmin olmuş değildir. Eyub ile Allah arasında geçen konuşmalar da Eyub'u tatmin et­mez. Fakat konuşmalardan çıkan sonuç şudur: Allahın insanlar için takdiri birçok hikmetlerle doludur. Allahın hikmetinin gayesini bilemeyiz. İnsana düşen görev, eiinden geleni yapıp, gerisini Allah'a bı­rakmaktır. Eyub kitabı, kırk iki babdan meydana gelmiştir. 32-37 babların sonra­dan ilave olunduğunu belirten kaynaklar vardır.

 

Ezakiel:

 

İşaya (İsaiah) ve Yeremya’nın (Jeremiah) halefi; büyük Eski Ahit peygamberlerinin sonuncusu. Kitabı Mukaddes'teki Ezakiel kitabının yazan olarak tanımknan Ezakiel’in Babil sür­gününü yaşacağına inanılır.

Rahip Buzi'nin oğlu olan Ezechiel, sürgünden sonra, Yahudi for­masyonu üzerinde kesin bir tesir icra et­miştir. Ezekieİ’in ortaya koyduğu doktrin, eski Ahidin peygamberlerinin ortaya koyduğundan daha kolaydır. Ezekiel kral Joiakin (M.Ö. 597) ile birlikte sürgüne gönderilmiştir. Ezekiel, Babil sürgünleri sırasında görevini icra etmiştir. O, boş ha­yallere karşı sürekli halkı uyarmıştır. Ezekiel, gelecekteki ceza üzerinde, cemaa­tini düşünmeye davet etmiştir. M.Ö. 586'daki Kudüs'ün kesin olarak düşme­sinden sonra o da mesajını değiştirmiştir. Çünkü o vakit ümitsiz haik kendi kendine şunu soruyordu: “Nasıl yaşayacağız?” O, buna bir ümit ışığı ile cevap veriyordu: “Niçin ölüyoruz. İsrail’in evi için mi?” [67]ve geleceğin planının çiziyordu. Hezekiel kitabının yaymlayıcıları, onun ilk metnindeki sadeliğini bozmuşlardır. Onlar, peygamberin düşüncesini yeni noktalarda geliştirmişlerse de, Hezekiel’in açıklamalarını ağırlaştırmalar ve onun metnini müphem hale sokmuşlardır. An­cak, Ezekiel, hayret verici bir yazardır. Onun açıklamalarında, evrensel mitoloji­nin belli başlı konularını bulmak müm­kündür. Meselâ, ilkel adam, ejderha, kozmik ağaç gibi! Ezekiel, düşüncesinin kaynağındaki şeyi I. babda açıklamıştır. Detaya boğulmakla birlikte global anlam açık olarak görülmektedir. Tanrı, kozmozda ve dört canlı tarafından sem­bolize edilen sayısız güçler üzerinde sal­tanat sürmektedir. Bu canlı varlıkların tas­viri, Mezopotamya saraylarına ve mabedlerine girişleri gözetleyen Kerubimleri hatırlatmaktadır. Ezekiel'e görü­len Tanrı, Sina'nın Tanrısıdır. Süleyman mabedinin kemerinin üstünde hazır olan Tanrıdır. İşaya O Tanrıyı mabedde gör­müştür. O, evrenin Tanrısıdır. Sürgünlere yakındır. O, sürgünler arasına mabedini kurmuştur. [68]Ezekiel, İşaya’nın doktrinini geliştirmiştir. Ezekiel’in, cesur şekilde Işaya'nın düşüncesine girdiği di­ğer bir noktada; İşaya şehri, kutsal ikamet nedeniyle ihlâl edilmez görürken; Ezekiel, başşehre, putperestlik günahı yayılınca, alınacağını düşünüyordu. [69]Kudüs şimdi yanmıştı. Hezekiel, sürgünlerin ümitsizliğini işitiyordu. “Bizim ümidimiz yıkılmıştır. Bu bizden yapılmıştır.” [70]Ezekiel, İsrail vicdanında kesin bir ge­lişme meydana getirmiş ve şöyle demiştir: Suç işleyen can, ölecek olan odur; babanın fesadını oğul taşımaz ve oğulun fesadını baba taşımaz; salihin salahı kendi üzerin­de olur, kötünün kötülüğü de kendi üze­rinde olur.” [71]Aynı konu 3/16-21; 33/1-20 de yeniden ele alınmıştır. Yine o, mesajlarında  “Adaleti nedeni ile yaşamak” prensibini yaymıştır. [72]Ezekiel'e göre yargı­lama yapılınca, geriye gerçek diriliş olan kurtuluş kalacaktır. [73]Son yargı­lama gününde herkes dağıldığı yere top­lanacaktır. Hayata kavuşan halk, ata top­rağı üzerinde toplanmış olacaktır. Abdest onları temizleyecek. Bu pasaj Yeremya’nın 31/31-34 pasajları ile mukayese yapılabilir. Bu yeni hayat, birleşik bir krallıkta ger­çekleşecektir. Şüphesiz bu da Davud so­yundan gelen birinin soluğu ile olacaktır. Ezekiel’in 40-48 babları, yeni mabedi tas­vir etmektedir. Mabedden fışkıran su. Ölü denize kadar heryerde hayat vermektedir. [74]Ezekiel kitabının son cümlesi “Yahve oradadır” diye bitmektedir.

 

Ezan:

 

(Arapça. “ilan etme”) İslamda müezzin tarafından namaza çağrı ya da bir başka sebeple cemaatın toplanması amacıyla yapılan çağrı. 7 cümleden oluşur (şia'da 8 cümle). Ezan ilk kez Medine'de yakla­şık 623'de okunmaya başlandı. İlk ezan okuyan kişi Hz. Bilal Habeşi'dir.

 

Ezher:

 

Mısır'daki ünlü cami ve üniversite. Dünyanın en eski üniversitelerinden birisi olduğu söylenir. Fatımîler tarafından kurulan Ezher, kısa zamanda büyü­yüp gelişmiş ve önemli bir eğitim mer­kezi olmuştur. 1895'te Muhammed Abduh tarafından reforma tabi tutulan Ez­her, yüzyılımızın başlarına kadar Mısır­'ın hukuk, ilahiyat ve dil ağırlıklı eği­tim veren adeta tek ileri eğitim merke­ziydi. 1962'den sonra tıp, ziraat ve mü­hendislik gibi diğer bölümler de açıldı.

 

Ezra:

 

Eski Ahit'te yer alan bir şahsiyet; İsrailoğullarının Babil sürgünü (MO 586-538) sonrası cemaatın başında Kudüs'e döndükten sonra bir dizi reform yapa­rak günümüz Yahudiliğinin temellerini atan kişi; Yahudiliğin babası. Rahip ve katip Ezra'nın faaliyetleri Eski Ahit’in Ezra ve Nehemya kitaplarında anlatılır. Pers kralı Artaxerxes, Ezra'yı sürgün­deki Yahudilerden bir grup toplayarak Kudüs'e dönmek ve orada cemaatı ye­niden tesis etmekle görevlendirir. Bu­nun üzerine Ezra yaklaşık 1700 kişiyle MÖ 458/457'de yola çıkar ve Pers kra­lının özel koruması altında Kudüs'e yer­leşir. Ezra, Babil sürgünü sonrası İsrailoğullarının ırksal saflıklarını temin için bir dizi tedbir alır ve bir hukuk sis­temi oluşturmaya başlar. Sürgün döne minde yabancı ırktan kadınlarla evle­nen İsrailoğullarının eşlerini boşamalarını ister.  Eski Ahit'te[75], “Musa'nın Torah'ının usta yazıcısı” ola­rak nitelenen Ezra'nın Kudüs'te yaptığı önemli faaliyetlerden birisi de Torah'ın yeniden belirlenip yazılması işidir; zira bu dönemde Torah’ın elde mevcut olan herhangi bir yazılı nüshası yoktur. Do layısıyla Ezra, -Yahudi geleneğine göre- tanrıdan aldığı direktifler doğrultu­sunda Torah'ı Asurî yazı siciliyle yeni­den yazar ya da yazdırır. Bunu yaparken onun, Torah metninde bazı harflerin noktalanması gibi çeşitli değişiklikler yaptığı da Talmud yazarlarınca kabul edilir. Tüm bu faaliyetleri nedeniyle Ezra, Yahudi geleneğinde çok önemli bir yere sahiptir ve haklı olarak günü­müz Yahudilerince ona “Yahudiliğin Babası” ve “ikinci Musa” gibi isimler verilmiştir. Zira günümüz Yahudilik düşüncesinin ana hatlarını ilk sistematize eden ve Yahudiliğinin gerçek kurucusu olan kişi Ezra'dır. Öteden beri Yahudi­ler, Musa'ya inmemiş olsaydı Torah'ın Ezra'ya ineceğine inanmaktadırlar. Bakınız: Üzeyr.

 

Ezra'nın Birinci Ve İkinci Kita­bı:

 

Yahudi kutsal kitabi'nın yetmişler ter­cümesinde yer aldığı halde, daha sonra kutsal metinlerden çıkarılan apokrif me­tindir. Bu metin, bugün Yahudi kutsal ki­tabındaki Ezra isimli metin değildir. Apokrif olan bu metnin Aramice veya İbranice yazılmış olma ihtimali büyüktür. Bugün bu metnin Yunancası ve Lâtincesi mevcuttur.

Ezra'nın birinci kitabındaki konular, M.Ö. 621-444 tarihleri arasında Yahudileri ilgi­lendiren konulardır. Apokrif olan bu me­tin, bugün kutsal kitapta yer alan Ezra kitabıyla paralellik arzetmektedir. Apok­rif kabul edilen metin, Babil esareti sonu­cundaki Yahudi kültürel ve sosyal tarihini yansıtmaktadır.

Bu metniler üzerinde çalışanlar, bu metin­lerin M.Ö. II. yüzyılda Mısırlı bir Yahudi tarafından kaleme alındığını tahmin et­mektedirler. Bu metin, Yahudi tarihinden çok, Yahudi ahlâkî kurallarını yansıtmak­tadır. Metinde, Tanrı Yohova, Yahudi şeriatı, Kudüs tapınağı, yabancılarla evlili­ğin yasaklığı gibi konular üzerinde du­rulmaktadır. Meşhur Yahudi tarihçisi, Josephos (Yasef ben Mathas), bu Apokrif metne çok önem vermiştir. Ezra'nın birin­ci kitabı, Ezra'nın üçüncü kitabı olarakda bilinmektedir.

Ezra'nın ikinci kitabıda, apokrif metin olarak kabul edilmektedir. Bu metin, Ez­ra'ya gelen yedi vahyi ihtiva eder. Ancak bu metin, M.S. 100 yıllarında bir Yahudi tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir. Yazıldığı dil, Aramice'dir. Milâdi ikinci yüzyılda bir Hıristiyan tarafından, kitabın Yunanca metnine bir giriş yazılmıştır. Bundan yaklaşık bir asır sonra yine, başka bir Hıristiyan yazar Yunanca metne XV. ve XVI. bölümleri eklemiştir. Bu Yunanca metin, İsa ve Hıristiyan öğretilerini an­latmaktadır. Aramca ana metin kaybol­duğu için, daha sonraki çalışmalar hep, Yunanca metin üzerinde yapılmıştır. Ezra'nın ikinci kitabındaki ana konu, dünyanın sonuyla ilgilidir. Metinde Ya­hudi milliyetçiliği ve Yahudi dini hakkın­da temel fikirler mevcuttur. Yine metinde ele alınan konulardan biri, Kudüs mabe­dinin tahribinden sonra, Yahudilerin içine düştükleri sıkıntılardır.

 

El-Ezrakî:

 

(ö. 858) Ahbaru Mekke isimli eserin yazarı olan meşhur tarihçi.

 



[1] Fil: 105/1-5.

[2] Tekvin. 2:8

[3] Tekvin. 2:10-14.

[4] Maide: 5/5.

[5] Bakara: 2/256.

[6] Tekvin. 35:1, 49:25.

[7] Tekvin. 17:1, 28:3, 35:11, 43:14, 48:3 ve Çıkış. 6:3.

[8] Tekvin. 31:13, 35:7.

[9] Tekvin. 14:18-20, 22.

[10] Tekvin. 21:33.

[11] Tekvin. 16:13.

[12] Ali İmran: 3/110.

[13] Kehf: 18/9-26.

[14] Buhari, Enbiya:52

[15] Müsned. IV. 274

[16] Kehf: 18/25.

[17] I, Samuel, 30/27; Mika 1/3; Mezmurlar, 96/13.

[18] Amos 9/5-6; I. Samuel 30/30.

[19] Nahum 1/1-6.

[20] Yeremya 4/23-26

[21] I. Samuel 13/3-4

[22] Mezmurlar 96/13

[23] Mika; 6/1-3, 1. Samuel 63/1-6

[24] I. Samuel 6/5; 52/7; Mezmurlar 24/7-9; Mezmurlar 47.

[25] Mika 4/6; I. Samuel 49/10

[26] I. Samuel, 51/11. O bazan ba­badır. I. Samuel 63/16.

[27] Zekarya 14/1

[28] Amos 3/12; Smaul. 28/5.

[29] Amos:9; I. Samuel, 7/21-22; 11/6.

[30] Markos: XIIl/33; Matta: XIV/42; XXV/13; Luka XII/35-46, 21,36.

[31] I. Korintos: XVI/22; Vahiy XXII/20.

[32] Matta: VI/10.

[33] Markos: XIII/29

[34] Luka: XV1I/21.

[35] Matta: XIII

[36] Matta: X.

[37] Yuhanna: XIV ve XVII.

[38]I. Korintos: XV; II. Korintos: V/l-10;

[39] Özellik la guerre Juifs: 120-161.

[40] Tesniye: 22/13-29

[41] Mezmur: 128.

[42] I. Samuel, 1, 8.

[43] Tekvin: 16.

[44] Tesniye: 25/5-10.

[45] Tekvin: 24.

[46] Levililer: 18/20.

[47] Tesniye: 24/1.

[48] Çıkış: 20/14, Tesniye: 5/18,

[49] Levililer: 20/10.

[50] Tesniye: 23/18.

[51] Tekvin: 2/24.

[52] Hoşea: 2/20-21.

[53] Hezekiel: 16/60-2.

[54] İşaya, 50/1

[55] İşaya: 54/1

[56] Markos: 10/1-12.

[57] Matta: 5/28.

[58] I Tm/4,3

[59] 2/15

[60] I tm, 5/3-16.

[61] Filipelilere: 4/3.

[62] A. Polycarpe, V.2.

[63] Efesoslular; 5/22-23.

[64] Pesahim: 87b.

[65] Şuara: 26/176 ve devamı, Kâf: 50/14.

[66] Enbiya: 21/83-84; Sâd: 38/41-44.

[67] 33/10

[68] Xl/16.

[69]VIII.

[70] 37, 11.

[71] 18/20.

[72] 6/8-10; 9/4; 11/13; 12/16; 14/22.

[73] 37. Bab.

[74] 47. Bab.

[75] Ezra 7:6.