Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 07 F - Index Web

F. 4

Fa:4

Fa Hsiang:4

Fa Hsien:4

Fa Tsang:4

Fâcir:4

Fafnir Ve Regin:4

Fahruddin Razî:4

Fakahotu:4

Faith And Order (İman Ve Düzen):4

Fakir:4

Fal:4

Falaşa:5

Falda:5

Fallus Kültü (Phallus Kültü):5

Fals:5

Fama:5

Famien:5

Familistler (Aileciler):5

Fan K'uei:5

Fârâbî:5

Farîd:6

Farz:6

Fâsık:6

Father (Baba):6

Fâtır:6

Fatiha:6

Fâtima:6

Fâtimîler:7

Fatiri:7

Fatua (Fatuus):7

Fauna (Bona Mater):7

Faunlar (Fauni):7

Faunus:7

Febronianizm:7

Februum:7

Felak:7

Felek:7

Felicitas:7

Fenâ:8

Fener Patrikhanesi:8

Fener Rum Okulu:8

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi:8

Feng-Po-Po:10

Feng Shui:10

Fenikelilerin Dini:10

Tanrı Ve Tanrılar:10

Fenrir (Fenris):11

Fensalir:12

Feralia:12

Feridüddin Atar:12

Ferisîler:12

Feronia:12

Fetialis:12

Fetih:13

Fetiş:13

Fetişizm:13

Fetret:13

Fettâh:13

Feurbach Ludwig (1804-1872):14

Fey:14

Feuerbach:14

Fıkıh:14

Fısıh:14

Fichte:14

Fideizm (İmancılık):14

Fides:15

Fihrist:15

Fil:15

Fil Vakası:15

Filip İncili (Philip İncili):15

Filiok (Filioque):15

Filistin:15

Finlandiya Kilisesi:16

Fionn (Finn, Fingall):17

Firavun (Firavn):17

Firdevs:17

Fitre:17

Fjorgynn:17

Flamen (Flamin):18

Flavian:18

Flora- Floralıa:18

Florence Konsili:18

Florilegia:18

Folkvangr:18

Fomorianlar (Fomhoire):18

Fontevrault Tarikatı:18

Fontus:18

Fordicia:19

Forseti (Fosite):19

Fortuna (Fors):19

Fox:19

Francis:19

François De Sales (1567-1622):19

Fransiskenler (Franciscanis)- Fransizkan Tarikatı (Friars Minör):19

Fravashi (Farohar):20

Frazer James George (1854-1941):20

Freud Sigmund (1856-1939):21

Frey (Freyr):21

Freyja (Freya):22

Friar:22

Frigg:22

Fu-Hsing:22

Fu-Yun-Se:22

Fuji'san (Fuji-Yama):22

Fulla:22

Fundamentalizm:22

Furiae (Furieler):22

Furina:23

Furkan:23

Fuso-Kyo:23

Fussilet:23


F

 

Fa:

 

Afrika'da Dahomey halkının kader tanrısı. Dahomey halkı Fa'yı her insa­nın kişisel kaderi olarak da görürler. Buna göre herkesin kendi Fa'sı vardır.

 

Fa Hsiang:

 

Wei Shih olarak da bilinen, Çin Budizminin “Saf Zihin” ekolü. MS 4. yy'da yaşayan Asanga ile Vasubandhu'nun öğretilerine dayalıdır. Onlar zihnin yegane gerçeklik olduğunu ve dış dünyanın, fikirlerimizin veya düşüncelerimizin ürünü olduğunu savun­dular. Çinde Hsüan-tsang tarafından geliştirilen bu ekol, felsefi düşünen bazı Budistler üzerinde etkili olurken rahip­ler ve sıradan halk üzerinde fazla etkili olamamıştır.

 

Fa Hsien:

 

MS 4. yy'da Hindistan'ı ziyaret eden bir Çinli Budist keşiş. Fa Hsien, ziyaret ettiği Hindistan'la ilgili bilgiler verdi; oradaki tapınakları ve manastır­ları anlattı. Halkın birçoğunun barışsever olduğundan ve genellikle bitkisel diyet uyguladığından bahsetti. Ayrıca o, Budizmin Hindistan'da yayıldığını, ancak Hindu teizminin güçlü ve yaygın olduğunu söyledi. Fa Hsien, Hindistan­'daki Budist yazmalarını ve kutsal nes­nelerini de toplayarak beraberinde Çi­n'e getirmiştir.

 

Fa Tsang:

 

(643-712) Çinli Budist keşiş;Garlanq Okulu'nun erken dönem öğretmenlerinden biri.

 

Fâcir:

 

Günahkarca yaşamayı alışkanlık haline getirmiş olan kişi.

 

Fafnir Ve Regin:

 

İskandinav mitoloji­sinde Hreidmar'ın oğulları. Efsaneye göre Fahnir ve Regin, hazineyi ele ge­çirmek için babaları Hreidmar'ı öldü­rürler. Sonra Fafnir, kendisini bir ej­derhaya çevirir ve altını kardeşiyle paylaşmayı reddeder. Bunun üzerine Regin, İskandinav kahramanı Sigurd'dan yardım ister. Fafnir'i bir çukurda bıçaklayarak öldüren Sigurd'un üzerine ejderhanın (Fafnir’in) kanı sıçrar ve üzerinde kan değmeyen bir nokta hariç onu tamamen görünmez yapar. Ayrıca ejderhanın kanı onun diline değdiğinde Sigurd kuşların lisanını anlama özelliğini kazanır. Daha sonra Regin, Sigurd­'un ölümünü planlar, ancak iki kuş Sigurd'a bunu haber verir. Bunun üzerine Sigurd, Regin’in kafasını keser ve hazi­neyi alarak gider.

 

Fahruddin Razî:

 

 (1149-1209) Mefâtîhu'l-Gayb ve el-Muhassal yazarı ünlü müfessir ve kelamcı.

 

Fakahotu:

 

Okyanusya'da Polinezyalıların yeryüzü tanrıçası olan Papa'nın bir un­vanı.

 

Faith And Order (İman Ve Düzen):

 

Hıris­tiyan geleneğinde ökümenik hareketin bir kolu. 1927 Lozan ve 1937 Edinburgh Konferansları bu akım tarafından tertiplendi. Sonradan bu hareket Dünya Kiliseler Konseyi'ne (World Council of Churches) katıldı.

 

Fakir:

 

Ruhsal ya da fiziksel olarak muhtaç olan kişi. “Tanrıya ihtiyaç duyan kişi” anlamında kullanılır. Ayrıca dilenen münzevîlere de fakir denilir. Hint gele­ceğinde ise terim, asketikler ve Yogistler için kullanılır.

 

Fal:

 

Özellikle kişinin kaderi, talihi ve ge­leceği hakkında bazı ipuçları bulabil­mek amacıyla çeşitli metotlar kullanılmak suretiyle yapılan kehanet. Yıldız falı, kahve falı, el falı, kağıt falı ve benzeri birçok fal bakma metodu var­dır; bütün bunlar günümüzde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Daha eski dö­nemlerde bu fal bakma metotları ara­sında kuşların uçuş yönlerini yorumla­maya dayalı kuş falı ve adak ya da kur­ban olarak kesilen hayvanın ciğerini inceleyip yorumlamaya dayalı ciğer falı gibi fal metotları da yaygın şekilde kul­lanılırdı. Hemen hemen bütün dinsel geleneklerde farklı isimler ve farklı me­totlar altında falcılığa rastlanır. Bakınız: Geomansi, İfa, Haruspex.

 

Falaşa:

 

Habeşistan'da Yahudi olan siyahi halka verilen ad. Onlara ayrıca Esrâ'el adı da verilir. Falaşaların Mısırlı veya Arap Yahudilerin soyundan geldikleri iddia edilir. Onlardan bazıları Habeşis­tan'a Hıristiyanlık öncesi dönemde gelmişlerdir. Falaşa mabetlerine Mescid adı verilir. Burada onlar kurban tören­lerini ifa ederler. Ayrıca onların manas­tırları da vardır. Falaşalar sünnet olur ve Passover, Sukot ve diğer bayramları kutlarlar. Bunlardan bir kısmı İsrail hü­kümetinin girişimiyle yakın zamanlarda İsrail'e getirilmişlerdir. Ancak resmi kurumların ve beyaz Yahudilerin, İsra­il'e daha ziyade Filistinlilere alternatif işçiler olmaları için getirilen bu siyahi Yahudilere karşı ırkçı yaklaşımları, on­lar arasında çeşitli huzursuzlukların or­taya çıkmasına neden olmuştur.

 

Falda:

 

Hıristiyanlıkta yalnızca Papa tara­fından giyilen beyaz bir elbise.

 

Fallus Kültü (Phallus Kültü):

 

Çeşitli top­lumlarda verimliliğin, bereketin ve bol­luğun sembolü olarak erkek cinsel organinin tazim edilmesi.

 

Fals:

 

Cahiliye dönemi Araplarınca tapını­lan bir tanrı. Dağlık bölgede bulunan ve uzaktan bakıldığında insanı andıran bir kaya parçasıyla temsil edilirdi. Bu kayanın bulunduğu bölge kutsal sayılır ve buraya sığınanlar suçlu da olsalar bağışlanırdı.

 

Fama:

 

Eski Roma'da Jüpiter tarafından ilahi alemden çıkarıldığına inanılan ün ve söylenti tanrıçası. Eski Yunan'daki karşılığı ise Pheme'dir.

 

Famien:

 

Afrika'da Guinea'nın verimlilik tanrısı; sıhhatin hakimi; büyücüler ve şeytanlara karşı bir şampiyon. Ona ina­nanlar “Famien’in kutsal çantası” adını verdikleri içinde iki bıçak bulunan çan­tayı yanlarında taşırlar ve bunun güçlü bir silah olduğuna, zira tanrısal gücü taşıdığına inanırlar.

 

Familistler (Aileciler): 

 

H. Nicholas (1502-1580) tarafından kurulan Sevgi Ailesi (Family of Love) mezhebi men­supları.  Panteistik hayırseverliğe ve antinomian eğilimlere yer veren bu mezhep, 17. yy sonlarında Kuveykırlar ve diğer akımlar içerisinde kayboldu.

 

Fan K'uei:

 

Çin dininde kasaplar tanrısı.

 

Fârâbî:

 

(MS 875-950) Aristo sonrası “ikinci Hoca” olarak da adlandırılan İslam filozofu. Türkistan'da doğan Fârâbî, Bağdat'ta Yunan felsefesi ve bilim ça­lıştı ve asketik bir hayat yaşadı. Felsefe­sini Aristocu  “ilk Varlık”   ya  da “Yetkin” inancına dayandırdı. İlk Var­lığı Allah ile özdeşleştirdi. Tanrıdan bütün varlıkların hiyerarşik bir düşenle çıktığını savundu. Ona göre “ideal devlet” başında bir peygambere sahip olan devlettir. Peygamber sonrası ise şia inancındaki imam gibi bir lider olmalı­dır. Onun bu öğretileri halkın hoşuna gitmiştir.

 

Farîd:

 

(Şeyh Farîd, 1173-1265)

Hindis­tanlı mistik. Onun öğretileri yalnızca İslami çevrelerde değil diğer din çevre­lerinde de olumlu karşılandı. Pencabi dilindeki 134 ilahîsi, Sinlerin kutsal ki­tabı Adi Granth'a alındı.

 

Farz:

 

İslamda yapılması zorunlu olan yükümlülükler. Farz olan hususlar İslamın temel kaynaklarından çıkarılan kesin bir hüküm ile sabittir. İslam fıkhında farzlar iki grupta toplanır. Bunlardan Farzı Ayn, şartları haiz olan her Müslümanın yapmakla yükümlü olduğu farzlardır. Örneğin namaz kılma, oruç tutma ya da Hacca gitme gibi hususlar bu kategoridedir. Farzı Kifaye ise bir grup Müslümanın yapmasıyla diğer Müslümanların da yapmış sayıldıkları farzlardır. Ölen bir Müslümanın cenaze namazının kılınması bu grupta sayılır.

 

Fâsık:

 

Kur'an'da müşrik ya da münafık anlamında kullanılan bir terim. “Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsık olanlardır”[1]

 

Father (Baba):

 

Hıristiyanlık geleneğinde aslında piskoposlara verilen rütbe. Son­raki dönemlerde ortaçağ İngiltere'­sinde, günah itirafını kabul eden ve “ghostly fathers” (manevi babalar) de­nilen rahiplere bu unvan verildi. İngil­tere'de, sekular rahip olsun ya da olma­sın bütün Roma Katolik rahiplerine günümüzde Father unvanı verilir. Anglo-Katolikler arasında da bu terime rastlanır.

 

Fâtır:

 

Kur'an'ın, Mekke'de nazil olan ve 45 ayetten oluşan bir suresi. Melâike suresi olarak da bilinir.

 

Fatiha:

 

Kur'an'ın ilk suresi. “Açan” veya “açılış” anlamına gelir. Allah'a övgü, hamd ve dua içerikli 5 ayetten oluşan Fatiha, en az günde beş kez kılman na­mazların her rekatında okunur. Fatiha, “Kur'an'ın anası” olarak da adlandırılır; zira o, Kur'an'daki mesajın temelini içerir. Allah'a hamd ve dua içerikli olan bu sure, ölmüş olan kimselerin ar­dından münferit olarak ya da topluca olmak üzere sıkça okunur. Topluca okunması durumunda bir kişi yüksek sesle Elfatiha diye seslenir ve bunun üzerine orada bulunanlar sessizce Fatiha'yı okurlar.

 

Fâtima:

 

(Hz. Fatma, Fatimatü'z-Zehra, ö. 633)

Hz. Muhammed’in Hz. Hatice'den doğma kızı; Hz. Ali’nin hanımı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi.

Portekiz’in Santarem şehrinin Vila de Ourem de Fâtıma'nın göründüğü yere izafeten verilen bir isimdir. Fâtıma, Leira'nın 29 km. Güneydoğusundaki Cova de İria platosu üzerinde bulunmak­tadır. Adını, XII. yüzyılda yaşayan Mağribli bir prensten aldığı kabul edilir. 1917 yılından sonra bu yer, katolik kilisesince Hz. Meryem'e adanmış önemli Hac yerlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Yaygın olan inanca göre, 13 Mayıs 1917'de üç köylü çocuğu Lucia dos Santos, Francisco ve Jacinto Marto, elin­de teşbih olan bir kadınla karşı­laşmışlardır. Bu karşılaşma, Ekim ayma kadar her ayın 13'ünde tekrarlanmıştır. 13 Ekim'de Fâtıma'da toplanan büyük bir kalabalık, “Tesbihli kadının” üç çocuğa görünmesinden sonra “Mucizevi bir gü­neş” olayına şahit olmuşlardır. Katolik kilisesi başlangıçta bu olaya pek inanmamış, ancak 13 Ekim 1930'da Mer­yem Ana’nın, çocuklara   göründüğünü kabul ettiğini Leiria piskoposu açıkça bildirmiştir. Aynı yıl, Vatikan bu kararı kabul ettiğini bildirmiş; Papa, burayı zi­yaret eden hacıların günahının bağış­lanacağını resmen ilân etmiştir. Bundan sonra Fatıma'ya hac seferleri başlamıştır. İlk Hac kafilesi 1927 yılında olmuşsa da, daha sonra bu seferler sıklaşmıştır. Fatıma'ya muhteşem bir Bazilika inşa edilmiş ve 1953'de ibadete açılmıştır. Ba­zilika yalnız bir ibadet yeri değil, etrafın­da hastahane ve şifa evleri de bulunan bir külliyedir. Buraya birçok hasta, şifa niye­tiyle gelmektedir. Tesbihli kadının ilk gö­rünüşünün 50. yıl dönümü olan 13 Mayıs 1967'de Fâtıma'da bir milyon insan top­lanmış Papa VI. Paul burada bir ayin yö­netmiştir. Vaktiyle küçük bir yerleşim bi­rimi olan Fâtıma'nın nüfusu bugün on bi­ne ulaşmıştır.

 

Fâtimîler:

 

Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye­'de hüküm süren İslam hanedanı (909-1171)- Hz. Fâtitna'nın soyundan geldik­lerini iddia ettikleri için bu adı aldılar, şia doktrininin savunucularıydılar. Mı­sır'da başşehir olarak Kahire'yi inşa etti­ler ve Ezher'i kurdular. Bizans'la iyi ilişkiler geliştirdiler. Sonradan Salahaddin Eyyubi, Fâtimîlerin varlığına son verdi.

 

Fatiri:

 

Sâbiîlerde cenaze törenleri ve ru­hun yükselişi gibi ayinlerin bir parçası olan dinsel yemeklerde özel olarak rahiplerce hazırlanan küçük peksimet. Tören esnasında fatirilerden bir kısmı yenirken, bir kısmı da diğer ayin yiyecekleriyle birlikte kült kulübesi avlu­suna gömülür.

 

Fatua (Fatuus):

 

Eski Roma tanrıları Fauna ve Faunus'un lakapları. Bakınız: Fauna, Faunus.

 

Fauna (Bona Mater):

 

Eski Roma'nın hayvanlar, çiftçilik, verimlilik ve tabiat tanrıçası. Faura'nın Bona Dea olarak bilinen festivali yalnızca kadınlar tara­fından kutlanırdı ve erkeklerin bu kut­lamaya katılması kesinlikle yasaktı. Fa­una, tanrı Faunus'un karısı veya dişi karşılığıdır.

 

Faunlar (Fauni):

 

Eski Roma'da genellikle boynuzlu ve kuyruklu olduğu düşünülen orman perileri veya ruhları. Orman­larda işitildiğine inanılan gizemli sesle­rin bu ruhlarla ilişkili olduğu düşünü­lürdü.

 

Faunus:

 

Eski Roma'nın tahıllar, verimli­lik ve sürüler tanrısı. Eski Yunan'daki Pan ile özdeşleştirilir.

 

Febronianizm:

 

Papalığın isteklerine karşı, 18. yy Almanya'sindaki Roma Katolik kilisesinde gelişen bir hareket. Bu ha­reket adını, J.N. von Hontheim’in müstear isim olarak kullandığı Justinus Febronius'tan alır.

 

Februum:

 

Eski Romalılarda dinsel temiz­lenme törenlerindeki kült objeleri için kullanılan bir terim. 15 şubattaki Lupercalia festivalinde iki genç, Februa adı verilen keçi postu şeritler giyerlerdi. Eski Roma'da şubat temizlenme ayıydı. Hıristiyan geleneğinde bulunan 2 şubat “Temizlenme Festivali” de bununla ilişkili olabilir.

 

Felak:

 

Kur'an'ın 113. suresi. Muavizeteyn olarak isimlendirilen iki sureden birisi olan bu sure Medine'de nazil olmuştur ve yalnızca 5 ayetten ibarettir.

 

Felek:

 

Halk arasında baht, kader ya da talih anlamlarına kullanılan bir terim. “Feleğin sillesi”, “zalim ya da kötü fe­lek” gibi ifadelerde olduğu gibi genel­likle olumsuz bir anlamda kullanılması dikkat çekicidir. Bakınız: Kader.

 

Felicitas:

 

Roma'da MÖ 2. yy'dan itibaren tapılan şans tanrıçası. Figürlerine sık sık paralarda yer verilen bu tanrıça Roma'da oldukça önemliydi.

 

Fenâ:

 

“Geçmek”, “yok olmak” anlamla­rına gelen fena, tasavvufta kullanılan bir kavramdır. Erken dönem mutasavvıfların bazıları fena ile yalnızca Allah'ı görmek ve insani vasıflardan yok olmayı kastederler. Diğer taraftan bası mutasavvıflar ise fenânın, Budizmin Nirvana düşüncesinde olduğu gibi ben­likten tamamen kurtulmak değil, Al­lah'ta kendini devam ettirmek oldu­ğunu söylerler. Tasavvuf geleneğinde fena halinin fenâfi'l-ihvan (sufi kardeş­liğinde fena olma) ve fena fi'ş-şeyh (mürşitte fena olma) gibi çeşitli merte­belerinden bahsedilir. En üst fena mer­tebesi ise fena fillah, yani Allah'ta fena olmadır.

 

Fener Patrikhanesi:

 

(Fener Rum Orto­doks Patrikhanesi)

Dünya Ortodoks ki­liselerinin merkezi. 1453'te Fatih’in İs­tanbul'u fethetmesi sonrasında Orto­doksların kendi patriklerini seçmeleri istendi. İstanbul'un fethi öncesi gün­demde olan Katolîklerle birleşme tema­yülüne karşı çıkan Ortodokslar, kendi kiliselerinin bağımsızlığını korumak için bu fırsatı iyi değerlendirerek Yena-dios'u (Gennadios) patrik seçtiler. Fa­tih, seçilen yeni patriğe geniş yetkiler verdi. Fatih’in Yenadios'Ia dini sohbet­ler yaptığı, hatta bir ara görüşlerini bir rapor halinde yasmasını istediği söyle­nir. Patrikhane bir müddet çeşitli manastır ve kiliseleri merkez olarak kul­landıktan sonra 1601'den itibaren Hagios Manastırı'nda yerleşti. Patrikhane­nin Osmanlılar İle münasebetleri uzun süre iyi şekilde devam etti. Ancak 17. yy'ın ikinci yarısından itibaren bazı pat­riklerin Osmanlılar aleyhine faaliyetleri patrikhaneye karşı bazı yaptırımlar uy­gulanmaya başlandı. Nitekim 1657'de patrik Parthenios, 1821'de ise patrik Grighorios idam edildiler. Sonraki yıl­larda Balkanlarda etnik ayaklanmaların artması ve daha sonra Yunanistan'ın kurulmasıyla patrikhane Yunan taraf­tan bir konum içinde oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında, birçok Rum'u örgütleyip silahlandırarak Osmanlılara karşı ayaklanmaya sevketti. Anadolu'­nun işgal altında olduğu yıllarda Bizan­s'ı yeniden ihya etmek amacıyla faali­yetlerde bulundu. Ancak İstiklal Savaşı'nın kazanılması üzerine başta patrik Doroteos olmak üzere birçok ileri gelen rahip Yunanistan'a kaçtı. Lozan Konferansında patrikhanenin Türkiye sınırları içerisinde kalması kabul edildi, ancak patrikhanenin siyasal faaliyetlerde bulunması yasaklandı. Bakınız: Türk Ortodoks  Patrikhanesi, Ortodoks Kilisesi.

 

Fener Rum Okulu:

 

İstanbul'daki Rum cemaatinin destekleriyle kurulan İs­tanbul'daki en eski Rum okuludur. Okul­da eğitim Türkçe ve Rumca yapılmakta­dır. Bu okulun tarihi İstanbul'un fethin­den önceye dayanmaktadır. Fetihten önce, Rum Ortodoks patrikliğinin kontrolü altında öğretim yapılmaktaydı. İstanbul'un fethinden sonra, Rum okulu faaliyetlerine devam etmiştir. 1454 yılında Matheos Kamaryotis tarafından okul yeniden düzenlenmiş ve Fener Rum mektebi adını almıştır. Fener Rum Mektebi, zengin Rumların maddi desteği ile ayakta kalmış ve İstanbul'da çok kaliteli öğretim vermiş­tir. Bu mektebe Rumlar, Mekteb-i Kebir ismini vermişlerdir. Fener Rum okulu, doğrudan patrikhaneye bağlı olarak faali­yet göstermiştir.

Fener Rum okulu bugünkü bulunduğu yere 1883'de taşınmıştır. Önceleri okulun ders programında Türkçe, tarih, ilahiyat ve kilise tarihi, Yunan edebiyatı, felsefe hitabet riyazi ilimler, Lâtince ve Fransızca dersleri vardı. Daha sonra, kimya, fizik, iktisad, ticaret ve muhasebe dersleri de konmuştur. 1888'de Fener Rum okulunda, ilk öğretmen okulu bölümü açılmıştır. Bu bölüm, 1919 yılına kadar devam etmiştir. Fener Rum okulunun yönetimi, patrikha­ne tarafından seçilen beş kişilik bir met­ropolit heyeti tarafından yürütülmüştür. Yönetim bu şekilde 1856 yılma kadar de­vam etmiştir. 1856 Islahat Fermanından sonra okul yönetimi, bir metropolitin baş­kanlığında, Rum ileri gelenlerinden seçi­len beş kişilik bir heyet tarafından yöne­tilmiştir.

1923 yılında Lozan Antlaşması sonrası, Fener Rum okulu patrikhanenin deneti­minden çıkarak, Rum cemaati tarafından yönetilmeye başlamıştır. Okul bütçesi, devlet yardımı, cemaat yardımı ve okulun gayrı menkul gelirlerinden oluşuyordu. Fakat en büyük maddi destek, öğrenci pa­ralarından geliyordu. 1924'de çıkan Tevhid-i Tedrisat kanunu ile birlikte Fener Rum okulu, yeniden dü­zenlenmiş olup, Fener Rum Erkek lisesi adını almıştır. 1949-50 ders yılında buna bir de fen kolu ilave edilmiştir. 1969-70 ders yılından itibaren ilkokul bölümüne öğrenci gelmediği için kapanmıştır. Fener Rum Erkek lisesi olarak faaliyet göster­meye devam etmiştir. Lisede Türkçe ve Türk Kültürü derslerinin dışındaki ders­ler Rumca okutulmaktadır. Yabancı dil olarak Fransızca, Almanca ve Latince dersleri okutulmaktadır. Fener Rum erkek lisesini bitirenler, Tür­eye üniversitelerine gidebilmektedirler. İstanbul’daki Rumların en önemli okullarından sayılan Fener Rum okulu yüzyıllardır Rumlara hizmet eden İnsanlar ye­tiştirmiştir. Osmanlı döneminde önemli tercümanlar buradan yetişmiştir.

 

Fener Rum Ortodoks Pat­rikhanesi:   

 

XI. yüzyıla kadar Hı­ristiyanlık  bir bütünlük  içinde  Vatikan merkezli bir yönetimle devam ederken, 1054 tarihinde, Roma kilisesi ile İstanbul kilisesi  arasında  “Kutsal-Ruhun  çıktığı yer” konusundaki ihtilafta, Roma kilisesi, Kutsal   Ruhun  hem Baba'dan,  hem  de oğuldan çıktığını iddia ederken; Kutsal Ruh'un sadece Baba'dan çıktığını iddia eden İstanbul kilisesini kızdırmış ve iki kilise, birbirlerini Aforoz eden bir bülteni Ayasofya kilisesinin mihrabına koymuş­lardır. Bu aforoz hareketinden sonra Ro­ma kilisesi, Lâtin Katolik kilisesi, İstanbul kilisesi de Rum Ortodoks kilisesi unvanını almıştır.  Böylece,  iki kilise biribirinden tamamen ayrılarak iki rakip kilise haline gelmişlerdir. İstanbul kilisesinin en yük­sek derecede olan başpiskoposluğu, Rum Ortodoks kilisesi  olarak isimlendiril­miştir. Bu kilise, doğru inancı benimseyen anlamında Ortodoks ismini Roma kilisesi evrensel anlamına gelen Katolik ismini almıştır. Ancak her iki kilise de hem doğ­ru inanç, hem de evrenel kilise olma iddialarını sürdürmüştür. Rum Ortodoks kilisesi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul'u fethine kadar ge­çen 1054-1453 yılları arasındaki dönemin­de gerçek Bizans kilisesi oîma rolünü üst­lenmiştir. Zaten bu döneme Ortodoks ki­lisesi tarihinde “Gerçek Bizans Dönemi” denmiştir. Bizans'ta Hıristiyanlığı ilk ya­yan kimsenin havarilerden Aziz Andreas olduğuna inanılmıştır. Bunun için Bizans kilisesi, kendini Havari kilisesi olarak görmektedir. Bizans'ta Hıristiyanlık, mi­ladi asrın başından itibaren gizli şekilde yayılmıştır. Milâdi 38-54 yılları arasında Aziz Andreasın talebesi olan Stakhys Bizarısın ilk piskoposu kabul edilmiştir.

Roma İmparatorluğu'nun başkentini Roma'dan Bizans'a taşıyan I. Con-tantinus, Bizans'a Konstantinopolis (yeni Roma) adını vermiştir. Böylece Bizans kilisesi, başpiskoposluk derecesine gelmiş olu­yordu. I. İstanbul konsili olarak tarihe ge­çen 381 konsilinde, İstanbul piskoposlu­ğunun Roma piskoposluğu seviyesinde olduğu karara bağlanmıştır. Bu karar 451 Kadıköy konsilinde de onaylanarak İs­tanbul piskoposluğuna, Balkanlardaki ve Anadolu'daki kiliseler bağlanmıştır. VI. Yüzyıldan itibaren de İstanbul piskopos­luğu “Konstantinopolis ya da Yeni Ro­ma Başpiskoposu ve Ökümenik patrik” unvanını almıştır. Ancak özellikle patri­ğin ökümenik özelliğine Papa I. Gregorius karşı çıkarak benimsememiştir.

Doğu Avrupa'ya Hıristiyanlığın yayıl­masında İstanbul piskoposluğunun bü­yük rolü olmuştur. Ancak XI. Yüzyılda Roma kilisesi ile arasında çıkan ayrılıktan sonra, İstanbul kilisesi etkisinde olan Bul­garistan, Sırbistan, Romanya, Rusya kili­seleri Katolik Hıristiyanlığın önünde birer engel olarak görülmeye başlanmıştır. Çünkü bu bölgelerde Roma Katolik (Ev­rensel) kilisesi, Polonya hariç hiçbir des­tek bulamıyordu. Bunun için Roma, İstanbul kilisesini, kendi mensuplarını bünyesine aldığı için itham ediyordu. Me­selâ, 867 yılında patrik Photius, Papa I. Nicolaus'u, Bulgaristan kilisesi üzerindeki yetkiyi zorla ele geçirdiği için kınıyordu. Bugün hâlâ Roma ile İstanbul arasında Unıates problemi varlığını korumakta­dır. Uniates, Roma kilisesine bağlı olan şark mezheplerine ve onların geleneksel kiliselerine verilmiş bir ünvandır. Doğu ve Batı kiliseleri ve imparatorlukları arasında zaman zaman müslüman fetihle­rine karşı birleşme eğilimleri görülse de, bu birleşme bir türlü sağlanamamıştır. Bu birleşmeyi özellikle İstanbul patrikleri samimi olarak istememişlerdir. 1204 yılın­daki IV. Haçlı seferi sırasında Latinler İs­tanbul'u işgal etmişler ve patriğin maka­mında bir sürü hakaret yapmışlardır. Birçok Ortodoksu da öldürmüşlerdir. İşgal sırasında patriklik makamı İzniğe taşın­mıştır. Ancak 1261 yılında VIII. Mikhail Palailogos, İstanbul'u Lâtinlerden geri alarak patriklik makamını yeniden İstan­bul'a taşımıştır. Tarih boyunca Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki gerginlik devam etmiş, bu da Osmanlı işgalini kolaylaştır­mıştır. Osmanlı devletinin, Bizans'ı ciddi şekilde sıkıştırdığı sırada bile patrik ma­kamında olan II. Athanasios, iki kilisenin birleştirilmesine karşı çıkıyordu. Bunun için de istifa etmişti.

1453'de Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethedince, patriklik makamının boş ol­duğunu öğrenmiş, hemen bir Ortodoks Patriğin seçilmesini, Ortodoks cemaatına bildirmiştir. Fatih’in emri üzerine ruhani meclis 1454'de toplanmış, Georgios Kortesios Skholariosk'u, II. Gennadios, adıyla İstanbul patriği seçmiştir. Fatih, İs­tanbul patrikliğinin yetki alanlarını Bi­zans imparatorluğu dönemindeki sınırla­ra kadar genişletmiştir. İstanbui patriğini, Osmanlı Devleti sınırları içindeki bütün Ortodoksların temsilcisi olarak kabul et­miştir. Böylece, Fatih Sultan Mehmed ta­rafından İstanbui patriğinin geleceği te­minat altına alınmış ve protokolde vezir­lerle eşit tutulmuştur. Fatih’in yayınladığı bir beratla, patriklik vergi vermeyecek, yeniçeri askerlerince korunacaktı. Patriklik makamı olarak muhtelif yerler kullanılmıştır: 1453-56 yılları arasında Fa­tih'teki Havariyyun kilisesi, 1456-1587 yıl­ları arasında Çarşamba'daki Theotokos Pammakaristos manastır kilisesi, patrikli­ğe mekan olmuştur. 1587-1597 yılları ara­sında ise, muhtelif yerlerde patriklik ma­kamı kurulmuştur. 1597 yılında Ayvansaray'daki Hagios Demetrios Kanabes kilisesine taşınmıştır. Patrikha­ne XVII. Yüzyılda bugün bulunduğu yer­deki Aya Yorgi kilisesine yerleşmiştir. Fener Rum Ortodoks patrikhanesi, tarih boyunca Osmanlı Devleti ile daima iyi ilişkiler içinde olmuştur. Osmanlı, Din ve vicdan hürriyetine saygılı olarak, patrik­haneye gerekli desteği vermiştir. Fakat zamanla patriklerin yürüttükleri siyasete görede durum değişmiştir. Bazan pat­rikhane, Osmanlı Devleti'nin menfaatlarına zarar verici politikaların da içi­ne girmiştir. Bütün bu durumlar, patrik­hanenin, Osmanlı Devleti ile olan ilişkile­rini etkilemiştir. Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında gelişmeye başlayan Bal­kanlardaki milliyetçi hareketlere, patrik­hane destek vermiştir. Bu milliyetçiliği, Rum milliyetçiliği olarak benimseyerek, diğer etnik kökenli Ortodokslara ilgi gös­termemiştir. Balkanlar'da Rum milliyetçi­liğini destekleyerek, diğer gruplara baskı­ya kalkan patrikhane, ciddi hatalar yap­maya başlamıştır. Bunun üzerine 1865'de Romanya, 1870'de Bulgaristan, 1879'da Sırbistan kiliseleri bağımsız kiliseler hali­ne gelmiştir. I. Dünya savaşı sonrası zayıf­layan Türkiye'ye karşı, düşmanlarla işbir­liği içine girmiştir.1924'de Lozan Antlaşmasıyla Patrikhane dini bir kurum ha­line gelmiştir.

Fener Rum Ortodoks patriği olabilmek için Türk vatandaşı olma şartı vardır. Yi­ne Patrik, Türk vatandaşlarından oluşan Rum Ortodokslarınm teşkil ettiği Sen Sinod (Kutsal Meclis) tarafından seçil­mektedir. İstanbul başpiskoposluk bölgesi olarak kabul edilmektedir. Bu bölge, Ka­dıköy, Terkos, Büyükada, İmroz ve Boz­caada olmak üzere dört metropolitliğe ay­rılmıştır. Ayrıca patrikhaneye bağlı olarak Athos adasındaki Manastır topuluğu, Patmos'daki aziz Yuhanna Manastırı, Yu­nanistan'daki piskoposluklar, on iki ada­daki piskoposluklar gösterilebilir. Ayrıca, patrikhaneye bağlı, Avrupa'da ve Ame­rika'da Ortodoks merkezleri vardır. Cumhuriyet döneminin en aktif patrikle­rinden birisi I. Athenagoras ile bu­günkü patrik Barthelemeos'dur. Özellikle I. Athenagoras, kiliseler arasın­daki diyalog çağrısı ve Ortodoks kilisele­rini konsillerle birleştirme hazırlığı giri­şimi ile dikkat çekmiştir. Hıristiyan birliği için, İstanbul patrikliği, 1948'de kurulan kiliseler birliği konseyine Anglikan ve Luthercilerle birlikte katılmıştır. İstanbul Ortodoks patrikliği, ortodoksların dağılması karşısında endişe duyarak I. Athenagoras “Ortodoks Konsil” hazır­lığına girmiştir. Bunun için Amerika'da, Ortodoks piskoposlardan oluşan bir kon­ferans düzenlemiştir. Ancak bu konfe­ransta da Rum milliyetçiliği ağır basmış ve böylece patriklik Arap Ortodoksları gücendirmiştir. Bu kırgınlığa Rusya'dan göç eden Slav Ortodokslar da katılmıştır. Bugün Fener Rum Ortodoks Patriği Barthelemos, ökümenik patrik sıfatını zaman zaman kullanmaktadır. Ancak Fener patriği hiçbir zaman ökümenik bir patrik değildir. Bu, Bizans dönemine ait bir sıfattır. Bugün İstanbul Ortodoks Pat­riğinin, Moskova Gürcistan, İskenderiyye ve daha birçok Ortodoks Patrikliği üze­rinde hiçbir yaptırım ve manevi gücü yoktur. Zaten, Ortodoks Patriklikleri, ta­biatı gereği bağımsızdırlar. Ortodoks­lukta, Katoliklikteki merkeziyetçi yapı yoktur. Bunun için ökümenik patrik sıfatı, bir Bizans dönemi hatırası olarak kalmış­tır.

 

Feng-Po-Po:

 

Çin dininde bulutlarla seyahat ettiğine inanılan rüzgarlar tanrıçası.

 

Feng Shui:

 

Çince “rüzgar-su” anlamına gelen bu terim, bina yapımı ve mezarlar için şans taşıyan uygun yerleri seçme sanatı için kullanılır. Feng Shui, insa­nın kainat ve doğal güçlerle, dolayısıyla rüzgar ve suyla uyum içinde olması ge­rektiği düşüncesine dayalıdır. Bu sana­tın MO 4. yy'da bir Taoist bilge olan Kuo P'o tarafından kurulduğu söylenir. Ancak bu sanat daha öncelere ait olan bazı unsurları, Yîn-Yang prensibiyle ve sağlıkla ilgili eski düşünceleri de kapsar. Bakınız: Geomansi.

 

Fenikelilerin Dini:

 

Fenikelilerin, Kenanlıların ve Kartajalıların dini, Sami kavimlerin dinine bağlı görünmektedir. Bu dini şekiller, M.Ö. III. bin yılında da tam bir hayatiyet kazanmıştır. Rasshamra (Ugarit) kazılarında çok sayıda ve çeşitli konularda tabletler bu­lunmuştur. Bu tabletler, Fenike mitolojisi ile ikibin yılı Fenikesinin sosyo-politik teşkilatı hakkında bilgi vermektedir. Yine İtalyanların Sülyada Malta'da ve Sardun­ya'da yaptıkları yeni kazı buluntuları bu alandaki bilgilerimizi zenginleştirmiştir. Fenikeli denizciler ve tacirler, Tanrılarını Mısır'a kadar götürmüşlerdir.

 

Tanrı Ve Tanrılar:

 

Diğer doğu din­lerinde olduğu gibi, Tanrıya yaklaşım, metafizik olarak değil, müşahhas hayat­taki beşeri tecrübe ile olmuştur. İnsan, hayatının gelişimi esnasında, kendinden daha zeki güçlerle karşılaşmış veya daha büyük güçler kullanmıştır. Onların müş­terek ismi, El veya İlu'dur. Bunlar, muh­temelen gücü ve gürbüzlüğü simgelemek­tedir. Bu güçler, kozmik veya fizik, politik veya psikolojik, sosyolojik veya psikolojik düzeyde olabilmektedir (Hastalık veya şi­fa tanrıları gibi). Bu Tanrılar, savaşıyorlar veya birleşiyorlar. Kainattaki bu güçler arasındaki bağlantıyı sadece Fenike dini yansıtmamaktadır. Fakat bu karşılaşma bölgesinde Fenike Tanrı panteonunda ku­zey Anadoludan, Batı Mezopotamya'dan, çöl bölgelerinden veya Batı denizcileri ve tüccarlardan gelen farklı dini tecrübelerin etkileri görülmektedir. El, yüce bir Tanrıyı ifade etmektedir. Ay­nı zamanda yaşlı ve uzakta olan bir Tanrı olarak düşünülür. Bunun için Kartaja'da pratik olarak kaybolmuştur. O, herşeyden önce Tanrı-baba'dir. Tanrılar babasıdır ve insanların atasıdır. Verimlilik Tanrısıdır. Bunun için ırmakları o akıtmaktadır. Fa­kat onu zaman zaman canlandırmak ge­rekmektedir. İki bin yılının Tanrılar liste­sinde Tanrı El imajı, ikiye veya üçe bölünebilmektedir. Meselâ, EL Saphon (kuzey veya bir mabed) denildiği gibi, sadece Elde denilmektedir (Bu durumda Mezo­potamya'da olduğu gibi şahıs Tanrı du­rumundadır). El, kendisine inananı ko­rumakta ve ona rüyasında görünerek rehber olmaktadır.

Ras Shamra'da bulunan listede El'den sonra, Tanrı, Dâgân gelmektedir. Bu du­rumda El, ava bir toplumun yardımcısı olarak kalmaktadır. Dâgân ise, yerleşik toplumların zahire tanrısıdır. Bu Batı Semitlerin eski Tannsı'dır. Ancak bu Tan­rının rolü Fenikede oldukça silinmiştir. Dikkat çeken diğer bir Tanrı Baal'dir. Baal, Rab, sahip demektir. Baal, birçok is­tikamette Rab'dır. Yine Ras Shamra liste­sinde yedi Baal vardır. Baal, kutsal meka­nın sahibidir. Tarlalara verimlilik için Baaller, konmuştur. Kenanlılar'da birçok isim, Baal’ın yardımına sığınmıştır. Mese­lâ, Baal Peor, Baal Meon. Tyr'de Melqart ismi altında Baal, sitenin kralıdır. Birinci bin yılında o, Baal Shamin göklerin Baal'ı olacaktır. İkinci bin yılda, Tanrı Haddad ile özdeşleşmiş “bulutların süvarisi” olmuştur. Yani, yer sarsıntısı, gök gürültüsü ve bulutlar içinde bereketlendirici yağmur getiren fırtına Tanrısı olmuştur. Denizden yağmur getirmiş, fakat deniz Tanrısı Yam ile rekabet içine girmiştir. Zirai verimlilik Tanrısı kim olursa olsun, Baal, zahire Tanrısı olmamış ve Möt ile çekişme içine girmiştir. Çünkü Mot hem zahire hem de ölüm Tanrısıdır. Yazın kavurucu sıcakları olduğu zaman Möt, Baal'a galip gemekte; fakat son baharda Baal galip gelmekte ve mutlu olmaktadır. Baal efsanesine, Yunanlılardaki Adonis kültü uygun düş­mektedir.

Diğer korkunç Tanrı, Tanrı Resheftir. Hastalık ve ölüm Tanrısı'dır. Onunla bir­likte, ikinci derece birçok Tanrı yer almak­tadır. Bunlar, ziraatı, san'atı, medeniyeti ve hükümeti gözetmektedirler. Bunlardan sonra, melek olarak gönderilenlere ba­ğımlı Tanrılar yer almaktadır. Yine Fenikede, Tanrıçalar da büyük rol oynamaktadırlar. El, Asherat, denize or­taktır ve Tyr'de bir mabedi vardır. Athar, onun oğlu olarak telâkki edilir. Astarte şekli altındaki Tanrıça’nın rolü, özellikle birinci bin yılda oldukça büyüyecektir. Göğün kraliçesi olarak bu figür, Anat ile karışacakta. Bu Tanrıça, olağanüstü faal ve kan akıtıcıdır. Ras Shamra'da Baal’in kızkardeşi, yazın Möt'un darbesinin inti­kamını almıştır. Fakat o, güneş Tanrıçası Shapash olmaksızın yapamaz. Fenikelilerde ibadete gelince, orada, Ha­nedanlığın korunmasında yine de Shapash (güneş Tanrıçası)’ın rolü büyük­tür. Tanrılaşma olmadan kral kutsal ve lutufkâr El’in oğludur. Onun hastalığı, yaşlılığı ve ölümü, birtakım problemler ortaya koymaktadır.

Hakim kral El’in hikmetine iştirak etmek­tedir. El’in görüşü, mutlu bir ebedî hayat sağlayacaktır. Kral, bu durumda hane­danlığın kurucu mührünü hâlâ kullan­maktadır: Yagarum. Bunun önüne Antik Rephaim,          geçmiştir. Romalılar Rephaim'leri Mânes olarak tercüme et­mişlerdir. Fakat ölüler dünyası, köklü şe­kilde yaşayanlar dünyasından ayrılmış değildir. Baba, bir çocuk sahibi olduğu için kutlanmaktadır. Çünkü çocuk, baba­sının yararına kült fonksiyonunu devam ettirmektedir.

Burada büyük liturjik merasimlere kral başkanlık etmektedir. Böylece, Tanrısal statülerin transferi söz konusu olduğu zaman “kralın kurban olması” âdeti var­dır. Bu muhtemelen Babildeki Akitu veya Mısır'daki Edfou Horus merasimleri gibi­dir. “Kral yıkanmakta ve temiz hale gelmektedir”. Bu merasim çoğu zaman, dolunayın arefcsiııde güneşin batışı esna­sında yapılmaktadır.

Tanrıların ikamet yerleri vardır. Bu bazen basit bir taştır. Beyt-El, zamanla betyle haline gelecektir. Fakat bir sitenin içinde veya yakınındaki mabed, gerçek saraydır. Orada Tanrı (El gibi kral, kraldır) masası­na insanları ve Tanrıları kabul etmektedir. Fenike dinininin temel kurbanı şölen ye­meğidir. Orada sarhoş olununcaya kadar yenir ve içilir. Kurbanın temeli, ne kandır ne de hayvan boğazlamadır. Çünkü aynı kelime, tüketilecek hayvanları ve bitkileri de ilgilendirmektedir. Bu tüketim, bereket Tanrılarının verdikleri hayata iştiraki ifa­de etmektedir. Bu kurban, barış getirmek­tedir. Barış Slm'dir. İbranice ise Shalâm'dur. Bazı kurbanlar için, bir duvarın üzerine çıkarmak veya bir duman çıkarmak gerekir. İşte buna İbraniler'deki Holocauste (Kurban yakma) uygun düşmektedir. Bu, Kartaca ve Fenike'nin ateşimsi kurbanlarıyla bağlantı göstermekte­dir. Burada “kokulu takdimeler” söz konusu olabilir. Fakat Ras Shamra, daha önce bu merasimi tanımıştır. Daha sonra Tyr, Moab, Kartaca ve Kudüs'te yeni do­ğanların, dramatik politik durumları da “Ateşten geçmeyi” zorunlu bir merasim olarak gerekli görmüştür. Normal olarak bu merasim, hasat, çift zamanı ve yıllık kurbanlarla mevsimlik bir görünüm arzetmektedir.

Bu merasim için kral hazır oluyor veya onun yerini “Tanrının insanları” olan ra­hipler alıyordu. Onlar, farklı kategorilere ayrılıyorlardı. Muhtemelen rahipler şefle­ri ile birlikte, Tanrılar veya kahinler hali­ne gelmektedirler. Onların yanında, za­ruri olarak kutsal fahişe olmayan fakat ayin yöneten kutsallar vardır. Nihayet ka­raciğer falcılığı ile uzman olanlar ve shâa yer almaktadır. Bu, kralın taşıdığı kutsal bir unvandır.

Fenike dinî hayatında Mabedin (betyle) hemen yanında dikme taş (Bu erkek ve­rimliliğinin sembolüdür) ve Kutsal ağaç bulunmaktadır (Bu da dişi verimliliğinin sembolüdür). Fakat çok sık olan Tanrı heykeli, Tanrının varlığının sembolüdür. Çıplak Tanrıça heykellerinin yanında Baal için hatta El için erkek figürleri bulunmaktadır. Semit Tanrıları genelde stilize edilmiş bir dağlık bölgede görünmekte, takdimeleri, şarap ve sütü orada kabul etmektedir. Yemek sahneleri çok sık gö­rülmektedir. Bazıları, cenaze merasimle­rini göstermektedir.

Diğer yandan muskaların yanında belirli işaret ve amblemlerle belirtilmiş eşyalar görülmektedir. Bunlar sivri üçgen şeklin­dedir. Fenike dinî hayatında, çocuk kur­banı ve kutsal fahişelik büyük dini sofu­luk hareketleri olarak görünmektedir.

 

Fenrir (Fenris):

 

İskandinav mitolojisinde bütün kurtların en vahşisi; kötü Loki ve dişi dev Angrboda’nın oğlu ve Yeryüzü Yılanı'nın ve ölüm tanrıçası Hel’in er­kek kardeşi. Efsaneye göre tanrılar, kü­çükken eve getirdikleri Fenrir'i büyüdüğünde zincire vurmaya karar verdiler. Fakat Fenrir bütün zincirleri kırmaya başladı. Nihayet o, tanrılardan birinin elini ağzında tutma karşılığı bağlı ol­mayı teklif etti. Bu teklif karşısında sa­vaş tanrısı Tyr elini Fenrîr’in ağzına verdiğinde, Fenrir onun elini ısırarak kopardı.

 

Fensalir:

 

İskandinav mitolojisinde “deniz koridorları; büyük tanrıça Frigg’in me­kanı.

 

Feralia:

 

Eski Roma dininde Parantalia'nın, yanı ölü için yapılan dua ve kur­ban törenlerinin yapıldığı günlerin sonu (21 şubat).

 

Feridüddin Atar:

 

İranlı sufi. Yaklaşık MS 1150'de Nişabur'da doğdu ve 1230'da Moğol işgalcilerince öldürüldü. Gençken baba mesleği olan esans ve güzel koku satımı işini sürdürdüğü için ona Attar lakabı verildi. Sonradan bu işi bırakarak seyahatlere çıktı ve tasav­vufa meyletti; Mekke'ye, Mısır ve Hin­distan'a gitti. Tezkiretü'l-Evliya'yı yazdı. Attar, Allah sevgisinden ve se­venle sevilen arasındaki birlikten bah­seder.

 

Ferisîler:

 

Yahudi tarihçi Josephus ve Yeni Ahit tarafından isimlerinden bahsedi­len Yahudi mezhebi Ferisilik taraftar­ları. İsa zamanındaki en popüler akım olan Ferisilik, dinsel kaynak olarak za­manın diğer mezhebi Saddukiliğin ak­sine Eski Ahit’in yanı sıra Sözlü Torah olarak adlandırılan sözlü geleneği de kabul etmekteydi. Yeni Ahit'e göre Ferisiler, İsa'ya en yoğun muhalefet eden­lerdi; İsa'nın bunlara karşı yaptığı bir­çok tenkit ve konuşma çeşitli Yeni Ahit metinlerinde yer alır.

Pharisien kelimesi, Aramice perishayya kelimesinden gelmektedir. Ke­lime olarak, “Ayrılmış” anlamına gelen bu kelime Yahudi şeriatına kendini ver­miş, dindar Yahudilere tahsis edilmiştir. Çünkü bunlar, helenistik âdetlere boyun eğerek, Yahudi şeriatını tatbik etmeyen­lerden ayrılmak istemektedirler. Bu keli­me ilk defa, Filavius Josephe tarafından [2] M.Ö. II. asırın olaylarını anlatan tarihinde kullanılmıştır. Kelime, yazıldığı tarihi muhtevaya göre az da olsa, anlamı değiştirmiştir. M.S. I. asırda bü kelime, daha çok “Dindar in­sanları” belirtmektedir. Bu insanlar, kü­çük gruplar halinde yaşayan, yeme ve iç­me konusunda hassasiyet gösteren kişi­lerdir, insanlardan ayrılmalarının sebebi, halkın şeriatı titiz şekilde tatbik etmeyiş­leridir. Ferisiler için dinî temizlik çok önemlidir. Ferisilerin bir grup halinde teşkilatlanmaları Jean Hyrcan (M.Ö. 135-104) döneminde vukuu bulmuştur. Özel­likle de Salome-Alexandra (76-67) döne­minde en güçlü oldukları zamandır. Rabbis veya yazıcılar olarak isimlen­dirilen birkaç bilgenin etrafında kenet­lenmiş olan Ferisilerin ideali, Levililer 11/45’in tefsirinde yankısını bulmaktadır. Burada şöyle denmektedir: “Ben aziz ol­duğum için siz de aziz olacaksınız. Ben ayrıldığım için, böylece sizde ayrılmış olacaksınız.” [3]Ferisiler, lâikleri çoğu zaman da zanaat­karları ve tüccarları toplayarak, bir tarikat teşkil etmişler ve şeriata sadık yaşa­maya gayret etmişlerdir. Ferisileri canlandıran tek şey, fevkalade dinî dinamizmdir. Bunların sayısı Büyük Herode döneminde altı bin kişiyi buluyordu. Bunlar, İsrail milletinin entellektüel ve elit tabakasını meydana getirmekteydiler.

Ferisilerin diğer bir özelliği, şifahi gelene­ğe önem vermeleridir. Ferisiler siyasi bir grup olmaktan çok, dindar bir insan top­luluğuna sahip dinî bir gruptur. Ferisilerin ortaya çıkışları, Kudüs'teki Makabi isyanından sonra M.Ö. 165-160 yıllarında olmuştur. Bunlar ayrıca, hem yazılı hem de sözlü geleneğe zengin bir yorum kazandırmışlardır. Ancak daha sonraki gelişmelerde şekilci bir dindarlığa kaydıkları için, tenkid edilmişlerdir. Ferisiler, herşeye rağmen, tavizsiz bir dindarlığı ve ruhani bir derinliği temsil etmişlerdir. Hıristiyanlarla aralarında or­tak noktalar olduğundan Hz. İsa'nın bir Ferisi olduğu bile düşünülmüştür. Ancak, Hz. İsa'nın Ferisilerle benzerliğinin tek yönü, belki de ruhî hayata verdikleri önemdi. Hz. İsa'ya karşı en ciddi reaksi­yonu Ferisiler göstermiştir. Ferisiler M.S. 70 yılma kadar yaşamışlardır. Romalıların M.S. 70 yılında Kudüs'ü yıkmalarıyla bir­likte, Ferisiler de sahneden çekilmişlerdir. Fakat Yahudi cemaati içinde her zaman Ferisi ruhunu yaşatanlar bulunmuştur.

 

Feronia:

 

Eski Roma'nın bahar çiçekleri tanrıçası.

 

Fetialis:

 

Eski Roma'da devletler arasında yapılan anlaşmaları yöneten rahip. Bir anlaşma esnasında onlardan biri baharatlar taşır, bir diğeri bir domuz öldürür ve bir başkası ise anlaşmayı bozacak olana lanet okurdu. Eğer yabancı bir devlet Roma'ya saldıracak olursa, bir Fetialis başı örtülü olarak sının geçer ve tanrı Jüpiter'i bu saldırıya ve sınırlara şahit olmaya çağırırdı. Bu ritüel defa­larca tekrarlanır ve eğer durum ciddiye­tini korursa Fetialis şahitler önünde sı­nıra doğru bir mızrak fırlatır ve savaşı ilan ederdi.

 

Fetih:

 

Kur'an'ın 48. suresi. Medine dö­neminde, Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olan bu sure 29 ayetten olu­şur.

 

Fetiş:

 

Sihir ve büyü nesnesi, tılsım veya muska. 16. yy'da Batı Afrika'ya giden Portekizli tacirler orada gördükleri suretleri ve sihir büyü tılsımlarını kendi dillerindeki feitiço terimiyle adlandırdı­lar. Latince factitius'dan gelen bu terim sanatla yapılan bir şey anlamına geli­yordu ve Portekizlilerin kendilerince taşınan tılsımlar için kullanılmaktaydı. Sonraki yazarlar bu terimi bütün Afrika dini için veya taşlara ve eşyalara ta­pınma için kullanmaya başladı. Öte yandan terim, Afrikalıların dinsel yapı­larını tanımlamakta yetersizdi; zira Af­rika inanç sistemi yüce bir varlığa ve atalara tazime de yer veriyordu. Böyle­likle fetiş terimini yalnızca sihir tılsım­ları için kullanma konusunda bazı giri­şimler oldu ve böylelikle Afrika dinsel yapısı genelde Animizm veya Politeizm terimleriyle ifade edildi. Sihir ve büyü tılsımları yalnızca Afrika'ya has değil­dir, dünyanın birçok yöresinde benzeri durumlara rastlamak mümkündür. Gü­nümüzde fetiş terimi genellikle kulla­nılmamaktadır.

 

Fetişizm:

 

Fetiş teriminden türetilen bu terim, bir zamanlar taşlara ve doğal nesnelere tapınma şeklinde basite in­dirgenen Afrika dini için kullanılmak­taydı. Ancak Afrika dinindeki yüce varlık İnancı, atalar kültü ve benzeri motifler nedeniyle günümüzde kullanılmaktan vazgeçildi.

 “İlkeller” denen bazı millet­lerin, fetiş diye adlandırdıkları tabiatüstü güçlerin veya Tanrıların himayesi ve toplanma yerleri karşısında gösterdikleri büyüsel - dinî davranışlarına fetişizm den­miştir.

Fetiş kelimesi, Afrikada köle ticareti ya­pan Portekizliler tarafından kullanılan “perili ve büyülü eşya” anlamına gelen Feitiço kelimesinden gelmektedir. Fetişler, sayılamıyacak kadar çoktur ve her cinsten vardır. Fetişlere bir takım takdimeler su­nulmaktadır. Onların iyiliklerini elde et­mek, himayelerini kazanmak, öfkelerini gidermek gerekmektedir. Her köyün, her ailenin, her kabilenin ve her cemaatin kendi fetişleri, eşyaları, bitkileri ve kutsal hayvanları vardır. Fetişizmin kökleri, ol­dukça derindir ve çok çeşitlidir. İlkellerin zihniyetinde kökleşmiş olan kutsalın ilkel mefhumları, yasaklar, hurafe ve büyü un­surlarından meydana gelen bir inanç kompleksidir fetişizm. Bazan fetiş direkle­ri, Totemik direklere benzemektedir. Fetişci, (Feticheur) kutsal ve dinî güçlere sahip olan en büyük rahiptir. Fetişlere takdim edilen sungular, çok açık mera­simlerle kuşatılmışlardır. Orada yapılan en küçük hata, kötü bir kehanete işaret eder. Fetişizm, tören üstadlarmın karşı­sında, fetişçilerin yönetiminde yapılan sünnet ve giriş merasimleriyle birlikte bu­lunmaktadır. Kadınlar için kadın fetişçiler (Feticheuse) vardır ki bunlar kızları gele­cekteki rollerine hazırlamaktadırlar. Bir fetişin hizmetinde kadın fetişçilerin ma­nastırı vardır. Orada çok sert bir disiplin uygulanmaktadır. Aynı şekilde erkek fe­tişçilerin büyücülerin ve şifa vericilerin çok sayıda dernekleri de vardır. Bu der­neklerin oldukça zor giriş törenleri ve sert tecrübe metodları vardır. Büyü, kahinlik sanatı ve halk hurafeleri, yaratıcı ve güçlü bir Tanrıdan sudur eden görünmez güçleri temsil eden Fetişe olan inancı, desteklemektedirler. Özellikle Afrikada canlı olan fetişizm, zencilerin atasal inançlarıdır. O, onları biçimlendir­mekte, onlara belli bir korku ahlakı, giriştikleri işlerde cesaret, ecdada ve geleneğe saygı vermektedir.

Fetiş; içinde gezici Tanrıların ve ruhların barındığı düşünülen eşyalardır. Tanrılar ve ruhlar çoğu defa bu eşyalarla bütün­leşmişlerdir.

Bir fetiş, terk edilince veya ölü bir şey ola­rak atılınca gücünü kaybedecektir. Düş­manlara, karnın, gözlerin, kulağın, kısırlı­ğın vs.nin kötülüklerine karşı uzmanlaş­mıştır.

Fetişler, topraktan veya ağaçtan yapılmış heykeller, hayvan kuyrukları, pençeler, saçlar, tırnaklar, tüyler olabilmektedirler. Fetişizm saf şekilde bulunmamaktadır. Onun animist inançlardan olduğu sanıl­makla birlikte tek Tanrılı dinlerde de ec­dada özgü bir hurafenin yaşantısı olarak görüldüğü, kabul edilmektedir.

 

Fetret:

 

1- İslami gelenekte iki peygamber arasındaki zaman. 

2- Hz. Muhammed'e vahiy gelişinin bir müddet kesil­diği dönem.

 

Fettâh:

 

Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “açan, gizlilikleri ya da gönülleri açan” anlamına gelen bir terim. Fetva İslamda belirli bir konuda verilen hukuki görüş. Belirli bir kurum ya da kişi tarafından herhangi bir sorunla il­gili başvuru üzerine, bir İslam hukukçu­sunun temel İslami kaynaklara dayalı olarak görüş belirtmesi.

 

Feurbach Ludwig (1804-1872):

 

Ludwig Feurbach, 1823'de Heidelberg ilahiyat fakültesine rahip olmak için gir­miştir. Ancak kısa zaman sonra, orayı terk ederek Berlin'e gelmiş ve Hegel’in dersle­rini takip etmeye başlamıştır. Felsefeyi öğrendikten sonra, din konusuna ilgi duymuştur. Devrin Hıristiyan - Alman devletinde herşey dinî problemin düzen­lemesinden geçiyordu. Bunun için Feurbach hayatını, dinin anlamını açıkla­maya adamıştı. Önce Hegel'den etkilen­miş olan Feurbach, daha sonra ondan ay­rılmış, 1841 yılında yayınladığı “L'essence du Christianisme” isimli eserinde, Dinî ve tasavvurları birlikte eleştirmiştir. Feurbach'ın hedefi, hümanist bir Antro­polojinin hazirlanmasıydı, o, şöyle diyor­du: “Hayvanların aksine, insanın bir di­ni varsa, dar anlamda onun bir vicdanla mücehhez olmasındandır. Vicdan ve sonsuz vicdan biribirinden ayrılmaz”.

Feurbach bunları söylemesine rağmen, dinin anlamı ve kaynağı hakkında ne di­yordu. Ona göre din, insanlığın çocukluk dönemine aitti. Feurbach buna, Aydın­lanma felsefesi ile ulaşmıştı. Ateist olmasına rağmen Feurbach, dindar bir adam olarak kalmıştır. Böylece Feurbach, klâsik ve metafizikçi bir filozof olarak kendini göstermiştir. Marx, onu, ideologlar araşma koymuştur. Çünkü Feurbach, materyalist olmasına rağmen, idealist olarak kalmıştır.

 

Fey:

 

İslam hukukuna göre savaşmaksızın elde edilen düşman mallarına verilen ad. Savaşarak elde edilen taşınır ya da taşınmaz mallara ise Ganimet adı veri­lir.

 

Feuerbach:

 

(L.A. Feuerbach, 1804-1872)

G. W. F. Hegel’in öğretisini pozitivist bir yaklaşımla yeniden geliştirmeye çalışan Alman filozof ve ahlakçı. Aşkınlığa inancı tamamıyla reddeden Feuer­bach, ilahiyat ve felsefenin yalnızca insan tabiatıyla ilişkili olduklarını sa­vunarak, hümanist bir ilahiyat anlayışı geliştirmeye çalıştı. Hıristiyanlığa karşı yaptığı şiddetli eleştirilerle dikkatleri üzerine çekti. Hıristiyanlığın tanrı düşüncesini ve din anlayışını tenkit eden Feuerbach, zaman zaman kendisinin ateist olmadığını vurgulamayı da ihmal etmedi. Ancak Tanrı'nın kaynağı sorusuna yaklaşımı onun ateizmle deistliği arasındaki dengeyi çok problemli kıl­mıştır. O'na göre tanrının insanı ya­ratmış olmasından önce insanın tanrıyı zihninde nasıl yaratmış olmasıyla ilgi­lenmek gerekmektedir. Zira tanrı insanlık  tarihi  boyunca,  görüldüğü kadarıyla, hep insanın ihtiyacına göre veya tarihsel  koşullarına göre şekillendirdiği bir şey olmuştur. İnsan kendi zayıflıklarının giderilmiş portresi olarak, bir bakıma mükemmelleştirilmiş bir insan olarak tanrıyı tasarlamış bir bakıma yaratmıştır. Böylece Feuerbach, teolojinin tanrıyı konu/nesne edinen bir bilim olma imkanının yokluğuna da dikkat çekerek daha gerçekçi olanın teolojiyi antropolojiye dönüştürmek olduğunu söylemiştir. Düşünceleriyle o, birçok kişiyle birlikte Kari Marx'ı da önemli ölçüde etkilemiştir ki, Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'i meşhurdur.

 

Fıkıh:

 

(Arapça. “bilgi, kavrayış, anlama”) İslamda toplumsal ve kişisel yaşamın bütün alanlarını kapsayan İslam hukuku için kullanılan genel bir terim. Sünni geleneğinde fıkıh dört ana ekol içinde gelişmiştir. Bakınız: Dört Mezhep.

 

Fısıh:

 

Bakınız: Pesah.

 

Fichte:

 

(J.G. Fichte, 1762-1814)

İdealist filozof. 1794'te Jena'da felsefe profesörü olarak atanan Fichte, ateizmden dolayı 1799'da bu görevinden alındı. 1809'dan itibaren Berlin'de tekrar profesör olarak çalıştı. Fichte, felsefi doktrinlerinin I. Kant'ın  görüşleriyle  tam bir uyum içinde olduğunu iddia etti. Ona göre bilgilerimize giren nesneler hem madde hem de şekil olarak egonun kavrayışı­nın ürünleridir. Ancak bu ego, bireysel “ben” değil, yalnızca felsefi kavrayışla bilinebilen “mutlak ego “dur. Fichte'ye göre tanrı, bir mutlak egodur, bir “yaşayan ahlaki düzen”dir.

 

Fideizm (İmancılık):

 

İlahi konuları bilme konusunda zihnin (aklın) yetersizliğine inancı savunan ve bu nedenle imana fazlaca önemi vurgulayan çeşitli dok­trinleri ifade eden bir terim.

 

Fides:

 

(Latince. “iman, gerçek”) Eski Roma'da iyi veya doğru inanç tanrıçası. Fides'e sunulan kurbanlarda rahip ellerini beyaz bir örtüyle örterdi. Tanrıçanın sem­bolü bir çift örtülü eldi.

 

Fihrist:

 

Tarihçi İbn-Nedim’in kaleme aldığı küçük bir Arab Edebiyatı ansiklopedisidir. İbn-Nedim, bu eserini Bağdat'ta 987 yılında tamamlamıştır. İbn Nedim, IX. Kitapta, muhtelif dinlerden bahsetmiştir. Özellikle Maniheizm konusunda çok önemli bilgiler vermiştir. Görünüşte İbn-Nedim, birinci el kaynaklara dayanarak bilgi vermektedir. Fakat onları, zikretmemektedir. Maniheizmin kaynakları konu­sunda Flügel, Manihe-izmin, Zerdüştlükten, Mughtasilos'ların Sabeizminden ve Hıristiyan muhitlerdeki kitab-ı Mukaddes akımlarından mülhem bir doğu dinî oldu­ğunu belirtmektedir.

XX., yüzyılda yeni bilgiler, fihristteki Mani ve doktrini konusundaki bilgileri teyid etmektedir.

 

Fil:

 

Kur'an'ın Mekke'de nazil olan ve yalnızca 5 ayetten oluşan 105. suresi.

 

Fil Vakası:

 

Hz. Muhammed’in doğumun­dan hemen önceye denk düşen bir olay. Yemenli Ebrehe, Mekke'yi ve içindeki Kabe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla Mekke üzerine yürür. Ordusunda birkaç fil de vardır. Mekke'ye yaklaştıklarında -Kur'an'ın Fil suresinde anlatıldığı gibi- Ebabil denilen kuşlar tarafından atılan taşlarla perişan olur ve geri dönmek zo­runda kalırlar.

 

Filip İncili (Philip İncili):

 

Nag Hammadi metinleri arasında bulunan Gnostik bir İncil

 

Filiok (Filioque):

 

Latincede “ve Oğul” anlamına gelen bu dogmatik formül, Hıristiyanlı­ğın iznik konsilinde belirlenen “Baba'dan çıkan Kutsal Ruh” ifadesine, Batı kilisesince sokulan bir ilaveyi ve dolayısıyla Kutsal Ruh'un Baba’nın yanı sıra Oğul'dan da çıktığını ifade eder. Filioque dogmasını Doğu kilisesi reddeder.

Latince bir kelime olan filioque “oğuldan da” anlamına gelmektedir. Buna göre Kutsal-Ruh, ba­badan ve oğuldan bir tek prensip olarak çıkmıştır. Bu kelimeler İznik-İstanbul Hı­ristiyan Kredosuna VII. asrın sonuna doğ­ru İspanya'da ilave edilmişlerdir. 867 yı­lından itibaren Doğu kiliseleri, bu ilaveyi kabul etmemişlerdir. Bu konu, Doğu kili­seleri ile Batı kiliseleri arasındaki anlaş­mazlığın kaynağı olmuş ve Doğu kiliseleri, Batı'dan ayrılmışlardır (XI. yy). Özel­likle 1439'daki Florence konsilinde iki ki­lisenin arasını bulma teşebbüsleri yapılmışsa da, başarılı olunamamıştır. Bugün, Lâtin Katolik kilisesi, Kutsal-Ruhun, hem babadan hem de oğuldan çıktığını kabul ederken; Ortodoks kiliseleri Kutsal-Ruh'un sadece Baha'dan çıktığını kabul etmektedirler.

 

Filistin:

 

Hz. İbrahim’in Mezopo­tamya'dan Filistin'e göçü ile birlikte ilâhi dinlerin mekanı olan Filistin, Hz. İsmail, Hz! İshak, Hz. Yakub ve oğullarının me­kanı haline gelmiştir. Hz. Yakubun ve oğullarının Mısır'a yerleşmeleri ve daha sonra Hz. Musa ile yeniden İsrailoğullannm atalarının yurdu olan Fi­listin'e gelişleri, Yahudi tarihinin çok önemli bir safhasını meydana getirmekte­dir. Filistin’in yerli halkı Kenanlılardir. Yahudiler bu yerli halktan dinî, sosyal ve kültürel açıdan çok etkilenmişlerdir. Bu etkileşimi Yahudi kutsal kitabı Tora'da görmek mümkündür. Daha sonra aynı bölgede Yahudi tarihinin altın dönemleri yaşanmıştır. Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemleri bu dönemlerdir. Bu dönemler uzun sürmemiştir. Yahudi krallığı bölün­müş, Yahuda ve İsrail krallıkları ortaya çıkmıştır. Önce Yahuda sonra da İsrail krallıkları ortadan kalkmış ve Yahudi ta­rihinde Filistin'de yeni dönemler ortaya çıkmıştır. M.Ö. 586'da Babil esaretine gi­ren Filistin bu esareti yetmiş yıl kadar ya­şamıştır. Daha sonra M.Ö. 538 de Babil'e hakim olan Persler, II. Kyros'un egemenliğinde bölgeye hakim olmuş­lardır. Kudüs Yahudi tapınağı bu dönem­de yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Bu döneme ikinci mabed dönemi denmiştir. Persler,   Babildeki Yahudilerin Filistin'e dönmelerini sağlamışlardır. Ancak yine de Babil'de birçok Yahudi kalmıştır. Böy­lece hem Babil'de hem de Filistin'de Talmud Akademileri kurulmuştur. Niha­yet M.Ö. 332'de Büyük İskender, Filistini ele geçirerek bölgede hakimiyet kurmuş­tur. Bu dönemde Filistin ve Yahudiler He­lenistik kültürün baskısı altına girmişler­dir. Daha sonra Mısır'ın egemenliğine ge­çen Filistin, sürekli el değiştirerek yaşa­maya devam etmiştir. M.Ö. 175-164'de Antiokhos Epiphanos, Filistin ve Kudüs bölgesinde ağırlığını hissettirmeye başla­mıştır. Bunun sonucunda Yahudiler, Maka-Biler önderliğinde ayaklanmış­lardır. Bir müddet Yahudiler, Yunanlılara karşı bağımsızlıklarını korusalar da bu uzun sürmemiştir.

Daha sonraki yıllarda Romalılar bölgede hakimiyet kurmuşlardır. M.Ö. 31-20 yılla­rında İmparator Augustus, bölgede ha­kimiyetini genişletmiştir. M.Ö. 4'de Filis­tin'i üç bölgeye ayırdı: Orta ve Güney Fi­listin-Şeria’nın      doğusu-Trak-honitis, Batanaea ve Auranitis bölgesi, Hz. İsa dö­neminde güneyde vali Pontius Platus'du. Filistin bölgesi, Romalılar döneminde bir eyalet valiliği ile idare edildi. Bu dönem daha çok M.S. 67 yıllarında Vespasianus ve oğlu Titüs'la önem arzetmeye başladı. Çünkü bu dönemde Filistin tamamen Roma hakimiyetine girmiş durumdaydı. Roma döneminde yahudilere yeniden baskı uygulanmaya başlandı ve tapınak yıkıldı.

Miladi 313 yılındaki Milan Fermanı ile Konstantin’in Hıristiyanlığı Roma'nın ka­bul edebileceği dinler arasına koyması ile Filistin'de yeni bir dönem başlamıştır. Fi­listin bölgesinde doğan Hıristiyanlık, Ya­hudilerin ve Roma   İmparatorluğunun baskıları ile daha çok dışarda yayılmaya yönelmiştir. Havariler, Roma imparator­luğunun hudutları içinde gizli şekilde Hı­ristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Havarilerin arasına giren ve yaban­cıların Havarisi olan Aziz Paul (Pavlos), Konya, Akdeniz ülkeleri ve Roma'ya ka­dar dolaşmıştır. Aynı şeyi, St. Petrus yapmış ve Roma'da her ikisi de altmışlı yıllarda idam edilmişlerdir. Bu gizli Hıris­tiyan propagandası 313 yılından sonra açık olarak yapılmaya başlanmış ve Filis­tin Hıristiyanlığın en önemli hatıra mer­kezi olarak yeniden canlanmıştır. IV., yüz­yılda, Filistin bölgesi, Caesarea ve Skythopolis olmak üzere iki eyalete ay­rılmıştır. Bir müddet Batı Roma daha son­ra da Doğu Roma imparatorluğu egemen­liğinde kalan Filistin bölgesi, 611 yılında Perslerin eline geçmiştir. 628'de Bizans İmparatoru Herakleios, Filistin'i, Perslerden geri almıştır. Fakat 638'de Halife Ömer Filistini müslüman egemenliğine dahil ederek, bölgedeki Bizans tesirini yok etmiştir. Daha sonra Filistin bölge­sinde müslümanlar on dört asırdan fazla kalmışlardır. Emeviler, Abbasiler, Karmatiler, İhşidi'ler, Fatımiler, Selçuklular, Filistin'de egemenlik kurmuşlardır. XI., yüzyılın sonunda Filistin, Haçlıların eline geçmiştir. 1100 tarihinin Noelinde Filis­tin'de lâtin krallığı kurulmuştur. Bu haçlı egemenliği, önce Urfa'da, İmameddin Zengi tarafından 1144'te durdurulmuştur. Daha sonra Salahaddini Eyyübi, Haçlıları 1187'de ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Böylece Filistin ve Kudüs yeniden müslümanlann eline geçmiştir. 24 Ağus­tos 1516'da I. Selim, Memluk Sultanı Kansu Gavri'yi yenerek Filistin'i, dört yüzyıl boyunca Osmanlı coğrafyasına dahil etmiştir. Filistin, I. Dünya Harbi sonunda İngilizlerin eline geçmiş ve 1948'de İsrail devleti kurularak, bölge halkı büyük bü­zülme uğratılmıştır. Bugün Filistin bölge­sinde İsrail ve Filistin devleti olmak üzere iki devletin var edilmesi için çalışmalar, Amerika'nın desteğinde sürdürülmek­tedir. Bölgede barış henüz temin edilmiş değildir. İsrail, Suriye arasındaki gergin­lik yine barış görüşmeleriyle çözüm bek­lemektedir. Filistin bölgesi bugün de üç büyük dini hâlâ ilgilendirmektedir. Çün­kü Hz. İbrahim’in bıraktığı miras, hem Yahudiliği, hem Hıristiyanlığı hem de müslümanları ilgilendirmektedir.

 

Finlandiya Kilisesi:

 

Finlandiya XVI. yüzyıla kadar Katolik mezhebine bağlı iken, XVI. Yüzyıldan sonra Luther'le başlayan reform hareketine katılmış ve Lutherci Protestanlığı benimsemiştir. Luther’in fikirlerini benimsedikten sonra Finlandiya Kilisesi, Finlandiya Milli kili­sesini meydana getirmiştir. Finlandiya'da Protestanığm resmi kabul tarihi 1593'tür. Martin Luther’in bulunduğu yerde öğre­nim gören Mikael Agricola, Luther’in fi­kirlerinin Finlandiya'ya girmesinde öncü­lük yapmıştır. O da Luther gibi İncil’in tercümesiyle meşgul olmuş ve 1548'de İn­cil'i Fince'ye çevirmiştir. Finlandiya'da ilk Lutherci Piskopos'da yine o olmuştur. XVI. Yüzyıldan itibaren Protestanlığın Lutherci kanadına kendini iyice kaptıran Finlandiya, başlangıçtaki taassubu za­manla kaybederek, daha modern bir Hı­ristiyan görünümünü benimsemiştir. Bu­gün hâlâ Finlandiya Kilisesi, civardaki Lutherci Hıristiyan bölgelerden daha can­lı bir Hıristiyan inancına sahip görünmek­tedir.

Finlandiya'daki protestanhk, belli başlı piskoposluk bölgelerine ayrılmıştır. Turgu başpiskoposu, diğer piskoposlukların da başı durumundadır. Finlandi­ya'da Lutherci piskoposluklar, beş yılda bir toplanan kilise meclisinin kararlarına, uymak zorundadır. Kilise meclisi, en yük­sek idari ve disiplin kararlarını alan bir organdır. Kilise meclisi din adamlarından ve ruhban sınıfı dışındaki kilise üyelerin­den oluşur. Ayrıca bir de piskoposlar meclisi vardır. Bu meclisde de her bölge­den gelen papaz ve halk temsilcileri bu­lunmaktadır. Bu meclis, yılda iki defa top­lanarak faaliyette bulunmaktadır. Bugün Helsinki üniversitesinde ve Turgu 'daki İsveç üniversitesinde ilahi­yat tahsili yaptıran bölümler vardır. Fin­landiya'da Din-Devlet ilişkileri düzenli­dir. 1869 yasasına göre, devletin, kiliseye mali destekte bulunması ve kilise mecli­since hazırlanan yasaların parlamento ve cumhurbaşkanınca onaylanması gerekir. Piskoposlar, her piskoposluk bölgesinin önerdiği adaylar arasından Cumhurbaş­kanınca atanmaktadır. Ülkede din hürri­yeti vardır. Vatandaşlar, istediği dini seçme ve ona girme hakkına sahiptir. An­cak, Finlilerin büyük bir çoğunluğu Fin­landiya protestan milli kilisesine bağlıdır.

 

Fionn (Finn, Fingall):

 

Feinne ya da Fianlar denilen taraftarlarıyla, Batı İskoçya ve İrlanda'nın mitolojik kahramanı. Onun som balığından doğaüstü bilgiler aldığına ve devlere, hatta tanrılara karşı savaştığına inanılır. Sonraki dö­nemlerde, bir savaşta öldürülen Fionn ve taraftarları için Aziz Patrick’in cehennemde aracılık yaptığına inanılır.

 

Firavun (Firavn):

 

Eski Mısır hükümda­rına verilen ad. Kur'an'da Hz. Musa ile onun döneminde Firavun olan hüküm­dar arasındaki mücadele uzun uzadıya anlatılır. Musa dönemindeki bu Firavun'un II. Ramses olabileceği ileri sürü­lür. Musa dönemindeki Firavun, Alla­h'a karşı ilahlık iddiasında bulunması, insanları köleleştirmesi, zalim ve des­potça yapısıyla dikkatleri çeker. Kur'an­'da betimlenen Firavun tipi, İslami ge­lenekte Allah'ın otoritesine karşı çıkan, zalim, zorba ve despot her kişi için ge­çerli olan bir prototip olarak değerlen­dirilir. Bu doğrultuda söylenen “her toplumun bir Firavunu vardır ...” sözü Hz. Muhammed'e atfedilir.

Fharaon kelimesi dilimize Fi­ravun olarak geçmiştir. Mısır hiyerogli­finde pharaon (per-aâ), “Büyük Ev” an­lamına gelmektedir. Aslında bu kelime “krallık sarayını ve orada ikamet eden­leri belirtmektedir”. Ancak birinci bin yıldan itibaren bu kelime doğrudan doğ­ruya “Kralı” ifade etmeye başlamıştır. İlk defa Firavun kelimesini Mısır kralı için kullananlar İbraniler olmuştur.[4]   Daha sonra bu kelime başkalarına geçmiştir.

Hem insan hem de Tanrı olan Firavun, ülkenin mutlak sahibi idi, onun resmi is­mini, beş isim oluşturuyordu. Bunlardan ikisi muntazaman bir kartuşun üzerine yazılmıştır. Uzatılmış ve bir tarafta dü­ğümlenmiş ipten küpe, güneşin çevrele­diğini sembolize etmektedir. Firavun için kainat, onun krallık alanıdır. Her zaman Firavun, Tanrılar şeklinde tasvir edilmiş­tir. Firavunlar, yapma bir sakal ve peştemaîine bağlanmış bir hayvan kuyru­ğu taşımışlardır. Yapılmış olan figürlerin­de o, büyük boyu ile tanınmaktadır. Böy­lece Firavun, etrafındakilerden çok yük­sektir. Çok sayıda taçları vardır. Ayağa kalkmış bir kobra ile mücehhezdir. Do­ğum ve Taç merasimleri, Tanrısal tabiatı­na işaret etmektedir. Yukarı çağda ona Güneş-Tanrısı Re'nİn oğlu denmiştir. Da­ha sonra, o doğrudan doğruya Tanrılar kralı, Amon-Re'nin nesli olarak kabul edilmiştir. Tahta oturmasını meşrulaştır­mak için kraliçe Hatshepsout (1504-1483), Deir el-Bahari'deki mabedinin duvarla­rından birinin üzerine, geleceğin kraliçesi olan Hatshepsout'un doğumuna neden olacak olan cinsel birleşmeyi tasvir ettir­miştir. Kral olarak Firavun, Horus ile be-denleşmiştir. Böylece birleşik krallığı, ba­bası Osiris’in ellerinden almıştır. Başa geçme sırasında Horus ve Seth, Yukarı ve aşağı Mısır, ona taç giydiriyordu.

Yine Firavun'un olağanüstü güçlerini ye­nilemek için Sed-Bayramı adı altında bir bayram yapılıyordu. Bu bayram, her otuz yılda bir yapılmaktaydı. Daha sonra bu ara azaltılmıştır. İnsanların Tanrısı ve kra­lı olan Firavun, yeryüzünde evrensel ahengin devamı ile görevlidir. Onu, Hakikat ve adalet Tanrısı Maat sembolize etmektedir.

Firavun öldüğü zaman, Maat tehdit altına girer, kainata kaos yerleşir; kainata istik­rarı verecek tek şey, yani Firavunun işba­şına geçmesidir. Güneşin doğmasını ve Nil’in yükselmesini sadece Firavun sağ­lamaktadır. Tanrıların yanında İnsanların yegane temsilcisi Firavundur. Bunun için o, mabedlerde, tanrısal ritüelleri tamamlamakta olduğu halde tasvir edilmiştir. Re'nin oğlu olduğu için, semavi firavun kabul edilmiş ve güneşten bir kayıkla geçmiştir. Mısır'da yapılan dev heykelle­re, dinî ritüellere bakılırsa Mısır halkı, Fi­ravunu, yeryüzünde yaşayan bir Tanrı olarak kabul etmektedir. Fakat eski Mısır edebiyatına ve tarihlerine bakılırsa, Mısır­lıların gözünde Firavun, hakkında hüküm veren bir insandan başka biri değildir. Netice olarak resmi ideoloji Firavun'a tan­rısal bir Tabiat ve tabiatüstü bir güç verir­ken; halk vicdanı onu, bütün güçlerle mü­cehhez bir devlet başkanı olarak düşün­müştür.

Kur'an-ı Kerim'e göre Firavun, azgın ve kendisini Allah kabul eden bir şahıtır. Ne­ticede Allanın gazabı ile helak olmuştur. Ölümü anında imana gelmiş ancak bu iman kabul edilmemiştir.

 

Firdevs:

 

Kur'an'da iki yerde zikredilen cennet bahçesi.[5] Yunanca Paradeios terimiyle iliş­kili olabileceği ileri sürülür.

 

Fitre:

 

İslamda Ramazanın sonunda, hali vakti yerinde olan her Müslüman tara­fından verilmesi vacip olan bir sadaka. Zekattan farklı bir şey olan Fitre, fakirler, yoksullar ve ihtiyaç sahiplerine verilir. Bakınız: Zekat.

 

Fjorgynn:

 

İskandinav dininde tanrı Thor'un annesi. Bakınız: Jörd.

 

Flamen (Flamin):

 

Latincede Flamen “rahip” ya da “kurban sunan” anlamla­rına gelir. Eski Roma'da Flamenler 15 rahipten oluşurdu; bunlardan üçü üst, on ikisi ise alt düzeyde idiler. Her Fla­men, özel bir tanrıya bağlı olmakla bir­likte diğerlerine de tapınabilirdi. 3 üst Flamen şunlardı: Jüpiter rahibi Flamen Dialis, Mars rahibi Flamen Martialis ve Quirinus rahibi Flamen Quirinalis. Bu rahipler kutsallıklarını kirlenmeden ko­rumak amacıyla birçok tabu ile çevri­liydiler; bu doğrultuda cesede veya te­miz olmayan diğer şeylere dokunmaz­lardı. Ayrıca Senato'da bir yere sahipti­ler. Üst Flamenler beyaz kep ve yün elbise giyerlerdi, mabetlere giderken yanlarında bıçak ve baston taşırlardı.

 

Flavian:

 

(Aziz Flavian, ö. 449)

446'dan itibaren İstanbul patriği oldu. 448 İs­tanbul Konsili'nde, Mesih’in şahsıyla ilgili  heretik öğretilerinden  dolayıEutyches'i kiliseden dışladı.

 

Flora- Floralıa:

 

Eski İtalya'da çiçekler ve çiçek açan bitkiler tanrıçası. Flora kültü ol­dukça eskiydi. Önceki devirlerde onun festivali değişik zamanlarda kutlanır­ken, MÖ 3. yy'dan itibaren 28 Nisan'da kutlanmaya başladı ve her yıl bu gün çeşitli oyunlar düzenlendi. Oyunlar arasında bazı ahlaksızca olanları da dik­kat çekiciydi.

Flora şerefine Roma'da kut­lanan bir bayramdır. Bir Tanrıça olan Flo­ra, tarlaların, bağların ve bahçelerin çiçek -lenmesini sağlamaktadır. Bunun için Flo­ra bayramı, ilkbaharda kutlanmaktadır. Çok eskilerde bu bayramda tavşan veya karaca avına gidiliyordu. Bu da vahşi hayvanlar parafından çiçeklere zarar ve­rilmesini önlemek için yapılıyordu. M.Ö. 240 yılında Flora'ya vakfedilen Mabed anısını kutlamak için oyunlar tertip ediliyordu. Bu şenlikler 28 Nisandan 3 Mayıs'a kadar, sekiz gün süreyle kutlanıyor­du. Bu vesile ile tiyatro oyunları, taklit ve sirk gösterileri yapılıyordu. Halk bu gös­teriler sonunda gösterici kadınlardan eteklerini kaldırarak striptiz yapmalarını istiyordu. Floralia bayramı bir bereket ve döllenme bayramı olarak da düşünülebi­lir.

 

Florence Konsili:

 

(1438-1445) Ferrara (1438-1439), Florence (1439-1443) ve Roma'da (1443-1445) toplanan Hıristi­yan konsili. Temel hedefi Ortodoks Ki­liseyle birliğin yollarını aramaktı. Tartı­şılan ana konular arasında Papanın üstünlüğü, Araf ve Evharistte mayasız ekmeğin kullanımı gibi meseleler da vardı.

 

Florilegia:

 

Hıristiyanlıkta, erken dönem­lere ait çeşitli yazarların yazılarından seçilerek derlenen kolleksiyonlara veri­len ad. Bunlar dogmatik, ahlaki ve asketik yaşamla ilgili metinler içermekte­dir.

 

Folkvangr:

 

İskandinav mitolojisinde gü­zellik tanrıçası Freyja'nın ilahi konağı. Bakınız: Freyja.

 

Fomorianlar (Fomhoire):

 

Keltler öncesi halkın kötü tabiatlı tanrıları. Bu tanrısal varlıklardan birisi Breş idi. Bres’in bir savaşta yakalandığına ve Erin hal­kına çiftçiliği öğretmesi karşılığında serbest bırakıldığına inanılır. Bu, onun verimlilik tanrısı olma Özelliğine bir de­lil olabilir. Fomorianların bir diğeri ise Balor'dur. Balor, bir anlamda kötü gö­zün ve bakışın kişilettirilmiş hali olabi­lir; zira hiç kimsenin Balor'un kötü ba­kışına dayanamayacağı söylenirdi.

 

Fontevrault Tarikatı:

 

1100'de Robert d'Arbrissel tarafından Fransa'da kuru­lan bir Hıristiyan tarikatı. Hem erkekhem de kadın keşişlere yönelik faali­yette bulunan bu tarikat, Fransız dev­riminde ortadan silindiyse de 1806'da yalnızca kadınlara yönelik faaliyet gös­teren bir yapıda yeniden örgütlendi.

 

Fontus:

 

Eski Roma su kaynaklan tanrısı;Janus ve Juturna'nın oğlu.

 

Fordicia:

 

Eski Romalılarca yeryüzü tanrı­çası Tellus için 15 Nisan'da kutlanan bir bayram. Bu bayramda buzağılı bir inek (forda) Tellus'a kurban edilirdi.

 

Forseti (Fosite):

 

Önemsiz bir İskandinav tanrısı; Balder ve Nanna’nın oğlu. Doğu Norveç'te onun adına bir koruluk olabilir, zira onun hatırası burada Forsetalundr ismiyle muhafaza edilmektedir.

 

Fortuna (Fors):

 

Eski İtalya'nın verimlilik tanrıçası. Bahçe sahipleri ve çocuk iste­yen kadınlarca tapılırdı. Onun Roma yakınında bulunan bir mabedi, yalnızca ilk evliliğini geçiren kadınlar tarafın­dan kullanılabilirdi. Fortuna, sonraları Yunan tanrıçası Tyche ile özdeşleştirildi ve onun iyi talih tanrıçası olma özelliğini aldı.

 

Fox:

 

(G. Fox, 1624-1691)

Kuveykırlar ya da Dostlar Cemiyeti adıyla tanınan Hıristiyan mezhebinin kurucusu. Uzun süren iç muhasebelerden sonra 1646'da kendi benliğini kazandı, kiliseye git­meyi bıraktı ve 1647'de vaazlarına baş­ladı. Tanrının insan ruhuna hitap etti­ğini ve tanrının içsel sesiyle gerçeğin kurulmakta olduğunu anlatan Fox, et­rafına birçok taraftar topladı; ancak sık sık hapishaneye atıldı. Bakınız: Kuveykır­lar.

 

Francis:

 

(Assisili Aziz Francis, 1181-1226)

Fransizkan tarikatının kurucusu. Zengin bir tüccarın oğlu olan Francis, 1202'de mahkum oldu. Serbest kaldık­tan sonra günlük yaşantıdan tatmin olmayarak Roma'ya hacca gitti. Bu yolculuğunda bir dilenciyle elbisesini değiştirdi ve bizzat dilenmeyi denedi. Memleketine döndükten sonra İncillerin birinde geçen “öğrencileri her şeyi terk edecektir” ifadesini kendisine şiar edindi ve etrafına bir grup taraftar top­ladı. Tarikatı için basit kurallar belir­ledi. 1212'de onun öğretileri, kadınlar için benzer bir tarikat kurmuş olan Aziz Clara tarafından da benimsendi. 1219'da vaaz etmek üzere Mısır ve Doğu Avrupa'ya gitti. Yokluğunda tari­katın başına başkaları geçti. Francis, 1221'de Tertiaries Tarikatı'nı kurdu

 

François De Sales (1567-1622):

 

Sales'de asıl bir aileden doğmuştur. Chambery'de Avukat olduktan sonra ra­hip olmuş, ikna edici ve beliğ konuşmala­rı ile dikkat çekmiş bir vaizdir. Birçok Protestanı, Katolikliğe çevirmiştir. Geneve piskoposu olan amcasının yardımcısı ol­muş, 1612'de Azize Jeanne de Chantal ile birlikte “visitation tarikatı” nı kur­muştur. 1665'de Papa IX. Pie tarafından aziz ve kilise doktoru ilân edilmiştir. François de Sales, büyük bir Fransız Azizi ve önemli bir yazar olarak kabul edilmiş­tir. Belli başlı eserleri şunlardır:

Entretiens spirituels

Lettres

Sermons

Traite de 1' Amour de Dieu

Eserlerin devamdır. İntrodution â la vie devote.

Özellikle bu eser, Katolik dindarlığın kla­siklerinden kabul edilmiştir.

 

Fransiskenler (Franciscanis)- Fransizkan Tarikatı (Friars Minör):

 

1209'da Assisili Aziz Francis tarafından kuruldu. 1221'de tekrar gözden geçirildi ve 1223'de son şeklini aldı. Yalnızca bi­reyler için değil, tarikat için de yoksul­luğu esas aldı. Sonraki dönemlerde ruh­sallar ve daha ılımlı olanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Ruhsallar, kurallar konu­sunda kutsal metin yorumunda ısrar edenlerdi. Bakınız: Gri Keşişler.

François d'Assise (1182-1226) tarafından 1208'de kurulan ve papalık tarafından 1215 ve 1223'de resmen kabul edilen Freres Mineurs tarikatının mensuplarıdır. Ombrie'li zengin bir tüccarın oğlu olan François, İncil’in fakirlik idealine göre ya­şamak için bütün servetini terketmiştir. Aziz François, başlangıçta mensuplarına sadece İncil'i yaşamalarını tavsiye etmiş­tir. Bu tarikat mensuplarına Freres Mineurs adı verilmiştir. Tarikatın çok sert kuralları vardır. Sâlikler, kendilerini, fa­kirlere ve hastalara hasretmişlerdir. Vaaz ve nasihattan çok, hayır işlerine ve örnek olmaya önem vermişlerdir. Çalışma ve ibadet bir salikin günlük hayatını dol­durmaktadır. Dilenmek de önemlidir, çünkü fakirlik ve tevazu François’in en büyük arzusudur. Onun hayat kuralı, ör­nek olmayı söze tercih etmektedir. Bunun için o, entelektüellere güvenmez. Bunun­la beraber üniversite camiasında tarikat çok hızlı yayılmıştır. Çünkü bu tarikatta herkes mesleğini icra etmeye devam ede­biliyordu. Tarikatın disiplini çok sertti. Fakat açık şekilde tesbit edilmiş değildi. Bunun içinde tarikatın gelişmesi gittikçe farklı kollar oluşturmuştur. Aziz François tarafından istenilen mutlak fakirlik, bağış yoluyla gelen mülkiyetin yönetiminde problem meydana getiriyordu. O halde tarikatın temel yasası yeniden gözden ge­çirilmek zorunda kaimdi. Sâliklere belli tarihte, genel meclislerde toplanma zo­runluluğu getirildi.

XIII., asırdan itibaren, tarikatın ilk kura­lında gevşeklik yapanlardan katı kuralcı­ların ayrıldıkları görüldü. Bunlar çok ça­buk şekilde Joachim de Fiore'un müntesibi oldular. İçlerinden bazıları İtalya'da “Fakir keşişler” adını almışlardır. Papalık gittikçe itizale doğru kayan bu mistik ha­reketten kaygı duymaya başlamıştır. Bu­nun için Papa XXII. jean, bu dilenci tarikatlerine karşı çok sert tedbirler almak ihtiyacım duymuştu. Çünkü o, “mutlak fakirlik” anlayışında anarşinin mayasının bulunduğunu düşünüyordu. XVI., asırda Leon, net bir şekilde tarikat kurallarına uyanlarla, manastır yanlılarını ayırmıştır. Manastır yanlıları, siyah elbise giyer, be­yaz bir ip kuşanır ve kap sonludurlar. Daha sonra, İspanya'da Jean de Guadalupe tarafından kurulan yeni bir kol meydana gelmiştir (1500). Bu tarikat mensupları Recollets'ler diye adlandırıl­mışlardır. Tarikatın entellektüel kolu ise Paris'te Cordeliers adını almıştır. İbn Rüştçülerle, Saint Thomasçilar arasındaki kavgada Fransiskenier çok büyük bir rol oynamışlardır.

Robert Grossetes ve talebesi Roger Bacon tarafından Oxford Fransiskenleri, tabiatın incelenmesine tecrübe metodunu getir­mişler ve bu, XIV. asırda Duns Scofun teorileriyle sonuçlanmıştır.

Fransiskenierin Dominiken'lere muhalefe­ti yüzyıllarca devam etmiştir. XVI., yüz­yılda, kırsal kesimlerde ve putperest ülke­lerde Capucins'ler diye anılan yeni tarikat meydana gelmiştir. Bunlar da Aziz François'nin katılığını devam ettirmeye yönelmişlerdir.

XIX., yüzyılın sonunda Fransiskenlerin farklı kollan “Freres Mineurs” ismi altın­da birleşmişlerdir. Fakat Fransisken tari­katı X. Pie tarafından yeniden teşkilatlan­dırılmıştır. O, üç ayrı temayülü ihtiva et­mektedir: Kuralcı Freres Mineursler-(Kahverengi bir elbise, kapşon ve sandal giyerler) Conventuelsler ve Capucinsler. Fransız ihtilalinde bütün fransiskenler, ülkeden kovulmuşlardır. Fakat tarikat XIX. yüzyılda yeniden kurulmuştur. Bütün dini tarikatlerde olduğu gibi, Fransiskenlerde kadınlar içinde ma­nastırlar vardır. Bunlar sırasıyla, Clarisses'ler, Collettines'ler, Capucines'ler daha sonrada Calais Fran­siskenleri ve Meryem Fransiskenleridir (Özellikle misyonerlik yapmaktadırlar). Çok önemli olan tarikatın üçte biri Ordre des Freres Penitents (tövbekar kardeşler tarikatı) diye isimlendirilmişlerdir. Bun­lar, laiklere de François’in sert kuralını tatbik etmektedirler. Bütün fransisken tarikatlerinin ve topluluklarının şefi, altı yıl için seçilen ve Roma'da oturan bir ge­neraldir.

 

Fravashi (Farohar):

 

Eski Iran geleneğindeki ölümsüz ruhlar ya da koruyucu me­lekler. Onları, her bir insan ruhunun aslî bir parçası olarak Ohrmazd'ın ya­rattığına inanılırdı. Yaratılış öncesi tüm insanlığın Fravaşi halinde mevcut ol­duğu, yaratıcının yer ve göğü onlarla sağlamlaştırdığı ve güneşle ayın parlaklıklarıyla bitkilerin yetişmesinin onlar vasıtasıyla sağlandığı düşünülürdü. Fravaşilerin insan yaşamı boyunca bir çeşit ruhsal eş olarak varlıklarını devam et­tirdikleri kabul edilir ve kötülüğe karşı verilen mücadelede son zaferin onların yardımıyla olacağına İnanılırdı. Bakınız: Dmuta.

Avesta'da, önceden beri var olan ruhu göstermek için bu kelime kul­lanılmıştır. Senenin sonunda, “ölülerin ruhları” yeryüzüne gelirler fakat görün­mezler. Hayatta olanları korumaları karşı­lığında onlardan yiyecek ve elbise isterler. Döllenme ile ilgili tüm konularda onlara başvurulabilir. Dünyanın başlangıcında yaratılış için yardım etmiştir. Yıldızlara, sulara ve bitkilere yollarını göstermiştir. Böylece, ölümsüz dünyada kalmak veya iyi bir savaş sürdürmek için dünyada bedenleşmek gibi bir seçimle karşı karşıya kalmıştır.

Fravashi terimi Gathalarda yoktur, keli­menin etimolojisi ise tartışmalıdır. Bazıla­rına göre, seçim anlamına gelen Fravarane kelimesiyle akrabalığı vardır. Diğer bazılarına göre bu kelime, şampi­yon anlamına gelen Farsça Gord köküne bağlıdır.

Eski Farsça, Fravarti gibi bir özel isme sa­hiptir. Bu da Darius'un hasımlarından bi­rini belirtmektedir. Bu kelimenin Farsça çoğulu, Farvardegan'dır. Bu da, Fravashilerin, dünyanın sonunda geldik­leri günü göstermektedir.

 

Frazer James George (1854-1941):

 

Ünlü İs­koç antropolog ve din tarihçisi. 12 cilt­lik meşhur eseri The Golden Bough'da dinin menşeinin büyü olduğunu sa­vundu ve büyünün ruh inancından önce olduğunu iddia etti.

İngi­liz Antropologu olan Frazer, Glasgow'da doğmuştur. Cambridge üniversitesinde öğretim üyeliği yapmıştır. Tylor'un ve Robertson Smith’in öğrencisidir.   Başlıca eseri, The Golden Bough, a study in magic and Religion (1890) dur. Bu eser, Fransızca'ya  “Le Rameau d'or” adı ile tercüme edilmiştir. Türkçeye'de iki cilt halinde “Altın Dal” ismi ile tercüme edilmiştir. Frazer’in diğer eserleri şunlar­dır: Totemism and Exogamy (1910), Folklore in the Old Testament, (1918). Frazer’in Altın Dal isimli eseri, önce dinî ve büyüsel pratikler ansiklopedisi olarak takdim edilmiştir. Frazer’in belli başlı teo­risi evrimcilikle belirginleşmiştir. Ona gö­re, insan, dış dünyayı önce büyü ile kont­rol altına almaya çalışmıştır. Daha sonra yetersizliğini anlamış ve “bilinmeyen güçler” ileri sürmüştür. Bunlara ibadet ve dua etmiştir. Ona göre ilk din, böylece doğmuştur. Daha sonraki dönemlerde ilim ortaya çıkmıştır. Frazer, Din ile bü­yüyü biribirinden net olarak ayırmakta­dır.

J. Frazer’in geliştirdiği temel fikir, Tote­mizm ve Tanrısal kralın kurbanı mesele­sidir. Buna göre, milletin mutluluğu, kra­lın hayatiyetine bağlıdır. Kralın ölümü ve dirilmesi, grubun devamlılığını sağlamak­tadır. Frazer’in en önemli katkısı, mitoloji­lerin yorumunda olmuştur. Frazer, mito­lojilerin, ilk sinirsel jestleri anlattığını gös­termiştir. Onlarla ilk insanın, tabiatın akışı içinde hareket etmek istediğini belirtmiş­tir. Ona göre mitoloji, büyüden dine geçiş­te doğmuştur. Frazer’in. Altın Dal isimli eseri dinî etnoloji alanında zengin bir kaynak olarak kabul edilmektedir.

 

Freud Sigmund (1856-1939):

 

Di­nin bir kuruntudan ibaret olduğunu ve dinsel inançların altında zevklerin yat­tığını savunan ünlü psikolog. Totem ve Tabu ve Musa ve Monoteizm başlıklı çalışmalarında dînle ilgili görüşlerini işleyen Freud, dinin temelinde “baba” dogmasına dayalı bir totemizmin bu­lunduğunu iddia eder. Ona göre nevro­zun temeli bastırılan cinsel duygularla ilişkilidir; ilkel insanlarda din duygusu­nun oluşumu da bastırılan cinsellik duygusuyla ilgili olmalıdır. Bu çerçe­vede o, din duygusunun oluşumunda Odipus ve Elektra komplekslerinin ye­rini tartışır. Bakınız: Odipus, Elektra.

Freud, orta Avrupa'da Yahudi bir ailede doğ­muştur. Tıp tahsili yaparak, nörolojiye yönelmiştir. Paris'te Charcot ile Nancy'de Bernheim ile karşılaşmaları ona nevrozla­rın psikolojik nedenlerini keşfetme imkanı vermiştir. 1895'de J. Breuer ile birlikte, “Etudes sur 1' hysterie”yi yayınlamıştır.

1899-1900 yılları arasında “L’interpretation des reves” isimli eseri yayınlamıştır. Özellikle bu eser, onun mesleğinin dönüm noktasını belirtir. Çünkü bu eserden sonra, nevrozların te­davisinde yeni bir metod hazırlanmıştır. Bu metod, psikanaliz metodudur. Buna göre, psişik hayatın bilinç dışı boyutu gün ışığına çıkıyordu. Bunun için tasavvurlar, şahsiyetin oluşmasında çocukluğun ilk yılları çok önemlidir

1905'de yayınladığı “Trois Essais sur la theorie de la sexualite” isimli eserinde, çocukluktaki seksualitenin oynadığı başlı­ca role, insan varlığının psişik gelişmelerindeki seksüel sapmaların anlamına işa­ret ediliyordu.

Artık sanat, edebiyat, folklor ve dinî gele­nekler, psikanaliz ışığında incelenmeye başlamıştı. Cemiyetin tarih öncesi köken­leri, 1913 yılında yayınladığı “Totem et Tabou” isimli eserinin konusunu teşkil ediyordu. Yine Freud, 1930'da “Malaise dans la civilisation” isimli eserinde cemi­yet hayatının psikolojik güçlüklerine de­ğiniyordu. Cemiyette görülen, çekişmeler, rekabetler, savaş, ızdırap ve ölüm gibi konuların üzerine Freud, yorulmadan eğilmiştir.

Freud'un ailevî kökenleri ve Hıris­tiyanlıkla muhtelif temasları onda dinî fonomen karşısında çift bir tutum mey­dana getirmiştir. Bu durum, kendisinin ateist olduğunu ilan etmeye mani olmaz­ken diğer taraftan dinin psikolojik köken­leri, onun pisişik anlamı, medeniyet ve kültür için avantaj ve tehlikeleri konu­sunda durmadan araştırma yapmaktan da onu alıkoymamıştır.

Freud'a göre, insan varlığının psişik ge­lişmesinin bir görünümü olarak telâkki edilen dinî inanç, bilinç dışı arzunun se­rüvenlerinden biridir. Ona göre dinî inanç, bir hayaldir, bir rüya ve sayıkla­madır. Din, korkunç realitenin kaçma vasıtasıdır. Muhayyel bir saltanatttır. Freud'a göre ferdi planda doğru olan bu durum, kollektif planda da doğrudur. Yi­ne Freud'e göre, insanlık, “Güçlü bir Baba'nın” himayesine muhtaçtır. Fakat yine de ona reaksiyon göstermekten uzak de­ğildir. Böylece “Güçlü Baba” ile bir ça­tışma söz konusudur. Çocuk babaya mu­halefet etmekte ve ona isyan etmektedir. Yine böylece suçluluk ve uyuşma noktala­rına girmektedir. İşte Freud'a göre, kur­ban merasimleri bu babaya köklü bağlılığı hatırlatmaktadır. Freud'a göre, Yahu­diliğin ve Hıristiyanlığın tarihi, bu tezi doğrulamaktadır. Netice olarak Freud di­ni, bir mitoloji ve hayal olarak görmekte­dir.

Freud'un dine bu yaklaşımı birçok yön­den tenkid edilmiştir. Özellikle Freud'u tenkid edenler arasında W.H. Rivers, F. Boas, L. Kroeber, Molinowski e W. Schmidt'i görmekteyiz, Frazer; Freud'un üzerinde titiz şekilde durduğu “Baba cinayeti” konusunu sa­dece dört kabilenin bildiğini, diğer İlkel kabilelerin bilmediğini ispat ederek; bu merasimin kurbanın menşei olamayaca­ğını belirtmiştir.

Zaten Freud'un din hakkındaki teorisi, genel bir şekilde ilim dünyasında kabul görmemiştir. Freud'un takipçileri psikanalistler ve heyecanlı bir kaç amatörden ibaret kalmıştır.

 

Frey (Freyr):

 

Edda'da tanımlanan İskan­dinav tanrılarından biri; Njörd'ün oğlu ve Freyja'nın kardeşi; Gerd’in eşi. Frey, yağmuru ve güneşin parlamasını yöne­ten bir verimlilik tanrısıydı. İnsanlar ondan bereketli mevsimler dilerlerdi. Efsaneye göre onun sihirli bir gemisi ve bir domuzu vardı. İzlanda, Norveç ve isveç'te popüler olan Frey’in baş tapı­nağı Uppsala'da idi. Uppsala'da o, “İsveçlilerin barış ve bolluk veren efendileri” olarak adlandırılırdı. İskandinavya'da birçok yöre onun ismini ta­şır.

 

Freyja (Freya):

 

Bir İskandinav tanrıçası; Njörd'ün kızı ve Frey’in kız kardeşi. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Freyja, sevgi ve aşk tanrıçasıydı. Güzel bir hanımefendi olduğu düşünülen Freyja'nın Folkvangr (halk sahası) diye adlandırılan bir semavi evde yaşadığına inanılırdı. Kardeşi Frey gibi o da bir ve­rimlilik uluhiyetiydi; domuzlar onun için kutsaldı. Ayrıca onun, kediler tarafından çekilen bir araba sürdüğü ve tüyden bir elbise giydiği düşünülürdü. Freyja, Od veya Odin’in karısıydı, fa­kat başka aşıkları da vardı.

 

Friar:

 

Fakirliği ve Hıristiyanlığın yayılma­sını temel ilke edinen Hıristiyan keşiş; Hıristiyan geleneğinde yer alan tarikat üyesi; ortaçağda kurulan Mendicant tarikatların herhangi birinin üyesi olan kişiye verilen lakap. Bakınız: Mendicant Keşişler.

 

Frigg:

 

Bir İskandinav tanrıçası; Odin’in eşi ve Balder’in annesi. O, bir aşk ve sevgi tanrıçasıydı ve çocuk verici güçtü. Bununla birlikte onun hafif meşrep ya­pısından da söz edilir. Efsaneye göre Frigg, herkese oğlu Balder'i incitmeme­lerini söyledi, ancak burçları unuttu. Bunu kötü Lokı'ye söylediğinde Loki, bir burç alarak Balder'e fırlattı ve onu öldürdü. Frigg, bunun üzerine oğlu için ağıt yaktı.

 

Fu-Hsing:

 

Çin dininde sembolü yarasa olan bir mutluluk tanrısı; tanrılaştırılmış bir kişi olduğu söylenir.

 

Fu-Yun-Se:

 

Çin kaynaklarına göre Göktürklerin tapınaklarına verilen ad.

 

Fuji'san (Fuji-Yama):

 

Japonya'daki Fuji Dağı, ülkenin en kutsal dağı ve her yıl binlerce kişinin ziyaret maksadıyla tır­mandığı popüler bir hac mekanıdır. Fuji-san’ın, güneş tanrıçası Amaterasu'nun oğlu prens Ninigi ile evli olan tan­rıça Kono-hana-sakuya-hime’nin me­kanı olduğuna inanılır. Japon kralları­nın ise Ninigi ve Kono-hana-sakuye-hime’nin neslinden geldiği kabul edilir.

 

Fulla:

 

İskandinav mitolojisinde Asynjur olarak bilinen tanrıçalardan birisi. Saç­larına altın bir toka taktığına inanılan Fulla, tanrıça Frigg’in hizmetçisiydi.

 

Fundamentalizm:

 

Hıristiyan geleneğinde çeşitli Protestan ekoller içerisinde ortaya çıkan bir akım; tekamülcü teori­lere ve 19. yy Kitabı Mukaddes tenkit­çiliğine karşı gelişen bir hareket. 19. yy'da fundamentalizmin beş ilkesi belir­lendi. Bunlar;

1- Kutsal metnin ifade olarak doğruluğunu,

2- İsa Mesih’in uluhiyetini, 

3- Mesih’in bakireden doğmasını,

4- Kefaret doktrinini ve

5- İsa'nın bedensel olarak mezardan çıka­rak yükseldiğini ve tekrar Mesih olarak geri döneceğini içermekteydi. 20. yy’in ilk yarısında ABD'deki hemen hemen bütün kiliseler fundamentalistler ve modernistler şeklinde ikiye ayrıldı.

 

Furiae (Furieler):

 

Eski Yunan'daki Erinnyelerin Roma'daki karşılığı. Bakınız: Erinnyeler.

 

Furina:

 

Eski Roma hırsızlar tanrıçası.

 

Furkan:

 

Arapça. “doğruyla yanlışı ayıran, tef­rik eden”.

1- Kur'an'ın bir diğer ismi. Kur'an'da Allah'ın çeşitli peygamber­lere vahyettiği ifade edilen İlahi mesaj (Enbiya 48). Kur'an'da furkan terimi ayrıca kurtuluş ve hidayet anlamlarına da kullanılır.

2- Kur'an'ın 25. suresi. Mekke döneminde nazil olan bu sure 77 ayetten ibarettir.

 

Fuso-Kyo:

 

Shishino Nakaba (ö. 1884) tarafından kurulan bir Japon şinto mezhebi. Fuji Dağı'na (Fuji-san) tapan birçok grubun bir birleşimi şeklindedir. Bir dağ mezhebi görüntüsünde olan bu mezhebin temel disiplini Fuji Dağı'na tırmanmak ve Kojiki'de bahsedilen üç tanrıya tapınmaktır.

 

Fussilet:

 

Kur'an'ın, Mekke'de nazil olan ve 54 ayetten oluşan bir suresi. Aynı zamanda Secde suresi olarak da adlan­dırılır.

 



[1] Maide: 5/47.

[2] Antiquites Juives, 13/171.

[3] Midraşh Sifra, Lv. 11, 45.

[4] Tekvin: XII/15.

[5] Kehf: 18/107, Müminun: 23/11.