Islam Tarihi - 07 F - Index Web
F
Faith And Order (İman Ve Düzen):
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi:
François De Sales (1567-1622):
Fransiskenler (Franciscanis)- Fransizkan Tarikatı (Friars Minör):
Frazer James George (1854-1941):
F
Fa:
Afrika'da Dahomey halkının kader tanrısı. Dahomey halkı Fa'yı her insanın kişisel kaderi olarak da görürler. Buna göre herkesin kendi Fa'sı vardır.
Fa Hsiang:
Wei Shih olarak da bilinen, Çin Budizminin “Saf Zihin” ekolü. MS 4. yy'da yaşayan Asanga ile Vasubandhu'nun öğretilerine dayalıdır. Onlar zihnin yegane gerçeklik olduğunu ve dış dünyanın, fikirlerimizin veya düşüncelerimizin ürünü olduğunu savundular. Çinde Hsüan-tsang tarafından geliştirilen bu ekol, felsefi düşünen bazı Budistler üzerinde etkili olurken rahipler ve sıradan halk üzerinde fazla etkili olamamıştır.
Fa Hsien:
MS 4. yy'da Hindistan'ı ziyaret eden bir Çinli Budist keşiş. Fa Hsien, ziyaret ettiği Hindistan'la ilgili bilgiler verdi; oradaki tapınakları ve manastırları anlattı. Halkın birçoğunun barışsever olduğundan ve genellikle bitkisel diyet uyguladığından bahsetti. Ayrıca o, Budizmin Hindistan'da yayıldığını, ancak Hindu teizminin güçlü ve yaygın olduğunu söyledi. Fa Hsien, Hindistan'daki Budist yazmalarını ve kutsal nesnelerini de toplayarak beraberinde Çin'e getirmiştir.
Fa Tsang:
(643-712) Çinli Budist keşiş;Garlanq Okulu'nun erken dönem öğretmenlerinden biri.
Fâcir:
Günahkarca yaşamayı alışkanlık haline getirmiş olan kişi.
Fafnir Ve Regin:
İskandinav mitolojisinde Hreidmar'ın oğulları. Efsaneye göre Fahnir ve Regin, hazineyi ele geçirmek için babaları Hreidmar'ı öldürürler. Sonra Fafnir, kendisini bir ejderhaya çevirir ve altını kardeşiyle paylaşmayı reddeder. Bunun üzerine Regin, İskandinav kahramanı Sigurd'dan yardım ister. Fafnir'i bir çukurda bıçaklayarak öldüren Sigurd'un üzerine ejderhanın (Fafnir’in) kanı sıçrar ve üzerinde kan değmeyen bir nokta hariç onu tamamen görünmez yapar. Ayrıca ejderhanın kanı onun diline değdiğinde Sigurd kuşların lisanını anlama özelliğini kazanır. Daha sonra Regin, Sigurd'un ölümünü planlar, ancak iki kuş Sigurd'a bunu haber verir. Bunun üzerine Sigurd, Regin’in kafasını keser ve hazineyi alarak gider.
Fahruddin Razî:
(1149-1209) Mefâtîhu'l-Gayb ve el-Muhassal yazarı ünlü müfessir ve kelamcı.
Fakahotu:
Okyanusya'da Polinezyalıların yeryüzü tanrıçası olan Papa'nın bir unvanı.
Faith And Order (İman Ve Düzen):
Hıristiyan geleneğinde ökümenik hareketin bir kolu. 1927 Lozan ve 1937 Edinburgh Konferansları bu akım tarafından tertiplendi. Sonradan bu hareket Dünya Kiliseler Konseyi'ne (World Council of Churches) katıldı.
Fakir:
Ruhsal ya da fiziksel olarak muhtaç olan kişi. “Tanrıya ihtiyaç duyan kişi” anlamında kullanılır. Ayrıca dilenen münzevîlere de fakir denilir. Hint geleceğinde ise terim, asketikler ve Yogistler için kullanılır.
Fal:
Özellikle kişinin kaderi, talihi ve geleceği hakkında bazı ipuçları bulabilmek amacıyla çeşitli metotlar kullanılmak suretiyle yapılan kehanet. Yıldız falı, kahve falı, el falı, kağıt falı ve benzeri birçok fal bakma metodu vardır; bütün bunlar günümüzde yaygın şekilde kullanılmaktadır. Daha eski dönemlerde bu fal bakma metotları arasında kuşların uçuş yönlerini yorumlamaya dayalı kuş falı ve adak ya da kurban olarak kesilen hayvanın ciğerini inceleyip yorumlamaya dayalı ciğer falı gibi fal metotları da yaygın şekilde kullanılırdı. Hemen hemen bütün dinsel geleneklerde farklı isimler ve farklı metotlar altında falcılığa rastlanır. Bakınız: Geomansi, İfa, Haruspex.
Falaşa:
Habeşistan'da Yahudi olan siyahi halka verilen ad. Onlara ayrıca Esrâ'el adı da verilir. Falaşaların Mısırlı veya Arap Yahudilerin soyundan geldikleri iddia edilir. Onlardan bazıları Habeşistan'a Hıristiyanlık öncesi dönemde gelmişlerdir. Falaşa mabetlerine Mescid adı verilir. Burada onlar kurban törenlerini ifa ederler. Ayrıca onların manastırları da vardır. Falaşalar sünnet olur ve Passover, Sukot ve diğer bayramları kutlarlar. Bunlardan bir kısmı İsrail hükümetinin girişimiyle yakın zamanlarda İsrail'e getirilmişlerdir. Ancak resmi kurumların ve beyaz Yahudilerin, İsrail'e daha ziyade Filistinlilere alternatif işçiler olmaları için getirilen bu siyahi Yahudilere karşı ırkçı yaklaşımları, onlar arasında çeşitli huzursuzlukların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Falda:
Hıristiyanlıkta yalnızca Papa tarafından giyilen beyaz bir elbise.
Fallus Kültü (Phallus Kültü):
Çeşitli toplumlarda verimliliğin, bereketin ve bolluğun sembolü olarak erkek cinsel organinin tazim edilmesi.
Fals:
Cahiliye dönemi Araplarınca tapınılan bir tanrı. Dağlık bölgede bulunan ve uzaktan bakıldığında insanı andıran bir kaya parçasıyla temsil edilirdi. Bu kayanın bulunduğu bölge kutsal sayılır ve buraya sığınanlar suçlu da olsalar bağışlanırdı.
Fama:
Eski Roma'da Jüpiter tarafından ilahi alemden çıkarıldığına inanılan ün ve söylenti tanrıçası. Eski Yunan'daki karşılığı ise Pheme'dir.
Famien:
Afrika'da Guinea'nın verimlilik tanrısı; sıhhatin hakimi; büyücüler ve şeytanlara karşı bir şampiyon. Ona inananlar “Famien’in kutsal çantası” adını verdikleri içinde iki bıçak bulunan çantayı yanlarında taşırlar ve bunun güçlü bir silah olduğuna, zira tanrısal gücü taşıdığına inanırlar.
Familistler (Aileciler):
H. Nicholas (1502-1580) tarafından kurulan Sevgi Ailesi (Family of Love) mezhebi mensupları. Panteistik hayırseverliğe ve antinomian eğilimlere yer veren bu mezhep, 17. yy sonlarında Kuveykırlar ve diğer akımlar içerisinde kayboldu.
Fan K'uei:
Çin dininde kasaplar tanrısı.
Fârâbî:
(MS 875-950) Aristo sonrası “ikinci Hoca” olarak da adlandırılan İslam filozofu. Türkistan'da doğan Fârâbî, Bağdat'ta Yunan felsefesi ve bilim çalıştı ve asketik bir hayat yaşadı. Felsefesini Aristocu “ilk Varlık” ya da “Yetkin” inancına dayandırdı. İlk Varlığı Allah ile özdeşleştirdi. Tanrıdan bütün varlıkların hiyerarşik bir düşenle çıktığını savundu. Ona göre “ideal devlet” başında bir peygambere sahip olan devlettir. Peygamber sonrası ise şia inancındaki imam gibi bir lider olmalıdır. Onun bu öğretileri halkın hoşuna gitmiştir.
Farîd:
(Şeyh Farîd, 1173-1265)
Hindistanlı mistik. Onun öğretileri yalnızca İslami çevrelerde değil diğer din çevrelerinde de olumlu karşılandı. Pencabi dilindeki 134 ilahîsi, Sinlerin kutsal kitabı Adi Granth'a alındı.
Farz:
İslamda yapılması zorunlu olan yükümlülükler. Farz olan hususlar İslamın temel kaynaklarından çıkarılan kesin bir hüküm ile sabittir. İslam fıkhında farzlar iki grupta toplanır. Bunlardan Farzı Ayn, şartları haiz olan her Müslümanın yapmakla yükümlü olduğu farzlardır. Örneğin namaz kılma, oruç tutma ya da Hacca gitme gibi hususlar bu kategoridedir. Farzı Kifaye ise bir grup Müslümanın yapmasıyla diğer Müslümanların da yapmış sayıldıkları farzlardır. Ölen bir Müslümanın cenaze namazının kılınması bu grupta sayılır.
Fâsık:
Kur'an'da müşrik ya da münafık anlamında kullanılan bir terim. “Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fâsık olanlardır”[1]
Father (Baba):
Hıristiyanlık geleneğinde aslında piskoposlara verilen rütbe. Sonraki dönemlerde ortaçağ İngiltere'sinde, günah itirafını kabul eden ve “ghostly fathers” (manevi babalar) denilen rahiplere bu unvan verildi. İngiltere'de, sekular rahip olsun ya da olmasın bütün Roma Katolik rahiplerine günümüzde Father unvanı verilir. Anglo-Katolikler arasında da bu terime rastlanır.
Fâtır:
Kur'an'ın, Mekke'de nazil olan ve 45 ayetten oluşan bir suresi. Melâike suresi olarak da bilinir.
Fatiha:
Kur'an'ın ilk suresi. “Açan” veya “açılış” anlamına gelir. Allah'a övgü, hamd ve dua içerikli 5 ayetten oluşan Fatiha, en az günde beş kez kılman namazların her rekatında okunur. Fatiha, “Kur'an'ın anası” olarak da adlandırılır; zira o, Kur'an'daki mesajın temelini içerir. Allah'a hamd ve dua içerikli olan bu sure, ölmüş olan kimselerin ardından münferit olarak ya da topluca olmak üzere sıkça okunur. Topluca okunması durumunda bir kişi yüksek sesle Elfatiha diye seslenir ve bunun üzerine orada bulunanlar sessizce Fatiha'yı okurlar.
Fâtima:
(Hz. Fatma, Fatimatü'z-Zehra, ö. 633)
Hz. Muhammed’in Hz. Hatice'den doğma kızı; Hz. Ali’nin hanımı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi.
Portekiz’in Santarem şehrinin Vila de Ourem de Fâtıma'nın göründüğü yere izafeten verilen bir isimdir. Fâtıma, Leira'nın 29 km. Güneydoğusundaki Cova de İria platosu üzerinde bulunmaktadır. Adını, XII. yüzyılda yaşayan Mağribli bir prensten aldığı kabul edilir. 1917 yılından sonra bu yer, katolik kilisesince Hz. Meryem'e adanmış önemli Hac yerlerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Yaygın olan inanca göre, 13 Mayıs 1917'de üç köylü çocuğu Lucia dos Santos, Francisco ve Jacinto Marto, elinde teşbih olan bir kadınla karşılaşmışlardır. Bu karşılaşma, Ekim ayma kadar her ayın 13'ünde tekrarlanmıştır. 13 Ekim'de Fâtıma'da toplanan büyük bir kalabalık, “Tesbihli kadının” üç çocuğa görünmesinden sonra “Mucizevi bir güneş” olayına şahit olmuşlardır. Katolik kilisesi başlangıçta bu olaya pek inanmamış, ancak 13 Ekim 1930'da Meryem Ana’nın, çocuklara göründüğünü kabul ettiğini Leiria piskoposu açıkça bildirmiştir. Aynı yıl, Vatikan bu kararı kabul ettiğini bildirmiş; Papa, burayı ziyaret eden hacıların günahının bağışlanacağını resmen ilân etmiştir. Bundan sonra Fatıma'ya hac seferleri başlamıştır. İlk Hac kafilesi 1927 yılında olmuşsa da, daha sonra bu seferler sıklaşmıştır. Fatıma'ya muhteşem bir Bazilika inşa edilmiş ve 1953'de ibadete açılmıştır. Bazilika yalnız bir ibadet yeri değil, etrafında hastahane ve şifa evleri de bulunan bir külliyedir. Buraya birçok hasta, şifa niyetiyle gelmektedir. Tesbihli kadının ilk görünüşünün 50. yıl dönümü olan 13 Mayıs 1967'de Fâtıma'da bir milyon insan toplanmış Papa VI. Paul burada bir ayin yönetmiştir. Vaktiyle küçük bir yerleşim birimi olan Fâtıma'nın nüfusu bugün on bine ulaşmıştır.
Fâtimîler:
Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye'de hüküm süren İslam hanedanı (909-1171)- Hz. Fâtitna'nın soyundan geldiklerini iddia ettikleri için bu adı aldılar, şia doktrininin savunucularıydılar. Mısır'da başşehir olarak Kahire'yi inşa ettiler ve Ezher'i kurdular. Bizans'la iyi ilişkiler geliştirdiler. Sonradan Salahaddin Eyyubi, Fâtimîlerin varlığına son verdi.
Fatiri:
Sâbiîlerde cenaze törenleri ve ruhun yükselişi gibi ayinlerin bir parçası olan dinsel yemeklerde özel olarak rahiplerce hazırlanan küçük peksimet. Tören esnasında fatirilerden bir kısmı yenirken, bir kısmı da diğer ayin yiyecekleriyle birlikte kült kulübesi avlusuna gömülür.
Fatua (Fatuus):
Eski Roma tanrıları Fauna ve Faunus'un lakapları. Bakınız: Fauna, Faunus.
Fauna (Bona Mater):
Eski Roma'nın hayvanlar, çiftçilik, verimlilik ve tabiat tanrıçası. Faura'nın Bona Dea olarak bilinen festivali yalnızca kadınlar tarafından kutlanırdı ve erkeklerin bu kutlamaya katılması kesinlikle yasaktı. Fauna, tanrı Faunus'un karısı veya dişi karşılığıdır.
Faunlar (Fauni):
Eski Roma'da genellikle boynuzlu ve kuyruklu olduğu düşünülen orman perileri veya ruhları. Ormanlarda işitildiğine inanılan gizemli seslerin bu ruhlarla ilişkili olduğu düşünülürdü.
Faunus:
Eski Roma'nın tahıllar, verimlilik ve sürüler tanrısı. Eski Yunan'daki Pan ile özdeşleştirilir.
Febronianizm:
Papalığın isteklerine karşı, 18. yy Almanya'sindaki Roma Katolik kilisesinde gelişen bir hareket. Bu hareket adını, J.N. von Hontheim’in müstear isim olarak kullandığı Justinus Febronius'tan alır.
Februum:
Eski Romalılarda dinsel temizlenme törenlerindeki kült objeleri için kullanılan bir terim. 15 şubattaki Lupercalia festivalinde iki genç, Februa adı verilen keçi postu şeritler giyerlerdi. Eski Roma'da şubat temizlenme ayıydı. Hıristiyan geleneğinde bulunan 2 şubat “Temizlenme Festivali” de bununla ilişkili olabilir.
Felak:
Kur'an'ın 113. suresi. Muavizeteyn olarak isimlendirilen iki sureden birisi olan bu sure Medine'de nazil olmuştur ve yalnızca 5 ayetten ibarettir.
Felek:
Halk arasında baht, kader ya da talih anlamlarına kullanılan bir terim. “Feleğin sillesi”, “zalim ya da kötü felek” gibi ifadelerde olduğu gibi genellikle olumsuz bir anlamda kullanılması dikkat çekicidir. Bakınız: Kader.
Felicitas:
Roma'da MÖ 2. yy'dan itibaren tapılan şans tanrıçası. Figürlerine sık sık paralarda yer verilen bu tanrıça Roma'da oldukça önemliydi.
Fenâ:
“Geçmek”, “yok olmak” anlamlarına gelen fena, tasavvufta kullanılan bir kavramdır. Erken dönem mutasavvıfların bazıları fena ile yalnızca Allah'ı görmek ve insani vasıflardan yok olmayı kastederler. Diğer taraftan bası mutasavvıflar ise fenânın, Budizmin Nirvana düşüncesinde olduğu gibi benlikten tamamen kurtulmak değil, Allah'ta kendini devam ettirmek olduğunu söylerler. Tasavvuf geleneğinde fena halinin fenâfi'l-ihvan (sufi kardeşliğinde fena olma) ve fena fi'ş-şeyh (mürşitte fena olma) gibi çeşitli mertebelerinden bahsedilir. En üst fena mertebesi ise fena fillah, yani Allah'ta fena olmadır.
Fener Patrikhanesi:
(Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi)
Dünya Ortodoks kiliselerinin merkezi. 1453'te Fatih’in İstanbul'u fethetmesi sonrasında Ortodoksların kendi patriklerini seçmeleri istendi. İstanbul'un fethi öncesi gündemde olan Katolîklerle birleşme temayülüne karşı çıkan Ortodokslar, kendi kiliselerinin bağımsızlığını korumak için bu fırsatı iyi değerlendirerek Yena-dios'u (Gennadios) patrik seçtiler. Fatih, seçilen yeni patriğe geniş yetkiler verdi. Fatih’in Yenadios'Ia dini sohbetler yaptığı, hatta bir ara görüşlerini bir rapor halinde yasmasını istediği söylenir. Patrikhane bir müddet çeşitli manastır ve kiliseleri merkez olarak kullandıktan sonra 1601'den itibaren Hagios Manastırı'nda yerleşti. Patrikhanenin Osmanlılar İle münasebetleri uzun süre iyi şekilde devam etti. Ancak 17. yy'ın ikinci yarısından itibaren bazı patriklerin Osmanlılar aleyhine faaliyetleri patrikhaneye karşı bazı yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Nitekim 1657'de patrik Parthenios, 1821'de ise patrik Grighorios idam edildiler. Sonraki yıllarda Balkanlarda etnik ayaklanmaların artması ve daha sonra Yunanistan'ın kurulmasıyla patrikhane Yunan taraftan bir konum içinde oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında, birçok Rum'u örgütleyip silahlandırarak Osmanlılara karşı ayaklanmaya sevketti. Anadolu'nun işgal altında olduğu yıllarda Bizans'ı yeniden ihya etmek amacıyla faaliyetlerde bulundu. Ancak İstiklal Savaşı'nın kazanılması üzerine başta patrik Doroteos olmak üzere birçok ileri gelen rahip Yunanistan'a kaçtı. Lozan Konferansında patrikhanenin Türkiye sınırları içerisinde kalması kabul edildi, ancak patrikhanenin siyasal faaliyetlerde bulunması yasaklandı. Bakınız: Türk Ortodoks Patrikhanesi, Ortodoks Kilisesi.
Fener Rum Okulu:
İstanbul'daki Rum cemaatinin destekleriyle kurulan İstanbul'daki en eski Rum okuludur. Okulda eğitim Türkçe ve Rumca yapılmaktadır. Bu okulun tarihi İstanbul'un fethinden önceye dayanmaktadır. Fetihten önce, Rum Ortodoks patrikliğinin kontrolü altında öğretim yapılmaktaydı. İstanbul'un fethinden sonra, Rum okulu faaliyetlerine devam etmiştir. 1454 yılında Matheos Kamaryotis tarafından okul yeniden düzenlenmiş ve Fener Rum mektebi adını almıştır. Fener Rum Mektebi, zengin Rumların maddi desteği ile ayakta kalmış ve İstanbul'da çok kaliteli öğretim vermiştir. Bu mektebe Rumlar, Mekteb-i Kebir ismini vermişlerdir. Fener Rum okulu, doğrudan patrikhaneye bağlı olarak faaliyet göstermiştir.
Fener Rum okulu bugünkü bulunduğu yere 1883'de taşınmıştır. Önceleri okulun ders programında Türkçe, tarih, ilahiyat ve kilise tarihi, Yunan edebiyatı, felsefe hitabet riyazi ilimler, Lâtince ve Fransızca dersleri vardı. Daha sonra, kimya, fizik, iktisad, ticaret ve muhasebe dersleri de konmuştur. 1888'de Fener Rum okulunda, ilk öğretmen okulu bölümü açılmıştır. Bu bölüm, 1919 yılına kadar devam etmiştir. Fener Rum okulunun yönetimi, patrikhane tarafından seçilen beş kişilik bir metropolit heyeti tarafından yürütülmüştür. Yönetim bu şekilde 1856 yılma kadar devam etmiştir. 1856 Islahat Fermanından sonra okul yönetimi, bir metropolitin başkanlığında, Rum ileri gelenlerinden seçilen beş kişilik bir heyet tarafından yönetilmiştir.
1923 yılında Lozan Antlaşması sonrası, Fener Rum okulu patrikhanenin denetiminden çıkarak, Rum cemaati tarafından yönetilmeye başlamıştır. Okul bütçesi, devlet yardımı, cemaat yardımı ve okulun gayrı menkul gelirlerinden oluşuyordu. Fakat en büyük maddi destek, öğrenci paralarından geliyordu. 1924'de çıkan Tevhid-i Tedrisat kanunu ile birlikte Fener Rum okulu, yeniden düzenlenmiş olup, Fener Rum Erkek lisesi adını almıştır. 1949-50 ders yılında buna bir de fen kolu ilave edilmiştir. 1969-70 ders yılından itibaren ilkokul bölümüne öğrenci gelmediği için kapanmıştır. Fener Rum Erkek lisesi olarak faaliyet göstermeye devam etmiştir. Lisede Türkçe ve Türk Kültürü derslerinin dışındaki dersler Rumca okutulmaktadır. Yabancı dil olarak Fransızca, Almanca ve Latince dersleri okutulmaktadır. Fener Rum erkek lisesini bitirenler, Türeye üniversitelerine gidebilmektedirler. İstanbul’daki Rumların en önemli okullarından sayılan Fener Rum okulu yüzyıllardır Rumlara hizmet eden İnsanlar yetiştirmiştir. Osmanlı döneminde önemli tercümanlar buradan yetişmiştir.
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi:
XI. yüzyıla kadar Hıristiyanlık bir bütünlük içinde Vatikan merkezli bir yönetimle devam ederken, 1054 tarihinde, Roma kilisesi ile İstanbul kilisesi arasında “Kutsal-Ruhun çıktığı yer” konusundaki ihtilafta, Roma kilisesi, Kutsal Ruhun hem Baba'dan, hem de oğuldan çıktığını iddia ederken; Kutsal Ruh'un sadece Baba'dan çıktığını iddia eden İstanbul kilisesini kızdırmış ve iki kilise, birbirlerini Aforoz eden bir bülteni Ayasofya kilisesinin mihrabına koymuşlardır. Bu aforoz hareketinden sonra Roma kilisesi, Lâtin Katolik kilisesi, İstanbul kilisesi de Rum Ortodoks kilisesi unvanını almıştır. Böylece, iki kilise biribirinden tamamen ayrılarak iki rakip kilise haline gelmişlerdir. İstanbul kilisesinin en yüksek derecede olan başpiskoposluğu, Rum Ortodoks kilisesi olarak isimlendirilmiştir. Bu kilise, doğru inancı benimseyen anlamında Ortodoks ismini Roma kilisesi evrensel anlamına gelen Katolik ismini almıştır. Ancak her iki kilise de hem doğru inanç, hem de evrenel kilise olma iddialarını sürdürmüştür. Rum Ortodoks kilisesi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul'u fethine kadar geçen 1054-1453 yılları arasındaki döneminde gerçek Bizans kilisesi oîma rolünü üstlenmiştir. Zaten bu döneme Ortodoks kilisesi tarihinde “Gerçek Bizans Dönemi” denmiştir. Bizans'ta Hıristiyanlığı ilk yayan kimsenin havarilerden Aziz Andreas olduğuna inanılmıştır. Bunun için Bizans kilisesi, kendini Havari kilisesi olarak görmektedir. Bizans'ta Hıristiyanlık, miladi asrın başından itibaren gizli şekilde yayılmıştır. Milâdi 38-54 yılları arasında Aziz Andreasın talebesi olan Stakhys Bizarısın ilk piskoposu kabul edilmiştir.
Roma İmparatorluğu'nun başkentini Roma'dan Bizans'a taşıyan I. Con-tantinus, Bizans'a Konstantinopolis (yeni Roma) adını vermiştir. Böylece Bizans kilisesi, başpiskoposluk derecesine gelmiş oluyordu. I. İstanbul konsili olarak tarihe geçen 381 konsilinde, İstanbul piskoposluğunun Roma piskoposluğu seviyesinde olduğu karara bağlanmıştır. Bu karar 451 Kadıköy konsilinde de onaylanarak İstanbul piskoposluğuna, Balkanlardaki ve Anadolu'daki kiliseler bağlanmıştır. VI. Yüzyıldan itibaren de İstanbul piskoposluğu “Konstantinopolis ya da Yeni Roma Başpiskoposu ve Ökümenik patrik” unvanını almıştır. Ancak özellikle patriğin ökümenik özelliğine Papa I. Gregorius karşı çıkarak benimsememiştir.
Doğu Avrupa'ya Hıristiyanlığın yayılmasında İstanbul piskoposluğunun büyük rolü olmuştur. Ancak XI. Yüzyılda Roma kilisesi ile arasında çıkan ayrılıktan sonra, İstanbul kilisesi etkisinde olan Bulgaristan, Sırbistan, Romanya, Rusya kiliseleri Katolik Hıristiyanlığın önünde birer engel olarak görülmeye başlanmıştır. Çünkü bu bölgelerde Roma Katolik (Evrensel) kilisesi, Polonya hariç hiçbir destek bulamıyordu. Bunun için Roma, İstanbul kilisesini, kendi mensuplarını bünyesine aldığı için itham ediyordu. Meselâ, 867 yılında patrik Photius, Papa I. Nicolaus'u, Bulgaristan kilisesi üzerindeki yetkiyi zorla ele geçirdiği için kınıyordu. Bugün hâlâ Roma ile İstanbul arasında Unıates problemi varlığını korumaktadır. Uniates, Roma kilisesine bağlı olan şark mezheplerine ve onların geleneksel kiliselerine verilmiş bir ünvandır. Doğu ve Batı kiliseleri ve imparatorlukları arasında zaman zaman müslüman fetihlerine karşı birleşme eğilimleri görülse de, bu birleşme bir türlü sağlanamamıştır. Bu birleşmeyi özellikle İstanbul patrikleri samimi olarak istememişlerdir. 1204 yılındaki IV. Haçlı seferi sırasında Latinler İstanbul'u işgal etmişler ve patriğin makamında bir sürü hakaret yapmışlardır. Birçok Ortodoksu da öldürmüşlerdir. İşgal sırasında patriklik makamı İzniğe taşınmıştır. Ancak 1261 yılında VIII. Mikhail Palailogos, İstanbul'u Lâtinlerden geri alarak patriklik makamını yeniden İstanbul'a taşımıştır. Tarih boyunca Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki gerginlik devam etmiş, bu da Osmanlı işgalini kolaylaştırmıştır. Osmanlı devletinin, Bizans'ı ciddi şekilde sıkıştırdığı sırada bile patrik makamında olan II. Athanasios, iki kilisenin birleştirilmesine karşı çıkıyordu. Bunun için de istifa etmişti.
1453'de Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethedince, patriklik makamının boş olduğunu öğrenmiş, hemen bir Ortodoks Patriğin seçilmesini, Ortodoks cemaatına bildirmiştir. Fatih’in emri üzerine ruhani meclis 1454'de toplanmış, Georgios Kortesios Skholariosk'u, II. Gennadios, adıyla İstanbul patriği seçmiştir. Fatih, İstanbul patrikliğinin yetki alanlarını Bizans imparatorluğu dönemindeki sınırlara kadar genişletmiştir. İstanbui patriğini, Osmanlı Devleti sınırları içindeki bütün Ortodoksların temsilcisi olarak kabul etmiştir. Böylece, Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbui patriğinin geleceği teminat altına alınmış ve protokolde vezirlerle eşit tutulmuştur. Fatih’in yayınladığı bir beratla, patriklik vergi vermeyecek, yeniçeri askerlerince korunacaktı. Patriklik makamı olarak muhtelif yerler kullanılmıştır: 1453-56 yılları arasında Fatih'teki Havariyyun kilisesi, 1456-1587 yılları arasında Çarşamba'daki Theotokos Pammakaristos manastır kilisesi, patrikliğe mekan olmuştur. 1587-1597 yılları arasında ise, muhtelif yerlerde patriklik makamı kurulmuştur. 1597 yılında Ayvansaray'daki Hagios Demetrios Kanabes kilisesine taşınmıştır. Patrikhane XVII. Yüzyılda bugün bulunduğu yerdeki Aya Yorgi kilisesine yerleşmiştir. Fener Rum Ortodoks patrikhanesi, tarih boyunca Osmanlı Devleti ile daima iyi ilişkiler içinde olmuştur. Osmanlı, Din ve vicdan hürriyetine saygılı olarak, patrikhaneye gerekli desteği vermiştir. Fakat zamanla patriklerin yürüttükleri siyasete görede durum değişmiştir. Bazan patrikhane, Osmanlı Devleti'nin menfaatlarına zarar verici politikaların da içine girmiştir. Bütün bu durumlar, patrikhanenin, Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini etkilemiştir. Özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında gelişmeye başlayan Balkanlardaki milliyetçi hareketlere, patrikhane destek vermiştir. Bu milliyetçiliği, Rum milliyetçiliği olarak benimseyerek, diğer etnik kökenli Ortodokslara ilgi göstermemiştir. Balkanlar'da Rum milliyetçiliğini destekleyerek, diğer gruplara baskıya kalkan patrikhane, ciddi hatalar yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine 1865'de Romanya, 1870'de Bulgaristan, 1879'da Sırbistan kiliseleri bağımsız kiliseler haline gelmiştir. I. Dünya savaşı sonrası zayıflayan Türkiye'ye karşı, düşmanlarla işbirliği içine girmiştir.1924'de Lozan Antlaşmasıyla Patrikhane dini bir kurum haline gelmiştir.
Fener Rum Ortodoks patriği olabilmek için Türk vatandaşı olma şartı vardır. Yine Patrik, Türk vatandaşlarından oluşan Rum Ortodokslarınm teşkil ettiği Sen Sinod (Kutsal Meclis) tarafından seçilmektedir. İstanbul başpiskoposluk bölgesi olarak kabul edilmektedir. Bu bölge, Kadıköy, Terkos, Büyükada, İmroz ve Bozcaada olmak üzere dört metropolitliğe ayrılmıştır. Ayrıca patrikhaneye bağlı olarak Athos adasındaki Manastır topuluğu, Patmos'daki aziz Yuhanna Manastırı, Yunanistan'daki piskoposluklar, on iki adadaki piskoposluklar gösterilebilir. Ayrıca, patrikhaneye bağlı, Avrupa'da ve Amerika'da Ortodoks merkezleri vardır. Cumhuriyet döneminin en aktif patriklerinden birisi I. Athenagoras ile bugünkü patrik Barthelemeos'dur. Özellikle I. Athenagoras, kiliseler arasındaki diyalog çağrısı ve Ortodoks kiliselerini konsillerle birleştirme hazırlığı girişimi ile dikkat çekmiştir. Hıristiyan birliği için, İstanbul patrikliği, 1948'de kurulan kiliseler birliği konseyine Anglikan ve Luthercilerle birlikte katılmıştır. İstanbul Ortodoks patrikliği, ortodoksların dağılması karşısında endişe duyarak I. Athenagoras “Ortodoks Konsil” hazırlığına girmiştir. Bunun için Amerika'da, Ortodoks piskoposlardan oluşan bir konferans düzenlemiştir. Ancak bu konferansta da Rum milliyetçiliği ağır basmış ve böylece patriklik Arap Ortodoksları gücendirmiştir. Bu kırgınlığa Rusya'dan göç eden Slav Ortodokslar da katılmıştır. Bugün Fener Rum Ortodoks Patriği Barthelemos, ökümenik patrik sıfatını zaman zaman kullanmaktadır. Ancak Fener patriği hiçbir zaman ökümenik bir patrik değildir. Bu, Bizans dönemine ait bir sıfattır. Bugün İstanbul Ortodoks Patriğinin, Moskova Gürcistan, İskenderiyye ve daha birçok Ortodoks Patrikliği üzerinde hiçbir yaptırım ve manevi gücü yoktur. Zaten, Ortodoks Patriklikleri, tabiatı gereği bağımsızdırlar. Ortodokslukta, Katoliklikteki merkeziyetçi yapı yoktur. Bunun için ökümenik patrik sıfatı, bir Bizans dönemi hatırası olarak kalmıştır.
Feng-Po-Po:
Çin dininde bulutlarla seyahat ettiğine inanılan rüzgarlar tanrıçası.
Feng Shui:
Çince “rüzgar-su” anlamına gelen bu terim, bina yapımı ve mezarlar için şans taşıyan uygun yerleri seçme sanatı için kullanılır. Feng Shui, insanın kainat ve doğal güçlerle, dolayısıyla rüzgar ve suyla uyum içinde olması gerektiği düşüncesine dayalıdır. Bu sanatın MO 4. yy'da bir Taoist bilge olan Kuo P'o tarafından kurulduğu söylenir. Ancak bu sanat daha öncelere ait olan bazı unsurları, Yîn-Yang prensibiyle ve sağlıkla ilgili eski düşünceleri de kapsar. Bakınız: Geomansi.
Fenikelilerin Dini:
Fenikelilerin, Kenanlıların ve Kartajalıların dini, Sami kavimlerin dinine bağlı görünmektedir. Bu dini şekiller, M.Ö. III. bin yılında da tam bir hayatiyet kazanmıştır. Rasshamra (Ugarit) kazılarında çok sayıda ve çeşitli konularda tabletler bulunmuştur. Bu tabletler, Fenike mitolojisi ile ikibin yılı Fenikesinin sosyo-politik teşkilatı hakkında bilgi vermektedir. Yine İtalyanların Sülyada Malta'da ve Sardunya'da yaptıkları yeni kazı buluntuları bu alandaki bilgilerimizi zenginleştirmiştir. Fenikeli denizciler ve tacirler, Tanrılarını Mısır'a kadar götürmüşlerdir.
Tanrı Ve Tanrılar:
Diğer doğu dinlerinde olduğu gibi, Tanrıya yaklaşım, metafizik olarak değil, müşahhas hayattaki beşeri tecrübe ile olmuştur. İnsan, hayatının gelişimi esnasında, kendinden daha zeki güçlerle karşılaşmış veya daha büyük güçler kullanmıştır. Onların müşterek ismi, El veya İlu'dur. Bunlar, muhtemelen gücü ve gürbüzlüğü simgelemektedir. Bu güçler, kozmik veya fizik, politik veya psikolojik, sosyolojik veya psikolojik düzeyde olabilmektedir (Hastalık veya şifa tanrıları gibi). Bu Tanrılar, savaşıyorlar veya birleşiyorlar. Kainattaki bu güçler arasındaki bağlantıyı sadece Fenike dini yansıtmamaktadır. Fakat bu karşılaşma bölgesinde Fenike Tanrı panteonunda kuzey Anadoludan, Batı Mezopotamya'dan, çöl bölgelerinden veya Batı denizcileri ve tüccarlardan gelen farklı dini tecrübelerin etkileri görülmektedir. El, yüce bir Tanrıyı ifade etmektedir. Aynı zamanda yaşlı ve uzakta olan bir Tanrı olarak düşünülür. Bunun için Kartaja'da pratik olarak kaybolmuştur. O, herşeyden önce Tanrı-baba'dir. Tanrılar babasıdır ve insanların atasıdır. Verimlilik Tanrısıdır. Bunun için ırmakları o akıtmaktadır. Fakat onu zaman zaman canlandırmak gerekmektedir. İki bin yılının Tanrılar listesinde Tanrı El imajı, ikiye veya üçe bölünebilmektedir. Meselâ, EL Saphon (kuzey veya bir mabed) denildiği gibi, sadece Elde denilmektedir (Bu durumda Mezopotamya'da olduğu gibi şahıs Tanrı durumundadır). El, kendisine inananı korumakta ve ona rüyasında görünerek rehber olmaktadır.
Ras Shamra'da bulunan listede El'den sonra, Tanrı, Dâgân gelmektedir. Bu durumda El, ava bir toplumun yardımcısı olarak kalmaktadır. Dâgân ise, yerleşik toplumların zahire tanrısıdır. Bu Batı Semitlerin eski Tannsı'dır. Ancak bu Tanrının rolü Fenikede oldukça silinmiştir. Dikkat çeken diğer bir Tanrı Baal'dir. Baal, Rab, sahip demektir. Baal, birçok istikamette Rab'dır. Yine Ras Shamra listesinde yedi Baal vardır. Baal, kutsal mekanın sahibidir. Tarlalara verimlilik için Baaller, konmuştur. Kenanlılar'da birçok isim, Baal’ın yardımına sığınmıştır. Meselâ, Baal Peor, Baal Meon. Tyr'de Melqart ismi altında Baal, sitenin kralıdır. Birinci bin yılında o, Baal Shamin göklerin Baal'ı olacaktır. İkinci bin yılda, Tanrı Haddad ile özdeşleşmiş “bulutların süvarisi” olmuştur. Yani, yer sarsıntısı, gök gürültüsü ve bulutlar içinde bereketlendirici yağmur getiren fırtına Tanrısı olmuştur. Denizden yağmur getirmiş, fakat deniz Tanrısı Yam ile rekabet içine girmiştir. Zirai verimlilik Tanrısı kim olursa olsun, Baal, zahire Tanrısı olmamış ve Möt ile çekişme içine girmiştir. Çünkü Mot hem zahire hem de ölüm Tanrısıdır. Yazın kavurucu sıcakları olduğu zaman Möt, Baal'a galip gemekte; fakat son baharda Baal galip gelmekte ve mutlu olmaktadır. Baal efsanesine, Yunanlılardaki Adonis kültü uygun düşmektedir.
Diğer korkunç Tanrı, Tanrı Resheftir. Hastalık ve ölüm Tanrısı'dır. Onunla birlikte, ikinci derece birçok Tanrı yer almaktadır. Bunlar, ziraatı, san'atı, medeniyeti ve hükümeti gözetmektedirler. Bunlardan sonra, melek olarak gönderilenlere bağımlı Tanrılar yer almaktadır. Yine Fenikede, Tanrıçalar da büyük rol oynamaktadırlar. El, Asherat, denize ortaktır ve Tyr'de bir mabedi vardır. Athar, onun oğlu olarak telâkki edilir. Astarte şekli altındaki Tanrıça’nın rolü, özellikle birinci bin yılda oldukça büyüyecektir. Göğün kraliçesi olarak bu figür, Anat ile karışacakta. Bu Tanrıça, olağanüstü faal ve kan akıtıcıdır. Ras Shamra'da Baal’in kızkardeşi, yazın Möt'un darbesinin intikamını almıştır. Fakat o, güneş Tanrıçası Shapash olmaksızın yapamaz. Fenikelilerde ibadete gelince, orada, Hanedanlığın korunmasında yine de Shapash (güneş Tanrıçası)’ın rolü büyüktür. Tanrılaşma olmadan kral kutsal ve lutufkâr El’in oğludur. Onun hastalığı, yaşlılığı ve ölümü, birtakım problemler ortaya koymaktadır.
Hakim kral El’in hikmetine iştirak etmektedir. El’in görüşü, mutlu bir ebedî hayat sağlayacaktır. Kral, bu durumda hanedanlığın kurucu mührünü hâlâ kullanmaktadır: Yagarum. Bunun önüne Antik Rephaim, geçmiştir. Romalılar Rephaim'leri Mânes olarak tercüme etmişlerdir. Fakat ölüler dünyası, köklü şekilde yaşayanlar dünyasından ayrılmış değildir. Baba, bir çocuk sahibi olduğu için kutlanmaktadır. Çünkü çocuk, babasının yararına kült fonksiyonunu devam ettirmektedir.
Burada büyük liturjik merasimlere kral başkanlık etmektedir. Böylece, Tanrısal statülerin transferi söz konusu olduğu zaman “kralın kurban olması” âdeti vardır. Bu muhtemelen Babildeki Akitu veya Mısır'daki Edfou Horus merasimleri gibidir. “Kral yıkanmakta ve temiz hale gelmektedir”. Bu merasim çoğu zaman, dolunayın arefcsiııde güneşin batışı esnasında yapılmaktadır.
Tanrıların ikamet yerleri vardır. Bu bazen basit bir taştır. Beyt-El, zamanla betyle haline gelecektir. Fakat bir sitenin içinde veya yakınındaki mabed, gerçek saraydır. Orada Tanrı (El gibi kral, kraldır) masasına insanları ve Tanrıları kabul etmektedir. Fenike dinininin temel kurbanı şölen yemeğidir. Orada sarhoş olununcaya kadar yenir ve içilir. Kurbanın temeli, ne kandır ne de hayvan boğazlamadır. Çünkü aynı kelime, tüketilecek hayvanları ve bitkileri de ilgilendirmektedir. Bu tüketim, bereket Tanrılarının verdikleri hayata iştiraki ifade etmektedir. Bu kurban, barış getirmektedir. Barış Slm'dir. İbranice ise Shalâm'dur. Bazı kurbanlar için, bir duvarın üzerine çıkarmak veya bir duman çıkarmak gerekir. İşte buna İbraniler'deki Holocauste (Kurban yakma) uygun düşmektedir. Bu, Kartaca ve Fenike'nin ateşimsi kurbanlarıyla bağlantı göstermektedir. Burada “kokulu takdimeler” söz konusu olabilir. Fakat Ras Shamra, daha önce bu merasimi tanımıştır. Daha sonra Tyr, Moab, Kartaca ve Kudüs'te yeni doğanların, dramatik politik durumları da “Ateşten geçmeyi” zorunlu bir merasim olarak gerekli görmüştür. Normal olarak bu merasim, hasat, çift zamanı ve yıllık kurbanlarla mevsimlik bir görünüm arzetmektedir.
Bu merasim için kral hazır oluyor veya onun yerini “Tanrının insanları” olan rahipler alıyordu. Onlar, farklı kategorilere ayrılıyorlardı. Muhtemelen rahipler şefleri ile birlikte, Tanrılar veya kahinler haline gelmektedirler. Onların yanında, zaruri olarak kutsal fahişe olmayan fakat ayin yöneten kutsallar vardır. Nihayet karaciğer falcılığı ile uzman olanlar ve shâa yer almaktadır. Bu, kralın taşıdığı kutsal bir unvandır.
Fenike dinî hayatında Mabedin (betyle) hemen yanında dikme taş (Bu erkek verimliliğinin sembolüdür) ve Kutsal ağaç bulunmaktadır (Bu da dişi verimliliğinin sembolüdür). Fakat çok sık olan Tanrı heykeli, Tanrının varlığının sembolüdür. Çıplak Tanrıça heykellerinin yanında Baal için hatta El için erkek figürleri bulunmaktadır. Semit Tanrıları genelde stilize edilmiş bir dağlık bölgede görünmekte, takdimeleri, şarap ve sütü orada kabul etmektedir. Yemek sahneleri çok sık görülmektedir. Bazıları, cenaze merasimlerini göstermektedir.
Diğer yandan muskaların yanında belirli işaret ve amblemlerle belirtilmiş eşyalar görülmektedir. Bunlar sivri üçgen şeklindedir. Fenike dinî hayatında, çocuk kurbanı ve kutsal fahişelik büyük dini sofuluk hareketleri olarak görünmektedir.
Fenrir (Fenris):
İskandinav mitolojisinde bütün kurtların en vahşisi; kötü Loki ve dişi dev Angrboda’nın oğlu ve Yeryüzü Yılanı'nın ve ölüm tanrıçası Hel’in erkek kardeşi. Efsaneye göre tanrılar, küçükken eve getirdikleri Fenrir'i büyüdüğünde zincire vurmaya karar verdiler. Fakat Fenrir bütün zincirleri kırmaya başladı. Nihayet o, tanrılardan birinin elini ağzında tutma karşılığı bağlı olmayı teklif etti. Bu teklif karşısında savaş tanrısı Tyr elini Fenrîr’in ağzına verdiğinde, Fenrir onun elini ısırarak kopardı.
Fensalir:
İskandinav mitolojisinde “deniz koridorları; büyük tanrıça Frigg’in mekanı.
Feralia:
Eski Roma dininde Parantalia'nın, yanı ölü için yapılan dua ve kurban törenlerinin yapıldığı günlerin sonu (21 şubat).
Feridüddin Atar:
İranlı sufi. Yaklaşık MS 1150'de Nişabur'da doğdu ve 1230'da Moğol işgalcilerince öldürüldü. Gençken baba mesleği olan esans ve güzel koku satımı işini sürdürdüğü için ona Attar lakabı verildi. Sonradan bu işi bırakarak seyahatlere çıktı ve tasavvufa meyletti; Mekke'ye, Mısır ve Hindistan'a gitti. Tezkiretü'l-Evliya'yı yazdı. Attar, Allah sevgisinden ve sevenle sevilen arasındaki birlikten bahseder.
Ferisîler:
Yahudi tarihçi Josephus ve Yeni Ahit tarafından isimlerinden bahsedilen Yahudi mezhebi Ferisilik taraftarları. İsa zamanındaki en popüler akım olan Ferisilik, dinsel kaynak olarak zamanın diğer mezhebi Saddukiliğin aksine Eski Ahit’in yanı sıra Sözlü Torah olarak adlandırılan sözlü geleneği de kabul etmekteydi. Yeni Ahit'e göre Ferisiler, İsa'ya en yoğun muhalefet edenlerdi; İsa'nın bunlara karşı yaptığı birçok tenkit ve konuşma çeşitli Yeni Ahit metinlerinde yer alır.
Pharisien kelimesi, Aramice perishayya kelimesinden gelmektedir. Kelime olarak, “Ayrılmış” anlamına gelen bu kelime Yahudi şeriatına kendini vermiş, dindar Yahudilere tahsis edilmiştir. Çünkü bunlar, helenistik âdetlere boyun eğerek, Yahudi şeriatını tatbik etmeyenlerden ayrılmak istemektedirler. Bu kelime ilk defa, Filavius Josephe tarafından [2] M.Ö. II. asırın olaylarını anlatan tarihinde kullanılmıştır. Kelime, yazıldığı tarihi muhtevaya göre az da olsa, anlamı değiştirmiştir. M.S. I. asırda bü kelime, daha çok “Dindar insanları” belirtmektedir. Bu insanlar, küçük gruplar halinde yaşayan, yeme ve içme konusunda hassasiyet gösteren kişilerdir, insanlardan ayrılmalarının sebebi, halkın şeriatı titiz şekilde tatbik etmeyişleridir. Ferisiler için dinî temizlik çok önemlidir. Ferisilerin bir grup halinde teşkilatlanmaları Jean Hyrcan (M.Ö. 135-104) döneminde vukuu bulmuştur. Özellikle de Salome-Alexandra (76-67) döneminde en güçlü oldukları zamandır. Rabbis veya yazıcılar olarak isimlendirilen birkaç bilgenin etrafında kenetlenmiş olan Ferisilerin ideali, Levililer 11/45’in tefsirinde yankısını bulmaktadır. Burada şöyle denmektedir: “Ben aziz olduğum için siz de aziz olacaksınız. Ben ayrıldığım için, böylece sizde ayrılmış olacaksınız.” [3]Ferisiler, lâikleri çoğu zaman da zanaatkarları ve tüccarları toplayarak, bir tarikat teşkil etmişler ve şeriata sadık yaşamaya gayret etmişlerdir. Ferisileri canlandıran tek şey, fevkalade dinî dinamizmdir. Bunların sayısı Büyük Herode döneminde altı bin kişiyi buluyordu. Bunlar, İsrail milletinin entellektüel ve elit tabakasını meydana getirmekteydiler.
Ferisilerin diğer bir özelliği, şifahi geleneğe önem vermeleridir. Ferisiler siyasi bir grup olmaktan çok, dindar bir insan topluluğuna sahip dinî bir gruptur. Ferisilerin ortaya çıkışları, Kudüs'teki Makabi isyanından sonra M.Ö. 165-160 yıllarında olmuştur. Bunlar ayrıca, hem yazılı hem de sözlü geleneğe zengin bir yorum kazandırmışlardır. Ancak daha sonraki gelişmelerde şekilci bir dindarlığa kaydıkları için, tenkid edilmişlerdir. Ferisiler, herşeye rağmen, tavizsiz bir dindarlığı ve ruhani bir derinliği temsil etmişlerdir. Hıristiyanlarla aralarında ortak noktalar olduğundan Hz. İsa'nın bir Ferisi olduğu bile düşünülmüştür. Ancak, Hz. İsa'nın Ferisilerle benzerliğinin tek yönü, belki de ruhî hayata verdikleri önemdi. Hz. İsa'ya karşı en ciddi reaksiyonu Ferisiler göstermiştir. Ferisiler M.S. 70 yılma kadar yaşamışlardır. Romalıların M.S. 70 yılında Kudüs'ü yıkmalarıyla birlikte, Ferisiler de sahneden çekilmişlerdir. Fakat Yahudi cemaati içinde her zaman Ferisi ruhunu yaşatanlar bulunmuştur.
Feronia:
Eski Roma'nın bahar çiçekleri tanrıçası.
Fetialis:
Eski Roma'da devletler arasında yapılan anlaşmaları yöneten rahip. Bir anlaşma esnasında onlardan biri baharatlar taşır, bir diğeri bir domuz öldürür ve bir başkası ise anlaşmayı bozacak olana lanet okurdu. Eğer yabancı bir devlet Roma'ya saldıracak olursa, bir Fetialis başı örtülü olarak sının geçer ve tanrı Jüpiter'i bu saldırıya ve sınırlara şahit olmaya çağırırdı. Bu ritüel defalarca tekrarlanır ve eğer durum ciddiyetini korursa Fetialis şahitler önünde sınıra doğru bir mızrak fırlatır ve savaşı ilan ederdi.
Fetih:
Kur'an'ın 48. suresi. Medine döneminde, Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olan bu sure 29 ayetten oluşur.
Fetiş:
Sihir ve büyü nesnesi, tılsım veya muska. 16. yy'da Batı Afrika'ya giden Portekizli tacirler orada gördükleri suretleri ve sihir büyü tılsımlarını kendi dillerindeki feitiço terimiyle adlandırdılar. Latince factitius'dan gelen bu terim sanatla yapılan bir şey anlamına geliyordu ve Portekizlilerin kendilerince taşınan tılsımlar için kullanılmaktaydı. Sonraki yazarlar bu terimi bütün Afrika dini için veya taşlara ve eşyalara tapınma için kullanmaya başladı. Öte yandan terim, Afrikalıların dinsel yapılarını tanımlamakta yetersizdi; zira Afrika inanç sistemi yüce bir varlığa ve atalara tazime de yer veriyordu. Böylelikle fetiş terimini yalnızca sihir tılsımları için kullanma konusunda bazı girişimler oldu ve böylelikle Afrika dinsel yapısı genelde Animizm veya Politeizm terimleriyle ifade edildi. Sihir ve büyü tılsımları yalnızca Afrika'ya has değildir, dünyanın birçok yöresinde benzeri durumlara rastlamak mümkündür. Günümüzde fetiş terimi genellikle kullanılmamaktadır.
Fetişizm:
Fetiş teriminden türetilen bu terim, bir zamanlar taşlara ve doğal nesnelere tapınma şeklinde basite indirgenen Afrika dini için kullanılmaktaydı. Ancak Afrika dinindeki yüce varlık İnancı, atalar kültü ve benzeri motifler nedeniyle günümüzde kullanılmaktan vazgeçildi.
“İlkeller” denen bazı milletlerin, fetiş diye adlandırdıkları tabiatüstü güçlerin veya Tanrıların himayesi ve toplanma yerleri karşısında gösterdikleri büyüsel - dinî davranışlarına fetişizm denmiştir.
Fetiş kelimesi, Afrikada köle ticareti yapan Portekizliler tarafından kullanılan “perili ve büyülü eşya” anlamına gelen Feitiço kelimesinden gelmektedir. Fetişler, sayılamıyacak kadar çoktur ve her cinsten vardır. Fetişlere bir takım takdimeler sunulmaktadır. Onların iyiliklerini elde etmek, himayelerini kazanmak, öfkelerini gidermek gerekmektedir. Her köyün, her ailenin, her kabilenin ve her cemaatin kendi fetişleri, eşyaları, bitkileri ve kutsal hayvanları vardır. Fetişizmin kökleri, oldukça derindir ve çok çeşitlidir. İlkellerin zihniyetinde kökleşmiş olan kutsalın ilkel mefhumları, yasaklar, hurafe ve büyü unsurlarından meydana gelen bir inanç kompleksidir fetişizm. Bazan fetiş direkleri, Totemik direklere benzemektedir. Fetişci, (Feticheur) kutsal ve dinî güçlere sahip olan en büyük rahiptir. Fetişlere takdim edilen sungular, çok açık merasimlerle kuşatılmışlardır. Orada yapılan en küçük hata, kötü bir kehanete işaret eder. Fetişizm, tören üstadlarmın karşısında, fetişçilerin yönetiminde yapılan sünnet ve giriş merasimleriyle birlikte bulunmaktadır. Kadınlar için kadın fetişçiler (Feticheuse) vardır ki bunlar kızları gelecekteki rollerine hazırlamaktadırlar. Bir fetişin hizmetinde kadın fetişçilerin manastırı vardır. Orada çok sert bir disiplin uygulanmaktadır. Aynı şekilde erkek fetişçilerin büyücülerin ve şifa vericilerin çok sayıda dernekleri de vardır. Bu derneklerin oldukça zor giriş törenleri ve sert tecrübe metodları vardır. Büyü, kahinlik sanatı ve halk hurafeleri, yaratıcı ve güçlü bir Tanrıdan sudur eden görünmez güçleri temsil eden Fetişe olan inancı, desteklemektedirler. Özellikle Afrikada canlı olan fetişizm, zencilerin atasal inançlarıdır. O, onları biçimlendirmekte, onlara belli bir korku ahlakı, giriştikleri işlerde cesaret, ecdada ve geleneğe saygı vermektedir.
Fetiş; içinde gezici Tanrıların ve ruhların barındığı düşünülen eşyalardır. Tanrılar ve ruhlar çoğu defa bu eşyalarla bütünleşmişlerdir.
Bir fetiş, terk edilince veya ölü bir şey olarak atılınca gücünü kaybedecektir. Düşmanlara, karnın, gözlerin, kulağın, kısırlığın vs.nin kötülüklerine karşı uzmanlaşmıştır.
Fetişler, topraktan veya ağaçtan yapılmış heykeller, hayvan kuyrukları, pençeler, saçlar, tırnaklar, tüyler olabilmektedirler. Fetişizm saf şekilde bulunmamaktadır. Onun animist inançlardan olduğu sanılmakla birlikte tek Tanrılı dinlerde de ecdada özgü bir hurafenin yaşantısı olarak görüldüğü, kabul edilmektedir.
Fetret:
1- İslami gelenekte iki peygamber arasındaki zaman.
2- Hz. Muhammed'e vahiy gelişinin bir müddet kesildiği dönem.
Fettâh:
Allah'ın güzel isimlerinden birisi; “açan, gizlilikleri ya da gönülleri açan” anlamına gelen bir terim. Fetva İslamda belirli bir konuda verilen hukuki görüş. Belirli bir kurum ya da kişi tarafından herhangi bir sorunla ilgili başvuru üzerine, bir İslam hukukçusunun temel İslami kaynaklara dayalı olarak görüş belirtmesi.
Feurbach Ludwig (1804-1872):
Ludwig Feurbach, 1823'de Heidelberg ilahiyat fakültesine rahip olmak için girmiştir. Ancak kısa zaman sonra, orayı terk ederek Berlin'e gelmiş ve Hegel’in derslerini takip etmeye başlamıştır. Felsefeyi öğrendikten sonra, din konusuna ilgi duymuştur. Devrin Hıristiyan - Alman devletinde herşey dinî problemin düzenlemesinden geçiyordu. Bunun için Feurbach hayatını, dinin anlamını açıklamaya adamıştı. Önce Hegel'den etkilenmiş olan Feurbach, daha sonra ondan ayrılmış, 1841 yılında yayınladığı “L'essence du Christianisme” isimli eserinde, Dinî ve tasavvurları birlikte eleştirmiştir. Feurbach'ın hedefi, hümanist bir Antropolojinin hazirlanmasıydı, o, şöyle diyordu: “Hayvanların aksine, insanın bir dini varsa, dar anlamda onun bir vicdanla mücehhez olmasındandır. Vicdan ve sonsuz vicdan biribirinden ayrılmaz”.
Feurbach bunları söylemesine rağmen, dinin anlamı ve kaynağı hakkında ne diyordu. Ona göre din, insanlığın çocukluk dönemine aitti. Feurbach buna, Aydınlanma felsefesi ile ulaşmıştı. Ateist olmasına rağmen Feurbach, dindar bir adam olarak kalmıştır. Böylece Feurbach, klâsik ve metafizikçi bir filozof olarak kendini göstermiştir. Marx, onu, ideologlar araşma koymuştur. Çünkü Feurbach, materyalist olmasına rağmen, idealist olarak kalmıştır.
Fey:
İslam hukukuna göre savaşmaksızın elde edilen düşman mallarına verilen ad. Savaşarak elde edilen taşınır ya da taşınmaz mallara ise Ganimet adı verilir.
Feuerbach:
(L.A. Feuerbach, 1804-1872)
G. W. F. Hegel’in öğretisini pozitivist bir yaklaşımla yeniden geliştirmeye çalışan Alman filozof ve ahlakçı. Aşkınlığa inancı tamamıyla reddeden Feuerbach, ilahiyat ve felsefenin yalnızca insan tabiatıyla ilişkili olduklarını savunarak, hümanist bir ilahiyat anlayışı geliştirmeye çalıştı. Hıristiyanlığa karşı yaptığı şiddetli eleştirilerle dikkatleri üzerine çekti. Hıristiyanlığın tanrı düşüncesini ve din anlayışını tenkit eden Feuerbach, zaman zaman kendisinin ateist olmadığını vurgulamayı da ihmal etmedi. Ancak Tanrı'nın kaynağı sorusuna yaklaşımı onun ateizmle deistliği arasındaki dengeyi çok problemli kılmıştır. O'na göre tanrının insanı yaratmış olmasından önce insanın tanrıyı zihninde nasıl yaratmış olmasıyla ilgilenmek gerekmektedir. Zira tanrı insanlık tarihi boyunca, görüldüğü kadarıyla, hep insanın ihtiyacına göre veya tarihsel koşullarına göre şekillendirdiği bir şey olmuştur. İnsan kendi zayıflıklarının giderilmiş portresi olarak, bir bakıma mükemmelleştirilmiş bir insan olarak tanrıyı tasarlamış bir bakıma yaratmıştır. Böylece Feuerbach, teolojinin tanrıyı konu/nesne edinen bir bilim olma imkanının yokluğuna da dikkat çekerek daha gerçekçi olanın teolojiyi antropolojiye dönüştürmek olduğunu söylemiştir. Düşünceleriyle o, birçok kişiyle birlikte Kari Marx'ı da önemli ölçüde etkilemiştir ki, Marx'ın Feuerbach Üzerine Tezler'i meşhurdur.
Fıkıh:
(Arapça. “bilgi, kavrayış, anlama”) İslamda toplumsal ve kişisel yaşamın bütün alanlarını kapsayan İslam hukuku için kullanılan genel bir terim. Sünni geleneğinde fıkıh dört ana ekol içinde gelişmiştir. Bakınız: Dört Mezhep.
Fısıh:
Bakınız: Pesah.
Fichte:
(J.G. Fichte, 1762-1814)
İdealist filozof. 1794'te Jena'da felsefe profesörü olarak atanan Fichte, ateizmden dolayı 1799'da bu görevinden alındı. 1809'dan itibaren Berlin'de tekrar profesör olarak çalıştı. Fichte, felsefi doktrinlerinin I. Kant'ın görüşleriyle tam bir uyum içinde olduğunu iddia etti. Ona göre bilgilerimize giren nesneler hem madde hem de şekil olarak egonun kavrayışının ürünleridir. Ancak bu ego, bireysel “ben” değil, yalnızca felsefi kavrayışla bilinebilen “mutlak ego “dur. Fichte'ye göre tanrı, bir mutlak egodur, bir “yaşayan ahlaki düzen”dir.
Fideizm (İmancılık):
İlahi konuları bilme konusunda zihnin (aklın) yetersizliğine inancı savunan ve bu nedenle imana fazlaca önemi vurgulayan çeşitli doktrinleri ifade eden bir terim.
Fides:
(Latince. “iman, gerçek”) Eski Roma'da iyi veya doğru inanç tanrıçası. Fides'e sunulan kurbanlarda rahip ellerini beyaz bir örtüyle örterdi. Tanrıçanın sembolü bir çift örtülü eldi.
Fihrist:
Tarihçi İbn-Nedim’in kaleme aldığı küçük bir Arab Edebiyatı ansiklopedisidir. İbn-Nedim, bu eserini Bağdat'ta 987 yılında tamamlamıştır. İbn Nedim, IX. Kitapta, muhtelif dinlerden bahsetmiştir. Özellikle Maniheizm konusunda çok önemli bilgiler vermiştir. Görünüşte İbn-Nedim, birinci el kaynaklara dayanarak bilgi vermektedir. Fakat onları, zikretmemektedir. Maniheizmin kaynakları konusunda Flügel, Manihe-izmin, Zerdüştlükten, Mughtasilos'ların Sabeizminden ve Hıristiyan muhitlerdeki kitab-ı Mukaddes akımlarından mülhem bir doğu dinî olduğunu belirtmektedir.
XX., yüzyılda yeni bilgiler, fihristteki Mani ve doktrini konusundaki bilgileri teyid etmektedir.
Fil:
Kur'an'ın Mekke'de nazil olan ve yalnızca 5 ayetten oluşan 105. suresi.
Fil Vakası:
Hz. Muhammed’in doğumundan hemen önceye denk düşen bir olay. Yemenli Ebrehe, Mekke'yi ve içindeki Kabe'yi yıkmak üzere büyük bir orduyla Mekke üzerine yürür. Ordusunda birkaç fil de vardır. Mekke'ye yaklaştıklarında -Kur'an'ın Fil suresinde anlatıldığı gibi- Ebabil denilen kuşlar tarafından atılan taşlarla perişan olur ve geri dönmek zorunda kalırlar.
Filip İncili (Philip İncili):
Nag Hammadi metinleri arasında bulunan Gnostik bir İncil
Filiok (Filioque):
Latincede “ve Oğul” anlamına gelen bu dogmatik formül, Hıristiyanlığın iznik konsilinde belirlenen “Baba'dan çıkan Kutsal Ruh” ifadesine, Batı kilisesince sokulan bir ilaveyi ve dolayısıyla Kutsal Ruh'un Baba’nın yanı sıra Oğul'dan da çıktığını ifade eder. Filioque dogmasını Doğu kilisesi reddeder.
Latince bir kelime olan filioque “oğuldan da” anlamına gelmektedir. Buna göre Kutsal-Ruh, babadan ve oğuldan bir tek prensip olarak çıkmıştır. Bu kelimeler İznik-İstanbul Hıristiyan Kredosuna VII. asrın sonuna doğru İspanya'da ilave edilmişlerdir. 867 yılından itibaren Doğu kiliseleri, bu ilaveyi kabul etmemişlerdir. Bu konu, Doğu kiliseleri ile Batı kiliseleri arasındaki anlaşmazlığın kaynağı olmuş ve Doğu kiliseleri, Batı'dan ayrılmışlardır (XI. yy). Özellikle 1439'daki Florence konsilinde iki kilisenin arasını bulma teşebbüsleri yapılmışsa da, başarılı olunamamıştır. Bugün, Lâtin Katolik kilisesi, Kutsal-Ruhun, hem babadan hem de oğuldan çıktığını kabul ederken; Ortodoks kiliseleri Kutsal-Ruh'un sadece Baha'dan çıktığını kabul etmektedirler.
Filistin:
Hz. İbrahim’in Mezopotamya'dan Filistin'e göçü ile birlikte ilâhi dinlerin mekanı olan Filistin, Hz. İsmail, Hz! İshak, Hz. Yakub ve oğullarının mekanı haline gelmiştir. Hz. Yakubun ve oğullarının Mısır'a yerleşmeleri ve daha sonra Hz. Musa ile yeniden İsrailoğullannm atalarının yurdu olan Filistin'e gelişleri, Yahudi tarihinin çok önemli bir safhasını meydana getirmektedir. Filistin’in yerli halkı Kenanlılardir. Yahudiler bu yerli halktan dinî, sosyal ve kültürel açıdan çok etkilenmişlerdir. Bu etkileşimi Yahudi kutsal kitabı Tora'da görmek mümkündür. Daha sonra aynı bölgede Yahudi tarihinin altın dönemleri yaşanmıştır. Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemleri bu dönemlerdir. Bu dönemler uzun sürmemiştir. Yahudi krallığı bölünmüş, Yahuda ve İsrail krallıkları ortaya çıkmıştır. Önce Yahuda sonra da İsrail krallıkları ortadan kalkmış ve Yahudi tarihinde Filistin'de yeni dönemler ortaya çıkmıştır. M.Ö. 586'da Babil esaretine giren Filistin bu esareti yetmiş yıl kadar yaşamıştır. Daha sonra M.Ö. 538 de Babil'e hakim olan Persler, II. Kyros'un egemenliğinde bölgeye hakim olmuşlardır. Kudüs Yahudi tapınağı bu dönemde yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Bu döneme ikinci mabed dönemi denmiştir. Persler, Babildeki Yahudilerin Filistin'e dönmelerini sağlamışlardır. Ancak yine de Babil'de birçok Yahudi kalmıştır. Böylece hem Babil'de hem de Filistin'de Talmud Akademileri kurulmuştur. Nihayet M.Ö. 332'de Büyük İskender, Filistini ele geçirerek bölgede hakimiyet kurmuştur. Bu dönemde Filistin ve Yahudiler Helenistik kültürün baskısı altına girmişlerdir. Daha sonra Mısır'ın egemenliğine geçen Filistin, sürekli el değiştirerek yaşamaya devam etmiştir. M.Ö. 175-164'de Antiokhos Epiphanos, Filistin ve Kudüs bölgesinde ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Bunun sonucunda Yahudiler, Maka-Biler önderliğinde ayaklanmışlardır. Bir müddet Yahudiler, Yunanlılara karşı bağımsızlıklarını korusalar da bu uzun sürmemiştir.
Daha sonraki yıllarda Romalılar bölgede hakimiyet kurmuşlardır. M.Ö. 31-20 yıllarında İmparator Augustus, bölgede hakimiyetini genişletmiştir. M.Ö. 4'de Filistin'i üç bölgeye ayırdı: Orta ve Güney Filistin-Şeria’nın doğusu-Trak-honitis, Batanaea ve Auranitis bölgesi, Hz. İsa döneminde güneyde vali Pontius Platus'du. Filistin bölgesi, Romalılar döneminde bir eyalet valiliği ile idare edildi. Bu dönem daha çok M.S. 67 yıllarında Vespasianus ve oğlu Titüs'la önem arzetmeye başladı. Çünkü bu dönemde Filistin tamamen Roma hakimiyetine girmiş durumdaydı. Roma döneminde yahudilere yeniden baskı uygulanmaya başlandı ve tapınak yıkıldı.
Miladi 313 yılındaki Milan Fermanı ile Konstantin’in Hıristiyanlığı Roma'nın kabul edebileceği dinler arasına koyması ile Filistin'de yeni bir dönem başlamıştır. Filistin bölgesinde doğan Hıristiyanlık, Yahudilerin ve Roma İmparatorluğunun baskıları ile daha çok dışarda yayılmaya yönelmiştir. Havariler, Roma imparatorluğunun hudutları içinde gizli şekilde Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Havarilerin arasına giren ve yabancıların Havarisi olan Aziz Paul (Pavlos), Konya, Akdeniz ülkeleri ve Roma'ya kadar dolaşmıştır. Aynı şeyi, St. Petrus yapmış ve Roma'da her ikisi de altmışlı yıllarda idam edilmişlerdir. Bu gizli Hıristiyan propagandası 313 yılından sonra açık olarak yapılmaya başlanmış ve Filistin Hıristiyanlığın en önemli hatıra merkezi olarak yeniden canlanmıştır. IV., yüzyılda, Filistin bölgesi, Caesarea ve Skythopolis olmak üzere iki eyalete ayrılmıştır. Bir müddet Batı Roma daha sonra da Doğu Roma imparatorluğu egemenliğinde kalan Filistin bölgesi, 611 yılında Perslerin eline geçmiştir. 628'de Bizans İmparatoru Herakleios, Filistin'i, Perslerden geri almıştır. Fakat 638'de Halife Ömer Filistini müslüman egemenliğine dahil ederek, bölgedeki Bizans tesirini yok etmiştir. Daha sonra Filistin bölgesinde müslümanlar on dört asırdan fazla kalmışlardır. Emeviler, Abbasiler, Karmatiler, İhşidi'ler, Fatımiler, Selçuklular, Filistin'de egemenlik kurmuşlardır. XI., yüzyılın sonunda Filistin, Haçlıların eline geçmiştir. 1100 tarihinin Noelinde Filistin'de lâtin krallığı kurulmuştur. Bu haçlı egemenliği, önce Urfa'da, İmameddin Zengi tarafından 1144'te durdurulmuştur. Daha sonra Salahaddini Eyyübi, Haçlıları 1187'de ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Böylece Filistin ve Kudüs yeniden müslümanlann eline geçmiştir. 24 Ağustos 1516'da I. Selim, Memluk Sultanı Kansu Gavri'yi yenerek Filistin'i, dört yüzyıl boyunca Osmanlı coğrafyasına dahil etmiştir. Filistin, I. Dünya Harbi sonunda İngilizlerin eline geçmiş ve 1948'de İsrail devleti kurularak, bölge halkı büyük büzülme uğratılmıştır. Bugün Filistin bölgesinde İsrail ve Filistin devleti olmak üzere iki devletin var edilmesi için çalışmalar, Amerika'nın desteğinde sürdürülmektedir. Bölgede barış henüz temin edilmiş değildir. İsrail, Suriye arasındaki gerginlik yine barış görüşmeleriyle çözüm beklemektedir. Filistin bölgesi bugün de üç büyük dini hâlâ ilgilendirmektedir. Çünkü Hz. İbrahim’in bıraktığı miras, hem Yahudiliği, hem Hıristiyanlığı hem de müslümanları ilgilendirmektedir.
Finlandiya Kilisesi:
Finlandiya XVI. yüzyıla kadar Katolik mezhebine bağlı iken, XVI. Yüzyıldan sonra Luther'le başlayan reform hareketine katılmış ve Lutherci Protestanlığı benimsemiştir. Luther’in fikirlerini benimsedikten sonra Finlandiya Kilisesi, Finlandiya Milli kilisesini meydana getirmiştir. Finlandiya'da Protestanığm resmi kabul tarihi 1593'tür. Martin Luther’in bulunduğu yerde öğrenim gören Mikael Agricola, Luther’in fikirlerinin Finlandiya'ya girmesinde öncülük yapmıştır. O da Luther gibi İncil’in tercümesiyle meşgul olmuş ve 1548'de İncil'i Fince'ye çevirmiştir. Finlandiya'da ilk Lutherci Piskopos'da yine o olmuştur. XVI. Yüzyıldan itibaren Protestanlığın Lutherci kanadına kendini iyice kaptıran Finlandiya, başlangıçtaki taassubu zamanla kaybederek, daha modern bir Hıristiyan görünümünü benimsemiştir. Bugün hâlâ Finlandiya Kilisesi, civardaki Lutherci Hıristiyan bölgelerden daha canlı bir Hıristiyan inancına sahip görünmektedir.
Finlandiya'daki protestanhk, belli başlı piskoposluk bölgelerine ayrılmıştır. Turgu başpiskoposu, diğer piskoposlukların da başı durumundadır. Finlandiya'da Lutherci piskoposluklar, beş yılda bir toplanan kilise meclisinin kararlarına, uymak zorundadır. Kilise meclisi, en yüksek idari ve disiplin kararlarını alan bir organdır. Kilise meclisi din adamlarından ve ruhban sınıfı dışındaki kilise üyelerinden oluşur. Ayrıca bir de piskoposlar meclisi vardır. Bu meclisde de her bölgeden gelen papaz ve halk temsilcileri bulunmaktadır. Bu meclis, yılda iki defa toplanarak faaliyette bulunmaktadır. Bugün Helsinki üniversitesinde ve Turgu 'daki İsveç üniversitesinde ilahiyat tahsili yaptıran bölümler vardır. Finlandiya'da Din-Devlet ilişkileri düzenlidir. 1869 yasasına göre, devletin, kiliseye mali destekte bulunması ve kilise meclisince hazırlanan yasaların parlamento ve cumhurbaşkanınca onaylanması gerekir. Piskoposlar, her piskoposluk bölgesinin önerdiği adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanmaktadır. Ülkede din hürriyeti vardır. Vatandaşlar, istediği dini seçme ve ona girme hakkına sahiptir. Ancak, Finlilerin büyük bir çoğunluğu Finlandiya protestan milli kilisesine bağlıdır.
Fionn (Finn, Fingall):
Feinne ya da Fianlar denilen taraftarlarıyla, Batı İskoçya ve İrlanda'nın mitolojik kahramanı. Onun som balığından doğaüstü bilgiler aldığına ve devlere, hatta tanrılara karşı savaştığına inanılır. Sonraki dönemlerde, bir savaşta öldürülen Fionn ve taraftarları için Aziz Patrick’in cehennemde aracılık yaptığına inanılır.
Firavun (Firavn):
Eski Mısır hükümdarına verilen ad. Kur'an'da Hz. Musa ile onun döneminde Firavun olan hükümdar arasındaki mücadele uzun uzadıya anlatılır. Musa dönemindeki bu Firavun'un II. Ramses olabileceği ileri sürülür. Musa dönemindeki Firavun, Allah'a karşı ilahlık iddiasında bulunması, insanları köleleştirmesi, zalim ve despotça yapısıyla dikkatleri çeker. Kur'an'da betimlenen Firavun tipi, İslami gelenekte Allah'ın otoritesine karşı çıkan, zalim, zorba ve despot her kişi için geçerli olan bir prototip olarak değerlendirilir. Bu doğrultuda söylenen “her toplumun bir Firavunu vardır ...” sözü Hz. Muhammed'e atfedilir.
Fharaon kelimesi dilimize Firavun olarak geçmiştir. Mısır hiyeroglifinde pharaon (per-aâ), “Büyük Ev” anlamına gelmektedir. Aslında bu kelime “krallık sarayını ve orada ikamet edenleri belirtmektedir”. Ancak birinci bin yıldan itibaren bu kelime doğrudan doğruya “Kralı” ifade etmeye başlamıştır. İlk defa Firavun kelimesini Mısır kralı için kullananlar İbraniler olmuştur.[4] Daha sonra bu kelime başkalarına geçmiştir.
Hem insan hem de Tanrı olan Firavun, ülkenin mutlak sahibi idi, onun resmi ismini, beş isim oluşturuyordu. Bunlardan ikisi muntazaman bir kartuşun üzerine yazılmıştır. Uzatılmış ve bir tarafta düğümlenmiş ipten küpe, güneşin çevrelediğini sembolize etmektedir. Firavun için kainat, onun krallık alanıdır. Her zaman Firavun, Tanrılar şeklinde tasvir edilmiştir. Firavunlar, yapma bir sakal ve peştemaîine bağlanmış bir hayvan kuyruğu taşımışlardır. Yapılmış olan figürlerinde o, büyük boyu ile tanınmaktadır. Böylece Firavun, etrafındakilerden çok yüksektir. Çok sayıda taçları vardır. Ayağa kalkmış bir kobra ile mücehhezdir. Doğum ve Taç merasimleri, Tanrısal tabiatına işaret etmektedir. Yukarı çağda ona Güneş-Tanrısı Re'nİn oğlu denmiştir. Daha sonra, o doğrudan doğruya Tanrılar kralı, Amon-Re'nin nesli olarak kabul edilmiştir. Tahta oturmasını meşrulaştırmak için kraliçe Hatshepsout (1504-1483), Deir el-Bahari'deki mabedinin duvarlarından birinin üzerine, geleceğin kraliçesi olan Hatshepsout'un doğumuna neden olacak olan cinsel birleşmeyi tasvir ettirmiştir. Kral olarak Firavun, Horus ile be-denleşmiştir. Böylece birleşik krallığı, babası Osiris’in ellerinden almıştır. Başa geçme sırasında Horus ve Seth, Yukarı ve aşağı Mısır, ona taç giydiriyordu.
Yine Firavun'un olağanüstü güçlerini yenilemek için Sed-Bayramı adı altında bir bayram yapılıyordu. Bu bayram, her otuz yılda bir yapılmaktaydı. Daha sonra bu ara azaltılmıştır. İnsanların Tanrısı ve kralı olan Firavun, yeryüzünde evrensel ahengin devamı ile görevlidir. Onu, Hakikat ve adalet Tanrısı Maat sembolize etmektedir.
Firavun öldüğü zaman, Maat tehdit altına girer, kainata kaos yerleşir; kainata istikrarı verecek tek şey, yani Firavunun işbaşına geçmesidir. Güneşin doğmasını ve Nil’in yükselmesini sadece Firavun sağlamaktadır. Tanrıların yanında İnsanların yegane temsilcisi Firavundur. Bunun için o, mabedlerde, tanrısal ritüelleri tamamlamakta olduğu halde tasvir edilmiştir. Re'nin oğlu olduğu için, semavi firavun kabul edilmiş ve güneşten bir kayıkla geçmiştir. Mısır'da yapılan dev heykellere, dinî ritüellere bakılırsa Mısır halkı, Firavunu, yeryüzünde yaşayan bir Tanrı olarak kabul etmektedir. Fakat eski Mısır edebiyatına ve tarihlerine bakılırsa, Mısırlıların gözünde Firavun, hakkında hüküm veren bir insandan başka biri değildir. Netice olarak resmi ideoloji Firavun'a tanrısal bir Tabiat ve tabiatüstü bir güç verirken; halk vicdanı onu, bütün güçlerle mücehhez bir devlet başkanı olarak düşünmüştür.
Kur'an-ı Kerim'e göre Firavun, azgın ve kendisini Allah kabul eden bir şahıtır. Neticede Allanın gazabı ile helak olmuştur. Ölümü anında imana gelmiş ancak bu iman kabul edilmemiştir.
Firdevs:
Kur'an'da iki yerde zikredilen cennet bahçesi.[5] Yunanca Paradeios terimiyle ilişkili olabileceği ileri sürülür.
Fitre:
İslamda Ramazanın sonunda, hali vakti yerinde olan her Müslüman tarafından verilmesi vacip olan bir sadaka. Zekattan farklı bir şey olan Fitre, fakirler, yoksullar ve ihtiyaç sahiplerine verilir. Bakınız: Zekat.
Fjorgynn:
İskandinav dininde tanrı Thor'un annesi. Bakınız: Jörd.
Flamen (Flamin):
Latincede Flamen “rahip” ya da “kurban sunan” anlamlarına gelir. Eski Roma'da Flamenler 15 rahipten oluşurdu; bunlardan üçü üst, on ikisi ise alt düzeyde idiler. Her Flamen, özel bir tanrıya bağlı olmakla birlikte diğerlerine de tapınabilirdi. 3 üst Flamen şunlardı: Jüpiter rahibi Flamen Dialis, Mars rahibi Flamen Martialis ve Quirinus rahibi Flamen Quirinalis. Bu rahipler kutsallıklarını kirlenmeden korumak amacıyla birçok tabu ile çevriliydiler; bu doğrultuda cesede veya temiz olmayan diğer şeylere dokunmazlardı. Ayrıca Senato'da bir yere sahiptiler. Üst Flamenler beyaz kep ve yün elbise giyerlerdi, mabetlere giderken yanlarında bıçak ve baston taşırlardı.
Flavian:
(Aziz Flavian, ö. 449)
446'dan itibaren İstanbul patriği oldu. 448 İstanbul Konsili'nde, Mesih’in şahsıyla ilgili heretik öğretilerinden dolayıEutyches'i kiliseden dışladı.
Flora- Floralıa:
Eski İtalya'da çiçekler ve çiçek açan bitkiler tanrıçası. Flora kültü oldukça eskiydi. Önceki devirlerde onun festivali değişik zamanlarda kutlanırken, MÖ 3. yy'dan itibaren 28 Nisan'da kutlanmaya başladı ve her yıl bu gün çeşitli oyunlar düzenlendi. Oyunlar arasında bazı ahlaksızca olanları da dikkat çekiciydi.
Flora şerefine Roma'da kutlanan bir bayramdır. Bir Tanrıça olan Flora, tarlaların, bağların ve bahçelerin çiçek -lenmesini sağlamaktadır. Bunun için Flora bayramı, ilkbaharda kutlanmaktadır. Çok eskilerde bu bayramda tavşan veya karaca avına gidiliyordu. Bu da vahşi hayvanlar parafından çiçeklere zarar verilmesini önlemek için yapılıyordu. M.Ö. 240 yılında Flora'ya vakfedilen Mabed anısını kutlamak için oyunlar tertip ediliyordu. Bu şenlikler 28 Nisandan 3 Mayıs'a kadar, sekiz gün süreyle kutlanıyordu. Bu vesile ile tiyatro oyunları, taklit ve sirk gösterileri yapılıyordu. Halk bu gösteriler sonunda gösterici kadınlardan eteklerini kaldırarak striptiz yapmalarını istiyordu. Floralia bayramı bir bereket ve döllenme bayramı olarak da düşünülebilir.
Florence Konsili:
(1438-1445) Ferrara (1438-1439), Florence (1439-1443) ve Roma'da (1443-1445) toplanan Hıristiyan konsili. Temel hedefi Ortodoks Kiliseyle birliğin yollarını aramaktı. Tartışılan ana konular arasında Papanın üstünlüğü, Araf ve Evharistte mayasız ekmeğin kullanımı gibi meseleler da vardı.
Florilegia:
Hıristiyanlıkta, erken dönemlere ait çeşitli yazarların yazılarından seçilerek derlenen kolleksiyonlara verilen ad. Bunlar dogmatik, ahlaki ve asketik yaşamla ilgili metinler içermektedir.
Folkvangr:
İskandinav mitolojisinde güzellik tanrıçası Freyja'nın ilahi konağı. Bakınız: Freyja.
Fomorianlar (Fomhoire):
Keltler öncesi halkın kötü tabiatlı tanrıları. Bu tanrısal varlıklardan birisi Breş idi. Bres’in bir savaşta yakalandığına ve Erin halkına çiftçiliği öğretmesi karşılığında serbest bırakıldığına inanılır. Bu, onun verimlilik tanrısı olma Özelliğine bir delil olabilir. Fomorianların bir diğeri ise Balor'dur. Balor, bir anlamda kötü gözün ve bakışın kişilettirilmiş hali olabilir; zira hiç kimsenin Balor'un kötü bakışına dayanamayacağı söylenirdi.
Fontevrault Tarikatı:
1100'de Robert d'Arbrissel tarafından Fransa'da kurulan bir Hıristiyan tarikatı. Hem erkekhem de kadın keşişlere yönelik faaliyette bulunan bu tarikat, Fransız devriminde ortadan silindiyse de 1806'da yalnızca kadınlara yönelik faaliyet gösteren bir yapıda yeniden örgütlendi.
Fontus:
Eski Roma su kaynaklan tanrısı;Janus ve Juturna'nın oğlu.
Fordicia:
Eski Romalılarca yeryüzü tanrıçası Tellus için 15 Nisan'da kutlanan bir bayram. Bu bayramda buzağılı bir inek (forda) Tellus'a kurban edilirdi.
Forseti (Fosite):
Önemsiz bir İskandinav tanrısı; Balder ve Nanna’nın oğlu. Doğu Norveç'te onun adına bir koruluk olabilir, zira onun hatırası burada Forsetalundr ismiyle muhafaza edilmektedir.
Fortuna (Fors):
Eski İtalya'nın verimlilik tanrıçası. Bahçe sahipleri ve çocuk isteyen kadınlarca tapılırdı. Onun Roma yakınında bulunan bir mabedi, yalnızca ilk evliliğini geçiren kadınlar tarafından kullanılabilirdi. Fortuna, sonraları Yunan tanrıçası Tyche ile özdeşleştirildi ve onun iyi talih tanrıçası olma özelliğini aldı.
Fox:
(G. Fox, 1624-1691)
Kuveykırlar ya da Dostlar Cemiyeti adıyla tanınan Hıristiyan mezhebinin kurucusu. Uzun süren iç muhasebelerden sonra 1646'da kendi benliğini kazandı, kiliseye gitmeyi bıraktı ve 1647'de vaazlarına başladı. Tanrının insan ruhuna hitap ettiğini ve tanrının içsel sesiyle gerçeğin kurulmakta olduğunu anlatan Fox, etrafına birçok taraftar topladı; ancak sık sık hapishaneye atıldı. Bakınız: Kuveykırlar.
Francis:
(Assisili Aziz Francis, 1181-1226)
Fransizkan tarikatının kurucusu. Zengin bir tüccarın oğlu olan Francis, 1202'de mahkum oldu. Serbest kaldıktan sonra günlük yaşantıdan tatmin olmayarak Roma'ya hacca gitti. Bu yolculuğunda bir dilenciyle elbisesini değiştirdi ve bizzat dilenmeyi denedi. Memleketine döndükten sonra İncillerin birinde geçen “öğrencileri her şeyi terk edecektir” ifadesini kendisine şiar edindi ve etrafına bir grup taraftar topladı. Tarikatı için basit kurallar belirledi. 1212'de onun öğretileri, kadınlar için benzer bir tarikat kurmuş olan Aziz Clara tarafından da benimsendi. 1219'da vaaz etmek üzere Mısır ve Doğu Avrupa'ya gitti. Yokluğunda tarikatın başına başkaları geçti. Francis, 1221'de Tertiaries Tarikatı'nı kurdu
François De Sales (1567-1622):
Sales'de asıl bir aileden doğmuştur. Chambery'de Avukat olduktan sonra rahip olmuş, ikna edici ve beliğ konuşmaları ile dikkat çekmiş bir vaizdir. Birçok Protestanı, Katolikliğe çevirmiştir. Geneve piskoposu olan amcasının yardımcısı olmuş, 1612'de Azize Jeanne de Chantal ile birlikte “visitation tarikatı” nı kurmuştur. 1665'de Papa IX. Pie tarafından aziz ve kilise doktoru ilân edilmiştir. François de Sales, büyük bir Fransız Azizi ve önemli bir yazar olarak kabul edilmiştir. Belli başlı eserleri şunlardır:
Entretiens spirituels
Lettres
Sermons
Traite de 1' Amour de Dieu
Eserlerin devamdır. İntrodution â la vie devote.
Özellikle bu eser, Katolik dindarlığın klasiklerinden kabul edilmiştir.
Fransiskenler (Franciscanis)- Fransizkan Tarikatı (Friars Minör):
1209'da Assisili Aziz Francis tarafından kuruldu. 1221'de tekrar gözden geçirildi ve 1223'de son şeklini aldı. Yalnızca bireyler için değil, tarikat için de yoksulluğu esas aldı. Sonraki dönemlerde ruhsallar ve daha ılımlı olanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Ruhsallar, kurallar konusunda kutsal metin yorumunda ısrar edenlerdi. Bakınız: Gri Keşişler.
François d'Assise (1182-1226) tarafından 1208'de kurulan ve papalık tarafından 1215 ve 1223'de resmen kabul edilen Freres Mineurs tarikatının mensuplarıdır. Ombrie'li zengin bir tüccarın oğlu olan François, İncil’in fakirlik idealine göre yaşamak için bütün servetini terketmiştir. Aziz François, başlangıçta mensuplarına sadece İncil'i yaşamalarını tavsiye etmiştir. Bu tarikat mensuplarına Freres Mineurs adı verilmiştir. Tarikatın çok sert kuralları vardır. Sâlikler, kendilerini, fakirlere ve hastalara hasretmişlerdir. Vaaz ve nasihattan çok, hayır işlerine ve örnek olmaya önem vermişlerdir. Çalışma ve ibadet bir salikin günlük hayatını doldurmaktadır. Dilenmek de önemlidir, çünkü fakirlik ve tevazu François’in en büyük arzusudur. Onun hayat kuralı, örnek olmayı söze tercih etmektedir. Bunun için o, entelektüellere güvenmez. Bununla beraber üniversite camiasında tarikat çok hızlı yayılmıştır. Çünkü bu tarikatta herkes mesleğini icra etmeye devam edebiliyordu. Tarikatın disiplini çok sertti. Fakat açık şekilde tesbit edilmiş değildi. Bunun içinde tarikatın gelişmesi gittikçe farklı kollar oluşturmuştur. Aziz François tarafından istenilen mutlak fakirlik, bağış yoluyla gelen mülkiyetin yönetiminde problem meydana getiriyordu. O halde tarikatın temel yasası yeniden gözden geçirilmek zorunda kaimdi. Sâliklere belli tarihte, genel meclislerde toplanma zorunluluğu getirildi.
XIII., asırdan itibaren, tarikatın ilk kuralında gevşeklik yapanlardan katı kuralcıların ayrıldıkları görüldü. Bunlar çok çabuk şekilde Joachim de Fiore'un müntesibi oldular. İçlerinden bazıları İtalya'da “Fakir keşişler” adını almışlardır. Papalık gittikçe itizale doğru kayan bu mistik hareketten kaygı duymaya başlamıştır. Bunun için Papa XXII. jean, bu dilenci tarikatlerine karşı çok sert tedbirler almak ihtiyacım duymuştu. Çünkü o, “mutlak fakirlik” anlayışında anarşinin mayasının bulunduğunu düşünüyordu. XVI., asırda Leon, net bir şekilde tarikat kurallarına uyanlarla, manastır yanlılarını ayırmıştır. Manastır yanlıları, siyah elbise giyer, beyaz bir ip kuşanır ve kap sonludurlar. Daha sonra, İspanya'da Jean de Guadalupe tarafından kurulan yeni bir kol meydana gelmiştir (1500). Bu tarikat mensupları Recollets'ler diye adlandırılmışlardır. Tarikatın entellektüel kolu ise Paris'te Cordeliers adını almıştır. İbn Rüştçülerle, Saint Thomasçilar arasındaki kavgada Fransiskenier çok büyük bir rol oynamışlardır.
Robert Grossetes ve talebesi Roger Bacon tarafından Oxford Fransiskenleri, tabiatın incelenmesine tecrübe metodunu getirmişler ve bu, XIV. asırda Duns Scofun teorileriyle sonuçlanmıştır.
Fransiskenierin Dominiken'lere muhalefeti yüzyıllarca devam etmiştir. XVI., yüzyılda, kırsal kesimlerde ve putperest ülkelerde Capucins'ler diye anılan yeni tarikat meydana gelmiştir. Bunlar da Aziz François'nin katılığını devam ettirmeye yönelmişlerdir.
XIX., yüzyılın sonunda Fransiskenlerin farklı kollan “Freres Mineurs” ismi altında birleşmişlerdir. Fakat Fransisken tarikatı X. Pie tarafından yeniden teşkilatlandırılmıştır. O, üç ayrı temayülü ihtiva etmektedir: Kuralcı Freres Mineursler-(Kahverengi bir elbise, kapşon ve sandal giyerler) Conventuelsler ve Capucinsler. Fransız ihtilalinde bütün fransiskenler, ülkeden kovulmuşlardır. Fakat tarikat XIX. yüzyılda yeniden kurulmuştur. Bütün dini tarikatlerde olduğu gibi, Fransiskenlerde kadınlar içinde manastırlar vardır. Bunlar sırasıyla, Clarisses'ler, Collettines'ler, Capucines'ler daha sonrada Calais Fransiskenleri ve Meryem Fransiskenleridir (Özellikle misyonerlik yapmaktadırlar). Çok önemli olan tarikatın üçte biri Ordre des Freres Penitents (tövbekar kardeşler tarikatı) diye isimlendirilmişlerdir. Bunlar, laiklere de François’in sert kuralını tatbik etmektedirler. Bütün fransisken tarikatlerinin ve topluluklarının şefi, altı yıl için seçilen ve Roma'da oturan bir generaldir.
Fravashi (Farohar):
Eski Iran geleneğindeki ölümsüz ruhlar ya da koruyucu melekler. Onları, her bir insan ruhunun aslî bir parçası olarak Ohrmazd'ın yarattığına inanılırdı. Yaratılış öncesi tüm insanlığın Fravaşi halinde mevcut olduğu, yaratıcının yer ve göğü onlarla sağlamlaştırdığı ve güneşle ayın parlaklıklarıyla bitkilerin yetişmesinin onlar vasıtasıyla sağlandığı düşünülürdü. Fravaşilerin insan yaşamı boyunca bir çeşit ruhsal eş olarak varlıklarını devam ettirdikleri kabul edilir ve kötülüğe karşı verilen mücadelede son zaferin onların yardımıyla olacağına İnanılırdı. Bakınız: Dmuta.
Avesta'da, önceden beri var olan ruhu göstermek için bu kelime kullanılmıştır. Senenin sonunda, “ölülerin ruhları” yeryüzüne gelirler fakat görünmezler. Hayatta olanları korumaları karşılığında onlardan yiyecek ve elbise isterler. Döllenme ile ilgili tüm konularda onlara başvurulabilir. Dünyanın başlangıcında yaratılış için yardım etmiştir. Yıldızlara, sulara ve bitkilere yollarını göstermiştir. Böylece, ölümsüz dünyada kalmak veya iyi bir savaş sürdürmek için dünyada bedenleşmek gibi bir seçimle karşı karşıya kalmıştır.
Fravashi terimi Gathalarda yoktur, kelimenin etimolojisi ise tartışmalıdır. Bazılarına göre, seçim anlamına gelen Fravarane kelimesiyle akrabalığı vardır. Diğer bazılarına göre bu kelime, şampiyon anlamına gelen Farsça Gord köküne bağlıdır.
Eski Farsça, Fravarti gibi bir özel isme sahiptir. Bu da Darius'un hasımlarından birini belirtmektedir. Bu kelimenin Farsça çoğulu, Farvardegan'dır. Bu da, Fravashilerin, dünyanın sonunda geldikleri günü göstermektedir.
Frazer James George (1854-1941):
Ünlü İskoç antropolog ve din tarihçisi. 12 ciltlik meşhur eseri The Golden Bough'da dinin menşeinin büyü olduğunu savundu ve büyünün ruh inancından önce olduğunu iddia etti.
İngiliz Antropologu olan Frazer, Glasgow'da doğmuştur. Cambridge üniversitesinde öğretim üyeliği yapmıştır. Tylor'un ve Robertson Smith’in öğrencisidir. Başlıca eseri, The Golden Bough, a study in magic and Religion (1890) dur. Bu eser, Fransızca'ya “Le Rameau d'or” adı ile tercüme edilmiştir. Türkçeye'de iki cilt halinde “Altın Dal” ismi ile tercüme edilmiştir. Frazer’in diğer eserleri şunlardır: Totemism and Exogamy (1910), Folklore in the Old Testament, (1918). Frazer’in Altın Dal isimli eseri, önce dinî ve büyüsel pratikler ansiklopedisi olarak takdim edilmiştir. Frazer’in belli başlı teorisi evrimcilikle belirginleşmiştir. Ona göre, insan, dış dünyayı önce büyü ile kontrol altına almaya çalışmıştır. Daha sonra yetersizliğini anlamış ve “bilinmeyen güçler” ileri sürmüştür. Bunlara ibadet ve dua etmiştir. Ona göre ilk din, böylece doğmuştur. Daha sonraki dönemlerde ilim ortaya çıkmıştır. Frazer, Din ile büyüyü biribirinden net olarak ayırmaktadır.
J. Frazer’in geliştirdiği temel fikir, Totemizm ve Tanrısal kralın kurbanı meselesidir. Buna göre, milletin mutluluğu, kralın hayatiyetine bağlıdır. Kralın ölümü ve dirilmesi, grubun devamlılığını sağlamaktadır. Frazer’in en önemli katkısı, mitolojilerin yorumunda olmuştur. Frazer, mitolojilerin, ilk sinirsel jestleri anlattığını göstermiştir. Onlarla ilk insanın, tabiatın akışı içinde hareket etmek istediğini belirtmiştir. Ona göre mitoloji, büyüden dine geçişte doğmuştur. Frazer’in. Altın Dal isimli eseri dinî etnoloji alanında zengin bir kaynak olarak kabul edilmektedir.
Freud Sigmund (1856-1939):
Dinin bir kuruntudan ibaret olduğunu ve dinsel inançların altında zevklerin yattığını savunan ünlü psikolog. Totem ve Tabu ve Musa ve Monoteizm başlıklı çalışmalarında dînle ilgili görüşlerini işleyen Freud, dinin temelinde “baba” dogmasına dayalı bir totemizmin bulunduğunu iddia eder. Ona göre nevrozun temeli bastırılan cinsel duygularla ilişkilidir; ilkel insanlarda din duygusunun oluşumu da bastırılan cinsellik duygusuyla ilgili olmalıdır. Bu çerçevede o, din duygusunun oluşumunda Odipus ve Elektra komplekslerinin yerini tartışır. Bakınız: Odipus, Elektra.
Freud, orta Avrupa'da Yahudi bir ailede doğmuştur. Tıp tahsili yaparak, nörolojiye yönelmiştir. Paris'te Charcot ile Nancy'de Bernheim ile karşılaşmaları ona nevrozların psikolojik nedenlerini keşfetme imkanı vermiştir. 1895'de J. Breuer ile birlikte, “Etudes sur 1' hysterie”yi yayınlamıştır.
1899-1900 yılları arasında “L’interpretation des reves” isimli eseri yayınlamıştır. Özellikle bu eser, onun mesleğinin dönüm noktasını belirtir. Çünkü bu eserden sonra, nevrozların tedavisinde yeni bir metod hazırlanmıştır. Bu metod, psikanaliz metodudur. Buna göre, psişik hayatın bilinç dışı boyutu gün ışığına çıkıyordu. Bunun için tasavvurlar, şahsiyetin oluşmasında çocukluğun ilk yılları çok önemlidir
1905'de yayınladığı “Trois Essais sur la theorie de la sexualite” isimli eserinde, çocukluktaki seksualitenin oynadığı başlıca role, insan varlığının psişik gelişmelerindeki seksüel sapmaların anlamına işaret ediliyordu.
Artık sanat, edebiyat, folklor ve dinî gelenekler, psikanaliz ışığında incelenmeye başlamıştı. Cemiyetin tarih öncesi kökenleri, 1913 yılında yayınladığı “Totem et Tabou” isimli eserinin konusunu teşkil ediyordu. Yine Freud, 1930'da “Malaise dans la civilisation” isimli eserinde cemiyet hayatının psikolojik güçlüklerine değiniyordu. Cemiyette görülen, çekişmeler, rekabetler, savaş, ızdırap ve ölüm gibi konuların üzerine Freud, yorulmadan eğilmiştir.
Freud'un ailevî kökenleri ve Hıristiyanlıkla muhtelif temasları onda dinî fonomen karşısında çift bir tutum meydana getirmiştir. Bu durum, kendisinin ateist olduğunu ilan etmeye mani olmazken diğer taraftan dinin psikolojik kökenleri, onun pisişik anlamı, medeniyet ve kültür için avantaj ve tehlikeleri konusunda durmadan araştırma yapmaktan da onu alıkoymamıştır.
Freud'a göre, insan varlığının psişik gelişmesinin bir görünümü olarak telâkki edilen dinî inanç, bilinç dışı arzunun serüvenlerinden biridir. Ona göre dinî inanç, bir hayaldir, bir rüya ve sayıklamadır. Din, korkunç realitenin kaçma vasıtasıdır. Muhayyel bir saltanatttır. Freud'a göre ferdi planda doğru olan bu durum, kollektif planda da doğrudur. Yine Freud'e göre, insanlık, “Güçlü bir Baba'nın” himayesine muhtaçtır. Fakat yine de ona reaksiyon göstermekten uzak değildir. Böylece “Güçlü Baba” ile bir çatışma söz konusudur. Çocuk babaya muhalefet etmekte ve ona isyan etmektedir. Yine böylece suçluluk ve uyuşma noktalarına girmektedir. İşte Freud'a göre, kurban merasimleri bu babaya köklü bağlılığı hatırlatmaktadır. Freud'a göre, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın tarihi, bu tezi doğrulamaktadır. Netice olarak Freud dini, bir mitoloji ve hayal olarak görmektedir.
Freud'un dine bu yaklaşımı birçok yönden tenkid edilmiştir. Özellikle Freud'u tenkid edenler arasında W.H. Rivers, F. Boas, L. Kroeber, Molinowski e W. Schmidt'i görmekteyiz, Frazer; Freud'un üzerinde titiz şekilde durduğu “Baba cinayeti” konusunu sadece dört kabilenin bildiğini, diğer İlkel kabilelerin bilmediğini ispat ederek; bu merasimin kurbanın menşei olamayacağını belirtmiştir.
Zaten Freud'un din hakkındaki teorisi, genel bir şekilde ilim dünyasında kabul görmemiştir. Freud'un takipçileri psikanalistler ve heyecanlı bir kaç amatörden ibaret kalmıştır.
Frey (Freyr):
Edda'da tanımlanan İskandinav tanrılarından biri; Njörd'ün oğlu ve Freyja'nın kardeşi; Gerd’in eşi. Frey, yağmuru ve güneşin parlamasını yöneten bir verimlilik tanrısıydı. İnsanlar ondan bereketli mevsimler dilerlerdi. Efsaneye göre onun sihirli bir gemisi ve bir domuzu vardı. İzlanda, Norveç ve isveç'te popüler olan Frey’in baş tapınağı Uppsala'da idi. Uppsala'da o, “İsveçlilerin barış ve bolluk veren efendileri” olarak adlandırılırdı. İskandinavya'da birçok yöre onun ismini taşır.
Freyja (Freya):
Bir İskandinav tanrıçası; Njörd'ün kızı ve Frey’in kız kardeşi. İsmi “hanımefendi” anlamına gelen Freyja, sevgi ve aşk tanrıçasıydı. Güzel bir hanımefendi olduğu düşünülen Freyja'nın Folkvangr (halk sahası) diye adlandırılan bir semavi evde yaşadığına inanılırdı. Kardeşi Frey gibi o da bir verimlilik uluhiyetiydi; domuzlar onun için kutsaldı. Ayrıca onun, kediler tarafından çekilen bir araba sürdüğü ve tüyden bir elbise giydiği düşünülürdü. Freyja, Od veya Odin’in karısıydı, fakat başka aşıkları da vardı.
Friar:
Fakirliği ve Hıristiyanlığın yayılmasını temel ilke edinen Hıristiyan keşiş; Hıristiyan geleneğinde yer alan tarikat üyesi; ortaçağda kurulan Mendicant tarikatların herhangi birinin üyesi olan kişiye verilen lakap. Bakınız: Mendicant Keşişler.
Frigg:
Bir İskandinav tanrıçası; Odin’in eşi ve Balder’in annesi. O, bir aşk ve sevgi tanrıçasıydı ve çocuk verici güçtü. Bununla birlikte onun hafif meşrep yapısından da söz edilir. Efsaneye göre Frigg, herkese oğlu Balder'i incitmemelerini söyledi, ancak burçları unuttu. Bunu kötü Lokı'ye söylediğinde Loki, bir burç alarak Balder'e fırlattı ve onu öldürdü. Frigg, bunun üzerine oğlu için ağıt yaktı.
Fu-Hsing:
Çin dininde sembolü yarasa olan bir mutluluk tanrısı; tanrılaştırılmış bir kişi olduğu söylenir.
Fu-Yun-Se:
Çin kaynaklarına göre Göktürklerin tapınaklarına verilen ad.
Fuji'san (Fuji-Yama):
Japonya'daki Fuji Dağı, ülkenin en kutsal dağı ve her yıl binlerce kişinin ziyaret maksadıyla tırmandığı popüler bir hac mekanıdır. Fuji-san’ın, güneş tanrıçası Amaterasu'nun oğlu prens Ninigi ile evli olan tanrıça Kono-hana-sakuya-hime’nin mekanı olduğuna inanılır. Japon krallarının ise Ninigi ve Kono-hana-sakuye-hime’nin neslinden geldiği kabul edilir.
Fulla:
İskandinav mitolojisinde Asynjur olarak bilinen tanrıçalardan birisi. Saçlarına altın bir toka taktığına inanılan Fulla, tanrıça Frigg’in hizmetçisiydi.
Fundamentalizm:
Hıristiyan geleneğinde çeşitli Protestan ekoller içerisinde ortaya çıkan bir akım; tekamülcü teorilere ve 19. yy Kitabı Mukaddes tenkitçiliğine karşı gelişen bir hareket. 19. yy'da fundamentalizmin beş ilkesi belirlendi. Bunlar;
1- Kutsal metnin ifade olarak doğruluğunu,
2- İsa Mesih’in uluhiyetini,
3- Mesih’in bakireden doğmasını,
4- Kefaret doktrinini ve
5- İsa'nın bedensel olarak mezardan çıkarak yükseldiğini ve tekrar Mesih olarak geri döneceğini içermekteydi. 20. yy’in ilk yarısında ABD'deki hemen hemen bütün kiliseler fundamentalistler ve modernistler şeklinde ikiye ayrıldı.
Furiae (Furieler):
Eski Yunan'daki Erinnyelerin Roma'daki karşılığı. Bakınız: Erinnyeler.
Furina:
Eski Roma hırsızlar tanrıçası.
Furkan:
Arapça. “doğruyla yanlışı ayıran, tefrik eden”.
1- Kur'an'ın bir diğer ismi. Kur'an'da Allah'ın çeşitli peygamberlere vahyettiği ifade edilen İlahi mesaj (Enbiya 48). Kur'an'da furkan terimi ayrıca kurtuluş ve hidayet anlamlarına da kullanılır.
2- Kur'an'ın 25. suresi. Mekke döneminde nazil olan bu sure 77 ayetten ibarettir.
Fuso-Kyo:
Shishino Nakaba (ö. 1884) tarafından kurulan bir Japon şinto mezhebi. Fuji Dağı'na (Fuji-san) tapan birçok grubun bir birleşimi şeklindedir. Bir dağ mezhebi görüntüsünde olan bu mezhebin temel disiplini Fuji Dağı'na tırmanmak ve Kojiki'de bahsedilen üç tanrıya tapınmaktır.
Fussilet:
Kur'an'ın, Mekke'de nazil olan ve 54 ayetten oluşan bir suresi. Aynı zamanda Secde suresi olarak da adlandırılır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi