Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 08 G - Index Web

G.. 5

Ga-Oh:5

Gabarlar (Gheberler):5

Gabgab:5

Gabriel:5

Gaea (Gaia, Ge):5

Gaffar:5

Gagauzlar:5

Galanti Avram: (1873 -1961):6

Galatyalılara:6

Galeru (Kaleru):6

Galile:6

Gallikanizm:6

Gamalı Haç:7

Gamaliel:7

Ganalar (Gana-Devatalar):7

Gandharva:7

Gandhi (Mohandas Karamchand):7

Ganesha (Ganapati):8

Ganimet:8

Ganj (Ganga, Ganj Nehri):8

Ganymeda (Hebe):9

Ganymede:9

Ganzibra:9

Garanik Olayı:9

Garm:10

Garuda (Vainateya):10

Gâşiye:10

Gatalar (Gathalar):10

Gautama Buddha:10

Gavs:11

Gaya:11

Gayatri:11

Gayb:11

Gaybet:11

Gaybet Dönemi:11

Gayomart:11

Gayyâ:12

Gâzi:12

Gazve:12

Gazâlî:12

Ge (Gou):12

Geb (Keb, Seb):12

Gefjun:12

Gehenna:12

Gelenek (Tradition):12

Gelenekçilik (Traditionalizm):13

Gelusgpa (Gelugpa):13

Gemara:13

Gematria:13

Genç Erkekler Hristiyan Birliği:14

Genç Hristiyan Emekçiler:14

Genç Kadınlar Hristiyan Birliği: (Young Women's Christian Association-Ywca)14

Gendenwitha:14

Genesis:14

Genevan Kateşizmi:14

Genius (Iovialis):14

Genku:15

Gentile (Yabancı):15

Geomansi (Geomancy):15

Geonim:15

Gerçeklik İncili (Evangelium Veritatis, The Gospel Of Truth):15

Gerd (Gerda, Gerdr):15

Gershom Ben Judah:15

Geryon:15

Get:15

Getto (Ghetto):15

Gev:16

Gezgin Yahudi:16

Ghazzati:16

Ghede:16

Ghee (Ghi):16

Gılgamış (Gılgamesh):16

Gılgamış Destanı:16

Gılman:17

Giardano Bruno:17

Gibil:17

Ginza (Ginza Rba):17

Ginzberg:17

Giordano Bruno:17

Giriş Töreni (İnitation):17

Gita Govinda:18

Gjallarhorn:18

Gladsheim:18

Glaucus:18

Gna:18

Gnosis:18

Gnostik:19

Gnostisizm:19

Go-Vinda (Go-Pala):19

Gobind Singh:20

Gog Ve Magog:20

Gohei (Mitegura):20

Golden Bough:20

Goliat (Goliath, Golyat):20

Gommata (Gommateshvara):20

Gopa:20

Gopi:20

Gopuram:20

Gorakhnath:20

Gorgonlar (Gorgo):21

Gorton:21

Gosala (Goshala):21

Goswami:21

Gotama:21

Gotra:21

Gök Gürültüsü Kuşu:21

Graceler:21

Graiae:22

Grainne:22

Gramadevata:22

Granet Marcel (1884-1940):22

Granicus:22

Granth:22

Gree-Gree (Gris-gris):22

I. Gréoire Le Grand (540-604):22

Gregorios Aziz, (Nazıanzoslu) (330-389):23

Gregorios Aziz (Nyssalı) (335-394):23

Gregorios (Sinalı) (Ö1:1346):23

Gregorios II (Kıbrıslı) (1241-1290):23

I. Gregorius (Büyük Aziz) (540-604):24

VII- Gregorius (Ildebrando Hildebrand) (1020-1085):24

Gregorius (VIII) (?-1137):24

Gregorius IX. (1170-1241):24

Gregorius XIII. (1502-1585):25

Gregorius Üniversitesi:25

Gregoryen Takvimi:25

Gregoriana:26

Gregory:26

Grendel:26

Gök Tanrı:26

Grettir:26

Gri Keşişler (Friarlar):26

Gri Rahibeler:26

Grighorios:26

Grigris:27

Grihastha:27

Grihya Sutralar:27

Gu:27

Gueonim:27

Guenon Rene (1886-1951):27

Guha:27

Gul:27

Gula:28

Gulatı Şia:28

Gunab:28

Gunabibi (Kunapipi):28

Gunalar:28

Gungnir:28

Gurdvara:28

Guru:28

Guruhi:29

Gurunga:29

Gusül (Gusül Abdesti, Boy Abdesti):29

Günah:29

Günah Çıkarma:31

Günah Keçisi:31

Günaltay, Mehmet Şemseddin (1883-1961):32

Güneş:33

Güneş Bakireleri:33

Güneş Dansı:33

Güneş Kursu:33

Güneş Sığırları:34

Gwion:34

Gylfaginning:34

Gymir:34

Gymnosophistler (Çıplak Bilgeler):34


G

 

Ga-Oh:

 

Kuzey Amerika'da Iroquois kabi­lesinin rüzgarlar tanrısı; taşları silah olarak kullanan dev.

 

Gabarlar (Gheberler):

 

Hindistan'daki Parsilerden farklı olarak İran'da kalmış olan Mecusiler; İran Mecusileri. Gabar teriminin menşei kesin olarak belli ol­mamakla birlikte bunun Arapça “kâfir” teriminden gelmiş olabileceği iddia edilmektedir. 7. yy'da Müslümanların İran'ı fethetmesiyle Mecusilerin büyük kısmı Hindistan'a göç etmiş ve orada Parsi cemaatını oluşturmuştur. İran'da kalanlar ise Gabarlar adı altında varlık­larını sürdürmüşlerdir.

 

Gabgab:

 

Bakınız: Cabcab.

 

Gabriel:

 

“Tanrı kudretlidir” anlamına gelen Gabriel ismi, Kitabı Mukaddes'te yalnızca birkaç yerde geçer.[1] Ancak Talmud'a göre o, tanrının tahtı etrafındaki dört baş melekten birisidir. Gabriel’in dı­şındaki diğer baş melekler ise Michael, Rafael ve Uriel'dir. Talmud'a göre Gabriel, Michael ile birlikte Adem’in evliliğinde sağdıçlık yapmıştır. Ayrıca onun tanrıyla peygamberler arasında elçilik yaptığı ve ateşin prensi olduğu da belirtilir. Bakınız: Cebrail, Melek.

 

Gaea (Gaia, Ge):

 

Eski Yunan'da insanlarve tanrılar tarafından tapıldığı kabul edilen yeryüzü tanrıçası; Kaos'un kızı; gökyüzü tanrısı Uranüs'ün karısı; Cronos, Pallas ve Okyanus'un yanı sıra Saykloplar ve Titanların da annesi. Onun Olimpus öncesi dönemde haya­tın kaynağı ve her şeyin annesi oldu­ğuna inanılır. Efsaneye göre Gaea, Ti­tanları, Sayklopları ve diğer bazı varlık­ları yaratmak için oğlu Uranüs'le bir­leşmiştir. Çeşitli geleneklere ait birçok efsanede var olan yeryüzü ve gökyüzü­nün evliliği ve sonradan çocukları tara­fından birbirinden ayrılmaları mitolojisi Gaea ve Uranüs'ün birleşmeleri mi­tolojisinde de görülür. Ayrıca Gaea’nın dağların ve denizlerin de annesi olduğu söylenir. Gaea, Themis ile de özdeşleştirilmiştir.

 

Gaffar:

 

Allah'ın güzel isimlerinden birisi; bağışlaması bol olan, engin bağışlayıcı olan.

 

Gagauzlar:

 

Bugün, Ortodoks Hıristi­yanlığı benimseyen ve genellikle Roman­ya, Bulgaristan'ın Kuzeydoğusunda, Var­na çevresindeki, Dobruca ve Kavarna'da, Bulgaristan'ın güneyinde Yanbol ve Topolougrad'da ve özellikle Moldavya'da yaşayan Türk boyuna verilen isimdir. Bu­gün bunların nüfuslarının 200 binin üze­rinde olduğu tahmin edilmektedir. Gagauzların gerçek nüfusunu tespit bir hayli zordur. Çünkü bunlar, bulundukları ülkenin nüfus kayıtlarına o ülkenin va­tandaşları olarak girmektedirler. Gagauzlann kökleri üzerinde birkaç gö­rüş ileri sürülmüştür: Bazı bilginler, Gagauzlann Bulgar olduklarını, dillerini kaybetmelerine rağmen, dinlerini muha­faza ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Bazı araştırmacılar ise, Gagauzlann aslının Rum olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazı Türk bilginlerinin de benimsedikleri diğer bir görüş de şöyledir; Bulgar tarihçisi G.D. Balasçev, Oğuzname'nin Seyyid Lokman rivayetine dayanarak, Gagauzların Anadolu “Selçuklu Sultanı II. İzzetin Keykâvus (1261-1282) ile Bizans İmparatoru VII. Mihael Paleolog'a iltica eden Türkler olduğunu iddia etmiştir. Balasçev'e göre Gagauzlar, Anadolu Selçuklu Türklerinin torunlarıdır. Gagauz adı da “Keykavus”tan gelmektedir. Gagauzlar hakkında diğer bir görüşte şöyledir: Gagauzlar, 1064 yılında Tuna'yı geçerek Balkanlara yerleşen oğuz Türkle­rinin soyundan gelmektedir. Daha sonra Balkanlara gelen bu Türklerin, Rusya'ya geçip, başka Türk unsurları ile birleşerek Karakalpak'ları meydana getirdikleri ve Ortodoksluğu kabul ettikleri söylen­mektedir. Türkiye'de Dinler Tarihi üze­rinde çalışan değerli bilim adamları Prof. Dr. Hikmet Tanyu ve Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu beyler de aynı görüşü paylaş­maktadırlar. Ancak bu görüş de genel olarak kabul görmemiştir. Görüldüğü gi­bi, Gagauzlar meselesi üzerinde henüz son söz söylenmiş değildir. Gagauzlann zengin sözlü bir halk edebiyatı vardır.

 

Galanti Avram: (1873 -1961):

 

Türki­ye Yahudilerinden, çok bilgin bir zattır. Çalışmaları genellikle Türkiye Yahudileri üzerinde olmuştur. İstanbul Üniversite­sinde 1933 yılma kadar Sami dilleri ve es­ki çağ tarihi okutmuştur. 1943-1946 yılları arasında politikaya atılmıştır. Basın haya­tında da aktif görevler yapmış Akşam ve yeni Mecmua'da değişik konularda yazı­lar yazmıştır. Osmanlıca, Türkçe, Fransızca ve Arapça bilmektedir. En önemli ça­lışmaları Türk Yahudi ilişkileri üzerinde olmuştur. Eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Türkler ve Yahudiler 1928

2- Turcs et Juifs, Etüde Historique, politique, 1932

3- Appendice aux documents officiels turcs concernant Les Juifs de Turqie, 1941

4- Medecins Juifs au service de la Turquie, 1938

5- Les Juifs sous la dominations des Turcs seldjoukides, 1941

6- Recueil de Nouveaux documents inedits. Concernant I'Histoire des Juifs de Turquie 1949

7- Histoire des Juifs de Turquie, 1986 (9 cilt)

 

Galatyalılara:

 

Hıristiyanların kutsal kitabı Yeni Ahit’in bir kitabı; Pavlus'un Ana­dolu'daki Galatyalılara mektubu. Bu­nun, Roma'daki Galatyalılara hitap et­tiği de ileri sürülür. Pavlus, bazılarının Galatyahları Yahudi hukukunun tüm emirlerini tutmaya çağırdığını duymuş ve onların Mesih'e inançlarını kaybe­decekleri endişesiyle bunu yazmıştır.

 

Galeru (Kaleru):

 

Kuzey Kimberley yöre­sinde Ungud olarak adlandırılan Avustralya yerli mitolojisinin gökku­şağı ejderhası. Galeru, mağara resimle­rinde sık sık büyükçe bir yılan şeklinde tasvir edilir. Onun verimlilik ruhu ka­rakterine sahip olduğuna inanılır.

 

Galile:

 

(Galileo, 1564-1642)

Ünlü İtal­yan astronom ve matematikçi. Çalışma­larında dedüktif metottan ziyade empirizmi kutlanan Galile birçok önemli bu­luş yaptı. Güneş sistemiyle ilgili Kopernik teorisinde ısrar eden Galile, bu ne­denle kilise tarafından yargılandı.

 

Gallikanizm:  

 

Hıristiyanlıkta (özellikle Fransa'da) Roma Katolisizminden ve papanın otoritesinden az ya da çok ba­ğımsız olmayı hedefleyen doktrinlere verilen ortak ad. 14 ve 15. yy'larda, Fransız kilisesinin papalıkla ilişkisinde özel bir statüye sahip olup olmaması meselesi önemli bir tartışma konu­suydu. Son olarak I. Vatikan konsilinde papanın yanılmazlığı tanımı, Galtka-nizmin Roma Katolisizmine uygun ol­madığını ortaya koydu.

Gallikanların hürriyet­lerini savunmayı amaçlayan bir doktrin­dir. Buna göre, Fransız kilisesi, Katolik imanının esaslarına ve Vatikan'a bağlı, kalmakla beraber, özel teşkilatını ve hür­riyetlerini korumayı arzu ediyordu. Bu doktrin kendini, XV. yüzyıldan itibaren teolojik öğretimde hissettirmeye başlamış­tır. 7 temmuz 1438'de kral VII. Charles'a piskoposlar tarafından empoze edilen “Bourges pragmatik yaptırım” tartışma­sında bu konu iyice belirginleşmiştir. Bu­rada yirmi üç reform kararı resmen tasdik edilmiştir. Bu kararlar, konsillerin, papa­ların üstünde olduğunu ilân ediyordu. Ayrıca, piskoposların seçiminin formalite­lerini değiştiriyordu ve Fransa kilisesine belli bir bağımsızlık getiriyordu. Papalar ise bunu kabul etmemişlerdi. XI. Louis ise Unu kalcurmıştı. Ancak, Üniversitenin ve Parlamentonun tarihi sonucu onu yeniden yürürlüğe koydu. Bu konuda VIII. Charles ve XII. Louis'nin krallıkları dö­neminde birçok tartışmalar yapılmış ve 1516 yılında X. Leon ile I. François arasın­da bir konkordato antlaşması yapılmıştır. Bu konkordato, piskoposları atama yetki­sini krala veriyordu. XIV. Louis'nin salta­natı altında krala verilen haklar, papalığın muhalefetine yol açmış ve Roma ile bir mücadele süreci başlatmıştı. Bir bölün­meden sakınmak için 1693'de piskoposlar, boyun eğmek zorunda kalmışlardır. An­cak, Gallikanizm ilahiyatı, gizli olarak de­vam etmiştir. 1801 konkordatosu, nisbeten bağımsız bir kilise mefhumunu kabul etmiştir. Monarşinin Restorasyonu, Fransa din adamlarının bölünmesine ne­den olmuş ve canlı polemik bütün XIX. yüzyıl boyunca devam etmiştir. Sonuçta, Roma'ya yani papaya, tüm Hıristiyan ha­yatının ve imanının yönetimini veren Ultraontanisme ile 1870 I. Vatikan konsilinin “papanın yanılmazlığı” doğ­masını belirtmesiyle yenilgiye uğrayan Gallicanisme ortaya çıkmıştır.

 

Gamalı Haç:

 

Dünya kültürlerinin or­tak olarak kullandıkları, Gamalı Haç, an­tik medeniyetlerden başlayarak birçok kültürde görülmektedir. Mezopotamya medeniyetinde madeni paralar üzerinde Gamalı Haç görünmüştür. Hıristiyan­lık'ta ve Bizans sanatında görüldüğü gibi, orta Amerika'da, Mayalar'da da görül­mektedir. Hind kültüründe ve Jainizm'de gamalı Haç, bir uğur simgesidir. Hind kültüründe, Gamalı Haç iyice yaygın hale gelmiştir. Halk, kitap, defter, kapı eşikleri ve mabedde sundukları şeylerin üzerine gamalı haç işareti koymaktadır. Kolları sağa dönük gamalı Haç, güneşi simgelerken; kolları sola dönük, gamalı Haç, daha çok tehlikeyi ve büyücülüğü simgeler.

Hitler Almanyası, kolları sağa dönük ga­malı Haçı, milli sembol olarak kabul et­miştir. Daha sonra bu Haç, Antisemitik (Yahudi düşmanlığı) fikirleri temsil etmiş­tir. Almanya'da kurulan Nasyonal Sosya­list Parti, gamalı Haçı, partinin simgesi olarak kabul etmiştir. 15 Eylül 1935'de de koyu kırmızı zemin üzerinde beyaz bir daire içinde yer alan siyah gamalı Haç, Almanya'nın milli bayrağı olmuştur. Hit­ler sonrası dönemde Almanya bu bayrağı terkederek, san, kırmızı ve siyah olmak üzere üç paralel kuşaklı bir bayrağı be­nimsemiştir.

 

Gamaliel:

 

1- Hıristiyanlık öncesi Kudüs' 'te Pavlus'un hocası olan ünlü Yahudi rabay.

2- Nag Hammadi Metinlerin' den Adem’in Vahyi'ne göre insanlığı ateş felaketinden kurtarmak üzere yer­yüzüne inen üç ilahi elçiden birisi.

 

Ganalar (Gana-Devatalar):

 

Hinduizmde tanrılar ordusu; toplam dokuz gruptan oluştukları söylenen ikinci dereceden Hindu tanrıları. Bakınız: Ganeşa.

 

Gandharva:

 

Hinduizmin kutsal metinle­rinden Rig Veda'da yer alan ilahi var­lık; kutsal içecek Soma'nın koruyucusu; ilahi sırları bilen, kadınlar üzerinde güç sahibi olan ve evlilik törenlerinde ismi anılan varlık.  Sonraki dönemlerde Gandharvalar, 6000 veya daha fazla varlıktan oluşan bir sınıf olarak düşü­nüldü. İnanca göre onlar İndra'nın semasında oturan tanrıların şarkıcıları ve müzisyenleriydiler. Onların yaratıcı tanrı Brahma'dan doğdukları ve Apsara denilen perilerle evli oldukları söylenir. Onların başkanı Chitraratha'dır ve onlar Naga yılanlarıyla savaşırlar.

 

Gandhi (Mohandas Karamchand):

 

(Mohandas Karamchand Gandhi, 1869-1948)

Mahatma veya Gandhiji olarak adlandırılan Hindu lider. Hint geleneğindeki üçüncü kast olan Vaishya'ya tabi olarak doğan Gandi, İngilte­re'de eğitim gördü, Güney Afrika'da bir müddet bulundu ve nihayet bağımsızlık hareketini yönetmek üzere Hindistan'a döndü. Bağımsızlık sonrası aşırı görüşlü Hindu Mahasabha ekolüne bağlı bir su­ikastçı tarafından öldürüldü. Dinsel dü­şünceleri onun politikasını yönlendirdi. Gandi, Bhagavat Gita ve Caynizmin şiddet karşıtlığından etkilendi. Delhide bulunan mezarı günümüzde bir ziyaret yerine dönüşmüştür. Bazı Hindular onu çağdaş bir Avatar olarak görürler.

Dünyada büyük ruh anlamına gelen Mahâtmâ Gandhi olarak bilinmektedir. Gandhi, Hindistan'ın politik liderinden daha çok, aksiyonda şiddet - dışıcılığın havarisidir. O, 2 Ekim 1869'da Pordanbar'da doğmuştur. Babası başba­kanlık görevini yürütmüştür. Gandhi'nin hayatı belli başlı üç devreye ayrılmıştır:

1- İngiltere'de ve Hindistan'da avukatlık formasyonunu kazandığı ve avukatlık yaptığı yıllar.

2- 1893-1914 yılına kadar, Güney-Afrika Cumhuriyetinde politik metodlarmın tec­rübesini kazandığı yıllar. Orada Hind ti­caret evinin menfaatlerini savunmuştur.

3- Bizzat Hindistan'ın bağımsızlık müca­delesine girdiği yıllar; 1914-1948, Otuz dört yıl boyunca onun şiddet dışı metodları, doktrinal bir seviyeye ve ev­rensel bir pratik değere ulaşmıştır. Otuz yedi yaşında kendi âdetlerine göre ev­lenmiştir. Karısı ile birlikte “cinsel hayat­tan uzak” yaşamaya karar vermiştir. Onun politikası, zahidlik üzerine kurulu­dur.

Avrupada maruz kaldığı dini ve dindışı zorlayıcı tesirler ona yirmi dört yaşına doğru “Ahlakın herşeyin temeli; Hakikatin da her ahlakın özü olduğu” sonucunu ilham etmiştir. Bunun için onun yegane hedefi “Hakikat” olmuştur. Hindin kutsal kitaplarının okunması onun ingilizler karşısındaki aşağılık duy­gusundan kurtulmasına yardımcı olmuş­tur. İncildeki “Dağdaki vaaz”dan “kötü­lüğe karşı şiddet-dışı olmayı” öğrenmiş­tir.

Nathal'da tanık olduğu ırk ayrımı onu, insan hakları konusunda çalışmaya sevketmiştir. Bir gazete çıkararak orada “pasif direniş” konusunu işlemiştir. Şiddete karşı oruçla cevap: Gandhi Hin­distan'da satyâgraha'yı yayacaktı. Bnun için seyahatler yapıyordu. 1915'de Ahmedabad'da kurduğu Ashram'a peryodik olarak çekiliyordu. Orada, Hin­din dokunulmaz yüksek kastlarının üye­lerini grup grup kabul ediyordu. 1919 yı­lında “Vatandaş İtaatsizliğini” ilân ede­rek 24 saatlik bir genel grev kararı vermiş­tir. Bu harekete karşı baskıdan 600 kişi ölmüştür. Gandhi, hedeflerine ve me­toduna uygun olarak “gevşeme” politikası izlemiştir. “Şiddet-dışılıkla kendini temizlemekle, gerçekten vatandaşın hakkını koruma” prensibini uygulamaya koymuştur. Çatışmalar şiddete dönüşün­ce Gandhi oruç tutmaya başlamıştır. Bir kaç hafta süren oruçlardan sonra Gandhi bir takım antlaşmalar elde etmiştir. O, bir­çok defa tutuklanmış ve serbest bırakıl­mıştır. Yine o, kast sistemini devam etti­ren Hindulara karşıda savaş açmıştır. Böylece Gandhi'nin başlattığı hareket, git­tikçe saf bir sosyal ve spiritüel politikaya doğru yönelmiştir. 1940'da savaşa katıl­mayı reddetmiş ve 1942'de Japonlara karşı şiddet-dışılıktan başka şekilde mukave­met göstermiştir. Böylece, Gandhi ve 25000 kişi tutuklanmıştır. Karısı 22 Şubat 1944/de hapiste ölmüştür. Gandhi ise 74 yaşında iken 6 Mayısta serbest bırakılmış­tır. Savaştan sonra, zorlu müzakerelerin ardından Hindistan'ın bağımsızlığı ilân edilmiştir(15 Ağustos 1947). Fakat Hindu ve müslümanlar ayrılmışlardır. Böylece Hindistan ve Pakistan meydana gelmiştir. Gandhi 75 yaşında iken yaya olarak yeni­den bölünmüş bölgeleri dolaşmaya başla­mıştır. Oruç tutmuş ve Hindu ve müslümanlann ziyaret yerlerine gitmiştir. Bu müsahamayı, müsahamasızlıkla öde­miş ve Gandhi 30 ocak 1948'de öldürül­müştür.

Gandhi'nin şiddet-dışıcılığının dini teme­li- evrensel bir teizmin Hind'de özel ola­rak ifadesidir. Birçok modern Hindli gibi Gandhi de şekilsiz dini tecrübeyi, belirli bir imanın üstünde görüyordu. Bunu, milletler planında çok hafif bir teorik senkretizm olarak kabul edebiliriz. Tarihte, Gandhi haksızlıklara, zulümlere, sap­malara karşı “şiddet-dışı” bir enerji ile galip gelen adam olarak kalacaktır. Şid­det-dışı enerjinin kaynağı ise, hertürlü ki­şisel menfaatlerden uzaklaşarak, spiritüel vasıtalara, ibadete, oruca ve fakirliğe yö­nelmektir.

 

Ganesha(Ganapati):

 

Ganaların ya da Hint dinindeki ikinci dereceden tanrısal var­lıkların efendisi; Şiva ve Parvati’nin oğlu. Sarı ve pembe renkli fil başlı tanrı olan Ganeşa, hikmet ve talih tanrısı olarak popülerdir. Mitolojiye göre şiva, kızgınlıkla oğlunun başını koparır ya da yakar; fakat sonra Parvati'den kopan bu başı bir fil başıyla değiştirmesini ister. Ganeşa, büyük ihtimalle eski bir orman tanrısı olmalıdır. Onun büyük bir fa­reye bindiği veya farelerin ona eşlik ettiği düşünülür. Kitapların veya her hangi bir işin başlangıcında hikmet tanrısı olarak onun adı anılır. Ganeşa'nın birçok tapınağı vardır.

Shiva ve Pârvati'nin oğlu olan Ganesha (sanskritçe kutsal sürülerin Tanrısı) veya Ganapati yani küçük Tanrı, Hindular tarafından en çok başvurulan Tanrılardan biridir. Onun görevi, insanî teşebbüslere bir takim engeller koymak ve onları aşmak içinde kendi mensuplarına yardım etmektir. O, yarı insan, yarı hay­van olarak tasvir edilmektedir. Yani, in­san bedeni üzerinde fil başına sahiptir. İri göbekli, yumuşak minderler üzerine oturmuş, kırmızı elbiselerle süslenmiş, aynı renkte sunulan çiçekleri almaktadır. Demek oluyor ki, çok kompleks bir şahsiyeti vardır. Bir yandan savaşçıdır, diğer yandan bolluğu meydana getirmektedir (elinde bir kalbur tutmaktadır, şişmandır) ve entellektüeldir, (fil zekanın semülüdür). Günümüzde Hind'de, Ganesha'ya tapanlar küçük dükkan sahipleri ve ser­best meslek sahipleridir. Küçük dükkan­da, Tanrının bir ikonu bulunmaktadır. Rıtüel alamet ve kutsal kitabı bulunmamaktadır. Asıl olan Ganesha'ya saygıdır.

 

Ganimet:

 

İslam hukukunda Müslümanla­rın savaşta düşmanlarından ele geçir­dikleri her türlü mal mülke verilen ad. Elde edilen ganimetler 5 hisseye ayrılır. Bunun dördü savaşa katılanlara dağıtı­lır; bir hisse ise çeşitli ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere devlet bütçesine aktarılır.

 

Ganj (Ganga, Ganj Nehri):

 

Hindistan'ın en kutsal yeri. Hindular, Ganj’in Vişnu'nun ayak parmağından çıktığına ve bilgelerin dualarıyla cennetten getiril­diğine inanırlar. Ayrıca, şiva'nın Ganj'ı başının üzerinde tuttuğuna inanılır ve bu nedenle şiva “Ganj'ın tutucusu” ola­rak adlandırılır. Ganj nehri aynı za­manda tannlaştinhr ve onun Himalayaların kızı olan bir tanrıça olduğu ka­bul edilir. 1500 km uzunluktaki Ganj boyunca birçok tapınak ve Benares şehri gibi birçok kutsal şehir yer alır. Hacılar kötülüklerden temizlenmek için Ganj'ın kutsal sularına girerler ve akışını izlerler. Ölüler Ganj sahilinde yakılarak külleri nehre atılır. Halk, Ganj'ın içine giren her şeyi ve herkesi kutsadığına İnanır.

Sanskritçe'de Ganga olarak söylenen Ganj bütün Hindularca kutsal bir Hac yeridir. Özellikle Ganjın etrafındaki sihir­ler için çok önemli dini bir mekandır. Bu şehirlerin en önemlisi Benares'dir. Ganj, Brahmanların Tanrı panteonlarından birisidir. Tanrıça Ganga, kutsal dağ olan Kailassa'dan inmektedir. Yani Himalaya’nın buzlu mağarasından gel­mektedir. Daha doğrusu onun kızıdır. Ganj’ın suları o kadar kutsaldır ki, bütün günahları temizleyebilmektedir. Onun geçtiği her yer, daimi bir Hac yeridir. Onun suyu içilir, şişelerle taşınır, banyo yapılır. İyi bir Hindu'nun en büyük haya­li, küllerinin Ganj'ın suyu ile karışmasıdır. Purana'lar, Ganj’ın suyunun harika fazi­letlerini itiraf ederler ve Gangotri'den iti­baren delta'ya kadar Ganj'ın akışım takip edenlerin tahmin edilemez mutluluklara erişeceklerini söylemektedirler. Ganj’ın çevresinde tarih boyunca birçok uygarlıklar kurulmuştur. Mesela, Aşoka krallığının merkezi, Ganj kıyısında kurulan bugünkü Patna'dır. Ganj nehrinin kutsal olarak taşıdığı çok önemli bir anlamı da vardır. Ganj nehri­nin akıntısı istikametinde Hindular’ın Tirath dedikleri birçok Hac mahalli bu­lunmaktadır. Ganj ve Yamuna’nın birleş­tiği noktada ocak ve şubat aylarında arınma törenleri yapılmaktadır. Bu tören­lere Mela denir. Birçok Hindu, bu tören­lere katılmak için uzun mesafelerden akın ederler. Hinduizmin en büyük Hac me­rasimi, Ganj nehrin'deki yıkanmadır. Hindistan'da ayrıca, Benares, Hardvar Ve Gangotri de önemli ziyaret yerlerindendir. Ganj nehri kıyı­sında ölüleri yakmak için birçok tapınak vardır. Hinduizm'de ölüler, doğrudan cennete gitmeleri için yakılır ve külleri Ganja atılır. Ganj nehrinin, külleri, cenne­te götüreceğine inanılmaktadır.

 

Ganymeda (Hebe):

 

Eski Yunan'da genç­lik tanrıçası; kahraman Herkül'ün eşi. Zeus ve Hera'nın kızı olan Hebe, tanrı­ların yıkanması, giyinmesi ve süslenme­sine yardım eden bir ilahi varlık olarak düşünülürdü. Ancak o, bu işi sonradan yağmur tanrısı Ganymede'ye kaptır­mıştır.

 

Ganymede:

 

Eski Yunan'da yağmur tanrısı; Tros ve Callirrhoe’nin oğlu. İnanışa göre o, o kadar güzeldi ki bir kartal tarafından kapılarak tanrılara şarap dağı­tıcılığı için Olirnpus'a götürüldü. O, Romalılarca Catemitus adıyla tanınır.

 

Ganzibra:

 

Mandencede “hazinedar” an­lamına gelen bu terim, Sâbülerde böl­gesel başrahiplere verilen addır. İngirta adı verilen bir giriş töreniyle göreve başlayan Ganzibralar, rahiplerin göreve atanmaları ve Masiqta töreni gibi ayinleri yönetirler. Bakınız: Tarmida, İn­girta.

 

Garanik Olayı:

 

İslam tarihinde karı­şıklığa neden olan olaylardan birisi de Garanik olayı diye bilinen olaydır. Hz. Peygamberin, Mekke müşriklerini İslama ısındırmayı arzu ettiği bir esnada, şeyta­nın araya vahiy diye soktuğu bazı sözleri, Hz. Peygamber'e okutması ve daha sonra cebrailin ikazıyla durumun düzeltildiği olay, Garanik olayı olarak biiinmektedır. Bu olaya göre Hz. Peygamber Necm süre­sini Kabe'de okurken “Gördünüz mü lât ile uzzâ'yı”[2] ayetini okumuş ve “yemin olsun ki bizi Allaha yaklaş­tırmaları için onlara tapıyoruz” şeklinde bir cümleyi ilave etmiştir. Bunun üzerine bir kısım müminler, buna inanmış bir kısmı da şaşkınlığa düşmüştür. Hz. Pey­gamber de durumun ne olduğunu ancak Cebrail’in ikazı ile anlamıştır. Cebrail bu cümlenin Allahtan gelmediğini belirterek, Allah Rasülünü uyarmıştır. Duruma son derece üzülen Allah resulü, bir korku ve telaşa düşmüştür. Bu anda şu ayet nazil olmuştur: “Ey Muhammed! Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir (beşeri arzuları) katmaya kal­kışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın kata­cağı şeyi iptal eder. Kendi ayetlerimde sağlamlaştırır.”[3] İslâm kaynakları bu konunun üzerinde bir hayli durmuşlardır: Garanikle ilgili ri­vayetler çeşitli şekilde geçtiği için, İslâm bilginleri de bu konuda farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Bu görüşleri şöylece sı­ralayabiliriz:

Garanik hadisesi doğrudur. Allah, Cebrail vasıtasıyla Hz. peygamberin, şeytanın telkiniyle yaptığını  düzeltmiştir. Ancak bundaki hikmet, Hz. Peygamber’in bütün insanların iman etmesini istemesi ve iste­ğinin yanlış olduğunun gösterilmesi açı­sından Peygamberinin önce yanılmasına yol açmış, sonrada hatasını düzeltmiştir. Meselâ, Alûsî bu görüştedir. Yine Ferid Vecdi de, Melek ile şeytanın ruhani varlık olduğunu Hz. Peygamberin vahyi melek­ten aldığını, yine ruhani bir varlık olan şeytanın igvası ile vahyi karıştırdığını ve bunun Allah tarafından düzeltildiğini söylemiştir. Çağımızın önemli alimlerin­den Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’da Garanik olayını şöyle açıklamıştır: Garanik metni, vurgu ile ifade edebile­cek bir soru şeklinde âyet olarak nazil olmuştur. Fakat müşriklerden biri bu âyeti, soru vurgusunu ihmal ederek olumlu bir cümle olarak okuyunca, müş­rikler secde etmişlerdir. Hz. Peygam­ber’in bu olaydan üzüntü duyması üze­rine de âyet neshedilmiştir. Bazı bilginler de Garanik olayı ile ilgili ri­vayetlerin asılsız olduğunu belirt-mektediler. Bunlara göre bu konudaki ri­vayet Hz. Peygambere doğrudan ulaş­mamaktadır. Bu hadislerdeki raviler gü­venilir değildir. Bu konudaki en güvenilir haberin Said b. Cübeyr’in İbn Abbas'a at­fettiği rivayettir. Bunda bile “Zannettiği­me göre İbn Abbas şöyle demiştir.” ifade­si vardır. Bu ifade, rivayetin sağlamlığını zedelemektedir. Bunun için başta İbn Huzeyme olmak üzere birçok alim bu ri­vayetleri sağlıklı bulmamıştır. Bu alimlere göre Garanik hadisesi Kur'an-ı Kerim’in ruhuna aykırıdır. Böyle bir hadisenin ol­ması, Hz. Peygamber'e bir hakarettir. Hz. Peygamber Kur’an’ın hiçbir ayetinde, şey­tanın böyle bir müdahalesi ile karşılaş­mamıştır. Çünkü bu mümkün değildir. Hz. Peygamber vahyi alırken ve tebliğ ederken, Allah'ın hıfz' em anında'dır. İlâhi vahyin arasına beşerin bir sözünün ka­rışması söz konusu olamaz. Garanik ola­yını bir kısım İslâm bilginleri kabul et­mezken, müsteşrikler bu konunun üze­rinde ciddi şekilde durmuşlardır. Kur'an-ı Kerim’in vahiy ürünü olmadığı şeklindeki fikirlerini isbat için Garanik hadisesi onla­rın işine gelmiştir. Bu konuyu, özellikle Regis Blachere, Montgomery Watt, T. Nöldeke ve L. Caetani bu anlamda işle­mişler, son yıllarda aynı anlayışı selman Rüşdi, Londra'da “Şeytan Ayetleri” adı ile yayınladığı kitapta sergilemiştir. Daha sonra Selman Rüşdi, müslümanlardan özür dilemiştir.

 

Garm:

 

İskandinav mitolojisinde Hel’in gözcü köpeği.

 

Garuda (Vainateya):

 

Hindu mitoloji­sinde, üzerine Vişnu'nun bindiği düşü­nülen yarı insan yarı akbaba bir varlık. Onun kuşların kralı ve yılanların düş­manı olduğu belirtilir. Efsaneye göre o, doğumunda o kadar parlaktı ki tanrılar,ateş tanrısı Agni için Garuda'ya taptı­lar. Ayrıca onun annesi Vinata'yı kur­tarmak İçin tanrılardan bir şey çaldı­ğına ve bunu geri almak için Indra'nın kendisiyle savaştığına inanılır.

 

Gâşiye:

 

Kur'an'ın 88. suresi. Mekke dö­neminde nazil olan ilk surelerden olan Gaşiye suresi 26 ayetten oluşur.

 

Gatalar (Gathalar):

 

Mecusiliğin en eski metinleri; Avesta'nın Zerdüşt'e atfedi­len bölümü. Zerdüşt'ün temel öğretile­rini ihtiva eden Gatalar, yüce tanrı Ahura Mazda'yı, onun Zerdüşt'ü görev­lendirmesini ve kötülüğe karşı mücade­leyi ele alır. Avesta'nın ilk kitabı olan Yasna’ınn ilk kısmını ve temelini oluş­turan Gataların nasıl kompoze edildiğibilinmemektedir. Bakınız: Avesta.

Avesta'dan bir kelimedir. Şarkı anlamına gelir. Zarathustra tarafından özel bir lehçe ile kompoze edilmiş on yedi ilahiyi belirtmektedir. Gâtha'ların, şu ve­ya bu vesile ile kompoze edildiği anlaşıl­maktadır. Gatha ilâhileri, ateşin önünde kurban merasimi sırasında okunmaktadır. Gâtha'ların sıralanışı, uzunluklarına göre yapılmıştır. Bunun için bu sıralanış, tarihi sırayı yansıtmamaktadır. Gatha'lar, Yasna'nın merkezini oluşturmaktadırlar. Gatha'lar beş grupta toplanmışlardır. Se­nenin sonunda beş günde okun­maktadırlar.

Birinci Gatha: 28 ile 34 ilâhiden oluşmak­tadır. Bunları şöyle özelliktendirebiliriz: Yasna 28, Dua gatha'larıdır. Yasna 29, sı­ğır ruhunun ifâhisidir. Yasna 30, seçim ilâhisi dır. Yasna 31, seçimin ikinci gathasıdır. Yasna 32, “Seçilmiş Hakim” olarak adlandırılabilir. Yasna 33, Zerdüştle ilgilidir. Yasna 34, Kutsal ateşin önünde yapılan bir duadır.

İkinci Gatha: 43'den 46'cı kısma kadar uzanmaktadır: Yasna 43, Rab'la konuşma gathasıdır. Yasna 44, Rabba sorulan soru­ların gathasıdır. Yasna 45, Doktrinin kısal­tılmış bir takdimidir. Yasna 46, kaçış gathasıdır.

Üçüncü Gatha: 47 ile 50. kısma kadar uzanmaktadır. Yasna 47. kutsal-ruh gathasıdır, Yasna 48, sofuluğu ilgilendir­mektedir. Yasna 49, kötü bir şefe karşı, katılımsızhğı savunmaktadır. Yasna 50, Zerdüştle Tanrısı arasındaki ilişkilerin ge­liştirilmesini anlatmaktadır.

Dördüncü Gatha: 51 Yasnadan medana gelir ve iyi iktidarı anlatır.

Beşinci Gatha: 53'cü yasna'yi ihtiva eder. Bu evlenme Gathasıdır.

 

Gautama Buddha:

 

(MÖ 560-480) Budizmin kurucusu için kullanılan yaygın isim. şakya kabilesine ve Gotama kla­nına mensup olan Gautama, şakyamuni (şakyaların bilgesi) olarak da adlandırı­lır. Asıl adı Siddhartha'dır (Pali di­linde: Siddhattha). Gautama'nın do­ğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, onun genellikle MÖ 560 civa­rında Nepal sınırındaki Kapilavastu ya­kınlarında doğduğu kabul edilir. Babası Suddhodana, Kshatriya kastından bir yöneticiydi, annesi Maya ise o küçük­ken ölmüştü. Yasodhara ile evlenen Gautama'nın Rahula isimli bir oğlu oldu. Ancak 29 yaşındayken o, evini terk ederek ıstırabın mahiyetini ve ne­denini keşfetmek üzere inzivaya çekildi. Önceleri Brahmanlara tabi olduysa da uyguladıkları aşırı çileciliğin gerçeği bulmada doğru bir yol olmadığı düşün­cesiyle onların yaşam tarzını bıraktı ve ormanda kendisini düşünce ve tefek­küre verdi. Yedi yıllık bir teemmül so­nucunda bir incir ağacı (Bo Ağacı) altında aydınlandığını, kainatın sırrını çözdüğünü, tenasüh çemberinden kur­tulmanın yolunu bulduğunu ilan etti. Sonraki dönemlerde yaşamının sonuna değin gezgin bir vaiz olarak yaşadı ve etrafında toplanan talebelerine hakikat öğretisini anlattı. Genellikle Budistler, Buddha'ya ruhsal bir prensip olarak ba­karlar ve ona olgunluğa ulaşmış anla­mına Tathagatha derler. Bakınız: Buddha, Budizm, Gotama.

 

Gavs:

 

Tasavvufta veliler silsilesinin ileri gelenlerine verilen bir unvan. Bunlara Kutub veya Gavsı Azam isimleri de verilir. Bakınız: Kutub.

 

Gaya:

 

Hindistan'da Bihar bölgesinde bu­lunan ve Hindu hacılar tarafından ziya­ret edilen bir şehir; 7 kutsal kentten birisi. Hindu inancına göre tanrı Vişnu'nun ayak izi olan Vişnupad burada bu­lunur. Bu kentin 9 km ötesinde ise Budistlerin en kutsal 4 mekanından birisi olan Buddha-Gaya ya da Bodh-Gaya yer alır. Buddha'nın burada aydınlan­maya kavuştuğu kabul edilir. Büyükçe bir taş tapınak bu yeri işaretler.

 

Gayatri:

 

Hinduizmin kutsal metinlerin­den Rig Veda'nın Savitra olarak da ad­landırılan en kutsal kısmı. O, “Vedaların Anası” olarak adlandırılır. Her Brahmin sabah kalktığında, öğlen vakti ve yatarken bunu okur.

 

Gayb:

 

Arapça. “bilinmeyen, gizli alan”. Gayba iman Kur'an'da temel iman esasları arasında zikredilir. [4]Bir yön­den o, tüm iman esaslarını kapsayan bir niteliğe sahiptir. Gayb, insanın akıl ve tecrübeyle algılayamadığı her şeydir; Allah'ın varlığı, melekler, ahiret, cen­net, cehennem ve benzeri metafizik aleme ilişkin bilgilerin yanı sıra, alemin ve insanın nasıl yaratıldığı gibi geçmişe ait bilgiler, İnsanların kalplerinden geçen şeyler gibi şu ana ait bilgiler ve ya­rın ne olacağı gibi geleceğe ait bilgiler gayb bilgileri kapsamına girer. Kur'an­'da gaybı ancak Allah'ın bildiği, başka hiç kimsenin (peygamberler de dahil) gaybı bilmediği birçok kez vurgulanır. Allah, ancak Allah'ın vahyine mazhar olan bazı peygamberlerin, Allah'ın bil­dirdiği kadarıyla gaybı bilebileceklerini belirtir. Öte yandan İslam dışı birçok gelenekte rahipler, büyücüler, şaman­lar, mistikler, dinsel önderler ve benzeri kişilerin, akıl ve tecrübe yoluyla bilin­meyen aleme ilişkin bilgiye çeşitli şekil­lerde ulaştıkları inancı vardır. Bu kişiler fal, sihir, büyü, sezgi, ilham, rüya, te­emmül, istiğrak, ekstazi hali, dua ve benzeri çeşitli yollarla ilahi alemle irti­bata geçmek suretiyle gayb bilgisine ulaşabileceklerini iddia ederler. Bakınız: Şaman, İotromantis.

 

Gaybet:

 

Tasavvufta kişinin kendisinden geçmesi, varlıkta yokluğu yaşaması veya kendisini maddi alemden tecrit etmesi; müridin, kalbine gelen bir ilhamla nes­nel ortamdan sıyrılıp şuur halini kay­betmesi, vecd halini yaşaması.

 

Gaybet Dönemi:

 

Şia'da, 12. İmam olan İmam Mehdi Muntazar'ın yeryüzünden ayrılışından “ahir zamanın sonunda tek­rar döneceği zamana kadar devam eden geçici dönem, şu anda yaşadığımız dönemini de içine alan, İmam’ın bu geçici yokluğu döneminde İmam'ın naiplerince onun misyonu sürdürülmeye çalışılır.

 

Gayomart:

 

Mecusi mitolojisinde “ölen hayat”, “kutsanmış insan”, mitolojik ilk insan. İnanışa göre Gayomart, yaratılı­şın altıncı aşamasında yaratılan ilk in­sandı. Güneş gibi parlayan Gayomart'ı, Ahura Mazda yeryüzünden oluşturdu ve dinlendirmek için onu bir müddet uyuttu. Sonra şeytan Ahriman ve diğer kötü varlıklar ona saldırdılar; Gayomart 30 yıl ıstırap çekti ve sonunda öldü. Ancak baki kalan tohumundan 40 yıl sonra ilk insan çifti olan Maşye ve Maşyane doğdu. Zamanın sonunda kur­tarıcı Saoşyant'a ölüleri diriltme gücü verilecek ve bu vesileyle dirilecek olanların ilki Gayomart olacaktır. Böyle­likle Gayomart ebediyen yaşayacaktır.

Mazdeizme göre ilk insa­nın ismidir. Bu isim, Gaya Mareton'dur, Gatha'da bir passajdan çıkarılmıştır. An­lamı, “insan hayatı” dernektir. Pehlevice kozmoloji kitabı olan Bunda hishneye gö­re, o Ahriman tarafından öldürülmüştür. Onun tohumu, güneşte muhafaza edilmiş, toprağa düşmüş ve toprak ilk insan çiftini meydana getirmiştir. Çünkü, Gayomart, henüz gerçek bir insan değil; daha çok bir prototip insandır. Firdevsi'nin şehname adlı kitabında Gayomart’ın bir kral insan olduğundan bahsedilmektedir.

 

Gayyâ:

 

Kur'an'da adı anılan ve namazı terk edip şehvetlerine uyan kişilerin gedecekleri yer olduğu ifade edilen bir mekan. [5]Cehennem’in bir tabakası.

 

Gâzi:

 

Allah'ın dinini yüceltmek ya da Al­lah'ın koymuş olduğu değerleri savun­mak uğruna Allah'ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı mücadele eden, sa­vaşan kişilere verilen bir unvan. Bu mücadele ya da savaş esnasında hayatını yitiren kişilere ise şehit unvanı verilir. Gazilik ve şehitlik, İslamda ol­dukça önemli olan unvanlardır, Kur'an­'da Allah yolunda ölen ya da öldürülen­lere yönelik birçok övgü ve methiye mevcuttur.

 

Gazve:

 

İslam tarihinde Müslümanların inanmayanlarla yaptıkları savaşlara (özellikle Hz. Muhammed döneminde yapılan savaşlara) verilen bir isim.

 

Gazâlî:

 

(Gazâlî, 1058-1111)

Büyük İslam İlahiyatçısı ve filozofu Gazzâlî, Tus'da doğdu. 1091'de Bağdat'ta hoca oldu ve şöhrete ulaştı. Farabi ve İbn Sina'nın görüşlerini tenkit etti. 1095'te sufi ya­şantısını tercih ederek Bağdat'tan ay­rıldı; Mekke, Kudüs ve şam'a seyahat­lerde bulundu. Nihayet Tus'ta tasavvuf yaşantısına çekildi. Daha sonraları 3 yıl Nişabur'da ders verme konusunda ikna edildi, fakat hastalık nedeniyle tekrar Tus'a döndü. Eserlerinde ehl-i sünnetgörüşlerini savunan Gazzâlî, zaman za­man Yunan filozoflarının metotlarını kullandı. Kitapları arasında İhyâu Ulûmi'd'Dîn oldukça önemlidir.

 

Ge (Gou):

 

Afrika'da Dahomey’in ay tan­rısı; tanrı Mawu'nun oğlu. Ge, babası ve annesi Lisa ile bir üçlü oluşturur. Ona beyaz horoz kurbanı sunulur.

 

Geb (Keb, Seb):

 

Eski Mısır'ın “tanrıların lideri” ve “tanrıların babası” olarak da adlandırılan yeryüzü tanrısı. Eski Mısır düşüncesine göre tanrı Ra, Shu ve Tefnut'u yarattıktan sonra, bu iki tanrı bir­leşirler ve Geb (yeryüzü) ile kız kardeşi Nut'u (gökyüzü) doğururlar. Geb ile Nut daha sonra birleşerek dört çocuk sahibi olurlar. Bunlar Osiris, İsis, Set ve Nepisis'tir. Geb, yönetmesi için kendi­sine dünyanın verildiğine inanılan ve kültü yaygın olmayan bir tanrıdır. Birçok dinsel gelenekte yeryüzü hep dişi olarak düşünülürken burada erkek ola­rak algılanması oldukça enteresandır. Geb’in sembolü kaz idi.

 

Gefjun:

 

İskandinav mitolojisinde Asynjur olarak bilinen tanrıçalardan birisi. Bir hikayede o, bir bakire olarak anılırken, bir diğerinde ise onun bir devden 4 oğ­lunun olduğu ve onları toprağı süren öküzlere çevirdiği anlatılır. Gefjun'un kaderi bildiğine inanılırdı.

 

Gehenna:

 

Kudüs'ün güney ve güneybatı­sındaki bir bölge ismi; Teli Hinnom. Erken devirlerde insan kurbanı yapıl­dığı iddia edilen bu bölgenin, sonraki dönem Yahudi düşüncesinde sapıkların cezalandırılacağı bir yer olarak görül­düğü belirtilir. Eski Ahit kitaplarından İşaya ve Yeremya'da, buraya tanrıya karşı gelenlerin cesetlerinin atılacağı ve burasının ölülerin yeri olacağı vurgula­nır. [6]Bakınız: şeol, Cehennem.

 

Gelenek (Tradition):

 

Lâtince traditio keiimesi, bir ihsanı nakletmek anlamına gelir. Yunanca   paradosis  kullanılmıştır.

Dini gelenek (tradition), çağlar boyunca bir kurtuluş mesajı olarak telâkki edilmiş­tir. Geleneği, ne kesin ve hareketsiz bir emanet, ne de asırlardan asırlara gizlice intikal eden şifahi bir anlatım olarak dü­şünmemek gerekir. Gelenek, son derece kompleks bir realitedir. O, vahyedilmiş olan ilâhi kelâmın, yazı, vaaz, âyin, hayat­ta tatbik yollarıyla muayyen bir cemaata ulaştırılmasıdır. İşte bunun için bir Yahu­di geleneği (Tevrattan üstün), bir İslâm geleneği Allah tarafından direk vahyedilen (Kur'an'dan aşağı derecede), bir Hıristiyan geleneği var olmuştur. Roma Katolik mezhebi için geleneği kontrol eden, kabul eden, yorumlayan sadece ke­sin ve yanılmaz otoritesiyle Kilisedir. Yine de Kilise farklı şekiller ve anlatımlar için­de belli bir ölçüde teolojik kanaatlerin farklılığını yasak etmemiştir. Yani teolojik farklılık, İsa tarafından havarilere ve onla­rın haleflerine emanet edilen sır ve iman çerçevesi içinde bulunduğu müddetçe meşrudur. [7]Canlı bir gelenek, zamanın üç boyutu olan, geçmişi, hâli, geleceği kapsar. O halde o, geçmişin şuuru, hâlin yaşamında ise geleceğin tohumudur. Bir kısım düşünürler, bir sadakat garantisi olarak geçmişin alâmetlerini halde arar­larken; bazı düşünürler ebedi gençliğin bir ümidi olarak geçmişte geleceğin to­humlarını sezmeye meyyaldirler. Muha­fazakâr, bir takım eski şeyleri muhafaza eden geçmişi, yaşatmak ister. Gelenek, her ikisini de aynı birliğin hüviyeti içinde ele alır.

Reform, Kutsal Kitaba bir öncelik verir­ken; Katolik kilisesi ise, birinin diğeri içinde mündemiç olduğunu bilerek mü­kemmel ve mevsuk bir yorum meydana getirebilmek için. Kutsal Kitabı geleneğin karşısına çıkarmaz. Ona göre, sözün yoru­munu yapmayan bir ortamda yazı, yazı­nın olmadığı bir ortamda da söz yoktur. II. Vatikan Konsili, bu konuda şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Nakledilmiş kanunu öğretmek, uygulamak, muhafa­za etmek için, piskoposlarla Mü’minler, dikkat çekici bir uyum içindedirler.” Fa­kat yazılmış veya nakledilmiş olan Allah­'ın sözünün mevsuk bir şekilde yorum­lanması görevi, sadece İsa-Mesih adına yetkisini kullanan yaşayan kiliseye ema­net edilmiştir. Şurası bir gerçektir ki, Kut­sal gelenek, Kutsal Kitap, kilise yetkisi Al­lah'ın çok hakimane gayesine göre öylesi­ne birbirine bağlanmış ve ortak hale gel­miştir ki onlardan hiç biri, diğeri olmaksızın istikrar içinde olamaz ve onların hepsi sadece kutsal ruhun tesiri ile aynı zaman­da kendine göre, insanların kurtuluşuna etkili bir tarzda katkıda bulunur.[8]Bu konuda Hıristiyan mezheplerini şöyle­ce değerlendirebiliriz: Hareket noktaları­na göre Katolik Kilisesi, kilise yetkisi (Magistere) üzerinde; Ortadoks kilisesi, gelenek (Tradition) üzerinde; Protestanlık ise daha çok kutsal yazı (Ecriture) üzerin­de durmaktadır.

 

Gelenekçilik (Traditionalizm):

 

Dar an­lamıyla, gerçeği anlama konusunda ak­im rolünü reddeden ve dinsel geleneği tüm bilginin kaynağı olarak gören te­ori. 19. yy'da batıda bazı Katolik ilahi­yatçı Urca savunulan bu teoriye göre metafizik, ahlaki ve dinsel bilgi, tanrı­nın insana vahyine dayalıdır.

 

Gelusgpa (Gelugpa):

 

Tibet Budizminin, giydikleri şapkalarından dolayı, sıklıkla “Sarı şapka” diye de isimlendirilen yay­gın bir tarikatı. 14. yy'da Tsong-kha-pa tarafından kurulan bu tarikat, Tibet’in devlet dini haline geldi. Onun temel öğretileri Mahayana Budizminin diğer şekillerinden biraz farklıdır.

Dge-lugs'dan gelmektedir. Buda “Fazilet metodu” veya “Faziletli Davranış” anlamına gelmektedir. Tibet Budizminin dört büyük ekolünden birisidir. 1409'da Tson-kha-pa tarafından ku­rutmuştur. Bu ekolün taraftarları, gelukpa diye adlandırılmışlardır. Gelukpa salikleri, bekarlığa titiz şekilde riayet etmektedirler. Ekol şefi, Gaden -Tripa diye adlandırılmıştır. Şeflik göre­vi, miras yolu ile veya tenasüh yolu ile değil, Şeriatın gerektirdiği maneviyatı çok iyi bilmeye bağlı olarak intikal etmek­tedir. Manevi olgunlaşma yolunda en ileri giden birisi, keşişlerin kapalı bir oturu­munda şef olarak seçilmektedir. Bu seçim, biraz papa’nın seçimine benzemektedir. Gaden-Tripa, Tson-khopa’nın yeryüzün­deki temsilcisidir. En meşhur Gelukpa manastırları, Sera, Gaden, Drepung, Tashilhumpo ve Gyuto dratsang (1474), Kumbum Jampaling (1578) ve Amdo Tashikyil (1780)dir.

Gelukpa'lar tedrici yükselmeye çok önem verirler. Bu okulun üstadlarına göre, üç önemli tavsiye vardır: Manastır disiplini (pratimoksha); Uyanış düşüncesi (Bodhicıtta); Giriş formülleri (Tantra): Bu üç tavsiye birlikte icra edilir. Gelukpa'lar hem dış, hem de iç bünyeye çok önem verirler. Böylece vücuda ve sese dikkat ederler. Yine zihinsel gelişmeye de itina gösterirler.

 

Gemara:

 

Yahudilikte rabbilerin Mişna'ya yaptıkları yorumlar için kullanılan bir terim. Bunlar Filistin ve Babil'deki Ya­hudi din bilginlerince çok tartışıldı ve hem Mişna hem de Gemara, 5. yy'dan itibaren Filistin ve Babil Talmudlarına dönüştürüldü. Bakınız: Talmud.

 

Gematria:

 

Yahudilikte rabaylar tarafın­dan, sözcüklerden gizli anlamlar çıkar­mak için kullanılan bir yorum metodu. Buna göre İbrancadaki her harf bir sayısal değere sahiptir ve kelimelerdeki harflerin bu sayısal değerleri hesaplana­rak bundan çeşitli yorumlar çıkarılabi­lir. Bu metot Hıristiyan ve İslam gele­neğinde de uygulanmaktadır. Bakınız: Ebced.

 

Genç Erkekler Hristiyan Birli­ği:

 

(Young Men's Christian Asso-ciation -Ymca) 1844'de Londra'da George Williams'ın önderliğin de on iki kişinin kurdukları bir kulüptür. Kulübün hedefi, gençlerin ma­neviyatlarını geliştirmektir. Bu amaçla kurulan gruplar hızla gelişmeye başlamış­tır. İngiltere'de ki kulüp, çok hızlı şekilde halk desteği bulmuştur. Daha sonra İngil­tere dışında da bu tip kulüpler kurulmaya başlamıştır. 1850 yılında Avusturalya'da, 1851'de Kuzey Amerika'da kurulmuştur. Bu amaçla Montreal'da ve Bostan'da ku­rulan kulüpler çok hızlı şekilde, gelişmiş­lerdir.

Genç erkekler Hıristiyan Birliği, dini bil­ginlerin yanında, spor faaliyetleri, kamp tesisleri açma, danışmanlık, okul açma gi­bi faaliyetlerde de bulunmaktadırlar. Amerika'da özel okullar konusunda bu dernek çok ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Okul çağını aşmış kişiler için de gece dersleri vermektedirler. Genç erkekler Hıristiyan Birliği, milli konseylere, konseyler de 1855'de Cenev­re'de kurulan Genç Erkekler Hıristiyan Dünya Birliğine bağlıdırlar. 1955'de bu birliğin üyeleri 100. yılı kutlamak için Pa­ris'te toplanmışlardır. Bu törene sekiz bin üye katılmıştır. Bu vesile ile birçok konu­da konferanslar verilmiştir.

 

Genç Hristiyan Emekçiler:

 

1912 yılında peder Joseph Cardijn tarafından Belçike'da kurulan Katolik bir işçi hareke­tidir. Joseph Cardijn’in hedefi, Hıristiyan­lığı işçiler arasında yaymak ve onları bu­ralarda, fabrikalarda çalışmaya hazırla­maktı. Bu hareket 1925'de ülke genelinde örgütlenerek çok önemli bir gelişme gös­termiştir. Bu hareketi, Belçika Katolik pis­koposları ve Vatikan desteklemişlerdir. Bu işçi hareketi, misyonerliği üstlenerek, Hıristiyanlığı yaymaya yönelmiştir. Bun­ların çalışma formülü şu cümleydi: “Gör, Yargıla Ve Öyle Davran”. Bu hareket özellikle Fransızca konuşulan bölge­lerde çabuk gelişmiştir. Daha sonra, üniversite öğrencileri, aileler, çiftçiler arasında da hareket, mensup bu­larak gelişmiştir. 1950'lerde bu hareket “Genç Hıristiyan Hareketi” adı ile ta­nınmaya başlamıştır.

 

Genç Kadınlar Hristiyan Bir­liği: (Young Women's Christian Association-Ywca)

 

Bu hareket 1855'de İngiltere'de kurul­muştur. Hareket iki alanda hizmet ver­miştir: Birincisi, kadınlar için dua etmek, diğeri genç kadınlara barınacak yer sağ­lamak için faaliyet göstermek. Genç ka­dınlar Hıristiyan Birliği 1877'de ve 1884'de tüzüğünü gözden geçirerek, ça­lışma alanını genişletmiştir. İngiltere dışında, Amerika'da otuz beş kadın biraraya geîerek, ilk “Hanımlar Hı­ristiyan Birliğini” kurmuşlardır. 1866 yı­lında aynı amaçlı bir dernek de Boston'da kurulmuştur. 1906 yılında Amerika'da bü­tün kadın dernekleri birleşerek milli bir örgüt oluşturmuşlardır. Ulusal kadın örgütü, sanayileşmenin ka­dın üzerindeki tesirlerini ele alarak ve ka­dınlara destek vermek istiyordu. Ayrıca fakirlikle ve kadınların sosyal hayattaki yerinin tesis edilmesi ile ilgili çalışmalar yapıyordu. Bütün ırklardan ve dinlerden kadınların katılacakları, yaz kampları açı­lıyordu. Bu örgütün Amerika'da iki mil­yondan fazla üyesinin olduğu tahmin edilmektedir.

 

Gendenwitha:

 

Kuzey Amerika'da Iroquois kabilesinin sabah yıldızı tanrıçası.

 

Genesis:

 

Bakınız: Tekvin.

 

Genevan Kateşizmi:

 

Hıristiyanlıkta J. Calvin tarafından geliştirilen iki İman formülü.

1. Catechismus Genevensis Prior: Bu 1537'de ortaya konulan bir formüldü.

2. Catechismus Genevensis: Soru cevap şeklindeki bu formül ise 1542 ve 1545 yıllarında ortaya kondu ve Cenova kilise devletinin temel do­kümanlarından birisi oldu.

 

Genius (Iovialis):

 

Eski Roma varlık ve yaşam tanrısı; doğumdan ölüme bütün insanlarda bulunan bir ruh.

 

Genku:

 

Japon Jodo ya da Saf Ülke Bu­dizminin kurucusu olan Honen’in bir ismi. Bakınız: Honen.

 

Gentile (Yabancı):

 

Kitabı Mukaddes'te Yahudi olmayanlar için kullanılan ge­nel bir terim.

 

Geomansi (Geomancy):

 

(1) Geçmişi, ge­leceği veya şu anla ilgili bilinmeyeni avuç dolusu kum ya da toprak kullana­rak veya yere ya da ağaca işaretlenen bazı işaretleri yorumlayarak keşfetme metodu. Afrikalıların İfa'sı modern bir Geomansi metodudur. Bakınız: İfa, Fal.

(2) Bina ve mabet yapımında veya mezar yeri belirlemede kişilere şans ve uğur getiren uygun yerlerin seçilmesi sanatı. Bu sanatla uğraşanlara geomantist de­nir. Eski Çin'de Geomantistler bina yapımı veya mezar için güneye eğik ve doğuda yer alan bir tepe ararlardı. Bu' mm, ilgili kişilere mevsimlere ve Yin-Yang'a karşı bir üstünlük kazandıracağını düşünürlerdi. Bakınız: Feng Shui.

 

Geonim:

 

Babil’in Sura ve Pumbeditha şehirlerinde iki büyük Yahudi akademi­sinin başlarına verilen isim. Bağdat'ın İslam devletinin başkenti olmasıyla on­ların önemi de artmıştır. Geonimler, Talmud'daki çeşitli metinlerin yorumlayıcıları olarak şöhret kazandılar; Talmud'un sivil ve dinsel konularda uygu­lanışını göstermek için hukuk kuralları oluşturdular. Dolayısıyla onlar, İslam dünyasından olduğu kadar Hıristiyanlardan da öğrenciler edindiler ve etki­leri İspanya'ya kadar ulaştı. Bunların etkisi 1258'de Türklerin Bağdat'a ha­kim oluşuna kadar yaklaşık 500 yılsürdü. Bakınız: Aşkenazim, Sefardim.

 

Gerçeklik İncili (Evangelium Veritatis, The Gospel Of Truth):

 

Nag Hammadi metinleri arasında [9] yer alan bir incil metni. Bu İncil İsa'nın mesajı, ölümü ve diğer konuları gnostik bir bakış açısıyla ele alır. Bu nedenle eser Hıristiyan gnostisizmi ala­nında önemli bir kaynaktır. Bazı araştı­rıcılar bu eserin, kilise babası Irenaeus'un eserinde bahsettiği Valentinus ekolüne ait Gerçeklik İncili'yle özdeş olduğunu söylerler.

 

Gerd (Gerda, Gerdr):

 

Asynjur olarak ad­landırılan İskandinav tanrıçalarından birisi; bir yeryüzü tanrıçası; Gymir’in kızı ve Frey’in karısı. Rivayete göre Gerd’in parlaklığı her yere yansırdı ve bu durum Frey'i üzerdi. Öyle ki Frey yemez içmez hale gelirdi. Bununla ilgili bir efsane Snorri tarafından anlatılır.

 

Gershom Ben Judah:

 

(960-1040) Sistematikleştirdiği Talmud'a dayalı kurallar yüzyıllarca Almanya ve Fransa'da kul­lanılan bir Yahudi rabay. O, reformla­rıyla tanındı; kadın haklarını savundu, çok evliliği yasakladı ve karının rızası olmaksızın bir boşanmanın olmayacağı kuralını koydu. Onun reformları Kitabı Mukaddes ve Talmud'dan bir sapma olmasına rağmen birçok Yahudi bunları kabul etti.

 

Geryon:

 

Yunan mitolojisinde üç başlı bir canavar. Mitolojiye göre Heracles onun sığırını çalar ve sonra da onu öldürür.

 

Get:

 

Yahudilikte boşanan çiftlerin boşan­dıklarını belgeleyen yazılı vesika.

 

Getto (Ghetto):

 

Erken dönemlerde Av­rupa şehirlerinde Yahudilerin yaşadık­ları bölgelere ve caddelere verilen ad. 11. yy'dan itibaren gettolardan bahse­dilir. Günümüzde ise azınlık grupların, mültecilerin ya da fakirlerin yaşadığıkenar semtlere bu ad verilir.

 

Gev:

 

Sâbiî mitolojisine göre yedinci kat yeraltı aleminin karanlık prensi; karan­lık kralının kardeşi.

 

Gezgin Yahudi:

 

Geleneksel Hıristiyan inancına göre, çarmıha gerilmek üzere götürülen İsa Mesih'le alay eden bir Yahudi. Bu hareketinin bir karşılığı olarak o, kıyamet gününe kadar yeryü­zünde dolaşıp durmakla cezalandırılır.

 

Ghazzati:

 

(Nathan Ghazzati)

Gazalı Nathan Levi, 17. yy'da mehdıliğini ilan eden Sabbatay Sevi’nin koyu bir takip­çisiydi ve ona birçok mürit kazandırdı.

 

Ghede:

 

Haiti’nin siyah renkli, ölüler tan­rısı. Onun işareti alçak bir mezar üze­rinde bir kare haçtır. Ghede’nin haya­tın efendisi olduğuna, hem başlangıç ve hem de son olduğuna inanılır. Ayrıca inanışa göre Ghede, çocukların koruyucusudur ve iyileştirici güçlere sahiptir. Aynı zamanda o kozmik bedendir. Ghede’nin Afrika menşeli olduğu ve sık sık mezarlıkların koruyucusu ve zombilerîn efendisi olarak görülen Ba­ron Samedi ile bağlantılı olduğu söyle­nir.

 

Ghee (Ghi):

 

Hindu ayin ve törenlerinde tören ateşi ve diğer işler için kullanılan süzülmüş tereyağı.

 

Gılgamış(Gılgamesh):

 

Eski Babil'de Erech’in mitolojik kralı ve üçte ikisi tanrı üçte biri insan olan figür. Gılgamış Destanı'nda onunla ilgili hikayeler yer alır. Buna göre Gılgamış, yarı vahşî insan olan Enkidu ile önceleri mücadele eder, an­cak sonradan onunla dost olur. Enkîdu'nun öldürülmesi üzerine Gılgamış kendisi için ölümsüzlüğü arar. Daha sonra atası Utnapiştim kendisine tu­fandan nasıl kurtulmuş olduğunu anla­tır. Bundan sonra Gılgamış, yaşlıları tekrar gençleştiren bir bitkiyi almaküzere denize dalar ve nihayet bu bit­kiyle birlikte Erech'e geri dönerken bitkiyi bir ejderhaya kaptırır. Bakınız: Utnapiştim.

Antik Mezopo­tamya'nın en meşhur ve en önemli desta­nının ismidir. Sümer mitolojisinden çıkmıştır. Babil'de olduğu gibi Asur'da da bin yıldan fazla bir zaman gelişmiştir. Bu bölgenin sınırlarını aşmış, Filistin'den Anadoluya kadar tanınmıştır. Tufan'ı mü­teakip ilk hanedanlığın kralı olan Ourouk (gılgamış) kralının maceralarıdır. Kitabe­ler, Gılgamış isminin İ.Ö. 2000 yılının ba­şından beri tanındığına işaret etmektedir­ler. Buna göre Gılgamış'ın İ.Ö. XVIII. yüzyıla doğru yaşadığı tahmin edilmek­tedir. Gılgamış destanı eksik olarak, Asur kralı Assurbanipal (İ.Ö. 669-629)in kütüp­hanesinin kalıntıları içinde bulunmuştur. Bu parçalar, üçüncü bin’in sonunda mey­dana getirilmiş olmalıdır. Hz. İbrahim’in ülkesinde hâkim olan dini inançlar konu­sunda çok değerli belge olan ve büyük destanların birincisi olan Gılgamış desta­nı, dini tarihin çok önemli bir belgesini oluşturmaktadır. Destanın genel muhte­vasını, Ourouk kralının komşularına ve Isthar'a karşı açtığı savaşlar meydana ge­tirmektedir. Yarı insan şeklinde olan sa­dık dostu Enkidou ile birlikte Batıya doğ­ru, kahraman Outa-Napisthim'i aramak için bir seyahate çıkar. Ondan, ölümsüz­lüğün sırrını öğrenir. Tufanın uzun bir hikayesini ortaya koyar. Bu seyahat sıra­sında Enkidou ölür. Gılgamış, ölülerin bulunduğu cehennemlere iner. Gençlik bitkisine sahip olduğu için ölümsüz ol­mayı düşünür. Fakat bir yılan, ondan gençlik bitkisini kaçırır ve o da insanlığın müşterek kaderine maruz kalır. Gılgamış, silindir mühürler üzerinde ve Asur saray­larında kabartmalarda tasvir edilmiştir.

 

Gılgamış Destanı:

 

İçerisinde tufan olayı­nın Babil versiyonuna da yer verilen, MÖ ikinci bin yıla ait 12 tabletlik ve­sika, ilk tabletlerde yarı tanrı olan kahraman Gılgamış’ın vahşi insan Enkidu ile mücadelesi anlatılır. Sonra onunla arkadaş olması ve Enkidu'nun ölümü ele alınır. 12. Tablette ise Enkidu, ölüler alemiyle ilgili Gılgamış'a bilgiler verir.

 

Gılman:

 

İslami gelenekte Cennetteki erkek hizmetçilere verilen ad. Bakınız: Hûrî.

 

Giardano Bruno:

 

(1548-1600) Heretisizm suçlamasıyla kilise tarafından mahkum edilerek diri diri yakılan ünlü İtalyan bilim adamı.

 

Gibil:

 

Asurluların ateş tanrısı; Nusku'nun bir diğer ismi. Anu'nun oğlu olan Gi­bil, tanrıların ve insanların yöneticisi olarak adlandırılır. Onun özel görevi­nin, hayattayken adaletsizce hükmeden hakimlerin ruhlarını yargılamak oldu­ğuna inanılırdı.

 

Ginza (Ginza Rba):

 

“Hazine, Büyük Ha­zine” anlamlarına gelen Ginza, Sâbiîlerin en önemli kutsal kitabıdır. Sidra Rba (Büyük Kitap) ve Sidra d Adam (Adem’in Kitabı) olarak da adlandırı­lan bu kitap, Sağ Ginza ve Sol Ginza diye iki kısma ayrılır. Ginza, teolojîk, mitolojik ve kozmolojik konularla kur­tuluş ve eskatolojik düşünceleri ihtiva eder. Yapılan çalışmalar Sidra d Nişmata (Ruhlar Kitabı) olarak da adlan­dırılan Sol Ginza'daki metinlerin tarih­sel olarak Ginza’nın diğer kısımların­dan daha eski olduğunu ortaya koymuş­tur. Bu kısımda yer alan metinlerin büyük ihtimalle MS 3. yy'da derlendiğibelirlenmiştir.

 

Ginzberg:

 

(Asher Ginzberg, 1856-1927)

Genellikle Achad Ha-am “halktan biri” olarak bilinen Rus Yahudisi; “kültürel siyonizmin” kurucusu. Ginz­berg, Filistin'de bir Yahudi devleti ku­rulması fikrini destekledi ve daha ziyade bir ruhsal merkez hüviyetinde olan Ya­hudiliğin yeni bir şeklini araştırdı. Bu sistem sonradan “Ruhsal Siyonizm” olarak adlandırıldı. Bu sistemde peygamberane idealler, güncel şartlara uy­gulanıyordu. Ginzberg'e göre Yahudile­rin çoğu diyaspora durumundayken, bir seçkinler grubu en üst yaşam tarzını bü­tün topluma yansıtabilirdi.

 

Giordano Bruno:

 

(1548-1600) İtalyan filozof. 1562'de Dominikan tarikatına katıldı, fakat ortodoksiye ters düşen fi­kirleri nedeniyle 1576'da kaçtı. 1592'de engizisyon temsilcilerince yakalandı ve yakılarak öldürülene kadar gözetim al­tında tutuldu. Aristotelîan doktrinlerin aşırı bir muhalifi ve bir N. Copernicus hayranıydı. Görüşlerinde panteistik immanentizmi savundu. 19. yy'da onun ismi İtalyan nasyonalizmi için kilise karşıtı bazı hareketlerle özdeşleştirildi.

 

Giriş Töreni (İnitation):

 

İlkel top­lumlarda erginlik, giriş veya geçiş törenlerinden biridir. Bu tören, herçeşit mera­simle belirgin hale gelmiştir. Yani, eğitim, tecrübe, bayramlar, ilâhiler, danslar. Bü­tün bunlar, milletten millete değişiklik göstermektedir. Giriş töreninin özü, ço­cukluk hayatını, yetişkinlik hayatından ayırma noktasında bulunmaktadır. Giriş merasimi, genelde bir bekleme dönemin­den sonra yapılmaktadır. Bu bekleme saf­hasında genç çocuklar, pratik ahlâki ve dini eğitim almakta, klanlarının yetişkin insanları ile bütünleşmesi sağlanmak­tadır. Aynı yaştaki çocukların giriş tören­leri, bir yaş sınıfı meydana getirmektedir. Bu yükselme merasimi, hayat boyunca bir tesanüde götürmektedir. Giriş törenleri ve giriş merasiminin özellikleri ülkelerle, ırk­lara göre değişmektedir. Bunun için Afri­ka, Amerika'da ve Pasifik ülkelerinde de­ğişik giriş törenleri vardır. Bu törenlerde genç çocukların geçirdikleri tecrübe az veya çok acı vericidir. Böcek sokmaları, kan aldırma, diş sökme, kesici dişlerin eğelenmesi, sünnet olma ve nadiren de kız çocuklarından keserek birşey alma gi­bi denemelerden çocuklar geçmektedir. Bu törenlerde yapılan danslar, genelde maskeli yapılmakta ve bazı yasaklar! ihti­va etmektedir. Bu merasimler, çocuğun o zamana kadar yaşadığı kadınlar toplululuğundan ayrılması törenleridir. Bunun için de çocukların geçirdikleri tec­rübeler, erkek cemiyetine girmelerine izin vermektedir. Çocuklar, gürültüsünü işit­tikleri Büyük Ruh tarafından parçalanma korkusu içinde yaşamaktadırlar. Çocuk­lar, özel beyaz rob, süslü elbiseler giy­mektedirler. Onlar daha sonra, klan veya kabilelerinin yaşlıları tarafından eğitilir­ler. Böylece, toplumlarının âdetlerini, aile yapılarını, evlenme kanunlarını, ruhi kuvvetleri öğrenirler. Yaş değişikliği ile birlikte, isim değişikliği de olmaktadır. Artık çocuklar törenle er­kekler cemiyetine katılmışlardır. Bu sos­yal ve kabilevi girişe ilk giriş adı veril­mektedir. Buna sünnet olma da dahildir. Bazı toplumlarda, dini gruplara, tarikatla­ra, gizli derneklere girme merasimleri vardır. Bazen bu giriş törenleri birçok de­receler ihtiva etmekte ve saliklere Özel güçler vermektedir. Bunların arasında sa­dece yüksek derecelere giriş yapmış olan­lar, mitolojilerin ve sembollerin mükem­mel bilgisine sahip olmaktadırlar. Dernek girişlerinde, giriş töreni, yeni mensubu sırlara götürmektedir. Genelde bu, ölüm ve dirilme meras imleriyle icra edilmektedir, Ölüm derneğe girişinden önceki insanın halini; diriliş ise, derneğe girişten sonraki insanın halini ifade et­mektedir.

Antikitede salik, gizli bilgiye kabul edil­mektedir. Aktüel sır derneklerinde de ba­zı giriş şekilleri icra edilmektedir. Bu, da­ha yüksek bir hale, yeni bir hayata, aydın­lık bir doğuşa geçiştir. Masonluk bu, bati­ni giriş şeklim muhafaza etmiştir. Fakat büyük dinlerden sadece Yahudilikte bu merasim, Katoliklerdeki ilk komünyona, Protestaniardaki konfirmasyon'a denk olarak Bar Mitzva adı altında muhafa­za edilmiştir.

Hindu'larda da Brahmane'nin ikinci do­ğuşu, birtakım merasimlerle belir­ginleşmiştir. Bu merasimler sırasında, genç çocuklar, “kutsal kordon” al­maktadırlar. Parsi'lerde ise delikanlılar, gömlek giymekte ve kutsal kemer kuşanmaktadırlar.

Bu eski giriş merasimlerinin birçok izi, bugün dini karakterini kaybetmiş âdet­lerde muhafaza edilmektedir.

 

Gita Govinda:

 

“Sığır sürüsü ilahileri”. MS 12. yy'da Bengalli şair Jayadeva tarafın­dan derlenen ilahiler. On Avatara'ya, yani tanrı Vişnu'nun inkarnasyonuna yakarış ile başlar. Her şiirin son cümlesi yazarın ismini içerir. İlahilerin ana teması, Vişnu'nun Avatara'sı olan Krişna'nın Radha ve diğer sığır kışlara olan aşkıdır. Krişna ve Radha’nın birbirin­den soğukluğu ve ayrılığını, Radha’nın ıstırabını ve sonra ikisinin birleşmele­rini anlatır.

XII., asrın, Bengalli şairi Jayadeva’nın şiiri olan Gitâ-Govinda (şairler tarafından Bouvier diye terennüm edilmiştir). Krishna’nın ve Gopi'lerin (ço­banların) Yamuna (Ganj’ın kolu) kenarla­rındaki aşklarını, ormanlardan ve bozkır­lardan teşekkül eden ıssız bir tabiat içinde canlandırır. Krishna, Rukmini ile evli ol­masına rağmen, sayısız metresleri arasın­da gözdesi Râdha ile dikkati çekmektedir. Faka yine de bu, onun civardaki çiftlik kadınlarını ayartmasına mani olmayacak­tır. Gitâ-Govinda, terkedilmiş, Râdha'nın kaderini, arzusunu, özlemini, sonra, Krisha’nın dönüşünü ve birleşmiş sevgili­lerin sevincini terennüm etmektedir. Klâ­sik Sanskritçe ile yazılmış olan metin, şar­kılar serisine dahil edilen bendlerden meydana gelmiştir. Orada çok canlı bir ih­tirasa maruz kalmış, sevgi dolu bir kadı­nın tecrübe ettiği muhtelif duygular ifade edilmiştir. Saray şairi Jayadeva’nın, ama­tör şiirleri kullanarak lirik bir eser mey­dana getirmiş olması muhtemeldir. Fakat çok erkenden Gitâ-Govinda’nın metnini, mistik terimlerle yorumlamak moda ol­muştur. Buna göre Râdha, Rabbi ile bir­leşmeyi arayan ruhu temsil etmektedir. Bununla beraber, sadece halka açık olan, modern dillerde terennüm edilenlere benzeyen bu şiirler gerçekten bu rolü oynamaktadır. İşte bu yanlışlıktan dolayıdır ki sadece birkaç Hind ilâhiyatçısı (pandit) tarafından anlaşılan bu yüksek düzeydeki metin, sadece din adamlarına ait görül­müştür. İşte bu inhisardan dolayıdır ki Hindde, başlangıçta kutsal şiirle, kutsal oimayan şiirin arası kesin şekilde ayrılmış değildir. (Modern Hindin birçok manevi üstadları Gita'yı tercüme ve şerh etmiş­lerdir. Bunların arasında özellikle Shri Aurobindo Paris, 1942'yu, Mahârishi Yoği'yi sayabiliriz.)

 

Gjallarhorn:

 

İskandinav mitolojisinde tanrı Heimdall'ın “çalan boynuzu”. Bir ağaç altına veya bir kutsal kuyuya konulan bu boynuz, ancak kıyamet günü bütün dünyada çalınacak ve tanrıları uyandıracaktır.

 

Gladsheim:

 

İskandinav mitolojisinde “saadet ve mutluluk alemi”. Valhalla'nın orada durduğuna inanılır.

 

Glaucus:

 

Eski Yunan'da Poseydon ve Nais’in oğlu olan önemsiz bir deniz tanrısı.

 

Gna:

 

Asynjur olarak adlandırılan İskan­dinav tanrıçalarından birisi; Frigg’in elçisi. Onun denizde ve gökyüzünde atını sürdüğüne inanılırdı.

 

Gnosis:

 

Yunanca. “bilgi, hikmet, marifet”. Gnostik geleneklerde kişinin kurtuluşu için bilmesi şart olan gizli kutsal bilgi; tanrının gerçekliği, alemin hakikati ve ruhun yapısıyla ilişkili esoterik bilgi. Çeşitli gnostik geleneklerde Manda, Sophia gibi değişik terimlerle ifade edi­lir. Hindu geleneğindeki Jnana terimi de Yunancadaki gnosis ile ilişkilidir, ancak farklı şekillerde kullanılır.

 

Gnostik:

 

Geniş anlamda alem, insan, tanrı ve kurtuluşa ilişkin esoterik ve mistik kutsal bilgiye sahip olduğunu id­dia eden kişi ya da akım. Dar anlamda ise kült ve ritüellerinde, Gnostisİzm olarak adlandırılan dinsel geleneğe yer veren akımlardan herhangi biri veya bu akımlara tabi olan kişi. Bakınız: Gnostisizm, Gnosis.

 

Gnostisizm:

 

Tanrı, alem, insan ve bunla­rın birbirleriyle olan ilişkilerini ken­dine has kutsal esoterik (gizli) bilgi doktrini temeline dayalı olarak açıkla­mayı ilke edinen dinî felsefî gelenek. Temel inanç esasları ve ibadet şekille­rinde gnostisizmin hakim olduğu Sâbiîlik, Maniheizm, Hermetisizm ve ben­zeri gelenekler gnostik dinler olarak adlandırılır. Gnostisizmin başlı başına bir din sayılıp sayılamayacağı tartışılmak­tadır. Ayrıca gnostisizmin menşei konusunda da birçok görüş ileri sürülür. Başta çeşitli kilise babaları olmak üzere, birçok Hıristiyan yazar, gnostisizmi Hı­ristiyanlık içerisinden kaynaklanan bir heretik (sapkın) akım olarak değerlen­dirmiş ve Simon Magus'u bütün sapık­lıkların (ve bu arada gnostisizmin) ba­hası olarak görmüşlerdir. Ancak, gnos­tisizmin Hıristiyanlık öncesi dönemler­den itibaren var olan bir gelenek olması gerçeğinden hareketle, bu görüş birçok bilim adamı tarafından tenkit edilmiş ve bizzat Hıristiyanlığın kendisinin de çeşitli gnostik düşüncelerden etkilenen bir din olduğu belirtilmiştir. Gnostisiz­min İran, Eski Yunan, Eski Mısır, Babil ya da Yahudilik kaynaklı olabileceği doğrultusunda bilim adamlarınca çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Ancak yapı­lan çalışmalar Hıristiyanlık öncesi dö­nemlerden itibaren başta Filistin, Mısır ve Suriye bölgeleri olmak üzere, Orta­doğu'nun çeşitli bölgelerinde yerleşik olan toplumlarda gnostik inanç ve öğ­retilerin mevcut olduğunu ortaya koy­muştur. Işık ve karanlık ya da iyilik ve kötülük arasındaki düalizm, maddi ale­min (ve bedenin) kötülüğü, demiurg düşüncesi, ruhun ilahi aleme ait olup süfli yeryüzünde beden içerisinde ha­pishane hayatı sürdüğü, kurtuluş için dünyevi olan her şeyden uzaklaşmak ve bunun neticesinde gnosise ulaşmak ge­rektiği gibi hususlar gnostisizmin temel öğretileri arasındadır.

Gnostisizm, kök itibariy­le, İran dualizmine, Eflatuncu ortaçağ fi­lozoflarının alegorik idealizmine ve Ya­hudiliğin vahiy öğretilerine dayan­dırılmıştır. Şüphesiz Gnostisizm de Mısır ve Mezopotamya kültürlerininde tesiri büyüktür. Gnostisizm, gerçek şeklim, Hı­ristiyanlığa karşı oluşan bir düşünce şekli içinde göstermiştir. Bunun için Aziz İrenaeus (185), Aziz Hippolytus (200), Aziz Epiphonios (375) gibi kilise büyükle­ri, Gnostisizm'e şiddetle karşı çıkmışlar­dır.

Tarihte ilk Gnostik olarak M.S. I. yüzyılda Yahudi Simun Magus gösterilir. Magus, kötülüğün Tanrının içindeki bir kopuştan kaynaklandığını ileri sürer. Şüphesiz bu görüş, monoteist vahiy telâkkisinin tesiri ile ileri sürülmüştür. Yeni Ahit'teki Gnostiklerle ilgili sözler de bu düşünüş şeklinden kaynaklanmaktadır. Gnostisizm'de düalist düşünce, Yunan-Roma dünyasında Gnostisizm'e yayıldık­tan sonra ortaya çıkmıştır. Dualizmin Gnostisizm'e girişinde Platoncu felsefenin etkisi büyük olmuştur. 1940 yıllarında yukarı Mısır'da Nag Hamadî yakınında bulunan Gnostik belgelerde Milâdi III. yüzyıldaki Gnostik düşünceye yer veril­miştir.

Gnostisizm, zaman içinde farklı düşünüş şekillerine bürünmüştür. Yarı Gnostik Manicilik, İran dinlerinin de etkisiyle ruh ve madde ayırımına girmemiştir. Diğer yandan zahit çizgiler bu Gnostisizm'de belirgin hale gelmiştir. Gnostik vahiy anlayışı, kutsal vahiyden farklıdır. Gnostik vahiy, akıl yetenekleri­nin yardımı ile elde edilemediği için, fel­sefi aydınlanmadan; kökleri tarihte olma­dığı ve kutsal metinlerden kaynaklanma­dığı için de Hıristiyan vahyinden farklı­dır. Gnostik vahiy, benliğin sırrının, insa­nın içine doğmasıdır. Gnostisizm'e göre kötü bir dünya, iyi bir Tanrının eseri olamaz. Bunun için iyi ruh­ların kaynağı, Tanrıya yabancıdır. Dünya, kötü ruhların tesirindedir. Gnostisizmin görüşleri, özellikle Milâdi ikinci yüzyıl­dan sonra çok değişik mezheplerin görü­şü olarak yayılmıştır. Gnostik mezhep üstadları, Yahudi ve Hıristiyan me­tinlerini allegorik tarzda yorumlamışlardır. Gnostik mezheplerin pratik­leri, müşterek yemek, vaftiz törenleri, dua, oruç ve sadaka gibi görüntülerle kendini göstermektedir. Hıristiyan düşünürleri, Gnostisizm'e karşı çıkmışlardır. Ancak başlangıçta bu düşü­nürler, Gnostisizm'e sıcak bakmışlar ve birçok özelliği Hıristiyanlığa ilave etmiş­lerdir. Kuzey Afrikalı St Augustinus, ön­ce Mani dinine girmiş, daha sonra Hıristi­yanlık'ta karar kılmıştır.  Ancak,  birçok Mani unsurunu, Hıristiyanlık yorumuna ilave etmiştir. Özellikle bu, Hıristiyan çileciliğinde kendim göstermektedir.

 

Go-Vinda (Go-Pala):

 

Hinduizmde tanrı Krişna'nın bir ismi; Krişna’nın çobanlar tanrısı olması rolüne işaret eden bir la­kap. Bakınız: Krişna.

 

Gobind Singh:

 

(Gobind Rai Singh, 1666-1708)

Sihlerin onuncu gurusu. Babası dokuzuncu guru Tegh Bahadur'un 1675'te ölümü üzerine guru oldu. Sihlerarasında yeni bir organizasyon geliş­tirdi. Khalsa teşkilatının çekirdeğini oluşturmak üzere takipçilerinden beşini (Panj Payara, “Beş Kutsal”) seçti; bun­lar aynı kaptan içtiler, Beş K'yı gözetti­ler ve Singh (aslan) adını aldılar. Go-bind Singh, Pencab'da birçok kaleler inşa ettirdi ve kutsal kitap Adi Granth'ın bizzat guru olduğunu ilan etti.

 

Gog Ve Magog:

 

Kitabı Mukaddes'e göre [10] şeytanın emrinde olan iki güç. Talmud'a göre onlar Mesih’in gelişi öncesi fitneyi kışkırtan güçlerdir. Rabbi Akiba, daha sonra onların 12 ay boyunca cezalandırılacaklarını bildirir. Bakınız: Yecüc ve Mecüc.

 

Gohei (Mitegura):

 

Şinto geleneğinde kullanılan bir temizlenme aleti; bir kült objesi; her iki tarafında asılı desenli ka­ğıt şeritler bulunan bir sopa. Kağıt şerit­ler üzerinde bulunan yirmiden fazla mo­tif gizemli anlamlar taşır, şinto tapına­ğında Gohei, hem sembolik bir sunak olarak kabul edilir hem de ibadet esna­sında tanrının hazır bulunduğuna işaret eder.

 

Golden Bough:

 

Bakınız: Frazer.

 

Goliat (Goliath, Golyat):

 

Bakınız: Câlut.

 

Gommata (Gommateshvara):

 

Digambara Caynistlerinin bir azizi. Rivayete göre o, meditasyon halinde o kadar uzun süre kaldı ki sarmaşıklar ve ayrık otlan onun bacaklarına sarıldı. Onun yakla­şık 17 metre boyundaki büyük bir hey­keli Mysore'da, Shravana Belgola'daki bir tepede bulunur. Tamamen çıplak olan bu heykel MS 10. yy'da yapılmış­tır.

 

Gopa:

 

Genelde Yasodhara ismiyle bili­nen, Gautama Buddha'nın karısına za­man saman verilen bir ad.

 

Gopi:

 

Sanskritçe. “çoban kadın”. Bir sığır ço­banının karısı veya kızı. Ortaçağ Hin­distan'ının mistik ve erotik destanlarında Gopiler, Krişna’nın eşleri olan Vrindavana veya Brindaban çobanla­rıydı. Onlar insan ruhlarını sembolize eder ve zaman zaman ilahi varlıklar olarak düşünülürdü. Efsaneye göre Krişna flütünü çalar ve kadınları koca­larını terk etmeye ve ay ışığında kendi­siyle dans etmeye çağırırdı. İnsan açı­sından bu yasal olmayan aşk, bütün İn­sani bağların önüne geçen ilahi aşkın bir temsili olarak görülürdü. Krişna, kendisini çoğalttığı bir oyun oynardı ve böylelikle her Gopi, Krişna'nın kendisiyle dans ettiğini düşünürdü. Ancak Krişna, özellikle Radha'yı gözetirdi.

 

Gopuram:

 

Güney Hindistan'da, bir tapı­nağın kapısı veya duvarları üzerinde yükselen kule. Bunların en büyükleri 60 metre yüksekliğindedir. Bu mimari tarzına Dravidian ya da Pandyan deni­lir. Pandyan terimi MS 12. yy'dan iti­baren ülkeye hakim olan ve birçok Go­puram inşa eden hanedanın isminden gelmektedir. Gopuramlar üzerinde genellikle hayvan, insan veya tanrı figür­leri yer alır.

 

Gorakhnath:

 

Hindistan'ın Yoga tarikatı Nathaların liderlerinden birisi. 12. yy­'da yaşayan Gorakhnath ile ilgili birçok hikaye anlatılır. Onun tanrı şiva'dan doğduğu söylenir. O, öğretilerini içeren şiirler derlemiş ve Kanphata Yoga'yı kurmuştur.

 

Gorgonlar (Gorgo):

 

Eski Yunan mitoloji­sinde kurnaz Medusa, güçlü Sthenno ve sıçrayan Euryale diye adlandırılan üç canavar kız kardeş. Bunların en kötüsü Medusa'ydı. Korkunç bir yüzü, yılan saçları, geniş kanatlan ve insanları taşa çeviren gözleri vardı. Onlar uzak batıdayaşıyorlardı. Medusa, deniz tanrısı Poseydon tarafından seviliyordu ve Poseydon'a kanatlı at Pegasus'u doğurmuştu. Kahraman Perseus, Medusa'yı öldürmüş ve düşmanlarını taşa çevirmek için onun başını yanında taşımıştır. Bundan başka Gorgon, Argos'ta gömüldüğü söy­lenen bir yeryüzü tanrıçası da olabilir.

 

Gorton:

 

(Samuel Gorton, 1592-1677)

Kendi adıyla bilinen Gortoncular akı­mının kurucusu. Londralı olan Gorton 1636'da Boston'a yerleşti ve orada din­sel özgürlüğü savundu. Ayrıca o, teslis inancını reddederek şartlı ölümsüzlüğe (annihilaticnizm) inandı. Fikirleri ne­deniyle o, sık sık yerel yöneticilerle anlaşmazlıklara düştü. Taraftarları 18. yy'a kadar bir mezhep olarak varlıkla­rını devam ettirdiler.

 

Gosala (Goshala):

 

Hinduizmin Ajivika mezhebinin kurucusu ve baş mürşidi. Makkhali Gosala ve Goshala Maskariputra gibi çeşitli isimlerle isimlendiri­lir. Bazı metinlere göre o, 24. Ajivika mürşididir; fakir bir ailede doğmuş ve Buddha'dan bir ya da iki yıl önce öl­müştür. Gosala, Caynizmin lideri Mahavira ile de muhtemelen görüşmüştür. Gosala’nın hayatı Caynist ve Budist kaynaklardan öğrenilmektedir. Bakınız: Ajivika.

 

Goswami:

 

Sanskritçe. “sığırların efendisi”. Krişna’nın, bir değerli kişinin veya bir mistik dilencinin lakabı. Sık sık Gosain diye yazılan bu terim genellikle Vaishnava mezhebi ileri gelenlerini tanım­lamada da kullanılır.

 

Gotama:

 

(1) Buddha’nın bir ismi. Bakınız: Gautama Buddha.

(2) Ortodoks Hindu felsefesi Nyaya ekolünün kurucusu, ba­zen Akshapada diye de adlandırılan ve muhtemelen MÖ 3. veya 2. yy'da yaşa­yan bir başka Gotama idi. Kendisine atfedilen Nyaya Sutra'daki bilgilerden bir kısmı ait olabilir, ancak çoğunluğunun daha sonraki dönemlerde kompoze edilmiş olduğu kabul edilir.

(3) Yedi eski kahinden birisi.

 

Gotra:

 

Hindu geleneğinde aile ismi, klan. Hindu Brahminleri aile isimlerini ken­dilerinden aldıkları efsanevi bilge kişilere büyük değer verirler.

 

Gök Gürültüsü Kuşu:

 

Amerika yerlileri­nin çoğu tarafından inanılan gök gürül­tüsü tanrısı. Onun gözlerinin şimşek olup çaktığı ve kanatlarının sesinden gök gürültüsünün oluştuğu düşünülür. Ayrıca şahin ve kartal suretindeki bazı küçük ruhların da ona eşlik ettiğine inanılır.

 

Graceler:

 

Eski Yunan'ın mutluluk ve şük­ran tanrıçaları. Sayıları ve isimleri ko­nusunda farklı rivayetler olmakla bir­likte genellikle onların sayısının üç ol­duğu kabul edilir. Aglaia (parlayan), Thalia (çiçek açan) ve huphrosyne (mutluluk saçan) diye adlandırılan bu üç tanrıça, önceleri elbiseli olarak tas­vir edilirken sonradan çıplak birer figür olarak gösterildiler.

 

Graiae:

 

Gorgonların mağarasını koruyan tek gözlü ve tek dişli gri tanrıçalar. İsimleri Enyo, Pemphredo ve Deino idi. Güzel olmalarına rağmen gri saçlıydılar.

 

Grainne:

 

İrlanda mitolojisinde kahraman Fîonn ile nişanlanan, ancak Diarmaid'le kaçan güzel bir kadın.

 

Gramadevata:

 

Hindistan'ın mahalli tanrısal varlıklar. Birçok kasaba ve köyde, özellikle güney Hindistan'da suret veya mabetlerine rastlanır. Bu mabetler, şîva ve Vişnu gibi Hindu tanrılarının tapı­naklarından daha küçük ve daha sade­dir. Fakat buralarda daha düzenli ayin­ler yapılır. Bu köy uluhiyetlerinin çoğu dişidir ve sıklıkla isimlerine Ammaveya Amman, yani “anne” terimi ekle­nir. Bunların birçoğu hastalık, kolera, çiçek veya sığır hastalıkları tanrıçaları­dır. Bazıları ise yılan tanrısıdır.

 

Granet Marcel (1884-1940):

 

Fransız sosyologu ve Dinler Tarihçisi'dir. İkinci dünya savaşından önce yüksek öğretim, Patrik okulunda profesör olarak çalışmış­tır. Marcel Mauss'un talebesidir. Çin ince­lemelerine, sosyolojinin metodlarını dahil etmiştir. Dünya çapında tanınan çalışma­ları, sinolojiye yeni bir boyut kazandır­mıştır. Başlıca kitapları şunlardır:

1- Fetes et chansons Anciennes de la Chine, Paris, 1919.

2- Danses et Legendes de la chine Ancienne, Paris, 1926.

3- La Civilisation Chininoise, Paris, 1929.

4- La Pensee Chininoise, Paris, 1934. Yine Marcel Granet’in, Çin'de evlenme sistemleri, klan ve akrabalık ilişkileri üze­rinde birtakım çalışmaları daha vardır. Marcel Granet’in 1922 yılında Paris'te ya­yınlanan “la Religions des Chinois” isim­li eseri de zikre değer bir çalışmadır. Bu eser 1980 yılında yeniden yayınlanmıştır. Bu esere Georges Dumezii bir mukaddi­me yazmıştır. Marcel Granet burada Feo­dal dinle, resmi dinî incelemektedir. Çin dinlerinin kökenleri, Konfüçyüsçü okulun klâsikleri arasında yer almaktadır. Granet, bunları yorumlayıcı bir metotla tahlil et­miştir. Halk inançları ile ve resmi dinle Taoizm’in ilişkisi, kısa bir şekilde kitapta izah edilmiştir. Onun dini dünyaya, uy­gulamaya yöneldiği sosyolojik metoda si­tem etmeden, Granet’in birçok talebesini ifade edilen şekiller yararına yaşayan dini ihmale yöneltip yöneltmediği daima so­rulmuştur.

 

Granicus:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı;Okyanus ve Tethys’in oğlu.

 

Granth:

 

Bakınız: Adi Granth.

 

Gree-Gree (Gris-gris):

 

Bu terim, bir za­manlar Afrika'daki dinsel ve sihirsel nesneler ya da kült objeleri için kulla­nılmaktaydı. Terimin kökeni muğlak olmasına rağmen Afrika menşeli ol­duğu tahmin edilmektedir.

 

I. Gréoire Le Grand (540-604):

 

I. Gregoire, Roma'da doğmuştur. Manastır hayatına girmiş ve Sicilya'da altı manastır kurmuştur. 579 yılında Papa II. Pelagc, delege olarak onu, imparator'un yanına İstanbul’a göndermiştir. 585 yılında Roma'ya döndüğünde, II. Pelage in ölümü üzerine papa seçilmiştir. Papalık görevini istememesine rağmen, kabul etmek zorunda kalmış ve 3 eylül 590 tarihinde merasim yapılmıştır. Göreve başladıktan sonra, maddi ve manevi gayretini devam ettirmiş; veba, açlık gibi fe­laketlerle mücadele etmiş, Vatikan'ı yeni­den teşkilatlandırmıştır. Din adamı sınıfı­nın ahlâki yapısına dikkat etmiş; formas­yon yönünden onların gelişmesini sağla­mıştır. İngiltere'ye bir misyoner heyeti göndermiş; İstanbul Patriğinin “ökümenik” vasfını kabul etmemiş; ken­disi içinde “Üniversal papa” unvanını reddederek “Tanrının Hizmetçisi” unvanım tercih etmiştir. I. Gregoire, Hıristiyan spiritüalitesinin kurucusu sayılır. Özellikle “Eyub kitabı­nın yorumu” isimli eseri önemlidir. Batının dördüncü “kilise doktoru” olarak ka­bul edilen I. Gregoire’in ismi, daima diğer Batılı kilise babalan ile birlikte zikredilir ve liturjik reformlarla anılır.

 

Gregorios Aziz, (Nazıanzoslu)(330-389):

 

IV., yüzyılın önemli kilise baba­larından biridir. Nazianso piskoposunun oğludur. Kayseri, İskenderiyye ve Atina'da din tahsili görmüştür. Aziz Basileios'le (329-379) arkadaşlık yapmıştır.

Gregorios, 362 yılında rahip olmuştur. 370-379 yılları arasında piskopos olan Basileios'u, Ariusçu doktrin taraftarlarına karşı desteklemiştir. Kısa bir süre Gregorios, Sasima piskoposu olmuş, fa­kat bu unvanı hiç kullanmamıştır. Baba­sının ölümü üzerine (374) Nazianzos kili­sesini bir müddet idare etmiştir. Daha sonra İsauria (Bozkır) manastırına çe­kilmiştir.

Milâdi 325 yılında İznik'te Ariusçuluğa karşı toplanan konsilde, Gregorios, Airusçuluğa şiddetle karşı çıkan gruba katılmış ve Anadolu temsilcilerinin önde­ri olmuştur. 381 İstanbul Konsilinde Gregorios, İstanbul piskoposluğunun en güçlü adayı idi. Ancak Mısır-İskenderiyye piskoposu Timothios'un, İstanbuîa gelişi ile bu, gerçekleşemedi. Gergin ortamda bunalan Gregorios, bu çatışmalardan gö­nül rızasıyla çekildi. Daha sonra Gregorios, Arianzos'a döndü. Naziansos kili­sesini yine kısa bir süre yönetti. Gregorios, carmen de se ipso (kendisiyle ilgili şarkı) diye bilinen uzun bir şiirle ta­nınmaktadır. Ayrıca Gregorios, dini ko­nularda şiirler yazmıştır. Günümüze ka­dar ulaşan yazıları, mektup ve vaaz türü yazılardır.

 

Gregorios Aziz (Nyssalı) (335-394):

 

IV., yüzyılın önemli Hıristiyan ilâhiyatçılarındandır. Kayseri piskoposu, Aziz Basüeios'un kardeşidir. Felsefe ve retorik konusunda iyi bir eğitim görmüştür. Perıparthenias (Bekaret üzerine) yazdıgı incelemede evliliğe karşı tenkidler yöneltmiştir. Bekar kalmayı tercih ederek larda manastıra çekilmiş ancak daha sonraki yıllarda Nyssa piskoposu olmuş­tur. Roma imparatoru Valens’in Ariusçuluğu desteklenmesiyle, Kapadokya bölge valisi tarafından takip altına alman Nyssâh Gregorios sürgüne gönderilmiştir. Valens’in 378'de ölmesiyle durum norma­le dönmüş, Gregorios, Kapadokya'ya geri dönmüştür.

Hıristiyan kredosu (= amentüsü) ile ilgili toplanan konsillere katılmıştır. 379'da An­takya konsiline katılmış, daha sonra 381 yılında İstanbul'da toplanan I. İstanbul Konsiline katılmıştır. İstanbul'da İmpara­tor çevrelerinde vaaz etme imkanı bul­muştur.

Gregorios'un yazılarında üzerinde dur­duğu en önemli konulardan birisi, Ariusçuluğa karşı geliştirdiği fikirlerdir. Vaazlarını Hexaemeron (altı gün), De opificio Homini (İnsanın yaratılışı), Meghas Katekhetikos Logos (büyük Din kitabı) gibi kitaplarda toplamış ve bu eserlerde Hıristiyan ilahiyatının temelle­rini açıklamıştır.

Gregorios, Piaton'dan ve Origenes'den (185-254) etkilenmiştir. Özellikle çileci ge­lenekle ilgili görüşleri, Doğu ve Batı kili­sesinin ibadetlerine tesir etmiştir. Gregorios'un bu görüşleri, peri tu biu ta Moiseos (Musa'nın hayatı üzerine) isimli kitapta geniş şekilde anlatılmaktadır. Bu eserde, Gregorios Yunan ve Hıristiyan düşüncelerini birleştirmiştir. Gregorios'un görüşleri, Hıristiyan İlahiya­tı açısından çağımızda yeniden gündeme gelmiş ve büyük itibar görmeye başlamış­tır.

 

Gregorios (Sinalı) (Ö1:1346): 

 

Rum Ortodoks ilahiyatının XIII. yüzyıldaki çok önemli temsilcilerindendir. Daha çok mis­tik ibadet sistemine eğilim göstermiştir. Sonuçta tefekküre dayalı mistik ibadet hayatını tercih etmiştir. Bunun için Hesykhia öğretisini geliştirmiştir. Hesykhia, Tanrısal sükuneti yakalama metodudur. Bu mistik metodu uygula­mak için Athos dağına çekilmiştir. 1325'de, Bulgaristan'a geçmiş, Balkanlar'da dini tefekküre dayalı mistik dü­şüncenin yayılmasında önemli bir rol oy­namıştır.

Gregorios'un Hesykhia A metodu 137 aşamadan oluşmaktadır. Hesykhia’nın temel felsefesi, Tanrı-insan birliğine ulaşmaktır. Athos dağının çok önemli keşişlerinden birisi olan Aziz Gregerios Palamas; Gregerios'un çağdaşıdır. Aziz Palamas, Hesykhia öğretisine karşı ya­pılan itirazları “Kutsal Hesykhia öğreti­sinin savunması” (1328) isimli kitabında cevaplamıştır.

Gregorios, teslis, Kutsal-Ruhun Baba'dan çıkması konularında birçok çalışma yap­mıştır.

 

Gregorios II (Kıbrıslı) (1241-1290):

 

Doğu Roma imparatorluğu'nun dini poli­tikaları içinde yetişmiş bir kilise büyüğü­dür. Bizans sarayında rahip olarak göreve başlamış; 1283-1289 yılları arasında İstan­bul patriği olarak görev yapmıştır. Dö­neminde Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleşmesi için yapılan çalışmalarda ge­nelde birleşme karşıtı bir tavır sergilemiş­tir.

II. Gregorios, Ortodoks ve Katolik kilise­lerinin birleşmesini istememe nedenini Katolik ilahiyata karşı kaleme aldığı Tomos Pisteos (İman kitabın)da açık­lamıştır. Kutsal-Ruh'un Baba'dan ve oğul'dan çıktığını savunan katolik ilahiya­ta karşı bu görüşü reddederek, kutsal ru­hun sadece Baba'dan çıktığı tezini sa­vunmuştur. İskenderiyye ve Antakya kili­seleri II. Gregorios'un bu kitabım eleştir­mişlerdir. Bu eleştirilere karşı, II. Gregorios, Homologia isimli kitabını kaleme almıştır. Ancak bu eleştirilere da­ha fazla dayanamayarak 1289'da patrik­likten ayrılmıştır. II. Gregorios, XIII. yüz­yıl, Bizans Hümanizminin temsilcilerin­den sayılmaktadır.

 

I. Gregorius (Büyük Aziz) (540-604):

 

Asil bir aileden gelen Gregorius, Papa III. Felix’in torununun oğludur. Gençlik yılla­rı Roma'da geçmiştir. Daha sonra manas­tır hayatına özlem duymuştur. Babasın­dan kalan sarayı S. Andrea manastırına dönüştürmüştür. Başta Papa I. Benedictus olmak üzere birçok Papanın takdirini ka­zanmıştır. Hiç arzu etmemekle beraber, 590'da papa oldu. Papalığa bir çeki düzen verdi. Papalık, merkeziyetçi bir yapıya sahip oldu. Hedef olarak, halkı, bilinçli bir Hıristiyan yapma yolunu seçti. Papalık dönemi, siyasi ve askeri karışıklıklarla geçti. Gregorius'un yaptığı en büyük hata Haçlı seterini başlatması oldu. Diğer yan­dan köle ticaretine de karşı çıkmadı. Pa­palık topraklarını birleştirerek, papalığa dünyevi bir iktidar özelliği kazandırdı. Aziz Agustinus'un Civitas Dei (Tanrı Devleti) öğretisine bağlı kalarak, dini iktidarla dindışı iktidarı birleştirmek, daha doğrusu, din dışı iktidarı dini iktidara bağlamak istiyordu. Ancak I. Gregorius, yine de farklı bir kişilikti. Çünkü onda, münzevilikle, atılganlık; idealizm ile gerçekçilik bir anda bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen, manastır hayatını seviyordu. Bunun için Benediktin tarika­tının manastır ilkelerini yaydı. İmanı, hal­kın anlayacağı bir dille irade etti. Cesedlere tapınılmasını yasakladı. Hatta bunu yapanlara Aforoz cezasının veril­mesini istedi.

 

VII- Gregorius (Ildebrando Hildebrand) (1020-1085):

 

Fakir bir aile çocu­ğu olarak dünyaya geldi. Roma'da Santa Maria Manastırında öğrenime başladı ve Schola Cantorum (müzik okulu)'a devam etti. Papa VI. Gregorius'un hizmetine gir­di. VI. Gregorius, görevden uzaklaştırılın­ca, Ildebrando da Almanya'ya sürgün edildi. Orada imparator III. Heinrich’in yakınlığını kazandı. Papa IX. Leo tarafın­dan Romaya davet edildi. Papa IX. Leo'nun oluşturduğu reformcu gruplar arasında yer aldı. Aynı grupta Papa II. Alexander’in döneminde de çalışmayı sürdürdü. Daha sonra kardinal oldu. Ildebrando Papa II. Alexander'dan sonra 22 Nisan l073'te ittifakla Papa seçildi ve VIL Gregorius adını aldı. 30 Haziran 1073'te San Pietro Bazikilasında takdisle göreve başladı.

1054'te Doğu ve Batı kiliseleri arasında Kutsal Ruluın çıktığı yer konusundaki cavgada, bölünmeyi durdurmak için büyük çaba gösterdi, ancak başarılı olamadı.

Papa VII. Gregorius'un el attığı önemli konulardan birisi de kilise görevlilerindeki yozlaşma ve disiplinsizlik konusu ol­muştur. Çünkü onun papalık dönemine kadar kilise görevlileri iyice yozlaşmıştı. Papa olduğu zaman şu problemlerle kar­şılaştı:

1- Kilise topraklan ve rütbeler para ile alı­nıp satılıyordu,

2- Rahipler evleniyorlardı veya nikahsız yaşıyorlardı.

Papa VII. Gregorius bu konulara el atmış­tı. Fakat yüksek makamlar hep para ile alındığı için bu konulardaki mücadelede pek başarılı olamadı.

Dönemin siyasi ve reform girişimleri so­nunda patlak veren olaylar karşısında İmparator IV. Heinrich'le arası bozuldu. IV. Heinrich, papalıktan çekilmesini iste­di. Bunun üzerine papa VII. Gregorius, IV. Heinrich'yi aforoz etti. Aforoz sonucu IV. Heinrich’in nüfuzu azalmıştı. IV. Heinrich, papaya kendisini bağışlatmaya geldi. Ancak, VII. Gregorius, Heinrichten korkarak, Toscana kontesi Matilda'nın şa­tosuna sığınmıştı. Bağışlanmak için Heinrich, üç gün boyunca soğukta, şato­nun kapısında ayakta beklemişti. Sonun­da Gregorius, IV. Heinrich'i bağışladı ve aforozunu kaldırdı.

Daha sonraki gelişmelerle Papa VII. Gregorius ile IV. Heinrich’in arası tekrar bozuldu. Heinrich taraftan piskoposlar, Bressanone'de toplanarak Gregorius'u, papalıktan indirdiklerim ilân ettiler. Yeri­ne papa olarak Ravenna başpiskoposu Guberto'yu, III. Clemens adı ile karşı papa seçtiklerini duyurdular. IV. Heinrich, İtalya topraklarına girerek, Romayı kuşat­tı. 21 Mart 1084'de Roma IV. Heinrich’in askerleri tarafından işgal edildi. Papa VII. Gregorius, Sant Angelo kalesine kaçmıştı. Karşı papa III. Clemens San Pietro'da, pa­palık makamına oturduktan sonra, IV. Heinrich'e imparatorluk tacını giydirmişti. Gregorius 1085'de Solerno'da öldü.

 

Gregorius (VIII) (?-1137):

 

Benediktin tarikatına mensup olan Maurice Bourdın, ilk eğitimini Cluny Manastırında görmüş­tür. Portekiz'de piskoposluk görevinde bulunmuş, daha sonra Brağa başpisko­posluğuna atanmıştır. Toledo başpis­koposu Bernardo ile tartışmaya girmiş ve sonunda Papa II. Paschalis tarafından gö­revinden alınmıştır. Daha sonra aklanarak yeniden görevine başlamıştır. VIII. Gregorius, Kutsal-Germen İmpara­toru V. Heinrich'le iyi dostluklar kurmuş­tu. Bunun üzerine Papa II. Paschalis, Gregorius'u aforoz ermiştir. Daha sonra Papa olan II. Gelasius'u, V. Heinrich, papa olarak kabul etmedi. VIII. Gregorius'u, karşı papa olarak ilân etti. Ancak, VII. Gregorius daha sonra, hem papa II. Gelasius, hemde papa II. Calixtus tarafın­dan aforoz edildi ve sürgünde öldü.

 

Gregorius IX. (1170-1241):

 

Asıl adı Ugolino Di Segni'dir. Papa III. Innocentius'un yeğenidir. Ugolino, ilahi­yat tahsilini Paris Üniversitesi'nde yap­mıştır. Papa, III. Innocentius'un elçisi ola­rak iki defa Almanya'ya gitmiştir. 1206'da Ostia'da kardinal piskopos olmuştur. Ugolino (ugo), çağının mistik dini hare­ketlerine karşı ilgi duymuştur. XIII., yüz­yılın en önemli Katolik mistik dini hareketi olan Dominikenlerle, Fransis-kenlerin kurucularını yakinen tanıyordu. Özellikle Fransisken. tarikatını himaye ettiği bilin­mektedir. 1227-1241 yılları arasında papa'lık yapmıştır. Papa IX. Gregorius, Si­cilya kralı III. Friedrichten başlangıçta destek görmüştür. Fakat Friedrich’in sa­mimiyetinden şüphe ederek onu aforoz etmiştir. Friedrich bu karara şiddetle karşı koymuştur. Karşılıklı ordu düzenleyerek, papa, Sicilya'ya saldırmıştır. Papalık kuvvetleri bu savaşta yenilmiştir. IX. Gregorius, bir müddet sessiz kalmıştır. Bu dönemde papalık, daha çok sapık hare­ketlere karşı mücadeleye önem vermiştir. Bu arada Engizisyon mahkemelerini güç­lendirmiştir. Dominikenleri himaye et­memiştir. Kral Friedrich'le Papa arasında­ki mücadele, 1235'te yeniden başlamıştır. III. Friedrich, Roma'ya saldırmış, Papanın 1241'de toplamaya çalıştığı konsile, üyele­rin gelmesine Friedrich’in askerleri mani olmuştur. Bu çekişmelerden rahatsız oian IX. Gregorius 1241'de ölmüştür.

 

Gregorius XIII. (1502-1585):

 

Asıl adı Boncompagni'dir. Öğrenimini Bologna üniversitesinde yapmıştır. Bir müddet aynı üniversitede hukuk dersleri veren Papa IV. Pius tarafından 1561'de yapılan Trente Konsiline delege olarak gönderil­miştir. 1565'de kardinal olmuş ve İspanya elçiliğine atanmıştır.

14 Mayıs 1572'de papa olmuştur. Papalığı döneminde karşı reform çabalarını devam ettirmiş ve Protestanlığa karşı ciddi ted­birler almıştır. Kilise mensuplarının yol­suzlukları ile ciddi şekilde ilgilenmiş ve bu doğrultuda  komisyonlar  kurmuştur.

Trente konsilinin kararlarını uygulamak için önemli çalışmalar yapmıştır. Böylece “Tridentin Katoliklik prensipleri” olarak Trente konsili kararları kabul edilmiştir. Konsilde alman kararlara göre ilahiyat okulları açılması için çaba sarfetmiştir. Gregorius üniversitesi böylece açılmıştır. Papa XIII. Gregorius, açılan ilahiyat okul­larına ve kollejlere Cizvitleri yerleştirmiş­tir. Protestanlığa karşı mücadele etmek üzere misyonerler yetiştirmiştir. 1582'de Jülien takviminin yanlışlarını düzelterek, Gregoriyen takvimini uygulamaya koy­muştur.

 

Gregorius Üniversitesi:

 

Halen ciddi şekilde öğretim veren çok önemli bir Katolik Üniversitesidir. Roma'nın merke­zinde bulunmaktadır. Dünyaca ünlü bir kütüphanesi vardır. Kapısında, “Pontificia Üniversitas Gregoriana” ya­zılıdır. Dünyanın muhtelif yerlerinden ge­len öğrenciler öğrenim görmektedirler. Üniversite Gregoriana 1551 yılında St. Ignacio de Loyola ve St. Francisco de Barjia tarafından Roma kolleji (Collegium Romanum) olarak kurulmuştur. Daha sonra bu kollej, papa III. Julius tarafından üniversiteye dönüştürülmüştür. Üniversi­te bugünkü adını Papa XIII. Gregorius'tan almıştır. Çünkü papa, bu üniversitede önemli ölçüde düzenlemelerde bulun­muştur. (1567)

Üniversite Gregoriana, daha çok Cizvit asıllı öğretim üyeleriyle faalilyet göster­mektedir. Ders programlan oldukça zengindır. Başta ilahiyat, kilise hukuku, felse­fe, kilise tarihi, misyonerlik, toplum bilimleri Piskoloji, zühtçülük ve din bilimleri enstitüleri ile bir Latince okulu üniversite bünyesinde bulunmaktadır. Gregoriana üniversitesinin mezunları ara­sından birçok aziz, on altı papa ve birçok büyük insan yetişmiştir. Üniversitenin esas amacı, Hıristiyan din adamlarına yüksek öğrenim sağlamaktır. Üniversite­nin rektörünü doğrudan papa atamakta­dır. Vatikan'a bağlı önemli bir üniversite­dir. Öğrenciler arasında din adamı ol­mayanlar da bulunmaktadır. Bu üniversi­tenin davetiyle 1985'de ve 1987'de iki de­fa, Gregoriana üniversitesinde bulunma imkanı buldum. Birçok değerli öğretim üyelerinin arasında bir müddet missioloji fakültesi dekanlığı yapan ve onbir dil bi­len prof. Arij Crollius'u burada saygı ve minnetle anıyorum. Üniversite Grogoriana bugün, Piazza Dello Pilotta meydanında bulunmaktadır.

 

Gregoryen Takvimi:

 

Papa XIII. Gregorius, 1582'de julyen takvimini yeni­den düzenleyerek Gregoryen takvimini yürürlüğe koymuştur. Julyen takvimine göre Güneş yılı 365 1/4 gün olarak hesap­lanmıştı. Her dört yılda bir, altı gün ekle­niyordu. Böylece merasimlerle, takvim arasında uyum sağlanıyordu. Fakat gü­neş yılının gün sayısında yapılan küçük hesap hatası, mevsimlerin takvimde yüz­yılda bir gün gerilemesine sebep oluyor­du.

Bu gerileme Papa XIII. Gregorius'un dö­neminde on dört güne ulaşmıştı. Ancak Gregorius, 11 Mart'a rastlayan ilkbahar tarihini İznik konsilinin toplandığı tarih olan 21 Mart'a almıştı. Bu işlemin resmi başlama tarihi  olarak da 4  Ekim  1582'yi esas kabul etti. Takvimi 10 gün ilerleterek ertesi günü 15 Ekim olarak ilân etti. Gregorius'un takvimde yaptığı bu deği­şiklik, İtalya, Portekiz ve Katolik Alman devletleri tarafından kabul edilmiştir. Da­ha sonraki dönemlerde Protestan devlet­leri, İngiltere ve kolonileri, İsveç, Japonya, Yunanistan ve Türkiye (1 Ocak 1926) Gregoryen takvimini benimsemişlerdir. İslâm ülkeleri, Hicret takvimi ile birlikte Gregoryen takvimini birlikte kullan­maktadırlar.

 

Gregoriana:

 

1551'de “Collegium Romanum” adıyla Ignatius Loyala tarafından kurulan Roma'daki Cizvit Üniversitesi. 16. yy sonlarında Papa Gregori tarafın­dan geliştiren bu kurum bir üniversi­teye çevrildi.

 

Gregory:

 

(Aziz Gregory, y. 240-332)

“Ermenistan Havarisi” ve “Aydınlatıcı” gibi unvanlara sahip olan Gregory, Kapadokya'da sürgündeyken Hıristiyan oldu ve Ermenistan'a dönüşü sonrası yaklaşık 280'de kral Tiridates'i Hıristi­yan yaptı. Daha sonra o, yaklaşık 294'te ilk Ermeni patriği (Katolîkos) olarak atandı. Böylelikle o, Ermeni Kilisesi'nin geleneksel kurucusu olarak bilinir. Bakınız: Ermeni Kilisesi.

 

Grendel:

 

İskandinav mitolojisine göre Danimarkalıların ülkesine zarar veren ve Beowulf tarafından öldürülen bir deniz canavarı.

 

Gök Tanrı:

 

Dinler tarihinde tekamülcü din nazariyelerinin karşısına konulan çok önemli bir görüş de yüce Tanrı kavramı konusudur. Bu tanrı “Deus otiosus”dur. Bu konuda ilk fikir Andrew Lang'a aittir. Buna göre “Gök Tanrı” yani yüce Tanrı, göklerin derinliğinde yaşayan bir Tanrı­dır. Gök Tanrı konusunda daha temelli fi­kirleri Wilhelm Schmidt ileri sürmüştür. Schmidt, bu konudaki görüşlerini, “Tanrı Fikrinin Kökeni” ismiyle yazdığı onbir bin sahifelik kitabında açıklamaktadır. Schmidt'e göre, insanlar başlangıçta yüce Tanrıya inanmışlar, daha sonra bu Tanrı­yı unutarak başka Tanrılara tapınışlardır. Buna göre Urmonotheismus (yüce Tanrı=Tek Tanrı), insanlığın başlangıcında mevcuttur. Bu yüce Tanrı, kendini çoğu kez Gök Tanrı (Deus otiosus) şeklinde göstermiştir. Dünya’nın birçok bölgesinde Dinler Tarihi, Gök Tanrının varlığı hak­kında geniş bilgiye sahiptir. Gök Tanrı inancı, Amerika, Afrika, Orta Asya'da canlı şekilde görülürken, Orta Asya Türk boylarında en belirgin şekilde kendini göstermiştir. Türkler, Gök Tanrıya (Muteal=yüce olarak) inanmaktadırlar. Onun herşeye kadir olduğuna ve herşeyi yarattığına inanırlar. Gök Tengri veya Gök Tanrı olarak söylenen bu Tanrı, Türkler'de canlı şekilde kendini hissettirir. Türk Hakanları, zafer dahil herşeyi Gök Tanrının verdiğine inanırlar. Türkler'de yer Tanrısı inancı olsada bu ikinci derecede ve Gök Tanrıya bağlı bir Tanrıdır. Bazen Gök Tanrı Bay Ülgen olarakda isimlen­dirilir. Buna göre Orta Asya Türk halkla­rının en temel özelliği, Gök Tanrı inancına sahip olmalarıdır.

 

Grettir:

 

Bir İskandinav mitoloji kahra­manı. Grettis Saga'da onun korkunç suretli bir kadınla yaptığı mücadele anlatılır. Uzunca bir savaştan sonra ka­dın, onu bir nehre sürükler. Ancak elini kurtaran Grettir, kadının kolunu koparır ve sonunda kadını nehre atar.

 

Gri Keşişler (Friarlar):

 

Fransizkan tarikatı mensuplarına giydikleri elbisenin renginden dolayı verilen lakap. Günü­müzde giyilen elbiseler kahverengidir. Bakınız: Fransizkan Tarikatı.

 

Gri Rahibeler:

 

Çeşitli ülkelerde bağış işiyle uğraşan Hıristiyan rahibe örgütle­rine verilen ad. Bu adla bilinen en meşhur kuruluşlardan birisi. Madam d'Youville tarafından 1737'de Montre­al'de kendisini hastalara yardıma ada­yan küçük bir topluluk olarak kuruldu.

 

Grighorios:

 

(Patrik Grighorios, ö. 1821)

Mora isyanını desteklediği gerekçesiyle, İstanbul'da patrikhanenin orta kapı­sında idam edilen Ortodoks patrik. Bu tarihten itibaren Ortodokslar bu kapıyı kapalı tutarak, patrikhaneye giriş çıkışı yan kapılardan yapmaktadırlar. Burada bir Müslüman yöneticinin aynı şekilde idam edilişine kadar Ortodoksların bu kapıyı kapalı tutmaya ant içtikleri yö­nünde spekülasyonlar yapılmaktadır.

 

Grigris:

 

Senegal'den Angola'ya kadar Afrika'nın çeşitli bölgelerinde bir çeşit muska olarak kullanılan kutsal nesneler paketi. Bu nesneler insan ve hayvan kemikleri, kafatasları, yengeç kıskaç­ları, kürkler, yapraklar, paralar, ziller ve kurumuş yılanlar olabilir. Bu paketler sihir, büyü ve korunma amacıyla kulla­nılır. Bakınız: Muska.

 

Grihastha:

 

Hint geleneğinde yüksek kast mensubu bir Hindu için dinsel yaşamın ikinci aşaması.

 

Grihya Sutralar:

 

Kişisel ibadetlere ve ev içi ritüellere özel atıflarda bulunarak doğumdan itibaren bütün hayatı düzen­leyen Hindu dinsel metinleri.

 

Gu:

 

Batı Afrika'da Fon'un savaş ve demir tanrısı. Gu'nun insanlara silah, tarım aletleri ve yapı malzemeleri verdiğine inanılır.

 

Gueonim:

 

Gaon kelimesinin çoğuludur. Gaon, büyük üstad demektir. Babil Ya­hudi akademisi şeflerine verilen bir isim­dir. Bu isim, yani Gueonim, VI. yüzyılın sonundan XI. yüzyıla kadarki dönemdeki Babil Yahudi akademisyenlerine verilmiş­tir. Bunlar, Talmud üstadlarının eserle­rinden Halakhah'ı, yeni şartlara adapte etmeye çalışmışlardır. Böylece, bu konuda fetva isteyenlere fetva vermişlerdir. Kısa­ca Gueonim, Diaspora Yahudilerinin so­rularına cevap vermeye çalışmışlardır. Gueonimin en parlak üstadları, SURA akademisi şefi olan Rav Sâadyah Gaon'dur (812-942).

Gueonimlerin çağı, İslâm kelâmının ge­lişme çağı ile paralellik göstermektedir. Doğu Yahudi üstadları bazı müslüman kelâmcılan örnek almışlardır.

 

Guenon Rene (1886-1951):

 

15 Kasım 1886'da Blois'da doğmuş, Katolik kilise­sinde vaftiz olmuş ve 7 ocak 1951'de Ka­hire'de müslüman olarak ölmüştür. XX., yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan Rene Guenon,  önemli bir simadır.

Çünkü o, kendinden önceki felsefi akım­lara bağlı olmadığı gibi; zamanının akımlarmada bağlı kalmamıştır. Hermetik ve masonik çevrelerle sıkı temas içinde olan Guenon, bunların hiçbirine eğilim göstermemiştir. Guenon'un fikirle­ri, bugünün bazı batı entelektüelleri ya­nında rağbet görmüştür. O, fikirlerini otuz kadar eserde ve çok sayıda makalede ifade etmeye çalışmıştır. R. Guenon, Ya­hudiliği Hıristiyanlığı ve İslâmi iyi bili­yordu. Batini fikirlere eğilim gösteriyor­du. Bunun için Yahudiliğin Kabbala hare­ketinin ve İslâmın sûfi eğiliminin üzerin­de fazlaca durmuştur. Ona göre Hıris­tiyanlık, dahili boyutunu kaybetmiştir. Guenon, Doğu Dinlerinden Hinduizme evrensel metafizik prensipler doğrultu­sunda bağlılığını korumuş ve bize bunla­rın keşfi için yardımcı olmuştur. Guenon, “İntroduction generale aux doctrines Hindoues” isimli eserinde, çok yüksek sembolik anlamlar üzerinde dur­muştur. Meselâ, hayat ağacından ve Dün­ya’nın merkezinden bahsetmiştir. R. Guenon, 1912 yılında İslama girdiğini ilân etmiştir. Hayatının son yirmi yılını da Kahire'de şeyh Abdu'l-Vahid Yahya ismi ile geçirmiştir. Guenon, hayatının büyük bir kısmını İbn Arabi'nin (1165-1240) Tasavvuf felsefesini inceleyerek geçirmiştir. Eserleri, incelediği bütün dinlerdeki bu geleneğin, yeniden canlandırılmasına yö­nelmiş vaziyettedir. Özellikle inandığı ve savunduğu Devr-i Daim teorisi onu, mo­dem çağm şiddetli bir tenkidine götürmüştür. Modern çağ onun için karanlık ve yıkıcı bir çağdır. O, dünya çapında bir ezoterizmi hedefliyordu. Guenon'un araştırma samimiyeti, bilgisi­nin genişliği, yaklaşımlarındaki maharet ve derinlik, ona birçok öğrenci kazandır­mıştır. Böylece R. Guenon, öldüğünde ar­kasında bir ekol bırakan nadir simalardan birisi olmuştur.

 

Guha:

 

Bazı Budist keşişlerin cemaat ha­linde bir arada yaşadıkları mağara manastırlara verilen ad. Bakınız: Vihara.

 

Gul:

 

(Çoğulu. Ağval) Mısır halk İnancında kötü karakterli olarak nitelenen bir cin grubu. Bunların bir hayvan ya da cana­var şeklinde göründüklerine, mezarlar ve diğer ıssız yerlerde dolaştıklarına inanılır. Ayrıca cesetleri yedikleri ve yamyamlık gayesiyle bazen insanlara da saldırdıkları söylenir. Bakınız: Cin.

 

Gula:

 

Yeryüzü ana tanrıçası için Eski Mezopotamya'da kullanılan bir isim; Ninurta’nın eşi ve Anu'nun kızı. Sağ­lıktan sorumlu bir tanrıça olan Gula'nın kutsal hayvanı köpekti.

 

Gulatı Şia:

 

Şiiliğin, aşırı görüşleriyle tanı­nan çeşitli gruplarına verilen genel ad. Bu grupların birçoğu Hz. Ali’nin ya da bazı imamların tanrı olduğuna ya da tanrısal ruhun onlarda hulul ettiğine inanmaktadır.

 

Gunab:

 

Hottentot kötülük tanrısı; iyilik tanrısı Heitsi-Eibib'ib düşmanı. Onun, gökkuşağını yarattığına inanılır.

 

Gunabibi (Kunapipi):

 

Kuzey Avustralya mitolojisinde bir “büyük ana”. Onunla ilgili ritüeller genelde verimlilikle ilgi­liydi. Kocası, yılan şeklinde tasvir edilen şimşekti. Resim ve kabartmalarda o, ana tanrıçanın sembolik yeryüzü rah­mindeki gökkuşağı yılan şeklinde gös­terilir.

 

Gunalar:

 

Hindu düşüncesinde, özellikle Samkhya felsefesinde asli cevheri (Prakriti) oluşturan ince unsur veya nitelikler. Bir ipin telleri gibi Gunalar da üçtür: İyilik veya parlaklık (Sattva), arzu veya enerji (Raja) ve karanlık veya donukluk (Tama). Madde bu üç Gunanın üçünü de eşit şekilde içerir. Ancak varlıklar ve nesneler Gunaları farklı oranlarda terkip ederler ve dolayısıyla daha iyi veya kötü olabilirler. İyiliğin hakim olduğu yerde doğruluk ve erdemvardır. İhtirasın hakim olduğu yerde Şiddet ve kaba güç hakimdir. Karanlık ise aptal varlıklarda görünür. Dolayı­sıyla Sattva Guna, yüce ruha en yakın olandır ve özgürlüğe iletir. Raja Guna, ruhun geçişini önler. Tama Guna ise ruhu yoğun karanlıkta tutar. Bakınız: Samkhya.

 

Gungnir:

 

İskandinav tanrısı Odin’in, cü­celer tarafından yapılan sihirli mızrağı. Odin, “Gungnir'i sallayan” olarak adlandırılır.

 

Gurdvara:

 

Sih tapınağına verilen, ad. Gurdvara'da herhangi bir suret ya da heykel bulunmaz. Bu tapınak genellikle haftada bir kez toplu ibadet için kutla­nılır. Gurdvara'da ibadet amacıyla yere bir sergi yayılır ve bir uca bir kürsü üzerinde kutsal kitap Adi Granth konur. Arkasında elinde Çauri (bir püsküllü sopa) tutan bir adam oturur. Halk, Adi Granth'ın karşısında bağdaş kurarak otururlar. Müzik eşliğinde ilahiler okunduktan sonra bir konuşma yapılır. Sonra tekrar müzik dinlenir ve arkasın­dan kutsal kitaptan bölümler okunur. Son olarak Parşad adı verilen yiyeceğin karıştırılarak herkese birazcık dağıtıl­ması ve yenilmesi töreni yapılır. Başta Amritsar'daki Altın Tapınak olmak üzere birçok Gurdvaranm kubbesi altın kaplıdır.

 

Guru:

 

1- Hinduizmde “öğretmen, hoca, rehber”; talebelerine yol gösteren, on­ları irşat eden, ahlaki ve kutsal metin­leri öğreterek ibadetleri yöneten dîni mürşit. Manu Kanunları, müritlerin gurularına karşı görevleri konusunda bir­çok eski öğretiyi ihtiva eder.

2- Sih geleneğinde ruhani öğretmenlere veri­len unvan. Sihizmin ilk altı büyük gurusundan ilki Guru Nanak'tır. Nanak sonrası diğer ilk gurular ise sırasıyla şunlardır: Guru Angad (1504-1552), Guru Amar Das (ö. 1574), Guru Ram Das (1534-1581), Guru Arjan (1563-1606) ve Guru Har Gobind (1595-1644). Sihizme göre 10. guru olan Guru Gobind Singh'ten sonra guru olarak kutsal metin Adi Granth kabul edilir.

Sanskritçede Guru, ağırlığı olan, önemli anlamlarına gelmektedir. Gele­neksel Hinduizm'de ise Guru, manevi üstadı belirtmek için kullanılır. Tarihte ne kadar uzaklara gidilirse gidilsin Hind, dharmaya göre az veya çok Ortodoks mezhepler oluşturmaya yönelen birtakım salikleri etraflarında toplayan dini şahsi­yetler yetiştirmiştir. Hinduİzm’in modern şekliyle oluştuğu zamandan beri, yani onbeş asırdan bu yana, çoğalmış mezhep­ler, Hindu dini hayatının en canlı unsu­runu göstermişlerdir. Hepsi az veya çok gevşek bir şekilde bir manevi mürşidin etrafında teşkilatlanmış, onun öğretisine göre yaşamış, çoğu defada onun ölümü ile kaybolmuştur. Bu mezhep gruplanmalarının en büyük çoğunluğu, müntesiplerin sayısına göre çok az bir önem taşımak­tadır. Hatta bu mezheplerin tesiri, sadece mahallidir. Buna rağmen bazıları, büyük dini karakterler olmayı ve hatta yeni bir din olmayı başarmışlardır. Birkaç tilmiz en büyük guru olan, Jina’nın, Bouddha'nın ve Nanak’ın etrafında toplanarak, Hinduizm kadrosu içinde Jainizm, Bu­dizm, Sikhizm mezheplerini doğurmuş­lardır. Neticede çağdaşlarını dharma ile uzaktan veya yakından ilgili bir problem­le ilgilendirmeye yetenekli her şahsın, Guru olarak adlandınldığı görülür. Bu­nunla beraber verilen öğretinin gerçek bir manevi muhtevaya sahip olması gerek­mektedir. Bir ilâhiyatçı veya iyi bir tahsil gören herhangi bir kimse ister istemez bir guru değildir. Böyle kimseler daha çok pandit (doktor) olarak adlandırılır. Aksi­ne, Guru'ların çoğu ümmi kimselerdir. Bu unvanı onlara verenler müritlerdir. Bir kimse guru unvanı ile şereflenirse o kim­se, kendisinde devamlı Tanrı bulunan kutsal bir kimse olarak telâkki edilir. Ba­zen, bizzat guru, bir çeşit taht üzerine yer­leşmiş olan Vişnu'nun veya Shiva'nın bedenleşmesi olarak görülür. Böylece o, birtek Allah'a bağlı olarak takdimeleri ka­bul eder. Burada görülen yegane şey, kur­tuluşu sağlayan büyük inayet olayıdır (Darshana Ayini). İşte bunun içindir ki onun öğretimine, guru tarafından icra edilen kabul merasiminden sonra iştirak edilebilir. Guru, yeni sâlike “Shiva'ya saygı” şeklinde her gün okuyacağı, mantra denilen bir zikir verir.

 

Guruhi:

 

Afrika'da Gambia'nın kötülük tanrısı. Guruhi’nin kendisine tapanlardan kurbanlar istediğine, kendisine karşı çıkanları zehirlediğine ve işkence ettiğine inandır.

 

Gurunga:

 

Kuzey Avustralya mitolojisinde yer alan bir dişi ruh. Efsaneye göre üç erkek ve iki kız kardeş bir ayin esna­sında kutsal ateş Nereire’nin gizli kutsal adını andıklarında ateş alevlendi ve sıç­radı. Kızlardan biri olan Gurunga onu söndürmeye çalıştı, ancak ateş daha da yayılarak birçok kişiyi yaktı.

 

Gusül (Gusül Abdesti, Boy Abdesti):

 

İslamda vücudun tümünü yıkamak sure­tiyle alınan bir çeşit abdest. Cinsel bo­şalma sonrası ya da kadınlar için hayız nifas halleri sonrası gibi bazı durum­larda mecburi olarak gusletmenin yanı sıra Cuma namazı öncesi gibi bazı du­rumlarda da isteğe bağlı olarak gusül abdesti alınır. Gusül abdesti, suya ta­mamen dalıp çıkmak suretiyle yapılabi­leceği gibi, ağız ve burun yıkandıktan sonra vücudun tamamen yıkanması su­retiyle de yapılabilir.

 

Günah:

 

Dinsel kurallara aykırı olarak ya­pılan ve bunun karşılığı olarak manevi ve maddi bazı cezalara konu olan du­rum ve davranışlar. Her dinsel gelene­ğin kendi yapısına uygun şekilde bir günah anlayışı vardır. İslamda günahlar başlıca iki kategoride toplanır: Birincisi işlendiği takdirde kişiyi Müslüman olma niteliğinden çıkaran günahlardır. Allah'ı ya da Allah'ın hükümlerini inkar etmek anlamına gelen küfür ile Al­lah'a ait olan yaratma, yönetme, rızk verme, hakim olma ya da varlıkların hayatını yegane düzenleyici olma ve benzeri konularda yalnızca Allah'a ait olan hakları başkalarına da vermek demek olan şirk bu kategoriye girer. Bir insanın küfür ya da şirk kapsamına gi' ren bir düşünce, durum ya da eylemi temsil etmesi, ilgili kişinin İslamdan çıkması anlamına gelir. İkinci katego­riyi oluşturan günahlar ise kendi ara­sında büyük günahlar ve küçük günah­lar şeklinde ikiye ayrılır. Allah'ın açık bir hükümle yasaklamış olduğu zina etmek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek, namazı terk etmek ya da benzeri suçlar büyük günahlar ya da Kebâir grubu içinde değerlendirilir. Bunların dışında İslamda yapılması hoş karşı­lanmayan diğer günahlar da küçük gü­nahlar olarak görülür. Bu ikinci katego­ride sınıflanan günahların da işleniş bi­çimleri bazen kişinin İslamdan ayrıl­ması anlamına gelebilir. Örneğin bir kişinin Allah'a isyan yahut da inat ka­bilinden bir haramı işlemesi küfürdür; aynı şekilde çoğu İslam alimi namazı tamamen terk etmeyi küfür olarak gör­müşlerdir. Öte yandan Allah Kur'an'da “insanın işlediği günahlardan dilediğini affedeceğini, ancak kendisine şirk (ortak) koşulmasını asla bağışlamaya­cağını” vurgulamaktadır. [11]İslamda kişinin işlediği günahlardan ka­musal ve kişisel haklara tecavüz mahi­yetinde olanlara karşı cezai yaptırımlar öngörülür.

Günah kavramı, insanlığın en eski kavramlarından biridir. Homoreligiosus (Dindar adam) yaratılış itibariy­le bir kutsal ihtiyacı içinde doğmuştur. Bu ihtiyaç içinde doğan insan, etrafında ken­disine saygı göstereceği, ibadet edeceği bir varlık bulmak zorundadır. Bunun için insanlığın ilk dönemlerinden itibaren kut­sal var olmuştur. Etrafında bir kutsal bu­lan insan, onun dışındakilere kutsal dışı demiştir. Kutsala karşı da birtabu oluş­turmuş, ona saygılı davranmış ve ona yaklaşmak için birtakim icraatlar yapmak zorunluluğunu hissetmiştir.  İşte kutsal için koyduğu kuralların ihlâli, günah mefhumunu meydana getirmiştir. Pey­gamberlerin ikaz ettiği toplumlarda da Tanrısal buyruklara itaat ermeme olayı günahı meydana getirmiştir. İlâhi dinler­de de günah, Tanrının isteklerini yerine getirmeme olayıdır. Bu anlamda günah, Eski Ahitte, Yeni Ahitte ve Kur'an-ı Kerim'de açıklanmıştır. Günahı körükleyen ve teşvik eden bazı kaynaklar da vardır. Bunlar, şeytan, nefis, gurur ve insandaki benliktir.

Yahudilikte emirler ve yasaklar Tanah'ta da yani Yahudi kutsal kitablannda bildi­rilmiştir. [12]Tanrı Yehova'nın emirleri­ni yerine getirmemek veya yasakları işle­mek günahtır. Yahudi şeriatında birçok günah konusu vardır. En önemlileri On Emir'de sıralanmıştır. Bu emirlere uyma­mak büyük günahtır. Yahudilikteki on emir şunlardır:

1- Yehova'nın karşısında başka ilahlar olmamak.

2- Put yapmamak.

3- Allanın ismini boş yere kullanmak.

4- Cumartesi gününe saygılı olmak, hiçbir iş yapmamak.

5- Anneye, babaya hürmet etmek.

6- Adam öldürmemek.

7- Zina etmemek.

8- Hırsızlık yapmamak.

9- Yalan yere şahitlik yapmamak.

10- Komşunun hiçbir şeyine tamah etme­mek. [13]

Yahudi Tanah'ında olduğu gibi, Talmud'da da birçok günah konusu var­dır. Talmudun ana metni olan Mişna altı bölümden meydana gelir. Her bölümde günahla ilgili birçok önemli emir vardır. Mişna’nın altı bölümü şunlardır.

1- Zeraim: (Ziraatla ilgili hükümler)

2- Moed: (Belirli günlerle ilgili hükümler)     

3- Nashim: (Kadınlarla ilgili hükümler)

4- Nezikin: (Ceza ve medeni kanunla ilgili hükümler)

5- Kodashim:  (Mukaddes şeylerle ilgili hükümler)

6- Tohoroth: (Temizlikle ilgili hükümler)

Hıristiyanlık ise günah konusuna daha ciddi şekilde eğilmiştir. Hıristiyanlık, çile­ciliğe ve zahitliğe ve daha da ileri giderek ruhbanlığa çok önem vermiştir.  Bunun içinde, dünyayı hor ve hakir görmüştür. Hıristiyanlıktaki bu   ruhbaniyet eğilimi, sadece din adamlarına mahsus değil, bü­tün  Hıristiyanlar  için  geçerlidir.  Bunun için dünya ile ilgili emirler, İncil'de fazla yer almaz. Dünya ve dünya işleri önem­sizdir. Günlük ekmeğin elde edilmesi kâ­fidir. Aile hayatı mühim değildir. Bekar kalıp, kendini koruyabilenler için bekar kalmak daha iyidir. Evlilik,   günahtan kendini koruyamayanlar içindir.  Evlilik bu dünyanm insanları içindir. Öbür âle­min insanları için evlilik yoktur. Hıristiyanlığın en önemli akidelerinden birisi “Asli suç” doktrinidir. Buna göre beşeriyet Hz. Adem ile Hz. Havva'nın iş­lediği suçtan sorumludur. İnsanlık bu suçu genetik olarak nesilden nesile taşımış­tır. Hz. İsa, insanlığı bu asli suçtan kur­tarmak için Çarmıha gerilmiştir. İnciler- İsa’nın, Baha'nın nezdinde yegane şe­faatçi olduğunu [14] ve O' bütün beşeriyetin günahlarına kefaret olarak geldiğini haber verir. [15]Hıristiyanlığa göre, çarmıhtan sonra insanlığın işlediği günahlar için Hz. İsa, dünya’nın sonunda gelecek ve insanlığı günahtan temizleyecektir. Hıristiyanlık günah konusunda çok ileri giderek şu düşüncelere yer verir: “Bir ka­dına şehvetle bakan bir adam zaten yüre­ğinde onunla zina etmiştir. Eğer sağ gö­zün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için azan­dan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir. Eğer sağ elin sürçmene sebep oluyorsa, onu kes ve kendinden at, çünkü senin için azandan birinin yok olması, bütün bedeninin ce­henneme gitmesinden iyidir.” [16]

Hıristiyanlık kilise sakramentlerinin içine “Günah itirafını” da koyarak, Tanrı adı­na bazı günahların bağışlanması prensi­bini getirmiştir. Hıristiyanlıkta'ki Endüljans da bir nevi günahların bağış­lanması ve cennette iyi bir yere sahip ol­ma gibi bir niyetin sonunda ortaya çık­mıştır. Fakat bu konu çok istismar edil­miştir. Lutherin itirazı, günah konusunda Papanın sahip olduğu olağanüstü güce­dir. Luther bunun için 95 maddelik pro­testosunu hazırlamıştır. Lutherin üzerin­de durduğu temel konu, günahların amel­le değil; imanla ve Tanrının inayetiyle ba­ğışlandığı konusudur. Yine Hıristiyanlığa göre günahın kaynağı şeytandır. Dünyanın sonunda İsa, şeytanı “kireç çukuruna” atacak böylece kötülük ve günah dünyadan silinecektir. İşte o zaman dünyada barış sağlanacaktır.

İslâmiyette de günah konusunun üzerin­de yeterince durulmuştur. Kur'an-ı Ke­rim'de günah kelimesinin karşılığında münker, fuhş, seyyie, suizenb, ism, cü­rüm, zenb, hatie gibi kelimeler kullanıl­mıştır. Ancak yapılması gereken emirlerin yapılmaması veya yasakların çiğnenmesi de günah kelimesi ile ifade edilmektedir. İslâm âlimleri günahları büyük günahlar, küçük günahlar olarak ikiye ayırır. Ancak büyük günahların sınıflandırılmasında kesinlik yoktur. Allaha şirk koşmak, zina, hırsızlık, kumar, içki, ana babaya zulüm etmek, kul hakkı yemek gibi suçlar büyük günah kavramın içinde ele alınmıştır. Bü­yük günahların sayısını, dörtten, yetmişe kadar çıkaranlar vardır. Yine de bu konu­da İslâm bilginleri arasında kesinlik yok­tur. Küçük günah kavramıyla, hafif suçlar ele alınmaktadır.

İslâmiyette, Hıristiyanlıkta olduğu gibi “Asli günah” anlayışı yoktur. Yani, Hz. Adem'le Havva'nın işlediği suçların bü­tün insanlığa genetik olarak geçtiği gibi bir anlayış yoktur. İslâm'da herkes işledi­ği günahtan kişisel olarak sorumludur. Hiç kimse, başkasının günahından dolayı günahkâr olmaz ve onun cezasını çekmez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür kimde zerre miktarı şer işlemişse onu görür”[17] buyrulmuştur. Yine İslâmiyette, günahlar yüzünden ümitsizliğe düşmek yoktur. Allah şirkten başka bütün günahları affedeceğini şöyle bildirmektedir: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur”[18]. Buna göre günahkar insanların Allah'ın kendilerini bağışlayacağından ümitlerini kesmemeleri gerekir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur: “Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım: Allahın rahmetinden ümit kesmeyin”[19]

 

Günah Çıkarma:

 

Günah çıkarma iş­lemi Yahudi-Hıristiyan dini hayatında gö­rülen önemli bir dini kuraldır. Hıristiyan­lıktan önce, Yahudiler Yom Kippur (keffaret günü) bayramını kutlamakta ve mabedde, işlenen günahlar için takdimeler sunmaktaydılar. Bu takdi-meler sunulmadan önce, topluca günahlar itiraf edilmekteydi. Ayrıca “günah keçi­si” olarak bir ergecin üzerine günahlar yüklenerek ve ergeç çöle salıverilerek İsrailin günahları bağışlanıyordu. [20]Kudüs mabedinin ih­tişamlı günlerinde mabede yapılan günah takdimeleri, bütün hızıyla devam etmiştir. Daha sonraki dönemlerde Yom Kippur, bir dua ve nedamet günü olarak kutlan­maya devam edilmiştir. Yine Hz. İsa'dan önce, vaftizci Yahya'nın günah itirafında bulunanları vaftiz ettiği Matta İncilinde anlatılmaktadır. [21]Hatta Hz. İsa'nın da vaftizci Yah­ya'ya vaftiz olmak için geldiği Matta'da anlatılır. [22]Hıristiyanlıkta “günah çıkarma” yani “günah itirafı”, çok erken dönemlerde belirmeye başla­mıştır. Kilise V. yüzyılda, büyük perhizin başında günahların itiraf edilmesini, kut­sal perşembede ise günahların bağışlanmasını istiyordu. Yine çok dindar Hıristiyanlar, ölüm döşeğinde bir kez daha, gü­nah çıkararak temizleniyordu. Daha sonra bu işlem “Hasta yağı” adı ile Katolik ve Ortodoksların sakramentlerine dahil edilmiştir.

Hıristiyanlıkta, bir rahip önünde günah itirafı ile ilgili İncillerde açık bir ifade yok­tur. Sadece, “Göklerin Melekûtu anahtar­larını sana vereceğim. Yeryüzünde bağla­yacağın her şey, göklerde bağlanmış ola­caktır”[23] şeklindeki İsa'­nın cümlesi, rahiplere olağanüstü manevi birgüç vermektedir. Bazı kilise babaları, rahip önündeki günah itirafını buna bağ­lamaktadırlar.

Rahiplerin önünde günah itirafı konusu­nu, kilise IV. Lateran konsilinde (1215) ka­rara bağlayarak, “Her Hıristiyanın yılda en az bir defa rahibin önünde günah çı­karmasını şart koşmuştur”. Bugün Katolik ve Ortodoks kiliseleri “gü­nah itirafını” sakramentlerinin arasında kabul etmektedirler. Protestan kiliseleri, günah itirafını sakramentlerin araşma koymaz. Katolik ve Ortodoks kilisesine göre, bir Hıristiyan işlediği bir günahı, günah itiraf hücresinin önünde, bir rahibe anlatır. Bu günahı işlediğini, bir daha ışlemiyeceğini itiraf eder. Rahip de onun için dua eder, günahının bağışlanmasını temenni eder. Daha önce kilisenin her­hangi bir yerinde rahip, günahkarı din­lerdi. XVI., yüzyıldan itibaren kilise mima­risinde, “günah çıkarma” hücreleri yapıl­maya başlanmıştır. Günah çıkarma hücreleri iki kısımdır: Birinde rahip bulunur. Arada bölme ile ayrılmış diğer kısımda “günah işleyen” bulunur. Kafesli bir pen­cereden rahiple, günah işleyen konuşur. Bölmenin içinde diz çökmek için bir ba­samak vardır. Bu şekildeki bölme ile ra­hip ve günahkarın birbirini tanımaları ön­lenmek istenmiştir.

Günah itirafı, Budizmin rahiblerinde de canlı şekilde icra edilmektedir. “Dolunay olduğu” zaman rahipler cemaatinin tam kadrolu toplantıları yapılır. Bhikkhu'lar, sırayla işledikleri günahları itiraf ederler. Yasaklanmış amellerin yapılmasını itiraf etmek, Budizm rahipleri için orijinal bir yöndür. Yine Budizm'de rahiplere bir ta­kım disiplin cezalan da verilir. Bunlar ba­zen keffaretler şeklindedir: Oruç tutmak ve kutsal kitabı okumak gibi. Şayet Budist rahip mal edinmişse, elde ettiği mallar elinden alınır. Bakınız: Endüljans.

 

Günah Keçisi:

 

Bu kelime özellikle Es­ki Ahit'te belirgin şekilde kullanılmakta­dır. Keffaret Günü (yom kippur), temiz­lenme merasimlerinde “Yahudi milleti­nin” günahları bir erkek keçiye yüklenir[24] ve çöle bırakılırdı. Böy­lece İsrail halkının günahları kendilerin­den gitmiş ve halk temizlenmiş sayılırdı. Başka milletlerde de buna benzer merasimler vardır. Meselâ, eski Yunanda, veba gibi büyük belâları defetmek için, bazı in­sanlar feda edilirdi. Atinalılar, Thargelia şenliğinde bir erkek ve bir kadın seçerler, süslerler ve şehrin dışında taşlarlardı. Böylece, şehrin bir yıl müd­detle kötülüklerden uzak kalacağına ina­nılırdı.

Romalılar Lupercus şenliklerinde, kurban edilen keçilerle bir köpeğin derisinden yapılan şeritleri keserler, kadınların döl vermesi için, bunlarla kırbaçlarlardı. Hz. İsa'nın, bütün insanlığın suçuna keffaret olarak çarmıha gerilmesi de bir nevi, günah keçisi kavramıyla açıklanabi­lir.

 

Günaltay, Mehmet Şemseddin (1883-1961):

 

Şemseddin Günaltay 1883 yı­lında Erzincan'ın Kemaliye ilçesinde doğmuştur. İlk dini bilgi ve arapça dersle­rini müderris olan babası Ethem Efendi'den almıştır. İlk tahsiline Üsküdar'daki Ravza-i Terakki mektebinde başlamış ve Vefa idadisinden mezun olmuştur. Yük­sek tahsilini de Darül-Muallimin-i Âliye'-nin (yüksek öğretmen okulu) fen bölü­münü bitirerek yapmıştır. Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmiştir. 1909 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından İsviçre'­nin Lozan Üniversitesi Tabiat bölümüne gönderilerek, tahsilini ilerletme fırsatı ve­rilmiştir.

Türkiye'ye döndükten sonra bir süre, Kıbrıs, Midilli ve İzmir'de öğretmenlik yapmıştır. Ziya Gökalp’in tesirinde kala­rak, Türk medeniyet tarihi çalışmalarına yönelmiştir. 1914 yılında Darül-Funun edebiyat fakültesinde öğretim üyeliği yapmıştır. Fakültede “Medeniyet Tarihi”, 1917 yılında Süleymaniye Medresesinde, “Tarih-i Edyan ve Din-i İslâm”, 1919 yı­lında Darül-Funun Edebiyat Fakültesinde “islâm kavimleri tarihi” ve Süleymaniye Medresesinde “İslâm felsefesi” dersleri vermiştir. 1924 yılında, Daru'l-Funun ila­hiyat fakültesinde, “Din-i İslâm tarihi ve Fıkıh  tarihi”  hocalığı yapmış  ve   daha sonrada İlahiyat Fakültesi dekanı olmuş­tur.

1931 yılında Türk Tarih kurumuna üye seçilmiş ve 1941'den 1961 yılına kadar Türk tarih kurumu başkanlığı yapmıştır. Ayrıca, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi ve İstanbul Üniversite­si Edebiyat Fakültesinde hocalık yapmış­tır.

Bilimsel çalışma ile siyaset hayatını birlik­te götüren Günaltay, 1915'de İttihad ve Terakki'den Bilecik mebusu oiarak seçil­miş ve 1920 yılına kadar bu görevini de­vam ettirmiştir.

Milli mücadele döneminde çeşitli görev­lerde bulunmuş 1923-1950 yılları arasında Sivas milletvekili, 1950-1954 arasında da Erzincan millet vekili olarak Türkiye Bü­yük Millet Meclisine girmiştir. Bir ara Mil­let Meclisi Başkan vekilliği yapmıştır. 15 Ocak 1949-22 Mayıs 1950 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin 14. Başbakanı olmuştur. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat parti iktidara gelince, görevin­den ayrılmıştır. 1958-1959 yılları arasında Cumhuriyet Halk partisi istanbul il baş­kanlığı yapmıştır. 27 Mayıs 1960 ihtilâlin­den sonra Kurucu Meclis üyeliği yapmış­tır. 20 Ekim 1961'de İstanbul'da vefat et­miş, Ankara cebeci asker mezarlığına defnedilmiştir.

Günaltay’ın Osmanlıca ve Türkçe birçok çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazı­ları:

A. Osmanlıca eserleri:

1- Hurafattan Hakikata (1916)

2- Tarih-i edyan (1922)

3- İslâm Tarihi (1922)

4- Mufassal Türk Tarihi (1922-1924 5 cilt.)

5- Maziden Âtiye (1923)

6- İslâmda Tarih ve Müverrihler (1923)

7- Felsefe-i Ûlâ, İsbât-ı Vacip ve Ruh Na­zariyeleri (923)

8- Zulmetten Nura (1925) B. Türkçe Eserleri:

1- Orta Asya'nın Umûmi Vaziyeti (1933)

2- Mezopotamya-Sümerler, Akadlar, Gutiler, Amurriler, Kassitler, Assurlular, Mittaniler, İkinci Babil   İmparatorluğu (1934)

3- Suriye ve Palestin (1934)

4- İbraniler (1936)

5- Türk Tarihinin ilk Devirleri, uzak şark, kadim Çin ve Hind (1937)

6- Türk Tarihinin ilk Devirlerinde yakın şark, Elam ve Mezopotamya (1937)

7- La Decande du Monde Musulman est-elle due a L’invasion des Seldjucides (1937)

8- Dil ve Tarih tezimiz üzerine Gerekli Bazı İzahlar (1938)

9- Yakın Şark II: Anadolu, En Eski çağlar­dan Akamenişler istilâsına kadar (1946)

10- Yakın Şark III: Suriye ve Filistin (1947)

11- İran Tarihi: En  Eski  çağlardan İskenderin Asya seferine kadar (1948)

12- Yakın Şark IV: Persler'den Romalılar'a kadar: Selevkoslar, Nabatiler, Galatlar, Bitinya ve Bergama krallıkları (1951)

Şüphesiz Şemseddin Günaltay’ın bütün çalışmaları bunlardan ibaret değildir. Biz bu listeye bazılarım seçerek aldık. Günal­tay, birçok dergide çok ciddi yazılar yaz­mıştır. Sırat-ı Müstakim ve Sebilü'r-Reşad, Darü'l-Funun ilahiyat Fakültesi Dergisi, Türk Tarih Kurumu, Belleten gibi dergiler bunlardandır.

Şemseddin Günaltay’ın bizimle ilgili yö­nü, yazmış olduğu Tarih kitaplarıdır, özellikle Tarih-i Edyan isimli eseri, konumuzla yakinen alakalıdır. 1916 yılın­da Günaltay’ın yayınladığı bu kitap, Sü­leymaniye Medresesi'nde okuttuğu “Ta­rih-i Edyan ve Din-i İslâm” dersi muhte­vasında hazırlandığı ve daha sonra geliş­tirildiği izlemini uyandırmaktadır. Günal­tay bu derslerde Dinler Tarihinin luzümu, İslâm dünyasında Dinler Tarihi, Dinin Mahiyeti, Dinlerin Tasnifi, Dinler Tari­hinde kullanılan bazı terimler, ilkel Din­ler, Afrika Dinleri, Çin Dinleri, Taoizm, Japon Dinleri gibi konular üzerinde dur­muştur.

Günaltay Tarih-i Edyan'ı yazarken, daha çok Fransızca kaynaklardan yararlanmış­tır. Günaltay’ın Totemizmle ilgili verdiği bilgilerle, Emile Durkheim’in, Les Formes Elementaires de la vie Religieuse [25]de verdiği bilgiler, paralellik arzetmektedir.

Günaltay’ın Tarih-i Edyanı hazırlarken kullandığı diğer yabancı kaynaklar ise, şunlardır:

1- Max Müller, Essays in Comparative Mythology (1856).

2- Frazer, James-George, Totemism and Exogamy (1906)

3- Reinach, Salomon, L'Histoire Generale des Religions (1909)

4- Tylor, Edward Burnette, Primitive Culture, (1871)

5- Spencer, Herbert, Essai les principes de la sodologie, (1876-1896)

6- Eş-Şehristani, Muhammed b. Abdulkerim, el-Milel ve'n-Nihâl, Beyrut, (1975)

Günaltay, Tarih-i Edyan'ın baş kısmında[26] “İlm-i Edyanın Alem-i İslâmda vaziyeti” başlığı altında verdiği bilgilerde islâm alemindeki dinlerle ilgili çalışmaları vermektedir. Burada verilen bilgiler Din­ler tarihi açısından çok yararlı bilgilerdir. Sonuç olarak Şemseddin Günaltay, Türkiyede yetişmiş çok önemli bir siyaset ve bilim adamıdır. Özellikle Türk Kültür Tarihi ve Dinler Tarihi konularında yaptı­ğı çalışmalar, hâlâ önemli bir kaynak ola­rak bilim' adamlarımız tarafından kulla­nılmaktadır.

 

Güneş:

 

Bir gündüz yıldızı olan güneş, ışığı ve sıcaklığı ile daima, hayatın ve tüm mutlulukların kaynağı olarak telâkki edilmiştir. Bunun için “güneş kültü” en eski kültlerin arasında yer almakta veya çok sayıda inançla birlikte bulunmakta­dır. Hatta bazı tarihçiler, bütün dinlerin kaynağının güneş kültünden geldiğine bi­le inanmışlardır.

Güneş, muhtelif adlandırmalar altında büyük Tanrı olarak kabul edilmiştir. Me­selâ, Mısır'da Amon, Re, Aton olarak; Vedalar Hindistan'ında Surya veya Savitri olarak, Yunan'da Apollon olarak isimlendirilmiştir. Japonya'da ise Amaterasu adını almıştır. Amaterasu orada, iktidardaki hanedanlığın atası kabul edilmiştir. Mitra kültünde de güneş, ikti­dardaki hanedanlığın atasıdır. Fakat güneşe gösterilen en büyük tezahüratı Meksika pramitleri ve Inka'ların güneş dini ortaya koymuştur. Güneş kültü, özellikle soğuk ülkelerde karanlıktan korkan insanların evrensel iç­güdüsü kültü halindedir. İşte bundan do­layı, güneşe “ilâhiler” takdim edilmiştir. Güneşin ışıkları, “mutluluk ışıkları” ola­rak kabul edilmiştir.

 

Güneş Bakireleri:

 

Güney Amerika yerli­lerinden İnkalarda küçük yaştan itiba­ren manastırlarda çalışmak, İnsan kur­banı törenlerinde kullanılmak ya da toplumun ileri gelenlerinin eşleri olmak amacıyla ülkenin dört bir tarafından se­çilen ve bir tapınak disiplini altında ye­tiştirilen kızlar. Bu kızların eğitim ve disiplininden sorumlu olan rahibe (Coya Pacsa), güneş tanrısı İnti’nin dünyevi karısı olarak görülürdü. Bakınız: İnti.

 

Güneş Dansı:

 

Bazı Kuzey Amerika yerli kabilelerinin yılın en önemli olayı ola­rak düzenledikleri festival. Hem kabile­ler arası görüşme fırsatının sağlandığı hem de gençlerin savaşçılığa giriş tö­renlerinin yapıldığı bu festivalde genç­ler, göğüslerine tahta kazık saplanıp uzun iplerle direklerde sallandırılır ve sürekli döndürülmek suretiyle gün boyu güneşte bırakılırlardı. Bakınız: Shakuru.

 

Güneş Kursu:

 

Anadolu medeniyet­lerinde M.Ö: 3500-2000 tarihleri arasında, kral mezarlarında görülen güneş kursu, güneşi simgelemektedir. Özellikle Alaca Höyük ve Horoz tepe'deki kral mezarla­rında bulunmuştur. Güneş kursunun, be­zemeli figürlerle güneşi simgelediğine inanılmıştır. Güneş kursu, altındaki delik­li bölümlerden bir soğanın ucuna takı­larak kullanıldığı bir alan veya tuğ şek­linde kullanıldığı düşünülmektedir. Bazı güneş kurslarında, geyik ve boğa figürleri de bulunmaktadır.

Güneş Sığırları:

 

Eski Yunan mitolojinde tanrı Apollo'nun Thrincia adasında yaşayan kutsal sığırları. Odysseus'un gemisindeki bütün mürettebat bu kut­sal sığırlardan bazılarını öldürdükleri için denizde boğulurlar.

 

Gwion:

 

Galler mitolojisinde yer alan ilahi savaş ve yeniden doğuşla ilgili bir ruhsal varlık. Efsaneye göre dişi bir fi­gür olan Cerridwen, sihirli kazanını gözlemek üzere Gwion'u görevlendirdi. Gözetleme işini yaparken kazandan parmağına üç damla sıçrayan Gwion bunu tattığında etkilendi. Bunu gören Cerridwen, onu karşılıklı şekil değiştirmeye ikna etti ve Cerridwen bir ta­vuk, Gwion ise bir buğday tanesi olun­caya kadar şekil değiştirdiler. Bu aşa­mada Cerridwen, onu yuttu, ancak sonra tekrar doğurur ve onu denize attı. Mitolojiye göre daha sonra denizden kurtarılan Gwion büyük bir şair oldu.

 

Gylfaginning:

 

İskandinav geleneğine ait edebiyata ve mitolojiye ilişkin bir eser olan Snorri’nin Edda'sının ilk bölümü.

Burada bir İsveç kralı olan Gylfi'den bahsedilir. Gylfi, tanrılar şehri olan Asgard'a gider, onlara geçmiş ve gelecekle ilgili sorular sorar.

 

Gymir:

 

İskandinav mitolojisinde devler ülkesindeki bir şatoda ikamet eden bir dev; güzel Gerd’in babası.

 

Gymnosophistler (Çıplak Bilgeler):

 

Er­ken dönem Hıristiyan yazarlarca Hindu (muhtemelen Caynist ve Budist) keşiş­ler için kullanılan bir terim. 2. yy'daki İskenderiyeli Clement, Hintli çıplak bilgelerin ne evliliği ne de çocuk edin­meyi tanımadıklarını söyler. 4. yy'da Jerome ise Hindistan'ın çıplak bilgeleri­nin inançları arasında, Buddha’nın bir bakireden doğduğu düşüncesinin bu­lunduğunu iddia eder.



[1] Danyel. 8, 16; 9, 21; Luka. 1, 19, 26.

[2] Necm: 53/19

[3] el-Hac: 22/52

[4] Bakara: 2/3.

[5] Meryem: 19/59.

[6] Yeremya. 2:32; İşaya. 66:24.

[7] Krş. VI. Paul, 19 Ocak 1972 ta­rihli oturum.

[8] Bk. Die Verbun la parole de Dieu-18 Kasım 1965.

[9] 1. Cilt 16-43. sayfa­lar.

[10] Ezakiel. 38, 38 ve Vahiy. 20: 8.

[11] Nisa: 4/116.

[12] Tanah: Tora, Ketubim ve Nebiim'dir.

[13] Çıkış: XX/2-17.

[14]I. Yuhanna lift.

[15] I. yuhanna II/l.

[16] Matta: 5/27-30.

[17] ez-Zilzal: 99/7-8

[18] Nisa: 4/48

[19] Zümer: 39/53.

[20] Levililer: 16/21-22.

[21] Matta: 3/5-6.

[22] Matta: 3/13-14.

[23] Matta: XVI, 18-19

[24] Levililer: 16/8-10.

[25] Paris-1912.

[26] sh:13-19.