Islam Tarihi - 09 H - Index Web
H
Habeşistan Kilisesi (Etyopya Kilisesi):
Hacı Bektâş-ı Veli (Öl: 1271?):
Harranîler (Harnânîler, Harbânîler):
Hasidizm (Hasidism, Chassidısm):
Havariler Akidesi (Apostles' Creed):
Heiler, Friedrich (1892-1969):
Henoteizm (Henotheism, Monolatri):
Hermetik Literatür (Hermetika):
Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası:
Hıristiyanlar Birliği Sekreteryası:
Honorius III. (Öl. 18 Mart 1227):
H
Ha-Levi Judah:
(1085-1140) Toledolu Yahudi filozof ve şair. Çalışmalarında o, Yahudiliğin Hıristiyanlık ve İslamdan üstünlüğü göstermeye çalıştı. Ayrıca o, Sina Dağı'ndaki tanrının vahyinin Yahudi inancının temelini teşkil ettiğini ve İsrail’in seçilmiş ulus olmasına rağmen onun tüm insanlığı tanrıya götüreceğini savundu. Bundan başka Arapça eserlerinde Ha-Levi Judah, felsefenin tanrısıyla vahyin tanrısının birbirinden ayrılığı üzerinde durdu.
Habakkuk:
Bir Eski Ahit peygamberi. Eski Ahit'te onun adına bir kitap bulunur. Burada Habakkuk, hukuka riayetsizlik ve sapkınlıktan dolayı tanrıya şikayette bulunur. Tanrı, bunun cezası olarak Kaidelilerin istilasının yakın olduğunu belirtir. Kitabın üçüncü bölümünde ise halkını kurtarmak üzere gelen tanrıyla ilgili bir vizyon anlatılır. Habakkuk Kitabı'nın tarihiyle ilgili çeşitli dönemlerden bahsedilmekle birlikte onun muhtemelen MÖ 7. yy sonlarina ait olduğu belirtilir. Kitabın üçüncü bölümünün İse sonradan İlave edilmiş olduğu kanaati yaygındır.
Habeşistan Kilisesi (Etyopya Kilisesi):
Geleneksel kanaata göre Tyreli Frumentius ve Edesius isimli iki kardeş esirtarafından MS 4. yy'da Habeşistan'da yayılan Hıristiyanlık, kısa sürede bölgeyi etkisi altına aldı. Bu şekilde oluşan Habeş Kilisesi, Mısır Kıpti Kilisesine bağlı olarak gelişti; İsa'nın şahsıyla ilişkili kristolojik çekişmede Kıpti Kilisesi gibi Monofizit akideyi benimsedi. Bakınız: Abuna.
Habibullah:
İslami gelenekte Hz. Muhammed'le ilişkili olarak kullanılan bir isim.
Habil (Abel):
Adem ve Havva'nın ikinci oğlu.[1] Hayvancılıkla uğraştığı belirtilen Habil, çiftçilikle uğraşan kardeşi Kabil tarafından öldürülür; zira Kabil, Habil’in kurbanının kabul edilmesine karşın kendisininkinin reddedilmesini kıskanmıştır. Hıristiyan geleneğinde Habil, bir Mesih tipi olarak görülür. Zira o masum birisiydi, kurbanı kabul edilmişti ve kardeşi tarafından vahşice öldürülmüştü.
Habil Ve Kabil:
İslâmi kaynaklarda Habil ve Kabil olarak geçen bu iki kelime Yahudi Kutsal Kitabı Tora'da Habel ve Kain (Kâyin) olarak yer almaktadır. Tora, Habel ve Kainden uzun uzun bahsetmektedir. Hz. Ademin ilk oğlu, Kabil, ikinci oğlu ise Habil'dir. Kabil çiftçi, Habilde sürü sahibidir. Kutsal Kitabın emrine göre, her ikisi de ilk mahsullerini Tanrıya takdim etmişlerdir. Ancak Rab, Habil’in Tanrıya takdim ettiği sürülerinin ilk yavrularını kabul etmiş, Kabil’in zirai mahsulünün ilk ürününü kabul etmemiştir. Bunun üzerine kızan Kabil, kardeşi Habil'i öldürmüştür. Bu katil'den sonra, Kabil lanetlenmiş, Aden’in Nod diyarında yaşamıştır. [2]Habil ile Kabil arasındaki kavganın nedeninin toprak kavgası olduğu da söylenmektedir. Habil ve Kabil olayı, Kur'an'da da nakledilir. Ancak Habil ve Kabil ismi geçmez. Hz. Adem’in iki oğlu tabiri kullanılır. Kur'an-ı Kerim, Adem’in iki oğlundan herbirinin birer kurban sunduklarını, Allah’ın birininkini kabul ettiğini; diğerininkini kabul etmediğini, kurbanı kabul edilmeyenin, kardeşine “seni öldüreceğim” dediğini nakletmektedir. O da, “Allah sadece muttaki olanlardan kabul eder” der. Sen beni öldürmek istesen de, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Ben âlemlerin Rabbinden korkarım,” demiştir. Böylece nefsi, kendisini öldürmeye sevketti ve onu öldürdü. Ve ziyana uğrayanlardan oldu. O anda Allah bir karga gönderdi. Karga ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeliyordu. “Yazık bana, şu karga kadar bile olmaktan, kardeşiminin cesedini gömmekten âciz miyim” dedi. Sonunda da pişmanlık duyanlardan oldu.”[3]
Hz. Peygamberin hadislerinde de bu konu ile ilgili haberler vardır. Peygamberimiz bir hadislerinde “Haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Ademin birinci oğluna bir pay ayrılmasın. Zira cinayeti adet edenlerin ilki odur”[4]. Burada katil olarak birinci oğul olarak Kabil'e işaret edildiği görülmektedir. Kur'an-ı Kerim'de açıklık olmamakla beraber, bu hadiste Hz. Adem’in birinci oğlunun Kabil olduğu kabul edilmektedir. Böylece Tora ile bir uyum söz konusudur.
Yahudi Kutsal Kitabı'nda Kabilin takdimesinin niçin kabul görmediği izah edilmiş değildir. Hıristiyanlıkta “yabancıların Havarisi” olarak kabul edilen St. Paul, Habil’in itilasından bahsetmektedir. [5]İnciller de Kabil ve Habil olayına geniş şekilde yer vermiştir. Kabil, kötü, şerir[6], kötülerin yolunda yürüdükleri[7], samimi olmayan [8] olarak gösterilmiştir.
Hac:
Çeşitli dinlerde belirli kutsal mekanların ziyaretiyle ilgili düzenlenen ritüel. İslamın beş şartından birisi olan hac, maddi durumu uygun olan her Müslümanın ömründe en az bir kes yapması gereken bir ibadettir. En önemli kısmı Mekke'deki Kabe’nin tavafı olan hac, kişisel bir ibadet olmaktan öte, sosyal ve siyasal bir hareket konumundadır. Hac farizasını yerine getiren kişiye Hacı unvanı verilir. Diğer birçok dinsel gelenekte de hac ritüeline yer verilir. Örneğin Yahudilerin belirli zamanlarda Kudüs tapınağı harabelerinde bulunan Ağlama Duvarı’ın ziyaret etmeleri bir çeşit hac törenidir. Hıristiyanlar ise belirli zamanlarda Anadolu ve Filistin'deki belirli yerleri hac amacıyla ziyaret ederler. Yine Hindular yılın belirli zamanlarında Ganj nehrine hac törenleri için gelirler.
Aynı şekilde Leninistlerin belirli zamanlarda Lenin’in mozolesini ziyaret etmeleri ya da Maoistlerin belirli dönemlerde Tianenmen meydanında geçit resmi yapmaları da bir çeşit hac ritüeli olarak sayılabilir.
Hac olayı, dini antropolojinin temel olaylarından biridir. Muhtelif isimler altında ifade edilmesine rağmen o, yaşanan bir realite olarak da, ferdî ve kollektif dini tecrübenin çok kuvvetli olduğu zamanlardan birini göstermektedir. Meselâ, eski Mısırda ölüler, Bonsiris'e götürülüyordu. Panheleniz-min en büyük tapınakları, Apollon kültüne tahsis edilmiştir. M.Ö V. yüzyılda Asklepios'a tahsis edilmiştir. İsrail dininin kökenlerinde Sichem veya Hebron hac yerleri olarak geçer. Burası, Kenanlıların eski mabedleridir.
Mekke, İslâm'ın kalbi durumundadır. Yine Hz. Muhammed’in Medine'deki kabri müslümanlar için bir ziyaret yeridir. Şii dünya için, Kerbelâ da önemli bir ziyaret yeridir. Dünyanın birçok yerinde Hac yerleri vardır. Meselâ, Hindistan'da Benares, Gaya veya Sikh'ler için Amritsar; Tibet'te Rtsa kutsal dağı, Çin'de Tzichan belli başlı ziyaret yerleridir. Japonya'da Shikoka Budistlerinin 88 Hac yerleri vardır. Hac, dört temel unsurla analiz edilebilmektedir. Bunlar kollektif unsurlardır. Kutsal bir mekanda kutlanmaktadırlar. Tabiatüstü bir gücün şerefine yapılan ibadet yolculuğu ve inayetlere sahip olmak için yapılan ziyaretler. Yaşanan dinin kaynaklarına dönüş... Hac ibadetinde geri planda olan şey, günlük alışkanlıkları terk ederek, olağanüstü bir dini tecrübe yaşama ihtiyacıdır. Bunun için Hac ibadeti bir iman, bekleyiş ve arayış olayıdır. Hac için seçilen nihai hedefe ulaşma iradesi bizatihi insanda kutsalla karşılaşmada bir duyarlılık hali meydana getirmektedir. Bu hal, yavaş yavaş genişlemekte ve hac yapan insanda engin bir hoşgörü ortamı meydana gelmektedir. Bu hoşgörüyü, yollarda ziyaret mekanları olan mabedler ve kutsal mekanlar beslemektedir. Hac bir mekanda tamamlanmaktadır. Bu üçüncü unsuru, iki temel eleman meydana getirmektedir: Birinci eleman, kutsal yere aittir. Yani tarih ve efsane ile desteklenmiş yerlere... Buralar, tepeler, kutsal ağaçlar, su kaynaklan veya mağaralardır. Buralarla ilgili kutsal hatıralar ağızdan ağıza nakledilmiştir. Yine burası, azizlerin, ilk din sâliklerinin mezarları veya onların kutsal eşyaları da olabilir. Hz. İbrahim’in hatırası olan Kabe ve Mekke, müslümanlar için bir hac yeridir. Hac ibadetinin dördüncü unsurunu dini pratikler teşkil etmektedir. Her dinin hac merasiminde bir takım ibadetler vardır. Müslümanlar, Mekke'yi ziyaret ederek, Ka'beyi tavaf ederler. Arafat'ta vakfe yaparlar, Müzdelifiye giderler. Mina'ya uğrarlar, şeytan taşlarlar. Tekrar tavaf yaparlar. Boi bol ibadet ve tövbe merasimi icra ederler.
Fenomenoiojik olarak Hac, kollektif bir ibadettir. Her hac merasimi, kollektif bir geleneğe bağlıdır. Fiziki olarak ferdi bir ibadet gibi görünse de Hac daima kollektif icra edilmektedir. Belli bir zamanı ve mekanı vardır. Hac topluluğu, hac esnasında aşkın varlığa tam olarak iştirak etmektedir. Yani onunla bütünleşmektedir. Bu hal, hac mevsiminin dışında nadir yaşanmaktadır. Çünkü hacda insanlar adeta bir ruh cemaati haline gelmektedirler. Bu normal bir haldir. Çünkü Hac esnasında insanlar, dünyevi şeylerden oldukça sıyrılmışlardır.
Hıristiyan dünyasında Hac: Batı dünyasında hac kelimesi olarak kullanılan pelerinage ve pelerin kelimelerinin kökünün lâtince peregrinatio ve peregrinus kelimeleri olduğu kabul edilmektedir. Bu kelime karşılığında Almanlar, Wallfahrt kelimesini tercih etmişlerdir. Roma toplumunda peregrinus kelimesinin kutsal dışı anlamı “yabancı olmak” şeklindedir. Başkasına yani kendine yabancı olan kişidir. Böylece, putperest köke bağlı bir kişiye, manevi genişlik için Hac empoze edilmiştir. Yani tam olarak yabancılaşma, uzayda yaşanılan yabancılaşma... Yeni yerleri keşif, benliğin kayboluşu, hidayet, yenileşme, iyileşme, uhrevi alemle kökleşme...
Hıristiyanlık tarihinde St. Helene ilk hacı olarak zikredilmektedir. İlk asır Hıristiyanları, toplu halde Kudüs'e yapılan Yahudi Hac geleneğinden kurtulmak istemişlerdir. IV. Asırdan başlayarak orta çağ boyunca Kudüs, Roma, Compestelle üçgeninde Hac yolculuğu devam etmiştir. Kudüs dünyanın merkezi ve İsa'nın ikinci dönüş yeri olarak kabul edilmiştir. Hıristiyan dünyası için yegane kutsal şehir olarak düşünülmüştür. Roma, Pierre’in ve Paul'un mezarları ile ve Hıristiyan şehitleriyle kutsallaşmıştır. İsa bu şehri vaadleriyle ebedileştirmiştir. Compestelfe, havari Yakub'un ibadet merkezidir. Bunların dışında Hıristiyan dünyasında çok sayıda hac yeri vardır. Meselâ, Tours'da S. Martin, Sina'da Ste Catherine, Bari'de S. Nicolas, Turin'de Sainte-Suaire Hıristiyanlar için önemli hac merkezleridir. Bunların dışında daha pek çok hac yeri vardır.
Hıristiyanlıkta hac, tarih boyunca gelişme göstermiştir. Hıristiyanlıkta hac konusunda üç yön belirginlik kazanmıştır: Birincisi, İsa ile ve kıyametle ilgilidir. En azından XII. yüzyıla kadar birçok Hıristiyan, İsa'nın ayak izlerini bulmak için Kutsal toprağa hareket etmişlerdir. Yine, VI. ve VII. asırlarda hacılar, gelecek dirilmede inayet yeri olan Roma'ya ölmek için geliyorlardı. Özellikle kuzeyden gelen hacıların çoğu bu amaçla geliyordu. ikincisi, ortaçağın manastır ruhaniyeti yavaş bir şekilde ölümle doğum arasında hayat bilincini ve muhayyilesini hac olarak hazırlamıştır. Böylece hac, ebedi kurtuluşun zaferine yönelmiştir. Üçüncü olarak psikolojik gerçeklik ve onun hayati hızı içinde Hac, bir göç hareketi olarak telâkki edilmiştir. Yani bir iman itişi içinde yaşama, genelde bu, akıldışıcıhk içinde yaşama olayını göstermektedir. Kilise bu hız içinde olanları, Apostolik mesajının hizmetine sevk etm ektedir.
İslâmiyette Hac: İslâmiyette Hac, islâmın beş şartından biridir. Hac hem mali hem de bedeni bir ibadettir. Her yıl kameri takvimine göre belli bir günde milyonlarca müslüman, Mekke'ye gelmekte ve hac farizasını yerine getirmektedir. Her yıl, hacca gelenlerin sayısı artmaktadır. Suudi Arabistan hükümetinin bu konuda koyduğu kısıtlamalar olmasa, müslüman hacı sayısı birkaç misli daha artar. Mesela 1996 yılında Hac için gelen müslüman sayısı üç milyonu geçiyordu. Kur'an-ı Kerim'de bizzat Hac kelimesi geçmektedir. İbranicede de aynı kelime kullanılmaktadır (Hagg). Hac ibadeti Arafatta, Muzdelife'de, Mina'da ve Kabe'de icra edilmektedir. Ayrıca Hacca gelen müslümanlar Medine'de bulunan Peygamberimizin kabrini ziyaret etmekte ve Ravza-ı Mutahhara'da namaz kılmaktadırlar. Hac ibadeti, sadece zenginlere ömürlerinde bir defa farz olmaktadır. Fakat müslümanlar, sık sık hac yapmak istemektedirler. Hac ibadeti, zor ve meşakkatli bir ibadettir. Maddi ve manevi fedakarlık istemektedir. Buda Mü’minleri olgunlaştırmaktadır ve onlara dayanma gücü vermektedir. Hac boyunca ibadet ve tövbe ile meşgul olan müslümanlar ayrıca bir de bütün hacca gelen müslümanlarla birlikte Kabe'de ve Arafat'ta buluşarak, bir müslüman hacı, bir İslâm kardeşliği sergilemektedir. Ne yazıkki bugün hâlâ Hacdan beklenen siyasi, ekonomik ve kültürel dayanışma İslâm âiemi için gerçekleşmiş değildir. Aslında Müslümanların bu amaçlar doğrultusunda faaliyet göstermeleri gerekmektedir.
Haccın dışında müslümanlar, istedikleri zaman umre yaparak, yine bu mübarek beldeyi görme ve hatıraları yaşama fırsatını elde edebilmektedirler. Bir müslümana haccın farz olabilmesi için o müslümanın yetişkin olması, akıllı olması, zengin olması, sağlıklı olması, hür olması, hac yollarının açık ve güvenli olması gerekmektedir. Müslümanlar, Mekke'ye girmeden ihrama girmektedir. İhrama girmeden abdest almakta ve niyet etmektedir. İhramda iken yasak olan şeylerden uzak olmalıdır. Bu tam bir nefs terbiyesi sistemidir. Arafat'ta Vakfe yapan, Müzdelife'ye giden, şeytan taşlayan ve Ka'beyi tavaf eden, müslüman hacı ismini almış olmaktadır. Şeytan taşlama, tamamen sembolik bir olaydır. Şeytan'a atılan her taş, nefsimizdeki bir kötülüğün sökülüp atılmasını sembolize etmektedir. Yani, derüni hayatımızın temizlenmesidir.
Böylece milyonlarca müslüman Zilhiccenin 9. günü Arafat'ta toplanmakta[9] ve güneşin batışı ile birlikte Müzdelife'ye yönelmektedir. Daha sonra Mina'ya geçilmektedir.[10]Orada şeytan taşlanmakta, kurban kesilmektedir. Daha sonra Ka’be tavaf edilmektedir. Artık bundan sonra hacılar için konmuş olan yasaklar kalkmış ve serbest hale gelmişlerdir. Kısaca İslâmiyette hac, ferdi, sosyal ekonomik ve kültürel boyutu ile çok önemli bir ibadettir. İslâm dünyası, çok acil bir şekilde Hac'dan beklenen maddi ve manevi yararları gerçekleştirmek zorundadır.
Budizm'de Hac: Mahâparinir Vâna-sûtra'ya göre Buddha bizzat kendisi, öiü-münden az önce, dört hac yerini ziyareti tavsiye etmişti: Lumbini parkı; Buda orada doğmuştu. Bodh-Gayâ'da; Buddha burada uyanışa ulaşmıştı. Benares parkı; uyanıştan sonra Budha, ilk vaazını orada yapmıştı. Kushinagara'daki sönmüş orman; Buddha, hac ziyaretinin birçok avantajına işaret etmiştir. Bu ifadeler, Buddha’nın ölümünden birkaç asır sonra Budizm’in halet-i ruhiyesinin dört büyük mucize olan, Buddha’nın doğuşu, uyanışı, ilk vaazı ve Parinirvana’nın Budist abidelerinde tasvir edümiş olmasıdır. Yine de her Budist ekolü, hacca aynı önemi vermez. Asoka, bu yerleri ziyaret etmiş, Buddha’nın eşyalarını yeniden dağıtmış ve böylece çok sayıda stupanın yapımına zemin hazırlamıştır. Milâdi birinci asırda bu hac yerleri, özellikle Çinli Budist hacıları için önemli bir cazibe merkezi olmuştur. Böylece birçok meşhur hacı, bizzat Çin kaynaklarından istifade etmek için Hindistan'a gelmiştir.
İşte Fa Hien (IV. Asır), Song Yun (V. Asır), Hiuan Tsang (VII. Asır), bu hacılardandır. Bunların anlattığı hac yolculuğu hikayeleri, hâlâ Hind Budizm tarihi için önemli kaynaklar arasındadır. Diğer taraftan her Budist ülkesinin kendine özgü hac yerleri vardır. Meselâ, Tibet'te, Lhasa, Somye, Gaden, Tashilumpo, Sera, hac yerleridir.
Hâlâ bugün Hindistan'da Budizmin hac yerleri olarak en sık gidilen yerler, Benares yakınındaki Sarnâth, Bodh-Gayâ, Ajantâ ve Sanchi'dir.
Hinduizm'de Hac: Hindistan en az iki bin yıldan beri bir Hac ülkesidir. Bu ülkede doğan veya dışardan gelen bütün dinler, Hac fenomeni ile ilgilenmişler ve kendilerine özgü bir manevi yaşama biçimi elde etmişlerdir. Burada pandarpour (Bombay bölgesi) haccı örnek bir model sergilemektedir. Hacı (varkarî), bir köylü veya bir zanaatkardır. Bu şahıs, bağımsızlık yolunu (Moksha) benimsemiştir. Bu yol bir sofuluk yolunun (Bhakti), o, şahsın köyünde yaşaması olayıdır... Yıl boyunca bütün ibadetleri böyle bir şahsın icra etmesi gerekir. Yılda bir defa veya daha çok bu şahıs mesleğinin zorunluluklarına göre, Hac yoluna, kalabalıklarla birlikte hareket eder. Hacı adayı bu yolculukta, ailevi endişelerden, kast probleminden, çalışma hayatının zorluklarından uzaktır. Hac yolculuğunda sürekli ibadetle meşguldür. Hacı adayı, bir Avatâr olayı ile karşılaşmayı beklemektedir. Avatâr, Tanrının, insan şeklinde tecelli ederek, insanların arasında dolaşmasıdır. Hindulann çoğu Ganj'ın kaynaklarına, enares'e, Vishnu veya Shiva'ya adanan büyük mabedlerden birine Hac için gitmektedir. Ganj nehrinde yıkanmaktadırlar. Böylece, temizlenerek günahlardan arındıklarına inanmaktadırlar.
Hacer:
Hz. İbrahim’in hanımı; İsmail’in annesi. Hz, İbrahim, hanımı Hacer'i ve oğlu İsmail'i Mekke’nin bulunduğu bölgeye yerleştirmiş ve daha sonra oğlu İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa etmiştir.
Haceru'l-Esved:
Arapça. “kara taş”. Mekke'de Kabe duvarında bulunan siyah gök taşı. Rivayete göre Hz. Muhammed, risalet öncesi dönemde Kabe’nin tamiri sırasında Haceru'l-Esved'i yerine yerleştirmiş ve böylelikle bu konuda çıkması muhtemel bir kavgaya engel olmuştur. Hac sırasında hacılar Haceru'l-Esved'e el sürmek suretiyle sembolik olarak Hz. Muhammed'e biat etmiş olurlar.
Hachiman:
Bazen savaş tanrısı olarak adlandırılan ve imparator Ojin'le (MS 3. yy) ilişkili görülen bir şinto tanrısı. Adı geçen imparator, Japonya'nın kültürel seviyesini yükseltmeye çalışan barışçıl bir kişiydi. Onun ölümü sonrası bir tanrının (karninin) gözüktüğü ve isminin Yawata olduğunu belirttiği söylenir. Yawata, Çincedeki Hachîman'la özdeşleştirildi. Hachiman-Ojin özdeşliği bir insan imparatorun bir ilahi varlıkla birliğiydi. Kojiki ve Nîhongi gibi eski metinlerde geçmemesine rağmen Hachiman kültü oldukça popüler hale geldi. Bugün bu kültü temsil eden binlerce tapınak mevcuttur. Onun savaş tanrısı olduğu kadar barış ve insan yaşamının koruyucusu olan bir tanrı olduğuna da inanılır. Ayrıca Hachiman, Budizmın koruyucusu olarak da görülür; Bosatsu (Bodhisattva) diye adlandırılır ve “Sekiz Bayrağın Tanrısı” ismiyle Budîzmin sekizli ahlak yolunun koruyucusu olarak tanınır.
Hacı Bektâş-ı Veli (Öl: 1271?):
XIII., yüzyıl Anadolusunun önemli simalarından birisi de Hacı Bektâş-ı Veli'dir. Şöhreti daha çok ölümünden sonra artan Hacı Bektaş, Selçuklular döneminin en önemli siyasi ayaklanması olan Babailik isyanından pek zarar görmemiş, bu hareketin takibinden kurtulabilmiştir. Böylece, Baba İlyas Horasani'nin, Halifeleri arasında kendisini ölümden kurtarabilen yegane şahsiyet Hacı Bektâş-ı Veli olmuştur. Ancak, Hacı Bektâş-ı Veli hakkında yaşadığı dönemden fazla bilgi intikal etmemiştir. Hacı Bektâş-ı Veli ile ilgili bilgileri daha sonraki dönemlerde yazılan kitaplardan elde ediyoruz. Bu kaynaklardan birisi, Elvan Çelebi’nin “Menakibu'l-Kudsiye” isimli eseridir. Bu konuda XV. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen “Menakıb-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli” isimli eserde Hacı Bektâş-ı Veli hakkında birçok malumat bulunmaktadır. Ayrıca o dönemde Anadolu'da Bektaşilik ve Alevilik gibi akımlar konusunda bu kitapta bir hayli bilgi verilmektedir.
Hacı Bektâş-ı Veli hakkında bu eserlerdeki ve bu konuda yazılan yazılardaki bilgilere göre, Anadolu'ya gelen “Horasan Erenleri” adıyla bilinen erenler zincirine bağlı bir şahsiyet olduğu görülmektedir. Bu açıdan, Hacı Bektâş-ı Veli, Yesevilik hareketinin bir devamı olan ünlü Türkmen şeyhi olan Dede Garkın'a ve sonra da Baba İlyas'a bağlandığı görülmektedir. Vilâyetnâmede anlatıldığına göre Sulucakarahüyük'te yaşamıştır. Hacı Bektâş-ı Veli, Sulucakarahüyük'te bir Türkmen şeyhi olarak tanınmaya başlamıştır. Hayatını, çevresini irşad ederek burada geçirdiği tahmin edilmektedir. Hacı Bektâş-ı Veli'nin tasavvufi şahsiyeti konusunda birçok şey söylenmiştir. Bazı kaynaklar onun meczub bir derviş olduğunu, bazıları da onun islâm ilimlerinde bir otorite olduğunu kaydetmektedirler. Anadolu Türk kültür tarihi üzerinde çok önemli incelemeleri bulunan prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisindeki Hacı Bektâş-ı Veli maddesinde şunları yazmaktadır: Aşıkpaşazâde, Hacı Bektâş'ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp, kendini bilmeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken, XV. yüzyıl müelifler inden Eminüddin b. Dâvud Fakih onun hakkında “Meczüb-ı Mutlak” tabirini kullanmaktadır. XVI., yüzyılda ise Vahidi, hiçbir şeyin farkına varmayacak derecede meczup olan Hacı Bektâş’ın “bu hal ile ahirete irtihal ettiğini” yazar. Vilayetnâme'nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektâş-ı Veli'nin, hem Ahmet Yesevi, hem de Yesevilik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbiddin Haydar geleneklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydari şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır, öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflâki ve Aşık paşazâde'nin eserleri de onun vefâi şeyhi olan Baba İlyâs-i Horasani'nin halifesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektâş-ı Veli'nin büyük bir ihtimalle Yesevilik ile Kalenderiliğin karışımından oluşan Haydarüik tarikatının bir mensubu olarak Anadoluya geldiği, daha sonra Baba İlyas-ı Horasanı çevresine girerek Vefâilik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda Bektaşiliği onun kurmadığı kesindir. Hacı Bektâş-ı Veli'nin olduğu söylenen birtakım eserler vardır:
1- Makâlat
2- Kitabu'l-Fevaid
3- Nesâyih Hacı Bektâş-ı Veli
4- Risale
Bu eserlerin Hacı Bektâş-ı Veli'ye ait olup olmadıkları tartışmalıdır. Ancak, Hacı Bektâş-ı Veli'nin dini ve bilgi durumunu gerçek olarak tespit bir hayli zordur. Ancak Hacı Bektâş-ı Veli, daha sonraki dönemlerde Bektaşiliğin bir numaralı şeyhi olmuş ve onun üzerine birçok kült oluşturulmuştur. Bize göre Hacı Bektâş-ı Veli üzerinde söylenecek sözler, henüz tamamlanmamıştır. Bu konuda araştırmaların devam etmesi gerekir. Bugüne kadar bu alanda yapılan bütün çalışmaları takdirle karşılamakla beraber, Türk-kültür tarihinin bu mümtaz şahsiyeti daha derinden araştırılmalıdır.
Hacı Bayram Veli (1352-1430):
Bayrami tarikatının kurucusudur. Büyük bir Türk mutasavvıfı olan Hacı Bayram Veli, çiftçi bir ailenin oğludur. Ankara'da bulunan Karamedrese'de okumuş, bir süre Bursa'daki medreserlerde eğitim görmüştür. Somuncu baba adı ile meşhur olan Şeyh Hamidüddin Aksarayî tarafından Aksaray'a davet edilmiş ve orada bir müddet feyz almıştır. Daha sonraki hayatında kendini tasavvufa veren Hacı Bayram Veli, kendi ismi ile anılan Bayramiye tarikatının temellerini atmıştır. Müritlerinin melâmi meşrep yaşamaları, onun şeriata dikkat etmediği şeklindeki dedikoduların çoğalmasına neden olmuştur. Devrin Osmanlı Sultanı II. Murad, Hacı Bayram Veliyi Edirne'ye sürgün etmiştir. Daha sonra II. Murat'ın güvenini kazanan Hacı Bayram Veli, Ankara Karamedreseye, sonra Bursa Medresesine hoca olarak tayin edilmiştir. Çiftçilikle, hocalığı ve şeyhliği birlikte götüren Hacı Bayram Veli, Türkçe şiirler yazmıştır. Türbesi, Ankarada Hacı Bayram camii bitişiğindedir.
Hacılar:
Neolitik dönemden kalma bir sitedir. M.Ö. 6000 ve 5000 yıllarının tarihini taşımaktadır. 1957-1960 yıllarında J. Mellaart tarafından gerçekleştirilen kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden birisidir. Çatal Hüyük tipi bir sitedir. Kazıda çıkan figürlerin boyu 25 cm. yi geçmemektedir. Açık renkli, sarımtırak, kırmızı, gri veya siyah kilden yapılmışlardır. Ana Tanrıça figürleri, hamile annenin özelliklerini göstermektedir. Doğurma pozisyonundaki Ana - Tanrıça figürleri, onların doğurganlık, verimlilik ve bereketi temsil ettiklerini ortaya kaymaktadır. Bu figürlerden birinde, kollar ve bacaklar ayrılmış, baş dikelmiştir. Bu tasvir, işkence pozisyonuna yakındır. Marija Gimbutas, burada, hayatın yeniden doğuşu sembolünü görmektedir. Burada bulunan diğer figürler bir çocuk tutan tanrıçayı göstermektedir. Hacılar'da yapılan kazılarda birçok heykelcik bulunmuştur. Bunların sayısı yüzü aşmaktadır ve değişik figürleri vardır.
Haç:
Hıristiyanlığın sembolü olarak kabul edilen artı şeklindeki işaret. Bazı Hıristiyanlarda aşağı doğru uzanan kısım biraz daha uzundur. İsa'nın haç şeklindeki bir şey üzerinde çarmıha gerilerek öldüğüne inanılması ve ölümü sonrası haçın onun mezarına konulduğunun kabul edilmesi nedeniyle haç, Hıristiyanlıkta dinsel bir sembol olarak kullanılır.
Bu kelime dilimize Ermeniceden geçmiştir. Lâtincede Haç, crux; İngilizce crossa, Fransızca croix, Yunanca Stavrosdut. Bu kelime Yunancadan dilimize istavroz olarak geçmiştir. Aynı anlama gelen ibranicede talah, Arapçada salip kelimeleri vardır. Türkçede haç, haça gerilme olayınada çarmıh denmiştir.
Hıristiyan inancında Hz. İsa'nın Haç üzerinde öldürülmesi, Haç işaretinin dini bir sembol olmasını sağlamış ve Hıristiyanlığın temel sembollerinden biri olmuştur. Tarih boyunca muhtelif haç şekilleri kullanılmıştır. Bu haç şekillerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Lâtin Haçı: Bu haçın alt kısmı uzundur. Hz. İsa'nın böyle bir Haç üzerinde öldüğüne inanılır. Bu haça “crux immassa” denir, t Batıda yaygın olarak kullanılmaktadır.
2- Grek Haçı (crux guadrata): Kolları eşit uzunlukta olan Haçtır. Btı Hacda doğuda yaygın olarak kullanılmaktadır.
3- St. Andrew Haçı (crux decussata): Bu haç birbirine çapraz iki koldan oluşmaktadır. St. Andrew böyle bir Haçın üzerinde şehit olmuştur.
4- Ansated Haçı (cru Ansata): Bu haç Mısır kıptilerince kullanılmaktadır. Buna kulplu Hacda denir.
5- Tau Haçı (crux commisa): T. Bu Hacca St. Antany haçı'da denir. Bu haç'a, yunancadaki T Harfine benzerliğin den dolayı “Tau” denmiştir. İsrailoğulları Mısır'dan çıkışta kapılarının eşiğine bu işareti yapmışlardır.
6- Gamalı Haç (crux Gammata): Yunancadaki büyük Gamma harfinin biraraya gelmesiyle meydana gelmiştir. Bu haça erken Hıristiyan dönemin mezar taşlarında rastlanmaktadır.
7- Papalık Haçı: Lâtin haçı biçiminde ise de üç adet yatay kolu vardır. Bu haç, ordre sakramentinde kullanılmaktadır.
8- Patriarkal Haç: Lâtin haçının iki yatay kirişle kesilmesi sonucu meydana gelmiştir. Üst kiriş, alttakinden kısadır. Bizans sanatında bu haç stili kullanılmıştır. Bu şekildeki haç Lorraine Haçı denilen haç'a benzemektedir.
9- Malta Haçı: Malta haçının dört kolu eşit ve uçları çentiklidir.
10- Kelt Haçı: Lâtin haçı biçimindedir, ancak kolların kesiştiği yer daire içinde bulunmaktadır.
11- Peter Haçı: Lâtin haçının ters şeklidir.
Haç sembolizminin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Meselâ, kolları eşit olan haç, Sümer ve Asur kültürlerinde gök Tanrısı Anu’yu sembolize etmektedir. Aynı haç, Amerika kültüründe dört yönü temsil eder. Kulplu Haç, Mısır kültürünün eseridir. Hiyeroglifde bu haç, “hayat” anlamını ifade eder. Gamalı Haç, Yunan halkları arasında görülür. Gamalı Haç, Hindistan kültüründe de dikkat çeker. Budistler, Gamalı Haç'ı, Buda'nın ayak izlerinde kullanmışlardır. Hinduizm de Gamalı Haç, kollar sağa doğru ise, Swastika, sola doğru ise Sauvastika adını alır. Buna göre Hind kültüründe Swastika erkek prensibi ve Tanrı Ganesa'yı, Sauvastika ise dişi prensibi ve Tanrıça Kali'yi sembolize etmektedir.
Haç, en canlı kullanım şeklini Hıristiyanlıkta bulmuştur. Hıristiyanlığa göre Hz. İsa Haç'ta öldürülmüştür. Buna göre Hz. İsa'nın ölüm aleti Haç olmuştur. Bu Haç'a geriliş, bir kefaret olma özelliği taşımaktadır. Bu konuda şöyle denmektedir: “Biz Allahı sevdik değil, ancak o bizi sevdi ve günahlarımıza kefaret olarak oğlunu gönderdi.”[11] Bu düşünce Hıristiyanlıkta kefaret doktrinini meydana getirmiştir. Böylece Haçta ölen İsa, insanlığın Adem'den beri taşıdığı “Asli günahı” ortadan kaldırmış ve temizlemiştir.
Bu inanç, Hıristiyan kredosuna köklü şekilde yerleşmiştir. Daha sonraki dönemlerde Haçın sembolik olarak felsefesi de yapılmıştır. Hıristiyan dönemi sanatında ciddi bir yer işgal etmiştir. Konstantin döneminden itibaren Haç motifleri birçok yerde görülmeye başlamıştır. Doğu Roma imparatorluğu döneminde kiliseler Haç şeklinde yapılmaya başlamıştır. Özellikle V. yüzyıla kadar Haç üzerinde acı çeken İsa tasviri yaygındır. Rönesans ve Reform döneminde de Haç figürü çok sık kullanılmıştır. Bugün de Haç motifi, Hıristiyanlıkta en çok kullanılan motiflerden biridir.
Hıristiyan ayinlerinde kullanılan en önemli malzeme Haçtır. Ayinlerde haç, önde piskopos veya başrahip tarafından taşınmaktadır. Kilise mimarisinin, manastır yapılarının ayrılmaz parçası, Haç şeklindeki aletler veya işaretlerdir. Hıristiyanlar Haç çıkarma merasiminde de Haç işaretini yaparak, kutsama yapmaktadırlar.
Haçlılar (Crusades):
Yaygın anlamda bu terim, kutsal toprakları Müslümanların ellerinden kurtarmak, artan İslam tehlikesini durdurup bertaraf etmek ve hac yollarını güvence altına almak gibi nedenlerle 11-13. yy'lar arası yapılan askeri seferlere katılan Hıristiyanları ifade eder. Kilise, Haçlı seferlerine katılanlara günahlarının affolunacağını ve eğer ölürlerse şehit olacaklarını telkin etti. İlk Haçlı Seferi 1095'te Clement Konsili'nde Papa II. Urban tarafından düzenlendi ve Antakya ve Kudüs ele geçirildi. İkinci Haçlı Seferi ise 1147'de tertip edildi. 1187'de Salahaddin Eyyubi, Kudüs'ü tekrar aldı ve bunun üzerine 1189-1192 arasında Üçüncü Haçlı Seferi düzenlendi, ancak Kudüs ele geçirilemedi. 1202'de düzenlenen Dördüncü Haçlı Seferinde ise İstanbul yağmalandı ve 1204-1261 yılları arasında bir Latin imparatorluğu kuruldu. 1204-1291 arasında düzenlenen Haçlı seferleri ise Filistin ve Suriye bölgelerindeki son toprakları elden kaybetmemek amacıyla düzenlendi. 1291-1464 yılları arasında Haçlı ordularıyla Osmanlılar arasında çeşitli savaşlar ya-Şandı. Müslümanlara karşı düzenlenen bu seferlerden başka, heretiklere ve papalığın politik muhaliflerine karşı da tarihte çeşitli Haçlı seferleri düzenlendi. 19 ve 20. yy'larda ise Haçlı ve Haçlılar terimi, genellikle Evancelizmi kasteden bir dizi modern akım için kullanıldı.
Haçlı Seferleri:
Batılı Hıristiyanların Kudüs'ü kurtarmak için, yaptıkları seferlere haçlı seferleri denmiştir. Bu seferler aralıklarla 1096-1272 tarihleri arasında yapılmıştır. Özellikle İtalya ve İspanya'da rahiplerin yaptıkları konuşmalarla, bu seferler büyük bir heyecan yaratmıştır. Konuşmalar müslümanlarm aleyhine yapılıyordu. Kilise adamları, haçlı seferlerine katılacak olanlara birçok dini mükafat vadediyordu.
Kudüs'ü ve diğer Hıristiyan bölgelerini kurtarmak isteyen Batı Hıristiyanlığının, haçlı seferleri ile yapmak istediği diğer önemli bir şey de doğunun zenginliklerinden istifade etmekti. Batılı Hıristiyanlar, doğuyu oldukça müreffeh görüyorlar ve oraları ele geçirmenin hayaliyle yaşıyorlardı.
Haçlı seferlerinin birçok sebebi vardır. Yukarıda saydıklarımızdan başka, Bizans, XI. yüzyılda Avrupalıları Türklere karşı kışkırtmaya başlamıştı. Çünkü Türkler bu yüzyılda İstanbul yakınlarına kadar gelmişlerdi. Bizans bu durumdan çok “korkuyor ve Katolik dünyayı yardıma çağırıyordu.
Haçlı seferlerinin hazırlanmasında Papa II. Urbain’in önemli rolü olmuştur. 1905 yılında toplanan Clermon konsilinde Doğu Hıristiyanlarının içinde bulundukları durumu anlatmış, onlara yardım edeceklere dini mükafat vaadinde bulunmuştu. Pierre L'Ermite isimli papaz, elinde bir haç, köy köy dolaşmış ve Kudüs'ün müslümanlardan geri alınması için heyecanlı konuşmalar yapmıştır. Sekiz defa haçlı seferi düzenlenmiştir: Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)
İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)
Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)
Dördüncü Haçlı Seferi (1204)
Beşinci Haçlı Seferi (1217)
Altıncı Haçlı Seferi (1229)
Yedinci Haçlı Seferi (1249)
Sekizinci Haçlı Seferi (1272)
Uzun süre devam eden haçlı seferleri, çok önemli sonuçlar doğurdu. Savaş sonrası, her iki taraftanda yüzbinlerce insan öldü. Anadolu ve Suriye'nin birçok yeri harabeye döndü. Haçlı seterlerinin bazı sonuçları da oldu. Bunların başında Hıristiyan Batının, İslâm dünyasından sosyal ve kültürel yönden etkilenmesi gelmektedir. Haçlılar ele geçirdikleri yerlere, Roma ve gotik kiliseleri imar etmişlerdi. Bu arada Batı kültürü kilikya Ermeni krallığını demden etkilemişti... Dominiken ve Fransisken misyonerler, kutsal yerlerden dağılarak Asya ve Afrika milletleriyle, özellikle Moğol imparatorluğu ile sıkı ilişkiler kurdular.
Haçlı seferleri, Türklerin Anadoluyu fethederek Avrupa'ya geçme ümidlerinin gerçekleşmesine engel oldu. Böylece Batıdaki Türk fetihleri, en az iki asır gecikmiş oldu.
Haçlı seferleri sayesinde Batı, İslâm medeniyetinden büyük ölçüde etkilendi. Şatolar, halı ve nakışlarla süslenmeye başladı. Neticede, çeşitli kumaşlar, güzel haklar, ipek ve pamuklu dokumalar Avrupa'ya girdi. Batı, o esnada teknik ve medeniyet yönünden kendisinden ilerde olan müslümanlardan birçok icat ve tekniği aldı.
Hadad:
Batı Sami toplumlarının fırtına tanrısı. Birçok Arami kral, tanrı Ha'dad'ın ismiyle oluşturulan Benhadad ve Hadadezer gibi lakaplar kullanmıştır.
Hades:
1- Eski Yunan mitolojisinde yeraltı dünyası kralı; Cronos ve Rhea'nın oğlu ve Poseidon, Demeter, Hera, Hestia ve Zeus'un kardeşi. Doğumunda Hades’in babası tarafından yutulduğuna ancak sonradan kardeşi Zeus tarafından kurtarıldığına inanılır. Onun, ülkesi olan yeraltı alemini nadiren terk ettiği düşünülür. Hades, eşi Persephon'a sadık olarak bilinir. O, iki farklı tabiata sahiptir; bir yandan gizemli ve korkunç ölüm tanrısı olarak görülürken diğer taraftan onun iyi huylu olan cömertlik ve zenginlik tanrısı olduğu da belirtilir. Eski Yunan'da Hades’in dikkkatini çekmek için yere el veya çubukla vurulur ve ona siyah bir koyun sunulurdu. Hades, ayrıca Ades, Aides, Aidoneus, Dis, Orcus, Pluto ve Plüton olarak da adlandırılır.
2- Hıristiyanlıkta İsa Mesih’in haça gerilme sonrası ziyaret etti' ğine inanılan yer; yargılanması öncesi ruhların bekletildiği mekan; bir çeşit cehennem.
3- İslamda insanın abdest ya da gusül almak suretiyle temizlenmesini gerektiren manevi kirlenme durumu.
Hadhayans:
Mecusilikte varlığı kabul edilen mitolojik bir boğa. Kurtarıcı mehdi tarafından onun, son günlerde kurban edileceğine inanılır.
Hadid:
Kur'an'ın, Medine'de nazil olan 57. suresi. İçeriğinde demirden bahsettiği için Hadid ismi verilen bu sure 29 ayetten oluşur.
Hadis:
İslam'da Hz. Muhammed’in sos, fiil ve davranış şekillerini konu eden ifadeler. Hadisler, Kur'an'dan sonra başvurulan en önemli kaynak konumundadır. Başta Kütübü Sitte diye adlandırılan 6 önemli kitap olmak üzere birçok hadis koleksiyonu mevcuttur. Senet ve metin tenkidine tabi tutulan hadisler, mütevatir, sahih, hasen gibi çeşitli kategorilerde ele alınırlar. Peygambere atfen söylenen uydurma sözlere ise mevzu hadis denilir. Hadislerin her şeyden önce içerik açısından Kur'an'a ters olmaması, kendi içinde tutarlı olması, tarihsel gelişmelere aykırı olmaması, ayrıca hadisin bize kadar ulaşması açısından sağlam kaynaklar tarafından aktarılması ve benzeri hususlar hadislerin Hz. Peygambere aidiyeti açısından aranan temel şartlar arasındadır.
Hafaza Melekleri:
İslami gelenekte doğumundan ölümüne değin kişinin sürekli yanında bulunarak onun yaptığı her iyi ve kötü işi kaydeden ve hesap gününde bunlarla ilgili şahitlik yapacak olan melekler. Bunların her insanın sağ ve sol omzunda oldukları düşünülür. Ayrıca Bakınız: Shait.
Hafız:
1- İslamda Kur'an'ı baştan sona ezbere bilen kişi. Hafızlık müessesesi ilk dönem İslam tarihinden itibaren özenle üzerinde durulan bir kurum olmuştur. Ayrıca belirli bir sayıda hadis ezberlemiş olan kimselere de Hafız ismi verilir.
2- “Koruyan, esirgeyen” anlamına Hafız ve Hafîs terimleri, Kur'an'da Allah'ın güzeî isimleri arasında zikredilir.
Haggadah (Aggadah):
İbranice. “hikaye, kıssa”. Kitabı Mukaddes'le ilgili geleneksel Yahudi yorumlarını içeren ve Talmud'un üçte biri için kullanılan bu terim tarih, eskiye ait efsaneler, mesihi kurtuluş ve gelecekle ilgili vizyonlar, metafizik spekülasyonlar ve ahlaka ilişkin bazı değerlendirmeleri ifade eder:
Haggadah, ayrıca ilaç, botanik, astromoni, popüler bilimler ve bilgilere de yer verir. Bütün bunlar rabbîlerin dinsel ve dünyasal bilgilerine tanıklık eder ve insanları doğru yola iletmeyi hedefler. Bundan başka Haggadah ismi, Passover'deki Seder yemeğinde okunan metne de isim olarak verilir.
Bu kelime Tora'dakı şemot bölümünden mülhem olarak kullanılmıştır. Pesah kutlamasında seder masasının etrafında toplanan aile, Haggadah'ı okur. Haddagah kitap haline getirilmiştir. VIII., yüzyılda Gaonlar tarafından sağlanmıştır. Haggadah, İsrailde Pesah'ın ilk gecesinde, diğer ülkelerde de iki gece okunmaktadır. “Tekrar etme, okuma” anlamına gelen İbranice bir terimdir. Haggadah, özellikle Pesah'taki sederde mevcut öyküleri Tora 'daki kurallara uygun olarak okumayı yerine getirir. Nitekim Tora'da bu konuda şöyle denmiştir: “Oğluna o gün diyeceksin ki; Tanrı’nın bana yaptıkları sayesinde Mısır'dan çıktım.” [12]Yine [13] pasajlarında da gençlere her yıl bu öğretinin iletilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Haggadah'daki en eski kısımlar Tora’nın bir kısım ayetleridir. Ancak, ikinci Bet Ha-Mikdaş (İkinci mabed) (M.S. 538) döneminden kalma metinler de vardır. Mişna’nın derlenmesinde rol oynayan Tannaim bilginleri, Haggadah metinlerinin şekillenmesinde de önemli rol oynamışlardır. Haggadah’ın okunması, Talmud'un bir emridir. Midraşik yorumlar, kutsamalar, dualar ve seder geleneğinin açıklanması da Haddagah’ın kapsamına alınmıştır. Haggadah, yüzyıllar içinde birçok dönem ve kültürü yansıtan özgün bir ontoloji şekline dönüşmüştür. Haggadah’ın kökenleri ve ilham verici muhteviyatı, Yahudiler tarafından çok sevilmiştir. Haggadah, Amram Ben Şeşna Gaon ve Raşi döneminden beri, yorumlanmış ve çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Masada herkesin bir Haggadah nüshasına sahip olması gerektiği için renkli ve resimli Haggadah kitaplarının orta çağdan itibaren düzenlendiği, Haggadah kitaplarının ilk baskılarının 1482'de İspanya'da yapıldığı tahmin edilmektedir. İtalya'da 1505'de, Prag'da 1526'da basılmıştır. Haggadah’ın bugüne kadar ikibinden fazla aynı baskısının yapıldığı kabul edilmektedir.
Haggadah’ın Talmudla ilgili yönü ise; Talmudun malzemesinin üçte biri, Haggadah’ın konusunu teşkil etmektedir, Bunlar genelde kıssalar şeklindedir. Bu tür Haggadah'da da Tora'dan kaynaklanmayan melek, şeytan inançları, moral değerlerle ilgili hikayeler dikkat çekicidir.
Haggadah’ın önemini ortaya koymak için şimdiye kadar birçok çalışma yapılmıştır. Yaakov İbn Habib (XV. yy), Talmud'un Haggadah ile ilgili kısmını “En yaakov” isimli bir kitapta yayınlamıştır. 191.0'da Bialik ve Y.H. Rawnitzki tarafından derlenen Sefer ha-Haggadah da burada zikredilmelidir. 900-1000 yılları arasında yazıldığı sanılan ve Tora'nın Bereşit kitabı üzerinde yazılmış Midraş Tanhuma'dan alınan Haggadah Bereşit ise midraşik Haggada'ya örnek teşkil etmektedir.
Haggai:
Bir Eski Ahit peygamberi. Eski Ahit içerisinde yer alan ve tapınağın yeniden inşasını ilerletmekle ilgili dört konuşma içeren Haggai Kitabı, Darius'un ikinci yılında (MÖ 520-519) derlenmiştir.
Hagiografi:
Hıristiyan geleneğinde azizlerin yaşamıyla ilgili metinler. Azizlerin hayatları, kıssaları ve aziz kültleriyle ilgili literatür ise Hagioloji diye isimlendirilir.
Hagiographa (Hagiografa):
Yunanca. “kutsal yazılar”. Eski Ahit’in kanonik metinlerinden üçüncü bölüme, yani Torah ve Nebiim dışında kalan tüm kitaplara (Ketubim) verilen ortak ad. Bu kitaplar şunları içerir: Mezmurlar, Meseller, Eyüp, Ruth, Neşideler Neşidesi, Vaiz, Esther, Yeremya'nın Mersiyeleri, Daniel, 1 ve 2 Tarihler, Ezra ve Nehemya.
Haiden:
Japon tapınaklarında (jinja) sıradan tapınan kişilere açık olan tapınma yeri. O, Heiden denilen kutsal mekan önünde bulunur ve bütün kenarları açıktır. Bakınız: Jinja.
Hak:
Kur'an'da doğru, hakikat, gerçek anlamlarına kullanılan bu terim, aynı zamanda Allah'ın güzel isimleri arasındadır, İslam “Hak Din” olarak zikredilir.
Hakikati Muhammediye:
Bakınız: Nuru Muhammediye.
el-Hâkim:
Fatımî halifesi (996-1021). Halife el-Hâkim, kız kardeşinin de başıçektiği bir suikastte öldürülmüştür. Sonradan Dürzitiğin kurucusu olan ed-Darazî, el-Hâkim'i tanrının bir inkarnasyonu olarak kabul etmiş ve onun tekrar geleceğine inanmıştır. Bakınız: Ed-Darazî, Dürzîlik.
Hâkimler:
Yahudi kutsal kitabı Tanah'ın kitapları arasında yedinci kitabı ihtiva eden bölüme Hâkimler adı verilmektedir. Babil esareti döneminde yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitaba adını veren Hâkimler, İsrailoğullarını yabancı kültürel tesirlerden ve yozlaşmadan korumak isteyen âlim ve bilgili insanlardır. Hâkimler kitabı, yirmi bir baptır. Hâkimler kitabının birinci babında, Filistin bölgesinin yerli halkı olan Kenanlılara karşı, Yahuda halkının yapması gereken cenk anlatılmaktadır. Kenanlılara karşı yapılan cenkte, Yahuda’nın zaferi dile getirilmektedir. İsrailoğullarmm bu zaferinden sonra Rabbin meleği onları Mısır'dan çıkardığını, atalar diyarına getirdiğini, Ahdini bozmadığını belirtmektedir. Kenanlıların kurban mezhablarını yıkmalarını istemektedir. Ancak İsrailliler, Rabbi dinlememişlerdir. Rabbin önünde yerli Kenan halkının putları olan Baallara kulluk ettiler. Başka ilahlara taptılar. Böylece İsrailliler beladan ve musibetten kurtulamadılar. Bu durumda Rabb, onlara Hâkimleri çıkardı ancak onlar Hâkimleri de dinlemediler. Başka ilâhların ardınca zina ettiler. Fakat Rabb, hakimlerle beraber oldu, onları düşmanın elinden kurtardı. Fakat İsrailoğulları, hep kötü olanı yapmışlardı.
Hâkimler kitabında İsrailoğullarının, karşısına çıkan düşman halklardan bahsedilerek, İsraillilerin başından geçenler anlatılır. Hâkimler kitabında, dini uyarılar yapan Hâkimlerin rolü de anlatılmış olur. Hâkimler kitabında verilen temel mesaj, İsrail oğullarının, Tanrı Yehova ile yaptıkları sözleşmeye uymaları gerektiğidir.
Hakka:
Kur'an'ın 69. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 52 ayettir.
Hakuin:
(1685-1768) Japon Zen Budizminin Koan sisteminin düzenleyicisi ya da sözde kurucusu.
Hâl:
Tasavvufta belirli bir manevi zevk ve heyecan anı; Allah'ın lütfü ile müridin kalbine gelen geçici manevi bir durum, paye.
Halakah:
İbranice. “yürüme”. Çıkış 18:20 ile (“yürümeleri gereken yolu onlara göstereceksin”) ilişkili görülen bir Yahudi hukuk öğretisine verilen ad; Yahudilikte doğrudan Musa kanunundan kaynaklanmayan hukuki kurallar dizisi. Sözlü hukuk geleneğinden çıkarılan Halakah, Talmud'da maddeleştirildi. Halakah'ın kararları Halakoth diye bilinir.
Halife:
1- Kur'an'da, Allah tarafından yaratılan insanın yeryüzündeki konumu. İnsanın halifeliği, Allah'ın kendisine vermiş olduğu akıl ve İrade gibi yetilerle Allah'ın emir ve nehiyleri doğrultusunda yeryüzünde yaşamını sürdürmesi ve yeryüzünü imar etmesidir.
2- Hz. Muhammed’in vefatı sonrası, İslam devletinin başına geçen ve Hz. Muhammed’in uygulamaları doğrultusunda idareyi devralan yönetici. Bu anlamda Hz. Ebubekir'e Halifetü Resulillah denilmiştir. Sonraki donemlerde ise Halîfe terimi yöneticilere verilen geleneksel bir unvan halini almıştır.
Hallac-ı Mansur (858-922):
Asıl adı Hüseyin ibn Mansur olan İranlı sufi. Tur'da doğan Hallaç, kendine ait askettk ve mistik bir yol benimsedi; görüşlerinden dolayı zındıklıkla suçlanarak hapse atıldı. Nitekim o, “ben Hakk'ım” dediği İçin küfürle suçlandı ve öldürüldü. Hallac’ın savunduğu düşünceleri arasında Vahdeti Vücud fikri, Hakikati Muhammediye düşüncesi ve dinlerin birliği teorisi dikkat çekici olanlarıdır. Bakınız: Vahdeti Vücud, Nuru Muhammediye.
Asıl adı Hüseyin b. Mansur el-Beyzavi'dir. İslâm dünyasının meşhur mutasavvıflarındandır. Tasavvuf anlayışında ifrad yolu seçerek, alışılmış tasavvuf felsefesinin dışına çıkmış ve yeni tavırlar sergilemiştir. Esas mesleği pamuk atıcılığı olduğu için kendisine Hallaç denmiştir. Kendisine özgü tasavvuf tavrıyla açılan yola da Hallaciye denmiştir.
Hallac-ı Mansur, aslen İranlı Zerdüşt bir aileden gelmektedir. Babası müslüman olmuştur. Hallaç genç yaşında İran'dan ayrılarak Tuster'e gelmiş ve İslâm kültürü içinde hayatını geçirmeye başlamıştır. Burada Abdullah et-Tusteri'den feyz alarak, onunla birlikte Basra'ya gelmiştir. Bir müddet sonra Bağdat'a geçerek Amr b. Osman el-Mekki'ye intisap etmiştir. Orada devrin şöhretli mutasavvıfı Ebu Yakub el-Akta’nın kızı ile evlenmiştir. Yine devrin ünlü mutassavıfı Cüneyd-i Bağdadî ile tanışmış ve ondan hırka giymiştir. Tasavvuftaki ifrad eğilimi yüzünden, Bağdat'taki şeyhlerle ters düşmüş, daha sonra Bağdat'ı terkederek, Tuster'e gitmiştir. Orada sıkı bir riyazat hayatı yaşamıştır. Süfi hırkasını çıkararak, halkın arasında yaşamaya başlamıştır. Ana konusu, ilâhi aşk üzerinde merkezileşiyordu. islam'ı yaymak için Hindistan ve Türkistan'a seyahatlar yapmıştır. Birkaç kez hacca giden Hallaç, 908 yılında yeniden Bağdat'a yerleşmiştir. Ene'1-Hak (Ben Hakk'ım) sözünü cezbe halindeyken sık sık söyleyen Hallaç, Halktan kendisini öldürmelerini istemiştir. Hallaç görüşlerini, kendine saklasaydı belki de başına birçok belâ gelmeyecekti. Ancak Hallaç, Ene'1-Hak etrafındaki görüşleri yaymaya ve toplumda barışı bozmaya kadar varan bir tavır sergiliyordu. Bu tavrı, hem halk kesimini hem de yöneticileri endişelendiriyordu. Toplumda Hallacın tavrını beğenmeyen üçüncü zümre mutasavvıflar ve şeyhlerdi. Diğer yandan, o dönemde terör estiren Karmatilerle, Hallacın seyahatlan arasında bir bağlantıda kuruluyordu. Hallac-ı Mansur bütün bu faaliyetler içindeyken 911 yılında Sus'ta yakalandı ve tutuklandı. Mahkemede Safi ve Maliki fıhkına bağlı kadılar, Hallac'a ölüm cezası vermediler. Ancak, dışarıda Hallacın prapagandası yapılıyor ve ünü sürekli yayılıyordu. Böylece, Vezir Hamid, Ebu Ömer'den Hallacın öldürülmesiyle ilgili bir fetva aldı ve Hallaç, kırbaçlandı, kolları, bacakları kesiİdi, asılarak öldürüldü ve halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra, yakıldı ve külleri savruldu. Batı dünyasında Hallaç üzerinde en önemli çalışmayı Louis Massignon (1883-1962) yapmıştır. Hallac’ın eserleri arasında en önemlisi Kitabü't-Tevasin'dir. Bunun dışında Hallac'a ait altı mektup, şiirler ve özdeyişler vardır. Louis Massignon'un 1922'de yazdığı “La passion d'al-Hallaj” isimli iki ciltlik fransızca kitap hâlâ önemli bir kaynak olarak kabul edilmektedir. Massignon, Hallac'ı mistik müslüman şehit olarak vasıflandırmaktadır. Massignon, Hallaç konusunda yazdığı bu eseri 26 Mart 1922'de Pariste, Sorbonne üniversitesinde tez olarak savunmuştur. Bundan sonra Massignon'un İslamoloji alanında ünü hızla yayılmıştır.
Halahhah:
Bu kelimenin kökü, İbranice yürümek anlamına gelen Alah kelimesinden gelmektedir. Çünkü Halahah Yahudiler için bir dini yaşam klavuzudur. Nitekim Çıkış'ta şöyle denmektedir: “Kuralları, yasaları halka öğret, izlemeleri gereken yolu, yapacakları işi göster.”[14] Tanaim bilginleri döneminde Halahah, dini prensiplerin açıklandığı bir kurallar bütünüydü. Böylece Halahah, Yahudi geleneğinin dinsel olarak yasalaşmış bir şeklini belirtir. Hem Haggadah'ın hem de Halahah’ın dayandığı üç temel vardır: Bunlar, Tora, Mişna ve Gemara (Talmud)’dır. Şimdi bunlara dayanan Halahah'ı biraz açıklayalım:
1- Halahah’ın Tora'ya dayanan kısmı; Tora'daki Yahudi dininin temel esaslarının uygulanmasını emreder. Bu emirler, Hz. Musa'ya Sina dağında Allah tarafından vahyedilmiştir. Bunlara daha sonraki dönemlerde hahamların yorumları ilave edilmiştir.
2- Şifahi yasa (Tora şe-be Alpe); Bu yasanında Hz. Musa'ya, Tanrı tarafından vahyedildiğine inanılmaktadır. Hatta yazılı kanunla birlikte vahyedilmiştir. Sözlü Tora denilen yorumlar, Tora'nın anlaşılmasında çok önemli rol oynamıştır. Bu konuda Mişna, şifahi Tora'nın canlı örneği olmuştur. Hz. Musa, Sina'da aldığı şifahi vahyi, Yeoşua'ya ulaştırmıştır. O da bilgelere yani yaşlılara bu bilgileri aktarmıştır. Bu şifahi yasa, Ezra'ya kadar böylece muhafaza edilmiştir. Bilgeler, Tora'yı “Midraş” yöntemiyle tefsir etmişlerdir. Bunun için Tora'nın Halahah kurallarına göre tefsirine “midraş Halahah” ve “midraş Haggadah” denmiştir. Bu tefsirler, Mişna’nın ve Talmud'un Halahah ve Haggadah konularını da içermektedir. İlk Halahah kurallarına “Divre soferim” ismi verilmiştir. Halahah yorumcularına göre bunlar, “Tora'nın sözlerinden daha önemlidir”. Zaman içinde “Divre soferim” Rabbinik mahiyet kazanmıştır. Hiliel, midraş yönteminde yedi metod geliştirmiştir. Midraşlar, yeni Halahah meydana getirmek için değil; Kutsal Kitap'tan meydana getirilen Halahah'ı desteklemek için kullanılmıştır.
Halahah’ın oluşmasında, Bilgelerin rolü çok büyük olmuştur. Bilgeler, kutsal kitabın yorumunda ilâhi bir güçten ilham aldıklarına inanmaktadırlar. Bilge'ler, yazılı kanun ile sözlü kanun arasındaki ayırımın kesin olarak sürdürülmesinin zorunluluğu üzerinde durmuşlardır. Ancak Tanaim döneminde meydana getirilen Halahot külliyatını Yahuda Ha Nasi, konularına göre derlemiş ve bundan Mişna ortaya çıkmıştır.
3. Hakimlerin Otoritesi: Bazı alanlarda Tora'da, herhangi bir emir bulunmuyordu. Bu, açık olan alanlara hüküm koymayı hakimlere bırakıyordu. Meselâ yarı-bayram günlerindeki çalışma ile ilgili hususlar bunlardandır. Bu olaylarda yasak olanların veya olmayanların tespitini hakimlere bırakmıştır. [15]Gerçekte de dini kanunlar konusunda karar hakimlere bırakılmıştır. Tora göklerde değil [16] Sina'da verilmiştir. Tora'da şöyle yazılmıştır: “Kanunu, çoğunluğun istikametinde eg.”[17] Hakimlerin kararlarının tamamı, Halakhah'ı meydana getirir. Halakhah, Yahudinin pratik normudur. Onların otoritelerinin sınırı yoktur. Hakimler, şifahi kanunla yazılı kanun arasındaki farkı titiz şekilde takip ederler.
4- Sanhedrin: Hz. Musa hariç, İsrailoğulları için karar verme hakkına hiç kimse sahip değildir. Hz. Musa'nın yükünü hafifletmek için kurulan yetmiş kişilik “yaşlılar meclisi” [18]Ezra zamanında yüz yirmi üç kişiye çıkan büyük meclis haline gelmiştir. M.S. II. yüzyılda da Haşmonaylar döneminde yetmiş kişilik “Büyük Sanhedrin” kurulmuştur. Dîni yargı organı olarak, Tora'nın öğretilerini incelemek de Sanhedrin’in görevleri arasındadır. Ancak, Sanhedrin’in ilk günlerinde bazı kişiler, sözlü yasa olayının geçerliliğini ve bunun yorumları olan Halakhah'ı tartışmaya başlamışlardı. Bunlara Sadukim adı veriliyordu. İkinci mabed’in tahribinden sonra, Sadukim grubu gittikçe tesirini kaybetmiştir. Fakat VIII. yüzyılda Geonim döneminde Karay Yahudileri ortaya çıkarak Rabbinik Yahudiliğe ve sözlü yasaya tamamen karşı çıkmışlardır. XIX., yüzyılda ortaya çıkan Reformist Yahudilik de Halakhah'a karşı çıkmış ve inkar etmiştir.
5- Gezerot: Tora'nın emirlerinin ihlâl edilmemesi için yeni kısıtlamaların kurumsallaştırılması şarttı. İşte bu kısıtlamalara Gezera adı verilir. Bunun çoğulu Gezerot'dur. Bunlar daha sonra Halakhah'a ilave edilmiştir.
6- Hiyerarşi: Halakhah’ın oluşmasında bilginlerin rolü çok büyük olmuştur. Önceki âlimlerle sonraki âlimler arasında görüş farklılığı olduğu zaman, sonraki âlimlerin görüşüne itibar edilmiştir. Bu da Halakhah'da bir hiyerarşi oluşturmuştur. Meselâ, Babil Talmudu, Kudüs Talmudundan sonra meydana geldiği için, Babil Talmudundaki görüşler daha fazla rağbet görmüştür. Halakhah çalışmaları daha çok Babil Talmuduna dayandırılmıştır.
7- Takanot: Yahudi dini şeriatının ve dini düzenlemelerin, Yahudi cemaatlerinde muhafaza edilebilmesi için bazı prensipler konmuştur. Bu prensiplerle Yahudilerin karşılaştıkları problemlerin, sadece şeriatla değil, bu düzenlemelerle çözülmesi sağlanmıştır. Takanot, Takana kelimesinin çoğuludur. Talmud, Takanot'un büyük bir kısmını Hz. Musa'nın, Yeoşua'nın ve Şelomo Ameleh’in meydana getirdiğinden bahsetmektedir. Başka bilginlerde Takanot eklemişlerdir. Meselâ, Yahudilikteki günlük dualar ve yapılan takdis törenleri bunlardandır. Bu Takanot'ları, Hillet, Yohanan Ben Zakai, Gamaliel II gibi bilginler zenginleştirmişlerdir. Ayrıca Halakhah, yerel idarecilere de Takanot koyma yetkisi vermektedir. Diğer yandan XVIII. yüzyılda Polonya'da Yahudi cemaatı kurulu, Doğu Avrupa Yahudi cemaatlari için birçok Takanot koymuşlardır.
8- Minhag: Bu da Halakhah'a sonradan dahil edilmiştir. Minhag, bir cemaatin, mahalli bir âlimin onayıyı ile, beli bir geleneği onaylamasıyla meydana gelmektedir. Buna göre bir yolcunun, geldiği şehrin âdetlerine de uyması gerekmektedir. Kendi şehrinin âdetlerine zaten uyması gerekir. Birçok Halahhah uzmanına göre, Minhagim, Halah-hah'a dahil olduktan sonra, tatbik edilmesi gerekmektedir. Meselâ, Yahudi takviminin ve bayram günlerinin tespitinde Diaspora'daki Yahudiler şöyle bir karar almışlardır: “Babalarınızın geleneklerini sürdürünüz ve iki bayram günü uygulayınız.”[19] Ancak Talmud sonrası din alimleri, değişmiş durumlarda Talmudik geleneğini sürdürülemeyeceğini kabul etmişlerdir. Yine Talmudun, Yahudi olmayanlarla temasta olmalarının yasaklığı konusu, tatbik edilebilecek bir konu olarak görülmemiştir. Nitekim Maimonide gibi Yahudi bilginleri, putperestlerle ilişkilerin yasaklandığını, bunların Nuhi prensiplere inananlara uygulanamayacağını belirtmişlerdir. Hz. Nuh'a verilen yedi prensibe inananlar, Yahudi bilginlerince kurtuluşa ereceklerdir.
9- Kodeksleme: Talmud metinlerinde bazı problemler, tartışıldığı halde sonuca bağlanmamıştır. Bu yüzden Halakhah’ın özetleri, Geonim çağında başlayarak düzenlenmiştir. Bunlar, dini problemlere daha pratik çözümler getirmiştir. Bu halakhah özetlerinden bazıları şunlardır:
1- Yehudai Gaon'un “Halakhot pesukot”ü
2- Simeon Kayyara’nın “Alahot Gedolot”
3- Saadia Gaon'un “Siddur”
4- Hai (939-1038)'nin düzenlediği Halakhot
Diğer yandan, İzak Alfasi (1013-1103) “Hilkot Arif” isimli eserinde, Talmud'un uygulanabilen bölümlerinin bir özetine Halakhah’ın ifadelerini ekleyerek yeni bir şekil vermiştir. Bu çalışmayı, Aşer Ben Yehiel takip etmiştir. Yahudi şeriatını en sistematik bir şekilde Maimonides (1135-1204) Mişne Tora isimli eserinde sunmuştur. Çağımızın en geçerli Halakhah kodekslemesini ise, bir Sefaradi olan Yosef Karo’nın (1488-1575) yazdığı “Şulhan Aruh” isimli çalışma teşkil etmektedir. Daha sonra Mose İsserles (1525-1572) bu eseri, Aşkenazların uygulamalarına göre şekillendirmiştir. Bu çalışmalar, Aşkenazlar arasında Hafets Hayim (1838-1933) Sefaradiler arasında ise, İzmirli Hayim Palaçi'nin yorumlarıyla güncelleştirilmiştir.
10. Responsa: Bunlar halkın, Halahhah bilginlerine sordukları soruların cevaplarını meydana getirmektedirler. Responsalar üzerinde çok çalışma yapılmıştır. Bunların en meşhuru, Kudüs'te yayınlanan “Encyclopedia Talmudit'dir. Bu gibi çalışmalar, belirli bir konu hakkında bir sonuç beyan etmezler. Ancak Halahhah'ı, kendi sonucunu üretecek tarzda gerekli malzeme ile desteklerler.
Günümüzde de Halahhah ile ilgili çalışmalar ve değerlendirmeler devam etmektedir. Muhafazakar Yahudilik, Halahhah’ın değişikliğe tâbi olduğunu, geçmişle bugün arasında dengenin sağlanması gerektiğini belirtmektedir. Reformist Yahudiler ise, Halahhah konusunda daha liberal düşünmektedir. Modern hayata uymayan ahlâki kuralları kabul etmezler. 1976 yılındaki onuncu yıl kutlamalarında Reformistler, Yahudi geleneğine duyulan saygıyı dile getirmişler ve uygulamanın kişisel insiyatife bırakıldığını özellikle vurgulamışlardır.
Halel:
İbranice. “Övgü, methiye”. Eski Ahit kitaplarından Mezmurlar'ın 113-118. kısmına verilen ad. Yeni aya ilişkin Yahudi dualarında yer alan bu bölüm ayrıca Passover, Pentakost, Sukot ve Hanukah festivallerindeki dua metinleri içerisinde de geçer.
Halvetiye:
14. yy'da Ebu Abdillah Siraceddin Ömer el-Lahîcî (ö. 1397) tarafından kurulan ve ilahi hakikate cehrî (sesli) zikir ile ulaşılabileceğini savunan tarikat. Öte yandan İslam dünyasında en yaygm tarikat olarak bilmen Halve-tiliği sistematize eden ve yayan kişi ise Seyyid Yahya Şirvani’dir (ö.1463). Halvetiye tarikatının temel karakteristiği Allah'ın bireysel ya da topluca zikredilmesidir. Tarikat sonradan Ruşeniyye, Ahmediyye, Cemalîyye ve Şemsiyye kollarına ayrılmıştır. Bu 4 koldan sonra tarikat, birçok kola daha ayrılmış ve sonuçta tarikatlar arasında en çok kola ayrılan tarikat halini almıştır. Bu nedenle bu Halvetiye'ye bazı kişilerce “tarikat fabrikası” denilir olmuştur.
Halys:
Eski Yunan'da bir nehir tanrısı;Okyanus ve Tethys’in oğlu.
Hamurabi (M.Ö. 1750):
18. ya da 17. yy'da 43 yıl saltanat süren ünlü Babil kralı. Ona ait olan Hammurabi Kanunları, 1902'de İran'da Susa Harabeleri'ndeki bir sütunda yer alan kitabede ortaya çıkarıldı ve sonra Louvre Müzesi'ne götürüldü.
Ayrıca burada ayakta duran ve adalet tanrısından (güneş tanrısı şamaş’tan) hukukları alan kral rölyefi vardır. Metnin girişinde Anu, Enlil, Marduk ve İştar gibi tanrılar da anılır. Hammurabi'nin hukuk ve adaleti temin ettiği ve halkının refah seviyesini yükselttiği söylenir.
Babil'de hâkim unsurlardan birisi olan Amo-Riler’in meşhur kralıdır. M.Ö. 1792'de genç yaşta Sin-Mubalit’in yerine geçerek, Babil hükümdarı olmuştur. Döneminde toplumuna hizmet edebilmek için birçok tapınak, sur ve kamu binası yaptırmıştır. Şehirleşmeye ve şehrin alt yapısına çok önem vermiştir.
Hamurabi, Fırat ırmağının ziraatte iyi şekilde kullanılmasına çok çaba sarfetmiştir. Hükümdarlığının son ondört yılı savaşlarla geçmiştir. Asur ve Etâm devletleriyle çok uğraşmıştır.
Babil'de çok önemli hizmetler Hamurabi'nin döneminde gerçekleşmiştir. Site devletin, yapılan hizmetlerle büyük devlete dönüştürülmesi, Hamurabinin döneminin en önemli hedeflerinden birisi olmuştur. Tarihe mal olan “Hamurabi yasaları” bu dönemdeki adalet duygusunu yansıtmaktadır. Hamurabi, bölgede kralların kendilerine ilâhi bir güç verme geleneğini bozmuştur. Kendisi için böyle bir şey yapmamıştır. Aslında Hamurabinin çok önemli özellikleri olmasına rağmen, tarih kaynaklarında abartıldığı kadar değildi. Hamurabi kanunları ile Tevrat hükümleri arasındaki benzerlik, Yahudilerle Hamurabi toplumunun ortak bir mirasa sahip olduğu şeklindeki anlayışın haklılığını ispat etmiştir. Tarihe Hamurabi yasaları olarak geçen ve günümüze kadar gelen yasalar, I. Babil hanedanının altıncı hükümdarı Hamurabi'nin verdiği kararların bir derlemesidir. Bu kararlar, Babilin koruyucu Tanrısı Marouk'un büyük tapınağı Esagila'da dikilen bir stel üstüne yazılmıştır.
Toplam 282 davayla ilgili kararlardan oluşan Hamurabi yasaları, ekonomi, aile hukuku, ceza hukuku gibi konularla ilgilidir. Bu yasaların temel ilham kaynağının, Sümer hukuku olduğu kabul edilmektedir. Hamurabi yasaları, Akadca yazılmıştır. Bu konuda en önemli kaynak Fransız bilim adamı Jean-Vincent Scheil tarafından 1901'de Susa'da bulunan ve günümüzde Louvre müzesinde korunan steldir.
Hamra:
Çeşitli Sâbiî ayinlerinde rahiplerce üzüm veya hurma suyuna su karıştırmak suretiyle özel olarak hazırlanan bir içecek. Hamra, ayin sırasında törenle içilir. Bakınız: Soma, Haoma.
Hamza:
(Hz. Hamza ibn Abdulmuttalib, 569-625)
Hz. Muhammed’in amcası ve yakın destekçisi. Hz. Hamza, Mekke'de Müslüman oldu; kahramanlığı ve İslamın yılmaz savunuculuğuyla ün saldı. Müşrik Mekkelîlere karşı yapılan Bedir savaşında büyük kahramanlık gösteren Hamza, Uhud savaşında şehid oldu. Habeşli köle Vahşî tarafından mızrakla öldürülen Hamza’nin ciğerinin çıkarıldığı ve Ebu Süfyan'ın karısı Hind tarafından yenildiği söylenir.
Hanbelîlik:
İslamda ehli sünnet ekolünün, Ahmed İbn Hanbel (ö. 855) tarafından kurulduğu ifade edilen bir fıkıh ekolü; dört büyük ekolden birisi. Yapısı itibarıyla Şafiîliğe yakın olan Hanbelîlik, Ahmed ibn Hanbel’in aynı zamanda bir muhaddis olması nedeniyle görüşlerini büyük oranda naklî delillere dayandırır; zorunlu olmadıkça kişisel görüşlere ya da re'ye yer vermez. Günümüzde Hanbelîlik, Suudi Arabistan'da yaygın durumdadır. Bakınız: Ahmed ibn Hanbel.
Hanefîlik:
İslamda ehli sünnet içerisinde yer alan meşhur dört fıkıh ekolünden birisi, imam Azam Ebu Hanîfe'ye dayandırılan Hanefîliğin diğer önemli imamları Ebu Hanîfe’nin talebeleriolan Ebu Yusuf ve Muhammed ibn Hasan eş-Şeybanî'dir. Hanefîliğin karakteristik özelliği görüşlerini naklî kaynaklar kadar kişisel görüşlere ve akla dayandırmasıdır. Diğer mezheplerin aksine ashabtan sonraki kuşakların fetvalarını delil olarak kullanmayan Ebu Hanîfe, bu tutumu nedeniyle eleştiriler almış; ancak o, onlar kadar kendisinin de görüş beyan etme hakkına sahip olduğunu ifade ederek kendisini savunmuştur. Bakınız: Ebu Hanîfe.
Hanım Günü (Lady Day):
Hıristiyanlıkta Meryem anısına 25 Martta kutlanan bir bayram.
Hanımefendimizin Ziyareti:
Hıristiyanlıkta Meryem’in, Yahya'nın annesi Elizabeth'i ziyaret etmesi anısına 13; yy.'dan itibaren kutlanan bir bayram. 2 Temmuz'da kutlanan bu bayram Roma Katolik Kilisesİ'nce 31 Mayıs'a kaydırıldı.
Hanîf:
Arapça. “doğruda sebat eden, yanlıştan yüz çeviren”. Kur'an'da özellikle Hz. İbrahim ve genelde Müslümanlar için kullanılan bir nitelik. Kur'an'da sıkça geçen bu terim Müslim terimiyle eş anlamlı olarak kullanılır. [20]Öte yandan Hanîflik terimi, bazı yazarlarca Hz. İbrahim tarafından tebliğ olunan dine bir isim olarak kullanıldı, Şehristânî, Hz. İbrahim’in putperest halka Hanîfliği tebliğ ettiğini vurguladı. Ancak Kur'an'da Hanîflik, islamın dışında ayrı bir inanç sistemi olarak geçmez; Hz. İbrahim’in “bir hanîf ve bir müslim olduğu, müşriklerden olmadığı” vurgulanır. Ayrıca bir ayette genelde tüm Müslümanlara yönelik olarak “hanîfler” ifadesi kullanılır.[21] Dolayısıyla yanlıştan yüz çevirerek doğruda sebat eden (hanîf) ve Allah'a teslim olan (müslim) niteliklerine haiz
olan Hz. İbrahim’in de Kur'an'da zikredilen diğer tüm nebiler gibi insanları Allah'ın dinine davet eden bir elçi olduğu Kur'an'da vurgulanmaktadır. Bakınız: Hanîfler.
Hanîfler:
Çeşitli yazarlarca Kur'an öncesi dönemde yaşayan muvahhidlere verilen ad. Hz. Muhammed’in risaleti öncesi dönemde Mekke ve civarında, geleneksel Arap dinini kabul etmeyen ve bir çeşit monoteizmi savunan bazı kişiler vardı. Varaka ibn Nevfel, Kus ibn Saide gibi bu kişilere bu özellikleri nedeniyle Hanîfler adı verildi.
Hansa (Hamsa):
Hinduizmde tanrı Brahma'nın üzerinde uçtuğuna inanılan mitolojik kuş; bir çeşit kaz ya da kuğu. Mahabharata Destanı'na göre Hansa, Vişnu'nun ilk Avatarasıydı. Upanişadlarda ise o, ruhun sembolüdür. Hansa, bazen evrensel ruh ile bazen de Vişnu ve şiva ile özdeşleştirilir.
Hanukah-Hanukka:
İbranice. “ithaf, takdis”. IV. Antiochus zamanında gerçekleştirilen Kudüs Mabedinin yeniden takdisindeki bir mucizenin hatırası anısına Yahudilerce kutlanan bayram. MÖ 165'te Judas Makkabis (Yahuda Makkabi) önderliğinde Makkabiler, tapınağı kirleten Yunanlıları yendiler ve tapınak yeniden temizlenerek kutsandı. İbrani takvimine göre Kislev ayının 25. gününden başlayarak sekiz gün süren bu bayram, her gün sekiz kollu şamdanda (Hanuktya) kandiller ya da mumlar yakmak suretiyle kutlanır. Yakılan kandiller nedeniyle bu bayrama Kandiller Bayramı da denilir.
Bu kelime İbranicede kutsama anlamına gelmektedir. Yahudilikte °Zel bir anlam olarak Işıklar Bayramını ifade eder. İsrail'de Yahuda Makabe'nin askeri zaferini hatırlatır. Sekiz kollu Menora şamdanını yakma geleneği, tapınakta kutsallığı devam eden çok az miktarda yağın, yeni yağ buluncaya kadar mucizevi olarak sekiz gün boyunca yandığını anlatan Talmud hikayesine dayanır. 25 Aralık'ta başlayan Hanukka (Makabeler Bayramı da denir) Bayramı sekiz gün kutlanır. Bu bayram boyunca kandiller yakılır, karşılıklı hediyeler alınıp verilir.
Hanukka bayramı, Yahudilerin milli ve tarihi bir bayramıdır. M.S. 168'de ikinci Kudüs tapınağının yeniden takdis edilmesinin hatırasını canlandırır.
Hanuman (Hanumat):
Hindu mitolojisinde bir maymun reis ve tanrı. Rüzgar Pavana'nın oğlu olan ve havada uçabildiğine inanılan Hanuman, özellikle Rama Destanı'nda önemli bir yer alır.
Buna göre o, şeytan Ravana'ya karşı olan savaşında kahraman Rama'ya büyük yardımda bulunur.
Haoma:
Mecusiliğin ayinlerinde kullanılan bir kutsal bitki. Bu bitki kurutulur, suyu çıkarılır ve ayinlerde İçilir. Haoma, tanrıların ve rahiplerin içtiği ölümsüzlük içeceği olarak da adlandırılır. Zerdüşt öncesi eski İran dininde de Haoma'ya rastlanır. Eski kültleri yıkmaya çalışan Zerdüşt, Haoma'ya tolerans göstermiş ya da o yasakladığı halde sonradan Haoma kültü tekrar canlandırılmış olabilir. Bakınız: Soma, Amrit.
Hapi (Hep):
Eski Mısır'da Nil tanrısı. Nil nehrinin ilahlaşttnlmış hali olan ve Bigeh adasında ikamet ettiğine inanılan Hapi, gelişmiş göğüslere sahip erkek suretinde bir tanrı olarak düşünülürdü. Hapi'ye tapanlar onun yalnızca balıkların efendi değil, tanrıların babası, hatta tüm varlıkların yaratıcısı olduğuna inanırlardı. Ayrıca yiyecek üretimiyle de ilişkili görülen Hapi, su ve bitkilerle sembolize edilirdi.
Hapy:
Eski Mısır dininde bir cenaze tanrısı; HorusYın oğullarından biri. Mumyalama sonrası İnsan bedeninin çeşitli uzuvlarının kontrolünden sorumlu olduğuna inanılırdı.
Har Gobind:
(Har Govind, 1595-1644)
Sihlerin altıncı gurusu. Guru Arjan'ın halefi olarak göreve gelen Har Gobind’in, Akbal Takht mabedinin yapımından sorumlu olduğu söylenir.
Har Mandar (Altın Tapınak):
Sihlerin Pencab'daki Amritsar şehrinde bulunan en kutsal ve en önemli mabetleri. Bu mabet, Guru Ram Das tarafından inşa edilmiş ve yaklaşık 200 yıl sonra Pencab yöneticisi olan Maharajah Ranjit Singh tarafından yeniden gözden geçirilerek bazı bölümleri altınla kaplanmıştır. Bu nedenle o, genellikle “altın tapınak” ismiyle meşhur olmuştur. İsmi “Tanrının mekanı” anlamına gelen Har Mandar, yapay bir gölet içerisine oturtulmuştur ve 4 kapısı bulunur.
Har Rai:
Sihlerin yedinci gurusu (1645-1661). Har Gobind’in halefi. Guruluğu döneminde, kendini Sihler arasındaki dayanışmayı pekiştirmeye adadığı söylenir.
Harac:
İslam hukukunda Müslüman olmayan halktan alınan bir arazi vergisi.
Harai (Harae, Barai):
Şinto temizlenme törenlerinde iyilik ve kötülüklere ilişkin temizlenmeler; tanrıyla ilişkide saf bir durum temin etmek amacıyla tanrılara dua etme, su kullanma ve diğer yollarla kötülük, kirlenme ve felaketin kaldırılmaya çalışılması.
Harakiri:
Japonca. “karın kesme”. Harakiri, Samurayların intiharı konusunda batıda popüler olan bir terim olmasına rağmen Samuraylar bunun için Seppeku terimini kullanırlardı. Bu intihar biçimi, ortaçağdan yüzyılımıza kadar devam eden hukuki ve törensel bir uygulama idi.
Harappa:
İsmi İndus Vadisi’nin tüm eski kültürü için sıklıkla kullanılan Kuzey Hindistan'daki eski bir yerleşim merkezi. Ravi nehri üzerinde olan Harappa ile ilgili kazılar 1922'den itibaren yoğun şekilde yapıldı ve burada birçok arkeolojik materyal bulundu. Bir ana tanrıçayla bir tanrıya tapınmayı gösteren bazı taş suretlerin yanı sıra çeşitli şekiller içeren taş mühürler ele geçirildi. Harappa kültürünün muhtemelen MÖ 2500 ile 1500 yıllarına ait olabileceği tahmin edilmektedir. Bu kültür, Hindistan'ı işgal eden Aryalar tarafından büyük oranda yıkılmıştır.
Haram:
Arapça. “yasak”. İslamda yapılmasıyasak olan, helal olmayan şey ya da durum, islam fıkhında haramlar kendiliğinden haram ve başka bir nedenden dolayı haram şeklinde ikiye ayrılır. Domuz eti yemek, içki içmek ve benzeri şeyler kendiliğinden haram olan şeylerdir. Öte yandan başkasına ait bir malı ilgili kişinin rızası olmadan almak ve benzeri durumlar ise özel bir nedenden dolayı haram olan şeylerdir.
Hare Krişna:
Krişna mezhebinin Abhay Charan De (1896-1977) tarafından Amerika'da kurulan kolu. 1965'ten itibaren New York'ta misyon faaliyetlerine başlayan Abhay Charan De, Vedalar'ın vahiy olduğunu ve dünyanın tüm kutsal kitaplarının hakikat içerdiğini; Krişna'nın ezeli ve her şeye hayat veren tanrı olduğunu, İnsanların kardeşliği ve ölümsüzlüğünü, dini liderler olan guruların Krişna'nın ağzıyla konuşan önderler ve mürşitler olduklarını savundu. Ayrıca o, insanlığın şu an ahir zamana denk düşen Kali Yuga'da yaşadığını ifade etti ve kendisinin bir çeşit mehdi olduğunu vurgulamaya çalıştı.
Milletlerarası düzeyde bir teşkilattır. A. C. Bhaktivedânta prabhupâda tarafından 1966'da Hindu maneviyatının prensiplerini bütün dünyaya yaymak için kurulmuştur. Kurucusu olan Bhaktivedânta, 1978 yılında ölmüştür, O öğretilerini daha çok, Bhagavad-Gita üzerine dayandırmaktadır. Onun takdim ettiği maneviyat yolu, sonsuza dek “Hare krishna Hare krishna, Krishna Krishna Hare Hare” kelimelerini tekrar etmeyi önermektedir. Bu kelimeler, bir murakebe hali içinde teşbih olarak söylenmektedir. Bunun hedefi Krishna'nın vicdanını uyandırmaktır. Bu tarikatın mensupları, kırmızı roblu, çeneleri traşlıdır. Caddelerde şarkı söylerler, kitap ve baston dağıtırlar. Tarikat mensupları, şehir caddelerinde dolaşırlar, köylerde veya şehirlerde yaşarlar. Basit bir hayat sürerler. Her türlü materyalist hayat özleminden uzak kalmaya itina gösterirler. Dış dünya hakkındaki bu görüşleri, harekete, hem güç, hem de zaafiyet vermektedir.
Harem:
Arapçada “yasak” ya da “kutsal” anlamına gelen bir terimden türetilen harem, Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu kutsal bölgeye verilen bir ad olarak kullanılır. Sonraki dönemlerde ise yabancılara yasak olan ve içinde kadınların bulunduğu bölümlere de harem adı verilmiştir. Bu bölüm ve içindekiler Harim olarak adlandırılmıştır.
Hari:
Hinduizmde Vîşnu ve Krişna gibi tanrılara verilen “günah kaldıran” unvanı. Hari-Hara ise Vişnu ve Şiva'nın birliklerini gösteren bir kombinasyondur.
Haribhadra:
MS 9. yy'daki bir Caynist öğretmen; hem Hindu hem de Budist öğretilerine karşı çıkan eski bir Brahmin. Onun binden fazla kitap yazdığı söylenir, ancak bunlarda sadece bazıları günümüze kadar gelmiştir. Çalışmaları arasında özellikle Yoga ile ilgili olanları önemliydi.
Haricîlik:
Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden çekişmede Hz. Ali’nin yanında yer alan, ancak Sıffîn Savaşı'nda (658) savaşı kaybedeceğini anlayan Muaviye’nin hileli bir anlaşma önerisini kabul eden Ali'ye kızarak onu terk eden ve bu tarihten itibaren Abdullah ibn Vehb liderliğinde ayrı bir siyasal hareket olarak ortaya çıkan akım. Kendilerine katılmayanları kafir saymak ve bunların mallarıyla canlarını mubah saymak gibi aşırı görüşleriyle tanınan Hariciler, ilk zamanlar kendilerine Haruriyye ve Muhakkime adlarını verdiler. Diğer Müslümanlar ise onlara, Müslüman cemaatten ayrı kalanlar anlamına gelen Havâric ya da Haricîler adını verdiler. Hz. Ali, bir süre bunlarla barışçıl şekilde ilişki kurmaya ve onlara telkinde bulunmaya çalıştı; ancak Haricîler, Hz. Ali'yi tekfir ettikleri gibi, kendilerine katılmayan kadın-erkek birçok Müslümanı öldürdüler. Bunun üzerine Hz. Ali, askeri bir sefer düzenleyerek Haricîleri ağır bir yenilgiye uğrattı; aralarında liderleri İbn Vehb’in de bulunduğu birçok Haricî öldürüldü. Fakat Haricîler, tarih sahnesinden çekilmediler. Nitekim 661'de Hz. Ali, Abdurrahman ibn Mülcem isimli bir Haricî tarafından suikastla öldürüldü. Hariciler sonraki yıllarda da varlıklarını ve siyasal ve askeri muhalefetlerini sürdürdüler; sık sık ayaklanma hareketlerini örgütlediler. Haricîlerin yirmiye yakın kola ayrıldığı ve bunlardan en önemlilerinin Ezarika, Acaride, Muhakkime, Sufriyye ve İbadîlik olduğu158belirtilir.
Hariş-Chandra:
Hindu mitolojisinde Güneş Irkı'nın yirmi sekizinci kralı; ıstırap ve erdem timsali. Markandeya Purana'da onunla ilgili hikayeler anlatılır. Burada o, bilge Vişvamitra'ya karşı bilimleri savunur. Vişvamitra, bir adak ister ve kral her şeyi sunar. Böylelikle o saltanatını bırakır ve bir dilenci olarak Benares'e gider. Geride kalan karısı ve çocuğu köle olarak satılır. Sonra hakikat tanrısı Dharma gözükür ve onu köle olarak satın alır. Bilahere karısı da oraya gelir ve karı koca birlikte cennete giderler.
Harivamşa:
“Hari (veya Vişnu)nun soyu”. Büyük Hindu destanı Mahabharata'ya dahil edilen 16 bin beytlik bir Sanskritçe şiir. Üç kısımdan oluşur: Birinci kısım yaratılış ve geçmişin kraliyet ha' nedanlarmı, İkinci kısım Krişna'nın hayatını ve üçüncüsü Kali çağındaki dünyanın gelecek kötü durumunu konu edinir. Ana bölümü oluşturan ikinci kısımda Vişnu'nun avatarası olarak Krişna ve onun maceraları anlatılır.
Harkishan:
Sinlerin sekizinci gurusu (1661-1664). Guru Har Rai’nin oğlu ve halefi.
Harmoni Cemiyeti:
J.G. Rapp (1757-1847) tarafından kurulan komünist bir ekol. ABD'de yerleşik olan bu hareket, 19. yy ortalarında hemen hemen tamamıyla yok oldu.
Harmonia:
Eski Yunan mitolojisinde Ares ve Afrodit’in kızı; Cadmus'ün karısı. Cadmus, Harmonia'ya, Hephaestus'un yaptığı bir gerdanlık verdi. Daha sonra onların Illyria'ya gittikleri ve Harmonia'nın Ares tarafından bir yılana çevrildiği söylenir.
Harpocrates:
Eski Mısır'daki Horus'un Yunan'daki karşılığı. İskenderiye’ninyüce tanrıları Osiris, İsis ve Horus'tu; bunlar Serapis, İsis ve Harpocrates diye de bilinirlerdi. Ayrıca bunlar Yunan tanrıları Dionysus, Demeter ve Apollo ile özdeşleştirilirlerdi. Harpocrates, uzun zaman bir savaş tanrısı olarak ün yapmıştı. Ancak ayrıca o, bir çocuk tanrı olarak da meşhur olmuş ve “küçük Apollo”, “küçük Heracles” veya Eros diye adlandırılmıştı. Horus'un olduğu gibi, onun sembolü de şahindi.
Harpyler:
Eski Yunan mitolojisinde fırtına tanrıçaları ve ruhları; ölümlüler arasında mutsuzluk oluşturan varlıklar. Onların insanları ve eşyaları kapıp kaçırdıklarına ve bazen yeraltı dünyasına götürdüklerine inanılırdı. Fırtına tanrısı Typhon ile canavar ejderha tanrıça Echidna'dan doğan Harpylerin cadı yüzüne, ayı kulaklarına ve kuş vücuduna sahip olduklarına inanılırdı. Hesiod onlara Aello, Celaeno ve Ocypete adlarını verir.
Harranîler (Harnânîler, Harbânîler):
Bilinen en eski tarihinden MS 13. yy'da Moğollarca yıkılışına kadar Asur-Babil paganizmine dayalı dinsel yapılarını muhafaza eden Harranlılar. Harranîlerin İnanç sisteminde gök cisimlerinin tanrılaştırılmasına dayalı bir politeizm dikkat çekiciydi. Yıldız ve gezegen kültü tarih boyunca Harran dininin en çarpıcı karakteristiği olmuştu. Yedi gezegenle ilişkili tanrılar (Sin, Şamaş, İştar ya da Atargatis, Mara Samya ya da Ares, Girgis, Bel ve Nabu ya da Nabıg) ve bunların ailelerinden oluşan tanrılar grubu (Sin’in eşi Ningal ve Nusku'nun eşi Sadarnunna gibi) Harran panteonuna hakim oldu. Ancak tanrılar panteonunun başında ay tanrısı Sin bulunmaktaydı. Harranilerin Sin kültü ve bu kültü temsil eden Ehulhul, Uzumuve Deyr Kâdî gibi Harran'daki meşhur tapmaklar, Asur ve Babilliler döneminden itibaren Harran'ı ve Harranîleri bölgede şöhrete kavuşturan şeylerdi. Gezegensel tanrılardan başka Harranîlerin ikinci dereceden önemli olan diğer birçok tanrısal varlıkları da vardı. Cin ve şeytanlar tanrısı şamal ya da Saluga, şans tanrısı Gad, yazı ve hikmet tanrısı Hermes ve yağmur tanrısı Adadi bu ikinci dereceden önemli tanrılar arasındaydı. Tanrılar adına kurbanlar kesmek, tanrıları temsil eden heykel ve suretler önünde tapınma törenleri düzenlemek, tanrılar adına yılın çeşitli zamanlarında bayram ve merasimler düzenlemek, fal, büyü, sihir ve astrolojiyle uğraşmak Harranîlerin belli başlı ritüelleri arasında gelirdi. Ayrıca çeşitli kaynaklarda Harranîlerin ritüelleri arasında insan kurbanı törenlerinin de bulunduğuna dair iddialar mevcuttur. Bazı kaynaklar, islami dönemde yaşayan Harranîlerin bu politeist ve paganist yapıları yanı sıra bir üstün varlık fikrine de sahip olduklarını, tam olarak kavranamaz ve tanımlanamaz olarak görülen bu üstün varlığın sadece yaratma gibi önemli işleri yaptığına yarattığı varlıklarla ilgili işleri ise diğer tanrısal güçlere bıraktığına inandıklarını ifade ederler. Harraniler, bu yüce varlığı “ilk neden” olarak adlandırırlar ve ilk nedenden beş aslî unsurun (akıl, nefs ya da ruh, düzen, şekil ve zaruret) çıktığını düşünürlerdi. Harranîlerin bu ilk neden düşüncesinin, Yunan kültürü ve özellikle de Yeni Eflatunculuk akımıyla ilişkisi açıktır. İslami dönemde Harranîler, Abbasiler döneminden itibaren zımmîlik statülerini sürdürebilmek için Sâbiîler ismini adapte etmişler ve sonraki dönemlerde Harranlı Sâbiîler olarak tanınmışlardır. Harranîler arasından birçok kişi İslam devletinde oldukça önemli görevlere gelmişler ve Sabit ibn Kurrâ gibi bazı Harranîler bütün ısrarlara rağmen paganist inanç sistemlerini terk etmedikleri gibi halifelerin huzurunda yapılan tartışmalarda kendi dinlerini hararetle savunmuşlardır. Bakınız: Sâbiîlik.
Harun (Aeron):
Hz. Musa'nın kardeşi. Kur'an'a göre açık ve etkili konuşma yeteneğine sahip olan Harun, peygamber Musa'nın isteği üzerine Musa'ya yardımcı olarak Allah tarafından görevlendirilen bir elçidir. [22]Kitabı Mukaddes geleneğine göre de o, Musa'ya görevinde yardımcıydı. [23]Eski Ahit'e göre Musa, vahiy almak üzere dağa çıktığında İsrailoğullarına tapınmak üzere put yapan Harun'dur. Kur'an ise bu konuda putu yapan ve halkı ona tapınmaya sevk edenin Harun değil Samiri olduğunu vurgular. Yine Kitabı Mukaddes geleneğine göre sonra o ve onun soyundan gelenler rahip olarak atanmışlardır. Hıristiyan geleneğinde ise o, bir Mesih tipidir.
Harun Er-Reşîd:
(766-809) 786-809 yılları arası hükmeden Abbasilerin ünlü hükümdarı. Halife Muhammed el-Mehdî’nin küçük oğlu olan Harun er-Reşîd, ağabeyi el-Hâdî’nin ölümü üzerine tahta çıktı. Onun zamanında Bağdat, dünyanın en harika şehri haline geldi; sanatkarlar ve düşünürlere büyük değer verildi. Binbir Gece Masalları, temelde onun dönemini konu edinir.
Haruspex (Haruspices):
Doğal olayları gizemli yollarla açıklamaya çalışan Etrüsk kahinler. Onlar koyun ciğerlerinin rengini, üzerlerindeki işaretleri, ayrıca anormal doğumları ve gelişmeleri incelerlerdi. Bunların çalışmaları, tenkitedilmesine rağmen Roma dininde meşhur olmuştu ve MS 6. yy'a kadar uygulanmaktaydı.
Harut Ve Marut:
Kur'an'da anılan [24]iki melek. Onlardan Hz. Süleyman'la ilişkili olarak bahsedilir. Onların insanlar için imtihan vesilesi olan bazı bilgiler öğrettikleri belirtilir. Geleneksel olarak onların düşmüş melekler olduğuna, güzel kadınları saptırdıklarına ve kendilerini açığa çıkaran erkekleri öldürdüklerine inanılır. Onların öbür dünya yerine bu dünyada cezalandırılmayı tercih ettikleri ve Babildeki bir çukurda ayaklarından asıldıkları halde hâlâ sihir öğretmeyi sürdürdükleri düşünülür.
Harvey Cox:
Çağdaş Amerikan İlâhiyatçısı ve Harvard Üniversitesi profesörlerindendir. Kari Barth'ın talebesidir. Bugün, o ihtilâlci politik bir aksiyonun içinde, Hıristiyan itaatinin modern şeklini gören sosyalist bir Bartheim'dir. En meşhur eseri olan “La Cité Seculiere” laikleşme ve şehirleşme olayının Hıristiyan imanı için temsii ettiği şansı belirtmeye çalışır. “La Féte des Fous” adlı yeni eseri politika ve dinî merasim içindeki tabiiliği güçlendirmektedir. Har vey Cox'un belli başlı eserleri şunlardır:
1- H. Cox: La Cité Seculaire, Paris, 1965.
2- H. Cox: La Féte des Fous, Paris, 1972.
3- H. Cox: Responsables de la Révoluton de Dieu, Paris, 1969; Ne la laissez pas au Sergent, Paris, 1969.
Hasan:
(Hz. Hasan, 625-669)
Hz. Muhammed’in kızı Fâtima'dan doğan torunu; Hz. Ali’nin büyük oğlu. 661'de Hz. Ali’nin şehadeti sonrası taraftarları Irak'ta Hasan'ı halife ilan ettiler. Ancak uzun süre geçmeden o, Muaviye lehine halifelikten çekildi ve kısa süre sonra Medine'de vefat etti. Şia'ya göre Hasan ikinci imamdır.
Hasan Basrî:
(Hasanu'l-Basrî, ö. h. 110)
Züht ve takva yaşantısına önem veren bir kişi olarak bilinen ve “Basra Mektebi” denilen tasavvuf ekolünün öncüsü kabul edilen Hasan Basrî, tasavvufta çeşitli tarikatların mürşitler listesinde yer verdikleri bir şahıs olmuştur. Çeşitli tarikatlar onun vasıtasıyla kendilerini Hz. Ali'ye dayandırırlar. Onun tasavvuf anlayışının temelinde Allah korkusu yatmaktadır.
Hasan ibn Sabah:
Arap asıllı bir İranlı olan Hasan 11. yy ortalarında doğmuş ve 1124'te ölmüştür. Mısır'a giderek Nizarîlerin güçlü bir destekçisi olmuş ve dönüşte 1090'da meşhur Alamut kalesi ve diğer bazı yerlerde hakimiyetsağlayarak Assasinler (Haşhaşîler) tarikatını kurmuştur. Taraftarları birçok suikast gerçekleştirmişler ve merkezleri olan Alamut'un 1256'da Moğollarca yıkılışına kadar burada hüküm sürmüşlerdir. Hasan ibn Sabbah çeşitli çalışmalar da yapmış ancak bunlar Moğol istilası sırasında yok edilmişlerdir.
Hasat Şükranı:
İngiltere'de resmi olmayan bir dinsel bayram. Haşatın toplanması sonrası Eylül veya Ekim ayı içerisinde bir Pazar günü kutlanır.
Hasidizm (Hasidism, Chassidısm):
Shem Tov veya Besht (“iyi ismin sahibi”) olarak da bilinen İsrael ben Eliezar ve takipçilerinin oluşturduğu akını. 17. yy'daki Cossack katliamı Yahudiler arasında büyük korku ve tedirginlik yaratmıştı. Besht, Yahudi toplumu arasındaki yozlaşma ve ruhsal depresyona karşı iman ve dindarlığı yaymak amacıyla Ukrayna ve Polonya Yahudileri arasında yıllarca çalıştı. O, geleceğe bakmaktan ziyade günlük hayatta tanrının varlığını ve duanın değerini vurguladı. Taraftarları cezbe içerisinde ilahiler söylemeyi ve dans etmeyi adet edindiler. Hareketin liderleri kendilerini Zaddık, yani “mükemmel dindar” olarak adlandırdılar. Hasidizm, Avrupa'da hızla yayıldı ve 19. yy ortalarında Doğu Avrupa Yahudilerinin neredeyse yarısı bu akım içerisinde yer aldı. Bu arada Rabbinik akademilerle şiddetli münakaşalar yapıldı. Ancak modernizmin yaygınlaşmasıyla hareket inişe geçmeye başladı. Martin Buber gibi modern mistikler, Batı'da Hasidizmi yeniden yorumlama yoluna gittiler. Bakınız: Zaddik.
Haskalah:
Yahudi geleneğinde 18 ve 19. yy'daki aydınlanma hareketine verilen ad. Yahudilik dışı konularla ilgili çalışmalar, dünyevi konular kadar dinsel alanlarda da tenkitsel ve akılcı yorumlamalara yol açtı. Böylesi tenkitler Maskilim olarak adlandırıldı. Bu durum Liberal Yahudiliğe öncülük etti.
Haskala Hareketi:
İbranice Sekhel'den gelen Haskala hareketi XVIII. ve XIX. yüzyıllarda orta ve Doğu Avrupa Yahudileri arasında gelişen çok önemli bir kültürel ve zihinsel Yahudi hareketidir. Bu durumda kelimenin kökü olan sekhelde İbranice akıl ve zihin anlamına gelmektedir. Aslında Avrupa Yahudileri arasında Haskala hareketi bir zaruretten doğmuştur. Haskal'a hareketi, Avrupa'daki aydınlanma hareketinden etkilenmiştir. Bu durumda geleneksel Yahudi düşüncesinin, modern Batı aydınlanmacılığı ile bir sentez oluşturarak Haskala'nın meydana geldiğini söyleyebiliriz. Haskala’nın ortaya çıktığı dönemlerde Avrupada Yahudiler “Getho”larda yaşıyordu. Bu ayrılmış bir hayatı ifade ediyordu. Oysa Avrupa Yahudilerinin, içinde yaşadıkları toplumla bütünleşmeye ihtiyaçları vardı. Bu birleşme arzusunun merkezi, Berlin Yahudileri olmuştur. Bu bütünleşme arzusunun gerçekleşmesi için
Yahudilerin kullandıkları Yîdiş dili yerine, yerli diller kullanılmalı, geleneksel Yahudi kıyafetleri bırakılmalı, Avrupai tarzda giyinilmeliydi. Doğu Avrupa Yahudileri arasında bu fikirler güçlenmeye başlamıştı. Şüphesiz bu fikirlerin gelişmesinde Moses Mendelssohn'un “Almanca Tora tercümesi” çok etkili olmuştur. Mendelsshon'un çevresinde doğmuş olan “Yahudi ilimleri”, Yahudi aydınlara büyük tesir yapmıştır. Bunun neticesinde İbrani dili, yorumu, tarihi ve İbrani düşüncesi geleneksel ölçülere göre değil, ilmi ölçülere göre incelenmiştir. Bu aydınlar tarafından Avrupa medeniyetinin şaheserleri İbraniceye tercüme edilmiştir. Önce kültürle-gelenek, akılla-iman arasında bir sentez kaygısı olan Haskala, daha sonra Siyonist emellere hizmet etmiştir. Haskala hareketine karşı, geleneksel Yahudi düşünürleri ve onların yolundan gidenler, ciddi bir muhalefet oluşturdular. Onlara göre modernizm ile bütünleşme, Yahudi geleneğini ve inancını ortadan kaldırırdı. Onlara göre Talmud geleneği, Yahudilerin arasında kalmalıydı. Ancak, Yahudiliğin Alman kültürü ile bütünleşmesi Yahudi kimliğinin zayıflamasında etkili de olmuştur.
Avrupa'da Haskala düşüncesi, bölgelere ve ülkelere göre farklı şekilde gelişti. Almanya'da Yahudilik bilimine ilgi arttı. Fakat bazı Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde Haskala taraftarları, gelenekçi, mistik ve sofu eğilimli Hasidizm taraftarları ile çatışmıştı. Meselâ, Rusya'da Haskala hareketi pek gelişme imkanı bulamadı. Avusturya'da da bazı bölgelerde aynı şey oldu.
Özellikle Almanya'da XX. yüzyılın ilk çeyreğinde belirmeye başlayan Antisemitik hareketler, Haskala’nın hedeflerine ulaşmasına engel oldu. Ancak, bugün hâlâ dünyada Moses Mendelssohn'un Biour adı ile 1783'de yayınladığı Tevrat ve Neşideler tercümesi, Haskala taraftarlarına, Muhafazakar ve Reformist Yahudilik taraftarlarına çok önemli bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
Hassidisme:
Talmud döneminden beri, Yahudiliğin içinde görünen sofu ve mistik temayüllü bir ekoldür. MÖ. II., yüzyılda Hassidiler, Maccabees'lerin yanında mücadele etmişlerdir. XIII., yüzyılda Rhenanel'de, önemli bir Hassidism cemaati yaşıyordu. Sefer Hassidism (sofular kitabı) bunların eseriydi. Bu kitap, Allah'ın büyüklüğü; sofuluğun, zahitliğin, ibadetin önemi; Allah ve komşu aşkı gibi konuları işliyordu. Modern Hassidism hareketi, İsrael Baal Chem Tov (1700-1760) ile doğmuştur. Bu zata kısaca Becht denilmiştir. Modern Hassidism hareketi, Safed kabbalistleri çizgisine yerleşerek, İsaac Louria'nın işlediği konuların büyük bir kısmını ele almaktadır. Becht, Hahamlığın aşırılıklarına reaksiyon göstererek, vasat bir Yahudi yaşamına önem vermiştir. Çünkü ona göre, dünyanın dengesi, zengin, fakir, hakîm veya cahil herkese bağlı bulunmaktadır. Yine ona göre, ihlash ibadetle Yahudi, dünyanın temelindeki kopmayı tamir (tikkoun) edebilir. Emirlere riayetle, yaratılışın ardından sürekli “kınlan vazolardan beri; Yahudi, herkesin gözünden, kabukların (klipotes) sakladığı ışık kıvılcımlarını ortaya çıkarabilir. Zahitlikle değil, sevinçle, şarkı ile insan vecde ulaşabilir ve direk olarak Allah'la temasa geçebilir. pekâlâ ondan İsrail’i ve kurtuluş gününden beri beklenen Mesihi göndererek dünyayı kurtarmasını isteyebilir. Nihayet, komşu sevgisi, iyilik, başkasına saygı ile bir Hassidisin mensubu, insanla diyalogu keşfedebilir. İşte çok çabuk popülarize olan bu konular, Hassidismi başarıya götürmüştür. Fakat müessese haline gelir gelmez Hassidisme, safiyetini kaybederek bozulmaya başlamıştır. Bugün dünyada bir hahamın etrafında toplanmış çok sayıda Hassidik karakterli mezhep vardır. Bu mezhepler, genellikle Ortodoksturlar ve bir elbise ile ayrılmaktadırlar. (Kaftan, beyaz çorap, kürk, şapka, sırmalar gibi).
Hasmonaeanlar:
Yahudi tarihinde önemli bir yere sahip olan Makkabilerin soy ismi. Bakınız: Makkabiler.
Hastings:
(James Hastings, 1852-1922)
Presbiteryen araştırıcı; ünlü Kitabı Mukaddes Sözlüğü [25] ve Din ve Ahlak Ansiklopedisi [26]adlı ansiklopedik çalışmaların editörü.
Haşimîler (Haşim Oğulları):
Hz. Muhammed’in de soyunun bağlı olduğu aile.
Haşir:
1- İslamda ölüm sonrası yeniden dirilme olayını ifade eden bir terim, lslamda ölümün bir son olmadığı, kişinin ölüm sonrası diriltilerek hesaba çekileceği belirtilir.
2- Kur'an'ın 59. suresi. 24 ayetten İbaret olan bu sure Medine döneminde nazil olmuştur.
Hatha:
Sanskritçe. “güç”. Genellikle fiziksel kültürle ve nefesi kontrol etme ve meditasyon dahil birçok eksersiz ve davranışla ilişkili olan bir Yoga çeşidi. Hatha, Okkoltizme yönelik bir temayüle sahiptir.
Hathor:
Eski Mısır'da aşk, mezarlar ve gökyüzü tanrıçası. Tanrıça Hathor bir inek ya da inek boynuzlu bir kadın şeklinde gösterilir. Onun, Ra'nın kızı İsis’in bir görünümü olduğu kabul edilir ve Horus'un bazen annesi bazen de karısı olduğu düşünülür. Güneş de dahil bütün dünyayı doğurduğuna inanılan ve özellikle kadınların koruyucusu olan Hathor, Thebes şehrinin kraliçesi olarak görülürdü. Ayrıca onun Mısır firavunlarını bebekken emzirdiği iddia edilirdi. Öte yandan bazen de onun çok acımasız ve gaddar bir tanrıça karakteri taşıdığı da belirtilir.
Firavun döneminin en önemli kült yerlerinden biridir. Hathor, Mısır dininde önemli rol oynamış bir Tanrıçadır. Horus'un eşi olarak tasavvur edilmiştir. Yılda bir defa ziyaret merasimleri yapılmaktadır. Hathor çeşitli görünümler altında kendini takdim etmektedir. Bazen, başının üstünde, inek boynuzlan arasına konmuş güneşi taşıyan bir kadın şeklinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıça, aynı zamanda inek kulaklıdır, inek başlıdır, semavi bir inektir. Tmt (Anne) diye isimlendirilmek-tedir. Hathor, hızlı bir şekilde diğer Tanrıların karakterini benimsemiştir.
Havariler (Apotres):
Hıristiyanlıkta, İsa tarafından tebliğinin başlangıcında seçilmiş olan on iki arkadaşına tahsis edilmiş bir unvandır. Havariler İncil'i vazederek İsa'nın risaletini devam ettirenler ve Kilisesinin ilk çekirdeğini oluşturanlardır. Yine Hıristiyan itikadına göre bu çekirdeğin bir üyesi, İsa'ya ihanet edecektir. Kesin olarak İsa tarafından kullanılan Arâmice sâliha kelimesi, Yahudiler nezdinde, bir görevi veya dini, yahut din dışı buyruğu çok geniş bir takım yetkilerle kabul eden her insana işaret etmektedir.
Hatta İncil'deki sıralanışa göre ilk on iki havari şunlardır:
1- Simun (Petrus)
2- Andreas
3- Zebedinin oğlu Ya'kub
4- Yuhanna
5- Filipus
6- Bârtelomeus
7- Tomas
8- Matta
9- Alfeusun oğlu Ya'kub
10- Taddeus
11- Gayyur simun
12- Yahuda İskariyot
Nihayet on iki'lere, yabancıların havarisi olan Paul ve Barnabe katılacaktır. Dört İncil'de ve “resullerin işleri”nde verilen havariler listesinde isimlerin sırası değişmesine rağmen daima Simoıı Pierre başta, Judas ise sonda gelmektedir. Havari unvanı, kutsal ruh ile birlikte harekete geçmiş, ilâhi kelâmın tüm misyonerlerine varıncaya kadar, yavaş yavaş temsil edilmiştir. Fakat dar manada o, İsa'nın dirilmesine şahit olanlara, İsa tarafından temsilci olarak seçilenlere ve onun görevini takip için özel bir otorite ile mücehhez olanlara tahsis edilmiştir. Bunlar kurucular olarak, İsa tarafından yetkili kılınmış ve bütün mesuliyetleri yüklenmişlerdir. İşte bunun içindir ki “Havarilerin halefleri olan” “Papa ve piskoposların otoriteleri, bu direk bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Bu kesintisiz devamlılığa göre İlk piskopos havarilerin reisi olan, Petrus'tur. Roma'dan itibaren, bu unvanı Petrus sadece yabancıların (Yahudi dışı milletlerin) havarisi olan Paul'le paylaşmıştır.
Modern manada havarilik, havarilerin bu ilk görevinden kaynaklanmaktadır. İsa'nın sözüne ve hayatına şahadetle; bizzat İsa'ya götüren havarilerin geleneğinde birleşen ve dünyayı Hıristiyanlaştırma faaliyetine iştirak eden her Hıristiyana havari denilebilir.
İşte Kilise'nin bu havarilik özelliğidir ki, yirmi asırdan beri hiç kopmadan kiliseyi, geleneğine ve havarilerin geleneğine bağlanmakla temayüz ettirmiştir.
Hati:
İskandinav mitolojisinde yemek için daima ay ve güneşi kovaladığına inanılan bir kurt. Bu, muhtemelen bir çeşit eklips mitolojisidir.
Hatice:
(Hz. Hatice, ö. 619)
Hz. Muhammed’in ilk eşi. Evlendiklerinde Hz. Muhammed 25, varlıklı bir dul hanım olan Hz. Hatice ise 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed’in her zaman yanında olan Hz. Hatice, Hz. Muhammed rîsaletini ilan ettiğinde ona ilk inanan kadın oldu. Hz. Muhammedle olan evliliğinden 4 kız (Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Fatima, Rukiyye) ve 2 oğlu (Kasım ve Abdullah) oldu. Oğulları henüz küçük yaşlarda vefat ettiler. Hz. Hatice İslamda ideal bir Müslüman kadın örneği olarak görülür ve ona Haticetü'l-Kübra (büyük Hatice) unvanı verilir.
Hatim:
İslamda Kur'an'ın baştan sona ezbere ya da yüzünden okunması. Geleneksel olarak hatim tamamlandığında hatim duası okunur.
Hava Giyinenler:
Bakınız: Digambara, Caynizm.
Havari (Apostle):
İsa'nın 12 öğrencisine verilen ad. Kur'an'da havarilerin Hz. İsa'ya inanıp onu destekleyen kişiler oldukları vurgulanır.[27] İncillerde ise bunların Peter, Andrew, James, John, Philip, Barthoiomeus, Thomas, Matthew, James (Küçük), Thaddaeus, Simon ve Yahuda (Judas) oldukları söylenir. Yahuda'nın ihaneti sonrası onun yerini Matthias'ın aldığı belirtilir. Ayrıca havari terimi Pavlus ve Barnaba için de kullanılır.
Havariler Akidesi (Apostles' Creed):
Batı Kilisesinde kullanılan bir iman formülü. Diğer Hıristiyan akideleri gibiüç unsurla (Baba, İsa Mesih ve Kutsal Ruh) ilgilidir. Bu isim ilk önce Aziz Ambrose’nin (y. 390) bir mektubunda kullanılmıştır.
Hâviye:
Kur'an'da adı geçen bir Cehennem çukuru. Kızgın bir ateşten ibaretolduğu vurgulanan Hâviye'ye tartılan hafif gelenlerin atılacakları belirtilir. [28]
Havra:
İbranice. “topluluk”. Yahudilikte içerisinde ibadetedilen yapı; tapınak ya da sinagog. Bakınız: Sinagog.
Havva (Eve, Evath):
Yaratılan İlk kadın; Adem’in karısı. Onun Adem’in bir kemiğinden yaratıldığı ifade edilir. Kitabı Mukaddes'te onun yasak meyveyi ye' mek konusunda şeytan tarafından kandırıldığı, sonra da yemesi için Adem'i kandırdığı ve bu nedenle insanlığın yeryüzünde yaşamaya ve ölüme mahkum edildiği belirtilir. Bu davranışının bir cezası olarak Havva'ya doğum sancısı çekme niteliği verildiği söylenir. Bakınız: Pandora.
Havz:
İslami gelenekte Hz. Muhammed’in hesap gününde ümmetiyle karşılaşacağı yer. Hz. Muhammed’in tahtının Havz'ın üzerinde olduğuna inanılır. Havz fikri Kur'an'da yer almaz.
Hawath:
Sâbiî kutsal kitaplarında kötü düşmüş varlık Ruha'ya verilen bir isim. Bakınız: Ruha.
Hay-Tau:
Finikelilerin bitki tanrısı. Onun, Adonİs’in bir prototipi olduğu düşünülür.
Hayat Ağacı:
Çeşitli dinsel geleneklerde ilahi alemde ya da yeryüzünde hayatı temsilen tanrısal varlıklar tarafından dikildiğine inanılan ağaç. Eski Ahit'te, tanrının bahçeyi (cenneti) oluşturarak Hayat Ağacı'nı oraya diktiğinden ve ilk insanı buraya yerleştirdiğinden bahsedilir. [29]Sonra yılanın kandırması sonucu bu ağacın kendisine yasak edilen meyvesinden yiyen Adem bahçeden kovulur. Zira bu ağacın meyvesinden yemenin kişiye bir çeşit tanrısallık ve ölümsüzlük kazandırdığı ima edilir. Sâbiî geleneğinde ise yüce Işık Kralı'na verilen bir diğer isim “Hayat” ya da “İlk Hayat”tır. O ve etrafındaki ilahi varlıklar, bir çeşit hayat ağacı görünümündedir ler. Bakınız: Omumbo Rombonga.
Hayat Tekerleği:
Tibet Buddizmi'nde, varlıklar dizisinin bir tasvirini teşkil etmektedir. Tekerleğin göbeğine üç hayvan yerleştirilmişir. Kırmızı horoz, Dünya isteklerine tutkuyu temsil etmektedir. Yeşil yılan, Kin'i temsil etmektedir. Siyah Domuz, Cehaleti ve aç gözlülüğü temsil etmektedir. Altı doğum dünyası vardır. Her birine bir Buddha başkanlık etmektedir. Varlıklar, karmalarına göre onlara doğru yol almaktadırlar. Sağda gök, solda'da cehennemler yer almaktadır. Aşağı bir dairede, doğum zincirinin (pratitya samut-pada) on iki sebebi gösterilmiştir.
Hazret:
Kelime anlamı itibarıyla “ön, huzur” anlamlarına gelen bu terim İslami gelenekte, saygı duyulan kişi ya da şeylerin isimlerinin başında kullanılan bir saygı ifadesi haline gelmiştir. Hazreti Muhammed, Hazreti Kur'an gibi.
Heartoloji (Heartology):
Dini bayramlar, özel günler ve zamanların anlamını, tarihini ve kökenini araştıran bilim dalı. Bakınız: Bayram.
Hebat:
Hitit mitolojisinde fırtına tanrısı Teşub'un eşi.
Hebe:
Bakınız: Ganymeda.
Hecate:
Eski Yunan'da ay, sihir, hikmet, zafer, sürü ve denizcilik tanrıçası; yolunu kaybedenler ve dövülenlerin yardımcısı. Artemis’in kuzeni olan Hecate’nin çocukların koruyucusu olması yanında, bir yeraltı tanrıçası olarak ölülerin kraliçesi olduğu da düşünülürdü. Bundan başka o, hayaletler, kara büyü ve büyücülükle de ilişkili olarak görülürdü. Genellikle yolların kesiştiği yerlerde onun büstleri bulunurdu.
Hecatomb:
Eski Yunan'da düzenlenen çok sayıda öküz kurbanı. Atina'da resmi takvim yaz ortasında Hecatombaion'da (büyük kurban ayı) başlardı. Apollo için düzenlenen bu törenin ayın yedinci günü yapıldığı bilinmektedir.
Hedonizm (Hazcılık):
Bütün ahlaki davranışların uygun sonunun mutluluk yada haz olduğunu savunan ahlaki doktrin.
Hegel:
(G.W.F. Hegel, 1770-1831)
Alman idealist filozof. Onun sisteminin Kant'ın eleştirel idealizminden kaynaklandığı söylenir. Bu sistem bir “olma” değil “oluşma” mantığıdır ve mantıksal oluş, öz ve kavram şeklinde üç başlık altında formüle edilir. Diyalektik idealist düşüncenin kurucusu da olan Hegel her şeyin başının kavram veya “ide” olduğunu öngörür. Kavram veya “ide” kendini tarih içinde “antitez”i ile yani somutun içinde “yabancılaştırarak” daha üstün bir safhaya yani bir taşımaya girişir, yani kendini “sentez”ler. Bu anlamda yabancılaşmayı ilk konu edinenlerden biri olmakla birlikte Hegel'de yabancılaşma olumsuz bir şey değil, idenin kendini tarih içerisinde gerçekleştirebilmesinin bir yoludur. Nitekim dinler tarihine yaklaşımında da Hegel bu diyalektiğin gerçekleşmiş olduğunu göstererek dinin üç aşamasından bahseder. Bunlar; tabiat dini safhası, tanrılar safhası ve Hıristiyanlıkla ortaya çıkan sistemli din safhasıdır. Bu üç aşama arasında idenin kendini realize etmiş olmasından kaynaklanan bir evrim bakşaçıst vardır. Hegel, sonraki dönemlerde birçok düşünürü etkilemiştir. Marx'ın diyalektik materyalizmi, örneğin, onun diyalektik idealizminin ters-yüz edilmiş biçimi olduğu sıkça söylenir.
Heidegger:
(M. Heidegger, 1884-1976)
Bir Yahudi felsefecesi ve fenomenolojinin kurucusu olan Husserl’in talebesi olan Heidegger katolik bir aileden, ilk yıllarında ilahiyat eğitimi almış bir felsefecidir. Bilim çevrelerince hocası gibi bir fenomenolojist ve sonraları bir ekzıstansiyalist olarak tanındı. Ancak o,çalışmalarında kendisine has bir düşünce sistemi geliştirmeye çalıştı. Felsefî söyleminde hiç bir zaman açıkça ilahiyat konularını konu etmemekle birlikte bütün konularının etrafında bir ilahiyatçı olmasından kaynaklanan ilgiler ve maraklar belirleyici olmuştur. Heidegger “varlık” sorunu üzerinde durdu ve varlığı statik anlamda “varolan şeyler” düzeyinde alanlardan kendini ayırarak varlığın dinamik bir süreç olduğunu savundu. Klasik İlahiyatın da tanrıyı bir kez varolmuş durgun ve sabit bir “şey” olarak aldığına dikkat çekerek, böyle bir tanrının hiç bir tanrılık değerinin olamayacağını telkin etti. O insan varlığını da bu statik/metafizik çerçeveden kurtarmak üzere zaman açısından yorumlayarak onu bir Dasein (orada olmak) olarak anlamaya çalıştı. Dasein insanın tarihüstü ve toplumüstü bir tanımının olmadığını belli bir tarih ve belli bir toplumda somutlaşmamı^ bir anne babadan hasıl olarak karmaşık bir biyografiyi kendince yaşamayan hiç bir insanın varlığından sözedilemez. Yani insan hep orada/dünyada bulunur yani insan Dasein'dır. Heidegger, “anlama”nın ise, öznenin muhtelif mümkün davranışlarından birisi olmayıp, Dosein’in gerçekleşmesinin orijinal bir formu olduğunu belirtti. Heidegger’in çalışmaları arasında Varlık ve Zaman (1933) Metafizik nedir? (1929), Düşünce nedir? (1954), Felsefece giriş (1956) ve Fenomenoloji ve Teoloji (1970) sayılabilir.
Heiden:
Japon tapınaklarında rahiplerin ibadetlerini yaptıkları sunak bölümü. Heiden, tapınak içinde sıradan kişilerin tapındıkları Haiden'den ayrı bir bölüm oluşturur. Bakınız: Haiden.
Heiler, Friedrich (1892-1969):
Münih'te doğmuştur. Felfese ve ilahiyat formasyonunu orada almıştır. Semitik dillerde ve Hindolojide uzman olmuştur. İbadet üzerinde doktora tezi hazırlamıştır. Bu tez 1918'de yayınlanmış ve büyük ilgi uyandırmıştır. Heiler, mistik ibadetle, peygamberi ibadetin arasını ayırmaktadır. Katoliklikten ayrılarak Protestanlığa girmiştir. R. Otto'nun isteği üzerine Marbourg'a gelmiştir. Orada, onun için 1922'de “Mukayeseli Din kürsüsü” kurulmuştur. Onun araştırma alanı, Doğu mistik düşüncesi, özellikle Budizmdir. Upanişad'ları incelemiştir. Ökümenizm hareketi ile ilgilenir ve 1929'da bu hareketin başkanı olmuştur. Hıristiyan iman ikrarı üzerindeki yaklaşımlarında Söderblom'u takip eder. Kiliseler üzerinde çalışmalar yapmıştır. Kendini vaaz ve Protestanlığın kutsal hayatını ıslaha vermiştir. 1931'de, İsviçre'de, piskopos olmuştur. Bundan sonra, sakramentler ve liturji konusundaki Luterci eğilimlerle, Fransiskenlerin tutumunu birleştirmeye yönelir. 1947'de Alfred Loisy (1857-1940) isimli çalışmasını yayınlar. Hitler döneminde kaybettiği Marbourg'daki “Mukayeseli Din Kürsüsüne” yeniden sahip olur. 1953'de “Religionskundliche Sammlung”un müdürü olur. Marbourg'daki resmi görevini, milletlerarası Dinler Tarihi kongresine başkanlık yaptıktan sonra bitirir. Bu kongreye, tarihi, teolojik ökümenik ve fenomenolojik çalışmasının damgasını vurmayı denemiştir,
1961'de fenomenolojiye tahsis ettiği “Erscheincengr Formen und Neşen der Religion” isimli eserini yayınlamıştır. Bu eser, mukayeseli öğretilerinin, Doğu Asya'da ve Hindistanda kaldığı on ayın bir meyvesi olarak görünmektedir. Bu fenomenoloji, kutsalla bir temas olarak görünen dinin özü üzerinde merkezileşmektedir. Ona göre din, aşkın olan realiteyle insan cemaatinin tecrübesidir. Araştırmasının birinci kısmında, Söderblom, Otto ve Van der Leeuw çizgisinde kutsalı incelemektedir. Burada durduğu konular, obje, yer, zaman, sayılar, aksiyon, söz, yazı, insan ve cemaattir. İkinci kısımda daha Çok dini tasvirler üzerinde durmaktadır. Burada da, Tanrı, yaratılış, vahiy, kefaret, gelecek hayat ve kurtuluş konularını işlemektedir. Araştırmasının son kısmında ise daha çok dini tecrübe üzerinde durmaktadır. Heiler'e göre bu, muhtelif dinlerde aynıdır. O, burada mistisizm üzerinde fazlaca durmaktadır. Heiler’in fenomenolojik araştırması, hızlı bir şekilde tarihi ve jeoğrafik ve tipolojik alandan uzaklaşır. Kendisinin “Merkeziyetçi daireler metodu” adını verdiği metoda yönelir. Ona göre, insanlığın dinleri bir bütün telâkki edilmelidir. İlk daire, dinlerin görünen unsurudur. İkinci daire, Tanrı’nın görünen aksiyonudur. Üçüncü dairede Deus abscondites dairesidir. Söderblom'un ve Otto'nun çalışmalarından etkilenen Heiler, dinleri, Hıristiyanlık dışı dinler ve Hıristiyanlık olarak tasnif etmektedir. Heiler’in bütün mukayeseli çalışmaları, dini fenomenin birliği fonksiyonu üzerine dayanmaktadır. Heiler'e göre Dinler Tarihçisi, kiliseleri, mabedleri, sinagogları, camileri ziyaret eden, farklı dini cemaatlerin kutsal atmosferine sempati ile dalan, dinlerin dış şekillerini dinin özüne ulaşmak için aşan bir hacı gibidir. Heiler için Dinler Tarihi, bütün dinlerde mevcut olan ilâhi vahye dayanan iman üzerine inşa edilen kutsalın bir ilahiyatıdır. Bu açıdan, mukayeseli tarih, Heiler’in araştırmalarında kutsal duygusuna dayanmaktadır. Bu durum, psikoloji yardımı ile yorumlanmış olan insanlığın dini tarihi ile değerlendirilmiştir. Bunun için 1960'da Marbourg'daki kongrede Heiler tarafından “Una Sancta Religionum” sık sık tekrar edilmiştir.
F. Heiler, mukayeseli bir fenomenoloji denemesi gerçekleştirmiştir. Bu denemede, dini felsefe ve ökümenik dinler İlahiyatı, yan yana gelmiştir. Bunların hepsi de dini duygu ile yorumlanmıştır.
Heilsgeschichte:
Bakınız: Kurtuluş Tarihi.
Heimdall:
İskandinav mitolojisinin “beyaz tanrısı”. Onun, Odin ve dokuz hizmetçinin oğlu olduğu söylenir. Bu, onun dokuz kez doğup öleceği anlamına gelebilir. Heimdall, kaya devlerine karşı semayı korumak için sema kayalarında yaşardı, tanrıların gözetleyicisiydi, bir kuştan daha az uyur ve gündüz ve gece yüz fersah görebilirdi. Onun, bütün dünyanın sesini işitebileceği öten bir boynuzu vardı. İnanışa göre kıyamet işaretleri göründüğünde Heimdall borusunu üfürecek ve kötü Loki ve canavarlarına karşı savaşmak üzere tanrıları savaşa çağıracaktır.
Heitsi-Eibib:
Afrika'da Hottentot'ların iyi büyücü tanrısı. Onun, yaratıcı bir tanrı olmamakla birlikte lanetleme yoluyla insanlar ve hayvanlara çeşitli karakterler verdiğine inanılır. Örneğin o, aslında bir kuş gibi ağaçlarda yaşayan aslanı lanetlemiş ve onu yeryüzüne bağımlı kılmıştır.
Hekaloth:
İbranice. “salonlar, cennet salonları”. İnsanları ilahi aleme ruhsal olarak çıkışa hazırlamayı hedefleyen Yahudi mistik literatürü fragmentlerinin ismi. Bakınız: Merkabah.
Heket:
Eski Mısır'da yaratılış, doğum ve verimlilik tanrıçası; Shu'nun eşi. Bir kurbağa ya da kurbağa başlı bir kadın şeklinde tasvir edilen Heket’in, güneşin günlük doğuşuna yardımcı olan bir ebe olduğuna inanılırdı.
Hel:
İskandinav mitolojisinde ölüler dünyası; buraya hükmeden tanrıça. Bütün ölülerin Hel'e gideceğine (Eski Yunan'daki Hades gibi) inanılmakla birlikte özellikle kötü kişilerin oraya gidecekleri vurgulanırdı. Mitolojide kötü Loki’nin kızı olduğu söylenen ve bir canavar varlık olduğu belirtilen tanrıça Hel, inanışa göre bu yeraltı dünyasına hükmederdi.
Helal:
Dinen yapılması caiz olan veya yapılmasına izin verilen şey; haramın karşıtı. Bakınız: Haram.
Helen:
Eski Yunan mitolojisinde Zeus ve Leda'nın kızı. Ona, Sparta ve diğer bazı bölgelerde tapılırdı. Ağaçlar ve kuşlarla ilişkili olarak görülen Helen, bir bitki tanrıçasıydı. İliad ve Odyssey'e göre ise Helen, Paris tarafından kaçırılan Menelaus'un karısıydı.
Helenizm (Hellenism):
Greko Latin mitolojisi, Homeros'un destanlarından ve Zeus'un neşeli maceralarından itibaren, milâdi ilk asırların mistik-filozofik yazılarına kadar durmadan gelişme göstermiştir. OHmpuslulartn bu taşkın cemiyetinde, Zodiaque’ın on iki işaretiyle mukayese edilmek istenen on iki figür çıkartılmıştır. Onların kendi aralarındaki ve insan dünyası ile olan ilişkileri yavaş yavaş, insan cemiyetine modellik görevi yapan teolojik-kozmik bir bütün oluşturmuştur. Zeusun başkanlık yaptığı Tanrısal dünyanın teşkilatı, IV. asırda, dört hiyerarşi halinde özetlenebilen güçlerin fonksiyonel dağıtımına ulaşmıştır.
1- Dünyayı yaratan Tanrılar: Zeus-Poséidon-Hephaistos
2- Dünyayı Canlandıran Tanrılar: Demeter-Dianysos-Artemis
3- Dünyayı Ahenkleştiren Tanrılar: Apollon-Aphrodite-Hermes
4- Dünyayı Denetleyen Tanrılar: Hera-Athena-Ares
Olympus, insan bilgisinin gelişmeleriyle medenileşmiştir.
Helena:
(Azize Helen, y. 255-330)
İmparator Konstantin’in annesi. Hıristiyanlar onun Hıristiyanlığın yılmaz bir destekçisi olduğuna ve İsa Mesih’in üzerinde çarmıha gerildiği haçı bulduğuna inanırlar.
Helios (Helius, Sol):
Eski Yunan'da güneş tanrısı. Onun her şeyi gören bir şahit olduğuna ve günlük olarak dört atın çektiği saltanat arabasıyla (Quadriga) gökyüzünü baştanbaşa geçtiğine inanılırdı. Romalılar ona Sol adı altında tazim ederlerdi.
Helvetia İtikatnamesi:
Tarihe, II. Basel itikatnamesi olarak geçen I. Helvetia itikatnamesi, 1536'da Strasbourglu Martin Bucer’in destekleriyle Heinrich Bullinger tarafından hazırlanmıştır. 1562'de Bullinger 30 maddelik bir dini bildiri yazmıştır. İşte II. Helvetia itikatnamesi olarak bilinen bu bildiri, İsviçre kontlarının resmi itikat beyannamesi olarak 1566'da kabul edilmiştir. Bu itikatname daha sonraki dönemlerde İskoçya'da (1566), Macaristan'da (1567), Fransa'da (1571) ve Polonya'da (1578) kabul edilmiştir. Hala bu bildiri, Protestan ilahiyatının en kabul edilir beyannamelerinden birisidir.
II. Helvetia itikatnamesinde üzerinde durulan temel konular şunlardır:
1- Teslis
2- İmanın tek ölçüsünün İnciller olması
3- Heretik akımların mahkum edilmesi
4- İbadette, hukukta, İncillerde ve imanda imgelere yer verilmemesi.
Hemachandra:
(Hemacharya, 1088-1173)
Önde gelen bir Caynist öğretmen ve yazar. Caynistler kadar Hindularca da saygı duyulan Hemachandra'nın inanç, gramer ve tarihle ilgili olarak 35 milyondan fazla cümle yazdığı söylenir. Bu nedenle o, “çağın alimi” olarakda adlandırılmıştır. Ayrıca onun etkisiyle bir Gujerat kralının Caynizmi kabul ettiği, hayvanları öldürmeyi yasakladığı ve muhteşem Caynist tapınaklar inşa ettirdiği rivayet edilir.
Hemerobaptistler:
Çeşitli Kilise babalarınca haklarında bilgi verilen bir Yahudi mezhebi taraftarları. Onların dinsel bir gereklilik olarak gördükleri ve önemle üzerinde durdukları günlük yıkanma (gusül, vaftiz), Hemerobaptistlerin en karakteristik özellikleriydi.
Hemerologies:
Bazı işlerin yapılması için elverişli veya elverişsiz günlerin takvimi Hemeroloji pratiklerini meydana getirmektedir. Hemeroloji üzerinde R. Labat çalışmıştır. “Hemerologie et Menologie d'Asur 1939” isimli eserde, Hemeroloji sistematik olarak düzenlenmiştir. Bütün yasaklar ve tavsiyeler aylarla gruplanrmş ve günlere göre tasnif edilmiştir. Falan gün, sokağa çıkmaktan, kapıdan geçmekten, kayığa binmekten, balık, sığır eti ve domuz eti yemekten sakın ilmahdır. Yine bazı günlerde armut, hurma, soğan yemekten sakınmak gerekir. Yine bazı vakitlerde bir adamın karısını eve sokmaktan, onunla cinsel ilişkide bulunmaktan uzak durması icab etmektedir. Ava gitmekten, balık avlamaktan, evini süpürmekten, ayaklarını yıkamaktan uzak durması gerekir. Bazen de yasaklar, müspet şeylerle yer değiştirmektedir. Meselâ, ırmakta balık avlanabilmektedir. Birçok hastalık bu kurallara riayet edilmediği zaman meydana gelmektedir.
Bazı günler de Tanrı niyetine bile olsa yiyecek bırakmak uygun değildir. Böylece çok sayıda işaretler, liturjik bir takvim ortaya koymaktadır. Meselâ, falan gün, Mardouk'un ritüel uyanıklık günüdür veya Nabou'nun bayram günüdür gibi...
Hendek Savaşı:
Bakınız: Ahzâb Savaşı.
Henoh:
Bakınız: İdris.
Henoteizm (Henotheism, Monolatri):
Birçok tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, bunlardan yalnızca bir tanesine kabilenin, klanın ya da ailenin en yüce tanrısı olarak tapınmayı ifade eden teolojik doktrin. 19. yy'dan itibaren kullanılan ve genellikle Max Müller veya F.W.J. Schelling'e atfedilen bu terim, tek tanrıya tapınmayı ifade eden monoteizmden farklıdır. Henoteizmde, varlığı kabul edilen diğer tanrısal varlıklar pratik nedenlerle ihmal edilirler. Örneğin eski Hint dininde diğer tanrısal varlıkların mevcudiyeti de kabul edilmekle birlikte İndra yüce tanrı olarak tazim olunurdu. Ayrıca Yahudiliğin bazı dönemlerinde de henoteizme rastlanmaktadır. Torah'da tanrı Yahve ile ilgili yaklaşımlar monoteizmden ziyade henoteizmi akla getirmektedir. Bakınız: Kathenoteizm.
Henoteizm kelimesi, heis, henos, kelimelerinden teşekkül etmiştir. Bu kelimeyi ilk defa Max Müller, veda inancını ve tanrılarını belirtmek için kullanmıştır. Max Müller, buyandan ilk vahyi ve Monoteist düşünceyi, diğer yandan da, insanlığın bidayetinde olduğu iddia edilen politeist kavramı reddederek; Veda'yı Aryen dini dokümanlarının en eskisi olarak değerlendirmiş; orada Veda dininin ilk şeklini keşfettiğini ve ona Henoteizm adını verdiğini ilân etmiştir. Müller'e göre burada söz konusu olan, zamanla tecrid olan muhtelif yüce tanrıların külrüdür. Müller, bu kültü, diğer yüca Tanrılara yapılan kültten sürekli ayırmaktadır. Yani buradaki kült, bir yüce tanrıya bağlı olan çok sayıdaki tanrılara yapılan kült değildir. Henoteizm, Veda faaliyetini belirtmektedir. Veda, birbiri ardınca tahta bir Tanrı yerleştirmektedir. Bu tahta yerleşen herbir Tanrıyı veda, kendisini yüceltenlerin vizyonuna göre tahta yerleştirmektedir. Veda düşüncesinin bu Henoteist safhası, Müller'e göre henüz sabitleşmemiş ve durağanlaşmamış bir tanrı fikri ihtiva etmektedir. Yine Müllere göre, bu safha, ilk tanrı fikrini ve ismini ortaya çıkarmıştır.
Henriciler (Henricians):
12. yy'da Lozanlı Henry’nin (ö. 1145 sonrası) fikirleri doğrultusunda gelişen bir Hıristiyan heterodoksal akım. Sakramentlerin objektif etkinliğini inkar eden Henry, Güney Fransa'da faaliyette bulunmuştur.
Henry VIII (1491-1547):
Avrupa'daki Rönesans ve Reform'un, İngiltere'ye sıçradığı dönemlerde İngiliz kraliyetinin başında olan VIII. Henry (1509-1547), ilk evliliğini geçersiz kılan Papa'ya karşı gelmiş ve İngiliz kilisesini Roma'dan (Vatikandan) ayırmıştır. Dönemin Papası, VII. Clemens, VIII. Henry'nin karısı Catherine'i boşamak için yaptığı müracaatı reddetmişti. Henry, karısı Catherine'i, erkek çocuğu olmaması, doğan kız çocuklarının ölmesi nedeniyle hanedanlığın geleceği için önemli bir problem olarak görerek boşamak ve yeniden evlenmek istiyordu. Diğer önemli bir mesele de VIII. Henry, ağabeyinin dul eşiyle evlenmişti. Bunu papa, günah olarak görüyor ve günah işlediğine inanıyordu. Çünkü Katolik kilisesinde boşanma yoktu. Papa VIII. Clemensde bu gerekçe ile boşanmayı reddetmişti. Burada sadece dini değil, politik bir gerekçe de vardı. Catherine V. Karl'ın (Şarlken imparatoru) halası idi. Boşadığı takdirde, Papa, V. Karl’ın düşmanlığını kazanmaktan da korkmuştu. VIII. Henry, danışmanı olan Thomas Cromwell’in de telkinleriyle, İngiltere kilisesini Roma'dan ayırmaya ve böylece de boşanma işini bitirmeye karar vermişti. Fakat böyle bir karar birçok problemi de beraberinde getiriyordu. VIII. Henry, 1533 ocağında çok sevdiği Anne Boleyn'le evlenmişti. Psikoposluk makamının başına da Thomas Cranmer'i atamıştı. Başpiskoposluğun emrinde kurulan bir mahkeme, Mayıs 1533'de VIII. Henry, ilk karısı Catherine'den boşamıştı. Bunun üzerine Papa, VIII. Henry'i aforoz etmişti. Bu önemli bir olaydı. Artık İngiliz kilisesinin dünyevi lideri VIII. Henry olmuştu. Ancak burada ciddi bir problem daha vardı. VIII. Henry, 1521de “Assertio septem sacra mentorum adversus Martinum Lutherum” (Martin Luther'e karşı, yedi iddia) isimli bir kitap yazarak, Luther'i eleştirip, Roma'ya bağlılığını ifade etmiştir. Bu eser karşılığında papa, “İmanın savunucusu” olduğu için VIII. Henry'i ödüllendirmişti. Şimdi ise durum tamamen ters dönmüş; VIII. Henry, Romayı eleştirerek, Vatikan'dan kopmuş ve Protestan hareketine yaklaşmıştı. Ölünceye kadar da İngiliz kilisesinin dini ve ekonomik sorunlarıyla ciddi şekilde ilgilenmiştir. Bu konuda, İngiliz kilisesinin papalığın üstünlüğünü kabul etmesi mümkün değildi. Bunun dışında, Hıristiyanlığın temel ilkeleri korunmuştu. Kilise sırları konusunda, Protestan eğilim benimsenirken, kilise hiyerarşisi, İngiltere'ye özgü bir veçhe kazanmıştı. Rahipler bekar kalacaklardı. Din adamlığı sınıfı korunacaktı. 1536-1540'larda Manastırlar kapatılmıştı. Manastırların mülkleri, krallığa kaldı. Din adamları vergilendirildi. Böylece, VIII. Henry dönemi, önemli reformlara sahne olmuştu. Ancak VIII. Henry'nin en önemli kaygısı hanedanlığın geleceği idi. Henüz Anne Boîeyn'den de bir erkek çocuğu olmamıştı. 1536'da Anne'yi zina suçlaması ile idam ettirdi. Arkasından Jane Seymour'la evlendi. Bu defa Jane'den bir oğul sahibi oldu (Kral IV. Edward). Ancak Jane, doğum esnasında ölmüştü. Daha sonra Kleve dükünün kız kardeşi Anne ile evlendi. Bu evlilik de fazla sürmedi. Yeni evliliğini Catherine Howard ile yaptı. Onu da sadık olmadığı gerekçesiyle öldürttü. Son evliliğini ise Catherine Parre ile yaptı, VIII. Henry dönemi, İngiltere’nin en önemli dini olaylarının yaşandığı dönem olmuştu. Onun İngiltere'ye kazandırdığı ve bugüne kadar gelen tek şey, İngiliz milli kilisesi oldu. Bu kilise bugün, Anglikan kilisesi olarak yaşamaktadır.
Hepat:
Ortadoğu'da Arinna’nın güneş tanrıçası. Hepat, bir aslan üzerinde duran bir kişi şeklinde tasvir edilir.
Hepatoskopi:
“Ciğer inceleme”. Babilliler, Etrüskler ve diğer bazı toplumlarca kullanılan bir kehanet metodu. Bakınız: Haruspex.
Hephaestus:
Eski Yunan'da demirciler ya da ateş tanrısı; Hera ve Zeus'un veya yalnızca Hera'nın oğlu. Onun, sanatkarların ve ustaların patronu olduğuna inanılır. Aslında bir gök gürültüsü tanrısı olan Hephaestus'un topallayarakyürüdüğü söylenir. İnanışa göre bundan dolayı diğer tanrılar onunla alay ederler ve annesi Hera onu gözden uzak tutmaya çalışır. Buna kızan Hephaestus ise Hera'dan öç almak için ona bir tuzak hazırlar.
Heptateuch:
Eski Ahit’in ilk yedi kitabının var sayılan bütünlüğü nedeniyle onlar için bazen kullanılan bir isim, Bakınız: Pantateuch.
Hera:
Eski Yunan'da gökyüzü tanrıçası; Cronos ve Rhea'nın kızı, Zeus'un eşi; Demeter, Hades, Hestia, Poseiden ve Zeus'un kız kardeşi. İnanışa göre bir gün güzel Hera bir guguk kuşunu yağmur fırtınasından kurtararak kucağına alır. Ancak bu guguk kuşu, aslında şekil değiştirmiş olan Zeus'tur. Böylelikle Zeus onunla birleşir. Bu birleşmeden Hebe, llythia, Ares ve Hephaestus doğar. Aynı zamanda doğum, evlilik ve kadınların tanrıçası olduğu da düşünülen Hera'nın sadık ve kıskanç bir eş olduğuna inanılırdı; dağ başlarında ve diğer yüksek yerlerde onun için tapınaklar yapılırdı. Kıskançlığı nedeniyle o, kocası Zeus'un metreslerinden birçoğunu (örneğin Aegina, Alcmene, lo, Leto ve Semele'yi) cezalandırmıştı. Hatta o, bu nedenle kocasıyla da çoğu kez mücadele etmişti. Hera’nın kutsal hayvanı guguk kuşu, kutsal meyvesi ise elmaydı. Hera'nın bir lakabı Argeia idi. Bakınız: Zeus.
Hera Oyunları:
Eski Yunan'da tanrıça Hera adına her dört yılda bir düzenlenen kadınlar arası spor yarışmaları. Bunun, Olimpiyat (Olimpic) oyunlarından daha eski olduğu söylenir.
Heracleon:
MS 2. yy'da yaşayan bir Gnostik yazar. Heracleon, Yuhanna İncili'ne bir şerh yazmıştır. Ayrıca onun, Nag Hammadi metinleri arasında yeralan “Üç Tabiata İlişkin Risale” başlıklı kitabın da yazarı olabileceği söylenir.
Heracles:
Bazen bir tanrı olarak da tapılan en popüler Yunan kahramanı; Zeııs ve Alcmene’nin oğlu. İsmi “Hera'nın intikamı” ya da “Hera'nın muhteşem hediyesi” anlamına gelen Heracles’in maceraları (ve onun meşhur 12 işçisi hikayesi) Eski Yunan'ın gözde hikayeleriydi. Onun silahlarının tanrılar tarafından yapıldığına inanılırdı. Heracles, zafer ve güç yanı sıra birçok yabancı tanrıyla özdeşleştirildi. Bakınız: Herkül.
Heraclius:
(575-641) 610/611'den itibaren Bizans imparatoru olan Heraclius, Hıristiyanların doktrinel birliğini sağlamak amacıyla 638'de Ecthesis'i yürürlüğe koydu. Ayrıca İslami kaynaklarda Hz. Muhammed’in İslama davet için ona bir mektup gönderdiği belirtilir. Bakınız: Ecthesis.
Heraklit:
(Heraclitus, y. MÖ 530-470)
Efesli filozof. Ateşin asli unsur olduğuna ve her şeyin ondan kaynaklandığına inandı. Ona göre ruhun gücü ve mükemmelliği kozmik ateş, evrensel akıl ya da logos tarafından beslenmesine bağlanır. Heraklit, hem popüler dîn anlayışını hem de demokrasiyi tenkit etmiştir.
Heresi-Hérésie (Heresy):
Herhangi bir inancı ya da belirli bir dinsel doktrini yalanlama veya onun dışında olma; sapkınlık. Hıristiyanlıkta heresi, kilise tarafından imanla ilgili belirlenen herhangi bir doktrini resmen yalanlama ya da ondan Şüphe etmeyi ifade eder. Erken dönemlerden itibaren Hıristiyan kilisesi, kendisinin iman esaslarını belirleme ve öğretme otoritesine sahip olduğunu ilan etmiş ve heresiyi mahkum etmiştir. Bakınız: Heterodoksi. Heresiografi
Yunanca seçim veya seçme anlamına gelen haîresis kelimesinden alman Heresie (İ'tizal), Kilise tarafından öğretilen iman hakikatmdan farklı bir kanaat veya hakikati inkâr ve red anlamına gelir. Heretique (sapkın) ise, bu kanaati veya davranışı benimseyen kimsedir. Héresiarque ise, bu kanaati yayan ve tahrik edendir. Ancak her ikisi de bununla beraber, Hıristiyan ismini muhafaza etmek ister. Bunlar, kredoda kendilerine göre bir seçim yaparlar. Çok önceleri Aziz Paul[30], Evharistiya (şükran âyini) vesilesiyle bazı özel fikirler etrafında oluşan bir kısım antisosyal grupları ifşa etmiştir. II., yüzyılda, Aziz Irenee “I'tizallere karşı” adı ile bir eser yazmaya mecbur kalmıştır. Ahlâk psikolojisi açısından heretik (sapkın kişi), kendi yargısını, toplum yargısına tercih eden kişidir. Fakat bazen toplum yargısı, temiz olmayan bir sosyo-kültürel çerçeve ile bulandırılır. Bundan ayrılan heretik (sapkın kişi), iyi bir iman bilincini ve bir kısım hakikatlerin dinamizmini ve mevsukiyetini muhafaza edebilir. İ'tizaller bir takım ilerlemelere de vesile olmuştur ki, “oportet haereses esse= Bir takım İ'tizallerin olması uygundur” sözü darb-ı mesel haline gelmiştir.
İşte bunun içindir ki, II. yüzyılda Gnostisizm karşısında İsa'nın ve kilisenin rolü, iyi bir şekilde ortaya konmuştur. III., asırda Maniheizm karşısında, kötülük prensibi birliği hariç, yaratıcı prensip birliği yeniden belirtilmiş; IV. yüzyilda İsa Mesih’in tanrısallığını inkâr eden Arius doktrinine bağlı olan Arianisme karşısında, İsa'nın tanrısallığı ve insanlığı Milâdi 325 tarihinde İznik Konsili'nde muhteşem şekilde ilân edilmiştir. Kutsal-Ruh'un tanrısallığını inkâr eden Macedonius'un doktrini olan Macedonianisme karşısında, Teslis’in üçüncü unsuru olan Kutsal Ruh'un tanrısallığı 381'de İstanbul Konsili tarafından ilân edilmiştir. V. Yüzyıldaki pelagianisme karşısında, ilâhi inayetin zarureti açıklığa kavuşmuştur.
Aslında bir kanaat, Katolik iman gerçeğine aykırı olduğu zaman İ'tizal olmaktadır. Yoksa çok sayıda Mü’min tarafından paylaşılan basit bir teolojik kanaatten ayrılındığı zaman İ'tizal olmaz. Bir dinin öğretileri daima aynı değerde olmazlar. Herkesin ona iman etmesi de gerekmez. Hindular ve Budistlerde olduğu kadar Hıristiyanların ve Müslümanların da içinde farklı bir takım ekoller, gelenek ve kutsal kitapların çizdiği ayırdedici hudutlar içinde, entellektüel araştırma hürriyetini kabul edenler bulunmaktadır.
Heresiography:
Çeşitli dinlerde (özellikle Hıristiyanlıkta) merkezi doktrinin dışında kalan heretik akımlar hakkında bilgi vermek, bunların kabul edilen merkezi doktrin dışında kaldıklarını göstermek ve onları reddetmek amacıyla yapılan çalışmalar. Bu tür çalışma yapan yazarlara ise Heresiolojist adı verilir. İslami literatür içerisinde yer alan Milel ve Nihal kitapları bir tür heresiografik çalışma olarak kabul edilebilir.
Herkül (Hercules):
Eski Yunan kahraman tanrısı Heracles’in Roma'daki karşılığı. Roma'da onun, tanrı Jüpiter’in oğlu olduğuna inanılırdı. Eski Roma'da insan kurbanı adetini Herkül'ün kaldırdığı söylenir. Bakınız: Heracles.
Hermae:
Eski Yunan'da MÖ 5. yy'dan itibaren görülen tanrı Hermes ve diğer tanrısal varlıkların bronş ve mermer sütunları. Bunların üst kısmında tanrısal varlığı temsil eden bir büst ve alt kısmında ise fallus kültünü sembolize eden figürler bulunur. Üzerlerinde bazı kitabeler de yer alan bu sütunlar Yunan şehirlerinin caddelerinde sergilenirdi. Bakınız: Fallus kültü.
Hermafroditos (Hermafrodit):
Eski Yunan geleneğinde Hermes ve Afrodit’in oğlu. Mitolojiye göre Hermafrodit, bir gün gölde yıkanırken bir su perisi kendisine musallat olur ve kendisiyle birleşmek ister. Ancak o, bundan kaçmaya çalışır. Bunun üzerine peri, tanrılara yakararak kendisiyle onun bedenini birleştirmelerini ister.
Hermas:
MS 2. yy'da yaşayan ve Apostolik babalardan birisi sayılan Hermas, “The Shepherd” adlı çalışmanın yazarıdır. Bir Hıristiyan köleyken serbest bırakılmış, evlenmiş ve zengin bir tüccar olmuştur. Ancak o, sonradan servetini kaybetmiştir. Onun eseri olan Shepherd, 5 vizyon, 12 buyruk ve 10 benzerlikten oluşan üç ana kısma ayrılır. Kendisine yaşlı bir kadının göründüğünü belirten Hermas bu çalışmasında Hıristiyanlığın kuralları ve bir Hıristiyanın tavır ve erdemleriyle ilgili bilgiler verir.
Hermenötik (Hermeneutics):
Yorum ve anlama metotları bilimi.
(1) Kitabı Mukaddes Hermenötiği (Biblical Hermeneutics). Sonsuz ve mutlak hakikatin sahibi olan tanrı, fânî ve sınırlı bir dile sahip olan peygamber/insana (Hermes'e) bir söz (logos) göndermiştir. Hermes bu sözü bir yandan yorumlayıp anlayacak diğer yandan daha da sınırlı olan sıradan insanların diline tercüme ederek onlara aktaracaktır. Diğer insanlarsa kendilerine gelinceye kadar birçok kırılmaya uğramış sözün gerçek anlamını anlamaya çalışacaklardır. Özellikle Reformasyon'dan sonra Protestanlığın önayak olduğu kitaba dönüş hareketlerinin en önemli vurgusu araya birçok tarihsel, mitolojik ve geleneksel tortunun katışmış olduğu Kitab-ı Mukaddes metninin “ash”nın ne olduğunu ortaya koymak olmuştur. İlahiyat alanında hermenötik teori, kutsal bir metinle ilgili belirsizliğin ve anlama sanatına ilişkin analizin farkında olma durumundan kaynaklanır. Hıristiyan geleneğinde tefsire bir başlangıç olarak düşünülen hermenötik anlayışıyla, Kitabı Mukaddes'e ilişkin inancın farklı kültürlerde nasıl anlaşıldığıyla ilgili daha geni§ çalışmayı ifade eden hermenötik anlayışı arasında farklılıklar vardır
(2) Felsefi Hermenötik. M. Heidegger’in insanın ontolojik tahlilinden ilham alarak, çağdaş Alman düşünürü H.G. Gadamer tarafından geliştirilen hermenötik. Bu anlamda hermenötik, bir yorum teorisi ya da yorum yöntemlerinin farklı bir izahı olmayıp, tüm anlarna tarzlarında ortak olanı keşfetmeye çalışan bir düşünce biçimi; anlama sanatıdır. Bu doğrultuda anlama (ya da kavrayış) nesne ile öznel bir ilişki değil, nesnenin tarihsel konumu ve etkisiyle ilişki tarzı olarak görülür. Bir insanı veya bir metni anlamak, kendi anlama ufkunu terkederek o insanın veya o metnin anlama ufkuna yerleşmek demek değil, zaten bu mümkün değil, fakat o insanın veya o metnin anlama ufkuyla kendi ufku arasında bir diyalog sonucu kaynaşmak anlamına gelir. Burada “ufuk”ların önyargılardan oluştuğu gözönünde bulundurulduğunda, önyargılar anlamayı engelleyen şeyler değil, aksine anlamaya yardımcı olan şeylerdir. Bir bakıma önyargısı olmayan hiç bir şey anlayamaz.
Hermes:
(1) Eski Yunan'da Maia ve Zeus'un oğlu; tanrıların elçisi, yolcular ve tüccarlar kadar aletler ve yarış tanrısı. Onun, ruhları Hades'e götürdüğüne inanılırdı. Çeşitli özelliklerinden hareketle Hermes'e, Hodios, Argiphontes, Epimelios ve Nominos gibi lakaplar verilir. Hermes’in doğar doğmaz hırsızlık yaptığına ve Apollo tarafından yakalandığına, ancak sonradan tanrıların elçiliği görevine getirildiğine inanılır. Hermes’in tanrıçalarla, perilerle ve insan kadınlarla evlilikler yaptığı ve bunlardan birçok çocuk sahibi olduğu kabul edilir. Bakınız: Hermae.
(2) Harranîlerce hem peygamber hem de bir tanrı olarak kabul edilen mitolojik şahsiyet.
(3) Çeşitli Ortadoğu halklarınca bir peygamber olarak görülen ve bazı Müslüman yazarlarca Hz. İdris'le özdeşleştirilen kişi. Bakınız: Agathodaimon, İdris.
Hermes Trismegistus:
“Üç kez büyük Hermes”. Ortaçağda, eski devirlerde yaşadığı var sayılan ve Hermetika'nın yazan olduğuna inanılan sözde Mısırlı rahip. Öte yandan muhtemelen o, Eski Mısır'da yazının mucidi olduğuna inanılan ve tanrıların elçisi olduğu düşünülen katip tanrı Thoth'un, Eski Yunan'daki karşılığı olan tanrı Hermes'le özdeştir.
Hermesianizm:
Münster'de ilahiyat profesörü olan G. Hermes (1775-1831) tarafından öğretilen felsefi ve teolojik doktrinler sistemi. Tek belirli bilgimizin zihinde var olanlarla ilişkili olduğunu savunan Hermes, objektif gerçeğin kriterinin sübjektif inançlarımızda kurulması gerektiğini öğretti. O, bu kuraldan hareket ederek tanrının varlığının teorik akılla ispatlanabileceğim ve doğaüstü vahyin imkanının gösterilebileceğini ileri sürdü.
Hermetik Literatür (Hermetika):
Mitolojik bir şahsiyet olan Hermes Trismegistus'a atfedilmekle birlikte, çeşitli dönemlere ait birçok anonim yazar tarafından kompoze edilmiş olan Yunanca ve Latince bir dizi felsefi ve dini döküman. Muhtevasında çok daha önceki dönemlere ait birçok malzemeye yer vermekle birlikte derleniş tarihi olarak bunların, muhtemelen MS 1-3. yy.'lara ait olabileceği ifade edilir. Hermetik dökümanlarda, Ortadoğu'nun hakim geleneği olan gnostik doktrinler yaygın şekilde işlenir; ayrıca astroloji, büyü ve simyaya ilişkin bilgilere yer verilir. Hermetika'yı oluşturan metinler arasında Asckpius ve Poimandres en önemlileri olarak sayılabilir.
Hermetisizm:
Hermetik literatürde ortaya konan dini-felsefi sistem. Tanrı, evren ve insan ilişkisi açısından Gnostik düşünceyi yansıtan Hermetisizm, aynı zamanda astroloji ve büyüye de yer verir. Hermetisizmin geri planında Gnostik geleneğin yanı sıra Ortadoğu mitolojisi ve Eski Yunan felsefesi de vardır. Hermetisizmde, Hermes önemli bir yere sahiptir; o, hem tanrıların mesajını getiren bir elçi, hem de hikmeti öğreten bir öğretmen olarak kabul edilir.
Mısır'da, M.S. ikinci ve üçüncü asırlarda Yunanca yazılmış ve Thoth'a yani Hermes'e atfedilmiş olan on yedi eser topluluğuna Corpus Hermetique adı verilmiştir. Hermes, yazının ve genel olarak tekniğin yaratıcısıdır. Tanrıların sekreteridir. Bundan dolayı Hermes Trismegiste adını almıştır (üç defa daha büyük anlamında).
Thoth, tıp Tanrısıdır. Aynı zamanda gizli ve esrarlı güçlerin Tanrısıdır. Hermetik metinlerin çoğu, Astroloji büyü ve al-şimi konularını ele almaktadır. Özellikle alşi-mi'nin hareket noktası Rönesansa kadar hep corpus olmuştur. Hermetizm muhtelif görünümleri içinde, I. asır spiritüel akımlarına geniş şekilde bağlı kalmıştır. Kör bir kaderle yönetilmiş dünyada insan, mistik kurtuluşu aramaktadır.
Hermetizm, daha çok doğu kültlerinden etkilenmiş ve ikinci bir tipe açıkça bağlanmıştır. Çalışarak elde edilen bir bilgiye değil; vahdeyilmiş bir bilgiye bağlanmıştır. Bunun için, P. Festugiere, haklı olarak Hermes Trismeegiste’in vahyinden bahsetmektedir. Kainatla insan vücudunun kısımları arasındaki tabiat benzerliği prensibi Üüzerine kurulmuş olan gizli ilimler, sahip olunan vasıtalardan biridir. Görüldüğü gibi Hermetizm, devrinin spiritüel ikliminde yüzmektedir. Corpus yine bu büyüsel veçhelerden başka bir takım teolojik ve felsefi veçheler de arzetmektedir. Orada bazen (açık tezadlar görülmekte,) Platoncu düalizmle, Stuacı panteizm birbirine karışmaktadır. Böylece Hermetik metinler, çok değişik fikirler için kullanılmıştır.
Hıristiyan Gnostisizmi ile Hermetizmin çarpıcı benzerlikleri, kilise babalarının yanında bu metinlerin başarısını temin edecektir. Bunun için Tertullien'den Rönesansa kadar, Hermes Trimegiste (Musa'nın çağdaşı kabul edilerek) Hıristiyanlığın bir pagan peygamberi olarak kabul edilecektir. Alşimi ve büyüsel metinler “büyük eseri” gerçekleştirmek maksadıyla okunmuşlardır. Bu metinler, Arap bilginlerince de takdir edilmiştir. İşte bu metinler, büyük Albert (Albert le Grand) in düşüncelerinin temelini teşkil etmiştir. Hermetik metinlerin daha felsefi düzeyde tartışmasına gelince onlar, Hümanistleri etkilemiştir. Bu metinleri ilk defa lâtinceye çeviren Marcile Ficin olmuştur (1471).
Rönesans'da Hermestis Megistos'un Yeniden Keşfi:
1460'lı yıllarda Hermetica’nın beklenmedik bir tesiri meydana geldi. Leonardo da Pistoria adlı bir keşiş Floransa'ya, daha sonra The Corpus Hermeticum diye adlandırılacak olan 15 tezi ihtiva eden Grekçe bir yazma getirdi. Şüphesiz bu tezler II. y.y'da da mevcuttu. Çünkü Psellus bunları biliyordu. Leonardo, Makedonya'da bulmuş olduğu dökümanı Floransa'nin yöneticisi Dosimo De Medici'ye takdim etti. 1463'de Dosimo, Marsilio Fİcino'ya tercüme etmesi için bu yazmayı verdi. Pico Della Mirandola, Hermetizmi Kabbala ile birleştirmiştir. İşte Hermetizm ve Cabbala’nın bu evliliği, Batı Ezoterizminin evrimleşmesinde önemli neticeler doğurmuştur: Pico'nun tesiri sadece felsefi değildi. Mesela Donetello ve Michel Angelo bu tesirden nasibini almıştır. Özetle diyebiliriz ki, batı Ezoterizminin (gizemcilik) mayasında Pico'nun tesirleri vardır. Rönesans çağı, aynı zamanda Hermetik sanatın da ortaya çıkışma şahid olmuştur. Mesela 1478'de yapılan Botti Celli'nin Primavera'sı buna örnek gösterilir. Ficino ve Pico ile beraber birkaç çağdaş yazar, yeniden keşfedilen Corpus Hermeticum'a atıfta bulunmaktadırlar. Cretar Hermetis’in yazarı, Trismegîstos'a son derece müptela olan Luda Vico Lazeralli idi. O'nun kitabı Corpus'un 4. kitabının tesirini gösterir. Burada talebesiyle çeşitli tecrübelerin nasıl yaşandığını tartışmaktadır. Pico'da ki gibi Lazeralli'de de “Kendinizi biliniz” şeklinde çeşitlemeler göze çarpar. Hermetism, Hıristiyan Sekretizminin temasına ilişkin gelişimine özellikle 17. y.y.'da çok büyük katkıda bulunmuştur. 1507'de Lezarelli, Corpus'un 16. kitabını, tercüme etti. Bu kitap Ficino'ya gelinceye kadar bilinmiyordu.
İngiltere'de 18.yy’ın başlangıcı Katolik teoloji ve felsefesinin yeni Platonculuğu ve John Colet’in çalışmasında Prisca Theoloia'ya adapte edilmesine şahit olmuştur. Colet, Ficino'nun bir müridi idi ve aynı zamanda Dionyesius The Aropegite'nin tesiri altında kalmıştı.
Dini Hermetizmin Altın Çağı:
Yıllar ilerledikçe The Corpus'un çok önemli yeni baskıları yeni yorumlarla birlikte ortaya çıkmaya başladı. Tumebus'un 1554'de yoğun çabalarıyla Corpus'un Yunanca ilk baskısı Paris'te yapıldı. Bu baskı, Ficino tarafından kullanılan yazmaya dayanmaktadır. Daha sonra Lâtin tercümesi, yine Lazeralli'nin ilaveli tercümesi yer alır. Burada Vergerius'un yaptığı “giriş” de, Hermetismin Hıristiyanlığa benzediği vurgulanmaktadır. 16.yy. sonu ile 17.yy. başı, dinsel hermetizmin altın çağı idi. Bu editör ve yorumcuların çoğu Trismegistos'un etkisi altında kaldı. 16.yy. sonu aynı zamanda, Francesco Patrini, Giardona Bruno ve Hannibol Rossel’in çalışmalarının ortaya çıkışma şahit oldu. Pymander Mercurü Trismegisti 8 cilt halinde İtalyan Fransiscen Rossel tarafından yazılmıştır. Patrizi'nin Nova de Universis'i 14. Gregoire'a takdim edildi. Bu kitap Turnebus, foixdecandale ve yeni bir Latin tercümesine dayanılarak Corpus'un metnini ihtiva etmektedir. Giardono Bruno, aynı zamanda, hermetizme dayalı yeni bir felsefe önermekteydi. Ficino ve Frenkine muhalif olarak Bruno'nun Herrnetizmi Hermetik büyüye bir çeşit saldın ve dönüşü ifade ediyordu. Bu dönüş, katı bir Hıristiyanlıktı. Dini hermetizm tüm bunların üzerinde sulhsever, irfani ve uzlaştırıcı nitelikteydi. 1590'lı yıllarda gittikçe gelişen puritanizm, bu yönelişleri tahrik eden teolojk senkretizmin bir uyanışını ifade etmektedir. B. Edword'la birlikte İngiliz Protestanlığı, haddizatında, gittikçe çökertilen “geleneğe” Marja Hispano Catolik’in müsamahasız yönetimi altında kütüphaneleri ve kitapları mahvederek, geçmişle ilgisini kesmeye başlamıştı. Puritan Anglikanizm, Elizabeth’in yönetimi altında, Erasmusvari toleransını bütünüyle kaybetmişti. Hermetizm, kilise ve üniversite'nin resmi çevresinden oldukça zarar görmüştür.
Hermit:
Hıristiyan geleneğinde dinsel duygulardan hareketle münzevi bir yaşama çekilen kişi. Hıristiyan hermitler 3. yy sonlarına doğru Mısır ve civar bölgelerde sıkça görülmeye başladı. Batıda karşı reform dönemi sonrası bunlar ortadan kayboldularsa da doğuda varlıklarını sürdürdüler. Bakınız: Ruhban, Keşiş, Mistik.
Hermod (Hermodr):
İskandinav mitolojisinde Odin’in bir oğlu; Balder’in kardeşi. Balder’in ölümü sonrası, onun Ölüler Dünyası'na seyahat ederek kardeşi Balder'i bulduğu ve Ölüler Dünyası tanrıçası Hel’den onun tekrar yeryüzüne dönüşüne izin vermesini istediği anlatılır. Buna göre Hel, ancak tüm varlıklar Balder için ağlarsa buna izin vereceğini söylemiş, ancak kötü Loki, Balder için ağlamayı reddetmiştir.
Herod Ailesi:
MÖ 40'tan itibaren Romalılara bağımlı olarak Yahudilere hükmeden hanedan. Büyük Herod, MÖ 40'ta Romalılarca Yahudi kralı olarak atandı ve MÖ 37'den MÖ 4'e kadar hükmetti. Ölümü sonrası saltanatı oğulları arasında paylaştırıldı. Bunlardan Archelaus, Judaea, Idumaea ve Samarya'da hükmederken, Antipas, Galilee ve Peraea'da, Philip ise kalan diğer bölgelerde yönetici oldu.
Herodianlar:
Yeni Ahıt'te İsa Mesih düşmanı olarak anılan bir grup. Bunlar muhtemelen Herod ailesi taraftarlarıydılar.
Herodot (Herodotus):
MÖ 5. yy'da yaşayan Yunanlı tarihçi; tarihin babası. Herodot, incelediği toplumların inanç sistemleri ve tannlarıyla ilgili de çeşitli bilgiler vermiştir.
Herzl:
(Theodore Herzl, 1860-1904)
Alman Yahudi. 1895'te basılan Yahudi Devleti başlıklı bir çalışmada Pinsker’in siyonist fikirlerini geliştirdi. Bu kitap iki yıl sonra toplanan ilk kongrede siyonizmin temel metni haline geldi. Herzl, Yahudilerin Filistin'de yalnızca bir evi değil, bir devleti olması gerektiğini vurgulamaktaydı.
Hesiod:
Muhtemelen MÖ 9. yy sonrası yaşamış olan, Yunan mitoloji yazarlarından birisi. “Teogoni” ve “İşler ve Günler” adlı eserlerinde dünya çağları, tanrıların soy kütüğü ve benzeri konuları ele alır.
Hestia (Vesta):
Eski Yunan'da kalp ve gönül tanrıçası; Cronos ve Rhea'nın en büyük çocuğu. Onun tüm yaşamı boyunca bakire kaldığı söylenir. Romalılar ona Vesta adı altında tazim etmişlerdir.
Heterodoksi:
Ortodoksinin ya da merkezi din anlayışının dışında olan dinsel akım. Sapkınlığı ifade eden Heresiden farklı olarak Heterodoksi, dinsel inanç ve kurallara aşırı bağlılığı ve ileri düzeyde katı bir muhafazakarlığı ifade eder. Bakınız: Heresi.
Heviosso (Xevioso):
Afrika'da Dahomey‘in gök gürültüsü tanrısı. Önceki dönemlerde onun için insan kurbanı törenlerinin yapıldığı, ancak sonradan bunun yerini boğa kurbanının aldığı ileri sürülür.
Hexaemeron:
Tekvin l'de yer alan, altı günde alemin yaratılışı olayı ve bu kıssayla ilgili patristik yorumlar.
Hexapla:
Eski Ahit’in kilise babalarındanOrigen tarafından kompoze edilen dokuz kolonlu versiyonu. Bu versiyonda İbranca metin yanı sıra İbranca metnin Yunanca transkripsiyonu ve yedi Yunanca versiyon, dokuz kolon halinde yan yana yazılmıştır.
Heybeliada Ruhban Okulu:
Ortodoks Kilisesi denetiminde 1844'ten 1971'e kadar faaliyette olan ve Ortodoks cemaat için rahip yetiştirmek amacıyla eğitim veren ilahiyat okulu. Orta ve yüksek öğretimden oluşan 7 yıllık bir eğitim vererek birçok öğrenci yetiştirmiş olan bu okul, 1971 yılında alınan, özel yüksekokulların kapatılması kararı ile kapatılmıştır.
Hezekiel:
İbranice Yehezkel olarak telaffuz edilmektedir. Yahudi kutsal kitabı Tanah'ın içinde bir bölümü oluşturmaktadır. Kırk sekiz baptan meydana gelmektedir. İsrail Peygamberlerinden birisi olan Hezekiel’in M.Ö. VI., yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Yahudi tarihinde önemli bir dönüm noktası olan Babil esareti dönemi peygamberlerind endir. Hezekiel, Babil esaretinin olacağına dair kehanetlerde bulunmuştur. Hezekiel kitabının girişinde, peygamberliğinin “kral Yehoyakin’in sürgününün beşinci yılında geldiğini belirtmektedir” [31]Hezekiel üzerinde çalışanlar, Hezekiel kitabı hakkında değişik görüşlere sahip olmuşlardır. Bazı yorumcular Hezekiel’in görevini, Kudüs'te yaptığını, Babil ile ilgili bölümlerin sonra eklendiğini savunmuşlardır. Fakat Hezekiel’in İsrail toplumunun problemlerini bildiğini, onlara karşı duyarh olduğunu, bütün yorumcular kabul etmektedir. Yahudiliğin Babil sürgününden sonra geçirdiği değişimleri ve etkileşimleri açıklamaktadır. Hezekielde diğer peygamberler gibi, İsrail halkının iyiliği ve esenliğe çıkması için çalışır. Değişik bir şahsiyet yapısı vardır, vecd ve extase adamıdır. Problemleri yaşamaktadır. İsrail’in, daha doğrusu Yahuda devletinin yıkılışının ana sebebinin, İsrail’deki yolsuzluklar olduğunu belirtmektedir. Sürgünden sonra İsrailoğullarını en çok meşgul eden konunun, mabed konusu olduğunu Hezekiel'den öğreniyoruz.
Hezekiel kitabında işlenen ana konulan belirtmemiz gerekirse şunları söyleyebiliriz:
1- Yahuda devleti ve İsrailin başına gelecek felaketler.[32]
2- Yabancılara karşı gelecek felaketler [33]
3- İsrailoğullarının kurtuluşu ile ilgili kehanetler topluluğu.[34]
Hezikiast (Hésychastes):
Yunanca, hesukhia kelimesinden gelmektedir. Anlamı, istirahat demektir. XIV. Yüzyılda Yunan kiliselerinin birçoğunu endişelendiren bir mistik doktrinin keşişlerine verilen addır. Bu keşişler, toprak üzerinde bakışlarını bir noktada merkezileştiriyorlardı. Bu ruhanî merkezileşme tekniği ile aydınlık bir vecde ulaşmayı amaçlıyorlardı. Bu, Asya dinlerindeki “Aydınlanmaya” benziyordu. Bunun için bazılarına göre bu mistik keşişler özellikle Athos dağı manastırındakiler Yoğa tekniğini bilmektedirler. Bu metod, güney İtalya'ya kadar yayılmıştır. Bu metod 1341-1351 yılları arasında on yıl devam eden bir teolojik kavgayı da beraberinde getirmiştir. Hezikiast’ın en hararetli savunucusu aziz Gregoire Palamas olmuştur. Bu hareket üç Grek konsilinde tartışılmıştır. Halâ birkaç Athos zahidi, kendinin Hezikiaste olduğunu söylemektedir.
Hıristiyan:
MS birinci yüzyıl sonlarından itibaren, Pavlus'un düşünceleri doğrultusunda İsa'nın uluhiyetini ve mesih olduğu fikrini savunan kişilere verilen ad.[35] Hıristiyan ismi ilk kez Antakya civarında Pavlus'un İsa'yla ilgili görüşlerine uyanlar için “Mesihçi”' anlamında kullanılmıştır. Tacitus'a göre bu İsim birinci yüzyılın son çeyreğinde Romalılarca kilise mensupları için kullanılmaktaydı. Kilise sonradan bu İsmi benimseyerek kullanmaya başladı.
Hıristiyanlık:
İsa sonrası dönemde Pavlus'un düşünceleri doğrultusunda şekillenen dinsel gelenek. Hıristiyanlığın temel inanç esasları arasında tanrı düşüncesiyle ilişkili olan Teslis doktrini dikkati çeker. Buna göre “üç unsurdan oluşan bir tanrı” tasavvur edilir. Tanrısal güç; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsünden oluşur. Bir bakıma Baba, yaratıcı ve düzenleyici tanrısal gücü; Oğul, kurtarıcı ve yargılayıcı tanrısal gücü; Kutsal Ruh ise bir yönden Oğul'u destekleyici ve kişilere bireysel imanı ulaştırıcı tanrısal güç olarak düşünülür.
Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un cevher ve mahiyet açısından durumları ve birbiriyle olan ilişkileri konularında Hıristiyan topluluklar arasında erken zamanlardan itibaren günümüze kadar gelen Şiddetli tartışmalar ve fikir ayrılıkları olmuştur. Genel olarak Hıristiyanlıkta Teslis inancına yer verilmekle birlikte, Teslis’in unsurları arasından Oğul İsa Mesih'e inanç ön plana çıkarılır. İsa Mesih’in oğulluğuna, kurtarıcı olarak insan şeklinde bedenleştiğine, yeryüzünde yaşayarak acı çektiğine, çarmıhta gerilerek öldüğüne, ölümünün üçüncü gününde dirilerek mezardan çıktığına, bir müddet sonra semaya yükseldiğine ve ahir zamanda tekrar gelerek insanlığın kurtuluşu ve yargılanması işini tamamlayacağına inanmak Hıristiyanlığın iman esaslarının temelini oluşturur. Hıristiyanlıkta, Adem ve Havva'dan kaynaklanan ve miras olarak tüm insanlığa sirayet eden “ilk günah” (ya da “asli günah”) düşüncesi, Yahudilik ve İslamda hayatın her alanına sirayet eden ilahi hukukun yerine, hukukun “sevgi” (“komşunu seveceksin”) kavramına İndirgenmiş olması ve ölümden sonra dirilişe, yargı gününe, cennet ve cehenneme inanç dikkati çeker. Mezhepten mezhebe çeşitli farklılıklar var olmakla birlikte iki temel sakrament olan Evharist ve Vaftiz, hemen her Hıristiyan topluluk tarafından kabul edilir. Hıristiyanlığın günümüzdeki en bü' yük mezhebi olan Katolikler, bu iki temel sakramente ilaveten 5 hususu daha kabul ederler. Bunlar; ilk yağlama (Konfirmasyon), son yağlama, nikah, rahip takdisi ve günah itirafıdır. Hemen hemen bütün Hıristiyan cemaatlar tarafından Pazar günü, ayin günü olarak kabul edilir ve haç, dinsel bir sembololarak görülür. Hıristiyanlıkta gelişmiş bir rahiplik ve misyonerlik teşkilatı vardır. Katı bir hiyerarşik yapıya sahip olan rahiplik teşkilatının başında, -mezhepten mezhebe farklılık arz etmekle birlikte- Papa ya da Patrik bulunur. Diğer rahipler ise aşağıya doğru sıralanır. Rahipliğe atanma dinsel bir ritüel olarak kabul edilir. Yine Hıristiyanlıkta monastisizm ve buna bağlı olarak keşişlik ve ruhbanlık teşkilatı oldukça gelişmiştir. Tarih boyunca yüzlerce hatta binlerce keşiş tarikatı faaliyet göstermiştir ve bunlardan bir kısmı günümüzde de varlıklarını devam ettirmektedirler. Hıristiyan monastik yaşamında üç temel kural olan bekaret, fakirlik ve itaat bütün keşişlik tarikatları tarafından kabul edilmiştir. Hıristiyanlık, belki de dünyada mezhepleşme açısından en zengin dinsel gelenektir. Binlerce Hıristiyan mezhebinden bahsetmek mümkündür. Ancak Hıristiyanlık tarihte üç önemli mezhepleşme dönemi yaşamıştır. Bunlar, Ayrılmış Doğu Kiliseleri adını verdiğimiz Diyofizit ve Monofızit doğu kiliselerinin ana gövdeden koptuğu 5. yy, Katoliklerle Ortodoksların birbirinden ayrıldığı 11. yy ve Martin Luther’in öncülüğünde Protestanların Katoliklikten ayrıldığı 15. yy.'dır. Hıristiyanlıkta kutsal kitap olarak Yeni Ahit kabul edilir; ancak Eski Ahit’in de ilahi bir kaynağa dayandığı dolayısıyla kutsallığı benimsenir. Yeni Ahit’in ilk kısmını oluşturan 4 İncil, 325 İznik Konsili'nde standart İncil nüshaları olarak belirlenmiştir. Bakınız: Monofizitizm, Diyofizitizm, Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık.
Hıristiyan Keşişliği:
Hıristiyan keşişliği III. Asrın ortalarına doğru Mısır'da doğmuştur. Kısa sürede keşişlik, Filistin, Suriye, Anadolu ve hatta İstanbul'a kadar yayılmıştır. IV. asırda da Batıya girmiştir. İlk Hıristiyan keşişleri münzevi kişilerdi. Bunlar, olgunlaşma endişesi ile cemiyeti terkederek çöle çekiliyorlar ve orada Spiritüel bir savaş veriyorlardı. Yalnızlığa çekilme geleneğinin Mısır'a ait bir gelenek olduğunu belirtmek gerekmektedir. Çünkü kanun dışı yaşayanlar, daima iktidardan kaçmak için çöle sığınmaktaydılar. İlk Hıristiyan ermişleri, hemcinsleri ile her türlü alışverişi keserek, büyük bir yoksulluk içinde yaşamışlar, Elie ve Vaftizci Yahya modeli yaşadıklarını söylemişlerdir.
Zahitliklerindeki aşırı sertlik, yukarı Mısır'ın fellahlarınm çok fakir hayatlarına alışmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Keşişliğin ilk örneğini Thebe'li Paul göstermişse de hayat hikayesindeki efsanevi durum, bunu doğrulamamaktadır. Bunun için bu konuda ilk bilinen keşiş, Antoine'dir. [36]Yine de onun, öncekileri örnek aldığı bilinmektedir. Üçüncü asrın sonundan önce münzevi yaşam tarzı Gaza çölüne Hilarion ile girmişti. Bu alanda çabuk bir şekilde bir organizasyon ihtiyacı kendini göstermişti. İlk teşebbüs Pakhome (287-346)'un teşebbüsü oldu. O, zâhidane istekleri yeniden ele alarak onları Cenobitizm disiplinine bağlamıştır. O, birçok müessese kurmuştur. Bunların en meşhuru yukarı Mısır'daki Tabenne'deki kuruluştur. Burası bir asır sonra 5000 keşişi, barındıran bir kuruluş olmuştur. Daha sonra tedricen zahitlik kaidelerini kaleme almış ve bunlar batıda da tesirini göstermiştir. Bu arada Aşağı Mısırda ve çölde çok geniş manastırlar inşa edilmiştir.
Benzer bir zahitlik Filistin'de gelişmeye başlamıştır. Fakat buradaki zahitlik, Mısır'dakinden farklı bir görünüm arzetmektedir. Konyalı (iconium) Chariton, Jericho yakınlarında III. asrın sonunda iki manastır kurmuştur. Daha sonra, Ölü-Deniz’in batısında S. Sabas manastın ile Qelt vadisindeki manastırlar dikkat çekmektedir.
Diğer yandan Mısır, Suriye ve Filistin zahitlerini ziyaret eden Basile, Cenobitik hayatı Kapadokya'da sürdürmüş ve 358 yılma doğru iki kural meydana getirmiştir. Bu kuralların, Doğu Yunanistan'daki zahitliğin gelişmesinde büyük tesiri olmuştur.
Ancak burada Cenobitik tarzdaki zahitliğin yegane model olmadığını belirtmekte yarar vardır. Meselâ, İstanbul'da, inayet ve kabul işlerine doğru yönelen bir şehir zahitliğine şahit olunurken; Filistin, Konstantin döneminden beri, birçok hacı ile karşılaşıyordu.
V. ve VI. asırlarda Kapadokya'da ve Kuzey Suriye'de bir nevi stilit keşişleri görülmeye başlamıştır. Bunlar, bir kolonun üzerine tespit edilmiş fıçıların içinde yaşamışlardır. Onları, kolonların dibinde yaşayan talebeleri titizlikle gözetmişlerdir. Bunlar, öldükten sonra, kolonun etrafına yapılan manastırın ortasına gömülmüşler ve mezarları bir Hac yeri olmuştur.
Batıda zahitliği başlatanlar ise, Doğu zahitleri olmuşlardır. Bunun öncülüğünü İskenderiyeli Athanas teşkil etmektedir. Athanas 335'de Anti-Ariusçu fikirlerinden dolayı Treves'e sürülmüştür. Orada Mısır âdetlerini yaşatmıştır. Birkaç yıl sonra, İtalya'da ve Gaul'da bir takım kadınların zahitlik hayatını devam ettirmek istedikleri görülmektedir. Ancak bu alandaki tesisler, piskoposların teşebbüsleri ile gerçekleşmiştir. Böylece, Martin de Tours, 372'de Marmoutier manastırını, Jean Cassiende Saint-Victor'da bir manastır kurmuşlardır. Afrika'da da Saint Augustin, gerçek manastın organize etmiştir.
Zahitlik kuralları ne olursa olsun, zahitiik hayatının hedefi hep aynı olmuştur: Mükemmelliğe ulaşmak. Bu ise, dünyanın unutulmasını, nefse hakimiyeti, tevazuu, fakirliği, kalbin safiyetini gerekli kılmaktadır. Bunun için yeni sâlik, eski talebeye emanet edilmekte ve ona tam itaat içinde bulunmaktadır. Zahitlikte fakirlik, keşişin, elbiseden başka bir şeye sahip olmaması ve sadece yiyeceğim kabul etmesidir. Esasında onun yiyeceği, tuz, zeytin yağı, ekmek ile yenilen otlardır. Bunu suya batırarak yemektedirler. Çok yaşlıların biraz şarapla yeme hakları vardır. İsteklerin önüne geçmek, ihtirasları dindirmek için, uyku birkaç saatle sınırlandırılmıştır. Sık sık oruç tutulmaktadır. Zaman, ibadetle, çalışma arasında taksim edilmiştir. Keşişler, hücrelerde birer veya ikişer kişi olarak yaşamaktadırlar. İbadet veya yemek için toplanmaktadırlar. Yapılan dualar, tek biçimli değildir. Fakat, Jerome'un ifadesine göre, Filistin'de dualar birlikte icra edilmektedir. Batı'da keşişlik: Batı'da keşişliğin iki önemli merkezi vardır: Marmoutier ve Lerins. Hıristiyan misyonerleri Ninian da (360-432) ve İrlan'da da (385-461), birçok piskopos eğitimi almışlardır.
A- Celte keşişliği: Celte kilisesi, VI. yüzyılda su yüzüne çıktığı zaman, keşişlik çoğalmış, vaktiyle Mısır'da görülenlerle mukayese edilebilen manastırlara sahip olmuştur. Bu manastırlarda, el sanatları, uzun oruçlar, daimi dualarla karakterleşen bir keşişlik dikkati çekmiştir. Doğu keşişliği ile Celte’in karşılaşması, bir cemaatin ve bir kaidenin zaruretini ortaya koymuş; Arles'ti Cesaire tarafından keşişliğe dahil edilen “stabilite isteği” de dünyadan kaçışın aşırı tutumlarını meydana getirmiştir. Celte keşişliği, Lâtin kökenli bir kültürü geliştirmiştir.
B- Benedictin keşişliği: Batı'da V-IX. asırlarda dikkat çeken önemli bir zahitlik hareketidir. Bu zahitlik yolunun rehberi, S. Benoit'dir (480-547). O, zahitlik kurallarını yirmi yılda belirlemiştir. Öncekilerin en güzel geleneklerini, aşırılıkları bertaraf ederek ahenkli hale getirmiştir. Benedictin zahitliği, keşişin eğilimine çağrıda bulunmaktadır. Benedictinler, cemaat hayatının günlük organizasyonuna bağlıdırlar. Ora ve Labora terimleri, Benedictin seyrinin spiritüel ve psikolojik temelini özetlemektedir. Bunlara göre keşiş “İsa'nın gerçek fakiridir”. Çünkü O, önce “Tanrısal krallığı” aramaktadır. Eskatolojik açıdan keşiş, “mükemmel bir cemiyeti yeniden yaratmak için” dünyadan kaçmaktadır. Tövbekar, kendisinin ve dünyanın kurtuluşu için çalışır. Faaliyetinin tesiri, kutsallığı ölçüsündedir.
C- Keşişliğin yayılışı (VII-IX): St. Gregoire (590-604) diyaloglarında, Benedictin keşişliğinin gerçek elebaşısıdır. Celte manastırlarının büyük sayıdaki reformu, kıt'anın en önemli manastırlarına katılma girişimini meydana getirmiştir. Bu hareketin neticesinde S. Boniface (675-754), Almanya'nın havarisi olmuş ve meşhur Fulda manastırını tesis etmiştir. Benedictin keşişliğinin seyri: IX. asrın başında Benedictin tarikatının zahitlik modeli, hemen hemen Batıdaki bütün manastırlarda kendini göstermiştir. Böylece Benedictin tarzı yaşantı, dini yaşayışın bir normu olmuştur. Keşişlerin tedrici şekilde bir kilise haline gelmesi, Carolingiens'ler döneminde benimsenmiştir. Dünya'ya angaje olma ve manastır zenginliklerinin ağırlıkları lâikler tarafından kıskanılmıştır. St. Benoit reformunda Carroligien destek, bu keşişliği tamir edememiştir.
a- Cluny (910): İki yüz elli yıl boyunca, on kadar yüksek rütbeli rahip, duny rahipler zincirini oluşturmuşlardır. Reform hareketi, Fransa'dan ve İtalya'dan geri kalan Hıristiyan dünyaya yayılmıştır. Cluny keşişlik yasaları (1068), bütün kiliseleri idare etmiştir.
b- Citeaux: Reform teşebbüsünde hayal kırıklığına uğrayan Robert de Molesme citeaux yu kurmuş, burası, S. Bernard (1112)'ın gelişine kadar gelişmiştir. Üç yıl içinde Ferte, Pontigny, Clairvaux ve Morimond rahibe manastırları kurulmuştur. Neticede 1134'de Citeaux'da 80 manastır, 1153'de 343 manastır ve 1242'de 707 manastırın varlığı dikkat çekmektedir.
Benedictin riyazetinin sertliği, yeniden el işçiliğini manastıra sokmuştur çünkü genelde Cluny keşişleri, devrin zihniyeti içinde, el sanatını manastırda, kutsallıkla uyuşmaz olarak görüyorladı. Bu riyazetteki aşırı “yalnızlık arzusu”, işlenmemiş yerlerin seçimine yol açmıştır. Buraları, rahipler, lâikler ve keşişler geçimlerini temin etmek için değerlendirmişlerdir. Böylece Citeaux, en önemli Benedictin reformunu gerçekleştirmiştir. Bu reform, cemaat halinde yaşama ve çöl tecrübesi kazanma şeklindedir. Citeaux Benedictin zahitliği, kırsal kesime, “olgunlaşma modeli” olarak takdim edilmiştir.
XIII. ve XVIII. yüzyıl zahitliği: Murakebe ve yalnızlık özlemi, XIII. ve XIV. yüzyıllarda Sylvestrains (1231), Celestins (1264), Olivetains (1319), orucu takviye etmiş ve Benedictin zahitliğini sona erdirmiştir.
Doğu keşişliği Saint - Paul (1215) keşişleri ile yeniden canlanmıştır. Bu keşişler, keşiş gruplarının karışımından doğmuşlardır. Bu tarikat, Macaristan'da, Almanya'da, İsveç'te, Avusturya'da ve Polonya'da hızla yayılmıştır.
Keşişlik “dilenci tarikatlarının” eline geçince, Cluny kilisesi manastır kuruluşunun “yalnızlık” sembolü olmuştur. Batı kilisesi, marjinal olarak S. Basile’in ve S. Antoine’in doğu zahitlik modellerine açılmaktadır. 1579'da Basıliens'ler, Sicilya'nın dört doğu manastırım biraraya getirmişler ve Calabre, Türkler'den kaçan doğu keşişlerini kabul etmiştir. Rance'nin cistercienne reformu (1684) nun sınırlı bir önemi olmuştur. Fransız ihtilalinde Keşiş Augustin tarafından galvanizleştirilen keşişler, her yerde şubeler meydana getirmişlerdir. 1827'de 700 keşiş Trappiste tarikatından olduğunu söylemiştir. 1894'de Trappiste tarikat mensupları, cistercienlerden iki kat daha fazla idi.
Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası:
Bu sekreterya 17 Mayıs 1964'de Papa VI. Paul tarafından kurulmuştur. II. Vatikan konsilinin ortaya koyduğu kurumlardan birisidir. Bu konudaki bülten 19 Mayıs 1964'de yayınlanmıştır. Bültende sekreteryanın amacı şöyle izah edilmiştir: “Hıristiyan imanından uzak olanlara barışçı bir tarzda ulaşmak”. 1967 yılında yayınlanan Regimini Ecclesiae yasası müşahhas bir tarzda sekreteryaya yeni bir veçhe kazandırmıştır. Buna göre, Hıristiyan olmayanlara saygının artırılması ve onlarla uygun diyalog yollarını açmak için metotlar bulmak gerekecektir. Burada “Hıristiyan olmayanlar” ifadesi ile dünyadaki bütün geleneksel dinler anlatılmak istenmiştir. Burada işaret etmek gerekir ki diyalog sadece sistemlere veya dinlere değil; insanlara ve bu dinlere inananlara hitap etmektedir. Hıristiyan olmayanlar sekreteryası, ilk çalışmalarını iki istikamette yürütmüştür: Önce, Katolik kilisesinin bünyesinde, Hıristiyan olmayan dinler tarafından oluşturulan pastoral ve teolojik problemlere duyarlılığı artırmak için çalışılmıştır. Yine Katolik kilisesinin içinde, lâik ve pluralist bir dünyada Hıristiyan varlığının stilini ve metodlarını yeniden gözden geçirmek gerektiğinin farkına varılmasına çalışılmıştır.
İkinci istikamet, Hıristiyan dışı dinlerin kurumlan ve şahsiyetleri ile temasa geçilmeye önem verilmiştir. Bu amaçla muhtelif organizasyonlar yapılmıştır. Böylece karşılıklı ziyaretler, görüş alışverişleri ortamı meydana getirilmiş, Hıristiyan imanı anlatılmıştır. Bu konudaki çalışmalar, yirmi beş yıldan beri devam etmektedir. İslâmiyet-Hıristiyanlık; Hıristiyanlık-Yahudilik, Budizm ve Hıristiyanlık, Hinduizm ve Hıristiyanlık arasında dialoğ teşebbüsleri ile belli yaklaşımlar sağlanmıştır. Roma'da, Libya'da, İspanya'da, Türkiye'de ve daha birçok ülkede dinlerarası diyalog toplantıları yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. 1997 yılının Ekim ayında, Diyanet işlerinin önderliğinde İslâm-Hıristiyan diyalog toplantısı çalışmaları sürdürülmüştür.
İslâm-Hıristiyan diyalogunun tarihsel ve aktüel seviyede takibi için Roma'da bir Islamo Christiana” dergisi çıkarılmaktadır. Bu dergide müslümanlar da yazı yazabilmektedir. Bu dergi 1997 yılında yirmi ikinci sayısını çıkarmıştır. Dergi son derece ciddi yazıları ve kitap tanıtımlarını ihtiva etmektedir.
Hıristiyan dışı dinler sereteryasının Roma'da hemen Vatikan'ın yakınında bir bürosu vardır. Bu büro, diyalog çalışmalarını takip etmektedir. Bu sekreteryanın Türkiye ile ilgili faaliyetleri de devam etmektedir. Bu amaçla Papa VI. Paul, Türkiye'ye gelmiştir. Fener patriğini de ziyaret etmiş olan Papa'yı, Fener patriği de iadei ziyarette bulunmuştur. Böylece, Katolik-Ortodoks yakınlaşmasına çalışılmış hem de kiliseler birliği için çaba sarfedilmiştir. Bugün, “Hıristiyan olmayanlar Sekretaryası”nın ismi “Dinlerarası Diyalog Sekretaryası” olmuştur.
Hıristiyan Paskalyası:
Hıristiyan paskalyası, Yahudi paskalyasının karşılığına uygun düşmektedir. Hıristiyanlar, paskalya bayramında İsa'nın dirilişini kutlamaktadırlar. Dört İncilin şehadetine göre, çarmıha müteakip haftanın ilk günü, İsa'nın dirilmeden sonra ilk görünümü vuku bulmuştu. Hıristiyanlar böylece bu merasimi yeni bir anlamla uygulamaya devam etmişlerdir.
Bu konuda Paul, Corinthienslere şöyle yazmıştı: “Eski mayayı kaldırın. Ta ki mayasız olduğumuz gibi, yeni hamur olasınız... Çünkü bizim fıshımız olan Mesih de kurban edilmiştir... Bunun için ne eski maya ile ne de şerirlik ve kötülük mayası ile, fakat hulûs ve hakikatin mayasız ekmeği ile bayram edelim.” [37]
Eski kilise, paskalya için iki tarih tesbit etmiştir: Küçük Asya'daki Hıristiyanlar, Yahudiler gibi paskalya'yı 14 Nisan'da kutlamaya devam etmişlerdir. Diğer kiliseler, paskalyayı ilkbaharın dolunayını takip eden pazar günü kutlamaktadırlar.
II. asrın sonunda Papa Victor, paskalya için uygulanan bu ikinci tutumu, Asyalı Hıristiyanlara empoze etmek istemiştir. Paskalyanın farklı tarihlerde kutlanışı iki farklı ilahiyata uygun düşüyordu. Bazıları, İsa'nın çarmıha gerilişini, diğerleri ise bizzat İsa'nın ölümden dirilişini kutlayorlardı.
Paskalya için genel bir bayramın kutlanması için İznik konsilini (M. 325) beklemek gerekecekti. Bu bayramın ilkbahar da dolunayı takip eden pazar günü kutlanması için 325 İznik konsilinde karar alınmıştır.
Yahudiler paskalya gecesi, Meşinin gelişini beklerken; Hıristiyanlar, İsa'nın gelişini bekliyorlardı. Bu konuda aziz Paul, Koleselilere şöyle yazıyordu: “İmdi eğer Mesih ile kıyam ettinizse, yukarıda olan şeyleri arayın. Orada Mesih Allanın sağında oturmuştur.”[38] 1582 yılında Papa XIII. Gregoire, Julien takvimini reforme etmeye karar vermiştir (Bu takvim Jules Cesar tarafından yürürlüğe girdiği için Julien takvimi denmiştir). Julien takvimi güneş yılına göre çok kısadır. Güneş takvimine, Gregorienne takvimi denmiştir. Genelde Batı toplumları bu takvimi kabul etmiştir. Doğu kiliseleri Julien takvimine, Batı kiliseleri de Gregorienne takvimine bağlı kalmışlardır. İşte doğu kiliseleri ile Batı kiliseleri arasındaki fark buradan kaynaklanmaktadır. II. Vatikan konsilinde, paskalya bayramı için müşterek bir bayram temini istenmiştir. Ancak bunun Ortodoks-Katolik bir konsilde karara bağlanması daha uygun görünmektedir.
Hıristiyanlar Birliği Sekreteryası:
5 Haziran 1960'da Papa XXIII. Jean, II. Vatikan konsili hazırlık komitesi çerçevesinde bir “Secretarîatus ad Christianorum Unitatem Fovendam” adında bir sekreterya tesis etmiştir. Papa VI. Paul, 15 Ağustos 1967'de bu sekreterayı “Hıristiyanlar Birliğini” sağlayacak daimi bir komisyon haline getirmiştir. Bilindiği gibi, II. Vatikan konsiiinin en önemli işlerinden biri bütün Hıristiyanları birleştirme idealiydi. Özellikle Papa VI. Paul'un en önemli hedeflerinden birisi buydu.
Bu sekreteryanm faaliyetleri iki alanda dikkat çekicidir:
1- Katolik kilisesinin bünyesinde birliği sağlamak. Bu amaçla II. Vatikan konsili, ökümenizm üzerindeki deklarasyonda; kilisenin, kalbin hidayetinin, ibadetin, ökümenik engajmanın temel şartlarının yenileştirilmesini istiyordu. Konsil babaları, mahalli kiliselerin diğer kiliseler karşısında bu derin tutum değişiminin en pratik yönlendirmesi arzularını belirtmişlerdir.
Bu birlik sekreteryası, bir direktif hazırlamışlardır. Bunun birinci kısmı, 1967'de ikincisi ise, 1970'de yayınlanmıştır. Aynı yıl bir başka doküman neşredilmiştir. 1975 yılında ise, ökümenik işbirliği konusunda, bölgesel, milli ve mahalli planda yönlendirmeler ve telkinler adı altında bir takım yayınlar yapılmıştır.
2- Diğer kiliselerle diyalogu ve ilişkileri geliştirmek.
Bu amaçla Katolik kilisesi bir dizi diyaloga teşebbüs etmiştir:
1- 1980 yılında Ortodoks kilisesi ile teolojik diyalog başlatılmıştır. Bu 1975 yihnda tayin edilen bir komisyon tarafından hazırlanmıştır.
2- Eski doğu kiliseleri olan Kıpti, Habeş, Süryani, Hind ve Ermeni kiliseleri ile resmi bir teolojik diyalog gelişmiştir. Bu kiliselerin bütün patrikleri Papa VI. Paul ile biraraya gelmişlerdir. Süryani patriği Mar Ignatius Yacoub III ve Kıpti patriği III. Shenouda, Katolik kilisesinin hüviyetini tasdik etmişlerdir.
3. II. Vatikan konsilinden sonra Anglikan cemaati ile de diyaloga başlanmıştır. Bu amaçla kurulan komisyon, evharistiya, kilise sırları ve kilisede otorite konularında olduğu gibi, doktrinci konularda Katolik kilisesi ile olan ihtilaflar ele alınmıştır. Hıristiyanîarı birleştirme hareketi, bütün Hıristiyan kilise teşkilatlarına hoş görünse de, aralarındaki teolojik ihtilaflar, siyasi ve ekonomik çıkarlar, kiliseler birliğinin teşekkülüne mani görünmektedir. Bunun için Hıristiyan Birliğini dinî manada ortaya koymak kolay bir iş olarak görünmüyor.
Hıristiyanlıkta Kurtuluş:
Hıristiyanlık kendini, bizzat bir kurtuluş doktrini olarak takdim etmektedir. Hıristiyan imanı, tam olarak İsa-Mesih'de belirginleşmekte ve merkezileşmektedir. Çünkü İsa'yı, kurtuluşu gerçekleştirmesi için bizzat Allah göndermiştir. Hıristiyanlıktaki kurtuluş doktrini bir takım terimler ihtiva etmektedir: Bunlardan ilki kefaret terimidir. Buna göre Tanrı insanlara kefaret vasıtası olarak İsa'yı göndermiş ve İsa, insanlar adına kendini feda etmiştir. Böylece kefaret (Redemption), günahtan kurtuluşun adı olmuştur. Diğer yandan kefaretin bir de kurban yönü vardır. Bu açıdan İsa, bir kefaret kurbanı olarak kendini, insanların günahı uğruna feda etmiştir. Böylece kefaret terimi Hıristiyanlıkta kurtuluşun temelini teşkil etmektedir.
Kurtuluşla ilgili diğer bir terim de (Liberation) terimidir. Kefaret kelimesi, özellikle “kurtuluş” kelimesini ihtiva etmektedir. Yani, günahın esaretinden ve köleliğinden kurtuluşu sembolize etmektedir.
M. 325'de toplanan İznik konsili, İsa'nın kefaret olarak gönderilişini resmen kabul etmiştir. “İsa, biz insanların kurtuluşu için gökten inmiştir, cesetlenip insan olmuştur.” Kadıköy’de toplanan konsilde de (451) aynı inanç, yeniden canlı şekilde kabul edilmiştir. Kefaret doktrinine göre İsa, Allah'ın oğlu olarak babasının yanında bulunmuş ve Allah'a eşit bir halde iken, Allah'ın emri ile gökten inerek, insanları kurtarmak için onlara benzer hale gelmiştir. Çünkü Hıristiyan itikadına göre, insanlık kaçınılmaz bir kaderin baskısı altında durmaktaydı. Beşeriyeti, baskı altında tutan bu kader, Adem’in işlediği günahla, onun nesline geçmiş olan şeytanın hakimiyeti problemiydi. Böylece, insanın bedeninde Allah’ın güçlü düşmanı, günahkâr kötü şeytan oturuyordu. Şeytanın iradesi, insanı köleleştirmişti. Şeytanın bu hakimiyeti altında, insanın iyilik yapması gayreti boşuna idi.
İşte Hıristiyan iman esasına göre, beşeriyeti bu yükten kurtarmak için Davud neslinden Allah'ın oğlu gelmiş, bizimkine benzer bir bedenle insanlık için geçerli kanunlara riâyet etmiştir. Fakat onda, bizdeki günah yükü yoktur. Çünkü onun günahının gücü kırılmıştır. Böylece o, günahsız olarak kalmıştır. Neticede İsa, insanlık için bir kefaret olarak kurban olmuş ve onun şahsında beşerin boynundaki “günah yükü” (Aslî suç) kaldırılmıştır. Hıristiyanlığa göre beşeriyetin, Adem'den beri sırtında taşıdığı günahı, kendi canıyla ödeyen İsa Mesih, çarmıha gerilmiş, gömülmüş ve sonra da diriltilerek görevini tamamlamış, göğe yükselmiş ve Allah'ın sağma oturmuştur.
Hırka:
Tarikat geleneğinde müride giydirilen özel giyecek. Hırka giymek ve hırka yırtmak gibi törenler tarikat geleneğinde belirli mertebelere ulaşmış olduğu düşünülen kişiler için yapılan ve sembolik anlamlar içeren törenlerdir. Hırka giyme, şeyhe bağlanmayı sembolize eder.
Hırka i Saadet:
İslami gelenekte Hz. Muhammed'e ait olduğu düşünülen hırkaya verilen ad. Bakınız: Bürde.
Hızır:
Halk arasında ölümsüzlük şerbeti içerek ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğu düşünülen ve her zaman ve mekanda umulmadık anlarda ortaya çıkarak insanlara yardım eden, bolluk ve bereket getiren olduğuna inanılan mitolojik şahsiyet. Hızır düşüncesi, bazılarınca Kur'an'da Musa ile bir yolculuk yapan ve “Allah'tan verilen bir ilim ve rahmet sahibi” olduğu belirtilen [39] kişiyle ilişkili olarak görülür. Ancak Kur'an'da ismi zikredilmeyen bu kişinin Hızır niteliğiyle herhangi bir ilişkisinin olmadığı, yalnızca Allah'tan vahiy alan bir peygamber olduğu açıktır. Öte yandan Allah, Kur'an'da açıkça hiç kimseye ölümsüzlük vermediğini, herkesin ölümlü olduğunu açık seçik şekilde ifade etmektedir. [40] Bakınız: İlyas.
İslâmî muhitlerde çok önemli bir yeri olan Hızır inancının kaynağı Kur'an-ı Kerim'e dayandırılır. Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Musa'ya rehberlik yapan, ilm-i Ledün ve ilm-i hakikata sahip olan kişinin Hızır olduğunu Hadis kitaplarından öğrenmekteyiz. Kur'an-ı Kerim'de Hızır'ın ismi zikredilmez. Hz. Musa ile arkadaşlık yapan kimseden bahsedilir. [41]Bu ayetlerde de sadece “Kullarımızdan bir kul buldular” [42]denilmektedir. Bütün müfessirler bu kulun Hızır olduğunda ittifak etmişlerdir. Yine Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın, Hızirla buluşma nedeni zikredilmemiştir. Bu konudaki boşluğu hadisler doldurmaktadır. Konu hakkındaki rivayetler çeşitlidir. Bu hadislere göre, Hz. Musa kendisine levhalar verilince, benden daha faziletli ve daha bilgili kimdir?, demiştir. Bir başka rivayete göre, “Hz. Musa Allah'a, hangi kulun sana daha sevgilidir?” der veya birgün İsrailoğulları arasında iken Hz. Musa'ya bir adam gelir ve şöyle der:
“Senden daha âlim birini biliyor musun? Hz. Musa
“hayır” der, o zaman Allah Hz. Musa'ya şöyle vahyeder:
“Senden âlim olan kulumuz Hızır’dır.” Hz. Musa ona nasıl ulaşabileceğini sorar. Allah da onun için Balığı bir alamet yapar. Diğer bir rivayette ise, kendisine sorulan bir suale “en Alimin” kendisi olduğunu belirtince Allah Musa'yı azarlar ve O'na Hızır'a gitmesini emreder.” [43]
Hadislerin açık ifadesinden anlaşıldığına göre Allah, Hz. Musa'ya daha faziletli salih bir kulun varlığını göstermek üzere işarette bulunmuştur. Hz. Musa bu “salih kulu” bulmak üzere yola çıkarken, Kur'an'ın ifadesine göre yanına bir genç alır. Böylece Hz. Musa ve hizmetçisi bu “salih kulu” bulmak üzere yola çıkarlar. Ancak Musa'nın gideceği istikamet ve bu salih kulun bulunduğu yer Kur'an-ı Kerim'de açıklanmaz. Yalnız, Hz. Musa'nın gideceği yerin, “iki denizin birleştiği yer” olduğu belirtilmiştir.
Böylece Hz. Musa ve hadimi iki denizin birleştiği yere doğru hareket ederler. Beraberlerinde de zenbil içinde bir balık götürürler. İki denizin birleştiği yerdeki kayanın yanına varınca uyurlar. Bu arada “hızlanmış balık” zenbilden kurtulur ve denizde kaybolur. Uyandıktan sonra yollarına devam ederler. Sabah olunca Musa, hizmetçisine “kuşluk yemeğimizi ver, yorulduk der”. Hizmetçi ise,
“Bak hele, kayanın dibinde barındığımız zaman balığın denize gittiğini haber vermeyi unutmuştum” der. Bunun üzerine Hz. Musa,
“Zaten istediğimiz de bu idi” diyerek izlerini takiben geri dönerler. Kaya'nın yanına varınca,
“Esvabına bürünmüş bir zat” bulurlar.
Hz. Musa (a.s.)
“Sana talim olunan rüşt (ve hidayetten bana bir şey öğretmek üzere sana tabi olayım mı?” der. Hızır (a.s.)
“Sen benimle hiç mi hiç edemezsin ya Musa! Bende Allanın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah’ın verdiği öyle bir ilim vardır ki, onu da ben bilemem” der. Hz. Musa ise, “Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim” der. Oradan geçen bir gemiye binerler. O zat, gemi tahtalarından birini söker, Musa dayanamaz
“Adamcağızlar bizi gemilerine almışlarken sen içindekileri batırmak için gemiyi mi deliyorsun?” der. Hızır
“Sen benimle hiç edemezsin demedim mi?” der. Musa ise,
“Dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” der, yollarına devam ederler. Bir de görürler ki, bir çocuk, diğer çocuklarla oynuyor. Hızır, çocuğun başını eliyle koparır. Hz. Musa,
“Hiçbir nefse bedel olmaksızın pâk bir canı telef mi ediyorsun” der. Hızır yine
“Ben, sana benimle edemezsin demedim mi?” cevabını verir, yine giderler. Nihayet bir memlekete varırlar. Ahalisinden yemek isterler. Ahâli onları misafir etmez. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar bulurlar, Hızır onu doğrultur. Hz. Musa
“İsteseydin bunun için bir ücret alabilirdin”. Hızır,
“Bu andan itibaren artık ayrılalım der”.[44]
Neticede Hızır, Musa'ya sabredemediği olayların iç yüzünü anlatır: Gemi denizde iş yapan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü sağlam gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı[45]. Oğlan'a gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik[46]. Hadislerin ifadesine göre o çocuk kâfir olacaktı. Ana ve babasını tuğyan belasına uğratacaktı[47]. Duvara gelince, O, şehirde yetim iki çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir adamdı. Allah diledi ki ikisi de rüştlerine ersinler. Definelerini çıkarsınlar. Bu Allahın bir merhameti idi.[48]
Gerek Kur'an-ı Kerim'de ve gerekse hadislerde belirtilen Hızır kıssasında hemen hemen bir birlik göze çarpar. Her iki İslâmî kaynağın da belirtmeye çalıştığı Hızır figürü, Allahın salih bir kulunu ve “ilm-i ledünne” vakif bir insanı göstermektedir. Bu şahsın bir veli mi, yoksa bi Nebi mi olduğu da tartışılmıştır. Genelde mutasavvıflar onu veli, diğer ulemâ onu peygamber olarak değerlendirmişlerdir. Hızır inancının İslâm kültürüne böylece girdiğini ve özellikle Türkler arasında çok önemli bir kültü meydana getirdiğini görüyoruz; “Her geceyi kadir, her gördüğünü Hızır bil” felsefesi ile Türkler Hızır inancına samimiyetle katılmışlardır. Bu inancın bir sonucu olarak da her yıl 6 Mayıs'ta Hıdrellez (Hızır-İlyas) kültünü kutlamaktadırlar.
Türk halk inancına göre, bekledikleri ümitleri gerçekleştiremeyenler, başlarındaki sıkıntıyı izale edemeyenler, sevdiklerine kavuşmak isteyenler, hayırlı bir kısmetle karşılaşmayı arzu edenler, maddi veya manevi rahatlığa ulaşmak isteyenler için Hıdrellez bir ümit kapısıdır.
Hibil Ziva:
Sabitlikte bazen Manda d Hiia ile özdeşleştirilen önemli bir ışık ruhu. Sâbiî mitolojisine göre o, ışıkla karanlık arasındaki aktif mücadele dönemi başlamadan önce karanlık alemine inerek orada kötü varlıkların ışık dünyasına karşı gizli planlarını öğrenmek amacıyla karanlık dünyalarına bir keşif ziyareti yapmıştır. Sâbiîlîkte Hibil, aynı zamanda bir dünya devrinin koruyucusu ve Sâbiî toplumunun gözeticisi olan bir ışık gücüdür.
Hicks:
(Elias Hicks, 1748-1830)
Amerikan Kuveykır. Ortaya attığı bazı düşünceleri nedeniyle Philadelphia ve diğerbölgelerde onun taraftarlarıyla diğer Kuveykırlar arasında bir ayrılık söz konusu oldu.
Hicr:
Kur'an'ın 15. suresi. Mekke'de nazilolan bu sure 99 ayetten oluşur.
Hicret:
Hz. Muhammed’in MS 622'de Mekke'den Medine'ye göç etmesi olayı. Bu olay, İslâm tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve İslami takvimin (Hicri Takvim) başlangıcı sayılmıştır. Medine'ye hicretle birlikte Müslümanlar, küçük bir cemaattan organize olmuş bir toplum yapısına geçmişler ve bir şehir devleti tesis etmişlerdir. Mekke döneminde yoğun şekilde görülen baskı ve zulüm ortamından kurtulan Müslümanlar, bu yeni merkezde İslamın yayılması için yoğun bir çaba göstermişler ve çok kİsa sayılacak bir sürede İslam, Arap yarımadasının dört bir tarafında yayılıp gelişmiştir.
Hidayet:
Doğru yolu bulma. İslamda, kişinin iman ve teslimiyet vasıflarına sahip olması. “Hidayete ermek” ifadesi Müslüman olmak anlamına gelir.
Hierogamie:
Birçok mitolojide, Tanrıların görkemli düğünlerinden bahsedilir. Meselâ, Zeus ile Hera’nın düğünü gibi. Bu düğünlerin hatırası her yıl bayram olarak kutlanmaktadır. Sümerlerde, yeni yılda bu bayram vesilesi ile Tanrı Nin, Girsou, eşi Baou'ya, evlilik hediyeleri getiriyordu. En büyük mabedde de bir “yatak odası” bulunuyordu. İnanna kültüne bağlı bir merasimle bu düğünler ayrıcalık gösteriyordu. Bu merasime Sümer kralı iştirak ediyordu. Bu kral, Tanrıça Doummouzi'nin eşini temsil ediyordu. Kralın, Tanrıça ile birleşmesinin sebepleri pek açık değildir. Genelde burada, verimlilik merasimleri söz konusu olmalıdır. Bu kapalı bir durum arzetmektedir. Çünkü Doummouzi, oldukça komplekstir. Zira İnanna, ne bir Ana Tanrıçadır, ne de bir verimlilik ilâhesidir. Hierogamie'nin Yeni - Sümer krallarının Tanrılaşması ile ilişkisi vardır. III. Ur krallarının, İnanna'ya özel bir sofulukları vardır.
Hikmet:
Arapça. “bilgi, üstün ilim, anlayış”. Kur'an'da Allah'ın dilediği kullarına hikmet, ya da kitap ve hikmet verdiği belirtilir. Burada söz konusu edilen hikmetin ne olduğu konusunda farklı açıklamalar yapılmakla birlikte, bunun kişinin vahyi anlama ve yaşama yeteneği olduğu anlaşılmaktadır.
Hilfu'l-Fudûl:
Hz. Muhammed’in, Risalet öncesi dönemde üye olarak katılmış olduğu bir çeşit dernek. Amacı fakirleri, mazlumları ve yetimleri korumak olan bu dernek, Mekke'de Abdullah ibn Cud'an isimli kişinin evinde toplanılmak suretiyle oluşturulmuştu. Hz. Peygamber, sonraları kendisine bu dernekle ilgili sorulan bir soru üzerine, “böylesi bir toplantıya şimdi de olsa katılırım” diye cevap vermiştir.
Hillel:
M.Ö. I. yüzyılın sonu ile M.S. I. yüzyılın başında yaşamış olan bir Yahudi kutsal kitabı yorumcusudur. Hillel, hem kutsal metinleri, hem de geleneği yorumlamıştır. Kendi adına bir okul kurmuştur. Bu okul Yahudi dini tarihinde Hillel okulu veya Hillel Evi olarak bilinmektedir. Yahudi dini metinlerini yorumlarken kendine özgü kuralları esas almıştır. Babil doğumlu olan Hillel, Yahudi kültürü ile Babil kültürü arasındaki sentez ortamında büyümüş ve eğitim görmüştür. Milâdi birinci asırda Yahudi cemaatinin içinde önemli bir yer tutan Ferisilerle birlikte yaşamıştır. Hayatının büyük bir kısmı Filistin'de geçmiştir.
Yahudi dini tarihinde Hillel’in adı, Talmud metni üzerindeki çalışmalarıyla dikkat çekmiştir. Ayrıca, Tora metni üzerinde yaptığı yorum sitili daha sonraki çalışmalarda izlenmiştir. Talmud'un metin kısmı olan Mişna’nın, Pirke Avot bölümü üzerinde yaptığı çalışma, daha sonraki çalışmalarda başvuru metni olmuştur. Hillel, kelime kelime yapılan yoruma Allegorik bir üslup getirmiştir. Filistin bölgesindeki Talmud akademileri, Hillel’in izini takip etmiştir. Hillel, Kudüs Talmud çalışmalarında önemli bir isim olarak Yahudi dini tarihine geçmiştir.
Hillel Ekolü:
İsa zamanında Yahudiler arasında bir rabbinik öğretmen olan Hillel taraftarları, şammai ekolüne karşılık bunlar hukukun liberal ve hoşgörülü yorumunu savunmaktaydılar. Bakınız: şammai.
Hilye:
İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in adet, hal, tavır ve davranışlarını konu alan eserlere verilen ad. Ayrıca bu tür eserler şemail (ya da şemaili şerife) adıyla da adlandırılmışlardır.
Himerus (Pothos):
Eski Yunan'da arzu ve ihtiras tanrısı.
Hinayana:
“Küçük Araba” mezhebi adı da verilen bu akım, muhafazakar ve gelenekçi bir yapıya sahip olan bir Budist mezhebidir. Bu mezhebe göre Buddha, acılardan kurtulma ve aydınlanma yolunu öğreten bir rehberdir. Hinayana mezhebi birçok kola ayrılmış olmakla birlikte bunlardan en önemlileri Tharavadin ve Servastivadin ekolleridir. Günümüzde Tharavadin ekolü yaygın konumdadır. Özellikle Seylan, Tayland ve Burma'da bu mezhep yaygın durumdadır. Bakınız: Mahayana.
Hinayânâ ismi (küçük yol), Mahâyâna’nın (Büyük Yol) taraftarlarınca verilmişe benziyor. Gerçekten Mahâyâna’nın mensuplarına takdim ettiği büyük yol karşısında, Hinayânâ oldukça dar ve katı bir yol gösterir. “Küçük yol” doktrininin esas bölümü “Büyük yol”dan oluşmaktadır. Onun en önemli metinleri ise Sanskritçe değil, Pâli dilindedir. Aslında bu “Küçük yol” daha yeni bir Mahâyana'dan başka bir şey değildir. Şüphesiz bu iki akım başlangıçtan beri müştereken vardı. Çünkü bunlar, Budizmin iki tamamlayıcı veçhesine uygun düşmekteydi. Teşekkülünden sonra Hinayânâ, Hindistan'ın dışında güneye doğru yayılmıştır. Seylan, Birmanya, Malezya, Tayland, Kamboçya ve Laos. Halbuki, Mahâyânâ, Tibet, Çin, Vietnam'a doğru yayılmıştır. Genel olarak Hinayânâ, Buda'nın talimlerinin ahlâki veçhesi üzerinde ısrar etmektedir. Çünkü onlara göre, insanın bedbahtlığı, dünyevi arzularından ileri gelmektedir. Bunun için tek kurtuluş yolu, uygun bir psikosomatik teknikle bu isteği yok etmektir. Şüphesiz ilahiyatçılar Buda’nın “iyi yolu” vaaz ederken acıyı taddığını inkar etmiyorlar. Onların üzerinde durdukları konu, Buda’nın, dindarlıkları karşısında insanları kurtaran bir Tanrı olmadığı noktasıdır. Onlara göre Buda, katetmek isteyen insanlara yol gösteren bir üstaddır. Bunu gerçekleştirebilmek için ise insanın, doğru bir davranış, daimi tefekkür, bir nevi zihni bir yoga egzersizi gerekmektedir (Bu, zihni her çeşit arzudan temizlemek için yapılır). Hinayânâ Ekolü, Lâiklerin, “Bhikku” (dilenci rahipler)ların yaşadığı manastırlara çekilerek hedefe yaklaşabileceklerini kabul etmektedirler. Bu staj döneminde lâik, bir rahip gibi giymekte ve onun gibi sadakalarla yaşamakta, tavsiye edilen bütün ruhî egzersizleri yapmaktadır. Bu ekolde kadınların görevi, daha azdır. Fakat rahibeler için de manastırlar vardır.
Hinduizm:
Geleneksel Hint dinsel inancına verilen genel bir ad. Hindistan geleneğine ait bazı ortak karakteristik özellikleri yansıtmakla birlikte Hinduizm, belirli bir inanç sistemi olmaktan ziyade, birçok dinsel geleneğe verilen ortak bir addır. Bu nedenle dinler tarihçileri, Hinduizmin başlı başına dinsel bir akımı mı yoksa Hint kültürel geleneğini mi ifade ettiği konusunda görüş farklılıkları içerisindedirler. Hinduizm dünyanın en eski ve en geniş kutsal literatürüne sahip olan bir gelenektir. MÖ 1300 800 yılları arasına ait olan Vedalar ve daha sonraki dönemlerde derlenen Brahmanalar, Upanişadlar, çeşitli destanlar ve kanun kitapları, Hinduizmin kutsal literatürünü oluşturmaktadır. Hinduizmin karakteristik özellikleri arasında kast sistemi, Karma doktrini, Samsara ve Avatara tasavvuru dikkati çeker. Tanrı düşüncesi açısından Hinduizm, ateist gruplardan teist-lere ve panteistlere, monoteistlerden politeistlere kadar birçok akımı bünyesinde toplar. Ancak genellikle Hinduların politeist oldukları görülmektedir. Yüzlerce hatta binlerce tanrısal varlığa inanılmakla birlikte, yaratıcı tanrı Brahma, koruyucu tanrı Vişnu ve yıkıcı tanrı şîva üçlüsü tanrılar panteonunun başını çekmektedir. Tanrı düşüncesi konusundaki çeşitlilik ritüeller konusunda da görülmektedir. Hindular arasında dünyadan tamamıyla el etek çeken ve mutlak inzivayı yaşam biçimi edinen mistiklerden karma seks ayinleri yapanlara, beslenme diyeti konusunda kendilerine sınırlama getirenlerden bu konuda kendilerini tamamıyla serbest bırakanlara kadar birçok farklı grubun varlığına rastlanır. Ancak genel olarak Hindular, tanrı timsali olan heykel ve suretlere tapınır ve onlara hediyeler sunarlar; rahiplerin yöneticiliğinde kurban törenleri düzenlerler, kutsal mekanlara hac seyahatleri tertip ederler ve kutsal sularda vaftiz olurlar. Hindulann çok ayrıntılı ve karmaşık zaman hesaplamaları da dikkat çekicidir. Bakınız: Karma, Kast, Avatara, Vedalar, Kalpa.
Hindistan'da oturanların büyük bir çoğunluğunun dini olan Hinduizm, birçok felsefî spekülasyonların ve yerli kültlerin bütünleşmesi ve Brahmanizmin tekâmülü sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durum, milâdî I. asır civarında bile hissedilmekteydi. Hinduizm, Vedizm'den çıkmıştır. Hinduizm, Veda'ları ve onun tamamlayıcıları olan Brâhmana ve Upanishad’ları muhafaza etmektedir. Çünkü bütün bu eski mirası, bir vahiy olarak telâkki etmektedir. Ayrıca o, bu eserlere Smriti'ye, yani geleneğe ait daha birçok eser ilave etmektedir. Bunlar, Hind cemiyetini ilgilendiren bütün açık kuralları ve dinî anlamları veren Sutra ve Çastra'dır. Herkesin hakları, vazifeleri ve kastları kesin olarak tespit edilmiştir. Uzun bir fikir olgunluğundan sonra Hinduizm, birçok asra yayılan yüklü bir edebiyatın arasında gelişmiştir. Mahabharata, Ramayana destanları bize Vedİzm’in çok farklı veçhelerini göstermişlerdir. Vedalar Aryen olmayanların katkılarına, Avatar mefhumu ile Vişnuist bir mitolojiye bağlıdır. Çıva'nın ve oğullarının farklı isimleri ve kişilikleri, Hinduizm dinî şekillerine büyük bir değişiklik vermişlerdir. Hinduizm mezhepleri farklılaşmakta ve çoğalmaktadır. Mitolojiyi, kozmolojiyi, tarihi, ilahileri (III. asırdan XII. asra kadar) işleyen dinî kitaplar olan Purana'lar, Hinduizmin oldukça kompleks veçhesini tamamlamaktadırlar.
Vışnuist ve Şivaist eserler olmak üzere ayrılmaktadırlar. Birinciler daha çok Samhita, ikinciler ise daha çok Agama (gelenek) olarak isimlendirilmişlerdir. Hindin bütün klasik edebiyatının yani, poetik, tiyatro ve felsefe ile ilgili eserlerinin dinî bir dokuya sahip olduğu görülür. Darçana altı sistemdir. Her birinin bir “kurtarma” konusu vardır. Bunların en eskisi, Mimânsâ'dır (Vedizm üzerinde tefekkür). Daha sonra Vedânta düzeyinde veya Veda le Sâmkhya sonunda, Yoğa, Nyâya, Vaiçeshika gelmektedir. Hinduizmde mitoloji efsanevi bir temel olarak kalmaktadır. Mitolojide yoğun bir politeizm vardır. Orada panteizm, maddeye kadar uzanmaktadır. Bütün bunlara rağmen Hinduizmin çok açık iki şekli vardır: Biri, ebedî olarak değişmeyen Brahman doktrininde monoteizme uzanan bilginlerin inandığı Hinduizm; diğeri, bir halk dinî şekli olarak Hinduizm. Hinduizmin büyük Tanrıları olan Vishnu ve Çiva, başlangıçtaki Trimurti'den çıkmışlardır. Brahmanizm’in patriyarkal dünyasında zıt şeyler de bulunmaktadır. Değişik isimler altında Devi veya Çakti olan çok eski bir Anada vardır. Yine, köy Tanrıçaları veya “yedi analar” vardır. Bu ebedi kadm kültünden dolayı Hind, bir “mother india” olmuştur. Yani, Hind milliyetçiliğinin en büyük sembollerinden biri olan evrensel Ana ile karışmış Hind Ana. Yine Hinduizmde, aşağı Tanrılar da tebcil edilmiştir. Meselâ: Nâga, Yaksha, Gandharva, Apsara gibi. Hayvanlar kültü, özellikle inek kültü, bu dini kompleksin en büyük özelliklerinden biridir. Yine de bu çoklukta herkes, birliği ve aradığı yolu bulabilmektedir. Hinduizmde bir Ortodoksluk yoktur. Kast kaidelerinin bütününden, günlük hayata karışmış dinî kurallardan, âdetlerden, inançlardan, bin veçheli bayramlardan oluşmuş bir Hindu dini şekli vardır.
Hino:
Kuzey Amerika'da Iroquis kabilesinin gök gürültüsü ruhu ve gökyüzü tanrısı. Onun gök kuşuyla evli olduğuna ve ateş oklarıyla kötü şeyleri yok ettiğine inanılır.
Hippolytus:
(Aziz Hippolytus, 170-236)
Hıristiyan ilahiyatçı; kilise babası. Hippolytus, kilise karşıtı akımlara karşıyazdığı reddiyesi, Kitabı Mukaddes yorumları ve diğer çalışmalarıyla Hıristiyanlık tarihinde erken dönemlere ait önemli bir yazardır. Onun en önemli eseri Tüm Heresilere Reddiye [49]başlıklı çalışmasıdır. Öğretisindeki en ilginç unsur ise Logos doktrinidir.
Hippona:
Eski Romalıların atlar tanrıçası.
Hippotades:
Eski Yunanlıların rüzgar tanrısı Aeolus'un bir lakabı. Bakınız: Aeolus.
Hironari Imbe:
MS 807'de yazan bir Japon bilgin. O, erken dönem Japon dini ve mitolojisini konu alan Kogashui adında bir kitap yazmıştır.
Hititler:
Daha önce, Asurlu tüccar koloniler ve Asyalı kabileler tarafından işgal edilmiş olan Anadolu'yu, kuzeyden gelerek işgal etmiş olan doğulu Antikite kabileleridir. Bunların dini, uzun hakimiyet dönemleri esnasında derin değişime uğramıştır. İsa'dan önce, III. bin yılda Hatti döneminde preitifler veya Hattiens'ler, verimlilik, fırtına, gök, güneş ve zaman Tanrılarına saygı göstermişlerdir. Yine, bir bölgeden diğerine değişen animist karakterli çok sayıda Tanrıya da inanmışlardır. Hititlerin başşehri Hattousa (Boğazköy) dır. Onların ilk kralı da İ.Ö. 1500 yıllarında yaşayan Hattousli olmuştur.
Hitit Dinleri:
M.Ö. XIV. ve XIII. yüzyıl imparatorluğunun dini, dinî bir sistemin farklı şekillerini ortaya koymaktadır. Bu dinî sistemi, resmî ilâhiyatçılar ahenkleştirme görevini üstlenmişlerdir,
a- Hattie Dini: Hattie dini, bugünkü Anadolu'nun kızdırmak kıvrımının içlerinde icra edilen bir dinî inançtı. Bu bölgede bu inanç, Hindi-Avrupaî kabilelerin işgaline kadar yaşamıştır. Burada kült, belli bir gelişmeye ve açık bir temizlenmeye maruz kalmıştır. Hititler, M.Ö. III. bin yılda orta Anadolu'yu istila ettikleri zaman, birçok Hatti kültünü benimsemişler ve yerlilerden birçok dinî malzeme almışlardır. Meselâ bayramlar, kült malzemeleri, yerli halkın kullandığı diller bunlar arasındadır. Böylece, ilk senkretizm Anadolu'da gerçekleşmiştir. Diğer yandan, bazı Hatti kültleri, istilacıların yanında büyük bir kabul görmüştür. Meselâ Güneş Tanrıçası Arinna kültü, Güneş kültleri, Fırtına Tanrısının sembolü olan Boğa kültleri, Kal’ın sembolü olan Geyik kültleri bunların arasındadır. Yine kaynaklara ve dağlara yapılan kültler, önemli bir yer tutmaktadır. Hatti dini, Hitit imparatorluğunun ilk döneminde zayıflamışsa da, kral III. Hattusili tarafından (M.Ö. 1280-1255) kısmen canlandırılmıştır.
b- Hourrit Dini: Hourritler, Hitit dini evriminde çok önemli bir rol oynamışlardır. Bu dönemde Suriye bir takım “yazıcı okullarına” ve Hourrit ilâhiyatçılarına sahipti. İşte bu okullardan çıkan dinî kültür, Hourrit, Babil ve Kenan tanrıları arasında bir senkretizmi ortaya koyuyordu. III. Hattusili'nin Kizzu-watnienne prensesi Puduhepa ile evlenmesi, Hourrit tesirini, Hitit dininde iyice göstermiştir. Anadolu'nun yeniden fethedilmesinden sonra III. Hattusili, Louvite'li prenslere dayanmak zorunda kalmıştır. Zaten Arzaıva’nın, II. Mursili tarafından fethi ile birlikte, Louvite Tanrılarının resmî panteon'a girmesi de başlamıştı. Böylece Louvite sitelerinden birçok ritüel ortaya çıkmıştı.
Yine Hititler, Hourriteler aracılığı ile Sümer-Babil mitolojisini, ritüellerini ve Tanrılarını tanımıştı. Yine de bu tesir, büyük Tanrılar konusunda sınırlı kalmıştı. Gılgamış gibi Babil mitolojisi, Hitit ve Hourrite tercümelerinin konusu olmuştu. Bazı ilâhiler, Hititler tarafından alınmıştı. Diğer yandan Hititlerin “Tanrı” anlayışının kökeninde Hindi-Avrupaî tesirler bulunmaktadır. Hititçede Siu, Tanrı anlamına gelmektedir. Daha sonra bu kelime Siunî olmuştur. Bu ise Lâtincedekı Deus ve Yunanca'daki Zeus'un karşılığı olma ihtimalini ortaya koymaktadır.
c- Hitit Tanrılar Panteonu: Anadolu'daki panteonun yapısını incelemek demek, aynı zamanda bu bölgenin III. ve II. bin yılınin tarihini incelemek anlamına gelmektedir. Anadolu'nun tarih öncesi döneminden itibaren hemen hemen her köyünde tabiat kültlerine rastlamak mümkündür. Meselâ, dağ, erkek ve dişi karakteriyle canlı bir kaynak teşkil etmektedir. İşte Anadolu köylerinin varlığı, bu güce bağlı olarak düşünülmüştür. Ayrıca dağın yıldırımlarla ilişkili olduğuna inanılmaktadır. Çünkü fırtına Tanrısı samimi şekilde dağa bağlıdır ve onun ikametgahı dağdadır. Dağda var olduğuna inanılan dişi unsur, Bereket kaynağına bağlı, Ana Tanrıça'dan meydana gelmektedir. İşte bu çiftten, ebeveynlerine yardım etmekle yükümlü bir takım “Tanrı çocuklar” meydana gelmiştir. Mahalli Hitit panteonu, orman, av, koruyucu Tanrılarına ve savaş Tanrısına özel bir yer vermektedir. Daha sonra, kral I. Hattusili'ye bağlı olarak Hatti'nin politik birleşmesi (M.Ö. 1650-1620) ve Hattusa’nın başşehir olarak tespit edilmesi sırasında, Tanrısal fonksiyonlar seviyesinde hiyerarşileşmiş resmî bir panteon zarureti ortaya çıkmıştır. M.Ö. XVII. asırdan itibaren bazı siteler politik, askerî, ekonomik veya dinî plânda belirginleşmeye başlamıştır. Resmi panteona, Hatti'nin, büyük fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrıçası Arinna hakim olmaya başlamıştı. Bu çiftin çocukları vardı. Bu çocuk Tanrılarının yanında, Fırtına Tanrısının mahalli uknumlarını da zikretmek gerecektir. Bundan sonra, koruyucu Tanrıların, savaş tanrılarının, dağ ve kaynak Tanrılarının uknumları gelmektedir. Diğer yandan, eski krallık döneminde Babil’in birkaç büyük Tanrısı, Hatti'nin resmi panteonuna girmiştir.
Aslında Hitit İmparatorluğunun tedrici yaratılması, Kizzuwata'nın (Hourrite-Louvite) ve kuzey Suriye'nin katılımıyla meydana gelmiştir.
Hattusa’nın yazıcı ilâhiyatçıları, Tanrıları fonksiyonlarına göre hiyerarşileştirmişlerdir. Şöyleki: Fırtına Tanrısı -Güneş Tanrısı - Koruyucu Tanrılar (Tabiat), Savaş Tanrıları - Kraliçe Tanrılar -Tasnifi zor Tanrılar. Bunlar, Antik Tanrılar ve cehennem Tanrılarıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Tanrısal dünyanın, saray çevresinin ideal bir yansıması olduğudur. Tanrısal hiyerarşideki şeref sırası, iktidar Tanrıları şeklindedir. Ancak Hindi-Avrupâi kavramlara göre çabucak, Tanrısal ve insanî dünya, üçlü bir yapıya kavuşacaktır. Fakat gerçekte bu yapı, Anadolu muhitine dikkatli bir bakışla açıklanabilmektedir. Çünkü üçlü yapı, aynı zamanda Hatti dünyasına da ait bulunuyordu. Diğer yandan, imparatorluk panteonu tipolojisi, büyük bir Hourrite tesirini ortaya koymaktadır. Burada imparatorluğun oldukça homojen Tanrılar panteonunun bir analizini yapmak gerekirse aşağıdaki tablo ortaya çıkacaktır:
a- Birinci Tanrısal Grup: Bu Tanrı, iktidar ve adalet güçlerini temsil etmektedir. Bu Tanrı, iki ilâhi üniteden meydana gelmektedir. Bunlar Fırtına ve güneş Tanrılarıdır.
Güneş Tanrıçası, Hatti imparatorluğunda Wurushemu olarak adlandırılmış olup, Hitit ülkesinin sahibesidir. Kral III. Hattusili'nin saltanatı döneminde, Hourrite Tanrıçası ile sun'i olarak birleşmiştir.
Göklerin kralı olarak güneş, Hattice'de Eshtan olarak belirtilmiştir. Fakat eski krallık döneminden itibaren bu Shamash'la aynileşmiştir. Şüphesiz bu da Suriye-Babilli yazıcıların tesiri ile olmuştur.
Hatti'nin Fırtma Tanrısı, Hatti Kralı ve Güneş Tanrıçasının eşidir. Krallığın meşruiyetini temin etmiştir. Bu da, Hourrite Tanrısı, Teshub'la aynileşmiştir.
b- İkinci Grup Tanrılar: Kal'lerdir. Yani, ormanların, bitkilerin ve tabiatın koruyucu Tanrılarıdır. Bunların listesi aşağıdaki gibidir:
Hatti kal'i Karahna kal'i: Büyük bayramlar onun şerefine kutlanmaktadır.
Stepp kal'i: Mabedlerin koruyucu Tanrısıdır.
c- Üçüncü Grup Tanrılar: Bunlar herhangi bir grupla bütünleşmeyen Tanrılardır.
Lelwani,yeraltı dünyasının sahibesidir. Bu Tanrı, göklerin güneşine cevap veren Tanrıdır. Bu Tanrı, Mezopotamya Tanrısı, Ereshkigal ve Babilli Allattım ile bütünleşmiş Tanrıdır.
Ea: Büyü ve hikmetin büyük Tanrısıdır. Aslında Babil dünyasına ait bir Tanrıdır.
Telibinu, Bitki Tanrısıdır. Yani, tabiatın yenileşmesi Tanrısıdır. Aslında bu Tanrı, fırtına tanrısının oğludur.
Ishtar: Shaushka’nın bir görünümü olarak kabul edilmektedir.
Askasepa: Koruyucu kapı Tanrısıdır.
Halki: Zahire Tanrıçasıdır.
Ay Tanrısı: Yeminin sahibidir.
d- Dördüncü Grup Tanrılar: Hatti'nin savaş tanrısı, özellikle, Ellaya ve Arziya sitelerinde hakim durumdadır.
e- Beşinci Grup Tanrılar: Bu Tanrılar grubunu dokuz kraliçe tanrıça meydana getirmektedir. Bunlar, Hattie ve Louvite sitelerinin tanrılar panteonunun hakim figürleri olarak görülmektedir.
f- Altıncı Grup Tanrılar: Burada Lulahhi Tanrıları ve Habiru Tanrıları bulunmaktadır. Hitit ülkesinin Tanrı ve Tanrıçaları ile ülkelerin Tanrıları arasında bir antlaşma yapmışlardır.
g- Yedinci Grup Tanrılar: Bunlar, Antik Tanrılar veya tahtan düşmüş tanrılardır. Genelde Sümer kökenlidirler...
h- Sekizinci Grup Tanrılar: Bunlar, tabiat güçleridir. Hitit ülkesinin ırmakları ve dağlarıdır. Bu ırmaklar genelde Dicle ve Fırat'tır. Yer ve gök kutsal niteliktedir. Çünkü Tanrıların ikamet yerleri tabiattaki bu yerlerdir.
Grek - Asya Döneminde Anadolu Kültleri:
M.Ö. II bininci yıllar boyunca, küçük Asyada ve kuzey Suriye'de birçok kült icra ediliyordu. Bu döneme ait dokümanları, Anadolu filoloji sindeki ilerleme sayesinde değerlendirmek mümkün olmuştur. Bu konuyu II bininci yılın kültleriyle belirginleşmiş bölgelere göre ele alacağız:
1- Lycie: Greko-Asya döneminin Lycienne dinî analizi, perse ve grek dünyasının ortaya koyduğu şeylerle, Anadolu Lycaonien mirası arasındaki fark) gözönünde bulundurmayı gerektirmektedir. Meselâ, Tanrı kavramı, Lycienne, Manana şeklinde iken; Louvitecede Massana olarak görülmektedir. Aynı şekilde Lycienne termirtolojisindekiler, Louvite terminolojisine benzemektedir. Meselâ, Lycien'de Kuma, kutsal anlamına gelirken; Louvite'de Kummai veya Kummiya aynı anlama gelmektedir. Yine Lycienne'cede kurnaza, rahip anlamına gelirken, Louvite'de “kumaha” kutsal eşya anlamına gelmektedir. Anadolu geleneğindeki resmi Tanrılar arasında Tarhunt'u görüyoruz. Bu, fırtına Tanrılarından birisidir. Bu Tanrı, Roma imparatorluğu döneminde Zeus ve Jüpiter le aynı olmuştur. Yine Louvitelerin özel ibadet yaptıkları ay tanrısı Erme/Arma dikkat çekmektedir. LycienTerin La Tanrısı, Babil’in Ea sına uygun düşmektedir.
2- Lydie: Anadoluda Lydie özel bir yer tutmaktadır. Lydie'lerin II. bin yıla kadar çıkan dini geleneğe varis oldukları söylenmektedir. Bunlar Tanrı kelimesini Civ olarak ifade etmişlerdir. Bu kelime Hititlerin Siu'suna yakındır. Bu da parlak aydınlık anlamına gelen Hindu-Avrupaî Djev kelimesinden gelmektedir.
3- Phrygie, Mysie: Frikya'da, kubbaba kültü bulunmaktadır. Bu Grek-Roma döneminde kibele (cybele) kültüdür. Yine burada ay tanrısı Men'e yapılan kültü de zikretmek gerekir. Bu Tanrının özellikleri, Greklerin Hecate veya Louvitelerin ay tanrısına yakındır.
4- Cilice: Silisyenlerin büyük Tanrısı, Santa'dır. Bu da güneş Tanrısıdır. Greko-Asya döneminde Santa, varlığını korumaktadır.
Hitit Din Adamları Sınıfı:
1- Kutsal Fonksiyonları: Hitit din adamları sınıfına büyük bir asalet tevdi edilmiştir. Büyük din adamları, bilgili insanlar olarak tarif ediliyorlardı. Bunlar, insanlarla - Tanrılar arasında aracılık yapıyorlardı. Sunguları, Tanrıların istedikleri gibi takdim etmek için, insanlara yardımcı oluyorlardı. Rahipler, eski Hitit ve Louvite dillerini biliyorlardı ve alılıyorlardı. Böylece, eski metinleri anlayan yegane kişiler, rahipler oluyordu. Rahipler sınıfı, dayanışma içindeydi ve görevler nesilden nesile intikal ediyordu. Tabiatı ile dinî fonksiyon, özel bir durum arzetmektedir. Bu durumda rahip, insanı, Allah’a yönelmek istediği zaman mecburî bir aracı olmaktadır.
2- Rahip Sınıfı:
a- Kral-Rahipler: Kutsal hiyerarşinin tepesinde büyük kral bulunmaktadır. O, Hitit dininin en yüce fonksiyonunu elinde bulundurmaktadır. O, Hatti'nin büyük fırtına Tanrısı'nın vekilidir. Kral, Tanrı adına devleti yönetmektedir. Kraliçe onun yardımcısıdır.
b- Papaz Sınıfı: Kral rahibin altında papaz sınıfı bulunmaktadır. Dini merasimleri yönetmektedirler. Bunların yanında bayramlarda lâik bir kişi bulunmaktadır. Daima Mabedin hizmetinde bulunan kimseler de vardır. Bunlar, aşçılar, ekmekçiler, bahçivanlar ve ziraatçılardır. Her bir rahip sırası gelince görevini yapmaktadır. Ayin sırasında mabedde kendilerine ayrılan yerde bulunmaktadırlar. Ayin haricinde, “mabedin dışında” ikamet etmektedirler. Kral IV. Tudhaliya, yayınladığı emirnamede papaz sınıfının ve mabed personelinin vecibelerini açıklamıştır. Buna göre, mümkün olan her yerde temizlik esastır. Bunun için Tanrı, eşyalar, kült ve gıda maddeleri kirletilmemelidir. Yine Tanrıların takdimeleri kabul etmesi için rahiplerin, bayram kutlamalarını denetlemeleri gerekmektedir. Diğer yandan rahiplerin, bu takdimelerden kendilerine birşey ayırmamaları da icab etmektedir. Bu konudaki hatalar, ölüm cezası bile gerektirmektedir. Onların görevleri arasında mabede herhangi bir “kutsal dışı” unsurun girmesine mani olmak da vardır. Bu kendi ailelerinden bile olsa, böyle olmalıdır. Mabedin güvenliği, mallarının korunması vazifesi de yine rahiplere düşmektedir. Mabed bekçileri, mabedin dışına yerleşmişlerdir. Ancak, mabedin içinde de koruyucu memurlar vardır. Ritüel ateş, gece, yangın korkusu ile söndürülmektedir. Mabedin güzelleştirilmesi de rahiplere aittir. Herşeyden “büyük Rahip” sorumludur.
Hizbullah:
Kur'an'da, Allah'ın dininin taraftarları olanlar, yani Müslümanlar için kullanılan bir İsim. şeytan'ın taraftarları olanlar için ise kullanılan terim Hizbu'ş-şeytân'dır. [50]
Ho-Masubi:
Şintoizmde ateş tanrısı. O, yaratıcı tanrılar Izanagi ve İzanami’nin yarattığı son tanrısal varlık olarak kabul edilir.
Holokost (Holocaust):
Tamamıyla ateşte yakmak suretiyle yapılan bir kurban; tam kurban. Bakınız: Kurban.
Homer (Homeros):
lliad ve Odysseyin yazarı olan Eski Yunanlı bilgin. Yaşadığı dönemle ilgili çeşitli görüş ayrılıkları olmakla birlikte, muhtemelen o, MÖ 700 öncesi yaşamış olmalıdır. Homer’in, Chios veya Smyrna (İzmir) doğumlu olduğu söylenir.
Antik yunan şairlerinden birisidir, “l'illiade ve l'odysee” isimli iki büyük destanın yazarı olarak kabul edilmektedir. Bu iki eser, tahminen 28.000 mısradan meydana gelmektedir. Aslında l'illiade ile l'odyssee'nin Homere ait olup olmadığı hep tartışılmıştır. Homere’in M.Ö. VIII. yüzyılda yaşadığı söylenmektedir. Homere şiirlerinde, çok eski şifahî geleneklere dayanıyordu. Aynı gelenek, Hesiode'un ilâhilerinde de görülmektedir, l'illiade ve l'odyssee birçok Tanrılardan ve mitolojilerden bahsetmektedir. Homere'nin bahsettiği Tanrılar, genelde ölümsüzdürler ve insanlardan daha güçlüdürler. Ancak, Tanrılar da insanlar gibi ihtiraslara boyun eğmektedirler. Yine Homere’in eserlerindeki Tanrıları iki kategoride değerlendirmek mümkündür: Birincisi, tamamen Homere ait Tanrı anlayışıdır. Diğeri, çok eski devirlere varan dinî şekillerdir.
Tanrılar, vakitlerinin çoğunu festivallerde geçirmektedirler. Bu festivallerde Tanrılar, ölümsüzlük içkisi içerler ve Tanrılar yemeği yerler. İnsan faaliyetlerine dahil olmaktadırlar. Bir veya birçok kahramanda görünebilmektedirler. l'illiade'de birçok Tanrı, sık sık zikredilmektedir. Mesela, Zeus, Hera, Athena, Aphrodit, Posei-don, Apollon ve Hermes bunlardandır, l'odyssee'de Zeus, Athena ve Poseidon'u sahneye koymaktadır. Diğer Tanrılar Leto, Artemis, Demeter, Dionysos, daha az rol oynamaktadır.
L'illiade'de Tanrılar iki kampta gösterilmektedir. Fakat bu onların her iki taraftada yer almalarına mani değildir. Bu Tanrılar, savaş aksiyonları ilham ettikleri gibi, bazı darbelerden de onları korumaktadır. Bazen de bir kahraman göndererek onları düşmandan korumaktadır. Tanrılar bazen bizzat savaşa karışmaktadır, bazen de kendi aralarında çarpışmaktadırlar. Meselâ Athena ile Ares böyledir. Acheen'lerde dikkat çeken Tanrılar şunlardır:
Poseidon, deniz ve yer Tanrısı olarak enerjileri temsil etmektedir. Heva, evlilik müessesesinin Tanrıçasıdır. Athena, savaş tanrıçasıdır, şehirleri ve san'atkârlan korumaktadır. Hephaistos, demircilerin Tanrısıdır. Aphrodite, ihtiraslı aşk Tanrısıdır. Ares, savaş Tanrısıdır. Apollon, enerji tanrısıdır. Diğer taraftan Yunanistan'da Tanrılar, kurumlar, san'atlar, deniz Tanrıları olmak üzere de sıralanmışlardır. İnsanların ve Tanrıların babası olan, Kronos'un oğlu Zeus, verimlilik tanrısıdır. Önemli bir yeri vardır. O, kendisini olağanüstü şeylerle ve gök gürültüsü ile göstermektedir. Bu tanrıların her birine ait mabedler vardır: Poseidon'un, Helike ve Agni'de mabedi vardır. İnsanlar devamlı Tanrılara davette bulunmaktadırlar. Bunun için birçok ibadet yapmaktadırlar. Bu isteklerin çoğu bir yardım elde etmek için olmaktadır. Bu ibadetler formeldir ve mistisizmden yoksundur, insanlar çoğu defa Tanrılara, kurban ve takdimeler sunmaktadırlar. Nadiren insan kurbanı da görülmektedir.
Temizlenme ayinleri de vardır: Savaşçılar, vebadan sonra denizde temizlenmektedirler. Kahraman, bir vazoyu kükürtle ve su ile temizlemektedir.
Homere’in kahramanları, mucizeleri ve riyaları yorumlamak için ilham sahibi kişilere başvurmaktadırlar. Yine bazı problemleri çözmek için, kuşlar uçurulmaktadır. Bu ilham sahibi kişiler, bazen mütehassıs kişilerdir. Mucizelerin çıkış yeri olarak Zeus ve Apollon gösterilmektedir. Homere’in kahramanları öldükten sonra yaşamaya inanmaktadırlar. Fakat bu, karamsar bir görüşle takdim edilmiştir. Homere öncesi dinî dönem hakkında, fazla bilgi sahibi değiliz. Aphrodit, Artemis ve Demeter, Ana-Tanrıça varyantlarının temellerini teşkil etmişe benziyor. Bunların her üçü de verimliliğe, berekete ve ölüme bağlı bulunmaktadırlar. Özellikle Artemis kültünün Efeste ve laconie'de çok önemli bir yeri vardır. Homere onu, bakire avcı kadın veya “vahşi kadın” olarak vasıflamaktadır.
“Homerik ilâhiler” olarak belirtilen ilahiler Homere'den sonraki ve daha sonraki tarihlere ait olan ilahilerdir. Meselâ, bunlardan üçü oldukça eskidir”.
1- Apollon ilâhisi,
2- Demeter ilâhisi,
3- Aphrodit ilâhisi, M.Ö. VIII. asrın sonuna veya VII. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Birinci ilâhi, Demeter’in kızının kaçırılışını anlatmaktadır. İkinci ilâhi, Apollon'un Delos'da doğumunu anlatmaktadır. Üçüncü ilâhi, Anchise ve Aphrodit’in aşklarına ve Enee'nin doğumuna tahsis edilmiştir. Özellikle birinci ilâhi Homere geleneğine bağlı kalmakla beraber, 1'illiade veya l'odyssée'den daha srin dinî duygular aksettirmektedir. Yine Demeter’in veya Aphrodit’in yüceliği iyice belirginleşmektedir.
Homoeanlar:
Hıristiyan geleneği içerisinde Acacius liderliğinde yaklaşık MS 355'te oluşturulan bir grup. Bunlar İsa'nın kişiliğiyle ilgili tartışmaya, onun Baba gibi olduğu kanaatini belirterek katıldılar.
Homoousion:
Yunancada “bir cevher”anlamına gelen bu terim, Hıristiyanların İznik Konsili'nde belirledikleri iman formülünde, tanrılıkta Baba ile Oğul'un ilişkilerini ifade etmede kullandıkları bir ifadedir. Bununla onlar, Oğul'un Baba ile “aynı cevhere” sahip olduğunu kabul ederler. Bazı Hıristiyan ilahiyatçılar ise bunun yerine Homoiousion “benzer cevher” terimini tercih ettiler. Bakınız: Athanasius, Arius.
Homoreligiosus (Dindar Adam):
İnsanın dine olan bağlılığı ve dinin insanla ilişkisi konusu üzerinde birçok araştırma yapılmıştır. Dindar adam üzerinde Batıdaki araştırmalar XVII. yüzyılda başlamıştır. Fenelon ve Madam Gayon'un sofuluğu, saf aşkın dinî mistik tecrübesi üzerine dikkati çekmiştir. 1670 yılında, P.J. Spener, Francfort'ta Collegia Pietatisini meydana getirmiş ve orada kişisel dinî tecrübe üzerinde İsrar etmiştir. Yarım asır sonra İngiltere'de, J. Vesley, sofuluğu, Anglikanizme dahil etmek istemiştir. Nitekim onun bu metodunun Protestanlığa büyük tesiri olmuştur. 1725'de G. Viaco, Naples'da Scienza Nova'yı yayınlamıştır. Bu eserin büyük yankısı olmuştur. O, medeniyette üç merhale olduğunu söylüyordu: Mitolojik dönem, kahramanlık dönemi ve insanlar dönemi. Viaco, insanda Allah’tan gelen bir Veritas Aeterna yani bir vicdan olduğunu söylüyordu. Bundan dolayı insan, muhayyile ile sembolik şekiller meydana getirmektedir. İşte ona göre, dinin menşeinde bulunan budur.
J.J. Rousseau (1712-1778) de kalbin kanunlarını, vicdanın emirlerini ve yaratıcı ile yaratılan arasındaki spontane ilişkileri, kabul etmektedir. Aynı dönemde F. Dupuis (1749-1809), dinin, tabiatın, göğün ve güneşin bir yansıması olmadığını göstermeye yönelmiştir. Yine A. Weimar, J. G. Herder (1744-1809) dini, duygusallıkla ele almıştır. Ona göre din, insanın dünyada yaptığı Tanrısal aksiyondan elde ettiği şeydir. 1799'da Din Üzerinde Nutuklar (Discouri Sur la Religion) isimli eserinde F. Schleiermacher, dinin, Tanrının ve kutsalın tecrübesi olduğu üzerinde ısrar etmiştir. Böylece, XVIII. yüzyılın sonunda, O, kültürün anlaşılırlık eksenini, “insanın özelliği” üzerinde israr ederek, tarih boyunca İnsanın meydana getirdiği kurumlardan, topluluklardan ve dilinden kurtarmıştır. Yine böylece, Dindar Adam’ın birkaç temel çizgisinin kurtulduğunu müşahade ediyoruz. İşte bu adam, kutsalı tecrübe ediyor, sonsuzluk duygusuna sahip oluyor, fakat kendini sonsuza bağlı olarak hissediyor. Bunun için o, tanrısal aksiyonun okuyucusu ve veritas aeternamn taşıyıcısı olmuş oluyor. XIX. yüzyıl, insanlığın kültürel ve dinî varlıklarının keşfinin yapıldığı önemli bir asırdır. Çünkü bu yüzyılda Mısır Uzmanları, hieroglifi keşfederek, Nil insanının dinî düşüncesine nüfuz etmişlerdir. Diğer yandan, Asur Uzmanları, Mezotopotamya tabletlerini çözerek, Babil, Asur ve Sümer insanının figürünü çizmeyi başarmışlardır. Hind Uzmanları ise, Hind metinlerinin üzerine eğilerek Hinduizm ve Budizm hakkında geniş bilgi vermişlerdir. Asrın ortalarına doğru, homo faber ve homo sapienden bahsedilmeye başlanmıştır. XIX. yüzyılın birçok felsefi sistemi, tarafgir bir yola girmişlerdir. Meselâ, pozitivizm, sırtını tarihe dönerek kendini aktüel insanın dini olarak takdim etmiştir. Diğer yandan evrimciler, Dinî, Totemden, Mana'dan, Ruhlar'dan hareketle açıklamaya çalışmışlardır. L. Feuerbach ve K. Marx, dindar adamın, sapma konusu olduğunu, Dinsiz adamın ise, normal bir adam olduğu konusunda doktrinler geliştirmişlerdir.
XIX. yüzyılda dikkat çeken bir cereyan da F. Creuzer (1771-1858) ve J.V. Görres (1776-1848 )'le ortaya çıkmıştır. Her iki yazar da Asya milletlerinin mitolojilerini incelemişler, insanın, dinî tecrübesi içinde kullandığı sembolik ifadeye ve dinî duyguya bağlı kalmışlardır. Bu düşünce, F. Schelling’in (1775-1854) çalışmaları ile desteklenmiştir. Böylece Dinler Tarihine, Romantik düşünce etki etmiştir. İnsanlığın dinî dokümanlarının keşfedilmesi, araştırıcıları, “Dindar Adam”m bıraktığı yazılı dokümanlarla karşı karşıya getirmiştir. Felsefî ekollerin ve “karşılaştırmalı Gramer” disiplininin istikametinde F.M. Müller, insanlığın kökenlerine bir dönüş hareketi başlatmıştır. Böylece M. Müller, karşılaştırmalı Dînler Tarihinin kurucusu kabul edilmiştir. Müller, insanlığın kökenlerinde Tanrı fikrini, insanın hissettiği zayıflık duygusunu ve onun evrensel inancını keşfetmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısı boyunca; ekollerin, mabed araştırmalarının ve hatta ideoloji çatışmalarının ortasında Dinler Tarihi, insanlığın dinî fenomeninin incelenmesi üzerinde istikrar kılmıştır. Burada söz konusu olan inançların, jestlerin, inananların sözlerini ve muhtelif Mü’minlerin davranışını açıklamaktır. Böylece Dindar adam mefhumu, daha çok açıklığa kavuşmuş olacaktır. Tarihî denen okullarda daha çok, dinî kitaplar, dua, liturji, kiliseler ve mabedler üzerinde daha çok durulmuştur. Oysa pozitivist ve evrimci doktrinlerden aldığı elemanlarda sosyolojik ve etnolojik okullar, Dindar adam’ın menşeini izah etmeyi denemişlerdir. Bunun için bu ekoller, dindar adamın “cemiyetin ürünü” olduğunu söylemişlerdir.
Bununla birlikte, bazı Dinler Tarihçiler, özellikle Hollanda'da, bizzat dinî fenomeni, daha çok kuşatmak ve onu, insan hayatının özel çerçevesi içinde anlama yolunu denemişlerdir, XX. yüzyılda Nathan Söderblom (1866-1931), muhtelif tarihi dinlerde insanın elde ettiği Tanrı tecrübesine bağlı kaldığını belirtmiştir. Buna göre arkaik insan, Mana diye isimlendirdiği bir gücü keşfetmiştir. Fakat bu güç, ne anonimdir, ne gayr-i müşahhastır ne de kollektiftir. İnsan bu gücü, manevi bir güç olarak yakalamakta ve onun dinamizmi davranışlarında kendini göstermektedir. Bu gücü keşfeden ilkel insan, bu dünyayı aşan bir realitenin varlığı duygusunu elde etmektedir. İşte ilkel insanda Tanrı duygusu böylece doğmuştur. Söderblom'a göre bu noktada orijinal bir monoteizm karşısında bulunmuş değiliz. Çünkü arkaik insan, ilk sebebi değil; alışılmamış bir realiteyi keşfetmiştir. Çünkü o, irade ile mücehhez tabiatüstü varlıkların karşısında olduğunun farkındadır. İnsan bu noktada, kendisini Allah’ın varlığına götüren kutsal duygusunu keşfetmiş bulunmaktadır. O halde kutsalla temas, Allah duygusunun hissedilmesinin kaynağı olmuştur. Çünkü kutsal, manevi tabiatlı bir güç olarak tasarlanmıştır. İşte ilkel insanın bu ilerleyişi, bazı tarihi olaylar ışığında açıklanmaktadır. Meselâ, Hindistanda, dünyanın açıklanması ve kurtuluş prensibi olan mistiğin kaynağının kutsal olduğu görülmektedir. Bu kutsal ise orada Brahma'dır. Çin’in klâsik kaynakları, yaratıcı, gök, yüce Rab olarak tasarlanan sehang-ti den bahsetmektedirler. İran kaynakları, yani Avestik metinler, güç, parlak anlamına gelen huarenah kelimesini kullanmaktadırlar. Bu kelime böylece Ahura Mazda'nın tabiatını ifade etmektedir. Çünkü O, mazdeen kültünün temelini teşkil etmektedir. Netice olarak Söderblom için Dindar Adam, insanlık tarihi ile keşfedilmektedir.
Dindar Adam’ın psikolojisine ilk girmeyi deneyen ilk bilgin, Rudolf Otto (1869-1937) olmuştur. 1917 yılında yayınladığı “Le Sacre” (kutsal), isimli eserinde insanları ikiye ayırmaktadır: Bir tarafta, kurtuluş duygusunu anlamayan tabiî adam bulunmaktadır. Diğer tarafta ise özel bir pozisyondan uyanan ve ona bu uyanışın, tabiî adamın yakalayamadığı değerleri keşfetmeye imkan veren bir adam bulunmaktadır. İşte Otto'ya göre, insanlığın dinî tarihinin kalbinde bu uyanmış ve kutsal değerleri keşfetmiş adam bulunmaktadır. Otto'ya göre bu adam, Rasyonel olarak isimlendirdiğimiz herşeye nüfuz eden özel mutlak bir kalitenin unsurunu keşfetmiş ve bu unsur anlatılamaz bir şey meydana getirmiştir. [51]İşte bu unsur, bütün dinlerin en samimi kısmının parçası olan, canlı bir prensip olarak görünmektedir. O da kutsaldır. Bu kavranışta, ilk psikolojik menzil, insanda bağımlılık duygusunu doğuran “yaratılmışlık duygusu” dur. İkinci menzil, Tremendum'dur. Yani (Dinî heyecan)dır. Bu heyecan, zahitliğin, kahramanlık hayatının, canlı Allah telâkkisinin karşısındaki gayretin temelinde bulunmaktadır, üçüncü Menzil, Mysterium'dur. Yani, Tanrısallığı tamamen başka olarak gösteren bir menzildir bu. Upanişadlar'daki, Anyadeva, mistiklerin Nihil, Budhistlerin Shûnyatası, böyledir. Yine bu menzil, bütün liturjilerin merkezî unsuru olarak görünmektedir. Dördüncü Menzil, Fascinans menzilidir. Bu ise, Dinî Mutluluğun tecrübesini meydana getirmektedir. Mister’in (sırrın) gerçek tecrübesi budur.
Bu dört menzili yaşayan Dindar Adam, değerli olanla olmayanı keşfediyor. Tabiî adam, kutsal-dışı'nın farkında olmadığı halde, Dindar Adam, tanrısal değerli olanla olmayanın arasını ayırmaktadır. İşte Tanrısal değerin keşfi sırasında insan, zorunlu olanı, günahı, itaati ve hizmeti, keffaret ihtiyacını, Tanrı rızasının ve bağışlanmanın zaruretini kavramaktadır. Rudolf Otto'ya göre insanlık tarihinde, Tanrısal unsurların tedrici ortaya çıkışı vardır. Meselâ, olaylar, şahıslar, hadiseler bunu ortaya koymaktadır. Bunlar, kutsalın alâmetleri olarak insanlığın dinî hazinesini meydana getirmektedir. Dindar Adam’ın, murakabe ve dünyanın sezgisel vizyonunu elde etme yeteneği vardır. İşte, insanlığın Spirİtüel tarihi dindar adama bu vizyonda kendini göstermektedir. Bu kehanet yeteneği, Tanrısal alâmetlerin mevsuk okuyucularının imtiyazıdır; yani, Peygamberlerin, dinî kurucuların ve dinî rehberlerin. Her Peygamber, en büyük dinî adamdır. Otto'ya göre Peygamberlerin arasında, insanlığın dinî tarihinde yegane yer işgal eden bir kutsal okuyucu bulunmaktadır. Bu da, mükemmel dindar adam olan İsa-Mesih'tir. G. Van der Leeuw (1890-1950) ise daha ziyade yaşanmış dinî tecrübeye ve bu tecrübeyle ilgili şehadete bağlı kalmıştır. Ona göre din, iki veçheye sahiptir: Birincisi, sır veçhesidir. İkincisi de, bu sır karşısında insanın cevabı olan, insan tarafından yaşanmış tecrübe veçhesidir. İşte, dinler tarafından tavsiye edilen kurtuluş, insanın şaşırtıcı metafizik karakterli bu güçle karşılaşmasında bulunmaktadır. Leeuw'a göre insan, gidişatını, esrarlı güç karşısında elde ettiği tecrübeye göre belirlemekte veya değiştirmektedir. Böylece insanla-güç arasında davranışı şartlandıran bir takım İlişkiler oluşmaktadır. Dinler Tarihçiler, bu konuda, olayların ve dokümanların birikimini sağlamışlar ve onları insanlığın kültürel envanteri içinde-tasvir ve tasnif etmişlerdir. Fenomenolog ise, onu anlamak, kaygılarının merkezinde bulunan dindar adamın fonksiyonunda ona anlam vermek için bu dokümanların yorumunu yapmaktadır. Bunun için Otto, dindar adamı daha çok psikolojik bir tip olarak incelerken, Van der Leeuw daha ziyade onu davranışları içinde incelemeye almıştır. Bu durumda insan, normal bir durumdan çıkmış, bir güce bürünmüş bir varlığın veya bir eşyanın karşısında bulunmaktadır. İşte bu güce insan, Mana ismini vermiştir. Onun, kendisi ile temasa geçen eşyaları ve şahısları etkilediğini kabul etmiştir. Bundan dolayı, bu gücü, varlıklarda ve eşyada keşfetmiş ve onları kutsal olarak telâkki etmiştir. Bu eşyalar, bazen taş bazen ağaç, su ve ateş olmuştur. Bazen de gök, krallar, kurtarıcılar, melekler ve şeytanlar olmuştur. Şüphesiz kutsal varlıklar, daima birinci sırada bulunmuştur. Dindar adam, kutsala dönerek yeni güçler elde etmiştir. Kısaca Van der Leeuw, dindar adamı şöyle tarif etmektedir: Kutsala inanan ve davranışlarını bu inancın üstüne oturtan adam.
Kutsalla karşılaşan insanın elde ettiği tecrübenin ilk analizini N. Söderblom yapmıştır. R. Otto, dini tecrübeyi yaşayan adamın psikolojisinin içine nüfuz ederken, Van der Leeuw, dindar adamın davranışını sınırlamaya çalışmıştır. Dinler Tarihçilerin topladığı geniş zaman ve mekan İçindeki dokümanların arasındaki uzun yolculuğun sonundaki bu araştırmalardan hareket eden Mircea Eliade, özellikle Pettazoni'nin, Dumezil’in çalışmaları ile getirilen yeni açıklamaya dikkat ederek, çalışmalarının önemli bir kısmını Dindar adam konusuna tahsis etmiştir. Eliade'ye göre dindar adam tarihte kökleşmiştir. O, paleolithique dönemden beri üç büyük monoteist dine sayısız tecrübelerinin bir takım izlerini bırakmıştır. Bu adam, önce bir takım bilimsel başvurularla tanınmıştır. Eliade bu konuda iki kaynağa imtiyaz vermek eğilimindedir: Birincisi, Asya'nın büyük dinleri. İkincisi, de yazısı olmayan halkların şifahî gelenekleri. Yine Eliade'ye göre, bu tarihi başvurunun yanında, fenomenolojik bir başvuru da gerekli olmaktadır. Hakikatte, dini fenomen, kültürel ve sosyo-ekonomik muhtevanın dışında anlaşılamazsa da, dinî tecrübelerin, dinî olmayan davranış şekillerine indirgenemediğini de bilmek gerekmektedir. Bunun için her dinî fenomen, kendi şekli içinde kavranılmalıdır. Şayet, farklı şartlandırmalar altında görülen tarihi veçheler asılmazsa, dinî fenomen bütünlüğü içinde anlaşılmış olmayacaktır. Her dinî olay, insanın kutsalla karşılaşmasının ortaya koyduğu bir dinî tecrübe meydana getirmiştir. İşte o andan başlayarak dinî fenomenin dahili uygunluğunu, spiritüel ve sembolik veçhesini aydınlığa çıkarmak gerekmektedir. Fenomenolojik yaklaşım, dindar adamın davranışları ve tarihi şartlandırmalar içinde kavranan dinî fenomenlerin yapı ve özlerini anlama teşebbüsüdür. Bunun için de, dindar adamın davranışlarını ve birikimlerini derinleştirmek gerekmektedir. Öyleki bu adamın nihai realite ile temas teşebbüsü içindeki dinî tecrübelerini keşfetmek gerekmektedir.
Eliade'ye göre, dindar adamın (homo Religiosus) bir tipolojisi ve morfolojisi ile sonuçlanan tarihi ve fenomenolojik şekildeki çift yaklaşım hakkında söylenecek şeyler bitmiş değildir. Bunun için önce, tesbit edilmiş, analiz yapılmış ve tasnif edilmiş olayların yorumlanması gerekmektedir. Sonra da, onları genel bir perspektif içinde düzenlemek gerekecektir. Yine bunun için, karşılaştırmalı bir çalışma söz konusu olacaktır. Bu çalışma, dokümanlardaki mesajı açıklamaya ve bugünün insanına bu mesajın bilgisini vermeye İmkan vermelidir. Dinlerin bu karşılaştırmalı incelemesi, tarih öncesinden günümüze kadar insanın kutsalla olan karşılaşmasını bütün olarak yorumlamaya da imkan vermelidir. Kısaca, Eliade'ye göre, Dindar Adam, bir mesaj ulaştıran bir adam'dır, Bu mesaj, tarihten gelmektedir fakat tarihi aşmaktadır. Yine Eliade'ye göre dindar adam, dünyada özel bir varlık şekli üstlenmektedir. Bu varlık şekli, tarihin bize gösterdiği çok sayıda önemli dinî şekiller içinde kendini göstermiştir. Bu dindar adam, kendi hayat tarzı içinde kendini tanıyor. O, daima mutlak bir hakikatin varlığına inanıyor. Bu hakikat kutsaldır ve bu, dünyayı aşmaktadır. Ancak, dünyada görünmektedir. Bundan dolayı ona ibadet edilmiştir. [52]Dindar adam, dinî bir hayat tecrübesi yaşamaktadır. O, kendisini “Aşkın Dünya” ile temasa geçiren, bir dizi existansiyel durumun içinde bulunmaktadır. İşte biz, onun sipiritüel dünyasına nüfuz ediyoruz. Şüphesiz bu durumlar bir takım izler bırakmıştır. Dinler Tarihi, inançlarının, tecrübelerinin ve davranışlarının existansiyel gerçekliğinin içinde kavranan dindar adamın tarihidir. Bu adam, hayatın kutsal kaynağına ve dünyadaki varlığı aşan bir realite'ye iştirak olarak kabul edilen beşerî varlığın anlamına inanmaktadır.
EHade'ye göre, dindar adam, kutsalın bilincindedir. Çünkü kutsal, kutsai olmayandan tamamen farklı bir görünüm arzetmektedir. [53]Yani o, tabiat güçlerinden tamamen farklı bir güç olarak kendini göstermektedir. Dindar adam tarafından kavranan bu tezahürü belirtmek için, Eliade, Hierophanie kelimesini kullanmaktadır. Yapı İtibariyle “kutsalın tezahürü olayı”, daima aynıdır. Yani, sırlı bir iş, tamamen başka olanın tezahürüdür. İşte, bu tezahür, her hierophanie'nin tabiatını teşkil eden esrarlı unsurdur. Dinler Tarihi, Hierophaninin diyalektiğinin ve yapısının daima aynı olduğunu doğrulamaktadır. Bu nokta oldukça önemlidir. Çünkü bu dini tecrübenin zamanda ve mekanda özelliği olmakla birlikte; dini hayatta kırılmanın olmadığını göstermektedir. Bu durum ise, dindar adam'ın temel tecrübesidir.
Her ne kadar hierofaniciler, aynı yapıya sahip ve kendilerini homojen olarak gösterseler de; şekiller açısından heterojendirler. Meselâ, ayinler, mitolojiler, Tanrı şekilleri, eşyalar, semboller, bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi. Dindar adamın gözünde kutsal, farklı seviyelerde kendini göstermektedir. İşte, bir taşta meydana gelen Hierophanieden yüce hierophanieye kadar, dinî tecrübedeki büyük farklılığı, bu durum açıklamaktadır.
Dindar adam, hem bir tanıktır hem de elçidir. Fenomenoloğ, tanığı görmektedir. Yorumcu ise, elçiyi ve onun mesajını anlamayı denemektedir. Netice olarak, Dinler Tarihinin, dindar adamın etüdü ile dinî tecrübedeki aşkın olanı tanıdığını söyleyebiliriz.
Yine Eliade'ye göre, dindar adamın hayatında, sembol, hierophaninin dilidir. Yani anlatımıdır. Dünya, sembolle konuşur, gerçek şekilleri ortaya koyar. Dinî semboller, hayatın yapılarına dokunmaktadırlar. Onlara beşeri boyutu aşan nihâî varlığı (Gerçeği) kavramaya doğrudan imkan veren bir boyuta yükseltmektedirler. Çünkü sembolik düşünce, anlatımdan önce gelmekte ve dinî hayatın cevherinin parçasını teşkil etmektedir. Bunun için Eliade'ye göre, dindar adam, aynı zamanda sembol adamdır (homo symbolicus). Ona göre, mitolojik tecrübe de kutsalın tecrübesidir. Çünkü mitoloji de, insanı tabiatüstü bir dünya ile temasa geçirmektedir. Bunun için mit, klavuz bir tarih olarak kendini takdim etmektedir. Çünkü kozmogonik başlangıç, yenileşme ve eskatoiojik mitolojiler, dindar adamın faaliyetini ona normatif bir mesaj vererek yönlendirmektedir. Aşkın bir modelin ve benzer bir senaryonun tekrarının üzerine oturan mitoloji, insanda Tanrı kavramını devam ettirmektedir. Yani Mit sayesinde dünya, dindar adama anlamlı bir hale gelmektedir. Yine mitolojide, insan faaliyetine güç ve dinamizm veren bir arketipe referans bulunmaktadır. Arketip kendini, kökü tabiatüstü bir dünyada bulunan bir ilk model olarak takdim etmektedir. İşte dindar adam, bu modeli yeryüzünde gerçekleştirmektedir. Bunun için, icraatına güç ve etkinlik veren dinî merasime ihtiyaç duymaktadır. Bu merasim, bu icraati, arketiple tam bir uyum içine sokmaktadır. Dinî merasimin hedefi dindar adamın aksiyonuna gerçek bir boyut kazandırmaktan ibarettir. Meselâ, giriş törenleri, insanı, kutsal dışı şartlardan, kutsalla belirginleşmiş yeni bir hayata geçirmektedir. Bu durumda giriş töreni, existansiyel rejimin ontolojik değişimine uygun düşmektedir. Kutsal, sembollerle, mitolojilerle ve dinî ritüellerle dindar adamın hayatında aracı bir fonksiyon icra etmektedir. Böylece dindar adama, kutsalın kaynağı ile temas kurmasına imkan vermektedir. Bu durumda dindar adam, kutsalın bir okuyucusu ve elçisidir.
Homo Sapiens:
İnsanların atasını belirtmek üzere kullanılan bir kavramdır. Lâtince'de “akıllı insan” anlamının karşılığı olarak kabul edilmiştir. Homo Sapien'e ait olduğu belirtilen buluntuların tarihi 500-600 bin yıllık bir tarihî içermektedir. Homo Sapien’in beyin gücünün 750 cm3 olduğu ve bu beyin hacminin Homo Sapienin ana özelliği olduğunu İskoçyalı Anatomi bilgini Sir Arthur Keith ileri sürmektedir. Birçok bilgine göre Homo Sapiens, âlet yapabilme kabiliyeti olan bir insan türünü gösterir. Yine de Homo Sapien’in kim olduğu, diğer insan türlerinin atası olup olmadığı, bunun bir insan türünün içinde belirli bir özelliğe sahip bir tür mü olduğu hep tartışılmıştır. Bazı bilginler, insanların kafasının tarihi süreç içinde büyüdüğünü, beynin de böylece büyüyerek ve giderek yuvarlak bir şekil aldığında israr etmişledir. Bunlara göre, Homo Sapiens bu gelişim sürecinin sonunda ortaya çıkmıştır. Bu gelişim üç milyon yıl süren bir sürecin sonunda olabilmiştir. Bu süreç sonunda, iki ayak üzerinde yürüme, ellerin kullanılabilmesi gibi gelişmeler kendini göstermiştir. Yine de Homo Sapiens’in hangi tarihte ortaya çıktığı tespit edilebilmiş değildir. İyi bilinen ilk Homo Sapiens örneklerinden biri, Thames ırmağında bulunan Swanscombe insanıdır. Bunun tarihi geçmişi, 400-200 bin yıl önce yaşadığı sanılan genç bir insanın kafatası fosiliir. Bu kafatası ile günümüz insanı arasında ciddi bir yakınlık vardır. Ancak, bu konu tartışılmaya devam etmektedir. Bugünkü insanlığın ilk nesilleri üzerinde bugüne kadar çok çalışma yapılmış ve bu alanda birçok tez ileri sürülmüştür. Bunlardan birisi, Homo Neandert-halensis'dir. Bu türün, son buzul çağında Avrasya'da ve Afrika'da yaşadığına inanılmıştır. Böylece Neanderthal türü ile Homo Sapiens arasında farklılıklar ileri sürülmüştür. Bu da Homo Sapiens kavramının daha geniş bir tarifini gerekli kılmıştır. Bunun için Homo Sapiens’in yeryüzünde nasıl bir dağılım gösterdiğini tespit, oldukça güç görünmektedir. Buna göre, Güney Doğu Avrupa'da 350 bin yıl, Batı Avrupa'da 250-200 bin yıl Doğu Afrika'da ise 130 bin yıl önce, yaşadıkları tahmin edilmektedir. Amerika'da ki buluntular ise, bundan 20-35 bin yıl önce, Amerika ve Asya kıtaları arasındaki (sonradan sular altında kalarak Bernig Boğazını meydana getiren) yarım adayı geçerek Amerika'ya yerleştiklerini düşündürmektedir.
Homo Sapİens kültürüne ait olan en önemli özelliklerden birisi, ateşi bulmuş olmalarıdır. Böylece ateşi ilk kullanan Homo Sapiens olmuştur. Yine Homo Sapiens’in yaşadığı bölgelerde bulunan taş aletler dikkat çekicidir. Bu aletler, taş yonga aletleri ve taş kesici aletlerdir. Taş yonga aletleri daha çok, Afrika, Batı Avrupa, Arabistan ve Hindistan'da görülmüştür. Batı Avrupada ise, kesici taş aletleri dikkat çeker.
Homo Neanderthalensis, Homo Erectus ve Homo Sapiens ile ilgili yapılan bütün araştırmalar, bilimsel yönden hiçbir kesinlik ifade etmemektedir. Bunun içinde Homo Sapiens üzerinde verilen bilgiler, bilim dünyasında hiçbir zaman genel kabul görmemiştir.
Honorius I (Öl:12 Ekim 638):
Honorius'un papalıktan önceki hayatı hakkında fazla birşey bilinmez. Papa, IV. Bonifatius'un yerine 27 Ekim 625'te papa olarak seçilmiştir. Papa olduktan sonra, Roma'daki dini yapıların restore edilmesine önem vermiştir. II. İstanbul konsili (553) kararlarının kabulü için gayret sarfetmiş, İspanya'da Hıristiyanlığın kökleşmesine çalışmıştır.
Papa I. Honorius'un ismi en çok, İsa'nın sahip olduğu irade konusundaki tartışmada duyulmuştur. Konu III. İstanbul konsilinde (680) de ele alınmıştır. Konsilde Monothelisme tel’in edilmiştir. Papa Honorius, (451) Kadıköy konsilinin itikad esaslarına dayanarak yorum yapmış ve İsa'da tek irade olduğunu savunmuştur. Tarihte Trullanum diye adlandırılan bu konsil 7 Kasım 680'den 16 Eylül 681'e kadar devam etmiştir. Doğu Roma İmparatoru IV. Konstantinos Pogonatos, Papa Honorius'un ölümünden sonra da, İsa'daki irade konusu tartışılmaya devam ettiği için, konuyu III. İstanbul konsilinde ele almıştır. Bunun için konsil “İsa'nın iki iradeye sahip olduğunu” karara bağlamıştır. Konsilde Honorius, Monothelisme taraftan olarak mahkum edilmiştir. Dönemin papası, Aziz II. Leo 682'de Honorius'un Apostolik geleneğe uygun davranmayarak, Hıristiyan inancını saptırdığı için, konsilin kararını onaylamıştır. Daha sonraki papalar da Honorius'un öğretisini yani tek irade yorumunu reddederek, Roma ile İstanbul arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine neden olmuşlardır. Daha sonra da İstanbul - Roma arasındaki ilişkiler 1054 tarihinde kesin olarak kopmuştur.
Papa Honorius'un görüşleri I. Vatikan konsilinde yeniden ele alınmıştır (1869-1870). Bu konsilde papanın yanılmazlığı ilkesi kabul edilince, bunu benimsemeyenler Honorius'un görüşünü ileri sürmüşlerdir.
Honen:
(Honen Shonin, 1133-1212)
Jodo ya da Saf Ülke Budizminin kurucusu. Genku adıyla da tanınan Honen, Amida'nın Saf Ülkesi'nde yeniden doğumun ancak Nembutsu duasının sürekli tekrarlanmasıyla sağlanabileceği savundu. Ölümü öncesinde Honen’in, öğretilerini özetleyen bir sayfalık bir doküman bıraktığı ve onda kurtuluşun ne medîtasyonla ne de öğretiler üzerinde çalışmakla mümkün olduğunu, ancak Amida isminin sürekli tekrarlanmasıyla bunun sağlanabileceğini ifade etti. Onun, Nembutsu duasını günde 60000 kez tekrarladığı söylenir. Bakınız: Zikir.
Honorius III. (Öl. 18 Mart 1227):
Romalı, soylu bir aileden gelen Honorius genç yaşta papalığın hikmetinde bulundu. 1188'de papalık hazinesine hakti. Papa III. İnnocentius tarafından kardinal yapıldı. 18 Temmuz 1216'da İnnocentius'un yerine geçti. Kudüs'ün Müslümanlardan geri alınması mücadelesini destekledi. Bunun için Haçlı Seferi düzenledi. Sicilya Kralı II. Frederich'le arası bozuldu. Fredederich İtalya'yı imparatorluğa bağlama planını yürürlüğe koydu. Haziran 1219'da Roma’nın asilzade aileleri ayaklanarak, Honorius'u Viterbo'ya kaçmak zorunda bıraktılar. Fakat devreye yine Frederich girerek, halkla Honorius'u barıştırdı. Bunun üzerine Honorius 22 Kasım 1220'de Roma'da imparatorluk tacını Frcderich'e giydirdi. Daha sonra Papa Roma-Germen imparatorluğu ile Sicilya'yı birleştirmeye yeşil ışık yaktı. Papa Honorius, sürekli II. Frederich'i haçlı seferine zorladı. Fakat Frederich, haçlı seferine ancak Honorius'un ölümünden sonra katılabildi.
Honorius papalığı sırasında, döneminin en önemli tarikatları olan Dominikenleri (1216), Fransiskenleri (1223) ve Karmelit'leri (1226) onaylamış ve büyük destek vermiştir. Honorius'un yaptığı en önemli işlerden birisi de kilise yargı kararlarını toplayarak, kilise hukukunun ilk resmi kitabını ortaya koyması olmuştur.
Hora Quirini:
Eski Roma'da bir güzellik tanrıçası; Romulus'un karısı Hersilia'nın ilahlaştırılmış hali.
Horus:
Eski Mısır'da güneş tanrısı, inanışa göre Set tarafından öldürülen tanrı Osiris’in cesedini tanrıça İsis bulur. Bir atmaca suretindeki tanrıça İsis, Osiris‘in beline konduğunda, Osiris’in seksüel gücü harekete geçer ve İsis'i hamile bırakır. Bu hamilelikten ise tanrı Horus doğar. Horus, Memphis şehrinin atmaca ya da şahin başlı güneş tanrısıdır. Aynı zamanda o, bir gökyüzü tanrısı olarak da düşünülür. Onun, daha sonra babasının katili olan Set ile savaştığına, bu konuda tanrılar meclisinde bir yargılamanın olduğuna ve sonucun Horus lehine neticelendiğine inanılır.
Mısır'ın en önemli Tanrılarından biridir. Bunun için Firavun döneminin Tanrı panteonunda önemli Tanrılar arasında yer almaktadır. Horus, önce bir gök Tanrısıdır, yükseklerde uçmaktadır. Bunun için onun isminin anlamı, “uzaklaşmış” demektir. O, Hathor'un oğludur. Bu semavî Doğan, aynı zamanda bir ışık Tanrısıdır. Güneşin ve ayın onun gözleri olduğuna inanılmaktadır. Horbeit'te, Horus'a bir ibadet icra edilmektedir. Mısır mitolojisine göre, Horus ile kardeşi Seth arasında bir savaş vardır. Bazen de Horus, bizzat güneşin kendisi olmaktadır. Böylece, Heliopalis'de o, doğmakta olan güneşle aynı kabul edilmiş ve Re-Harakhi olarak Guiza'da Harmakhis adı altında tapılmıştır. Çok eskiden Horus, krallığın koruyucu Tanrısı olarak kabul edilmiştir. Krallığı meydana getiren beş prensipten birisi Horus'un ismi olmuştur. Yine eski dönemde Horus, aşağı Mısırın koruyucu Tanrısıdır. Yukarı Mısırın koruyucu Tanrısı ise Seth'dir. Daha sonra, krallık Tanrısı olan ve Seth’in ortağı bulunan Horus, Osiris mitolojisine dahil edilmiş ve Seth'e muhalif olmuştur. Horus, bazen Ra’nın bazen de Osiris’in oğlu sayılmıştır. Tanrı Seth, bazı yerlerde amcası, bazı yerlerde de kardeşi olarak gösterilmektedir. Horus üe Seth arasındaki muhalefet kavga ile sonuçlanmış; Seth, Horus'un gözünü çıkarmış, Horusda Seth’in erkeklik organını çıkarmıştır. Tanrı Toth, her İkisini de iyileştirmiştir. Horus, çıkan gözünün yerine Uralus adlı yılanı takmıştır. Bunun için yılan Mısır Firavunlarının egemenlik sembolü olmuştur. İsis, Horus'un annesi olarak kabul edilmiştir.
Hosea:
Bir Eski Ahit peygamberi. Kitabı Mukaddes’in Hosea Kitabı ona atfedilir. Burada Hosea, inançsız karısıyla ilgili tecrübelerini tanrı ile İsrail arasında yer alan durumla ilgili bir kinaye olarak yorumlar. O, aile ilişkilerini tanrıyla insan arasındaki ilişkiyi gösterme konusunda kullanan ilk Kitabı Mukaddes yazandır. Onun MÖ 721 öncesi vaaz ettiği söylenir.
Hostie:
Kurban anlamına gelen Lâtince Hostia kelimesinden gelmektedir. Antiki-te'de, kesilen hayvan kurbanını belirtmektedir. Hıristiyanlıkta, beyaz undan yapılan, ekmek şeklindeki evharistik takdisi ifade eder. Bu ekmek, Katoliklerde mayasız, Ortodokslarda mayalıdır. Hostie, çok ince, yuvarlak ve küçük yapılmaktadır. Aşağı yukarı 3 cm. çapındadır. Bazı merasimlerde bu 6 cm. kadar büyütülebilir. Ortaçağdan itibaren Hostie, manastırlar tarafından yapılmaktadır.
Hozo:
Efsanevi Budist keşiş Dharmakara için kullanılan Japonca isim. Rivayete göre o sıkı bir yaşam sürmüş ve sonunda Amitabha (Amida) olmuştur.
Hsiao:
Konfüçyüs tarafından öğretilen “görev dindarlığı” ya da “evlada yakışır hürmet”. Konfüçyüs, bir gencin evde görevinin şuurunda olması gerektiğini, büyüklerine saygılı ve tüm insanları seven karakterde olmasını söyler. Ana babaların da çocuklara yardımcı olmalarını, tebanın yöneticilere itaat etmesini yöneticilerin de halka karşı adaletle davranmasını salık verir.
Hû:
Allah'ın güzel isimlerinden birisi. Öte yandan “Hû çekmek” ifadesi ise tasavvufta zikretmek anlamına kullanılır.
Hucurat:
Kur'an'ın 49. suresi. Medine döneminde nazil olan bu sure 18 ayetten oluşur.
Hud (Hz. Hud):
Kur'an'da isminden bahsolunan bir peygamber. Onun Ad kavmini uyarmak ve tevhide davet etmek üzere gönderildiği, ancak İnsanların onu reddettikleri ve bu nedenle cezalandırıldıkları anlatılır.
Hudeybiye Anlaşması:
MS 628'de Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan anlaşma. Bu anlaşma öncesinde Hz. Muhammed yanındaki bir grup Müslümanla Kabe'yi ziyaret etmekamacıyla Mekke'ye doğru yola çıktı. Ancak Mekkeliler onlara umre izni vermediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara elçi olarak Hz. Osman'ı gönderdi. Osman'ın dönüşü gecikince, Müslümanlar onun şehit edilmiş olabileceğini düşündüler ve bir ağaç altında hepsi birer birer Peygambere bağlılık yemini ettiler. Bu biata, Rıdvan Biati adı verildi. Ancak sonra Osman döndü ve Hz. Muhammed müşriklerle görünüşte Müslümanların aleyhine sayılabilecek bir anlaşma imzaladı. Bu anlaşmanın akabinde Kur'an'ın Fetih suresi nazil oldu. Hudeybiye Anlaşmasıyla, Müslümanlar bir rahatlama dönemine girdiler ve bu vesileyle Arap yarımadasının dört bir tarafında İslamın yayılması faaliyetlerine hız verdiler. Bunun neticesinde kısa zamanda İslam bir çığ gibi büyüdü ve Mekkeliler arasından da Halid ibn Velid gibi büyük komutanların da arasında bulunduğu birçok kişi Müslüman oldu.
Hududullah:
İslamda Allah'ın koymuş olduğu sınırlar; kişinin yaşamının çerçevesini belirleyen Allah'ın emir ve yasakları. Hududullah'a riayet etmek, Allah'ın halifesi olarak yaratılan İnsanın en temel görev ve sorumluluğudur.
Huguenots:
XVI. ve XVII. Yüzyıllarda özellikle Fransız Protestanlarının Kalvinist kanadına verilen bir isimdir. Bu şekildeki isimlendirmenin kaynağı tartışmalıdır: Bazılarına göre, özellikle Theodore de Beze gibi tarihçilere göre, Tours'daki Hugon kapısından dolayı bu isim kullanılmıştır. Çünkü reformistler bu kapının yanında toplanıyorlardı. Diğer bazilarma göre, bu isim Almanca “Komplocular” anlamına gelen Eidgenossen kelimesinden gelmektedir. XVI. yüzyılda Almanya'da Reform hareketi başladıktan sonra, Lutherin eserleri ve konuşmaları Avrupa'nın her yerinde elden ele dolaşmaya başlamıştı. Fakat Fransa'da protestanlara karşı bir kıyım başlatılmıştı. Çünkü Fransa'da Katolik mezhebi taassup içinde uygulanıyordu. 1523'te bir Fransız Protestan yakılarak öldürülmüştü. Her şeye rağmen Protestanlık, Fransa'da yayılmaya devam etti.
Kral II. Henri döneminde Huguenotlar ceza evlerine konmaya başlandı. 1559'da Huguenotlar daha çok Kalvin’in etkisinde idiler. Bunlar, Fransa'da “Reform kiliselerini” kurmuşlardı.
1562'de Fransa'da din savaşları başlamıştı. Katolikler, Huguenotlara diş bilemeye başlamışlardı. Nihayet 23 Ağustos 1572'de Paris'te başlayan kıyım, bütün Fransa'ya yayılmıştı, Paris'teki Huguenotlar öldürülmüş, Fransa'da Huguenotlar sindirilmişlerdi. Fransa'da yinede Katoliklerle - Protestanlar arasındaki mücadele devam etmişti. III. Henri 1598'de Nantes fermanını yayınlamış, bu fermanla Huguenotlara kısmen dinî ve siyasi özgürlük tanınmıştı. Kral III. Louis döneminde 1620'de din savaşları yeniden kızıştı. Sonuçta Huguenotlar 28 Haziran 1629'da yenildiler. “Alais Barışı” imzalandı. Antlaşmaya göre, Huguenotlar inanç hürriyetini koruyorlar, fakat askerî farklılıklarını kaybediyorlardı. Diğer haklarım 1643'de Kral XIV. Louis döneminde elde etmişlerdir. Ancak Katolik din adamları, Huguenotlara ve onların elde ettikleri haklara karşı savaş vermişlerdir. Binlerce Protestan, inançlarından dolayı taciz edilmişler ve sürülmüşlerdir. Sonunda XIV. Louis, Nantes fermanını yürürlükten kaldırmıştır. 250.000'den fazla Huguenot, ingiltere'ye, Rusya'ya ve Amerika'ya göç etmiştir.
Fransa'da Huguenotlarm mücadelesi daha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Huguenotlar, 1787'de kısmen vatandaşlık haklarını elde etmişlerdi. Ancak 1789 Fransız ihtilali ile de bütün vatandaşlık haklarını elde edebilmişlerdi.
Hui Hui (Hui Hoi):
Çincede Müslümanlar için kullanılan isim.
Hui-Yüan:
(334-416) Çinli Budist keşiş; Tao-an'ın talebesi. Taoist ve Konfüçyanist felsefeyi araştıran Hui-yüan, böylelikle Budizmin Çin düşüncesine yerleşmesine çalıştı ve Güney Çin'de Lu-Shan'da ünlü bir manastır inşa etti.
Hulul:
Bakınız: İnkarnasyon.
Hume:
(David Hume, 1711-1776)
İskoç filozof ve tarihçi. O, insan aklının doğuştan hiç bir şey getirmediğini, İnsanın ne biliyorsa deneyden bildiğini savunan deneyci/ampirist (görgülcü) felsefenin Aydınlanma Çağı'ndaki öncülerinden. Ona göre insan zihninin bütün algılan ya tecrübi verilere ya da fikirlere dayalıdır. Deneyle temellendirilmemiş bütün bilgilerimize karşı şüpheci yaklaşımı savunan Hume, örneğin nedensellik diye bilinen ve Aydınlanma'da neredeyse herkesin ittifakla kabul ettiği düşüncenin deneyin bize öğrettiği bir bilgiye dayanmadığını göstermiştir. Ona göre nedenselliğin varolduğunu bize zannettiren şey, olayların sıralamasındaki genellikle değişmeyen sıra düzeninin bizde oluşturduğu alışkanlıktan başka bir şey değildir. İnsan ruhunun kendisi algıların bir toplamından ibarettir. Dolayısıyla metafizik bir alan söz konusu değildir. Pratik bir gereklilik olmasına rağmen tanrının varlığına ve fiziksel dünyaya inanç akılla ispatlanamaz. Hume, Aydınlan-ma'da Aydmlanma-kırıcı bir düşünür olarak nitelenmiştir, çünkü yukarıdaki gibi birçok konuda çağdaşlarım ittifakla kabul ettikleri konularda onlardan farklı düşünmüştür. Bu konuda bir başka örnek onun aklın saf bir biçimiyle varolmadığı ve genellikle insanın aklından ziyade ihtiras ve arzularının güdümünde olduğunu söylemesidir. Ahlaki yaşantımız, ona göre, istek ve hareketlerimizi belirleyen ihtiras ve arzularımızla kuşatılır.
Huneyn:
Orta Arabistan'da Mekke ile Taif arasındaki bir yer. Hicri sekizinci yılda (MS 630) Müslümanlar Havazin ve Sakif kabilelerine karşı burada Önemli bir zafer (Huneyn savaşı) elde etmişlerdir.
Huracan:
“Evrenin Üçlü Kalbi” diye deadlandırılan Mayaların eski ve en yüce tanrısı.
Hurafe:
Gerçekle ilgisi olmayan, uydurma inanç ve uygulamalar.
Hûrî:
Kur'an'da, cennetliklere hizmet etmek üzere yaratılmış oldukları söylenen çekici ve cazibeli cennet kızları.
Hurritler:
Politik noktadan Hourrit terimi, Mittani ve Hanigalbat krallıklarına verilmektedir. Etnik noktadan Hurritler, Yakm-Doğu'da yaşayan, aynı dili konuşan ve Fırtına Tanrısı Teshub'a ibadet eden bir millettir. Kuzey Suriye'de ve Yukarı Mezopotamya'da yaşamışlardır. M.Ö. 2200 yılında yaşadıkları tahmin edilmektedir. M.Ö. XVI. yüzyıldan itibaren, kültürel, dinî ve politik hayatta dikkat çekmişlerdir. Hitit kraliçelerinin çoğu Hourrite asıllıdır. İmparatorluğun sonuna kadar Hititlerin bünyesinde Hourritelerin önemli rolü olmuştur. Bunlar, gelişmiş bir topluluk olarak, Babil dünyası ile Hitit dünyası arasında aracılık görevi yapmıştır.
Huruing Wuhti:
Kuzey Amerika'da Hopi yerlilerinin yaratıcı tanrısı ya da tanrıları. Bu tanrısal varlıklar yeryüzü ve hayvanlardan sonra insanı yaratmaya karar vermişler; bir miktar çamur alarak yoğurmuşlar, üzerine bir söz söylemişler ve bundan ilk erkek ve kadını yaratmışlardır.
Hus Jean (1371-1415):
Bohemyalı Hıristiyan reformist. Prag'da tanınmış bir vaiz olan Hus'un, rahiplerin ahlaki yapı ve yaşantılarına karşı görüşleri nedeniyle vaaz etmesi yasaklandı. 1409'da Prag Üniversitesi rektörlüğüne getirildi. 1411'de XXIII. John, Hus'u aforoz etti ve sonra Hus'a karşı gelişen muhalefet nedeniyle kral onu Prag'dan kovdu. Bir Çek prensine sığınan Hus, 1413'te meşhur De Ecclesia başlıklı eserini yazdı. Sonradan Constance Konsili'ne katılmak üzere gitti, ancak yakalanarak tutsak edildi ve yakılarak öldürüldü. Ölümünden sonra Huss, Çeklerin milli bir kahramanı haline geldi; onun fikirleri uğruna 1420-1436'da Hussitler Savaşı meydana geldi. Hus'un kilisede seçimle ilgili görüşleri yanı sıra kaderle ilgili düşünceleri de dikkat çekiciydi.
Çek asıllı bir reformisttir. Bir köylü çocuğu olan Hus, tahsilini Prague'de yapmış ve ilahiyat öğrenmiştir. Daha sonra dekan olmuş ve ilahiyat fakültesinin rektörü olarak tanınmıştır. İngiliz Wyclif’in görüşlerinin destekçisi olmuştur. Zamanının din adamlarının yolsuzluklarını eleştirmiştir. “Saf katolik doktrini” savunmuş ve fikirlerini vaazlarında açıklamaktan da çekinmemiştir. 1410'da Prague piskoposu, Wyclif’in kitaplarını yaktırmıştır. Jean Hus'un üniversitede kaldığı sürede şehire inmesi yasaklanmıştır. Hus'un üç taraftarının kafası kesilmiş, ancak Hus, onları “şehit” olarak ilân etmiştir. O vakit aforoz edilmiş olan Jean Hus, şehir dışında derslerine ve yazılarına devam etmiştir. 1414 yılında Constance Konsiline davet edilmiştir. Hemen itizalle suçlanmış ve hapse atılmıştır. Eserleri, mahkum edilmiş, yakılmış ve kendisi de 1415'de Constance'da yakılarak külleri Rhin nehrine atılmıştır.
Sadık talebesi Pragueli Jerome'da aynı akıbete uğramıştır.
Boheme'de Jean Hus, milli bir kahraman, bir şehit ve bir reformcu olarak kabul edilmiştir. O, aynı zamanda, Çek dilinin ilk yazarlarındandır. Onun ölümünden sonra asiller, Hus'un görüşlerini savunmak ve serbestçe İncili vaaz etmek için bir dernek kurmuşlardır, Papa'ya bağlı olan Katoliklerle Hussite taraftarları 1419 yılında Prague'de pencereden atılmışlardır. Mücadele, halkın büyük bir çoğunluğunu Hussite'lere bağlayan antijermenik ve milliyetçi bir karakter kazanmıştır. Bununla beraber dinî yönden Hussİteler, Calixtins veya Utraguistesler gibi, iki tür altında communion ayininin yapılmasını isteyenlerle; Reform isteyen Thaborites gibi gruplara ayrılmışlardır. Katoliklerle, Hussiteler arasındaki mücadele, zaman zaman kesilmesine rağmen, Kral Georges’in aforoz edilmesinden sonra, Utrquistes'ler, kiliseye boyun eğmişler, Thaborites'ler ise, diğer gruplarla birleşerek Freres Moraves tarikatını kurmuşlardır. Jean Hus'un fikirlerine sadık kalan bir “Hussit Kilisesi” hala Prague'de bulunmaktadır.
Husuf Namazı:
Müslümanların ay tutulması, deprem, fırtına ve benzeri doğal hadiseler esnasında kıldıkları namaz.
Hutbe:
İslamda bazı durumlarda (Cuma namazı, bayram namazı gibi) hatip tarafından cemaata hitaben yapılan konuşma. Güncel konular ya da geneli ilgilendiren durumlar hakkında cemaatıbilgilendirmeyi veya uyarmayı hedef alan hutbenin Cuma namazı öncesi okunması farzdır.
Huveane:
Afrika'da Lesotho'nun Basuto halkının yaratıcı tanrısı. Onun yer ve göğü yarattığına ancak insanlar sebebiyle çok sıkıntılar yaşadığına inanılır. İnanışa göre o, bu nedenle insanlardan uzaklaşmak için semalara yükselmiş ve bir daha asla görünmemiştir.
Huxley:
(Thomas Henry Huxley, 1825-1895)
İnsanların daha düşük hayvan dünyasından geldiğini savunan İngiliz biyolog. Ayrıca o, insanın ruh ve maddenin tabiatını bilemeyeceğini ileri sürerek agnostisizmi savundu. Bundan başka Huxley, metafiziğin mümkün olmadığını ve insanın görevinin acı ve cehaleti dindirmek olduğunu söyledi. Huxley, özellikle son dönemlerinde Hıristiyan ortodoksisine karşı mücadele etti.
Hübel:
Cahiliye dönemi Araplarınca savaş ve yağmur tanrısı olarak tapınılan bir tanrısal varlık. Kabe’nin avlusundaki bir su kuyusunun başında onun, sağ eli kırık bir insan şeklinde kırmızı akik taşından yapılmış heykeli vardı. Araplar, bu kırık elin yerine, altından bir el yaparak heykeli onarmıslardı. Klasik Arap kaynakları, Hübel heykelinin kuzey bölgesinden getirilerek Mekke'ye dikildiğini söylerler. Hübel kültü, Hobalu adı altında Nebatîlerce de sürdürülürdü.
Hüdhüd:
İslami kaynaklara göre Hz. Süleyman ile Sebe melikesi Belkıs arasında haber getirip götüren bir kuş.
Hümeze:
Kur'an'ın, 9 ayetten ibaret olan194. suresi. Mekke'de nazil olmuştur.
Hürremiyye:
Mecusiliğin geç devirlerinde ortaya çıkan bir akım. Ahura Mazda (Hürmüz) ve onun yarattığı ikizruhlardan kötü Ahrimen (Angra Mainyu) arasında temel bir zıtlığın (düalizmin) varlığını kabul eder. Buna göre Ahura Mazda yapıcı, Ahrimen ise yıkıcı gücü temsil eder.
Hürriyet:
İnsanın zorlamaksızın karar verme yeteneğidir. Hiçbir durumda hürriyet, mutlak değildir. Hürriyet, tabiî, sosyal ve kültürel çevre ile veya kişisel alışkanlıklarla sınırlandırılmıştır. Sahiplerinin gerçekleştirmeye çalıştıkları projeler yardımı ile bilinçli veya bilinçsiz zorlamalar ağı üzerinde Hürriyet, durmadan fetih yapmak zorundadır. Din nokta-ı nazarından bizzat hür aksiyon hâlâ ve daima ilk sebebe bağlıdır. Çünkü hürriyet, yaratılış açısından saf yaratmaya sahip değildir.
Din alanında hürriyet sayısız problemler ortaya koymuştur:
Vicdan hürriyeti: Hakikatin ifadesi olarak telâkki edilen Hıristiyan imanı hür bir şekilde kabul edilebilir mi yoksa edilemez mi? Her varlık, bir hakikata iştiraki fiziki hürriyetle reddetmeyi dikkate alabilir. O hakikat ona, açık olarak görünse biie. Fakat hakikata bağlı olan, saygıdan dolayı onu yapma ahlâki hürriyeti yoktur. Bu hakikata yürekten inanan otoriteler, bir takım ilahlara inanmaya zorlayabilirler mi? Tarihi birtakım üzücü olaylara rağmen, vicdan hürriyetine verilen bu zarar, insan şahsiyetine yapılmış olan, kabul edilemez bir hatadır. II. Vatikan konsili 7 Aralık 1965'de din hürriyeti konusunda uzun bir beyanat yayınlamıştın Diğnitatis Humanae adlı bu beyanatta şöyle denmiştir: “Allahın kelâmının muhtevasında ve babalar tarafından öğretilen Katolik doktrinin belli başlı prensiplerinden biri, din hürriyetidir. İnsanın, Allaha verilecek iman cevabı, iradî olmalıdır. İnsan, kabul etmediği hiçbir imanî kabule zorlanmamalıdır. Bir dini rejim hürriyeti, önemli şekilde, insanın Hıristiyan imanına, engelsiz davet edilmesine katkıda bulunur”. Hürriyetle ortaya çıkan ikinci büyük dini problem de şudur: Şayet Allah, insan dahil herşeye kadirse, her yerde hazır ve nazırsa, inayeti ile kurtuluşun sahibi ise, bu kurtuluşun ifâsında insan hürriyetinin payı nedir? Herşey daha önceden tesbit edilmişse, faziletli hayat neye bağlıdır. Bu konu “irade hürriyeti” problemini ortaya çıkarmıştır. Bu konuda bazı dinî doktrinler kaderciliğe doğru meyletmişlerdir. Kalvinizm ve Jansenizm bunlardandır. İslâmiyet ise bu konuda birçok tartışmaya sahne olmuştur: Bu konuda Mutezile mezhebi, insan iradesinin mutlak hürriyetine inanmaktadır. Cebriye, kadercilik temayülünü göstererek, insanın iradî hürriyetini reddeder. Ehl-i sünnet ise, insan iradesindeki cüzi hürriyeti kabul ederek, insanın iş yapma hürriyeti olduğunu söylemektedir. Fakat külli irade Allah'ın elindedir. Buna göre ehl-i sünnet “kul kâsip, Allah yaratıcı” düşüncesiyle kul, birşeyi yapmaya yönelmekte, Allah da o işi yaratmaktadır. İnsan'ın iradî hürriyeti konusunda yine en ortayolu İslâm çizmektedir. Geleneksel ilahiyat, Tanrısal müdahalenin sırlarını dağıtmaksızın, her şeye kadir olan Tanrının yaratmaya ve insanın hür amellerini önceden bilmeye kadir olduğunu söyleyerek “hür irade” problemini çözmeye çalışmıştır.
Din hürriyetinin üçüncü veçhesi, onun Tanrısal aşkta gelişmesidir. Emirlere itaat, aşk sayesinde, iradelerin birleşmesini meydana getirmektedir. Bunun için İncilde ve bir takım mistik yazılarda “Tanrının çocuklarının hürriyeti” yüceltilmiştir. Aşk imanı, süje-obje aynileşmesi fenomeni ile kurtarıcı görünmektedir.
Hüseyin:
(Hz. Hüseyin ibn Ali, 626-680)
Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali ile Hz. Fatima’nın ikinci oğlu. Ağabeyi Hz. Hasan'ın ölümü sonrası, ailesiyle birlikte Kufe'ye giderken Kerbela mevkiinde halîfe Yezıd’in valisi Ubeydullah ibn Zîyat'ın adamlarınca katledildi. Bu katliamdan kurtulan tek erkek hasta olan Ali İbn Hüseyin oldu.
Hydra:
Eski Yunan mitolojisinde dokuz başlı su yılanı. Argos yakınındaki Lerna'da yaşadığına inanılır. Onu öldürmek, Heracles’in işlerinden biriydi. Efsaneye göre o, bunun için Hydra’nın başlarından herhangi birini kestiğinde, kesik başın yerinden iki üç kafa birden çıkmaktaydı. Sonunda o, onu yok etmek için yakmaya karar verdi ve en son kalan ölümsüz altın kafayı ise bir kaya altına gömdü.
Hygieia (Salus):
Eski Yunan'da sağlık tanrıçası; Asclepius ve Epiona’nın kızı.
Hylozoizm:
Bütün maddeye hayat bahsedildiğini savunan doktrin.
Hymen (Hymenaeus):
Eski Yunan'da evlilik tanrısı; Dionysus ve Afrodit’in (ya da Urania'nın) oğlu. O, çelenk ve meşale taşıyan bir tanrı şeklinde tasvir edilirdi.
Hymne (İlâhi):
Lâtince hymnus, Yunanca humnos, Tanrıya söylenen şiirdir. Yani ilâhilerdir. Mistiklerin ve şairlerin Tanrıları için meydana getirdikleri şiirlerdir. İlâhiler her zaman var olmuştur. İlâhiler, uzun zaman hafızada tutulabilmektedirler. Birçok ilâhi, yazılı hale getirilmiştir. Çok eski ilâhilerden bazıları, bize kadar ulaşabilmiştir. Asur-Babil ve Mısır ilâhileri gibi. Meselâ, Mısır'daki Akhenaton güneş ilâhileri bunlardandır. İbranilerdeki Mezmurlar, yaratıcı Tanrıya karşı söylenmiş en güzel ifadeleri teşkil etmektedir. Hindistan'da Aryenler de Tanrılarını vecdli ilâhilerle kutlamaktadırlar. Buna Veda’ların kitapları delil teşkil etmektedir. Hinduizm, Şiva ve Devi şerefine söylenen birçok şiire sahiptir. Özellikle Vishnu'ya ithaf edilen birçok şiir vardır. Bunİar da Vishnu ve Bhakti şekli altında ifade edilmektedir. Taoizm'de ve özellikle Budizmin Mahayana kolunda da ilâhiler vardır. İslâm dininde de ilâhiler vardır. Ancak, ibâdette ilâhilerin fazla rolü yoktur. Mevlid gecelerinde, zikir meclislerinde ilâhiler daha çok okunmaktadır. Halbuki Hıristiyan Batıda ilâhi, dinî merasimin en tabiî şekli olarak görünmektedir. Kitab-i Mukaddes'teki “Mezmurlar” Hıristiyan âyinlerinin en önemli ilâhi unsurunu meydana getirmektedir. Eski Yunan'da Olyme Tanrılarına hitaben söylenmiş ilâhiler vardır. Bunlar özellikle Appollon'a yöneltilmişlerdir. Bunların en eskisi, “l'iliada ve Odyssee” de olan ve Tanrılara yalvarma şekli altında olan Homerosun ilâhileridir. Orphiques ilâhiler, Yunan mistik edebiyatının bir kısmını oluşturmaktadırlar. Roma'da hymnode meclisi veya “ilâhi okuyucuları”, Tanrılaşmış imparatorların şerefine yapılan merasimlere katılıyorlardı. Fakat ilâhi, esas şekilde Hıristiyanlıkta gelişmiş ve evrensel bir karakter kazanmıştır. İlk Hıristiyanlar, “Aşk festivallerinde”, “agapes'lerde ve özellikle İsa'nın dirilme bayramı olan paskalya gecesinde kısa ilahiler okuyorlardı. Bunun için kilisenin çok sayıda ilâhi okuyucuları vardı. Bunlardan birkaçı Suriyeli Aziz Ephrem, Poitiers’li Aziz Hilaire ve özellikle IV. yüzyılda yaşamış olan Aziz Ambroise idi. Halâ, Katolik, Ortodoks Protestan kiliselerinde ilâhiler, İsa'nın ve Allah'ın takdirinde çok önemli rol oynamaktadır. Mazdeizmin düalizmine kadar gidilmese de yeni Ahid, özellikle Aziz Yuhanna, kilise babaları ve ilâhiyatıları ile zulmet ilahiyatını geliştirmiştir. Buna göre, inayet, günah, seçkinler ve mahkumları bu antitez ilahiyat kuşatmış, İsa kurtarıcı, şeytan ise saptırıcı olmuştur. Kur'an-ı Kerimde de “Allah’ın, göğün ve yerin nuru” olduğu bahsedilmektedir.[54] Buradaki Nur'un da ışıkla alakalı olduğu bilinmelidir.
Hyperion:
Eski Yunan'da bir güneş tanrısı; Uranüs ve Gaea'nın oğlu, kız kardeşi Theia'nın kocası. Onun güneşin kişileştirilmiş bir halinden başka bir şey olmadığı ileri sürülür.
Hypnos (Somnus):
Eski Yunan uyku tanrısı; Nyx ve Erebus'un oğlu; Phantasos ve Morpheus'un babası. Roma'daki karşılığı ise Somnus'tur.
Hypsistarianlar:
MS 4. yy'daki bir Hıristiyan mezhebi. Bu mezhep taraftarları tanrıya ı(Baba” olarak tapmayı reddettiler; ancak onun “tek, hakim ve en yüce” olarak tazim edilmesi gerektiğine inandılar.
Hypostatik Birlik:
Hıristiyan teolojisinde İsa Mesih’in ilahi ve insani tabiatlarının özsel birliği. Bu doktrin, kilise tarafından Kadıköy Konsili'nde (451) resmen kabul edildi.
[1] Tekvin. 4:2.
[2] Tekvin: 4/1-24.
[3] el-Maide: 5/27-31.
[4] Buharı, Cenaiz, 33; Enbiya 1, Diyât, 2.
[5] İbranilere mektup 11/4.
[6] Yuhanna I. Mektup 3/12.
[7] Yahuda'nın mektubu 11.
[8] İbranilere mektup 11/4.
[9] Mekkeye 25. km.
[10] Mekke'ye 6-8 km.
[11] I. Yuhanna: 4/10.
[12] Çıkış: 13/8.
[13] Çıkış: 12/26-27; 13/14; Tesniye 6/20
[14] Çıkış: XVIII/20.
[15] Hag; 18.
[16] Tesniye:30/12.
[17] Çıkış: 23/2.
[18] Sayılar; 11/16-17.
[19] Betsah, 46.
[20] Bakara: 2/129.
[21] Hacc: 22/31.
[22] Kasas: 28/34.
[23] Çıkış. 4:14.
[24] Bakara: 2/102.
[25] Dictionary of the Bible, 1898-1904.
[26] Encyclopaedia of Religion and Ethics, 1908-1926.
[27] Ali İmran: 3/52, Saff: 61/14.
[28] Kâria: 101/9-ll.
[29] Tekvin. 3.
[30] Korintoslulara I. mek. XI. 19 ve Romalılara, XVI. 17.
[31] Hezekiel, 1/1-2.
[32] Bab 1-25.
[33] 25-32.
[34] 33-48.
[35] Resullerin İşleri. 11:26.
[36] 250-356.
[37] I. Korinthos, 5/7-8.
[38] Koleselilere: 3/1.
[39] Kehf: 18/65.
[40] Enbiya: 21/34-35.
[41] Kehf: 18/60-82.
[42] Kehf: 18/65.
[43] Buhari, VI, 110, 115; Müslim, IV, 1847,1850,1853.
[44] Buhari, 1, 40-41; VI, 111, 113, 116.
[45] el-Kehf: 18/79.
[46] el-Kehf: 18/80.
[47] Ebu Davud, Sünen, II, 529.
[48] el-Kehf: 18/82.
[49] Refutation of ali the Heresies.
[50] Maide: 5/56, Mücadele: 58/19.
[51] Le Sacre, 19.
[52] Eliade, Le Sacre et le profane, 171.
[53] Le Sacre, 14.
[54] Nur: 24/35.
İslami Okul Okulların En Önemlisi