Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 09 H - Index Web

H.. 7

Ha-Levi Judah:7

Habakkuk:7

Habeşistan Kilisesi (Etyopya Kilisesi):7

Habibullah:7

Habil (Abel):7

Habil Ve Kabil:7

Hac:8

Hacer:10

Haceru'l-Esved:10

Hachiman:10

Hacı Bektâş-ı Veli (Öl: 1271?):10

Hacı Bayram Veli (1352-1430):11

Hacılar:11

Haç:11

Haçlılar (Crusades):12

Haçlı Seferleri:12

Hadad:13

Hades:13

Hadhayans:13

Hadid:13

Hadis:13

Hafaza Melekleri:14

Hafız:14

Haggadah (Aggadah):14

Haggai:14

Hagiografi:14

Hagiographa (Hagiografa):15

Haiden:15

Hak:15

Hakikati Muhammediye:15

el-Hâkim:15

Hâkimler:15

Hakka:15

Hakuin:15

Hâl:15

Halakah:15

Halife:16

Hallac-ı Mansur (858-922):16

Halahhah:16

Halel:18

Halvetiye:18

Halys:18

Hamurabi (M.Ö. 1750):18

Hamra:19

Hamza:19

Hanbelîlik:19

Hanefîlik:19

Hanım Günü (Lady Day):19

Hanımefendimizin Ziyareti:19

Hanîf:19

Hanîfler:20

Hansa (Hamsa):20

Hanukah-Hanukka:20

Hanuman (Hanumat):20

Haoma:20

Hapi (Hep):20

Hapy:21

Har Gobind:21

Har Mandar (Altın Tapınak):21

Har Rai:21

Harac:21

Harai (Harae, Barai):21

Harakiri:21

Harappa:21

Haram:21

Hare Krişna:21

Harem:22

Hari:22

Haribhadra:22

Haricîlik:22

Hariş-Chandra:22

Harivamşa:22

Harkishan:23

Harmoni Cemiyeti:23

Harmonia:23

Harpocrates:23

Harpyler:23

Harranîler (Harnânîler, Harbânîler):23

Harun (Aeron):24

Harun Er-Reşîd:24

Haruspex (Haruspices):24

Harut Ve Marut:24

Harvey Cox:24

Hasan:24

Hasan Basrî:24

Hasan ibn Sabah:25

Hasat Şükranı:25

Hasidizm (Hasidism, Chassidısm):25

Haskalah:25

Haskala Hareketi:25

Hassidisme:26

Hasmonaeanlar:26

Hastings:26

Haşimîler (Haşim Oğulları):26

Haşir:26

Hatha:26

Hathor:26

Havariler (Apotres):27

Hati:27

Hatice:27

Hatim:27

Hava Giyinenler:27

Havari (Apostle):28

Havariler Akidesi (Apostles' Creed):28

Hâviye:28

Havra:28

Havva (Eve, Evath):28

Havz:28

Hawath:28

Hay-Tau:28

Hayat Ağacı:28

Hayat Tekerleği:28

Hazret:29

Heartoloji (Heartology):29

Hebat:29

Hebe:29

Hecate:29

Hecatomb:29

Hedonizm (Hazcılık):29

Hegel:29

Heidegger:29

Heiden:30

Heiler, Friedrich (1892-1969):30

Heilsgeschichte:30

Heimdall:30

Heitsi-Eibib:31

Hekaloth:31

Heket:31

Hel:31

Helal:31

Helen:31

Helenizm (Hellenism):31

Helena:31

Helios (Helius, Sol):32

Helvetia İtikatnamesi:32

Hemachandra:32

Hemerobaptistler:32

Hemerologies:32

Hendek Savaşı:32

Henoh:32

Henoteizm (Henotheism, Monolatri):32

Henriciler (Henricians):33

Henry VIII (1491-1547):33

Hepat:33

Hepatoskopi:34

Hephaestus:34

Heptateuch:34

Hera:34

Hera Oyunları:34

Heracleon:34

Heracles:34

Heraclius:34

Heraklit:34

Heresi-Hérésie (Heresy):35

Heresiography:35

Herkül (Hercules):35

Hermae:35

Hermafroditos (Hermafrodit):35

Hermas:35

Hermenötik (Hermeneutics):36

Hermes:36

Hermes Trismegistus:36

Hermesianizm:36

Hermetik Literatür (Hermetika):36

Hermetisizm:37

Hermit:38

Hermod (Hermodr):38

Herod Ailesi:38

Herodianlar:38

Herodot (Herodotus):38

Herzl:38

Hesiod:38

Hestia (Vesta):38

Heterodoksi:38

Heviosso (Xevioso):39

Hexaemeron:39

Hexapla:39

Heybeliada Ruhban Okulu:39

Hezekiel:39

Hezikiast (Hésychastes):39

Hıristiyan:39

Hıristiyanlık:40

Hıristiyan Keşişliği:40

Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası:42

Hıristiyan Paskalyası:42

Hıristiyanlar Birliği Sekreteryası:43

Hıristiyanlıkta Kurtuluş:43

Hırka:44

Hırka i Saadet:44

Hızır:44

Hibil Ziva:45

Hicks:45

Hicr:45

Hicret:45

Hidayet:46

Hierogamie:46

Hikmet:46

Hilfu'l-Fudûl:46

Hillel:46

Hillel Ekolü:46

Hilye:46

Himerus (Pothos):47

Hinayana:47

Hinduizm:47

Hino:48

Hippolytus:48

Hippona:48

Hippotades:48

Hironari Imbe:48

Hititler:48

Hitit Dinleri:48

Hizbullah:51

Ho-Masubi:51

Holokost (Holocaust):51

Homer (Homeros):51

Homoeanlar:52

Homoousion:52

Homoreligiosus (Dindar Adam):52

Homo Sapiens:55

Honorius I (Öl:12 Ekim 638):55

Honen:56

Honorius III. (Öl. 18 Mart 1227):56

Hora Quirini:56

Horus:56

Hosea:57

Hostie:57

Hozo:57

Hsiao:57

Hû:57

Hucurat:57

Hud (Hz. Hud):57

Hudeybiye Anlaşması:57

Hududullah:58

Huguenots:58

Hui Hui (Hui Hoi):58

Hui-Yüan:58

Hulul:58

Hume:58

Huneyn:59

Huracan:59

Hurafe:59

Hûrî:59

Hurritler:59

Huruing Wuhti:59

Hus Jean (1371-1415):59

Husuf Namazı:60

Hutbe:60

Huveane:60

Huxley:60

Hübel:60

Hüdhüd:60

Hümeze:60

Hürremiyye:60

Hürriyet:60

Hüseyin:61

Hydra:61

Hygieia (Salus):61

Hylozoizm:61

Hymen (Hymenaeus):61

Hymne (İlâhi):61

Hyperion:62

Hypnos (Somnus):62

Hypsistarianlar:62

Hypostatik Birlik:62


H

 

Ha-Levi Judah:

 

(1085-1140) Toledolu Yahudi filozof ve şair. Çalışmalarında o, Yahudiliğin Hıristiyanlık ve İslamdan üstünlüğü göstermeye çalıştı. Ayrıca o, Sina Dağı'ndaki tanrının vahyinin Ya­hudi inancının temelini teşkil ettiğini ve İsrail’in seçilmiş ulus olmasına rağ­men onun tüm insanlığı tanrıya götüre­ceğini savundu. Bundan başka Arapça eserlerinde Ha-Levi Judah, felsefenin tanrısıyla vahyin tanrısının birbirinden ayrılığı üzerinde durdu.

 

Habakkuk:

 

Bir Eski Ahit peygamberi. Eski Ahit'te onun adına bir kitap bulu­nur. Burada Habakkuk, hukuka riayet­sizlik ve sapkınlıktan dolayı tanrıya şi­kayette bulunur. Tanrı, bunun cezası olarak Kaidelilerin istilasının yakın ol­duğunu belirtir. Kitabın üçüncü bölü­münde ise halkını kurtarmak üzere ge­len tanrıyla ilgili bir vizyon anlatılır. Habakkuk Kitabı'nın tarihiyle ilgili çe­şitli dönemlerden bahsedilmekle bir­likte onun muhtemelen MÖ 7. yy sonlarina ait olduğu belirtilir.  Kitabın üçüncü bölümünün İse sonradan İlave edilmiş olduğu kanaati yaygındır.

 

Habeşistan Kilisesi (Etyopya Kilisesi):

 

Geleneksel kanaata göre Tyreli Frumentius ve Edesius isimli iki kardeş esirtarafından MS 4. yy'da Habeşistan'da yayılan Hıristiyanlık, kısa sürede böl­geyi etkisi altına aldı. Bu şekilde oluşan Habeş Kilisesi, Mısır Kıpti Kilisesine bağlı olarak gelişti; İsa'nın şahsıyla ilişkili kristolojik çekişmede Kıpti Kili­sesi gibi Monofizit akideyi benimsedi. Bakınız: Abuna.

 

Habibullah:

 

İslami gelenekte Hz. Muhammed'le ilişkili olarak kullanılan bir isim.

 

Habil (Abel):

 

Adem ve Havva'nın ikinci oğlu.[1] Hayvancılıkla uğraş­tığı belirtilen Habil, çiftçilikle uğraşan kardeşi Kabil tarafından öldürülür; zira Kabil, Habil’in kurbanının kabul edil­mesine karşın kendisininkinin redde­dilmesini kıskanmıştır. Hıristiyan gele­neğinde Habil, bir Mesih tipi olarak görülür. Zira o masum birisiydi, kurbanı kabul edilmişti ve kardeşi tarafından vahşice öldürülmüştü.

 

Habil Ve Kabil:

 

İslâmi kaynaklarda Habil ve Kabil olarak geçen bu iki kelime Yahudi Kutsal Kitabı Tora'da Habel ve Kain (Kâyin) olarak yer almaktadır. Tora, Habel ve Kainden uzun uzun bahsetmek­tedir. Hz. Ademin ilk oğlu, Kabil, ikinci oğlu ise Habil'dir. Kabil çiftçi, Habilde sü­rü sahibidir. Kutsal Kitabın emrine göre, her ikisi de ilk mahsullerini Tanrıya tak­dim etmişlerdir. Ancak Rab, Habil’in Tan­rıya takdim ettiği sürülerinin ilk yavrula­rını kabul etmiş, Kabil’in zirai mahsulü­nün ilk ürününü kabul etmemiştir. Bunun üzerine kızan Kabil, kardeşi Habil'i öldür­müştür. Bu katil'den sonra, Kabil lanet­lenmiş, Aden’in Nod diyarında yaşamış­tır. [2]Habil ile Kabil arasındaki kavganın nedeninin toprak kavgası olduğu da söylenmektedir. Habil ve Kabil olayı, Kur'an'da da nakle­dilir. Ancak Habil ve Kabil ismi geçmez. Hz. Adem’in iki oğlu tabiri kullanılır. Kur'an-ı  Kerim, Adem’in   iki oğlundan herbirinin birer kurban sunduklarını, Allah’ın birininkini kabul ettiğini; diğerininkini kabul etmediğini, kurbanı kabul edilmeyenin, kardeşine “seni öldürece­ğim” dediğini nakletmektedir. O da, “Al­lah sadece muttaki olanlardan kabul eder” der. Sen beni öldürmek istesen de, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Ben âlemlerin Rabbinden korkarım,” de­miştir. Böylece nefsi, kendisini öldürmeye sevketti ve onu öldürdü. Ve ziyana uğra­yanlardan oldu. O anda Allah bir karga gönderdi. Karga ona, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşe­liyordu. “Yazık bana, şu karga kadar bile olmaktan, kardeşiminin cesedini göm­mekten âciz miyim” dedi. Sonunda da pişmanlık duyanlardan oldu.”[3]

Hz. Peygamberin hadislerinde de bu ko­nu ile ilgili haberler vardır. Peygamberi­miz bir hadislerinde “Haksız yere öldü­rülen hiçbir kimse yoktur ki onun ka­nından Ademin birinci oğluna bir pay ayrılmasın. Zira cinayeti adet edenlerin ilki odur”[4]. Burada katil olarak birinci oğul olarak Kabil'e işaret edildiği görülmekte­dir. Kur'an-ı Kerim'de açıklık olmamakla beraber, bu hadiste Hz. Adem’in birinci oğlunun Kabil olduğu kabul edil­mektedir. Böylece Tora ile bir uyum söz konusudur.

Yahudi Kutsal Kitabı'nda Kabilin takdimesinin niçin kabul görmediği izah edilmiş değildir. Hıristiyanlıkta “yabancı­ların Havarisi” olarak kabul edilen St. Paul, Habil’in itilasından bahsetmektedir. [5]İnciller de Kabil ve Habil olayına geniş şekilde yer vermiş­tir. Kabil, kötü, şerir[6], kötülerin yolunda yürüdükleri[7], samimi olma­yan [8] olarak göste­rilmiştir.

 

Hac:

 

Çeşitli dinlerde belirli kutsal me­kanların ziyaretiyle ilgili düzenlenen ritüel. İslamın beş şartından birisi olan hac, maddi durumu uygun olan her Müslümanın ömründe en az bir kes yapması gereken bir ibadettir.  En önemli kısmı Mekke'deki Kabe’nin ta­vafı olan hac, kişisel bir ibadet olmak­tan öte, sosyal ve siyasal bir hareket konumundadır. Hac farizasını yerine getiren kişiye Hacı unvanı verilir. Diğer birçok dinsel gelenekte de hac ritüeline yer verilir. Örneğin Yahudilerin belirli zamanlarda Kudüs tapınağı hara­belerinde bulunan Ağlama Duvarı’ın ziyaret etmeleri bir çeşit hac törenidir. Hıristiyanlar ise belirli zamanlarda Anadolu ve Filistin'deki belirli yerleri hac amacıyla ziyaret ederler. Yine Hin­dular yılın belirli zamanlarında Ganj nehrine hac törenleri  için  gelirler.

Aynı şekilde Leninistlerin belirli za­manlarda Lenin’in mozolesini ziyaret etmeleri ya da Maoistlerin belirli dönemlerde Tianenmen meydanında ge­çit resmi yapmaları da bir çeşit hac ritüeli olarak sayılabilir.

Hac olayı, dini antropolojinin temel olaylarından biridir. Muhtelif isimler al­tında ifade edilmesine rağmen o, yaşanan bir realite olarak da, ferdî ve kollektif dini tecrübenin çok kuvvetli olduğu zaman­lardan birini göstermektedir. Meselâ, eski Mısırda ölüler, Bonsiris'e götürülü­yordu. Panheleniz-min en büyük tapınakları, Apollon kültüne tahsis edilmiş­tir. M.Ö V. yüzyılda Asklepios'a tahsis edilmiştir. İsrail dininin kökenlerinde Sichem veya Hebron hac yerleri ola­rak geçer. Burası, Kenanlıların eski mabedleridir.

Mekke, İslâm'ın kalbi durumundadır. Yi­ne Hz. Muhammed’in Medine'deki kabri müslümanlar için bir ziyaret yeridir. Şii dünya için, Kerbelâ da önemli bir ziyaret yeridir. Dünyanın birçok yerinde Hac yer­leri vardır. Meselâ, Hindistan'da Benares, Gaya veya Sikh'ler için Amritsar; Tibet'te Rtsa kutsal dağı, Çin'de Tzichan belli baş­lı ziyaret yerleridir. Japonya'da Shikoka Budistlerinin 88 Hac yerleri vardır. Hac, dört temel unsurla analiz edilebilmektedir. Bunlar kollektif unsurlardır. Kutsal bir mekanda kutlanmaktadırlar. Tabiatüstü bir gücün şerefine yapılan ibadet yolculuğu ve inayetlere sahip ol­mak için yapılan ziyaretler. Yaşanan dinin kaynaklarına dönüş... Hac ibadetinde geri planda olan şey, günlük alışkanlıkları terk ederek, olağanüstü bir dini tecrübe yaşa­ma ihtiyacıdır. Bunun için Hac ibadeti bir iman, bekleyiş ve arayış olayıdır. Hac için seçilen nihai hedefe ulaşma iradesi bizati­hi insanda kutsalla karşılaşmada bir duyarlılık hali meydana getirmektedir. Bu hal, yavaş yavaş genişlemekte ve hac ya­pan insanda engin bir hoşgörü ortamı meydana gelmektedir. Bu hoşgörüyü, yol­larda ziyaret mekanları olan mabedler ve kutsal mekanlar beslemektedir. Hac bir mekanda tamamlanmaktadır. Bu üçüncü unsuru, iki temel eleman meyda­na getirmektedir: Birinci eleman, kutsal yere aittir. Yani tarih ve efsane ile destek­lenmiş yerlere... Buralar, tepeler, kutsal ağaçlar, su kaynaklan veya mağaralardır. Buralarla ilgili kutsal hatıralar ağızdan ağıza nakledilmiştir. Yine burası, azizle­rin, ilk din sâliklerinin mezarları veya on­ların kutsal eşyaları da olabilir. Hz. İbra­him’in hatırası olan Kabe ve Mekke, müslümanlar için bir hac yeridir. Hac ibadetinin dördüncü unsurunu dini pratikler teşkil etmektedir. Her dinin hac merasiminde bir takım ibadetler vardır. Müslümanlar, Mekke'yi ziyaret ederek, Ka'beyi tavaf ederler. Arafat'ta vakfe ya­parlar, Müzdelifiye giderler. Mina'ya uğ­rarlar, şeytan taşlarlar. Tekrar tavaf ya­parlar. Boi bol ibadet ve tövbe merasimi icra ederler.

Fenomenoiojik olarak Hac, kollektif bir ibadettir. Her hac merasimi, kollektif bir geleneğe bağlıdır. Fiziki olarak ferdi bir ibadet gibi görünse de Hac daima kollektif icra edilmektedir. Belli bir zama­nı ve mekanı vardır. Hac topluluğu, hac esnasında aşkın varlığa tam olarak iştirak etmektedir. Yani onunla bütünleşmekte­dir. Bu hal, hac mevsiminin dışında nadir yaşanmaktadır. Çünkü hacda insanlar adeta bir ruh cemaati haline gelmektedir­ler. Bu normal bir haldir. Çünkü Hac es­nasında insanlar, dünyevi şeylerden ol­dukça sıyrılmışlardır.

Hıristiyan dünyasında Hac: Batı dünya­sında hac kelimesi olarak kullanılan pelerinage ve pelerin kelimelerinin kökü­nün lâtince peregrinatio ve peregrinus kelimeleri olduğu kabul edilmektedir. Bu kelime karşılığında Almanlar, Wallfahrt kelimesini tercih etmişlerdir. Roma toplumunda peregrinus keli­mesinin kutsal dışı anlamı “yabancı ol­mak” şeklindedir. Başkasına yani kendine yabancı olan kişidir. Böylece, putperest köke bağlı bir kişiye, manevi genişlik için Hac empoze edilmiştir. Yani tam olarak yabancılaşma, uzayda yaşanılan yabancılaşma... Yeni yerleri keşif, benliğin kaybo­luşu, hidayet, yenileşme, iyileşme, uhrevi alemle kökleşme...

Hıristiyanlık tarihinde St. Helene ilk hacı olarak zikredilmektedir. İlk asır Hıristiyanları, toplu halde Kudüs'e yapılan Ya­hudi Hac geleneğinden kurtulmak iste­mişlerdir. IV. Asırdan başlayarak orta çağ boyunca Kudüs, Roma, Compestelle üç­geninde Hac yolculuğu devam etmiştir. Kudüs dünyanın merkezi ve İsa'nın ikinci dönüş yeri olarak kabul edilmiştir. Hıris­tiyan dünyası için yegane kutsal şehir ola­rak düşünülmüştür. Roma, Pierre’in ve Paul'un mezarları ile ve Hıristiyan şehitleriyle kutsallaşmıştır. İsa bu şehri vaadleriyle ebedileştirmiştir. Compestelfe, havari Yakub'un ibadet merkezidir. Bunların dışında Hıristiyan dünyasında çok sayıda hac yeri vardır. Meselâ, Tours'da S. Martin, Sina'da Ste Catherine, Bari'de S. Nicolas, Turin'de Sainte-Suaire Hıristiyanlar için önemli hac merkezleridir. Bunların dışında daha pek çok hac yeri vardır.

Hıristiyanlıkta hac, tarih boyunca gelişme göstermiştir. Hıristiyanlıkta hac konusunda üç yön belirginlik kazanmıştır: Bi­rincisi, İsa ile ve kıyametle ilgilidir. En azından XII. yüzyıla kadar birçok Hıristi­yan, İsa'nın ayak izlerini bulmak için Kut­sal toprağa hareket etmişlerdir. Yine, VI. ve VII. asırlarda hacılar, gelecek dirilmede inayet yeri olan Roma'ya ölmek için geli­yorlardı. Özellikle kuzeyden gelen hacıla­rın çoğu bu amaçla geliyordu. ikincisi, ortaçağın manastır ruhaniyeti yavaş bir şekilde ölümle doğum arasında hayat bilincini ve muhayyilesini hac ola­rak hazırlamıştır. Böylece hac, ebedi kur­tuluşun zaferine yönelmiştir. Üçüncü olarak psikolojik gerçeklik ve onun hayati hızı içinde Hac, bir göç hare­keti olarak telâkki edilmiştir. Yani bir iman itişi içinde yaşama, genelde bu, akıldışıcıhk içinde yaşama olayını gös­termektedir. Kilise bu hız içinde olanları, Apostolik          mesajının  hizmetine sevk etm ektedir.

İslâmiyette Hac: İslâmiyette Hac, islâmın beş şartından biridir. Hac hem mali hem de bedeni bir ibadettir. Her yıl kameri takvimine göre belli bir günde milyonlar­ca müslüman, Mekke'ye gelmekte ve hac farizasını yerine getirmektedir. Her yıl, hacca gelenlerin sayısı artmaktadır. Suudi Arabistan hükümetinin bu konuda koy­duğu kısıtlamalar olmasa, müslüman hacı sayısı birkaç misli daha artar. Mesela 1996 yılında Hac için gelen müslüman sayısı üç milyonu geçiyordu. Kur'an-ı Kerim'de bizzat Hac kelimesi geçmektedir. İbranicede de aynı kelime kullanılmaktadır (Hagg). Hac ibadeti Arafatta, Muzdelife'de, Mina'da ve Kabe'de icra edil­mektedir. Ayrıca Hacca gelen müslüman­lar Medine'de bulunan Peygamberimizin kabrini ziyaret etmekte ve Ravza-ı Mutahhara'da namaz kılmaktadırlar. Hac ibadeti, sadece zenginlere ömürlerinde bir defa farz olmaktadır. Fakat müslümanlar, sık sık hac yapmak istemektedirler. Hac ibadeti, zor ve meşakkatli bir ibadettir. Maddi ve manevi fedakarlık istemektedir. Buda Mü’minleri olgunlaştırmaktadır ve onlara dayanma gücü vermektedir. Hac boyunca ibadet ve tövbe ile meşgul olan müslümanlar ayrıca bir de bütün hacca gelen müslümanlarla birlikte Kabe'de ve Arafat'ta buluşarak, bir müslüman hacı, bir İslâm kardeşliği sergilemektedir. Ne yazıkki bugün hâlâ Hacdan beklenen siyasi, ekonomik ve kültürel dayanışma İs­lâm âiemi için gerçekleşmiş değildir. As­lında Müslümanların bu amaçlar doğrul­tusunda faaliyet göstermeleri gerekmek­tedir.

Haccın dışında müslümanlar, istedikleri zaman umre yaparak, yine bu mübarek beldeyi görme ve hatıraları yaşama fırsa­tını elde edebilmektedirler. Bir müslümana haccın farz olabilmesi için o müslümanın yetişkin olması, akıllı ol­ması, zengin olması, sağlıklı olması, hür olması, hac yollarının açık ve güvenli ol­ması gerekmektedir. Müslümanlar, Mek­ke'ye girmeden ihrama girmektedir. İh­rama girmeden abdest almakta ve niyet etmektedir. İhramda iken yasak olan şey­lerden uzak olmalıdır. Bu tam bir nefs terbiyesi sistemidir. Arafat'ta Vakfe ya­pan, Müzdelife'ye giden, şeytan taşlayan ve Ka'beyi tavaf eden, müslüman hacı is­mini almış olmaktadır. Şeytan taşlama, tamamen sembolik bir olaydır. Şeytan'a atılan her taş, nefsimizdeki bir kötülüğün sökülüp atılmasını sembolize etmektedir. Yani, derüni hayatımızın temiz­lenmesidir.

Böylece milyonlarca müslüman Zil­hiccenin 9. günü Arafat'ta toplanmakta[9] ve güneşin batışı ile birlikte Müzdelife'ye yönelmektedir. Da­ha sonra Mina'ya geçilmektedir.[10]Orada şeytan taşlanmakta, kurban kesilmektedir. Daha sonra Ka’be tavaf edilmektedir. Artık bundan sonra hacılar için konmuş olan yasaklar kalkmış ve serbest hale gelmişlerdir. Kısaca İslâmiyette hac, ferdi, sosyal eko­nomik ve kültürel boyutu ile çok önemli bir ibadettir. İslâm dünyası, çok acil bir şekilde Hac'dan beklenen maddi ve ma­nevi yararları gerçekleştirmek zorunda­dır.

Budizm'de Hac: Mahâparinir Vâna-sûtra'ya göre Buddha bizzat kendisi, öiü-münden az önce, dört hac yerini ziyareti tavsiye etmişti: Lumbini parkı; Buda ora­da doğmuştu. Bodh-Gayâ'da; Buddha bu­rada uyanışa ulaşmıştı. Benares parkı; uyanıştan sonra Budha, ilk vaazını orada yapmıştı. Kushinagara'daki sönmüş or­man; Buddha, hac ziyaretinin birçok avantajına işaret etmiştir. Bu ifadeler, Buddha’nın ölümünden birkaç asır sonra Budizm’in halet-i ruhiyesinin dört büyük mucize olan, Buddha’nın doğuşu, uyanışı, ilk vaazı ve Parinirvana’nın Budist abide­lerinde tasvir edümiş olmasıdır. Yine de her Budist ekolü, hacca aynı önemi vermez. Asoka, bu yerleri ziyaret etmiş, Buddha’nın eşyalarını yeniden da­ğıtmış ve böylece çok sayıda stupanın yapımına zemin hazırlamıştır. Milâdi birinci asırda bu hac yerleri, özel­likle Çinli Budist hacıları için önemli bir cazibe merkezi olmuştur. Böylece birçok meşhur hacı, bizzat Çin kaynaklarından istifade etmek için Hindistan'a gelmiştir.

İşte Fa Hien (IV. Asır), Song Yun (V. Asır), Hiuan Tsang (VII. Asır), bu hacı­lardandır. Bunların anlattığı hac yolculu­ğu hikayeleri, hâlâ Hind Budizm tarihi için önemli kaynaklar arasındadır. Diğer taraftan her Budist ülkesinin kendi­ne özgü hac yerleri vardır. Meselâ, Ti­bet'te, Lhasa, Somye, Gaden, Tashilumpo, Sera, hac yerleridir.

Hâlâ bugün Hindistan'da Budizmin hac yerleri olarak en sık gidilen yerler, Benares yakınındaki Sarnâth, Bodh-Gayâ, Ajantâ ve Sanchi'dir.

Hinduizm'de Hac: Hindistan en az iki bin yıldan beri bir Hac ülkesidir. Bu ülkede doğan veya dışardan gelen bütün dinler, Hac fenomeni ile ilgilenmişler ve kendile­rine özgü bir manevi yaşama biçimi elde etmişlerdir. Burada pandarpour (Bombay bölgesi) haccı örnek bir model sergile­mektedir. Hacı (varkarî), bir köylü veya bir zanaatkardır. Bu şahıs, bağımsızlık yo­lunu (Moksha) benimsemiştir. Bu yol bir sofuluk yolunun (Bhakti), o, şahsın kö­yünde yaşaması olayıdır... Yıl boyunca bütün ibadetleri böyle bir şahsın icra et­mesi gerekir. Yılda bir defa veya daha çok bu şahıs mesleğinin zorunluluklarına gö­re, Hac yoluna, kalabalıklarla birlikte ha­reket eder. Hacı adayı bu yolculukta, aile­vi endişelerden, kast probleminden, ça­lışma hayatının zorluklarından uzaktır. Hac yolculuğunda sürekli ibadetle meşguldür. Hacı adayı, bir Avatâr olayı ile karşılaşmayı beklemektedir. Avatâr, Tanrının, insan şeklinde tecelli ederek, in­sanların arasında dolaşmasıdır. Hindulann çoğu Ganj'ın kaynaklarına, enares'e, Vishnu veya Shiva'ya adanan büyük mabedlerden birine Hac için git­mektedir. Ganj nehrinde yıkanmaktadırlar. Böylece, temizlenerek günahlardan arındıklarına inanmaktadırlar.

 

Hacer:

 

Hz. İbrahim’in hanımı; İsmail’in annesi. Hz, İbrahim, hanımı Hacer'i ve oğlu İsmail'i Mekke’nin bulunduğu bölgeye yerleştirmiş ve daha sonra oğlu İsmail'le birlikte Kabe'yi inşa etmiştir.

 

Haceru'l-Esved:

 

Arapça. “kara taş”. Mekke'de Kabe duvarında bulunan siyah gök taşı. Rivayete göre Hz. Muhammed, risalet öncesi dönemde Kabe’nin tamiri sıra­sında Haceru'l-Esved'i yerine yerleştir­miş ve böylelikle bu konuda çıkması muhtemel bir kavgaya engel olmuştur. Hac sırasında hacılar Haceru'l-Esved'e el sürmek suretiyle sembolik olarak Hz. Muhammed'e biat etmiş olurlar.

 

Hachiman:

 

Bazen savaş tanrısı olarak ad­landırılan ve imparator Ojin'le (MS 3. yy) ilişkili görülen bir şinto tanrısı. Adı geçen imparator, Japonya'nın kültürel seviyesini yükseltmeye çalışan barışçıl bir kişiydi. Onun ölümü sonrası bir tanrının (karninin) gözüktüğü ve isminin Yawata olduğunu belirttiği söylenir. Yawata, Çincedeki Hachîman'la özdeşleştirildi. Hachiman-Ojin özdeşliği bir insan imparatorun bir ilahi varlıkla bir­liğiydi. Kojiki ve Nîhongi gibi eski me­tinlerde geçmemesine rağmen Hachi­man kültü oldukça popüler hale geldi. Bugün bu kültü temsil eden binlerce tapınak mevcuttur. Onun savaş tanrısı olduğu kadar barış ve insan yaşamının koruyucusu olan bir tanrı olduğuna da inanılır. Ayrıca Hachiman, Budizmın koruyucusu olarak da görülür; Bosatsu (Bodhisattva) diye adlandırılır ve “Sekiz Bayrağın Tanrısı” ismiyle Budîzmin sekizli ahlak yolunun koruyu­cusu olarak tanınır.

 

Hacı Bektâş-ı Veli (Öl: 1271?):

 

XIII., yüzyıl Anadolusunun önemli simaların­dan birisi de Hacı Bektâş-ı Veli'dir. Şöhre­ti daha çok ölümünden sonra artan Hacı Bektaş, Selçuklular döneminin en önemli siyasi ayaklanması olan Babailik isyanın­dan pek zarar görmemiş, bu hareketin ta­kibinden kurtulabilmiştir. Böylece, Baba İlyas Horasani'nin, Halifeleri arasında kendisini ölümden kurtarabilen yegane şahsiyet Hacı Bektâş-ı Veli olmuştur. An­cak, Hacı Bektâş-ı Veli hakkında yaşadığı dönemden fazla bilgi intikal etmemiştir. Hacı Bektâş-ı Veli ile ilgili bilgileri daha sonraki dönemlerde yazılan kitaplardan elde ediyoruz. Bu kaynaklardan birisi, El­van Çelebi’nin “Menakibu'l-Kudsiye” isimli eseridir. Bu konuda XV. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen “Menakıb-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli” isimli eserde Hacı Bektâş-ı Veli hakkında birçok malu­mat bulunmaktadır. Ayrıca o dönemde Anadolu'da Bektaşilik ve Alevilik gibi akımlar konusunda bu kitapta bir hayli bilgi verilmektedir.

Hacı Bektâş-ı Veli hakkında bu eserlerde­ki ve bu konuda yazılan yazılardaki bilgi­lere göre, Anadolu'ya gelen “Horasan Erenleri” adıyla bilinen erenler zincirine bağlı bir şahsiyet olduğu görülmektedir. Bu açıdan, Hacı Bektâş-ı Veli, Yesevilik hareketinin bir devamı olan ünlü Türk­men şeyhi olan Dede Garkın'a ve sonra da Baba İlyas'a bağlandığı görülmektedir. Vilâyetnâmede anlatıldığına göre Sulucakarahüyük'te yaşamıştır. Hacı Bektâş-ı Veli, Sulucakarahüyük'te bir Türkmen şeyhi olarak tanınmaya başlamıştır. Hayatını, çevresini irşad ederek burada geçirdiği tahmin edilmektedir. Hacı Bektâş-ı Veli'nin tasavvufi şahsiyeti konusunda birçok şey söylenmiştir. Bazı kaynaklar onun meczub bir derviş oldu­ğunu, bazıları da onun islâm ilimlerinde bir otorite olduğunu kaydetmektedirler. Anadolu Türk kültür tarihi üzerinde çok önemli incelemeleri bulunan prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisindeki Hacı Bektâş-ı Veli maddesinde şunları yazmaktadır: Aşıkpaşazâde, Hacı Bektâş'ın bir şeyh olacak ve bir tarikat kuracak durumda olmayıp, kendini bilmeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu kaydederken, XV. yüzyıl müelifler inden Eminüddin b. Dâvud Fakih onun hakkında “Meczüb-ı Mutlak” tabirini kullanmaktadır. XVI., yüzyılda ise Vahidi, hiçbir şeyin farkına varmayacak derecede meczup olan Hacı Bektâş’ın “bu hal ile ahirete irtihal ettiği­ni” yazar. Vilayetnâme'nin dikkatli bir tahlili, Hacı Bektâş-ı Veli'nin, hem Ahmet Yesevi, hem de Yesevilik etkilerini geniş ölçüde taşıyan Kutbiddin Haydar gele­neklerini sıkı sıkıya koruyan bir Haydari şeyhi olduğunu ortaya koymaktadır, öte yandan Elvan Çelebi, Ahmed Eflâki ve Aşık paşazâde'nin eserleri de onun vefâi şeyhi olan Baba İlyâs-i Horasani'nin hali­fesi bulunduğunu açıkça göstermektedir. Kaynaklardaki bu kayıtlara güvenmek gerekirse, Hacı Bektâş-ı Veli'nin büyük bir ihtimalle Yesevilik ile Kalenderiliğin karı­şımından oluşan Haydarüik tarikatının bir mensubu olarak Anadoluya geldiği, daha sonra Baba İlyas-ı Horasanı çevresi­ne girerek Vefâilik tarikatına intisap ettiği ve hayatının sonuna kadar böyle yaşadığı söylenebilir. Bu durumda Bektaşiliği onun kurmadığı kesindir. Hacı Bektâş-ı Veli'nin olduğu söylenen birtakım eserler vardır:

1- Makâlat

2- Kitabu'l-Fevaid

3- Nesâyih Hacı Bektâş-ı Veli

4- Risale

Bu eserlerin Hacı Bektâş-ı Veli'ye ait olup olmadıkları tartışmalıdır. Ancak, Hacı Bektâş-ı Veli'nin dini ve bilgi durumunu gerçek olarak tespit bir hayli zordur. An­cak Hacı Bektâş-ı Veli, daha sonraki dö­nemlerde Bektaşiliğin bir numaralı şeyhi olmuş ve onun üzerine birçok kült oluş­turulmuştur. Bize göre Hacı Bektâş-ı Veli üzerinde söylenecek sözler, henüz ta­mamlanmamıştır. Bu konuda araştırmala­rın devam etmesi gerekir. Bugüne kadar bu alanda yapılan bütün çalışmaları tak­dirle karşılamakla beraber, Türk-kültür tarihinin bu mümtaz şahsiyeti daha de­rinden araştırılmalıdır.

 

Hacı Bayram Veli (1352-1430):

 

Bayrami tarikatının kurucusudur. Büyük bir Türk mutasavvıfı olan Hacı Bayram Veli, çiftçi bir ailenin oğludur. Ankara'da bulunan Karamedrese'de okumuş, bir sü­re Bursa'daki medreserlerde eğitim gör­müştür. Somuncu baba adı ile meşhur olan Şeyh Hamidüddin Aksarayî tarafın­dan Aksaray'a davet edilmiş ve orada bir müddet feyz almıştır. Daha sonraki hayatında kendini tasavvufa veren Hacı Bayram Veli, kendi ismi ile anılan Bayramiye tarikatının temellerini atmıştır. Müritlerinin melâmi meşrep ya­şamaları, onun şeriata dikkat etmediği şeklindeki dedikoduların çoğalmasına neden olmuştur. Devrin Osmanlı Sultanı II. Murad, Hacı Bayram Veliyi Edirne'ye sürgün etmiştir. Daha sonra II. Murat'ın güvenini kazanan Hacı Bayram Veli, An­kara Karamedreseye, sonra Bursa Medre­sesine hoca olarak tayin edilmiştir. Çift­çilikle, hocalığı ve şeyhliği birlikte götü­ren Hacı Bayram Veli, Türkçe şiirler yaz­mıştır. Türbesi, Ankarada Hacı Bayram camii bitişiğindedir.

 

Hacılar:

 

Neolitik dönemden kalma bir sitedir. M.Ö. 6000 ve 5000 yıllarının tari­hini taşımaktadır. 1957-1960 yıllarında J. Mellaart tarafından gerçekleştirilen kazı­larla ortaya çıkarılmıştır. Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden birisidir. Çatal Hüyük tipi bir sitedir. Kazıda çıkan figürlerin boyu 25 cm. yi geçmemektedir. Açık renkli, sarımtırak, kırmızı, gri veya siyah kilden yapılmışlardır. Ana Tanrıça figürleri, hamile annenin özelliklerini gös­termektedir. Doğurma pozisyonundaki Ana - Tanrıça figürleri, onların doğurgan­lık, verimlilik ve bereketi temsil ettiklerini ortaya kaymaktadır. Bu figürlerden birin­de, kollar ve bacaklar ayrılmış, baş dikelmiştir. Bu tasvir, işkence pozisyonuna ya­kındır. Marija Gimbutas, burada, hayatın yeniden doğuşu sembolünü görmektedir. Burada bulunan diğer figürler bir çocuk tutan tanrıçayı göstermektedir. Hacılar'da yapılan kazılarda birçok heykelcik bulunmuştur. Bunların sayısı yüzü aşmaktadır ve değişik figürleri vardır.

 

Haç:

 

Hıristiyanlığın sembolü olarak kabul edilen artı şeklindeki işaret. Bazı Hıristiyanlarda aşağı doğru uzanan kısım bi­raz daha uzundur. İsa'nın haç şeklindeki bir şey üzerinde çarmıha gerilerek öldü­ğüne inanılması ve ölümü sonrası haçın onun mezarına konulduğunun kabul edilmesi nedeniyle haç, Hıristiyanlıkta dinsel bir sembol olarak kullanılır.

Bu kelime dilimize Ermeniceden geçmiştir. Lâtincede Haç, crux; İngilizce crossa, Fransızca croix, Yunanca Stavrosdut. Bu kelime Yunancadan dili­mize istavroz olarak geçmiştir. Aynı an­lama gelen ibranicede talah, Arapçada salip kelimeleri vardır. Türkçede haç, haça gerilme olayınada çarmıh denmiştir.

Hıristiyan inancında Hz. İsa'nın Haç üze­rinde öldürülmesi, Haç işaretinin dini bir sembol olmasını sağlamış ve Hıristiyanlı­ğın temel sembollerinden biri olmuştur. Tarih boyunca muhtelif haç şekilleri kul­lanılmıştır. Bu haç şekillerini şöyle sırala­yabiliriz:

1- Lâtin Haçı: Bu haçın alt kısmı uzundur. Hz. İsa'nın böyle bir Haç üzerinde öldü­ğüne inanılır. Bu haça “crux immassa” denir, t Batıda yaygın olarak kullanılmak­tadır.

2- Grek Haçı (crux guadrata): Kolları eşit uzunlukta olan Haçtır. Btı Hacda do­ğuda yaygın olarak kullanılmaktadır.

3- St. Andrew Haçı (crux decussata): Bu haç birbirine çapraz iki koldan oluşmak­tadır. St. Andrew böyle bir Haçın üzerin­de şehit olmuştur.

4- Ansated Haçı (cru Ansata): Bu haç Mısır kıptilerince kullanılmaktadır. Buna kulplu Hacda denir.

5- Tau Haçı (crux commisa): T. Bu Hacca St. Antany haçı'da denir. Bu haç'a, yunancadaki T Harfine benzerliğin den dolayı “Tau” denmiştir. İsrailoğulları Mısır'dan çıkışta kapılarının eşiğine bu işareti yapmışlardır.

6- Gamalı Haç (crux Gammata): Yunan­cadaki büyük Gamma harfinin biraraya gelmesiyle meydana  gelmiştir. Bu haça erken Hıristiyan dönemin mezar taşlarında rastlanmaktadır.

7- Papalık Haçı: Lâtin haçı biçiminde ise de üç adet yatay kolu vardır. Bu haç, ordre sakramentinde kullanılmaktadır.

8- Patriarkal Haç: Lâtin haçının iki yatay kirişle kesilmesi sonucu meydana gelmiştir. Üst kiriş, alttakinden kısadır. Bizans sanatında bu haç stili kullanılmıştır. Bu şekildeki haç Lorraine Haçı denilen haç'a benzemektedir.

9- Malta Haçı: Malta haçının dört ko­lu eşit ve uçları çentiklidir.

10- Kelt Haçı: Lâtin haçı biçimindedir, an­cak kolların kesiştiği yer daire içinde bu­lunmaktadır.

11- Peter Haçı: Lâtin haçının ters şeklidir.

Haç sembolizminin tarihi çok eskilere da­yanmaktadır. Meselâ, kolları eşit olan haç, Sümer ve Asur kültürlerinde gök Tanrısı Anu’yu sembolize etmektedir. Aynı haç, Amerika kültüründe dört yönü temsil eder. Kulplu Haç, Mısır kültürünün ese­ridir. Hiyeroglifde bu haç, “hayat” anla­mını ifade eder. Gamalı Haç, Yunan halk­ları arasında görülür. Gamalı Haç, Hin­distan kültüründe de dikkat çeker. Bu­distler, Gamalı Haç'ı, Buda'nın ayak izlerinde kullanmışlardır. Hinduizm de Ga­malı Haç, kollar sağa doğru ise, Swastika, sola doğru ise Sauvastika adını alır. Buna göre Hind kültüründe Swastika erkek prensibi ve Tanrı Ganesa'yı, Sauvastika ise dişi pren­sibi ve Tanrıça Kali'yi sembolize et­mektedir.

Haç, en canlı kullanım şeklini Hıristiyan­lıkta bulmuştur. Hıristiyanlığa göre Hz. İsa Haç'ta öldürülmüştür. Buna göre Hz. İsa'nın ölüm aleti Haç olmuştur. Bu Haç'a geriliş, bir kefaret olma özelliği taşımak­tadır. Bu konuda şöyle denmektedir: “Biz Allahı sevdik değil, ancak o bizi sevdi ve günahlarımıza kefaret olarak oğlunu gönderdi.”[11] Bu düşünce Hıristiyanlıkta kefaret doktrinini meyda­na getirmiştir. Böylece Haçta ölen İsa, insanlığın Adem'den beri taşıdığı “Asli gü­nahı” ortadan kaldırmış ve temizlemiştir.

Bu inanç, Hıristiyan kredosuna köklü şe­kilde yerleşmiştir. Daha sonraki dönem­lerde Haçın sembolik olarak felsefesi de yapılmıştır. Hıristiyan dönemi sanatında ciddi bir yer işgal etmiştir. Konstantin döneminden itibaren Haç motifleri birçok yerde görülmeye başlamıştır. Doğu Roma imparatorluğu döneminde kiliseler Haç şeklinde yapılmaya başlamıştır. Özellikle V. yüzyıla kadar Haç üzerinde acı çeken İsa tasviri yaygındır. Rönesans ve Reform döneminde de Haç figürü çok sık kulla­nılmıştır. Bugün de Haç motifi, Hıristi­yanlıkta en çok kullanılan motiflerden bi­ridir.

Hıristiyan ayinlerinde kullanılan en önemli malzeme Haçtır. Ayinlerde haç, önde piskopos veya başrahip tarafından taşınmaktadır. Kilise mimarisinin, manas­tır yapılarının ayrılmaz parçası, Haç şek­lindeki aletler veya işaretlerdir. Hıristi­yanlar Haç çıkarma merasiminde de Haç işaretini yaparak, kutsama yapmak­tadırlar.

 

Haçlılar (Crusades):

 

Yaygın anlamda bu terim, kutsal toprakları Müslümanların ellerinden kurtarmak, artan İslam teh­likesini durdurup bertaraf etmek ve hac yollarını güvence altına almak gibi ne­denlerle 11-13. yy'lar arası yapılan as­keri seferlere katılan Hıristiyanları ifade eder. Kilise, Haçlı seferlerine katı­lanlara günahlarının affolunacağını ve eğer ölürlerse şehit olacaklarını telkin etti. İlk Haçlı Seferi 1095'te Clement Konsili'nde Papa II. Urban tarafından düzenlendi ve Antakya ve Kudüs ele geçirildi. İkinci Haçlı Seferi ise 1147'de tertip edildi. 1187'de Salahaddin Eyyubi, Kudüs'ü tekrar aldı ve bunun üze­rine 1189-1192 arasında Üçüncü Haçlı Seferi düzenlendi, ancak Kudüs ele ge­çirilemedi. 1202'de düzenlenen Dör­düncü Haçlı Seferinde ise İstanbul yağmalandı ve 1204-1261 yılları ara­sında bir Latin imparatorluğu kuruldu. 1204-1291 arasında düzenlenen Haçlı seferleri ise Filistin ve Suriye bölgele­rindeki son toprakları elden kaybet­memek amacıyla düzenlendi. 1291-1464 yılları arasında Haçlı ordularıyla Osmanlılar arasında çeşitli savaşlar ya-Şandı. Müslümanlara karşı düzenlenen bu seferlerden başka, heretiklere ve pa­palığın politik muhaliflerine karşı da tarihte çeşitli Haçlı seferleri düzenlendi. 19 ve 20. yy'larda ise Haçlı ve Haçlılar terimi, genellikle Evancelizmi kasteden bir dizi modern akım için kullanıldı.

 

Haçlı Seferleri:

 

Batılı Hıristiyanların Kudüs'ü kurtarmak için, yaptıkları sefer­lere haçlı seferleri denmiştir. Bu seferler aralıklarla 1096-1272 tarihleri arasında yapılmıştır. Özellikle İtalya ve İspanya'da rahiplerin yaptıkları konuşmalarla, bu seferler büyük bir heyecan yaratmıştır. Ko­nuşmalar müslümanlarm aleyhine yapılı­yordu. Kilise adamları, haçlı seferlerine katılacak olanlara birçok dini mükafat vadediyordu.

Kudüs'ü ve diğer Hıristiyan bölgelerini kurtarmak isteyen Batı Hıristiyanlığının, haçlı seferleri ile yapmak istediği diğer önemli bir şey de doğunun zenginlikle­rinden istifade etmekti. Batılı Hıristiyan­lar, doğuyu oldukça müreffeh görüyorlar ve oraları ele geçirmenin hayaliyle yaşı­yorlardı.

Haçlı seferlerinin birçok sebebi vardır. Yukarıda saydıklarımızdan başka, Bizans, XI. yüzyılda Avrupalıları Türklere karşı kışkırtmaya başlamıştı. Çünkü Türkler bu yüzyılda İstanbul yakınlarına kadar gelmişlerdi. Bizans bu durumdan çok “korkuyor ve Katolik dünyayı yardıma ça­ğırıyordu.

Haçlı seferlerinin hazırlanmasında Papa II. Urbain’in önemli rolü olmuştur. 1905 yılında toplanan Clermon konsilinde Do­ğu Hıristiyanlarının içinde bulundukları durumu anlatmış, onlara yardım edecek­lere dini mükafat vaadinde bulunmuştu. Pierre L'Ermite isimli papaz, elinde bir haç, köy köy dolaşmış ve Kudüs'ün müslümanlardan geri alınması için heye­canlı konuşmalar yapmıştır. Sekiz defa haçlı seferi düzenlenmiştir: Birinci Haçlı Seferi (1096-1099)

İkinci Haçlı Seferi (1147-1149)

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192)

Dördüncü Haçlı Seferi (1204)

Beşinci Haçlı Seferi (1217)

Altıncı Haçlı Seferi (1229)

Yedinci Haçlı Seferi (1249)

Sekizinci Haçlı Seferi (1272)

Uzun süre devam eden haçlı seferleri, çok önemli sonuçlar doğurdu. Savaş sonrası, her iki taraftanda yüzbinlerce insan öldü. Anadolu ve Suriye'nin birçok yeri hara­beye döndü. Haçlı seterlerinin bazı sonuçları da oldu. Bunların başında Hıristi­yan Batının, İslâm dünyasından sosyal ve kültürel yönden etkilenmesi gelmektedir. Haçlılar ele geçirdikleri yerlere, Roma ve gotik kiliseleri imar etmişlerdi. Bu arada Batı kültürü kilikya Ermeni krallığını de­mden etkilemişti... Dominiken ve Fransisken misyonerler, kutsal yerlerden dağılarak Asya ve Afrika milletleriyle, özellikle Moğol imparatorluğu ile sıkı ilişkiler kurdular.

Haçlı seferleri, Türklerin Anadoluyu fet­hederek Avrupa'ya geçme ümidlerinin gerçekleşmesine engel oldu. Böylece Batı­daki Türk fetihleri, en az iki asır gecikmiş oldu.

Haçlı seferleri sayesinde Batı, İslâm me­deniyetinden büyük ölçüde etkilendi. Şa­tolar, halı ve nakışlarla süslenmeye başla­dı. Neticede, çeşitli kumaşlar, güzel hak­lar, ipek ve pamuklu dokumalar Avru­pa'ya girdi. Batı, o esnada teknik ve me­deniyet yönünden kendisinden ilerde olan müslümanlardan birçok icat ve tek­niği aldı.

 

Hadad:

 

Batı Sami toplumlarının fırtına tanrısı. Birçok Arami kral, tanrı Ha'dad'ın ismiyle oluşturulan Benhadad ve Hadadezer gibi lakaplar kullanmıştır.

 

Hades:

 

1- Eski Yunan mitolojisinde ye­raltı dünyası kralı; Cronos ve Rhea'nın oğlu ve Poseidon, Demeter, Hera, Hestia ve Zeus'un kardeşi. Doğumunda Hades’in babası tarafından yutulduğuna ancak sonradan kardeşi Zeus tarafından kurtarıldığına inanılır. Onun, ülkesi olan yeraltı alemini nadiren terk ettiği düşünülür. Hades, eşi Persephon'a sadık olarak bilinir. O, iki farklı tabiata sa­hiptir; bir yandan gizemli ve korkunç ölüm tanrısı olarak görülürken diğer ta­raftan onun iyi huylu olan cömertlik ve zenginlik tanrısı olduğu da belirtilir. Eski Yunan'da Hades’in dikkkatini çekmek için yere el veya çubukla vuru­lur ve ona siyah bir koyun sunulurdu. Hades, ayrıca Ades, Aides, Aidoneus, Dis, Orcus, Pluto ve Plüton olarak da adlandırılır.

2- Hıristiyanlıkta İsa Me­sih’in haça gerilme sonrası ziyaret etti' ğine inanılan yer; yargılanması öncesi ruhların bekletildiği mekan; bir çeşit cehennem.

3- İslamda insanın abdest ya da gusül almak suretiyle temizlenme­sini gerektiren manevi kirlenme du­rumu.

 

Hadhayans:

 

Mecusilikte varlığı kabul edilen mitolojik bir boğa. Kurtarıcı mehdi tarafından onun, son günlerde kurban edileceğine inanılır.

 

Hadid:

 

Kur'an'ın, Medine'de nazil olan 57. suresi. İçeriğinde demirden bahset­tiği için Hadid ismi verilen bu sure 29 ayetten oluşur.

 

Hadis:

 

İslam'da Hz. Muhammed’in sos, fiil ve davranış şekillerini konu eden ifadeler. Hadisler, Kur'an'dan sonra başvurulan en önemli kaynak konu­mundadır. Başta Kütübü Sitte diye adlandırılan 6 önemli kitap olmak üzere birçok hadis koleksiyonu mevcuttur. Senet ve metin tenkidine tabi tutulan hadisler, mütevatir, sahih, hasen gibi çeşitli kategorilerde ele alınırlar. Pey­gambere atfen söylenen uydurma söz­lere ise mevzu hadis denilir. Hadislerin her şeyden önce içerik açısından Kur'an'a ters olmaması, kendi içinde tutarlı olması, tarihsel gelişmelere aykırı ol­maması, ayrıca hadisin bize kadar ulaş­ması açısından sağlam kaynaklar tara­fından aktarılması ve benzeri hususlar hadislerin Hz. Peygambere aidiyeti açı­sından aranan temel şartlar arasındadır.

 

Hafaza Melekleri:

 

İslami gelenekte do­ğumundan ölümüne değin kişinin sü­rekli yanında bulunarak onun yaptığı her iyi ve kötü işi kaydeden ve hesap gününde bunlarla ilgili şahitlik yapacak olan melekler. Bunların her insanın sağ ve sol omzunda oldukları düşünülür. Ayrıca Bakınız: Shait.

 

Hafız:

 

1- İslamda Kur'an'ı baştan sona ezbere bilen kişi. Hafızlık müessesesi ilk dönem İslam tarihinden itibaren özenle üzerinde durulan bir kurum olmuştur. Ayrıca belirli bir sayıda hadis ezberle­miş olan kimselere de Hafız ismi verilir.

2- “Koruyan,  esirgeyen”  anlamına Hafız ve Hafîs terimleri, Kur'an'da Al­lah'ın güzeî isimleri arasında zikredilir.

 

Haggadah (Aggadah):

 

İbranice. “hikaye, kıssa”. Kitabı Mukaddes'le ilgili geleneksel Yahudi yorumlarını içeren ve Talmud'un üçte biri için kullanılan bu terim tarih, eskiye ait efsaneler, mesihi kurtu­luş ve gelecekle ilgili vizyonlar, metafizik spekülasyonlar ve ahlaka ilişkin bazı değerlendirmeleri ifade eder:

Haggadah, ayrıca ilaç, botanik, astromoni, popüler bilimler ve bilgilere de yer verir. Bütün bunlar rabbîlerin dinsel ve dünyasal bilgilerine tanıklık eder ve insanları doğru yola iletmeyi hedefler. Bundan başka Haggadah ismi, Passover'deki Seder yemeğinde okunan metne de isim olarak verilir.

Bu kelime Tora'dakı şemot bölümünden mülhem olarak kulla­nılmıştır. Pesah kutlamasında seder ma­sasının etrafında toplanan aile, Haggadah'ı okur. Haddagah kitap haline getirilmiştir. VIII., yüzyılda Gaonlar tara­fından sağlanmıştır. Haggadah, İsrailde Pesah'ın ilk gecesinde, diğer ülkelerde de iki gece okunmaktadır. “Tekrar etme, okuma” anlamına gelen İbranice bir te­rimdir. Haggadah, özellikle Pesah'taki sederde mevcut öyküleri Tora 'daki ku­rallara uygun olarak okumayı yerine geti­rir. Nitekim Tora'da bu konuda şöyle denmiştir: “Oğluna o gün diyeceksin ki; Tanrı’nın bana yaptıkları sayesinde Mı­sır'dan çıktım.” [12]Yine [13] pasajlarında da gençlere her yıl bu öğretinin iletilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Haggadah'daki en eski kısımlar Tora’nın bir kısım ayetleridir. Ancak, ikinci Bet Ha-Mikdaş (İkinci mabed) (M.S. 538) döneminden kalma metinler de vardır. Mişna’nın derlenmesinde rol oynayan Tannaim bilginleri, Haggadah metinle­rinin şekillenmesinde de önemli rol oy­namışlardır. Haggadah’ın okunması, Talmud'un bir emridir. Midraşik yorum­lar, kutsamalar, dualar ve seder geleneği­nin açıklanması da Haddagah’ın kapsa­mına alınmıştır. Haggadah, yüzyıllar içinde birçok dönem ve kültürü yansıtan özgün bir ontoloji şekline dönüşmüştür. Haggadah’ın kökenleri ve ilham verici muhteviyatı, Yahudiler tarafından çok se­vilmiştir. Haggadah, Amram Ben Şeşna Gaon ve Raşi döneminden beri, yorumlanmış ve çeşitli dillere tercüme edilmiş­tir. Masada herkesin bir Haggadah nüs­hasına sahip olması gerektiği için renkli ve resimli Haggadah kitaplarının orta çağdan itibaren düzenlendiği, Haggadah kitaplarının ilk baskılarının 1482'de İs­panya'da yapıldığı tahmin edilmektedir. İtalya'da 1505'de, Prag'da 1526'da basıl­mıştır. Haggadah’ın bugüne kadar ikibinden fazla aynı baskısının yapıldığı kabul edilmektedir.

Haggadah’ın Talmudla ilgili yönü ise; Talmudun malzemesinin üçte biri, Haggadah’ın konusunu teşkil etmektedir, Bunlar genelde kıssalar şeklindedir. Bu tür Haggadah'da da Tora'dan kay­naklanmayan melek, şeytan inançları, moral değerlerle ilgili hikayeler dikkat çekicidir.

Haggadah’ın önemini ortaya koymak için şimdiye kadar birçok çalışma yapılmıştır. Yaakov İbn Habib (XV. yy), Talmud'un Haggadah ile ilgili kısmını “En yaakov” isimli bir kitapta yayınlamıştır. 191.0'da Bialik ve Y.H. Rawnitzki tarafından der­lenen Sefer ha-Haggadah da burada zikredilmelidir. 900-1000 yılları arasında ya­zıldığı sanılan ve Tora'nın Bereşit kitabı üzerinde yazılmış Midraş Tanhuma'dan alınan Haggadah Bereşit ise midraşik Haggada'ya örnek teşkil etmek­tedir.

 

Haggai:

 

Bir Eski Ahit peygamberi. Eski Ahit içerisinde yer alan ve tapınağın yeniden inşasını ilerletmekle ilgili dört konuşma içeren Haggai Kitabı, Darius'un ikinci yılında (MÖ 520-519) der­lenmiştir.

 

Hagiografi:

 

Hıristiyan geleneğinde azizle­rin yaşamıyla ilgili metinler. Azizlerin hayatları, kıssaları ve aziz kültleriyle ilgili literatür ise Hagioloji diye isimlen­dirilir.

 

Hagiographa (Hagiografa):

 

Yunanca. “kutsal yazılar”. Eski Ahit’in kanonik metinle­rinden üçüncü bölüme, yani Torah ve Nebiim dışında kalan tüm kitaplara (Ketubim) verilen ortak ad. Bu kitaplar şunları içerir: Mezmurlar, Meseller, Eyüp, Ruth, Neşideler Neşidesi, Vaiz, Esther, Yeremya'nın Mersiyeleri, Daniel, 1 ve 2 Tarihler, Ezra ve Nehemya.

 

Haiden:

 

Japon tapınaklarında (jinja) sı­radan tapınan kişilere açık olan ta­pınma yeri. O, Heiden denilen kutsal mekan önünde bulunur ve bütün ke­narları açıktır. Bakınız: Jinja.

 

Hak:

 

Kur'an'da doğru, hakikat, gerçek anlamlarına kullanılan bu terim, aynı zamanda Allah'ın güzel isimleri arasındadır, İslam “Hak Din” olarak zikredilir.

 

Hakikati Muhammediye:

 

Bakınız: Nuru Muhammediye.

 

el-Hâkim:

 

Fatımî halifesi (996-1021). Halife el-Hâkim, kız kardeşinin de başıçektiği bir suikastte öldürülmüştür. Sonradan Dürzitiğin kurucusu olan ed-Darazî, el-Hâkim'i tanrının bir inkarnasyonu olarak kabul etmiş ve onun tekrar geleceğine inanmıştır. Bakınız: Ed-Darazî, Dürzîlik.

 

Hâkimler:

 

Yahudi kutsal kitabı Tanah'ın kitapları arasında yedinci ki­tabı ihtiva eden bölüme Hâkimler adı ve­rilmektedir. Babil esareti döneminde ya­zıldığı tahmin edilmektedir. Kitaba adını veren Hâkimler, İsrailoğullarını yabancı kültürel tesirlerden ve yozlaşmadan ko­rumak isteyen âlim ve bilgili insanlardır. Hâkimler kitabı, yirmi bir baptır. Hâkim­ler kitabının birinci babında, Filistin böl­gesinin yerli halkı olan Kenanlılara karşı, Yahuda halkının yapması gereken cenk anlatılmaktadır. Kenanlılara karşı yapılan cenkte, Yahuda’nın zaferi dile ge­tirilmektedir. İsrailoğullarmm bu zaferin­den sonra Rabbin meleği onları Mısır'dan çıkardığını, atalar diyarına getirdiğini, Ahdini bozmadığını belirtmektedir. Kenanlıların kurban mezhablarını yıkmala­rını istemektedir. Ancak İsrailliler, Rabbi dinlememişlerdir. Rabbin önünde yerli Kenan halkının putları olan Baallara kulluk ettiler. Başka ilahlara taptılar. Böy­lece İsrailliler beladan ve musibetten kur­tulamadılar. Bu durumda Rabb, onlara Hâkimleri çıkardı ancak onlar Hâkimleri de dinlemediler. Başka ilâhların ardınca zina ettiler. Fakat Rabb, hakimlerle bera­ber oldu, onları düşmanın elinden kur­tardı. Fakat İsrailoğulları, hep kötü olanı yapmışlardı.

Hâkimler kitabında İsrailoğullarının, kar­şısına çıkan düşman halklardan bahsedi­lerek, İsraillilerin başından geçenler anla­tılır. Hâkimler kitabında, dini uyarılar yapan Hâkimlerin rolü de anlatılmış olur. Hâkimler kitabında verilen temel mesaj, İsrail oğullarının, Tanrı Yehova ile yap­tıkları sözleşmeye uymaları gerektiğidir.

 

Hakka:

 

Kur'an'ın 69. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 52 ayettir.

 

Hakuin:

 

(1685-1768) Japon Zen Budizminin Koan sisteminin düzenleyicisi ya da sözde kurucusu.

 

Hâl:

 

Tasavvufta belirli bir manevi zevk ve heyecan anı; Allah'ın lütfü ile müridin kalbine gelen geçici manevi bir durum, paye.

 

Halakah:

 

İbranice. “yürüme”. Çıkış 18:20 ile (“yürümeleri gereken yolu onlara göste­receksin”) ilişkili görülen bir Yahudi hukuk öğretisine verilen ad; Yahudi­likte doğrudan Musa kanunundan kay­naklanmayan hukuki kurallar dizisi. Sözlü hukuk geleneğinden çıkarılan Halakah, Talmud'da maddeleştirildi. Halakah'ın kararları Halakoth diye bilinir.

 

Halife:

 

1- Kur'an'da, Allah tarafından yaratılan insanın yeryüzündeki ko­numu. İnsanın halifeliği, Allah'ın kendisine vermiş olduğu akıl ve İrade gibi yetilerle Allah'ın emir ve nehiyleri doğrultusunda yeryüzünde yaşamını sürdürmesi ve yeryüzünü imar etmesi­dir.

2- Hz. Muhammed’in vefatı son­rası, İslam devletinin başına geçen ve Hz. Muhammed’in uygulamaları doğrultusunda idareyi devralan yönetici. Bu anlamda Hz. Ebubekir'e Halifetü Resulillah denilmiştir. Sonraki donemlerde ise Halîfe terimi yöneticilere veri­len geleneksel bir unvan halini almış­tır.

 

Hallac-ı Mansur (858-922):

 

Asıl adı Hü­seyin ibn Mansur olan İranlı sufi. Tur'da doğan Hallaç, kendine ait askettk ve mistik bir yol benimsedi; görüşlerin­den dolayı zındıklıkla suçlanarak hapse atıldı. Nitekim o, “ben Hakk'ım” dediği İçin küfürle suçlandı ve öldürüldü. Hallac’ın savunduğu düşünceleri arasında Vahdeti Vücud fikri,  Hakikati Muhammediye düşüncesi ve dinlerin birliği teorisi dikkat çekici olanlarıdır. Bakınız: Vahdeti Vücud, Nuru Muhammediye.

Asıl adı Hüseyin b. Mansur el-Beyzavi'dir. İslâm dünyasının meşhur mutasavvıflarındandır. Tasavvuf anlayışında ifrad yolu seçe­rek, alışılmış tasavvuf felsefesinin dışına çıkmış ve yeni tavırlar sergilemiştir. Esas mesleği pamuk atıcılığı olduğu için ken­disine Hallaç denmiştir. Kendisine özgü tasavvuf tavrıyla açılan yola da Hallaciye denmiştir.

Hallac-ı Mansur, aslen İranlı Zerdüşt bir aileden gelmektedir. Babası müslüman olmuştur. Hallaç genç yaşında İran'dan ayrılarak Tuster'e gelmiş ve İslâm kültürü içinde hayatını geçirmeye başlamıştır. Bu­rada Abdullah et-Tusteri'den feyz alarak, onunla birlikte Basra'ya gelmiştir. Bir müddet sonra Bağdat'a geçerek Amr b. Osman el-Mekki'ye intisap etmiştir. Ora­da devrin şöhretli mutasavvıfı Ebu Yakub el-Akta’nın kızı ile evlenmiştir. Yine dev­rin ünlü mutassavıfı Cüneyd-i Bağdadî ile tanışmış ve ondan hırka giymiştir. Tasavvuftaki ifrad eğilimi yüzünden, Bağ­dat'taki şeyhlerle ters düşmüş, daha sonra Bağdat'ı terkederek, Tuster'e gitmiştir. Orada sıkı bir riyazat hayatı yaşamıştır. Süfi hırkasını çıkararak, halkın arasında yaşamaya başlamıştır. Ana konusu, ilâhi aşk üzerinde merkezileşiyordu. islam'ı yaymak için Hindistan ve Türkis­tan'a seyahatlar yapmıştır. Birkaç kez hacca giden Hallaç, 908 yılında yeniden Bağdat'a yerleşmiştir. Ene'1-Hak (Ben Hakk'ım) sözünü cezbe halindeyken sık sık söyleyen Hallaç, Halktan kendisini öldürmelerini istemiştir. Hallaç görüşlerini, kendine saklasaydı belki de başına birçok belâ gelmeyecekti. Ancak Hallaç, Ene'1-Hak etrafındaki gö­rüşleri yaymaya ve toplumda barışı boz­maya kadar varan bir tavır sergiliyordu. Bu tavrı, hem halk kesimini hem de yöne­ticileri endişelendiriyordu. Toplumda Hallacın tavrını beğenmeyen üçüncü zümre mutasavvıflar ve şeyhlerdi. Diğer yandan, o dönemde terör estiren Karmatilerle, Hallacın seyahatlan arasın­da bir bağlantıda kuruluyordu. Hallac-ı Mansur bütün bu faaliyetler için­deyken 911 yılında Sus'ta yakalandı ve tutuklandı. Mahkemede Safi ve Maliki fıhkına bağlı kadılar, Hallac'a ölüm cezası vermediler. Ancak, dışarıda Hallacın prapagandası yapılıyor ve ünü sürekli yayılıyordu. Böylece, Vezir Hamid, Ebu Ömer'den Hallacın öldürülmesiyle ilgili bir fetva aldı ve Hallaç, kırbaçlandı, kolla­rı, bacakları kesiİdi, asılarak öldürüldü ve halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra, yakıldı ve külleri savruldu. Batı dünyasında Hallaç üzerinde en önemli çalışmayı Louis Massignon (1883-1962) yapmıştır. Hallac’ın eserleri arasın­da en önemlisi Kitabü't-Tevasin'dir. Bu­nun dışında Hallac'a ait altı mektup, şiir­ler ve özdeyişler vardır. Louis Massignon'un 1922'de yazdığı “La passion d'al-Hallaj” isimli iki ciltlik fransızca kitap hâlâ önemli bir kaynak olarak kabul edilmektedir. Massignon, Hallac'ı mistik müslüman şehit olarak va­sıflandırmaktadır. Massignon, Hallaç ko­nusunda yazdığı bu eseri 26 Mart 1922'de Pariste, Sorbonne üniversitesinde tez ola­rak savunmuştur. Bundan sonra Massignon'un İslamoloji alanında ünü hızla ya­yılmıştır.

 

Halahhah:

 

Bu kelimenin kökü, İbranice yürümek anlamına gelen Alah ke­limesinden gelmektedir. Çünkü Halahah Yahudiler için bir dini yaşam klavuzudur. Nitekim Çıkış'ta şöyle denmektedir: “Ku­ralları, yasaları halka öğret, izlemeleri gereken yolu, yapacakları işi göster.”[14] Tanaim bilginleri dö­neminde Halahah, dini prensiplerin açıklandığı bir kurallar bütünüydü. Böylece Halahah, Yahudi geleneğinin dinsel ola­rak yasalaşmış bir şeklini belirtir. Hem Haggadah'ın hem de Halahah’ın dayan­dığı üç temel vardır: Bunlar, Tora, Mişna ve Gemara (Talmud)’dır. Şimdi bunlara dayanan Halahah'ı biraz açıklayalım:

1- Halahah’ın Tora'ya dayanan kısmı; Tora'daki Yahudi dininin temel esasları­nın uygulanmasını emreder. Bu emirler, Hz. Musa'ya Sina dağında Allah tarafın­dan vahyedilmiştir. Bunlara daha sonraki dönemlerde hahamların yorumları ilave edilmiştir.

2- Şifahi yasa (Tora şe-be Alpe); Bu yasa­nında Hz. Musa'ya, Tanrı tarafından vahyedildiğine inanılmaktadır. Hatta ya­zılı kanunla birlikte vahyedilmiştir. Sözlü Tora denilen yorumlar, Tora'nın anlaşıl­masında çok önemli rol oynamıştır. Bu konuda Mişna, şifahi Tora'nın canlı örneği olmuştur. Hz. Musa, Sina'da aldığı şifahi vahyi, Yeoşua'ya ulaştırmıştır. O da bilge­lere yani yaşlılara bu bilgileri aktarmıştır. Bu şifahi yasa,  Ezra'ya kadar böylece muhafaza edilmiştir. Bilgeler,  Tora'yı “Midraş” yöntemiyle tefsir etmişlerdir. Bunun için Tora'nın Halahah kurallarına göre tefsirine “midraş Halahah”  ve “midraş Haggadah” denmiştir. Bu tefsir­ler, Mişna’nın ve Talmud'un Halahah ve Haggadah konularını da içermektedir. İlk Halahah kurallarına “Divre soferim” ismi verilmiştir. Halahah yorumcularına göre bunlar, “Tora'nın sözlerinden daha önemlidir”. Zaman içinde “Divre soferim” Rabbinik mahiyet kazanmıştır. Hiliel, midraş yönteminde yedi metod ge­liştirmiştir. Midraşlar, yeni Halahah mey­dana getirmek için değil; Kutsal Kitap'tan meydana getirilen Halahah'ı desteklemek için kullanılmıştır.

Halahah’ın oluşmasında, Bilgelerin rolü çok büyük olmuştur. Bilgeler, kutsal kita­bın yorumunda ilâhi bir güçten ilham al­dıklarına inanmaktadırlar. Bilge'ler, yazılı kanun ile sözlü kanun arasındaki ayırı­mın kesin olarak sürdürülmesinin zorun­luluğu üzerinde durmuşlardır. Ancak Tanaim döneminde meydana getirilen Halahot külliyatını Yahuda Ha Nasi, konularına göre derlemiş ve bundan Mişna ortaya çıkmıştır.

3. Hakimlerin Otoritesi: Bazı alanlarda Tora'da, herhangi bir emir bulunmuyor­du. Bu, açık olan alanlara hüküm koyma­yı hakimlere bırakıyordu. Meselâ yarı-bayram günlerindeki çalışma ile ilgili hu­suslar bunlardandır. Bu olaylarda yasak olanların veya olmayanların tespitini ha­kimlere bırakmıştır. [15]Gerçekte de dini kanunlar konusunda karar hakimlere bırakılmıştır. Tora göklerde değil [16] Sina'da verilmiştir. Tora'da şöyle yazılmıştır: “Kanunu, ço­ğunluğun istikametinde eg.”[17] Hakimlerin kararlarının tamamı, Halakhah'ı meydana getirir. Halakhah, Yahudinin pratik normudur. Onların oto­ritelerinin sınırı yoktur. Hakimler, şifahi kanunla yazılı kanun arasındaki farkı titiz şekilde takip ederler.

4- Sanhedrin: Hz. Musa hariç,  İsrailoğulları için karar verme hakkına hiç kimse sahip değildir. Hz. Musa'nın yükü­nü hafifletmek için kurulan yetmiş kişilik “yaşlılar meclisi” [18]Ezra zamanında yüz yirmi üç kişiye çıkan bü­yük meclis haline gelmiştir. M.S. II. yüz­yılda da Haşmonaylar döneminde yetmiş kişilik “Büyük Sanhedrin” kurulmuştur. Dîni yargı organı olarak, Tora'nın öğreti­lerini incelemek de Sanhedrin’in görevle­ri arasındadır. Ancak, Sanhedrin’in ilk günlerinde bazı kişiler, sözlü yasa olayı­nın geçerliliğini ve bunun yorumları olan Halakhah'ı tartışmaya başlamışlardı. Bun­lara Sadukim adı veriliyordu. İkinci mabed’in tahribinden sonra, Sadukim grubu gittikçe tesirini kaybetmiştir. Fakat VIII. yüzyılda Geonim döneminde Karay Yahudileri ortaya çıkarak Rabbinik Yahu­diliğe ve sözlü yasaya tamamen karşı çıkmışlardır. XIX., yüzyılda ortaya çıkan Reformist Yahudilik de Halakhah'a karşı çıkmış ve inkar etmiştir.

5- Gezerot: Tora'nın emirlerinin ihlâl edilmemesi için yeni kısıtlamaların ku­rumsallaştırılması şarttı. İşte bu kısıtlama­lara Gezera adı verilir. Bunun çoğulu Gezerot'dur. Bunlar daha sonra Halakhah'a ilave edilmiştir.

6- Hiyerarşi: Halakhah’ın oluşmasında bilginlerin rolü çok büyük olmuştur. Ön­ceki âlimlerle sonraki âlimler arasında gö­rüş farklılığı olduğu zaman, sonraki âlim­lerin görüşüne itibar edilmiştir. Bu da Halakhah'da bir hiyerarşi oluşturmuştur. Meselâ, Babil Talmudu, Kudüs Talmudundan sonra meydana geldiği için, Babil Talmudundaki görüşler daha fazla rağbet görmüştür.  Halakhah çalışmaları daha çok Babil Talmuduna dayandırılmıştır.

7- Takanot: Yahudi dini şeriatının ve dini düzenlemelerin, Yahudi cemaatlerinde muhafaza edilebilmesi için bazı prensip­ler konmuştur. Bu prensiplerle Yahudile­rin karşılaştıkları problemlerin, sadece şe­riatla değil, bu düzenlemelerle çözülmesi sağlanmıştır. Takanot, Takana kelime­sinin çoğuludur. Talmud, Takanot'un bü­yük bir kısmını Hz. Musa'nın, Yeoşua'nın ve Şelomo Ameleh’in meydana getirdi­ğinden bahsetmektedir. Başka bilginlerde Takanot eklemişlerdir. Meselâ, Yahudilik­teki günlük dualar ve yapılan takdis tö­renleri  bunlardandır.    Bu Takanot'ları, Hillet, Yohanan Ben Zakai, Gamaliel II gi­bi bilginler zenginleştirmişlerdir. Ayrıca Halakhah,   yerel idarecilere de Takanot koyma yetkisi vermektedir. Di­ğer yandan XVIII. yüzyılda Polonya'da Yahudi   cemaatı   kurulu,   Doğu   Avrupa Yahudi   cemaatlari  için  birçok   Takanot koymuşlardır.

8-  Minhag: Bu da Halakhah'a sonradan dahil edilmiştir. Minhag, bir cemaatin, mahalli bir âlimin onayıyı ile, beli bir ge­leneği onaylamasıyla meydana gelmekte­dir. Buna göre bir yolcunun, geldiği şeh­rin âdetlerine de uyması gerekmektedir. Kendi şehrinin âdetlerine zaten uyması gerekir. Birçok Halahhah uzmanına göre, Minhagim, Halah-hah'a dahil olduktan sonra, tatbik edilmesi gerekmektedir. Me­selâ, Yahudi takviminin ve bayram gün­lerinin tespitinde Diaspora'daki Yahu­diler şöyle bir karar almışlardır: “Babala­rınızın geleneklerini sürdürünüz ve iki bayram günü uygulayınız.”[19] Ancak Talmud sonrası din alimleri, de­ğişmiş durumlarda Talmudik geleneğini sürdürülemeyeceğini kabul etmişlerdir. Yine Talmudun, Yahudi olmayanlarla te­masta olmalarının yasaklığı konusu, tat­bik edilebilecek bir konu olarak görül­memiştir. Nitekim Maimonide gibi Yahudi bilginleri, putperestlerle ilişkilerin ya­saklandığını, bunların Nuhi prensiplere inananlara uygulanamayacağını belirtmiş­lerdir. Hz. Nuh'a verilen yedi prensibe inananlar, Yahudi bilginlerince kurtuluşa ereceklerdir.

9- Kodeksleme: Talmud metinlerinde ba­zı problemler, tartışıldığı halde sonuca bağlanmamıştır. Bu yüzden Halakhah’ın özetleri, Geonim çağında başlayarak dü­zenlenmiştir. Bunlar, dini problemlere daha pratik çözümler getirmiştir. Bu halakhah özetlerinden bazıları şunlardır:

1- Yehudai Gaon'un “Halakhot pesukot”ü

2- Simeon Kayyara’nın “Alahot Gedolot”

3-  Saadia Gaon'un “Siddur”

4- Hai (939-1038)'nin düzenlediği Halakhot

Diğer yandan, İzak Alfasi (1013-1103) “Hilkot Arif” isimli eserinde, Talmud'un uygulanabilen bölümlerinin bir özetine Halakhah’ın ifadelerini ekleyerek yeni bir şekil vermiştir. Bu çalışmayı, Aşer Ben Yehiel takip etmiştir. Yahudi şeriatını en sistematik bir şekilde Maimonides (1135-1204) Mişne Tora isimli eserinde sunmuştur. Çağımızın en geçerli Halakhah kodekslemesini ise, bir Sefaradi olan Yosef Karo’nın (1488-1575) yaz­dığı “Şulhan Aruh” isimli çalışma teşkil etmektedir. Daha sonra Mose İsserles (1525-1572) bu eseri, Aşkenazların uygulamalarına göre şekil­lendirmiştir. Bu çalışmalar, Aşkenazlar arasında Hafets Hayim (1838-1933) Sefaradiler arasında ise, İzmirli Hayim Palaçi'nin yorumlarıyla güncelleştiril­miştir.

10. Responsa: Bunlar halkın, Halahhah bilginlerine sordukları soruların cevapla­rını meydana getirmektedirler. Responsalar üzerinde çok çalışma yapılmış­tır. Bunların en meşhuru, Kudüs'te yayın­lanan “Encyclopedia Talmudit'dir. Bu gibi çalışmalar, belirli bir ko­nu hakkında bir sonuç beyan etmezler. Ancak Halahhah'ı, kendi sonucunu ürete­cek tarzda gerekli malzeme ile destekler­ler.

Günümüzde de Halahhah ile ilgili çalış­malar ve değerlendirmeler devam etmek­tedir. Muhafazakar          Yahudilik, Halahhah’ın değişikliğe tâbi olduğunu, geçmişle bugün arasında dengenin sağ­lanması gerektiğini belirtmektedir. Re­formist Yahudiler ise, Halahhah konu­sunda daha liberal düşünmektedir. Mo­dern hayata uymayan ahlâki kuralları ka­bul etmezler. 1976 yılındaki onuncu yıl kutlamalarında Reformistler, Yahudi geleneğine duyulan saygıyı dile getirmişler ve uygulamanın kişisel insiyatife bırakıl­dığını özellikle vurgulamışlardır.

 

Halel:

 

İbranice. “Övgü, methiye”. Eski Ahit kitaplarından Mezmurlar'ın 113-118. kısmına verilen ad. Yeni aya ilişkin Ya­hudi dualarında yer alan bu bölüm ay­rıca Passover, Pentakost, Sukot ve Hanukah festivallerindeki dua metinleri içerisinde de geçer.

 

Halvetiye:

 

14. yy'da Ebu Abdillah Siraceddin Ömer el-Lahîcî (ö. 1397) tara­fından kurulan ve ilahi hakikate cehrî (sesli) zikir ile ulaşılabileceğini savunan tarikat. Öte yandan İslam dünyasında en yaygm tarikat olarak bilmen Halve-tiliği sistematize eden ve yayan kişi ise Seyyid Yahya Şirvani’dir (ö.1463). Halvetiye tarikatının temel karakteris­tiği Allah'ın bireysel ya da topluca zikredilmesidir. Tarikat sonradan Ruşeniyye, Ahmediyye, Cemalîyye ve Şemsiyye kollarına ayrılmıştır. Bu 4 koldan sonra tarikat, birçok kola daha ayrılmış ve sonuçta tarikatlar arasında en çok kola ayrılan tarikat halini almıştır. Bu nedenle bu Halvetiye'ye bazı kişilerce “tarikat fabrikası” denilir olmuştur.

 

Halys:

 

Eski Yunan'da bir nehir tanrısı;Okyanus ve Tethys’in oğlu.

 

Hamurabi (M.Ö. 1750):

 

18. ya da 17. yy'da 43 yıl saltanat süren ünlü Babil kralı. Ona ait olan Hammurabi Kanunları, 1902'de İran'da Susa Harabeleri'ndeki bir sü­tunda yer alan kitabede ortaya çıkarıldı ve sonra Louvre Müzesi'ne götürüldü.

Ayrıca burada ayakta duran ve adalet tanrısından (güneş tanrısı şamaş’tan) hukukları alan kral rölyefi vardır. Met­nin girişinde Anu, Enlil, Marduk ve İştar gibi tanrılar da anılır. Hammurabi'nin hukuk ve adaleti temin ettiği ve halkının refah seviyesini yükselttiği söylenir.

Babil'de hâkim unsurlardan birisi olan Amo-Riler’in meşhur kralıdır. M.Ö. 1792'de genç yaşta Sin-Mubalit’in yerine geçerek, Babil hükümdarı olmuştur. Döneminde toplu­muna hizmet edebilmek için birçok tapı­nak, sur ve kamu binası yaptırmıştır. Şe­hirleşmeye ve şehrin alt yapısına çok önem vermiştir.                                           

Hamurabi, Fırat ırmağının ziraatte iyi şe­kilde kullanılmasına çok çaba sarfetmiştir. Hükümdarlığının son ondört yılı savaşlarla geçmiştir. Asur ve Etâm devlet­leriyle çok uğraşmıştır.

Babil'de çok önemli hizmetler Hamurabi'nin döneminde gerçekleşmiştir. Site devletin, yapılan hizmetlerle büyük devlete dönüştürülmesi, Hamurabinin döneminin en önemli hedeflerinden birisi olmuştur. Tarihe mal olan “Hamurabi yasaları” bu dönemdeki adalet duygusu­nu yansıtmaktadır. Hamurabi, bölgede kralların kendilerine ilâhi bir güç verme geleneğini bozmuştur. Kendisi için böyle bir şey yapmamıştır. Aslında Hamura­binin çok önemli özellikleri olmasına rağmen, tarih kaynaklarında abartıldığı kadar değildi. Hamurabi kanunları ile Tevrat hükümleri arasındaki benzerlik, Yahudilerle Hamurabi toplumunun ortak bir mirasa sahip olduğu şeklindeki anla­yışın haklılığını ispat etmiştir. Tarihe Hamurabi yasaları olarak geçen ve günümüze kadar gelen yasalar, I. Babil hanedanının altıncı hükümdarı Hamurabi'nin verdiği kararların bir derlemesidir. Bu kararlar, Babilin koruyu­cu Tanrısı Marouk'un büyük tapınağı Esagila'da dikilen bir stel üstüne ya­zılmıştır.

Toplam 282 davayla ilgili kararlardan oluşan Hamurabi yasaları, ekonomi, aile hukuku, ceza hukuku gibi konularla ilgi­lidir. Bu yasaların temel ilham kaynağı­nın, Sümer hukuku olduğu kabul edil­mektedir. Hamurabi yasaları, Akadca yazılmıştır. Bu konuda en önemli kaynak Fransız bilim adamı Jean-Vincent Scheil tarafından 1901'de Susa'da bulunan ve günümüzde Louvre müzesinde korunan steldir.

 

Hamra:

 

Çeşitli Sâbiî ayinlerinde rahiplerce üzüm veya hurma suyuna su karış­tırmak suretiyle özel olarak hazırlanan bir içecek. Hamra, ayin sırasında tö­renle içilir. Bakınız: Soma, Haoma.

 

Hamza:

 

(Hz. Hamza ibn Abdulmuttalib, 569-625)

Hz. Muhammed’in amcası ve yakın destekçisi. Hz. Hamza, Mekke'de Müslüman oldu; kahramanlığı ve İslamın yılmaz savunuculuğuyla ün saldı. Müşrik Mekkelîlere karşı yapılan Bedir savaşında büyük kahramanlık gösteren Hamza, Uhud savaşında şehid oldu. Habeşli köle Vahşî tarafından mızrakla öldürülen Hamza’nin ciğerinin çıkarıl­dığı ve Ebu Süfyan'ın karısı Hind tara­fından yenildiği söylenir.

 

Hanbelîlik:

 

İslamda ehli sünnet ekolü­nün, Ahmed İbn Hanbel (ö. 855) tara­fından kurulduğu ifade edilen bir fıkıh ekolü; dört büyük ekolden birisi. Yapısı itibarıyla Şafiîliğe yakın olan Hanbelî­lik, Ahmed ibn Hanbel’in aynı za­manda bir muhaddis olması nedeniyle görüşlerini büyük oranda naklî delillere dayandırır; zorunlu olmadıkça kişisel görüşlere ya da re'ye yer vermez. Gü­nümüzde Hanbelîlik, Suudi Arabistan­'da yaygın durumdadır. Bakınız: Ahmed ibn Hanbel.

 

Hanefîlik:

 

İslamda ehli sünnet içerisinde yer alan meşhur dört fıkıh ekolünden birisi, imam Azam Ebu Hanîfe'ye dayandırılan Hanefîliğin diğer önemli imamları Ebu Hanîfe’nin talebeleriolan Ebu Yusuf ve Muhammed ibn Hasan eş-Şeybanî'dir. Hanefîliğin ka­rakteristik özelliği görüşlerini naklî kaynaklar kadar kişisel görüşlere ve akla dayandırmasıdır. Diğer mezheple­rin aksine ashabtan sonraki kuşakların fetvalarını delil olarak kullanmayan Ebu Hanîfe, bu tutumu nedeniyle eleş­tiriler almış; ancak o, onlar kadar ken­disinin de görüş beyan etme hakkına sahip olduğunu ifade ederek kendisini savunmuştur. Bakınız: Ebu Hanîfe.

 

Hanım Günü (Lady Day):

 

Hıristiyanlıkta Meryem anısına 25 Martta kutlanan bir bayram.

 

Hanımefendimizin Ziyareti:

 

Hıristiyan­lıkta Meryem’in, Yahya'nın annesi Elizabeth'i ziyaret etmesi anısına 13; yy.'dan itibaren kutlanan bir bayram. 2 Temmuz'da kutlanan bu bayram Roma Katolik Kilisesİ'nce 31 Mayıs'a kaydı­rıldı.

 

Hanîf:

 

Arapça. “doğruda sebat eden, yanlıştan yüz çeviren”. Kur'an'da özellikle Hz. İb­rahim ve genelde Müslümanlar için kullanılan bir nitelik. Kur'an'da sıkça geçen bu terim Müslim terimiyle eş an­lamlı olarak kullanılır. [20]Öte yandan Hanîflik terimi, bazı yazar­larca Hz. İbrahim tarafından tebliğ olunan dine bir isim olarak kullanıldı, Şehristânî, Hz. İbrahim’in putperest halka Hanîfliği tebliğ ettiğini vurguladı. Ancak Kur'an'da Hanîflik, islamın dı­şında ayrı bir inanç sistemi olarak geç­mez; Hz. İbrahim’in “bir hanîf ve bir müslim olduğu, müşriklerden olmadığı” vurgulanır. Ayrıca bir ayette genelde tüm Müslümanlara yönelik olarak “hanîfler” ifadesi kullanılır.[21] Dolayısıyla yanlıştan yüz çevirerek doğ­ruda sebat eden (hanîf) ve Allah'a tes­lim olan (müslim) niteliklerine haiz

olan Hz. İbrahim’in de Kur'an'da zik­redilen diğer tüm nebiler gibi insanları Allah'ın dinine davet eden bir elçi olduğu Kur'an'da vurgulanmaktadır. Bakınız: Hanîfler.

 

Hanîfler:

 

Çeşitli yazarlarca Kur'an öncesi dönemde yaşayan muvahhidlere verilen ad. Hz. Muhammed’in risaleti öncesi dönemde Mekke ve civarında, gelenek­sel Arap dinini kabul etmeyen ve bir çeşit monoteizmi savunan bazı kişiler vardı. Varaka ibn Nevfel, Kus ibn Saide gibi bu kişilere bu özellikleri nedeniyle Hanîfler adı verildi.

 

Hansa (Hamsa):

 

Hinduizmde tanrı Brahma'nın üzerinde uçtuğuna inanılan mitolojik kuş; bir çeşit kaz ya da kuğu. Mahabharata Destanı'na göre Hansa, Vişnu'nun ilk Avatarasıydı. Upanişadlarda ise o, ruhun sembolüdür. Hansa, bazen evrensel ruh ile bazen de Vişnu ve şiva ile özdeşleştirilir.

 

Hanukah-Hanukka: 

 

İbranice. “ithaf, takdis”. IV. Antiochus zamanında gerçekleştirilen Kudüs Mabedinin yeniden takdisindeki bir mucizenin hatırası anısına Yahudilerce kutlanan bayram. MÖ 165'te Judas Makkabis (Yahuda Makkabi) önderliğinde Makkabiler, tapınağı kirleten Yunanlıları yendiler ve tapınak yeni­den temizlenerek kutsandı. İbrani tak­vimine göre Kislev ayının 25. günün­den başlayarak sekiz gün süren bu bay­ram, her gün sekiz kollu şamdanda (Hanuktya) kandiller ya da mumlar yakmak suretiyle kutlanır. Yakılan kandiller nedeniyle bu bayrama Kandil­ler Bayramı da denilir.

Bu kelime İbranicede kut­sama anlamına gelmektedir. Yahudilikte °Zel bir anlam olarak Işıklar Bayra­mını     ifade eder. İsrail'de Yahuda Makabe'nin askeri zaferini hatırlatır. Sekiz kollu Menora şamdanını yakma ge­leneği, tapınakta kutsallığı devam eden çok az miktarda yağın, yeni yağ bulunca­ya kadar mucizevi olarak sekiz gün boyunca yandığını anlatan Talmud hika­yesine dayanır. 25 Aralık'ta başlayan Hanukka (Makabeler Bayramı da denir) Bayramı sekiz gün kutlanır. Bu bayram boyunca kandiller yakılır, karşılıklı hedi­yeler alınıp verilir.

Hanukka bayramı, Yahudilerin milli ve tarihi bir bayramıdır. M.S. 168'de ikinci Kudüs tapınağının yeniden takdis edil­mesinin hatırasını canlandırır.

 

Hanuman (Hanumat):

 

Hindu mitoloji­sinde bir maymun reis ve tanrı. Rüzgar Pavana'nın oğlu olan ve havada uçabildiğine inanılan Hanuman, özellikle Rama Destanı'nda önemli bir yer alır.

Buna göre o, şeytan Ravana'ya karşı olan savaşında kahraman Rama'ya bü­yük yardımda bulunur.

 

Haoma:

 

Mecusiliğin ayinlerinde kullanı­lan bir kutsal bitki. Bu bitki kurutulur, suyu çıkarılır ve ayinlerde İçilir. Ha­oma, tanrıların ve rahiplerin içtiği ölümsüzlük içeceği olarak da adlandırı­lır. Zerdüşt öncesi eski İran dininde de Haoma'ya rastlanır. Eski kültleri yık­maya çalışan Zerdüşt, Haoma'ya tole­rans göstermiş ya da o yasakladığı halde sonradan Haoma kültü tekrar canlandı­rılmış olabilir. Bakınız: Soma, Amrit.

 

Hapi (Hep):

 

Eski Mısır'da Nil tanrısı. Nil nehrinin ilahlaşttnlmış hali olan ve Bigeh adasında ikamet ettiğine inanılan Hapi, gelişmiş göğüslere sahip erkek suretinde bir tanrı olarak düşünülürdü. Hapi'ye tapanlar onun yalnızca balıkla­rın efendi değil, tanrıların babası, hatta tüm varlıkların yaratıcısı olduğuna ina­nırlardı. Ayrıca yiyecek üretimiyle de ilişkili görülen Hapi, su ve bitkilerle sembolize edilirdi.

 

Hapy:

 

Eski Mısır dininde bir cenaze tan­rısı; HorusYın oğullarından biri. Mum­yalama sonrası İnsan bedeninin çeşitli uzuvlarının kontrolünden sorumlu ol­duğuna inanılırdı.

 

Har Gobind:

 

(Har Govind, 1595-1644)

Sihlerin altıncı gurusu. Guru Arjan'ın halefi olarak göreve gelen Har Gobind’in, Akbal Takht mabedinin yapımından sorumlu olduğu söylenir.

 

Har Mandar (Altın Tapınak):

 

Sihlerin Pencab'daki Amritsar şehrinde bulunan en kutsal ve en önemli mabetleri. Bu mabet, Guru Ram Das tarafından inşa edilmiş ve yaklaşık 200 yıl sonra Pencab yöneticisi olan Maharajah Ranjit Singh tarafından yeniden gözden geçi­rilerek bazı bölümleri altınla kaplanmıştır. Bu nedenle o, genellikle “altın tapınak” ismiyle meşhur olmuştur. İsmi “Tanrının mekanı” anlamına gelen Har Mandar, yapay bir gölet içerisine otur­tulmuştur ve 4 kapısı bulunur.

 

Har Rai:

 

Sihlerin yedinci gurusu (1645-1661). Har Gobind’in halefi. Guruluğu döneminde, kendini Sihler arasındaki dayanışmayı pekiştirmeye adadığı söy­lenir.

 

Harac:

 

İslam hukukunda Müslüman ol­mayan halktan alınan bir arazi vergisi.

 

Harai (Harae, Barai):

 

Şinto temizlenme törenlerinde iyilik ve kötülüklere iliş­kin temizlenmeler; tanrıyla ilişkide saf bir durum temin etmek amacıyla tanrı­lara dua etme, su kullanma ve diğer yollarla kötülük, kirlenme ve felaketin kaldırılmaya çalışılması.

 

Harakiri:

 

Japonca. “karın kesme”. Harakiri, Samurayların intiharı konusunda batıda popüler olan bir terim olmasına rağmen Samuraylar bunun için Seppeku terimini kullanırlardı. Bu intihar biçimi, ortaçağdan yüzyılımıza kadar devam eden hukuki ve törensel bir uygulama idi.

 

Harappa:

 

İsmi İndus Vadisi’nin tüm eski kültürü için sıklıkla kullanılan Kuzey Hindistan'daki eski bir yerleşim mer­kezi. Ravi nehri üzerinde olan Harappa ile ilgili kazılar 1922'den itibaren yoğun şekilde yapıldı ve burada birçok arkeolojik materyal bulundu. Bir ana tanrı­çayla bir tanrıya tapınmayı gösteren bazı taş suretlerin yanı sıra çeşitli şekil­ler içeren taş mühürler ele geçirildi. Harappa kültürünün muhtemelen MÖ 2500 ile 1500 yıllarına ait olabileceği tahmin edilmektedir. Bu kültür, Hin­distan'ı işgal eden Aryalar tarafından büyük oranda yıkılmıştır.

 

Haram:

 

Arapça. “yasak”. İslamda yapılmasıyasak olan, helal olmayan şey ya da du­rum, islam fıkhında haramlar kendiliğinden haram ve başka bir nedenden dolayı haram şeklinde ikiye ayrılır. Domuz eti yemek, içki içmek ve benzeri şeyler kendiliğinden haram olan şeyler­dir. Öte yandan başkasına ait bir malı ilgili kişinin rızası olmadan almak ve benzeri durumlar ise özel bir nedenden dolayı haram olan şeylerdir.

 

Hare Krişna:

 

Krişna mezhebinin Abhay Charan De (1896-1977) tarafından Amerika'da kurulan kolu. 1965'ten iti­baren New York'ta misyon faaliyetle­rine başlayan Abhay Charan De, Vedalar'ın vahiy olduğunu ve dünyanın tüm kutsal kitaplarının hakikat içerdiğini; Krişna'nın ezeli ve her şeye hayat veren tanrı olduğunu, İnsanların kardeşliği ve ölümsüzlüğünü, dini liderler olan guruların Krişna'nın ağzıyla konuşan önder­ler ve mürşitler olduklarını savundu. Ayrıca o, insanlığın şu an ahir zamana denk düşen Kali Yuga'da yaşadığını ifade etti ve kendisinin bir çeşit mehdi olduğunu vurgulamaya çalıştı.

Milletlerarası düzeyde bir teşkilattır. A. C. Bhaktivedânta prabhupâda tarafından 1966'da Hindu maneviyatının prensiplerini bütün dün­yaya yaymak için kurulmuştur. Kurucusu olan Bhaktivedânta, 1978 yılında ölmüş­tür, O öğretilerini daha çok, Bhagavad-Gita üzerine dayandırmaktadır. Onun takdim ettiği maneviyat yolu, sonsuza dek “Hare krishna Hare krishna, Krishna Krishna Hare Hare” kelimelerini tekrar etmeyi önermektedir. Bu kelimeler, bir murakebe hali içinde teşbih olarak söylenmektedir. Bunun hedefi Krishna'nın vicdanını uyandırmaktır. Bu tarikatın mensupları, kırmızı roblu, çeneleri traşlıdır. Caddelerde şarkı söyler­ler, kitap ve baston dağıtırlar. Tarikat mensupları, şehir caddelerinde dolaşırlar, köylerde veya şehirlerde yaşarlar. Basit bir hayat sürerler. Her türlü materyalist hayat özleminden uzak kalmaya itina gösterirler. Dış dünya hakkındaki bu gö­rüşleri, harekete, hem güç, hem de zaafiyet vermektedir.

 

Harem:

 

Arapçada “yasak” ya da “kutsal” anlamına gelen bir terimden türetilen harem, Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu kutsal bölgeye verilen bir ad olarak kullanılır. Sonraki dönemlerde ise yabancılara yasak olan ve içinde ka­dınların bulunduğu bölümlere de ha­rem adı verilmiştir. Bu bölüm ve için­dekiler Harim olarak adlandırılmıştır.

 

Hari:

 

Hinduizmde Vîşnu ve Krişna gibi tanrılara verilen “günah kaldıran” un­vanı. Hari-Hara ise Vişnu ve Şiva'nın birliklerini gösteren bir kombinasyon­dur.

 

Haribhadra:

 

MS 9. yy'daki bir Caynist öğretmen; hem Hindu hem de Budist öğretilerine karşı çıkan eski bir Brahmin. Onun binden fazla kitap yazdığı söylenir, ancak bunlarda sadece bazıları günümüze kadar gelmiştir. Çalışmaları arasında özellikle Yoga ile ilgili olanları önemliydi.

 

Haricîlik:

 

Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden çekişmede Hz. Ali’nin yanında yer alan, ancak Sıffîn Savaşı'nda (658) savaşı kaybedeceğini anla­yan Muaviye’nin hileli bir anlaşma önerisini kabul eden Ali'ye kızarak onu terk eden ve bu tarihten itibaren Ab­dullah ibn Vehb liderliğinde ayrı bir si­yasal hareket olarak ortaya çıkan akım. Kendilerine katılmayanları kafir say­mak ve bunların mallarıyla canlarını mubah saymak gibi aşırı görüşleriyle tanınan Hariciler, ilk zamanlar kendile­rine Haruriyye ve Muhakkime adlarını verdiler. Diğer Müslümanlar ise onlara, Müslüman cemaatten ayrı kalanlar an­lamına gelen Havâric ya da Haricîler adını verdiler. Hz. Ali, bir süre bunlarla barışçıl şekilde ilişki kurmaya ve onlara telkinde bulunmaya çalıştı; ancak Ha­ricîler, Hz. Ali'yi tekfir ettikleri gibi, kendilerine katılmayan kadın-erkek birçok Müslümanı öldürdüler. Bunun üzerine Hz. Ali, askeri bir sefer düzen­leyerek Haricîleri ağır bir yenilgiye uğ­rattı; aralarında liderleri İbn Vehb’in de bulunduğu birçok Haricî öldürüldü. Fakat Haricîler, tarih sahnesinden çe­kilmediler. Nitekim 661'de Hz. Ali, Abdurrahman ibn Mülcem isimli bir Haricî tarafından suikastla öldürüldü. Hariciler sonraki yıllarda da varlıklarını ve siyasal ve askeri muhalefetlerini sür­dürdüler; sık sık ayaklanma hareketle­rini örgütlediler. Haricîlerin yirmiye yakın kola ayrıldığı ve bunlardan en önemlilerinin Ezarika, Acaride, Mu­hakkime, Sufriyye ve İbadîlik olduğu158belirtilir.

 

Hariş-Chandra:

 

Hindu mitolojisinde Gü­neş Irkı'nın yirmi sekizinci kralı; ıstırap ve erdem timsali. Markandeya Purana'da onunla ilgili hikayeler anlatılır. Bu­rada o, bilge Vişvamitra'ya karşı bilim­leri savunur. Vişvamitra, bir adak ister ve kral her şeyi sunar. Böylelikle o sal­tanatını bırakır ve bir dilenci olarak Benares'e gider. Geride kalan karısı ve çocuğu köle olarak satılır. Sonra haki­kat tanrısı Dharma gözükür ve onu köle olarak satın alır. Bilahere karısı da oraya gelir ve karı koca birlikte cennete giderler.

 

Harivamşa:

 

“Hari (veya Vişnu)nun soyu”. Büyük Hindu destanı Mahabharata'ya dahil edilen 16 bin beytlik bir Sanskritçe şiir. Üç kısımdan oluşur: Birinci kısım yaratılış ve geçmişin kraliyet ha' nedanlarmı, İkinci kısım Krişna'nın hayatını ve üçüncüsü Kali çağındaki dünyanın gelecek kötü durumunu konu edinir. Ana bölümü oluşturan ikinci kısımda Vişnu'nun avatarası olarak Krişna ve onun maceraları anlatılır.

 

Harkishan:

 

Sinlerin sekizinci gurusu (1661-1664). Guru Har Rai’nin oğlu ve halefi.

 

Harmoni Cemiyeti:

 

J.G. Rapp (1757-1847) tarafından kurulan komünist bir ekol. ABD'de yerleşik olan bu hareket, 19. yy ortalarında hemen hemen ta­mamıyla yok oldu.

 

Harmonia: 

 

Eski Yunan mitolojisinde Ares ve Afrodit’in kızı; Cadmus'ün ka­rısı. Cadmus, Harmonia'ya, Hephaestus'un yaptığı bir gerdanlık verdi. Daha sonra onların Illyria'ya gittikleri ve Harmonia'nın Ares tarafından bir yı­lana çevrildiği söylenir.

 

Harpocrates:

 

Eski Mısır'daki Horus'un Yunan'daki karşılığı. İskenderiye’ninyüce tanrıları Osiris, İsis ve Horus'tu; bunlar Serapis, İsis ve Harpocrates diye de bilinirlerdi. Ayrıca bunlar Yunan tanrıları Dionysus, Demeter ve Apollo ile   özdeşleştirilirlerdi.  Harpocrates, uzun zaman bir savaş tanrısı olarak ün yapmıştı. Ancak ayrıca o, bir çocuk tanrı olarak da meşhur olmuş ve “küçük Apollo”, “küçük Heracles” veya Eros diye adlandırılmıştı. Horus'un olduğu gibi, onun sembolü de şahindi.

 

Harpyler:

 

Eski Yunan mitolojisinde fır­tına tanrıçaları ve ruhları; ölümlüler arasında mutsuzluk oluşturan varlıklar. Onların insanları ve eşyaları kapıp ka­çırdıklarına ve bazen yeraltı dünyasına götürdüklerine inanılırdı. Fırtına tanrısı Typhon ile canavar ejderha tanrıça Echidna'dan doğan Harpylerin cadı yü­züne, ayı kulaklarına ve kuş vücuduna sahip olduklarına inanılırdı. Hesiod on­lara Aello, Celaeno ve Ocypete adla­rını verir.

 

Harranîler (Harnânîler, Harbânîler):

 

Bi­linen en eski tarihinden MS 13. yy'da Moğollarca yıkılışına kadar Asur-Babil paganizmine dayalı dinsel yapılarını muhafaza eden Harranlılar. Harranîlerin İnanç sisteminde gök cisimlerinin tanrılaştırılmasına dayalı bir politeizm dikkat çekiciydi. Yıldız ve gezegen kültü tarih boyunca Harran dininin en çarpıcı karakteristiği olmuştu. Yedi ge­zegenle ilişkili tanrılar (Sin, Şamaş, İştar ya da Atargatis, Mara Samya ya da Ares, Girgis, Bel ve Nabu ya da Nabıg) ve bunların ailelerinden oluşan tanrılar grubu (Sin’in eşi Ningal ve Nusku'nun eşi Sadarnunna gibi) Harran pante­onuna hakim oldu. Ancak tanrılar pan­teonunun başında ay tanrısı Sin bulunmaktaydı. Harranilerin Sin kültü ve bu kültü temsil eden Ehulhul, Uzumuve Deyr Kâdî gibi Harran'daki meşhur tapmaklar, Asur ve Babilliler döne­minden itibaren Harran'ı ve Harranîleri bölgede şöhrete kavuşturan şey­lerdi. Gezegensel tanrılardan başka Harranîlerin ikinci dereceden önemli olan diğer birçok tanrısal varlıkları da vardı. Cin ve şeytanlar tanrısı şamal ya da Saluga, şans tanrısı Gad, yazı ve hikmet tanrısı Hermes ve yağmur tan­rısı Adadi bu ikinci dereceden önemli tanrılar arasındaydı. Tanrılar adına kurbanlar kesmek, tanrıları temsil eden heykel ve suretler önünde tapınma törenleri düzenlemek, tanrılar adına yılın çeşitli zamanlarında bayram ve mera­simler düzenlemek, fal, büyü, sihir ve astrolojiyle uğraşmak Harranîlerin belli başlı ritüelleri arasında gelirdi. Ayrıca çeşitli kaynaklarda Harranîlerin ritüel­leri arasında insan kurbanı törenlerinin de bulunduğuna dair iddialar mevcut­tur. Bazı kaynaklar, islami dönemde ya­şayan Harranîlerin bu politeist ve paganist yapıları yanı sıra bir üstün varlık fikrine de sahip olduklarını, tam olarak kavranamaz ve tanımlanamaz olarak görülen bu üstün varlığın sadece ya­ratma gibi önemli işleri yaptığına yarat­tığı varlıklarla ilgili işleri ise diğer tan­rısal güçlere bıraktığına inandıklarını ifade ederler. Harraniler, bu yüce var­lığı “ilk neden” olarak adlandırırlar ve ilk nedenden beş aslî unsurun (akıl, nefs ya da ruh, düzen, şekil ve zaruret) çıktığını düşünürlerdi. Harranîlerin bu ilk neden düşüncesinin, Yunan kültürü ve özellikle de Yeni Eflatunculuk akı­mıyla ilişkisi açıktır. İslami dönemde Harranîler, Abbasiler döneminden iti­baren zımmîlik statülerini sürdürebil­mek için Sâbiîler ismini adapte etmişler ve sonraki dönemlerde Harranlı Sâbiîler olarak tanınmışlardır. Harranîler arasından birçok kişi İslam devletinde oldukça önemli görevlere gelmişler ve Sabit ibn Kurrâ gibi bazı Harranîler bütün ısrarlara rağmen paganist inanç sistemlerini terk etmedikleri gibi halife­lerin huzurunda yapılan tartışmalarda kendi dinlerini hararetle savunmuşlar­dır. Bakınız: Sâbiîlik.

 

Harun (Aeron):

 

Hz. Musa'nın kardeşi. Kur'an'a göre açık ve etkili konuşma yeteneğine sahip olan Harun, peygam­ber Musa'nın isteği üzerine Musa'ya yardımcı olarak Allah tarafından görev­lendirilen bir elçidir. [22]Kitabı Mukaddes geleneğine göre de o, Musa­'ya görevinde yardımcıydı. [23]Eski Ahit'e göre Musa, vahiy almak üzere dağa çıktığında İsrailoğullarına tapınmak üzere put yapan Harun'dur. Kur'an ise bu konuda putu yapan ve halkı ona tapınmaya sevk edenin Ha­run değil Samiri olduğunu vurgular. Yine Kitabı Mukaddes geleneğine göre sonra o ve onun soyundan gelenler ra­hip olarak atanmışlardır. Hıristiyan ge­leneğinde ise o, bir Mesih tipidir.

 

Harun Er-Reşîd:

 

(766-809) 786-809 yıl­ları arası hükmeden Abbasilerin ünlü hükümdarı. Halife Muhammed el-Mehdî’nin küçük oğlu olan Harun er-Reşîd, ağabeyi el-Hâdî’nin ölümü üze­rine tahta çıktı. Onun zamanında Bağ­dat, dünyanın en harika şehri haline geldi; sanatkarlar ve düşünürlere büyük değer verildi. Binbir Gece Masalları, temelde onun dönemini konu edinir.

 

Haruspex (Haruspices):

 

Doğal olayları gi­zemli yollarla açıklamaya çalışan Etrüsk kahinler. Onlar koyun ciğerlerinin rengini, üzerlerindeki işaretleri, ayrıca anormal doğumları ve gelişmeleri ince­lerlerdi. Bunların çalışmaları, tenkitedilmesine rağmen Roma dininde meş­hur olmuştu ve MS 6. yy'a kadar uygu­lanmaktaydı.

 

Harut Ve Marut:  

 

Kur'an'da anılan [24]iki melek. Onlardan Hz. Süleyman'la ilişkili olarak bahsedilir. Onların insanlar için imtihan vesilesi olan bazı bilgiler öğrettikleri belirtilir. Geleneksel olarak onların düşmüş me­lekler olduğuna, güzel kadınları saptır­dıklarına ve kendilerini açığa çıkaran erkekleri öldürdüklerine inanılır. Onla­rın öbür dünya yerine bu dünyada ceza­landırılmayı tercih ettikleri ve Babil­deki bir çukurda ayaklarından asıldık­ları halde hâlâ sihir öğretmeyi sürdür­dükleri düşünülür.

 

Harvey Cox:

 

Çağdaş Amerikan İlâhi­yatçısı ve Harvard Üniversitesi profesörlerindendir. Kari Barth'ın talebesidir. Bu­gün, o ihtilâlci politik bir aksiyonun için­de, Hıristiyan itaatinin modern şeklini gö­ren sosyalist bir Bartheim'dir. En meşhur eseri olan “La Cité Seculiere” laikleşme ve şehirleşme olayının Hıristiyan imanı için temsii ettiği şansı belirtmeye çalışır. “La Féte des Fous” adlı yeni eseri politika ve dinî merasim içindeki tabiiliği güçlendirmektedir. Har vey Cox'un belli başlı eser­leri şunlardır:

1- H. Cox: La Cité Seculaire, Paris, 1965.

2- H. Cox: La Féte des Fous, Paris, 1972.

3- H. Cox: Responsables de la Révoluton de Dieu, Paris, 1969; Ne la laissez pas au Sergent, Paris, 1969.

 

Hasan:

 

(Hz. Hasan, 625-669)

Hz. Muhammed’in kızı Fâtima'dan doğan to­runu; Hz. Ali’nin büyük oğlu. 661'de Hz. Ali’nin şehadeti sonrası taraftarları Irak'ta Hasan'ı halife ilan ettiler. Ancak uzun süre geçmeden o, Muaviye lehine halifelikten çekildi ve kısa süre sonra Medine'de vefat etti. Şia'ya göre Hasan ikinci imamdır.

 

Hasan Basrî:

 

(Hasanu'l-Basrî, ö. h. 110)

Züht ve takva yaşantısına önem veren bir kişi olarak bilinen ve “Basra Mek­tebi” denilen tasavvuf ekolünün öncüsü kabul edilen Hasan Basrî, tasavvufta çeşitli tarikatların mürşitler listesinde yer verdikleri bir şahıs olmuştur. Çeşitli tarikatlar onun vasıtasıyla kendilerini Hz. Ali'ye dayandırırlar. Onun tasavvuf anlayışının temelinde Allah korkusu yatmaktadır.

 

Hasan ibn Sabah:

 

Arap asıllı bir İranlı olan Hasan 11. yy ortalarında doğmuş ve 1124'te ölmüştür. Mısır'a giderek Nizarîlerin güçlü bir destekçisi olmuş ve dönüşte 1090'da meşhur Alamut kalesi ve diğer bazı yerlerde hakimiyetsağlayarak Assasinler (Haşhaşîler) tari­katını kurmuştur. Taraftarları birçok suikast gerçekleştirmişler ve merkezleri olan Alamut'un 1256'da Moğollarca yıkılışına kadar burada hüküm sürmüş­lerdir. Hasan ibn Sabbah çeşitli çalış­malar da yapmış ancak bunlar Moğol istilası sırasında yok edilmişlerdir.

 

Hasat Şükranı:

 

İngiltere'de resmi olma­yan bir dinsel bayram. Haşatın toplan­ması sonrası Eylül veya Ekim ayı içerisinde bir Pazar günü kutlanır.

 

Hasidizm (Hasidism, Chassidısm):

 

Shem Tov veya Besht (“iyi ismin sa­hibi”) olarak da bilinen İsrael ben Eliezar ve takipçilerinin oluşturduğu akını. 17. yy'daki Cossack katliamı Yahudiler arasında büyük korku ve tedirginlik ya­ratmıştı. Besht, Yahudi toplumu arasın­daki yozlaşma ve ruhsal depresyona karşı iman ve dindarlığı yaymak ama­cıyla Ukrayna ve Polonya Yahudileri arasında yıllarca çalıştı. O, geleceğe bakmaktan ziyade günlük hayatta tan­rının varlığını ve duanın değerini vur­guladı. Taraftarları cezbe içerisinde ila­hiler söylemeyi ve dans etmeyi adet edindiler. Hareketin liderleri kendile­rini Zaddık, yani “mükemmel dindar” olarak adlandırdılar. Hasidizm, Avrupa­'da hızla yayıldı ve 19. yy ortalarında Doğu Avrupa Yahudilerinin neredeyse yarısı bu akım içerisinde yer aldı. Bu arada Rabbinik akademilerle şiddetli münakaşalar yapıldı. Ancak modernizmin yaygınlaşmasıyla hareket inişe geçmeye başladı. Martin Buber gibi modern mistikler,  Batı'da Hasidizmi yeniden yorumlama yoluna gittiler. Bakınız: Zaddik.

 

Haskalah:

 

Yahudi geleneğinde 18 ve 19. yy'daki aydınlanma hareketine verilen ad. Yahudilik dışı konularla ilgili çalışmalar, dünyevi konular kadar dinsel alanlarda da tenkitsel ve akılcı yorum­lamalara yol açtı. Böylesi tenkitler Maskilim olarak adlandırıldı. Bu durum Liberal Yahudiliğe öncülük etti.

 

Haskala Hareketi:

 

İbranice Sekhel'den gelen Haskala hareketi XVIII. ve XIX. yüzyıllarda orta ve Doğu Avrupa Yahudileri arasında gelişen çok önemli bir kültürel ve zihinsel Yahudi hareketidir. Bu durumda kelimenin kökü olan sekhelde İbranice akıl ve zihin anlamına gelmektedir. Aslında Avrupa Yahudileri arasında Haskala hareketi bir zaruretten doğmuştur. Haskal'a hareketi, Avrupa'daki aydınlanma hareketinden etki­lenmiştir. Bu durumda geleneksel Yahudi düşüncesinin, modern Batı aydınlanmacılığı ile bir sentez oluşturarak Haskala'nın meydana geldiğini söyleyebiliriz. Haskala’nın ortaya çıktığı dönemlerde Avrupada Yahudiler “Getho”larda yaşı­yordu. Bu ayrılmış bir hayatı ifade edi­yordu. Oysa Avrupa Yahudilerinin, için­de yaşadıkları toplumla bütünleşmeye ih­tiyaçları vardı. Bu birleşme arzusunun merkezi, Berlin Yahudileri olmuştur. Bu bütünleşme arzusunun gerçekleşmesi için

Yahudilerin kullandıkları Yîdiş dili yeri­ne, yerli diller kullanılmalı, geleneksel Yahudi kıyafetleri bırakılmalı,   Avrupai tarzda giyinilmeliydi. Doğu Avrupa Ya­hudileri arasında bu fikirler güçlenmeye başlamıştı. Şüphesiz bu fikirlerin gelişme­sinde Moses Mendelssohn'un “Almanca Tora tercümesi” çok etkili olmuştur. Mendelsshon'un çevresinde doğmuş olan “Yahudi ilimleri”, Yahudi aydınlara bü­yük tesir yapmıştır. Bunun neticesinde İb­rani dili, yorumu, tarihi ve İbrani düşün­cesi geleneksel ölçülere göre değil, ilmi ölçülere göre incelenmiştir. Bu aydınlar tarafından Avrupa medeniyetinin şahe­serleri İbraniceye tercüme edilmiştir. Ön­ce kültürle-gelenek, akılla-iman arasında bir sentez kaygısı olan Haskala, daha sonra Siyonist emellere hizmet etmiştir. Haskala hareketine karşı, geleneksel Ya­hudi düşünürleri ve onların yolundan gi­denler, ciddi bir muhalefet oluşturdular. Onlara göre modernizm ile bütünleşme, Yahudi geleneğini ve inancını ortadan kaldırırdı. Onlara göre Talmud geleneği, Yahudilerin arasında kalmalıydı. Ancak, Yahudiliğin Alman kültürü ile bütünleş­mesi Yahudi  kimliğinin  zayıflamasında etkili de olmuştur.

Avrupa'da Haskala düşüncesi, bölgelere ve ülkelere göre farklı şekilde gelişti. Al­manya'da Yahudilik bilimine ilgi arttı. Fakat bazı Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde Haskala taraftarları, gelenekçi, mistik ve sofu eğilimli Hasidizm taraftar­ları ile çatışmıştı. Meselâ, Rusya'da Haskala hareketi pek gelişme imkanı bu­lamadı. Avusturya'da da bazı bölgelerde aynı şey oldu.

Özellikle Almanya'da XX. yüzyılın ilk çeyreğinde belirmeye başlayan Antisemitik hareketler, Haskala’nın hedef­lerine ulaşmasına engel oldu. Ancak, bu­gün hâlâ dünyada Moses Mendelssohn'un Biour adı ile 1783'de yayınladığı Tevrat ve Neşideler tercümesi, Haskala taraftar­larına, Muhafazakar ve Reformist Yahudi­lik taraftarlarına çok önemli bir ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

 

Hassidisme:

 

Talmud döneminden be­ri, Yahudiliğin içinde görünen sofu ve mistik temayüllü bir ekoldür. MÖ. II., yüzyılda Hassidiler, Maccabees'lerin ya­nında mücadele etmişlerdir. XIII., yüzyılda Rhenanel'de, önemli bir Hassidism cemaati yaşıyordu. Sefer Hassidism (sofular kitabı) bunların ese­riydi. Bu kitap, Allah'ın büyüklüğü; sofu­luğun, zahitliğin, ibadetin önemi; Allah ve komşu aşkı gibi konuları işliyordu. Modern Hassidism hareketi, İsrael Baal Chem Tov (1700-1760) ile doğmuştur. Bu zata kısaca Becht denilmiştir. Modern Hassidism hareketi, Safed kabbalistleri çizgisine yerleşerek, İsaac Louria'nın işle­diği konuların büyük bir kısmını ele al­maktadır. Becht, Hahamlığın aşırılıklarına reaksiyon göstererek, vasat bir Yahudi yaşamına önem vermiştir. Çünkü ona gö­re, dünyanın dengesi, zengin, fakir, hakîm veya cahil herkese bağlı bulunmaktadır. Yine ona göre, ihlash ibadetle Yahudi, dünyanın temelindeki kopmayı tamir (tikkoun) edebilir. Emirlere riayetle, yara­tılışın ardından sürekli “kınlan va­zolardan beri; Yahudi, herkesin gözün­den, kabukların (klipotes) sakladığı ışık kıvılcımlarını ortaya çıkarabilir. Zahitlikle değil, sevinçle, şarkı ile insan vecde ula­şabilir ve direk olarak Allah'la temasa geçebilir. pekâlâ ondan İsrail’i ve kurtuluş gününden beri beklenen Mesihi göndererek dünyayı kurtarmasını isteyebilir. Ni­hayet, komşu sevgisi, iyilik, başkasına saygı ile bir Hassidisin mensubu, insanla diyalogu keşfedebilir. İşte çok çabuk popülarize olan bu konu­lar, Hassidismi başarıya götürmüştür. Fa­kat müessese haline gelir gelmez Hassidisme, safiyetini kaybederek bo­zulmaya başlamıştır. Bugün dünyada bir hahamın etrafında toplanmış çok sayıda Hassidik karakterli mezhep vardır. Bu mezhepler, genellikle Ortodoksturlar ve bir elbise ile ayrılmaktadırlar. (Kaftan, be­yaz çorap, kürk, şapka, sırmalar gibi).

 

Hasmonaeanlar:

 

Yahudi tarihinde önemli bir yere sahip olan Makkabilerin soy ismi. Bakınız: Makkabiler.

 

Hastings:

 

(James Hastings, 1852-1922)

Presbiteryen araştırıcı; ünlü Kitabı Mu­kaddes Sözlüğü [25] ve Din ve Ahlak Ansiklo­pedisi [26]adlı ansiklopedik ça­lışmaların editörü.

 

Haşimîler (Haşim Oğulları):

 

Hz. Muhammed’in de soyunun bağlı olduğu aile.

 

Haşir:

 

1- İslamda ölüm sonrası yeniden dirilme olayını ifade eden bir terim, ls­lamda ölümün bir son olmadığı, kişinin ölüm sonrası diriltilerek hesaba çekile­ceği belirtilir.

2- Kur'an'ın 59. suresi. 24 ayetten İbaret olan bu sure Medine döneminde nazil olmuştur.

 

Hatha:

 

Sanskritçe. “güç”. Genellikle fiziksel kültürle ve nefesi kontrol etme ve meditasyon dahil birçok eksersiz ve davra­nışla ilişkili olan bir Yoga çeşidi. Hatha, Okkoltizme yönelik bir tema­yüle sahiptir.

 

Hathor:

 

Eski Mısır'da aşk, mezarlar ve gökyüzü tanrıçası. Tanrıça Hathor bir inek ya da inek boynuzlu bir kadın şek­linde gösterilir. Onun, Ra'nın kızı İsis’in bir görünümü olduğu kabul edilir ve Horus'un bazen annesi bazen de karısı olduğu düşünülür. Güneş de dahil bü­tün dünyayı doğurduğuna inanılan ve özellikle kadınların koruyucusu olan Hathor, Thebes şehrinin kraliçesi ola­rak görülürdü. Ayrıca onun Mısır fira­vunlarını bebekken emzirdiği iddia edilirdi. Öte yandan bazen de onun çok acımasız ve gaddar bir tanrıça karakteri taşıdığı da belirtilir.

Firavun döneminin en önemli kült yerlerinden biridir. Hathor, Mısır di­ninde önemli rol oynamış bir Tanrıçadır. Horus'un eşi olarak tasavvur edilmiştir. Yılda bir defa ziyaret merasimleri yapıl­maktadır. Hathor çeşitli görünümler al­tında kendini takdim etmektedir. Bazen, başının üstünde, inek boynuzlan arasına konmuş güneşi taşıyan bir kadın şeklinde tasarlanmıştır. Bu Tanrıça, aynı zamanda inek kulaklıdır, inek başlıdır, semavi bir inektir. Tmt (Anne) diye isimlendirilmek-tedir. Hathor, hızlı bir şekilde diğer Tanrı­ların karakterini benimsemiştir.

 

Havariler (Apotres):

 

Hıristiyanlıkta, İsa tarafından tebliğinin başlangıcında se­çilmiş olan on iki arkadaşına tahsis edil­miş bir unvandır. Havariler İncil'i vazede­rek İsa'nın risaletini devam ettirenler ve Kilisesinin ilk çekirdeğini oluşturanlardır. Yine Hıristiyan itikadına göre bu çekirde­ğin bir üyesi, İsa'ya ihanet edecektir. Kesin olarak İsa tarafından kullanılan Arâmice sâliha kelimesi, Yahudiler nezdinde, bir görevi veya dini, yahut din dışı buyruğu çok geniş bir takım yetkilerle kabul eden her insana işaret etmektedir.

Hatta İncil'deki sıralanışa göre ilk on iki havari şunlardır:

1- Simun (Petrus)

2- Andreas

3- Zebedinin oğlu Ya'kub

4- Yuhanna

5- Filipus

6- Bârtelomeus

7- Tomas

8- Matta

9- Alfeusun oğlu Ya'kub

10- Taddeus

11- Gayyur simun

12- Yahuda İskariyot

Nihayet on iki'lere, yabancıların havarisi olan Paul ve Barnabe katılacaktır. Dört İn­cil'de ve “resullerin işleri”nde verilen havariler listesinde isimlerin sırası değiş­mesine rağmen daima Simoıı Pierre başta, Judas ise sonda gelmektedir. Havari unvanı, kutsal ruh ile birlikte harekete geçmiş, ilâhi kelâmın tüm misyonerlerine varıncaya kadar, yavaş yavaş temsil edil­miştir. Fakat dar manada o, İsa'nın diril­mesine şahit olanlara, İsa tarafından temsilci olarak seçilenlere ve onun görevini takip için özel bir otorite ile mücehhez olanlara tahsis edilmiştir. Bunlar kurucu­lar olarak, İsa tarafından yetkili kılınmış ve bütün mesuliyetleri yüklenmişlerdir. İşte bunun içindir ki “Havarilerin halef­leri olan” “Papa ve piskoposların otorite­leri, bu direk bağlılıktan kaynak­lanmaktadır. Bu kesintisiz devamlılığa göre İlk piskopos havarilerin reisi olan, Petrus'tur. Roma'dan itibaren, bu unvanı Petrus sadece yabancıların (Yahudi dışı milletlerin) havarisi olan Paul'le paylaş­mıştır.

Modern manada havarilik, havarilerin bu ilk görevinden kaynaklanmaktadır. İsa'nın sözüne ve hayatına şahadetle; bizzat İsa'ya götüren havarilerin geleneğinde birleşen ve dünyayı Hıristiyanlaştırma fa­aliyetine iştirak eden her Hıristiyana ha­vari denilebilir.

İşte Kilise'nin bu havarilik özelliğidir ki, yirmi asırdan beri hiç kopmadan kiliseyi, geleneğine ve havarilerin geleneğine bağ­lanmakla temayüz ettirmiştir.

 

Hati:

 

İskandinav mitolojisinde yemek için daima ay ve güneşi kovaladığına inanılan bir kurt. Bu, muhtemelen bir çeşit eklips mitolojisidir.

 

Hatice:

 

(Hz. Hatice, ö. 619)

Hz. Muhammed’in ilk eşi. Evlendiklerinde Hz. Muhammed 25, varlıklı bir dul hanım olan Hz. Hatice ise 40 yaşındaydı. Hz. Muhammed’in her zaman yanında olan Hz. Hatice, Hz. Muhammed rîsaletini ilan ettiğinde ona ilk inanan kadın oldu. Hz. Muhammedle olan evliliğin­den 4 kız (Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Fatima, Rukiyye) ve 2 oğlu (Kasım ve Abdullah) oldu. Oğulları henüz küçük yaşlarda vefat ettiler. Hz. Hatice İs­lamda ideal bir Müslüman kadın örneği olarak görülür ve ona Haticetü'l-Kübra (büyük Hatice) unvanı verilir.

 

Hatim:

 

İslamda Kur'an'ın baştan sona ez­bere ya da yüzünden okunması. Gele­neksel olarak hatim tamamlandığında hatim duası okunur.

 

Hava Giyinenler:

 

Bakınız: Digambara, Caynizm.

 

Havari (Apostle):

 

İsa'nın 12 öğrencisine verilen ad. Kur'an'da havarilerin Hz. İsa'ya inanıp onu destekleyen kişiler oldukları vurgulanır.[27] İncillerde ise bunların Peter, Andrew, James, John, Philip, Barthoiomeus, Thomas, Matthew, James (Küçük), Thaddaeus, Simon ve Yahuda (Judas) oldukları söylenir. Yahuda'nın ihaneti sonrası onun yerini Matthias'ın aldığı belirtilir. Ayrıca havari terimi Pavlus ve Barnaba için de kullanılır.

 

Havariler Akidesi (Apostles' Creed):

 

Batı Kilisesinde kullanılan bir iman formülü. Diğer Hıristiyan akideleri gibiüç unsurla (Baba, İsa Mesih ve Kutsal Ruh) ilgilidir. Bu isim ilk önce Aziz Ambrose’nin (y. 390) bir mektubunda kullanılmıştır.

 

Hâviye:

 

Kur'an'da adı geçen bir Cehen­nem çukuru. Kızgın bir ateşten ibaretolduğu vurgulanan Hâviye'ye tartılan hafif gelenlerin atılacakları belirtilir. [28]

 

Havra:

 

İbranice. “topluluk”. Yahudilikte içeri­sinde ibadetedilen yapı; tapınak ya da sinagog. Bakınız: Sinagog.

 

Havva (Eve, Evath):

 

Yaratılan İlk kadın; Adem’in karısı. Onun Adem’in bir ke­miğinden yaratıldığı ifade edilir. Kitabı Mukaddes'te onun yasak meyveyi ye' mek konusunda şeytan tarafından kandırıldığı, sonra da yemesi için Adem'i kandırdığı ve bu nedenle insan­lığın yeryüzünde yaşamaya ve ölüme mahkum edildiği belirtilir. Bu davranı­şının bir cezası olarak Havva'ya doğum sancısı çekme niteliği verildiği söylenir. Bakınız: Pandora.

 

Havz:

 

İslami gelenekte Hz. Muhammed’in hesap gününde ümmetiyle karşılaşacağı yer. Hz. Muhammed’in tahtının Havz'ın üzerinde olduğuna inanılır. Havz fikri Kur'an'da yer almaz.

 

Hawath:

 

Sâbiî kutsal kitaplarında kötü düşmüş varlık Ruha'ya verilen bir isim. Bakınız: Ruha.

 

Hay-Tau:

 

Finikelilerin bitki tanrısı. Onun, Adonİs’in bir prototipi olduğu düşünülür.

 

Hayat Ağacı:

 

Çeşitli dinsel geleneklerde ilahi alemde ya da yeryüzünde hayatı temsilen tanrısal varlıklar tarafından dikildiğine inanılan ağaç. Eski Ahit'te, tanrının bahçeyi (cenneti) oluşturarak Hayat Ağacı'nı oraya diktiğinden ve ilk insanı buraya yerleştirdiğinden bahse­dilir. [29]Sonra yılanın kandırması sonucu bu ağacın kendisine yasak edilen meyvesinden yiyen Adem bah­çeden kovulur. Zira bu ağacın meyve­sinden yemenin kişiye bir çeşit tanrısal­lık ve ölümsüzlük kazandırdığı ima edi­lir. Sâbiî geleneğinde ise yüce Işık Kralı'na verilen bir diğer isim “Hayat” ya da “İlk Hayat”tır. O ve etrafındaki ilahi varlıklar, bir çeşit hayat ağacı gö­rünümündedir ler. Bakınız: Omumbo Rombonga.

 

Hayat Tekerleği:

 

Tibet Buddizmi'nde, varlıklar dizisinin bir tasvirini teşkil etmektedir. Tekerleğin göbeğine üç hayvan yerleştirilmişir. Kırmızı horoz, Dünya isteklerine tutkuyu temsil etmek­tedir. Yeşil yılan, Kin'i temsil etmektedir. Siyah Domuz, Cehaleti ve aç gözlülüğü temsil etmektedir. Altı doğum dünyası vardır. Her birine bir Buddha başkanlık etmektedir. Varlıklar, karmalarına göre onlara doğru yol almaktadırlar. Sağda gök, solda'da cehennemler yer almakta­dır. Aşağı bir dairede, doğum zincirinin (pratitya samut-pada) on iki sebebi gösterilmiştir.

 

Hazret:

 

Kelime anlamı itibarıyla “ön, huzur” anlamlarına gelen bu terim İslami gelenekte, saygı duyulan kişi ya da şeylerin isimlerinin başında kullanılan bir saygı ifadesi haline gelmiştir. Hazreti Muhammed, Hazreti Kur'an gibi.

 

Heartoloji (Heartology):

 

Dini bayramlar, özel günler ve zamanların anlamını, ta­rihini ve kökenini araştıran bilim dalı. Bakınız: Bayram.

 

Hebat:

 

Hitit mitolojisinde fırtına tanrısı Teşub'un eşi.

 

Hebe:

 

Bakınız: Ganymeda.

 

Hecate:

 

Eski Yunan'da ay, sihir, hikmet, zafer, sürü ve denizcilik tanrıçası; yo­lunu kaybedenler ve dövülenlerin yardımcısı. Artemis’in kuzeni olan Hecate’nin çocukların koruyucusu olması yanında, bir yeraltı tanrıçası olarak ölü­lerin kraliçesi olduğu da düşünülürdü. Bundan başka o, hayaletler, kara büyü ve büyücülükle de ilişkili olarak görü­lürdü. Genellikle yolların kesiştiği yer­lerde onun büstleri bulunurdu.

 

Hecatomb:

 

Eski Yunan'da düzenlenen çok sayıda öküz kurbanı. Atina'da resmi takvim yaz ortasında Hecatombaion'da (büyük kurban ayı) başlardı. Apollo için düzenlenen bu törenin ayın yedinci günü yapıldığı bilinmektedir.

 

Hedonizm (Hazcılık):

 

Bütün ahlaki dav­ranışların uygun sonunun mutluluk yada haz olduğunu savunan ahlaki dok­trin.

 

Hegel:

 

(G.W.F. Hegel, 1770-1831)

Al­man idealist filozof. Onun sisteminin Kant'ın eleştirel idealizminden kaynak­landığı söylenir. Bu sistem bir “olma” değil “oluşma” mantığıdır ve mantıksal oluş, öz ve kavram şeklinde üç başlık al­tında formüle edilir. Diyalektik idealist düşüncenin kurucusu da olan Hegel her şeyin başının kavram veya “ide” oldu­ğunu öngörür. Kavram veya “ide” ken­dini tarih içinde “antitez”i ile yani so­mutun içinde “yabancılaştırarak” daha üstün bir safhaya yani bir taşımaya giri­şir, yani kendini “sentez”ler. Bu an­lamda yabancılaşmayı ilk konu edinen­lerden biri olmakla birlikte Hegel'de yabancılaşma olumsuz bir şey değil, idenin kendini tarih içerisinde gerçekleştirebilmesinin bir yoludur. Nitekim dinler tarihine yaklaşımında da Hegel bu diyalektiğin gerçekleşmiş olduğunu göstererek dinin üç aşamasından bah­seder. Bunlar; tabiat dini safhası, tanrı­lar safhası ve Hıristiyanlıkla ortaya çı­kan sistemli din safhasıdır. Bu üç aşama arasında idenin kendini realize etmiş olmasından kaynaklanan bir evrim bakşaçıst vardır. Hegel, sonraki dönem­lerde birçok düşünürü etkilemiştir. Marx'ın diyalektik materyalizmi, örne­ğin, onun diyalektik idealizminin ters-yüz edilmiş biçimi olduğu sıkça söylenir.

 

Heidegger:

 

(M. Heidegger, 1884-1976)

Bir Yahudi felsefecesi ve fenomenolojinin kurucusu olan Husserl’in talebesi olan Heidegger katolik bir aileden, ilk yıllarında ilahiyat eğitimi almış bir fel­sefecidir. Bilim çevrelerince hocası gibi bir fenomenolojist ve sonraları bir ekzıstansiyalist olarak tanındı. Ancak o,çalışmalarında kendisine has bir dü­şünce sistemi geliştirmeye çalıştı. Fel­sefî söyleminde hiç bir zaman açıkça ilahiyat konularını konu etmemekle birlikte bütün konularının etrafında bir ilahiyatçı olmasından kaynaklanan ilgi­ler ve maraklar belirleyici olmuştur. Heidegger  “varlık”  sorunu  üzerinde durdu ve varlığı statik anlamda “varo­lan şeyler” düzeyinde alanlardan ken­dini ayırarak varlığın dinamik bir süreç olduğunu savundu. Klasik İlahiyatın da tanrıyı bir kez varolmuş durgun ve sabit bir “şey” olarak aldığına dikkat çekerek, böyle bir tanrının hiç bir tanrılık değe­rinin olamayacağını telkin etti. O in­san varlığını da bu statik/metafizik çerçeveden kurtarmak üzere zaman açısın­dan yorumlayarak onu bir Dasein (orada olmak) olarak anlamaya çalıştı. Dasein insanın tarihüstü ve toplumüstü bir tanımının olmadığını belli bir tarih ve belli bir toplumda somutlaşmamı^ bir anne babadan hasıl olarak karmaşık bir biyografiyi kendince yaşamayan hiç bir insanın varlığından sözedilemez. Yani insan hep orada/dünyada bulunur yani insan Dasein'dır. Heidegger, “anlama”nın ise, öznenin muhtelif mümkün davranışlarından birisi olma­yıp, Dosein’in gerçekleşmesinin orijinal bir formu olduğunu belirtti. Heidegger’in çalışmaları arasında Varlık ve Zaman (1933) Metafizik nedir? (1929), Düşünce nedir? (1954), Felsefece giriş (1956) ve Fenomenoloji ve Teoloji (1970) sayılabi­lir.

 

Heiden:

 

Japon tapınaklarında rahiplerin ibadetlerini yaptıkları sunak bölümü. Heiden, tapınak içinde sıradan kişilerin tapındıkları Haiden'den ayrı bir bölüm oluşturur. Bakınız: Haiden.

 

Heiler, Friedrich (1892-1969):

 

Münih'te doğmuştur. Felfese ve ilahiyat formasyo­nunu orada almıştır. Semitik dillerde ve Hindolojide uzman olmuştur. İbadet üze­rinde doktora tezi hazırlamıştır. Bu tez 1918'de yayınlanmış ve büyük ilgi uyan­dırmıştır. Heiler, mistik ibadetle, peygam­beri ibadetin arasını ayırmaktadır. Kato­liklikten ayrılarak Protestanlığa girmiştir. R. Otto'nun isteği üzerine Marbourg'a gelmiştir. Orada, onun için 1922'de “Mu­kayeseli Din kürsüsü” kurulmuştur. Onun araştırma alanı, Doğu mistik dü­şüncesi, özellikle Budizmdir. Upanişad'ları incelemiştir. Ökümenizm hareketi ile ilgilenir ve 1929'da bu hareketin başkanı olmuştur. Hıristiyan iman ikrarı üzerindeki yaklaşımlarında Söderblom'u takip eder. Kiliseler üzerinde çalışmalar yap­mıştır. Kendini vaaz ve Protestanlığın kutsal hayatını ıslaha vermiştir. 1931'de, İsviçre'de, piskopos olmuştur. Bundan sonra, sakramentler ve liturji konusunda­ki Luterci eğilimlerle, Fransiskenlerin tu­tumunu birleştirmeye yönelir. 1947'de Alfred Loisy (1857-1940) isimli çalışmasını yayınlar. Hitler döneminde kaybettiği Marbourg'daki “Mukayeseli Din Kürsü­süne” yeniden sahip olur. 1953'de “Religionskundliche Sammlung”un müdürü olur. Marbourg'daki resmi göre­vini, milletlerarası Dinler Tarihi kongresi­ne başkanlık yaptıktan sonra bitirir. Bu kongreye, tarihi, teolojik ökümenik ve fenomenolojik çalışmasının damgasını vurmayı denemiştir,

1961'de fenomenolojiye tahsis ettiği “Erscheincengr Formen und Neşen der Religion” isimli eserini yayınlamıştır. Bu eser, mukayeseli öğretilerinin, Doğu As­ya'da ve Hindistanda kaldığı on ayın bir meyvesi olarak görünmektedir. Bu fenomenoloji, kutsalla bir temas olarak görü­nen dinin özü üzerinde merkezileşmektedir. Ona göre din, aşkın olan realiteyle in­san cemaatinin tecrübesidir. Araştırması­nın birinci kısmında, Söderblom, Otto ve Van der Leeuw çizgisinde kutsalı in­celemektedir. Burada durduğu konular, obje, yer, zaman, sayılar, aksiyon, söz, ya­zı, insan ve cemaattir. İkinci kısımda daha Çok dini tasvirler üzerinde durmaktadır. Burada da, Tanrı, yaratılış, vahiy, kefaret, gelecek hayat ve kurtuluş konularını iş­lemektedir. Araştırmasının son kısmında ise daha çok dini tecrübe üzerinde dur­maktadır. Heiler'e göre bu, muhtelif dinlerde aynıdır. O, burada mistisizm üze­rinde fazlaca durmaktadır. Heiler’in fenomenolojik araştırması, hızlı bir şekilde tarihi ve jeoğrafik ve tipolojik alandan uzaklaşır. Kendisinin “Merkezi­yetçi daireler metodu” adını verdiği metoda yönelir. Ona göre, insanlığın dinleri bir bütün telâkki edilmelidir. İlk daire, dinlerin görünen unsurudur. İkinci daire, Tanrı’nın görünen aksiyonudur. Üçüncü dairede Deus abscondites dairesidir. Söderblom'un ve Otto'nun çalışmaların­dan etkilenen Heiler, dinleri, Hıristiyanlık dışı dinler ve Hıristiyanlık olarak tasnif etmektedir. Heiler’in bütün mukayeseli çalışmaları, dini fenomenin birliği fonk­siyonu üzerine dayanmaktadır. Heiler'e göre Dinler Tarihçisi, kiliseleri, mabedleri, sinagogları, camileri ziyaret eden, farklı dini cemaatlerin kutsal atmosferine sem­pati ile dalan, dinlerin dış şekillerini dinin özüne ulaşmak için aşan bir hacı gibidir. Heiler için Dinler Tarihi, bütün dinlerde mevcut olan ilâhi vahye dayanan iman üzerine inşa edilen kutsalın bir ilahiyatı­dır. Bu açıdan, mukayeseli tarih, Heiler’in araştırmalarında kutsal duygusuna da­yanmaktadır. Bu durum, psikoloji yardı­mı ile yorumlanmış olan insanlığın dini tarihi ile değerlendirilmiştir. Bunun için 1960'da Marbourg'daki kongrede Heiler tarafından “Una Sancta Religionum” sık sık tekrar edilmiştir.

F. Heiler, mukayeseli bir fenomenoloji denemesi gerçekleştirmiştir. Bu deneme­de, dini felsefe ve ökümenik dinler İlahi­yatı, yan yana gelmiştir. Bunların hepsi de dini duygu ile yorumlanmıştır.

 

Heilsgeschichte:

 

Bakınız: Kurtuluş Tarihi.

 

Heimdall:

 

İskandinav mitolojisinin “beyaz tanrısı”. Onun, Odin ve dokuz hizmetçinin oğlu olduğu söylenir. Bu, onun dokuz kez doğup öleceği anlamına gelebilir. Heimdall, kaya devlerine karşı semayı korumak için sema kayalarında yaşardı, tanrıların gözetleyicisiydi, bir kuştan daha az uyur ve gündüz ve gece yüz fersah görebilirdi. Onun, bütün dünyanın sesini işitebileceği öten bir boynuzu vardı. İnanışa göre kıyamet işaretleri göründüğünde Heimdall boru­sunu üfürecek ve kötü Loki ve canavar­larına karşı savaşmak üzere tanrıları sa­vaşa çağıracaktır.

 

Heitsi-Eibib:

 

Afrika'da Hottentot'ların iyi büyücü tanrısı. Onun, yaratıcı bir tanrı olmamakla birlikte lanetleme yo­luyla insanlar ve hayvanlara çeşitli ka­rakterler verdiğine inanılır. Örneğin o, aslında bir kuş gibi ağaçlarda yaşayan aslanı lanetlemiş ve onu yeryüzüne ba­ğımlı kılmıştır.

 

Hekaloth:

 

İbranice. “salonlar, cennet salon­ları”. İnsanları ilahi aleme ruhsal olarak çıkışa hazırlamayı hedefleyen Yahudi mistik literatürü fragmentlerinin ismi. Bakınız: Merkabah.

 

Heket:

 

Eski Mısır'da yaratılış, doğum ve verimlilik tanrıçası; Shu'nun eşi. Bir kurbağa ya da kurbağa başlı bir kadın şeklinde tasvir edilen Heket’in, güneşin günlük doğuşuna yardımcı olan bir ebe olduğuna inanılırdı.

 

Hel:

 

İskandinav mitolojisinde ölüler dün­yası; buraya hükmeden tanrıça. Bütün ölülerin Hel'e gideceğine (Eski Yunan'daki Hades gibi) inanılmakla birlikte özellikle kötü kişilerin oraya gidecekleri vurgulanırdı. Mitolojide kötü Loki’nin kızı olduğu söylenen ve bir canavar varlık olduğu belirtilen tanrıça Hel, inanışa göre bu yeraltı dünyasına hükmederdi.

 

Helal:

 

Dinen yapılması caiz olan veya yapılmasına izin verilen şey; haramın karşıtı. Bakınız: Haram.

 

Helen:

 

Eski Yunan mitolojisinde Zeus ve Leda'nın kızı. Ona, Sparta ve diğer bazı bölgelerde tapılırdı. Ağaçlar ve kuşlarla ilişkili olarak görülen Helen, bir bitki tanrıçasıydı. İliad ve Odyssey'e göre ise Helen, Paris tarafından kaçırılan Menelaus'un karısıydı.

 

Helenizm (Hellenism):

 

Greko Latin mitolojisi, Homeros'un destanlarından ve Zeus'un neşeli maceralarından itibaren, milâdi ilk asırların mistik-filozofik yazıla­rına kadar durmadan gelişme göstermiş­tir. OHmpuslulartn bu taşkın cemiyetinde, Zodiaque’ın on iki işaretiyle mukayese edilmek istenen on iki figür çıkartılmıştır. Onların kendi aralarındaki ve insan dün­yası ile olan ilişkileri yavaş yavaş, insan cemiyetine modellik görevi yapan teolojik-kozmik bir bütün oluşturmuştur. Zeusun başkanlık yaptığı Tanrısal dün­yanın teşkilatı, IV. asırda, dört hiyerarşi halinde özetlenebilen güçlerin fonksi­yonel dağıtımına ulaşmıştır.

1- Dünyayı yaratan Tanrılar: Zeus-Poséidon-Hephaistos

2- Dünyayı Canlandıran Tanrılar: Demeter-Dianysos-Artemis

3- Dünyayı Ahenkleştiren Tanrılar: Apollon-Aphrodite-Hermes

4- Dünyayı Denetleyen Tanrılar: Hera-Athena-Ares

Olympus, insan bilgisinin gelişmeleriyle medenileşmiştir.

 

Helena:

 

(Azize Helen, y. 255-330)

İmpa­rator Konstantin’in annesi. Hıristiyan­lar onun Hıristiyanlığın yılmaz bir des­tekçisi olduğuna ve İsa Mesih’in üze­rinde çarmıha gerildiği haçı bulduğuna inanırlar.

 

Helios (Helius, Sol):

 

Eski Yunan'da güneş tanrısı. Onun her şeyi gören bir şahit olduğuna ve günlük olarak dört atın çektiği saltanat arabasıyla (Quadriga) gökyüzünü baştanbaşa geçtiğine inanılırdı. Romalılar ona Sol adı altında ta­zim ederlerdi.

 

Helvetia İtikatnamesi:

 

Tarihe, II. Basel itikatnamesi olarak geçen I. Helvetia itikatnamesi, 1536'da Strasbourglu Martin Bucer’in destekleriyle Heinrich Bullinger tarafından hazırlanmıştır. 1562'de Bullinger 30 maddelik bir dini bildiri yazmıştır. İşte II. Helvetia itikatnamesi olarak bilinen bu bildiri, İsviçre kontları­nın resmi itikat beyannamesi olarak 1566'da kabul edilmiştir. Bu itikatname daha sonraki dönemlerde İskoçya'da (1566), Macaristan'da (1567), Fransa'da (1571) ve Polonya'da (1578) ka­bul edilmiştir. Hala bu bildiri, Protestan ilahiyatının en kabul edilir beyannamele­rinden birisidir.

II. Helvetia itikatnamesinde üzerinde du­rulan temel konular şunlardır:

1- Teslis

2- İmanın tek ölçüsünün İnciller olması

3- Heretik akımların mahkum edilmesi

4- İbadette, hukukta, İncillerde ve iman­da imgelere yer verilmemesi.

 

Hemachandra:

 

(Hemacharya, 1088-1173)

Önde gelen bir Caynist öğret­men ve yazar. Caynistler kadar Hindularca da saygı duyulan Hemachandra'nın inanç, gramer ve tarihle ilgili ola­rak 35 milyondan fazla cümle yazdığı söylenir. Bu nedenle o, “çağın alimi” olarakda adlandırılmıştır. Ayrıca onun etkisiyle bir Gujerat kralının Caynizmi kabul ettiği, hayvanları öldürmeyi ya­sakladığı ve muhteşem Caynist tapı­naklar inşa ettirdiği rivayet edilir.

 

Hemerobaptistler:

 

Çeşitli Kilise babalarınca haklarında bilgi verilen bir Ya­hudi mezhebi taraftarları. Onların din­sel bir gereklilik olarak gördükleri ve önemle üzerinde durdukları günlük yı­kanma (gusül, vaftiz), Hemerobaptistlerin en karakteristik özellikleriydi.

 

Hemerologies:

 

Bazı işlerin yapılması için elverişli veya elverişsiz günlerin tak­vimi Hemeroloji pratiklerini meydana getirmektedir. Hemeroloji üzerinde R. Labat çalışmıştır.  “Hemerologie et Menologie d'Asur 1939”  isimli eserde, Hemeroloji sistematik olarak düzenlenmiştir.  Bütün yasaklar ve tavsiyeler aylarla gruplanrmş ve günlere göre tasnif edilmiştir. Falan gün, sokağa çıkmaktan, kapıdan geçmek­ten, kayığa binmekten, balık, sığır eti ve domuz eti yemekten sakın ilmahdır. Yine bazı günlerde armut, hurma, soğan ye­mekten sakınmak gerekir. Yine bazı vakit­lerde bir adamın karısını eve sokmaktan, onunla cinsel ilişkide bulunmaktan uzak durması icab etmektedir. Ava gitmekten, balık avlamaktan,   evini süpürmekten, ayaklarını yıkamaktan uzak durması ge­rekir. Bazen de yasaklar, müspet şeylerle yer değiştirmektedir. Meselâ, ırmakta ba­lık avlanabilmektedir. Birçok hastalık bu kurallara riayet edilmediği zaman mey­dana gelmektedir.

Bazı günler de Tanrı niyetine bile olsa yi­yecek bırakmak uygun değildir. Böylece çok sayıda işaretler, liturjik bir takvim or­taya koymaktadır. Meselâ, falan gün, Mardouk'un ritüel uyanıklık günüdür ve­ya Nabou'nun bayram günüdür gibi...

 

Hendek Savaşı:

 

Bakınız: Ahzâb Savaşı.

 

Henoh:

 

Bakınız: İdris.

 

Henoteizm (Henotheism, Monolatri):

 

Birçok tanrının varlığını kabul etmekle birlikte, bunlardan yalnızca bir tanesine kabilenin, klanın ya da ailenin en yüce tanrısı olarak tapınmayı ifade eden teolojik doktrin. 19. yy'dan itibaren kul­lanılan ve genellikle Max Müller veya F.W.J. Schelling'e atfedilen bu terim, tek tanrıya tapınmayı ifade eden mono­teizmden farklıdır. Henoteizmde, var­lığı kabul edilen diğer tanrısal varlıklar pratik nedenlerle ihmal edilirler. Örne­ğin eski Hint dininde diğer tanrısal varlıkların mevcudiyeti de kabul edil­mekle birlikte İndra yüce tanrı olarak tazim olunurdu. Ayrıca Yahudiliğin bazı dönemlerinde de henoteizme rast­lanmaktadır. Torah'da tanrı Yahve ile ilgili yaklaşımlar monoteizmden ziyade henoteizmi akla getirmektedir. Bakınız: Kathenoteizm.

Henoteizm kelimesi, heis, henos, kelimelerinden te­şekkül etmiştir. Bu kelimeyi ilk defa Max Müller, veda inancını ve tanrılarını be­lirtmek için kullanmıştır. Max Müller, bu­yandan ilk vahyi ve Monoteist düşünceyi, diğer yandan da, insanlığın bidayetinde olduğu iddia edilen politeist kavramı reddederek; Veda'yı Aryen dini dokümanlarının en eskisi olarak değer­lendirmiş; orada Veda dininin ilk şeklini keşfettiğini ve ona Henoteizm adını ver­diğini ilân etmiştir. Müller'e göre burada söz konusu olan, zamanla tecrid olan muhtelif yüce tanrıların külrüdür. Müller, bu kültü, diğer yüca Tanrılara yapılan kültten sürekli ayırmaktadır. Yani bura­daki kült, bir yüce tanrıya bağlı olan çok sayıdaki tanrılara yapılan kült değildir. Henoteizm, Veda faaliyetini belirtmekte­dir. Veda, birbiri ardınca tahta bir Tanrı yerleştirmektedir. Bu tahta yerleşen herbir Tanrıyı veda, kendisini yüceltenlerin viz­yonuna göre tahta yerleştirmektedir. Ve­da düşüncesinin bu Henoteist safhası, Müller'e göre henüz sabitleşmemiş ve durağanlaşmamış bir tanrı fikri ihtiva et­mektedir. Yine Müllere göre, bu safha, ilk tanrı fikrini ve ismini ortaya çıkarmıştır.

 

Henriciler (Henricians):

 

12. yy'da Lozanlı Henry’nin (ö. 1145 sonrası) fikir­leri doğrultusunda gelişen bir Hıristiyan heterodoksal akım. Sakramentlerin ob­jektif etkinliğini inkar eden Henry, Güney Fransa'da faaliyette bulunmuş­tur.

 

Henry VIII (1491-1547):

 

Avrupa'daki Rönesans ve Reform'un, İngiltere'ye sıç­radığı dönemlerde İngiliz kraliyetinin ba­şında olan VIII. Henry (1509-1547), ilk ev­liliğini geçersiz kılan Papa'ya karşı gelmiş ve İngiliz kilisesini Roma'dan (Vatikandan) ayırmıştır. Dönemin Papası, VII. Clemens, VIII. Henry'nin karısı Catherine'i boşamak için yaptığı müracaa­tı reddetmişti. Henry, karısı Catherine'i, erkek çocuğu olmaması, doğan kız çocuk­larının ölmesi nedeniyle hanedanlığın ge­leceği için önemli bir problem olarak gö­rerek boşamak ve yeniden evlenmek isti­yordu. Diğer önemli bir mesele de VIII. Henry, ağabeyinin dul eşiyle evlenmişti. Bunu papa, günah olarak görüyor ve gü­nah işlediğine inanıyordu. Çünkü Katolik kilisesinde boşanma yoktu. Papa VIII. Clemensde bu gerekçe ile boşanmayı reddetmişti. Burada sadece dini değil, po­litik bir gerekçe de vardı. Catherine V. Karl'ın (Şarlken imparatoru) halası idi. Boşadığı takdirde, Papa, V. Karl’ın düş­manlığını kazanmaktan da korkmuştu. VIII. Henry, danışmanı olan Thomas Cromwell’in de telkinleriyle, İngiltere ki­lisesini Roma'dan ayırmaya ve böylece de boşanma işini bitirmeye karar vermişti. Fakat böyle bir karar birçok problemi de beraberinde getiriyordu. VIII. Henry, 1533 ocağında çok sevdiği Anne Boleyn'le ev­lenmişti. Psikoposluk makamının başına da Thomas Cranmer'i atamıştı. Başpisko­posluğun emrinde kurulan bir mahkeme, Mayıs 1533'de VIII. Henry, ilk karısı Catherine'den boşamıştı. Bunun üzerine Papa, VIII. Henry'i aforoz etmişti. Bu önemli bir olaydı. Artık İngiliz kilisesinin dünyevi lideri VIII. Henry olmuştu. An­cak burada ciddi bir problem daha vardı. VIII. Henry, 1521de “Assertio septem sacra mentorum adversus Martinum Lutherum” (Martin Luther'e karşı, yedi iddia) isimli bir kitap yazarak, Luther'i eleştirip, Roma'ya bağlılığını ifade etmiş­tir. Bu eser karşılığında papa, “İmanın sa­vunucusu” olduğu için VIII. Henry'i ödüllendirmişti. Şimdi ise durum tama­men ters dönmüş; VIII. Henry, Romayı eleştirerek, Vatikan'dan kopmuş ve Pro­testan hareketine yaklaşmıştı. Ölünceye kadar da İngiliz kilisesinin dini ve eko­nomik sorunlarıyla ciddi şekilde ilgilen­miştir. Bu konuda, İngiliz kilisesinin pa­palığın üstünlüğünü kabul etmesi müm­kün değildi. Bunun dışında, Hıristiyanlı­ğın temel ilkeleri korunmuştu. Kilise sırları konusunda, Protestan eğilim benimsenirken, kilise hiyerarşisi, İngiltere'ye özgü bir veçhe kazanmıştı. Rahipler be­kar kalacaklardı. Din adamlığı sınıfı ko­runacaktı. 1536-1540'larda Manastırlar kapatılmıştı. Manastırların mülkleri, kral­lığa kaldı. Din adamları vergilendirildi. Böylece, VIII. Henry dönemi, önemli re­formlara sahne olmuştu. Ancak VIII. Henry'nin en önemli kaygısı hanedanlığın geleceği idi. Henüz Anne Boîeyn'den de bir erkek çocuğu olmamıştı. 1536'da Anne'yi zina suçlaması ile idam ettirdi. Ar­kasından Jane Seymour'la evlendi. Bu defa Jane'den bir oğul sahibi oldu (Kral IV. Edward). Ancak Jane, doğum esnasında ölmüştü. Daha sonra Kleve dükünün kız kardeşi Anne ile evlendi. Bu evlilik de fazla sürmedi. Yeni evliliğini Catherine Howard ile yaptı. Onu da sadık olmadığı gerekçesiyle öldürttü. Son evliliğini ise Catherine Parre ile yaptı, VIII. Henry dönemi, İngiltere’nin en önemli dini olaylarının yaşandığı dönem olmuştu. Onun İngiltere'ye kazandırdığı ve bugüne kadar gelen tek şey, İngiliz milli kilisesi oldu. Bu kilise bugün, Angli­kan kilisesi olarak yaşamaktadır.

 

Hepat:

 

Ortadoğu'da Arinna’nın güneş tanrıçası. Hepat, bir aslan üzerinde du­ran bir kişi şeklinde tasvir edilir.

 

Hepatoskopi:

 

“Ciğer inceleme”. Babilliler, Etrüskler ve diğer bazı toplumlarca kullanılan bir kehanet metodu. Bakınız: Haruspex.

 

Hephaestus:

 

Eski Yunan'da demirciler ya da ateş tanrısı; Hera ve Zeus'un veya yalnızca Hera'nın oğlu. Onun, sanat­karların ve ustaların patronu olduğuna inanılır. Aslında bir gök gürültüsü tan­rısı olan Hephaestus'un topallayarakyürüdüğü söylenir. İnanışa göre bundan dolayı diğer tanrılar onunla alay ederler ve annesi Hera onu gözden uzak tut­maya çalışır. Buna kızan Hephaestus ise Hera'dan öç almak için ona bir tuzak hazırlar.

 

Heptateuch:

 

Eski Ahit’in ilk yedi kitabı­nın var sayılan bütünlüğü nedeniyle onlar için bazen kullanılan bir isim, Bakınız: Pantateuch.

 

Hera:

 

Eski Yunan'da gökyüzü tanrıçası; Cronos ve Rhea'nın kızı, Zeus'un eşi; Demeter, Hades, Hestia, Poseiden ve Zeus'un kız kardeşi. İnanışa göre bir gün güzel Hera bir guguk kuşunu yağ­mur fırtınasından kurtararak kucağına alır. Ancak bu guguk kuşu, aslında şekil değiştirmiş olan Zeus'tur. Böylelikle Zeus onunla birleşir. Bu birleşmeden Hebe, llythia, Ares ve Hephaestus do­ğar. Aynı zamanda doğum, evlilik ve kadınların tanrıçası olduğu da düşünü­len Hera'nın sadık ve kıskanç bir eş ol­duğuna inanılırdı; dağ başlarında ve di­ğer yüksek yerlerde onun için tapınak­lar yapılırdı. Kıskançlığı nedeniyle o, kocası Zeus'un metreslerinden birço­ğunu (örneğin Aegina, Alcmene, lo, Leto ve Semele'yi) cezalandırmıştı. Hatta o, bu nedenle kocasıyla da çoğu kez mücadele etmişti. Hera’nın kutsal hayvanı guguk kuşu, kutsal meyvesi ise elmaydı. Hera'nın bir lakabı Argeia idi. Bakınız: Zeus.

 

Hera Oyunları:

 

Eski Yunan'da tanrıça Hera adına her dört yılda bir düzenle­nen kadınlar arası spor yarışmaları. Bu­nun, Olimpiyat (Olimpic) oyunların­dan daha eski olduğu söylenir.

 

Heracleon:

 

MS 2. yy'da yaşayan bir Gnostik yazar. Heracleon, Yuhanna İncili'ne bir şerh yazmıştır. Ayrıca onun, Nag Hammadi metinleri arasında yeralan “Üç Tabiata İlişkin Risale” başlıklı kitabın da yazarı olabileceği söylenir.

 

Heracles:

 

Bazen bir tanrı olarak da tapı­lan en popüler Yunan kahramanı; Zeııs ve Alcmene’nin oğlu. İsmi “Hera'nın intikamı” ya da “Hera'nın muhteşem hediyesi” anlamına gelen Heracles’in maceraları (ve onun meşhur 12 işçisi hikayesi) Eski Yunan'ın gözde hikayele­riydi. Onun silahlarının tanrılar tara­fından yapıldığına inanılırdı. Heracles, zafer ve güç yanı sıra birçok yabancı tanrıyla özdeşleştirildi. Bakınız: Herkül.

 

Heraclius:

 

(575-641) 610/611'den itiba­ren Bizans imparatoru olan Heraclius, Hıristiyanların doktrinel birliğini sağ­lamak amacıyla 638'de Ecthesis'i yürür­lüğe koydu. Ayrıca İslami kaynaklarda Hz. Muhammed’in İslama davet için ona bir mektup gönderdiği belirtilir. Bakınız: Ecthesis.

 

Heraklit:

 

(Heraclitus, y. MÖ 530-470)

Efesli filozof. Ateşin asli unsur oldu­ğuna ve her şeyin ondan kaynaklandı­ğına inandı. Ona göre ruhun gücü ve mükemmelliği kozmik ateş, evrensel akıl ya da logos tarafından beslenmesine bağlanır. Heraklit, hem popüler dîn anlayışını hem de demokrasiyi ten­kit etmiştir.

 

Heresi-Hérésie (Heresy):

 

Herhangi bir inancı ya da belirli bir dinsel doktrini yalanlama veya onun dışında olma; sapkınlık. Hı­ristiyanlıkta heresi, kilise tarafından imanla ilgili belirlenen herhangi bir doktrini resmen yalanlama ya da ondan Şüphe etmeyi ifade eder. Erken dönem­lerden itibaren Hıristiyan kilisesi, ken­disinin iman esaslarını belirleme ve öğretme otoritesine sahip olduğunu ilan etmiş ve heresiyi mahkum etmiştir. Bakınız: Heterodoksi. Heresiografi  

Yunanca seçim veya seçme anlamına gelen haîresis kelimesin­den alman Heresie (İ'tizal), Kilise tarafın­dan öğretilen iman hakikatmdan farklı bir kanaat veya hakikati inkâr ve red anlamı­na gelir. Heretique (sapkın) ise, bu kanaati veya davranışı benimseyen kim­sedir. Héresiarque ise, bu kanaati yayan ve tahrik edendir. Ancak her ikisi de bu­nunla beraber, Hıristiyan ismini muhafa­za etmek ister. Bunlar, kredoda kendileri­ne göre bir seçim yaparlar. Çok önceleri Aziz Paul[30], Evharistiya (şükran âyini) vesilesiyle bazı özel fikirler etrafın­da oluşan bir kısım antisosyal grupları if­şa etmiştir. II., yüzyılda, Aziz Irenee “I'tizallere karşı” adı ile bir eser yazmaya mecbur kalmıştır. Ahlâk psikolojisi açı­sından heretik (sapkın kişi), kendi yargı­sını, toplum yargısına tercih eden kişidir. Fakat bazen toplum yargısı, temiz olma­yan bir sosyo-kültürel çerçeve ile bulandırılır. Bundan ayrılan heretik (sapkın kişi), iyi bir iman bilincini ve bir kısım hakikat­lerin dinamizmini ve mevsukiyetini mu­hafaza edebilir. İ'tizaller bir takım ilerle­melere de vesile olmuştur ki, “oportet haereses esse= Bir takım İ'tizallerin ol­ması uygundur” sözü darb-ı mesel haline gelmiştir.

İşte bunun içindir ki, II. yüzyılda Gnostisizm karşısında İsa'nın ve kilisenin rolü, iyi bir şekilde ortaya konmuştur. III., asırda Maniheizm karşısında, kötülük prensibi birliği hariç, yaratıcı prensip bir­liği yeniden belirtilmiş; IV. yüzyilda İsa Mesih’in tanrısallığını inkâr eden Arius doktrinine bağlı olan Arianisme karşısın­da, İsa'nın tanrısallığı ve insanlığı Milâdi 325 tarihinde İznik Konsili'nde muhteşem şekilde ilân edilmiştir. Kutsal-Ruh'un tanrısallığını inkâr eden Macedonius'un doktrini olan Macedonianisme karşısında, Teslis’in üçüncü unsuru olan Kutsal Ruh'un tanrısallığı 381'de İstanbul Konsili tarafından ilân edilmiştir. V. Yüzyıldaki pelagianisme karşısında, ilâhi inayetin zarureti açıklığa kavuşmuştur.

Aslında bir kanaat, Katolik iman gerçeği­ne aykırı olduğu zaman İ'tizal olmaktadır. Yoksa çok sayıda Mü’min tarafından pay­laşılan basit bir teolojik kanaatten ayrılındığı zaman İ'tizal olmaz. Bir dinin öğretileri daima aynı değerde olmazlar. Herkesin ona iman etmesi de gerekmez. Hindular ve Budistlerde olduğu kadar Hıristiyanların ve Müslümanların da içinde farklı bir takım ekoller, gelenek ve kutsal kitapların çizdiği ayırdedici hudut­lar içinde, entellektüel araştırma hürriye­tini kabul edenler bulunmaktadır.

 

Heresiography:  

 

Çeşitli dinlerde (özellikle Hıristiyanlıkta) merkezi doktrinin dışında kalan heretik akımlar hakkında bilgi vermek, bunla­rın kabul edilen merkezi doktrin dı­şında kaldıklarını göstermek ve onları reddetmek amacıyla yapılan çalışmalar. Bu tür çalışma yapan yazarlara ise Heresiolojist adı verilir. İslami literatür içe­risinde yer alan Milel ve Nihal kitapları bir tür heresiografik çalışma olarak ka­bul edilebilir.

 

Herkül (Hercules):

 

Eski Yunan kahra­man tanrısı Heracles’in Roma'daki kar­şılığı. Roma'da onun, tanrı Jüpiter’in oğlu olduğuna inanılırdı. Eski Roma'da insan kurbanı adetini Herkül'ün kal­dırdığı söylenir. Bakınız: Heracles.

 

Hermae:

 

Eski Yunan'da MÖ 5. yy'dan itibaren görülen tanrı Hermes ve diğer tanrısal varlıkların bronş ve mermer sü­tunları. Bunların üst kısmında tanrısal varlığı temsil eden bir büst ve alt kıs­mında ise fallus kültünü sembolize eden figürler bulunur. Üzerlerinde bazı kita­beler de yer alan bu sütunlar Yunan şe­hirlerinin caddelerinde sergilenirdi. Bakınız: Fallus kültü.

 

Hermafroditos (Hermafrodit):

 

Eski Yunan geleneğinde Hermes ve Afrodit’in oğlu. Mitolojiye göre Hermafrodit, bir gün gölde yıkanırken bir su perisi ken­disine musallat olur ve kendisiyle bir­leşmek ister. Ancak o, bundan kaçmaya çalışır. Bunun üzerine peri, tanrılara yakararak kendisiyle onun bedenini birleştirmelerini ister.

 

Hermas:

 

MS 2. yy'da yaşayan ve Apostolik babalardan birisi sayılan Hermas, “The Shepherd” adlı çalışmanın yazarı­dır. Bir Hıristiyan köleyken serbest bı­rakılmış, evlenmiş ve zengin bir tüccar olmuştur. Ancak o, sonradan servetini kaybetmiştir. Onun eseri olan Shepherd, 5 vizyon, 12 buyruk ve 10 benzer­likten oluşan üç ana kısma ayrılır. Kendisine yaşlı bir kadının göründü­ğünü belirten Hermas bu çalışmasında Hıristiyanlığın kuralları ve bir Hıristiyanın tavır ve erdemleriyle ilgili bilgiler verir.

 

Hermenötik (Hermeneutics):

 

Yorum ve anlama metotları bilimi.  

(1) Kitabı Mukaddes Hermenötiği (Biblical Her­meneutics). Sonsuz ve mutlak hakika­tin sahibi olan tanrı, fânî ve sınırlı bir dile sahip olan peygamber/insana (Hermes'e) bir söz (logos) göndermiştir. Hermes bu sözü bir yandan yorumlayıp anlayacak diğer yandan daha da sınırlı olan sıradan insanların diline tercüme ederek onlara aktaracaktır. Diğer insan­larsa kendilerine gelinceye kadar birçok kırılmaya uğramış sözün gerçek an­lamını anlamaya çalışacaklardır. Özel­likle Reformasyon'dan sonra Protestan­lığın önayak olduğu kitaba dönüş hare­ketlerinin en önemli vurgusu araya birçok tarihsel, mitolojik ve geleneksel tortunun katışmış olduğu Kitab-ı Mu­kaddes metninin “ash”nın ne olduğunu ortaya koymak olmuştur. İlahiyat ala­nında hermenötik teori, kutsal bir me­tinle ilgili belirsizliğin ve anlama sana­tına ilişkin analizin farkında olma duru­mundan kaynaklanır. Hıristiyan gele­neğinde tefsire bir başlangıç olarak dü­şünülen hermenötik anlayışıyla, Kitabı Mukaddes'e ilişkin inancın farklı kül­türlerde nasıl anlaşıldığıyla ilgili daha geni§ çalışmayı ifade eden hermenötik anlayışı arasında farklılıklar vardır

(2) Felsefi Hermenötik. M. Heidegger’in insanın ontolojik tahlilinden ilham alarak, çağdaş Alman düşünürü H.G. Gadamer tarafından geliştirilen herme­nötik. Bu anlamda hermenötik, bir yorum teorisi ya da yorum yöntemlerinin farklı bir izahı olmayıp, tüm anlarna tarzlarında ortak olanı keşfetmeye çalı­şan bir düşünce biçimi; anlama sanatı­dır. Bu doğrultuda anlama (ya da kav­rayış) nesne ile öznel bir ilişki değil, nesnenin tarihsel konumu ve etkisiyle ilişki tarzı olarak görülür. Bir insanı veya bir metni anlamak, kendi anlama ufkunu terkederek o insanın veya o metnin anlama ufkuna yerleşmek de­mek değil, zaten bu mümkün değil, fa­kat o insanın veya o metnin anlama uf­kuyla kendi ufku arasında bir diyalog sonucu kaynaşmak anlamına gelir. Bu­rada “ufuk”ların önyargılardan oluştuğu gözönünde bulundurulduğunda, önyar­gılar anlamayı engelleyen şeyler değil, aksine anlamaya yardımcı olan şeyler­dir. Bir bakıma önyargısı olmayan hiç bir şey anlayamaz.

 

Hermes:

 

(1) Eski Yunan'da Maia ve Zeus'un oğlu; tanrıların elçisi, yolcular ve tüccarlar kadar aletler ve yarış tanrısı. Onun, ruhları Hades'e götürdüğüne inanılırdı. Çeşitli özelliklerinden hare­ketle Hermes'e, Hodios, Argiphontes, Epimelios ve Nominos gibi lakaplar verilir. Hermes’in doğar doğmaz hırsız­lık yaptığına ve Apollo tarafından yakalandığına, ancak sonradan tanrıların elçiliği görevine getirildiğine inanılır. Hermes’in tanrıçalarla, perilerle ve in­san kadınlarla evlilikler yaptığı ve bun­lardan birçok çocuk sahibi olduğu ka­bul edilir. Bakınız: Hermae.

(2) Harranîlerce hem peygamber hem de bir tanrı olarak kabul edilen mitolojik şahsiyet.

(3) Çeşitli Ortadoğu halklarınca bir peygamber olarak görülen ve bazı Müslüman yazarlarca Hz. İdris'le özdeşleştirilen kişi. Bakınız: Agathodaimon, İdris.

 

Hermes Trismegistus:

 

“Üç kez büyük Hermes”. Ortaçağda, eski devirlerde yaşadığı var sayılan ve Hermetika'nın yazan olduğuna inanılan sözde Mısırlı rahip. Öte yandan muhtemelen o, Eski Mısır'da yazının mucidi olduğuna inanı­lan ve tanrıların elçisi olduğu düşünü­len katip tanrı Thoth'un, Eski Yunan'daki karşılığı olan tanrı Hermes'le öz­deştir.

 

Hermesianizm:

 

Münster'de ilahiyat profe­sörü olan G. Hermes (1775-1831) tara­fından öğretilen felsefi ve teolojik dok­trinler sistemi. Tek belirli bilgimizin zihinde var olanlarla ilişkili olduğunu savunan Hermes, objektif gerçeğin kriterinin sübjektif inançlarımızda kurulması gerektiğini öğretti. O, bu kuraldan hareket ederek tanrının varlığının teorik akılla ispatlanabileceğim ve do­ğaüstü vahyin imkanının gösterilebile­ceğini ileri sürdü.

 

Hermetik Literatür (Hermetika):

 

Mito­lojik bir şahsiyet olan Hermes Trismegistus'a atfedilmekle birlikte, çeşitli dö­nemlere ait birçok anonim yazar tara­fından kompoze edilmiş olan Yunanca ve Latince bir dizi felsefi ve dini dökü­man. Muhtevasında çok daha önceki dönemlere ait birçok malzemeye yer vermekle birlikte derleniş tarihi olarak bunların, muhtemelen MS 1-3. yy.'lara ait olabileceği ifade edilir. Hermetik dökümanlarda, Ortadoğu'nun hakim geleneği olan gnostik doktrinler yaygın şekilde işlenir; ayrıca astroloji, büyü ve simyaya ilişkin bilgilere yer verilir. Hermetika'yı oluşturan metinler ara­sında Asckpius ve Poimandres en önem­lileri olarak sayılabilir.

 

Hermetisizm:

 

Hermetik literatürde ortaya konan dini-felsefi sistem. Tanrı, evren ve insan ilişkisi açısından Gnostik düşünceyi yansıtan Hermetisizm, aynı za­manda astroloji ve büyüye de yer verir. Hermetisizmin geri planında Gnostik geleneğin yanı sıra Ortadoğu mitolojisi ve Eski Yunan felsefesi de vardır. Hermetisizmde, Hermes önemli bir yere sahiptir; o, hem tanrıların mesajını ge­tiren bir elçi, hem de hikmeti öğreten bir öğretmen olarak kabul edilir.

Mısır'da, M.S. ikinci ve üçüncü asırlarda Yunanca yazılmış ve Thoth'a yani Hermes'e atfedilmiş olan on yedi eser topluluğuna Corpus Hermetique adı verilmiştir. Hermes, ya­zının ve genel olarak tekniğin yaratıcısı­dır. Tanrıların sekreteridir. Bundan dolayı Hermes Trismegiste adını almıştır (üç de­fa daha büyük anlamında).

Thoth, tıp Tanrısıdır. Aynı zamanda gizli ve esrarlı güçlerin Tanrısıdır. Hermetik metinlerin çoğu, Astroloji büyü ve al-şimi konularını ele almaktadır. Özellikle alşi-mi'nin hareket noktası Rönesansa kadar hep corpus olmuştur. Hermetizm muh­telif görünümleri içinde, I. asır spiritüel akımlarına geniş şekilde bağlı kalmıştır. Kör bir kaderle yönetilmiş dünyada insan, mistik kurtuluşu aramaktadır.

Hermetizm, daha çok doğu kültlerinden etkilenmiş ve ikinci bir tipe açıkça bağ­lanmıştır. Çalışarak elde edilen bir bilgiye değil; vahdeyilmiş bir bilgiye bağlanmış­tır. Bunun için, P. Festugiere, haklı olarak Hermes Trismeegiste’in vahyinden bah­setmektedir. Kainatla insan vücudunun kısımları arasındaki tabiat benzerliği prensibi Üüzerine kurulmuş olan gizli ilim­ler, sahip olunan vasıtalardan biridir. Gö­rüldüğü gibi Hermetizm, devrinin spiritüel ikliminde yüzmektedir. Corpus yine bu büyüsel veçhelerden başka bir ta­kım teolojik ve    felsefi veçheler de arzetmektedir. Orada bazen (açık tezadlar görülmekte,) Platoncu düalizmle, Stuacı panteizm birbirine karışmaktadır. Böylece Hermetik metinler, çok değişik fikirler için kullanılmıştır.

Hıristiyan Gnostisizmi ile Hermetizmin çarpıcı benzerlikleri, kilise babalarının yanında bu metinlerin başarısını temin edecektir. Bunun için Tertullien'den Rönesansa kadar, Hermes Trimegiste (Musa'nın çağdaşı kabul edilerek) Hıristi­yanlığın bir pagan peygamberi olarak ka­bul edilecektir. Alşimi ve büyüsel metin­ler “büyük eseri” gerçekleştirmek mak­sadıyla okunmuşlardır. Bu metinler, Arap bilginlerince de takdir edilmiştir. İşte bu metinler, büyük Albert (Albert le Grand) in düşüncelerinin temelini teşkil etmiştir. Hermetik metinlerin daha felsefi düzeyde tartışmasına gelince onlar, Hümanistleri etkilemiştir. Bu metinleri ilk defa lâtinceye çeviren Marcile Ficin olmuştur (1471).

Rönesans'da Hermestis Megistos'un Ye­niden Keşfi:

1460'lı yıllarda Hermetica’nın beklen­medik bir tesiri meydana geldi. Leonardo da Pistoria adlı bir keşiş Floransa'ya, daha sonra The Corpus Hermeticum diye ad­landırılacak olan 15 tezi ihtiva eden Grek­çe bir yazma getirdi. Şüphesiz bu tezler II. y.y'da da mevcuttu. Çünkü Psellus bunla­rı biliyordu. Leonardo, Makedonya'da bulmuş olduğu dökümanı Floransa'nin yöneticisi Dosimo De Medici'ye takdim etti. 1463'de Dosimo, Marsilio Fİcino'ya tercüme etmesi için bu yazmayı verdi. Pico Della Mirandola, Hermetizmi Kabbala ile birleştirmiştir. İşte Hermetizm ve Cabbala’nın bu evliliği, Batı Ezoterizminin evrimleşmesinde önemli neticeler doğurmuştur: Pico'nun tesiri sa­dece felsefi değildi. Mesela Donetello ve Michel Angelo bu tesirden nasibini almış­tır. Özetle diyebiliriz ki, batı Ezoterizminin (gizemcilik) mayasında Pico'nun tesirleri vardır. Rönesans çağı, aynı zamanda Hermetik sanatın da ortaya çıkışma şahid olmuştur. Mesela 1478'de yapılan Botti Celli'nin Primavera'sı buna örnek gösterilir. Ficino ve Pico ile beraber birkaç çağdaş yazar, yeniden keşfedilen Corpus Hermeticum'a atıfta bulunmaktadırlar. Cretar Hermetis’in yazarı, Trismegîstos'a son de­rece müptela olan Luda Vico Lazeralli idi. O'nun kitabı Corpus'un 4. kitabının tesiri­ni gösterir. Burada talebesiyle çeşitli tecrübelerin nasıl yaşandığını tartışmaktadır. Pico'da ki gibi Lazeralli'de de “Kendinizi biliniz” şeklinde çeşitlemeler göze çarpar. Hermetism, Hıristiyan Sekretizminin te­masına ilişkin gelişimine özellikle 17. y.y.'da çok büyük katkıda bulunmuştur. 1507'de Lezarelli, Corpus'un 16. kitabını, tercüme etti. Bu kitap Ficino'ya gelinceye kadar bilinmiyordu.

İngiltere'de 18.yy’ın başlangıcı Katolik te­oloji ve felsefesinin yeni Platonculuğu ve John Colet’in çalışmasında Prisca Theoloia'ya adapte edilmesine şahit ol­muştur. Colet, Ficino'nun bir müridi idi ve aynı zamanda Dionyesius The Aropegite'nin tesiri altında kalmıştı.

Dini Hermetizmin Altın Çağı:

Yıllar ilerledikçe The Corpus'un çok önemli yeni baskıları yeni yorumlarla bir­likte ortaya çıkmaya başladı. Tumebus'un 1554'de yoğun çabalarıyla Corpus'un Yu­nanca ilk baskısı Paris'te yapıldı. Bu bas­kı, Ficino tarafından kullanılan yazmaya dayanmaktadır. Daha sonra Lâtin tercümesi, yine Lazeralli'nin ilaveli tercüme­si yer alır. Burada Vergerius'un yaptığı “giriş” de, Hermetismin Hıristiyanlığa benzediği vurgulanmaktadır. 16.yy. sonu ile 17.yy. başı, dinsel hermetizmin altın çağı idi. Bu editör ve yorumcuların çoğu Trismegistos'un etkisi altında kaldı. 16.yy. sonu aynı zamanda, Francesco Patrini, Giardona Bruno ve Hannibol Rossel’in çalışmalarının ortaya çıkışma şahit oldu. Pymander Mercurü Trismegisti 8 cilt halinde İtalyan Fransiscen Rossel tarafından yazılmıştır. Patrizi'nin Nova de Universis'i 14. Gregoire'a takdim edildi. Bu kitap Turnebus, foixdecandale ve yeni bir Latin tercümesine dayanılarak Corpus'un met­nini ihtiva etmektedir. Giardono Bruno, aynı zamanda, hermetizme dayalı yeni bir felsefe öner­mekteydi. Ficino ve Frenkine muhalif ola­rak Bruno'nun Herrnetizmi Hermetik bü­yüye bir çeşit saldın ve dönüşü ifade edi­yordu. Bu dönüş, katı bir Hıristiyanlıktı. Dini hermetizm tüm bunların üzerinde sulhsever, irfani ve uzlaştırıcı niteliktey­di. 1590'lı yıllarda gittikçe gelişen puritanizm, bu yönelişleri tahrik eden teolojk senkretizmin bir uyanışını ifade etmektedir. B. Edword'la birlikte İngiliz Protestanlığı, haddizatında, gittikçe çö­kertilen “geleneğe” Marja Hispano Catolik’in müsamahasız yönetimi altında kütüphaneleri ve kitapları mahvederek, geçmişle ilgisini kesmeye başlamıştı. Puritan Anglikanizm, Elizabeth’in yö­netimi altında, Erasmusvari toleransını bütünüyle kaybetmişti. Hermetizm, kilise ve üniversite'nin resmi çevresinden ol­dukça zarar görmüştür.

 

Hermit:

 

Hıristiyan geleneğinde dinsel duygulardan hareketle münzevi bir yaşama çekilen kişi. Hıristiyan hermitler 3. yy sonlarına doğru Mısır ve civar bölgelerde sıkça görülmeye başladı. Ba­tıda karşı reform dönemi sonrası bunlar ortadan kayboldularsa da doğuda varlık­larını sürdürdüler. Bakınız: Ruhban, Keşiş, Mistik.

 

Hermod (Hermodr):

 

İskandinav mitoloji­sinde Odin’in bir oğlu; Balder’in kar­deşi. Balder’in ölümü sonrası, onun Ölüler Dünyası'na seyahat ederek kar­deşi Balder'i bulduğu ve Ölüler Dünyası tanrıçası Hel’den onun tekrar yeryü­züne dönüşüne izin vermesini istediği anlatılır. Buna göre Hel, ancak tüm varlıklar Balder için ağlarsa buna izin vereceğini söylemiş, ancak kötü Loki, Balder için ağlamayı reddetmiştir.

 

Herod Ailesi:

 

MÖ 40'tan itibaren Roma­lılara bağımlı olarak Yahudilere hük­meden hanedan. Büyük Herod, MÖ 40'ta Romalılarca Yahudi kralı olarak atandı ve MÖ 37'den MÖ 4'e kadar hükmetti. Ölümü sonrası saltanatı oğulları arasında paylaştırıldı. Bunlar­dan Archelaus, Judaea, Idumaea ve Samarya'da hükmederken, Antipas, Galilee ve Peraea'da, Philip ise kalan diğer bölgelerde yönetici oldu.

 

Herodianlar:

 

Yeni Ahıt'te İsa Mesih düşmanı olarak anılan bir grup. Bunlar muhtemelen Herod ailesi taraftarlarıydılar.

 

Herodot (Herodotus):

 

MÖ 5. yy'da yaşa­yan Yunanlı tarihçi; tarihin babası. He­rodot, incelediği toplumların inanç sistemleri ve tannlarıyla ilgili de çeşitli bilgiler vermiştir.

 

Herzl:

 

(Theodore Herzl, 1860-1904)

Al­man Yahudi. 1895'te basılan Yahudi Devleti başlıklı bir çalışmada Pinsker’in siyonist fikirlerini geliştirdi. Bu kitap iki yıl sonra toplanan ilk kongrede siyonizmin temel metni haline geldi. Herzl, Yahudilerin Filistin'de yalnızca bir evi değil, bir devleti olması gerekti­ğini vurgulamaktaydı.

 

Hesiod:

 

Muhtemelen MÖ 9. yy sonrası yaşamış olan, Yunan mitoloji yazarla­rından birisi. “Teogoni” ve “İşler ve Günler” adlı eserlerinde dünya çağları, tanrıların soy kütüğü ve benzeri konu­ları ele alır.

 

Hestia (Vesta):

 

Eski Yunan'da kalp ve gönül tanrıçası; Cronos ve Rhea'nın en büyük çocuğu. Onun tüm yaşamı bo­yunca bakire kaldığı söylenir. Romalılar ona Vesta adı altında tazim etmişlerdir.

 

Heterodoksi:

 

Ortodoksinin ya da merkezi din anlayışının dışında olan dinsel akım. Sapkınlığı ifade eden Heresiden farklı olarak Heterodoksi, dinsel inanç ve kurallara aşırı bağlılığı ve ileri dü­zeyde katı bir muhafazakarlığı ifade eder. Bakınız: Heresi.

 

Heviosso (Xevioso):

 

Afrika'da Dahomey­‘in gök gürültüsü tanrısı. Önceki dö­nemlerde onun için insan kurbanı tö­renlerinin yapıldığı, ancak sonradan bunun yerini boğa kurbanının aldığı ileri sürülür.

 

Hexaemeron:

 

Tekvin l'de yer alan, altı günde alemin yaratılışı olayı ve bu kıs­sayla ilgili patristik yorumlar.

 

Hexapla:

 

Eski Ahit’in kilise babalarındanOrigen tarafından kompoze edilen do­kuz kolonlu versiyonu. Bu versiyonda İbranca metin yanı sıra İbranca metnin Yunanca transkripsiyonu ve yedi Yu­nanca versiyon, dokuz kolon halinde yan yana yazılmıştır.

 

Heybeliada Ruhban Okulu:

 

Ortodoks Kilisesi denetiminde 1844'ten 1971'e kadar faaliyette olan ve Ortodoks ce­maat için rahip yetiştirmek amacıyla eğitim veren ilahiyat okulu. Orta ve yüksek öğretimden oluşan 7 yıllık bir eğitim vererek birçok öğrenci yetiştir­miş olan bu okul, 1971 yılında alınan, özel yüksekokulların kapatılması kararı ile kapatılmıştır.

 

Hezekiel:

 

İbranice Yehezkel olarak telaffuz edilmektedir. Yahudi kutsal kita­bı Tanah'ın içinde bir bölümü oluştur­maktadır. Kırk sekiz baptan meydana gelmektedir. İsrail Peygamberlerinden bi­risi olan Hezekiel’in M.Ö. VI., yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Yahudi ta­rihinde önemli bir dönüm noktası olan Babil esareti dönemi peygamberlerind en­dir. Hezekiel, Babil esaretinin olacağına dair kehanetlerde bulunmuştur. Hezekiel kitabının girişinde, pey­gamberliğinin “kral Yehoyakin’in sür­gününün beşinci yılında geldiğini be­lirtmektedir” [31]Hezekiel üzerinde çalışanlar, Hezekiel ki­tabı hakkında değişik görüşlere sahip ol­muşlardır. Bazı yorumcular Hezekiel’in görevini, Kudüs'te yaptığını, Babil ile ilgi­li bölümlerin sonra eklendiğini savun­muşlardır. Fakat Hezekiel’in İsrail toplu­munun problemlerini bildiğini, onlara karşı duyarh olduğunu, bütün yorumcu­lar kabul etmektedir. Yahudiliğin Babil sürgününden sonra geçirdiği değişimleri ve etkileşimleri açıklamaktadır. Hezekielde diğer peygamberler gibi, İsrail halkının iyiliği ve esenliğe çıkması için ça­lışır. Değişik bir şahsiyet yapısı vardır, vecd ve extase adamıdır. Problemleri ya­şamaktadır. İsrail’in, daha doğrusu Yahuda devletinin yıkılışının ana sebebinin, İsrail’deki yolsuzluklar olduğunu be­lirtmektedir. Sürgünden sonra İsrailoğullarını en çok meşgul eden konunun, mabed konusu olduğunu Hezekiel'den öğreniyoruz.

Hezekiel kitabında işlenen ana konulan belirtmemiz gerekirse şunları söyleyebiliriz:

1- Yahuda devleti ve İsrailin başına gele­cek felaketler.[32]

2- Yabancılara karşı gelecek felaketler [33]

3- İsrailoğullarının kurtuluşu ile ilgili ke­hanetler topluluğu.[34]

 

Hezikiast (Hésychastes):

 

Yunanca, hesukhia kelimesinden gelmektedir. An­lamı, istirahat demektir. XIV. Yüzyılda Yunan kiliselerinin birçoğunu endişe­lendiren bir mistik doktrinin keşişlerine verilen addır. Bu keşişler, toprak üzerinde bakışlarını bir noktada merkezileştiriyorlardı. Bu ruhanî merkezileşme tekniği ile aydınlık bir vecde ulaşmayı amaçlıyorlardı. Bu, Asya dinlerindeki “Aydınlanmaya” benziyordu. Bunun için bazılarına göre bu mistik keşişler özellikle Athos dağı manastırındakiler Yoğa tekni­ğini bilmektedirler. Bu metod, güney İtal­ya'ya kadar yayılmıştır. Bu metod 1341-1351 yılları arasında on yıl devam eden bir teolojik kavgayı da beraberinde getirmiştir. Hezikiast’ın en hararetli savunu­cusu aziz Gregoire Palamas olmuştur. Bu hareket üç Grek konsilinde tartışılmıştır. Halâ birkaç Athos zahidi, kendinin Hezikiaste olduğunu söylemektedir.

 

Hıristiyan:

 

MS birinci yüzyıl sonlarından itibaren, Pavlus'un düşünceleri doğrul­tusunda İsa'nın uluhiyetini ve mesih olduğu fikrini savunan kişilere verilen ad.[35] Hıristiyan ismi ilk kez Antakya civarında Pavlus'un İsa'yla ilgili görüşlerine uyanlar için “Mesihçi”' anlamında kullanılmıştır. Tacitus'a göre bu İsim birinci yüzyılın son çeyre­ğinde Romalılarca kilise mensupları için kullanılmaktaydı. Kilise sonradan bu İsmi benimseyerek kullanmaya baş­ladı.

 

Hıristiyanlık:

 

İsa sonrası dönemde Pavlu­s'un düşünceleri doğrultusunda şekille­nen dinsel gelenek. Hıristiyanlığın te­mel inanç esasları arasında tanrı düşün­cesiyle ilişkili olan Teslis doktrini dik­kati çeker. Buna göre “üç unsurdan olu­şan bir tanrı” tasavvur edilir. Tanrısal güç; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlü­sünden oluşur. Bir bakıma Baba, yara­tıcı ve düzenleyici tanrısal gücü; Oğul, kurtarıcı ve yargılayıcı tanrısal gücü; Kutsal Ruh ise bir yönden Oğul'u des­tekleyici ve kişilere bireysel imanı ulaştırıcı tanrısal güç olarak düşünülür.

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un cevher ve mahiyet açısından durumları ve birbi­riyle olan ilişkileri konularında Hıristi­yan topluluklar arasında erken zaman­lardan itibaren günümüze kadar gelen Şiddetli tartışmalar ve fikir ayrılıkları olmuştur. Genel olarak Hıristiyanlıkta Teslis inancına yer verilmekle birlikte, Teslis’in unsurları arasından Oğul İsa Mesih'e inanç ön plana çıkarılır. İsa Mesih’in oğulluğuna, kurtarıcı olarak insan şeklinde bedenleştiğine, yeryü­zünde yaşayarak acı çektiğine, çarmıhta gerilerek öldüğüne, ölümünün üçüncü gününde dirilerek mezardan çıktığına, bir müddet sonra semaya yükseldiğine ve ahir zamanda tekrar gelerek insanlı­ğın kurtuluşu ve yargılanması işini ta­mamlayacağına inanmak Hıristiyanlı­ğın iman esaslarının temelini oluşturur. Hıristiyanlıkta, Adem ve Havva'dan kaynaklanan ve miras olarak tüm in­sanlığa sirayet eden “ilk günah” (ya da “asli günah”) düşüncesi, Yahudilik ve İslamda hayatın her alanına sirayet eden ilahi hukukun yerine, hukukun “sevgi” (“komşunu seveceksin”) kavra­mına İndirgenmiş olması ve ölümden sonra dirilişe, yargı gününe, cennet ve cehenneme inanç dikkati çeker. Mez­hepten mezhebe çeşitli farklılıklar var olmakla birlikte iki temel sakrament olan Evharist ve Vaftiz, hemen her Hıristiyan topluluk tarafından kabul edi­lir. Hıristiyanlığın günümüzdeki en bü' yük mezhebi olan Katolikler, bu iki te­mel sakramente ilaveten 5 hususu daha kabul  ederler.  Bunlar;  ilk yağlama (Konfirmasyon), son yağlama, nikah, rahip takdisi ve günah itirafıdır. He­men hemen bütün Hıristiyan cemaatlar tarafından Pazar günü, ayin günü olarak kabul edilir ve haç, dinsel bir sembololarak görülür. Hıristiyanlıkta gelişmiş bir rahiplik ve misyonerlik teşkilatı vardır. Katı bir hiyerarşik yapıya sahip olan  rahiplik  teşkilatının  başında, -mezhepten mezhebe farklılık arz et­mekle birlikte- Papa ya da Patrik bulu­nur. Diğer rahipler ise aşağıya doğru sı­ralanır. Rahipliğe atanma dinsel bir ritüel olarak kabul edilir. Yine Hıristiyanlıkta monastisizm ve buna bağlı ola­rak keşişlik ve ruhbanlık teşkilatı ol­dukça gelişmiştir. Tarih boyunca yüz­lerce hatta binlerce keşiş tarikatı faali­yet göstermiştir ve bunlardan bir kısmı günümüzde de varlıklarını devam et­tirmektedirler. Hıristiyan monastik ya­şamında üç temel kural olan bekaret, fakirlik ve itaat bütün keşişlik tarikat­ları tarafından kabul edilmiştir. Hıristi­yanlık, belki de dünyada mezhepleşme açısından en zengin dinsel gelenektir. Binlerce Hıristiyan mezhebinden bah­setmek mümkündür. Ancak Hıristiyan­lık tarihte üç önemli mezhepleşme dö­nemi yaşamıştır. Bunlar, Ayrılmış Doğu Kiliseleri adını verdiğimiz Diyofizit ve Monofızit doğu kiliselerinin ana gövde­den koptuğu 5. yy, Katoliklerle Orto­doksların birbirinden ayrıldığı 11. yy ve Martin Luther’in öncülüğünde Protes­tanların Katoliklikten ayrıldığı 15. yy.'dır. Hıristiyanlıkta kutsal kitap olarak Yeni Ahit kabul edilir; ancak Eski Ahit’in de ilahi bir kaynağa dayandığı dolayısıyla kutsallığı benimsenir. Yeni Ahit’in ilk kısmını oluşturan 4 İncil, 325 İznik Konsili'nde standart İncil nüshaları olarak belirlenmiştir. Bakınız: Monofizitizm, Diyofizitizm, Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık.

 

Hıristiyan Keşişliği:

 

Hıristiyan ke­şişliği III. Asrın ortalarına doğru Mısır'da doğmuştur. Kısa sürede keşişlik, Filistin, Suriye, Anadolu ve hatta İstanbul'a kadar yayılmıştır. IV. asırda da Batıya girmiştir. İlk Hıristiyan keşişleri münzevi kişilerdi. Bunlar, olgunlaşma endişesi ile cemiyeti terkederek çöle çekiliyorlar ve orada Spiritüel bir savaş veriyorlardı. Yalnızlığa çekilme geleneğinin Mısır'a ait bir gelenek olduğunu belirtmek gerekmektedir. Çün­kü kanun dışı yaşayanlar, daima iktidardan kaçmak için çöle sığınmaktaydılar. İlk Hıristiyan ermişleri, hemcinsleri ile her türlü alışverişi keserek, büyük bir yoksul­luk içinde yaşamışlar, Elie ve Vaftizci Yahya modeli yaşadıklarını söylemişler­dir.

Zahitliklerindeki aşırı sertlik, yukarı Mı­sır'ın fellahlarınm çok fakir hayatlarına alışmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Keşişliğin ilk örneğini Thebe'li Paul gös­termişse de hayat hikayesindeki efsanevi durum, bunu doğrulamamaktadır. Bunun için bu konuda ilk bilinen keşiş, Antoine'dir. [36]Yine de onun, ön­cekileri örnek aldığı bilinmektedir. Üçün­cü asrın sonundan önce münzevi yaşam tarzı Gaza çölüne Hilarion ile girmişti. Bu alanda çabuk bir şekilde bir organi­zasyon ihtiyacı kendini göstermişti. İlk te­şebbüs Pakhome (287-346)'un teşebbüsü oldu. O, zâhidane istekleri yeniden ele alarak onları Cenobitizm disiplinine bağ­lamıştır. O, birçok müessese kurmuştur. Bunların en meşhuru yukarı Mısır'daki Tabenne'deki kuruluştur. Burası bir asır sonra 5000 keşişi, barındıran bir kuruluş olmuştur. Daha sonra tedricen zahitlik ka­idelerini kaleme almış ve bunlar batıda da tesirini göstermiştir. Bu arada Aşağı Mı­sırda ve çölde çok geniş manastırlar inşa edilmiştir.

Benzer bir zahitlik Filistin'de gelişmeye başlamıştır. Fakat buradaki zahitlik, Mısır'dakinden farklı bir görünüm arzetmektedir. Konyalı (iconium) Chariton, Jericho yakınlarında III. asrın sonunda iki manastır kurmuştur. Daha sonra, Ölü-Deniz’in batısında S. Sabas manastın ile Qelt vadisindeki manastırlar dikkat çekmektedir.

Diğer yandan Mısır, Suriye ve Filistin za­hitlerini ziyaret eden Basile, Cenobitik hayatı Kapadokya'da sürdürmüş ve 358 yılma doğru iki kural meydana getirmiş­tir. Bu kuralların, Doğu Yunanistan'daki zahitliğin gelişmesinde büyük tesiri ol­muştur.

Ancak burada Cenobitik tarzdaki zahitli­ğin yegane model olmadığını belirtmekte yarar vardır. Meselâ, İstanbul'da, inayet ve kabul işlerine doğru yönelen bir şehir zahitliğine şahit olunurken; Filistin, Konstantin döneminden beri, birçok hacı ile karşılaşıyordu.

V. ve VI. asırlarda Kapadokya'da ve Ku­zey Suriye'de bir nevi stilit keşişleri gö­rülmeye başlamıştır. Bunlar, bir kolonun üzerine tespit edilmiş fıçıların içinde ya­şamışlardır. Onları, kolonların dibinde yaşayan talebeleri titizlikle gözetmişler­dir. Bunlar, öldükten sonra, kolonun etra­fına yapılan manastırın ortasına gömül­müşler ve mezarları bir Hac yeri olmuş­tur.

Batıda zahitliği başlatanlar ise, Doğu za­hitleri olmuşlardır. Bunun öncülüğünü İskenderiyeli Athanas teşkil etmektedir. Athanas 335'de Anti-Ariusçu fikirlerinden dolayı Treves'e sürülmüştür. Orada Mısır âdetlerini yaşatmıştır. Birkaç yıl sonra, İtalya'da ve Gaul'da bir takım kadınların zahitlik hayatını devam ettirmek iste­dikleri görülmektedir. Ancak bu alandaki tesisler, piskoposların teşebbüsleri ile ger­çekleşmiştir. Böylece, Martin de Tours, 372'de Marmoutier manastırını, Jean Cassiende Saint-Victor'da bir manastır kurmuşlardır. Afrika'da da Saint Augustin, gerçek manastın organize et­miştir.

Zahitlik kuralları ne olursa olsun, zahitiik hayatının hedefi hep aynı olmuştur: Mü­kemmelliğe ulaşmak. Bu ise, dünyanın unutulmasını, nefse hakimiyeti, tevazuu, fakirliği, kalbin safiyetini gerekli kılmak­tadır. Bunun için yeni sâlik, eski talebeye emanet edilmekte ve ona tam itaat içinde bulunmaktadır. Zahitlikte fakirlik, ke­şişin, elbiseden başka bir şeye sahip ol­maması ve sadece yiyeceğim kabul et­mesidir. Esasında onun yiyeceği, tuz, zeytin yağı, ekmek ile yenilen otlardır. Bunu suya batırarak yemektedirler. Çok yaşlı­ların biraz şarapla yeme hakları vardır. İs­teklerin önüne geçmek, ihtirasları din­dirmek için, uyku birkaç saatle sınırlan­dırılmıştır. Sık sık oruç tutulmaktadır. Zaman, ibadetle, çalışma arasında taksim edilmiştir. Keşişler, hücrelerde birer veya ikişer kişi olarak yaşamaktadırlar. İbadet veya yemek için toplanmaktadırlar. Ya­pılan dualar, tek biçimli değildir. Fakat, Jerome'un ifadesine göre, Filistin'de dua­lar birlikte icra edilmektedir. Batı'da keşişlik: Batı'da keşişliğin iki önemli merkezi vardır: Marmoutier ve Lerins. Hıristiyan misyonerleri Ninian da (360-432) ve İrlan'da da (385-461), birçok piskopos eğitimi almışlardır.

A- Celte keşişliği: Celte kilisesi, VI. yüz­yılda su yüzüne çıktığı zaman, keşişlik çoğalmış, vaktiyle Mısır'da görülenlerle mukayese edilebilen manastırlara sahip olmuştur. Bu manastırlarda, el sanatları, uzun oruçlar, daimi dualarla karakterleşen bir keşişlik dikkati çekmiştir. Doğu keşişliği ile Celte’in karşılaşması, bir ce­maatin ve bir kaidenin zaruretini ortaya koymuş; Arles'ti Cesaire tarafından keşişliğe dahil edilen “stabilite isteği” de dünyadan kaçışın aşırı tutumlarını meydana getirmiştir. Celte keşişliği, Lâtin kö­kenli bir kültürü geliştirmiştir.

B- Benedictin keşişliği: Batı'da V-IX. asır­larda dikkat çeken önemli bir zahitlik ha­reketidir. Bu zahitlik yolunun rehberi, S. Benoit'dir (480-547). O, zahitlik kurallarını yirmi yılda belirlemiştir. Öncekilerin en güzel geleneklerini, aşırılıkları bertaraf ederek ahenkli hale getirmiştir. Benedictin zahitliği, keşişin eğilimine çağrıda bu­lunmaktadır. Benedictinler, cemaat haya­tının günlük organizasyonuna bağlıdırlar. Ora ve Labora terimleri, Benedictin seyri­nin spiritüel ve psikolojik temelini özet­lemektedir. Bunlara göre keşiş “İsa'nın gerçek fakiridir”. Çünkü O, önce “Tanrısal krallığı” aramaktadır. Eskatolojik açı­dan keşiş, “mükemmel bir cemiyeti ye­niden yaratmak için” dünyadan kaçmak­tadır. Tövbekar, kendisinin ve dünyanın kurtuluşu için çalışır. Faaliyetinin tesiri, kutsallığı ölçüsündedir.

C- Keşişliğin yayılışı (VII-IX): St. Gregoire (590-604) diyaloglarında, Benedictin keşişliğinin gerçek elebaşısıdır. Celte manastırlarının büyük sayıdaki re­formu, kıt'anın en önemli manastırlarına katılma girişimini meydana getirmiştir. Bu hareketin neticesinde S. Boniface (675-754), Almanya'nın havarisi olmuş ve meş­hur Fulda manastırını tesis etmiştir. Benedictin keşişliğinin seyri: IX. asrın başında Benedictin tarikatının zahitlik modeli, hemen hemen Batıdaki bütün manastırlarda kendini göstermiştir. Böy­lece Benedictin tarzı yaşantı, dini yaşayı­şın bir normu olmuştur. Keşişlerin tedrici şekilde bir kilise haline gelmesi, Carolingiens'ler döneminde benimsen­miştir. Dünya'ya angaje olma ve manastır zenginliklerinin ağırlıkları lâikler tarafından kıskanılmıştır. St. Benoit reformunda Carroligien destek, bu keşişliği tamir edememiştir.

a- Cluny (910): İki yüz elli yıl boyunca, on kadar yüksek rütbeli rahip, duny rahipler zincirini oluşturmuşlardır. Reform hare­keti, Fransa'dan ve İtalya'dan geri kalan Hıristiyan dünyaya yayılmıştır. Cluny ke­şişlik yasaları (1068), bütün kiliseleri idare etmiştir.

b- Citeaux: Reform teşebbüsünde hayal kırıklığına uğrayan Robert de Molesme citeaux  yu  kurmuş,  burası,  S.  Bernard (1112)'ın gelişine kadar gelişmiştir. Üç yıl içinde  Ferte,  Pontigny, Clairvaux ve Morimond rahibe manastırları kurulmuş­tur. Neticede 1134'de Citeaux'da 80 ma­nastır, 1153'de 343 manastır ve 1242'de 707    manastırın  varlığı dikkat çek­mektedir.

Benedictin riyazetinin sertliği, yeniden el işçiliğini manastıra sokmuştur çünkü ge­nelde Cluny keşişleri, devrin zihniyeti içinde, el sanatını manastırda, kutsallıkla uyuşmaz olarak görüyorladı. Bu riyazet­teki aşırı “yalnızlık arzusu”, işlenmemiş yerlerin seçimine yol açmıştır. Buraları, rahipler, lâikler ve keşişler geçimlerini temin etmek için değerlendirmişlerdir. Böylece Citeaux, en önemli Benedictin re­formunu gerçekleştirmiştir. Bu reform, cemaat halinde yaşama ve çöl tecrübesi kazanma şeklindedir. Citeaux Benedictin zahitliği, kırsal kesi­me, “olgunlaşma modeli” olarak takdim edilmiştir.

XIII. ve XVIII. yüzyıl zahitliği: Murakebe ve yalnızlık özlemi, XIII. ve XIV. yüzyıl­larda Sylvestrains (1231), Celestins (1264), Olivetains (1319), orucu takviye etmiş ve Benedictin zahitliğini sona erdirmiştir.

Doğu keşişliği Saint - Paul (1215) keşişleri ile yeniden canlanmıştır. Bu keşişler, keşiş gruplarının karışımından doğmuşlardır. Bu tarikat, Macaristan'da, Almanya'da, İsveç'te, Avusturya'da ve Polonya'da hız­la yayılmıştır.

Keşişlik “dilenci tarikatlarının” eline ge­çince, Cluny kilisesi manastır kuruluşu­nun “yalnızlık” sembolü olmuştur. Batı kilisesi, marjinal olarak S. Basile’in ve S. Antoine’in doğu zahitlik modellerine açılmaktadır. 1579'da Basıliens'ler, Sicil­ya'nın dört doğu manastırım biraraya ge­tirmişler ve Calabre, Türkler'den kaçan doğu keşişlerini kabul etmiştir. Rance'nin cistercienne reformu (1684) nun sınırlı bir önemi olmuştur. Fransız ihtila­linde Keşiş Augustin tarafından galvanizleştirilen keşişler, her yerde şubeler mey­dana getirmişlerdir. 1827'de 700 keşiş Trappiste tarikatından olduğunu söyle­miştir. 1894'de Trappiste tarikat mensup­ları, cistercienlerden iki kat daha fazla idi.

 

Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası:

 

Bu sekreterya 17 Mayıs 1964'de Papa VI. Paul tarafından kurul­muştur. II. Vatikan konsilinin ortaya koy­duğu kurumlardan birisidir. Bu konudaki bülten 19 Mayıs 1964'de yayınlanmıştır. Bültende sekreteryanın amacı şöyle izah edilmiştir: “Hıristiyan imanından uzak olanlara barışçı bir tarzda ulaşmak”. 1967 yılında yayınlanan Regimini Ecclesiae yasası müşahhas bir tarzda sekreteryaya yeni bir veçhe kazandırmıştır. Buna göre, Hıristiyan olmayanlara saygının artı­rılması ve onlarla uygun diyalog yollarını açmak için metotlar bulmak gerekecektir. Burada “Hıristiyan olmayanlar” ifadesi ile dünyadaki bütün geleneksel dinler an­latılmak istenmiştir. Burada işaret etmek gerekir ki diyalog sadece sistemlere veya dinlere değil; insanlara ve bu dinlere ina­nanlara hitap etmektedir. Hıristiyan olmayanlar sekreteryası, ilk ça­lışmalarını iki istikamette yürütmüştür: Önce, Katolik kilisesinin bünyesinde, Hı­ristiyan olmayan dinler tarafından oluştu­rulan pastoral ve teolojik problemlere du­yarlılığı artırmak için çalışılmıştır. Yine Katolik kilisesinin içinde, lâik ve pluralist bir dünyada Hıristiyan varlığının stilini ve metodlarını yeniden gözden geçirmek gerektiğinin farkına varılmasına çalı­şılmıştır.

İkinci istikamet, Hıristiyan dışı dinlerin kurumlan ve şahsiyetleri ile temasa ge­çilmeye önem verilmiştir. Bu amaçla muhtelif organizasyonlar yapılmıştır. Böylece karşılıklı ziyaretler, görüş alışve­rişleri ortamı meydana getirilmiş, Hıristi­yan imanı anlatılmıştır. Bu konudaki çalışmalar, yirmi beş yıldan beri devam etmektedir. İslâmiyet-Hıristiyanlık; Hıristiyanlık-Yahudilik, Budizm ve Hıristiyanlık, Hinduizm ve Hıristiyanlık arasında dialoğ teşebbüsleri ile belli yaklaşımlar sağlanmıştır. Roma'da, Libya'da, İspanya'da, Türkiye'de ve daha birçok ülkede dinlerarası diyalog toplantıları yapılmış ve yapılmaya devam etmektedir. 1997 yılının Ekim ayında, Diyanet işlerinin önderliğinde İslâm-Hıristiyan diyalog toplantısı çalışmaları sürdürülmüştür.

İslâm-Hıristiyan diyalogunun tarihsel ve aktüel seviyede takibi için Roma'da bir Islamo Christiana” dergisi çıkarılmak­tadır. Bu dergide müslümanlar da yazı yazabilmektedir. Bu dergi 1997 yılında yirmi ikinci sayısını çıkarmıştır. Dergi son derece ciddi yazıları ve kitap tanıtımlarını ihtiva etmektedir.

Hıristiyan dışı dinler sereteryasının Ro­ma'da hemen Vatikan'ın yakınında bir bürosu vardır. Bu büro, diyalog çalışma­larını takip etmektedir. Bu sekreteryanın Türkiye ile ilgili faaliyetleri de devam et­mektedir. Bu amaçla Papa VI. Paul, Tür­kiye'ye gelmiştir. Fener patriğini de ziya­ret etmiş olan Papa'yı, Fener patriği de iadei ziyarette bulunmuştur. Böylece, Katolik-Ortodoks yakınlaşmasına çalışılmış hem de kiliseler birliği için çaba sarfedilmiştir. Bugün, “Hıristiyan ol­mayanlar Sekretaryası”nın ismi “Din­lerarası Diyalog Sekretaryası” olmuştur.

 

Hıristiyan Paskalyası:

 

Hıristiyan paskalyası, Yahudi paskalyasının karşılı­ğına uygun düşmektedir. Hıristiyanlar, paskalya bayramında İsa'nın dirilişini kutlamaktadırlar. Dört İncilin şehadetine göre, çarmıha müteakip haftanın ilk günü, İsa'nın dirilmeden sonra ilk görünümü vuku bulmuştu. Hıristiyanlar böylece bu merasimi yeni bir anlamla uygulamaya devam etmişlerdir.

Bu konuda Paul, Corinthienslere şöyle yazmıştı: “Eski mayayı kaldırın. Ta ki mayasız olduğumuz gibi, yeni hamur olasınız... Çünkü bizim fıshımız olan Mesih de kurban edilmiştir... Bunun için ne eski maya ile ne de şerirlik ve kötü­lük mayası ile, fakat hulûs ve hakikatin mayasız ekmeği ile bayram edelim.” [37]

Eski kilise, paskalya için iki tarih tesbit etmiştir: Küçük Asya'daki Hıristiyanlar, Yahudiler gibi paskalya'yı 14 Nisan'da kutlamaya devam etmişlerdir. Diğer kili­seler, paskalyayı ilkbaharın dolunayını takip eden pazar günü kutlamaktadırlar.

II. asrın sonunda Papa Victor, paskalya için uygulanan bu ikinci tutumu, Asyalı Hıristiyanlara empoze etmek istemiştir. Paskalyanın farklı tarihlerde kutlanışı iki farklı ilahiyata uygun düşüyordu. Bazıla­rı, İsa'nın çarmıha gerilişini, diğerleri ise bizzat İsa'nın ölümden dirilişini kutlayorlardı.

Paskalya için genel bir bayramın kutlan­ması için İznik konsilini (M. 325) bekle­mek gerekecekti. Bu bayramın ilkbahar da dolunayı takip eden pazar günü kut­lanması için 325 İznik konsilinde karar alınmıştır.

Yahudiler paskalya gecesi, Meşinin geli­şini beklerken; Hıristiyanlar, İsa'nın geli­şini bekliyorlardı. Bu konuda aziz Paul, Koleselilere şöyle yazıyordu: “İmdi eğer Mesih ile kıyam ettinizse, yukarıda olan şeyleri arayın. Orada Mesih Allanın sa­ğında oturmuştur.”[38] 1582 yılında Papa XIII. Gregoire, Julien takvimini reforme etmeye karar vermiştir (Bu takvim Jules Cesar tarafından yürür­lüğe girdiği için Julien takvimi denmiştir). Julien takvimi güneş yılına göre çok kısa­dır. Güneş takvimine, Gregorienne tak­vimi denmiştir. Genelde Batı toplumları bu takvimi kabul etmiştir. Doğu kiliseleri Julien takvimine, Batı kili­seleri de Gregorienne takvimine bağlı kalmışlardır. İşte doğu kiliseleri ile Batı kiliseleri arasındaki fark buradan kaynak­lanmaktadır. II. Vatikan konsilinde, pas­kalya bayramı için müşterek bir bayram temini istenmiştir. Ancak bunun Ortodoks-Katolik bir konsilde karara bağlanması daha uygun görünmektedir.

 

Hıristiyanlar Birliği Sekreteryası:

 

5 Haziran 1960'da Papa XXIII. Jean, II. Vatikan konsili hazırlık komitesi çerçevesinde bir “Secretarîatus ad Christianorum Unitatem Fovendam” adında bir sekreterya tesis etmiştir. Papa VI. Paul, 15 Ağustos 1967'de bu sekreterayı “Hıristiyanlar Birliğini” sağlaya­cak daimi bir komisyon haline getirmiştir. Bilindiği gibi, II. Vatikan konsiiinin en önemli işlerinden biri bütün Hıristiyanları birleştirme idealiydi. Özellikle Papa VI. Paul'un en önemli hedeflerinden birisi buydu.

Bu sekreteryanm faaliyetleri iki alanda dikkat çekicidir:

1- Katolik kilisesinin bünyesinde birliği sağlamak. Bu amaçla II. Vatikan konsili, ökümenizm üzerindeki deklarasyonda; kilisenin, kalbin hidayetinin, ibadetin, ökümenik engajmanın temel şartlarının yenileştirilmesini istiyordu. Konsil baba­ları, mahalli kiliselerin diğer kiliseler kar­şısında bu derin tutum değişiminin en pratik yönlendirmesi arzularını belirtmiş­lerdir.

Bu birlik sekreteryası, bir direktif hazır­lamışlardır. Bunun birinci kısmı, 1967'de ikincisi ise, 1970'de yayınlanmıştır. Aynı yıl bir başka doküman neşredilmiştir. 1975 yılında ise, ökümenik işbirliği konu­sunda, bölgesel, milli ve mahalli planda yönlendirmeler ve telkinler adı altında bir takım yayınlar yapılmıştır.

2- Diğer kiliselerle diyalogu ve ilişkileri geliştirmek.

Bu amaçla Katolik kilisesi bir dizi diyaloga teşebbüs etmiştir:

1- 1980 yılında Ortodoks kilisesi ile teolojik diyalog başlatılmıştır. Bu 1975 yihnda tayin edilen bir komisyon tarafından ha­zırlanmıştır.

2- Eski doğu kiliseleri olan Kıpti, Habeş, Süryani,  Hind ve Ermeni kiliseleri ile resmi bir teolojik diyalog gelişmiştir. Bu kiliselerin bütün patrikleri Papa VI. Paul ile biraraya gelmişlerdir. Süryani patriği Mar Ignatius Yacoub III ve Kıpti patriği III. Shenouda, Katolik kilisesinin hüviye­tini tasdik etmişlerdir.

3. II. Vatikan konsilinden sonra Anglikan cemaati ile de diyaloga başlanmıştır. Bu amaçla kurulan komisyon, evharistiya, ki­lise sırları ve kilisede otorite konularında olduğu gibi, doktrinci konularda Katolik kilisesi ile olan ihtilaflar ele alınmıştır. Hıristiyanîarı birleştirme hareketi, bütün Hıristiyan kilise teşkilatlarına hoş görünse de, aralarındaki teolojik ihtilaflar, siyasi ve ekonomik çıkarlar, kiliseler birliğinin teşekkülüne mani görünmektedir. Bunun için Hıristiyan Birliğini dinî manada orta­ya koymak kolay bir iş olarak görünmü­yor.

 

Hıristiyanlıkta Kurtuluş:

 

Hıris­tiyanlık kendini, bizzat bir kurtuluş dokt­rini olarak takdim etmektedir. Hıristiyan imanı, tam olarak İsa-Mesih'de belirgin­leşmekte ve merkezileşmektedir. Çünkü İsa'yı, kurtuluşu gerçekleştirmesi için biz­zat Allah göndermiştir. Hıristiyanlıktaki kurtuluş doktrini bir ta­kım terimler ihtiva etmektedir: Bunlardan ilki kefaret terimidir. Buna göre Tanrı in­sanlara kefaret vasıtası olarak İsa'yı gön­dermiş ve İsa, insanlar adına kendini feda etmiştir. Böylece kefaret (Redemption), günahtan kurtuluşun adı olmuştur. Diğer yandan kefaretin bir de kurban yönü var­dır. Bu açıdan İsa, bir kefaret kurbanı ola­rak kendini, insanların günahı uğruna fe­da etmiştir. Böylece kefaret terimi Hıristi­yanlıkta kurtuluşun temelini teşkil etmek­tedir.

Kurtuluşla ilgili diğer bir terim de (Liberation) terimidir. Kefaret kelimesi, özellikle “kurtuluş” kelimesini ihtiva et­mektedir. Yani, günahın esaretinden ve köleliğinden kurtuluşu sembolize etmek­tedir.

M. 325'de toplanan İznik konsili, İsa'nın kefaret olarak gönderilişini resmen kabul etmiştir. “İsa, biz insanların kurtuluşu için gökten inmiştir, cesetlenip insan olmuştur.” Kadıköy’de toplanan konsilde de (451) aynı inanç, yeniden canlı şekilde kabul edilmiştir. Kefaret doktrinine göre İsa, Allah'ın oğlu olarak babasının yanın­da bulunmuş ve Allah'a eşit bir halde iken, Allah'ın emri ile gökten inerek, in­sanları kurtarmak için onlara benzer hale gelmiştir. Çünkü Hıristiyan itikadına gö­re, insanlık kaçınılmaz bir kaderin baskısı altında durmaktaydı. Beşeriyeti, baskı al­tında tutan bu kader, Adem’in işlediği gü­nahla, onun nesline geçmiş olan şeytanın hakimiyeti problemiydi. Böylece, insanın bedeninde Allah’ın güçlü düşmanı, gü­nahkâr kötü şeytan oturuyordu. Şeytanın iradesi, insanı köleleştirmişti. Şeytanın bu hakimiyeti altında, insanın iyilik yapması gayreti boşuna idi.

İşte Hıristiyan iman esasına göre, beşeri­yeti bu yükten kurtarmak için Davud nes­linden Allah'ın oğlu gelmiş, bizimkine benzer bir bedenle insanlık için geçerli kanunlara riâyet etmiştir. Fakat onda, bizdeki günah yükü yoktur. Çünkü onun günahının gücü kırılmıştır. Böylece o, gü­nahsız olarak kalmıştır. Neticede İsa, in­sanlık için bir kefaret olarak kurban ol­muş ve onun şahsında beşerin boynunda­ki “günah yükü” (Aslî suç) kaldırılmıştır. Hıristiyanlığa göre beşeriyetin, Adem'den beri sırtında taşıdığı günahı, kendi canıyla ödeyen İsa Mesih, çarmıha gerilmiş, gö­mülmüş ve sonra da diriltilerek görevini tamamlamış, göğe yükselmiş ve Allah'ın sağma oturmuştur.

 

Hırka:

 

Tarikat geleneğinde müride giydi­rilen özel giyecek. Hırka giymek ve hırka yırtmak gibi törenler tarikat geleneğinde belirli mertebelere ulaşmış ol­duğu düşünülen kişiler için yapılan ve sembolik anlamlar içeren törenlerdir. Hırka giyme, şeyhe bağlanmayı sembo­lize eder.

 

Hırka i Saadet:

 

İslami gelenekte Hz. Muhammed'e ait olduğu düşünülen hır­kaya verilen ad. Bakınız: Bürde.

 

Hızır:

 

Halk arasında ölümsüzlük şerbeti içerek ölümsüzlüğe kavuşmuş olduğu düşünülen ve her zaman ve mekanda umulmadık anlarda ortaya çıkarak in­sanlara yardım eden, bolluk ve bereket getiren olduğuna inanılan mitolojik şahsiyet. Hızır düşüncesi, bazılarınca Kur'an'da Musa ile bir yolculuk yapan ve “Allah'tan verilen bir ilim ve rahmet sahibi” olduğu belirtilen [39] kişiyle ilişkili olarak görülür. Ancak Kur'an'da ismi zikredilmeyen bu kişinin Hızır niteliğiyle herhangi bir ilişkisinin olmadığı, yalnızca Allah'tan vahiy alan bir peygamber olduğu açıktır. Öte yan­dan Allah, Kur'an'da açıkça hiç kim­seye ölümsüzlük vermediğini, herkesin ölümlü olduğunu açık seçik şekilde ifade etmektedir. [40] Bakınız: İlyas.

İslâmî muhitlerde çok önemli bir yeri olan Hızır inancının kaynağı Kur'an-ı Kerim'e dayandırılır. Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Musa'ya rehberlik yapan, ilm-i Ledün ve ilm-i hakikata sahip olan kişinin Hızır olduğunu Hadis kitaplarından öğrenmek­teyiz. Kur'an-ı Kerim'de Hızır'ın ismi zik­redilmez. Hz. Musa ile arkadaşlık yapan kimseden bahsedilir. [41]Bu ayetlerde de sadece “Kullarımızdan bir kul buldular” [42]denilmektedir. Bütün müfessirler bu kulun Hızır oldu­ğunda ittifak etmişlerdir. Yine Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın, Hızirla buluşma nedeni zikredilmemiştir. Bu konudaki boşluğu hadisler doldurmaktadır. Konu hakkındaki rivayetler çeşitlidir. Bu hadis­lere göre, Hz. Musa kendisine levhalar verilince, benden daha faziletli ve daha bilgili kimdir?, demiştir. Bir başka rivayete göre, “Hz. Musa Allah'a, hangi kulun sa­na daha sevgilidir?” der veya birgün İsrailoğulları arasında iken Hz. Musa'ya bir adam gelir ve şöyle der:

“Senden daha âlim birini biliyor musun? Hz. Musa

“ha­yır” der, o zaman Allah Hz. Musa'ya şöyle vahyeder:

“Senden âlim olan kulumuz Hızır’dır.” Hz. Musa ona nasıl ulaşabilece­ğini sorar. Allah da onun için Balığı bir alamet yapar. Diğer bir rivayette ise, ken­disine sorulan bir suale “en Alimin” ken­disi olduğunu belirtince Allah Musa'yı azarlar ve O'na Hızır'a gitmesini emre­der.” [43]

Hadislerin açık ifadesinden anlaşıldığına göre Allah, Hz. Musa'ya daha faziletli salih bir kulun varlığını göstermek üzere işarette bulunmuştur. Hz. Musa bu “salih kulu” bulmak üzere yola çıkarken, Kur'an'ın ifadesine göre yanına bir genç alır. Böylece Hz. Musa ve hizmetçisi bu “salih kulu” bulmak üzere yola çıkarlar. Ancak Musa'nın gideceği istikamet ve bu salih kulun bulunduğu yer Kur'an-ı Kerim'de açıklanmaz. Yalnız, Hz. Musa'nın gidece­ği yerin, “iki denizin birleştiği yer” ol­duğu belirtilmiştir.

Böylece Hz. Musa ve hadimi iki denizin birleştiği yere doğru hareket ederler. Be­raberlerinde de zenbil içinde bir balık gö­türürler. İki denizin birleştiği yerdeki ka­yanın yanına varınca uyurlar. Bu arada “hızlanmış balık” zenbilden kurtulur ve denizde kaybolur. Uyandıktan sonra yol­larına devam ederler. Sabah olunca Musa, hizmetçisine “kuşluk yemeğimizi ver, yorulduk der”. Hizmetçi ise,

“Bak hele, kayanın dibinde barındığımız zaman ba­lığın denize gittiğini haber vermeyi unut­muştum” der. Bunun üzerine Hz. Musa,

“Zaten istediğimiz de bu idi” diyerek iz­lerini takiben geri dönerler. Kaya'nın ya­nına varınca,

“Esvabına bürünmüş bir zat” bulurlar.

Hz. Musa (a.s.)

“Sana talim olunan rüşt (ve hidayetten bana bir şey öğretmek üze­re sana tabi olayım mı?” der. Hızır (a.s.)

“Sen benimle hiç mi hiç edemezsin ya Musa! Bende Allanın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bi­lemezsin. Sende de Allah’ın verdiği öyle bir ilim vardır ki, onu da ben bilemem” der. Hz. Musa ise, “Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim” der. Oradan geçen bir gemiye binerler. O zat, gemi tahtaların­dan birini söker,  Musa dayanamaz

“Adamcağızlar bizi gemilerine almışlarken sen içindekileri batırmak için gemiyi mi deliyorsun?” der. Hızır

“Sen benimle hiç edemezsin demedim mi?” der. Musa ise,

“Dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” der, yolla­rına devam ederler. Bir de görürler ki, bir çocuk, diğer çocuklarla oynuyor. Hızır, çocuğun başını eliyle koparır. Hz. Musa,

“Hiçbir nefse bedel olmaksızın pâk bir ca­nı telef mi ediyorsun” der. Hızır yine

“Ben, sana benimle edemezsin demedim mi?” cevabını verir, yine giderler. Nihayet bir memlekete varırlar. Ahalisinden ye­mek isterler. Ahâli onları misafir etmez. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar bu­lurlar, Hızır onu doğrultur. Hz. Musa

“İs­teseydin bunun için bir ücret alabilir­din”. Hızır,

“Bu andan itibaren artık ayrı­lalım der”.[44]

Neticede Hızır, Musa'ya sabredemediği olayların iç yüzünü anlatır: Gemi denizde iş yapan yoksullarındı, onu kusurlu yap­mak istedim. Çünkü sağlam gemiyi zorla almakta olan bir hükümdar vardı[45]. Oğlan'a gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik[46]. Hadislerin ifadesine göre o çocuk kâfir olacaktı. Ana ve babasını tuğyan belasına uğratacaktı[47]. Duvara gelince, O, şehirde yetim iki ço­cuğundu, altında onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir adamdı. Allah dile­di ki ikisi de rüştlerine ersinler. Definele­rini çıkarsınlar. Bu Allahın bir merhameti idi.[48]

Gerek Kur'an-ı Kerim'de ve gerekse hadislerde belirtilen Hızır kıssasında hemen hemen bir birlik göze çarpar. Her iki İs­lâmî kaynağın da belirtmeye çalıştığı Hı­zır figürü, Allahın salih bir kulunu ve “ilm-i ledünne” vakif bir insanı göster­mektedir. Bu şahsın bir veli mi, yoksa bi Nebi mi olduğu da tartışılmıştır. Genelde mutasavvıflar onu veli, diğer ulemâ onu peygamber olarak değerlendirmişlerdir. Hızır inancının İslâm kültürüne böylece girdiğini ve özellikle Türkler arasında çok önemli bir kültü meydana getirdiğini gö­rüyoruz; “Her geceyi kadir, her gördü­ğünü Hızır bil” felsefesi ile Türkler Hızır inancına samimiyetle katılmışlardır. Bu inancın bir sonucu olarak da her yıl 6 Mayıs'ta Hıdrellez (Hızır-İlyas) kültünü kut­lamaktadırlar.

Türk halk inancına göre, bekledikleri ümitleri gerçekleştiremeyenler, başların­daki sıkıntıyı izale edemeyenler, sevdiklerine kavuşmak isteyenler, hayırlı bir kıs­metle karşılaşmayı arzu edenler, maddi veya manevi rahatlığa ulaşmak isteyenler için Hıdrellez bir ümit kapısıdır.

 

Hibil Ziva:

 

Sabitlikte bazen Manda d Hiia ile özdeşleştirilen önemli bir ışık ruhu. Sâbiî mitolojisine göre o, ışıkla karanlık arasındaki aktif mücadele dö­nemi başlamadan önce karanlık alemine inerek orada kötü varlıkların ışık dünyasına karşı gizli planlarını öğren­mek amacıyla karanlık dünyalarına bir keşif ziyareti yapmıştır. Sâbiîlîkte Hibil, aynı zamanda bir dünya devrinin koru­yucusu ve Sâbiî toplumunun gözeticisi olan bir ışık gücüdür.

 

Hicks:

 

(Elias Hicks, 1748-1830)

Ameri­kan Kuveykır. Ortaya attığı bazı düşün­celeri nedeniyle Philadelphia ve diğerbölgelerde onun taraftarlarıyla diğer Kuveykırlar arasında bir ayrılık söz ko­nusu oldu.

 

Hicr:

 

Kur'an'ın 15. suresi. Mekke'de nazilolan bu sure 99 ayetten oluşur.

 

Hicret:

 

Hz. Muhammed’in MS 622'de Mekke'den Medine'ye göç etmesi olayı. Bu olay, İslâm tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve İslami takvimin (Hicri Takvim) başlangıcı sayılmıştır. Medine'ye hicretle birlikte Müslümanlar, küçük bir cemaattan organize olmuş bir toplum yapısına geçmişler ve bir şe­hir devleti tesis etmişlerdir. Mekke dö­neminde yoğun şekilde görülen baskı ve zulüm ortamından kurtulan Müslümanlar, bu yeni merkezde İslamın yayılması için yoğun bir çaba göstermişler ve çok kİsa sayılacak bir sürede İslam, Arap yarımadasının dört bir tarafında yayılıp gelişmiştir.

 

Hidayet:

 

Doğru yolu bulma. İslamda, ki­şinin iman ve teslimiyet vasıflarına sa­hip olması. “Hidayete ermek” ifadesi Müslüman olmak anlamına gelir.

 

Hierogamie:

 

Birçok mitolojide, Tanrı­ların görkemli düğünlerinden bahsedilir. Meselâ, Zeus ile Hera’nın düğünü gibi. Bu düğünlerin hatırası her yıl bayram ola­rak kutlanmaktadır. Sümerlerde, yeni yıl­da bu bayram vesilesi ile Tanrı Nin, Girsou, eşi Baou'ya, evlilik hediyeleri ge­tiriyordu. En büyük mabedde de bir “ya­tak odası” bulunuyordu. İnanna kültüne bağlı bir merasimle bu düğünler ayrıcalık gösteriyordu. Bu me­rasime Sümer kralı iştirak ediyordu. Bu kral, Tanrıça Doummouzi'nin eşini temsil ediyordu. Kralın, Tanrıça ile birleşmesinin sebepleri pek açık değildir. Genelde bu­rada, verimlilik merasimleri söz konusu olmalıdır. Bu kapalı bir durum arzetmektedir. Çünkü Doummouzi, ol­dukça komplekstir. Zira İnanna, ne bir Ana Tanrıçadır, ne de bir verimlilik ilâhesidir. Hierogamie'nin Yeni - Sümer kralla­rının Tanrılaşması ile ilişkisi vardır. III. Ur krallarının, İnanna'ya özel bir sofu­lukları vardır.

 

Hikmet:

 

Arapça. “bilgi, üstün ilim, anlayış”. Kur'an'da Allah'ın dilediği kullarına hikmet, ya da kitap ve hikmet verdiği belirtilir.  Burada söz konusu edilen hikmetin ne olduğu konusunda farklı açıklamalar yapılmakla birlikte, bunun kişinin vahyi anlama ve yaşama yete­neği olduğu anlaşılmaktadır.

 

Hilfu'l-Fudûl:

 

Hz. Muhammed’in, Risalet öncesi dönemde üye olarak katılmış ol­duğu bir çeşit dernek. Amacı fakirleri, mazlumları ve yetimleri korumak olan bu dernek, Mekke'de Abdullah ibn Cud'an isimli kişinin evinde toplanılmak suretiyle oluşturulmuştu. Hz. Pey­gamber, sonraları kendisine bu der­nekle ilgili sorulan bir soru üzerine, “böylesi bir toplantıya şimdi de olsa katılırım” diye cevap vermiştir.

 

Hillel:

 

M.Ö. I. yüzyılın sonu ile M.S. I. yüzyılın başında yaşamış olan bir Yahudi kutsal kitabı yorumcusudur. Hillel, hem kutsal metinleri, hem de geleneği yorum­lamıştır. Kendi adına bir okul kurmuştur. Bu okul Yahudi dini tarihinde Hillel oku­lu veya Hillel Evi olarak bilinmektedir. Yahudi dini metinlerini yorumlarken kendine özgü kuralları esas almıştır. Babil doğumlu olan Hillel, Yahudi kültürü ile Babil kültürü arasındaki sentez ortamında büyümüş ve eğitim görmüştür. Milâdi bi­rinci asırda Yahudi cemaatinin içinde önemli bir yer tutan Ferisilerle birlikte yaşamıştır. Hayatının büyük bir kısmı Fi­listin'de geçmiştir.

Yahudi dini tarihinde Hillel’in adı, Talmud metni üzerindeki çalışmalarıyla dikkat çekmiştir. Ayrıca, Tora metni üze­rinde yaptığı yorum sitili daha sonraki ça­lışmalarda izlenmiştir. Talmud'un metin kısmı olan Mişna’nın, Pirke Avot bölümü üzerinde yaptığı çalışma, daha sonraki ça­lışmalarda başvuru metni olmuştur. Hillel, kelime kelime yapılan yoruma Allegorik bir üslup getirmiştir. Filistin bölgesindeki Talmud akademileri, Hillel’in izini takip etmiştir. Hillel, Kudüs Talmud çalışmalarında önemli bir isim olarak Yahudi dini tarihine geçmiştir.

 

Hillel Ekolü:

 

İsa zamanında Yahudiler arasında bir rabbinik öğretmen olan Hillel taraftarları, şammai ekolüne kar­şılık bunlar hukukun liberal ve hoşgö­rülü yorumunu savunmaktaydılar. Bakınız: şammai.

 

Hilye:

 

İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in adet, hal, tavır ve davranışlarını konu alan eserlere verilen ad. Ayrıca bu tür eserler şemail (ya da şemaili şer­ife) adıyla da adlandırılmışlardır.

 

Himerus (Pothos):

 

Eski Yunan'da arzu ve ihtiras tanrısı.

 

Hinayana:

 

“Küçük Araba” mezhebi adı da verilen bu akım, muhafazakar ve gele­nekçi bir yapıya sahip olan bir Budist mezhebidir. Bu mezhebe göre Buddha, acılardan kurtulma ve aydınlanma yo­lunu öğreten bir rehberdir. Hinayana mezhebi birçok kola ayrılmış olmakla birlikte bunlardan en önemlileri Tharavadin ve Servastivadin ekolleridir. Günümüzde Tharavadin ekolü yaygın konumdadır. Özellikle Seylan, Tayland ve Burma'da bu mezhep yaygın durum­dadır. Bakınız: Mahayana.

Hinayânâ ismi (küçük yol), Mahâyâna’nın (Büyük Yol) taraftarlarınca verilmişe benziyor. Gerçekten Mahâyâna’nın mensuplarına takdim ettiği büyük yol karşısında, Hinayânâ oldukça dar ve katı bir yol gösterir. “Küçük yol” doktrininin esas bölümü “Büyük yol”dan oluşmaktadır. Onun en önemli metinleri ise Sanskritçe değil, Pâli dilindedir. As­lında bu “Küçük yol” daha yeni bir Mahâyana'dan başka bir şey değildir. Şüphesiz bu iki akım başlangıçtan beri müştereken vardı. Çünkü bunlar, Budizmin iki tamamlayıcı veçhesine uy­gun düşmekteydi. Teşekkülünden sonra Hinayânâ, Hindistan'ın dışında güneye doğru yayılmıştır. Seylan, Birmanya, Ma­lezya, Tayland, Kamboçya ve Laos. Hal­buki, Mahâyânâ, Tibet, Çin, Vietnam'a doğru yayılmıştır. Genel olarak Hinayânâ, Buda'nın talimlerinin ahlâki veçhesi üze­rinde ısrar etmektedir. Çünkü onlara gö­re, insanın bedbahtlığı, dünyevi arzula­rından ileri gelmektedir. Bunun için tek kurtuluş yolu, uygun bir psikosomatik teknikle bu isteği yok etmektir. Şüphesiz ilahiyatçılar Buda’nın “iyi yolu” vaaz ederken acıyı taddığını inkar etmiyorlar. Onların üzerinde durdukları konu, Bu­da’nın, dindarlıkları karşısında insanları kurtaran bir Tanrı olmadığı noktasıdır. Onlara göre Buda, katetmek isteyen in­sanlara yol gösteren bir üstaddır. Bunu gerçekleştirebilmek için ise insanın, doğru bir davranış, daimi tefekkür, bir nevi zih­ni bir yoga egzersizi gerekmektedir (Bu, zihni her çeşit arzudan temizlemek için yapılır). Hinayânâ Ekolü, Lâiklerin, “Bhikku” (dilenci rahipler)ların yaşadığı manastırlara çekilerek hedefe yaklaşabile­ceklerini kabul etmektedirler. Bu staj döneminde lâik, bir rahip gibi giymekte ve onun gibi sadakalarla yaşamakta, tavsiye edilen bütün ruhî egzersizleri yapmakta­dır. Bu ekolde kadınların görevi, daha azdır. Fakat rahibeler için de manastırlar vardır.

 

Hinduizm:

 

Geleneksel Hint dinsel inan­cına verilen genel bir ad. Hindistan geleneğine ait bazı ortak karakteristik özellikleri yansıtmakla birlikte Hindu­izm, belirli bir inanç sistemi olmaktan ziyade, birçok dinsel geleneğe verilen ortak bir addır. Bu nedenle dinler ta­rihçileri, Hinduizmin başlı başına dinsel bir akımı mı yoksa Hint kültürel ge­leneğini mi ifade ettiği konusunda gö­rüş farklılıkları içerisindedirler. Hindu­izm dünyanın en eski ve en geniş kutsal literatürüne sahip olan bir gelenektir. MÖ 1300 800 yılları arasına ait olan Vedalar ve daha sonraki dönemlerde derlenen Brahmanalar,  Upanişadlar, çeşitli destanlar ve kanun kitapları, Hinduizmin kutsal literatürünü oluş­turmaktadır. Hinduizmin karakteristik özellikleri arasında kast sistemi, Karma doktrini, Samsara ve Avatara tasavvuru dikkati çeker. Tanrı düşüncesi açısın­dan Hinduizm, ateist gruplardan teist-lere ve panteistlere, monoteistlerden politeistlere kadar birçok akımı bünyesinde toplar. Ancak genellikle Hinduların politeist oldukları görülmektedir. Yüzlerce hatta binlerce tanrısal varlığa inanılmakla  birlikte,  yaratıcı  tanrı Brahma, koruyucu tanrı Vişnu ve yıkıcı tanrı şîva üçlüsü tanrılar panteonunun başını çekmektedir. Tanrı düşüncesi konusundaki çeşitlilik ritüeller konu­sunda da görülmektedir. Hindular ara­sında dünyadan tamamıyla el etek çe­ken ve mutlak inzivayı yaşam biçimi edinen mistiklerden karma seks ayinleri yapanlara, beslenme diyeti konusunda kendilerine sınırlama getirenlerden bu konuda kendilerini tamamıyla serbest bırakanlara kadar birçok farklı grubun varlığına rastlanır. Ancak genel olarak Hindular, tanrı timsali olan heykel ve suretlere tapınır ve onlara hediyeler su­narlar; rahiplerin yöneticiliğinde kur­ban törenleri düzenlerler, kutsal me­kanlara hac seyahatleri tertip ederler ve kutsal sularda vaftiz olurlar. Hindulann çok ayrıntılı ve karmaşık zaman hesap­lamaları da dikkat çekicidir. Bakınız: Karma, Kast, Avatara, Vedalar, Kalpa.

Hindistan'da oturanların büyük bir çoğunluğunun dini olan Hin­duizm, birçok felsefî spekülasyonların ve yerli kültlerin bütünleşmesi ve Brahmanizmin tekâmülü sonucunda or­taya çıkmıştır. Bu durum, milâdî I. asır civarında bile hissedilmekteydi. Hinduizm, Vedizm'den çıkmıştır. Hinduizm, Veda'ları ve onun tamamlayıcıları olan Brâhmana ve Upanishad’ları muhafaza etmektedir. Çünkü bütün bu eski mirası, bir vahiy olarak telâkki etmektedir. Ayrı­ca o, bu eserlere Smriti'ye, yani geleneğe ait daha birçok eser ilave etmektedir. Bun­lar, Hind cemiyetini ilgilendiren bütün açık kuralları ve dinî anlamları veren Sutra ve Çastra'dır. Herkesin hakları, vazifeleri ve kastları kesin olarak tespit edilmiştir. Uzun bir fikir olgunluğundan sonra Hinduizm, birçok asra yayılan yük­lü bir edebiyatın arasında gelişmiştir. Mahabharata, Ramayana destanları bize Vedİzm’in çok farklı veçhelerini göster­mişlerdir. Vedalar Aryen olmayanların katkılarına, Avatar mefhumu ile Vişnuist bir mitolojiye bağlıdır. Çıva'nın ve oğulla­rının farklı isimleri ve kişilikleri, Hindu­izm dinî şekillerine büyük bir değişiklik vermişlerdir. Hinduizm mezhepleri fark­lılaşmakta ve çoğalmaktadır. Mitolojiyi, kozmolojiyi, tarihi, ilahileri (III. asırdan XII. asra kadar) işleyen dinî kitaplar olan Purana'lar, Hinduizmin oldukça kompleks veçhesini      tamamlamaktadırlar.

Vışnuist ve Şivaist eserler olmak üzere ayrılmaktadırlar.  Birinciler daha çok Samhita, ikinciler ise daha çok Agama (gelenek)  olarak isimlendirilmişlerdir.  Hindin bütün klasik edebiyatının yani, poetik, tiyatro ve felsefe ile ilgili eserleri­nin dinî bir dokuya sahip olduğu görülür. Darçana altı sistemdir. Her birinin bir “kurtarma” konusu vardır. Bunların en eskisi, Mimânsâ'dır (Vedizm üzerinde te­fekkür). Daha sonra Vedânta düzeyinde veya Veda le Sâmkhya sonunda, Yoğa, Nyâya, Vaiçeshika gelmektedir. Hindu­izmde mitoloji efsanevi bir temel olarak kalmaktadır. Mitolojide yoğun bir polite­izm vardır. Orada panteizm, maddeye kadar uzanmaktadır. Bütün bunlara rağ­men Hinduizmin çok açık iki şekli vardır: Biri, ebedî olarak değişmeyen Brahman doktrininde monoteizme uzanan bilginle­rin inandığı Hinduizm; diğeri, bir halk dinî şekli olarak Hinduizm. Hinduizmin büyük Tanrıları olan Vishnu ve Çiva, baş­langıçtaki Trimurti'den çıkmışlardır. Brahmanizm’in patriyarkal dünyasında zıt şeyler de bulunmaktadır. Değişik isim­ler altında Devi veya Çakti olan çok eski bir Anada vardır. Yine, köy Tanrıçaları veya “yedi analar” vardır. Bu ebedi kadm kültünden dolayı Hind, bir “mother india” olmuştur. Yani, Hind milliyetçili­ğinin en büyük sembollerinden biri olan evrensel Ana ile karışmış Hind Ana. Yine Hinduizmde, aşağı Tanrılar da tebcil edil­miştir. Meselâ: Nâga, Yaksha, Gandharva, Apsara gibi. Hayvanlar kültü, özellikle inek kültü, bu dini kompleksin en büyük özelliklerinden biridir. Yine de bu çokluk­ta herkes, birliği ve aradığı yolu bulabil­mektedir. Hinduizmde bir Ortodoksluk yoktur. Kast kaidelerinin bütününden, günlük hayata karışmış dinî kurallardan, âdetlerden, inançlardan, bin veçheli bay­ramlardan oluşmuş bir Hindu dini şekli vardır.

 

Hino:

 

Kuzey Amerika'da Iroquis kabilesi­nin gök gürültüsü ruhu ve gökyüzü tanrısı. Onun gök kuşuyla evli oldu­ğuna ve ateş oklarıyla kötü şeyleri yok ettiğine inanılır.

 

Hippolytus:

 

(Aziz Hippolytus, 170-236)

Hıristiyan ilahiyatçı; kilise babası. Hip­polytus, kilise karşıtı akımlara karşıyazdığı reddiyesi, Kitabı Mukaddes yo­rumları ve diğer çalışmalarıyla Hıristi­yanlık tarihinde erken dönemlere ait önemli bir yazardır. Onun en önemli eseri Tüm Heresilere Reddiye [49]başlıklı çalışmasıdır. Öğretisindeki en ilginç unsur ise Logos doktrinidir.

 

Hippona:

 

Eski Romalıların atlar tanrıçası.

 

Hippotades:

 

Eski Yunanlıların rüzgar tanrısı Aeolus'un bir lakabı. Bakınız: Aeolus.

 

Hironari Imbe:

 

MS 807'de yazan bir Ja­pon bilgin. O, erken dönem Japon dini ve mitolojisini konu alan Kogashui adında bir kitap yazmıştır.

 

Hititler:

 

Daha önce, Asurlu tüccar ko­loniler ve Asyalı kabileler tarafından işgal edilmiş olan Anadolu'yu, kuzeyden gelerek işgal etmiş olan doğulu Antikite kabi­leleridir. Bunların dini, uzun hakimiyet dönemleri esnasında derin değişime uğ­ramıştır. İsa'dan önce, III. bin yılda Hatti döneminde preitifler veya Hattiens'ler, verimlilik, fırtına, gök, güneş ve zaman Tanrılarına saygı göstermişler­dir. Yine, bir bölgeden diğerine değişen animist karakterli çok sayıda Tanrıya da inanmışlardır. Hititlerin  başşehri Hattousa (Boğazköy) dır. Onların ilk kralı da İ.Ö. 1500 yıllarında yaşayan Hattousli olmuştur.

 

Hitit Dinleri:

 

M.Ö. XIV. ve XIII. yüz­yıl imparatorluğunun dini, dinî bir siste­min farklı şekillerini ortaya koymaktadır. Bu dinî sistemi, resmî ilâhiyatçılar ahenk­leştirme görevini üstlenmişlerdir,

a- Hattie Dini: Hattie dini, bugünkü Anadolu'nun kızdırmak kıvrımının içle­rinde icra edilen bir dinî inançtı. Bu böl­gede bu inanç, Hindi-Avrupaî kabilelerin işgaline kadar yaşamıştır. Burada kült, belli bir gelişmeye ve açık bir temizlen­meye maruz kalmıştır. Hititler, M.Ö. III. bin yılda orta Anadolu'yu istila ettikleri zaman, birçok Hatti kültünü benimsemiş­ler ve yerlilerden birçok dinî malzeme almışlardır. Meselâ bayramlar, kült mal­zemeleri, yerli halkın kullandığı diller bunlar arasındadır. Böylece, ilk senkre­tizm Anadolu'da gerçekleşmiştir. Diğer yandan, bazı Hatti kültleri, istilacıların yanında büyük bir kabul görmüştür. Me­selâ Güneş Tanrıçası Arinna kültü, Güneş kültleri, Fırtına Tanrısının sembolü olan Boğa kültleri, Kal’ın sembolü olan Geyik kültleri bunların arasındadır.  Yine kaynaklara ve dağlara yapılan kültler, önemli bir yer tutmaktadır. Hatti dini, Hitit im­paratorluğunun ilk döneminde zayıflamışsa da, kral III. Hattusili tarafından (M.Ö. 1280-1255) kısmen canlandırılmıştır.

b- Hourrit Dini: Hourritler, Hitit dini ev­riminde çok önemli bir rol oynamışlardır. Bu dönemde Suriye bir  takım “yazıcı okullarına” ve  Hourrit  ilâhiyatçılarına sahipti. İşte bu okullardan çıkan dinî kül­tür, Hourrit, Babil ve Kenan tanrıları ara­sında bir senkretizmi ortaya koyuyordu. III. Hattusili'nin Kizzu-watnienne pren­sesi Puduhepa ile evlenmesi, Hourrit tesi­rini, Hitit dininde iyice göstermiştir. Ana­dolu'nun yeniden fethedilmesinden sonra III. Hattusili, Louvite'li prenslere dayan­mak zorunda kalmıştır. Zaten Arzaıva’nın, II. Mursili tarafından fethi ile birlikte, Louvite Tanrılarının resmî panteon'a girmesi de başlamıştı. Böylece Louvite sitelerinden birçok ritüel ortaya çıkmıştı.

Yine Hititler, Hourriteler aracılığı ile Sümer-Babil mitolojisini, ritüellerini ve Tan­rılarını tanımıştı. Yine de bu tesir, büyük Tanrılar konusunda sınırlı kalmıştı. Gılgamış gibi Babil mitolojisi, Hitit ve Hourrite tercümelerinin konusu olmuştu. Bazı ilâhiler, Hititler tarafından alınmıştı. Diğer yandan Hititlerin “Tanrı” an­layışının kökeninde Hindi-Avrupaî tesir­ler bulunmaktadır. Hititçede Siu, Tanrı anlamına gelmektedir. Daha sonra bu kelime Siunî olmuştur. Bu ise Lâtincedekı Deus ve Yunanca'daki Zeus'un karşılığı olma ihtimalini ortaya koymaktadır.

c- Hitit Tanrılar Panteonu: Anadolu'daki panteonun yapısını incelemek demek, ay­nı zamanda bu bölgenin III. ve II. bin yılınin tarihini incelemek anlamına gelmek­tedir. Anadolu'nun tarih öncesi dönemin­den itibaren hemen hemen her köyünde tabiat kültlerine rastlamak mümkündür. Meselâ, dağ, erkek ve dişi karakteriyle canlı bir kaynak teşkil etmektedir. İşte Anadolu köylerinin varlığı, bu güce bağlı olarak düşünülmüştür. Ayrıca dağın yıl­dırımlarla ilişkili olduğuna inanıl­maktadır. Çünkü fırtına Tanrısı samimi şekilde dağa bağlıdır ve onun ikametgahı dağdadır. Dağda var olduğuna inanılan dişi unsur, Bereket kaynağına bağlı, Ana Tanrıça'dan meydana gelmektedir. İşte bu çiftten, ebeveynlerine yardım etmekle yükümlü bir takım “Tanrı çocuklar” meydana gelmiştir. Mahalli Hitit panteo­nu, orman, av, koruyucu Tanrılarına ve savaş Tanrısına özel bir yer vermektedir. Daha sonra, kral I. Hattusili'ye bağlı ola­rak Hatti'nin politik birleşmesi (M.Ö. 1650-1620) ve Hattusa’nın başşehir olarak tespit edilmesi sırasında, Tanrısal fonksi­yonlar seviyesinde hiyerarşileşmiş resmî bir panteon zarureti ortaya çıkmıştır. M.Ö. XVII. asırdan itibaren bazı siteler politik, askerî, ekonomik veya dinî plânda belirginleşmeye başlamıştır. Resmi panteona, Hatti'nin, büyük fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrıçası Arinna hakim olmaya başlamıştı. Bu çiftin çocukları vardı. Bu çocuk Tanrılarının yanında, Fır­tına Tanrısının mahalli uknumlarını da zikretmek gerecektir. Bundan sonra, ko­ruyucu Tanrıların, savaş tanrılarının, dağ ve kaynak Tanrılarının uknumları gelmektedir. Diğer yandan, eski krallık dö­neminde Babil’in birkaç büyük Tanrısı, Hatti'nin resmi panteonuna girmiştir.

Aslında  Hitit  İmparatorluğunun  tedrici yaratılması,   Kizzuwata'nın   (Hourrite-Louvite) ve kuzey Suriye'nin katılımıyla meydana gelmiştir.

Hattusa’nın yazıcı ilâhiyatçıları, Tanrıları fonksiyonlarına göre hiyerarşileştirmişlerdir. Şöyleki: Fırtına Tanrısı -Güneş Tanrısı - Koruyucu Tanrılar (Ta­biat), Savaş Tanrıları - Kraliçe Tanrılar -Tasnifi zor Tanrılar. Bunlar, Antik Tanrı­lar ve cehennem Tanrılarıdır. Burada dik­kat edilmesi gereken nokta, Tanrısal dün­yanın, saray çevresinin ideal bir yansıma­sı olduğudur. Tanrısal hiyerarşideki şeref sırası, iktidar Tanrıları şeklindedir. Ancak Hindi-Avrupâi kavramlara göre çabucak, Tanrısal ve insanî dünya, üçlü bir yapıya kavuşacaktır. Fakat gerçekte bu yapı, Anadolu muhitine dikkatli bir bakışla açıklanabilmektedir. Çünkü üçlü yapı, aynı zamanda Hatti dünyasına da ait bu­lunuyordu. Diğer yandan, imparatorluk panteonu tipolojisi, büyük bir Hourrite tesirini ortaya koymaktadır. Burada imparatorluğun oldukça homojen Tanrılar panteonunun bir analizini yap­mak gerekirse aşağıdaki tablo ortaya çı­kacaktır:

a- Birinci Tanrısal Grup: Bu Tanrı, iktidar ve adalet güçlerini temsil etmektedir. Bu Tanrı, iki ilâhi üniteden meydana gelmek­tedir. Bunlar Fırtına ve güneş Tanrıları­dır.

Güneş Tanrıçası, Hatti imparatorluğunda Wurushemu olarak adlandırılmış olup, Hitit ülkesinin sahibesidir. Kral III. Hattusili'nin saltanatı döneminde, Hourrite Tanrıçası ile sun'i olarak birleş­miştir.

Göklerin kralı olarak güneş, Hattice'de Eshtan olarak belirtilmiştir. Fakat eski krallık döneminden itibaren bu Shamash'la aynileşmiştir. Şüphesiz bu da Suriye-Babilli yazıcıların tesiri ile olmuş­tur.

Hatti'nin Fırtma Tanrısı, Hatti Kralı ve Güneş Tanrıçasının eşidir. Krallığın meş­ruiyetini temin etmiştir. Bu da, Hourrite Tanrısı, Teshub'la aynileşmiştir.

b- İkinci Grup Tanrılar: Kal'lerdir. Yani, ormanların, bitkilerin ve tabiatın koruyu­cu Tanrılarıdır. Bunların listesi aşağıdaki gibidir:

Hatti kal'i Karahna kal'i: Büyük bayramlar onun şerefine kutlanmaktadır.

Stepp kal'i: Mabedlerin koruyucu Tanrısıdır.

c- Üçüncü Grup Tanrılar: Bunlar herhan­gi bir grupla bütünleşmeyen Tanrılardır.

Lelwani,yeraltı dünyasının sahibesidir. Bu Tanrı, göklerin güneşine cevap veren Tanrıdır. Bu Tanrı, Mezopotamya Tanrısı, Ereshkigal ve Babilli Allattım ile bütün­leşmiş Tanrıdır.

Ea: Büyü ve hikmetin büyük Tanrısıdır. Aslında Babil dünyasına ait bir Tanrıdır.

Telibinu, Bitki Tanrısıdır. Yani, tabiatın yenileşmesi Tanrısıdır. Aslında bu Tanrı, fırtına tanrısının oğludur.

Ishtar: Shaushka’nın bir görünümü ola­rak kabul edilmektedir.

Askasepa: Koruyucu kapı Tanrısıdır.

Halki: Zahire Tanrıçasıdır.

Ay Tanrısı: Yeminin sahibidir.

d- Dördüncü Grup Tanrılar: Hatti'nin savaş tanrısı, özellikle, Ellaya ve Arziya sitelerinde hakim durumdadır.

e- Beşinci Grup Tanrılar: Bu Tanrılar grubunu dokuz kraliçe tanrıça meydana getirmektedir. Bunlar, Hattie ve Louvite sitelerinin tanrılar panteonunun hakim fi­gürleri olarak görülmektedir.

f- Altıncı Grup Tanrılar: Burada Lulahhi Tanrıları ve Habiru Tanrıları bulunmak­tadır. Hitit ülkesinin Tanrı ve Tanrıçaları ile ülkelerin Tanrıları arasında bir antlaş­ma yapmışlardır.

g- Yedinci Grup Tanrılar: Bunlar, Antik Tanrılar veya tahtan düşmüş tanrılardır. Genelde Sümer kökenlidirler...

h- Sekizinci Grup Tanrılar: Bunlar, tabiat güçleridir. Hitit ülkesinin ırmakları ve dağlarıdır. Bu ırmaklar genelde Dicle ve Fırat'tır. Yer ve gök kutsal niteliktedir. Çünkü Tanrıların ikamet yerleri tabiattaki bu yerlerdir.

Grek - Asya Döneminde Anadolu Kült­leri:

M.Ö. II bininci yıllar boyunca, küçük Asyada ve kuzey Suriye'de birçok kült ic­ra ediliyordu. Bu döneme ait dokümanları, Anadolu filoloji sindeki iler­leme sayesinde değerlendirmek mümkün olmuştur. Bu konuyu II bininci yılın kültleriyle belirginleşmiş bölgelere göre ele alacağız:

1- Lycie: Greko-Asya döneminin Lycienne dinî analizi, perse ve grek dünyasının or­taya koyduğu şeylerle, Anadolu Lycaonien mirası arasındaki fark) gözönünde bulundurmayı gerektirmektedir. Meselâ, Tanrı kavramı, Lycienne, Manana şeklinde iken; Louvitecede Massana olarak görülmekte­dir. Aynı şekilde Lycienne termirtolojisindekiler, Louvite terminolojisine benze­mektedir. Meselâ, Lycien'de Kuma, kutsal anlamına gelirken; Louvite'de Kummai veya Kummiya aynı anlama gelmektedir. Yine Lycienne'cede kurnaza, rahip anlamına gelirken, Louvite'de “kumaha” kut­sal eşya anlamına gelmektedir. Anadolu geleneğindeki resmi Tanrılar arasında Tarhunt'u görüyoruz. Bu, fırtına Tanrılarından birisidir. Bu Tanrı, Roma impa­ratorluğu döneminde Zeus ve Jüpiter le aynı olmuştur. Yine Louvitelerin özel ibadet yaptıkları ay tanrısı Erme/Arma dikkat çekmektedir. LycienTerin La Tan­rısı, Babil’in Ea sına uygun düşmektedir.

2- Lydie: Anadoluda Lydie özel bir yer tutmaktadır. Lydie'lerin II. bin yıla kadar çıkan dini geleneğe varis oldukları söy­lenmektedir. Bunlar Tanrı kelimesini Civ olarak ifade etmişlerdir. Bu kelime Hititlerin Siu'suna yakındır. Bu da parlak ay­dınlık anlamına gelen Hindu-Avrupaî Djev kelimesinden gelmektedir.

3- Phrygie, Mysie: Frikya'da, kubbaba kültü bulunmaktadır. Bu Grek-Roma dö­neminde kibele (cybele) kültüdür. Yine burada ay tanrısı Men'e yapılan kültü de zikretmek gerekir. Bu Tanrının özellikleri, Greklerin   Hecate  veya   Louvitelerin  ay tanrısına yakındır.

4- Cilice: Silisyenlerin büyük Tanrısı, Santa'dır. Bu da güneş Tanrısıdır. Greko-Asya döneminde Santa,  varlığını  koru­maktadır.

Hitit Din Adamları Sınıfı:

1- Kutsal Fonksiyonları: Hitit din adamları sınıfına büyük bir asalet tevdi edilmiştir. Büyük din adamları, bilgili insanlar olarak tarif ediliyorlardı. Bunlar, insanlarla - Tanrılar arasında aracılık yapıyorlardı. Sunguları, Tanrıların istedikleri gibi takdim etmek için, insanlara yardımcı oluyorlardı. Ra­hipler, eski Hitit ve Louvite dillerini bili­yorlardı ve alılıyorlardı. Böylece, eski me­tinleri anlayan yegane kişiler, rahipler oluyordu. Rahipler sınıfı, dayanışma içindeydi ve görevler nesilden nesile intikal ediyordu. Tabiatı ile dinî fonksiyon, özel bir durum arzetmektedir. Bu durumda rahip,  insanı,  Allah’a yönelmek istediği zaman mecburî bir aracı olmaktadır.

2- Rahip Sınıfı:

a- Kral-Rahipler: Kutsal hiyerarşinin tepesinde büyük kral bu­lunmaktadır. O, Hitit dininin en yüce fonksiyonunu elinde bulundurmaktadır. O, Hatti'nin büyük fırtına Tanrısı'nın ve­kilidir. Kral, Tanrı adına devleti yönet­mektedir. Kraliçe onun yardımcısıdır.

b- Papaz Sınıfı: Kral rahibin altında pa­paz sınıfı bulunmaktadır. Dini merasimle­ri yönetmektedirler. Bunların yanında bayramlarda lâik bir kişi bulunmaktadır. Daima Mabedin hizmetinde bulunan kimseler de vardır. Bunlar, aşçılar, ek­mekçiler, bahçivanlar ve ziraatçılardır. Her bir rahip sırası gelince görevini yap­maktadır. Ayin sırasında mabedde kendi­lerine ayrılan yerde bulunmaktadırlar. Ayin haricinde, “mabedin dışında” ika­met etmektedirler. Kral IV. Tudhaliya, yayınladığı emirnamede papaz sınıfının ve mabed personelinin vecibelerini açık­lamıştır. Buna göre, mümkün olan her yerde temizlik esastır. Bunun için Tanrı, eşyalar, kült ve gıda maddeleri kirletilmemelidir. Yine Tanrıların takdimeleri kabul etmesi için rahiplerin, bayram kutlamalarını denetlemeleri gerekmekte­dir. Diğer yandan rahiplerin, bu takdimelerden kendilerine birşey ayır­mamaları da icab etmektedir. Bu konuda­ki hatalar, ölüm cezası bile gerektirmek­tedir. Onların görevleri arasında mabede herhangi bir “kutsal dışı” unsurun gir­mesine mani olmak da vardır. Bu kendi ailelerinden bile olsa, böyle olmalıdır. Mabedin güvenliği, mallarının korunması vazifesi de yine rahiplere düşmektedir. Mabed bekçileri, mabedin dışına yerleş­mişlerdir. Ancak, mabedin içinde de ko­ruyucu memurlar vardır. Ritüel ateş, gece, yangın korkusu ile söndürülmektedir. Mabedin güzelleştirilmesi de rahiplere aittir. Herşeyden “büyük Rahip” sorum­ludur.

 

Hizbullah:

 

Kur'an'da, Allah'ın dininin taraftarları olanlar, yani Müslümanlar için kullanılan bir İsim. şeytan'ın taraf­tarları olanlar için ise kullanılan terim Hizbu'ş-şeytân'dır. [50]

 

Ho-Masubi:

 

Şintoizmde ateş tanrısı. O, yaratıcı tanrılar Izanagi ve İzanami’nin yarattığı son tanrısal varlık olarak kabul edilir.

 

Holokost (Holocaust):

 

Tamamıyla ateşte yakmak suretiyle yapılan bir kurban; tam kurban. Bakınız: Kurban.

 

Homer (Homeros):

 

lliad ve Odysseyin yazarı olan Eski Yunanlı bilgin. Yaşa­dığı dönemle ilgili çeşitli görüş ayrılık­ları olmakla birlikte, muhtemelen o, MÖ 700 öncesi yaşamış olmalıdır. Homer’in, Chios veya Smyrna (İzmir) do­ğumlu olduğu söylenir.

Antik yunan şairlerinden bi­risidir, “l'illiade ve l'odysee” isimli iki büyük destanın yazarı olarak kabul edilmektedir. Bu iki eser, tahminen 28.000 mısradan meydana gelmektedir. Aslında l'illiade ile l'odyssee'nin Homere ait olup olmadığı hep tartışılmıştır. Homere’in M.Ö. VIII. yüzyılda yaşadığı söylen­mektedir. Homere şiirlerinde, çok eski şi­fahî geleneklere dayanıyordu. Aynı gele­nek, Hesiode'un ilâhilerinde de görül­mektedir, l'illiade ve l'odyssee birçok Tanrılardan ve mitolojilerden bahsetmek­tedir. Homere'nin bahsettiği Tanrılar, ge­nelde ölümsüzdürler ve insanlardan daha güçlüdürler. Ancak, Tanrılar da insanlar gibi ihtiraslara boyun eğmektedirler. Yine Homere’in eserlerindeki Tanrıları iki ka­tegoride değerlendirmek mümkündür: Birincisi, tamamen Homere ait Tanrı an­layışıdır. Diğeri, çok eski devirlere varan dinî şekillerdir.

Tanrılar, vakitlerinin çoğunu festivallerde geçirmektedirler. Bu festivallerde Tanrı­lar, ölümsüzlük içkisi içerler ve Tanrılar yemeği yerler. İnsan faaliyetlerine dahil olmaktadırlar. Bir veya birçok kahraman­da görünebilmektedirler. l'illiade'de bir­çok Tanrı, sık sık zikredilmektedir. Mese­la, Zeus, Hera, Athena, Aphrodit, Posei-don, Apollon ve Hermes bunlardandır, l'odyssee'de Zeus, Athena ve Poseidon'u sahneye koymaktadır. Diğer Tanrılar Leto, Artemis, Demeter, Dionysos, daha az rol oynamaktadır.

L'illiade'de Tanrılar iki kampta gös­terilmektedir.  Fakat bu onların her iki taraftada yer almalarına mani değildir. Bu Tanrılar, savaş aksiyonları ilham ettikleri gibi, bazı darbelerden de onları korumak­tadır. Bazen de bir kahraman göndererek onları düşmandan korumaktadır. Tanrılar bazen bizzat savaşa karışmaktadır, bazen de kendi aralarında çarpışmaktadırlar. Meselâ Athena ile Ares böyledir. Acheen'lerde dikkat çeken Tanrılar şunlardır:

Poseidon, deniz ve yer Tanrısı olarak enerjileri temsil etmektedir. Heva, evlilik müessesesinin Tanrıçasıdır. Athena, savaş tanrıçasıdır, şehirleri ve san'atkârlan korumaktadır. Hephaistos, demircilerin Tanrısıdır. Aphrodite, ihtiraslı aşk Tanrısıdır. Ares, savaş Tanrısıdır. Apollon, enerji tanrısıdır. Diğer taraftan Yunanistan'da Tanrılar, kurumlar, san'atlar, deniz Tanrıları olmak üzere de sıralanmışlardır. İnsanların ve Tanrıların babası olan,   Kronos'un oğlu Zeus, verimlilik tanrısıdır. Önemli bir yeri vardır. O, kendisini olağanüstü şeylerle ve gök gürültüsü ile göstermektedir. Bu tanrıların her birine ait mabedler var­dır: Poseidon'un, Helike ve Agni'de ma­bedi  vardır. İnsanlar devamlı Tanrılara davette bulunmaktadırlar. Bunun için bir­çok ibadet yapmaktadırlar. Bu isteklerin çoğu bir yardım elde etmek için olmakta­dır. Bu ibadetler formeldir ve mistisizm­den yoksundur, insanlar çoğu defa Tanrı­lara,  kurban ve takdimeler sun­maktadırlar.   Nadiren insan kurbanı da görülmektedir.

Temizlenme ayinleri de vardır: Savaşçılar, vebadan sonra denizde temizlenmektedirler. Kahraman, bir vazoyu kükürtle ve  su  ile temizlemektedir.

Homere’in kahramanları, mucizeleri ve riyaları yorumlamak için ilham sahibi ki­şilere başvurmaktadırlar. Yine bazı prob­lemleri çözmek için, kuşlar uçurulmakta­dır. Bu ilham sahibi kişiler, bazen müte­hassıs kişilerdir. Mucizelerin çıkış yeri olarak Zeus ve Apollon gösterilmektedir. Homere’in kahramanları öldükten sonra yaşamaya inanmaktadırlar. Fakat bu, ka­ramsar bir görüşle takdim edilmiştir. Homere öncesi dinî dönem hakkında, faz­la bilgi sahibi değiliz. Aphrodit, Artemis ve Demeter, Ana-Tanrıça varyantlarının temellerini teşkil etmişe benziyor. Bunla­rın her üçü de verimliliğe, berekete ve ölüme bağlı bulunmaktadırlar. Özellikle Artemis kültünün Efeste ve laconie'de çok önemli bir yeri vardır. Homere onu, bakire avcı kadın veya “vahşi kadın” olarak vasıflamaktadır.

“Homerik ilâhiler” olarak belirtilen ilahi­ler Homere'den sonraki ve daha sonraki tarihlere ait olan ilahilerdir. Meselâ, bun­lardan üçü oldukça eskidir”.

1- Apollon ilâhisi,

2- Demeter ilâhisi,

3- Aphrodit ilâhisi, M.Ö. VIII. asrın so­nuna veya VII. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Birinci ilâhi, Demeter’in   kızının kaçırılışını  anlatmaktadır. İkinci ilâhi, Apollon'un Delos'da doğumunu an­latmaktadır. Üçüncü ilâhi,  Anchise ve Aphrodit’in aşklarına ve Enee'nin doğu­muna tahsis edilmiştir. Özellikle birinci ilâhi Homere geleneğine bağlı kalmakla beraber, 1'illiade veya l'odyssée'den daha srin dinî duygular aksettirmektedir. Yi­ne Demeter’in veya Aphrodit’in yüceliği iyice belirginleşmektedir.

 

Homoeanlar:

 

Hıristiyan geleneği içeri­sinde Acacius liderliğinde yaklaşık MS 355'te oluşturulan bir grup. Bunlar İsa'nın kişiliğiyle ilgili tartışmaya, onun Baba gibi olduğu kanaatini belirterek katıldılar.

 

Homoousion:

 

Yunancada “bir cevher”anlamına gelen bu terim, Hıristiyanla­rın İznik Konsili'nde belirledikleri iman formülünde, tanrılıkta Baba ile Oğul'un ilişkilerini ifade etmede kullandıkları bir ifadedir. Bununla onlar, Oğul'un Baba ile “aynı cevhere” sahip olduğunu kabul ederler. Bazı Hıristiyan ilahiyatçı­lar ise bunun yerine Homoiousion “benzer cevher” terimini tercih ettiler. Bakınız: Athanasius, Arius.

 

Homoreligiosus (Dindar Adam):

 

İnsanın dine olan bağlılığı ve dinin insanla ilişkisi konusu üzerinde birçok araştır­ma yapılmıştır. Dindar adam üzerinde Batıdaki araştırmalar XVII. yüzyılda baş­lamıştır. Fenelon ve Madam Gayon'un sofuluğu, saf aşkın dinî mistik tecrübesi üzerine dikkati çekmiştir. 1670 yılında, P.J. Spener, Francfort'ta Collegia Pietatisini meydana getirmiş ve orada kişisel dinî tecrübe üzerinde İsrar etmiştir. Yarım asır sonra İngiltere'de, J. Vesley, sofulu­ğu, Anglikanizme dahil etmek istemiştir. Nitekim onun bu metodunun Protestanlı­ğa büyük tesiri olmuştur. 1725'de G. Viaco, Naples'da Scienza Nova'yı yayınlamıştır. Bu eserin büyük yan­kısı olmuştur. O, medeniyette üç merhale olduğunu söylüyordu: Mitolojik dönem, kahramanlık dönemi ve insanlar döne­mi. Viaco, insanda Allah’tan gelen bir Veritas Aeterna yani bir vicdan olduğunu söylüyordu. Bundan dolayı insan, mu­hayyile ile sembolik şekiller meydana ge­tirmektedir. İşte ona göre, dinin menşeinde bulunan budur.

J.J. Rousseau (1712-1778) de kalbin ka­nunlarını, vicdanın emirlerini ve yaratıcı ile yaratılan arasındaki spontane ilişkileri, kabul etmektedir. Aynı dönemde F. Dupuis (1749-1809), dinin, tabiatın, gö­ğün ve güneşin bir yansıması olmadığını göstermeye yönelmiştir. Yine A. Weimar, J. G. Herder (1744-1809) dini, duygusallık­la ele almıştır. Ona göre din, insanın dün­yada yaptığı Tanrısal aksiyondan elde et­tiği şeydir. 1799'da Din Üzerinde Nutuk­lar (Discouri Sur la Religion) isimli ese­rinde F. Schleiermacher, dinin, Tanrının ve kutsalın tecrübesi olduğu üzerinde ıs­rar etmiştir. Böylece, XVIII. yüzyılın so­nunda, O, kültürün anlaşılırlık eksenini, “insanın özelliği” üzerinde israr ederek, tarih boyunca İnsanın meydana getirdiği kurumlardan, topluluklardan ve dilinden kurtarmıştır. Yine böylece, Dindar Adam’ın birkaç temel çizgisinin kurtul­duğunu müşahade ediyoruz. İşte bu adam, kutsalı tecrübe ediyor, sonsuzluk duygusuna sahip oluyor, fakat kendini sonsuza bağlı olarak hissediyor. Bunun için o, tanrısal aksiyonun okuyucusu ve veritas aeternamn taşıyıcısı olmuş oluyor. XIX. yüzyıl, insanlığın kültürel ve dinî varlıklarının keşfinin yapıldığı önemli bir asırdır. Çünkü bu yüzyılda Mısır Uzman­ları, hieroglifi keşfederek, Nil insanının dinî düşüncesine nüfuz etmişlerdir. Diğer yandan, Asur Uzmanları, Mezotopotamya tabletlerini çözerek, Babil, Asur ve Sümer insanının figürünü çizmeyi başarmışlardır. Hind Uzmanları ise, Hind metinlerinin üzerine eğilerek Hinduizm ve Budizm hakkında geniş bil­gi vermişlerdir. Asrın ortalarına doğru, homo faber ve homo sapienden bahsedilmeye başlanmıştır. XIX. yüzyılın birçok felsefi sistemi, taraf­gir bir yola girmişlerdir. Meselâ, poziti­vizm, sırtını tarihe dönerek kendini aktü­el insanın dini olarak takdim etmiştir. Di­ğer yandan evrimciler, Dinî, Totemden, Mana'dan, Ruhlar'dan hareketle açıkla­maya çalışmışlardır. L. Feuerbach ve K. Marx, dindar adamın, sapma konusu ol­duğunu, Dinsiz adamın ise, normal bir adam olduğu konusunda doktrinler geliş­tirmişlerdir.

XIX. yüzyılda dikkat çeken bir cereyan da F. Creuzer (1771-1858) ve J.V. Görres (1776-1848 )'le ortaya çıkmıştır. Her iki ya­zar da Asya milletlerinin mitolojilerini in­celemişler, insanın, dinî tecrübesi içinde kullandığı sembolik ifadeye ve dinî duyguya bağlı kalmışlardır. Bu düşünce, F. Schelling’in (1775-1854) çalışmaları ile desteklenmiştir. Böylece Dinler Tarihine, Romantik düşünce etki etmiştir. İnsanlı­ğın dinî dokümanlarının keşfedilmesi, araştırıcıları, “Dindar Adam”m bıraktığı yazılı dokümanlarla karşı karşıya getir­miştir. Felsefî ekollerin ve “kar­şılaştırmalı Gramer” disiplininin is­tikametinde F.M. Müller, insanlığın kö­kenlerine bir dönüş hareketi başlatmıştır. Böylece M. Müller, karşılaştırmalı Dînler Tarihinin kurucusu kabul edilmiştir. Müller, insanlığın kökenlerinde Tanrı fik­rini, insanın hissettiği zayıflık duygusunu ve onun evrensel inancını keşfetmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısı boyunca; ekol­lerin, mabed araştırmalarının ve hatta ideoloji çatışmalarının ortasında Dinler Tarihi, insanlığın dinî fenomeninin ince­lenmesi üzerinde istikrar kılmıştır. Burada söz konusu olan inançların, jestlerin, inananların sözlerini ve muhtelif Mü’minlerin davranışını açıklamaktır. Böylece Dindar adam mefhumu, daha çok açıklığa kavuşmuş olacaktır. Tarihî denen okullarda daha çok, dinî kitaplar, dua, liturji, kiliseler ve mabedler üzerinde da­ha çok durulmuştur. Oysa pozitivist ve evrimci doktrinlerden aldığı elemanlarda sosyolojik ve etnolojik okullar, Dindar adam’ın menşeini izah etmeyi denemiş­lerdir. Bunun için bu ekoller, dindar ada­mın “cemiyetin ürünü” olduğunu söyle­mişlerdir.

Bununla birlikte, bazı Dinler Tarihçiler, özellikle Hollanda'da, bizzat dinî feno­meni, daha çok kuşatmak ve onu, insan hayatının özel çerçevesi içinde anlama yo­lunu denemişlerdir, XX. yüzyılda Nathan Söderblom (1866-1931), muhtelif tarihi dinlerde insanın el­de ettiği Tanrı tecrübesine bağlı kaldığını belirtmiştir. Buna göre arkaik insan, Mana diye isimlendirdiği bir gücü keşfetmiştir. Fakat bu güç, ne anonimdir, ne gayr-i müşahhastır ne de kollektiftir. İnsan bu gücü, manevi bir güç olarak yakalamakta ve onun dinamizmi davranışlarında ken­dini göstermektedir. Bu gücü keşfeden il­kel insan, bu dünyayı aşan bir realitenin varlığı duygusunu elde etmektedir. İşte ilkel insanda Tanrı duygusu böylece doğmuştur. Söderblom'a göre bu noktada orijinal bir monoteizm karşısında bulun­muş değiliz. Çünkü arkaik insan, ilk se­bebi değil; alışılmamış bir realiteyi keş­fetmiştir. Çünkü o, irade ile mücehhez ta­biatüstü varlıkların karşısında olduğu­nun farkındadır. İnsan bu noktada, kendi­sini Allah’ın varlığına götüren kutsal duy­gusunu keşfetmiş bulunmaktadır. O hal­de kutsalla temas, Allah duygusunun his­sedilmesinin kaynağı olmuştur. Çünkü kutsal, manevi tabiatlı bir güç olarak ta­sarlanmıştır. İşte ilkel insanın bu ilerleyişi, bazı tarihi olaylar ışığında açıklanmakta­dır. Meselâ, Hindistanda, dünyanın açık­lanması ve kurtuluş prensibi olan misti­ğin kaynağının kutsal olduğu görülmek­tedir. Bu kutsal ise orada Brahma'dır. Çin’in klâsik kaynakları, yaratıcı, gök, yü­ce Rab olarak tasarlanan sehang-ti den bahsetmektedirler. İran kaynakları, yani Avestik metinler, güç, parlak anlamına gelen huarenah kelimesini kullanmakta­dırlar. Bu kelime böylece Ahura Mazda'nın tabiatını ifade etmektedir. Çünkü O, mazdeen kültünün temelini teşkil et­mektedir.  Netice olarak Söderblom için Dindar Adam, insanlık tarihi ile keşfedil­mektedir.

Dindar Adam’ın psikolojisine ilk girmeyi deneyen ilk bilgin, Rudolf Otto (1869-1937) olmuştur. 1917 yılında yayınladığı “Le Sacre” (kutsal), isimli eserinde insan­ları ikiye ayırmaktadır: Bir tarafta, kurtu­luş duygusunu anlamayan tabiî adam bu­lunmaktadır. Diğer tarafta ise özel bir po­zisyondan uyanan ve ona bu uyanışın, ta­biî adamın yakalayamadığı değerleri keş­fetmeye imkan veren bir adam bulunmak­tadır. İşte Otto'ya göre, insanlığın dinî ta­rihinin kalbinde bu uyanmış ve kutsal de­ğerleri keşfetmiş adam bulunmaktadır. Otto'ya göre bu adam, Rasyonel olarak isimlendirdiğimiz herşeye nüfuz eden özel mutlak bir kalitenin unsurunu keş­fetmiş ve bu unsur anlatılamaz bir şey meydana getirmiştir. [51]İşte bu unsur, bütün dinlerin en samimi kısmının parçası olan, canlı bir prensip olarak gö­rünmektedir. O da kutsaldır. Bu kavranışta, ilk psikolojik menzil, insanda bağım­lılık duygusunu doğuran “yaratılmışlık duygusu” dur. İkinci menzil, Tremendum'dur. Yani (Dinî heyecan)dır. Bu heyecan, zahitliğin, kahramanlık hayatı­nın, canlı Allah telâkkisinin karşısındaki gayretin temelinde bulunmaktadır, üçün­cü Menzil, Mysterium'dur. Yani, Tan­rısallığı tamamen başka olarak gösteren bir menzildir bu. Upanişadlar'daki, Anyadeva, mistiklerin Nihil, Budhistlerin Shûnyatası, böyledir. Yine bu menzil, bü­tün liturjilerin merkezî unsuru olarak gö­rünmektedir. Dördüncü Menzil, Fascinans menzilidir. Bu ise, Dinî Mutluluğun tecrübesini meydana getirmektedir. Mister’in (sırrın) gerçek tecrübesi budur.

Bu dört menzili yaşayan Dindar Adam, değerli olanla olmayanı keşfediyor. Tabiî adam, kutsal-dışı'nın farkında olmadığı halde, Dindar Adam, tanrısal değerli olanla olmayanın arasını ayırmaktadır. İş­te Tanrısal değerin keşfi sırasında insan, zorunlu olanı, günahı, itaati ve hizmeti, keffaret ihtiyacını, Tanrı rızasının ve ba­ğışlanmanın zaruretini kavramaktadır. Rudolf Otto'ya göre insanlık tarihinde, Tanrısal unsurların tedrici ortaya çıkışı vardır. Meselâ, olaylar, şahıslar, hadiseler bunu ortaya koymaktadır. Bunlar, kutsa­lın alâmetleri olarak insanlığın dinî hazi­nesini meydana getirmektedir. Dindar Adam’ın, murakabe ve dünyanın sezgisel vizyonunu elde etme yeteneği vardır. İşte, insanlığın Spirİtüel tarihi dindar adama bu vizyonda kendini göstermektedir. Bu kehanet yeteneği, Tanrısal alâmetlerin mevsuk okuyucularının imtiyazıdır; yani, Peygamberlerin, dinî kurucuların ve dinî rehberlerin. Her Peygamber, en büyük dinî adamdır. Otto'ya göre Peygamber­lerin arasında, insanlığın dinî tarihinde yegane yer işgal eden bir kutsal okuyucu bulunmaktadır. Bu da, mükemmel dindar adam olan İsa-Mesih'tir. G. Van der Leeuw (1890-1950) ise daha ziyade yaşanmış dinî tecrübeye ve bu tec­rübeyle ilgili şehadete bağlı kalmıştır. Ona göre din, iki veçheye sahiptir: Birin­cisi, sır veçhesidir. İkincisi de, bu sır kar­şısında insanın cevabı olan, insan tarafın­dan yaşanmış tecrübe veçhesidir. İşte, dinler tarafından tavsiye edilen kurtuluş, insanın şaşırtıcı metafizik karakterli bu güçle karşılaşmasında bulunmaktadır. Leeuw'a göre insan, gidişatını, esrarlı güç karşısında elde ettiği tecrübeye göre belir­lemekte veya değiştirmektedir. Böylece insanla-güç arasında davranışı şartlandı­ran bir takım İlişkiler oluşmaktadır. Din­ler Tarihçiler, bu konuda, olayların ve dokümanların birikimini sağlamışlar ve onları insanlığın kültürel envanteri içinde-tasvir ve tasnif etmişlerdir. Fenomenolog ise, onu anlamak, kaygılarının merkezin­de bulunan dindar adamın fonksiyonun­da ona anlam vermek için bu dokümanların yorumunu yapmaktadır. Bunun için Otto, dindar adamı daha çok psikolojik bir tip olarak incelerken, Van der Leeuw daha ziyade onu davranışları içinde incelemeye almıştır. Bu durumda insan, normal bir durumdan çıkmış, bir güce bürünmüş bir varlığın veya bir eş­yanın karşısında bulunmaktadır. İşte bu güce insan, Mana ismini vermiştir. Onun, kendisi ile temasa geçen eşyaları ve şahısları etkilediğini kabul etmiştir. Bun­dan dolayı, bu gücü, varlıklarda ve eşya­da keşfetmiş ve onları kutsal olarak telâk­ki etmiştir. Bu eşyalar, bazen taş bazen ağaç, su ve ateş olmuştur. Bazen de gök, krallar, kurtarıcılar, melekler ve şeytanlar olmuştur. Şüphesiz kutsal varlıklar, dai­ma birinci sırada bulunmuştur. Dindar adam, kutsala dönerek yeni güçler elde etmiştir. Kısaca Van der Leeuw, dindar adamı şöyle tarif etmektedir: Kutsala ina­nan ve davranışlarını bu inancın üstüne oturtan adam.

Kutsalla karşılaşan insanın elde ettiği tec­rübenin ilk analizini N. Söderblom yap­mıştır. R. Otto, dini tecrübeyi yaşayan adamın psikolojisinin içine nüfuz eder­ken, Van der Leeuw, dindar adamın dav­ranışını sınırlamaya çalışmıştır. Dinler Ta­rihçilerin topladığı geniş zaman ve mekan İçindeki dokümanların arasındaki uzun yolculuğun  sonundaki  bu araştırmalardan hareket eden Mircea Eliade, özellikle Pettazoni'nin, Dumezil’in çalışmaları ile getirilen yeni açıklamaya dikkat ederek, çalışmalarının önemli bir kısmını Dindar adam konusuna tahsis etmiştir. Eliade'ye göre dindar adam tarihte kökleşmiştir. O, paleolithique dönemden beri üç büyük monoteist dine sayısız tecrübelerinin bir takım izlerini bırakmıştır. Bu adam, önce bir takım bilimsel başvurularla tanınmış­tır. Eliade bu konuda iki kaynağa imtiyaz vermek eğilimindedir: Birincisi, Asya'nın büyük dinleri. İkincisi, de yazısı olmayan halkların şifahî gelenekleri. Yine Eliade'ye göre, bu tarihi başvurunun yanında, fenomenolojik bir başvuru da gerekli ol­maktadır. Hakikatte, dini fenomen, kültü­rel ve sosyo-ekonomik muhtevanın dışın­da anlaşılamazsa da, dinî tecrübelerin, di­nî olmayan davranış şekillerine indirgenemediğini de bilmek gerekmektedir. Bu­nun için her dinî fenomen, kendi şekli içinde kavranılmalıdır. Şayet, farklı şartlandırmalar altında görülen tarihi veçheler asılmazsa, dinî fenomen bütün­lüğü içinde anlaşılmış olmayacaktır. Her dinî olay, insanın kutsalla karşılaşmasının ortaya koyduğu bir dinî tecrübe meydana getirmiştir. İşte o andan başlayarak dinî fenomenin dahili uygunluğunu, spiritüel ve sembolik veçhesini aydınlığa çıkarmak gerekmektedir. Fenomenolojik yaklaşım, dindar adamın davranışları ve tarihi şart­landırmalar içinde kavranan dinî feno­menlerin yapı ve özlerini anlama teşebbü­südür. Bunun için de, dindar adamın dav­ranışlarını ve birikimlerini derinleştirmek gerekmektedir. Öyleki bu adamın nihai realite ile temas teşebbüsü içindeki dinî tecrübelerini keşfetmek gerekmektedir.

Eliade'ye göre, dindar adamın (homo Religiosus) bir tipolojisi ve morfolojisi ile sonuçlanan tarihi ve fenomenolojik şekil­deki çift yaklaşım hakkında söylenecek şeyler bitmiş değildir. Bunun için önce, tesbit edilmiş, analiz yapılmış ve tasnif edilmiş olayların yorumlanması gerek­mektedir. Sonra da, onları genel bir pers­pektif içinde düzenlemek gerekecektir. Yine bunun için, karşılaştırmalı bir çalış­ma söz konusu olacaktır. Bu çalışma, dokümanlardaki mesajı açıklamaya ve bugünün insanına bu mesajın bilgisini vermeye İmkan vermelidir. Dinlerin bu karşılaştırmalı incelemesi, tarih öncesin­den günümüze kadar insanın kutsalla olan karşılaşmasını bütün olarak yorum­lamaya da imkan vermelidir. Kısaca, Eliade'ye göre, Dindar Adam, bir mesaj ulaştıran bir adam'dır, Bu mesaj, tarihten gelmektedir fakat tarihi aşmaktadır. Yine Eliade'ye göre dindar adam, dünya­da özel bir varlık şekli üstlenmektedir. Bu varlık şekli, tarihin bize gösterdiği çok sa­yıda önemli dinî şekiller içinde kendini göstermiştir. Bu dindar adam, kendi ha­yat tarzı içinde kendini tanıyor. O, daima mutlak bir hakikatin varlığına inanıyor. Bu hakikat kutsaldır ve bu, dünyayı aş­maktadır. Ancak, dünyada görünmekte­dir. Bundan dolayı ona ibadet edilmiştir. [52]Din­dar adam, dinî bir hayat tecrübesi yaşa­maktadır. O, kendisini “Aşkın Dünya” ile temasa geçiren, bir dizi existansiyel du­rumun içinde bulunmaktadır. İşte biz, onun sipiritüel dünyasına nüfuz ediyo­ruz. Şüphesiz bu durumlar bir takım izler bırakmıştır. Dinler Tarihi, inançlarının, tecrübelerinin ve davranışlarının existansiyel gerçekliğinin içinde kavranan dindar adamın tarihidir. Bu adam, haya­tın kutsal kaynağına ve dünyadaki varlığı aşan bir realite'ye iştirak olarak kabul edi­len beşerî varlığın anlamına inanmakta­dır.

EHade'ye göre, dindar adam, kutsalın bi­lincindedir. Çünkü kutsal, kutsai olma­yandan tamamen farklı bir görünüm arzetmektedir. [53]Yani o, tabiat güçlerinden tamamen farklı bir güç olarak kendini göstermektedir. Dindar adam ta­rafından kavranan bu tezahürü belirtmek için, Eliade, Hierophanie kelimesini kul­lanmaktadır. Yapı İtibariyle “kutsalın te­zahürü olayı”, daima aynıdır. Yani, sırlı bir iş, tamamen başka olanın tezahürü­dür. İşte, bu tezahür, her hierophanie'nin tabiatını teşkil eden esrarlı unsurdur. Din­ler Tarihi, Hierophaninin diyalektiğinin ve yapısının daima aynı olduğunu doğru­lamaktadır. Bu nokta oldukça önemlidir. Çünkü bu dini tecrübenin zamanda ve mekanda özelliği olmakla birlikte; dini hayatta kırılmanın olmadığını göstermek­tedir. Bu durum ise, dindar adam'ın temel tecrübesidir.

Her ne kadar hierofaniciler, aynı yapıya sahip ve kendilerini homojen olarak gös­terseler de; şekiller açısından heterojen­dirler. Meselâ, ayinler, mitolojiler, Tanrı şekilleri, eşyalar, semboller, bitkiler, hay­vanlar ve insanlar gibi. Dindar adamın gözünde kutsal, farklı seviyelerde kendi­ni göstermektedir. İşte, bir taşta meydana gelen            Hierophanieden  yüce hierophanieye kadar, dinî tecrübedeki büyük farklılığı, bu durum açıklamakta­dır.

Dindar adam, hem bir tanıktır hem de el­çidir. Fenomenoloğ, tanığı görmektedir. Yorumcu ise, elçiyi ve onun mesajını anlamayı denemektedir. Netice olarak, Din­ler Tarihinin, dindar adamın etüdü ile dinî tecrübedeki aşkın olanı tanıdığını söyleyebiliriz.

Yine Eliade'ye göre, dindar adamın haya­tında, sembol, hierophaninin dilidir. Yani anlatımıdır. Dünya, sembolle konuşur, gerçek şekilleri ortaya koyar. Dinî sembol­ler, hayatın yapılarına dokunmaktadırlar. Onlara beşeri boyutu aşan nihâî varlığı (Gerçeği) kavramaya doğrudan imkan ve­ren bir boyuta yükseltmektedirler. Çünkü sembolik düşünce, anlatımdan önce gel­mekte ve dinî hayatın cevherinin parçası­nı teşkil etmektedir. Bunun için Eliade'ye göre, dindar adam, aynı zamanda sembol adamdır (homo symbolicus). Ona göre, mitolojik tecrübe de kutsalın tecrübesidir. Çünkü mitoloji de, insanı tabiatüstü bir dünya ile temasa geçirmektedir. Bunun için mit, klavuz bir tarih olarak kendini takdim etmektedir. Çünkü kozmogonik başlangıç, yenileşme ve eskatoiojik mitolojiler, dindar adamın faaliyetini ona normatif bir mesaj vererek yönlendirmek­tedir. Aşkın bir modelin ve benzer bir se­naryonun tekrarının üzerine oturan mito­loji, insanda Tanrı kavramını devam ettir­mektedir. Yani Mit sayesinde dünya, din­dar adama anlamlı bir hale gelmektedir. Yine mitolojide, insan faaliyetine güç ve dinamizm veren bir arketipe referans bu­lunmaktadır. Arketip kendini, kökü tabiatüstü bir dünyada bulunan bir ilk model olarak takdim etmektedir. İşte dindar adam, bu modeli yeryüzünde gerçek­leştirmektedir. Bunun için, icraatına güç ve etkinlik veren dinî merasime ihtiyaç duymaktadır. Bu merasim, bu icraati, arketiple tam bir uyum içine sokmaktadır. Dinî merasimin hedefi dindar adamın aksiyonuna gerçek bir boyut kazandırmak­tan ibarettir. Meselâ, giriş törenleri, insanı, kutsal dışı şartlardan, kutsalla belirgin­leşmiş yeni bir hayata geçirmektedir. Bu durumda giriş töreni, existansiyel rejimin ontolojik değişimine uygun düşmektedir. Kutsal, sembollerle, mitolojilerle ve dinî ritüellerle dindar adamın hayatında aracı bir fonksiyon icra etmektedir. Böylece dindar adama, kutsalın kaynağı ile temas kurmasına imkan vermektedir. Bu du­rumda dindar adam, kutsalın bir okuyucusu ve elçisidir.

 

Homo Sapiens:

 

İnsanların atasını be­lirtmek üzere kullanılan bir kavramdır. Lâtince'de “akıllı insan” anlamının karşı­lığı olarak kabul edilmiştir. Homo Sapien'e ait olduğu belirtilen buluntuların tarihi 500-600 bin yıllık bir tarihî içermek­tedir. Homo Sapien’in beyin gücünün 750 cm3 olduğu ve bu beyin hacminin Homo Sapienin ana özelliği olduğunu İskoçyalı Anatomi bilgini Sir Arthur Keith ileri sürmektedir. Birçok bilgine göre Homo Sapiens, âlet yapabilme kabiliyeti olan bir insan türünü gösterir. Yine de Homo Sapien’in kim olduğu, diğer insan türle­rinin atası olup olmadığı, bunun bir insan türünün içinde belirli bir özelliğe sahip bir tür mü olduğu hep tartışılmıştır. Bazı bilginler, insanların kafasının tarihi süreç içinde büyüdüğünü, beynin de böylece büyüyerek ve giderek yuvarlak bir şekil aldığında israr etmişledir. Bunlara göre, Homo Sapiens bu gelişim sürecinin so­nunda ortaya çıkmıştır. Bu gelişim üç milyon yıl süren bir sürecin sonunda ola­bilmiştir. Bu süreç sonunda, iki ayak üze­rinde yürüme, ellerin kullanılabilmesi gibi gelişmeler kendini göstermiştir. Yine de Homo Sapiens’in hangi tarihte ortaya çık­tığı tespit edilebilmiş değildir. İyi bilinen ilk Homo Sapiens örnek­lerinden biri, Thames ırmağında bulunan Swanscombe insanıdır. Bunun tarihi geçmişi, 400-200 bin yıl önce yaşadığı sa­nılan genç bir insanın kafatası fosiliir. Bu kafatası ile günümüz insanı arasında cid­di bir yakınlık vardır. Ancak, bu konu tar­tışılmaya devam etmektedir. Bugünkü insanlığın ilk nesilleri üzerinde bugüne kadar çok çalışma yapılmış ve bu alanda birçok tez ileri sürülmüştür. Bun­lardan birisi, Homo Neandert-halensis'dir. Bu türün, son buzul çağında Avrasya'da ve Afrika'da yaşadığına ina­nılmıştır. Böylece Neanderthal türü ile Homo Sapiens arasında farklılıklar ileri sürülmüştür. Bu da Homo Sapiens kav­ramının daha geniş bir tarifini gerekli kılmıştır. Bunun için Homo Sapiens’in yeryüzünde nasıl bir dağılım gösterdiğini tespit, oldukça güç görünmektedir. Buna göre, Güney Doğu Avrupa'da 350 bin yıl, Batı Avrupa'da 250-200 bin yıl Doğu Af­rika'da ise 130 bin yıl önce, yaşadıkları tahmin edilmektedir. Amerika'da ki bu­luntular ise, bundan 20-35 bin yıl önce, Amerika ve Asya kıtaları arasındaki (sonradan sular altında kalarak Bernig Boğa­zını meydana getiren) yarım adayı geçe­rek Amerika'ya yerleştiklerini düşün­dürmektedir.

Homo Sapİens kültürüne ait olan en önemli özelliklerden birisi, ateşi bulmuş olmalarıdır. Böylece ateşi ilk kullanan Homo Sapiens olmuştur. Yine Homo Sapiens’in yaşadığı bölgelerde bulunan taş aletler dikkat çekicidir. Bu aletler, taş yonga aletleri ve taş kesici aletlerdir. Taş yonga aletleri daha çok, Afrika, Batı Avrupa, Arabistan ve Hindistan'da gö­rülmüştür. Batı Avrupada ise, kesici taş aletleri dikkat çeker.

Homo Neanderthalensis, Homo Erectus ve Homo Sapiens ile ilgili yapılan bütün araştırmalar, bilimsel yönden hiçbir kesin­lik ifade etmemektedir. Bunun içinde Homo Sapiens üzerinde verilen bilgiler, bilim dünyasında hiçbir zaman genel ka­bul görmemiştir.

 

Honorius I (Öl:12 Ekim 638):

 

Honorius'un papalıktan önceki hayatı hakkında fazla birşey bilinmez. Papa, IV. Bonifatius'un yerine 27 Ekim 625'te papa olarak seçilmiştir. Papa olduktan sonra, Roma'daki dini yapıların restore edilme­sine önem vermiştir. II. İstanbul konsili (553) kararlarının kabulü için gayret sarfetmiş, İspanya'da Hıristiyanlığın kök­leşmesine çalışmıştır.

Papa I. Honorius'un ismi en çok, İsa'nın sahip olduğu irade konusundaki tartış­mada duyulmuştur. Konu III. İstanbul konsilinde (680) de ele alınmıştır. Konsilde Monothelisme tel’in edilmiştir. Papa Honorius, (451) Kadıköy konsilinin itikad esaslarına dayanarak yorum yap­mış ve İsa'da tek irade olduğunu savun­muştur. Tarihte Trullanum diye ad­landırılan bu konsil 7 Kasım 680'den 16 Eylül 681'e kadar devam etmiştir. Doğu Roma İmparatoru IV. Konstantinos Pogonatos, Papa Honorius'un ölümünden sonra da, İsa'daki irade konusu tartışılmaya devam ettiği için, konuyu III. İstan­bul konsilinde ele almıştır. Bunun için konsil “İsa'nın iki iradeye sahip olduğu­nu” karara bağlamıştır. Konsilde Honorius, Monothelisme taraftan olarak mahkum edilmiştir. Dönemin papası, Aziz II. Leo 682'de Honorius'un Apostolik geleneğe uygun davranmayarak, Hıristiyan inancını saptırdığı için, konsilin kararını onaylamıştır. Daha son­raki papalar da Honorius'un öğretisini yani tek irade yorumunu reddederek, Roma ile İstanbul arasındaki ilişkilerin kötüleşmesine neden olmuşlardır. Daha sonra da İstanbul - Roma arasındaki iliş­kiler 1054 tarihinde kesin olarak kopmuş­tur.

Papa Honorius'un görüşleri I. Vatikan konsilinde yeniden ele alınmıştır (1869-1870). Bu konsilde papanın yanılmazlığı ilkesi kabul edilince, bunu benimseme­yenler Honorius'un görüşünü ileri sür­müşlerdir.

 

Honen: 

 

(Honen Shonin, 1133-1212)

Jodo ya da Saf Ülke Budizminin kuru­cusu. Genku adıyla da tanınan Honen, Amida'nın Saf Ülkesi'nde yeniden do­ğumun ancak Nembutsu duasının sü­rekli tekrarlanmasıyla sağlanabileceği savundu. Ölümü öncesinde Honen’in, öğretilerini özetleyen bir sayfalık bir doküman bıraktığı ve onda kurtuluşun ne medîtasyonla ne de öğretiler üze­rinde çalışmakla mümkün olduğunu, ancak Amida isminin sürekli tekrarlanmasıyla bunun sağlanabileceğini ifade etti. Onun, Nembutsu duasını günde 60000 kez tekrarladığı söylenir. Bakınız: Zikir.

 

Honorius III. (Öl. 18 Mart 1227):

 

Ro­malı, soylu bir aileden gelen Honorius genç yaşta papalığın hikmetinde bulundu. 1188'de papalık hazinesine hakti. Papa III. İnnocentius tarafından kardinal yapıldı. 18 Temmuz 1216'da İnnocentius'un yeri­ne geçti. Kudüs'ün Müslümanlardan geri alınması mücadelesini destekledi. Bunun için Haçlı Seferi düzenledi. Sicilya Kralı II. Frederich'le arası bozuldu. Fredederich İtalya'yı imparatorluğa bağlama planını yürürlüğe koydu. Haziran 1219'da Roma’nın asilzade aileleri ayaklanarak, Honorius'u Viterbo'ya kaçmak zorunda bıraktılar. Fakat devreye yine Frederich girerek, halkla Honorius'u barıştırdı. Bu­nun üzerine Honorius 22 Kasım 1220'de Roma'da imparatorluk tacını Frcderich'e giydirdi. Daha sonra Papa Roma-Germen imparatorluğu ile Sicilya'yı birleştirmeye yeşil ışık yaktı. Papa Honorius, sürekli II. Frederich'i haçlı seferine zorladı. Fakat Frederich, haçlı seferine ancak Honori­us'un ölümünden sonra katılabildi.

Honorius papalığı sırasında, döneminin en önemli tarikatları olan Dominikenleri (1216), Fransiskenleri (1223) ve Karmelit'leri (1226) onaylamış ve büyük destek vermiştir. Honorius'un yaptığı en önemli işlerden birisi de kilise yargı ka­rarlarını toplayarak, kilise hukukunun ilk resmi kitabını ortaya koyması olmuştur.

 

Hora Quirini:

 

Eski Roma'da bir güzellik tanrıçası; Romulus'un karısı Hersilia'nın ilahlaştırılmış hali.

 

Horus:

 

Eski Mısır'da güneş tanrısı, ina­nışa göre Set tarafından öldürülen tanrı Osiris’in cesedini tanrıça İsis bulur. Bir atmaca suretindeki tanrıça İsis, Osiris­‘in beline konduğunda, Osiris’in seksüel gücü harekete geçer ve İsis'i hamile bı­rakır. Bu hamilelikten ise tanrı Horus doğar. Horus, Memphis şehrinin at­maca ya da şahin başlı güneş tanrısıdır. Aynı zamanda o, bir gökyüzü tanrısı olarak da düşünülür. Onun, daha sonra babasının katili olan Set ile savaştığına, bu konuda tanrılar meclisinde bir yargı­lamanın olduğuna ve sonucun Horus lehine neticelendiğine inanılır.

Mısır'ın en önemli Tanrı­larından biridir. Bunun için Firavun dö­neminin Tanrı panteonunda önemli Tan­rılar arasında yer almaktadır. Horus, önce bir gök Tanrısıdır, yükseklerde uçmakta­dır. Bunun için onun isminin anlamı, “uzaklaşmış” demektir. O, Hathor'un oğ­ludur. Bu semavî Doğan, aynı zamanda bir ışık Tanrısıdır. Güneşin ve ayın onun gözleri olduğuna inanılmaktadır. Horbeit'te, Horus'a bir ibadet icra edil­mektedir. Mısır mitolojisine göre, Horus ile kardeşi Seth arasında bir savaş vardır. Bazen de Horus, bizzat güneşin kendisi olmaktadır. Böylece, Heliopalis'de o, doğmakta olan güneşle aynı kabul edil­miş ve Re-Harakhi olarak Guiza'da Harmakhis adı altında tapılmıştır. Çok eskiden Horus, krallığın koruyucu Tanrısı olarak kabul edilmiştir. Krallığı meydana getiren beş prensipten birisi Horus'un ismi olmuştur. Yine eski dö­nemde Horus, aşağı Mısırın koruyucu Tanrısıdır. Yukarı Mısırın koruyucu Tan­rısı ise Seth'dir. Daha sonra, krallık Tanrı­sı olan ve Seth’in ortağı bulunan Horus, Osiris mitolojisine dahil edilmiş ve Seth'e muhalif olmuştur. Horus, bazen Ra’nın bazen de Osiris’in oğlu sayılmıştır. Tanrı Seth, bazı yerlerde amcası, bazı yerlerde de kardeşi olarak gösterilmektedir. Horus üe Seth arasındaki muhalefet kavga ile sonuçlanmış; Seth, Horus'un gözünü çıkarmış, Horusda Seth’in erkeklik organını çıkarmıştır. Tanrı Toth, her İkisini de iyi­leştirmiştir. Horus, çıkan gözünün yerine Uralus adlı yılanı takmıştır. Bunun için yı­lan Mısır Firavunlarının egemenlik sem­bolü olmuştur. İsis, Horus'un annesi ola­rak kabul edilmiştir.

 

Hosea:

 

Bir Eski Ahit peygamberi. Kitabı Mukaddes’in Hosea Kitabı ona atfedilir. Burada Hosea, inançsız karısıyla ilgili tecrübelerini tanrı ile İsrail arasında yer alan durumla ilgili bir kinaye olarak yorumlar. O, aile ilişkilerini tanrıyla in­san arasındaki ilişkiyi gösterme konu­sunda kullanan ilk Kitabı Mukaddes ya­zandır. Onun MÖ 721 öncesi vaaz et­tiği söylenir.

 

Hostie:

 

Kurban anlamına gelen Lâtince Hostia kelimesinden gelmektedir. Antiki-te'de, kesilen hayvan kurbanını belirtmektedir. Hıristiyanlıkta, beyaz undan yapılan, ekmek şeklindeki evharistik takdisi ifade eder. Bu ekmek, Katoliklerde mayasız, Ortodokslarda mayalıdır. Hostie, çok ince, yuvarlak ve küçük ya­pılmaktadır. Aşağı yukarı 3 cm. çapında­dır. Bazı merasimlerde bu 6 cm. kadar büyütülebilir. Ortaçağdan itibaren Hostie, manastırlar tarafından yapılmaktadır.

 

Hozo:

 

Efsanevi Budist keşiş Dharmakara için kullanılan Japonca isim. Rivayete göre o sıkı bir yaşam sürmüş ve sonunda Amitabha (Amida) olmuştur.

 

Hsiao:

 

Konfüçyüs tarafından öğretilen “görev dindarlığı” ya da “evlada yakışır hürmet”. Konfüçyüs, bir gencin evde görevinin şuurunda olması gerektiğini, büyüklerine saygılı ve tüm insanları se­ven karakterde olmasını söyler. Ana babaların da çocuklara yardımcı olma­larını, tebanın yöneticilere itaat etme­sini yöneticilerin de halka karşı ada­letle davranmasını salık verir.

 

Hû:

 

Allah'ın güzel isimlerinden birisi. Öte yandan “Hû çekmek” ifadesi ise tasavvufta zikretmek anlamına kullanı­lır.

 

Hucurat:

 

Kur'an'ın 49. suresi. Medine döneminde nazil olan bu sure 18 ayet­ten oluşur.

 

Hud (Hz. Hud):

 

Kur'an'da isminden bahsolunan bir peygamber. Onun Ad kav­mini uyarmak ve tevhide davet etmek üzere gönderildiği, ancak İnsanların onu reddettikleri ve bu nedenle ceza­landırıldıkları anlatılır.

 

Hudeybiye Anlaşması:

 

MS 628'de Müs­lümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan anlaşma. Bu anlaşma öncesinde Hz. Muhammed yanındaki bir grup Müslümanla Kabe'yi ziyaret etmekamacıyla Mekke'ye doğru yola çıktı. Ancak Mekkeliler onlara umre izni vermediler. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber onlara elçi olarak Hz. Osman'ı gönderdi. Osman'ın dönüşü gecikince, Müslümanlar onun şehit edilmiş olabi­leceğini düşündüler ve bir ağaç altında hepsi birer birer Peygambere bağlılık yemini ettiler. Bu biata, Rıdvan Biati adı verildi. Ancak sonra Osman döndü ve Hz. Muhammed müşriklerle görü­nüşte Müslümanların aleyhine sayılabi­lecek bir anlaşma imzaladı. Bu anlaş­manın akabinde Kur'an'ın Fetih suresi nazil oldu. Hudeybiye Anlaşmasıyla, Müslümanlar bir rahatlama dönemine girdiler ve bu vesileyle Arap yarımada­sının dört bir tarafında İslamın yayıl­ması faaliyetlerine hız verdiler. Bunun neticesinde kısa zamanda İslam bir çığ gibi büyüdü ve Mekkeliler arasından da Halid ibn Velid gibi büyük komutanla­rın da arasında bulunduğu birçok kişi Müslüman oldu.

 

Hududullah:

 

İslamda Allah'ın koymuş olduğu sınırlar; kişinin yaşamının çer­çevesini belirleyen Allah'ın emir ve ya­sakları. Hududullah'a riayet etmek, Al­lah'ın halifesi olarak yaratılan İnsanın en temel görev ve sorumluluğudur.

 

Huguenots:

 

XVI. ve XVII. Yüzyıllarda özellikle Fransız Protestanlarının Kalvinist kanadına verilen bir isimdir. Bu şekildeki isimlendirmenin kaynağı tar­tışmalıdır: Bazılarına göre, özellikle Theodore de Beze gibi tarihçilere göre, Tours'daki Hugon kapısından dolayı bu isim kullanılmıştır. Çünkü reformistler bu kapının yanında toplanıyorlardı. Diğer bazilarma göre, bu isim Almanca “Komp­locular” anlamına gelen Eidgenossen ke­limesinden gelmektedir. XVI. yüzyılda Almanya'da Reform hare­keti başladıktan sonra, Lutherin eserleri ve konuşmaları Avrupa'nın her yerinde elden ele dolaşmaya başlamıştı. Fakat Fransa'da protestanlara karşı bir kıyım başlatılmıştı. Çünkü Fransa'da Katolik mezhebi taassup içinde uygulanıyordu. 1523'te bir Fransız Protestan yakılarak öl­dürülmüştü. Her şeye rağmen Pro­testanlık, Fransa'da yayılmaya devam etti.

Kral II. Henri döneminde Huguenotlar ceza evlerine konmaya başlandı. 1559'da Huguenotlar daha çok Kalvin’in etkisinde idiler. Bunlar, Fransa'da “Reform kilise­lerini” kurmuşlardı.

1562'de Fransa'da din savaşları başlamış­tı. Katolikler, Huguenotlara diş bilemeye başlamışlardı. Nihayet 23 Ağustos 1572'de Paris'te başlayan kıyım, bütün Fransa'ya yayılmıştı, Paris'teki Huguenotlar öldürülmüş, Fransa'da Huguenotlar sindirilmişlerdi. Fransa'da yinede Katoliklerle - Protestanlar arasın­daki mücadele devam etmişti. III. Henri 1598'de Nantes fermanını yayınlamış, bu fermanla Huguenotlara kısmen dinî ve si­yasi özgürlük tanınmıştı. Kral III. Louis döneminde 1620'de din sa­vaşları yeniden kızıştı. Sonuçta Huguenotlar 28 Haziran 1629'da yenildi­ler. “Alais Barışı” imzalandı. Antlaşmaya göre, Huguenotlar inanç hürriyetini koru­yorlar, fakat askerî farklılıklarını kaybe­diyorlardı. Diğer haklarım 1643'de Kral XIV. Louis döneminde elde etmişlerdir. Ancak Katolik din adamları, Huguenotlara ve onların elde ettikleri haklara karşı savaş vermişlerdir. Binlerce Protestan, inançlarından dolayı taciz edil­mişler ve sürülmüşlerdir. Sonunda XIV. Louis, Nantes fermanını yürürlükten kal­dırmıştır. 250.000'den fazla Huguenot, ingiltere'ye, Rusya'ya ve Amerika'ya göç etmiştir.

Fransa'da Huguenotlarm mücadelesi da­ha sonraki yıllarda da devam etmiştir. Huguenotlar, 1787'de kısmen vatandaşlık haklarını elde etmişlerdi. Ancak 1789 Fransız ihtilali ile de bütün vatandaşlık haklarını elde edebilmişlerdi.

 

Hui Hui (Hui Hoi):

 

Çincede Müslüman­lar için kullanılan isim.

 

Hui-Yüan:

 

(334-416) Çinli Budist keşiş; Tao-an'ın talebesi. Taoist ve Konfüçyanist felsefeyi araştıran Hui-yüan, böy­lelikle Budizmin Çin düşüncesine yer­leşmesine çalıştı ve Güney Çin'de Lu-Shan'da ünlü bir manastır inşa etti.

 

Hulul:

 

Bakınız: İnkarnasyon.

 

Hume:

 

(David Hume, 1711-1776)

İskoç filozof ve tarihçi. O, insan aklının doğuştan hiç bir şey getirmediğini, İnsa­nın ne biliyorsa deneyden bildiğini sa­vunan deneyci/ampirist (görgülcü) fel­sefenin Aydınlanma Çağı'ndaki öncü­lerinden. Ona göre insan zihninin bü­tün algılan ya tecrübi verilere ya da fi­kirlere dayalıdır. Deneyle temellendirilmemiş bütün bilgilerimize karşı şüp­heci yaklaşımı savunan Hume, örneğin nedensellik diye bilinen ve Aydınlanma'da neredeyse herkesin ittifakla ka­bul ettiği düşüncenin deneyin bize öğ­rettiği bir bilgiye dayanmadığını göstermiştir. Ona göre nedenselliğin va­rolduğunu bize zannettiren şey, olayla­rın sıralamasındaki genellikle değişme­yen sıra düzeninin bizde oluşturduğu alışkanlıktan başka bir şey değildir. İn­san ruhunun kendisi algıların bir top­lamından ibarettir. Dolayısıyla metafi­zik bir alan söz konusu değildir. Pratik bir gereklilik olmasına rağmen tanrının varlığına ve fiziksel dünyaya inanç akılla ispatlanamaz. Hume, Aydınlan-ma'da Aydmlanma-kırıcı bir düşünür olarak nitelenmiştir, çünkü yukarıdaki gibi birçok konuda çağdaşlarım itti­fakla kabul ettikleri konularda on­lardan farklı düşünmüştür. Bu konuda bir başka örnek onun aklın saf bir biçi­miyle varolmadığı ve genellikle insanın aklından ziyade ihtiras ve arzularının güdümünde olduğunu söylemesidir. Ahlaki yaşantımız, ona göre, istek ve hareketlerimizi belirleyen ihtiras ve arzularımızla kuşatılır.

 

Huneyn:

 

Orta Arabistan'da Mekke ile Taif arasındaki bir yer. Hicri sekizinci yılda (MS 630) Müslümanlar Havazin ve Sakif kabilelerine karşı burada Önemli bir zafer (Huneyn savaşı) elde etmişlerdir.

 

Huracan:

 

“Evrenin Üçlü Kalbi” diye deadlandırılan Mayaların eski ve en yüce tanrısı.

 

Hurafe:

 

Gerçekle ilgisi olmayan, uydurma inanç ve uygulamalar.

 

Hûrî:

 

Kur'an'da, cennetliklere hizmet etmek üzere yaratılmış oldukları söyle­nen çekici ve cazibeli cennet kızları.

 

Hurritler:

 

Politik noktadan Hourrit terimi, Mittani ve Hanigalbat krallıklarına verilmektedir. Etnik noktadan Hurritler, Yakm-Doğu'da yaşayan, aynı dili konu­şan ve Fırtına Tanrısı Teshub'a ibadet eden bir millettir. Kuzey Suriye'de ve Yu­karı Mezopotamya'da yaşamışlardır. M.Ö. 2200 yılında yaşadıkları tahmin edilmektedir. M.Ö. XVI. yüzyıldan itiba­ren, kültürel, dinî ve politik hayatta dik­kat çekmişlerdir. Hitit kraliçelerinin çoğu Hourrite asıllıdır. İmparatorluğun sonuna kadar Hititlerin bünyesinde Hourritelerin önemli rolü olmuştur. Bunlar, gelişmiş bir topluluk olarak, Babil dünyası ile Hitit dünyası arasında aracılık görevi yapmış­tır.

 

Huruing Wuhti:

 

Kuzey Amerika'da Hopi yerlilerinin yaratıcı tanrısı ya da tanrı­ları. Bu tanrısal varlıklar yeryüzü ve hayvanlardan sonra insanı yaratmaya karar vermişler; bir miktar çamur alarak yoğurmuşlar, üzerine bir söz söylemişler ve bundan ilk erkek ve kadını yaratmış­lardır.

 

Hus Jean (1371-1415):

 

Bohemyalı Hıristiyan reformist. Prag'da tanınmış bir vaiz olan Hus'un, rahiplerin ahlaki yapı ve yaşantılarına karşı görüşleri ne­deniyle vaaz etmesi yasaklandı. 1409'da Prag Üniversitesi rektörlüğüne getirildi. 1411'de XXIII. John, Hus'u aforoz etti ve sonra Hus'a karşı gelişen muhalefet nedeniyle kral onu Prag'dan kovdu. Bir Çek prensine sığınan Hus, 1413'te meşhur De Ecclesia başlıklı eserini yazdı. Sonradan Constance Konsili'ne katılmak üzere gitti, ancak yakalanarak tutsak edildi ve yakılarak öldürüldü. Ölümünden sonra Huss, Çeklerin milli bir kahramanı haline geldi; onun fikir­leri uğruna 1420-1436'da Hussitler Sa­vaşı meydana geldi. Hus'un kilisede seçimle ilgili görüşleri yanı sıra kaderle ilgili düşünceleri de dikkat çekiciydi.

Çek asıllı bir re­formisttir. Bir köylü çocuğu olan Hus, tahsilini Prague'de yapmış ve ilahiyat öğ­renmiştir. Daha sonra dekan olmuş ve ilahiyat fakültesinin rektörü olarak ta­nınmıştır. İngiliz Wyclif’in görüşlerinin destekçisi olmuştur. Zamanının din adamlarının yolsuzluklarını eleştirmiştir. “Saf katolik doktrini” savunmuş ve fikir­lerini vaazlarında açıklamaktan da çe­kinmemiştir. 1410'da Prague piskoposu, Wyclif’in kitaplarını yaktırmıştır. Jean Hus'un üniversitede kaldığı sürede şehire inmesi yasaklanmıştır. Hus'un üç tarafta­rının kafası kesilmiş, ancak Hus, onları “şehit” olarak ilân etmiştir. O vakit aforoz edilmiş olan Jean Hus, şehir dışında ders­lerine ve yazılarına devam etmiştir. 1414 yılında Constance Konsiline davet edil­miştir. Hemen itizalle suçlanmış ve hapse atılmıştır. Eserleri, mahkum edilmiş, ya­kılmış ve kendisi de 1415'de Constance'da yakılarak külleri Rhin nehrine atılmıştır.

Sadık talebesi Pragueli Jerome'da aynı akıbete uğramıştır.

Boheme'de Jean Hus, milli bir kahraman, bir şehit ve bir reformcu olarak kabul edilmiştir. O, aynı zamanda, Çek dilinin ilk yazarlarındandır. Onun ölümünden sonra asiller, Hus'un görüşlerini savun­mak ve serbestçe İncili vaaz etmek için bir dernek kurmuşlardır, Papa'ya bağlı olan Katoliklerle Hussite taraftarları 1419 yı­lında Prague'de pencereden atılmışlardır. Mücadele, halkın büyük bir çoğunluğunu Hussite'lere bağlayan antijermenik ve milliyetçi bir karakter kazanmıştır. Bu­nunla beraber dinî yönden Hussİteler, Calixtins veya Utraguistesler gibi, iki tür altında communion ayininin yapılmasını isteyenlerle; Reform isteyen Thaborites gibi gruplara ayrılmışlardır. Katoliklerle, Hussiteler arasındaki mücadele, zaman zaman kesilmesine rağmen, Kral Georges’in aforoz edilmesinden sonra, Utrquistes'ler, kiliseye boyun eğmişler, Thaborites'ler ise, diğer gruplarla birleşe­rek Freres Moraves tarikatını kurmuşlar­dır. Jean Hus'un fikirlerine sadık kalan bir “Hussit Kilisesi” hala Prague'de bulun­maktadır.

 

Husuf Namazı:

 

Müslümanların ay tutul­ması, deprem, fırtına ve benzeri doğal hadiseler esnasında kıldıkları namaz.

 

Hutbe:

 

İslamda bazı durumlarda (Cuma namazı, bayram namazı gibi) hatip tara­fından cemaata hitaben yapılan konuşma. Güncel konular ya da geneli il­gilendiren durumlar hakkında cemaatıbilgilendirmeyi veya uyarmayı hedef alan hutbenin Cuma namazı öncesi okunması farzdır.

 

Huveane:

 

Afrika'da Lesotho'nun Basuto halkının yaratıcı tanrısı. Onun yer ve göğü yarattığına ancak insanlar sebe­biyle çok sıkıntılar yaşadığına inanılır. İnanışa göre o, bu nedenle insanlardan uzaklaşmak için semalara yükselmiş ve bir daha asla görünmemiştir.

 

Huxley:

 

(Thomas Henry Huxley, 1825-1895)

İnsanların daha düşük hayvan dünyasından geldiğini savunan İngiliz biyolog. Ayrıca o, insanın ruh ve mad­denin tabiatını bilemeyeceğini ileri sü­rerek agnostisizmi savundu. Bundan başka Huxley, metafiziğin mümkün olmadığını ve insanın görevinin acı ve cehaleti dindirmek olduğunu söyledi. Huxley, özellikle son dönemlerinde Hı­ristiyan ortodoksisine karşı mücadele etti.

 

Hübel:

 

Cahiliye dönemi Araplarınca sa­vaş ve yağmur tanrısı olarak tapınılan bir tanrısal varlık. Kabe’nin avlusun­daki bir su kuyusunun başında onun, sağ eli kırık bir insan şeklinde kırmızı akik taşından yapılmış heykeli vardı. Araplar, bu kırık elin yerine, altından bir el yaparak heykeli onarmıslardı. Klasik Arap kaynakları, Hübel heykeli­nin kuzey bölgesinden getirilerek Mek­ke'ye dikildiğini söylerler. Hübel kültü, Hobalu adı altında Nebatîlerce de sür­dürülürdü.

 

Hüdhüd:

 

İslami kaynaklara göre Hz. Sü­leyman ile Sebe melikesi Belkıs ara­sında haber getirip götüren bir kuş.

 

Hümeze:

 

Kur'an'ın, 9 ayetten ibaret olan194. suresi. Mekke'de nazil olmuştur.

 

Hürremiyye:

 

Mecusiliğin geç devirle­rinde ortaya çıkan bir akım. Ahura Mazda (Hürmüz) ve onun yarattığı ikizruhlardan kötü Ahrimen (Angra Mainyu) arasında temel bir zıtlığın (düalizmin) varlığını kabul eder. Buna göre Ahura Mazda yapıcı, Ahrimen ise yıkıcı gücü temsil eder.

 

Hürriyet:

 

İnsanın zorlamaksızın karar verme yeteneğidir. Hiçbir durumda hür­riyet, mutlak değildir. Hürriyet, tabiî, sosyal ve kültürel çevre ile veya kişisel alışkanlıklarla sınırlandırılmıştır. Sahiple­rinin gerçekleştirmeye çalıştıkları projeler yardımı ile bilinçli veya bilinçsiz zorlama­lar ağı üzerinde Hürriyet, durmadan fetih yapmak zorundadır. Din nokta-ı nazarın­dan bizzat hür aksiyon hâlâ ve daima ilk sebebe bağlıdır. Çünkü hürriyet, yaratılış açısından saf yaratmaya sahip değildir.

Din alanında hürriyet sayısız problemler ortaya koymuştur:

Vicdan hürriyeti: Hakikatin ifadesi olarak telâkki edilen Hıristiyan imanı hür bir şe­kilde kabul edilebilir mi yoksa edilemez mi? Her varlık, bir hakikata iştiraki fiziki hürriyetle reddetmeyi dikkate alabilir. O hakikat ona, açık olarak görünse biie. Fa­kat hakikata bağlı olan, saygıdan dolayı onu yapma ahlâki hürriyeti yoktur. Bu hakikata yürekten inanan otoriteler, bir takım ilahlara inanmaya zorlayabilirler mi? Tarihi birtakım üzücü olaylara rağ­men, vicdan hürriyetine verilen bu zarar, insan şahsiyetine yapılmış olan, kabul edilemez bir hatadır. II. Vatikan konsili 7 Aralık 1965'de din hürriyeti konusunda uzun bir beyanat yayınlamıştın Diğnitatis Humanae adlı bu beyanatta şöyle denmiştir: “Allahın kelâmının muhtevasında ve babalar tarafından öğ­retilen Katolik doktrinin belli başlı prensiplerinden biri, din hürriyetidir. İnsanın, Allaha verilecek iman cevabı, iradî olmalıdır. İnsan, kabul etmediği hiçbir imanî kabule zorlanmamalıdır. Bir dini rejim hürriyeti, önemli şekilde, insanın Hıristiyan imanına, engelsiz da­vet edilmesine katkıda bulunur”. Hürriyetle ortaya çıkan ikinci büyük dini problem de şudur: Şayet Allah, insan da­hil herşeye kadirse, her yerde hazır ve nazırsa, inayeti ile kurtuluşun sahibi ise, bu kurtuluşun ifâsında insan hürriyetinin payı nedir? Herşey daha önceden tesbit edilmişse, faziletli hayat neye bağlıdır. Bu konu “irade hürriyeti” problemini ortaya çıkarmıştır. Bu konuda bazı dinî doktrin­ler kaderciliğe doğru meyletmişlerdir. Kalvinizm ve Jansenizm bunlardandır. İs­lâmiyet ise bu konuda birçok tartışmaya sahne olmuştur: Bu konuda Mutezile mezhebi, insan iradesinin mutlak hür­riyetine inanmaktadır. Cebriye, kadercilik temayülünü göstererek, insanın iradî hür­riyetini reddeder. Ehl-i sünnet ise, insan iradesindeki cüzi hürriyeti kabul ederek, insanın iş yapma hürriyeti olduğunu söy­lemektedir. Fakat külli irade Allah'ın elindedir. Buna göre ehl-i sünnet “kul kâsip, Allah yaratıcı” düşüncesiyle kul, birşeyi yapmaya yönelmekte, Allah da o işi ya­ratmaktadır. İnsan'ın iradî hürriyeti konu­sunda yine en ortayolu İslâm çizmektedir. Geleneksel ilahiyat, Tanrısal müdahalenin sırlarını dağıtmaksızın, her şeye kadir olan Tanrının yaratmaya ve insanın hür amellerini önceden bilmeye kadir oldu­ğunu söyleyerek “hür irade” problemini çözmeye çalışmıştır.

Din hürriyetinin üçüncü veçhesi, onun Tanrısal aşkta gelişmesidir. Emirlere itaat, aşk sayesinde, iradelerin birleşmesini meydana getirmektedir. Bunun için İncilde ve bir takım mistik yazılarda “Tanrının çocuklarının hürriyeti” yücel­tilmiştir. Aşk imanı, süje-obje aynileşmesi fenomeni ile kurtarıcı görünmektedir.

 

Hüseyin:

 

(Hz. Hüseyin ibn Ali, 626-680)

Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali ile Hz. Fatima’nın ikinci oğlu. Ağabeyi Hz. Hasan'ın ölümü sonrası, ailesiyle birlikte Kufe'ye giderken Kerbela mevkiinde halîfe Yezıd’in valisi Ubeydullah ibn Zîyat'ın adamlarınca katledildi. Bu katliamdan kurtulan tek erkek hasta olan Ali İbn Hüseyin oldu.

 

Hydra:

 

Eski Yunan mitolojisinde dokuz başlı su yılanı. Argos yakınındaki Lerna'da yaşadığına inanılır. Onu öldür­mek, Heracles’in işlerinden biriydi. Ef­saneye göre o, bunun için Hydra’nın başlarından herhangi birini kestiğinde, kesik başın yerinden iki üç kafa birden çıkmaktaydı. Sonunda o, onu yok et­mek için yakmaya karar verdi ve en son kalan ölümsüz altın kafayı ise bir kaya altına gömdü.

 

Hygieia (Salus):

 

Eski Yunan'da sağlık tanrıçası; Asclepius ve Epiona’nın kızı.

 

Hylozoizm:

 

Bütün maddeye hayat bah­sedildiğini savunan doktrin.

 

Hymen (Hymenaeus):

 

Eski Yunan'da ev­lilik tanrısı; Dionysus ve Afrodit’in (ya da Urania'nın) oğlu. O, çelenk ve meşale taşıyan bir tanrı şeklinde tasvir edilirdi.

 

Hymne (İlâhi):

 

Lâtince hymnus, Yunan­ca humnos, Tanrıya söylenen şiirdir. Yani ilâhilerdir. Mistiklerin ve şairlerin Tanrı­ları için meydana getirdikleri şiirlerdir. İlâhiler her zaman var olmuştur. İlâhiler, uzun zaman hafızada tutulabilmektedir­ler. Birçok ilâhi, yazılı hale getirilmiştir. Çok eski ilâhilerden bazıları, bize kadar ulaşabilmiştir. Asur-Babil ve Mısır ilâhile­ri gibi. Meselâ, Mısır'daki Akhenaton gü­neş ilâhileri bunlardandır. İbranilerdeki Mezmurlar, yaratıcı Tanrıya karşı söy­lenmiş en güzel ifadeleri teşkil etmekte­dir. Hindistan'da Aryenler de Tanrılarını vecdli ilâhilerle kutlamaktadırlar. Buna Veda’ların kitapları delil teşkil etmekte­dir. Hinduizm, Şiva ve Devi şerefine söy­lenen birçok şiire sahiptir. Özellikle Vishnu'ya ithaf edilen birçok şiir vardır. Bunİar da Vishnu ve Bhakti şekli altında ifade edilmektedir. Taoizm'de ve özellikle Budizmin Mahayana kolunda da ilâhiler vardır. İslâm dininde de ilâhiler vardır. Ancak, ibâdette ilâhilerin fazla rolü yok­tur. Mevlid gecelerinde, zikir meclislerin­de ilâhiler daha çok okunmaktadır. Hal­buki Hıristiyan Batıda ilâhi, dinî merasi­min en tabiî şekli olarak görünmektedir. Kitab-i Mukaddes'teki “Mezmurlar” Hı­ristiyan âyinlerinin en önemli ilâhi unsu­runu meydana getirmektedir. Eski Yunan'da Olyme Tanrılarına hitaben söylenmiş ilâhiler vardır. Bunlar özellikle Appollon'a yöneltilmişlerdir. Bunların en eskisi, “l'iliada ve Odyssee” de olan ve Tanrılara yalvarma şekli altında olan Homerosun ilâhileridir. Orphiques ilâhi­ler, Yunan mistik edebiyatının bir kısmını oluşturmaktadırlar. Roma'da hymnode meclisi veya “ilâhi okuyucuları”, Tanrılaşmış imparatorların şerefine yapılan merasimlere katılıyorlardı. Fakat ilâhi, esas şekilde Hıristiyanlıkta ge­lişmiş ve evrensel bir karakter kazanmış­tır. İlk Hıristiyanlar, “Aşk festivallerin­de”, “agapes'lerde ve özellikle İsa'nın di­rilme bayramı olan paskalya gecesinde kı­sa ilahiler okuyorlardı. Bunun için kilise­nin çok sayıda ilâhi okuyucuları vardı. Bunlardan birkaçı Suriyeli Aziz Ephrem, Poitiers’li Aziz Hilaire ve özellikle IV. yüzyılda yaşamış olan Aziz Ambroise idi. Halâ, Katolik, Ortodoks Protestan kilisele­rinde ilâhiler, İsa'nın ve Allah'ın takdi­rinde çok önemli rol oynamaktadır. Mazdeizmin düalizmine kadar gidil­mese de yeni Ahid, özellikle Aziz Yuhanna, kilise babaları ve ilâhiyatıları ile zulmet ilahiyatını geliştirmiştir. Buna gö­re, inayet, günah, seçkinler ve mahkumla­rı bu antitez ilahiyat kuşatmış, İsa kurtarı­cı, şeytan ise saptırıcı olmuştur. Kur'an-ı Kerimde de “Allah’ın, göğün ve yerin nu­ru” olduğu bahsedilmektedir.[54] Buradaki Nur'un da ışıkla alakalı olduğu bilinmelidir.

 

Hyperion:

 

Eski Yunan'da bir güneş tan­rısı; Uranüs ve Gaea'nın oğlu, kız kar­deşi Theia'nın kocası. Onun güneşin kişileştirilmiş bir halinden başka bir şey olmadığı ileri sürülür.

 

Hypnos (Somnus):

 

Eski Yunan uyku tanrısı; Nyx ve Erebus'un oğlu; Phantasos ve Morpheus'un babası. Roma'daki karşılığı ise Somnus'tur.

 

Hypsistarianlar:

 

MS 4. yy'daki bir Hıris­tiyan mezhebi. Bu mezhep taraftarları tanrıya ı(Baba” olarak tapmayı reddetti­ler; ancak onun “tek, hakim ve en yüce” olarak tazim edilmesi gerektiğine inandılar.

 

Hypostatik Birlik:

 

Hıristiyan teolojisinde İsa Mesih’in ilahi ve insani tabiatları­nın özsel birliği. Bu doktrin, kilise tara­fından Kadıköy Konsili'nde (451) res­men kabul edildi.

 



[1] Tekvin. 4:2.

[2] Tekvin: 4/1-24.

[3] el-Maide: 5/27-31.

[4] Buharı, Cenaiz, 33; Enbiya 1, Diyât, 2.

[5] İbranilere mektup 11/4.

[6] Yuhanna I. Mektup 3/12.

[7] Yahuda'nın mektubu 11.

[8] İbranilere mektup 11/4.

[9] Mekkeye 25. km.

[10] Mek­ke'ye 6-8 km.

[11] I. Yuhanna: 4/10.

[12] Çıkış: 13/8.

[13] Çıkış: 12/26-27; 13/14; Tesniye 6/20

[14] Çıkış: XVIII/20.

[15] Hag; 18.

[16] Tesniye:30/12.

[17] Çıkış: 23/2.

[18] Sayılar; 11/16-17.

[19] Betsah, 46.

[20] Bakara: 2/129.

[21] Hacc: 22/31.

[22] Kasas: 28/34.

[23] Çıkış. 4:14.

[24] Bakara: 2/102.

[25] Dictionary of the Bible, 1898-1904.

[26] Encyclopaedia of Religion and Ethics, 1908-1926.

[27] Ali İmran: 3/52, Saff: 61/14.

[28] Kâria: 101/9-ll.

[29] Tekvin. 3.

[30] Korintoslulara I. mek. XI. 19 ve Romalılara, XVI. 17.

[31] Hezekiel, 1/1-2.

[32] Bab 1-25.

[33] 25-32.

[34] 33-48.

[35] Resullerin İşleri. 11:26.

[36] 250-356.

[37] I. Korinthos, 5/7-8.

[38] Koleselilere: 3/1.

[39] Kehf: 18/65.

[40] Enbiya: 21/34-35.

[41] Kehf: 18/60-82.

[42] Kehf: 18/65.

[43] Buhari, VI, 110, 115; Müslim, IV, 1847,1850,1853.

[44] Buhari, 1, 40-41; VI, 111, 113, 116.

[45] el-Kehf: 18/79.

[46] el-Kehf: 18/80.

[47] Ebu Davud, Sünen, II, 529.

[48] el-Kehf: 18/82.

[49] Refutation of ali the Heresies.

[50] Maide: 5/56, Mücadele: 58/19.

[51] Le Sacre, 19.

[52] Eliade, Le Sacre et le profane, 171.

[53] Le Sacre, 14.

[54] Nur: 24/35.