Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 11 I2 - Index Web

İ5

İaldabaoth:5

İao:5

İapetos:5

İasion:5

İatromantis:5

İbadet:5

İbadîlik:5

İbâhiye:5

İbis:5

İblis:6

İbn Arabî:6

İbn Bâcce:6

İbn Batuta:6

İbn Haldun:6

İbn Hazm (994-1064):6

İbn Hişam:7

İbn İshak:7

İbn Kesîr:7

İbn Mukaffa:8

İbn Rüşd:8

İbn Sina:8

İbn Teymiyye:8

İbn Tumart:8

İbnu'l-Kelbî:8

İbnu'r-Ravendî:8

İbrahim:8

İbrahimî Kardeşlik:10

İbrahim Ethem:11

İbranî (Hebrew-Hebreu):11

İbranice Ansiklopedi:12

İbrani Edebiyatı:12

İbraniler İncili:13

İcazet:13

İcâzu'l-Kur'an:13

İcma:13

İctihad:13

İda (İla):13

İdol:13

İdris:13

İdunn:13

İfa (Fa):14

İfk Hadisesi (Gerdanlık Olayı):14

İfrit:14

İftitah Tekbiri:14

İgigi:14

İgnatius Loyola:14

İgva (Tentation):14

İhlas:15

İhram:15

İhvan:15

İhvanı Müslimîn (Müslüman Kardeşler Teşkilatı):15

İhvanu's-Safâ:15

İhvanü's-Safa Hareketi:15

İkarus (Icarus):16

İkebena:16

İkinci Adem:16

İkiz Kült Odaları:16

İkiz Savaş Tanrıları:16

İknaton:16

İkon (Icone):16

İkona:17

İkonografi:17

İkonoklastik Çekişme:17

İkonoklazm (İconoclasme):17

İkonostase:18

İkonostasis:18

İkra':18

İkşvaku:18

İlah (el-İlâh):18

İlahi:19

İlahi Komedya (La Divina Commedia):19

İlahiyat (Theologie):19

İlamatecuhtli:19

İlhad:19

İlham:19

İlk Günah:20

İlk Hasat:20

İllapa:20

İlliyyîn:20

İlma:20

İlmarinen:20

İlya (Eliyahu):20

İlyas:21

İlythia:21

İmam:21

İmam Rabbani:21

İmamı Azam:21

İmamiyye:21

İmhotep (İmouthes):22

İman:23

İmberombera:23

İmdugud:23

İmhotep:23

İmran:23

İn-Şuşinak:23

İnan, Abdulkadir (1889-1976):24

İnananlar Birliği:24

İnanmayanlar Sekreteryası:24

İnayet (Grâce):25

İnanna:25

İnapatua:25

İnar:25

İnari:26

İncil (Evangile):26

İncubo:27

İndigetler:27

İndra:27

İnduljans (İndulgence):28

İndra-Loka:28

İndrani:28

İnfitar:28

İng:29

İngirta:29

İknalar:29

İnka Dini:29

İnkarnasyon (Hulul):30

İnka Rahipleri:30

İnnen:30

İnnina (İrnina, Nin):30

İnopportunistler:30

İnsan:30

İnsan Kurbanı:30

İnsanın Dostları:30

İnşikak:31

İnşirah:31

İnti:31

İnziva:31

İo:31

İoskeha:31

İrene (Eirene, Pax):31

İrene (130-202):31

İris:32

İrra:32

İrtidat:32

İsa:32

İsaf Ve Naile:32

İsaiah:32

İsaiah'ın Yükselişi:32

İshak (İsaac):33

İsis (Aset, Eset):33

İskenderiye İlahiyat Okulu:34

İskenderiyeli Athanase (Atha-Nase D'alexandrie):34

İslam:34

İslâm-Hıristiyan Diyaloğu:34

İslâm Öncesi Arabistanda Din:35

İskoçya Birleşik Bağımsız Kilisesi:36

İsmail (İşmael):36

İsmailiyye (Sebîyye, Yedi İmamcılar):36

İsmenus:37

İsnaaşeriye (Oniki İmamcılar):37

İsra:37

İsrafil:37

İsrail:37

İsrailoğulları (Benî İsrail):37

İsrailiyyat:37

İstidrac:38

İstihare:38

İşaya:38

İşkur:38

İştar (Ishtar):38

İşum:39

İşvara (İşa):39

İtikaf:39

İttifak (Alliance):39

İtzamna:39

İtzcoliuhqui:39

İtzpapalotl:39

İuturna (Juturna):39

İxzaluoh:39

İyi Cuma (Good Friday):40

İzamal:40

İzanagi:40

İzanami:40

İznik Konsili:40

İzumo:40


İ

 

İaldabaoth:

 

Bakınız: Yaldabaoth.

 

İao:

 

Gnostik mitolojide “ejderha yüzlü” olarak da adlandırılan bir arkon.

 

İapetos:

 

Eski Yunan mitolojisinde bir titan; Uranüs ve Gaea’nın oğlu ve Cronos, Pallas, Okyanus ve titanların kar­deşi. Onun, Zeus tarafından Tartarus'a atıldığına ve Iranine adasının onun üzerine kurulduğuna inanılır.

 

İasion:

 

Zeus ve Elektra'nın oğlu; Dardanus'un kardeşi. Eski Yunan mitolojisine göre Demeter kendisine aşık oldu ve kendisinden Philamelus ve Patus'u do­ğurdu.

 

İatromantis:

 

Eski Yunan'daki hekim rahipler. Bunların, bilinmeyen şeylerle il­gili bilgi almak ve dünyayı üst alemler­den izlemek ve görmek amacıyla zaman zaman ilahi alemlere doğru ruhsal seya­hatler düzenlediklerine inanılırdı.

 

İbadet:

 

Tapınma, belirli ritüelleri ifa etme; kulluk; kişinin yaşantısını inan­cından kaynaklanan şekilde disiplinize etmesi ya da belirlemesi. Kişinin davra­nış kalıplarını ifade eden ibadet, dinin temel unsurlarından birisidir. Dolayı­sıyla her dinsel gelenek kendi yapısına uygun olarak belirlediği ibadet anlayı­şına müntesiplerinin adapte olmalarını ister. İnsan hayatının tamamını bir düzen ve intizama sokmak hedefini güden İslamda ibadet, İslamın bu hedefine pa­ralel şekilde kişinin günlük yaşamın­daki tavır ve davranışlarının tamamını ihata eden bir kapsama alanına sahiptir. Dolayısıyla kişinin,  yalnızca namaz, oruç ve benzeri belirli davranışları yapması değil, yemek, içmek, uyumak, çalışmak gibi her hareketi ibadet kap­samına girer. İslam, kişiden yaşamın­daki bütün davranışlarını Allah için ve Allah'ın koyduğu kurallara uygun şe­kilde yapmasını ister ve bunu “Allah'a İbadet” olarak niteler. Nitekim Kur'an'da insanın yaratılış gayesinin Allah'a ibadet olduğu vurgulanır. [1]Diğer taraftan, Allah'ın koyduğu sınır­ları ihlal ederek Allah'tan başka şeyler ya da güçler doğrultusunda yapılan dav­ranışlar ise “şeytan'a ibadet” olarak ni­telenir ve yaşamında bunu gerçekleşti­ren kişiler kınanır. “Size şöyle and ver­medim mi? Ey Adem oğulları, şeytan'a ibadet etmeyin; o, size apaçık bir düş­mandır. Bana ibadet edin; doğru yol budur.” [2]

 

İbadîlik:

 

Haricîliğin temel kollarından birisi. İbadîlik ismi 7. yy'da yaşayan Abdullah ibn İbad'ın isminden gelmek­tedir. Ezarika gibi diğer Haricî ekollerin aşırı tutumlarına katılmayan Abdullah ibn İbad, Emevilerin sempatisini kazandı. İbadîliğin ilkelerini belirleyerek sistematize eden asıl kişi ise Cabir ibn Zeyd'dir. Bu nedenle Cabir, Umdetu'l-İbadiye diye anılır. İbadiler ılımlı görüş­leriyle tanınırlar; kendilerinden olma­yan diğer Müslümanları tekfir etmezler, İbadîler imamların gizli konsillercc seçilmesini  savunurlar  Günümüzde Umman, Libya, Cezair ve Doğu Afrika­'da yaşarlar. Bakınız: Haricîlik.

 

İbâhiye:

 

İslam tarihinde, İslamın yasak ve haram saydığı tüm hususları helalleştirmeyi her şeyi mubah saymayı ilke edinen akım; bu görüşleriyle tanınan çeşitli Batınî akımlar ve tarikatlara ve­rilen genel ad. İbâhiler, dinsel kuralların kişiyi tanrıya ulaştırmada bir vasıta olduğunu, dolayısıyla Fenafillah makamıyla Allah'a ulaşmış olan kişilerin ar­tık bu emir ve yasaklamalara uymala­rına gerek kalmadığını düşünürler.

 

İbis: 

 

Eski  Mısırlılarca  özellikle  tanrı Thoth ile ilişkili görülen bir kutsal kuş. Thoth'un bu kuş şeklinde göründüğüne inanılır ve Hermopolis'te ona bu şe­kilde tapılırdı. İbis, araştırma ve bilgiyi sembolize etmekteydi. Bakınız: Thoth.

 

İblis:

 

Kur'an'da, halife olarak yaratılan İn­sanın üstünlüğünü kabul etme konu­sundaki Allah'ın emrine karşı gelerek şeytanlaştığı ifade edilen metafizik var­lık. [3]Allah'ın otoritesine isyan etmesi nedeniyle Al­lah onu lanetlemiş ve rahmetinden uzaklaştırmıştır. Kur'an'da cinlerin ya­lın ateşten yaratıldıkları belirtilir [4]ve Iblis’in de ateşten yaratıldığı ifade edilir. [5]Dolayısıyla Kur­'an'da İblis’in cinlerden olduğu vurgu­lanmaktadır. Kur'an'da şeytan terimi genel bir ifade olarak, Allah'ın otorite­sine karşı gelen ve böylelikle kötülüğü seçmiş olan herkes için kullanılıp insan ve cin şeytanlarından bahsedilirken[6], Allah'ın otoritesine karşı geldiği belirtilen ilk varlık olan İblis’in, şeytanlaşmış olan ilk figür olduğu anla­şılmaktadır. Bakınız: şeytan.

 

İbn Arabî:

 

(Ebu Abdillah Muhyiddin ibn Arabî, 1165-1240)

Vahdeti Vücud ku­ramı doğrultusundaki görüşleriyle tanı­nan ünlü mutasavvıf. Murcia doğumlu olan İbn Arabî, İslam aleminin hemen her tarafına seyahatlarda bulunmuş ve birçok kişi üzerinde etkili olmuştur. Anadolu'da başta Sadrettin Konevî olmak üzere tasavvuf çevreleri onun Vahdeti Vücud düşüncesinden etki­lenmiş, özellikle Sadrettin Konevî ara­cılığıyla fikirleri Anadolu'da yayılmış­tır. İbn Arabî çok yazan bir mutasavvıf­tır. Önemli eserleri arasında Futuhâtu'l-Mekkiyye, Fıısûsul-Hikem ve Kitâbu'l-Esfâr sayılabilir. Varlıkta birlik düşün­cesini işlediği Vahdeti Vücud kuramı yanı sıra, velilerin sahip olduğu tasav­vufi bilginin (marifetin) de Allah'tan alınan bir bilgi olduğu, velilerin nebi­lerden üstün olduğu gibi görüşleri de oldukça tartışılmıştır. Bakınız: şeyhu'l-Ekber.

 

İbn Bâcce:

 

(Ebubekir Muhammed İbn Yahya, ö. 1139):

Farabi ve İbn Sina ta­rafından kurulduğu söylenen Meşşai okulunun Endülüs'teki temsilcisi olan ve Ortaçağ Avrupa'sında Avempace adıyla tanınan ünlü filozof. Görüşleri İbn Tufeyl ve İbn Rüşd gibi düşünürler üzerinde de etkili olmuştur.

 

İbn Batuta:

 

(Şerafeddin Ebu Abdullah Muhammed ibn Abdullah, ö. 1377)

14. yy'da Atlas Okyanusu kıyılarında Çin'e kadar yaklaşık 30 yıl süren gezilerini bir Seyahatname halinde yazıya döken ünlü seyyah. Eserinde o, ziyaret ettiği yerlerin siyasal ve sosyo-kültürel yapı­sıyla ilgili önemli bilgiler verir.

 

İbn Haldun:

 

(Ebu Zeyd Abdurrahman ibn Muhammed, 1332-1406) 

Ünlü Müslüman tarihçi, sosyolog ve filozof. En önemli yapıtı Kitâbu'lAber ve Divânu'l'Mübteda ve'l-Haber'e yazdığı ünlü Mukaddime'de ele aldığı tarih felsefesi kendisine haklı bir şöhret kazandırmış­tır.

1332 yılında Arabistan'ın güneyinde Endülüslü bir aileden doğ­muştur. 1406'da Kahirede ölmüştür. İbn Haldun “Berberiler Tarihinin” yazarıdır. Bu eserin mukaddimesi, bir bilgi ansiklopedisidir. Pedagoji, dilbilimi, politik ekonomi gibi değişik konulara nüfuz et­miş, tenkidli tarih incelemelerinin temel­lerinden birini oluşturmaktadır. Aynı za­manda İbn Haldun'un bu mukaddimesi, Auguste Comte'dan beş asır önce sosyolo­jinin ilk temellerini atmaktadır. İnsan dü­şünce tarihinin esası olan bu büyük eser maalesef doğru şekilde Arapça olarak neşredilmemiştir. İbn Haldun tarafından bizzat 1402'de düzeltilen nüsha İstan­bul'da muhafaza edilmektedir. Mukad­dimenin İngilizce tercümesi 1958'de ya­yınlanmıştır. Mukaddime Türkçeye de çevrilmiştir. İbn Haldun, muhtelif ülkele­rin büyük düşünürleriyle mukayese edilmiştir. Ünlü İngiliz felsefe tarihçisi Arnold Toynbee 1935'de, mukaddimenin emsalsiz olduğunu itiraf etmiştir. İbn Haldun'un rasyonalist olduğu da söyle­nebilir.

 

İbn Hazm (994-1064):

 

(Ebu Muhammed ibn Ahmed İbn Hazm el-Kurtûbî, 994-1063)

Birçok alanda meşhur olan önemli bir İslam alimi Kitâbu'l-Fasl fi'l-Milel ve'l-Ahvâi ve'n-Nihâl başlıklı büyük eseri, dinler tarihi konusunda önemli bir kaynak konumundadır.

Asıl adı Ebu Muhammed Ali bin Ahmed Said Bin Hazm'dır. Endülüs'te yetişen büyük Za­hiri İslâm ilâhiyatçısıdır. İbn Hazm, En­dülüs'teki kültür birikiminden istifade etmiştir. Birçok alanda eser vermiştir. Fı­kıh, mantık, tarih, ahlak, Din tarihi ve ke­lam konularında dört yüzden fazla eser yazmıştır. İbn Hazm, kültürel alandaki çeşitliliğini, aldığı eğitime borçludur. Babasının yüksek bir devlet görevinde bhmması, onun iyi yetişmesini sağlamış­tır. Endülüs Emevilerinin büyük halifesi Muzaffer’in 1008'de ölmesi, Endülüs'ün karışmasına sebep olmuş, İbn Hazmda bu siyasî çalkantıların içine girmiştir. 1031 yılına doğru düşüncelerini daha çok edebiyat alanında göstermeye başlamıştır. Hayatının bir kısmını Mayorka'da ge­çirmiş, ancak genelde Manta Lişem'deki aile çiftliğinde yaşamıştır. Bazı kaynaklar, onun seksen bin sayfa yazdığını nakleder, islâm ilahiyatı alanında yazdıkları, zahiri eğilimi aksettirmektedir. Ayetlerin zahiri anlamlarına ağırlık vererek geliştirdiği zahiri fıkıh ekolü ve kelâm ekolü, zahiri okulun yerleşmesinde etkili olmuştur.

İbn Hazm İspanya gibi dini çoğulculuğun kalıntılarının canlı şekilde yaşadığı bir bölgede yaşadığı için “Dini çoğulculuğu” yansıtan eserlere ağırlık vermiştir. Bu alanda yazdığı en önemli eserlerden birisi “Kitabu'1-Fasl Fî'1-Milel Ve'1-Ehvâî Ve'n-Nihal”[7] dir. Bu eser üzerine hem Doğuda hem de Batıda çok şey ya­zılmıştır. Türkiye'de, tarafımdan yazılan “Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konula­rı [8] isimli çalışmaya bakılabilir. Batı'da ise, M. Asin Palacios ciddi bir ça­lışma yapmıştır.[9] İbn Hazm, bu ünlü eserinde İslâm dışı tüm fırkalardan bahsetmiştir. Onların gö­rüşlerini sergilemiş ve tenkidlerini yap­mıştır. Bilhassa, Yahudi ve Hıristiyan Kitab-ı Mukaddesi üzerinde çok sistemli tenkidlerde bulunmuştur. İbn Hazm, Hıristiyanlıktan iki ayrı yerde bahsetmiştir. Kitabu'l-Fasl'ın I. cildinde “Allaha şirk koşanlar bölümü içinde” Teslis doktrini­nin reddi mahiyetinde meşhur kristolojik cereyanlara yer vermiş ve İsa'nın tabiatı konusunda Hıristiyanların içine düştükle­ri tezadları göstermiştir. Yine aynı bölüm içinde Hıristiyan kredosunu (Amentüsünü) üç kristolojik cereyan nokta-i naza­rından tenkid etmiştir. Bu arada Hz. İsa'nın çarmıh olayının haber olarak nakli değeri üzerinde durmuş ve bu haberin te­vatür özelliği taşımadığı konusunu be­lirtmiştir.[10]

İkinci ciltte ise, daha çok Hıristiyan Kitab-ı Mukaddesi üzerinde durmuş ve Hıristi­yanların Ahd-i Cedidi tahrif ettiklerini ispatlamaya yönelmiştir. Bunun için önce, İnciller hakkında bilgi vermiş, sonra Hı­ristiyanların kutsal telâkki ettikleri diğer kitaplar konusunda bilgiler sunmuştur. İbn Hazm, Kitab-i Mukaddes’in mevsukiyetinin reddine dair 180 sayfa ayırmış­tır. Önce, Tevratın ilk beş kitabına, sonra Hıristiyan kitabı mukaddesine yönelerek, tahrifin vukuunu ortaya koymaya çalış­mıştır.

İbn Hazm, Kitabu'l-Faslı'nda Yahudilik üzerinde de yeterince durmuştur. Klâsik Yahudi mezheblerinden Samiriler, Sadukiler, Rabbaniler ve İseviler hakkında bil­gi vermektedir. Ayrıca, Yahudileri neshi kabul edenler ve etmeyenler olmak üzere ikiye ayırmıştır. İbn Hazm bunların dı­şında “Yahudi kutsal kitaplarındaki” çe­lişkilerden de bahsetmiştir[11]. İbn Hazm'ın diğer eserlerinden bir kaçı:

1- Cevheretü'l-Ensâbi'l-Arap, Kahire, 1982

2- el-Fasl..., Daru'l-Ma'rife, Beyrut, 1975

3- el-İhkam fi Usûli'l-Ahkâm, Beyrut, 1983.

4- el-Muhaüâ bî'1-Âsâr, Beyrut, 1988.

5- Tavku'l-Hamame fi'1-Ulfe ve'1-Ullâf, (1928-33).

 

İbn Hişam:

 

(Ebu Muhammed Abdülmelik ibn Hişam, ö. 833)

İbn İshak'ın si­yerini genişleterek yeniden kaleme alan ünlü İslam tarihçisi. Ayrıca o, Kitabu't-Ticân adlı eserinde zamanının efsanele­rini toplamıştır.

 

İbn İshak:

 

(Ebu Abdullah Muhammed ibn İshak, 704-767)

Hz. Muhammed’in hayatını konu alan es-Sire başlıklı ünlü eseriyle meşhur olan İslam tarihçisi.

 

İbn Kesîr:

 

(Ebulfidâ İsmail İbn Ömer, ö. 1373)

İslam tarihi, tefsir ve hadis ala­nında eserler vermiş olan İslam alimi. Onun Tefsir'i önemli tefsir kaynakla­rından biridir.

 

İbn Mukaffa:

 

(Ebu Amr Abdullah ibnu'l-Mukaffa, 723-759)

Emeviler ve Abbasi­ler devrinde yaşayan ve zındıklıkla suçlanarak ölüme mahkum edilen İbn mukaffa, dinler tarihine yönelik çevirileriyle tanınır. İbn Mukaffa, eski İran ve Hint dini ve mitolojisine ilişkin bazı eserleri Arapçaya çevirmiştir.

 

İbn Rüşd:

 

(Ebu Velid Muhammed ibn Ahmed, 1128-1198)

Batıda Averroes ismiyle tanınan ünlü İslam filozofu. Kurtuba doğumlu olan İbn Rüşd, bir müddet fıkıhla uğraştıktan sonra Aris­to'ya yazdığı yorumlarla tanındı; eserle­rinde dinle felsefenin uzlaştığı görüşünü savundu. Çalışmaları özellikle Batı'da etkili oldu ve erken dönemlerden itiba­ren çeşitli Batı dillerine çevrildi.

 

İbn Sina:

 

(Ebu Ali el-Hüseyin ibn Abdillah, 980-1037)

Tıptan matematiğe doğa bilimlerinden metafiziğe kadar birçok bilim dalında eserler vermiş olan ünlü İslam filozofu. Avicenna adıyla da tanınan ibn Sina, felsefeyle ilişkili eserlerinde Farâbî’nin şerhleri vasıta­sıyla Aristo felsefesini yorumladı. Kânûn fi't-Tıb, Kitâbu'ş-Şifâ, Kitâbu'n-Nefs ve Kitâbu'l-İşârât eserlerinden bazıları­dır.

 

İbn Teymiyye:

 

(Takiyüddin Ahmed İbn Teymiyye, 1263-1328)

Harran do­ğumlu ünlü İslam alimi. Zamanındaki yozlaşmaya ve İslam dışı kültürel etkile­şime karşı var gücüyle savaşan ve dü­şünceleri yüzünden sık sık hapishaneye atılan ibn Teymİyye, yaşamı boyunca Kur'an ve Sünnet'e dayalı görüşlerini yılmadan savundu, Kur'an ve Sünnet'e aykırı bulduğu görüş, düşünce ve dav­ranışları şiddetle tenkit etti. Görüşleri nedeniyle sık sık sürgüne gönderildi ve nihayet elinden kitapları ve kalemi alı­narak atıldığı hapishanede vefat etti. İbn Teymiyye, yazdığı 500'den fazla risalede Haricî, Rafızî, Karmatî, Kaderi, Mutezilî ve benzeri akımların görüşle­rini eleştirdi. Ayrıca o el-Cevâb fi's-Sahîh gibi eserleriyle Hıristiyanlığa karşı da çeşitli polemik türü eserler kaleme aldı.

 

İbn Tumart:

 

(1080-1128) Eimohadlarca mehdi olarak görülen Faslı reformist. Bakınız: Elmohadlar.

 

İbnu'l-Kelbî:

 

(ö. 819 veya 821/822) Cahilîye dönemi Arap dinîyle ilişkili önemli çalışma Kitâbu'l-Asnâm'ın yazarı olan Arap yazar. Eserinde cahiliye dö­nemi Arap dini, mitolojisi ve tanrılar panteonu hakkında önemli bilgiler verir.

 

İbnu'r-Ravendî:

 

(Ahmed ibn Yahya ibn ishak er-Ravendî, ö. 910)

Peygamber­liği ve mucizeyi reddettiği ve Dehriliği savunduğu söylenen kişi. Çeşitli kay­naklar onun bir mülhid olduğunu ifade etmektedir. Önceleri Mutezile ekolü içerisinde yer alan İbnu'r-Ravendî, daha sonra bu ekolden ayrılmıştır. O aklı ön plana çıkarmış, akılla çelişen tüm düşünce ve inançların batıl oldu­ğunu ve peygamberlerin öğretilerine uygun sonuçlar elde eden akıl olduktan sonra peygamberliğe İhtiyaç olmadığını savunmuştur. Bakınız: Dehriyye.

 

İbrahim:

 

1- Hz: İbrahim (Abraham, Avram). Kur'an'da, hayat hikayesine sıkça yer verilen ve “Allah'ın dostu”[12] olarak nitelenen bir peygamber. İbrahim yaşamı boyunca yılmaz bir tevhid savaşçısı olmuştur. Onun araştı­rarak tevhid inancını bulduğu ve içinde yaşadığı toplumun politeizmine ve şirke dayalı dinsel yapısına karşı mücadele ettiği[13], bu konuda baba­sıyla dahi ters düştüğü ve inancından dolayı ateşe atılmak suretiyle yok edil­meye çalışıldığı anlatılır. [14]Kur'an'da bir Hanîf ve bir Müslü­man olarak nitelenen İbrahim, putlar yıkan örnek bir muvahhid olarak anılır ve yaşamı ve mücadelesi müminlere örnek olması için sıkça anlatılır. Yakla­şık olarak MÖ 1700 civarında yaşamış olduğu tahmin edilenHz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. İsmail’in babasıdır. O ve oğlu İsmail birlikte Kabe’nin temelle­rini yükseltmişler, burayı Allah'a ibadet edilen bir mescit yapmışlardır. Öte yandan Kitabı Mukaddes'te Hz. İbrahim’in hayatı Tekvin 1 l:26-25:18'de anlatılır. Buna göre Kalde'de Ur'da doğan İbrahim, ilahi bir emirle önce Har­ran'a, oradan da Kenan diyarına gi­der. Önce Hacer'den oğlu İsmail doğar; daha sonra Tanrı ona, karısı Sarah'tan bir diğer erkek çocuk (ishak) vadeder. İshak'm doğumu sonrası  ise oğlunu kurban etmesi konusunda denenir. O, buna diraver gösterince İshak'ın yerine kendisine bir koç gönderilir ve ayrıca o, Tanrı tarafından mükafatlandırılır. Bakınız: Hanîf, Kabe.

2- Kur'an'ın, Mekke döneminde nazil olan 14. suresi, İbrahim suresi 52 ayetten oluşur.

Hz. İbrahim’in M.Ö. ikinci bin yılda veya ondokuzuncu asırda yahut on sekizinci asırda yaşadığı tahmin edilmek­tedir.

Hz. İbrahim, Yahudilik, Hıristiyanlık ve islâmiyet gibi üç ilâhi dinde çok önemli bir yer tutar ve bundan dolayıda o, her üç dinde “peygamberler babası” olarak ad­landırılır. Bunun için Hz. İbrahim'i bu üç din zaviyesinden değerlendirmek gereke­cektir:

1- Yahudilikte Hz. İbrahim: İbranicede Abraham, çok çocuk babası anlamına gelmektedir. Bu kelime Arapça'ya İbra­him olarak geçmiştir. Yahudilikte Hz. İb­rahim, Tanrının emri ile Harran'dan, Ke­nan diyarına gitmek üzere davet edilmek­tedir. O'da, akrabalarından, babasından ayrılarak Tanrının göstereceği memlekete gider. Tanrının bildirdiğine göre İbrahim, gittiği yerde mübarek olacak, adı büyüye­cek ve yeryüzünün bütün kabileleri onda mübarek olacaktır. [15]Yine Yahudi kaynaklarının bildirdiğine göre İbrahim o zaman yetmiş yaşındaydı. Ke­nan diyarına geldikleri zaman Tanrı, İbrahim’e, bu bölgeyi onun zürriyetine ve­receğini müjdelemişti. İbrahim’de oraya bir mezbaha yapmıştı. [16]Fakat kıtlık olunca, İbrahim misafir olarak Mısır'a gitmişti. Firavunun adamları İb­rahim’in karısı Sara'yı güzel görünce he­men Firavun'a duyurmuşlar, Firavun da Sara'yı hemen yanına çağırmıştı, İbrahim, Sara'ya, “Kız kardeşi” olduğunu söyle­mesini tenbih etmişti. Sara yüzünden İb­rahim'e iyi davranılmıştı Birçok şeye sa­hip olmuştu. Firavun, Sara'ya yaklaşmak isteyince Tanrı, Firavuna belâlar veriyor­du. Nihayet Sara’nın, İbrahim’in karısı olduğunu anlamıştı. Bunun üzerine İbra­him'i çağırmış ve şöyle demişti: “Bana bu yaptığın nedir? Bu senin karın olduğunu niçin bana bildirmedin? Niçin; bu benim kız kardeşimdir, dedin, ben de onu karı olarak aldım ve şimdi, işte karını al ve git.”[17] İbrahim büyük bir mal varlığı ile Mı­sır'dan yeniden Kenan ülkesine dönmüş­tü. Fakat İbrahim’in Sara'dan çocuğu ol­muyordu. Rab Yehova'dan çocuk istiyordu. Sara cariyesi olan Mısırlı Hacer'le, İb­rahim’in zürriyetinin olmasını arzu etmiş­ti. İbrahim Hacer'i karı olarak almış ve o da hamile kalmıştı. Duruma Sara çok üzülmüştü. Hacerle, Sara arasında huzur­suzluk başlamıştı. Neticede Hacer bir oğ­lan doğurmuştu. Adım İsmail koymuş­lardı. [18]Tanrı Yehova, İbrahim’in neslini daha da çoğaltacağı müjdesini vermişti. İbrahim ve zürriyetiyle Tanrı arasındaki ahdin alâmeti “Sünnet kılmak” olacaktı. Bunun için Tanrı Yehova şöyle diyordu: “ve gulfe etinizde sünnet olunacaksınız ve sizinle benim aramda­ki ahdin alâmeti olacaktır.” [19]Nihayet Tanrı, İbrahim’e karısı Sara'dan da bir oğul vereceğini müjdelemişti. [20]Gerçekten Sara gebe kalmış ve bir oğlan doğurmuştu. İbrahim, doğan çocuğun adını İshak koymuştur ve sekiz günlük iken sünnet etmiştir. Fa­kat Sara, Hacer'i ve oğlunu kıskanıyordu. Bunun için İbrahim, Hacer'i ve oğlu İsmaili çöle bırakmaya gitti. Tanrı Yehova, İsmaili de büyük millet yapaca­ğını vaadediyordu [21]Daha sonra Tekvin’in bildirdiğine göre Rab, İbrahim'i denemek istemiş ve oğlu İshak'ı kurban etmesini emretmiştir. [22]İbrahim, oğlunu tam kurban edeceği zaman, gökten bir ses, İbrahim, İbrahim!, diye seslenmiş ve elini çocuktan çekmesini istemiştir. Bu esnada İbrahim'e bir koç görünmüş ve İbrahim onu kurban etmiştir. Artık Hz. İbrahim iyice yaşlan­mıştır. İshak'ın evlenme zamanı gelmiştir. İshak, Mezopotamya'dan amcasının kabilesinden bir kızla evlenmiştir. İshak'ın ka­rısı Rebeka'dan iki oğlu olmuştur: Esav ve Ya'kub. Yakub, topuğu tutan yahut yerini alan demekti. Ya'kub oğulları çoğalmış, İsrailoğullarını meydana getirmiş­tir. Hz. Musa’da bu sülâleden gelmiştir. Böylece Hz. İbrahim, Yahudilerin atası kabul edilmektedir.

2- Hıristiyanlıkta Hz, İbrahim:  Yeni Ahittede de Hz. İbrahim'e çok büyük bir yer verilmektedir. Matta İncili'nde Hz. İb­rahim'den “Babamız” diye bahsedilmek­tedir. [23]Yine göklerin melekûtunda İbrahim, İshak ve Yakub'un otura­cağı bildirilmektedir.[24] İsa, gününün, İbrahim tarafın­dan görüldüğünü ve onun mesrur oldu­ğunu  bildirmektedir.[25] Paulde özellikle “İbrahim’in imanını” tebcil etmekte ve İbrahim’in iman ettiğini, salih   olduğunu, iman edenlerin İbra­him’in oğulları olduğunu dile getirmek­tedir.  İbrahim’in bereketi,  Mesih İsa'da milletlere gelsin ve iman vasıtasıyla Ru­hun vaadini alalım demektedir Paul [26] Yine Paul, İbrahim’in yüz ya­şında öldüğünü, yaşlı Sara'dan çocuk ve­receği şeklindeki Allahın vaadinden İbra­him’in tereddüt etmediğini belirtmektedir. [27]Allah'ın, İbrahim’in zürriyetine yaptığı vaadin mesihte gerçekleşti­ğini söylemektedir.[28]  Hatta Paul daha da ileri giderek şöyle der: “Ve eğer siz Mesihin iseniz, o halde İbra­him’in zürriyeti, vade göre   mirasçı­larsınız.” [29]İshak'ın kurban edilmesi olayı da Paul tarafından tebcil edilmektedir. [30]Görüldüğü gibi Hz.  İbrahim’in  Hıristi­yanlar nezdinde de çok önemli bir yeri vardır.

3- İslâmiyette Hz. İbrahim: “Peygamber­ler babası” olan Hz. İbrahim, İslâmi gele­nekte de çok önemli bir yer tutmaktadır. Allahın dostu anlamına gelen Halil lakabıyla anılır. İslâmi kaynaklarda Hz. İbra­him’in doğduğu yer konusunda bilgi yok­tur. Sadece Kur'an-ı Kerim'de “Ben Rabbime hicret edeceğim, muhakkak ki, o aziz ve hakimdir” buyrulmuştur. Bu hic­retin Kenan bölgesine doğru olması muh­temeldir. Daha sonra da Mısır'a gitmiştir. Hz. İbrahim’i, bu hicrete zorlayan o böl­gede yaygın olan putperestliktir. İbrahim önce babasını putperestlikten uzaklaştır­maya çalışmış ve şöyle demişti. “Ey ba­bam, işitmez, görmez, sana hiç bir faidesi olmaz şeylere tapıyorsun” [31]Babası, İbrahim’in nasihatini dinlemez, Onun kaybolmasını ve uzak­laşmasını ister.

Fakat Hz. İbrahim, kavminin ibadet ettiği putlara kötülük yapmayı tasarlamış ve onları kırmaya yemin etmişti. Böylece o, onlara putların zarar ve fayda vermediği­ni ve hatta kendisine zararı dokunana bile kötülük yapmaya güçleri yetmediğini açık bir şekilde göstermeyi amaç edinmiş­ti. Nihayet bir bayram günü putları kırma vaktinin geldiğini düşünmüştü. Bu konu­da Kur'an-ı Kerim'de şunları okuyoruz: “Bunun üzerine o da kurnazca onların düzme Tanrılarına varıp dediki: Hani yemek yemiyorsunuz? Ne oluyor size konuşmuyorsunuz? Nihayet gizlice on­ları sağ eliyle bir vurup kırdı” [32]

Bayramlarını kutladıktan sonra halk, put­ların başına geleni gördü. Bu manzaradan korkarak, mukadderatlarına el uzatan bu zalim yapıyıayı araştırmaya başladılar, İbrahim'den şüphelenmişlerdi. İbrahim, derhal mahkemeye getirildi. İbrahim, putları, “en büyüklerinin” kırdığını söyle­yerek ve şöyle devam etti:

“Eğer konuşurlarsa onlara sorun, bence büyük put, di­ğer küçük putlara ibadet edilmesine kı­zarak onların hepsini kırmıştır”.

İbrahime şöyle cevap verdiler:

“Sen bu putların konuşmadığını bildiğin halde bizden nasıl onlara sormamızı istiyor­sun? İşte o zaman Hz. İbrahim’in, onların delillerini susturucu beliğ cevabı ortaya çıkıvermişti:

“Öyleyse, Allahı bırakıp da size hiçbir şeyle ne faide ne zarar yap­mayacak olan (bu put)lara hâlâ tapacak mısınıız? Yuf size ve Allahı bıra­kıp tapınakta olduklarınıza, akıllanma­yacaksınız siz?” [33]Fakat Hz. İbrahim’in kavmi, iyice azgınlaşmış ve fikri mücadeleyi değil; kuvveti tercih etmişlerdi. Bunun için de İbrahimi yaka­rak öldürmeye karar vermişlerdi. Fakat Allah'ın kudretiyle İbrahim kurtulacaktı. Bu olay Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır: “Allah ateşe şöyle demişti: Ey ateş İbrahime soğu ve ona karşı selâmet ol!” [34]Gerçekten ateş soğu­muş ve İbrahim'e selâmet olmuştu, işte İbrahim bundan sonra hicret etmiş ve Ke­nan bölgesine yerleşmiştir. İbrahim’in ön­ce İsmail sonrada İshak isminde iki oğlu olmuştur. Hacer İsmail’in annesi, Sârâ'da İshak'ın annesidir. İslâmi kaynaklar kur­ban edilmek üzere hazırlananın İsmail ol­duğunu söylemektedir. İsmail, peygamberimizin atası sayılmakta, İshak da İsrail oğullarının atası sayılmaktadır. Çünkü is­rail oğullan, İshak oğlu Yakub'un so­yundan gelmektedirler. Böylece, Hz. İbrahim, hem Arapların hem de İsrailoğularının müşterek atası duru­mundadır.

İslâmi gelenekte Ka'be, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edilmiştir. Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim’in Ka'beyi inşaatı sırasında kullandığı iskelenin adı­dır.

Yine İslâmi gelenekde Hz. İbrahim, Ya­hudi ve Hıristiyan değil müslüman ve hanifdir. Çünkü İbrahim “Şüphesiz ki ben bir muvahhid (Allah'ı bir tanıyıcı) olarak yüzümü o göklere ve yeri yarat­mış olan Allah'a yöneldim. Ben müşrik­lerden değilim.” [35]demekte­dir. Görüldüğü gibi Hz. İbrahim, İslâmi akide de saygıya layık bir mübarek pey­gamber olarak görülmektedir. Allah'ın dostudur. Bunun için “halilu'llah” laka­bım almıştır. Cömertliği ve merhameti ile tanınmıştır; peygamberler babasıdır.

 

İbrahimî Kardeşlik:

 

Bu teşkilat, 1967 yılı Ocak ayında 1901 sayılı kanuna göre Sorban'da kurulmuş ve aynı yılın 29 Kasım’ında da çalışmaya başlamıştır. O günden itibaren İbrahimî gelenekten kay­naklanan, Yahudilerde, Hıristiyanlarda ve Müslümanlarda olan kültürel, ahlâki ve manevi değerleri karşılıklı anlayışı, sosyal adaleti, barışı ve hürriyeti geliştirmek için durmadan değerlendirmeye çalışmıştır. Bu çalışmalar, genelde politik seçimlerin, gizli ve saygısız şekilde dinî değiştirmeye çağırmaların dışında tutulmuş, dinî kana­atlere ve her Mü’minin iman ikrarına say­gı esas alınmıştır.

Böylece İbrahimî kardeşlikten çıkacak olan herşey, üç monoteist dinin geleneği­ne kuvvetli şekilde bağlanmıştır. Konfe­ranslarının birinde Leon Askenazi, Yahudilerdeki dinî ve ahlâki tecrübe arasın­daki kimliği hatırlatmıştır. Yine o, bunla­rın İbrahim'e gelen vahyin kalbini oluş­turduğunu da ifade etmiştir.

Josy Esenbergde şöyle demiştir: Temel mevkii nedeniyle bizi herşeyde İbrahim birleştirebilecektir. Bu temel mevki, İslâm düşüncesinde, İncillerde yer almaktadır. Diğer yandan, Yahudiliğin ve Yahudi ta­rihinin anahtar kişisi yine İbrahim'dir. Katolikler de II. Vatikan konsilinin dog­matik yasası olan Lumen Gentium'da ve Nostra Aetate'de Yahudiler ve Müs­lümanlar için yazılı olanları unutmayacaklardır.

Bu hareketin öncülerine göre, bütün Hı­ristiyanlar, aziz Pavlos'a kulak vererek “kardeşlik” için savaşacaklardır. Çünkü St. Paul şöyle demiştir: “İmanı açıklayan­lar, İbrahim’in oğullarıdır”. Müslümanlarda imanlarından sapmayacaklardır. Çünkü Kur'an, İbrahim'i, Peygamberler arasında zikretmektedir.[36] İbrahimî kardeşlik teşkilatı, bütün yıl bo­yunca çalışmalarına devam etmektedir. “Altı Gün Savaşları” sırasında, yardım toplamış ve üç dinin kurbanları arasında sembolik olarak dağıtmıştır. İbrahimi kardeşlik teşkilatı, daima bu sosyal faali­yetleri geliştirmeye çalışmakta ve bu amaçla, Fransa'da ve dişarda kollokyum ve konferanslar düzenlemektedir. Paris'te bu teşkilat, ayhk toplantılar yapmaktadır. Bu toplantılarda belli bir konu üzerinde konuşma yapılmaktadır. Burada her dinden bir kişi, belli bir konudaki görüş­lerini kendi dini açısından açıklamaktadır. Toplantılarda tartışılan konular, genelde şunlardır: İman ve akıl; ahlak ve din, Musa, İsa, Muhammed; Monoteist din­lerde özel ve cemaatle ibadet ve ümit.

 

İbrahim Ethem:

 

(ö. h. 161) Aslen bir Belh prensi olan ünlü sufi. Hayat hika­yesi Gautama Buddha'ya benzetilen İbrahim Ethem’in dünyevi iktidarı bı­rakarak tasavvuf yolunu seçtiği söyle­nir, İbrahim Ethem, özellikle dünyadan yüz çevirmeyi ve Allah sevgisini vurgu­lamıştır.

 

İbranî (Hebrew-Hebreu):

 

Yahudi gele­neğine göre İvri (hebreu) kelimesi özel bir isim olan Eber'den gelmektedir. Bu da Şam'ın soyundandır. [37]İbrani kelimesi bir başka görüşe göre öte taraf anlamına gelen ever edatından gel­mektedir. İbraniler, nehrin, yani Fıratın veya Ürdün nehrinin öbür yanından gel­dikleri için böyle adlandırılmışlardır.[38] Bazen de İbraniler, Kenanlıların şikayet ettikleri Habiru kabilesi olarak düşünülmüştür. İlk İbraniler, gö­çebe bir millet değildi. Onlar, hayvancılık­la ve ziraatla uğraşıyorlardı. Onlarda, yer­leşik hayata çok büyük bir özlem vardı. Kendi aralarında “İsrail oğulları” olarak adlandırılırken, diğer kabilelere kendi­lerini İbraniler” olarak takdim ediyorlar­dı. Kenan ülkesinin fethinden sonra İbra­niler kendilerini “İsrail” olarak, M.Ö. VI. yüzyıldan sonra da “Yahudiler” olarak takdim etmeye başlamışlardır. Muhteme­len “Juif” kelimesi bu “Judeens”-Yahudiler” kelimesinden türetilmiştir. İki bin yıl boyunca, Yahudiler ve Hıristiyanlar İbranice'nin, insanlığın ana lisanı oldu­ğunu ifade etmişlerdir; Bugün ise İbrani­ce'nin, dünyanın en eski dillerinden biri olduğu kabul edilmektedir. Yine İbrani­ce'nin kökünün semitik diller olduğu ifa­de edilmektedir. En eski terimler İ.Ö. XI. yüzyıla kadar gitmektedir; onlar da “fenike dili” karakteriyle yazılmışlardır. Fakat İ.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Arami alfabesi empoze edilmiştir. Tevrat Aramice yazılmıştır.

Bütün dillerde olduğu gibi edebî dille, günlük konuşma dilini biribirinden ayır­mak gerekir. Günlük dil, Aramiceye ol­dukça yakındır. Mişna'da bu dille karşıla­şıyoruz. Tevrat dili ve konuşulan dil “İb­ranice” olarak adlandırılmıştır.

Sürgünden sonra Talmud bilginleri, daha sonra da Hahamlar, Tevrat dilinin kutsal karakteri üzerinde ısrar etmişlerdir. Çün­kü Tanrı, Tora'yı İbranİce vermiştir. Bu­nun için her harfin yüklü olduğu anlamı, çözmek gerekir. Bu tarihten itibaren, orta­çağda kabbalistler tarafından geliştirilecek olan çok sayıda yoruma girişilmiştir. Guematria, bunlardan biridir. Buna göre her harfin bir sayı değeri vardır. İbranice, günümüze kadar durmadan ge­lişmiş; Yunanca, Latince, Farsça, Arapça ve Avrupa dillerinin katkılarıyla zengin­leşmiştir. XIX. yüzyıldaki Yahudi kültür rönesansı Haskala, Yiddish dilinin hakim olduğu Doğu Avrupa Yahudileri arasında İbranice'nin kullanımını yaygınlaştırmıştır. XX. yüzyılın başında bir Rus Yahudisi olan Eliezer Ben Yehouda, mo­dern İbraniceyi, Filistinlilerin milli dinî olarak empoze etmeye muvaffak olmuş­tur.

 

İbranice Ansiklopedi:

 

İbranice ola­rak yayınlanan kültür ansiklopedisidir. Yahudiliğin tarihi ve bugünkü durumu hakkında bilgi vermektedir. 1947 yılında yayınlanmaya başlayan ansiklopedinin 1975 yılında 25. cildi yayınlanmıştır. Bu­gün Encyclopedia Hebraica 33 cilttir. Bu ansiklopedi, Yahudiliğin tarihsel, din­sel ve kültürel yönlerden gelişimini açık­lamaya çalışmaktadır. Bilhassa, Kitab-ı Mukaddes, Sami dilleri, Yahudi biyografi­leri ile ilgili çok önemli bilgiler vermekte­dir. Ansiklopedi Judaica veya Jewish Encyclopedia gibi daha sonra İngilizce ka­leme alınan ansiklopedilerin kaynağını “İbranice” yazılmış olan “Encyclopedia Hebraica” teşkil etmektedir.

 

İbrani Edebiyatı:

 

Sami dil ailesinin içinde İbranilerin dili olan ve Filistin böl­gesinde M.Ö. XVIII. yüzyıldan itibaren konuşulan dildir. İbranice M.Ö. III. yüz­yıldan itibaren yerini Aramca'ya bırak­mıştır, Halk Aramca'yı kullanmakla bera­ber, İbranice, edebiyat ve din dili olarak kullanılmaya devam etmiştir. İbranice Yahudi tarihinde belli dönemler geçirmiş­tir.

1- Klâsik İbranice: Tora metinlerinin yazıldığı İbranicedir. Tora'nın büyük bir kısmı bu İbranice ile yazılmıştır.

2- Mişna İbranicesi: Talmud'un metin kısmı olan Mişna, sözlü gelenekten yazıya, M.S. 150-200 yılları arasında Yahuda Ha-Nasi tara­fından geçirilmiştir. Talmud'un metin kısmının yazıldığı İbranice, genelde Talmud akademilerinde kullanılmıştır.

3- Hıristiyanlık çağında kullanılan İbrani­ce: Yunan, Arapça, İspanyolca ve diğer dillerden birçok kelime ihtiva etmektedir.

4- Çağdaş İbranice: Eski Ahidin dili ile yakından alakalı olan İbranicedir. Bu dil, bugün İsrail’de geliştirilmeye çalışılmak­tadır. Bugünkü İbranice'de de, Akad, Sü­mer ve Arap dillerinden kelimeier görül­mektedir. Tevrat diline dayanan çağdaş İbranice, aynı zamanda yazı dili ile ko­nuşma dilini beraber götürmeye yönel­miştir. Çağdaş İbranice, Avrupa Yahudi­leri olan Aşkenazi'lerin dilinden ziya­de; Doğu dünyası Yahudileri olan Seferadi yahud ilerinin dilini yansıtmaktadır, ibranice, Arap alfabesi gibi sağdan sola yazılmaktadır. Yirmi iki harften oluşmaktadır.

Tarihte görülen İbrani Edebiyatı, birçok dildeki çalışmaları içine almaktadır. Yu­nanca, Arapça, İspanyol Yahudicesi (Ladino), Avrupa İbranicesi Yidiş dil­lerindeki tüm çalışmalar, İbrani edebiyatını meydana getirmektedir. İbrani ede­biyatı, dünyanın en eski yazılı ve sözlü edebiyatlarından birini teşkil eder. Yahu­di edebiyatının en eski örneklerini Tanahk yani Eski Ahidin, Tora, Nebi­ler ve kitaplardan oluşan metinleri mey­dana getirmektedir. Bunun dışında yüz­yılları içine alan şifahî edebiyat olan Mişna edebiyatı da Yahudi edebiyatını ciddi şekilde zenginleştirmektedir. M.S. II. yüzyılda yazıya geçirilen bu edebiyat Mişna denilen metnin meydana gelme­sini sağlamıştır. Mişna üzerinde çalışanla­ra Tannaimler dendi. Bu ana metin üze­rinde Babil ve Kudüs'te kurulan iki Önem­li bölgede iki Talmud gelişmiştir. Babildc, Babil Talmudu; Kudüste Kudüs Talmudu. Her iki Talmııd, çok önemli Talmud aka­demilerinde, geliştirilmiştir ve her iki Talmud akademisinde de çok önemli Talmud âlimleri yetişmiştir. Bunlara Amoraim denmiştir. Talmud Eğitim Mer­kezlerindeki başkanlara da Gaonim den­miştir. Talmud'un metni olan Mişna üze­rinde yapılan bu yorum çalışmaları, daha sonra Talmud'u meydana getiren çalışma­ları ortaya çıkarmıştır. Bu okulların ge­lişmesinde en önemli isimlerden birisi Hillel'dir. Milâdi I. asırda çok önemli bir şöhrete sahip olmuştur. Yahudi sözlü edebiyatının yazıya geçmiş şekli olan Mişna iki önemli konuyu ihtiva ediyor­du: Birincisi, Halaha'dır. Yahudi dini, hukuki ve itikadı konularını ihtiva eder. İkincisi Haggada'dır. Bu da Yahudi ta­rihini, kıssalarını ve mitolojilerini içerir. Her iki gruptaki Mişna metnini yorumla­yanlar Talmud'u yani Gemarayı (tamam­lamak) meydana getirmişlerdir. Mişna üzerinde yapılan yorum çalışmaları iki önemli bölgedeki okullarda sürdürülmüştür. Belli başlı Talmud okulları şunlardır:

1- Filistinde: Cesaree, Sepphoris, Tiberiade ve oucha.

2- Babil'de: Nehardea, Soura, Pombeditha. Yahudi edebiyatı tarihinde XIII. yüzyılda İspanya'da yetişen Musa b. Meymun (İbn Meymun) önemli bir yer tutmaktadır. Musa b. Meymun, Tevrat'ı yeniden yo­rumlamış ve Yahudi itikadını düzenle­miştir. Meşhur eseri olan Delâletü'l-Hairin (şaşıranların kılavuzu) çok önce Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu eseri ül­kemizde Prof. Dr. Hüseyin Atay, Arapça olarak yayınlamıştır.

Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde de Tevrat ve Talmud çalışmaları devam etmiştir. Bu alanda Troyes'li Raşhi'yi (Rabbi Şlomo Yitshaki), Safad'da Yasef bin Efraim Karo'yu anabiliriz. Bu çalışmalar 12-17. asır­lar arasında devam etmiştir. Yine Alman­ya'da Mendelssohn'un başlattığı kültür hareketini de burada zikretmek yerinde olacaktır. Tora, Almancaya çevrildi. Haskala, bir Yahudi aydınlanma hareke­tini başlattı. Mendelssohn'un çalışmaları, Polonya ve Rusya'daki Yahudileri etkile­miştir. Haskala, bir Yahudi aydınlanma hareketim ortaya çıkardı. Bu hareket so­nucu Avrupa'da, İbranice çok önemli edebiyat ürünleri ortaya çıktı. XIX. yüzyılın sonuna doğru, İbrani edebi­yatının merkez üssü yeniden Filistin'e kaydı. Burada Eliezer ben Yehuda, çok önemli rol oynadı. Filistin'de İbrani ede­biyatı hayranları çoğaldı. Asher Barash gibi İbrani yazarlar, Filistin'e ilk yerleşenlerin mücadelelerini işlediler. 1966'da Nobel Edebiyat ödülünü “Bir Gecelik Misafir” (1966-1967) adlı iki ciltlikle Shmuel Yosef Agnon kazandı.

Bugün İsrail Milli Eğitim ve Kültür Ba­kanlıkları, İbrani Edebiyatının gelişmesi için her türlü çabayı göstermektedirler. İbranice çok güzel klâsik eserler yayın­lanmakta ve yeni İbranice'ye aktarılmak­tadır.

 

İbraniler İncili:

 

Hıristiyanlarca apokrif olarak kabul edilen bir incil. Aziz Jerome'ye göre, Nazerenler tarafından kul­lanılan bu İncil, dolayısıyla “Nazarenler İncili” olarak da bilinir. Jerome, bu in­cilin Aramca olduğu ancak İbranca harflerle yazıldığını söylemektedir. Bazı modern araştırıcılar bunun, Matta Inci-li’nin asıl versiyonu olduğunu İddia ederler. İbraniler İncili, kanonik İnci­llerde yer almayan İsa'nın bazı sözlerini içerir.

 

İcazet:

 

Arapça. Ruhsat, izin. Tasavvufta belirli bir yetkinliğe ve mertebeye ulaşan mü­ride şeyhi tarafından verilen irşat yet­kisi. Ayrıca eski dönemlerde İslamİ eğitim kurumlarında belirli bir bilim dalında eğitimini tamamlayan öğren­ciye verilen diplomaya da icazet deni­lirdi.

 

İcâzu'l-Kur'an:

 

İslami literatür İçerisinde Kur'an'ın icazını (mucizevi yönünü, edebi güzelliğini) konu alan birçok esere verilen ad.

 

İcma:

 

Çeşitli İslam hukuk ekollerince Kur'an ve Sünnet'ten sonra üçüncü kaynak olarak kullanılan icma, belirli bir konuda alimler arasında söz konusu olan fikir birliğidir. İcma, Sahabe icması, Ulema icması ve Ümmetin icması gibi çeşitli kategorilere ayrılır.

 

İctihad:

 

İslam hukukunda, hakkında kesin bir nas (açık hüküm) bulunmayan çeşitli konularda Kur'an ve Sünnet gibi temel kaynaklara dayalı araştırma yapa­rak görüş bildirmek. Ictihad yapan, yani belirli konularda görüş bildiren kişilere Müctehid adı verilir.

 

İda (İla):

 

Hindu kutsal kitaplarından Rig Veda'da, yiyecek. Sonraları konuşma tanrıçası olarak kişileştirilen İda’nın, ilk insan Manu'yta olan ilişkileri konu­sunda Hint mitolojisinde çeşitli efsane­ler bulunur. Bir efsaneye göre İda, Manu'yu eğitmiş ve ona kurbanla ilgili kuralları öğretmiştir. Bir diğer efsaneye göre ise İda, Manu'nun, neslinin olması için sunduğu bir kurbandan neşet etmiş ve sonra onun neslini çoğaltmak için Manu ile evlenmiştir. Bir başka efsane ise İda'nın, Manu'nun büyük oğlu oldu­ğunu vurgular. Buna göre aslında erkek olan İda, kutsal bir mezarlıktan geçtiği için dişi bir varlık haline dönüştürül­müştür. Bakınız: Manu.

 

İdol:

 

Yunanca eidolas'tan türetilen idol, suret veya şekil anlamına gelmektedir. Dinsel geleneklerde özellikle tapınmada kullanılan suretler ve benzeri şey­ler için genel bir isim olarak kullanılır. Bakınız: Fetiş.

 

İdris:

 

Kur'an'da ismi anılan ve “yüce bir yere yükseltildiği” vurgulanan [39]bir peygamber. Gele­neksel olarak onun elbise dikmeyi bul­duğu ve çeşitli bilim dallarıyla uğraştığı düşünülür. Bu nedenle Ortaçağdaki çe­şitli yazarlar, Hermetik gelenekteki mitolojik bir şahsiyet olan ve Eski Yu­nan ve Mısır'daki yazı ve hikmet tanrı­ları Thoth ve Hermes'le ilişkili olan hikmet savunucusu Hermes'le İdris arasında bir ilişki kurmuşlardır. Öteyandan Eski Ahit'te yer alan ve Nuh­'un atası olduğu belirtilen Henoh'un (Henoch) Hz. İdris'le özdeş olduğu söylenmektedir.

 

İdunn:  

 

İskandinav geleneğinde Aesir tanrılarının, altından gençlik elmala­rını koruyan tanrıça; şiir tanrısı Bragi'nin karısı. Mitolojiye göre bir gün Loki, yiyecek çalmak isteyen bir kartalla sa­vaştı ve kartal Loki'yi alıp uzaklaştı. Sonra Lokî’nin, Idunn'dan altın elma­ları çalmaya söz vermesi üzerine kartal onu serbest bıraktı. Daha sonra Loki, İdunn'u oyalarken dev Thiazi'den baş­kası olmayan kartal elmaları çaldı ve İdunn'u da alıp götürdü. Sihirli elmala­rından uzaklaşan Aesirler ise hızla yaşlanmaya başladılar. İşler o kadar kötüye gitti ki tanrılar, hem İdunn'u hem de eğer elmaları geri getirmezse Loki'yi öl­dürmeye karar verdiler. Bunun üzerine Loki, Freyja’nın kuş suretini ödünç alarak Thıazi’nin ülkesine uçtu. Thiazi dışarıdayken Loki, İdunn'u bir ceviz su­retine soktu ve onu alarak geri getirdi. Durumu fark eden Thiazi, kartal sure­tine bürünerek onu takibe başladı. Loki, kaçarak tanrıların evi olan Asgard'a ulaştı. Kendisini kovalayan Thi­azi ise buraya ulaştığında daha önceden onun için talaştan bir tuzak hazırlamış olan tanrılar talaşı yaktılar; böylelikle Thiazi’nin kanatları yanarak yere düştü ve tanrılarca taşlanarak öldürüldü.

 

İfa (Fa):

 

Batı Afrika'ya has bir fal bakma sistemi. Nijerya'nın Yoruba halkı ve ci­var topluluklarca uygulanan İfa, Daho' mey'de Fa diye adlandırılır. İfa sistemi, Orunmila diye bilinen koruyucu bir tanrıyla ilişkili olarak görülür, iki tür fal açma metodu vardır. Birincisi her iki ucunda dörder yarım fındık, bulunan bir ip vasıtasıyla yapılır. İkincisi ise toz veya kumla kaplı bir tahta yüzey kulla­nılmak suretiyle yapılır. Bir avuç fındık bir elden diğerine aktarıldığında elde kalan son fındıkların bir veya iki tane olmasına göre falcı bu tahta üzerine bir veya iki çizgi çizer ve bunu tahtada se­kiz sıra çizgi oluşana kadar devam etti­rir. Daha sonra da bu şekilleri yorumlar. Bakınız: Geomansi.

 

İfk Hadisesi (Gerdanlık Olayı):

 

Hz. Aişe'nin, eşi Hz. Muhammed'le birlikte git­tiği bir seferden dönerken, konaklanan yerden ihtiyacından dolayı biraz uzak­laşması ve düşen gerdanlığını aramak üzere bir müddet zaman geçirmesi olayı. Hz. Aişe gerdanlığını bularak döndü­ğünde kervanın hareket ettiğini görmüş ve geride kalan bir sahabiyle birlikte gelerek kervana yetişmiştir. Bu olayı bir fırsat bilen münafıklar, bununla İlgili olarak Hz. Aişe’nin zina yaptığı iftira­sını atmışlardır. Daha sonra nazil olan ayetlerle [40]Hz. Aişe'ye bir iftira atıldığı ve onun masum olduğu vurgulanmıştır.

 

İfrit:

 

Cinlerden bir grup için kullanılan bir isim. Genellikle onların kötü tabi­atlı, kocaman yapılı, güçlü ve kuvvetli varlıklar olduklarına inanılır. Kur'an'da ise ifrit terimi, Hz. Süleyman'ın maiyyetinde olan cinlerden bir varlık olarak zikredilir.[41]

 

İftitah Tekbiri:

 

İslamda namaza başlarken getirilen tekbir, yani Allahu ekber (Allah en büyüktür) ifadesi.

 

İgigi:

 

Eski Mezopotamya'nın yüce tanrıla­rının tamamı için kullanılan genel bir ad; Babil mitolojisindeki gökyüzü tanrıları. Mezopotamyalılar İgigi’nin gökyü­zünde yaşadığını, buna karşılık Annunaki’nin ise yeraltı dünyasında yaşadı­ğını düşünürlerdi. Bakınız: Annunaki.

 

İgnatius Loyola:

 

(1491/1495-1556) Hıristiyanlıktaki Cizvit tarikatının kurucusu. Bir askerken 1521'de yaralandı ve bun­dan itibaren İsa Mesih’in bir askeri ol­maya karar verdi. Sonra İspanya ve Pa­ris'te faaliyette bulunan İgnatius, 1534'te altı arkadaşıyla birlikte fakirlik ve iffetlilik yemini etti. Daha sonra 1537'de İtalya'ya giderek papanın hiz­metine girdi. İçinde bulunduğu “İsa'nın Dostları” cemiyeti 1540'ta kutsandı ve Îgnatius onun ilk lideri oldu. Bakınız: Ciz­vitler.

 

İgva (Tentation):

 

Bir işin yapılması veya yapılmaması için muayyen saiklerin cazi­besi altında içten veya dıştan yapılan tah­rike igva denir. İgvanın dindeki kabulüne göre bu saikler, genel olarak bir hataya sürükler. Ancak onlar sadece bir deneme­den ibarettir. Hz. Havva olayında olduğu gibi, İgva'yı icra eden Şeytandır. Hz. İb­rahim’in, Eyyûb'un, çöldeki İsa-Mesih’in olaylarında olduğu gibi; Şeytan'a bu im­kânı veren Allah'tır. [42]Yine kutsal kitapta Tanrısal plana kurtuluş uygun olmasa da insanın Allah'tan bir takım alâmetleri veya ihsan­ları yalvararak istemesi de Allah'ı bir nevi denemesi olarak zikredilmiştir. Zevke, zenginliğe, iktidara doymayan insan is­tekleri, igvanın kaynağını teşkil eder. Dünya istekleri (şehvet), geçici bir nime­tin cazibesine kapılır, fakat uzak olan da­ha yüce nimeti terkeder. Ona karşı konulabilirse, igva bizatihi kötü bir şey olmak­tan çıkar. Çünkü o, faziletle beraber bulu­nabilir. Zühd ve dua, ona karşı savaşta in­sanın en iyi yardımcısıdır. İsiâmiyette buna vesvese de denmek­tedir. Vesvesenin şeytandan kaynaklan­ması, İslâmın temel düşüncelerinden biri­dir. İslama göre insanın kendini, şeytanın igvasmdan koruması gerekmektedir. Kur'an-ı Kerim’in Nas ve Felâk sureleri şeytanî vesveseye, hile ve desisesine karşı bir korunma duasıdır.

 

İhlas:

 

Kur'an'ın 112. suresi. Mekke'denazil olan bu sure 4 ayettir.

 

İhram:

 

İslamda, normal zamanlarda helal olan bazı davranışların hac ve umre zamanında geçici olarak haram kılın­ması; hac ve umre esnasında giyilen dikişsiz düz elbise.

 

İhvan:

 

Tasavvuf geleneğinde bir tarikatamensup olan kişiler.

 

İhvanı Müslimîn (Müslüman Kardeşler Teşkilatı):

 

İngiliz işgali altındaki Mısır­'da 1930'lu yıllarda kurulan ve İslam aleminde bağımsızlık ve Kur'an ve Sünnet çerçevesinde yeniden yapı­lanma süreci açısından önemli bir rol oynayan sosyal siyasal hareket. Hasanul Benna gibi liderlerin büyük çabasıyla Mısır'da hızla yayılan hareket, Benna'nın İngiliz ajanlarınca şehit edilmesin­den sonra da yayılışını sürdürdü ve kısa zamanda Mısır sınırlarını aşarak bütün Arap dünyasında etkili olmaya başladı. Mısır'da, İngiliz işgaline ve krallığa karşı oluşan muhalefete büyük ivme ka­zandıran ihvan hareketi, krallığın yıkı­lışında da etkin rol oynadı. Ancak krallık sonrası idareyi ele geçiren güçler de İhvan'ı kendi yönetimleri açısından tehlikeli bularak, bu harekete karşı çe­şitli yaptırımlar uyguladılar.  Günü­müzde İhvan hareketi, başta Mısır olmak üzere birçok Arap ülkesinde hâlâ etkin konumdadır. Hareket içerisinden zamanla, çeşitli fikir ayrılıkları nede­niyle birtakım gruplar ortaya çıkmıştır.

 

İhvanu's-Safâ:

 

10. yy'da Basra ve Bağdat­'ta, îslam dünyasında bilim anlayışını ve felsefi düşünceyi hakim kılmak amacıyla kurulan gizli cemiyet.

 

İhvanü's-Safa Hareketi:

 

“Safa kardeşler” hareketi, İslâm dünyasında görülen çok önemli bir fikir ve ideoloji grubudur. X. yüzyılda Basra'da İsmailiye cemaatına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Felsefe ve mistik boyutlu bir harekettir. Hareketin belli başlı simaları, Ebu Süley­man el-Busti, Ebu'l-Hasan ez-Zencani, Ebu Ahmed el-Mihrecani ve Zeyd b. Rifa'dır.

İhvanu's-Safa’nın hedefi, evrensel kültür mirasını, İslâmî çerçevede yeniden yo­rumlamaktır. Böylece İslâm felsefesinin gelişimini sağlamaktır. İhvanu's-Safa ha­reketi, fanatizme karşı savaş açarak, bu­güne kadar yazılan bütün kitaplardan isti­fade etmeye ve hür düşünceyi geliştirme­ye yönelmiştir. Bunu gerçekleştirebilmek için, her düşünceye, dine, kültüre ve gele­neğe hoşgörü ile yaklaşmıştır. Bunun için İhvanu's-Safacılar, Yunan felsefesinin önemli simalarına olduğu kadar, peygam­berlere de önem vermişlerdir. Hind ve İran kültürlerindeki hikmet felsefesine eğilmişler, Yahudi ve Hıristiyan mistik anlayışından yararlanmışlardır. İhvanu's-Safa ekolü, düşüncelerini des­tekler mahiyette, bir dizi eser meydana getirmişlerdir. Bu eserler, “İhvanu's-Safa Risaleleri” adı ile anılmışlardır. Bu risale­ler, genelde o dönemin bir “Bilimler An­siklopedisini” meydana getirirler. İhvanu's-Safa hareketi o dönemde İslâm dünyasını derinden etkilemiştir. İhvanu's-Safa risaleleri belli başlı dört kısımdan oluşmaktadır: I. Kısımda, edebiyat, ma­tematik ve mantığa tahsis edilen on dört risale vardır. Bu bölümde, sayılar, geo­metri, müzik, güzel sanatlar, ahlâk ve mantık konulan işlenmiştir. II, Kısımda, tabiat ilimleri ve psikoloji işlenmektedir.

Bu bölümde on yedi risale vardır. Bota­nik, hayat ve ölüm, zevk ve acı, ruhun yeniden bedenleşmesi (Tenasüh), insan bilgisinin özellikleri, dillerin farklılığı gibi konular ele alınmaktadır. III. Kısım ise, on risaleden oluşur. Bu bölümde me­tafizik konular işlenmektedir. Aşk ve akıl, bu kısımda ele alman ana konulardır. IV. Kısımda, hukuk, ilahiyat, astroloji ve mis­tik konular işlenir. Bu kısımda on risale vardır. Ahlakî ve ruhî temizlenme yolları ve bunların metodları burada ele alınmış­tır. Yine, Melekler, Cinler, Şeytan, Pey­gamberlik, egemenlik sistemleri büyü ve tılsım bu bölümün temel konularıdır. Risaletü'l-Camia adıyla anılan risale ge­nel bilgileri ihtiva eder. İhvanu's-Safa hareketinin yapmaya çalış­tığı en önemli kültürel faaliyet, Yunan dü­şüncesi ve İslâm dışı kültürlerle İslâm kültürünü birlikte sunmak ve hoşgörülü bir toplumsal yapı meydana getirmektir.

 

İkarus (Icarus):

 

Eski Yunan mitolojisine göre sanatkar Daedalus'un oğlu. İkarus, Girit kralı Minos tarafından babasıyla birlikte hapsedilir. Daedalus, iki yapay kanat yaparak oğluyla birlikte kaçar, ancak uçarken güneşe fazla yaklaşan İkarus'un kanatlarındaki tutkal erir ve sonunda Ege Denizi'ne düşerek boğulur.

 

İkebena:

 

Japonca “çiçek takı”. Özellikle Zen Budızminde önemli bir yere sahip olan bir kült objesi.

 

İkinci Adem:

 

Hıristiyan geleneğinde İsa Mesih'e verilen bir unvan. İnsanlığın düşüşünün prototipini oluşturan İlk Adem'e karşın, İsa Mesih’in insanlığın kurtarıcısı olması nedeniyle ona bu isim verilir. Bu terimin kullanılışı oldukça erken dönemlere kadar gider. Diğer ta­raftan Pavlus, İsa'dan “Son Adem” olarak da bahseder. [43]

 

İkiz Kült Odaları:

 

Anadolu'da Beycesultan kazılarında rastlanan Bronz döne­mine ait sağlı sollu kült odaları. Giriş, mihrap ve din görevlisinin odasından oluşan üç bölümlü bu kült odaları, ta­pınaklarla ilgili ilk örneklerden olma­ları dolayısıyla oldukça önemlidirler.

 

İkiz Savaş Tanrıları:

 

Kuzey Amerika'da Navaho yerlilerinin inandıkları ilahi varlıklar, inanışa göre onlar, babaları olan güneşe bir yolculuk yaparlar. Bu yolculuklarında kendilerine “Örümcek Kadın” denilen bir ruh klavuzluk eder ve onlara bazı tılsımlar ve büyü formül­leri verir. Babaları, onların gerçektenoğulları olup olmadıklarını denemek için onlara bir dizi tuzak hasırlar; ancak onlar bütün bunlardan başarıyla kurtu­lurlar.

 

İknaton:

 

Monoteistik bir reformist olduğu söylenen ve MÖ 14. yy'da yaşayan Mı­sırlı Firavun. İsmi, IV. Amenofis'tir. Yaklaşık olarak 10 yaşındayken tahta çıkmış ve 26 yaşında ölmüştür. Saltana­tının altıncı veya sekizinci yılında ismini İknaton'a çevirmiştir. Thebes'te tanrı Amun kültüne karşı çıkarak, onun suretlerini yıktırmış ve yazıtlarda yer alan isimlerini sildirmiştir. Ayrıca o, Thebes'i terk ederek Akhetaton'a yerleşmiştir, Amun kültünün yerine güneş kursu Aton kültünü yerleştir­meye çalışmıştır. Ancak onun döne­minde bazı küçük tanrı kültleri de var­lıklarını sürdürmüştür. [44]Bu nedenle İknaton'un bir henoteist olduğu da düşünülebilir. Ölümü sonrası Amun rahipleri eski Amun kültünü tekrar canlandırdılar. Nitekim İknaton­'un ikinci varisi Tutankhaton ismini Tutankhamun'a (Amun'un yaşayan sureti) çevirdi. Aton'un isimleri tüm yazıtlardan sildirildi; ancak Teli el-Amarna'daki kaya mezarlarında günü­müze kadar geldi.

 

İkon (Icone):

 

Dar manâda ikon, tahta panonun üzerine yapılmış bir resmi ifade eder. Bu ikon bir bayram vesilesiyle Kili­sede teşhir edilir veya kilisenin duvarları üzerinde ve bilhassa kilisenin ikonostase bölümünde sürekli olarak bulundurulur. Bir evde de “Yüksek bir köşeye” konmuş olan ikonlar, ailenin mihrabını teşkil eder. Fakat bir kilise, tüm mimarisiyle, fayanslarıyla, freskleriyle dev gibi bir ikonu meydana getirir. VII. Genel Konsil (787) “Kutsal resimlere” veya “İkonlara” say­gıyı kesin olarak kabul etmiştir. Bu saygı, bir tapınma değildir; sadece tapınmaya bir vasıtadır. Zira ikon, daima aslını yan­sıtır. Yani o, direkt veya endirekt “ikonlar ikonu” İsa'yı temsil eder.

VII. Genel Konsil (787) ve 1667 Moskova Konsili, tanrısal derinliğin kaynağı olarak babanın tasvirini yasak etmiştir. Ancak İsa tasvir edilebilir ve edilmelidir de, Çünkü İsa, sadece tanrısal kelâm değil, aynı zamanda babanın aynı cevherinin bir suretidir. Görünmez olan baba, onda maddeyi kutsallaştırarak görünür hale gelmiştir. Yahudi - Hıristiyanlığa göre, Allah'ın şeklinde yaratılmış olan insan, İsa'da ve Kutsal Ruh'ta tam bir benzerlik, yani gerçek çehresini bulunmaktadır. Tanrılaşma konusunda Ortodox mistik geleneği açıklayan ikonun, telkin ettiği ebedilik çehresi işte budur (Orada kulak­lar ve ağızlar incelmiş ve içe kıvrılmış, alın genişlemiş ve parlamış yüz, büsbütün göz haline gelmiş, yani tamamen şeffaflaşmıştır. Tasvir, daima cepheden yapıl­mıştır. İşte bütün bunlar, saf dua ve saf kabul haline gelmiş bir varlığı göstermek­tedir).

Böylece İkon, tanrısal güzelliğin sırrı hali­ne gelmiş, kutlu bir şahsiyetin varlığını ortaya çıkarmıştır. Ortodoksluğa göre ikon, âyinin tamamlayıcı bir kısmını teşkil eder. İkonun ressamı ise, gerçek bir görev icra eder. Sert kurallar, bayramların an­lamını ve tasvir edilmiş yüzlerin hürriye­tini korurlar. Fakat ressamın onları kul­lanmadaki hürriyeti sınırsızdır. Son asırlardaki büyük bir gerilemeden sonra ikon sanatı bugün, bir Rönesans dönemi yaşamaktadır. Bizans kilisesi bünyesinde kendini gösteren ikonoklast hareket, bir asra yakın bir mücadele dö­nemi oluşturmuştur. Hatta bu konu, Do­ğu ve Batı kiliselerinin arasını açmıştır. Ancak VII. genel konsil olan 787 İznik konsilinde ikon konusu kabul edilmiştir.

Bundan böyle Doğu ve Batı kiliselerine ikonlar yeniden konulmaya başlamıştır.

 

İkona:

 

İkonalar, İsa Mesih'i, Meryem'i veya herhangi bir Hıristiyan azizi temsil etmek üzere yapılmış olan resimler ya da mozaik, fildişi veya başka herhangi bir materyal üzerine işlenmiş olan ka­bartmalardır. Ortodoks Kilisesi'nde bunlara dua ve tazim edilir; zira bunlar vasıtasıyla başta İsa Mesih ve Meryem olmak üzere azizlerin inananlar üzerin­deki tasarruf ve şefaatlerini sürdürdük­lerine inandır. Bakınız: İkonoklastik çe­kişme.

 

İkonografi:

 

Çeşitli dinlerde, özellikle de Hıristiyanlıkta, din büyüklerini, azizleri ve din kurucularını temsil eden resim ve figür sanatı. Hıristiyanlıkta ikonog­rafi ilk samanlar genelde sembolik bar yapıdaydı; İsa Mesih bir balık ya da çoban şeklinde resmedilirdi.

 

İkonoklastik Çekişme:

 

725'ten 842'ye kadar Ortodoks Kilisesi'ni karıştıran ikonaların tazimine ilişkin çekişme. 726'de imparator III. Leo, tüm suretleri put ilan eden ve onların yıkımını em­reden bir genelge yayınladı.  Bunun üzerine bir rahatsızlık ve cezalandırma dönemi başladı. 753'te Hieria Sinodu'nda imparator V. Konstantin, Mesih’in yalnızca İnsanlığının tasvir edilmesiyle ya Nesturiler gibi onun bütünlüğünün bölünmekte olduğunu ya da Monofizitler gibi iki tabiatın bozulduğunu ileri sürdü ve Meryem ve azizlerle ilgili iko­naları put ilan ederek yıkılmalarını em­retti. İmparatoriçe İrene ise seleflerinin politikasını değiştirdi. 787'de toplanan İznik Konsili'nde ikonalara tazim yö­nünde karar çıktı ve ülke çapında İko­naların onarılması önerildi. İkinci ikonoklastik çekişme ise V. Leo zamanında 814'te yaşandı.  Leo, kiliselerden ve halka açık binalardan ikonaları kal­dırdı. Bu kararı, karara karşı çıkanlara yönelik birçok cezalandırma izledi. İm­parator Thephilus'un 842'deki ölümüne kadar bu durum sürdü. Nihayet onun dul eşi Theodora, 843'te Methodius'u patrik olarak seçtirdi ve Lent'teki ilk Pazar günü ikonalar anısına bir bayram düzenledi. Bu bayram, o günden itiba­ren Ortodoks Kilisesi'nde “Ortodoksluk Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

 

İkonoklazm (İconoclasme):

 

8 ve 9. yy'da Bizans impara­torluğunda ortaya çıkan ikona kırıcılık akımı. Bu akım, ikonaları tazim etmeyi putperestlik olarak gördüğünden ülke çapında ikonalara karşı savaş açıldı; ikonaları tazim edenlere sıkı bir takibat uygulandı. Bakınız: İkonoklastik çekişme.

Bu keli­me, Resim ve Kırmak kelimelerinden meydana gelmiştir. Kelime anlamı, Resim Kırmak veya Put-kırmak demektir. İkonoklazm, VIII. ve IX. asırlarda ortaya çıkan Bizans kökenli bir harekettir. Bu ha­reket, azizlerin resmini kullanmayı ve on­lara kültü reddediyordu. Bu hareketin kökeni Yahudi [45] ve İslâmi[46] doktrinlerden kaynaklanıyordu. Ayrıca bu harekete, mutezilî Nesturi fır­kası da destek veriyordu. Çünkü Nesturiler, İsa'nın Tanrısal ve beşerî tabiatları­nın ayrı olduğunu İleri sürüyorlardı. Di­ğer yandan monofizit Hıristiyanlar da İsa'nın bir tek tabiatta yutulduğunu ileri sürüyorlardı. Bu noktadan, ikonoklazm hareketi, kristolojik tartışmaların bir de­vamı olarak görülmektedir. Bu kristolojik tartışmalar, Roma imparatorluğunun Do­ğu eyaletlerini harekete geçirmiştir. Aslında ikonoklazm hareketinde İslâm'ın tesiri düşünülebilir. Çünkü ilk defa Doğu Bizans'ta kendini göstermiştir. İsauriya Hanedanlığı (Bozkır hanedanlığı) İslâm tehdidi ile karşı karşıya bulunduğu za­man bu fikirlere sahip olunmuştur. Bu hanedanlığın yöneticileri ikonoklazm ha­reketinin, putperestlikten farksız olan dinî pratikleri kökünden yok edeceğine inanı­yorlardı. Bozkırlı III. Leon (İsaurien) (717-741) putkıran hareketini böylece başlat­mıştı. Çünkü III. Leon, monofizit Hıristi­yanlığı ve İslâmi çok iyi biliyordu. Yine Suriye'de ve Mısır'da sanatkârlar genelde geometrik hatları ağaç ve hayvan resimlerini tercih ederlerken; Bizans'ta, klâsik Heleni örnek alarak sanatkârlar, in­san figürlerini tercih ediyorlardı. Bizans'ta ilk putkıran hareketi 724 yılın­dan itibaren kendini göstermeye başla­mıştır. III. Leon, resimler aleyhinde ko­nuşmaya başlamış ve onların tahribini emretmiştir. Piskoposlar buna tepki gös­termiş ve Papa II. Gregoir (715-731), III. Leon'u aforoz etmiştir. Buna karşılık III. Leon, senatoyu toplamıştır. Fakat Papa, bu senatonun kararlarını reddetmiştir. Doğuda, imparatorun resme karşı yayın­ladığı kararlar uygulanmıştır. Sadece Haç resmine dokunulmamıştır. Papa III. Gregoire (731-741) ise, 731'de Romen konsilinde, resim karşıtlarını kı­namış ve ikonlara kültü kabul etmiştir. III. Leon'un oğlu V. Constantin, 28 Ağus­tos 753'de Hieria'da büyük bir pispokoslar toplantısı yapmış ve resim yasağını duyurmuştur. Bu konsilde re­simlere yapılan kült, putperestlikle aynı kabul edilmiştir. Yine burada, bizzat İsa'nın resmi bile yasaklanmıştır. V. Constantin’in oğlu IV. Leon da bir putkırandı. Karısı İrene ise resimlere saygı gösteriyordu. 780'de IV. Leon ölün­ce, karısı İrene, putkıran hareketine son vermeye çalışmıştır. Papa’nın ve Melkit patriklerinin de desteğiyle VII. genel konsilin toplanması için çalışmalar ya­pılmış ancak konsil 787'de İznik’te top­lanabilmiştir. Bu konsilin son oturumu, İstanbul'da gerçekleştirilmiştir. Konsilde put-kıran hareketi, lanetlenmiş, kiliseler birliği tesis edilmiştir. Böylece, resimlere kült kabul edilmiştir.

Ancak VII. konsilin put-kıran hareketi la­netlemesi, put-kıran harekete son vere­memiştir. Put-kıran hareket, VI. Constantin zamanında yeniden ortaya çıkmıştır. Çünkü VI. Constantin, metresi Theodote ile nikahsız yaşamak için putkıranlardan bir destek aramaya yö­nelmiştir. İrene iktidarı 792-801'de yeni­den ele geçirmiştir. Daha sonra tahta ge­çen Bizans imparatorları Theophile kadar (829-842) ikonlara sempati göstermişler veya ılımlı davranmışlardır. Sadece Er­meni V. Leon, (813-820), resim taraftarla­rına zulmetmiştir. Put-kıran hareketinin bu ikinci dönemi, fazla sert geçmemiştir. Resim taraftarları bu dönemle övünmek­tedirler.

Theophile’in ölümü ile put-kıran hareket sona ermiştir. Özellikle karısı, Theodara, Ortodoksluğun artan gücünün farkın­daydı. Bu Ortodoks çevre (burada Orto­doks kelimesi gerçek Hıristiyanlık anla­mında kullanılmıştır.) Put-kıranları ekarte etmiş, böylece de Bizans kendi ruhunu yeniden bulmuştur.

 

İkonostase:

 

Doğu kiliselerinde, ayin esnasında rahipleri halktan ayıran bölme­ye verilen addır. Etimolojik olarak İkonostâse, ikon taşıyan yerdir. İkonostase’in tarihi, VIII. asra dayanmak­tadır. Bu bölme, putkıran hareketine karşı kazanılan zaferin bir çeşit yüceltilmesi olarak ortaya çıkmıştır.

 

İkonostasis:

 

Ortodoks kiliselerinde kutsal mekanı kilise ortasındaki ana kısımdan ayıran sahne.

 

İkra':

 

Müslüman halk arasında Kur'an'ın Alak suresine verilen bir isim. Alak su­resi, “İkra”' terimiyle başladığından bu sure İkra' suresi olarak adlandırılır.

 

İkşvaku:

 

Hint güneş ırkının mitolojik ku­rucusu. Onun, Treta  çağının  veya ikinci  çağın  başlarında  Ayodhya'da hükmeden güneşin büyük oğlu oldu­ğuna inanılır. Ayrıca Ikşvaku'nun yüz oğlunun bulunduğu kabul edilir.

 

İlah (el-İlâh):

 

Tanrı; tazim edilen, kutsallaştırılan ya da tapınılan varlık. Arapçada hakim olan, yöneten, yönlendiren, kendisine kulluk edilen gibi an­lamlara gelen “ilah” terimi, Kur'an'da kişinin yaşamına egemen olan ve ken­disini  yönlendiren  temel  güç  anla­mında kullanılır. Bu bağlamda, yaşa­mında kişisel çıkar ve menfaatlerini temel ilke edinen kişiler “hevâ ve he­veslerini ilah edinenler” olarak kınanır.[47] Ve müşriklerin “kendilerine şeref ve izzet sağlasınlar diye Allah'tan başka ilahlar edindik­leri” vurgulanır. [48]İslamın Tevhid inancının temeli, kişinin yaşa­mında yalnızca Allah'ı İlah olarak ka­bul etmesi ve Allah'tan başka güçlerin ilahlığmi reddetmesidir. Bu doğrultuda Müslüman, yaşamında kendisini yön­lendiren, tavır ve davranışlarını belirle­yen ve kendisine egemen olan güç ola­rak yalnızca Allah'ı kabul eder; yaşa­mında başka İlahlara yer vermediği gibi ilahlık iddiasında bulunan güç ve ku­rumların bu iddiasını reddeder. Bu nedenle, Allah'tan başka ilah olmadığı, yani Lâilâhe illallah prensibi, Îslamın tüm öğretisini özetleyen ifadedir.

 

İlahi:

 

Tanrıyı ya da çeşitli dinsel değerleri Övmek üzere yazılmış olan ve çoğun­lukla şarkı olarak okunan şiir. Hemen her dinsel gelenekte ilahilere rastlanır.

 

İlahi Komedya (La Divina Commedia):

 

Dante’nin, gelecek dünyanın üç alemi, yani İnferno, Purgatorio ve Paradiso ile ilgili vizyonunu tanımladığı eserine ve­rilen yaygm ad. Bu vizyonunda Dante, bu dünyanın karanlık bir ormanından cehennemi geçerek yeryüzünün merke­zindeki şeytan'a doğru seyahat eder ve sonra Purgatorio'nun (ara alemin) 7 ta­bakasına doğru yükselir. Buranın zirve­sinde ise yeryüzü cennetine (Adem'le Havva'nın yaratıldığı yere) ulaşır. İlahi Komedya, cehennem, ara alem ve cen­netle ilgili epik bir destandır. Dante, bunu sevdiği bir kadın olan Beatrice'e bir hatıra olmak üzere yazmıştır. Dante­‘nin en önemli başyapıtıdır.

 

İlahiyat (Theologie):  

 

Tanrıbilim; teoloji. Din ve tan­rıyla ilgili konuları ele alan bilimdalı.

Tanrıbilim olarak bilinen ilahiyatın kökenleri Yunan felsefesine kadar inmektedir. Yunanca Theos, Tanrı demektir. Logie, bilim an­lamına gelmektedir. İkisi birlikte “Tanrı Bilim” anlamına gelmektedir. İlahiyat, Tanrı, insan ve âlem ilişkisini dinî ve aklî bazda işleyen bir bilimdir. İlahiyatta, ke­lâm ağırlıklı değil; din felsefesi ağırlıklı bir yaklaşım söz konusudur. İlahiyat te­rimi, batıda genel kabul görmüş bir kavram olarak önce Hıristiyanlığa dayandırıl­mıştır. Bütün dinlerde, özellikle Yahudilik ve İslâmiyettede ilahiyatla ilgili çalışmalar bir hayli çoktur. Fakat İslâm bilimlerinde ilahiyatla ilgili çalışmalar daha çok sa­vunmacı bir yol izleyen kelâm çalışmala­rına tahsis edilmiştir. Halbuki ilahiyat, dinldaha çok akılla temellendirmeye çalışma faaliyeti olarak dikkat çeker. Bu ko­nuda Farabi, İbni Sina, Gazali ve İbni Rüşd'ün çalışmaları “ilahiyat” formas­yonu içinde ele alınabilir. Batıdaki ilahiyat kavramı köklerini Yunan felsefesinde bulur. Eflatun ve Aristo'nun çalışmalarında, mitolojide ilahiyatın izleri görülür. Eski Yunanda ilahiyat, inanç ve ibadetle ilgili bilgilerin, Tanrı ile bağlantı kurularak anlatılması olayıdır. Batı dünyasında ilahiyat, daha çok Hıris­tiyanlıkla içice anlatılmaya çalışılmıştır. Hıristiyanlığın tutarlı bir mantıksal düz­lem içinde sunulması şeklinde ifade edil­miştir. Bu, bir nevi Hıristiyan Din felsefesi olarak kendini göstermiştir. Bugün Batı dünyasındaki ilahiyat çalışmaları, daha farklı bir boyutta gelişmektedir. İlahiyat çalışmalarının Din felsefesi, Din psi­kolojisi, Dinler Tarihi, Din Sosyolojisi, Din fenomenolojisi boyutu içinde genel ve özel çalışmalarla geliştirilmeye çalışılması dikkat çekicidir.

Ancak ilahiyat sadece Hıristiyanlıkla ilgili değil, diğer dinlerle ilgili çalışmalarda ih­tiva eder: Bu açıdan Dinler Tarihi ile sıkı bir ilişki içine girer. İlahiyatla felsefe arasındaki yakınlık, akla verdikleri değerde yatmaktadır. Bunun için ilahiyatla felsefe arasmda birçok konu müşterektir. Genel felsefenin çizgisi, felsefî konuları, din dışı bir düzlemde akılla çözmeye çalışmasıdır.

İlahiyat ise, dinî konuları, akılla temellendirme hareketidir. İlahiyatın ele aldığı konuları, Tanrı, günah, ahiret, kulluk, in­sanın yaratılış amacı, özlem gibi başlıklar altında belirtebiliriz. Ancak ilahiyat, sade­ce bunlarla ilgilenmez; başka birçok gün­lük proplemle de meşgul olur. İlahiyatın amacı, dinin bütün öğretilerini kapsayan bir takım normatif kurallar ge­liştirmektir. İnsanın yaratılış nedenini, di­ne dayalı yorumlayarak, insanı zihnen ve ruhen tatmin etmektir. İlahiyat, bütün bu çalışmaları yaparken, çağımızın ilimlerinden de yararlanmayı kendisine prensip edinmiştir. Bugün Batı dünyasında, İslâm dünyasında ve hatta güney-doğu Asyada birçok ilahiyat fakültelerinde “ilahiyat” üzerinde ciddi çalış­malar yapılmaktadır.

 

İlamatecuhtli:

 

Meksika dini ana tanrıçası. Çeşitli rivayetlerde, eski çağlarda Mek­sika yerlilerinin İlamatecuhtli için insan kurbanı törenleri yaptıkları, kışın düzenledikleri bir festivalde bir kadını kurban olarak kestikleri ve başını törenle dolaştırdıkları anlatılmaktadır.

 

İlhad:

 

Belirli bir inanç sisteminden dönme; yoldan çıkma, sapkınlık. Yol­dan çıkan kişilere Mülhid denir.

 

İlham:

 

Çeşitli inanç sistemlerinde bilgi edinme yollarından birisi olarak kabul edilen ilham, belirli konularda kişilerin içine doğan esin ya da sezgidir. İlham deney ya da akıl yoluyla elde edilen bir kazanım değil, kişilere doğaüstü güç ya da güçlerce verilen bir bilgidir.

 

İlk Günah:

 

Bakınız: Asli Günah.

 

İlk Hasat:

 

Çeşitli kültürlerde hasadın ilk ürünleri bir rahip ya da lider tarafından toplanır ve bunların tanrı ya da atalar için kutsal olduğu düşünülür, Tanrı ya da ata ruhlarına bu ilk ürün takdî-mesi yapılana kadar kimse üründen yi­yemez. Benzer şekilde sürüde ilk doğan hayvan ya da ilk tutulan balık da tanrı­lara takdim edilir. Bazı eski kültürlerde görülen, ilk doğan çocuğun tanrıya ya da mabede adanması da ilk hasat takdimiyle ilişkili olmalıdır.

 

İllapa:

 

İnkalar ve civar halkların şimşek, fırtına, gök gürültüsü ve hava tanrısı, İllapa, kız kardeşinin yağmuru muha­faza ettiği testiyi kıran eli savaş sopalı “bir adam şeklinde tasvir edilir. Onun bu testiyi kırmasıyla gök gürültüsü ve yıldırımların oluştuğuna inanılır; yağ­murun ise ilahi bir nehir olan saman yolundan geldiği düşünülür.

 

İlliyyîn:

 

Kur'an'da, salih ve Allah'a itaat­kar olan kimselerin amellerinin yazılı olduğu belirtilen kitap, İlliyyîn'e Mukarreb meleklerin şahit olduğu vurgu­lanır. [49]Bunun Cen­nette bir mekan olduğu da ifade edilir. Bakınız: Siccîn.

 

İlma:

 

Eski Fin dinindeki hava tanrısı; kahraman tanrı Vainamoinen’in dedesi.

 

İlmarinen:

 

Eski Finlilerin demir tanrısı. Mitolojiye göre tanrı İlmarinen, büyücü Pohja tarafından istenilen ve Sampo adı verilen bir büyü yaptı. Bunun için o, bir kuğu tüyü, inek sütü, bir arpa ta­nesi ve doğurgan bir koyunyününü bir araya getirdi. Bunların birbiriyle karıştı­rılarak işlenmesi sırasında altın bir yay, altın bir saban, bir gemi ve altın boy­nuzlu bir İnek gibi birçok harikulade nesne ortaya çıktı. Ancak o, bunlardanhiçbirine aklanmayarak, asla tanımlanamayan Sampo belirinceye kadar ça­lışmalarına devam etti. Neticede ortaya çıkan Sampo da İlmarinen'i tam mutlu etmedi. Daha sonra İlmarinen, Pohja'nın kız kardeşiyle evlendi, ancak karısı kısa zaman sonra kötü ayılarca katle­dildi. Sonunda İlmarinen, Sampo'nun büyücüler ülkesine nasıl mutluluk ge­tirdiğini anladı ve kahraman Vainamoinen ile birlikte Sampo'yu parçalayıp, onun bazı parçalarını elde etmeye mu­vaffak oldu.

 

İlya (Eliyahu):

 

İlya'nın M.Ö. IX. yüz­yılda yaşadığı tahmin edilmektedir. İsrail Peygamberler indendir. İsrail halkının, Kenan Tanrısı Baal ile ilgili kültlere eğilmesiyle meydana gelen yozlaşmaya karşı savaş açan önemli bir şahsiyettir. İlyada Yahudilikte monoteizmin yerleş­mesi için mücadele etmiş, ahlâk ve Tora inancının yerleşmesine çalışmıştır. Yahudi-Hıristiyan inanışına göre, îlya Kral Ahab döneminde yaşamıştır. Bu dö­nemde Ahab’ın karısı İzebel, Tanrı Yehova yerine Baal kültünü yerleş­tirmeye çalışmıştır. İlya, bunun cezasını kuraklıkla ödetmiştir. Kral Ahab, Karmel dağında peygamberleri toplar. Bunu gören İlya, bütün kavme şöyle der; “Eğer Yehova, Allah ise, onun ardınca yürüyün. Ve Eğer Baal ise, onun ardın­ca yürüyün. “Ancak topuluk ona cevap vermemiştir.   Bunun üzerine İlya şöyle demiştir: “Rabbin Peygamberi olarak ben, yalnız ben kaldım. Fakat Baal’ın peygamberleri dört yüz elli kişidirler.”[50] İlya, tevhid mücadelesini bütün şiddeti ile sürdürmüştür. “Sonunda İlya, Rabbin elinin üzerinde olduğunu gös­termiş ve yağmur yağarak kıtlık yok ol­muştur.” [51]Görüldüğü gibi, Yahudilikte İiya’nın çok önemli bir yeri vardır. İlya, sadece Yahudi geleneğinde değil, Hıristiyan zühdünde de önemli bir yer tutmaktadır. 20 Tem­muz günü ona tahsis edilmiş bir kült var­dır. Bu bayram, Karmel dağında ya­pılmaktadır. Bu külte, Hıristiyanlar da çok önem vermektedirler. Bu kült gü­nünde yakın-doğudaki bütün Hıristiyan tarikatleri buraya gelerek hacı olmaktadır­lar. Bu külte, bütün din mensupları katıl­maktadır. Bunların arasında Yahudiler, Hıristiyanlar, Dürziler ve hatta Müslü­manlar da bulunmaktadır. Buraya gelen hacılar, iki yeri ziyaret ederler: Birincisi, İlya’nın mağarasıdır. Bugün bu mağarada “Karmel Rahiplerinin” manastırı vardır. ikincisi, Karmel dağının tepesindeki kur­ban yeridir.

İlya konusunda Tanah da ve İncillerde ve her iki dinin geleneğinde çok zengin bilgi vardır. Özellikle Tanah'ın I. ve II. Krallar kitabında, İlya'dan çok sık bahsedilmek­tedir. İnciller'de ise, Markos: XV/33; Luka: 1/17; Matta'da XVII/10-13'de bilgi veril­mektedir.

İslâmiyette İlyas olarak bilinen İlya hak­kında bilgi verilmektedir. Allanın Pey­gamberlik verdiği kişilerden birisi olarak gösterilen İlyas (a.s.) “Milletine (Allah'a karşı gelmekten) sakınmazmısınız? Yara­tanların en iyisi olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbiolan Allah'ı bırakıp da Ba'le mi taparsı­nız? Demişti” [52]“Ancak kavmi, İlyas'ı yalanladı. Kavminden çok azı hariç, hepsi cehennemi hak etmişlerdir.” [53]

Kur'an-ı Kerim'de İhyasın tavrı övülür: “Ve sonra gelenler içinde kendisine bir ün bıraktık. “İlyas'a selâm” dedik” buyrulur[54]

 

İlyas:

 

(Elijah, Elias, MÖ 9. yy)

Kuran'da ismi zikredilen ve övülen bir peygam­ber.  Kıtr'an'da Hz. İlyas'ın, yaşadığı toplumda yaygın bir kült olan Baal kültüne karşı mücadele ettiği ve halkı Tevhid inancına davet ettiği vurgulanır.[55]

Kitabı Mukaddes'e göre de bir peygamber olan İlyas, Kenaniler ve Fenikelilerin yerel politeist kültlerine karşı, yalnızca yüce tanrıya (Yahve) tapınmayı tesis etmeye çalıştı; çeşitli mucizeler gösterdi. O, ah­laki yapı ve sosyal adaletin Önemini ıs­rarla vurgulayarak bunun gerçekleşmesi için mücadele etti. Kitabı Mukaddes'te onun sonunda “kasırgalar arasında ilahi aleme yükseldiği” ifade edilir. [56]Halk inancında Hızır ile İlyas'ın buluşması olayına Hıdırellez (Hıdrellez) denilir ve 6 Mayıs'ta bir bahar bayramı şeklinde bu kullanılır. Bakınız: Hızır.

 

İlythia:

 

Eski Yunan doğum tanrıçası. Onun hem ağrı hem de rahatsızlık ge­tirdiğine ve hiçbir çocuğun o hasır ol­madan doğmadığına inanılırdı. İlythia, yeni doğmuş çocuğun gözlerine ışık ge­tiren ilahi varlık olarak düşünüldüğün­den, diz çökmüş ve elinde meşale tutan birisi şeklinde tasvir edilir.

 

İmam:

 

1- İslamda lider, önder ya da devlet reisi; Hz. Muhammed sonrası müslümanların liderliğini yapan halife­ler.

2- İslam hukuku ve hadis gibi bi­lim dallarında önemli çalışmalar yap­mış, çığır açmış yada belirli bir yetkin­liğe ulaşmış olan alimlere verilen un­van (İmam şâfiî, İmam Züfer, İmam Gazzali gibi).

3- Namazda kendisine uyulan ya da cemaata namaz kıldırak kimse. İslamda, Hıristiyanlık ya da bir başka dînde olduğu gibi bir din adam­ları sınıfı yoktur. Dolayısıyla ilk dönem İslam tarihinde, günümüzde olduğu gibi mesleği namaz kıldırmak, dua okumak veya cenaze yıkamak olan imamlar ya da müezzinler sınıfı yoktu; cemaat içe­risinden yetki ya da bilgi açısından en uygun olan kişi cemaata imamlık ya­pardı. Ancak sonraki dönemlerde söz konusu olan sosyo-kültürel değişime paralel olarak bir din adamları sınıfı tü­retildi.

 

İmam Rabbani:

 

(Ahmed Farukî Serhendî, 1563-1624)

Nakşibendî tarika­tının Müceddidiye kolunun kurucusu olan ünlü mutasavvıf. Varlıkta birlik fikrini savunan Vahdeti Vücud akımını akla ve şeriata aykırı olduğu gerekçe­siyle tenkit etti ve buna karşı, isim ve sıfatlarda birliği savunan Vahdeti şuhûd fikrini benimsedi. Taraftarlarınca Müceddîd ilan edildi. Görüşleri Mektubât başlıklı bir eserde toplanmıştır. Bakınız: Vahdeti şuhûd.

 

İmamı Azam:

 

Bakınız: Ebu Hanîfe.

 

İmamiyye:

 

Kendilerini Caferi Sadık'ın yolunu izleyenler olarak tanımlayan Caferilere verilen bir ad; Şia’nin en ılımlı kolu. İmamiyye mezhebinin en karakteristik özellikleri imamet düşün­cesi ve takıyye gibi hususlardır. İma­miyye, imamlığın nas (kesin İslami hü­küm), veraset ve vasiyetle belirlendiğini, Hz. Muhammed'den sonraki imamların Hz. Ali ve onun soyundan gelenler olduğunu kabul eder. Dolayı­sıyla bu mezhep, her imamın (liderin) kendisinden sonra gelen imamı belirle­diğini ifade eder. İlk altı imamın Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin (ö. 712), Muhammed Bakır (ö. 732) ve Caferi Sadık (ö. 765) olduğu konusunda İma­miyye ekolleri hemfikirdirler. Ancak yedinci İmamın kim olduğu konusunda İmamiyye iki kola ayrılmıştır. Yedi İmamcılar olarak da bilinen İsmailiyye yedinci İmamın Caferi Sadık'ın oğlu İsmail olduğunu kabul ederken Oniki imamcılar olarak adlandırılan ana ekol ise Musa Kazım'ı yedinci imam olarak benimserler. İmamiyye'ye göre imamı kabullenme dinin temel esaslarındandır. Kabirde sorulacak sorulardan birisi de “imamın kimdir” sorosodor. İmamiye mezhebi taraftarları arasında takıyye, yani uygun olmayan durumlarda kişinin kendini gizlemesi uygulaması yaygındır. Bakınız: İsnaaşeriye, İsmailiyye.

İslâm mezhepleri tarihinde Şi­iliğin büyük bir kesimini temsil eden mezheptir. Bu mezhebe on iki imamcılık, Caferilik gibi isimler de verilmektedir, Caferi mezhebi olarak bilinen İmamiye'nin mensuplarının büyük bir çoğunluğu İran'da yaşamaktadır. Humeyni'nin kurduğu İran İslâm cumhuriyetide temelde İmamiye inancına dayanmaktadır. Özellikle on iki imama çok değer ve önem verdikleri için Caferiyye mezhebinde imam, ilâhi vahiy­le veya vasiyetle belirlenmiştir. İmamiye Hz. Ali'yi birinci imam olarak kabul et­mektedir. Ondan sonra gelen her imam, biribirini takip etmiştir. Aslında Cafer Sadık’ın fıkhı içtihadlarına dayanan imamiye, amelde pratik olarak Caferi Sadık'a dayandığı halde; imanda imamlara çok önemli yer verdiği içinde İmamiye adını almıştır.

İmamiye'ye göre Hz. Muhammed (a.s.), imamlığı, Hz. Ali'ye bırakmıştır. Ondan sonra imamlık, Hz. Hasan ve Hüseyin'e geçmiştir. Daha sonra Hüseyin’in oğlu Ali Zeyne'l-Abidin (öl: 713) imam olmuştur. Daha sonra, Ali Zeyne'1-Abidin’in oğlu Zeyd'i imam kabul edenler Zeydiyye mezhebini meydana getirmişlerdir. Zeydin muhalifleri ise kardeşi, Muham­med el-Bakır'i (öl: 733), ondan sonra da onun oğlu Cafer Sadık'ı (öl: 766) beşinci ve altıncı imam olarak kabul etmişlerdir. Cafer Sadık'tan sonra onun oğlu İsmail'i imam kabul edenler, İsmailiye mezhebi­nin teşekkülünü hazırlamışlardır. Diğer oğlu Musa el-Kazım'ı (öl: 799) İmam ka­bul edenler ise, imamiyenin teşekkülünü hazırladılar. Bunlar, Musa Kazım'ı yedin­ci imam olarak kabul ederler. XVI. ve XVII. yüzyılda İran'da egemen olan Safevî hanedanlığı, resmen İmamiyeyi devletin dinî olarak kabul etmiştiir. İmamiye, yedinci imam Musa Kazım'dan sonra şu imamları kabul etmektedir:

8. Ali Rıza (öl: 818)

9. Muhammed et-Taki (öl: 835)

10. Ali en-Naki (öl: 868)

11. Hasan el-Askerî (öl: 873)

12. Muhammed el-Mehdi.

İmamiye'ye göre on ikinci imam kayıp olmuştur, hayattadır. Dünyanın sonunda, kıyamet kopmadan dünyada yeniden gö­rünecek ve adaletle dünyayı yönetecektir. On ikinci imamın kaybolması ile imamiye mensuplarının yönetimi arasın­da meydana gelen boşluğu,dört vekil, (Nuvvab-ı Erbaa) on ikinci imam adına yürüterek doldurmuştur. Bu naiplik dö­nemi, 940 yılma kadar devam etmiştir. Daha sonra, on ikinci imam adına, müçtehitler karar vermişlerdir. Müçtehidin ve­layeti mutlak ve evrenseldir. Şeriatin uy­gulanması ve sosyal problemlerin çözü­mü ile doğrudan sorumludur. O, on ikinci imam adına hüküm verir. Bunun için her­kesin ona itaati şarttır. On ikinci imam adına hüküm verecek müçtehitlerin yuka­rıdan aşağıya dereceleri şöyledir:

l- Ayetullahi'l-Uzma (Büyük Ayetullah)

2- Ayetullah (Allahın işareti)

3- Huccetü'l-İslâm (İslamın kanıtı) İmamiyye İslâm dininin, tevhid, Nübüvvet, imamet, ahirete iman ve adaletten müteşekkil olduğunu ileri sürer. Ehl-i sünnetle İmamiyye arasındaki belli başlı farklar şunlardır:

1- Allahın sıfatları, onun özüyle aynıdır diyerek, Mutezileye yaklaşır ve Ehl-i sün­netten ayrılırlar.

2- Kur'an’ın mahlûk olduğuna inanırlar.

3- Allah’ın, ahirette görülemiyeccğini sa­vunarak, Ehl-i sünnetten ayrılırlar.

4- İmamlığı, dinin temellerine yer­leştirerek, ehl-i sünnetten ayrılırlar.

5- İmamiyye, on iki imamın masum oldu­ğunu savunmuştur. Ehl-i sünnet ise böyle bir inancı kabul etmez.

6- İmamiyye, İslâm dininin dört kaynağı­na inanır: Kur'an, sünnet, icma ve akl. Sünnet konusunda,  Ehl-i  sünnet bütün sahabilerin Resülüllah'dan yaptıkları na­killeri doğru kabul ettiği halde, İmamiyye, imamlar tarafından gelen ha­disleri doğru kabul eder.

7- İmamiyye, Mut'a nikahının geçerli ol­duğuna inanır, ehl-i sünnet ise bunu ge­çerli görmez.

8- On ikinci imamın geleceğini beklerler. Ehl-i sünnet ise böyle bir inancı reddeder.

 

İmhotep (İmouthes):

 

M.Ö. 27. yüzyılda Mısır'da yaşadığına inanılan bilge bir ki­şidir. Mısır'ın üçüncü sülalesinin ikinci Fi­ravunu Cocer’in (M.Ö. 2686-2613) vezirli­ğini yapmıştır. Daha sonra yüceltilmiş, Yunan Tanrılarından Askle-Pios'la aynı derecede görülmüştür. Yukarı Nil kıyı­sındaki ilk Idfu tapınağının mimarı sayı­lan İmhotep’in Memfis kentindeki Sakkara metropolünde inşa edilen ba­samaklı piramidi tasarlayarak, eski krallığı (M.Ö. 2686-2160) başlattığı kabul edilir. En eski yontma taş abidesi olarak kabul edilen bu pramit, altı basamaktan oluşur. İmhotep’in, döneminin en büyük dehası olarak kazandığı ün, saraydaki konumu, katip olarak gördüğü eğitim ve ölümün­den yalnızca yüzyıl sonra yarı Tanrı dü­zeyine yükselmesi, çok yetenekli bir dok­tor olduğunu gösterir. İmhotep, M.Ö. 525'te Perslerin, Mısır'ı ele geçirmesinden sonra Tanrı olarak kabul edilmiş ve Menus Tanrılar panteonunda önemli bir yere gelmiştir. Üçlü Tanrılar panteonunda Ptah, kainatın yaratıcısı; Sehmet, savaş ve salgın hastalık Tanrısı olarak kabul edili­yordu, imhotep kültü, Yunan ve Roma dönemlerinde de devam etmiştir. Nil'de bulunan File adasında imhotep adına ya­pılan tapınaklar, kendisinden şifa bekle­yen hastalarla dolup taşıyordu.

 

İman:

 

Dinsel geleneklerce ifade edilen doktrinleri kabullenme; insanın kendi­sine sunulan ilahî gerçeğe olumlu cevap vermesi. Genel anlamda iman, dinsel gelenekler tarafından öngörülen en kü­çük yaklaşıma kadar her şeyi kabullenme olarak düşünülebileceği gibi, dar anlamda, her inanç sistemi tarafından belirlenen ve o sistemin temel yapısını içeren kısa formülleri benimseme olarak da anlaşılabilir. Bu doğrultuda İman formülü basit bir cümleden ibaret olabi­leceği gibi, çok uzun ve karmaşık dok­trinleri de içerebilir. Ayrıca İman, gele­nekten geleneğe farklılık göstererek, yalnızca basit bir kalben kabul etme şeklinde algılanabileceği gibi, inanılan şeylerin hareketlerle de desteklenmesişeklinde de kabul edilebilir. İslamda genellikle kısaca altı ana esasta (Allah'a, meleklere, kitaplara, peygam­berlere, ahirete ve kadere iman) topla­nan iman, geniş anlamda Kur'an'da inanılması ve kabul edilmesi gereken her şeye inancı içerir. Ebu Hanife, imanın beş unsuru barındırması gerektiğini belirtir. Bunlar inancın dil ile ikrarı, kalp ile tasdik edilmesi, inanılan şeye gönülden bir haz duyma (yakın), inanılan şeyi bilme (marifet) ve son olarak inanç doğrultusunda yaşamı dü­zenlemedir (İslam). Bakınız: Kredo.

 

İmberombera:

 

Avustralya dinsel gelene­ğinde yaratıcı ana tanrıça; tanrı Wuraka'nın eşi. İmberombera’nın Endonezya tarafındaki, denizden çıktığına, vücu­dundan çocuklar, hayvanlar ve bitkiler yarattığına inanılır. Ayrıca onun her kabileye bir lisan verdiği düşünülür.

 

İmdugud:

 

Eski Mezopotamya'da Ur böl­gesinde tapınılan yağmur tanrısı. Onun aslan başlı bir kartal suretinde olduğu düşünülür ve uzun kuraklık sonrası yer­yüzüne hayat veren yağmurun getiricisi olduğuna inanılır. MÖ 3000 yıllarında Gudea isimli birisi, tanrının kendisine rüyada göründüğünü ve Lagaş'da ken­disi için bir tapınak yapmasını emretti­ğini iddia etti. Bakınız: Ningursu.

 

İmhotep:

 

Eski Mısır'ın maharet, ilaç ve tıp tanrısı. Aslında tannlaştınlmış sıra­dan bir insan olduğu söylenen İmhotep’in, yaklaşık MÖ 2780'lerde Üçüncü Krallık döneminde kral Zoser’in (Jeser) danışmanı olan bir sanatkar olduğu söy­lenir. Zaggara'daki Step Piramit’in di­zaynını onun yaptığı düşünülür. Ancak Mısırlılar sonradan onun tanrı Ptah ile Nut'un oğlu olan bir tanrısal varlık ol­duğunu düşündüler. İmhotep’in kült merkezi Memfifteydi. Genellikle o, dizlerinde açık bir kitap tutarak oturmuş, başı traşji bir rahip şeklinde tasvir edi­lir. Eski Yunanlılar onu Asclepius ile özdeşleştirmişlerdir. Bkri. Ptah.

 

İmran:

 

Kur'an'a göre Hz. Meryem’in ba­bası[57]. Bakınız: Yoachim, Anna.

 

İn-Şuşinak:

 

Gökyüzü ve yeryüzünün ha­kimi ve tanrıların kralı olduğu düşünü­len Elam tanrısı. Onun kült merkezi Susa idi.

İn-şuşinak'ın, muhtemelen tanrı Addad'ın bir versiyonu olduğu be­lirtilir.

 

İnan, Abdulkadir (1889-1976):

 

As­len Başkırdıstan'lı olan İnan, Troysk'da öğrenimini tamamlamıştır. Türk folkloru ile yakından ilgilenmiştir. Başkırt bağım­sızlık mücadelesine katılmış ve Türkistan da bağımsızlık mücadelesi veren komi­teyle ilişki kurmuş, Zeki Velidi Togan iie birlikte, İran ve Afganistan'a, oradan da Hindistan'a ve Avrupa'ya geçmişlerdir. Daha sonra Türkiye'ye gelerek çalışmala­rını Türkiyat Enstitüsü'nde sürdürmüş­tür. Erzurum ve Hasan Kale'de folklor ça­lışması yapmış ve bu çalışmalarını “Bi­rinci İlmî Seyahata Ait Rapor-1930” is­miyle yayınlamıştır.

Abdülkadir İnan, Atatürk'ün dil konu­sunda yaptığı toplantılara katılmıştır. An­kara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde profesör olarak ders vermiş­tir (1935-1944). Bu fakültede verdiği Doğu Türk lehçeleri, Orhun ve Yenisey abidele­ri konularındaki derslerini “Türkoloji Ders Hulasaları- 1936” ismiyle yayınladı. Güneş Dil teorisi, konusunda da çalışma­lar yaptı. Bu konudaki çalışmalarını da “Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları- 1936” ismiyle yayınladı. 1944'de profe­sörlüğü kaldırılarak tercüman, okutman, öğretim görevlisi gibi unvanlarla 1955 ka­dar Dil Tarihteki derslerine devam etti. Abdülkadir İnan, Türk Dil Kurumu'nda, Diyanet İşleri Başkanlığı' nda müşavir üye olarak görev yapmıştır. 1964'den sonrada Türk Kültürü Araştırma Enstitüsünde uzman olarak çalışmıştır. Abdülkadir İnan'ın Dinler Tarihi konu­sunda eski Türk Dini, Türk Destanları, Hurafeler ve Kur'an çevirileri konuların­da çalışmaları olmuştur. Abdülkadir İnan’ın çalışmalarına merhum Prof. Dr. Hikmet Tanyu hocamız çok büyük destek vermiştir. Bu eserlerin tashihinde bizzat yardımı olmuştur. Dinler Tarihi konu­sundaki başlıca eserleri şunlardır:

1- Tarihte ve Bugün Şamanizm, 1954. Bu eserdeki bazı görüşleri, Hikmet Tanyu hocamızın telkinleriyle düzeltilmiş ve son baskısı, birinci baskısından farklı yayın­lanmıştır.

2- Kur'an-ı Kerim’in Türkçe Tercümeleri Üzerine Bir İnceleme- 1961.

3- Hurafeler ve Menşeleri- 1962

4- Makaleler ve İncelemeler- 1968.

5- Manas Destanı- 1972.

6- Eski Türk Dini Tarihi- 1976. Özellikle bu kitabın tashih ve düzeltmelerinde Prof. Dr. Hikmet Tanyu'nun büyük katkısı ol­muştur.

 

İnananlar Birliği:    

 

1934'te Sır Francis Younghusband Londrada “World Congress of Faiths” isimli bir dernek kurmuştur. Onun hedefi, birliğin faktörü olarak dinle vicdanları ve kalpleri etkile­mektir. Diplomat ve Keşmir’in yöneticisi olan Younghusband, Tibet'te barışçı bir misyon icra etmiştir. Burada, Tibet Budizmin’in mistik prensiplerinden ilham almıştır. 1939 Temmuz'unda resmen Sorbonne üniversitesine davet edilmiştir. Orada derneğin IV. kongresi yapılmıştır. İkinci dünya harbinin akabinde, Fran­sa'da bağımsız olarak kurulmuş olan “inananlar birliğinin” başkanı olan Jaques Bacot ile temas sağlanmıştır. Bu derneğin temelinde Solange Lemaitre, Louis Massignon, Mmes Jaques de pange ve Roger d' Howteville, Rene Grousset, George salles vardı. Derneğin hedefi, in­sanın kurtuluşunu ve başarısını, birleş­mekte bulan herkesle karşılaşmak ve ta­nışmaktır.

Dernek mensupları bu birlik için her türlü senkretizmden kaçınmaktadırlar. Böylece, bütün dinlerin ve kültürlerin aynı davaya hizmet etmesi düşünülmüştür.

 

İnanmayanlar Sekreteryası:

 

Bu sekreterya II. Vatikan konsilinin çalışma­ları sırasında gün ışığına çıkmıştır. Papa VI. Paul, 9 Nisan 1965'de bu sekreteryanın kurulduğunu ilân etmiştir. Sekreteryanın hedefi, Katolik kilisesi ile bu kiliseye ait olmayan insanların ilişkile­rini düzenlemektir. Bu konuda 6 Ağustos 1964'de neşredilen Ecclesiam Suam yasa­sı kiliseyi üç hedefe yöneltiyordu: Birinci­si, kilisenin bütün insanlığı kucaklamasıdır. Bu, inançsız, dinsiz ve ateistleri de içine almaktadır. Yani, kilise herkesin kilisesidır. İkincisi, Hıristiyan olmayan mü’minlere yönelmesiydi. Üçüncüsü, Katolik olmayan Hıristiyanlardı. Böylece, Hıristiyan toplulukları ile ve Hıristiyan dışı din mensupları ile yeni bir ilişki kurmak amaçlanmıştır. Ayrıca Katolik ki­lisesi, kendilerinin Ateist olduklarını söy­leyenlerle de İlişki kurmaya yönelmiştir. Böylece bu sekreterya çift bir görev üst­lenmiştir. Birincisi, Ateizm fenomenini incelemektir. Bunun için inançsız insan­larla bu planda samimi bir işbirliği gerekli olmaktadır. Bunu yapmak için de, ateiz­min köklerini ve şekillerini tasvir etmek, onların durumlarını ciddi şekilde incele­mek ve niçin ateist olduklarını araştırmak gerekecektir. Bunun yapılabilmesi için, İnsan ırkına saygı ve sempati duymak ge­rekir. Başkasını dinleme arzusu, ilişkileri genişletmek temelini buîma yollarını aramak gerekir.

Sekreterya, inançsızlarla, her türlü ateist­leri, agnostikleri ve ilgisizleri kastetmek­tedir. İnananlarla - inanmayanlar arasın­daki karşılaşma, ancak insanın müşterek tabiatına saygı üzerine oturtulmalıdır. Bunun için, aşk, aile, hakikat, adalet, ba­rış, iş ve ilim gibi hayat için gerekli olan konularda dünyayı değiştirmek ve ahenk­leştirmek İçin işbirliğine ihtiyaç vardır. Buna göre diyalog, bir din değiştirme ola­yı değildir. Diyalog, inançsızlığa ve imana karşılıklı saygıyı daha iyi anlamaya götü­rür. Bu sekretarya, Hıristiy anları, zama­nımız insanlarına Hıristiyan mesajını gö­türmek için teolojik-pastoral düşünceye davet etmektedir.

İnanmayanlar sekretaryası, bir kardinal tarafından yönetilmektedir. Papa’nın etra­fındaki piskoposlarla birlikte başkan, top­lantılara katılmaktadır. Sekretaryanın mil­letler arası, bir sekreterya olmasına çalışılmaktadır. Yirmibeş kardinal ve psikopos bu sekreteryaya üyedir. Ayrıca kırk danışmanı vardır. Periyodik olarak tam kadro ile toplanmaktadırlar. Üyelerin Roma'da oturma zorunluluğu yoktur. Bu amaçla, Tokyo'da, Mexika'da, Viyana'da, Kampala'da, Abidjan'da toplantılar ya­pılmıştır. İlk başkan Viyana piskoposu Kardinal Konig'e, Paris Katolik enstitüsü müd. Mgr Poupard halef olmuştur. 1980 yılında poupard, Roma'da toplanan Sinodda, Sekreteryanın çalışmaları hak­kında bilgi vermiştir:

Bu sekreterya Ateizm ve inanmayanlarla diyalog konusunda çok sayıda yayın yapmıştır:

1- Foi chretienne et Marxisme d'Aujaard'hui, 1973.

2- Secularisation en Afrique?-1973.

3-L’ indifférence Religieuse, 1978.

4- Continuité et évolutio dans 1'Enseignement du Magistere sur Communisme, Socialisme, Marxisme, 1840-1980.

5- Science et Foi- 1980.

6- Eglise devant le defi'de 1'Atheisme Contemporain, 1982.

7- Les Croyants  au  defi d'un Monde Secularise, 1983.

 

İnayet (Grâce):

 

İnayet, mutlak olarak karşılıksız bir lütuf ve bağıştır. İnayet, süje olarak düşünüldüğü gibi- (Allah gibi) obje olarak da (şu veya bu bağış, afv gibi) düşünülebilir.

Fakat inayet teriminin Hıristiyanlıktaki manâsını başka bir şeyle karıştırmamak gerekir. Bu, Hıristiyanlıkta, Allah'ın özel bir lütfuna atfedilebilen bir Kurtuluş amacıyla bir takım iyi işler yapmayı mü­sait hale getiren sujenin, iç istidadıdır. İlâhiyatçılar, günahın kaybettiği ve tövbenin iade ettiği insanı kutlulaştıran ina­yeti, tanrısal bağışta bulduğu için veya bu hareket veya görev açısından geçici tanrı­sal itişler olan aktüel inayetten ayırmışlardır.

Katolik ilahiyatına göre, inayetin gerçek neticesi, insanın tabiatüstü bir hale veya tabiatüstü ahlâkî bir aksiyona yükseltil­mesidir. Basit yaratıkların ulaşamadıkları ve keşif halinde seçkin kişilerde mükemmelleşen tabiat üstülükle; Katolik ilahiya­tı, bizzat Allah'ın tabiatına sırlı bir şekilde iştiraki kasdetmiştir. Böyle bir ilâhî inayet, Allah'ın bağışlayıcı aşkından ve insanları günahtan kurtaran, onların üzerine ilâhi insanları cezbeden İsa - Mesih’in kendini Çarmıh'ta feda etmesiyle kazanılan birta­kım liyakatlerden kaynaklanmaktadır. İnayet hayatı, verenle alan arasındaki bir aşk mübadelesinden ibarettir. Bu karşılık­lı aşk, insan adına; evrensel bağişlayıcılığı içinde İsa'nın gidişatına benzer bir gidişa­tı ihtiva eder.

İnsan hürriyeti, ilâhî inayet ve kaderin lütfü konularında yapılan teolojik tartış­malar, kurtuluşu, sadece çok az bir seç­kinler zümresine tahsis etmiş görünüyor. Bu tartışmalardan da bir sonuca varabili­riz: Yani, inayet, hürriyeti ihlâl etmez; bi­lakis onu gerekli kılar. Yahut onu, her gerçek aşkta olduğu gibi yaratır. Allah ki­şiyi, hatası olmadan veya aşkını reddet­medikçe azaba duçar etmez. Bu terimler üzerindeki ince düşünceleri veya itirazları çoğaltmak mümkündür. Mü’minlerin uzlaşmalarının meydana ge­tirdiği güçlükler ne olursa olsun, Mü’minler bu iki hakikata iştirak ediyor­lar.

 

İnanna:

 

Sümerce İnnin’in Kenani çekimi; İştar'ın bir versiyonu, yeryüzü tanrıçası olan İnanna, daha sonraları ayla ilişkili olan bir tanrısal varlık olarak görüldü ve boynuzlu bir tanrıça şeklinde tasvir edildi. İnanna, Baal’ın karısı tanrıça Belili ile özdeşleştirildi. İbraniler onu Tamar olarak biliyorlardı. Ayrıca o, ço­cukların kanını emen kocakarı Annis olarak da düşünüldü.

 

İnapatua:

 

Avustralya'daki Aranda mito­lojisine göre inapatua, insanın ham­maddesini oluşturan şekilsiz yaratıklar­dır. Gökyüzünden inen Numbakulla'nın, İnapatua'dan insanı oluşturduğuna inanılır.

 

İnar:

 

Mitolojiye göre büyük bir ejderhayı ve onun ailesini yok eden Hitit tanrısı. Rivayete göre İnar, bu ejderhaları yok etmek için bir festival hazırladı. Festi­valde onlar o kadar çok yediler ki çık­tıkları deliğe tekrar giremeyecek kadar şiştiler. Böylelikle kaçamayan ejderha­ları İnar kolaylıkla avladı.

 

İnari:

 

Şintoizmde pirinç tanrısı. Pirinç torbasının üzerinde oturan sakallı bir adam şeklinde gösterilen İnari, popüler bir tanrıdır; iyi hasat için ona dua edi­lir. Tilkilerin, bu tanrının elçileri oldu­ğuna inanılır ve dolayısıyla İnari mabetlerinde tilki büstlerine sıkça rastla­nır, İnari eski dönemlerde aynı za­manda demirciler tanrısı olarak da görülmektedir.

 

İncil (Evangile):

 

Arapça. “müjde, iyi haber”.

1- Kur'an'da, Hz. İsa'ya Allah tarafından vahye-dildiği belirtilen ve İnsanlık için bir hi­dayet ve nur olduğu vurgulanan kutsal kitap [58] Hz. İsa'ya vahyedilen İncil’in yazıya geçiri­lip geçirilmediği ve akıbetinin ne ol­duğu bilinmemektedir.

2- Hıristiyan kutsal literatürü içinde İsa Mesih’in ha­yat hikayesini konu edinen birçok metne verilen isim; Gospel. Hıristiyan­lığın kutsal metinleri arasında yer alan İncil/İnciller, Kur'an'da zikredilen İncil değildir. Zira Kur'an'da bahsedilen İncil, peygamber İsa'ya Allah tarafından vahyedilen mesajları içeren bir kitaptır. Oysa Hırİstiyanlara göre İsa Mesih, bir peygamber ya da bir insan değil, insan­lığın kurtuluşu için yeryüzüne inmiş ve bedenleşmiş bir tanrıdır. O, tanrısal üçlemenin  (Teslisin)  ikinci unsuru olan Oğul’dur. Dolayısıyla İsa'nın bizzat kendisi bedenleşmiş olan vahiydir. Hı­ristiyanlığa göre eldeki İnciller ise be­denleşmiş tanrı İsa Mesih’in yeryüzün­deki yaşam öyküsünü ele alan ve İsa'nın çarmıhta öldürülüşünden çok sonraları çeşitli İncil yazarlarınca kaleme alınmış olan metinlerdir. Aynı “şekilde gerek bu İncillerin gerekse İncil yazar­larının, eldeki bu metinlerin İsa'ya vahyolunan şeylerin derlenmesi olduğu yönünde herhangi bir iddiası söz ko­nusu değildir. Dolayısıyla İncil metin­leri, -tıpkı İslam tarihinde Hs. Muhammed’in biyografisini konu alan ki­taplar gibi- İsa Mesih’in hayat hikaye­sini konu alan birer siyer kitabı görü­nümündedir. Bugün elimizde bulunanYeni Ahit içerisindeki 4 İncil'den (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri) başka, Hıristiyanlık tarihinde yüzlerce İncil metni mevcuttur. Bun­lardan büyük kısmı tarihi süreç içeri­sinde kaybolmuş, ancak Kilise Babaları ve benzeri çeşitli yazarların eserlerinde bu İncillerin içerikleriyle ilgili bilgi ve­rilmiştir. 325 İznik Konsili'nde yüzlerce metin arasından kutsal metnin standart bir nüshasını belirleme amacıyla kabul edilen Yeni Ahit içerisindeki Inciller, Hıristiyanlarca Kanonik İnciller olarak nitelenir. Bunların dışındakiler ise Apokrif metinler olarak görülür. 4 İncil'den ilk üçü (Matta, Markos ve Luka) benzerlikleri nedeniyle Sinoptik İnciller olarak adlandırılırken, gnostik unsurların yoğun şekilde görüldüğü Yu­hanna İncili genellikle “Dördüncü İn­cil” olarak bilinir. Sinoptik İnciller arasından Markos İncili’nin diğerleri­nin kaynağı olduğu söylenir. Bu İncillerden en erkeninin yaklaşık olarak birinci yüzyılın sonlarına doğru (MS 80 civarında) yazıldığı, Yunanna İncili’nin ise ikinci yüzyılda yazıldığı iddia edilir. Buna rağmen bazı Yeni Ahit uzmanları, bu 4 İncil’in üçüncü yüzyıldan önceye ait olmadığı kanaatındadırlar. 4 İncilin ortak özelliği, Pavlusçu anlayıştaki bir İsa motifini yansıtmalarıdır. Bu İncil­lerden başka İbraniler İncili, Ebionitler İncili, Yakub İncili, Mısırlılar İncili, Barnaba İncili gibi metinlerle, Gnostik İnciller olarak adlandırılan Tomas İn­cili, Filip İncili ve Meryem İncili gibi metinler ve Çocukluk İncilleri diye adlandırılan çeşitli İncil metinleri de bilinmektedir. Bunlardan bir kısmının tam metni bir kısmının da bazı fragmentleri günümüze kadar gelmiştir.

İncil kelimesi, Yunanca iyi anlamına gelen Eu ve haber, mesaj an­lamına gelen Angelion kelimelerinden meydana gelmiştir. İncil genel olarak ev­rensel bir aşk kanununda, kurtuluş va­dinde ve Allah'ın saltanatının ümidinde özetlenen İsa - Mesih’in öğretilerine da­yanmaktadır. Aslında bu öğreti, Eski Ahid’in öğretileriyle hazırlanmıştır. Tek­vin III, 15'te: “O, seni başına saldıracak” cümlesinden başlayarak kadının oğlunun, yılan şeytanın üzerindeki zaferi “Protévangile” diye adlandırılan kısa bir pasaj­da haber verilmiştir. İşte bu pasajda, Kili­se babaları, Mesihî inancın köklerini gö­rüyorlar (İlk müjde, günahtan sonra ilk kurtuluş ışığı). Bu öğreti, peygamberler, şiir ve hikmet kitabı yazarlarınca açık­lanmıştır. [59] O, Yeni Ahit’in diğer kitapları ve ikibin yıldan beri yürürlükte olan bir gelenek tarafından açıklanacak olan dört İncil'de esas olarak ifade edilmiştir. Bu İncilerden üçü “Synoptique'ler” (Mukayeseli İnciller) olarak adlandırıl­mıştır. Çünkü onların metinleri aynı paraleldedir. Benzer metinlerin her biri aynı bakışı ihtiva eder. Benzerlikleri ve benze­mezlikleri ihtiva eden bu parçalar arasın­daki yakınlık, İncil yorumlarının en bü­yük problemlerinden birini teşkil eder.

Yorum ve Matematik: Bugün, İncil metni, tarihçiler tarafından Luka ve Matta'nın kendi üsluplarıyla, kendi muhitleri için açılamış oldukları 107 pasajın müşterek kaynağının, Petrus'un (Pierre) talebesi Markos'un İncili olduğu, isbat bilmişe benziyor. Matta ve Luka'da para1el olan diğer metinlerin büyük bir kısmı ise, kaynak olarak adlandırılan ve baş­langıçtan beri şifahî olarak nakledilen, özellikle Hz. İsa'nın sözlerini ihtiva eden, izi bulunamayan bir başka gelenekten gelmektedir. Bu sözler, Hz. İsa zamanın­daki Filistin halkının dili olan Aramiceden Yunancaya çevrilmiş olan Havari Matta’nın ilk İncilini teşkil edebi­lir. Nihayet, direkt şahitlerin yanında (Luka’nın kendisi için elediği gibi) yapıl­mış olan anketler veya Petrus'un, Markos'un, Matta’nın kişisel hatırala­rından meydana gelen İncil yazarlarının her birine has metinler de vardır. İlk şehadetlere ve bilhassa Aziz İrenee'nin şehadetlerine göre: Matta'ya ait olan ilk İncil’in söz (logia) kısmı, M. 64'den önce (Petrus'un Roma'da Çarmıha gerildiği se­ne) muhtemelen M. 40-50 yıllarının tari­hini taşımaktadır. Markos'a ait olan İncil ise M. 64'den biraz sonradır. Paul'un se­yahat arkadaşı Luka'ya göre olan İncil ise aşağı yukarı M. 80 tarihini taşımaktadır. Matta İncilinin son şekli de aynı tarihler­de oluşmuştur. Yuhanna İncili de I. asrın sonunda 95-98'e doğru teşekkül etmiştir. Fakat bu İncil de havariye ait olan pasaj­larla, onun etrafından etkilenmiş olan pa­sajları ayırmak mümkündür.

Bir İmanın Temelleri: İncillerin mevsukiyeti ve tarihleri kabul edilmekle bera­ber; onların tarihî değerleri problemine pek dokunulmamıştır. Şurası bir gerçektir ki, İncil yazılmadan önce konuşulmuştur. Havarilerin vaaz konusu, İsa-Mesih’in sözleri ve hayatının olayları misyonerlerinin mizacı ve ilk muhtedilerin reaksiyonlarıyla, şahsiyetin bazı çizgilerini ço­ğaltma temayülü ve bazı olayları abartma ile etkilenmedi mi? Aslında İncil sorumlularını, Hıristiyan vaazını İsa'nın ölü­münden 30-40-50 sene sonra toplanan me­tinler içinde sınırlandırmaya teşvik eden tavsiye, açık bir risk değil mi? Çünkü böy­le olduğu takdirde şuursuz bir mitoloji meydana gelecektir. Öyle ise mitolojiden uzak olan tarihî hakikatleri ortaya çıkar­mak için; İncilleri, mitolojilerden temiz­lemek gerekecektir. İşte özellikle Bultmann'dan beri yapılan modern yo­rum çalışmaları, bu amaca matuftur. Hı­ristiyan imanının özünü muhafazaya ol­dukça dikkatli olan bir takım Katolik yo­rumcular ve “Hikmetlerin ve olayların küçük derlemelerinin, çok erkenden din öğretmenlerine ve vaazlara yardımcı ol­mak üzere teşkil edildiğini; onların tercih­lerine ve dinleyicilerin ihtiyaçlarına göre onlara başvurduklarını itiraf ederler. On­ların bir kısmı mucizeler, hikmetler, halk hayatının bir bölümü, İsa'nın çarmıha ge­rilmesinin rivayeti gibi şeylerdi. İşte böy­lece az veya çok yaygın bir takım kolleksiyonlar meydana gelmiştir. Daha sonra İncil yazarları, onları kendi yazıları içinde toplamışlardır. [60]İşte İnciller de tabiat üstü bir karakter göste­ren her şeyi mitolojilerin Olympe’ine at­mak adeti, buradan gelmektedir. Bu nok­tada yorumcuların çoğunun atlamayı ka­bul etmedikleri bir uçurum vardır. Haki­katte, İncil metinlerinin detayı Milâdî 30 yılındaki Filistin’in durumuna uygun düşmekle beraber. Milâdî 70 yılında Titus tarafından Kudüs Mabedinin tahribini takib eden durumlara hiç de uygun düş­memektedir. Çünkü İnciller tarafından tasvir edilen ortam, Paul'un Mektuplarındaki tasvirden çok farklıdır. Yani, aynı vaaz, yeni ifadeler içinde verilmiştir. Mu­cizeleri anlatan İncil rivayetleri ise, diğer metinlerle beraber devam etmiş ve onlarla aynı dokuyu oluşturmuştur. Onların tar­tışmaları bir tarihten ziyade bir felsefeyi göstermektedir. Çünkü metinlerin bir kısmını kabule, diğer bir kısmını da redde tarihi bir sebep yoktur. Diğer taraftan İncil yazarları, eğer yeni muhtedilerin imanını tebcil etmek istemiş olsalardı, bilhassa dirildikten sonra kah­ramanlarının, muhteşem bir portresini çizmeğe muvaffak olacaklardı. Fakat on­lar, bunu yapmadılar.

Bu ve başka birçok delil, eleştiri fikrine göre farklı şekilde değerlendirilmişlerdir. Fakat yine de bu deliller her ne kadar ilmî bir gerçeğin yerine kaim olmasa da; in­sanların imanına makul bir temeli sağla­yabilmektedirleri.

Not: Toulouse Katolik Enstitüsü Eski Rektörlerinden Bruno de Solage, Synoptique İncillerin etüdüne matematiği tatbik etmiştir. Bu konuda bak. Synopse Grecque des Evangiles: Methode Nouvelle pour Resoudre le Probleme Synoptique (Leyden ve Toulouse). Üç Synoptique'de (Mukayeseli İnciller) bulu­nan 107 müşterek pasaj üzerinde yapılan incelemeye göre bunlardan 68'i her birin­de vardır. Ayrıca 15'i Luka ve Markos'ta vardır. 22'si de Markos ve Matta'da aynen mevcuttur. Geri kalan ikisi de Luka ve Matta'da yoktur. Bütün bu müşterek pa­sajlar için başka delillerle desteklenmiş olarak çıkan matematiksel sonuç, Markos'un müşterek kaynak olduğudur.

 

İncubo:

 

Latin düşüncesinde bir kabus ruhu veya gömü ile ilgili ruh. Bazen orman ruhlarıyla da özdeşleştirilen İncubo'nun, Ortaçağda uyuyan kadınları avlayan bir kötü ruh olduğu düşünül­müştür. Buna karşılık bir diğer kötü ruh olan Succubus ise uyuyan erkeklerle ilişkili görülmüştür. Bakınız: Al karası.

 

İndigetler:

 

Eski Roma'da Aeneas, Heracles ve Romıılus gibi ilahlaştırılan kah­ramanlar. Bunlar ikinci dereceden tan­rısal varlıklar olarak görülürlerdi.

 

İndra:

 

Hinduizmin savaş ve verimlilik tanrısı. İndra'nın temel özelliklerini ifade eden mitoloji şöyledir: Bir zaman­lar güçlü bir Brahmin’in iyilik timsali bir oğlu vardı. Bu çocuğun birisi çalış­mak, birisi yemek yemek ve bir diğeri de çevreyi gözetlemek için kullandığı üç başı vardı. İndra, çocuğu kıskanı­yordu ve ona karşı büyük bir nefret besliyordu. Zira bu çocuk o kadar kut­saldı ki bütün varlıklar ona hayranlık duyuyor ve ona hizmet ediyordu, İndra, en cazibeli kızları bu delikanlıyı aldat­maları için ona gönderdi. Ancak bu çaba da boşa çıktı, zira delikanlı kızlara karşı ilgisiz kaldı. Buna iyice kızan İn­dra bir şimşekle çocuğu parçalayarak üç kafasını da kesti. Çocuğun cesedinden güvercinler oluştu. Çocuğun babası Vritra isimli güçlü bir ifrite başvurarak onu İndra ile savaşmaya gönderdi. Vritra başı göklere değecek kadar iriydi; İndra'yla savaşarak onu yendi ve yuttu. Bunun üzerine diğer tanrılar İndra'nın yardımına geldiler ve Vritra'nın ağzını açarak İndra'yı kurtarmaya çalıştılar. Sonunda bir anlaşmayla Vritra onu bı­rakmaya razı oldu. Buna göre İndra, hiçbir zaman hiçbir silahla ona saldır­mayacağına söz verdi. Ancak öç alma peşinde olan İndra, bir akşam deniz ke­narında gördüğü Vritra'nın üzerine denizden yükselen köpük sütununu attı. Tanrı Vişnu'nun karşı konulmaz gü­cünü ihtiva eden köpük sütununun et­kisiyle Vritra cansız yere düştü. Bu mi­toloji İndra'nın pek çok özelliğini sergi­lemektedir. O, savaş yanlısı, hiddetli, bencil, herhangi bir adalet ve eşitlik tanımayan ve aristokratik özelliklere sahip bir tanrısal varlık olarak gözükür. Bu nitelikleriyle İndra, Hindistan'a hakim olan Arya ırkının bir prototipi görünümündedir. Ona Parjanya, Jvargapati, Meghavahana ve Vajri gibi isimler de verilir. İndra, saldırgan dav­ranışın bir ifadesi ve savaşçı aristokra­sinin tanrısıdır. O, şimşekleri kontrol eder, gökyüzünde ya kendi savaş araba­sıyla ya da fil Aîravata üzerinde dolaşır. Indra'nın savaşta öldürülenleri tekrar diriltebildiğine, okları ve şimşekleriyle bulutlan yarıp yağmur indirdiğine ina­nılır.

Vedalar'daki Tanrıların şefidir. Aryenlerin yenilmez Tanrısıdır. Çünkü onları, daima zafere götürmektedir.

Aryenlerin ve Tanrıların düşmanları olan Dâsa'yı veya Dâsyu'yu İndra mağlup etmiştir. İndra, Somâ'yı sevmektedir ve bunun için aşk maceralarına girmiştir. Vişnu'nun arkadaşları arasında bulun­maktadır. Fakat onun rolü, ikind derece­dedir. Ancak daha sonra İndra, Tanrıların başında yer almıştır. İndra’nın karakteri daha çok pasif ve teşkilatçı yapıdadır. İndra’nın, babasını öldürerek hakimiyeti ele geçirdiği mitolojide anlatılmaktadır. Hind mitolojisine göre, güneşi ve Muson rüzgarını engelleyen ejderha Vrtra'yı öldürerek halkı sükûnete kavuşturmuş­tur. Kurban olarak, şimşek ve yıldırımı kullanır. Soma bitkisiyle beslenir. Vücu­dundaki berelerden dolayı, bin gözlü ola­rak tasavvur edilir. Halk mitolojisinde ve heykellerde Beyaz bir fil, Airavata'ya binmiş olarak tasvir edilir. İndra, Budacı ve Jainist mitolojide de ta­nınır. Jainizmde Mahavira’nın dünyayı terkini simgeleyen kesik saçlarını İndra eiinde tutmaktadır.

Mahabbarata'da, İndra’nın mitolojik sa­vaşları anlatılır.

 

İnduljans (İndulgence):

 

İndulgences kelimesi, Lâtince hayra eğilmek anlamına gelen Indulgere'den gelmektedir. Bu maksatla enduljans, affetmeye, bağışla­maya, tolerans göstermeye, himaye etme­ye bir temayül anlamı taşır. Teolojik an­lamda induljans, günah dolayisiyle alınan cezanın, kısmen veya tamamen bağışlanmasıdır. Çünkü günah, bir suçluluk ve bir cezayı ihtiva eder. İnduljans, tevbe sakramenti veya bir hayır işiyle affedilebilen suçluluğu gidermez. O, sadece kefare­tin cezasını hafifletir veya kaldırır.

Diğer taraftan induljans, kişinin liyakatle­rine değil, hac, dua, haç işareti, sadaka v.s. gibi bağışlama ile ilgili olarak ifa edilmiş özel icraatlarla Allah'ın hususî inayetine bağlıdır. Aziz Petrus'a (Pierre) lütfedilmiş olan yetkilerle (Göklerin melekutu), onun halefi olan Papa, vakit olarak muayyen gün, sene veya senenin bü­tün günlerini belirtebilir. Genellikle bu günler, Sakramentlere ve kültlere iştirak etmeden önce vaktiyle tövbekarlara em­poze edilen zamanlara uygundur. Aynı zamanda o, A'rafa maruz kalanların ceza­larının azaltılması anlamına da gelir. İşte bundan dolayı, günlerin sayısı, analojik bir anlamdan başka bir şey ifade etmez. Bu papalara ait yetkiler, bazı suistimallere de neden olmuştur. Bu yolsuzluklar II. Joule (1503-1513) zamanında zirveye ulaşmıştır. Roma'da Yeni Sen Pierre Kili­sesi için Papa, ihsanlara mukabil Enduljansı çoğaltmıştır. Yine bunun için bazı vaizler, Hıristiyan ülkelerini dolaş­mışlar, Enduljanslar takdim edip, bağışlar toplayarak onları Roma'ya gönder­mişlerdir. Bu enduljans alış-verişi skandal boyutlara ulaşarak çok sayıda hıristiyanın isyan ve protestosuna neden olmuştur. İş­te Luther onlardan biriydi. Ayrıca, Re­form, enduljans kavgalarından kaynak­lanmıştı. II. Vatikan Konsili'nin sonunda (1965) ve VI. Paul tarafından neşredilen (9 Haziran 1968) “Enduljans Derlemelerinden (Recueil des indulgences) itibaren; Enduljans'ların tatbiki ciddi şe­kilde düzenlendi ve bundan böyle induljans’ın geçerliliği gerçek iman ve takva fi­illerine bağlandı.

 

İndra-Loka:

 

Hinduizmem göre tanrı İndra'nın yöneticisi olduğuna inanılan bir göksel alem.

 

İndrani:

 

Hinduizmde tanrı Indra'nın ka­rısı. Rig Veda'da adından sıkça bahsedi­len İndrani, Hinduizmde daima önem­siz bir rol oynamıştır. Bazıları ise İndra'nın karısının verimli toprak Urvara ol­duğuna inanır.

 

İnfitar:

 

Kur'an'ın 82. suresi. Mekke dö­neminde nazil olan bu sure 19 ayeten oluşur.

 

İng:

 

Anglo-Saksonların kurucu tanrısı ve Berenitia’nın kraliyet hanedanının kurucusu. Hem İsveç kraliyet hanedanı Ynglingler ve hem de Vandal kraliyet hanedanı, ing’in bir ata olduğunu iddia ederler. Aynı iddia, kuzeydoğu İngilte­re’nin yerel kralları tarafından da ya­pılmıştır. İskandinav geleneğine göre verimlilik tanrıları olan Vanirlerdenbirisi olan İng, Freyr ile ilişkilidir. Bakınız: Freyr, Vanir.

 

İngirta:

 

Sabitlikte Ganzibralığa (başra­hipliğe) giriş töreninin en önemli sere­monisi. Bu seremoni, ölüm döşeğinde olan bir kişi kullanılarak yapılır. Bu kişi İngirtayı (mesajı) ışık alemine götürme görevini ifa edecektir. Bir Sâbiînin bu görev için seçilmiş olması onun için büyük bir şereftir. İngirta içerisinde bi­raz meyva suyu ile karıştırılmış birkaç damla susam yağı olan küçük bir şişe­den ibarettir. Bunu hazırlamak için ra­hipler bir miktar susam tohumunu önce nehirde yıkarlar sonra da ezerek yağını çıkarırlar. Bu yağın birkaç damlası biraz hurma suyu ile karıştırılarak küçük bir şişe içerisine konulur. Yağın kalanı ise Masiqta töreninde kullanılmak üzere başka bir kaba konulur. Bu şişe çamurla sıvanarak takdis edildikten sonra şom Yavar adı verilen yüzük ve Ganzibra adayının tırnak işaretiyle mühürlenir. Bu şişe (İngirta), daha sonra ölecek ki­şinin rit elbisesi arasına sokulacak ve öldüğünde onunla birlikte gömülecek­tir.

 

İknalar:

 

Eski Peru'ya hakim olan halk. İnka dininde son derece gelişmiş bir rahipler sınıfı vardı. Başrahip Villac ya da Huillac Umu diye adlandırılırdı. Ayrıca tapınaklarda hizmet yapmaları veya kurban olarak sunulmaları için yetiştirilen ve tapınağa adanan “Güneş Bakireleri” denilen seçilmiş kadınlar da vardı. İnkaların en önemli tanrısı Huiracocha idi. Bu, bir çeşit kültürel kah­raman olarak görülüyordu. Güneş tan­rısı İnti ise yönetici sınıfın tanrısıydı ve verimlilikle ilişkiliydi. Ayrıca insan veya hayvan suretiyle tasvir edilen daha birçok tanrısal varlığa inanılmak­taydı. Bundan başka canı ve malı koruyan ev ruhlarına inanılırdı. İnkalar ara­sında atalar kültü de oldukça yaygındı, inkalar, ölüm sonrası hayatın varlığına, öldükten sonra iyilerin gökyüzünde yüksek bir mekana çıktıklarına, kötüle­rin ise yeraltında soğuk yerlere gittikle­rine inanırlardı.

 

İnka Dini:   

 

Meksika'da Aztek im­paratorluğunun çağdaşı olan güçlü İnka İmparatorluğu Pachacuti'nin (1438-1471) saltanatından itibaren Güney Ame­rika'nın büyük bir bölümüne yani Ekva­tor'dan Şili'ye kadar olan bölgeye hakim olmuştur. Gittikçe egemenliği yayıian İnka'lar, egemen oldukları bölge halkını, politik ve ekonomik teşkilatlarına boyun eğmeye ve dilleri quichua'yı ve dinleri olan Güneş kültünü benimsemeye zorla­mışlardır.

Güneş kültü, imparatorluğun iktidarına sıkıca bağlı bulunmaktadır. Çünkü İnka kralı Sapa İnca, Güneş Tanrısı İnti'nin neslinden kabul ediliyordu. Fakat İnka imparatorluğunda icra edilen kült, sadece güneş kültü değildi. O, farklı kökenli inanç ve dini unsurlardan bir karışım meydana getiriyordu. Bunun için Güneş Kütünde bir tür halk inancı olan Animist kökenli Huaca kültü ile yüce Tanrı olan Viracocha kavramını meydana getiren teolojik nazariyeler birlikte bulunmaktadır. İnka Tanrı panteonunun tepesinde Güneş ve onun kız kardeşi ve eşi olan ay bulun­maktadır. Yani İnti ile Quılla (Ay) bu­lunmaktadır. Böylece, bu Tanrısal çiftler, mitolojik dönemde Manco Capac hane­danlığının atalarına benzemektedirler. Buna göre ilk imparator, Manco Capac ve kızkardeşi ve eşi olan Mama-Ocllo, Tanrı­sal çiftler soyunu oluşturmuşlardır. Buna göre, yaşayan İnka imparatoru ve eşi de aynı tanrısal soyun bir devamı olarak ka­bul edilmiştir.

İnka'ların en büyük mabedleri başşehir Cuzco'daki Coricancha mabedidir. Bu mabedde, Güneş Tanrısı altından, Ay Tanrısı da gümüşten yapılmış iki disk ile temsil edilmiştir.

İnka'ların inandığı diğer Tanrılar ise, gök gürültüsü ve yağmur Tanrısı olan İllapa ile bazı yıldızlardı.

Aslında İnka dininin kökenini, İnka önce­si toplumların inançları oluşturmaktadır. Meselâ Huaca kelimesi, eşyayı, dağı, taşı, mağarayı, mezarı ve tabiatüstü esrarlı güçlerle mücehhez bütün eşyaları belirt­mektedir. Başkent Cuzco ve çevresinde 500 den fazla Huaca sayıları bulunmuş­tur. Mahalli efsanelere göre bu eşyalar, taş haline gelmiş insanlar ve hayvanlardır. Huaca, mezarar, Malqui ise ataların ke­mikleridir. Mumyalar ise ölen imparator­ların, mumyalarıdır. Yine İnkalar da, dağ yollarında Apacheta diye adlandırılan taş yığınları yükseliyordu. Bu taşları, yol­cular, yolculuklarının iyi geçmesi için yı­ğıyorlardı.

Cenopalar ise Huaca’nın özel bir bölü­müdür. Yani burada, sözkonusu olan, bü­yü, muska ve heykelciklerdir. Bunlar, aile­lerde muhafaza edilmektedir. İnka impa­ratoru Gök gürleme Tanrısı'nın bir canopa'sma sahip olduğu söylenir. Yine İnkalar'da, Ana-Tanrıça olan, Pacha-Mama, ve Sara-Mama, Mısır Tanrıçası olarak kabul edilmekte ve ikinci derecede rol oynamaktadır.

Merasimler, on iki aylık güneş-Ay takvi­mini düzenliyorlardı. Bu merasimler ra­hiplerle ve “güneşin Bakireleri” diye isimlendirilen “seçilmiş kadınlarla” ifa ediliyordu.

 

İnkarnasyon (Hulul):

 

İlahi bir varlığın insan veya herhangi başka bir doğal varlık şeklinde tezahür etmesi. Değişik inkarnasyon tipleri mevcuttur. Örneğin Hıristiyanlıkta tanrısal cevherin Mesih­'te inkamasyonu kabul edilir. Hinduiz­min Avatara inancına göre İse tanrısal varlıklar (özellikle Vişnu) çeşitli insan veya daha alt düzeydeki tanrısal varlık­lar şeklinde tezahür edebilirler. Budizmde ise Nirvana öncesi Buddhaların başarılı ruh göçlerinden bahsedilir. Ancak burada herhangi bir tanrısal varlığın inkarnasyonu söz konusu de­ğildir. Tibet Lamaları da önceki Buddhalar veya Bodhisattvaların inkarnasyonları olarak kabul edilirler. Bakınız: Reinkarnasyon, Tenasüh.

 

İnka Rahipleri:

 

İnka dini, devlet dini olması hasebiyle, çok sayıda din adamının varlığını gerektirmiştir. En büyük rahip, (Villac umu), imparatorun yakın akraba­sıdır ve çok asil bir yeri vardır. O, doğru­dan doğruya rahipleri ve “Güneşin Bakirelerini” kontrol altında tutmaktadır. Her eyalet, her şehir veya köy, rahibleri ve hizmetçileri, mahalli Tanrıların hizmetine veriyorlardı. Cuzco daki güneş Tanrısı mabedindeki kültte, dört binden fazla kişi hizmet vermekteydi. Güneş Mabedi, Titicaca gölünde bir adanın üzerine inşa edilmiştir. Burada farklı kategorilerde altı yüz bölge papazı ve şarap dökme mera­simi için chicha imal eden bin kadın bu­lunuyordu.

Din adamı sınıfının hayatı ve mabedlerin giderleri, güneşin topraklarından ve lama sürülerinden elde ediliyordu. İnkalar bir bölgeyi imparatorluklarına ilave ettikle­rinde bu araziyi üçe bölüyorlardı; Güne­şin, devletin ve yerli halkın arazileri. Köy­lüler, Öncelikle gelirleri dine ait olan ara­zilerde çalışmak zorundaydılar.

 

İnnen:

 

Karma (Dharma) doktrini için kullanılan Japonca terim.

 

İnnina (İrnina, Nin):

 

Venüs gezegeni tanrıçası için kullanılan Sümerce isim; tanrıça İştar'ın Sümerlerdeki karşılığı. Bakınız: İştar.

 

İnopportunistler:

 

1869-1870 Vatikan Konsili'nde, papanın yanılmazlığı ta­nımına karşı çıkan Hıristiyanlara veri­len ad.

 

İnsan:

 

Kur'an'ın 76. suresi. 31 ayetten oluşan bu sure Medine'de nazil olmuş­tur.

 

İnsan Kurbanı:

 

Çeşitli inanç sistemle­rinde saman zaman rastlanan bir uygu­lama; kutsala en üst düzeyde yapılan takdim. Çeşitli kutsal metinlerde, eski devirlerde ilk doğan erkek çocuğunyüce varlığa kurban olarak adanması geleneğinin varlığına ışık tutan ifadeler yer alır. Ayrıca yapılan araştırmalarda başta Aztekler olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan çeşitli paganist toplumlarda ve sır dinleri men­supları arasında İnsan kurbanı törenle­rine yer verildiği anlaşılmıştır. Kurban edilen şahıslar başta esir ve köleler ol­mak üzere, çocuklar ve kadınlar arasın­dan seçilirdi.

 

İnsanın Dostları:

 

Yehova şahitle­rinden çıkmış olan milenarist bir hareket­tir. Yehova şahitleri doktrinini sınırlamak­tadırlar. İsviçreli Alexandre Freytag (1870-1947) tarafından kurulmuştur. O, insanla­ra, ebedî hayatı öğretmeye kendini ada­mıştır. Ona göre ebedi hayatı tanımanın yolu, bir embryon halinde bulunan ve yeryüzü cennetinden geçmektedir. Bu cennet ise, doğru bir beslenme ile feda­karlıkla ve yeryüzünü yeniden ağaçlan­dırma ile kazanılmaktadır. Kurucusunun ölümünden sonra, mezhep, İsviçre ve Fransa kolu olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Fransız kolu Lot-et-Garonne'a yerleşmiş­tir.

Be'lı bir doktrinleri ve iman ikrarları mevcut değildir. Ancak Egoizmi yok ede­rek gerçek kilise kurulabilir düşüncesine sahiptirler.

Belli bir kilise sırları da yoktur. Yaptıkları tek şey, murakabe halindeki sessiz top­lantılar ve ifade ettikleri şehadetlerdir.

Dünyada yüzbin civarında mensupları vardır. Bunun yaklaşık beşbini Fransada'dır.

 

İnşikak:

 

Kur'an'ın 84. suresi. Mekke'de nazil olan bu sure 25 ayetten oluşur.

 

İnşirah:

 

Kur'an'ın, Mekke'de nazil olan 8 ayetiik 94. suresi.

 

İnti:

 

Güney Amerika yerlilerinden İnkaların güneş tanrısı. İnti, güneş ışınla­rıyla çevrilmiş parlak yüzlü bir insan şeklinde düşünülür. İnka krallarının İnti’nin soyundan geldiğine inanılır ve dolayısıyla yalnızca onların İnti’nin is­mini zikretmelerine izin verilirdi. İnka­lar, İnti için yıllık mısır hasadı festivali düzenlerlerdi. 8 gün süren bu festival esnasında gün doğumundan batımına kadar ilahiler okunur ve çeşitli hayvan kurbanları yapılırdı.

 

İnziva:

 

Çeşitli nedenlerle toplumdan uzaklaşarak bir başına yaşama; dünya­dan el etek çekme; bir başına kendini ibadete, teemmül ve istiğraka verme. Asketik yaşam tarzının vaz geçilmez bir unsuru olan inzivaya, asketizme yer ve­ren tüm dinsel geleneklerde önem veri­lir. Tasavvufta “Halvet” olarak ifade edilen bu yaşam tarzı, yaygın geleneğe göre 40 gündür. Bakınız: Asketizm.

 

İo:

 

(1) Yeni Zelanda'da Maorilerin yüce tanrısı. “Gizli yüzlü İo, “her şeyin baş­langıcı İo”, “sonsuz İo” ve “aşk tanrısı İo” gibi tanımlamalar, onun tabiatını açıklamaktadır. Onun diğer bütün tan­rılardan üstün olduğuna ve yalnızcarahiplerce bilindiğine inanılır.

(2) Eski Yunan mitolojisinde tanrıça Hera'nın Argos'taki bir rahibesi; Zeus'un metresi. Mitolojiye göre Zeus, İo ile beraber ol­mak için kendisini bir buluta dönüştü­rür. Karısı Hera'nın buna kızması üze­rine, gizlice İo'yu genç bir inek haline çevirir. Ancak bu inekten şüphelenen Hera, onu gözetlemesi için dev Argos Panoptes'i görevlendirir. Daha sonra Hermes, Apollo'dan aldığı flütünün si­hirli sesiyle Argos'u uyutmaya başlar. Argos'un yüz tane olan gözü kapandı­ğında Hermes onun başını keser. Sonra Hera bu beyaz ineği sokması ve rahatsız etmesi için bir sinek gönderir. Bu arada İo ise bu işkencelerden kurtulmak amacıyla kaçarak denizi geçer ve çocuğu Epaphus ile birlikte Mısır'a gider.

 

İoskeha:

 

Kuzey Amerika yerlilerinden İroquois ve Huronların yaratıcı tanrısı. Onun rüzgar tanrısının ikiz oğulların­dan birisi olduğuna inanılır. Mitolojiye göre loskeha, henüz annesinin karnın­dayken ikiz kardeşi Tawiscara ile kavga eder ve kavga sırasında annesi ölür. Tavviscara, İoskeha'nın kavgayı başlat­tığını iddia eder ve tanrıça Ataentsic, İoskeha'yı uzaklaştırır. Bunun üzerine babasına sığınan İoskeha'ya babası av­lanması için silahlar ve ekmesi için to­humlar verir. Böylece İoskeha hayvan­ları yaratır ve bitkileri yetiştirir. Ayrıca o, hayvan ve bitkileri kötü etkisi altına alan Hadui adındaki bir şeytanı da alt ederek ondan ayinlerde kullanılan si' Kirli bitkiyi, tütünü alır. Ay ve güneşi kötülüklerin erişemeyeceği yere, gökyüzüne yerleştirir; en sonunda da insanlığı yaratır. Bu esnada kardeşi Tavviscara kendisini gözlemektedir. O da İoskeha gibi şeyler yaratmaya çalışır ancak başa­ramaz ve sonunda İoskeha tarafındansürgüne gönderilir.

 

İrene (Eirene, Pax):

 

Eski Yunan barış tanrıçası; Zeus veThemis’in kızı ve Horealardan birisi; Dike ve Eunomia'nın kız kardeşi. 3 Ocak onun festival tari­hiydi.

 

İrene (130-202):

 

Anadolu'da doğmuş, Lyon piskoposu olmuş ve Lyon'da ölmüş­tür. İzmir piskoposu S. Polycar-peinin ta­lebesi olmuş ve onu Polycarpe 157 yılına doğru Gaules'a göndermiştir. Daha sonra Lyon piskoposu S. Pothin, ona rahiplik derecesi vermiş ve papa Eleuthere, Yahu­dilerle aynı gün paskalya bayramını kut­layan doğulu Hıristiyanları cezalandır­maması için onu aracı olarak göndermiş­tir. 177 yılındaki zulümlerde öldürülen S. Pothin'den sonra, Lyon piskoposu olmuş­tur (178). İrenede muhtemelen 202 yılın­daki zulümler döneminde öldürülmüştür. S. İrene, bütün hayatını, İncil propagan­dasına adamıştır. Gnostiklere karşı şid­detle mücadele etmiştir. II. yüzyılda Batı'da imanın koruyucusu olmuştur. Onun ençok üzerinde durduğu konu, Havariler geleneğini devam ettirme konusudur, “Demonstration de la prediciation Apostolique” isimli bir müdafaa risalesi vardır. Fakat bu risale, sadece Ermenice tercümesiyle bilinmektedir. Bu risale, Anti-Gnostik açıdan önem taşımaktadır.

 

İris:

 

Eski Yunan'da gökkuşağı tanrıçası; tanrıların elçisi. Thaumas ve Electra'nın kızı olduğu söylenen İris’in tanrı Zeus'un kişisel elçisi olduğu ve insan­lara ve tanrılara onun mesajını ilettiği düşünülürdü. İris’in özel bir asa taşıdı­ğına ve kanatlarının bulunduğuna inanılırdı. Kült merkezi Delos'ta olan İris'e kuru incir ve bal kekleri takdim edilirdi.

 

İrra:

 

Tanrı Nergal'ın bir ismi. Kendisine, tanrıların isteği üzerine insanlığa hasta­lık verme görevi verildiği düşünülür. Bakınız: Nergal.

 

İrtidat:

 

Dinden dönme; bir inancı terk ederek dinin dışına çıkma; apostazi. İr­tidat eden kişiye Mürted adı verilir.

 

İsa: 

 

İsa Mesih y. MÖ 5/3-MS 28/30.

Kur'an'da ismi zikredilen, mucizevi şe­kilde bakire Meryem'den doğduğu be­lirtilen ve kendisine İncil’in verildiği ifade edilen bir peygamber.[61] Kur'an'daki çe­şitli ifadelere göre İsa, çocukluğundan itibaren çeşitli mucizeler göstermiştir. [62]O, kısa rısaleti süresince içinde yaşadığı Yahudi toplumuyla mü­cadele etmiş ve sonunda tıpkı çağdaşı Hz. Yahya gibi ölüme mahkum edilmiş­tir. Ancak Kur'an çarmıha gerilerek öl­dürülenin İsa olmadığını, fakat Yahudi­lerin çahmıha gerdikleri kişinin İsa olduğunu zannettiklerini vurgular. Zira Allah, onu mucizevi olarak bundan kurtarmış ve daha sonra vefat ettirmiştir. [63]Kur'an'ın İsa'yla ilgili ifade ettiği bu hususlar, Kur'an öncesi dönemlere ait çeşitli ekollerce de benimsenmiştir. Hıristiyanlıkta ise İsa, teslisi oluşturan üç tanrısal varlıktan birisi olarak görü­lür. Hıristiyanlar onun Oğul olarak tanrısal bir cevhere sahip olduğuna, insanların kurtuluşu için insan şeklinde tecessüd ettiğine, yeryüzünde hukuka bağlı bir insan şeklinde yaşayarak çile çektiğine ve İnsanlığın temizlenmesi için çarmıha gerilerek kendi kanını akıttığına inanırlar. Hıristiyanlara göre çarmıhta ölen tanrı İsa mezara gömül­müş, ancak gömülüşünün üçüncü gü­nünde mezardan çıkarak semaya yükselmiş ve orada tanrısal krallığını ilan etmiştir. İnanışa göre o, ahir zamanın sonuna yakın bir dönemde Mesih ola­rak tekrar yeryüzüne gelecek ve insanlı­ğın kurtarılması konusunda yarım kalan işini tamamlayarak yeryüzünde tanrının krallığı dönemini başlatacaktır. Bakınız: Diriliş, Parousia, Doketizm, İncil.

 

İsaf Ve Naile:

 

Cahiliye dönemi Araplarınca tazim edilen iki uluhiyet. Bunlar, Kabe mevkiinde yer alan iki dikili taşla temsil olunmaktaydı. Araplar, İsaf ile Naile’nin iki sevgili olduklarına ve Kabe içerisinde zina ettiklerinden do­layı taşa dönüştürüldüklerine inanır­lardı.

 

İsaiah:

 

Bir Eski Ahit peygamberi. İsaiah, Yahuda krallığı sarayında etkili olan bir kişiydi. MÖ 740'tan Asurluların Yahuda'yı işgal ettiği 701'e kadar çalışmala­rını sürdürdü. Geleneksel olarak onun şehit edildiği kabul edilir.

 

İsaiah'ın Yükselişi:

 

Erken dönem kilise yazarları tarafından iyi bilinen bir apokrif kitap. İlk kısım [64] İsai­ah'ın öldürülüşü olayını anlatır, ikinci kısım ise [65] onun göksel

aleme çıkışını ve orada kendisine vahiy verilişini anlatır. Bu apokrif metnin MS 350 öncesine ait olduğu belirtilir.

 

İshak (İsaac):

 

Kur'an'da ismi zikredilen bir peygamber[66]; Hz. İb­rahim'e geç yaşında müjdelenen, eşi Sare'den doğma oğlu. Kitabı Mukaddes'e göre tanrı, İbrahim’in inancını de­nemek için oğlu İshak'ı kurban etme­sini ister; ancak İbrahim’in bu dene­meyi metanetle geçmesi üzerine İshak'ın yerine kurban olarak bir koç gönde­rir, îslami gelenekte ise genellikle kur­ban olarak adananın İsmail olduğu gö­rüşü yaygındır. Bakınız: İsmail.

Hz. İbrahim’in Sara'dan doğma oğlu olan İshak, Esav ve Yakub'un babasıdır. Bu durumda İsrail oğullarını Hz. İbrahim'e bağlayan çok önemli bir bağdır. Hz. İbrahim’in Tanrıya kurban olarak sunmak istediği Tevrata göre İshak'tır.

İsrail peygamberlerinden, ikinci pey­gamber olan Hz. İshak, Tanrı Yehova tarafından seçilmiş bir şahsiyettir. Bunun için, kutsal kitapta (yeni ve eski Ahitte), Tanrı, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub'un Tanrısı olarak kendini takdim etmektedir. Kur'an-ı Kerim, Hz. İshak'ı salih insanlar arasında saymaktadır[67]. Hz. İb­rahim’in, oğlunu kurban etmesi olayın­dan Kur'an-ı Kerim bahsetse de, kurban edilmek istenen oğulun ismi zikredilmez. Ancak, İslâm kaynakları kurban edilmek istenenin İsmail olduğunu belirtirler. İslâmiyetle-Yahudilik arasındaki en önemli konulardan birisi, Hz. İbrahim’in, hangi oğlunu kurban etmeye yöneldiği konusudur. Bu konuda açık olarak İsmail veya İshak ismi zikredilmez. Hz. İbra­him’in ilk oğlu, Hz. Hacer'den doğan İs­mail'den İslâm kaynakları bahseder ve kurban edilmek isteneninde o olduğunu zikrederler. Ancak Tekvin [68] de Hz. İbrahim’in kurban etmek istediği ço­cuğun İshak olduğundan bahsedilir. Tekvine göre İshak’in kurban edilme iş­leminde babasına itaat ettiğinden bahse­dilir. Bu konuda Kur'an-ı Kerimin Sâffât süresi 101-103. ayetlerindeki anlam, Tek­vindeki anlamla uyuşmaktadır. Ancak, Saffat suresi 101-111. ayetlerinde Hz. İs­mail’in ismi zikredilmez. Kur'an müfessirleri, kurban edilmek istenenin İsmail olduğunu beyan etmekte iseler de, bu ko­nuda Kur'anda açık bir husus yoktur, Müfessirlerin İsmail demelerindeki sebep, Hz. İsmail’in Harran'dan göçten sonra doğmuş olmasından olabilir. Fakat Tekvin'de Hz. İbrahim’in önce Filistin'e, daha sonra da Mısır'a gittiğini ve Sara'nın cariyesi olan Hacer'le Mısır'dan dönüşte ev­lendiğini okuyoruz. Böylece Hz. İbra­him’in ilk çocuğunun Hz. İsmail olduğu­nu öğreniyoruz. Hz. İbrahim’in ilk karisi Sara'dan, ishak daha sonra doğmuştur. Böylece İslâm'a göre İsmail’in mi yoksa İshak'ın mı kurban edilmek istendiği ko­nusu kapalı kalmakta ve İslâm bilginleri­nin çoğunluğu İsmail’in kurban edilmek istendiğini beyan etmektedirler.

 

İsis (Aset, Eset):

 

Eski Mısır tanrısal var­lıklarının en önemlilerinden birisi; ideal annelik ve kadınlık sembolü; ana tanrıça. Bir verimlilik tanrıçası olan İsis, Osiris’in kızkardeşi ve karısı, Horus'un ise annesidir. Onun yeryüzü tanrısı Geb ile gökyüzü tanrıçası Nut'un kızı olduğuna İnanılır. Mitolojiye göre İsis, kocasr yeryüzüne Mısır kralı olarak ha­kim olduğunda tebasına un yapmayı, ip eğirmeyi ve hastalıkları iyileştirmeyi öğretmiştir. Ayrıca onun evlenmeyi tesis ettiğine de inanılır. Bundan başka o, kocasının yokluğunda onun yerine hükmetmiş ve kocası öldüğünde ise onun cesedini aramıştır. Ancak buna mani olmak isteyen Set, cesedi 14 par­çaya ayırarak her bir parçayı uzak bir yere atmıştır. İsis daha sonta bu parça­ları birleştirerek cesedi mumyalamış ve böylelikle Osiris ebedi hayatta tekrar restore edilmiştir. İsis kültü, Mısır'dan başka Roma'da da yaygınlaşmış ve orada o, çekici olgun bir kadın şeklinde tasvir edilmiştir. Roma'da 29-31 Ekim tarihlerinde onun adına düzenlenen festivaller kutlanırdı. Kötü ruhları kovmak için çıngırak ve Tat adı verilen sihirli bir düğüm tanrıça İsis’in kutsal sembolü olarak kullanılmıştır. Ayrıca İsis’in, kutsal isim Ra'yı keşfeden tek uluhiyet olduğuna inanılır. İnanışa göre o, bir sihirli yılanla Ra'ya işkence ede­rek, ondan İsminin gizli anlamını açık­lamasını sağlamıştır. İsmin gizli anla­mını kavramak ise ona hayat gücü vermiştir.

Mısır Tanrılar panteonunun en meşhur Tanrıçasıdır. Geb ve Nout'un kızı olarak kabul edilmektedir. Kardeşi Osiris’in zevcesidir. Horus'un annesidir. Osiris mitolojinin kahramanıdır. Bu mito­lojinin birçok varyantları vardır. Evlilikte aşkın sembolü olmuştur. Set tarafından ondört parçaya bölünmüş olan eşinin vü­cudunu araştırmıştır. Nephtis ve Thot ta­rafından yardım edilen İsis, sihirsel gü­cüyle Osiris'e yeniden hayat nefesi vermiş ve ondan oğlu Horus'a hamile kalmıştır. İsis’in efsanesi, bütün Mısır'a yayılmıştır. Bunun için Mısır'da çok sayıda İsis ma­bedi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Philae mabedidir. Ay Tanrıçası, Ana Tan­rıça, çocukluğu himaye eden, sınırsız güç­le mücehhez olan İsis, yüce Tanrılığı elde etmiş ve Mısır'da gittikçe popüler hale gelmiştir. Nihayet evrensel Tanrıça ol­muş, Yunanlılar tarafından Demcter'le (büyük Tanrıça) birleştirilmiştir. Romalı­lar büyük bir heyecanla İsis Demeter kül­türü kabul etmiş ve bütün imparatorluğa yaymışlardır. O zaman İsis, tabiatın ev­rensel anası olmuştur. Onun adına her yerde mabedler tahsis edilmiş, rahipler sınıfı oluşmuş, ritüeller ve bayramlar te­şekkül etmiştir. Bu ritüellerin bir kısmı Hıristiyan dinî törenlerine geçmiştir. Ana Tanrıça kültü olarak ifade ettiğimiz “İsis sırlarının” Roma dünyasının dinî evri­minde çok büyük rolü olmuştur.

 

İskenderiye İlahiyat Okulu:

 

Hıristiyan­lıkta İsa'nın şahsıyla ilgili tartışmalarda monofizit akideyi savunan teolojik akım mensupları; Kitabı Mukaddes yo­rumu konusunda Alegorik Tefsir gele­neğini sürdüren İlahiyatçılar, İskenderi­yeli yazarlar, tanrının aslanlığını, her üç şahsiyetin de esaslı tanrılığını ve vü­cut bulmuş Mesih’in ilahi tabiatını vur­guladılar. Bu nedenle onlar, Mesih’in insanlığı konusunda ısrar eden Antakya ekolüne karşı çıktılar ve Mesih’in ilahlığı konusundaki aşırı ısrarlarıyla onlar Mesih’in gerçek insanlık yönüne inan­mayı reddettiler. Monofizitizm ve Monothelitizm akımları, bu ekolün görüş­leri doğrultusunda şekillendi. Bakınız: Antakya İlahiyat Okulu.

 

İskenderiyeli Athanase (Atha-Nase D'alexandrie):

 

İskenderiyye pisko­posudur. Arianızmi mahkûm ettirdiği İz­nik Konsili'nin (M.S. 325) öncülerindendir. İlâhiyatçı, hatip, kilise babası olan Athanase, i'tizal olarak mücadele ettiği Arien'ler tarafından birçok defa sürgün edilmiştir.

 

İslam:

 

Kur'an'da, Hz. Muhammed vasıta­sıyla tebliğ edilen ve yalnızca Allah'ı ilah olarak tanıma, O'na hiçbir şeyi ortak koşmama ve yalnızca Allah'a iba­det etme temeline dayalı olan din, inanç sistemi. Arapça “teslim olmak, boyun eğmek” anlamına gelen bir fiil kökünden türetilen ve terim olarak “teslim olma” anlamına gelen İslam, Kur'an'da “Allah'ın insanlar için seçtiği (belirlediği) din”, “Allah'ın dini” şek­linde tanımlanır. [69]Dini, insanın yaşam biçimi ya da hayat tarzı olarak tanımlayan Kur'an'a göre Allah'ın dini olan İslam, in­sanı hidayete ve kurtuluşa kavuşturacak olan yegane dindir. İnsanın yaşamında ölçü olarak seçeceği, İslamın dışındaki diğer dinler ise kişiyi sapkınlığa ileten yollardır; Allah, İslamdan başka din edinilmesinden asla razı olmaz, İslam, kendi tarihini İnsanlık tarihinin her­hangi bir dönemiyle ya da Hz. Muhammcd'le başlatmaz; zira İslam, insan­lık tarihiyle başlayan bir tarihsel sürece sahiptir. Allah'ın dini olarak îslam, yaratılan ilk insan olan Adem'e Allah tarafından bir yaşam tarzı olarak öğre­tilmiştir. Adem sonrası dönemde de İslam, çeşitli elçiler vasıtasıyla tekrar tekrar insanlığa anlatılmış, insanların İslamın dışında başka yollar edinmeme­leri sağlanmaya çalışılmıştır. Dolayı­sıyla Kur'an'a göre Adem, Nuh, Hud, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve bü­tün peygamberler, insanlara Allah'ın dini olan îslamı tebliğ eden birer İslam peygamberidirler ve onların tebliğ ve temsil ettikleri din de İslamdır. [70]İslamda, bu peygamberlere ve on­lara Allah katından verilen vahiylere inanmak, aralarında herhangi bir ayrım yapmamak iman esaslarmdandır. İsla­mın temeli mutlak bir monoteizme, Allah'ın her konuda birlik, teklik ve en üstünlüğüne dayanır. Bu doğrultuda İslam, hayatın merkezine Allah inancını yerleştirir ve her konuda Allah'ın üstünlüğünü kabul etmeyi ve Allah'ın koyduğu sınırları (Hududullah) gözet­meyi olmazsa olmaz bir değer olarak görür. Herhangi bir konuda Allah'ın koymuş olduğu kurallara alternatifler aramayı ya da yalnızca Allah'a ait ol­ması gereken hakları kişinin kendisinde veya bir başkasında görmesini Allah'a ortak koşma (şirk) olarak niteler ve bunun kişiyi kesin bir sapkınlığa ilete­ceğini vurgular. [71]İslamın temel öncelikli kaynağı Kur'an'dır. İslam, inanan kişinin, Allah'tan bir va­hiy olan Kur'an'da belirtilen tüm hu­suslara tam bir teslimiyetle inanarak kabul etmesini ve Kur'an'da kendisine öngörülen yaşam tarzını hayatında ger­çekleştirmesini ister. Ayrıca Kur'an'da peygambere (Hz. Muhammed'e) itaat da sıkça vurgulanır. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in Sünnet'i, yani İslamı algılama ve yaşama konusundaki örnek­liği de İslamın Kur'an'dan sonra gelen temel kaynağıdır. İslamda, kişinin tüm yaşamı ibadet ya da kulluk çerçe­vesinde ele alınır; dolayısıyla inanan insanın bütün tavır ve davranışlarında yalnızca Allah'a ibadeti (salih amel) gözetmesi istenir. Bu arada, kişinin ya­şamında gerçekleştirmesi istenen namaz, oruç, zekat gibi bazı özel ibadet biçimleri ise Kur'an'da özellikle vurgu­lanır. Bu temel ibadet şekilleri yaygın olarak “İslamın 5 şartı” diye bilinir. Bakınız: Kur'an, Müslüman, İman, İbadet.

İslâm-Hıristiyan Diyaloğu:

 

İs­lâm dini, kültürel ve politik değerler sis­temine sahip olan bir dindir. Ancak müslümanların, müslüman olmayanlarla diyalogu zor bir hadise değildir. Özellikle Müslümanlarla Hıristiyanlar bugün bir­çok ülkede bir arada yaşamaktadırlar. Hatta günlük hayatta işbirliği yapmakta ve aynı devlete hizmet etmektedirler. İs­lâm dini, prensip olarak bu şekildeki diyaloga hiçbir zaman kapalı kalmamıştır. İslâm dini davet metodunu, “Rabbin yo­luna hikmetle, güzel öğütle “davet et şeklinde ortaya koymuştur. [72]Fakat davetin müsbet sonuç verme­sinden ümit kesilirse o zaman her din sa­hibini kendi inancıyla başbaşa bırak­mak tavsiye edilmektedir.[73] İslâmın diğer din sahipleriyle kar­şılaşmasının tarihini İslâmın bidayetine kadar götürebiliriz. Bu karşılaşmalar, ba­zen çok derin, bir anlayış içinde cereyan etmiş, bazen de şiddetli teolojik tartışma­lar içinde kendini göstermiştir. Özellikle İslam-Hıristiyan ilişkilerini ortaya koyan İslâmi literatür oldukça zengindir. [74]

İslâmiyet ile Hinduizm arasındaki en meşhur diyalog gayreti, Ekber zamanında (1542-1605) yapılmıştır. Ekber’in hedefi, senkretik bir din kurmak olduğu için bu diyalog pek başarılı olmamıştır. İslâm Hıristiyan diyalogu konusunda Ka­tolik kilisesinin teşebbüsünü de burada hatırlatalım. Muhtelif Hıristiyan akımları arasında meydana gelen ökümenizm ha­reketinin içinde İslâm-Hıristiyan diyalogu da tavsiye edilmiştir. Bu diyalogtan mak­sat, her iki tarafında biribirini tanıması idi. Böyle bir diyalogun öncüleri arasında Louis Massignon (öl. 1962) ve P. Demeersman'ı sayabiliriz. Demeersman; Tunus'da, Arab Güzel San'atlar Enstitü­sünü (İbla)'yı kurmuştu. Diğer Hıristi­yan şarkiyatçılar da birçok merkez kur­muşlardır. Bu faaliyetler, Katolik kilisesi tarafından kabul edilmiştir. İşte bu fikirler II. Vatikan konsilinde (1962-1965) açıklık kazanmış ve bu konsilde “Hıristiyan ol­mayan Dinler Sekretaryası” kurulmuştur (1964). Bu tarihten itibaren, Vatikan ile İs­lâm dünyasının bazı kuruluşları çok sayı­da “İslâm-Hıristiyan diyalog” toplan­tıları yapmışlardır.

Cenevre'deki “Kiliseler Genel konseyi” de “zamanımızın ideolojileri ve inanan­ların Diyalogu” için kurulan alt-komisyon da bir “İslâm bölümü” açmış­tır.

Müslümanlarla-Hıristiyanlar arasında yapılan diyalog toplantıları her iki tarafın iyi niyet taşıdığını ortaya koymuştur. Bu­gün Müslümanlar ve Hıristiyanlar, dünya barışı, vicdan hürriyeti, sosyal adalet, insan hakları gibi konularda çok faydalı ça­lışmalar yapabilecek durumdadırlar.

 

İslâm Öncesi Arabistanda Din:

 

İslâm öncesi dönemde Arap putperestliği, tüm Arabistan yarımadası ile Suriye'nin kuzey sınırlarına kadar uzanan bölgede yaşamaktaydı. Bu putperestlik, ibadet alanında temel bir bütünlük arzetmekteydi. Fakat pantheon ile ilgili alanda pek net değildi. Herodota göre Araplar, Orotalt diye adlandırdıkları yegane Tanrı­ları Dionysos'a ve Alilat diye isimlendir­dikleri Ourania'ya ibadet etmekteydiler. Orotalt Arap putperestliğinin iyi bilinen bir Tanrısıdır. Fakat bazılarına göre bu Tanrı, bir Tanrıça idi. Alilat, el-lat veya al­lat haline gelmiştir. Buda bir Tanrıça idi. Araplar onu, Allah'ın üç kızından biri olarak görüyorlardı. Mekke'de Hubel, Allahı temsil ediyordu. Menat ve Uzza Allah'ın diğer iki kızı olarak kabul edili­yordu. Menat, kader ve taîih tanrıçası idi. Uzza ise en güçlü Tanrı kabul ediliyordu. Bu putların yamsıra iyi ve kötü cinlere de inanılıyordu.

Araplar bu putlara, kanlı kurbanlar tak­dim ediyorlardı. Rahipler, fal okları çeke­rek, insanların talihlerini yorumlayorlardı. Çoğu zaman, yüksek yerlerde bulunan tapınaklar, bir haremle sınırlandırılıyordu. Oraya sadece silahsız olarak ve günlük elbiseler çıkarılarak giri­liyordu ve putlar tavaf ediliyordu. Sonba­hardaki sulh aylarında genelde büyük panayırlar kuruluyordu. Bu panayırlarda hitabet yarışları ve hac yapılıyordu. Dini törenler, kurban merasimleri ve dinî bir yemekle sona eriyordu. Güney Arabistan: M.Ö. iki bin yılının so­nunda Güney Arabistan'da, sulama tesislerine dayanan bir medeniyet kendini göstermişti. Bu topraklar üzerindeki en eski kitabeler, M.Ö. bin yılından önceyi göstermektedir. Bu bölgede Saba va Ma’in krallıkları kurulmuştur. M.S. III. yüzyılın sonuna doğru Saba krallığı tüm komşularına egemen olmuştur. Daha son­ra bu bölgede Hıristiyanlık ve Yahudilik kendini göstermiştir.

Yüce Tanrı Attar, fırtına ve şimşek Tanrısıydı.

Şems (güneş), bir Tanrıça’nın adıdır. Saba hanedanlığının koruyucu Tanrısıdır. Bazı krallıklar da kendi özel Tanrılarına sahip­ti. Main krallığının Tanrısı Vedd; Saba krallığının özel Tanrısı, Almakah; Kataban krallığının Tanrısı Amm ve Hadramet krallığının Tanrısı Sin idi. Ay­rıca her kabilenin koruyucu Tanrısı vardı. Yine ocak Tanrıları ve sulama ile ilgili Tanrılarda tebcil ediliyordu. Rahipler, Tanrıların inayetini elde etmek için, kur­banlar ve takdimeler sunuyorlardı. Her şehrin kendisine ait bir veya daha çok mabedi vardı. Bu mabedlerde dinî kitabeler ve adaklar muhafaza ediliyordu. Ge­nelde mabedlerin planları dikdörtgen şek­linde idi. İçinde putların ve mihrabın bu­lunduğu bir yer vardı. Mesela Hadramevt'te mabed, bir tepenin üzerin­deki bir terasta bulunuyordu. Oraya çok basamaklı bir merdivenle çıkılıyordu. Kuzey Yemen'deki Cebel laud tepesinde iki mabed vardı. Bu iki mabed 6 km.lik bir kaldırımla biribirine bağlanmıştır. Bu yol üzerinde hac yemekleri için taştan masa­lar yapılmıştır. Hac merasimi ve şölen yemeği bütün mabedlerde icra edilmek­tedir.

Güney ve Orta Arabistan'ın dini kaynak­ları:

1- Safaitik yazıtları: Şam'ın güney doğu­sundaki, Ürdün'deki ve Suudi Arabis­tan'daki kitabelerin verdiği bilgilere da­yanılarak İslâm öncesi Arabistan'ın dinî durumu hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bu kitabelerin tarihi, M.Ö. I. yüzyıldan M.S. sonra IV. yüzyıla kadar gitmektedir. Tanrı panteonları, komşu Tanrılardan et­kilenmiştir. Bu bölgede belli başlı Tanrı, muhtemelen güneş Tanrıçası olan Al-Lat idi. Bu Tanrı Lâh (ilah-Allah)la birlikte bulunuyordu. Yine bu bölgede Rudâ, Dushâra ve Shay'ha-kavm tebcil edili­yordu. Palmyre'den alman Tanrı Ba'alsamin “göğün sahibi” olarak, yağ­mur ve fırtına Tanrısı olarak yüceltiliyor­du. Bu bölgelerde bazı taşlar üzerine ya­pılmış resimler, ölünün dostlarının ve ak­rabalarının, ölüyü davet için, kendi isim­lerinin yazıldığı taşları attıklarını göster­mektedir.

2- Thamoudeennes yazıtları: Bu yazıtlar ismini, özellikle kuzey Arabistan toprak­larında yaşayan Thamoud Arap kabile­sinden almaktadır. Bu yazıtlar M.Ö. IV. yüzyıldan başlayarak M.S. III. yüzyıla ka­dar sıralanmaktadır. Belli başlı Tanrıları şunlardır: İl (Bu Tanrı Allah'a eş durum­dadır) İlâh ve Lahay olarak tebcil edimektedir. Dişisi ise Lâftır. Rudâ, Nuhay ve Attarsam diye bilinen Tanrılar, Ruldaiu, Nuhay ve Attarsamain ismi al­tında tebcil ediliyordu. Arab din tarihi uzmanı J. Starcky, Nuhay'ın, Lahay’ın ba­sit bir varyantı olduğunu ileri sürmekte­dir. Lahay ise İlâh’ın aynısıdır. Yine o, Attarsam’ın (Attar), Uzza'yı temsil ettiği­ni ve Uzza isminin ise, Thamoudeens metinlerde bulunmadığını, ancak Menat isminin bulunduğunu belirtmektedir.

3- Lihyanites yazıtları: Lihyanit'ler İ.Ö. IV. yüzyılın başına doğru Hicaz'da Dedân bölgesinde bir krallık kurmuşlardır. Bun­ların hatıraları iki asır boyunca yaşamış­tır. Bunların belli başlı Tanrıları Zu-Gabat'tı. Kürk sahibi anlamına geliyor­du). Fakat bu Tanrının hüviyeti meçhul kalmıştır.  Han-Aktap (Yazıcı), Tanrıça Han-Uzzâ ve Vedd bilinen diğer Tan­rılarıdır. Muhtemelen bu son Tanrı, Ma’inTiler tarafından Dedân'a ge­tirilmiştir. Tanrı Vedd’in bir mabedi var­dı.

4- Nebateens yazıtları: Bir ticaret ve ker­van halkıdır. Fakat Aramice bir yazı dili kullanıyorlardı. İ.Ö. IV. yüzyılın sonun­dan itibaren başşehirleri olarak, Petrâ zik­redilmeye başlanmıştır. Nabateens’ler, Gazza'dan ölü denize kadar olan bölgeyi işgal etmişlerdir. Bunların toprakları, Har­ran'a kadar uzanan geniş ve verimli bir ülkedir.

Nabateens’lerin belli başlı Tanrısı Dushâra idi. Bu Tanrı Zeus'a ben­zetiliyordu. Bu Tanrı, Shay al-kavm (Halkın koruyucusu) olan Tanrıya muha­lifti; Shayal-kavm, şarap içmeyen bir Tan­rıydı. Nabateens’ler, Tanrılara kanlı kur­ban da takdim ediyorlardı.

 

İskoçya Birleşik Bağımsız Kilisesi:

 

1900'de Birleşik Presbiteryen Kilisesi'yle Iskoçya Bağımsız Kilisesi’nin bir­leşmesiyle oluşan kilise.

 

İsmail (İşmael):

 

Kur'an'da kendisinden bahsedilen ve övülen bir peygamber[75]; Hz. İbrahim’in oğlu. Kur'an'da, babası İbrahim'le birlikte İsmail’in Allah'ın emri doğrultusunda Kabe’nin temellerini yükselttikleri vurgulanır. [76]İslami gele­nekte, Kur'an'da İbrahim’in oğlunu Allah'a adamasıyla ilgili anlatılan hadi­senin [77]genelikle İsma­il'le ilişkili olduğu düşünülür. Eski Ahit'te ise [78]İbrahim’in Hacer'den doğma oğlu olan İsmail’in, İshak'ın doğumundan sonra Sare’nin is­teği (kıskançlığı) üzerine annesiyle bir­likte çöle sürüldüğü anlatılır. Buna göre İbrahim, bir su tulumu ve bir parça ek­mek vererek Hacer'i oğlu İsmail'le bir­likte tek başına çöle gönderir. Su ve ekmek bitene kadar çölde dolaşan Hacer, sonunda çocuğun (İsmail’in) ölü­münü görmemek için onu bir çalılığın arkasına atar ve uzakta bir yerde ağla­maya başlar. Sonra tanrının meleği ge­lerek çocuğu almasını, tanrının her şeyden haberdar olduğunu söyler. Hacer, çocuğu aldığında orada bir su kuyu­sunun belirdiğini görür. Daha sonra ço­cuk büyüyerek bir okçu olur ve bir Mı­sırlı kadınla evlenir. Öte yandan Eski Ahit'te, İbrahim’in hangi oğlunu tan­rıya adadığı konusunda bir çelişki göze çarpar. Bir ifadede İbrahim’in ilk doğan oğlunu adadığı vurgulanırken, bir diğe­rinde ise İshak'ı adadığı vurgulanmak­tadır. Oysa İbrahim’in ilk doğan oğlu yine Eski Ahit'e göre İsmail'dir. Zira Eski Ahit, İbrahim 86 yaşındayken İs­mail, 100 yaşındayken ise İshak doğdu­ğunu vurgulamaktadır. [79]Bakınız: İshak.

 

İsmailiyye (Sebîyye, Yedi İmamcılar):

 

Şia'nın İmamiyye ekolü içerisinde, Caferi Sadık'ın oğlu İsmail’in (ö. 760) Caferi Sadık'tan sonra yedinci imam olduğunu kabul edenlerin oluşturduğu mezhep hareketi. Bu mezhep taraftarlarına göre yedinci imam İsmail ile onu izleyen imamlar Muhammed Mektûm ve Muhammed Hatib gizli imamlardır. İsmailiyye'ye göre peygamberler Allah'ın “Nâtık hüccetleri”dir; İmamlar ise “Sâmid hüccetleri”dir. Sâmidler, pey­gamberin   yeryüzündeki vasileridir, imamlar günahsızdırlar ve yanılmazlar; dolayısıyla yaptıklarından sorumlu tu­tulmazlar. İmamlar uygun ortam olu­şana kadar gizlenmek durumundadırlar; ancak uygun ortam oluştuğunda kendi­lerini açığa vururlar. Nitekim Fatımîler devletini kuran Ismailîlerin imamları gizlenme gereğini duymamışlardır. İsmailiyye, İslam dışı birçok dinsel gele­nekten etkilenmiş senkretist bir mez­hep görünümündedir. İsmaililik içeri­sinde değerlendirilen çeşitli akımlar Gulati şia olarak adlandırılan heretik akımlar arasında yer almaktadır. İsmailiyye mezhebi sonradan Nizariler ve Müstaliler şeklinde iki ana kola ayrılmıştır. Günümüzde Ağa Hanların önderliğindeki Nizariler, Hindistan'da “Hocalar” diye adlandırılır. Bakınız: Ağa Han.

 

İsmenus:

 

Eski Yunan'da nehir tanrısı Asopus ve Metope’nin oğlu.

 

İsnaaşeriye (Oniki İmamcılar):

 

İmamiyye’nin en büyük ve günümüzde en yay­gın kolu; Caferilik. Bu mezhep mensup­ları, ilk altı İmam olan Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed Bakır ve Caferi Sadık'tan sonra, Caferi Sadık'ın büyük oğlu İsmail’in imamlı­ğını, İsmail’in bası günahlara meyyal olmasından dolayı kabul etmezler ve onun yerine küçük kardeşi Musa Kazım'ı (ö. 799) yedinci imam olarak be­nimserler. Daha sonra gelen imamlar Ali Rıza (ö. 818), Muhammed Cevad (ö. 835), Ali Hâdî (ö. 868) ve Hasan el-Askerî'den (ö. 873) sonra 12. imam olarak kabul edilen Muhammed Mehdi’nin (ö. 870) gaybet alemine çekildi­ğine, ancak ahir samanda beklenen Mehdi (Mehdiyyül Muntazar) olarak geri döneceğine inanırlar. Mehdinin yokluğu dönemi anlamına gelen gaybet dönemi iki kısma ayrılır. Bunlardan 69 yıl süren “küçük gaybet dönemi”nde imamla halk arasında iletişimi sağlayan naiblerin varlığına inanılır. Bu dönem sonrası ise “büyük gaybet dönemi” baş­lamıştır; bu dönemde Mehdi’nin geli­şine kadar Ayetullahlar toplumu yön­lendirme işini üstlenmişlerdir, isnaaşe­riye akımı, İmamiyye’nin temel özellik­leri olan imam inancı ve takıyye dü­şüncesi gibi hususları yansıtır. Bunun dışında fıkıh açısından bu mezhep, Ehli Sünnet ekollerine oldukça paralel bir yapıya sahiptir. Yalnızca, abdest alırken ayakların meshedilmesi. Muta nikahı denilen geçici nikah uygulamasına ruhsat verilmesi, namaz kılarken secdede yanda taşınan küçük bir taş kullanılması ve ezana “Aliyyun veliyyullah” ilavesinin yapılması gibi bazı konularda farklı yaklaşım sergiler. İsnaaşeriye, gü­nümüzde İran'a hakim olan mezheptir. Bakınız: İmamiyye.

 

İsra:

 

Kur'an'ın 111 ayetten oluşan 17. su­resi. Bazı ayetleri Mekke'de bazı ayetleri ise Medine nazil olmuştur. İlk ayetinde Hz. Muhammed’in yaşadığı İsra (gece yürüyüşü) ve Miraç mucizesine değin­diğinden sureye bu ad verilmiştir. Bakınız: Miraç.

 

İsrafil:

 

İslamda 4 büyük melekten birisi. Onun kıyametin başlangıcı demek olan Sûr'a üfleyecek melek olduğuna inanılır. Bakınız: Sûr.

 

İsrail:

 

(1) Hz. Yakub'a verilen bir ad. Ki­tabı Mukaddes'te, tanrıyla güreşinde onu yenmesinden dolayı tanrı Yahve tarafından ona “tanrıyla ve insanlarla güreşip yenen” anlamına gelen bu adın verildiği belirtilir. [80]Bakınız: Yakub.

(2) Tarihte Hz. Süleyman'ın vefatı sonrası oğullarından Yeraboam etrafında top­lanan 10 kuzey kabilesinin oluşturduğu devlete İsrail adı verilmiştir. Bu devlet MÖ 721'de Asurlularca yıkılmıştır. Öte yandan Hz. Süleyman'ın diğer oğlu Rehaboam'a tabi olan iki kabilenin kur­duğu güneydeki Yahuda devleti ise var­lığını MÖ 587'de Babillilerce yıkılışına kadar devam ettirmiştir.

(3) Günümüz­deki İsrail devleti ise Filistin’in İngiliz işgali altında bulunduğu yıllarda başta Doğu Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinden getirilerek Filistin’in bazı bölgelerine yerleştirilmiş ve as­keri ve siyasi olarak desteklenmiş olan Yahudilerce 1945 yılında kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren başta ABD ve İngiltere olmak üzere birçok batı devle­tinin askeri, ekonomik ve siyasal vesa­yeti altında geliştirilmiş olan israil, sü­rekli bir saldırgan ve yayılmacı politika izlemiş ve bu durum bölgede günümüze değin süren ve muhtemelen gelecekte de sürecek gibi gözüken insan hakları ihlallerinin, terör ve kaos ortamının oluşmasına neden olmuştur.

 

İsrailoğulları (Benî İsrail):

 

Hz. Yakub'a verilen İsrail lakabından hareketle, Yakub'un 12 oğlunun soyundan türeyen halka verilen ad. Kur'an'da İsrailoğulları terimi genellikle Hz. Musa kıssasıyla ilişkili olarak geçer.

 

İsrailiyyat:

 

Yahudi ve Hıristiyan kültü­rüne ait olan bilgiler. İsrailiyyat terimi, özelde çeşitli tefsir, hadis, tarih, fıkıh ve benzeri bilim dallarıyla ilişkili İslami eserlerde yer alan, ancak islami kaynak­lardan ziyade Yahudi ve Hıristiyan ya­zılı ya da sözlü kaynaklarına dayanan materyal için kullanılmaktadır. Birçok İslam dışı, hatta İslamın temel yapısıyla taban tabana zıt hususun İslam dünya­sına sokulmasında, toplum yaşantısına hurafe ve batıl inançların yerleşme­sinde İsrailiyyat önemli bir rol oynamıştır.  

 

İstidrac:

 

İslami düşünceye göre, inanma­yan kişilerden sadır olan olağanüstü hallere verilen ad. Müslümandan sadır olan olağanüstü hallere ise Keramet denilir.

 

İstihare:

 

İslamda, kişinin vereceği bir ka­rarın hakkında hayırlı olup olmayacağı konusunda Allah'tan kalbini yönlendirmesini dilemesi ve bu niyetle abdest alıp Allah'a dua ettikten sonra yatması.

 

İşaya:

 

İsrail’in büyük peygamberlerindendir. [81] Onun görevi, İ.Ö. VII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bizzat kendisi, ailesi hakkında geniş bilgi ver­mektedir. [82] Hatta eşinden ve ço­cuklarından bahsetmektedir. [83]Devrine göre ender bir kültür or­taya koymaktadır. Saraya girerek kralla­rın danışmanlarını sorguya çekmektedir. [84]Krala hitap etmekten çekin­memektedir. [85] Gösterdiği mucizeler, onun şairlik ye­teneğini sergilemektedir. O, İlâhiyatçı olarak, Tanrının kutsallığını belirtiyor ve Tanrısal plânın seyrini okuyordu. Gele­cekle ilgili haberlerde, ümitsizliğe düşmü­yor, mesajlarını talebelerine tevdi ediyor­du. [86]Böylece bir ekol oluşturmuş­tur. Hatta onun ismi kullanılarak “sahte bir İşaya” bile toplanmıştır. Bugün kabul edilen İşaya’nın birinci kısmındaki [87] mevsuk mucizelerin ayird edilmesi bi­le, uzmanlar arasında canlı tartışmalara neden olmuştur.

İşaya, Eski Ahidin içinde altmış altı bab'la yer almaktadır. İsa'ya genelde, nasihatlarla dolu bir kitaptır. Ahlâk ve dürüstlük nasihatları ağırlıktadır.

 

İşkur:

 

Hitit'lerin yağmur tanrısı Addad'ın Sümerce ismi.

İştar (Ishtar):

 

(İnanna, Aştart, Aştaroth, Astarte, Anaitis, Anat, Atar, Atargatis, Tarata)

Mezopotamya'nın aşk ve verimlilik tanrıçası. Babası Sin, erkek kardeşi Şamaş'tır. Iştar'ın hem olumlu hem de olumsuz niteliklere sahip olduğuna inanılırdı. Dolayısıyla o, bir sevgi, aşk, bolluk, bereket ve seks tanrıçası olduğu kadar, aynı zamanda bir savaş ve şiddet tanrıçasıydı. Iştar, hasat tanrısı Tammuz veya Dumuzi ile yakm irtibatlıydı; zira inanışa göre onun için yeraltı dün­yasına inmişti. Iştar'm temel kült mer­kezi olan Uruk'ta (Erech), tanrıçaya bir takdim olmak üzere seks törenleri yapı­lırdı. Eski Mezopotamya'da tanrıça İştar'ın, ihtiraslı bakışlarıyla erkekleri tutsak ettiğine, hatta öldürdüğüne ina­nılırdı. Nitekim Gılgamış Destanı'nda da yarı tanrı olan Gılgamış'ın İştar'ın seksi ihtirasını reddetmesinden dolayı öldüğü tasavvur edilir. Ayrıca tanrı Tammuz'un ölümüne de onun neden olduğu düşünülür. Böylelikle İştar, ölümcül kadın tiplemesinin orijinal bir örneğidir. İştar, Babil'de Ninlîl ile özdeşleştirildi. Ninlil, Enlil’in eşiydi. Ay­rıca o Venüs gezegeniyle de özdeşleştirildi. iştar-Venüs kültü bütün Mezopo­tamya'da yaygındı.

Asur-Babillilerin, Kenanlıların ve Fenikelilerin büyük tanrıça­larıdır. Verimlilik, Bitki, Aşk Tanrıçasıdır. İştar, Tanrı Sin ve Shamash ile birlikte bir teslis oluşturmaktadır. İlkbaharın dönüş mitolojisi, bunların mabedlerinde, çok önemli şenliklerle kutlanıyordu. Bu da, öldürülen sevgilisi Tammouz'u aramak ve onu aydınlığa ve hayata yeniden dön­dürmek için iştar'ın “cehennemlere ini­şinin” hatırası olarak kutlanıyordu. Bu ölme ve dirilme mitolojisi, Antikite'deki Bitki kültüne sıkıca bağlıydı. Sabahyıldızı da semitik savaşçı bir Tanrı­ça olarak kabul ediliyordu.

 

İşum:

 

Eski Mezopotamya mitolojisinde düşmüş bir tanrısal varlık. Onun, ye­raltı dünyasında tanrıça Ereşkigal ve onun kocası tanrı Nergal'ın baş danış­manı olduğuna inanılır.

 

İşvara (İşa):

 

Sanskritçe. “efendi, üstad, koca, kral, tanrı”. Hint düşüncesinde yüce tanrı. Ghagavad Gita'da, varlıkların efendisi ve yüce sahip olarak görülen Krişna için kullanılsa da Işvara terimi genelde yüce varlık olarak Şiva'nın bir unvanıdır.

İtikaf:

 

İslamda belirli zamanlarda, özellikle Ramazan'ın son 10 gününde belirli bir yere çekilerek tüm zamanı dua ve namazla geçirmek.

 

İttifak (Alliance):

 

Yahudi geleneğine göre dünyanın yaratılmasında ve düzel­tilmesinde Allah ile insan ortaktır. Yine Allah ile bütün insanlık arasında “ittifak” denen bir sözleşme olmuştur. Buna göre Nuh'a yedi kanun tevdi edilmiştir. (Put-perestliği-zinayı-mahremle evlenmeyi-hırsızlığı vs. yasaklayan). Buna karşılık olarak Allah, bir daha tufan ile dünyayı yıkmamayı taahhüd etmiştir. Bu ittifakın alâmeti ise, gök kuşağıdır. [88]Daha sonra, insanlığın manevî kaderi Allah'ı keşfeden İbrahim'e özel bir şekilde tevdi edilmiştir. Artık ittifak, ebedî olarak onaylanmıştır. Allah'ın Kenan ülkesini vereceği güçlü ve çok sayıda milletleri, İb­rahim meydana getirecektir. Buna karşılık bu millet, Allah'a tapacak, hakka ve ahlâ­ka saygılı olacaktır. Bir başka ahid alâmeti ise, sünnet olmaktır. [89]Allah bu ittifakı, İshak ve Yakub, daha sonra Sina dağının eteğinde topla­mış olan bütün İbranî milleti ile yenile­miştir: “Eğer gerçekten sözümü din­leyecek ve ahdimi tutacaksanız, baria bütün kavimlerden has kavim olacaksı­nız. Çünkü bütün dünya benimdir. Ve siz bana kâhinler melekutu ve mukad­des millet olacaksınız.” [90]Neticede İsrail, yasa olarak Tora'ya saygıyı üstleniyor ve ittifaka söz veriyor. Allah ise İsrail'i korumayı taahhüt ediyor. Peygamberlerin tebliğ edecekleri bu ittifak, İsrail’in hatası ne olursa olsun geri döndürülemeyecektir.

İtzamna:

 

Güney Amerika yerlilerinden Mayaların sağlık, iyilik ve gökyüzü tanrısı. Güneş tanrısının oğlu olan İtzamna'nın ölülere hayat verme gücüne sahip olduğuna inanılır. Onun sembolü kırmızı bir eldir. Ekinlerdeki verimlili­ğin devamı ve su kaynaklarının bolluğu için İtzamna'ya çeşitli şeyler sunulur ve sincap kurban edilirdi. İtzamna, aynı zamanda alfabe ve şekillerle ilgili tanrı­dır.

 

İtzcoliuhqui:

 

Meksika yerlilerinin karan­lık, soğuk, volkan, felaket ve kötülük tanrısı.

 

İtzpapalotl:

 

Meksika yerlilerinin inan­cında, aslında ölüm ve şehvetin karı­şımı olan güzel dişi şeytan.

 

İuturna (Juturna):

 

Eski Roma nehir ve su kaynakları tanrıçası; Daunus ve Venila'nın kızı. İnanışa göre onu baştan çıka­ran Jüpiter, bu davranışı karşılığı onu ilahlaştırdı.  Onun festival tarihi 1Ocaktı.

 

İxzaluoh:

 

Maya tanrıçası. Mayalar onun dokumacılığı icat ettiğine inanırlardı.

 

İyi Cuma (Good Friday):

 

Hıristiyan gele­neğinde Easter öncesi Cuma. Oruç ve günahlardan tövbe günü olarak kabul edilen bu gün, İsa Mesih’in haça geril­mesinin yıllık bir anısı olarak kutlanır.

 

İzamal:

 

Kuzey Yucatan'da Maya dini açı­sından önemli bir kült merkezi olan bir şehir. Orada Mayaların tanrılarına ait beş piramit-tapınak bulunmaktaydı. Güneyde ve batıda olan tapınaklar, gökyüzü tanrısı İtzamna'ya aitti. Doğudaki tapınak ışık tanrısı Chac'a, kuzey­deki ise uzun kuyruklu papağan suretli güneş tanrısı Kinich Kak Mo'ya aitti. Ayrıca merkezde, en önemli tapınak olan savaş tanrısı Hun Pic Tok'un tapı­nağı bulunmaktaydı.

 

İzanagi:

 

Şintoizmde yaratıcı tanrı; İzanami’nin eşi. Karısı İzanami ölüp yeraltı alemine indiğinde İzanagi onu kurtar­mak üzere yeraltı alemine indi. Ancak burada yeraltı aleminin kötü güçleriyle savaşmak zorunda kaldı; zira bu varlık­lar (özellikle dişi varlıklar) onu ele ge­çirmeye çalıştılar. Hatta yeraltı alemi­nin bir parçası haline gelerek kirlenmiş olan İzanami dahi onu ele geçirmeye çalıştı. Sonunda İzanagi kaçarak yeraltı aleminden dışarı çıktı ve bu alemin gi­rişini bir kaya parçasıyla kapattı. Sonra yeraltının pislikleriyle kirlenmiş olan elini yüzünü yıkamaya başladı. Yüzünü yıkarken onun sol gözünden düşen damlalardan güneş tanrıçası Amaterasu doğdu. Onun diğer uzuvlarından düşen damlalardan ise diğer çeşitli tanrısal varlıklar meydana geldiler.

 

İzanami:

 

Şintoizmde ana tanrıça; İzanagi’nin karısı ve kız kardeşi. İzanami, tanrı İzanagi'ye Japon adalarını ve pek çok tanrıyı yaratma konusunda yardımcı oldu. Yaratmaya ilişkin ilk girişimler başarısızlıkla sonuçlanır ve bundan ca­navarlar doğar. Ancak sonra onlar, rüz­gar, ağaçlar, dağlar tanrısını ve diğer birçok ilahi varlığı yarattılar. Son do­ğan ise ateş tanrısı Ho-Masubi idi. Onun doğumu İzanami’nin ölümüne neden oldu. Ölüm sonrası İzanami yeraltı dünyasına indi ve kocası İzanagi, onu geri getirebilmek için kendisini iz­ledi, ancak başarılı olamadı.

 

İznik Konsili:

 

Hıristiyan genel konsilleri içerisinde iki İznik Konsili vardır Bun­lardan ilki 325 İznik Konsili'dir. Arius'un kristolojik fikirlerine ve ayrılıkçı hareketine karşı imparator Konstantin tarafından düzenlenen bu konsile geniş bir katılımın olduğu, ancak Arius ve ta­raftarlarının katılması beklenmeden Arıus'un muhalifi Athanasius'un inisiyatifi altında toplantının başladığı be­lirtilir. Konsilde İsa'nın şahsı konu­sunda “benzer cevher” teorisine karşı Athanasius'un “aynı cevher” teorisi ka­bul edildi ve bu görüş -bazı iddialara göre- imparatorun da taraf olmasıyla toplantıya katılanlara dayatıldı. Bu gö­rüşü kabul etmeyenler Arius'la birlikte aforoz edilerek cezalandırıldılar ve sür­güne gönderildiler. Ayrıca bu konsilde kanonik İndiler olan 4 İncil, Hıristiyan İnancını yansıtan kutsal kaynaklar ola­rak kabul edildi ve bunların dışındaki diğer literatür apokrif sayılarak redde­dildi. Bu konsilde belirlenen iman for­mülü “İznik Kredosu” olarak bilinir. Yedinci genel konsil sayılan ikinci İz­nik Konsili ise 787'de ikonalarla ilgili kavga üzerine toplandı. Bu konsilde tasvir düşmanlığı reddedilerek İkonala­rın tasvir ettikleri şahıslarla aynı olduk­ları vurgulandı.

 

İzumo:

 

Japonya'da, Kore'ye bakan kuzey batı sahilindeki en eski kutsal merkez. Burada tapınılan tanrı, güneş tanrıçası Amaterasu'nun kardeşi fırtına tanrısı Susanowo'nun oğlu Onamuchi'dir. Ameterasu'nun, bu tapmağı aslında yeğeni için yapmış olduğu ve orada, ilk tanrılar İzanagi ve İzanami’nin evlerindeki sütunu andıran bir merkezi sütun bulunduğu söylenir. İzumo tapınağı, İse'dekiler gibi ağaçtan yapılmıştır.



[1] Zariyat: 51/56.

[2] Yâsîn: 36/60-61.

[3] Araf: 7/11-20, Hicr: 15/28-39.

[4] Hicr: 15/27.

[5] Araf: 7/12.

[6] En'am: 6/112.

[7] Beyrut, 1975.

[8] Ankara. 1998.

[9] Bak: M. Asin Palacios, Discoursos İleidos ante la R. Academia de la Historia en la recepcion publica del senor, D.M.A.P. Madrid, 1924, sh: 72

[10] Bütün bu bilgiler için bak: I Cilt 48-62

[11] Bak. İbn Hazm, Kitabu'1-Fasl: 1/99; 11/13-14, 1/100, 102,114,130-131,161,163.

[12] Nisa: 4/125.

[13] En'am: 6/74-83.

[14] Enbiya: 21/51-70.

[15] Tekvin XII, 1-4.

[16] Tekvin, XII, 7-8.

[17] Tekvin, XII, 11-19.

[18] Tekvin: XVI, 1-15.

[19] Tekvin: XVII/11.

[20] Tekvin: XVII, 16.

[21] Tekvin: XXI, 18.

[22] Tekvin: XXII, 1-2.

[23] Matta: III, 9.

[24] Matta: VIII, 11, Luka: XVI, 23.

[25] Yuhanna:  VIII, 56.

[26] Gal. III, 6-17.

[27] Rom, IV, 18.

[28] Gal:  III,  16.

[29] Gal: III, 29.

[30] İbran: XI, 1749.

[31] Mer­yem: 19/41-48.

[32] es-Saffat: 37/83-93.

[33] el-Enbiya: 21/66-67.

[34] el-Enbiya: 21/61-69.

[35] el-Enam: 6/79.

[36] Tevbe: 9/114; Enbiya: 21/51-72; Mümtehine: 60/4.

[37] Tekvin: X, 21-25.

[38] Tekvin XIV, 13.

[39] Meryem: 19/56-57.

[40] Nur: 24/11-21.

[41] Neml: 27/39.

[42] Bk. Matta, IV, Markos I.

[43] I Kor. 15:45.

[44] Örneğin bu dö­nemde Ra kültüne dokunulmamıştır.

[45] Çıkış: XX/4-5.

[46] Tebbet: 111/43; Araf: 7/133-134; Taha: 20/96; Enbiya: 22/31, Furkan: 25/3-4

[47] Furkan: 25/43.

[48] Meryem: 19/81.

[49] Mutaffifin: 83/18-28.

[50] I. Krallar 18/16-22.

[51] I. Krallar 18/41-46.

[52] es-Saffat: 37/124-126.

[53] es-Saffat: 37/127-128.

[54] Saffât: 37/129-130.

[55] En'am: 6/85, Saffat: 37/123-132.

[56]II Kral 2:11.

[57] Tahrim 12.

[58] Ali İmran: 3/3-4, Maide: 5/46.

[59] Krş.: R. Marie; Bultmann et I’interpretation du Nouveau Testament, Paris 1956.

[60] Krş. X. L. Dufour, Les Evangiles et I'Histoire de Jesus Paris, 1963; yine aynı yazarın, Resurrection de jesus et message Pascal, Paris 1972.

[61] Ali İmran: 3/47-48, 59, Maide: 5/46.

[62] Bakara: 2/87, 253, Maide: 5/110-115, Mer­yem: 19/27-34.

[63] Ali İmran: 3/55, Nisa: 4/157-158, Maide: 5/117.

[64] 1-5. bölümler.

[65] 6-11. bölümler.

[66] Saffat: 37/112-113.

[67] Enbiya: 21/72.

[68] XXII/1-13

[69] Ali İmran: 3/19-83, Maide: 5/3.

[70] Bakara: 2/132.

[71] Nisa: 4/48-116.

[72] en-Nahl: 16/125.

[73] el-Kâfirûn: 109/6.

[74]Bu konuda daha geniş bilgi için, Prof. Dr. Mehmet Aydın, Müslümanların Hıristiyanlara Karşı Yazdıkları Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Konya, 1989 isimli kitaba ve Roma'da yayınlanan taba İslamochristiana dergisinin ciltlerine bakılmalıdır.

[75] Meryem: 19/54-55.

[76] Bakara: 2/125-129.

[77] Saffet: 37/100-108.

[78] Tekvin. 21:14 ve devamı.

[79] Tekvin. 16:15-16, 21:5.

[80] Tekvin. 32:28, 35:9-15; Hoşea 12:4-5.

[81] İşaya; VI/I.

[82] İşaya: VIII/3.

[83] İşaya: VII/3; VIII/3.

[84] XXII/15-23.

[85] VII/4-9; XXVII / 21; XXVIII /1.

[86] VIII/16.

[87] 1-39.

[88] Bk. Tekvin, IX, 13.

[89] Tekvin, XII, 1-3, XV, 6-14.

[90] Çıkış: XIX, 5-6.