Islam Tarihi - 13 K - Index Web
K
Khomiakov Alexis Stepanovitch:
King Martin Luther (1929-1968):
Kudüs Tapınağı-Kodeş Hakadaşım:
Kurtuluş İlahiyatı (Teologia De La Liberacion):
K
Kabbala:
İbranice Kabbalah kelimesi, gelenek anlamına gelmektedir. Yukarı ortaçağdan beri Kabbala, özellikle “Yahudiliğin Mistik Geleneğini” belirtmek için kullanılmıştır.
Kabbala'nın kaynakları, çok eskiye dayanmaktadır. Hatta bu konuda birçok teori gelişmiştir: Bazıları, Kabbala’nın, Hz Adem'e varan vahiy geleneğinin bir kolu olduğunu söylerken, diğer bir kısmı da Kabbala'yı, yabancı tesirlere atfetmektedirler. Yani, Pers, Babil ve Gnostik kültürlerin etkisinde oluştuğunu söylemektedirler. Meselâ, Kabbala uzmanı G. Scholem, Kabbala'daki Yahudiliğe girmiş olan birçok unsuru tahlil etmektedir. Bu yabancı unsurlar, özellikle;' Apokaliptik düşüncelerde oluşmuştur. Yine bu yabancı etkenlerin başında Helenistik düşünceler gelmektedir. Bunlara, Gnostik fikirler ve yeni-Eflatuncu düşünceler ilave edilebilir. Bütün bunlarla beraber Kabbala'da otantik Yahudi düşüncesinin özü bulunmaktadır. Bu fikirleri, Tanrı isimleri, aşkın iki prensibi ve mesih düşüncesi olarak belirtebiliriz.
Talmud, batini hikmetin unsurlarına dağınık şekilde sahiptir. Bu batini ilmin İki kutbu, bir yandan kozmogoni (Ma'asseh Bereshit), diğer yandan da Teozophi'dir. (Ma'asseh Merkavah) Talmud sonrası dönemin tarihini taşıyan çok sayıda mistik eser vardır. Bunlardan en eskisi yaratılış kitabı olan Sefer Yetsirah'dır. Bu eser, sayıların mistik değerine dayanmaktadır. Bu eserde insan organizması ile kozmoz arasında ilişki kurulmaktadır. Diğer kabbalist eser ise, Shi'ür Komah ve Sefer ha-Bahir'dir.
Yahudi mistiği, Babil'den İspanya'ya geçmiştir. Orada, din felsefesinden etkilenmiştir. Almanya'da, 1200 yıllarında R. Yehudah ha-Hassid etrafında mistik bir ekol oluşmuştur. R. Yehudah ha-Hassid, Sefer Hassidim'i yazmıştır. Bu kitab, “sofular kitabıdır”. Daha sonra, Kabbala, R. Isaae tarafından sistematik bir şekilde Provence'de geliştirilmiştir, Daha sonra provence'de Kabbala'nın özünü geliştiren çok sayıda eser ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılın sonunda İspanya'da Sefer ha-Zohar bulunmuştur. Bu eser, II. yüzyılın ikinci yansının üstadı olan R. Shimon b. Yohai'nin eseri olarak takdim edilmiştir. Daha sonra Zohar, Kabalistlerin gerçek kitabı haline gelmiştir. Çünkü bu kitap, Torah’ın batini ve mistik anlamını ihtiva etmektedir.
Yahudiler İspanya'dan sürüldükten sonra (1492) Galile'nin, Safed şehrinde bir Kabbalist merkez oluşmuştur. Burası, R. Shim'on b. Yohai'ya saygı duyulan Merom'a birkaç kilometredir. Bu kabbalist merkezde R. İsaac Lovıria (1534-1572), dünya'nın orijini ile ilgili eski Kabbala'nın teorisini derin şekilde değiştirmiş, Tiggün üzerinde durmuştur. Yani, mesihi keffaret yönünden insanın zahidane ve mistik çabasının üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Louria’nın Kabbala'sı, hızlı bir şekilde bütün Yahudi dünyasına yayılmıştır ve aşağı yukarı bu iki asra damgasını basmıştır. Sahte mesih Sabbatai Tsevi (1626-I676)'nin ve XVIII. yüzyılda Hassidim hareketinin ortaya çıkışında, Louria’nın Kabbalasmm büyük etkisi olmuştur. Yine Kabbala, bazı Hıristiyan muhitlerde de etkili olmuştur. Meselâ, Jean Reuchlin, Pic de la Mirandole, Knorr von Rosenroth bunlardandır. Belli başlı iki kabbalist hareket vardır:
1- Teorik Kabbala (Kabbalah iyyünit)
2- Pratik Kabbala ve mistik bilgi sistemi (Kabbalah ma'assit). Bunun eski unsurları, sihirsel bir karakter arzetmektedir. Louria’nın popularize olmuş doktrinlerinin tesiri altında birtakım hurafe unsurlar da bu akıma dahil olmuştur. Yine de pratik Kabbala’nın son hedefi ahlâki temizlikle, spiritüel yoğunlukla ve insan mistiği ile çabuklaştırılmış mesihi kefarettir. Tevrat ve hahamların kavramlarının aksine Kabbala, Tanrısal gelişmenin içinde sayısız güçler kabul etmektedir. Bu fikirler, on sefirotta olduğu gibi, muhtelif Tanrı isimlerinde ifade edilmişlerdir. Yaratılış, ulaşılamayan bu ilk Tanrının direkt bir eseri olarak değil, bu ilk Tanrıdan daimi bir sudurla meydana gelmektedir. Bu anlamda Kabbala, dört yaratılış dünyasından bahsetmektedir. Yine Kabbala, bizim dünyamızın yararına kaybolmuş önceki dünyaların varlığını da kabul etmektedir.
Yaratılışta işbaşındaki Tanrısal prensip, on sefirot'da kendini göstermektedir. Onun tamamı, ya Adam gadmoni ya da kavad'ı meydana getirmiştir. Sefirot'a bağh olan manevi güçler, altıncı Sefirot'da merkezileşmiş ve oradan, yaratılış dünyasının bütünü üzerinde yararlı tesirler icra ederek onuncuya inmişlerdir. Birçok kombinezonun arasında Kabbala, sefirotik sistemin içinde, ilk üç sefirot'dan oluşan yüce bir tirinite (teslis) zikretmektedir. Geriye kalan yedi sefirot, bu tesliste merkezileşen orijinal hikmet elemanının tesirini görmektedirler. Zohar'da kullanılan bir ifade de seks ilişkisidir. Erkek prensip, Baba veya kral; dişi prensip de Ana, Matrone veya Shekkinah'dır.
Ulaşılamayan ilk prensiple yaratılış dünyası arasında mevcut olan boşluğu doldurmak için Louria, Tanrının kendi kendini sınırlama sistemine Tsimtsün fikrini dahil etmiştir.
Sefirotik sistemin içindeki diğer kombinezon, onların kolonlara bölünmesi olayıdır. Sol kolon, negatif prensiple bedenleşmiş ve böylece kötü dünya (sitra ahara) meydana gelmiştir.
İşte insan, pozitif ve negatif kutuplar arasında yer almaktadır. İlk insan tamamen temizdir. O kendinde nüve halinde bütün insanlığı ve onların ruhunu taşıyordu. İnsan günah yüzünden zayıf hale geldi. Bu durum Hz. Musa'ya kadar devam etti. İsraille-Allah arasındaki ahdin hedefi, bütün insanlıkla Allanın arasını uzlaştırmaktı. Bu Ahit dönemi, Mesihle sona erecektir.
Kabir:
1440'da Benares'de müslüman olmuş bir aileden doğmuştur. 1518'de ölen Kabir, hayatı boyunca dokumacılık yapmıştır. Bununla beraber, mistik bir kriz neticesinde Allah'ın şanını tebcile koyulmuş ve kendi şahsiyetinin, bütün dinleri; özellikle İslâm ve Hinduizmi çoktan aştığını iddia etmiştir. Gerçek edebi bir dehaya sahip olan Kabir, Hindçe (Kuzey Hindistanda İndo-Aryenne dili) terennüm edilen çok sayıda şiir yazmıştır. Onun vaazları, dinlemek isteyen kimseye, kast ayrımı ve dini bağımlılık olmaksızın hitap ediyordu. Böylece o, hem Brahmanların, hem de sünni Müslümanların kinlerini kazanıyordu. Bütün bunlara rağmen birçok kimse onu dinlemeye geliyor ve onun şarkılarını tekrar ediyordu. O, öldükten sonra müritleri, günümüze kadar gelen ve dört milyona yakın mensupları olan bir mezhep meydana getirmişlerdir. Yine de onun, Hindularla-Müslumanları birleştirme temayülü başarısızlığa uğramış ve kabir-Panthi cemaati, zamanla kuvvetli bir şekilde Hindulaşmıştır. Bir manada, Benaresli fakir dokumacının bazı şiirlerini kutsal kitapları Adıgranth’ın içine sokan Sikh'ler, Kabir’in en sadık ahfadıdır.
Kadın:
Kadının statüsü dinden dine değişmektedir. Ancak her yerde ve her şartta bu statü var ola gelmiştir. İnsan ırkının kaynağı, canlıların annesi olarak kadının bazen Tanrılaştiğı görülmektedir. En ilkel kabilelerde ve dinlerinde ana Tanrıça bilinmektedir. Hıristiyanlık, bakire Meryem'i yücelterek, çok sayıdaki azize annelerin mihrabının üstüne çıkarmıştır. Kadın, erkeğin arkadaşı ve eşidir. Bu çift, insan varlığının özel birliğim oluşturmaktadır. Fakat bu ideal görüş saptırılmıştır. Polyandrie, Polygamie ve Seksüel kommünizme yardım eden sosyal şartlar, erkek-kadın çiftinin rolünü bozmuştur. Yunanlılar ve Romalılar, polygamieyi reddeden ilkel topluluklar olmuştur. Toplum vicdanında kadına saygının ilerleyişini gösteren monogamie, yavaş bir fetih görünümündedir.
Eski Ahit, prensip olarak kadının erkekle eşitliği konusunu kabul etmekle beraber, ona ikinci derecede bir rol vermektedir. Orada kadın, hiçbir rahiplik ve ibadet fonksiyonuna sahip değildir. Kadın kendini, zevcelik ve annelik görevlerine adamıştır. Bununla beraber çok sayıda kadın, savaşçı, baştan çıkarıcı, kehanet sahibi gibi önemli roller ifâ etmişlerdir. Kutsal kitapların kadın konusunda övücü olduğu kadar hicvedicide birçok sözleri vardır. Bu kitaplar, kadının kurnazlığını, oynaklığını dile getirdiği kadar, akıllı oluşunuda ifade etmektedirler: “İyi zevce bulan, iyilik bulur” [1]Tora, tarafından, boşanmaya izin verilmiştir. Boşanan çiftler, yeniden evlenmede serbesttirler. İncil, kadını, bakire ve anne Meryem'i tebcil ederek, insanlığın kefaretine onu, ortak ediyor. O, imanla Allahın kelimesini kabul etmiş ve oğlunun çarmıhına ortak olmuştur. Resullerin işlerinde, birçok kadının doğan kilisenin yararına hizmet ifâ ettiğinden bahsedilmektedir. Kadın, yaşlı, dul olarak da kilisede fonksiyonlarını yerine getirebilmektedir.
Kadıyanilik:
Mirza Gulam Ahmed’in XVIII. yüzyılın sonlarında Hindistan'da kurduğu çok önemli bir dini harekettir. Mirza Gulam Ahmed (1839-1908) yılları arasında yaşamış ve ingiliz işgaline karşı yazılarıyla başkaîdırmıştır. Mirza Gulam ilk önce, Kadıyan'daki yerel basında yazdığı yazılarla tanınmıştır. İlk eserlerinden birisi olan “Berahin-i Ahmediyye” de İslamı savunurken, kerametlerinden de bahsederek dikkat çekmiştir. Mirza Gulam’ın ana tezi, Bahailerde olduğu gibi, vahyin kesintisiz devam ettiği iddiasıdır. “Hz. Muhammed'e tam uyan birinin, onun dış ve iç bütün bilgileriyle donanacağmı, sezgiye dayanan bilgilerinin peygamberin bilgisini andırdığını, bu yolda pek çok ilham aldığım ilân etmiştir. “Ona göre cihad kılıçla değil; Jainizmdeki Ahimsa metoduna uygun olarak barışçıl cihaddır”. 1888 yılında Mirza Gulam, kendisini dinde müceddit olarak ilân etmiş, taraftarlarından Biat almış ve bir cemaat oluşturmuştur. Bu cemaatın ana prensipleri şunlardır:
1- Şirkten uzak kalmak
2- Büyük günahtan sakınmak
3- Namazları aksatmadan kılmak
4- Bütün insanlara iyi davranmak
5- Allah’a tam olarak güvenmek
6- Kur'an’ın gösterdiği yolda gitmek
7- Dini, dünya’nın üstünde tutmak
8- Her konuda Mirza Gulam'a bağlı kalmak...
Mirza Gulam, 1891 yılında Kadıyanılığın temel inançlarını şöyle açıklamıştır:
1- Hz. İsa çarmıhta ölmemiş ve Keşmir'e gelmiştir.
2- Hz. İsa, Keşmir'de 120 yaşına kadar yaşamıştır. Srinagar'da gömülmüştür.
3- Ahir zamanda gelecek olan İsa değil; Hz. Muhamed’in dininden ona benzeyen birisidir.
4- Müslümanların beklediği mehdi Mirza Gulam'dı. Çünkü Mirza Gulam aynı zamanda Nebi ve Rasül'dü.
Mirza Gulam 1908'de ölünce, Kadıyaniliğin başına Hakim Nureddin geçmişti. 1944 yılında Hakim Nureddin ölünce, Kadıyanilik Lahor ve Kadıyan şeklinde ikiye ayrılarak devam etmiştir. Kadıyan kolu, ikinci halife unvanıyla Mirza Gulam’ın oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed'e (189-1965) bağlanmıştır. Bu kolun merkezi daha sonra Rabva olmuştur.
Lahor kolu ise, İslâmi çizgiye daha yakın bir yol izleyerek, Mirza Gulamın nebiliğini reddetmiş, Mevlana Muhammed Ali'nin önderliğinde Lahor'da çalışmalarını sürdürmüştür. Burada bu teşkilat, “En-cümen-i inşaat-ı İslâm” adıyla faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiştir. Kadıyanilik, Birinci dünya harbinden önce Hind kıtasının dışında faaliyetlerini sürdürmeye yönelerek dünyanın birçok yerinde merkezler açmıştır. Kadıyanilik hareketi, Hindistan ve Pakistan'da İslâm dışı sapık bir hareket olarak kabul edilince, dışarıda müntesipler bulma faaliyeti hızlanmıştır. Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde özellikle İngiltere'de birçok Kadıyanilik merkezi vardır. Kadıyanilerin dünyadaki nüfusu on milyona yaklaşmaktadır.
Kadızadeliler:
XVII. yüzyıl başlarında istanbul'da taassubun yoğunlaştığı, tarikat ve tasavvufa karşı toleransın azaldığı bir vaizler smıfı ortaya çıkmıştır. Bu vaizler, Osmanlı Devleti'ndeki yozlaşmanın, bid'atlerden kaynaklandığını söyleyerek, bid'atçilere ve tasavvuf ehline karşı savaş açmışlardır. Halkın arasında, camilerde yaptıkları konuşmalarla halkı yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Böylece İslâm tarihinin çok eskilere dayanan bir mücadele konusu, yeniden söz düellosu ile bu yüzyılda kendini göstermiştir. Çünkü eski yüzyıllarda kitap ve risale ile yapılan tartışma, şimdi camilerde vaizlerle, mutasavvıflar arasında oluyordu. Bid'atlere karşı çıkan bu vaizlere “Kadızadeliler” adı verilmiştir. Böylece İstanbul, bu mücadelenin tam merkezi olmuş ve halk iki sınıfa ayrılmıştır. Bazı saray erkanı da vaizler yanında yer almış, tekkeler ciddi şekilde tehdit altında kalmıştır.
Kadızadelilerin el kitabı, İmam Birgivi'nin “Tarikat-ı Muhammediyye” adlı eseriydi. İşte XVII. yüzyıldaki vaizler, Tarikat-ı Muhammediyye'yi esas alarak mücadeleyi sürdürüyorlardı. Bu vaizlerin başını, küçük Kadızadeli denilen Balıkesirli Mehmet Efendi (1582-1635) çekiyordu. Onun bütün taraftarları da kendilerini Kadızadeliler olarak isimlendirmişlerdir. Balıkesirli Mehmet Efendi, 1631 yılında Ayasofya Camii vaizliğine getirilmiştir. Ayasofya camiindeki vaazlarında bid'atlere, din dışı hareketlere ve tarikat adına yapılan bütün yolsuzluklara karşı çıkmıştır. IV. Murad'ın tütün yasağını desteklemiştir. Birçok insan, zarar görmüştür. Balıkesirli Mehmet Efendi'nin en büyük rakibi ise, mutasavvıf Abdülmedt Sivasi Efendi olmuştur. Onunla şu konularda tartışmalar yapmıştır:
1- Müsbet ilimlerin tahsili meşru mudur?
2- Hızır aleyhisselâm sağ mıdır?
3- Ezan'ın makamla okunması caiz midir?
4- Semâ törenleri meşru mudur?
5- Sigara ve kahve haram mıdır?
6- Kabirler ziyaret edilir mi?
7- Büyüklerin elini öpmek caiz midir?
Kadızadeliler, bu konularda hep menfi tarafı tutarlarken, Sivasi efendi, aklî ve mantiki yönü tutmuş ve bu sorulara müspet cevap vermiştir. Daha sonra Kadızadelilerin başını Üstüvani Mehmet Efendi çekmiştir (16084668). Ayasofya Camiinde direk dibinde vaaz ettiği için, Üstüvani denmiştir. Saray erkanını da arkalarına alan Üstüvani Mehmet Efendi taraftarları yani Kadızadeliler, tekkeleri basarak dervişleri dağıtmaya çalışmışlardır. Kadızadeliler, camilerde teganni ile okunan Kur'an-ı Kerim'den dolayı müezzinlere sataşmaya başlamışlardır. XVII. yüzyılda ortalık iyice karışınca, Köprülü Mehmet Paşa, Kadızadelilerin öncüleri olan Üstüvani Mehmet Efendi'yi 1656 yılında Kıbrıs'a sürgün etmiş ve böylece İstanbul camilerinde halk huzura kavuşmuştur.
Kadoş:
İbranice bir kelimedir. Kutsal veya takdis edilmiş anlamına gelmektedir. Yahudilikteki Kiddousch merasimi, bu kelime ile ilgili anlam taşıyan bir merasimdir. Kiddousch merasimi şarap ve ekmeğin takdisim belirten bir dini törendir.
Akadçada Kadiştu kelimesi de aynı anlama gelmektedir. Ortadoğuda ilk çağlarda yaygın olan bereket tanrısına Kedeşim, Tanrıçaya'da Kedeşot ismi verilmiştir. Aynı zamanda bu isim, kutsal fahişeliği de belirtmektedir. Aynı inanca M.Ö.1320-1085 yıllarında Mısırda rastlanmaktadır. Mısır Tanrıçasının adı Kedeşu olarak belirtilmektedir. Kedeşu 'nun, aslan ve parsanın üzerine binmiş, ellerinde oklar bulunan çıplak bir kadın olarak tasviri yapılmıştır.
İsrailoğulları, Mısır'dan, Kenan bölgesine döndüklerinde de yerel Tanrıçalara önem verdikleri ve bu durumun kral Yoşiya’nın MÖ. 622'de yaptığı reforma kadar devam ettiği görülmektedir.
Kakerler (Quakers):
İlk Hıristiyanların yaşama modellerini kendilerine örnek alan dini bir cemaattir. Bu cemaatin kurucusu George Fox (1624-1691) tur. Fox, 1652'de “İsa-Mesihin Allahının Dostları cemiyeti” adlı bir cemiyet kurmuştur. Bu cemiyet, doğmasız, âyinsiz ve dini ritüel olmaksızın ruhlara hitap etmeyi kendilerine prensip edinmiş, “susmayı ve dinlemeyi” tercih etmiştir. Fox şöyle demektedir: “Tanrının Gazabının önünde titre”.. “Sizler ancak titreyenlersiniz”. Kakerler, kilise ve kutsal kitap otoritesini reddederek, sadece “Kutsal-Ruhun” otoritesini kabul etmektedirler. Onlara göre Tanrı, doğrudan insan kalbine vahyetmektedir. Tanrı, kült ve sakrament vahy etmez.
Kakerîerin dini toplantıları, genellikle meditasyon şeklinde yapılmaktadır. Sessizlik içinde, murakebe halinde Kutsal-Ruhun gelmesi beklenmektedir. Bu sessizlik içinde, Kutsal-Ruh mesajlarım onlara iletmektedir. Kakerîer hürriyetlerine düşkündürler. Bunun için, Amerika'da köleliğin kaldırılmasında büyük rol oynamışlardır.
İngiltere'den zulümle kovulan Kakerler, Amerika'ya göç etmişlerdir. Bugün dünyada tahminen 200.000 bin Kaker vardır. Sadece Fransa'da Kakerlerin sayısı iki yüzü geçmektedir.
Kâli:
Özellikle Bengale'de büyük saygı duyulan Tanrıça Kâli, Tanrının korkunç veçhesini temsil eder. Bu sıfatla o, aynı tip diğer Tanrıçalarla ve özellikle Durgâ, Bhairavi (korkunç) ve Candi ile aynıdır. Hepsi keskin bir silah taşırlar ve hepsinde de kan lekesi vardır. Kâli kültü, hayvan kurban edilmesini ister (vaktiyle insan kurban edilirdi). Mistikler, görünüşlerin ötesinde Kâli'nin güler yüzlü bir anne olduğunu iddia ederler. Ramakrishna, Kâli'nin bir rahibi idi ve günlerinin sonuna kadar da öylece kaldı. O, onu ana Tanrıça olarak görüyordu. Ona sevgi dolu bir dini duygu besliyordu. Hindular, Kâli, Durgu, Candi mitolojisinin kanlı sembolünün, manevi hayatlarında karşılaştıkları engelleri yok ederek, müntesiplerine Tanrıça'nın yardım sağladığını hatırlattığı kanaatindedirler.
Kami:
Şintoizm'de Tanrı, Rab, ilâh anlamına gelmektedir. İyilik ve kötülüğe gücü yeten bir Tanrıdır. Amaterasu ile öteki ruhlar, ünlü atalar, bitkiler, kayalar, kuşlar, hayvanlar, balıklar, canlı veya cansız varlıklar, karni olabilirler. Bugün Şintoizm'de karniler simgelerle gösteriİir. Şinto tapınaklarında bu simgeler çoktur. Şintoizm'de karnilerin sayısı onbinlere varmaktadır.
Kanada Anglikan Kilisesi:
İngiliz göçmenlerin kurduğu bir kilisedir. Tarihi 1750 yıllarına dayanmaktadır. Amerikalı ve İngilizler tarafından zamanla takviye edilerek güçlü bir kilise haline gelmiştir.
1783 yılında İngiltere'ye dönen New york Trinity kilisesi rahibi Charles Inglis (1734-1816), 1787 de Nova Scotia piskoposu olarak atanmıştır. Onun önderliğinde 20 den fazla kilise, bir akademi ve yüksekokul kurulmuştur. 1832'de Anglikan kilisesi, bütün Kanada'ya yayılmıştır. Anglikan cemaati arttıkça, piskoposluklar çoğalmıştır. Toronto'da 1893'de yapılan bir genel konsüle, iki eyalet ve 15 piskoposluk birleştirilmiştir. “Book of common prayer” (Toplu Dua Kitabı) Kanada Anglikan kilisesinin ayin kitabıdır. Bugün Kanada Anglikan kilisesi, herbiri piskoposun yönetimindeki 28 piskoposluk bölgesinden oluşmaktadır. Piskoposluklar, başpiskoposların başkanlığındaki dört eyâlete bağlıdır. Akide ve disiplin işleri için, zaman zaman konsiller toplanmaktadır. Bu konsiller için Toronto'daki başpiskoposluk önemli hizmetler icra etmektedir.
Kanada Birleşik Kilisesi:
10 Haziran 1925'de Toronto'da Kongregasyonel, Metodist ve Presbiteryen kiliselerince kurulan kilisenin adıdır. Protestan kökenli üç cemaatin birleşme çabaları, XX. yüzyılın başlarında başlamıştır. Birliğe en son katılanlar, Presbiteryenler olmuştur. Yinede Presbiteryen kiliselerinin tamamı, Birleşik kiliseye katılmamıştır. Birliğe katılmayan bu grup, Kanada Presbiteryen kilisesini devam ettirmektedirler. Bu arada diğer birlik üyeleri olan Kongregasyonalistlerden ve Metodistlerden de bu birliğe katılmayanlar olmuştur.
Kanada Birleşik kilisesi oldukça muhafazakar çizgidedir. Ökümenik bir yol izlemeye çalışmaktadır. Kanada Birleşik kilisesi, Dünya metodist konseyine, Dünya Reform kiliseleri Birliğine, Kanada Kiliseler Birliğine ve Dünya Kiliseler Konseyine üyedir.
Kanada Baptist Federasyonu:
Protestan kökenli Baptist dini hareket, Kanada'da XVIII. yüzyılın ortalarına doğru güçlenmeye başlanmıştır. İngiliz kilisesinden ayrılanlarda Baptistlerin önderliğinde teşkilatlanmışlardır. 1846'-da Nova Scotia, Prens Edward ve New Brunswick'de Baptist kurultayları tertip edilmiştir. Daha sonra bu kurultaylar, kıyı eyaletleri Baptistleri ile desteklenerek, Baptist genel kurultayı oluşmuştur. 1960'da Atlantik Eyaletleri Birleşik Baptist Kurultayı adını almıştır. XVIII. yüzyıl boyunca Ontario'da birkaç Baptist kilisesi kurulmuştur. Daha sonra, İngiltere, İskoçya ve Amerika'dan gelen göçmenlerle Baptistler güçlenmiştir. 1836'da Ottatva Baptist Derneği kuruldu. Kanada'da birçok misyoner grubu faaliyet göstererek, Baptist kökenliler, bu Baptist harekete dahil oldular. Baptist misyonerler, birçok cemaat ve dernek kurdular. Bu amaçia, İngiliz kolombiyası Baptist Birliği 1897'de, Batı Kanada Baptist Birliği ise 1909'da kurulmuştur. Kanada'daki Baptist kurultaylarını birleştirme gayretleri XX. yüzüm başlarında başlamasına rağmen, 1940’lı yıllara kadar tam olarak başarılı olunamadı. 1944'da Saint John'da, Baptist federasyonu kuruldu. Bu federasyon, iş birliği örgütü olarak çalışmalarını yürütmektedir.
Kappadokia:
Anadolu'nun Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Niğde illerinin hudutları ile Maraş, Malatya, Yozgat, Sivas ve Adana illerinin bir kısım sınırları arasındaki bölgeye Kappadokia denmektedir. Kappadokia bölgesi, antik bir tarih içermektedir. Bölgenin tarihi, M.Ö. 3 bin yılına kadar inmektedir. Kültepe kazılarında ele geçirilen tabletler, bu bölgenin tarihi hakkında çok önemli malzeme vermektedir. Bölgede önce Asurluların ticaret kalonisi kurdukları bilinmektedir. Bölgenin önceki sakinleri, M.Ö. 3 bin yılında Hattiler olmuştur. Daha sonra Luviler görülmektedir. Bölgedeki siyasi egemenlik daha çok küçük krallıklar şeklinde kedini göstermektedir. M.Ö. 2 bin yıllarında Anadoluya gelen Hittit'ler bir müddet Kappadokia bölgesinde kalarak daha sonra yer değiştirmişlerdir. Kappadokia’nın daha sonraki sahipleri Frigler ve persler olmuştur. Perslerin Anadolu'da bıraktıkları en önemli iz, Ateş kültü olmuştur. Persler bölgeyi emin bir yer olarak görmüşler ve Erciyes dağının tepesinde ateş kültünü sembolleştirmişlerdir. Persler, uzun süre bölgede kalmışlardır. M.Ö. 4. yüzyılda bölgede Selevkosları görüyoruz.
Selevkos kralı III. Antiokhos'un Romalılara yenilmesiyle bölge Romalıların yönetimine geçmiştir. M.Ö. birinci yüz yıl boyunca Pontus ve Ermeni saldırılarına karşı Roma'ya bağlılığını sürdüren Kappadokia, M.S. 17'de tamamen Roma hakimiyetine girmiştir. Kappadokia bölgesi, Hıristiyanlık döneminde çok önemli bir merkez olmuştur. Roma’nın, Hıristiyanlığı 313 yılında serbestçe yayılan bir din olmasını sağlamasıyla birlikte, bölgedeki Hıristiyan propagandası iyice artmıştır. Hıristiyanlığın gizli yayılma döneminde Kappadokia bölgesi, Hıristiyanların çok önemüi bir sığınma yeri olmuştur. Diğer yandan Hıristiyan konsillerinde rafizi durumuna düşmüş olan Hıristiyan cemaatleri için de Kappadokia çok önemli bir saklanma ve sığınma bölgesi olmuştur. Bunun için Süryani ve Ermeni kilise mensupları, bu bölgede hem siyasi hem de dini yönden takipten korunma yollarını bulmuşlardır. Kappadokia bölgesi, VII. yüzyıldan itibaren müslüman fetihlerine maruz kalmış ve 1071'de Türkler tarafından fethedilen Anadolu, hızlı bir şekilde türkleşmiş ve Isiâmlaşmıştır.
Kapuçinler:
Tarikatın kurucusu Matteo da Bascio'dur. 1525 yılında, Assisli Aziz François’in öğretilerini yeniden yorumlayarak, Fransiskenlerden ayrı bir tarikat düzeni oluşturmuştur. Tarikatın şeyhi Matteo da Bascio, sivri uçlu bir Kukuleta (Capuccino) giydiği için bu tarikata Kapuçinler adı verilmiştir. Aslında kapuçinler hareketi, Fransiskenlerle aynıydı. Yalnız, Matteo da Bascio, Aziz François’in zahidane yaşayışını daha sert bir pratikle göstermeye çalışıyordu. Çıplak ayakla ve sakallı olarak dolaşan Matteo'yu kısa sürede birçok insan taklit ederek; onun yanında yer almışlardır. Tarikatın yaşam tarzı çok sertti. Tarikat mensupları, sade ve yoksul bir hayat sürüyorlardı. Kapucinler günümüze kadar yaşamıştır. Fakat uzun süre Fransiskenlerin baskısı altında kalmış ve takip edilmişlerdir. Bir ara papalık, Kapuçin tarikatının İtalya dışına çıkmasını yasaklamıştır. XVI yüzyılda, Kapuçinlerin önderi olan Bernardino Ochino'nun 1542'de Protestanlığa girmesi, Kapuçinleri zor durumda bırakmjştır. Buna rağmen 1571'de Kapuçinlerin sayısı on yedibine ulaşmıştır. Kapuçinler, yoksul ve fakir kesimler üzerinde başarılı olarak, teşkilatı güçlendirmişlerdir. Katolik kilisesinin Luther hareketine karşı başlattığı “Karşı Reform” faaliyetlerinde Cizvitler ve Kapuçinler dikkat çekici bir rol oynamışlardır. 1574'de Kapuçinler, papalıktan serbest yayılma izni almışlar ve 1619'da bağımsız bir tarikat haline gelmişlerdir. XVIII. yüzyılda 34 bin üyeye sahip olmuşlardır. Yaptıkları misyonerlik faaliyetleri ve insani hizmetlerle, insanlığın sevgisini kazandılar. XIX. yüzyıldan sonra gerilemişler ve bugün marjinal bir dini grup olarak azınlık halinde varlıklarını sürdürmektedirler.
Karaizm:
767 yılında Anan ben David tarafından kurulmuş bir Yahudi mezhebidir. Yahudi Saduki mezhebinden belli sayıda prensip alarak şifahi geleneğin otoritisine itiraz ederek, Tevrat'ın yazılı metnine sıkıca bağlı olan bir mezheptir işte mezhebin ismi de buradan geliyordu. Karaim, yazılı kanun demektir. Ona göre, her Yahudi, Tevrat'ın yorumunu kendine göre yapmakta serbesttir. Anan ben David'den sonra mezhebin salikleri, bazı felsefi tarifleri, zahidane pratikleri ve Filistin'e dönüş gibi motifleri benimseyerek, Karaizmi daha açık hale getirmişlerdir. Karaizm XI. ve XII. yüzyıllarda oldukça yayılmış ve Karaitlerle, Talmut Yahudiliği taraftarları olan Rabbinitler arasında bir bölünme olmuştur. Fakat, Karaizmin prestiji X. yüzyıldan itibaren, Gaon Saadia (882-942)’nın maharetli hücumları ile sona ermiştir. Ancak hâlâ günümüzde küçük Karait cemaatleri mevcuttur. Karaim ismi, muhtelif dillerde farklı şekillerde kullanılmıştır. İbranicede “Karai, Karaim”, Arapçada Karai, Karaûn, Kumankıpçak Türkçesinde “Karay veya Karaylar şeklinde ifade edilmektedir. Bazı eserlerde de “Karaite” şeklinde geçmektedir.
Karai kelimesinin anlamı üzerinde de birlik yoktur. Bazıları, okumak anlamına gelen karaa kökünden, bazıları da K.R.A kökünden Arapça kıraat, kelimesiyle aynı anlama geldiğini söylemektedirler. Hazar türklerinden Yahudi kökenli Karaim mezhebine bağlı olan Türk boylarına, bu mezhebden dolayı Karay veya çoğul olarak Karaylar denmektedir. Karay Türkleri, karai kelimesindeki i harfini kendi dillerindeki y harfine çevirmişlerdir. Karaim kelimesindeki im eki, İbranicede çoğul işareti olarak kullanılmaktadır. İngilizce ve Fransızca bu kelime Caraims şeklinde yazılmaktadır. Türkçe kaynaklarda karaimler ifadesi kullanılarak İbranice çoğul eki im ile Türkçe çoğul eki “ler” aynı kelimede kullanılmışlardır. Karai inancı, Talmud'u red, Tevrat'ı kabul prensibi ile tanınan bir Yahudi mezhebinin ideolojisini teşkil etmektedir. Buna göre bu mezhebin başlangıcı, Talmud'un yazılı olarak (mişna) ortaya çıktığı döneme kadar gitmektedir. Ancak bu fikirleri belli bir sistem altında ifade eden Arlan ben Davİd olmuştur. Bu konularda Rabbani metinlerde yeterince bilgi vardır. Fakat İslâm kaynaklarında Anan ben David’in kurduğu mezhep “Ananiyyün” olarak geçmektedir.
Karai mezhebi, inanç esaslarını Tevrattan almıştır. Zaten mezhebin temel felsefesi de Tevrat Yahudiliğine dayanmaktadır. Karailik, Irak, Kudüs, Filistin bölgelerinde yayılmış bir ortaçağ Yahudi mezhebi olarak görünmektedir.
Karailiğin Kafkasya bölgesine, özellikle Kırım'a VIII. yüzyıldan itibaren girmeye başladığını söyleyebiliriz. Hazar Türklerinin arasına VIII-X yüzyıllarda girmeye başlayan Karailik, XII. yüzyılda Kırım'da iyice yerleşmiştir. Daha sonra Karailik, Hazar ülkesi ve Kırım'da yayılarak Kuman-kupçakların birçoğu karailiği kabul etmiştir. Kırım ve Hazar bölgesinde ki Yahudilikten bahseden kaynaklar, onlardan Karai olarak bahsetmiyorlardı. Bu bölge halkının ve Hazar Türklerinin Karai olduğunu söyleyen yegane kaynak, XI. yüzyılın başlarında bölgede dolaşan Talmudist seyyah Petahyah olmuştur. Daha sonraki yıllarda bu bölgede Karailik güçlenmiştir. Karailik, X. yüzyılda, altın çağını yaşamıştır. Bugün, bu bölgede Yahudi olanların çoğu Türk asıllıdır. Diğer etnik gruplar ise çok azınlıktadır. Meselâ İstanbul Karay cemaati bunun en canlı örneğini oluşturmaktadır. Bu cemaatin 1979 yılında sayısı 150 kişiyi bulurken, 1992 yılında bu sayı 100'e düşmüştür. Bunun için bugün, Karailer olarak bilinenlerin birçoğu, Türk kökenlidir. Gerek Kafkasya'da ve gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan Türk kökenli Karailer’in Yahudiliği sadece Tevrata dayandığını ve birçok Türk örf ve âdetini devam ettirdiklerini burada belirtmekte özellikle yarar vardır.
Türk kökenli Karailerin, X. yüzyıldan beri, Türk ve Yahudi kültürü ile yaşadıkları görülmektedir. Aynı yüzyılda Türklerin büyük bir çoğunluğunun İslâmiyeti kabul etmeleri karşısında, niçin Hazarların Yahudiliği kabul ettikleri sorusu çok önemli bir problem teşkil etmektedir. Muhtemelen merhum Prof. Dr. Şaban Kuzgun'un da belirttiği gibi, bu bölgedeki Hazarların Yahudiliği kabul etmeleri, siyasi ve ekonomik bir platformda, Hıristiyan Bizans ile o bölgedeki Müslüman Araplar arasında bir ortayol izleme politikasnın bir sonucu olarak görülmektedir.
Karizma (Kharisma):
Yunanca kharis kelimesi inayet anlamına gelmektedir. Dini anlamda, Allah tarafından bir kişiye veya bir gruba, hedeflerine uygun olarak bir işi başarı ile yapması için verilen özel yetenektir. Bu yetenek, şehadet, vaaz, söz alma, vazife, öğretmek, hayır işleri gibi belli bir vazifeyi ifa için kutsal-Ruhun daimi aksiyonuna benzetilmiştir. Bu değişik yetenekler, dünyanın ve dini cemaatin, fonksiyonlarıdır. Yahut yaptıkları işleri onaylanan kişilerin tabii yetenekleridir. İncilde, özellikle Paul, karizmadan bahsetmiştir: [2]İnayet, bütün karizma’nın canlandırıcısıdır: [3]Bugün bazı Hıristiyanlar, karizma hürriyetini tesis etmiş olan hiyerarşiye karşı koyarak, otorite ile uyumsuzluklarını haklı göstermeye çalışmaktadırlar.
Karl Bath:
10 Mayıs 1886'da Bâle'de doğmuş ve aynı şehirde 10 Aralık 1986'da ölmüştür, Kari Barth, bu asrın ortalarına doğru en meşhur Protestan ilâhiyatçısı olmuştur. 1925'den 1934'e kadar Munster'de ve Bonne'da Protestan ilahiyatı okutmuştur. Nazizme karşı muhalefetin liderliğini yaptığından dolayı, üniversitedeki kürsüsünden kovulmuş, akademik rütbeleri elinden alınmıştır. Sığındığı Bâle'de 1935'den 1962'ye kadar Profesör olarak şöhreti devam etmiştir. Almanca yazdığı eseri oldukça önemlidir: (1918'den 1965'e kadar yirmi ciltten fazla eser ve sayısız makale yazmıştır.) İmana Giriş (1972), İlahiyat ve Kilise (1928) adlı eserlerinden başlayarak 1932'den 1959'a kadar onun Dogmatik (Akide) hakkındaki görüşleri Protestanlar üzerinde gittikçe artmıştır. Bultmann ve Tillich’in görüşleri yayınlanınca onun tesiri biraz zayıflamıştır, Dialektik demlen Barth teolojisi, önce, özellikle Schliermacher'le Hegel’in idealist akımı ve Protestanlığın geleneksel tezleri arasını uzlaştırmaya çalışan “Aracı İlahiyata” karşı bir reaksiyon olarak görülmüştür. Bilhassa, Kierkegaard'la başlayan existentialist hareket, bu teşebbüsün çelişkili ve yapmacık karakterini ortaya koymuştu. İlk neşriyatlarında, Kierkegaardçı eleştirileri üslendikten sonra İsviçreli İlâhiyatçı, Danimarkalı filozoftan ayrılmış ve “Doğmatique” adlı gelenekçi Protestanlığa dönmüştür.
Karman:
Sanskritçe bir kelime olan Karman, iş, faaliyet, hareket anlamına gelir. Brahmanist ilahiyatçılar tarafından ferdin, hayatı boyunca değerli veya değersiz olarak biriktirdiği şeyler bütününü belirtmek için kullanılmıştır. Büyük Hindu çoğunluğu tarafından kabul edilen bir anlayışa göre insan, üç elemandan meydana gelmiştir: Beden (Duyu ve hareket organları), Akıl (manası: zihni organ), Ruh (Atman). İşte bu sonuncusu, tesadüfen fenomen dünyasına inmiş olan bir özdür. Orada bu öz, kafesteki bir kuş gibi dünyanın sonuna kadar hapis olarak kalacaktır. Sözü edilen kuş, uçmak istiyor. Fakat o, fertlerin ifâ ettiği hareketlerin herbiri vesilesiyle dokunduğu ağlarla tutuklu bulunuyor (İşte bedenle Ruhun misali). Çünkü iyi ve kötü her hareket, görülmeyen fakat gerçek olan bir sonucun nedenidir. İşte buna karman denmiştir. Bu, ruh üzerine tesir eder ve onu başka bir şartta veya sonsuz yeniden doğuşun bir devresinde ferdin ölümüne sevkeder. Böylece aynı değişmez ebedi ruh, zamanlar boyunca, hayvan şartlarından insan şartlarına geçen göçmen bir kuş gibi bedenden bedene geçer. Bu sürekli hayatlar boyunca biriken karmanın değerine göre, kötülük yok olur. Böylece, yüce bir ermişlik hareketi, ferdi, kutsal bir statüye ulaştırabilir. Fakat bu sadece başkalarına karşı yüksek olan bir haldir. Onları aşamaz. Bir müddet sonra, kendisinin o mevkiye ulaşmasına imkan veren liyakati tüketen ruh, ya bir insan bedeni ya da hayvan bedeni içinde kendini gösterir. Ancak yine hareketsiz yaşanamaz. Yeniden karman depo edilir ve bu sonsuza dek böylece sürer gider.
Böyle bir teorinin doğurabileceği metafizik bir ümitsizliğe karşı, sayısız Hindu mezhepleri böyle bir lanetten kaçmaya imkan veren bir kurtuluş yolunun varlığını ifade etmişlerdir. Meselâ, Bhakti'nin mensupları, Tanrının (vishnu, shiva, krishna, tanrıça) inayetiyle Mü’mini, cennetinde sonsuzluğa dek tutabilir, derler. Diğer mezhep salikleri, ferdin, karmanın birikim mekanizmasının şuuruna vardığında, hareketi reddederek onu kırabileceğini ifade etmişlerdir. Böylece ruh, Samsâra (sonsuz yeniden doğuşlar devr-i daimi) dan kesin olarak kurtulur ve hüviyetini mutlaka (Brahman) gerçekleştirir. Böylece ebediyyen fenomenler dünyasından kurtulur ve bir daha da bedenleşmez. Yoga pratiği yapanlar da ferdi, insani şartlardan çekip çıkarmak ve ona karmandan kurtulmaya imkan vermek için onu yapmaktadırlar. Burada çok sayıda modern Hindu'nun da gelecek hayatlarını Hıristiyanlar ve müslümanlar gibi cehennem veya cennet olarak tahayyül etme meylinde olduklarını da ilave edelim. Bununla beraber, Karman mefhumu geleneksel din ve felsefe içinde esas olarak kalmaktadır. Bu mefhum, Hindu evrensel kültürünün içinde her yerde vardır.
Karmelit Tarikatı:
Orta çağın dört büyük tarikatından biridir. Bu tarikat ismini, Filistin'deki Carmel tepesinden almıştır. İsrail peygamberlerinden İlya’nın açtığına inanılan bir su kenarına yerleşen keşişlerin murakebeye çekildikleri bir yerdir. Karmel tarikatı, kök itibariyle XII. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Buradaki keşişlerle Haçlı ordusunun İçinden birkısım askerler bu tarikatı tesis etmişlerdir. Kudüs patriği Aziz Albert, 1206-1214 arasında bir tarikat tüzüğü hazırlamıştır. Bu tüzüğü papa III. Honorius 1226 yılında onaylamıştır. Tarikatın kuruluş gayesi, Hıristiyan keşişlerinin İlya peygamberin (Hz. İlyas) yaşama modelini kendilerine rehber etmelerine dayanmaktadır. Bunun için keşişler, Karmel dağına murakebe için sık sık inzivaya çekiliyorlardı. İlk Karmel cemaatinin üyeleri ayrı ayrı hücrelerde sessizlik, münzevi, aşırı perhiz ve sadelik içinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Ancak Haçlı seferlöri sırasında Karmel dağı güvenlik nedeniyle boşaltılmış ve Karmel dağından Karmel keşişleri 1240 yılında Avrupa'ya doğru dağılmaya başlamışlardır. Böylece Karmel keşişleri, İngiltere, Fransa, Kıbrıs ve Sicilya'da merkezler oluşturmuşlardır. Karmelitlerin ilk genel kurulu 1247'de İngiltere'de yapılmıştır. O sırada toplantıya, Sen Simon Stock başkanlık yapmıştır. Karmel tarikatı, Batı toplumu için yeniden gözden geçirilmiştir. Tarikat kardeşlik esasına dayanıyordu. Karmelitlerle, Dominikenler ve Fransiskenler arasında ciddi benzerlikler vardır,
Karmelit tarikatı, kadınları da bünyesine alarak ilk Karmelit rahibe topluluğunu 1452'de oluşturmuştur. Avilalı Azize Teresa, Karmelit tarikatında ciddi reformlar yapmıştır. Teresa, bir Karmelit manastırında otuz yıl kalarak, çıplak ayaklı Karmelit tarikatını tesis etmiştir. Teresa, sadece rahibe teşkilatları değil, başka teşkilatlar da kurmuştur. Bu tarikatlar, çok sıkı riyazat ve yaşama kurallarını uygulamaya koymuşlardır. Teresa'nın eğilimindeki Karmelitler, “Ayağı çıplak Karmelitler” olarak anılmışlardır. Karmetit tarikatına bağlı manastırlar, 1593'te papalık fermanıyla bağımsız bir tarikata dönüştürülmüştür. XIX. yüzyılda Karmelit adıyla yaşayan gerek Teresa'nın eğilimindeki ve gerekse eski Karmelit eğilimli manastırlar, ciddi baskı altında tutulmuşlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde Karmelit tarikatı, hem Batı Avrupa'da, hem de Amerikada ve Ortadoğu'da yeniden canlanmaya başlamıştır.
Karşı Reform:
Bu tabir aslında, Katolik kilisesinin bir iç yenilenme hareketi olarak kabul edilmesi gerekir. Karşı-Reform tabiri, Protestanlığın çıkışı olan XVI. yüzyıldan sonra çok daha özel bir anlam kazanmıştır. Bunun için XVI. yüzyıldan sonra Katolik kilisesinin yaptığı genel konsil toplantıları, genelde karşı-Reform özelliği taşımaktadır. Bu anlamda karşı-Reform, Katolik kilisesinin Protestanlık karşısında kendine bir çeki düzen verme hareketi olarak anlaşılması gerekir. Bu açıdan ilk karşı reform konsili, Trente konsilidir (1545-1563). Bu konsilde daha sonra Tridentin Katoliklik denilecek olan, Katolik Hıristiyanlık yeniden belirlenmiştir. Ayrıca bu konsilde, iman ve tanrı kavramları yeniden ele alınmıştır. Kutsal ayinlerin sayısı yeniden belirlenmiştir. Protestanlığın ayinler konusundaki kısaltması reddedilmiştir. Din adamları arasındaki yozlaşmaya karşı savaş açılmıştır. Rahiplerin eğitimleri yeniden ele alınmıştır.
Din adamlarının mütevazi şekilde yaşamaları, içice olmaları, gençlerle ilgilenmeleri, gençlere yönelik okullar açılması gündeme geldi.
Protestanlığın yayılmasına karşı siyasal ve askeri tutum, XVI. yüzyılın ilk yansında imparator V. Şarlken ile İspanyol engizisyonunu izleyen II. Filipe’in politikalarında açıkça görüldü. Karşı-Reform hareketiyle Katolik Hıristiyanlık, Hıristiyan imanını ve inancını iyice pekiştirdi. Özellikle İsa'nın komünyona gerçek bedeniyle katılması, Meryem ana, aziz Petrus'un önceliği gibi konular üzerinde durulmuştur. Katolik tarikatının vaizleri, yeni bölgelerdeki Katolikleri, Protestanlardan korumak için yoğun faaliyet göstermişlerdir. Katolik kilisesi karşı-Reform özelliği taşıyan konsilleri devam ettirmiş ve 1962-1965'de Roma'da toplanan II. Vatikan konsili, karşı-Reform konsillerinin son halkasını teşkil etmiştir.
Kast:
Klâsik ve çağdaş Hinduizm, tamamen kast sistemi üzerine kurulmuştur. Bu kastları Brahmanlar, kşatriya, Vaisya ve Sudra olarak belirtebilirz. Yani Hind toplumu, Hindu dini cemaatini oluşturan insan gruplarının hiyerarşik organizasyonu üzerine oturmaktadır. Bu insan grupları, sosyal kaidelere ve davranışlara göre tarif edilmektedir. Fertlerin, farklı sosyal derecelere aidiyeti, doğrudan doğruya onların karmanlarının bir sonucudur. Yani, hayatta iken yapılmış işler, sonraki hayatta ruhun kaderini (atman) belirlemektedir, (doğuşların devr-i daimi) Durum böyle olunca, Parya veya Brahman olarak doğmakta bir adaletsizlik yoktur. Bunun için, hayatta iken bir kasttan diğerine geçmek mümkün olmamaktadır. Ancak, yeniden doğuşta daha yüksek bir durumda doğabilmek için herkesin karmanını ifâ etmesi gereklidir. Bhagavad-Gita doktrini böyledir. Bu Hinduların çoğunluğunun inancıdır. Fakat birçok mezhep kurucusu (Guru), kast sistemini kabul etmemiştir. Meselâ Budizm, kasttan reddetmektedir. Hindistan'da herzaman bu sert hiyerarşinin meydana getirdiği sosyal halkadan; cemiyet halinde yaşamaktan yüz çevirerek, başıboş mistik bir hayat sürmek için kurtulmaya çalışılmıştır. Bu olay, bir emniyet supabı olarak, cemiyette fonksiyon yapmıştır. 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlık sırasmda Hind parlamentosu, şekil olarak kastları yasaklayan bir Anayasayı kabul etmiştir. Ancak kastlar, hâlâ Hindu çoğunluğunun dini vicdanlarında yaşamaya devam etmektedir.
Kaşerut:
Yahudilerin beslenmeleriyle ilgili kuralları kaşerut belirlemektedir. Yahudilerdeki kaşerut kuralları, Levililer ve Tesniye'de belirtilmiştir. Daha sonra Talmud bilginleri bu yazılara yeni yorumlar getirmişlerdir. Özellikle Mai-monides (İbn Meymun) bu konuda yeni açıklamalarla Yahudi kaşerut kurallarını zenginleş-tirmiştir. Kaşer, yiyeceklerin Yahudi dinine uygunluğunu belirleyen kurallardır. Yahudiler, kaşerut doğrultusunda hayvan kesimine çok önem vermektedirler. Bir hayvan etinin kaşer olabilmesi için Şohet adı verilen bilgili biri tarafından kesilmesi gerekir. Şohetler, dini bilgiler bakımından özel olarak yetiştirilir. Kendilerine şohet belgesi verilir. Bu belge Hahambaşılık veya Bet-Din üyeleri tarafından verilmektedir. Bunun için Şehita denilen hayvan kesimi dinsel bir faaliyettir. Şehitada Halef adı verilen keskin bir bıçak kullanmak şarttır. Şohet tarafından kesilen hayvanın yine şohet tarafından iç organları temizlenir. Yahudiler Kaşer damgası olmayan yiyecekleri yemezler. Yahudilerin yediği etlerde Kaşer damgası bulunur. Yahudiler kan, ciğer, dalak gibi sakatat ve iç yağı yemezler. Ateşten geçirilerek kanı yok edilen ciğer yenebilir. Yahudiler, karışık yiyecekleri birlikte pişirmezler. Bunların yenmesi de haramdır. Meselâ, eti sütle pişirmek yasaktır. Avrupa'da ve Amerika'da kaşer damgalı yiyecekler satılmaktadır. Bu, bu yiyeceğin Yahudi kurallarına uygun olduğunu gösteren bir izin belgesi demektir. Uçak yolculuklarında da Yahudiler Kaşer damgasına dikkat etmektedirler. Türkiye'de de Yahudiler için Kaşer damgası çok önemlidir. Özel eğitimden geçmiş şohetler, Yahudi yasalarına uygun hayvan kesimi yapmaktadırlar. Yahudiler “kaşer” lisansına sahip Yahudi kasaplarından veya mezbahalardan et almaktadırlar. Türkiye'de “kaşer” lokantalar yok ise de, birçok lüks otolde “kaşer” damgasını taşıyan gıda maddeleri bulunmaktadır.
Kaşer kelimesi bütün dünyada gıda sektörü tarafından bilinmektedir. Kaşerut kuralları Yahudi kimliğinin korunmasında çok önemli bir rol oynamaktadır, Çağdaş Yahudi bilgini Samuel Dreuner, “Yahudi Gıda Yasaları (1966)” isimli kitabında kaşerut konusunda şöyle demektedir: “Kaşerutun amacı, kutsallıktır. Kutsallar kişi ve kutsal bir millet oluşturmaktadır. Kaşerut, insanın hayvansal tabiatının basit bir gereksinimi olan yemek olayını Tanrı katma çıkararak kutsallaştırdığı için Yahudileri diğer milletlerden farklı kılmaktadır.”
Katarlar (Cathares):
Katar kelimesi, temiz anlamına gelen catharis kelimesinden gelmektedir. Katarlar, XI. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar İtalya'dan Fransa'nın güneyine kadar yayılmış olan bir mezheptir. Bunların doktrini, Zerdüşt-lüğün ve Maniheizmin düalizminden alınmıştır. Bunun için doktrinlerinin esası, iyilik ve kötülük prensibinin varlığı üzerine dayanmaktadır. Buna göre bu iki prensip, devamlı mücadele halindedir. Ancak neticede iyilik, zafere ulaşacaktır. Kötülük prensibinden çıkan madde, cinsiyet, evlilik, lanetlenmiştir. Her türlü maddi cazibeden, fakirlikle ve iffetle kurtulmuş olan mükemmeller, kurtuluşa herhangi bir sakramentin yardımı olmaksızın ulaşacaklardır. Mükemmeller, ölmeden önce diğer inananların üzerine ellerini koyarlar ve onlara daha yüksek bir ruh göçü temin edebilirler. Böylece onlar da, kendileri gibi olurlar. Bazı defalar bu kurtuluş kavramı, Budizmin Nirvana'sı ile mukayese edilmiştir. Katarlar, hemen hemen, papa III. İnnocentin çağrısı ile başlatılan, Albigeois haçlı savaşı ile ve engizisyonla yok edilmişlerdir. Onlardan bugüne, sadece birkaç metin, birkaç şifahi gelenek ve Güney-Batı Avrupa'da çok küçük bir cemaat topluluğu kalmıştır.
Katedral:
Hıristiyanlıkta, piskoposun resmi makamının bulunduğu kiliseye verilen addır. Katedral, ait olduğu piskoposun, genel kilise hiyerarşisi içindeki, konumunun yükselmesine bağlı olarak önem arzeder.
Erken dönem Hıristiyan bazilikalarında, apsis duvarına yakın biçimde yerleştirilen Katedra, piskopos tahtı olarak kullanılırdı. Bu bazilikaya da katedral adı veriliyordu. Daha sonraki dönemlerde, her piskoposun kendi bölgesindeki en önemli kiliseye “Katedral” adı verilmiştir. Katedral kiliselerinin, her zaman büyük ve görkemli yapılar olması gerekmez. Fakat genelde katedraller, görkemli binalardır. Diğer yandan, katedraller, genelde şehir merkezlerinde inşa edilmiştir. En büyük katedraller, Batı'da Orta çağda yapılmıştır. Katedraller, Hıristiyan ortaçağının en gözde dini yapılarıdır. Katedralin bulunduğu şehir de, katedralle şöhrete ulaşmıştır. Katolik kilisesi yasasına göre, katedralin takdis edilmiş olması ve yeterli gelirinin bulunması gerekmektedir.
Genelde Katedral yapımına papa, karar vermektedir. Ancak, şartlar elverdiği takdirde piskoposların isteği ve teklifi üzerine de papalığın onayı alınmak şartıyla kadetral yapılabilmektedir. Ortadoks kilisesinde katedral piskoposun bulunduğu ve ayinleri yönettiği ana kilisedir. Rusya'da her büyük şehirdeki en büyük kilise, katedral olarak kullanılmaktadır. Ancak her zaman bu kilisede piskopos bulunmayabilir.
Avrupa'da Protestanlık hareketi yayılmaya başladıktan sonra, Protestan muhitlerde piskoposluk kaldırılmış ve katedraller normal kilise haline dönüşmüştür. Sadece, İsveç'te, piskoposun bulunduğu Lutherd bir kilise katedral adım korumuştur. İngiliz milli kilisesi olan Anglikan kilisesi de katedralleri korumuştur.
Katekümen:
Hıristiyanlıkta, Hıristiyan eğitimi gören vaftiz adaylarına verilen bir isimdir. İlk Hıristiyanlar, yeni Hıristiyanlığa girenleri, vaftizden sonra bilgilendiriyorlardı. Vaftiz olarak Hıristiyanlığa girenleri, Havariler eğitiyorlardı. Hıristiyanlığın gereklerini yerine getiriyorlardı. [4]Havarilerin dışında, Hıristiyanlığı iyi şekilde öğrenenlerde, yeni Hıristiyan olanlara öğretmenlik yapıyorlardı. Nitekim İskenderiyyeli Apollos isimli bir Yahudi, Efes'te, İsa'ya ait şeyler konusunda bilgi veriyordu. [5]
Hıristiyanlığa putperest muhitlerden gelenler çoğalınca Hıristiyan din eğitiminin de önemi artmıştır. Özellikle IV. yüzyılda Hıristiyanlık, Roma devleti tarafından yayınlanan 313 Milan fermanı ile serbestçe yayılma imkanı bulunca, üç asırlık birikim kendini bir takım itizallerle ortaya koymaya başlamıştı. Böylece resmi kilise öğretisinin önemi bir kat daha artmıştı. Çünkü itizallerle mücadelenin başka yolu yoktu. Hatta Hıristiyan olmak isteyenler, önce Hıristiyanlığı öğreniyorlar, sonra vaftiz ediliyorlardı.
Hıristiyanlıkta katekümenlikle vaftiz arasında ciddi bir bağ oluşmuştur. Çocuklara uygulanan vaftiz merasimi, katekümenlerin sayısını azaltmışsa da, yetişkinlerin vaftiz olması katekümenlik müessesini yeniden canlandırmıştır. Bu durumda katekümenlik misyonerlikle birlikte yeniden gündeme gelmiştir.
Kateşizm:
Hıristiyanlıkta kateşİzm, dini bilgilerin öğretilmesini hedefleyen sorulu-cevaplı bir ilmihal bilgileri klavuzudur. Kateşizm, iki hedefle hazırlanmıştır: Hıristiyan gençleri bilgilendir-mek-kiliseye yeni mensuplar kazandırmak ve katekümenleri vaftize hazırlamak. Havariler döneminde, Hıristiyan kredosunu (amentü) vaftiz adaylarına sözlü olarak öğretme olayına katekhesis= (öğretmek) deniyordu. Hıristiyanlığı, Roma eğitim sistemi içinde yetişmiş olanlara öğretebilmek için birtakım okullar açılmıştır. İslanderiyye'de açılan okul, bunların ilkidir. Daha sonraki dönemlerde bu ilk Hıristiyan eğitim modelleri, daha büyük okulların tesisine yol açmıştır. Hıristiyan iman ve ibadet kılavuzları üzerindeki çalışmalar, özellikle M.S. 325 İznik Konsilinde kabul edilen iman formülünden sonraki dönemlerden başlıyarak, kilise babalan döneminde hızlanmıştır. Hıristiyan kaynaklarında kateşizm terimi, ilk defa XVI. yüzyılda, bu amaçla yazılan kitaplar için kullanılmaya başlamıştır. XV. yüzyıldan itibaren matbaanın icadı ile birlikte, kateşizm kitapları basılmaya başlandı. Genelde bu amaçla yapılan çalışmalara, Ortaçağ kateşizm kitapları kaynaklık ediyordu. Ortaçağ kateşizmi, daha ziyade Havariler kredosunu (amentü), Rabbin Duasını ve Tanrı sevgisini dile getiren On Emir’in açıklamasını ihtiva ediyordu.
Protestan muhitlerde ilk kateşizm kitabını 1529'da “Küçük Kateşizm” adı ile kaleme alan Luther olmuştur. Yine Luther’in 1529'da, “Büyük Kateşizm” adı ile kaleme aldığı kitap ise daha çok Protestan din adamlarına hitap ediyordu. Protestan muhitlerde kateşizm konusunda ikinci önemli çalışmayı Jean Calvin 1537'de kaleme aldı. Calvin’in çalışması, daha ziyade çocukların eğitimine yönelikti. 1563'de Heidelberg kateşizmi adı ile Cospar Olevianus ile Zacharias Ursinus'un hazırladıkları kitap, 1619'da “Dört Komilinde” yeniden gözden geçirilerek, Reform kiliselerinin hizmetine sunuldu.
İngiliz Anglikan kiliseside “Toplu Dua Kitabı” isimli kateşizmi kabul etmişti. Bu kitabın ilk bölümü 1549'da Thomas Cranmer ve Nicholas Ridley tarafından hazırlanmış olup, 1661 yılına kadar birçok değişiklik geçirmişti. Bu kitabın ikinci bölümü vaftiz ve komünyon ayinlerini içine alıyordu. Kaynaklar bu kısmın da 1604 yılında, Puritenlere karşı hazırlandığını belirtmektedir.
Katolik Hıristiyanlık kateşizmine en ciddi katkıyı 1555'de kaleme alman çalışma yapmıştır. Bu kitabı, saint Petrus Canisius yazmıştır. Aslen bir Cizvit rahibi olan Canisius'un bu eseri, dört yüz defa basılmıştır. 1563'de Edmond Augor'de bir Kateşizm kitabı hazırlamıştır. Daha sonra 1687'de Jaques Benigne Bossuet bir kateşizm kitabı yazmıştır. Katolik Hıristiyanlık alanında kateşizm çalışmaları, daha sonraki yüzyıllarda devam etmiş, Amerika'da 1885 yılında Baltimor Kateşizmi, 1898'de İngiltere'de Hıristiyan Doktrini Kateşizmi, Almanya'da 1847'de Joseph Deharbe’in yazdığı kateşizm, bu alanda dikkat çekici eserlerdir. Katolik Hıristiyanlık kateşizmi 1962-1965'de yapılan II. Vatikan Konsilinde yeniden gözden geçirilmiş, kabul edilen on altı metnin içinde “Hıristiyan Eğitimi” başlığı altındaki metin, Katolik kateşizminin boyutlarını genişletmiştir. II. Vatikan konsilinde Hıristiyan kateşizminin dayandığı prensipler geniş şekilde tespit edilmiştir.
Katharosçuluk:
XII. ve XIII. yüzyıllarda Batı Avrupada ortaya çıkan sapık bir akımdır. Yunanca Katharos kelimesi arı-temiz anlamına gelmektedir. Batı Hıristiyan dünyasında XI. yüzyıldan beri dağınık ve düzensiz olarak görünen Katharos zihniyetli akımlar, XII. yüzyıhn ortalarına doğru belli bir teşkilat içinde görülmeye başlamıştır. Böylece kendine özgü kilise yapısı ve ayin usulü ile örgütlü bir duruma gelmiştir. 1149 yılına doğru piskoposluk düzeyinde kuzey Fransa'da bir piskoposluğa sahip olmuştur. Bunu, Albi ve Lombardiya piskoposlukları izlemiştir. XII. yüzyılın sonunda biri Kuzey Fransa'da, dördü Güney Fransa’da, altısı da İtalya’da olmak üzere Katharosçu piskoposlukların sayısı on bire çıkmıştır. Katharosçu hareketin ana hedefi, dünyadan ve maddeden uzaklaşmaktı. Dünya kötü idi ve kötülüklerle dolu idi. Bu kötü dünyada, insanın amacı, ruhunu dünyadan kurtarmak ve Tanrı ile birliğini sağlamaktı. Ruhun temizliği için et yememek ve cinsel ilişkinin terk edilmesi gerekmektedir.
Katharosçuluk sert çile ve riyazat prensipleriyle elit bir zümrenin ilgi odağı haline gelmiştir. Ancak bazı yerlerde bu öğretiler halk seviyesine kadar inmiş ve birçok halk, bu öğretilere uymaya başlamıştır. Özellikle Fransa ve Kuzey İtalya'da katharosçu öğretinin müntesipleri yaygınlaşmıştır.
Katharosçu hareket, zamanla iki kola ayrılmıştır:
a) Kusursuzlar
b) İnananlar.
Kusursuzlar (consolamentum) Kendilerine has bir törenle, inananlar grubundan ayrılıyordu. Kusursuz Katharosçular, kendilerini en yüksek ahlâki ölçülere uydurmaya çalışıyorlardı. Tefekkür, hayatlarının temelini oluşturuyordu. İnananlar, daha sade bir hayat sürüyordu. Katharosçu hareket Hıristiyanlığın bazı temel doktrinlerinde de farklı düşüncelere sahip bulunuyordu. Meselâ, kilisenin be-denleşme teorisine İnanmıyorlardı. Onlara göre Hz. İsa bir melekti. Hıristiyanlıkta bu aşırı davranışlarıyla Katharosçu hareket, zamanla papalık karşısında itizal durumuna düştü. Papa III. İnnocentinus (1198-1216) bunları bastırmak için bazı girişimlerde bulunmuştur. Bu konuda başarı sağlanamayınca 1209'da Katharosçulara karşı, Albi Haçlı seferi düzenlenmiştir. Tarihe Albi hareketi olarak geçen bu hareketle, Katharosçular kılıçtan geçirilmiştir. Daha sonra engizisyon mahkemelerine sevkedilen Katharosçuların kökü kurutulmuştur. Böylece 1270lerde Katharosçuların kiliseleri yok olmuştur. Yeraltı faaliyeti ile bazı ülkelerde yaşamaya devam ettilerse de XV. yüzyılda tamamen kaybolmuşlardır.
Katolik Ansiklopedisi:
Vatikan'ın yayınladığı önemli bir ansiklopedidir. 1949-54 yılları arasında yayınlanmıştır. II. Vatikan Konsili öncesi yapılan, Katolik Kilisesi üzerinde bilgi veren ciddi bir çalışmadır. 12 ciltlik bu Katolik ansiklopedisi, Latin Katolik Kilisesini bütün yönleriyle incelemektedir. Ansiklopedi, konuların önemine göre maddeleri geniş tutmakta ve her maddeden sonra kaynaklar vermektedir. Her cilt, yaklaşık olarak iki bin sahifeyi bulmaktadır. Katolik Ansiklopedisinde yer alan maddeler kırk iki başlık altında toplanmıştır. Katolik Ansiklopedisine, 1969 yılında ikinci Vatikan Konsilinin de içine alınması için bir ek yapılmıştır. Bu ilaveye “II. Vatikan ökümenik Konsili sözlüğü” adı verilmiştir. Aradan geçen otuz yıl boyunca, Ansiklopediye ilave edilmesi gereken çok önemli konular ortaya çıkmıştır. Bu konuların başında “Dinler arası Diyalog çalışmaları ve Toplantıları” gelmektedir. Ansiklopedi bu açıdan eksik kalmaktadır.
Katoliklik:
Doğrudan doğruya katolik kelimesiyle alakalı olan katoliklik, Katolik anlayışa ve imana mensubiyeti ifade etmektedir. Katolik kelimesi birlik içinde evrenselliği belirtmektedir. Yani, kilise birliği ile birlikte, evrensel Hıristiyan imanını temsil ettiğine inanan Hıristiyan kilisesinin adıdır. Doğu ile Batı kiliseleri arasındaki kopuş, 1054 yılında vuku bulmadan önce, ortodoks ve katolik kelimeleri pek revaçta olan kelimeler değildi. 1054 yılındaki büyük bölünme olarak ifade edilen Doğu ve Batı kiliselerindeki ayrılıktan sonra, Bizans kilisesi, ortodoks unvanını almış ve gerçek imanın muhafazasını kendisinin temsil ettiğini iddia ederek, bu ismi kullanmaya başlamıştır. Roma kilisesi, de katolik kelimesini kendisinin vasfı yaparak, birlik içinde evrenselliği temsil ettiğini iddia etmiştir. Neticede Bizans kilisesi, Rum Ortodoks kilisesi unvanını alırken; Roma kilisesi de Lâtin katolik kilisesi unvanını almıştır. Fakat her iki kilise de, diğerinin üstlendiği vasfa, kendinin layık olduğunu her zaman iddia etmiştir.
Ortodoks kilisesi ile Roma katolik kilisesi arasında XI. yüzyıldan itibaren XIII. yüzyıla kadar varan uzun bir uzlaşma seyri görülmektedir. Bu konuda iki tarih önemlidir. Biri yukarıda belirttiğimiz 1504 tarihidir. Bu tarihte iki kilise arasında bir yakınlaşma teşebbüsü yapılmıştır. Fakat bu teşebbüs başarısız olmuştur. İstanbul patriği ile Roma papalık elçisi arasında karşılıklı aforoz mücadelesi, bu dönemin önemli bölünmesini göstermektedir. Doğu ile Batı kiliseleri arasındaki ayrılışı tam olarak belirleyen ikinci olay, 1204 yılında yapılan 4. Haçlı seferidir. Dördüncü Haçlı seferi ile Batı, İstanbul üzerine saldırmış ve onu iğrenç ve tahripkâr bir çılgınlık içinde yakıp yıkmıştır. 1054 tarihinde meydana gelen Roma ile İstanbul arasındaki bölünmenin ve ayrılmanın nedeni, Kutsal-Ruhla (Saint-Esprit) ilgili tartışmadır. Katolik kilisesi, Teslisin üçüncü unsuru olan Kutsal-Ruhun hem Baba'dan hem de Oğul'dan çıktığını kabul ederken; Ortodoks kilisesi, Kutsal-Ruhun sadece Baba'dan çıktığını kabul etmektedir. Böylece iki kilise, birbirini lanetleyerek ayrılmışlardır. Bundan sonra, her iki kilise ayrı yollarda ilerlemeye devam etmiştir.
XI. yüzyılda Doğu Kilisesiyle ayrılmış olan Batı katolik kilisesi, XVI. yüzyılda yeni bir bölünmeye daha sahne olmuştur. Bu dönemde gerçekten Katolik Hıristiyanlık, düşünce düzeyinde bir gerilik için de bulunuyordu. Bunun içinde zahiren parlak olan skolastik ilahiyat, yaşanılan dünya için ve imanın haysiyeti için önem teşkil etmeyen nazariyelerle meşgul oluyordu. İdari yönden de durum pek iç açıcı değildi, politik iktidar karşısında, kredisini tüketmiş, İncilin tanığı olmayı bırakmış bir papalık teşkilatı vardı. Katolik Hıristiyanlık, Azizlerin menkıbeleriyle, Endüljans vaazı ile belirginleşiyor, İncillerin ve doğmaların vaazı ise ikinci plânda kalıyordu. Din, adetâ, para bağışı ile ifâ edilecek bir seviyeye getirilmişti. Bazı gayretkeş vaizler Avrupa'yı bir ucundan diğer ucuna katederek, kiliseye para yardımı sağlıyorlar ve günahların bağışlanmasını temin ediyorlardı. Çünkü Papa X. Leon, Roma Saint-Pierre kilisesinin mali finansmanı için bütün cömert bağışçılara bir Endüljans verilmesine karar vermişti. İşte XVI. yüzyılda Luther’in asıl isyanı buna karşı olmuştu. Neticede Luther (Öl: 1546) 31 Ekim 1517 yılında Wittenberg şatosunun kilise kapısına, 95 maddelik, katolikliğin prensiplerini reddeden tezini ilan etmişti. İşte Luther’in reaksiyonu sonucunda önce Almanya'da, daha sonrada Fransa'da ve İsviçre'de kendini gösteren katolikliği ıslah harekatı, Protestanlığın doğmasını sağlamıştır. Bugün Hıristiyanlığın bu üç ekol (mezhep) etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz: Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık. Burada sadece katoliklikle ilgili bilgi vereceğiz.
Katolik mezhebi bugün kırk bir millete dağılmış olarak dokuzyüz milyondan fazla bir müntesibe sahip bulunmaktadır. Katolik mezhebine ait en kalabalık nüfus, Latin Amerika'dır. Merkeziyetçi bir yapıya sahip olan katolik kilisesinin merkezi Vatikan'dadır. Vatikan, etrafında merkezileşen otorite ve idari yapısı ile, dikkat çekmektedir. Bu merkeziyetçi yönetimin başında papa bulunmaktadır. Papa, İsa'nın vekili durumundadır. Hatta papa, ruhani Vatikan devletinin devlet başkanıdır. Katolik kilisesi, papanın yanılmazlığım kabul etmektedir.
Katolik kilisesindeki temel hiyerarşi şöyledir: Papa, kardinaller, piskopaslar rahipler ve diğerleri. Bunların içinden papanın seçimine sadece kardinaller katılmaktadır. Kardinalleri de papa tayin etmektedir. Papa adayı, bu kardinallerden biridir. Papa yaşadığı müddetçe papa olarak kalmaktadır. Tarihte bir istisna hariç hiçbir papa istifa etmemiştir. O halde papalığın istifa yolu ile boşalması söz konusu değildir.
Papa’nın başkanlığında Vatikan'da toplanan bir meclis vardır. Bu medis bakanlar kurulu gibidir. Meclisin üyeleri kardinallerden oluşmaktadır. Bütün meclis, papa'ya karşı sorumludur. Ayrıca papa'ya bağlı komisyonlar vardır. Her komisyonun başında bir kardinal bulunmaktadır. Kardinaller kutsal meclisdeki oylamaya katılmakla birlikte, hepsi oylamaya katılmamaktadırlar. Gerek papa seçiminde ve gerekse “Kutsal Meclis” deki oylamalarda oylamaya katılma yaşı yetmişbeştir. Bu yaştan sonra kardinaller, emekli olmaktadırlar. İsteyen kardinaller, çalışmaları takip edebilmektedir. Fakat papa seçimi “kapalı” yapıldığı için oraya seçmenler katılabilir. Buna “konklav” adı verilmektedir. Konkİav'da papayı seçmek üzere kardinaller, Vatikan'ın bir bölümünde toplanarak üzerlerinden kilinlenmektedirler. Bu kapanış, onları dışardan gelebilecek her türlü baskıdan uzak tutmaktadır. İşte bu toplantıya konklav adı verilmektedir. Konklav papa X. Gregoire tarafından 1274'de toplanan II. Lyon konsilinde yasallaşmıştır. Konklav, papa’nın ölümünden sonra onuncu gün toplanmakta ve yeni papa'-nın seçimine kadar devam etmektedir. Kardinaller konklav başkanının gözetimi altında Vatikan'a kapatıldıktan sonra; sadece bir kaç yüksek rütbeli din adamı, maddi hizmetler için içerde kalmaktadır. Konklav anında her kardinalin bir çalışma odası vardır. Hiçbir kardinal, dışarı ile haberleşme imkanına sahip değildir. Papa'yı seçim toplantıları, sabah ve akşam Sixtine kilisesinde yapılmaktadır. Papa seçilebilmek için oyların üçte ikisine sahip olmak gerekmektedir. Oylama sonunda sonuç ahnamamışsa, bacadan siyah bir duman çıkmaktadır. Bu duman, dışarda bekleyenlere henüz papa’nın seçilemediğini haber vermektedir. Seçim sonuç vermişse, o vakit bacadan beyaz duman çıkmaktadır. Papa seçiminin ilânı, Saint Pierre (sen piyer) galerisinin üstünden şef kardinal tarafından ilan edilmektedir. Papa seçimi yapılmazsa, kardinallerin yiyecekleri de tedricen azaltılmaktadır. Bunun tek sebebi papa’nın seçimini hızlandırmaktır.
Papaya bağlı bir de “piskoposlar meclisi” vardır. Bunlar da Vatikan'ın idari ve dini işlerini yürütmekte ve problemlerin çözümü ile alakalı işler yapmaktadırlar. Ayrıca papa'ya bağlı iki devlet bakanlığı vardır. Bu devlet bakanlıklarından biri “Genel İşlerle” meşgul olmaktadır. İkincisi de “Devletlerle” ilgili işlerle uğraşmaktadır. Genel işlerle meşgul olan bakanlığa dokuz kongregasyon, üç büro, üç mahkeme ve on iki komisyon bağlıdır. Bu dokuz kongregasyon şunlardır:
1- İman doktrini komisyonu
2- Doğu kiliseleri komisyonu
3- İbadet ve Sakrâmentler Disiplini komisyonu
4- Kutsallık nedenleri komisyonu
5- Piskoposlar komisyonu
6- Halkları Hırİstiyanlaştırma komisyonu
7- Papaz sınıfı komisyonu
8- Kutsallaşmış Hayat ve Apostolik Hayat komisyonu
9- Katolik Eğitimi komisyonu
Üç büroya gelince bunlar:
1- Apostolik odası bürosu
2- Apostolik meclisin mülkiyet yönetimi
3- Kutsal meclisin ekonomik işler yönetim bürosu
Üç Mahkeme ise:
1- Apostolik nedamet mahkemesi
2- Yüce Apostolik imza mahkemesi
3- On iki üyeli papaz mahkemesi
On iki pontifikal komisyon ise şunlardır:
1- Lâikler komisyonu
2- Hıristiyan birliği komisyonu
3- Alie komisyonu
4- Adalet ve sulh komisyonu
5- Corps unum komisyonu
6- Muhacir papazlar komisyonu
7- Sağlık komisyonu
8- Kanuni metinleri yayınlama komisyonu
9- Dinlerarası diyalog komisyonu
10- İnanmayanlarla diyalog komisyonu
11- Kültür komisyonu
12- Sosyal iletişim komisyonu
Vatikan ruhanî devletinin bütün işlerini bu teşkilatlar yürütmekte ve bütün organizasyonlar doğrudan doğruya papa'ya bağlı bulunmaktadır. Papa, Vatikan ruhanî devletinin başkanı olduğu için gittiği yerlerde devlet töreni ile karşılanmaktadır.
Vatikan ruhani devleti “devletle ilgili işleri” dünya devletlerindeki elçileri ile yürütmektedir. Bu elçiliklere “Nonciature” adı verilmektedir. Bu devletlerin Roma'da büyük elçileri vardır. Türkiye'nin de Vatikan'da bir elçiliği vardır. Katolik mezhebi, Vatikan ruhanî devletinin merkeziyetçi yönetimi altında yaşamaktadır. Katolik mezhebinin belli başlı özellikleri ise şunlardır:
1- Katolik mezhebinin en yüksek ruhanî lideri papa'dır. Papa, Petrus'un halefi ve İsa'nın yeryüzündeki vekilidir. Verdiği kararlarda yanılmazlık özelliği vardır.
2- Vatikan, evrensel anlamdaki KatolikHıristiyanlığınmerkezidir. Yine, Roma kilisesinin, İstanbul, İskenderiyye, Antakya ve Kudüs kiliselerine göre manevi üstünlüğü vardır.
3- Evrensel kurtuluş, sadece Katolik mezhebine bağlanmakta elde edilir. Çünkü Katolik kilisesinin yönetimi, kutsal ruhun İdaresi altında olmaktadır.
4- Kilise yönetiminde Vatikan'ın emriyie görev alan her ruhanî şahsiyetin öğretme yetkisinin olduğunu kabul etmektedirler. Katolik kiiisesine göre öğretme yetkisinin üç boyutu vardır:
Tarihi Görevi: İsa'nın tebliğini yüzyıllar boyunca devam ettirmektir.
Kültürel Görevi: Bu tebliği, tüm kültürlere ve medeniyetlere, onlardan hiçbirine katılmaksızın bir maya olarak sokmaktır.
Pedogojik Görevi: Bu tebliği, her yaştakilere, her smıftakilere, her çevredekilere ve tüm insanlığa eşit bir kurtuluş şansı vermek için intibak ettirmektir.
5- Katolik mezhebine göre, vahyin bir kaynağı ve iki iletişim şekli vardır: Vahyin kaynağı, İncillerde olmakla beraber, Katolik kilisesi, hiçbir zaman scriptura sola, yani, kutsal kitabın yegane iman kaynağı olma durumunu kabul etmez. II. Vatikan Konsili (1962-1965) bu konuda önemli açıklamalar getirmiştir. Bu konsilde, vahyin tüm muhtevasının sadece İncilerden çıkarılması kabul edilmemiştir.[6]
Bunun için Katolik kilisesi, vahyin kaynağı olarak geleneğe de çok önem vermektedir. Çünkü “Kutsal Gelenek ve kutsal kitap” aynı kutsal kaynaktan fışkırmaktadır. İşte yukarıda bahsettiğimiz “Öğretme yetkisi”nin bu gelenekle sıkı bir ilişkisi vardır.
6- Katolik kilisesi, Kutsal-Ruhun, Babadan ve Oğul'dan birlikte çıktığına inanmaktadır.
7- Katolik kilisesi, Meryemi, Allah annesi olarak kabul etmektedir. Meryem, Babanın tercihli kızıdır. O bakire olarak hamile kalmıştır. Meryem’in gökte olduğuna inanılmaktadır. Katolik kilisesine göre, Meryem, hem “Allah Annesi” hem de “Kilise Annesidir”. Bunun için papa VI. Paul, bir dogmatik yasa ilan etmiştir.
8- Katolik kilisesi, yirmi bir genel konsil kabul etmektedir. İlk genel konsil, M. 325'de toplanan İznik konsilidir. Son genel konsil ise 1962-1965 yıllarında toplanan II. Vatikan konsilidir. Katolik kilisesince bu konsilin kararları geçerlidir.
9- Katolik kilisesi, rahiplerin bekarlığını zaruri görmektedir. Bu zaruret, tabiattan değil, yerinde bir hareket olmasından kaynaklanmaktadır. Bekarlığın ana nedeni, rahiplerin kendilerini serbest şekilde Hz. İsa'ya hasretmeleri olarak gösterilmektedir.
10- Ayinin latince olarak yapılmasını öngören Katolik kilisesi, II. Vatikan konsilinden sonra, her ülkenin insanlarının kendi dilleriyle ibadet edebilmelerine izin vermiştir.
11- Katolik kiliseleri Noeli IV. asırdan beri 25 Aralık'ta kutlamaktadır.
Katolik Birliği:
XVII. yüzyılın başında Almanya'da, Protestanlığın yayılması karşısında kurulmuş olan bir teşkilattır. Katolik birliğin kuruluşuna Bavyera dükü I. Maxmilian öncülük etmiştir. Katolik birliğin en önemli rolü Tilly Kontu Johann Tserclaes komutasındaki ordunun otuzyil savaşlarındaki (1618-1648) gösterdiği başarılar olmuştur. Almanya Katolik birliğinin başlıca üyeleri, Bavyera, Franklen, Schwaben piskoposluklarıyla, Ren bölgesindeki Mainz, Trier ve Köln seçmenleriydi. Daha sonra bu teşkilat bir güney Alman Konfederasyonu haline gelmiştir.
Katolik Birliği Almanya'da, Protestan yayılmacılığının önünde ciddi bir sed olmuşsa da, tamamen başarılı olamamıştır. Katolik Birliği, 1631 yılından sonraki dönemlerde askeri mağlubiyetle zayıflamaya yüz tutmuştur. Özellikle, Tilly'nin, İsveç kralı II. Gustav Adolfa yenilmesi, bu süreci hızlandırmış ve 1635'de yürürlüğe giren, askeri teşkilatları yasaklayan prag barışı ile bu büyük birlik dağılmıştır.[7]
Katolik Mezhebi:
Katolik mezhebi, Batı kilisesi ile Doğu kilisesinin 1054'te bölünmesiyle meydana gelmiş olan Roma lâtin kilisesinin aldığı bir isimdir. Bugün Vatikan ruhani devleti tarafından temsil edilmektedir. Katolik mezhebinin başı, papa'dır. Papa, Vatikan ruhanî devletini, kardinaller meclisi ile idare etmektedir. Birçok ülkede “Nonce” adı verilen Vatikan'ın sefiri bulunmaktadır. Böylece papa, bir devlet başkanıdır. Gittiği her yerde devlet başkanlarına mahsus merasimlerle karşılanmaktadır.
1054 tarihine kadar Batı ve Doğu Hıristiyanlığı, hemen hemen aynı çizgide devam etmiştir. Böylece Resmi Kilise Hıristiyanlığı, Hıristiyanlığın doğuşundan itibaren gelen tüm geleneğe sahip olarak bir birlik içinde kendini göstermiştir. M. 313 yılında Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğunda resmen din olarak kabul edilmiş ve 380 yılında'da Theodos döneminde devlet dini haline gelmiştir. M. 787 yılına kadar bütün itizallerle bu resmi kilise mücadele etmiş ve Doğu ve Batı kiliseleri birlikte hareket etmişlerdi. 1054 yılındaki bölünmeden sonra, Doğu kilisesi olarak Ortodoksluk kendi başının çaresine bakarken; Katolik kiliseside kendine uygun çizgide devam etmiş ve 1962-1965 yılları arasında yaptığı II. Vatikan konsiline kadar yirmi genel konsil toplamıştır. Katolik kilisesi, topladığı bütün bu konsillerde Hıristiyan kredosunu sağlamlaştırmış ve itizallerle mücadele etmiştir.
Katolik Hıristiyanlığın altın çağı XII. ve XIII. asırlardır. Bu çağda kiliseler, hudutlarını bile bilmediği üniversiteleri yönetiyordu. Aziz Thomas. “Somme Theologique” adlı eserini bu çağda yazmıştı. Ancak bu parlak kilise medeniyeti, fazla devam etmedi. Özellikle, ruhban sınıfındaki yozlaşma, kilise teşkilatlarındaki düzensizlik, Sen Piyer kilisesi inşaatındaki endüljans yolsuzlukları, beklenmedik bir anda XVI. yüzyıl reform hareketini meydana getirmiştir. Lııther bu asırda (1517), Roma kilisesinin yolsuzluklarına karşı çıktığı zaman, sadece Katolik kilisesini ıslah etmek istemişti. Fakat Romalı ilâhiyatçılar, Roma kilisesini Luther’in istediği istikamette incelemeyi reddetmişlerdi. Böylece Hıristiyan Avrupa, ikiye ayrılmış ve kanlı din savaşları ile parçalanmıştı. Bu dönemde en dikkat çekid olaylardan birisi de Katolik kilisesinin giriştiği karşı-Reform çabası idi. Bu, Lutherin başlattığı reform hareketi karşısında Katolik Kilisesinin kendine bir çeki düzen verme hareketiydi. İşte karşı-Reform konsili olarak ilk teşebbüs, Trente konsili ile (545-1563) yapılmıştı. Bu teşebbüsün uzantısı, II. Vatikan Konsili ile manidar bir tarzda damgalandığı düşünülebilir. Trente konsili, dört asır önce Katolik kaynaklara dönüşü belirlerken II. Vatikan konsili, çağdaş problemler karşısında Katolik Kilisesi, ne yapabilir sorusuna cevap arıyordu. Böylece Tridentin Katoliklik ile II. Vatikan konsilinde belirlenen Katoliklik arasında bir paralellik görülmektedir. Papa XXIII. Jean’ın ve VI. Paul'un papalık dönemlerinde tamamlanan II. Vatikan Konsili, Katolik mezhebi açısından son derece önemli bir faaliyettir. On iki yasanın meydana getirdiği II. Vatikan Konsilin'de yetmiş üçe yakın Katolik Kilisesi problemi ele alınmıştır. Katolik Kilisesinin temel konuları incelenmiş ve birçok konunun yorumu yeniden yapılmıştır. Katolik kilisesi için, kendini bir yenileme hareketi olan bu konsil, bugüne kadar Katolik dünyaya rahber olmuştur. Katolik kilisesi yedi sakrament kabul etmektedir.
1- Vaftiz
2- Konfirmasyon
3- Evharistiya
4- Ordre
5- Tövbe
6- Hasta yağı
7- Evlenme.
Katolik kilisesinde üzerinde durulan çok önemli konulardan birisi de Magistere konusudur. Yani, öğretme yetkisidir, Kitab-ı Mukaddes'i ve geleneği en iyi şekilde öğreten, ruhban sınıfıdır. Bunun için, Katolik kilisesi her rahibin bulunduğu yerde bir kilisenin bulunduğunu kabul etmektedir. Katolik kilisesi, imanın bir kaynağı ve iki iletişim şeklinin olduğunu kabul etmektedir. Bu iletişimin şartlarını üç husus belirtmektedir:
1- İnciller
2- Havariler
3- Kutsal-Ruh.
Katolik kilisesinde en büyük otorite papa'dır. Katolik kilisesi onun yanılmazlığını kabul etmektedir. Bir konsilde alınmış olan bir karar bile, papa tarafından tasdik edilmezse, geçerli değildir. Bunun için, Katolik hiyerarşide tepede daima papa bulunmaktadır. Papa, genel kardinaller meclisinde seçilmektedir. Kardinalleride papa tayin etmektedir. Papa'dan sonra en yüce makam kardinallik makamıdır.
Kayra:
Hıristiyan ilahiyat literatüründe çok kullanılan Kayra kelimesi inayet, ilahi yardım anlamında kullanılmaktadır. Hıristiyanlıkta, günahtan kurtulmak için Allah’ın insanlara sunduğu lütuf olarak kabul edilir. Kayra ile insanlar, günahtan kurtularak iç dünyalarında günahtan dolayı bozulan dengelerini tamir etmiş olurlar.
Yunanca kökenli bir kelime olan Kharis'den gelen kayra kelimesi, Pavlos'un mektuplarında ve yeni Ahit'te sıkça kullanılmaktadır. Aslında Kayra kelimesiyle, Hıristiyanlıkta inayet anlayışı açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlığın başlangıcından beri Kayra kelimesine ve Kayra işlemine çok önem atfedilmiştir. Bunun üzerine kilise babaları, ciddi tartışmalar yapmışlardır. Bu konudaki tartışmalar, “İnsanın günahtan kurtuluşu ammelle ve tövbe ile mi olur, yoksa imanlamı olur?” konusu üzerinde olmaktadır. Bu tartışmalar, Tanrının yardımına nasıl ulaşabiliriz?, konusunu gündeme getirmiştir. Bu İslâmiyet gibi dinlerdeki, Tanrının rızasını ve yardımını kazanmak gibi hususları da beraberinde getirmektedir.
Hıristiyan mezhepleri, Kayra kelimesine farklı yaklaşmaktadırlar. Katolikler, insanın ilâhi irade doğrultusunda yaşamasıyla Kayra'ya ulaşabileceğine inanmaktadır. Bunun için amel, yani pratik önemlidir. Protestanlar, amelle kurtuluşun ve inayetin olamıyacağı, imanla ve Kayra ile kurtuluşun olabileceğini savunmaktadır. Buna göre insan, Tanrısal inayetle kurtuluşa erebilir.
Ortodoksların Kayra'ya bakışı, Katoliklerle benzerlik göstermektedir. Üç Hıristiyan mezhebi de ayinlerin Kayra'ya yol açtığında hem fikirdir. Ancak Protestan kiliseleri, imanı öne çıkarmaktadır.
Kefaret (Redemption):
Bu kelime, Lâtince fidye anlamındaki Redemptio kelimesinden gelmektedir. Kefaret Konusu, Hıristiyan imanının en büyük sırlarından birini teşkil etmektedir. Kurtarıcı İsa, insanların hatalarının kefareti olmuştur. Böylece insanlar, ebedi hayatta Ailahla birleşmişlerdir. Bu ise, sadece İsa'nın çarmıhta ölmesiyle olmuştur. İsa'dan önce insanlar, Adem’in işlediği günahla ve kendi işledikleri günahla ilâhi bir kınama içinde yaşıyorlardı. Bu insanların kendilerini affettirmeleri mümkün değildi. Çünkü hiçbir nedamet, günahın sonsuzluğuna denk olamıyordu. Hatta İbrahim, Eyub gibi seçkin insanlar bile, Allah'tan uzak kalmışlardı. Bunun için günaha denk düşecek bir kefaret gerekiyordu. Yine bunun için Allahın kelimesinin İsa'da insan şeklinde bedenleşmesi gerekecekti. İnsanlığın bütün günahını yüklenecek ve Haçta ölmesiyle bu günaha kurban olacaktı. Böylece, İsa'nın çarmıhı ile bütün insanlık kurtulacaktı. Bunun için insanların imanla, İsa'da birleşmeleri yetecekti. Birtakım Hıristiyan ilâhiyatçıları, İsa'nın çarmıhta ölümünü İsa ile şeytan arasında bir mücadele olarak görmüşlerdir. Bununla İsa, insanların ruhlarını şeytandan kurtarmıştır. Ancak şeytan da bir Tanrıyı çarmıhta ölüme mahkum olmaya zorlamıştır.
Alphonse de Liguori 1731'de Naples'da “Tres-Saint-Redempteur” adı ile bir misyonerlik teşkilatı kurmuştur. Yabancı ülkelerde “kefaret” konusunda misyonerlik yapmaya yönelen bu harekete, Redemptoristes veya Redomptoristines'ler denmiştir.
Kefernahum:
Filistin’in antik kentlerinden birisidir. Taberiye gölünün kuzeybatısında bulunmaktadır. Hz. İsa döneminde gümrük kapısı rolünü oynuyordu. Yem Ahit’in anlatımına göre İsa'nın çok önemli havarileri olan St. Petrus, Anderas ve Matta, Kefernahum'da Hz. İsa'ya katılmışlardır. Hıristiyanlığın yayılması konusunda Hz. İsa, bu kentte çok çaba sarfetmiştir.
1905'den beri bölgede yapılan kazılarda M-S. II. ve III. yüzyıllardan kalma bir dörtgen Sinagog bulunmuştur. Bu Sinagog'un altında Hz.İsa dönemine ait bir kilisenin bulunduğu tahmin edilmektedir.
Kelime (Verbe=Logos):
Logos, söz, makul bilgi anlamına gelen Yunanca bir kelimedir. Logos, bedenleşmiş Allah'ın oğluna yani İsa-Mesih'e, dördüncü İncil’in mukaddimesinde Yuhanna tarafından verilmiş olan bir isimdir. [8]Bu logos terimi daha önce Yunan filozofları, yeni Eflatuncular ve Stoicienler tarafından mündemiç akıl, kâinatın düzeni, fikirlerin kaynağı, düşünce anlamında kullanılmıştır. Helenistik Yahudi edebiyatı, önce logosu, vahyedilmiş tanrısal söz anlamında kullanmış; sonra, oğulun babası ile olduğu gibi Allah'ın aklı ile temasta olan uknumlaşmış söz anlamında kullanmıştır. Latinler, bu fikri; Allah'ın sözü, Hayat sözü, ebedi söz anlamına gelen İbranice dabar kelimesine de uygun düşen Verbe kelimesiyle ifade etmişlerdir. III. ve IV. asırların Kilise babaları, gerek Teslis’in ikinci uknumu olarak Logos (verbe) ve Kutsal-Ruhun baba ile birlikte ilham kaynağı olan baba'nın oğlu konularındaki faraziyeleriyle, gerekse insanî bir tabiata bürünen Allah'ın oğlu; Teslis’in ikinci uknumu Verbe ve logos olan İsa-Mesih üzerindeki düşüncelerle “Bedenleşmiş Kelâm” ilahiyatını önemli ölçüde zenginleştirmişlerdir. Mistik anlamda bir logos anlayışı ise Ortodokslukta, Origene'de, Batı'da üstad Eckhart'da, İsa'da Mü’minlerin birliği konusu ve insan kalbinde logosun varlığı konusu şeklinde bir gelişme göstermiştir.
Kelt Dini:
Avrupada M.Ö. IV. yüzyılda yaşayan Hint-Avrupai kökenli Kelt halkının dini kompozisyonu çok dikkat çekici özelliklere sahiptir. Kelt dini hayatı, Druid adı verilen rahiplerin kontrolü altında gelişmiştir. Kelt dininde, Hint dinleriyle ortak birçok yon bulunmaktadır. Kelt dini hakkında elimizde hiçbir yazılı belge yoktur. Bu din konusunda elimizde bulunan temel kaynaklar, Poseidonios, Lucanus ve Julius Caesar gibi Yunan ve Lâtin yazarların eserleridir. Bu eserlerden öğrenebildiğimize göre, Kelt dini hayatı ve onun dünyanın sonu ile ilgili görüşlerine hakim olan Animizm ağırlıklı inançlardır.
Kelt Tanrılar panteonunda Güneş Tanrısı Lugus, ilk sırada yer almaktadır. Lugus, Ana Tanrıça özelliği taşımaz. Yunanlı yazarlar Lugus'u Apollon'a benzetirler. Caesar gibi, bazı yazarlar da Lugus'u her yerde hazır ve nazır olarak tasvir etmişlerdir. Bu sıfatla Lugus, Mercurius'a benzemektedir.
Hayvanlar dünyasında onları temsil eden Tanrı ise, Cernunnos'tur. O, geyik boynuzlu olarak tasvir edilmiştir, Erkek geyik Tanrısı, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, Kelt edebiyatında önemli bir yer işgal etmektedir. Kelt dini hayatında kuzgun, turna, boğa ve domuz gibi hayvanların da kutsal değerleri vardır. Yine Kelt Tanrıları panteonunda Epona (galya), Macha (İrlanda) ve Rhiannon (Britanya) gibi çeşitli isimlerle belirtilen Kısrak Tanrıça ile Karga Tanrıça Morrigan dikkat çekicidir. Kısrak Tanrıça verimliliği, Karga Tanrıça da ölümü ve yeniden doğumu simgelemektedir. Her iki Tanrıçada kralın ve kabilenin kaderini elinde tutmaktadır. Kültlerde, Tanrıçalar genelde üç yönlü veya üçlü gruplar halinde görünürler. Galler yöresinde Matronae adı verilen analar, İrlanda'da şiir, şifa ve metal işçiliğine hükmeden Brigit; üç ayrı yönü ile ölüm kehanetini, savaş heyecanını ve savaş alanında ölümü simgeleyen “Büyük Kraliçe” Morrigan, bunlara örnektir. Lucanus'a göre Galyallıların da, onuruna insan kurban ettikleri üçlü bir Tanrısı vardır. Gök gürültüsü, savaş ve gizemli boğa bu Tanrının üç yönünü meydana getirir.
Kelt dini hayatında ruhlara iman önemli bir yer tutuyordu. Kuyularda, pınarlarda, ırmaklarda ve tepelerde çoğu dişi olan koruyucu ruhların varlığına inanılıyordu, Keltlere göre toprak dişi kabul ediliyordu. Keltlere göre okyanusu, Tanrı Manannan yönetiyordu. Okyanus, Britanya ve İrlanda kozmolojisinde büyü ile ilgili esrarlı bir güçtü.
Kelt dini hayatında öbür dünya inancı da önemli bir yer tutuyordu. Öteki dünya, batıdaki Okyanusun altında ya da çok uzağındaki adalarda bulunuyordu. Bu dünyada insanların, genç kalarak, müzik eşliğinde eğlendiklerine inanılmaktadır. Kelt dininde tenasüh inancının izleride görülmektedir. Bunun için kelt dininde, insanlarla öteki yaratıklar arasında sihirli bağların ve şekil değiştirmenin hikayeleri yer almaktadır.
Keltler'de ağaçlar önem taşımaktadır. Bazı ağaçların gelecekten haber verdiğine inanılmaktaydı. Druid kelimesi, Hint-Avrupai dilinde “Meşe” ağacını bilenler veya bulanlar anlamını ifade etmektedir. Kelt dininde iki önemli dini bayram sonbahar ve ilkbaharda kutlanıyordu. Bir Kasım'da kutlanan Samain bayramı yaz sonu veya ölüler bayramını temsil ediyordu. Bir Mayıs'ta kutlanan Beltine (Bel Ateşi) bayramı ise savaş, avlanma, otlaklara çıkma bayramıdır. Bunların dışında Bir Şubat'ta baharın başlangıç bayramı olan İmbole ve Bir Ağustos'ta kutlanan Lugus bayramı da Kelt dini törenleri içinde bulunmaktadır. Kelt dini kalıntılarının bazılarını bugün Hıristiyanlık içinde belli sentezlere ulaşmış vaziyette görmek mümkündür.
Kenan Dilleri:
Sami dil ailesinden türeyen dillere verilen bir isimdir. Kenan dil ailesinin içine, Eski çağda, Filistin'de, Suriye kıyılarında ve Akdeniz çevresindeki halkların konuştukları İbranice, Moabi, Fenike dilleri girer. En eski Kenan dili olarak M.Ö, 14. yüzyılda Mısır'ın el-Amarna bölgesinde ortaya çıkarılan yazı gösterilmektedir. Arkeoloji tarihine “Amama Mektupları” olarak geçen bu yazı, İbraniceye ve Moabi diline yakın kabul edilmiştir Bugün Kenan dilini İbranice ve Aramca temsil etmektedir.
Kenan Ülkesi:
Bugünkü Filistin toprakları, İsrailoğullarının yerleşiminden önceki dönemde Kenan ülkesi olarak biliniyordu. Kenan ülkesinin halkı Kenanlılardı. Kenan ve Kenanlılar gibi isimlere M.Ö. XV. yüzyıldan kalma çivi yazılı Mısır, Fenike metinlerinde ve Kitab-ı Mukaddes'te rastlanmaktadır. Kenan ülkesine İsrailoğullarından ilk gelen onların atası olan, Hz. İbrahim olmuştur. İbrahim’in İshak isimli oğlundan olan Yakub ve onun soyu İsrailoğulları olarak adlandırılmıştır. İsrailoğullan tabiri, Kur'an-ı Kerim'de de geçmektedir. Hz. Yakub'un on iki oğlunun yaşadığı bölge Kenan bölgesidir. Gerek Hz. İbrahimin ve gerekse Hz. Yakub'un bu bölgede yaşamalarından dolayı Kenan ülkesi, Yahudilerce kutsal topraklar olarak kabul edilmiştir. Bunun için özellikle Mısırda, Yahudilerin yaşam sürdükleri dönemde, Kenan ülkesi, Yahudiler için çok özlem duyulan bir ülke olarak görülmüştür. Böylece bu topraklar, vaadedilmiş topraklar olarak Yahudi kutsal hayatına girmiştir, Bu duygular, Kitab-ı Mukaddes'te dile getirilmiştir. Kenan kelimesinin nereden geldiği tartışılmış ve sonunda bu bölgede üretilen mor veya koyu kırmızı boyayı belirten sami dilindeki “Kırmızımsı Mor” anlamına gelen eski bir kelimeden türemiş olduğu şeklindeki görüş, çoğunlukla kabul görmüştür. Tekvin kitabında, Kenanlıların, Nuh'un oğullarından olan Ham’ın oğlu Kenan'ın soyu olduğu bildirilir. [9]Daha sonraki yıllarda Kenanlı kabilelerin dağıldığından bahsedilmektedir.
Kenan ülkesi, tarih boyunca değişik kültürlere mekan olmuştur. Bunun için paleolitik ve mezolitik çağlara ait izler görülmektedir. Ayrıca kaynaklar, Tunç çağında heykelciliğin geliştiğinden bahsetmektedir. Orta Tunç çağında (M.Ö: 2000-1550) Kenan bölgesine çok sayıda göç gelmiştir. Amoriler, Mısırlılar, Asyalı Hyksoslar, Hurriler bunlardandır. Son tunç çağında (M.Ö. 1550-1200) Kenan ülkesi, Hititlerin tehdidi altına girmiştir. Fakat Mısırlıların egemenliği, daha dikkat çekici olmuştur. Bu dönemde ilk İbraniler Kenan bölgesinde görülmeye başlamışlardır. Daha sonra bölgede İbrani etkinliği artmaya başlamıştır.
Son tunç çağından ilk demir çağına (M.Ö. 1250) geçiş sırasında İsrailoğulları, Mısır'dan Kenan ülkesine dönmüşlerdir. Önce dağlık kesimlere ve güneye yerleşmişlerdir. Aynı dönemde ve aynı bölgede Filistî’ler de vardı. Kral Davud döneminde (M.Ö. 900) bölgede İsrail hakimiyeti kendini göstermiştir. Bu dönemde Kenanın yerli halkı ve Filistî’ler zayıflamışlardır. Daha sonraki dönemlerde İsrailliler bölgede tek hakim güç olmuştur. Özellikle Hz. Süleyman döneminde Yahudiler bölgede altın çağlarını yaşamışlardır.
Kenan dini hayatı konusunda çok şey bilinmemektedir. Son yıllarda Ras Samra'da yapılan kazılarda çıkan tabletlerde, Kenan yerli Tanrısı’nın El olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca yağmur ve bereket Tanrısı Baal dikkat çekmektedir. Bunların dışında Anat, Reşef, Kothar, El’in eşi Aşera ve Astarte gibi Tanrı ve Tanrıçalar dikkat çekicidir,
Bölgede Kenanlılar ilk alfabe kullanan halktır. Arkeologlar son tunç çağı katmanlarında Fenike ve dolayısıyla Yunan ve lâtin alfabesinin atası sayılan bir yazının bölgede kullanıldığından bahsetmektedirler.
Keşişlik:
Dinlerde, dini emirleri sıkı bir şekilde yaşamaya kendini adayan ve dünyadan uzaklaşarak kendini dine veren zahitlere keşiş adı verilir. Bunun karşılığı her dinde hemen hemen vardır. Hıristiyanlık, Hinduizm ve Budizm için keşiş kelimesi kullanılır. Bunun için bir Hıristiyan keşişi, bir Budist keşişi denilebilir. İslâm ve Yahudilik için aynı kelimeyi kullanmak doğru olmaz. İslâmiyette bazı tarikat şeyhlerinin yaşam tarzları keşişlere benzeyebilir. Ancak onlar için keşiş kelimesini kullanmak doğru değildir. Çünkü İslâm'da tarikat şeyhleri ve zahitleri dünyayı terk etmemektedirler. Hinduizm'de ise keşiş yerine kullanılan başka kelimeler vardır. Sâdhu ve Guru, yaşam tarzları itibariyle keşişlerle paralellik arzeder. Keşişlik müessesesi, Hıristiyan ve Budist manastırlarında iyi şekilde gelişme göstermiştir. Bunun için keşişlik ile manastır hayatı içiçedir. Keşiş hayatı sürecek kişiler, Manastırda inzivaya çekilirler. Bu anlamda manastır, bir keşişler topluluğunu meydana getirir. Hinduizm'deki Aşhramlarda manastır hayatını andırmaktadırlar.
Hıristiyanlıkta rahip ile keşiş, vazifeleri itibariyle farklılık gösterir. Bazı rahipler keşiş olabilirler. Fakat her keşiş rahip değildir. Keşiş, kendini serapa dine ve çileciliğe adayan kişidir. Toplumdan soyutlanmıştır. Zahidane çile hayatını tercih etmiştir. İffet, bekaret keşişlikte çok önem arzeder. Bunun için, bakire kadınlar da rahibe olmadıkları halde, keşişlik hayatını yaşamaya kendilerini adamışlar ve zahidlik hayatım tercih etmişlerdir. Keşişlik hayatı yukarıda belirttiğimiz gibi en canh şekilde Hıristiyanlıkta ve bazı doğu dinlerinde kendini göstermiştir. Hıristiyanlıkta ilk keşişliğin izlerini milâdi IV. asırda Mısır çöllerinde görmekteyiz. Aziz Antonios (250-356) Mısır çöllerinde, müritlerini ilk keşiş ve rahibe toplulukları şeklinde biraraya getirmiştir. Bunlar dünyadan tam olarak uzaklaşarak, kendilerini ibadete ve tefekküre veren ilk Hıristiyan keşişler topluluğunu meydana getirdiler. Aile ve cinsel yaşamı terk ettiler. Bu Hıristiyan zahitliğinin hedefi, şeytani iğvalardan sakınarak günahtan kurtulmak ve Tanrıyı hoşnut etmekti. Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında kendini gösteren bu zahidane çilecilik daha sonraki yüzyıllarda hem Katolik hem de Ortodoks Hıristiyanlıkça cazip görülmüş, manastır hayatı bu anlayışın üstünde gelişme göstermiştir.
XV. yüzyıldan itibaren siyasi bağımsızlığını kaybeden Bizans Ortodoksluğu, karşılaştığı her siyasi ve askeri krizden sonra içine kapanarak, Hıristiyan zahitlik hayatını, Batı'dan daha felsefi temellere oturtmuştur. Ege denizine doğru uzanan Athos (Aynaroz) dağının eteklerinde Ortodoksluğun tesis ettiği keşişlik merkezi, tarih boyunca Ortodoksluğa mistik hayat nefesi vermeye devam etmiştir. Burada Ortodoks zabitliği üç şekilde keşişlik modeli sunmaktadır.
1- İdio-ritmik Manastırları
2- Cenobitler Manastırı
3- Hesychaste Manastırı.
Böylece Yunanistan'ın, Ege denizine doğru uzanan bölgesinde de, Ortodoks zahitliği hâlâ yaşamaya devam etmektedir. Bu Ortodoks zahitliğinin hedefi, münzevi keşişlerin, kendilerini dünyadan çekerek, Tanrısal aydınlanmaya ulaşma çabalarını göstermeleridir. Athos'a kadınların girmesi yasaktır.
Hıristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren başlayan keşişlik hayatının daha sonraki yüzyıllarda Mısır ve Filistin bölgesinden çıkarak, Kapadokia bölgesine geldiğini görüyoruz. Aziz büyük Basileios (329-379) ablası Makrina ile birlikte Kapadokia'da biri erkekler, diğeri kadınlar için iki manastır kurmuşlardır. Bu manastırlardaki hayat tarzı ilk Hıristiyan topluluklarında olduğu gibi, mülkiyetin ortaklığı esası üzerine dayanıyordu. Manastırdaki keşişler, bir baş keşiş veya bir baş rahibe yönetiminde sert bir riyazi kurallar tatbik ediyorlardı. Doğu Hıristiyan dünyasında hızla gelişme gösteren keşiş hayatı, Batıya Aziz Benedictus'la girdi. Aziz Benedictus (480-547) kurduğu Benediktin tarikatı ile yeni bir keşişlik yolu açmıştı. Çünkü Benediktin'ler hem çalışma hayatını hem de zahitliği birlikte yürütüyorlardı. Böylece toplumla bütünleşerek iyi bir Hıristiyan örneği vermeye çalışıyorlardı. Keşişlik hareketinin Doğu ve Batı Hıristiyanlığı açısından fazla bir farkının olmadığı görülmektedir. Hem doğuda hem de batıda manastır hayatı keşişliğin gelişmesini hızlandırmıştır.
Lâtin dünyasının manastır babası olan Aziz Benedictus'un hazırladığı, Benediktin tüzüğü, ilk Hıristiyan keşişlerinin hayat örneklerinden de ilham alınarak hazırlanmıştır. Aziz Benedictus bu tüzükte, ibadet, dua ve çalışma saatlerini belirlemiş ve yiyecek konusunda takip edilmesi gereken yolu göstermiştir. Aziz Benedictus'un bu tüzüğü, Batıda daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan tarikatlerede ilham kaynağı olmuştur. Benediktin tarikatının ilk önemli kuralları şunlardı: Itaat-Manastır'da disipline uyma-kendini dahili ve harici değiştirme-iffet-fakirlik.
Ortaçağ Hıristiyan medeniyeti ile birlikte keşişlik daha da güçlenmiştir. Hıristiyan tefekkür dünyasına keşişlik hareketinin birçok faydası olmuştur. Bunlar, Hıristiyanlığın yayılması, papalığın otoritesinin güçlenmesi, edebiyat ve felsefe alanında birikimin artması, ekonomik birikimin dmı alanda kendini göstermesi gibi. Çünkü Manastırların hudutsuz gayr-i menkulleri vardı. Bunların işletilerek gelire dönüşmesi, Manastırlardaki refahı artırmıştır.
Zaman içinde Hıristiyanlık'ta keşişlik anlayışı reforma uğramıştır. Meselâ, VIII. yüzyılda Anianlı Benoit, X. yüzyılda Cluny ve diğer Benediktin cemaatları, XII. yüzyılda Cistercium tarikatı, birçok reform gerçekleştirmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde (XIII. yüzyılda) Aziz Domingo ile Aziz Françesco, Dominiken ve Fransisken tarikatını kurmuşlardır. Bunlar gezginci tarikat sistemini yerleştirmeye çalışmışlardır. Üniversitelerin gelişmesi, klâsik keşişliği gölgelemiştir. Dominiken ve Fransisken tarikatları fakir yaşamayı, emeğinin karşılığını ve hayırseverlerin yardımlarıyla geçinmeyi and içerek prensip haline getirmişlerdir. Avrupada kısa sürede ün yapmışlardır. Her iki tarikat büyük şehirlerde “kardeşler” (Friere) ocakları kurmuşlardır. Çok iyi yetişmiş olan Dominiken ve Fransisken rahipleri, ilahiyat fakültelerinde hoca olarak görev yapmışlardır. XIV. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupada Karmelitler, Meryem Ananın Hizmetkârları gibi yeni gezici tarikatlar kurulmuştur.
Dominiken ve Fransisken tarikatlarının fakirlik prensibi, zamanla keşişlerin aldıkları büyük maddi yardımlarla çiğnenmiş oldu. Keşişler, dinden çok, mülkiyete önem vermeye başlayarak dejenere oldular. Bugün Fransiskenlerin bir kolu olan Kapuçinler, fakirlik ilkesine bağlılıklarını sürdürmektedirler. Bugün Hıristiyan toplulukların arasında Katolik, Ortadoks, protestan olarak keşişlik prensiplerini tarikat şekli altında devam ettiren topluluklar az da olsa hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bu topluluklar, fakirlik, yoksulluk, bekâret ve itaat prensiplerine sıkıca bağlı kalarak yaşamaktadırlar.
Doğuda Keşişlik: Doğu dinleri içinde tarihi köken itibariyle M.Ö: 2000 yıllarına kadar inen Hinduizm'de keşişliğin habercileri görülmektedir. İşte Şramana'lar bunlardan biridir. Sanskritçe “çileci” anlamına gelen şramana kelimesi, münzevi ve zahidane bir hayat süren insanları belirtmektedir. Tarihi M.Ö. 600-200 yıllarına kadar çıkan Ashram'lar'da bir nevi Hind keşişliğinin gelişme merkezleri görevini yapmışlardır. Hinduizmden çıkan jainisme, Hind zahitliğini uç nokta'da geliştirmeyi hedeflemiştir. Kurucusu bir Guru olan, Jainizm, özellikle rahibler nezdinde ciddi bir keşişlik hareketi göstermektedirler. Sinekleri yutmamak için ağızlarını bezle kapatan, yoldaki böcekleri öldürmemek için ellerinde süpürge ile çıplak gezen bu keşişler, halkın verdiği sadakalarla yaşamaktadırlar. Dünyadan uzaklaşan ve sadece dilencilikle yaşayan bu insanların Batıdaki tarikatlerle çok ortak bir yaşam tarzları dikkat çekmektedir. Jainist rahib ve rahibeler, zaman içinde yaşamak için ihtiyaç duydukları herşeyi, jainist cemaatlerin üzerine dini bir görev olarak yüklemişlerdir. Bunun için jainizm'de iki cemaat teşekkül etmiştir: Jainist rahib ve rahibeler ve jainist halk topluluğu... Jainizmin sonraki dönemi erinde ortaya çıkan Digamb aralar rahibeliği yasaklamışlardır. Doğu dinlerinin içinde keşişlik ruhu ile en uygunluk gösteren din, Budizm'dir. Mistik bir din olan Budizm, dünyayı bir ızdırap vadisi olarak görmektedir. Budizm'de keşişlik iki koldan gelişmiştir: Mahayana Budizmi ve Hinayana Budizmi. Budist Manastırlarında ciddi şekilde rahib ve rahibeler çile hayatı yaşamaktadırlar. Her iki kolda'da rahibeler olmakla birlikte, sayıları doğu kültürlerinde kadının genel konumundan dolayı, fazla artış göstermemiştir. Ancak Budist keşişleri yeterli sayıda artmıştır. Budist keşişliğinin dayandığı ilkeler şunlardır: Az yemek, dünyayı terk, tefekkür, sangha denilen cemaatın prensiplerine tam itaat, perhizle yaşamak, gerektiğinde günah itirafı yaparak işlenen günahların kefaretini yerine getirmek.
Çin, dinlerinden olan Taoizm'de de keşişlik dikkat çekicidir. Özellikle meditasyon tekniğine önem veren Tao keşişlerinin yaşam tarzları, Budist keşişlerininkine çok benzemektedir.
Ketuba:
Yahudilikte evlilik töreninden sonra, dini nikahı yapan hahamın iki şahit huzurunda, damada imzalatarak, gelin tarafına teslim ettiği bir antlaşma belgesidir. Ketuba, kadının sosyal güvencesini temin için verilmektedir. Ketuba'da erkeğin karışma karşı olan görev ve sorumlulukları gözönünde tutulmuştur. Boşanma halinde Ketuba, kadına maddi bir güven temin etmektedir. Ketuba'nın bir başka yararı da, erkeğin karısını istediği her an boşamaya hakkı olmadığını göstermektir. Yani, karısını boşamak isteyen birisi, Ketubadaki şartları gözönünde bulundurmak zorundadır.
Ketuba aslında bir evlilik kontratıdır. Erkeğin karısına karşı boşanma halinde vereceği meblağı belirtmektedir. Ketubanın hedefi, kadının haklarını korumak ve evliliğin resmiyetini belgelemektir. Talmudda belirlendiğine göre, boşanma halinde gelin bakire ise, iki yüz gümüş sikke, dul ise yüz gümüş sikkedir. Ketuba, Talmudik dönemden günümüze kadar devam eden bir uygulamadır. Eski dönemde Ketuba, parşömen kağıtlar üzerine el yazmasıyla yazılır ve kenarları süslenirdi. Hiç bir Ketuba, diğerine benzemezdi.
Bugün Yahudi çiftler, yaşadıkları ülkelerin vatandaşları olarak, o ülkenin medeni kanunlarına uymaktadırlar. Bunun için, Yahudiler vatandaşı oldukları ülkeye göre resmi nikah yaptıktan sonra, dini akt yaptırmaktadırlar. Boşanma halinde mahkemeye Ketuba takdim edilmektedir. Dini nikah Yahudilikte, iki şahit huzurunda hahamın icra ettiği bir törendir. Bu törenden sonra gelin tarafına Ketuba verilmektedir.
Günümüzde Ketubalar standart, matbaada basılmış, birbirinin aynı olan kağıtlar halini almıştır. Ketuba'da, arada bırakılan boşluklar, yetkililerce doldurulmaktadır. Böylece, eski dönemlerde bir san'at halini alan el yazması Ketubalar tarihe karışmış, eski Ketubalar ise antika değeri kazanmıştır.
Bugün Ketuba'ya konan ek bir maddede erkeğin karısı hayattayken bir başka bir kadınla evlenemiyeceği yazılır.
Ketuba'daki meblağ, zamanın şartlarına göre ayarlanmaktadır. Buradaki meblağ, boşanma halinde kadına kısmi bir maddi rahatlama sağlayacak niteliktedir. Geçmişte, kadının geleceğine yönelik sosyoekonomik şartları güvenceye alan Ketuba, bugün, dini düğün töreni sırasında kız tarafına verilen bir evlilik ispatı belgesi halini almıştır.
Bugün Yahudi kızları eğitilmekte ve çağdaş bir kadının olması gerektiği gibi, hayatta kendine yetebilecek bir şekilde hazırlanmaktadır. Dolayısıyla günümüzün kadın erkek eşitliği göz önüne alınırsa kadının evlenirken eşini geleceğinin bir garantisi ya da maddi unsurlar kaynağı gibi görmeyip, hayatta eşit şartlarla omuz omuza mücadele verecektir. Bugünkü evliliklerdeki karşılıklı güven, dayanışma ve işe sevgi ile başlamak ve bu duyguyla evliliği yürütmek, Ketuba’nın en güzel ve en mükemmel halidir.
Sonuç olarak Ketuba, Yahudi çiftinin, dinsel evlilik belgesidir. Mutlu bir aile yaşamının başlangıç noktası olarak en iyi toplumsal dileklerin somutlaşmış biçimidir ve Yahudi toplumu için vazgeçilmezdir.
Kharon:
Yunan mitolojisinde çok önemli bir yer tutan Evrebos ile Nyks’in oğlu olarak kabul edilir. Görevi, dini törenlerden sonra ölü ruhlarını sandalla styks ve Akheron ırmaklarından kayıkla geçirerek ölüler dünyasına götürmektir. Bu görev karşılığında ölü ağızlarına konan parayı alıyordu. Yunan Sanatında yankısını bulan Kharon, dehşet saçıcı ve asık suratlı bir yaşlı adam olarak tasvir edilmiştir. Etruskler'de Kharun olarak bilinir ve ölüm cini olarak tasvir edilir. Ölümle yakın ilişki içinde olduğu için, yeraltı dünyasının simgesi haline gelmiştir. Kharon, çağdaş Yunan folklorunda Kharos ve Kharontos adlı ölüm meleği olarak varlığını sürdürmüştür.
Khomiakov Alexis Stepanovitch:
Alexis Stepanovitch khomiakov (1804-1860) XIX. yüzyılda Ortodoks ilahiyatın yenileşmesinin kaynağını teşkil etmektedir. Asil bir ailede doğmuş ve çocukluğundan itibaren çok dindar yetişmiştir. Moskova üniversitesinde matematik eğitimi görmüştür. 1828'de Rus-Türk savaşında süvari olarak hizmet görmüştür. Daha sonra kendini, arazilerinde çalışmaya vermiş, şiir yazmış ve evrensel tarih üzerinde bilgi toplamıştır. Bütün bunlarla birlikte lâik bir ilâhiyatçıdır. Batı Hıristiyanlığı karşısında Ortodoks düşünceyi uyandırmıştır. 1860'da kolera salgınında genç yaşta ölmüştür.
Khomiakov kiliseyi, iman, hürriyet ve aşk organizasyonu olarak tarif etmiştir. Kilise topluluğu, içten, insan vicdanını aydınlatmaktadır. Khomiakov, kalbin hesychaste kavramından mülhem bir bilgi teorisi geliştirmiştir. Bu bilgi ne hayattan ne de aşktan ayrılmamaktadır. Sadece karşılıklı aşk, gerçeğin bilgisine girebilmektedir. Çünkü ona göre Allah, Aşktır.
Kıbrıs Kilisesi:
Kıbrıs Ortodoks kilisesi olarak tanınan bu kilise, Ortodoks kilisesinin en eski bağımsız kiliselerinden birisidir. Kıbrıs kilisesinin bağımsızlığım 431 Efes konsiline kadar çıkaranlar vardır. Daha sonra 692'de Trullo (Quinisext) konsilinde bu kilisenin bağımsızlığı onaylanmıştır. Haçlı seferleri sırasında da bağımsızlığını korumuştur. Özellikle Kıbrıs, 1489-1571 yılları arasında Venediklilerin eline geçince, lâtin kilisesinin baskısı altında kalmıştır. Ancak, Kıbrıs kilisesi, papanın otoritesini kabul etmemiştir. Ada 1571 de Osmanlı devletinin eline geçince, Kıbrıs kilisesi, lâtin baskısından tamamen kurtulmuş ve Ortodoks olarak kalmıştır. Kıbrıs Ortodoks kilisesi, adanın bağımsızlığı uğrunda daima faal rol oynamıştır. Osmanlı yönetiminde dini yönden tam bağımsız olan Kıbrıs kilisesi, Osmanlı zayıflayınca ihanete hazırlanmıştır. 1878-1958 yılları arasında Kıbrıs'ın İngiliz mandası altında olduğu yıllarda, Kıbrıs kilisesi, Yunanistanla birleşme (Enosis) hayaline kendini kaptırmıştır. Bunun üzerine 1956 yılında Kıbrıs kilisesi Başpiskoposu Makarios ve Girne piskoposu, İngilizler tarafından sürgüne gönderilmiştir. 1960'da Türkiye'nin çabaları ile Kıbrıs'ta bir bağımsız “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuştur. Bu dönemde Kıbrıs kilisesi yine eski bağımsızlık statüsüne kavuşmuştur. Başpiskopos Makorios yeni Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak Makorios ve arkadaşları geçmişten ders almamışlar ve 1974'de yaptıkları ihtilalle Kıbrıs'ı Yunanistan'a katmayı düşünmüşlerdir. Fakat Türk Devleti, duruma müdahele etmiş ve iki aşamalı Kıbrıs barış hareketini başîatrmştır. Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakına mani olmuştur. Türk silahlı kuvvetlerinin hakim olduğu Kıbrıs'ın kuzey bölgesi, Türk egemenliğine girmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk cumhuriyeti kurulmuştur. Güneyde de Rumlar bir devlet kurmuşlardır. Bugün Kıbrıs, iki ayrı devleti bağrında taşımaktadır. Kıbrıs'ta barışın devamı. Türk varlığının kabul edilmesine bağlı görülmektedir. Kıbrıs'ta Türkler, eşit haklarla, Rumlarla yaşamak istemektedirler. Rumlar ise, bunu benimsememekte ve Türkleri ikinci sınıf olarak görmek istemektedirler. Barış oluncaya kadar, Kuzey Kıbrıs, Türk ordusunun güvenliğinde kalacaktır.
Kıbrıs kilisesi, Lefkoşe başpiskoposu, Baf piskoposu, Kition ve Girne piskoposunun oluşturdukları bir meclisle yönetilmektedir. Bu dört piskoposluğun kendilerine bağlı ayrı kiliseleri vardır. Piskoposları, rahipler ve cemaat üyeleri birlikte seçmektedirler.
Kıbrıs kilisesine bağlı birkaç manastır vardır. Bunların en önemlisi, Kykku manastırıdır. Kıbrıs kilisesinin rahipleri eğitimlerini Atina Üniversitesi İlahiyat fakültesinde almaktadırlar. Kıbrıs kilisesinin kendi eğitim kurumları da vardır. Kıbrıs kilisesi “Apostolos Barnabas” isimli bir dergi yayınlamaktadır.
Kıpti Kilisesi:
Mısırlı Kiptiler, Hıristiyanlığı ilk kabul eden milletlerden biridir. Bunun için İskenderiyye kilisesi, Kudüs ve Antakya kiliselerinden sonra önemli bir ruchaniyete sahip olmuştur. Kıpti kelimesi, muhtemelen Yunanca Aigyptios (mısırlı) kelimesinin şekil değişikliğinden doğarak kıpt ve kopt şekline dönüşmesinden meydana gelmiştir. Ancak daha sonra kopt ve kıpt kelimesi, bütün Mısırlıları değil; sadece Hıristiyanlığı kabul eden Hıristiyanlar için kullanılmıştır. Kuruluşu Havarilere kadar uzanan Mısır Kıpti kilisesi 451 Kadıköy konsiline kadar, Romaya bağlı olan genel Hıristiyan Birliği içinde iken; 451 Kadıköy konsilinde tartışılan İsa'daki tabiat probleminde, İsa'daki ilâhi tabiatın yeganeliği konusundaki eğilimi destekleyerek, Monofizit gruba dahil olmuştur. Böylece, Ana kilise yapısından ayrılmışlardır.
Müslümanların, Mısır'ı feth etmeleri üzerine Kiptiler, Yunancayı bırakmışlardır. Zaman içinde Arapça dil olarak Mısır'da yayıldıkça, Kiptiler de Arapça konuşmaya başladılar. Bugün Mısır Kıptilerinin dili Arapçadır. Kiptiler, Müslüman egemenliği döneminde dinlerini rahat bir şekilde yaşama imkanına sahip olmuşlardır. Mısır Kıptileri, Bizans döneminde Süryani, Nesturi kiliseleriyle birlikte ciddi tehditlere ve işkencelere maruz kalmışlardır. Bizans için çok önemli bir bölge olan Mısır'ın, rafizi bir Hıristiyan çizgide kalması, İstanbul patrikliğini ciddi şeklide rahatsız etmişti. Ancak, İskenderiyye Kıpti kilisesi patrikliği, bütün zorluklara rağmen, benimsedikleri inanç çizgisinde kalmayı başarmıştır. Zamanla Kıpti kilisesinde bazı bölünmeler de yaşanmıştır. Monofizit Kıpti kilisesi piskoposu Athanasios'un 1714'de Lâtin misyonerlerinin etkisiyle katolikliği benimsemesi üzerine, Roma ile birleşmiştir. Athanasios'tan sonraki iki piskopos, Roma tarafından takdis edilemedi. Çünkü onlar, Roma'ya gidememişlerdi. 1893'de Mısır'daki, Fransisken'ler katolikliği benimseyen Kıptilere on kilise vermişlerdir. 1895'de papa XIII. Leo, Mısırlı katolikleri, üç piskoposluğa ayırmış ve başlarına bir patrik atarmştır. Bugün Katolik Kıptilerin sayısının yüzbinin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. 1986 yılında toplanan bir synode tarafından patrik seçilen II. Stephanos, bugün Mısır'da Katolik Kıptilerin patriği olarak görev yapmaktadır. Patriklik merkezi Kahire'dir. Katolik Kiptiler, katolik kilisesinin bütün kurallarına aymaktadırlar. Rahipler bekar kalmak zorundadır. Patriklik alanı Kahire, İskenderiyye ve Delta'yı içine almaktadır. Belli başlı Kıpti Katolik piskoposlukları ise, Beni suef, Minie, Assiut, Sohağ ve Luksor'da bulunmaktadır. Bu bölgelerde 40 dini toplantı merkezi, 156 okul, 55 dispanser, 15 hastane 5 hayır evi ve 4 yetimhane Katoiik Kıptilere ait bulunmaktadır. Mısır Kıptilerinin çoğunluğunu monofizit Mısır Kıpti kilisesi mensupları teşkil etmektedir. Bu çoğunluğun, Katolik Kıptilerle dini ilişkisi yoktur. Bunlar, Mısır Kıpti kilisesini, kendi milli kiliseleri olarak kabul ederler. Bu Kıptilerin nüfusunun sekiz milyon olduğu tahmin edilmektedir. Mısır Kıpti Kilisesi patriklik merkezi de Kahire'de bulunmaktadır. Bu patriğin unvanı şöyledir: “İskenderiyye ve tüm Mısır patriği”. Mısır Kıptileri, patriklerini, Aziz Markos'un vekili kabul etmektedirler. Patrik seçiminin oturmuş bir kuralı yoktur. Patrik, selefi tarafından tayin edilebildiği gibi, piskoposlar, ruhban sınıfı ve lâiklerden oluşan bir kurul tarafından da seçilebilir. Patrik seçilmenin şartı, elli yaşını geçmiş ve bilgili olmaktır. Bugün Monofizit Mısır Kıpti kilisesi patriği, 1971'de III. Chenouda adı ile patrik seçilen Nazir Gared'dir. Monofizit Kıpti kilisesine bağlı piskoposlukların sayısının on iki olduğu söylenmektedir. Piskoposlukların sayısını otuz beşe kadar çıkaranlarda vardır. Belli başlı piskoposluk merkezleri, Mısır'da, Sudan'da, Kudüs'te ve Doğu Afrika'da bulunmaktadır. Mısır'dan, Fransa'ya, İngiltereye, İtalya'ya, Almanya'ya ve Avusturya'ya yapılan Kıpti güçleriyle, bu bölgelerde yeni Kıpti kiliseleri açılmıştır.
Mısır'ın birçok yerinde Kıpti kiliselerine bağlı ilk ve ortaokullar vardır. Ayrıca, kiliselerin pazar okulları da vardır. Kahire'de bir Kıpti araştırmaları Enstitüsü ve bir ilahiyat yüksek okulu vardır. Mısır Kıpti müzeside dikkat çekici bir mekandır. Mısır devlet okullarındaki Kıpti öğrencilerin din derslerini Kıpti kilisesi mensupları vermektedir. Monofizit Kıpti kilisesi mensuplarından sayıları çok az bir grup, protestanlığa geçmiştir. Protestanlık Mısır'a XIX. yüzyılda, Amerikalı misyonerlerle girmiştir. Mısır Kıptileri arasında Protestanlık yayılmış ve bugün belli bir sayıya ulaşmıştır. Mısır protestanlığının başı rahip Samuel Habib'dir. Bugün Mısır Protestan Kıptileri, “Association Evangeligue pour la promotion sociale” isimli bir teşkilat aracılığı ile çalışmalarını sürdürmektedirler.
Bugün Mısır Kıpti kilisesi, Habeşistan, Ermeni ve Süryani kiliseleriyle birlikte Monofizit kilise topluluğunu meydana getirmektedir.
Kıyamet (Apocalypse):
Dinler Tarihinde kıyametle ilgili görüşlerin tarihi çok eski kültürlere kadar uzanmaktadır. Ancak, kıyametle ilgili bilgilerin en üst düzeyde kendini gösterdiği dinler ise, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyettir. Yahudilikte, ölümden sonraki hayatla ilgili Tora'da çok şey bulunmamaktadır. Sadece Danyal kitabında, ahiretle ilgili olarak şunları okuyoruz “... Ve yerin toprağında uyuyanlardan birçoğu kısmî ebedi nefrete uyanacaklardır” [10]Yine İşaya'da, toprak içinde yatanların uyanmasını isteyen ve her yerin ölülerini dışarı atmasını haber veren cümleler vardır. [11]
Yahudilikte, ölümden sonraki hayatla ilgili bu kapalı ifadeler olmakla beraber, Yahudiler ölümden sonraki hayata inan maktadırlar. Ancak bu inanç açık ve berrak değildir. Yahudiler, muhtelif Yahudi bilginlerinin ve Talmud'un verdiği bilgiler doğrultusunda “ruhun ölümsüzlüğü” ve “Allanın dilediği zaman ölüleri hayata kavuşturması” gibi konulara inanmaktadırlar.
Bugünkü mevcut Yahudi kaynaklarında kıyametle ilgili bilgilerin olmaması, Yahudilik üzerinde çalışan İlâhiyatçıları ve Din tarihçilerini bir takım mülahazalara sevketmektedir. Bazıları, Hz. Musa'nın getirdiği şeriatta kıyametle ilgili hususların olduğunu, tarih içinde Yahudilerin bunları yok ettiğini ileri sürerken, bir kısım bilginlerde Yahudilerin, kıyametle ilgili düşüncelerini, Babil esareti döneminde İranlılar'dan aldıklarını söylemektedir. Gerçekten Yahudi kutsal kitabı olan Tanah'da geçen bazı cümleleri, kıyametle ilgili olarak yorumlamak ve bir yere bağlamak oldukça zordur. Bir fikir edinmek için bunlardan birkaç, tanesini naklediyorum:”
1- “Kuraklık ve sıcaklık kar sularını alıp götürür, ölüler diyarında suç işleyenleri” [12]
2- “Ölüler diyarının elinden onları fidye ile alacağım, onları ölümden kurtacağım. Ey ölüm, Tâ'unların nerede? Ey ölüler diyarı, helak edişin nerede? Nedamet gözlerinden saklanacak. [13]
3- “Ya Rabb, canımı ölüler diyarından çıkardın. Kabre inmeyeyim diye beni yaşattın” [14]
4- “Tam ihtiyarlıkta kabre geleceksin, demetlerin yığını, mevsiminde kaldırıldığı gibi” [15]
5- “Rab öldürür ve diriltir. Ölüler diyarına indirir ve çıkartır” [16]
6- “Ölüler hiçbir şey bilmezler” [17]
7- “İşlemek için elinin bulduğu her ne ise onu kuvvetinle işle; çünkü gitmekte olduğun ölüler diyarında iş ve düşünce, bilgi ve hikmet yoktur” [18]Hıristiyanlıkta kıyamet fikri, Yahudilikten daha net temellere dayanmaktadır. Hıristiyanlar, Yahudi geleneğine inandıkları gibi, yeni Ahit ve Havarilerin mektuplarındaki ifadeleride tasdik etmektedirler. Buna göre Hıristiyanlarda Ruhun ölümsüzlüğüne inanmaktadırlar. Kıyamet hayatı Hiristiyanlar için önemli bir inanç konusudur.
Hayat ve ölüm üzerinde yorum yapan İsa, Hıristiyanlığa inanların, asla ölümü görmeyeceklerini haber vererek, diriliş ve yaşamın kendisi olduğunu bildiriyor. [19]İsa, kendisine iman eden kişinin, ölse bile yaşayacağını bildirmektedir. [20]Bu cümlelerde İsa'nın ölümü mecazen kabul ettiği, gerçek ölümün imansızlık olduğu görülmektedir. Herne kadar İsa, ölümde gerçek anlamda bir imansızlık hali görse de; ölüm bir gerçektir. Ölüm, bütün insanlığa kendini kabul ettirmektedir. Matta İncilindeki “Mezarlar açıldı. Ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi.” [21]Cümlesi sadece kutsal kişilerin dirileceğine mi işaret etmekte, yoksa bütün ölüler mi dirilecektir? Bu konuya açıklık getirmemektedir. Ancak Yuhanna İncilinde “mezarda olanların hepsinin o'nun sesini işitecekleri. Saatin geldiği, onların mezardan çıkacakları, iyilik yapanların yaşayacağı, kötülük yapanların yargılanacakları” anlatılmaktadır. [22]Yine Matta İncilinde kıyametle ilgili şu cümleler geçmektedir: “Ulusların hepsi o’nun önünde toplanacak, o da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları birbirinden ayıracak. Koyunları sağma, keçileri soluna alacak. [23]Bu cümlelerin kıyametle ilgili olup olmadıkları açık değildir. Kıyametle ilgili kısmi açıklamaları St. Paul, yapmaktadır. St. Paul şöyle diyor: “kimse sizi hiçbir şekilde aldatmasın. Çünkü imandan dönüş başlamadıkça, mahvolacak oİan o yasa tanımaz adam (Decal) ortaya çıkmadıkça o gün gelmeyecektir. O adam, Tanrı diye anılan ya da tapılan herşeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta Tanrı'nın tapınağında oturup kendisini Tanrı ilân edecektir. [24]St. Paul, kıyametin alâmeti olarak, burada Deccal'ı gösteriyor. Ancak hemen arkasından kıyametin alâmetlerine, çetin zamanların geleceğini, insanların kendilerini seveceğini, para düşkünü olacaklarını, kibirli, övüngeç, ana baba sözü dinlemez, nankör, iftiracı, eğlenceyi seven, Allah yolundaymış gibi görünüp de o yolun gücünü inkar edenlerin varlığını ilâve etmektedir. [25]Hıristiyanlıkta kıyametin oluş şekli konusunda da açıklık yoktur. Petrus, ikinci mektubunda, dünyanın Tanrı sözüyle varolduğunu ve yerin aracılığı ile sudan şekillendiğini şimdi ise, yer ve göklerin ateşe verilmek üzere saklandığını belirtmektedir. Dünyanın Allahsız kişilerin yargılanarak mahvolacağı güne dek korunacağını, Rabbin vaadini yerine getirmekte gecikmeyeceğini kıyamet koptuğu gün, göklerin büyük bir gürültü ile ortadan kalkacağını, yerin yok olacaklarını, maddenin ateşte eriyeceğini haber vermekte ve “Tanrının vadine göre, doğruluğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yeryüzünü bekliyoruz” demektedir. [26] Bu cümlelerde Petrus, kıyametin kopacağını yeni bir dünyanın geleceğini bildirmektedir. İncil'deki ifadelere göre İsa, dünyanın sonunda gelecektir. Bu şöyle ifade edilmiştir: “insanoğlu, Babasının görkemi içinde melekleriyle gelecek ve herkese yaptığının karşılığını verecektir.” [27] “Sonuç olarak, uğrunda acı çektiğiniz Tanrı egemenliğine layık sayılacaksınız. Tanrı adil olanı yapacak”. Size sıkıntı çektirenlere, sıkınti ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizlerle birlikte bizimle birlikte rahata kavuşturulacaktır. Bütün bunlar, Rab İsa alev alev yanan ateş içinde güçlü melekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak. Rabbimiz İsa, Tanrı'yı tanımayanları ve kendisiyle ilgili müjdeye uymayanları cezalandıracak. Böyle, Rabbin varlığından ve yüce gücünden uzak kalarak sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırılacaklar. [28] Görüldüğü gibi dünyanın sonundaki adaletin ne zaman sağlanacağı konusu da çok açık değildir. Bu cümlelerde ifade edilen husus, İsa'nın dünyanın sonunda geleceği ve Tanrıyı tanımayanları cezalandıracağı konusudur. Hıristiyanlıkta İsa-Mesih’in dünyanın sonunda yapacağı bir yargılamadan bahsedilmektedir. Buna göre kıyametteki yargılama İsa'nın yapacağı bu yargılama olarak görülmektedir. Çünkü dünyanın sonunda “ulusların hepsi onun önünde toplanacaktır ve İsa, koyunları keçilerden ayıracaktır.” [29] Hıristiyanlıktada kıyamette herşeyin açığa çıkacağından bahsedilmektedir. Luka bu konuda şöyle demektedir: “Örtülü olup da açığa çıkarılmayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiç birşey yoktur. Bunun için karanlıkta söylediğiniz her söz gün ışığında duyulacak, kapalı kapılar ardında kulağa fısıldadıklarınız damlardan duyrulacaktır.” [30] Kıyamette herşeyin açığa çıktığı gibi, herkes hesap da verecektir. Bu konuyu Petrus şöyle açıklamaktadır: “Dünya'da sefahat, ve eğlence içinde olanlar, putperestlerle yaşayanlar, inanmayanlar, yargılamaya hazır olan Tanrı'ya hesap vereceklerdir.” [31]Bütün bu naklettiğimiz cümleler kıyamette yargılamanın olacağını haber vermektedir. Yine insanların işledikleri her günahın bağışlanacağından bahsedilmektedir, Sadece Kutsal-Ruh'a karşı yapılan küfrün bağışlanmayacağından söz edilmektedir. Bu konuda Matta'da şöyle denmektedir. “İnsanoğlu'na karşı bir söz söyleyen bağışlanacak; ama Kutsal-Ruha karşı bir söz söyleyen, ne bu çağda, ne de gelecek çağda bağışlanacaktır.” [32] Görüldüğü gibi Hıristiyanlıkta da affedilmeyen günah “Kutsal-Ruha” karşı söz söyleyenin günahıdır. Sonuç olarak, Hıristiyanlıktada kıyametle ilgili sözler, açık ve net değildir. Ancak bir yargılama, bir hesap verme vardır. Bunun nasıl yapılacağı konusunda net bilgiler yoktur. Yine İncillerde cennet ile ilgilide bir kapalılık vardır. Cennet kelimesi yerine “sonsuz yaşam” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Luka: XXIII/43'de “Sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” ifadesi geçmektedir. Hıristiyanlığa göre cennete sadece doğrular girebilecektir. Yine de cennet konusunda ayrıntılı bilgi bulmak mümkün değildir. Cehennem sözü ise, İncilde birkaç yerde geçmektedir. Cehennem, fırın ateşi, ebedî ateş, karanlıklar, kükürt ve ateş, karanlıklar, ceza yeri, uçurum, kükürt ve ateş gölü gibi ifadelerle belirtilmiştir. Bu konularda Bak:[33]
İslâmiyette kıyamet konusu en açık şekilde ifade edilmiştir. Ahiretin varlığı İslâmın amentüsünde belirtilmiş, Mü’min ve müslüman olmanın şartları arasına sokulmuştur. İslam'a göre bu dünya geçici bir dünyadır. Ölüm her canlıya gelmektedir. İnsan için ölüm bir yokluk değil, ikinci bir hayatın başlangıcıdır. Ölüm insanı heryerde bulabilir. [34]Böylece ölüm ve hayat bir imtihandır. [35]İslâmiyette eceli gelenin öleceği üzerinde durulmuştur. [36]Ancak İslâmiyette ölüm, bir yokluk değildir. Ölümden dirilmeye inanmak İslamın temel şartlarından biridir.[37]
Islâmiyette her insanın öleceği ve ebedi hayatta dirileceği inancı önemli bir yer tutarken, dünyanın sonunda kıyametin kopacağı da önemli bir inanç konusu teşkil etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de Kıyametin mutlaka geleceği, ancak onun zamanının bilinemediği ifade edilmiştir. [38] “Onun vaktini sadece Allah bilebilir.” [39] Kıyamet kopacaktır, kıyamet kopacağı zaman sûr'a üflenecekdir. Bunu Kur'an-ı Kerim şöyle ifade etmektedir: “Sur'a üfürüleceği gün, Allah'ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır. Onların her biri, boyun bükmüş olarak O'na gelmiştir.” [40]Kur'an-ı Kerim’in anlattığına göre “kıyamette yer sarsılacak, dağlar darma dağın olacak.” [41] “Yıldızlar etrafa saçılacak, denizler birleşecek, kabirler boşalacaktır.”[42]
Kur'an-ı Kerim’in ifade ettiğine göre, yeryüzünün darmadağın olduğu, güneşin düşürüldüğü, yıldızların karardığı, dağların yerinden oynadığı kıyamet günü, dünyanın sonu olup yeni bir hayatın başlangıcıdır. Böylece dünya sona erecek ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna göre I. sûr ile kıyamet kopacak ve II. sûr ilede ölüler kabirlerinden dirilecek ve mahşer'e doğru koşacaklardır.[43] Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle denmektedir: “O günde ki Allah, onların hepsini diriltecek ve ne yaptıklarını kendilerine anlatacaktır. Allah, onların hepsini saymıştır. Onlarsa bunu unutmuştur. Allah herşeye hakkıyla şahiddir.” [44]Mahşer hakkında daha açık olan ayet ise şudur: “Rabbimiz, sen mutlaka insanları, asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allah sözünden dönmez”[45]. İslam'a göre insanlar, mahşerde hesap vereceklerdir. Bu hesaptan sonra iki mekanda toplanacaklardır. Bunlar cennet ve cehennemdir. Cennet, altından ırmaklar akan, meyvaların bol olduğu bir bahçe gibidir. [46] “Cennete, günahlardan sakınanlar gireceklerdir.” [47]Cennetin bir takım kısımlarından bahsedilmektedir: Meselâ, “Adn cennetleri” bunlardan biridir. [48] Diğer yandan “Firdevs cennetleri” [49] “Naim cennetleri”[50] “Me'va cennetleri” [51] gibi cennetlerden bahsedilmektedir. Kıyametten sonra oluşulacak mekanlardan biriside cehennemdir. Kur'an-ı Kerim'de birçok ayetlerde cehennemden bahsedilmiştir. Cehennem günahkarların, kafirlerin, öldükten sonra gideceği bir mekan olarak gösterilmektedir. “Cehennem şeytanın yolundan gidenlerin son durağıdır”[52]. “Cehennem'deki hayat, dehşet verici bir hayattır.” [53]Bütün felaketlere rağmen cehennemde ölüm yoktur.[54]
Kilikya:
Anadolu'nun güneyinde, Alanya'dan Suriye kıyılarına kadar uzanan bölgedir. Kilikya'nın kuzeyi ve batı yönü Toros dağları ile güneyi Akdenizle çevrilidir. Böylece Kilikya, Adana, Mersin’in ve kısmen de Konya'nın hudutları içinde yer almaktadır. Herodot'a göre, Kilikya sözcüğü, Fenikeli Agenor'un oğlu Kiliks’in adından gelmektedir. Bu bölgeye hem Yunanlılar, hem de Romalılar tarafından Kilikya veya Cilicia adı verilmiştir. Kilikya'nın dağlık kısmı Alanya-Mersin arası, ovalık kısmı ise Mersin-İskenderun arasıdır. İki Kilikya arasındaki sınır bugün de mevcud limonlu çayıdır. Kilikya bölgesi, tarih boyunca birçok devletin eline geçmiştir. M.Ö. 2. bin yılında bölgede Hititler vardı. M.Ö. 9. yüzyılda bölgede Asurlular görülmektedir. M.Ö. 612 yılında Asur'un yıkılışından sonra Tarsus başkent olarak bağımsız bir krallık ortaya çıktı. M.Ö. 546'da bölgede Persler görülmektedir. M.Ö. 333 de büyük İskender Kilikya'da egemen olmuştur. M.Ö. 101'de Selevkos'ların yönetimi zayıflayınca bölgede birçok şehir bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece bölgenin dağlık iç kesimlerinde yerel bir krallık kuruldu. Roma bölgede kontrolü sağlamak istediyse de başarılı olamadı. M.Ö. 83'de Kilikya'nın ova kısmı Ermeni kralı Dikran tarafından ele geçirilmiştir. Ancak Roma M.S. 67'de bölgeye büyük bir donanma göndermiş ve bölgede kontrolü ele geçirmiştir.
Kilikya Bizans döneminde, birinci Kilikya ve ikinci Kilikya olarak ikiye ayrılmıştır. Daha sonra bölge müsiümanların eline geçmiştir. M.S. 964'de Bizans yeniden bölgeyi ele geçirmiş ve XI. yüzyılın sonlarına doğru bölge yeniden Ermenilerin eline geçmiştir. 1375'de Memlukler, 1515'de Osmanlı'lar bölgeye hâkim olmuşlardır. O günden beri, bölge Türklerin elinde bulunmaktadır.
Kilise:
Kilise kelimesi, Yunanca toplantı anlamına gelen Eklesia kelimesinden alınmıştır. Fakat bu toplantı alelade bir toplantı değildir. Eklesia kelimesi, İbraniceye, dini bir toplantıya daveti belirten Gahal kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hz. İsa, kilise kelimesi yerine daha çok Edta, Kenista, Kelıala gibi Aramice kelimeler kullanmıştır.
Hıristiyan kilisesinin kuruluşu, Ahit, seçilmiş halk, Yahve'nin mabedi, Mesîhî krallık mefhumları ile Eski Ahit tarafından hazırlanmıştır. Hıristiyanlıkta kilise, Hıristiyan cemaatinin adıdır. Yani ilk kiliseyi, İsa'nın etrafında toplanan ilk cemaat teşkil etmektedir.
Hıristiyanlıkta kilise bir mekan değil; bir cemaattir. Hıristiyanlar, mekan olarak ilk kiliseye M.313 yılında ilân edilen Milan Fermanı ile kavuşmuşlardır. Çünkü Konstantin bu fermanı ile Hıristiyanlığı resmen din olarak kabul etmiştir. Bu da Hıristiyanlığın gizlilikten açığa çıkmasını ve mabed olarak bir mekana sahip olmasını sağlamıştır.
Hıristiyan İlahiyatına göre, kilisesinin genel tezahürü ve Havarilerin şahitliği için, ilâhi lütuf büyük bir şekilde döküldüğü zaman; Pentekote günü (İsa'nın göğe çekilişinden on gün sonra) Hıristiyan kilisesi resmen kurulmuştur. Artık orada İsa mevcut değildir. Bizzat Havariler, doğan kilisenin sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Hıristiyan cemaati hızla yayılmaya başlamıştır. Yayıldıkça hizibler çoğalmış, tefrikalar baş göstermiştir. Hıristiyan kilisesi- bu uğurda şehitler vermiştir. En büyük Hıristiyan şehitleri olarak kabul edilen Petrus ve Pavlus, Roma'da, öldürülmüşlerdir. Daha milâdi I. yüzyılda Hıristiyanlık kendi arasında birçok tefrikaya Bolün müştür. Bu fırkalara karşı Pavlus, durmadan mektuplarında halkı uyarmaya çalışmıştır. Ancak Hıristiyanlığın zuhurundan üç asır sonra, Roma imparatorluğu nezdinde resmen din olarak kabul edilen Hıristiyanlık, yine Konstantin'.in gayretleriyle içine düştüğü tefrika bataklığından az da olsa kurtulabilmiştir. Konstantin 325 yılında topladığı İznik Konsilinde, Arius'u aforoz etmiştir. Böylece doğuda beliren en büyük tefrika zararsız hale getirilmiştir. Artık devletin himayesine girmiş olan Hıristiyanlık, resmi Hıristiyan ideolojisinin haricinde kaİan her düşünceyi aforoz edecek ve gittikçe Engizisyon gibi bir müessesenin tesisine yönelecektir.
Hıristiyanlıkta kilise, Hıristiyan Mü’minlerle canlılık kazanmaktadır. Çünkü Mü’min, vaftizle kilisenin bir üyesi haline gelmektedir. Artık o ayinlerle, kültürle, sözlerle ve İncil’in misallerine ve kurallarına göre şekillenmesi gereken hareketlerin şehadeti ile kilisenin hayatına iştirak etmiş durumdadır.
Hiyerarşik bir kurum olarak Katolik kilisesi ise, papa, kardinaller, patrikler, piskopaslar, lâik ve dini rahipler (regulier rahipler), rahip adayları ve cemaatten oluşmaktadır. Bu kadar geniş topluluğun merkezi yönetimi, papa ve idari kardinaller meclisi ile Vatikan'a tevdi edilmiştir. Böylece bütün ibadet yerlerine kilise adı verilmiştir.
Katolikler kiliseyi, İsa'nın mistik bedeni, Mü’minleri de onun uzuvları olarak görmektedirler. Katolikler kiliseyi üç kısım olarak düşünürler:
1- Faal kilise (Dünya Kilisesi)
2- Izdırap kilisesi (A'raf Kilisesi)
3- Zafer kilisesi (Cennet Kilisesi) Bugün dünyada üç önemli Hıristiyan mezhebine bağlı belli başlı üç ana kilise dikkati çekmektedir. Bunlar, Katolik kilisesi, Ortodoks kilisesi ve Protestan kilisesidir. Katolik ve Protestanlık Özelliklerini birlikte bünyesinde taşıyan Anglikan kilisesi de İngiltere'nin milli kilisesini oluşturur. Bu mezheplerin kilise anlayışı farklıdır. Her nekadar Katolikler, kiliseyi Mü’minler topluluğu olarak görseler de yine de kilisenin teşekkülü için bir rahibin varlığını şart koşmaktadır. Protestanlar ise cemaatin olduğu her yerde, kilisenin olduğunu söylemektedirler. Ortodoks Hıristiyan cemaatleri de kiliseyi, birinci derecede “İsa'nın bedeni, kutsal uhun mabedi, Allah'ın cemaati” olarak görmekedirler. Diğer yandan onlara göre kilise, Teslis'de bir birliktir. Ortodokslara göre “Mahalli kilise”, evrensel kilisenin bir parçası değil; belli bir yerde onun tam tezahürüdür.
Hıristiyanlık tarihinin belli dönemlerinde ortaya çıkmış olan bu üç Hıristiyan kilisesinden başka, daha birçok kilise ortaya çıkmıştır. Kiliseyi Hıristiyan cemaati olarak kabul ettiğimiz takdirde bugün, dünyada bir milyara yaklaşan bir Hıristiyan cemaati görmekteyiz. Resmi şekilde ilk Hıristiyan birliği 1054 yılında bölünmüş, Katolik ve Ortodoksluk adı akında ana kilise teşkilatı iki ayrı yapıya ayrılmıştır. Daha sonra XVI. yüzyılda tekrar Batı Katolik kilisesi, bir bölünme ile daha karşılaşmıştır. Böylece Protestanlık sahneye çıkmıştır.
Hıristiyan kilise tarihinde eski bölünmeler adı ile de birtakım bölünmeler olmuştur.
Bu bölünmelerden de önemli kiliseler ortaya çıkmıştır. Bunlara “Eski Doğu Kiliseleri” adı verilmiştir. Bu kiliselerin başında, Nestorius'un öncülüğünü yaptığı Nesturi kilisesi ile Mısır Kıpti kilisesinin temsil ettiği Monofizit kilisesi gelmektedir.
Nesturi kilisesinin öncüsü Nestorius (01:450) olmuştur. Antakya İlahiyat Ekolünün teoiojik görüşlerinden hareket eden Nestorius, İsa'nın tabiat problemini ele almış ve İsa'nın iki tabiat sahibi bir varlık olduğu tezini ileri sürmüştür. Nestorius, İsa, içinde Allah'ın kelimesinin bulunduğu bir insandan başka bir şey değildir diyerek, İsa'nın İnsan-Allah değil; sadece Allah taşıyıcısı olduğu kanaatini izhar etmiştir. Nestorius'a göre İsa iki ayrı “uknum” dan meydana geliyordu: Bu uknumlardan biri ilahî, diğeri insanî idi. Bu durum İsa'nın ulûhiyetine zarar getirmiyordu. Çünkü İsa ona göre, beşeri tabiatiyle tam insan, ilâhi tabiatı ile de tam ilâhtı. Yine Nestorius'a göre bu iki tabiat İsa'da müstakil olarak mevcuttu. Bu nazariye Meryemi, beden, nefs ve aklî nefsten ibaret insan İsa'nın annesi olarak tavsif edecek bir şekilde ifade edilmiştir. Nestorius'a göre Meryem, İsa'nın insaniyetinin annesidir. Bunun için Meryem “Allah'ın Annesi”= Theotokos olarak çağrılamaz, o sadece “İsa'nın Annesi-dir”= Christotokos.
Nestorius'un bu düşünceleri resmi Hıristiyanlığa ters düşüyordu. Bunun için Nestorius'un başlattığı bu itizale son vermek ve Hıristiyan birliğini korumak amacıyla İskenderiyye ve Roma piskoposlarının önderliğinde 431'de Efes'te bir Konsil toplanmıştır. Bu konsilde Nestorius ve taraftarları aforoz edilerek, resmi kilisenin dışına atılmıştır. İşte Nesturi kilisesi böylece doğmuştur. Beşinci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkan Nesturi kilisesi, Orta Asya'dan Çin'e ve hatta Hindistan'a kadar yayılarak varlığım sürdürmüştür. Bu yayılma VIII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar devam etmiştir.
Doğu Hıristiyanlığı adı altında dikkat çeken diğer önemli bir kilise de Monofizit Hıristiyanların meydana getirdiği kiİise hareketidir. Efes konsilinden (M. 431) sonra, Nesturiliğe karşı baş gösteren reaksiyon neticesinde doğan, fakat tamamiyle zıt istikamette inkişaf eden yeni bir dini cereyan ortaya çıkmıştır. Bu cereyan, İsa'da iki tabiat yerine Monophisite bir karakter görüyordu. Bu fikriyatın habercisi Laodici (Denizli yakınlarında bir şehir) piskoposu olan Apollinaire idi. V. asrın ikinci yarısında İsa'nın günahtan kurtarıcı doktrinini inkâr ederek “Uluhiyet ve ceset bir tek tabiatı oluşturan iki kısımdır. Tıpkı normal bir insanın içinde ruh ve cesetten müteşekkil bir tek tabiata sahip olunduğu gibi...” diyordu Apollinaire. Böylece İsa'nın şahsında aktif ve manevi bir eleman olan kelimenin (Logos) ulûhiyeti, diğer taraftan pasif bir unsur olan maddenin beden oluşu kabul edilmiş oluyordu. İşte Apollinaire'e isnad edilen bu düşünceler, daha sonra gelişecek olan Monofizitliğin habercisi oluyordu. Monofizit hareketin iki önemli siması vardı: İskenderiyyeli Cyrille, İstanbul manastır reisi Eutyches. İsa'nın ilahî tabiatına üstünlük atfeden Cyrille’in taraftarları, İsa'da insanî tabiatın, ilahî tabiatın içinde kaybolduğunu; böylece, İsa'da yalnız bir İlahî tabiatın mevcut olduğu sonucuna varmışlardır.
Bu düşünceye, İstanbul patrikliği ve papa I. Leon karşı çıkmışlardı. İmparator Marcian “IV. Genel Konsili” 451 yılında Kadıköyde toplamıştı. Bu konsil, monofizit fikriyatı tartışmış ve neticede monofizit fikriyatın temsilcilerini aforoz etmiş ve şu iman formülünü kabul etmiştir: “Rab İsa Mesih, Uluhiyette ve insaniyette tam olarak hakiki Allah ve hakiki insandır. Uluhiyette baba ile aynı cevherden, insaniyette bizimle aynı cevherdendir. O, Allah'ın annesi bakire Meryem'den iki tabiatlı biricik oğul olarak doğmuştur”.
“Kadıköy konsili” ile aforoz edilen monofizit doktrin, imparatorluğun şark vilayetlerinde özellikle Suriye ve Mısır'da kıptı ve süryani cemaatıyle yaşamaya devam etmiştir. Daha sonra. M. VI. yüzyılda Monofizitlik, Jaques Baradai ile yeniden “yakubi” veya “yakubiler” ismi altında devam etmiştir. Yakubiler, Süryaniliğin bölünmesiyle meydana gelen bir Süryani kilisesidir. Günümüzde “Yakubi kilisesi” hâlâ yaşamaktadır. Musul ve çevresine başkanlık eden bir patrikleri vardır. Ecmiyazin (Etsmiadzin)'de ve Beyrut'ta bulanan Ermeni birer Katolikosluğu (Catholikos) ile Mısır'da İskenderiyye Kıpti patrikliği ile Samda bulunan Süryani patrikliği de Monofizit düşünce varlığını hâlâ korumaktadır. Kıpti kilisesi, monofizit doktrini Habeşistan'a kadar yaymıştır. Yakın doğuda bugün üç monofizit kilise vardır:
1- Süryani - Yakubi kilisesi
2- Kıptî kilisesi
3- Ermeni kilisesi.
Kilise Babaları:
Kilise Babaları tabiri II-VII. asır arasındaki Hıristiyan yazarlarına verilen tabirdir. Bunların Hıristiyan doktrinine ait otoriteleri, gelenek tarafından kabul edilmiştir. Yine de patristik (Kilise Babaları) unvanı, devirlerinde eserleri tesir icra etmiş kimselere tevdi edilmiştir. Kilise babalarının ilklerine “Apostolik Babalar” unvanı verilmiştir. Çünkü bunların, doğrudan veya dolaylı havarilerle ilişkileri olmuştur. Meselâ, Romalı Clement gibi. Onun, Korintoslulara yazdığı bir mektup muhafaza edilmiştir. 110 yılında öldürülen Antakya piskoposu İgnace, Hierapolis piskoposu Papias da bunlardandır. Papias, Polycarpe'ı tanıyordu ve havari Yuhanna'yı dinlemişti. Bu duruma göre, Apostolik Babalar, ikinci ve üçüncü Hıristiyan neslinin temsilcileri olmaktadır.
İkinci sırada “Apolojist Babalar” gelmektedir. Yani Hıristiyan kelâmcıları olan Babalar. Bunlar, Hıristiyan âdetlerinin doğruluğunu ve imanın açıklamasını yapmışlardır. Burada, kültürlü Grekler söz konusudur. Bunlar, klâsik felsefe ve edebiyatla bilgilenmişler ve inançlarını, Helenistik düşüncenin entellektüel kategorilerine göre ifade etmişlerdir. Bunların birinci hedefi, Yahudiler ve paganlar karşısında Hıristiyanlığın doğruluğunu ispat etmekti. Bunu da Özellikle politik otoritelere hitaben yapıyorlardı. Bunun için ithamları reddediyorlar, paganizmin mantık dişiliğini tartışıyorlar ve Hıristiyanların davranışındaki safiyeti açıklıyorlardı.
Bunların arasında Quadratus'u, Atinalı Aristide'i ve Justİn'i sayabiliriz. Bununla beraber II. asırdan itibaren bir başka reddiye tipi görünmeye başlamıştır. Bu defa, yazılan savunma kitapları, sapıklara özellikle de gnostiklere karşı yazılmıştır. Bu konudaki kitapların ilki Lyon piskoposu İrenee tarafından yazılmıştır. Eserin adı Adversus Haereses dir. Afrika'da Lâtince yazan yazarların başında Tertullien gelmektedir. (Daha sonra bu da sapıkların araşma girmiştir, III. asırda, Kartaja piskoposu Cyprien (öl: 258) gelir.
III. asrın ortasında gerçek Hıristiyan ilahiyat ekolleri kendini göstermiştir. Bu ekoller, Hıristiyanlara yönelik bir öğretim takdim etmekteydiler. Bu konuda ilk zikredilmesi gereken İskenderiyye ekolüdür. Orada Clement ve Origene meşhur olmuştur. İncil metinleri üzerinde ilk tenkidli çalışma Origene'nin Hexaples isimli eseridir. Yorum planında temel açıklama, mecazi yapılmış, ilahiyat düşüncesi Yeni-Eflâtuncu prensiplerle açıklanmıştır.
Konstantin imparatorluğu bu dönemde, patristik altın çağ denilen gelişmeyi müşahede etmiştir. Bu çağda önemli bir şahıs da Cesareli EUSEBE'dir. Bu, onun ideolojik düşüncelerinden değil; yeni bir edebiyat türünün Öncüsü olduğu içindir. Bu da kilise tarihidir. Eusebe ve onun talebeleri, Yahudi tarih geleneğini yeniden ele alarak, kilisenin gelişmesini belirleyen olayları, dünyanın yaratılışı ile başlayan genel görüşün içine dahil etmişlerdir. Böylece, evrenselliğe yönelmiş tarihin temelleri atılmıştır. Aynı zamanda İskenderiye ekolü araştırmalarını, Athanas ve Cyrille ile devam ettirmiştir.
Antakya ekolü, edebi yorumu tavsiye ederek Epiphane ve Jean Chrysostome ile yeni bir yol takip etmiştir. Batı'da Poitiers'li Hilaire (315-367) Goluaz (Gauloise) düşüncenin Lâtince ifadesi olan ilk temsilci olarak görülmektedir. Bu arada Milano piskoposu olan Ambroise'a ayrı bir yer vermek gerekecektir. Büyük bir kişiliğe sahip olan Ambroise, imparator Theodose'a açıkça tövbe etmesini söylemiştir. Bir hayli ilahiyat yorumu yapan Ambroise’ın, şiirleri ve melodileri de vardır.
Diğer bir Lâtin kilise babası ise jerome (347-420)'dur. O, Gaule'de yaşamıştır. Daha sonra doğuya hareket etmiş ve Halep yakınlarındaki Chalcis'de keşiş hayatı yaşamıştır. İstanbul'da Nysse'li Gregoire ve Naziance'li Gregoire ile karşılaşmıştır. Roma'ya dönmüş, Roma piskoposu Damase, İncilin lâtincesini gözden geçirmekle onu görevlendirmiştir. 385 yılında Roma'yı terketmiş ve kesin olarak Bethleem'e yerleşmiştir. Orada, İncilin Lâtince tercümesini yapmıştır. Bu tercüme Vulgat adını almıştır. Jerome, Vulgat olan nüshayı, Yunanca ve İbranice metinlerden elde etmiştir. Jerome'un çağdaşı olan Augustin ise, Batı düşüncesini derin şekilde etkilemşitir. Afrika kökenli olan Augustin, Kartaca'da ve Milano'da retorik öğretmiştir. Önce Maniheist iken, 387'de Hıristiyanlığı kabul ederek vaftiz olmuştur. Bir kaç arkadaşı ile cemaat hayatı yaşarmş, sonra Afrika'ya dönmüş, 396'da rahip olmuştur. İki önemli eseri vardır.
Confessions (itiraflar), la cité de Dieu (Tanrının sitesi).
V. asrın ortalarından itibaren ilâhiyatçı düşüncenin soluğu tükenmiştir. Bu istilâlar döneminde büyük Türk hakanı Atilla ile müzakerede bulunan büyük Leon olmuştur (440-461). Büyük Leon, Roma’nın manevi üstünlüğünü savunmuştur. Son kilise babalarından olan büyük Gregoire’in, Eyub kitabı üzerinde yapmış olduğu şerhler, orta çağda büyük rol oynamıştır. Burada yine Seville'i, İsidore'ı da zikretmek gerekir. Özellikle o, Antikite kültürü üzerinde çok faydalı bilgiler vermiştir.
Burada şunu belirtmekte yarar vardır ki kilise babalarının ilahiyatı, sistematik ve genelci değildir. Meselâ kilise babaları, Aquinolu Thomas'ın Somme Theoloque isimli kitabında yaptığını yapmamışlardır. Kilise babalarının doktrini, yazdıkları eserlerde sergilenmiştir. Kilise babalarının düşüncelerinin entellektüel âleti, Grek-felsefesi ve yeni-Eflâtuncu felsefe ile oluşmuşsa da onların ilahiyatı, düşüncelerinin temeli olan İncil'de kökleşmiştir. Ayrıca kilise babalan, zahidane temayüllü yaşayarak, kendilerini ibadete vermişlerdir. İşte, Nysse'li Gregoirem “la Vie de Moise” (Musa'nın Hayatı), ile Origene'nin “Commentaire sur saint jean” (Aziz yuhanna üzerinde yorum) isimli eserleri, bu dahili yoğunluğun tanıklarıdır. Yine, Jerome'un, Basile’in, Ambroise’ın koyduğu kuralların tümü, daimi olgunlaşma endişesinin delilleridir. Kilise Babalarının yazdıklarım ve endişelerini kronolojik olarak değerlendirirsek, zamana uygun bir değişimin olduğunu söyleyebiliriz. Meselâ, ilk kilise babalarının yazdıkları şeyler daha çok, Yahudilerin karşısında İncillerin doğruluğunu ve paganizm karşısında Hıristiyanlığın doğruluğunu ispatlamaya yönelikti. Meselâ Justin’in “Dialogue avec Tryphon” isimli eseri birinciye; Justin’in “Apologie” isimli eseri ile, Athenagore'un “la supplique pour les chretines” isimli eseri, ikinciye örnek teşkil etmektedir. III. asırdaki zulümler, Kilise babalarını, disiplinle veya patriklerle ilişkilerin düzenlenmesine yönelik yazılar yazmaya sevketmiştir. Yine de II. asırdan itibaren kilise babalarının yegane endişeleri sapıklıklara karşı Hıristiyan imanım savunmak olmuştur. Bu kristolojik cereyanların arasında en meşhuru Ariamzm olmuştur. Bu cereyan, Hıristiyanlığı IV. asır boyunca sarsmıştır. Bunlara göre Ebedi olan sadece Baba'dır. Oğul (İsa) ise Babanın yarattıklarının ilkidir. İşte bu kavga, İznik'te 325 yılında ilk ökümenik konsilin toplanmasını sağlamıştır. Bizzat Konstantin’in davet ettiği bu konsilde Ariııs aforoz edilmiştir.
Bu şekilde başlayan kristolojik araştırma, Kutsal-Ruh ve dolayısı ile Teslis üzerindeki düşüncenin gelişmesini sağlamıştır. Daha sonra ise tartışmalar özellikle İsa üzerinde merkezileşmiştir. Bu konular 381 İstanbul, 431 Efes ve 451 Kadıköy konsillerinde tartışılmıştır.
Kilise Hukuku:
Bu kavram önce, Katolik kilisesinin hukuki durumlarının bütününü belirtmektedir. Canon kelimesi, çok erken dönemlerden itibaren “kilise yargısını” belirtmiştir. Sivil kanunla, kilise kanunlarının karışımından nomocanöns ortaya çıkmıştır. Ortodoks kilisesi, münhasıran, “kilise emirlerini” “kanonik hukuk” olarak telâkki etmiştir. Sivil hukukun dini konulardaki kararlarını ise “Kiliseye ait hukuk” diye adlandırmıştır.
Kilise Hukukunun Özellikleri:
1- Kilise hukuku, tamamen devlet hukukundan ayrılmaktadır.
2- Kilise hukuku, daha ziyade şahısların içinde bulundukları sipirirüel durumlarına karşı dikkatlidir,
3- Kilise hukuku, kilisenin hiyerarşik karakteriyle belirginlik kazanmıştır.
4- Kilise hukuku, hakkaniyet ruhuna bağlıdır.
5- Kilise hukukunun teknikleri, bazen alışılmış hukuk yapılarından oldukça uzaktır.
6- Kilise hukuku çoğu defa, bir hayır hukuku ve kilise cemaatı hukuku olarak tarif edilmiştir. Çünkü bu hukuk, kilisenin spiritüel hayatına hizmet etmektedir.
7- Kilise hukukunun hedefi, kilise cemaatinin sosyal hayatım düzenlemektir.
8- Kilise hukuku, kurumların misyonunu belirtir. İnananlar cemaatinin statülerini ortaya koyar. Pastoral yönetimin organlarını belirler.
9- Kilise hukuku ile sivil hukuk arasında daima ilişkiler vardır. Çünkü kilise hukuku bazen sivil hukuktan etkilenmektedir.
10- Kilise hukuku, Hıristiyan vahyine dayanmaktadır. Bunun için tabii veya pozitif Tanrısal hukukdan bahsedilmiştir. Kilisenin pozitif hukuku, bunun üzerine oturmaktadır. Bu ise, bir “İnayet hukukundur. Kilise cemaati, bununla tesis edilmiştir. Bu hukuk, aynı zamanda bir “Ahit hukuku” dur.
Katolik kilise hukuku kendini, evrenselliğe cevap vermiş olarak takdim etmektedir. Bunun için o, “müşterek bir Hukuk” dur. Çünkü o, “özel hukuku”da ihtiva etmektedir.
Kilise Hukuku yasaları: Kilise hukuku, asırlar boyunca değişikliğe uğrayarak gelişmiştir. 1917 yılında yürürlüğe giren “kilise hukuk yasası”, daha önceki tüm kilise yasalarım yürürlükten kaldırmıştır. Bu yasa, papa XXIII. Jean tarafından, 1962-1965'de toplanan II. Vatikan Konsili sırasında yeniden gözden geçirilmiştir. Yeni kilise hukuku 25 ocak 1983'de, 1752 sayılı yasa ile II. Jean-Paul tarafından yürürlüğe konmuştur.
Papa XII. Pie, “Doğu kiliseleri” içinde geçerli olan müşterek bir “kilise hukuku” çalışması başlatmış ancak bu çalışma tamamlanamamıştır.
Kilise hukuku bugün önemini biraz kaybetmiştir. Çünkü bugün, dogmatik doktrinler daha geçerli olmaktadır. Kilise Hukuku Kategorileri: Kilise hukukunda bütün hukuk sistemi kategorilerini bulmak mümkündür. Ancak, bunları ayırımsız şekilde tatbik etmek mümkün değildir.
Kamu hukuku ve özel hukuk, kilise hukukuna kısmen uygulanabilir. Meselâ, devlet hukukunda evlenme tabii bir hak Jken, kilise hukukunda evlenme, bir sakramentdir. Yani bir kilise sırrıdır. Kilisenin yazılı anayasası yoktur. Kilise anayasası, kilisenin kabul ettiği dogmatik, ahlâki, ibadetle ilgili tüm sistem, kilise anayasasını oluşturur. Küise hukukunda gelenek, tam merkezde bulunmaktadır. II. Vatikan konsilinden beri tohumu atılan “Temel Hukuk” ise tam bir gelişme safhasındadır. Diğer yandan “ceza hukuku” ise, kilise bünyesinde yeni çağdaş uygulama yollan aramaktadır.
“Kilise Hukukun”daki bazı konuların “devlet hukukunda” yeri yoktur. Meselâ, İsa Mesih’in mesajını yaymakla vazifeli “eğitim kurumları” ile ilgili hususlarda ve “kilise sırları” ile ilgili kurumlarla ilgili maddelerde olduğu gibi. Kilise hukukunda dikkatimizi çeken bir diğer önemli hususda “Kilise Medeni Hukuku”dur. Bu hukuk, Devletle Kilise arasındaki ilişkileri düzenlemektedir. Bu hukuk yarı ekonomik, yarı devletçi hukuktur.
Lâtin katolik kilisesi için kilise hukukunun ihtiva ettiği ana konular şunlardır. Vatikan tarafından uygulanan bu hukuk belli başlı yedi bölümden oluşmaktadır:
I. Genel Normlar: (Kanun, âdetler v.s)
II. Allah’ın cemaatı: (Mü’minler, kilisenin hiyerarşik yapısı, kilise dernekleri)
III. Kilisenin Öğretme Fonksiyonu (Vaaz, Din dersi, Katolik eğitimi)
IV. Kilisenin Kutsallaştırma Fonksiyonu (Kilise Sırları ve Kült'ler)
V. Kilisenin dünyevi mülkleri
VI. Kilise'nin Müeyyideleri
VII. Davalar (İdari ve olağan uyuşmazlıklar).
Kimbanguisme:
Sirnon Kimbangu, 1889'da Kongo'da (zairede) doğmuştur. Baptist Hıristiyanlığı kabul ederek, Kitab-ı Mukaddes'i okumuş ve Nkamba'da din dersleri vermeye başlamıştır. Evlenmiş ve üç çocuk babası olmuştur. Bir gün gördüğü bir rüyada biri ona, “Allah’ın sözünü” vaaz etmesini ve “ellerini koyarak” hastaları şifaya kavuşturmasını emretmiştir. Bu emri yerine getirmeye başlamış ve bir çocuğu iyileştirmiştir. Şöhreti kısa zamanda yayılmıştır. Böylece Nkamba sanki yeni bir Kudüs haline gelmiştir. Etrafında birçok yardımcı olduğu halde, İsa'nın dönüşünü, atalarının dirileceğini ve siyah-beyaz herkes için mutluluğun olacağını vaazediyordu. Siyahların yakın zamanda bağımsız olacaklarını da bu vaazlara ekliyordu. Özellikle yakında olması beklenen bu bağımsızlık haberi, coşkuyla karşılanmıştı. Hatta bazıları, Belçikalılara vergi vermeyi bile redde başlamışlardı. Simon Kİmbangu, ılımlı ve sakin bir kişiliğe sahipti. O, ülkenin dini inancının sembolleri olan fetişleri yıkmış ve büyücüleri kova-lamıştı. Onun din olarak israr ettiği şey, vaftiz olmak, ilâhiler okumak ve Allah'a günah itirafında bulunmaktı. Onun bu tavrından ve davetinden Belçika Kolonileri ve Katolik misyonerleri endişe duymaya başlamışlar ve koloni hükümetine baskı yapmaya çalışmışlardır. Onun birinci tutuklama teşebbüsü boşa çıkmıştı. Ancak, Simon Kimbangu kendiliğinden otoritelere teslim olmuştu. Hızlı bir mahkemeden sonra ölüme mahkum edilmiş, fakat ölüm cezası Kral Albert’in emriyle müebbete çevrilmiştir. Simon” Kimbangu Eli sabethville şehrinde tutuklanmış ve 1921'den ölüm tarihi olan 1951 yılına kadar orada kalmıştır. Mütevazi ve sakin bir hayat sürmüştür. Tutuklu olduğu için, müntesiplerinden uzak kalmıştır. Ancak müntesipleri pasif kalmamış, taraftar toplamaya devam etmişlerdir. Simon'un başlattığı Baptist hareket, milliyetçi ve bozguncu bir hareket olarak değerlendirilmiştir. 6 Şubat 1925'de Kimbanguisme hareketi yasaklanmıştır. 1936'da Kimbanguist'ler, “kurtuluş ordusuna” dönüşmüşlerdir. 1939'da Simon Mpadi, kurtuluş ordusunun subayı olarak, Kakisme'i veya “Siyahların Misyonu” teşkilatını kurmuştur. Simon Kimbangu'nun ölümünden sonra oğlu Joseph Diangienda, Leopolduiüe'e yerleşmiş ve modern bir şekilde yapılaşmış bir kilise hareketinin doğmasına sebep olmuştur. 1 Aralık 1960'da Kongo'da bu kilise resmen kabul tanınmıştır. “Kimbangu tarafından yeryüzünde kurulan İsa-Mesihin kilisesi” adını taşıyan kilise 16 Ağustos 1969'dan beri “Kiliseler Ökümenik Konseyinin” üyesi bulunmaktadır.
Kimbanguist'lerin bayramı her yıl, 24-25 Aralık'ta kutlanmaktadır. 6 Nisan, hareketin başlamasının kutlanması tarihidir. 12 Ekim ise, Simon Kimbangu'nun ölüm tarihidir. Pazar ibadeti, ilâhiler ve vaazlarla icra edilmektedir. Para toplama çok önemli bir icraattır. Çünkü kiliselerini bu paralarla yapmaktadırlar. Ayrıca okul, hastahane gibi eğitim yerlerine de yatırım yapmaktadırlar. Kimbanguistlerde vaftiz önemlidir. Merasimin ve dinin özünü teşkil etmektedir. Ancak bunlardaki vaftiz, Kutsal-Ruhu veren ellerin üstüste konması şeklinde yapılmaktadır. Su ile vaftizi kabul etmemektedirler. Evharistiya, önemli bayramlarda, mahalli unlardan ve suda eritilmiş bal şerbetiyle yapılmış bir pastanın taksim edilmesiyle kutlanmaktadır. Evlenme merasimi bunlarda da bir sakrament (sır) Özelliği taşımaktadır. Tek evlilik ve boşanmama esastır. Kilise, çocukları takdis etmekte ve hastalar için dua etmektedir.
Genelde sabah, öğle ve akşam ibadetleri vardır. Bu ibadetler cemaatle veya özel olarak yapılabilmektedir. Pazar ibadeti küçük bir kült şeklinde görülmekteir. Kimbanguistlerin ibadeti, “peygamber Simon Kimbangu'nun üzerine inmiş olan Baba, oğul ve kutsal-Ruh” ismiyle başlamaktadır. Kilisede ilâhiler okunmaktadır.
Şüphesiz Kimbanguist kilise, birlik içinde olan bir kilise değildir. Thomas Ntwalani ve Simon Kiamosi gibi talebelerin etrafında bazı ayrılıkçılar toplanmıştır. Böylece “İsa-Mesihin yeryüzünde iki tanığı (Simon Kimbangu ve Thomas Ntwalani) tarafından kurulan kilisesi” adı ile yeni bir kilise teşekkül etmiştir.
King Martin Luther (1929-1968):
15 Ocak 1929'da Atlanta'da doğmuştur. Bir suikast sonucu 4 Nisan 1968'de Memphis'te ölmüştür. Bir rahibin oğludur. Zencilerin haklarını savunmak için avukat olmayı hayal etmiş, ancak onbeş yaşında üniversiteye başlamış ve on yedi yaşında rahip olmaya karar vermiştir. On sekiz yaşında Morehouse College'den mezun olmuş ve 1948'de, Th Crozer Baptist Fakültesinde ilahiyat tahsiline başlamıştır. Felsefe ile ilahiyatı yanyana yürütmüştür. Marx'ı, Sarte'ı; Hegel'i ve Gandhi'yi okumuştur. Boston'da bir müddet tahsil yapmış ve bir konservatuar öğrencisi olan Coretta Scott ile 18 haziran 1953'te evlenmiştir. Felsefede doktora yapmış ve daha sonra Alabama'da bir kilisesine rahip olmuştur. 1945'te “Renkli insanların ilerlemesi için milli bir dernek kurmuştur.” Bu dernekte beyazlar ve siyahlar adalet ve eşitlik mücadelesi vermişlerdir.
Kısa bir zamanda emsalsiz bir vaiz olmuştur. 31 Mayıs 1955'de yüksek mahkeme, zencilerin okullarının ayrılmasına son vermiş ve bu beyazların düşmanlığına sebep olmuştur. 5 Aralık 1955'de zenciler, bir günlük otobüsleri boykot eylemi yapmışlardır. Bu eylem esnasında Martin Luther King şöyle demiştir: İşte demokrasinin bir zaferi. Bu, millete protesto hakkı vermektedir. Biz bunu şiddet ve kin gütmeden yapıyoruz.” Bu boykot, üç yüz seksen iki gün sürmüştür. Martin Luther King, takip edilecek yolda tereddüt etmiştir. 1956'da, dua ederken içinden bir sesin şöyle dediğini duymuştur. “Adaleti, Hakikati savun. Allah daima senin yanında olacaktır.” 1957'de Güney Hıristiyan Liderler konferansının başkanı olmuştur. 1959'da Atlanta'da babasının yanında rahip olmayı arzu etmiştir. Böylece faaliyet için daha çok zamanının olacağını düşünmüştür. Onun mücadeleleri şiddet dışı olmasına rağmen, birçok kez hapishaneye girmiştir. J.F. Kennedy onu savunmuştur. Davasının sonucunu alabilmesi için toplu aksiyonlara girişmiş, böylece Washington otoritelerinin, Birmingham eyaleti nezdinde aracılığını elde etmiştir. Time dergisi, Matin Luther King'i 1963 yılının adamı olarak ilan etmiş ve o, zenci ihtilâlinin sembolü haline gelmiştir. Başkan Kennedy, 22 Kasım 1963'te vurulduğu sırada, medeni haklar hakkındaki kanunu kongreye kabul ettirmeye çalışıyordu. Fakat bu 1964 temmuzunda başkan Johnson'un medeni hakları imzalaması neticesinde elde edilmiştir. 1964 yılı sonunda Martin Luther King, Willy Brand tarafından Berlin'e davet edilmiştir. Papa VI. Paul de onu kabul etmiştir. 10 Aralık 1964'te Oslo'da Nobel barış ödülünü kazanmıştır. Martin Luther King 1965 yılında Chicago'ya yerleşmiştir. 10 temmuz 1966'da zencilerin lojmanları için büyük bir gösteri yapılmıştır. King 1967'de Vietnam savaşı karşısında bir bağımsızlık deklerasyonu başlatmıştır. Ekim 1967'de, 1968 ilkbaharında büyük bir fakirler yürüyüşü planlamıştır. 3 Nisan 1968'de büyük bir Miting'de konuşmuş, ertesi gün uğradığı bir suikastte 39 yaşında ölmüştür.
King'un görüşleri üç noktada özetlenebilir:
1- Ayrılıklara karşı savaş
2- Şiddet dışı hareketle müttefik Hıristiyan aşkı
3- Şiddet dışı bir mukavemet: Dost kazanmak, hasmı anlamak, karşılık vermeden acı çekmeyi bilmek.
Kippur:
Yahudilerin yılda bir defa kutladıkları kefaret bayramıdır. Tevrat bu bayramdan kippûrim diye bahsetmektedir.[55] Kippûrim kelimesi ibranice k-p-r kökünden gelmektedir. Bunun anlamı, kefaret icra etmektir. Yahudiler yıllardan beri bu bayramı, Tishri ayının onuncu günü kutlamaktadır. Bu bayram günü Yahudiler, sabah ibadetinden sonra Sinagog'da Tevrat okumaktadırlar. Aslında liturjik plânda Kippur gününün çift karakteri vardır: O gün hem bir bayram günüdür, hem de oruç günüdür. Bütün gün dini merasim devam eder. Haham, yüksek sesle kutsal bir terim söylediği zaman, cemaat secdeye kapanır. Bugünde icra edilen en büyük ibadet, kefaret ibadetidir. O günün akşamı ve sabahı, ibadet, hukuki bir formül olan Kol Nidrei ile başlamaktadır. Bu formülle, önceden yıl boyunca düşünülmeden yapılan ve yapılacak olan bütün vaadlerin ve dini taahhütlerin değersiz olduğu ifade edilmektedir. Fakat Yahudiler, sadece Allah ile insan arasındaki ilişkiler üzerine dayanan günahların Kippur gününde affedileceğinin farkındadırlar. Komşuya karşı işlenen bir günahın, ancak komşunun bağışlanmasından sonra affedileceğini de her Yahudi bilmektedir.
Görüldüğü gibi, Kippur Bayramında bütün günahlar affedilmemektedir. Yine de Yahudilerin çok önem verdikleri bayram, Yom kippur bayramıdır. O gün insanlar, kendilerini sadece ibadete ve tövbeye vermektedirler.
Kitab-ı Mukaddes:
Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın Kutsal kitabı, Eski ve Yeni Ahit ismi altında Kitab-ı Mukaddes olarak isimlendirilen kitap içinde toplanmıştır. Kitab-ı Mukaddes’in Eski ve Yeni Ahit şeklinde isimlendirilmesi Hıristiyanlara ait bir tasniftir. Yahudiler, Tevrat'ı Tora olarak isimlendirirler ve eski Ahit sözünü kabul etmezler. Hıristiyanların Tevrat'a Eski Ahit demelerinin sebebi ise, Hıristiyanlığı, Yahudiliğe bağımlı yeni bir mesaj olarak göstermek istemelerinden kaynaklanmıştır. Bunun için Hıristiyanlık, başlangıçta Musevi-Hıristiyanlık olarak doğmuştur.
Yahudiler, kendi kutsal kitaplarına Tanah derler. Tanah üç bölümden meydana gelmektedir: Tora, Nebiler ve Kitaplar. Tanah’ın Tora kısmı, beş kitaptan meydana gelmektedir. Böylece asıl Tevrat bu beş kitaptan oluşmaktadır. Beş kitap ise, Tekvin - Çıkış - Levililer - Sayılar - Tesniye'dir. Tanah’ın Nebiler kısmı ilk nebiler ve son nebiler olmak üzere iki kısımdır: İlk nebiler, Yeşu, Hâkimler, I. Samuel, II. Samuel, I. Krallar, II. Krallar'dır. Son nebiler ise, İşaya, Yeremya, Hezekiel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya, Haggay, Zekarya, Malaki'dir, Kitaplar kısmı on üç kitabı ihtiva etmektedir: Mezmurlar, Süleymanın meselleri, Eyub, Neşideler Naşidesi, Rut, Yeremya'nın Mersiyeleri, Vaiz, Ester, Daniel, Ezra, Nehemya, I. Tarihler, II. Tarihler, Yahudi kutsal kitabı olan Tanah otuzdokuz kitabı ihtiva etmektedir. Bugün Yahudilerin ellerinde bulunan Tanah'ta İnciller yoktur. Çünkü Yahudiler İncilleri kutsal kitap olarak tanımazlar. Bazı tasniflere göre Tanah'ın kitap sayısı yirmi dörde kadar indirilir. Bunun sebebi, bazı çift kitapların tek olarak sayılmasıdır. Hıristiyanların resmen kabul ettiği Yeni Ahıt'teki kitaplar ise yirmi yedi kitaptır. Hıristiyanların Eski Ahitle birlikte inandıkları kutsal kitap sayısı altmış altı kitaptır.
Hem Yahudi kutsal kitabı Tanah, hem de Hıristiyanların kutsal kitabı İnciller, yazıldıkları tarih sırasına göre değil; konularına göre düzenlenmiştir. Bunun için Tora, Tekvinle başlamaktadır. Diğer kitaplar sırayla gelmektedir. İnciller önce yer almışlar sonra Havarilerin mektupları gelmiştir. Halbuki, St. Paulun mektupları, İncillerin teşekkülünden önceki tarihlerde yazılmışlardır. Yeni Ahit içinde Hıristiyanların inandıkları dört İncil ve yirmi üç kitap yer almaktadır. İncil kelimesi iyi anlamına gelen EU ve haber anlamına gelen Angelion kelimelerinden meydana gelmiştir. Buna göre İncil iyi haber, iyi müjde demektir. Yeni Ahitteki İncillerin yazılma tarihleri farklı zamanlarda olmuştur. Matta indlinin milâdi 60; Yuhanna İncilinin 65-98 yıllarında yazıldığı tahmin edilmektedir. İncillerden sonra “Resullerin İşleri”, Yeni Ahİdin çok Önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu kitabın yazarının Luka olduğuna inanılmaktadır. Yeni Ahid’in içinde yirmi iki mektup vardır. Bunlardan 14 mektup Pavlus'a, 3 mektup Yuhanna'ya, 3 mektup Petrus'a, birer mektupda Yakup ve Yahuda'ya ait bulunmaktadır. Yahudi kutsal kitabının Tora bölümünün dili İbranicedir. Ancak, içinde birkaç parçanın Aramca yazıldığı da kabul edilmektedir. Tanah’ın bazı bölümleri Aramca, bazı bölümleri İbranice yazılmıştır. Yeni Ahidin dili ise Aramca olması gerekir. Çünkü İsa, Aramca konuşmuştur. Bugün İncil’in en eski nüshaları Yunancadır. İbraniceye ve Aramcaya ve Süryaniceye yapılan tercümeler, daha sonraki dönemlere ait bulunmaktadır. Hıristiyanlıktaki dört İncilden Matta, Markos ve Luka İncilerine, aralarındaki benzerlikten dolayı sinoptik İnciler denmektedir. Yahudi kutsal kitabının teşekkül tarihi de oldukça karışık görünmektedir- Yahudi kutsal kitabının Babil esareti sonrasında şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. Böylece iki asır boyunca, “Musa'nın şeriatı” geniş ve kapsamlı olarak tedvin edilmeye başlanmıştır. Zaman içinde israil dini ve ırkî tarihi, kutsal kitaba girmiştir. M.Ö. 400 yıllarında Tora şekillenmiş oldu. Yine zaman içinde, Yeşu, Hâkimler, I ve II. Samuel, I ve II. Krallar gibi kitaplar da kutsallık dereceleri olan yazılar olarak kabul edilmiştir. M.Ö. III. yüzyılın ortalarında Tora'nın M.Ö. II. yüzyılın içinde Tanah metinlerinin bir kısmı İbraniceden Yunancaya çevrilerek yetmişler tercümesi ortaya çıkmış oldu. M.Ö. II. asırda Tanah'ın, Neviim (peygamberler) bölümünün bazı kısımları kutsal kabul edildi. Bu bölümler şunlardı: İlk peygamberler, son peygamberler. Son peygamberde İşaya, Yeremya ve Hezekiel ile on iki peygamber yer alıyordu. Tanah'ın içinde yer alan Ketubim kısmı ise M.S, I. yüzyılda hâlâ tartışma konusu teşkil ediyordu. Tartışmanın asıl sebebi, bu kısımdaki bazı bölümlerin yetmişler tercümesinde olmayışından meydana geliyordu. Ancak M.S. 70 yılında Kudüs yakınlarında bulunan Yavne'de toplanan hahamlar, bugünkü Tanahı oluşturan metinleri kutsal kabul etmişlerdir. İskenderiyyeli hahamlar ise, yetmişler tercümesini esas alarak I.II.III. Makabileri, Tobit, Yudit, Sirak Kitabı, Süleyman'ın Bilgeliği, Baruh, Yeremya’nın Mektubu, I. Esdras, Daniel, Estur ve mezmurlardaki bazı ilâhileri dahil ederek, kutsal kabul etmişlerdir. Hıristiyanlık çağında, Hıristiyan yazarların kullandığı kutsal metinler derlemesi, Iskenderiyye'de kullanılan kutsal metinlerdi. M.S. 405'de Aziz Hieronymus'un Latince olarak yaptığı Kitab-ı Mukaddes çevirisi, Tora dışındaki metinleri ayrı bir bölüm halinde toplamıştır. Martin Luther 1534'de yaptığı Almanca Kitab-ı Mukaddes tercümesinde bu metinleri, Apokrifa (kaynağı bilinmeyen) başlığı altında toplamıştır, 1546 yılında Katolik Kilisesinin Trent'de topladığı konsilde kutsal kitap metinleri yeniden ele alınmış ve III. Makkabiier, Manasse'nin duası, 151. Mezmur ve I. Esdras dışındaki Kutsal kitap metinlerinin kutsallığı onaylanmıştır. Ancak kutsal metinlere sonradan katıldığını belirtmek için “sonradan eklenmiş” (Deuterokanonikos) adını vermiştir. Protestan ilâhiyatçılar, Apokrif kabul edilen metinleri, Eski ahit dışında tutmaktadırlar. Fakat Eski Ahit dönemi açısından bu metinlerin tarihi ve kültürel değerlerini kabui etmektedirler. Bazı Protestan ilahiyatçıları Esdras ile I. Manasse'nin duasını da bu gruba dahil etmektedirler. Hıristiyan kilise teşkilatları, tartışmalı metinler hariç Eski Ahit kitaplarının düzenlenmesinde yetmişler tercümesi olarak bilinen Septuagint'teki metinlere bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Eski Ahid’in Tora bölümündeki beş kitap üzerinde kiliseler arasmda bir ihtilaf yoktur. Tanah’ın Neviim kısmında “ilk peygamberler” alt başlığını taşıyan Yeşu, Hâkimler, Samuel ve Krallar, Eski Ahitte tarih metinleri arasında yer almış ve Samuel ve Krallar ikişer ayrı kitaba bölünmüştür. Tanah'ın Ketubim kısmından, Rut, Ezra-Nehemya, Ester ve Tarihler, tarih metinleri arasında yer almış; Ezra ve Nehemya iki ayrı kitap biçiminde verilmiştir. Tarihler de kendi içinde ikiye ayrılmıştır. Yine Ketubim’in Eyub, Mezmurlar, Vaiz ve Neşideler Neşidesi, tarih metinlerinden sonra yerleştirilmiştir.
Bugünkü Eski Ahit düzenlemesi, Neviim’in “son peygamberler” alt bölümündeki İşaya, Yeremya, Hezekiel ve on iki peygamber kitaplarının yanısıra, Ketubim'deki Yeremya'nın Mersiyeleri ve Daniel kitaplarını bir araya getirmektedir. Ayrıca Tevrat'ta tek kitap olan on iki peygamber, Eski Ahit düzenlenmesinde, Hoşea, Yoel, Amos, Onus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefenya, Haggay, Zekerya ve Malaki adlarıyla on iki kitap şeklinde tertip edilmiştir.
Deuterokanonik (sonradan eklenmiş) olarak kabul edilen kitaplardan Tabit, Yudit I. ve II. Makabiler tarih metinleri, Süleyman'ın Bilgeliği ile Şırak bilgelik metinleri ve Baruh, paygamber metinleri arasında yer almıştır.
Katolik kilisesince kanonik sayılan Eski Ahit metinleri şunlardır:
1. Tekvin
2. Çıkış
3. Levililer
4. Sayılar
5. Tesniye
6. Yeşu
7. Hâkimler
8. Rut
9. I ve II. Samuel
10. I ve II. Krallar
11. I ve II. Tarihler
12. Ezra
13. Nehemya
14. Tobit
15. Yudit
16. Ester
17. 1 ve II. Makkabiler
18. Eyub
19. Mezmurlar
20. Süleymanm Meselleri
21. Vaiz
22. Neşideler Neşidesi
23. Süleymanm Bilgeliği
24. Sirak
25. İşaya
26. Yeremya
27. Veremya’nın Mersiyeleri
28. Baruh
29. Hezekiel
30. Daniel
31. Hoşea
32. Yoel
33. Amos
34. Obadya
35. Yunus
36. Mika
37. Nahum
38. Habakkuk
39. Tsefanya
40. Haggay
41. Zakarya
42. Malaki
Protestan ilâhiyatçıları da Eski Ahit metinlerini, Apokrif kitaplar dışında aynı sırada kabul etmektedirler.
Yeni Ahit:
Hz. İsa, Yeni Ahitle ilgili hiçbir yazılı metin bırakmamıştır. Bu dönemde yazılı tek metin Yahudilerin kutsal kitabı olan Eski Ahitti. İlk Hıristiyanlar arasında başlangıçta yalnız dini şarkılar, ilâhiler, dinler ve amentüler gibi bazı metinler yazıya geçirilmiştir. Bunlar, St. Paul'un koloselilerle 1/15-20, 3/16; Filipililere 2/6-11 yazdığı mektuplarda zikredilmiştir. Bugün Batı dünyasındaki Yeni Ahit inceleme merkezlerinin ittifakla kabul ettikleri gibi, Hz. İsa'ya ait sözlerin ilk derlemesi M.S. 30-40 yılları arasında Aramca daha sonra da Yunanca kaleme alınmıştır. Aramca olan bu ilk kaynak Matta ve Luka İncillerinin yazımında etkili olmuştur. Ne varki bu ilk kaynak hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Hıristiyanlığın günümüze kadar gelen en eski yazılı belgesi, St. Paul'un Selâniklilere 51-52 yıllarında yazdığı birinci mektubudur. Yine ilk Hıristiyanlar hakkında St. Paul'un 54-59 yıllarında Galatyalılara, Korintoslulara (I ve II) ve Romalılara yazdığı mektuplarıda ilk Hıristiyan dini tarihi için çok önemli belgelerdir. St. Paul'un, Filipililere, Filimona, Koleselilere ve Efesoslulara yazdığı mektupları da Kayseri, Efes ve Roma'da esir bulunduğu farklı dönemlerde kaleme alınmıştır. Dil ve stil yönünden, St. Paul'un önceki mektuplarından farklı olan Efesoslulara yazdığı mektup, büyük bir ihtimalle St. Paul'un bir öğrencisi tarafından onun öğretisini özetleyerek Anadoludaki kiliselerde yazdığı I ve II. Mektuplar ile Titus'a yazdığı mektup, ilk Hıristiyan topluluklarının teşkilatlı bir bir hale geldiğinden bahisle, isteklerine cevap vermeye yönelikti. St. Paul'un İbranilere yazdığı mektup ise, onun bir öğrencisi tarafından kaleme alındığı şeklinde değerledirilmiştir. Hıristiyanların yeni ahit olarak kabul ettikleri dört İncilin yazılış tarihlerinden yukarıda kısaca bahsetmiştik. Bu dört İncilin hem yazılma tarihleri hem de muhitleri farklıdır. Bu konuda çok kesin bilgiler olmamakla beraber; Matta İncili'nin, Suriye'de ve Filistin'de yaşayan Yahudi kökenli Hıristiyanlar için yazıldığı tahmin edilmektedir. Çünkü M.S. 70 yılında Kudüs mabedinin yıkılmasından sonra Yahudiler, Hıristiyanlığı kabul eden Yahudilere baskıyı artırmışlardı. Luka'nın da hem İncilini, hem de Resullerin işlerini Hıristiyanlığın ilk yıllarında kaleme aldığı tahmin edilmektedir. Luka İncili ve Resullerin İşleri, Roma İmparatorluğunun Yunanca konuşan halkına yönelik olarak kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Yine Havari Yuhanna'nın kaleme aldığı mektuplar ile İncilinin milâdi 65-98 yıllarında yazıya geçmiş olduğu tahmin edilmektedir. Yuhanna İncili, Matta, Markos ve Luka İncillerinden büyük çoğunlukla ayrı bir muhteva ve fikir ihtiva etmekteydi. Bunun için Yuhanna İncili dışındaki İnciller, Synoptik İnciler olarak adlandırılmışlardır. Yeni Ahitteki mektupların konuları da birbirinden farklıdır. Meselâ, Yakub'un mektubu, Hıristiyan geleneğindeki Hikmetin çok önemli bir örneğidir. St. Petrus'un mektupları, gerçek Hıristiyan'ın tavırlarının ne olması gerektiğini, yanlış düşüncelerden sakınmak zaruretini ortaya koyuyordu. Milâdi II. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Yahuda’nın mektubu, kilise İçi İhtilaflar hakkında geniş bilgi vermektedir. Yeni Ahit’in son kitabı olan Vahiy, kimliği bilinmeyen kitabın yazılma nedeni, Roma imparatorluğunun, Hıristi-yanlara karşı yaptığı zulme karşı, Hıristiyanlarda iman ve ümidi artırmaktadır. Mevsuk Yeni Ahit’in ortaya çıkışı: Milâdi bir ve ikind asırdaki dini karışıklıklarda, ölçünün Yeni Ahit metinleri olması şeklinde beliren düşünce, Hıristiyan muhitlerde sık kullanılmaya başlamıştır. Meselâ, Papa I. Clemens ve Antakyalı aziz İgnatius, imanın ve ibadetin Yeni Ahit metinlerine göre yapılmasına dair sözler söylüyorlardı. Yeni Ahit terimini ilk kullanan M.S. 200 yılında Tertullianus olmuştur. Kesinleşmediği için, Havarilerin adını taşıyan İncil metinleri ile mektupların ortaya çıkması, Hıristiyanlar için bağlayıcı metinlerin belirlenmesini zorunlu hale getiriyordu. Bu konuda metinlerin yeterli delillerle Havarilere dayanması, doğru öğretiyi içermesi, yaygınlığı gibi konular esas ölçü olarak almıyordu. Özellikle Markion'un başlattığı Eski Ahitle Yeni Ahit’in büyük bir bölümünü reddeden akımdan sonra, yeni Ahit metinlerinin tespitinin zaruretini çabuklaştırmıştır. Bunun sonucunda, bugünkü Yeni Ahitteki bazı kitapların mevsukiyeti tartışma konusu yapılmıştır. Ancak, muhtemelen 313 Milan fermanından sonra Hıristiyanlığın bulduğu hoşgörü ortamında Yeni Ahit metinlerinin kanonik listesinin tespit edildiğini düşünebiliriz. Bazı İslâm kaynakları, 325 yılındaki I. İznik konsilinde İncilerin tespit edildiğini belirtmekte ise de, bunun bilimsel değeri yoktur. Yeni Ahit metinleri, IV. yüzyılda kamuda gördüğü genel yaygınlığa göre belirlenmiştir. Bu sıralama şöyle yapılmışta: Matta-Markos-Luka-Yuhanna. Resullerin işleri. Pavlus'un mektupları.[56] Yakubun mektubu. Petrus'un mektubu. Yuhanna'nın mektupları. Yahuda’nın mektubu. Vahiy. Hıristiyan kilisesi, bunların dışındaki dini metinleri Apokrif olarak vasıflandırmaktadır. Bu Apokrif İnciller arasında, Gnostik İnciller, Yakubun İncili, Yahuda İncili, Petrus İncili, Filip İncili, Tomas İncili, Barnabas İncili ve diğer dini metinler yer almaktadır. Kutsal kitap çevirileri: Eski Ahidin birçok metni, İbranice olarak yazıldığı halde, bazı kısımları Aramca yazılmıştır. Sonradan ilave edilen (Deuterokanonik) metinler içinde Yunanca yazılanlar da olmuştur. Yeni Ahit’in metinlerinin çoğu Yunanca ve bazıları Aramca yazılmışlardır. Persler, Akdeniz bölgesini ellerine geçirince, Aramca bölgede hakim dil oldu. Bunu hazırlayan ana faktör, Babil sürgününden sonra dağılan Yahudilerin durumu idi. Bu durumda Tora, geleneksel İbraniceden Aramcaya çevrilmiştir. Böylece ortaya çıkan Targumlar, İbranice yazmaların kaybolmasından sonra da varlığını korumuştur. M.Ö. III. yüzyıl ortalarında Yunanca egemen dil olunca, Yahudi bil-gmler, Tevrat'ın Yunancaya çevrilmesini üstlenmişlerdir. Yunancaya çevrilme çalışması bir asra yakın devam etmiştir. Fakat önce Tora Yunancaya çevrilmiştir.
Hıristiyanlık asrında, Eski ve Yeni Ahit metinleri, Hıristiyanlık propagandası için Kıpticeye, Lâtinceye çevrilme zaruretini doğurdu. Aziz Jerome (350-420) o güne kadar ellerde dolaşan birçok Kitab-ı Mukaddes tercümesini gözden geçirmiş ve Yunanca ve İbranice metinlere dayanarak Kitab-ı Mukaddes'i Lâtinceye çevirmiştir. Bu çeviri vulgate adını almıştır. Vulgate, haîk arasında yayılmış anlamına gelmektedir. Bu Lâtince tercüme bin yıldan fazla Kitab-ı Mukaddesin değişmez metni olmuştur. Kitab-ı Mukaddesin Süryanice, Arapça ve İspanyolca dillerine yapılan çevirilerinin temelini vulgate oluşturmuştur. Vulgata dayalı çeviriler arasında Douuai-Reimi Kitabı Mukaddesi [57] XX. yüzyıla kadar Katolik kilisesince yegane İngilizce metin olarak kabul gördü. XVI. yüzyılda Yunanca ve Lâtince metinlerin çevirisinin yanında, Yeni Ahit metinleri yayınlanmaya başladı. Erasmus'un 1516 yılında yayınladığı Yeni Ahit metni, Kitab-ı Mukaddes tarihinde çok önemli bir çalışma olarak takdim edildi. Muhtelif dillerdeki çevirileri aynı sahifedeki sütunlar içinde yayınlayarak gösteren Kitab-ı Mukaddesin en meşhuru Akala de Henares’in 1514-1522 yılları arasında tamamladığı nüshadır. Kitab-ı Mukaddesin İngilizce tam metni, John Wycliffe’in 1382 yılında yaptığı tercümedir. William Tyndale'ın çalışmaları ile 1535 yılında ortaya çıkan Coverdale Kitab-ı Mukaddesi; Thomas Matthew’in 1537 yılında yayınlanan Kitab-ı Mukaddesi ve büyük Kitab-ı Mukaddes (1539), Cenevre Kitab-ı Mukaddesi (1560) Piskoposlar Kitab-ı Mukaddesi (1568, 1572), bu alanda önemli çevirilerdi. Martin Luther’in 1522'de Almanca'ya yaptığı Kitab-ı Mukaddes tercümesi, Alman Protestanlarının resmi kutsal kitabi olarak kabul gördü.
İngiliz kralı I. James’in verdiği görev üzerine 54 uzmanın hazırladığı “kral james baskısı” İngiltere'de oldukça önemli kabul edilmiştir. Bunun için 1611'de yayınlanan bu Kitab-ı Mukaddes çevirisi “Onaylı Baskı” olarak şöhret buldu. Bu çeviri, üç asra yakın İngiliz Anglikan kilisesinin temel kutsal kitap çevirisi olmuştur. Bu çeviri XIX. yüzyılda yeniden bir kurul tarafından gözden geçirilerek, hem İngiltere'de hem de Amerika'da özellikle akademik çevrelerce kabul gören bir çeviri haline geldi. Ancak kral James baskısı kadar İngiliz halk kesimlerinden kabul görmedi. Fakat XX. yüzyılda yapılan İngilizce çevirilerden yararlanılarak yapılmış olan Amerikan Standart Baskısı [58] Amerikalılarca yaygın şekilde benimsendi.
Geniş kapsamlı yorum, ilahiyat ve tarih bilgilerini içeren 12 ciltlik yorumcunun Kitab-ı Mukaddesi (1952-57), kral James baskısı ile gözden geçirilmiş standart baskının yerini aldı. Yeni İngiliz Kitab-ı Mukaddesi, İngiliz ve İrlandalı Anglikan ve Protestan uzmanlardan oluşan karma bir kurul tarafından hazırlandı ve Yeni Ahit-1961, 1970'de Eski Ahit ve Apokrifa 1970 yayınlandı.
Diğer yandan, Ronald Knox'un yaptığı çeviri [59] Katolik Kilisesi tarafından resmen onaylanmıştır. Papa XII. Pius'un 1943'te Kitab-ı Mukaddes çevirilerine izin vermesinden sonra, dördü Protestan 51 kişilik bir uzmanlar topluluğunun hazırladığı yeni Amerikan Kitab-ı Mukaddesi (1970)'nin ayinlerde okunması onaylanmıştır. Bu çeviri hem Katolik, hem de Protestanlar yanında büyük rağbet görmüştür. Kudüs'te Dominiken uzmanların evrensel işbirliği ile hazırladıkları Fransızca “Kudüs Kitab-ı Mukaddesi” (1956) çağdaş çeviriler arasında önemli bir yer tutmuştur. Aynı kitabı, İngiliz uzmanlar da 1966'da İngilizceye çevirmişlerdir. Türkçe Kitab-ı Mukaddes çevirileri de oldukça eski bir tarihe dayanmaktadır. Her ne kadar bu konuda yapılmış ciddi bir çalışma yok ise de, Türkçeye ilk Kitab-ı Mukaddes çevirisi IV. Mehmet zamanında, onun baş tercümanı Polonyalı, müslümanlığı benimsemiş olan Ali bey tarafından 1666 yılında yapılmıştır. Aynı yılda, İngiliz elçiliğinde görevli Upton Seaman’ın yaptığı Yeni Ahit tercümesi, Levant şirketinin ve Robert Boyle'nin mali desteği ile Oxford'da Arap harfleriyle basılmıştır. Ali beyin çevirisine dayalı İlk yeni Ahit basımı 1819'da, ilk Kitab-ı Mukaddes basımı 1827'de İngiiiz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından Paris'te yapılmıştır. Bu çeviri, 1878 ve 1901'de yeniden gözden geçirilmiştir. Ali bey çevirisinin yazmaları Hollanda'da Leiden Üniversitesi kitaplığında'dır. Diğer yandan, Markar Zekarya Khocentz Keğamyan’ın Yeni Ahit çevirisi Petersburg'da Rus Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından 1819 yılında yayınlanmıştır. Amerikan dış misyon görevlilerinden William Goodell’in Yeni Ahit çevirisi Malta'da İngiliz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından 1831'de yayınlanmıştır. Godell’in Eski Ahit çevirisi, İzmir'de, Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından 1842'de Ermeni alfabesiyle yayınlanmıştır.
Türkçede yeni harflerle ilk Yeni Ahit, 1937'de, Kitab-ı Mukaddes ise, 1941'de yayınlanmıştır. Daha sonra yeni baskılar yapılmıştır. Dört İncil ve Resullerin işleri 1930-31'de İstanbul'da İngiliz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi ve Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından yayınlanmıştır. Aynı metinlerin 1959'd a İtalya'da Padova'da ayrı bir Türkçe çevirisi, Katoliklerce kullanılmıştır. 1970'den sonra, yeni Ahit kitaplarının tek tek çevirileri yapılmaya başlanmıştır. Dört İncil ile Resullerin İşleri'nin bir arada günümüz Türkçesine yeni çevirisi, Katoliklerce kullanılmak üzere 1983'de basılmıştır. 1987'de yeni Ahitin bütün kitaplarını içeren iki ayrı çeviri daha yapılmıştır. Deuterokanonik metinlerin Türkçede ilk kısmı ise 1987'de yapıldı. St. Thomas İncili ile Barnaba İncilide 1980'lerde Türkçeye çevrilmiştir.
Türkçeye Kitab-ı Mukaddes çevirileri çalışmaları devam etmektedir. İstanbul Kitab-ı Mukaddes şirketi - Yeni yaşam yayınları tarafından 2001'de yeni bir kitabı mukaddes çevirisi yapılmıştır.
Kitab-ı Mukaddes Şirketleri:
Hıristiyan dünyada önceleri, kutsal kitabın başka dillere çevrilmesi konusu kilise Çevrilerince pek hoş karşılanmayan bir husustu. Ancak XVI. yüzyılda Luther’in Almancaya yaptığı İncil tercümesiyle birlikte, Batı'da kutsal kitap çevirileri görülmeye başlamıştır. Ancak bu konudaki en ciddi teşebbüsler XVIII. yüzyıl başlarında yine Almanya'da başlamıştır Muhtemelen Protestan muhitlerde kutsal kitap tercümelerine daha sıcak bir ilgi gösterilmiştir. Bu konuda Katolikler çekimser ve hatta ilgisiz kalmışlardır. Kitab-ı Mukaddes'i, Yunanca ve Lâtince dışındaki dillere çevirerek yaymak amacıyla İngiltere'de 1804'de Thomas Charsel’in teşebbüsüyle bir Kitab-ı Mukaddes şirketi kurulmuştur. İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şirketi (British and Foreign Bible Society-BFBS) adı ile kurulan bu şirket, birçok Protestan cemaatten oluşmaktadır. Kitab-ı Mukaddes şirketinin Türkiye kolu 1812 yılından beri faaliyet göstermektedir. Bu şirketin ilk adı Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi idi. 1816'da 28 Kitab-ı Mukaddes şirketinin bir araya gelmesiyle New york'da American Bİble society kurtuldu. Bu şirketin Türkiye şubesi 1820'de faaliyete geçmiştir. İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şirketi, 1826'da yayınladığı Kitab-ı Mukaddeste, Protestanlarca kutsal sayılmayan Apokrif metinleri çıkarmasıyla, diğer Kitab-ı Mukaddes şirketleriyle arası açıldı.
Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketinin bünyesinde 80 kadar Protestan grup bulunmaktadır. Ancak İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şirketleri dünyanın çeşitli bölgelerinde ciddi şekilde yayın hizmeti yapmaktadırlar. Yine bu çabayı daha ileri götürmek için 1946 da İngiltere'de Birleşik Kitab-ı Mukaddes şirketleri (United Bible Societies-Ubs) adıyla bir şirket daha kurulmuştur. Böylece Kitab-ı Mukaddes hizmetleri Asya'da, Afrika'da, Amerika'da ve Avrupa'da çok daha planlı ve programlı bir hale getirilmiştir. Bu günde Kitab-ı Mukaddes şirketleri, kurdukları yeni yayın şirketleriyle hizmetine devam etmektedir.
Klerje (Clerge):
(Din adamı sınıfı) Klerje kelimesi, Yunanca kleros kelimesinden gelmektedir. Kleros ise, kura çekmek için kullanılan şey demektir. Laiklerin aksine, kilise üyelerinin tamamı birtakım görevler almışlardır. Bunun için onlar, kilise işleri diye adlandırılan işlerin içinde bulunmaktadırlar. Hiyerarşinin alt ve üst kademesinde rahip olmaya doğru ilerlemektedirler. Bunun için klerje, papanın yüce otoritesi altında çok iyi belirlenmiş fonksiyonlarda, iyi şekilde hiyerarşileşmiş bulunmaktadır, Katolik kilisesinde din adamları regulier ve sekulier olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Regulier papaz sınıfı, özel bir kural altında yaşayan din adamlarını ihtiva etmektedir. Sekulier papaz sınıfı ise, ilâve kurallardan muaf olan ve vazifesini bir piskoposun direkt otoritesi altında yerine getirenlerden oluşmaktadır. Bugün kilisede, dini fonksiyonlarla yü-sümlü kişilerin, diyaloga ve görüş alış verişine girmeleri ve diğer bütün insanların cra ettikleri çalışma, evlenme gibi işlerin ifası için, kiliseden ayrılmadan bir takım şler yapma imkanı verilmesi için kuvvetli baskıların yapıldığı görülmektedir.
Konfüçyüs:
K'ong Fou-Tseu, üstad Cong anlamına gelmektedir. K'ong, Çinli hakîm’in aile ismiydi.
Konfüçyüs, Çin’in birçok feodal devlete bölündüğü bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde halk, büyük bir sefalet içinde yaşamaktaydı. Yönetici kadrolarda düzensizlik hakimdi. Bugünkü Chan-tong'da Lou devletinin tebasında olan Konfüçyüs, ülkeye düzen ve sulh vermek amacıyla, ona hizmet imkanı verecek bir hükümdar aramaya başlamıştır. O, ülkesinin içine düştüğü kötülüklerin tedavisi için, fazilete dönüşü takdim ediyordu. Fakat o, öğretisini desteklemek için tabiatüstü ve tanrısal müeyyideye başvurmuyordu. Konfüçyüs, inançsız değildi. Sahip olduğu geleneksel dinin erkanını sadık şekilde yerine getiriyordu. Özellikle atalar kültünü... Fakat Tanrılardan ve ruhlardan bahsetmeyi reddediyordu. Onun yaşadığı dönemde hurafe oldukça yaygındı. Bunun için o, vatandaşlarının dikkatini sosyal problemlere çevirmek istiyordu.
Dünyanın, zihinsel güç olan Gök tarafından idare edildiğini ve insanları sevk ve idare ettiğini söylüyordu. Kendisini, insanları kurtarmak üzere göğün görevlendirdiğini söylüyordu. “Göğün kanununa uygunluk sadece faziletin içinde bulunuyor” diyordu.
Konfüçyüs, sık sık jen (insanlık, iyilik) kelimesine başvurarak “mükemmel fazileti” belirtiyordu.
Jen önce, “kendine egemen” olmak demektir. Yani, saldırganlığı yenmek, duygulara boyun eğmemek veya açgözlü eğilimlerden uzak durmaktır. Bu ise, insana daimi bir şekilde “kendini gözetleme” durumu gerektirmektedir. Konfüçyüs'e göre, ferdi iyilik cemiyete yöneltmezse eksik kalmaktadır. İyilik ancak başkasına göre tasarlanmalıdır. Bu da, onların duygularını, onların yerine insan kendisini koyarak anlamaktan geçmektedir. Yani, “onları kendi gibi sevmek”tir. Bu şöyle de ifade edilebilir: “Başkasının sana yapmasını istemediğin şeyi, sen de başkasına yapma”.
Konfüçyüs Jen'le, bütün insanları kuşatan bir aşkı kastedmektedir. Fakat bu öyle bir aşk ki, fertten aileye, köye, devlete tedrici şekilde yayılmaktadır. Çünkü hükümdar göğün vekilidir ve bütün tebasmm babasıdır.
Konfüçyüs, gerçekten jeni gerçekleştiren kimseye K'ium-tseu (Büyük adam) demektedir. Büyük adamı belirleyen şey ne doğumdur, ne sosyal pozisyondur. Fakat kültürle elde edilebilen fazilettir. Halkı, sadece faziletli bir hükümdar, fazilete sevk edebilir. Bu modeli, Konfüçyüs, devleti faziletle yöneten geçmişin hakîm-krallar modelinden çıkarmaktadır. Bunun için o, zamanının prenslerini, bıkmadan geçmişin hakim krallarını taklide davet etmiştir. Özellikle o, Tcheou hanedanlığının başlarında hakim olan düzen ve barışın özlemini duymaktadır. Ona göre, zamanın kötülükleri, yönetici prenslerin geçmişin âdetlerini ihmal ettikleri için olmaktadır. Konfüçyüs'e göre, toplumun düzenli şekilde yaşaması için, herkesin işgal ettiği sosyal mevkiye yerleşmesi gerekir. Bunun için “hükümdar hükümdar olarak, bakan, bakan olarak; baba, baba olarak; oğul, oğul olarak davranması gerekir” demektedir Konfüçyüs. Yine ona göre, gerçek düzen o zaman doğar.
Konfüçyüs hayatında, idealini uygulamaya koyacak bir prens bulamamışsa da; birçok talebe yetiştirmiştir. Ondan önce eğitim, sadece aristokrat zümreyle sınırlıydı. Eğitimi herkese teşmil eden ilk şahıs Konfüçyüs olmuştur.
Konfuçyanizm (Confucianisme):
K'ong fu tseu tarafından M.Ö. VI. yüzyılda tasarlanmış bir doktrindir. Konfüçyüs, doktrininin, yalnız gelenek üzerine kurulduğunu iddia etmektedir. Eskileri, âdetlerle ve kurallarla tespit edilmiş fazileti, che king de (Nesirler kitabı), chou king'de (Tarih kitabı), yi king'de (Tanrılar kitabı), Yi li, li ki ve Tch'ouen Ts'ien (Chronique de Lou) de yazıldığı gibi temsil etmektedirler. Toplum, sıkı şekilde hiyerarşileşmiştir. Konfuçyanizm doktrini, insanlar arasında beş tip ilişki ortaya koymaktadır: Derebeyi bağımlılar ilişkisi-Baba, oğul ilişkisi-Büyük, küçük ilişkisi-Koca, karı ilişkisi-Dost, arkadaş ilişkisi, Her sosyal seviyenin kendine özgü hakları ve vazifeleri vardır. Pramidin tepesinde bulunan imparator, Chang-ti'yi kullanma gücüne sahiptir. Chang-ti, yükseklerin efendisidir. O, tanrıdır veya yüce cevherdir. Onun tabiatı, Konfuçyanizmin talebeleri tarafından tartışma konusu edilmiştir. Sıkı şekilde kendi seviyesinde yeralan ferd, kendi sosyal seviyesinin önemine uygun bir zihinsel kategoride kurban takdim edebilir.
Bıı sert prensipler içinde insanların uyumu, hakkaniyet fazileti (iyi) ile sağlanmıştır. Etkili (tao tö) veya olgunluğun daimi çabası, sosyal ilişkilerdeki faziletlerin pratiği ile sağlanmıştır. Bu temel faziletler, insani liyakat duygusunu (jen), kendine saygıyı, gönül yüceliğini, samimiyeti, iyi inancı, namusluluğu, İyiliği, maddi çıkarları (Li), ve herkesin bildiği rekabetleri reddi ihtiva etmektedir. Dini erkan zorunlu değildir. Sadece farklı sosyal sınıflar arasında, göğe gerekli olmaktadır. Bu dini erkan kainatın iyi işlemesini garanti etmekte, özellikle mevsimlerin ritmi ve onların tabii meyvaları, zıt prensiplere olan aktif, pasif, tabiatın gidiş ve gelişini düzenleyen Yang ve Vin doktrinine uygun olarak işlemesini temin etmektedir. Dini erkanların düzensizliği, sosyal veya tabii felâketlere götürecektir. Mesela ailede kült yapmamak, sürekliliği tehdit etmektedir.
Konfüçyüs'ün talebeleri, insan tabiatı üzerine dikkatle eğilmişlerdir. Meng-tesu (konfuçyusun sadık müridi) için iyi doğum, Büyük adam, kültürle faziletini geliştirerek yeni doğmuş kalbini kaybetmeyendir. Siun-tseu için kötü doğum, fazilet ve bilinci, tarafsız ve tam bir yargıya açan perestijle insanı doğrultan sonuçtan başka birşey değildir.
Konfüçyüs doktrini erkenden bir din haline gelmiştir. Ölümünden sonra Konfüçyüs, bizzat tebcil edilmiştir. Konfüçyüs doktrini, bir devlet dini olarak empoze edilmiş ve Çin sosyal sisteminin temeli olarak, kabul edilmiştir. Bu doktrin, çok az değişikliğe maruz kalmıştır (Yeni-Konfuçyanizm). Konfüçyüs doktrinine yönelen temizlenme hareketi, Konfüçyüs doktrinini Taoizm'den ve Budizm'den temizlemeye matuftu. 1948'den beri, Çin'deki yeni politika, ailevi ve aristokratik karakteri nedeniyle Konfuçyanizmi kökünden koparmaya çalışmaktadır.
XV. yüzyılda Konfüçyanizm, Japonya'ya girmiştir. XVII. yüzyılın başlarında Tokugava imparatorları onu, iktidarlarına feodai bir temel sağlamak için kayırmışlardır. Konfüçyüs doktrini, hala zorlayıcı hiyerarşilerinin derin izini taşıyan Aile ve Sosyal organizasyonu etkilemektedir. Çin kaynaklarında Konfüçyüs ismi geçmez. Çünkü XVII. yüzyılda Çin'e gelen Cizvit misyonerleri Kong Fou Tseu ismini Latinleştirerek Konfüçyüs şeklinde ifade etmişlerdir. Çinliler Kong Fou Tseu demektedirler. Buna göre Batı kaynaklan Konfüçyanizm veya Konfüç-yüsçülük şeklinde ifade ettikleri için, çinin dışında bu şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bugün Konfüçyanizm, Çin’in dışında Kore, Japonya ve Vietnam'da görülmektedir. Ayrıca Doğu Asya topluluklarının tepesinde bu dinin kültürel izleri görülmektedir.
Konfüçyüs'ün ahlak, devlet ve toplum hakındaki görüşleri, kendisinden önceki yüzyılların bir birikimi olarak görülebilir. Zaten Konfüçyüs'ün amacı, yeni bir din kurmaktan ziyade, yıkılmaya yüz tutmuş bir toplumu gelenek ve ahlâki bütünlüğe kazandırarak ıslah etmekti. Konfüçyüs, kültürel değerler ile sosyal normların, bir devleti ayakta tutan en önemli unsurlar olduğunu belirtiyordu. İşte Konfüçyüs bu temel hareket noktasından başlayarak aile, eğitim, toplum, devlet ve hükümdarlığın izahını yeniden yapmaya çalışmıştır. Konfüçyüs hayatı boyunca çok güzel şeyler söylemiş olmasına rağmen etrafına fazla insan toplayamamıştır. Konfüçyüs'ün üç bin öğrencisi olduğu söylenir. Konfüçyüs'ün eserleri, öğrencileri tarafından yazılmış ve dağıtılmıştır. Konfüçyüs'ün üzerinde durduğu temel felsefe, bütün insanları özlerinin iyi olduğu, hepsinin şefkat ve doğru kanaat sahibi olduğu, şeklindedir. Konfüçyüs'e göre kötülük, benliğe karşı gelmekten ve benliğinden uzaklaşmaktan başka birşey değildir. XIX. yüzyılın ortalarında Çin’in, Batı kültürü ile teması sonucunda, Çinlilerinde dünya görüşlerinde köklü değişiklikler olmuştur. Qing hanedanın sona ermesi ve cumhuriyet yönetiminin kurulmasıyla (1911) Konfüçyanizm kurumsal desteğini kaybetmiştir. Bazı Çin aydınları, Konfüçyanizmi korumak için çaba sarfetmişlerdir. Ancak, Konfüç-yanizmi geçmişin bir kalıntısı olarak görenlerde vardı. Böylece Konfüçyanizm, Çin'de etkisini giderek kaybetmiştir. Fakat Konfüçyüs felsefesi, Çin kültürünün özünde yerini korumuştur. Çin kültür ihtilali döneminde ise Konfüçyanizm büyük yara almıştır.
Yaklaşık iki bin yıl önce, Kore'ye giren Konfüçyanizm, zaman içinde Budizmin yerini almış ve Şamanik özelliklerle, Kore kültürüne yerleşmeyi başarmıştır. Japonya da, Konfüçyanizmin Krala bağlılığı, telkin felsefesi, rahat bir şekilde kabul görmüş ve Konfüçyanizmle Şintoizm bir noktada buluşmuştur.
Batıya Konfüçyanizm hakkında ilk bilgileri getiren Marko Polo (1254-1324) olmuştur. XVIII. yüzyılda Çin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Konfüçyanizmin batıda tanınmasını sağlamışlardır.
Kongregasyonalist Kiliseler:
Avrupa'da Protestan eğilimli kiliselerin çoğalmasından sonra çıkan bölgesel ve yerel problemlerin çözümü ile ilgili tartışmalar kendini göstermeye başlamıştır. Özellikle İngiltere'deki protestan kiliseleri “Kongregasyonalizm” akımını başlattılar. Buna göre, Protestan cemaatleri ve kiliseleri, kendi problemlerini, kendi organlarının çözmesine karar vermişlerdi. İşte bu karar, “Kongregasyonalizm” akımının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Protestanlığın içinde doğan Puritencilik akımı Kongregasyonalizm ile yakın ilişki içinde olmuştur. Bu akımı destekleyenler, çoğunlukla puritenler olmuştur.
Kongregasyonalistler, Reformun, bütün Hıristiyanların iç dünyasında puriten zihniyetin yerleşmesiyle gerçeklemesi için çalıştılar. İngiltere'de 1650 yılında Kongresyonalistler (Bir anlamda bağımsızlar) altın çağlarını yaşadılar. 1660 yılında İngiliz kraliyetinin yeniden kurulmasıyla Kongregasyonalistler yeni bir döneme girdiler. 1689 yılında İngiltere'de “Hoşgörü” yasasının çıkmasıyla birlikte Kongregasyonalistler yeniden teşkilatlanmaya başladılar. XVIII. yüzyılın ortalarına kadar kendilerini korumasını bilen Kongregasyonalistler, silinmekten kurtuldular. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren Protestan kiliselerinin canlandığı Evanjelik akım daha faal bir hale geldi. 1832'de İngiltere'de “Kongregasyonal Birliği” kuruldu. Bu Kongregasyonaller için çok önemli bir safha teşkil etti. Kongregasyonalistler bu dönemde iki yönlü faaliyete girdiler. Birincisi iç teşkilatlanmalarını tamamladılar. İkincisi de siyasi yelpazeden istifade ile daha güçlü bir duruma geldiler. Bunun için Liberai partiyle işbirliği yaptılar. Liberal parti, 1906 yılında İngiltere'de, Kongregasyonalistlerin de etkisi ile siyasal bir zafer elde etti. Bu zafer aynı zamanda Kongregasyonalistlerin zaferi oldu. Ancak daha sonraki dönemlerde Kongregasyonalistler gerilemişlerdir. XX. yüzyıl boyunca fazla parlak bir duruma gelememişlerdir. İngiliz Kongregasyonalistlerinin çoğunluğu 1972'de yine Protestan eğilimli Presbiteryenler'le birleşerek “Birleşik Reform Kilisesini” kurmuşlardır.
Kongregasyonalizm, en büyük gelişimini Amerika'da yaptı. Bu akım Amerika'ya koloni döneminde iki şekilde ulaşmıştı. 1620'de plymouth kolonisine yerleşen “pilgrimler”, kiliselerini, İngiltere kilisesinden ayrı kurmak istediler. Diğer yandan 1630'da “Massachusetts koyuna” yerleşen püritenler, İngiliz kiliseleriyle birlikte olma eğilimi göstererek, milli kilisenin kendi idealleri doğrultusunda yeniden kurulmasını istediler. Daha sonraki gelişmelerde her iki topluluk birlikte hareket etmeye başladılar. XVI. yüzyılın ortalarında üye kaydetmede kabul ettikleri esneklikle Kongregasyonalist kiliselerin üyeleri arttı. XVIII. yüzyılda, “Büyük uyanış” adıyla başlatılan akım, dini canlanmayı doruk noktaya çıkardı. Ancak bu zirve, yeni bir bölünme ile sonuçlandı. Kalvenci anlayış, ruhi kurtuluşa erişmek için insanın daha çok gayret etmesine ağırlık veren Arminius'çu denilen bir akım tarafından zayıflatıldı.
Kongregasyonalizm XIX. yüzyıl boyunca liberal ilahiyat anlayışını sürdürdü. Ancak bu, iki sonuç meydana getirdi: Birincisi, Kongregasyonalist kiliseler, Uniteryanizme bağlandı. İkincisi, Kongregasyonalizm1 in temel felsefesi olan “tövbe” yoluyla dine bağlılığın devam edeceği anlayışı önemini kaybetti. 1913 yılında Kansas Kenti Amentüsü, Kongre-gasyonalizmin, Kalvenci geçmişinden kesin ayrılışının belgesi olarak kabul edilmiştir,
Amerika'da Kongregasyonalizm, farklı çizgilerde kendini göstermiştir. XIX. yüzyılın ilk yarısında Presbiteryenler'le birlikte hareket planını geliştirmişlerdir. 1871 yılında kurulan Kongregasyonal kiliseler ulusal meclisi, 1931'de Hıristiyan kilisesi Genel kurultayıyla birleşmişti. 1961'de ise Evanjelik Birlik'le yeni bir birleşme gerçekleştirerek “Birleşik İsa Kilisesini” kurmuşlardır. Kongregasyonalist kiliselerin ilk çıktıkları biçimiyle yaşayan kiliseleri, bugün ancak birkaç kiliseden ibaret kalmıştır.
Kongregasyonalistlerin nüfusu çok olmamakla birlikte, kurdukları sağlam teşkilatları sayesinde, dünyanın her yerinde kiliseleri vardır. Avusturalya, Yeni Zelanda, Güney Afrika ve Jarnaika'daki kiliseler, İngiliz kökenlidir. Orijinal Kongregasyonalist kiliseler ise Hollanda ve İsveç'te kendini göstermektedir. Kongregasyonalizmin inanç ve ibadet şekilleri, daha çok ferdi dindarlığa dayanmaktadır. Allah'la insan arasına hiç kimse giremez felsefesi, hakim felsefedir. Kilise sırlarından çok, vaaza önem vermektedirler. Bütün Protestan kiliseleri iki ayine riayet etmektedir. Vaftiz ve Evharistiya (Şükran Duası). Kiliseye üye olmak için vaftiz olmak ön şart değildir.
Konklav:
Papayı seçmek üzere toplanan kardinaller meclisine verilen addır. Bu meclis dışardan gelebilecek hertürlü ahlaki ve politik baskıdan kurtulmak için seçim esnasında kilitli bir bölümde tutulmaktadır. İşte bu amaçla toplanan meclise konklav denmektedir. Bu, papa X. Gregorie tarafından 1274'de toplanan II. Lyon konsilinde yasallaşmıştır. Konklav, papanın ölümünden sonra onuncu gün toplanmakta ve yeni papanın seçimine kadar toplantı devam ermektedir. Kardinaller Vatikan'a, konklav başkanının gözetimi altında kapatıldıktan sonra, birkaç yüksek rütbeli din adamı, sadece maddi birtakım hizmetler için içerde kalmaktadır. Her kardinalin küçük bir çalışma odası vardır. Orada dışarı üe haberleşme olmadan yaşamaktadır. Toplantılar ve seçimler sabah ve akşam Sixtine kilisesinde yapılmaktadır. Papa olabilmek için oyların üçte ikisine sahip olmak gerekmektedir. Her seçim sonrası sonuç alınamamışsa, bacadan siyah bir duman çıkmaktadır. Bu duman, nemli saman ve seçim bülteninin yakılması ile ilân edilmektedir. Seçimden sonuç alınmışsa, o vakit bacadan beyaz duman yükselmektedir. Bu duman da sadece seçim bültenlerinin yakılmasından elde edilebilmektedir. Papa seçiminin ilânı, Sen Piyer galerisinin üst kısmından şef kardinal tarafından yapılmaktadır. Şefin, konklov süresince vazifesi en acil işleri yerine getirmektir.
Konsil (Council):
Konsil kelimesi, toplama veya toplanma anlamına gelen Lâtince Concilium kelimesinden alınmıştır. Katolik Kilisesinde Konsil, muntazam olarak davet edilmiş piskoposlar toplantısıdır. Bölge Konsilleri, Milli konsiller, Kıt'alararası konsiller. Genel konsiller olmak üzere dört çeşit konsil vardır. Genel Konsiller (Ocumeniques), tüm dünya piskoposları ve büyük dini tarikatlerîn liderlerinin katılmasıyla yapılır. Milâdi 325'te İznik'te yapılan ilk Genel Konsilden 1962-1965 tarihlerinde yapılan II. Vatikan Genel Konsili'ne kadar yirmi genel konsil yapılmıştır. Bunlardan en uzun süreni, Reform hareketlerinden sonra toplanan 1545-1563 tarihleri arasında yapılan Trente (Kuzey İtalya'da bir şehir) Konsilidir. Bu Konsil, bütün tartışma konuları üzerinde iman ilkelerinin tarifini yapmış ve kilise disiplinini Papa’nın otoritesi altına sokmuş olan bir karşı Reform konsilidir. Genel Konsil, Papa'ya bağlı kalmak şartıyla en yüksek kilise otoritesidir. İmanın tarifi, Sakramentalite, disiplin ve hayat konularında doktrinel yönden konsil, yanılmazlık içindedir. Bu anlamda konsil, II. Vatikan konsilinde olduğu gibi (tartışma yetkisi olmayan müşahitleri) Ortodoksları ve Protestanları ihtiva etmez. [60]
Bununla beraber, Ocumenisme’in (Bütün dünya kiliselerini birleştirme akımı) baskısı altında, bütün Hıristiyanların eşit olarak davet edileceği bir genel konsil fikri ortaya çıkıyor. Böylece o genel konsil, gelişmiş gerçekleşmiş sakramental ve doktrinel bir cemaati peşinden kabul etmeyecek, fakat manevi alanın arayışı ve bekleyişi içinde o, kutsal ruhun ihsanı olarak çağrılmış olan ve teolojik tartışmadan ziyade, müşterek duânın meyvesi olacak olan bir projeyi gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bu öyle bir Ocumenisme'dir ki geçmiş bir tarihin, fakat ümid edilmiş bir geleceğin üzerine kurulacaktır. Konsil kelimesi Lâtince Concilium kelimesi şeklinde yazılmaktadır. Bu kelime, Cum ve Calare fiilinden gelmektedir. Yunancası kaleindir. Birlikte çağırmak, toplamak anlamına gelmektedir. Yunanca Sunodos, kelimesi ise Sun ve Odos kelimelerinden gelir. Bu da birlikte gelmek anlamına gelir. Lâtinceye M.S. 325 Konsilinden sonra Concilium şeklinde geçmiştir. Sinode, Konsil kelimesinden daha az kullanılmaktadır. Genelde Sinod, daha az ve otoritesi önemsiz olan toplantılara denmektedir.
Konstans Konsili (1414-1418):
Katolik kilisesinin on altıncı Genel konsil olarak kabul ettiği Konstance konsili, papalık üzerindeki kaosa son vermek için toplanmıştır. Katolik Hıristiyanlığı kasıp kavuran kargaşaya yegane çare, İmparator Sigismond (1410-1437)'un müdahale etmesi olarak görünüyordu. Ancak devir, silah zoruyla kiliseyi Sükuna kavuşturacak bir zaman değildi. Bunun için Sigismond, papa XXIII. Jean'dan, Constance'da bir konsil toplamasını talep etmişti. Bunun üzerine 1413'de Konsil daveti yapılarak Papa XXIII. Jean, konsil konusunda imparatora karşı, gerekli itaati göstermişti. Konstance Konsilini, Pise konsilinîn bir devamı olarak gören Papa, Constance'da çoğunlukta olan İtalya piskoposlarınca yeniden seçilmeyi ümit ediyordu. Konsil 5 Kasım 1414'de açılmış ve konsile katılan ruhaniler beş millette ayrılmıştır: Almanlar - Fransızlar - İngilizler - İtalyanlar - İspanyollar. Papa XXIII Jean, özel hayatıyla ilgili bir soruşturma açılacağı tehdidi üzerine, dostu olan Tyrol dükünün yanma kaçmıştı. Bununla Papa'nın niyeti, ortadan kaybolarak konsili bertaraf etmekti. Fakat onun taktiği, imparator Sigis-mond'un müdahalesiyle bozulmuştur. Sonuç itibariyle Papa XXIII. Jean’ın ihaneti, “Konsil teorisini” resmen kabul ettirmiş ve konsil azaları tarafından onun işlerliğini sağlamıştır. Konsil teorisi, konsilin Papa'ya üstünlüğü esasına dayanıyordu. Buna göre Konsil, İsa'dan kendisine geçen tam bir yargılama yetkisi ile kendisini, ökümenik konsil olarak ilân ediyordu. Bundan maksat, konsilin herşeyin üstünde olduğunu kabul etmekti.
İşte kendisine başkanlık etmek için Papa'nın olmadığı bu devrede Konsil, kilise konusunda en yüksek otoriteyi temsil ettiğini iddia ediyordu. Diğer yandan, Katolik imanın safiyeti konusunda kaygılarını ispatlamayı arzulayan konsil babaları, ingiliz reformist Wycliff’in ve onun müntesibi olan Çek Jean Hus'un sapık doktrinlerini aforoz etmişlerdi. Kilisede reformun aşırı taraftarı olan Wycliff, ölçüyü aşarak kilise için mutlak fakirliği istiyor ve kilise mallarının devlet tarafından toplanmasını arzuluyordu. Ona göre kilise, Allah’ın iyi kullarının görülmez cemiyetidir. İsa, kilisenin şefidir. Papalık, deccal tarafından ihdas edilmiştir. O, bunun için kınadığı tüm yolsuzluklara yol açan dini pratikleri reddediyor ve imanın yegane kaidesi olarak Kitab-ı Mukaddesi kabul ediyordu.
Ancak Papa XXIII. Jean'ın görevden alınmasından sonra, Temmuz 1415'de XII. Gregoire’in konsili meşrulaştıran fermanı neşredilerek; iradi olarak görevden çekilmesi, mevcut tefrikanın tasfiyesini nisbeten kolaylaştırmıştı. Avignon'daki Papa XIII. Benoit, Fransızların desteğini kaybedince istifayı reddetmiş ve İspanya'da Peniscola'ya sığınmıştı. İspanyollar ve Portekizler ona bağlılığı reddetmelerine rağmen, istifa etmeyi reddetmiş 26 temmuz 1417'de konsil tarafından görevden alınmıştır.
Almanlar ve İngilizler yeni papa seçimine ancak kilise reformları üzerindeki bütün kararlar onaylandıktan sonra geçilmesi konusunda israr etmişlerdir. Bu konuda uzun müzakerelerden sonra bir uzlaşmaya varılabilmişti. Bu kararlardan en önemlisi 9 Ekim 1417'de yürürlüğe girmiş ve konsil teşkilatını papalığın muayyen kontrolü ile zenginleşmiş daimi bir kurum haline getiren karar olmuştu. Sonra konsil, beş yıl içinde toplanacak ve daha sonra yedi yü sonrasında toplanacaktı. Bundan sonra da her on yılda bir konsil toplanacaktı.
Neticede kardinallerden ve altı milletin temsilcilerinden oluşan 56 kişilik konsil kurulu, Konklav halinde toplanmış ve 11 Kasım 1417'de V. Martin'i papa seçmiştir. Mart 1418’de kırk üçüncü oturumda oylanan yedinci karar, sadece tefrikaya çare bulmakla yetinmiş ve ruhanilerin bir kaç mali imtiyazlarını sınırlandırmıştır. Papa V. Martin’in otoritesi, kırkbeşinci ve sonuncu oturumda 22 Nisan 1418'de konsilin kapanışını ilân ettiği zaman; önemli ölçüde artmıştı. Papa V. Martin, “Konsil teorisini” tasvip etmediğini dolaylı olarak ifade etmiştir. Konstans konsili, katolik Hıristiyanlık tarihine on altıncı genel konsil olarak geçmiştir.
Kredo (Creed):
Kredo, liturjide ondan önce okunan İncil metinlerine karşılık olarak, âyinde törenle söylenen veya okunan Hıristiyan imanından özetlenmiş sözler dizisidir. Kredo, Hıristiyanlığı başka dinlerden ayıran bir Hıristiyanlık sembolüdür. Açıklanmış olan hakikatler, havarilerin öğretilerine dayandığı için Kredo, “Havarilerin sembolü” veya onun hakikatlerinin formüle edilmesi, iki genel konsile dayandığından, “İznik-İstanbul Sembolü” olarak da adlandırılmıştır. Kredo, geniş anlamı içinde bir iman, ümit ve aşk ifade eder.
Genel âyinlerde bile onun tekil olarak söylenmiş olması, imanın kişisel ve cemaat karakterine işaret eder. Yani, ferdi vicdanlar birbirine karışmaksızın; bütün Mü’minler büyük bir kollektif şahıs olarak sadece bir birlik meydana getirirler. Kredo kelimesi, bir dinin veya bir ideolojinin mensuplarının bağlandıkları temel hakikatlerin bütün kısa özetlerine şamil olmaktadır. İşte bundan dolayı bir İslam kredosundan veya bir Marksist kredodan bahsedilmiştir.
Krişna Ve Krişnacılık:
Sanskritçe bir kelime olan Krshna kelimesi, Hinduizmin önemli Tanrılarından birisi olan Vişnu'nun sekizinci Avatarı, yani bedenleşmiş şekli olarak kabul edilmektedir. Krişna, mitolojik bir kahramandır. Onun kahramanlıkları, Mahâb hârata'da anlatılmaktadır. Krişna Vâsudeva, Bhagavad -Gita'da Hikmetin üstadı olarak kabul edilmektedir. Bu durumda bir takım nasihatler verilmektedir. Aynı zamanda dindarlığın yüce Tanrısı olarak görülmektedir. Bhâgavata Purâna'da onun başarıları, efsanevi bir kahraman olarak takdim edilmektedir. Bu mitolojiye göre, bu Tanrı-Kahraman, sadece sayısız düşmanlara karşı zafer kazanmıyor, çobanların ihtiraslı aşklarının da konusu oluyor. Onun gözde sevgilisi Radhâ'dır. Bu, Hinduizmin en popüler Tanrısıdır. Bu kahramanlıklarda Krişna, savaş arabasını idare etmektedir. Savaşta Arjuna’nın yanında savaşarak, savaşa kesin olarak müdahele etmektedir. Yine Krişna ile Arjuna arasındaki tebanin ödevi üzerindeki diyalog Bhagavad - Gita'nın oluşmasını sağlamıştır.
Ortaçağ ve Modern Hindde oldukça popüler olan efsanelerin bir başka destanı, flüt çalarak inekleri Vrinda ormanında koruyan Krişna'nın çocukluğunu ve delikanlılığını dile getirir. Müzikle cezbeye gelen çevredeki çiftlik kadınları, dans etmek üzere gece toplanırlar ve çoban Tanrı ile aşk oyunlarına girerler. Rukmini ile evli olmasına karşılık Krişna, sayısız kadınların sevgilisidir. Özellikle, onların arasında Râdha; gözdesidir. İlâhiyatçılar, bu aşk yaklaşımlarını, Rabla birleşmek ve ondan hayat ihsanı alan dindar ruhlar imajını görerek izah etmişlerdir. Buna göre Tanrı, zinadan hoşlanmakta, aşıklarını bütün kastlardan ve tercihende en aşağı kastlardan seçmekte ve içkili eğlencelere başkanlık etmektedir. Bu, bütün canlılığı ile Bhakti'dir ve hiçbir şey, çağdaş Hinduizm'de bu kadar canlı değildir. Krişna kültünü, birtakım dini gruplar Hindista'nın güneyinde yaymışlardır. Bugün dünyanın birçok yerinde dikkat çeken Hare Krişna hareketi dünyada Bhakti formülü içinde sunulan bir dindarlığı yayma gayreti içindedir. Bu dindarlık şeklinde, Tanrıya karşı olan ateşli duygu, gerçek bir ihtiras şeklini almaktadır.
Kşatriya:
Hinduizm'deki ikinci kasttır. Bu kelime, “iktidar” anlamına gelen Kshatra kelimesinden gelmektedir. Fakat genelde “savaşçı” olarak tercüme edilmektedir. Ancak bu şekildeki tercüme, kelimenin hiyerarşik ve dini anlamını bir kenara bırakmaktadır. Yani, kelimenin gerçek anlamını gözardi etmektedir. Gerçekte “iktidar-güç-otorîte”, yüce bir prensibe boyun eğmiş vaziyettedir. Bu da, kşatriyalarla Brahmanlar arasında barışçı bir gerilim meydana getirmektedir. Çünkü Brahmanlar, maddi iktidarı temsil ederlerken; Kşatriyalar, manevi ve dini iktidarı temsil etmektedirler. Bugün Kşatriya kastı, önemli ölçüde azalmıştır. Kşatriya kelimesi de ilk anlamını kaybetmiştir. Meselâ Gujrât'da, vaktiyle Kşatriya olan, fakat imtiyazları olmayan köylüler bulunmaktadır.
Kudüs:
Kudüs adı ilk defa, M.Ö. XIX-XVIII. yüzyıllarda Mısır büyü metinlerinde kullanılmıştır. 17. Hanedanlığın egemenliği altında yazılan bu dokümanlarda Kudüs WS, MM şeklinde yazılmıştır. Bu, kenanlılarm kullandığı Urusalim kelimesini belirtmektedir. Asur metinlerinde Kudüs, Urusalimmu şeklinde yazılmıştır. Kitab-ı Mukaddes'te de genelikle Yruşlm, bazende Yruslym şeklinde geçmektedir. Tekvin 14/18; Mezmurlar 76/2 de, Salem diye geçen şehir, şüphesiz Jerusalem'dir. Yunancada şehir için kullanılan kelime Hierosolyma'dır.
M.Ö. II. bin yılın ilk yarısında kabul edilen meşhur tanrı Sâlem-Salim ile birlikte inşa edilmiş olan Urusalim, buna göre “Sâlemin Temeli” anlamına gelmektedir. Sâlem-Salim isimli Tanrı’nın Batı Samilerinin Tanrısı olan Sulmanu'dan geldiği ve evrensel bir karakteri olduğu, özellikle Amorrheenler bölgesinde kabul edilmektedir. Onun “çok yüksek” yerin ve göğün yaratıcısı olduğu da kabul edilmektedir. Tekvin'den öğrendiğimize göre, M.Ö. XVIII. yüzyılda Sâlem'de Kahin ve Kral olan Melchise'deg, Hz. İbrahim'i takdis etmiştir. [61]II. binin ikinci yarısında muhtelif etnik faktörler Sulman'ı, sâlem-salim olarak kullanılır hale getirmiştir. Israilin Kudüs'ü fethine kadar, Kudüs'ün Jerusalem olarak isimlendirilmesi oldukça şüphelidir. Kudüs Cebus ismini çok sonra almıştır. Bu ismin de, İsrail oğullarının bölgeye geldiklerinde burada oturan yerli halk olan Cebusi'lerle ilişkili olarak ortaya çıktığı düşünülebilir. Sion ise yalnızca Şehrin bir kısmını içeriyordu. İsrailoğullarının bölgeyi fethinden itibaren, ana endişe pagan unsurun elimine edilmesi olmuştur. Bunun için “Sâlemin Temeli” yerine “Davudun şehri” kullanılmaya başlamıştır. [62]
Filistin tarihi üzerinde çalışan bilginler, bölgenin tarihini paleolitik döneme kadar çıkarmaktadırlar. Bölgede, Aselleen ve Levalluisian döneme ait çakmak taşları bulunduğu söylenmiştir. Neolitik dönemdeki tarım devrimine ait izler Kudüs ve çevresinde de izlenebilmektedir. Kudüs'ün tarih sahnesine çıkışı Kenanlı adı verilen halklarla birlikte olmuştur. İlk Kenan şehirleri Bronz çağında kurulmuştur. Kenanlılara ait olduğu sanılan Mısırca bir metinde Kudüs krallarını temsil eden iki şahıs adı görülmektedir. Bunlar, Ykrm ve Ssn.dir. Kudüs'te yaşayan Kenanlılar hakkındaki yazılı bilgilerimiz Eski Ahitle birlikte artış göstermektedir. Bu konuda Tekvin 14/18'de genişçe bilgi verilmektedir. Salem kralı Melkizadek rahip - kral pozisyonundadır. Bronz çağının sonlarına doğru Amarna mektupları adını taşıyan Mısır belgelerinde Kudüsle ilgili bol sayıda bilgi vardır. Bu dönemde şehrin yöneticisi Arad Hebpa'dır. Buradaki Hebpa, bir Huri Tanrıçası olan Hepa'dan gelmektedir. Bu ismin, kralın ismine eklendiği tahmin edilmektedir. Bu gibi isimlerin oldukça çok olduğu görülmektedir. Meselâ, Pudi Hepa, Abdi Hepa gibi. Hepa isminin Hurriler arasında yaygınca kullanıldığına dikkat edilirse, bu dönemde Kenan'da ve Kudüs'te önemli bir Hurri etkisi olduğu görülecektir.
Tarih boyunca Kudüs'ün kaç kere el değiştirdiğini bilmek kolay olmayan bir iştir. Hitit prensi, Abd-Hiba'nın M.Ö. XIV. asır ortalarında Kudüs'ü ele geçirişinden sonra, Mısırlı Firavun IV. Amenophis, Kudüs'te ezilenlerin çağrısı üzerine Kudüs'ü hakimiyet alanı içine almıştır. Yeşu kitabının X ve XI. bablarında anlatıldığı gibi, iki şiddetli çarpışma neticesinde İsrailliler, Kenanlıların topraklarını ele geçirmişlerdir. Paylaşımda Kudüs, Bünyamin ve Yuda'nın sınırlarında kalmıştır. Yeşu 18/28'de belirtildiğine göre Bünyamin'e ait sınırların bulunduğu yere Cebuseen (jebuseen) yani Kudüs denilmektedir. Burada oturan yerlilere de Kudüslü anlamında Jebuseen denilmiştir. Yeşu 15/16'da şöyle denilmiştir: “Ve Jebuseenler Kudüs'te otururlar ve Yuda'nın oğulları ile Jebuseenler, bugüne kadar Kudüs'te oturdular.” Yeşu'nun kontrolüne giren Kudüs bölgesinde olup bitenleri Hakimler kitabından öğrenmek mümkündür. Hakimlerde tarihi konular anlatılırken, Kudüs kelimesi sonlara doğru bir yerde geçer. Rahip Ephraim, Beytleheme gelir, karısını alır ve şöyle der: “Jebus'un karşısına gelir ve burası Kudüstür” der. Hizmetçinin israrına rağmen o, oraya girmeyi reddeder ve şöyle der. “İsrail oğullarında olmayan yabancının şehrine sapmayacağız.” [63]Buradan anlaşılacağı üzere Kudüs uzun müddet Jebuseenlere şehir merkezliği yapmıştır. Yukarıda verdiğimiz Jebuseen ismi de bunu teyid etmektedir. Muhtemelen İsrail’in ilk işgal yıllarında Kudüs'te Bünyamin oğulları Jebusenlerle birlikte yaşamışlardı.
Hz. Davud, uzun mücadelelerden sonra bölgede hakimiyetini kurdu ve Kudüs'ü, yerli halk olan Jebuseenler'den aldı. Bazı kaynaklar Kudüs'ü, Davud’un satın aldığını yazmaktadırlar. Fakat bunun doğru olması mümkün değildir. Çünkü Davud'un bölgede hakimiyetini kurmuş bir lider olarak, Jebuseenlere boyun eğmesi düşünülemez. Hz. Davud, Kudüs'e çok önem vermişti. Davud’un planı, Kudüs merkezli bir idareye çevreyi bağlayarak, imparatorluğunu tesis etmekti. Onun şehirdeki ilk mimari projesi Sion tepesi denilen yere yaptırdığı Kale-saray, bu mimari projenin ilk icraatı olmuştur. Bugün “Davut sitesi” diye bilinen yer, aslında burasıdır. Davud burayı, almadan önce burada Sion adı verilen bir mabed bulunuyordu. Sion kelimesi, “kuraklık, çoraklık anlamına geldiği gibi; koruyucunun ve yardım edicinin yeri” anlamına da gelmektedir. Belki Rab Sion=Rab Sionun yeri anlamına da gelmektedir. Bu konuda, II. Samuel, V/9-ll'de yeterli bilgi verilmektedir. Hz. Davud, Jebuseenlerin yıkıntılarının üzerine sarayını oturtmuştur. Son dönemde İngiliz arkeologlarının bulguları bunu teyid etmektedir. Hz. Davud, sarayına “Yahudi sandukasını” da taşımıştır. Kudüs, İsrailoğullarımn başkenti ve krallığın icraat merkezi olmuştur. Davud döneminde her fethedilen yere bir mabed yaptırılmıştır. Böylece birçok' mabed meydana gelmişti. Davud, Kudüs'ü bütün bu mabedlerin merkezi yapmak istemişti. Böylece hem vahdaniyeti temsil edecekti, hem de bunu tek merkezde icraata koyacaktı. Davud'un Kudüs'e önem vermesinin asıl sebebi, Kudüs'ü geleceğin kutsal mekanı yapmak İstemesinde aranmalıdır. Bu, Hz. Davud için en kutsal görevdi. Daha sonra tahta geçen oğlu Süleyman döneminde Kudüs çok daha ciddi bir önem kazanmıştır. Kudüs bu dönemde, Fırattan Mısır'a kadar uzanan ticaret yolunun üzerinde bulunuyordu. Hz. Süleyman'ın burada Süleyman mabedini inşa ettirmesi, merkezi otoritenin güçlenmesine yönelik bir çaba olarak değerlendirilebilir. Hz. Süleyman eski kalenin kuzey cephesinde yaklaşık 350 metrede ilk yerleşim yerinin bulunduğu harman yerine mabedi inşa ettirmişti. Burası geniş bir kaya düzlüğüdür. Süleyman'ın mimarları oldukça kompleks bir plan çizmişlerdir. Bu yeni kraliyet sarayının oturduğu alan küçük değildir. Bu büyük ve kompleks binanın güvenliğinin sağlanması için de kaleler yapılmıştır. Bunlar Kenanilerin eski şehrin doğu sınırına yapılan surları üzerine oturtulmuş, Haremin güney doğusuna doğru uzatılmıştır. Yine kuzeyde dik yamaçlar üzerine de en az 250-300 m., uzunluğunda burç yapılmıştır... Sarayın çevresini ilk çeviren duvar ve içdüzlükteki kademeli olarak yapılmış inşaatların büyüklüğü ve yükseklikleri net olarak ifade edilmemekle birlikte Süleyman döneminde oldukça zor ve zahmetli yapıldığı, yazılı olarak ifade edilmesinden daha çok güvenli kabul edilebilecek sözlü gelenekle de anlatılmıştır. Hz. Süleyman, bu yapılar için halktan destek istemiş, büyük küçük herkes destek vermiştir. Burada yapılan binalar konusunda Josephe, Guerre Juivc, V. cilt I [64] İsimli eserinde detaylı bilgi vermektedir. Josephe, bu kitapta, tepenin eteklerinden tepe noktasına kadar yapılan binaları anlatmaktadır. Es-Sahireh düzlüğüne inen vadinin önüdeki kısım, dönemin karakteristik mimari özeliklerini, günümüze aktarmaktadır. Es-Sahireh vadisinin giriş kısmında, ophel duvarı üzerinde, buna paralel Harem duvarının bazı kesimlerinde, büyük tepenin karşısındaki vadinin Batı kıyılarında, özellikle su kaynağının da bulunduğu ve Millo denilen bölgede birçok kuleler yapılmıştır. Bu kulelerin amacı, gelip geçenlerin kontrolü için gözetleme görevi görmesidir. Bunların yapılmasının ana nedeni, mabedin güvenliğini sağlamaktır. Kutsal yazılarda Kudüs'ün mimari yapısı ile ilgili ayrıntılı bilgi verilmemekle beraber; bu konuda önemli ipuçları bulmak yine de mümkün olmaktadır. VIII. yüzyılın başında Amasias'ın krallığı döneminde Efraim kapısı ile köşe kapısı arasının 400 dirsek olduğu ve kuzey yamaçtaki bu kısmın İsrail kralı Azarias tarafından yıkıldığını da öğrenmekteyiz. [65]Bir süre sonra Ozias, bu yıkılan surlardan vadi kapısı ve köşe kapısı arasını savunma ve kontrole yönelik kuleler yaparak yeniden onarmıştır. [66]Bu yapım ve onarım sayesinde Tyropoeon vadisinde tapınağın batısında “ikinci şehir”, olarak isimlendirilen yeni bir mahalle kurulmuştur.
Belirli dönemlerde Kudüs'ün mimari yönden zenginliği devam ederken, etraftaki siyasi ve askeri güçlerin de iştahını kabartmıştır. Kudüs önce Asur'un tehdidine maruz kalmış ve Kudüs surları Asurkılara karşı takviye edilmiştir. Asurluların M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren zayıflaması ile birlikte Kudüs'ü, Babilonya tehdit etmeye başlamıştır. Babilonyalılar, Nabukadnezzar idaresinde M.Ö. 586'da Kudüs'ü tamamen işgal etmişler ve tarihteki Yahudilerin meşhur “Babil Esareti”ni gerçekleştirmişlerdir. Bu esaret, aşağı yukarı yarım asır devam etmiştir. Babil esaretinin başlaması ile birlikte Kudüs bir defa daha Babilliler tarafından yıkılmıştır. Bu konuda II. Krallar XXV; II. Tarihler XXXVI. 17 ve devamında genişçe bilgi bulunmaktadır. Yeremya, bu yıkıntılara bakar ve yeniden dirilişin olacağını, eski şa-şaah günlere dönüleceğini ümit eder. [67]Kudüs, Babil sürgünü sonrası yeniden imar edilmiş olup yemden eski önemini kazanmıştır. Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemlerinde Kudüs'ün üç önemli suru yapılmış ve onların halefleri eksik kalan inşaatları tamamlamıştır:
I. Sur:
Kuzeydeki Hippicus isimli kuleden başlayarak Xyste'ye kadar uzanmaktadır. Meclisin ve Mabedin batı kapısının yanındadır. Batı kesimde Bethso denilen bölgeden Esseniler kapısına kadar uzanmaktadır. Oradan güneye dönmektedir. Doğuya doğru Süleyman havuzu yönünde mabedin doğudaki diğer kapısına bitişik olan ophla denilen yere dayanır. [68]Yapılan araştırmalar surun kuzey batı köşesinde Herod'un krallık döneminde yapılmış bir sarayın varlığını göstermektedir. Sarayın, güneyde alt tarafı geniş ve verimli alanların olduğu dar bir tepe üzerine oturtulduğu tahmin edilmektedir.
Burada Herod dönemi kulelerinin geçmesi ve antik tabii yollar, savunma barınakları da dikkat çekmektedir. 11 temmuz 1927'de vuku bulan bir yer sarsıntısında İngiliz idaresindeki Hâet el-ya'kubiye denilen yolda yarıklar açılmış ve ortaya çıkan duvarlar incelenmiş, duvarlarda kullanılan taşların yüksekliği 70 cm. kalınlığı 90 cm'i bulurken; alt katlarda kullanılan taşların 1.80 cm.'yi bulduğu görülmektedir. Bu da bu dönemdeki duvarcılığın ne kadar ilerlemiş olduğunu göstermektedir. Hatta Kuzey cephesindeki iki kulede kullanılan taşların boyutlarının 2.65 cm ile 3 metreye ulaştığı görülmektedir. Bu taşların kalınlığı 18 metreyi bulmaktadır,
II. Sur:
Gennath denilen kapıdan başlayarak Antonia'ya kadar uzanmaktadır. Bu sur bütün kuzey cepheyi kaplamaktadır. [69]Kitab-ı Mukaddes'e göre Efrahim kapısı ve köşe kapısı arası İsrail devletinin ele geçirdiği yerdir. Kuzeyden gelen yollar, Efraim kapısı ile yukarı şehre gitmekteydi. İşte İsrail kralı bu yolla şehre girmiştir. Daha sonraki dönemlerde Roma ordusuda buraya yerleşmiş M.S. 70'deki tahribatı gerçekleştirmişti. Doğuya doğru 200 metreyi bulan bu yapı, Tyropoeon vadisinde dik ve sarp yamaca oturtulmuştur. Sürgünden sonra yani surların yapımından uzun zaman sonra Nehemya döneminde de surlar yeniden tamir edilmiştir. [70]1885'de yol yapım çalışmaları sırasında tesadüfen bu bölgenin altından geçen antik duvarın önemli bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Bu duvarın, ağlama duvarı veya “Davut kulesi” olmasının düşünülebileceğini araştırmacılar belirtmektedir. Surun izlediği hat, şehrin güvenliği için yapıldığını göstermektedir. Bu alanda araştırmacıların yaptıkları bilgilere göre, surları oluşturan duvarlar, uzun zaman geçmesi nedeni ile yok olmasına rağmen, dönemin mühendislik tekniği ve savunma stratejisi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir.
III. Sur:
Hippicus kulesinden başlayan üçüncü sur, Psephiman kulesine kadarki kısım, kuzey bölgesinde inşa edilmiştir. Hippicus'un karşısına sekizgen bir kule daha yapılmıştır. Üçüncü sur boyunca, 200 dirsek aralıkla yapılmış diğer kulelerin sayısı doksan tanedir. Surun Süleyman duvarı denilen kısmının kalıntıları hâlâ ayaktadır. Araştırmacı Josephede üçüncü sur hakkında bu söylenenleri doğrulamaktadır. Buna rağmen üzerinden asırlar geçmiş olması, verilen bilgilerde hata yapılma olanağını artırmaktadır. Ancak, varılan genel sonuçları burada belirtmekle yetinmiş olacağız; Kudüs, Hz. Süleyman döneminden itibaren hep batıya doğru gelişme göstermiştir. Şehir Amasias’ın hakimiyetinde İsrail kralı Azarias tarafından alınarak, Efraim kapısından köşe kapısına kadarki 400 kulaçlık yıkık kısım savunma amacına yönelik olarak yeniden yapılmıştır. Ozias “Köşe Kulesi” ni onartmış, halefi Jotham ise “ophel surlarını” restore ettirmiştir. Bu şekilde Ophel yeraltı geçidiyle Gihon su kaynakları güvenle yeniden şehre kazandırılmıştır. Böylece küçük tepenin doğu yamaçları da tarıma elverişli hale gelmiştir.
Kitab-ı Mukaddes, su kanalları, su arıtma tesisleri, havuzlar v.s. hakkında bize daha ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Kudüs için su kanalları çok önem taşımaktadır. Şehrin stratejik bir noktasıdır su kemerleri. Asurlular Kudüs'ü işgal edip, tahrip etmenin şartını Ezechies’in kabilesinin, Asur ordusuna su taşımasına bağlamıştır. Rab bunu görüp, bir gece melek gönderip orduyu hefâk etmiştir. [71]Yine Davud sitesini kurtarmak için Gihon sularının kapatılmasını sağlayanın Ezekias olduğu söylenir. [72]Davut sitesinin batısına kayalara oyulmuş tünellerden birisi, bugün halen ayaktadır. [73]Babil esareti sonrası, Nehemya Kudüs'e gelmiş ve Kudüs'ün haline açmıştır. Kule ve surların tamir edilmesi gerektiğini halka anlatmıştır. Uziya'nın gayreti ile Kudüs yeniden onarılmaya başlamıştır. [74]Uziya, dere kapısı ve köşe kapısı üzerine kuleler yapar ve su kanallarını onarır. [75]
Babil esareti dönüşü Kudüs'ün tamiratında en büyük yük, yine halkm boynuna binmişti. Halktan alınan vergilerle Kudüs onarılmıştı. Ezra, halktan vergi alarak israil halkının sosyal ihtiyaçlarını ve Kudüs'ün tamiratını yapıyordu. [76]
Kudüs, Nehemya tarafından M.Ö. IV. yüzyılın ilk'yıllarında onarılmış ve halk yeniden Kudüste toplanmıştı. Kudüs, M.Ö. III. asırda İskenderin halefleri olan ve Mısır'da hakimiyet kurmuş olan Lagides'lerin idaresinde kalmıştı. Ancak Lagides'ler Kudüs'ü tahrip etmemişlerdi. M.Ö. II. asır başlarında Helenistik kültürle Yahudi kültürü önemli bir sentez meydana getirmiştir. Yine M.Ö. II. asır başlarında ön asyada hâkim olan Antakya Seleucide devletinin istilâsına uğrayan Kudüs, bir süre sarsıntı geçirmiştir. Bu durum, Maccabe'lerin dini ve siyasi iktidarı ele geçirmelerine kadar devam etmiştir. Bu dönemlerde mücadele merkezi Acra'dır. Acra hakkında iki önemli kaynaktan bilgi edinebiliyoruz. Birincisi, Maccabe'lerin kitaplarıdır. Bunlar iki kitap olup, birincisi M.Ö. II. yüzyıl Yahudi tarihini, ikinci kitap ise, Maccabe kardeşlerin şehit edilişini anlatır. İkinci kaynak ise, Tarihçi Josephe’in (M.S. 37-95) iki asra yakın bilgi veren dokümanlarıdır. Birinci kaynağa göre, Acra Suriyelilerce yapılmış bir yerdir. Antakyalı Epifane şehri alır. Surları yıkar, halkı sürgün eder. Davud'un yaptığı yerleri yeniden kaim duvarlarla inşa eder. Oraya suçlu kişilerden, dininden dönenlerden meydana gelen ordusunu yerleştirir. [77]Liderlerden Yuda Makkabe onlarla savaşılması gerektiğini söyler ve halkı harekete geçirir. Onları mağlup ederler. Tapınağı onarmak için Sion dağına giderler. [78]Tapınak çevresini çok kuvvetli bir şekilde onarırlar ve kuvvetli ordu kurmaya çalışırlar. Yorathan liderdir. Kudüs'ün duvarları ile mabet arasına yüksek bir engel konulmasını ister. Bununla mabedi korumayı düşünmektedir. Daha sonra Yorathan’ın yerine Simon geçmiştir. Simon şehri iyi savunmuş ve Romalılar şehri işgal edememişlerdir. Simon'un ordusu, mabed tepesini savunmak için Acraya yerleşmişlerdi. Acra, Kudüs'ün işgali için daima bir engel teşkil etmiştir. Makkabelerin kitaplarına göre Acra’nın yeri Mabedin surlarından 180 metre güneyde, büyük tepenin kuzey doğusundadır. Aslında Acra, şehrin aşağı kısmına verilen isimdir. [79]Acra, Makedonyalıları ve İskenderin Kudüs'ü ele geçirişinde de önemli bir engei teşkil etmiştir. Bu dönemde zaman zaman Makedonyalılar yeniden Kudüs'ü işgal etmişse de Simon, Makedonyalıları Kudüs'ten sürmüştür. Yahudi tarihçi Flavius Josephus (M.S. 37-10) İskender’in Suriye ve Filistin seferini anlatır. İskender, Kudüs'e gelmiş, mabedde kurban takdim etmiştir. İskenderin hedefi Mısır'dır. Artık Helenler, Yahudilerin komşusudurlar. Bu dönemde Yahudiler, Kudüs'te Helen kültürünün tesiri altında kalmışlardır. İskender’in ölümünden sonra Makedonya imparatorluğu parçalanmış ve yeni devletler ortaya çıkmıştı. Bu devletler de zaman zaman Kudüs'ü işgal etmişler ve Yahudilere zulüm yapmışlardı. Kral II. Antiokhos M.Ö. 168'de Kudüs tapınağını yağma etmişti. Antiokhos bununla da kalmayarak şehri yağmalatmıştır. [80]Kudüs tapınağı, Zeus Olympos'a tahsis edilmişti. İşte bu durumdan İsraili Makkabe adını alan Yahuda kurtarmıştı. M.Ö. 142'de Yahudilerin isyanı tam olarak başarıya ulaşmıştı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Romalılar Akdenizin tek efendileri olunca, israil’in de tekrar sonu geliyordu. Roma generali Pompeices Filistin'e girmiş ve üç aylık bir kuşatmadan sonra Kudüs'ü ele geçirmiştir (M.S. 63). Artık bağımsız bir Yahuda devleti yoktu. Burası bir Roma eyaleti olmuştu. Fakat Yahudiler bu durumu içlerine sindiremiyorlardı. Özellikle Zelotlar = Gayretliler, ençok duyarlı olanlardı. Tanrının seçkin kulları olma gururu, onların isyana gitmelerine yardımcı oluyordu. Romalıların keyfi davranışları, onlarla birlikte Roma'ya isyana katılacakları çoğaltıyordu. M.S. 66'da Yahudiler Roma'ya karşı isyan etmişler ve Kudüs'ü kurtarmışlardı. Böylece küçük bir Yahudi milliyetçisi, Roma'ya karşı koymaya çalışıyordu. Roma bu isyanı Titus kumandasındaki bir orduyla bastırdı. Titus Kudüs'e 80.000 askerle girmişti. Uzun bir mücadeleden sonra Kudüs Romalıların eline geçmişti. Ancak, Süleymanm muhteşem şehri yine harabeye dönmüştü. Titusun askerleri tarafından Kudüs'ün yıkılmasına rağmen oraya yerleştirilen bir grup askerle şehir yeniden imar edilmiştir. 60 yıl sonra bağımsızlık için Romaya karşı yeniden isyan olunca, Roma kumandanı Adrien Yahudilere çok kızmış, Yahudileri Elia denilen yere sürmüştür, Elia yaşanılması güç bir yerdir. Adrien’in mimarları ve ustaları onu, Roma mimarisine göre yapmışlardır. Elia, daha sonraki dönemlerde Hıristiyan kültürünün önemli bir yeri haline gelecektir. Hz. İsa Roma işgali altında doğmuş ve risalet görevine yine Roma idaresi altında başlamıştır. Aslen bir Yahudi olan Hz. İsa'nın hayatının bazı bölümleri Kudüs'te geçmiştir. Çünkü Hz- İsa, doğumundan hemen sonra mabede takdim edilmiştir. [81]Yine o, 12 yaşında Mescid-i Aksa'da Yahudi hahamları ile tartışmıştır. [82]
Aynı şekilde İsa, Kudüs'te ölüme mahkum edilmiş, Kudüs'ün dışında bir tepe üzerinde Golgota denilen yerde çarmıha gerilmiştir. Dirilme, tekrar dirilme gibi olaylar hep Kudüs'te geçmiştir. İncilin bütün milletlere yayılma emri de bu şehirde verilmiştir. “Resullerin İşleri” ve “Mektuplar”da görülen göksel Kudüs imajı, Yeni Ahidin son kitabı olan “Vahiyle” son şeklini almıştır. Böylece tarih boyunca Hıristiyanlar için de Kudüs önemli bir şehir olmuştur. Hz. İsa'nın vahyi tebliği sırasında Kudüs, Roma işgali altında olduğu için, Hz. İsa vahyi, rahat tebliğ edememiştir. Çünkü bir yandan Yahudiler, diğer yandan da Romalılar, İsa’yı ve havarileri takip altında tutmuşlardır. Bu durum aşağı yukarı Roma imparatoru Konstantin’in Hıristiyanlığı kabulüne kadar devam etmiştir. Özellikle 313 yılında Kontsantin’in yayınladığı Milan fermanı, Hıristiyanlığa nefes aldırmıştır. Bilhassa bu dönemde, Kudüs'e hac ziyareti için gelen Hıristiyan hacıları oldukça çoğalmıştır. Konstantin, Kudüs'te “Merkad-i İsa Kilisesini” yaptırmıştır. İmparator ailesi şehri güzelleştirmeye devam etmiştir. 460'da Kudüs'ü ziyaret eden İmparatoriçe Eudoxia tarafından Stephan şerefine bir başka kilise inşa ettirilmiştir. Jus-tinian devri daha da parlak olmuştur. Kudüs'ün birçok yerini imar ettirmiştir. Ayrıca Kudüs'e Theotokos kilisesini inşa ettirmiştir. Böylece Hz. İsa'nın Filistin topraklarında doğması ve Kudüs'te büyümesi, tebliğini orada yaymasından dolayı Kudüs, Hıristiyanlar için kutsal bir şehirdir.
476 yılında Batı Roma İmparatorluğu düşünce, Doğu Roma imparatorluğu'nun Filistin'de ağırlığı daha çok hissedilmeye başladı. Bu hakimiyet, Filistin'de Bizans etkisinin artmasını sağladı. V. yüzyıldan itibaren Hıristiyan çevrelerin, Kudüs'teki etkileri oldukça sertleşti. Bu dönemde Yahudiler Kudüs'e yılda yalnız bir defa girebiliyorlardı. Büyük tapınaktan geriye kalan Batı duvarının önünde dua ederek matemlerini sergiliyorlardı. Yahudi aleyhtarı tutum, Justinen döneminde oldukça sertleşmişti.
Öîedenberİ devam eden Bizans-İran rekabeti bu dönemde doruk noktaya ulaştı. Pers kuvvetleri 613'te Şam'ı, 614'de Kudüs'ü aldılar. Yahudiler, Bizans zulmünün sona ereceği umudu ile Perslere yardım ettiler ve Kudüs'ün alınmasında Perslerin yanında savaştılar. Persler, daha sonra Kudüs'ü Yahudilere geri vermişlerdir (617). 21 Mart 629'da Bizans İmparatoru Heraklius İsrail'e tekrar gelerek, Kudüs'ü İran etkisinden kurtarmıştır. Yahudiler, Heraklius'u desteklemişlerdir. Ancak daha sonra, Heraklius Yahudilere yeniden baskı rejimi uygulamış ve Yahudilerin çoğu, göçe zorlanmış Yahudiler için yeni bir baskı dönemi başlamıştır. Bu baskı, müslümanların Kudüs'ü fethine kadar sürmüştür.
İslâmiyet, Orta-Doğuda hızlı bir şekilde yayılırken Kudüs, Bizans yönetimindeydi. Bizans İmparatoru Heraklius, Persleri Kudüs'ten uzaklaştırdıktan sonra, askeri hareketleri seyrekleştirdi ve Arapların üzerine gitmedi. Hz. Peygamber’in 632'de vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir döneminde Suriye'ye askeri harekat artırılmış ve büyük kumandan Amr İbn'ul-As kumandasındaki ordu, Filistin bölgesini feth etmiştir. Bu hareketin sonunda Şam 634 yılında düştü ve Müslümanların eline geçti. Arkasından Kudüs 638'de müslümanlara geçti. Orta-Doğuda müslü-hakimiyeti Mısır'a kadar bu dönemde genişledi. Muaviye Suriye ve Filistin bölgesi valisi olmuştu. Artık Kudüs tam olarak müslümanların hakimiyetine girmiş, üç din mensubu birlikte Kudüs'te yaşamaya başlamışlardır. Yahudiler Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Müslümanların yönetimi altında yaşamaya devam etmişlerdir. Abbasilerin hakimiyeti döneminde de Kudüs'te aynı idare tarzı devam etmiştir. Daha sonra XI. yüzyılda Türk hanedanı olan Selçuklular Kudüs'e hakim olmuşlardır. Böylece Türkler Kudüs'te, Fatimileri mağlup ederek, Arap hakimiyetine son vermişler ve bölgede egemenliklerini kurmuşlardır. XI. yüzyılın sonuna doğru Avrupa, Papa II. Urban’ın tahrikleriyle, Kudüs'ün Türklerin elinde kalmasından rahatsız olmaya başladı. Papa II. Urban, Avrupaya, “Kutsal Toprakları kurtarma çağrısında bulundu.” Bunun üzerine Haçlı takımı, Almanya, Macaristan ve Balkanlar üzerinden hareket ederek, Yahudileri katlettiler ve İstanbula kadar geldiler. Ancak, Selçuklular, Haçlılar'a geçit vermedi ve 1096 yılında Haçlı ordusu dağıldı. Haçlıların amacı, “İsa'nın doğmuş olduğu toprakları kurtarmaktı.” Bu uğurda geliştirdikleri slogan şuydu: Bir Yahudi öldür, Ruhun Selamete Ersin”. Birinci haçlı seferinde amaçlarına ulaşamayan Haçlılar, ikinci Haçlı seferini organize ettiler. Bu defa, boğazları aştılar ve 1099 yılında Filistin bölgesine ulaştılar. Kudüs, 15 Haziran 1099'da Hıristiyanların eline geçti. Haçlılar tarihin en kanlı katliamını yaptılar. Binlerce Yahudi kılıçtan geçirildi. Sağ kalanlar, Sinagoglarda diri diri yakıldılar. Böylece Hıristiyanlar Kudüs'te Latin Krallığını kurduklarını da ilân ettiler. Bölgede önemli bir baskı unsuru haline gelen Hıristiyanlara Selçuklular karşılık vermeye başladı. Haçlılarla Selçuklular 1147'de yeniden karşılaştılar ve Selçukluların kumandam Salahaddin Eyyubi komutasındaki orduya yenildiler. Salahaddin Eyyubi, bütün Hıristiyan dünyaya karşı cihad ilân etmiştir. 1187'de Kudüs'ü aldı. Üçüncü Haçlı seferini düzenleyen Hıristiyanlar, Aslan yürekli Rişar komutasında 1189'da yeniden harekete geçtiler. Salahaddin Eyyubi’nin, Hıristiyan ordusunu bozguna uğratmasıyla Kudüs tamamen müslümanların elinde kaldı. Artık Filistin’in kıyı şeridine çekilen Lâtin krallık ordusu iyice güçsüz hale gelmiştir. Orta-Doğu'da durum yeni bir siyasi şekillenmeye doğru da gidiyordu: Salahaddin Eyyubi bölgede Selçuklu hakimiyetini sürdürüyordu. Mısır'da Fatimiler önemli bir güçtü. Cengiz Han'ın torunu Hülagü, İlhanlı devletinin başında, Bağdat'a kadar gelmişti (1258). Bölgede oluşan bu siyasi şekillenme sonucunda, Haçlı Lâtin Krallığı 1291'de tamamen yok olmuştu. Haçlı seferleri döneminde Filistin'deki Yahudilerle Müslümanlar birlikte hareket etmişlerdir. Özellikle Kudüs'ün savunmasında Yahudilerin çok önemli rol oynadıklarını kaynaklar nakletmektedir. Kudüs'ün Salahaddin Eyyubi tarafından alınmasından sonra, dışarıya kaçan veya sürülen Yahudiler yeniden Filistin'e ve Kudüs'e dönmüşlerdir. Bunu 1260-1270 yıllarında ülkeyi gezen Tudela'lı Bünyamin anlatmaktadır. Yine Yahudi seyahı ve şairi Yehuda Al-Harizi (1218), Salahaddin Eyyubi'nin bir fermanla Yahudileri Kudüs'e çağırdığını nakleder.
Kudüs 1291-1516 yılları arasında yine dönemin müslüman bir devleti olan Memlukluların eline geçmiştir. Memluklular döneminde Kudüs yine çok önemli bir kültür şehri olmuştur. Bu dönemde Batı devletlerinde Yahudilere kaşı baskı artmıştı. Avrupalı Yahudiler, Türkiye üzerinden Kudüs'e göç ediyorlardı. Papalık, italya üzerinden Yahudilerin Kudüs'e gitmelerini yasaklamıştı. Rabi Yitzhak Tsarfati yazdığı bir mektubunda “Gerçekten hayat ülkesine gitmek için en iyi yol Tugarma (Türkiye) yoludur. Altı Millik kısa bir deniz yolu dışında Kudüs'e kadar karadan gidilebilir.” 1492 ve 1497 yıllarında İspanya olan kovulan Yahudilerin bir kısmı İsraile yerleşmişlerdir. Filistin bölgesi 1516-1517 yıllarına kadar Memlukluların elinde kalmış ve nihayet 1516 yılından sonra Filistin ve Kudüs, Yahudiler için altın bir devrin başlayacağı Osmanlı Devletinin eline geçmiştir. Osmanlı Sultam Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi Orta-Doğudaki dengelerin Osmanlıların lehine gelişmesine sebep olmuş ve Orta-Doğu Türklerin eline geçmişti. İran, Mısır ve Suriye bölgesi İstanbul’a kadar Osmanlının egemenliğindeki bir coğrafya haline geldi. Osmanlılar döneminde bölgeye istikrar gelmişti. Yavuz Sultan Selim'den sonra oğlu Kanuni Sultan Süleyman bu istikrarı devam ettirmiştir. Kanuni döneminde Kudüs yeniden imar edilmiştir. Kudüs'ün surları yeniden yaptırılmıştır. Kudüs, Osmanlı devletinin yükselme döneminde, Araplar döneminde kaybettiği perestiji yeniden kazanmıştır. Kısaca XVI. yüzyılda Osmanlı Devletinin egemenliği altında Kudüs, Batı'dan birçok Yahudinin gelip yerleştiği, Yahudi ilahiyat okullarının açıldığı bir şehir haline gelmişti. Bu arada Kudüs, sahte Yahudi mesihlerinin de önemli bir uğrak yeri haline gelmişti. Nitekim, XVIII. yüzyılın başında Sabetay Tsvi'nin hayranlarından Yehuda Hasid ve Hayim Malah, Avrupalı bir grup göçmenle Kudüs'e gelmişlerdir.
XIX. yüzyılda Osmanlı Devletinin gerilemesi, Kudüs'e olan ilgiyi de azaltmıştı. Bu dönemde Kudüs'te, Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar birlikte yaşıyordu. Halk ziraatle meşguldü. Sanayi yok denecek kadar azdı. XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde Kudüs Mısır valisi kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın egemenliğine girmişti. Bu dönemde, Suriye'nin idari yönetimi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim paşanın denetimindeydi. Yahudiler aleyhine bu dönemde fazla birşey olmadı. Osmanlı idari yapısı hemen hemen korunmuştu. XIX. yüzyılın ortalarında bölge yeniden Osmanlı denetimine geçti. Ancak Batılı devletler, Kudüs'te söz sahibi olabilmek için Osmanlı Devletine baskılarını artırmışlar ve misyonerlik faaliyetlerine çok önem vermişlerdir. Bu dönemde Kudüs'teki misyonerlik faaliyetlerine Avusturya-Macaristan, Fransa, Prusya ve Rusya ciddi şekilde destek vermişlerdir. 1774'te yapılan Küçük Kaynarca anlaşmasının imzalanmasından sonra Rusya'nın ülkedeki nüfuzu artmış ve Rus Ortodoks kilisesine bağlı Arap Ortodokslar, Rusya'nın himayesine girmişlerdir. Kudüs'teki Rum ortodoks patrikliği de Rusya ortodoks patrikliği ile dirsek temasına girmişti. 1847 yılında Fransa tarafından Kudüs'te kurulan Lâtin Katolik Patrikliği, 1878 Berlin Kongresinde resmen Batı tarafından kabul edilmişti. Bu dönemde Kudüs, Osmanlı Devletine bağlıydı. Osmanlı yönetimi telgraf sistemini, ulaşım ve haberleşme sistemini geliştirdi. Buharlı gemiler, Avrupa ile ilişkilerin artmasına sebep oldu. Ancak Osmanlı Devletinin gerilemesi ile birlikte Filistin ve Kudüs'te de birçok alanda gerileme kendini göstermeye başlamıştır.
XIX. yüzyılda Avrupada gelişen Siyonizm hareketi, Kudüs'e Avrupalı Yahudilerin göçünü hızlandırdı. Böylece 1880 yılından itibaren Filistin'de Yahudi nüfusu artmaya başladı. 1839'da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Şerifi, Filistin'deki Yahudileri de etkiledi. Bu fermanla, Osmanlı yönetimindeki gayr-i müslimler ciddi şekilde dini, kültürel ve hatta ekonomik yönden rahatlamışlardı. Ancak, XIX., yüzyıhn ikinci yarısından itibaren “İsrail’de bağımsız Yahudi” devleti fikri yayılmaya ve Yahudiler nezdinde rağbet görmeye başlamıştı. Avrupa devletleri bu fikre büyük destek veriyorlardı. Bu fikir, Yahudilerle-Hıristiyanlar arasında ciddi anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bu esnada Kudüs, dini propagandanın doruk noktasına çıktığı bir dönemi yaşıyordu. Hıristiyan misyonerleri, Yahudileri de Hıristiyanlaştırmak için çalışıyorlardı. 1914 yılında Osmanlı Devleti I. Dünya savaşına girdiğinde Kudüs, Mısır cephesi için lojistik merkez olarak kullanılmıştı. Ülke ciddi bir açlık sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Bölge valisi olan Cemal paşa Siyonizmi yasakladı. Birçok ileri gelen Yahudi Filistin'den çıkartıldı. Siyonizme karışmayan Yahudilerle Cemal Paşa çok iyi ilişkiler kurdu. 1917 yılında savaşın cephesi Filistin'e kaydı. İngilizler Gazzeyi aldılar. 11 Aralık 1917'de general Allenby Kudüs'e girdi ve bölgede 1516 yılından beri devam eden Osmanlı egemenliğine böylece son verildi. Artık bölgede İngilizler vardı. İngilizler Siyonizme yeşil ışık yakıyorlardı. Yahudiler, İngiliz hükümetinin, Yahudilerin Filistin bölgesine yerleşmelerine yeniden izin vermesinde İsrar ediyorlardı. Hatta bu konuda İngiliz hükümetine bir de proje sunmuşlardı. İngiliz Manda yönetimi 1939 yılına kadar Filistin'de sürmüştür. Bölge, İngiliz askeri yönetimi ile idare ediliyordu. Ancak İngilizler, hem Yahudi göçüne, hem de bölgedeki Yahudilere çok büyük destek veriyor ve onları bazı yerlerde önemli görevlerle görevlendiriyordu.
İngiliz Manda yönetiminin Siyonizmi desteklediği sırada bölgede Arap Milliyetçiliği de gelişiyordu. Hatta Arap Milliyetçileri Hitler ve Mussolini ile temasa geçmişlerdi. Bütün bu gerilim 19 Nisan 1936 yılındaki Arap ayaklanmasını hazırlamış oldu. 1937-1939 yılları Yahudiler ve İngiliz yönetimine karşı Arapların çete savaşları devam etmişti. Arap çeteleri bu dönemde dört yüzden fazla Yahudiyi öldürmüşlerdir. Almanya'daki büyük Yahudi kıyımı, Yahudilerin bu dönemde sinmesine sebep olmakla birlikte, dünyaya seslerini duyurabilme çabasına girdiklerini görüyoruz. Ağustos 1945'de II, Dünya savaşı sonrası, Amerika'nın desteğinde yüzbin Yahudinin Filistin'e yerleştirilmesi isteğini Amerika, İngilizlere İletmişti. 1 Mayıs 1946'da bu istek yürürlüğe girdi. Ancak bu karar, bölgedeki direniş hareketlerinden dolayı kolayca yürürlüğe konamadı.
Nihayet Birleşmiş Milletler Kurulu'nun 29 Kasım 1947'de aldığı bir kararla Filistin'deki İngiliz manda yönetimi, 15 Mayıs 1948'de sona erecekti. 14 Mayıs 1948 de Ulusal Konsey Tel-Aviv'de toplandı. Toplantıya başkanlık eden Davİd ben Gurion “Bağımsızlık Beyannamesini” okudu. Böylece Filistin'de İsrail devleti resmen kurulmuş oldu. Ancak bölgedeki Müslüman Arap halkının hak ve hukuku hiçbir zaman dikkate alınmadı. Elli dört yıla yakın bir zaman diliminde bölgede barış sağlanamadı. Görünen, hem İsrail-hem de Filistinliler için gözyaşı ve sefaletti. Hâlâ her geçen gün artan kan ve gözyaşının çoğaldığı bu kutsal beldede Yahudi halkının daha insaflı ve hakkaniyetli çizgilerde yürüyerek, mazlum Filistin halkının sesine kulak vermesi, bölgede beklenen barışın temininde çok önemli bir adım olacaktır.
Kudüs Patrikliği:
Hıristiyanlığın, manevi hiyerarşi içinde çok önemli bir yer verdiği kiliselerden birisi Kudüs kilisesidir. Çünkü Hz. İsa'nın ilk tebliğini sunduğu yerlerden birisi Kudüs'tür. İsa'nın çarmıha gerilme mekanı yine Kudüs'tür. İlk havariler, Kudüs'te toplanmışlardır. İlk Hıristiyanların çok önemli hatıraları Kudüs'te geçmiştir. Kudüs, Hıristiyanlar için bir Hac merkezi haline gelmiştir. M.S. 451 Kadıköy'de (Khalkedon) toplanan konsilde alınan kararla Kudüs patrikliği kurulmuştur. Bizans kilisesine bağlı çok Önemli bir patriklik merkezi olarak Kudüs, önemini tarih boyunca korumuştur. XI. yüzyılda, Rum Ortodoks kilisesine bağlı kalarak Roma Latin Katolik kilisesinden ayrılan Kudüs patrikliği, Haçlıların, Kudüs'ü ele geçirdikleri zamana kadar varlığını korumuştur. Arap Ortodokslarının patrikliği olarak İsrail ve Ürdün'deki binlerce Arap Ortodoksun bağlı olduğu patriklik, Kudüs patrikliğidir. Yüksek din adamlarının tamamının Rum asıllı olmaları, Kudüs patrikliğinin bünyesinde ciddi problem meydana getirmiştir. Bu uygulama, Araplarla-Rumlar arasında tedirginlik yaratmıştır. Daha aşağı derecedeki din adamları Arap Hıristiyanlardan oluşmaktadır. Ortodoks manastırlarda ayinler Yunanca, kiliselerde ise Arapça yapılmaktadır.
Kudüs Tapınağı-Kodeş Hakadaşım:
Hz. Süleyman'ın inşa ettirdiği Kudüs'teki tapınağın adıdır. Yahudilerin Süleyman mabedi de dedikleri bu mabed Yahudilerle adetâ özdeşleşmiştir. M.Ö. 586'da Babilliler tarafından yıkılan tapınak, M.Ö. 538'de yeniden inşa edildi. Yahudi tarihi bu mabed etrafında belirlendi. Bunun için Yahudi Tarihi, Birinci Mabed ve İkinci Mabed dönemi olarak ikiye bölündü.
Yahudiler için çok önemli bir yeri olan Ahit sandığı yani Tora'yı muhafaza eden kutsal sandık, önce Şekem ile Şilo tapınaklarında saklandı. Hz. Davud Kudüs'ü feth edince sandık, Kudüs'e taşındı. Böylece Kudüs, Yahudi dini ve siyasi tarihi için çok önemli bir yer haline geldi. Hz. Davud, Hz. İbrahimin oğlunu kurban etmek istediği yerde (Yahudilere göre bu İshak, Müslümanlara görede İsmâil'dir) bulunan kayanın üstüna tapınak yapmak istiyordu. Ancak bu tapınak Hz. Davud'a değil; oğlu Hz. Süleyman'a nasib oldu. Tapınak M.Ö. 957'de tamamlandı. Bu tapınak, Yahudiler için çok kutsal bir mekan oldu. Ahit sandığı buraya kondu. Tapınak daha çok bir toplantı yeri olmak üzere inşa edilmiştir. Bunun için çok geniş bir avlu yapılmıştır. Doğuya bakan dikdörtgen biçimli yapının eşit genişlikte üç odası vardı. Ulam: Girişti. Hehal. dinî tören ve kutsal yer. Devir: sandığın bulunduğu yer. Yazia: tapınağın mahzenle çevrilmiş yeri. Tapınak'ta beş sunak vardı:
1- Bunlardan biri Devir girişinde
2- Biri binanın içinde
3- Biri Sundurmanın önünde
4- Diğeri basamaklı avludaydı. Avluda duran büyük tunç, rahiplerin arınmasına hizmet ediyordu.
Yine Devir'de (Kudüs'ülakdes'te), Ahit sandığı yanında zeytin ağacından oyulmuş iki melek figürü vardı. İlâhi varlığın (sehina) mekanı olarak kabul edilen bu iç bölmeye, yalnızca kefaret gününde (yom kippur) Kohen gadol (büyük rahip) girme yetkisine sahipti.
Babil kralı, II. Nabukadnezar, M.Ö. 604 ve M.Ö.597'de tapınak hazinelerine el koydu ve M.Ö. 586'da tapınağı tamamen yıktırdı. Yahudiler, M.Ö. 586'da ve M.Ö. 582'de Babil'e sürgün edildiler. Yahudiler için bu sürgün dönemi dini ve milli açıdan çok büyük değişmelere yol açtı. Dini ve kültürel değişmenin en belirgin yönlerini Babil Talmudunda görmek mümkündür. Bu dönemde Babil'de Kudüs mabedinin yerini Sinagog aldı ve sünnet olma konusu, Yahudi kimliğinin belirgin özelliği olma konumunu korudu. M.Ö. 583'de Babil, Pers kralı II. Kyros tarafından fethedilince, Yahudilere yeniden Kudüs'e dönme ve mabedi yeniden inşa etme izni verildi. Mabedin ikinci defa yapımı M.Ö. 515'de tamamlandı. Bu Mabed, Yahudi dini ve milli hayatına ikinci tapınak olarak girmiştir. İkinci tapınak döneminde Ahit sandığı yoktu. Fakat Yahudi dini ayinleri görkemli şekilde yapılıyordu. Yahudilikte dini işler, Kohen ve Levi aileleri tarafından icra ediliyordu. Persler, Yahudi dinine saygılı davranıyorlardı. Ancak, IV. Antiokhos Epiphanes’in M.Ö. 167'de Yahudi tapınağında Zeus'a kurban kesmesi, Yahudi mabedinin kutsallığına hakaretti. Bu olay, Yahudi Hasmon ayaklanmasına yol açmıştı. Ayaklanma sırasında, Yehuda Makabi, tapınağı temizleyerek yeniden takdis etti. Bu olay, her yıl kutlanan Hannuka bayramının başlangıcı oldu.
M.Ö. 63 yıllarında Kudüs Romalıların eline geçti. Romalılar, tapınağa zarar vermediler. Ancak M.Ö. 54'de Crassus, tapınak hazinesini yağma etti. İkinci tapınak I. Herodos tarafından M.Ö. 37 yılında onarıma alındı. Onarımın kırk altı yıl sürdüğü söylenmektedir. Bu onarım sırasında, tapınak genişletildi. Kutsal alana Yahudilerin dışında kimsenin girmemesi için taş duvarla çevrildi. Tapınak doğuda kadınlar avlusu ile başlıyordu. Her yönde bir kapısı ve her köşesinde bir oda bulunan kadınlar avlusunda, her yıl kadınlar, Sukkot (Çadır Bayramı) bayramını bu avludaki balkonlardan izleyebiliyordu. Avlunun, yarım daire biçimindeki merdivenlerle varılan batı kapısından İsrailliler Avlusuna varılıyordu. Burası Kohenler Avlusunun bütün Yahudi erkeklere açık olan bölümüydü. Kohenler Avlusunda Kurban sunağı ile rahiplerin arınması için bakır bir leğen vardı. Avlu, kapılarla ve odalarla bölünmüş bir duvarla çevriliydi. Tapınağın ibadete ayrılan bölümünün ön tarafı arka tarafından genişti. Doğu cephesindeki giriş salonuna açılan kapının her iki yanında birer sütun bulunuyordu. Salondaki büyük kapı, kudüsülakdes bölmesinin ibadet yerine açılıyordu.
İkinci Mabed, Herodes'ten sonra yeniden önem kazandı. Kutsal metinler orada saklandı. Roma döneminde Yahudilerin en yüksek mahkemesi olan San-Hedrin, mabedde toplandı. M.S. 66 yılında Yahudi Zelotların başlattığı ayaklanmadan sonra M.S. 70 yılında ikinci mabed de Romalılar tarafından yıkıldı.
İkinci Tapınak'dan geriye kalan Batı Duvarı’nın bir parçası bugün Ağlama Duvarı adıyla bilinen yerdir. Burası, dileklerin, yalvarmaların yapıldığı bir yerdir. Yahudiler Ağlama Duvarına çok önem vermektedirler.
Kumârî:
Modern Hinduizmde, Anne, karı, sevgili, genç bakire görünümleri altında Tanrıçalara yönelen tapınmalarla dikkati çeker. Kumâri veya Kanyâ (genç kız) olarak nitelenen pucelle, güney Hindistan'da tapınılmıştır. Dakkan’ın en ücra köşesinde ona ait bir tapınak bulunur. Yabani bir görünümü ile rızasını kazanmak güç olduğundan ona Durgâ ismi verilmiştir.
Kumran:
Ölü deniz kenarındaki Yeriho'nun güneyinde on iki km. uzaklıkta olan vadiye verilen addır. 1947'den beri bu bölgedeki mağara ve harabelerde İsa'dan önceki dönemin tarihini taşıyan değerli yazmalar bulunmuştur. Bu yazıların muhtemelen, Esseniler'e veya yeni Ahit mezhebine ait olabileceği düşünülmüştür. Bu mezhep Levili bir rahip tarafından İsa'dan önce 100 ile 65 yılları arasında kurulmuştur. Bu adam, mistik, yasa koruyucu, mesihin modeli bir kişidir. Kumran bölgesinde 1951 yılından beri R. de Vaux tarafından kazılar yapılmış ve birçok belge ortaya çıkarılmıştır. Ölü deniz yazıtları, yüzlerce rulo ve parçalar halinde topraktan bir çömleğin içinde muhafaza edilmiştir. Bu yazıtlar, birçok Kitab-ı Mukaddes metnini doğrulamaktadır. Kitab-i Mukaddes'te olmayan metinler, Yahudi geleneği, Mazdeen ve Helenistik geleneği senkretik hale getirmekte ve çok karmaşık batını bir doktrinin varlığına şehadet etmektedir. Vaftizd Yahya'nın, Esseni mezhebinden geldiği ve İsa'nın onu tanıdığı anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi isa, Kumran'dan 10 km ileride vaftiz edilmiştir. Esseniler ile Hıristiyanlar'ın yaşam tarzları birbirine benzemektedir. Doktrinlerindeki farklılıklar, temel teşkil etmektedir. Yine İsa'nın şahsiyeti ile Esseni mezhebinin üstadlarının şahsiyeti arasında farklılıklar vardır. Fakat bu konudaki mukayeseli çalışmalar henüz bitmiş değildir. Kumran yazıtları, Kitab-ı Mukaddesle ilgili modern çağın en büyük arkeolojik ve paleografik keşiflerinden biri sayılmaktadır.
Kundalini:
Yoga'dâ ve iç enerji tantrizminde, her insanda bilkuvve mevcud olan ilâhi tabiata verilen bir isimdir. Uygun bir takım egzersizlerle (Nefes tutma, tefekkür gibi) sâlik, bizzat kendi iç dünyasını (nefsini) görebilir: O, omurganın dibine kıvrılmış olan, uyumuş dişi bir yılana benzemektedir. Hayat nefesiyle uyanmış olan yogin ona kadar götürülmüştür. Bu enerji (yılan yükseliyor denilir) kutsal eşi Shivayi kucaklayan Pârvatî tarzında sonsuz şekilde Ruhla (Atman) birleşinceye kadar tedrici şekilde kendini gösterir. İşte o zaman fert tam olarak gerçek varlığını gerçekleştirmiş ve yeniden doğuşlar (samsâra) çarkından kurtulmuştur.
Kur'an-ı Kerim:
Son peygamber Hz. Muhammed'e parça parça yirmi üç yılda inen vahiyler topluluğuna Kur'an denmiştir. Hz. Peygamberle-Allah arasında oluşan iletişimden meydana gelen Kur'an ayetleri ve sûreleri muhtelif şekillerde Hz. Muhammed'e intikal etmiştir. Buna İslâm literatüründe vahyin geliş şekilleri denir-Bu, ya doğrudan doğruya Hz. Muhammed'e gelmiş veya bir vasıta ile gelmiştir. Vahiy, toplamak ve okumak anlamlarına gelmektedir. Kur'an'ın başka adları da vardır. Meselâ Furkan bunlardan biridir. Furkan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıran anlamlarını ifade eder. Kur'an'ın diğer bir adı da, Ümmü'l kitabdır. Ayrıca Kur'an'a, el-Kitap, et-Tenzil, ez-Zikr, el-Hükm, er-Ruh, eş-Şifa, el-Hüda, er-Rahmet, en-Nur, el-Beyan, el-Burhan ve en-Nimet gibi adlarda verilmektedir. Kur'an-ı Kerim, 114 sûre ve otuz cüzden oluşmaktadır. Kur'an'daki ayet sayısı'nın 6666 veya 6.200 olduğunu söyleyenler vardır. Bu farklılıklar, Besmelenin ayetler içine girip girmemesinden ve diğer bazı mülahazalardan kaynaklanmaktadır. Kur'an-ı Kerim’in içindeki sureler, Mekki veya Medeni diye tasnif edilmektedir. Bu tasnif, surelerin Mekke'de veya Medine'de nazil olduğunu belirtmektedir. Mekki sureler daha çok imana davet eden surelerdir. Ana konu şirk ile mücadeledir. Medeni sureler uzun ve içtimai konulara daha çok yer vermektedir. Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri, Muhkem ve Müteşabih olmak üzerede tasnif eden İslâm bilginleri vardır. Muhkem ayetler, anlamı açık ve kesin olan ayetlerdir. Müteşabih ayetler, anlamlan kapalı ve değişik yorumlara açık olan ayetlerdir.
Muhteva bakımından bakıldığında Kur'an’ın içerdiği ana konuları şöyle belirtebiliriz:
1- İnanç
2- Ferdi ve Sosyal hayat
3- Ahlâk
4- Kıssalar,
5- İbadetler
Kur'an-ı Kerim, İslâmi hayatın temel felsefesini oluşturur. Kur'an olmadan Müslüman, İslâmi bir hayat çizgisini takip edemez. Bunun için, başlangıçtan beri Kur'an'a titiz bir şekilde riayet görülmektedir. Hz. Peygamber kendisine gelen vahiyleri, yazıya geçirterek ve ezberleterek muhafaza altına almıştır. Yazı ve ezberleme metodu ile muhafaza edilen kur'an, gösterilen titizlikle ilk halife Hz. Ebu Bekir dönemine kadar gelmiştir. Hz. Ebu Bekir, kurduğu komisyonla, Kur'an-ı Kerimi yazı ve ezberleme metodunun delilleriyle mushaf haline getirtmiştir. Çok titiz bir çalışma sonucunda muhafaza altına alınmıştır. Bu asıl Kur'an nüshasından Hz. Osman, birkaç adet kopya yaptırarak belli başlı İslâm merkezlerine göndermiştir.
Bugün İslâm aleminde bulunan bütün Kur'an nüshaları bu ana Kur'an nüshasına dayandırılarak çoğaltılmışlardır. Kur'an-ı Kerim'de beşer sözü yoktur. Kur'an-ı Kerim, Allah kelâmıdır. Dünya müslümanları Kur'an'ı Allah kelâmı olarak kabul ederler ve onun emirlerine saygı gösterirler.
Kurban:
1- Sosyal bilimler ve din bilimleri kurbanı, tecrübi metoda dayanarak incelemeye çalışmışlardır. Bununla beraber, XIX. yüzyılın sonundan itibaren Tylor, W.R, Smith, Frazer’in metodu deskriptif, analiz ve incelemeden ziyade teoriktir, ilkel kültürün gösterdiği kurban, başka nasıl açıklanabilirdi? Bu Ethnocentrisme kültürel doğallık, çift bir gerçeğin taşıyıcısıdır. İlkel ve geleneksel cemiyetler, çoğu zaman gelişmiş cemiyetlerin unuttuğu bir kurban davranışı sergilemektedirler.
Kurbanın esası, kurban edilenle, kurban eden olduğu kadar, kurbanın sonuçlannın incelenmesini gerekli kılmaktadır. Bu konuyu, Hubert ve Mauss “Essai sur la nature et la Fonction du sacrifice Paris- 1899”. İsimli eserinde incelemişlerdir. Onların açıklamaları, kurbanın veçhelerinin bir kritiğidir ki bunları, ritüel ve tesri birleştirmektedir. Hubert ve Mauss Kurbanı, kişiyi moral olarak değiştiren “dini bir eylem” olarak tarif etmektedirler. Durkheim ve Malinowski, kurban konusunu daha gerçekçi bir şekilde açıklamışlardır. Onlara göre kurban, sosyal ve kültürel olarak vardır. Fakat ne Fransız sosyologlarına göre ne de İngiliz Antropologlarına göre kurban, dini hayatın açıldığı bir yol değildir. Hatta Hubert ve Mauss Kurbanda, suçluluğun kollektif şeklini görmektedirler.
2- Levi Strauss, Hubert ve Mauss'a göre, kurban mefhumunun ihtiva ettiği karşılıklı role dikkat etmiştir. Bu ilişki, kültüre hâkim olmakta ve yapısal Antropolojiye uygun düşmektedir. Ancak Levi-Strauss'a göre kurban, mevcut olmayan bir terimi müdaheleye sokmaktır. O da, Tanrı'dır. Hubert ve Mauss, dinlerin muhtelif kurban sistemlerini, pratik üzerine dayandırmaktadır. Bu kurban pratiği, kutsal dünya ile kutsal dışı dünya arasında bir iletişim kurmaktan başka bir şey değildir.
İlkel kurban sistemi insanı, kutsalın etrafında, kendi menşei ve sonu konusunda araştırmaya yöneltmiştir. Kurban, başlangıçların öyküsüne tövbesel bir cevaptır. Kurbanla, insanın aşkınhğı gerçekleştirilmek istenmektedir. Kurban, dini pratikte aynı zamanda, insanın aksiyon kapasitesini harekete geçirmektedir. İlkel kurban sistemi, fonksiyon ve tabiatı icabı, üçlü bir sisteme bağlıdır: Bu sistem, Kııtsal-Kutsal dışı-Tanrı sistemidir.
Kurban, insan'ın Tanrı ile ilişkilerini dengelemeyi hedeflemektedir. Kurban, insandaki kutsalı tam olarak harekete geçirmektedir.
3- Kurbanlar, değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ferdi durumlar, kült düzenlemeleri, kültürel ve sosyal çevre, kurbandan bünye ile ruh arasında farklı bir çeşit meydana getirmektedir. Kurbanlar, tabii elemanlar, eşya, hayvan, merasimler (bağışlanma, takdis, kommunion ve sevinç merasimleri) gibi şeyler olabilmektedir.
Kurban probleminin, psikolojik, ahlâki ve antropolojik seviyede de ele alınması gerekmektedir.
Çeşitlilikler zinciri içinde kurban değerlendirilir ise, bağışın zarureti içinde, kendini doğrulayabilir, Eşler, çocuklar ve ebeveynler, fertle grup ve grupla topluluklar arasındaki bağış ve mübadele ve savaşın içinde kurban, kendini ispat etmektedir. Ayrıca kahramanla onun yeryüzündeki zaferi arasında kurban gerekli olmaktadır.
A- Eski Ahidde Kurban: Eski Ahidde kurbanla ilgili çok zengin bir kelime yığını dikkat çeker. Kurban kelimesi ne İbranicede (gadosh) ne de Yunancada (hagios, hieros) kutsalla, kurban arasında bir bağ kurmamaktadır. En geniş anlamda qorban kelimesi, Tanrıya takdim edilen şeyi belirtmektedir. [83]Fakat bu anlam, Kenanlıların âdetleriyie peygamberlerin karşılaşmasındansonra belirginlik kazanmıştır. Paskalya kuzusunu çölde boğazladıktan sonra, onun kanının, onların ikametgahlarını koruyacağına inanmışlardır. [84]Ancak İsrailliler, Kenan'da çok çeşitli kurban türleriyle karşılaşmışlardır. Kain toprağın verdiklerinden, Habil de sürünün ilk doğanlarından takdimeler sunmuşlardı. [85]Mihrapta yaktıktan sonra kutsal yemekte tüketilen şeyler de kurban olarak kabul edilmiştir. Bu sunulan şeyler, Kenanlılar tarafından zebahim (Kurbanlar) olarak adlandırılmıştır. Bu kurbanlar, Tanrının önünde barış alâmeti veya ahit alameti olrak icra edildiği zaman bunlara “Zebahim shelâmim” (Barış kurbanları) adı veriliyordu. Fakat Tanrıya sunulan kısmın yanması gerekecek ve duman halinde Tanrıya doğru yükselecek ve Tanrı onu hoş koku olarak [86] kabul edecektir. Eğer kurban tam olarak yakılırsa bunun adı “Holocauste”dur. Yerleşmiş İsrailliler bazan danslı bir sefahat merasimine dönüşen bu kurbanları benimsemişlerdir. [87]Yerin bereketi için yapılan “Kutsal Fahişelik” merasimi, sempatik büyünün gerçek erkanı olarak görülmektedir. İsrail peygamberleri Amos [88] ve Yeremya ile [89] Rabbin çölde Ahit sonunda, ne kurban ne de holokost istemediğini tepki göstererek hatırlatmışlardır. İşaya şöyle der: “Kurbanlarınız çok olmuş, bana ne? Koçlardan yakılan takdimelere ve besili hayvanların yağına doydum. Boğaların, kuzuların ve ergeçlerin kanından hoşlanmam.” [90]Yine Hoşea, fahişe ruhundan bahsediyor ve mihrapların çokluğunu kınıyordu. [91]
Tesniye, Kudüs'teki kült üzerine dikkatleri çekerek bütün bu kurban yolsuzluklarından sakındırmaya yönelmiştir. [92]Yine o, hayvanların canlılığı ile bütünleşmeyi hedefleyen et tüketimini de yasaklıyordu. Tesniye, ilk ürünlerin ve öşürün takdiminin Baal'a veya bir ölüye yapılmamasını istemektedir. [93]Yine Tesniyeye göre, Tanrı 'nın bizim sefaletimizi, bizim hissettiğimiz baskıyı, sıkıntıyı ve Mısır'da çıkardığını hatırlamamızın gerektiğini hatırlatmayı istemektedir. [94]
Tesniye'nin bu reform çabaları başarısız olmuştur. Fakat Hezekiel, Kudüs mabedi geleneklerine dayanarak sürgün ruhunu yeniden ele almıştır. Kudüs yeniden yapılınca, kurbanların Tora'sı yeniden kaleme alınmıştır. [95]Tora, esas hedef olarak kurbanlara işarette bulunmuş ve kippur dini erkanının yapılmasını [96] istemiştir. Bu kippur, genelde “keffaret” olarak belirtilmiştir. Bu bir bağışlanma merasimidir ki, Allah mihraba “hayat olan kanı” vermektedir. [97]Bunun için Yahudiliktede “kan yemek” haramdır. Bu hüküm, çok çeşitli kurban türleri kabul etmektedir. Fakat bu konudaki yolsuzluklardan sakınmak için, bu gelenek sıkı şekilde kurallara bağlanmıştır. Holokost'a gelince[98], takdimci elini kurbanın üzerine koymakta, onu boğazlamakta (büyük ve küçük hayvan) sonra rahip kanı mihraba serpmekte ve hayvanı tamamen yakmaktadır. Bu hareket, Tanrısal bir tezahür için bir minnet hareketidir. [99]
Kurbanda yer ürünleri olarak un, yağ gibi güzel kokuları olan şeyler takdim edilmektedir.
Bu kurban, Allah’ın insanla ebedi akdini hatırlatmaktadır. [100]Buna Yahudiler “Minhah” kurbanı demektedirler. Yahudilerin Zebanim dedikleri kurban, bir yemektir. Onun sadece yağı yakılır. Bundan “yatıştırıcı bir parfüm” çıkmaktadır. Kan dağılır dağılmaz, kurbanın eti Rabbin önünde bir yemek konusu olmaktadır. Bu hamd kurbanıdır. Bu, İskenderiyyeli Philon'da, Evhaistiya adını alacaktır. Şüphesiz Hıristiyanlıktaki Evharistiya'ya bu tesir etmiştir. [101]
Yahudilikteki Asham kurbanı, herhangi bir Suçluluk halinde [102] tazminat olarak takdim edilmektedir. Yahudiliğin monarşi döneminden beri [103] bu kurban, günah kurbanı ile karışmış vaziyettedir. Bu kurbanın önemi suçun geldiği kişiye göre değişmektedir. Sürgünden sonra, özelikle “günah kurbanı” üzerinde bir İsrar ve “kommunion” kurbanı üzerinde bir azalma görülmektedir. Tora'da kefaret günü (yom kippur) çok önemli bir özellik taşımaktadır. Bu bayramda çok eski bir dini ritüel icra edilmektedir. [104]Philon “De specialibus Legibus” isimli eserinde Kurban merasimlerini uzun uzun şerhetmektedir. O, bu konuda şöyle demektedir: “Şeriata göre kurbanı oluşturan bizzat kurbanın kendisi değildir. Kurbanı sunanın halet-i ruhiyesi ve ona canlılık veren rolüdür.[105] “Yine ona göre temel tutum, inayet faaliyetinin tutumudur”.
Allahı seven bir ruhun sofuluğu olmamış olsaydı, kurbanın anlamı olmazdı. Allah'ın inayet faaliyeti, ebedî olacaktır.
B- Yeni Ahidde Kurban: Yeni Ahit döneminde Büyük Herodot tarafından yeniden büyük bir şekilde inşa edilen mabed, çok sayıda hacının hayranlığını uyandıran şatafatlı ayinlerin mekanı olmuştur. Halk, sabah ve akşam kurban saatlerinde sıkışıyordu. [106]Ferisilere göre bütün Yahudiler yarım şekel ödemeye [107] ve bütün milletin vergisini temsil eden devamlı kurban takdim etmeye yönelmeleri gerekiyordu. Halbuki, Sadukiler, serbest takdime daha çok önem veriyorlardı. Böylece, kurban konusunda birlik yoktu. Esseniler, Kumran'a çekilmiş, ülkenin bağışlanması için kefarete denk şeyler yapıyorlardı. Onlara göre “Dosdoğru bir saygı içinde dudakların takdimesi, adaietin hoş kokusu gibi olacaktır. Yolun mükemmelliği, lezzetli bir kurbanın iradeli bağışı gibi olacaktır.” Essenilerin bu pasajı, onların kanlı kurbanları reddederek, spiritüel kültü tercih ettikleri şeklinde yorumlanmıştır. İsa vaazlarında, ibadetlerdeki şekilciliğe tepki göstermiştir. Bunun için şöyle demiştir: “Ben kurban değil, merhamet isterim.” [108]Yine o, mihraba takdime sunmadan önce, uzlaşmanın gereğini vaaz etmiştir. [109]Markos 11/17'nin yorumuna göre İsa'nın mabedden bütün satıcıları çıkarması da, mabedin hedefinden çıkarıldığına bir tepki olarak görülmektedir. Aynı olayı anlatan Yuhanna, kurban hayvanlarının mabedden çıkarılması üzerinde ısrar eder ve eski şeriatın zamanının dolduğunu gösterir. Hıristiyanlığa göre “İsanın dirilmesi” ile yeni bir mabed açılmıştır. [110]Son yemekte İsa, acı çeken kulun misyonunu tamamlamış, vücudunu ve kanını sayısız kefaret için teslim etmiştir. [111]Böylece yeni doğan kilise, mabede ibadet için sık sık gitmekte, ancak kurbanlara iştirak etmemektedir. Yalnız Yahudi-Hıristiyanlar, sünnete ve cumartesine sadık kalmışlar ve kurban kültüne önem vermemişlerdir. Yahudi-Hıristiyanların ortamından çıkan Ebionitlerin İncili İsa'dan şunu nakletmektedir: “Ben kurbanları yıkmaya geldim. Eğer siz, kurbanlar takdim etmekten uzak kalmazsanız, Allah’ın gazabı sizden uzak kalmayacaktır.” Aziz Paul, Eski Ahitte bulunan bütün kurbanların İsa'da tamamlandığını şöyle belirtir: “Çünkü bizim Fıshımız olan Mesih'de kurban edilmiştir.” [112]Bu paskalya kuzusu tipolojisi, bütün Yeni-Ahit çevrelerinde bulunmaktadır. [113]Çünkü Hıristiyanlar Evharistiya'ya iştirak ediyorlar ve putperest kültü olan “kutsal yemeğe” iştirak etmiyorlar. [114]Çünkü Evharistiya, İsa ile bir komünyonda gerçekleşmektedir. Halbuki aynı şey, Yahve ile kurbanda olmamaktadır. Çünkü gerçek kurban İsa'dır: “Ezeli ruh vasıtasıyla kendi kendini lekesiz olarak Allaha takdim etmiş olan Meşinin kanı, hay olan Allaha ibadet etmek üzere, ölü işlerden vicdanımızı ne kadar temizliyecektir. [115]
C- Budizm'de Kurban: Budizm'de kurban ritüeli yoktur. Gerçekten, Buda zamanında Brahmanik gelenekte anlaşıldığı gibi bir kurban merasimi kabul edilmemiştir. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, Tanrıların insanın kurtuluşu için hiçbir şeye sahip olmamalarıdır. Bu durumda kurbanlar kime takdim edilecektir? Budizm düşüncesine göre, insan kendinin sahibidir. Buna göre, insanın üzerinde birtakım varlıklar ve güçler yoktur. Bunun için Buda şöyle demiştir: “İnsanın sığınağı kendisidir. Başka kim sığınak olabilecektir?”
İkincisi, kurban şayet gerçek bir sonuç meydana getirirse, samsâra (tenasüh çarkı) ya bağımlı olmaya yardım eder. Oysa Budizm'de hedef samsamdan kurtulmaktır. Budizm felsefesi bakımından, her bilinçli ve iradeli hareket, bir “meyve” ortaya koyar. Er veya geç onu yemek gerekecektir. Bu Karma'dır. Eğer karma iyi bir meyva olursa, iyi doğuşlara sebep olacaktır. Karma kötü meyve ise, kötü doğuşlara götürecektir. Kurtuluş ise (Moksha), fenomenal dünyadan kaçmak için varlıklar çemberinden çıkmakla sağlanabilir. Bunun için Karma, samsâranın motorudur. Bunun için sadece karmayı meydana getirmemek yetmez daha önce birikmiş olan karmaları da tüketmek gerekir. İşte bu kurtuluş Budizme göre kurbanla elde edilemez.
Yine canlı kurban kesmek, doğrudan Budizmdeki “hayata saygı” ile çatışmaktadır. Bunun için de Budizmin ideali ile uyuşmamaktadır. Çünkü “öldürmemek, Budizmin temel ahlak kurallarından biridir.”
D- Hinduizmde Kurban: Hinduizm'de kurban çok büyük rol oynamış ve hâlâ da önemini korumaktadır. Veda
ve Aryenlerle ilgili edebiyatta kurban merkezi bir rol oynamaktadır. Bunlar Tanrılara ateşte şarap, süt ve soma takdim ediyorlardı. Soma, bir bitkiden elde edilen sarhoş edici ve ölümsüzlük iksiri olarak kabul edilen bir nevi içkiydi. Evlerde hergün, ocaktaki ateşe yeni sağılmış süt dökülmekteydi. Evlerin dışında, mihrap haline getirilmiş yerlere, “yeni ayda ve dolun ayda” tereyağı, pasta gibi kurbanlar takdim edilmekteydi, Diğer zamanlarda mevsimlerin geçişini belirtmek için turfanda meyveler, prinç, hayvanlar ve arpa takdim edilmektedir. Hayvanlarda da genelde, teke, sığır ve at cinsleri tercih edilmektedir.
Görünüşe göre Hindistan “insan kurbanını” bilmemektedir. Brahmanlar döneminde kurban, yaratılış mefhumuna ortaktır. Prajabati veya Purusha, ancak kendini bizzat kurban ederek yaratabilmiştir. Kozmik insanın uzuvları, ritüel bir şekilde öldükten sonra, kainatın ve canlı muhitin unsurları oluşmuştur. İşte bu dönemin insanları için kurban, kompleks bir operasyon olmaktadır. Çünkü bu kurban, dağılan bütünü yeniden inşa etmektedir. Kurban üzerinde Upanişadlar ve batini spekülasyonlarla bir içe kapanma görülmektedir. İnsan, kurbanı ifâ etmektedir. Meselâ, Brahmacarya, yani dört Ashramas'ın birincisi, kurbanla özdeşleşmiştir. “Kurban, insandır” sözü sık sık tekrar edilmiştir. Burada önemli olan bir dini merasim icra etmek değil; Brahmanla birleşmektir. Böylece, dış dini erkan olmaksızın, bütün kurbanların hedefi, İnsanın tanrılaşmasını gerçekleştirmektir.
Hinduların çoğunluğu kurban pratiğini icra etmektedir. Milâdi I. asır civarında Bhakti hareketi ile kurban konusunda basit bir vejetarienlik yaşanmıştır. Böylece, meyve, priniç, süt, çiçek v.s. takdimine daha önem verilmiştir. Buna karşılık Tantrik cereyanlar, kan akıtma üzerinde ısrar etmektedirler. Bugün, Kali'de, Dourgâ'da kanlı kurban takdimeleri yapılmaktadır. Ancak bunları yapanlar, aşağı kasttakilerdir. Bugün hakim olan pûja merasimleridir.
E- Mezopotamya'da Kurban: Me zopotamya'da kurban diğer bölgelerdekine benzerlik göstermektedir. Her dönemde kült, bayram ve cenaze merasimleri vesilesiyla gıda ve hayvan takdimeleri ile belirginlik kazanmaktadır. Bu konuda un, seçilmiş tahıl, peynir, hurma, pastalar, şarap ve bal takdim edilmektedir. Canlı hayvanlardan özellikle koyun bol miktarda kurban edilmektedir. Anou mihrabında özellikle gıda maddeleriyle hayvan kurbanları ayrılmaktadır. Kurban edilecek hayvanlar birinci kalite olmalıdır.
F- Yunan'da Kurban: Eski Yunan'da “kurban” en başta gelen dini merasimlerden birisidir. Kurban olarak takdim edilen şeyler ya ateşle yok ediliyor veya bozulmaya bırakılıyordu. Hayvan ve bitkisel kurbanlar da dikkat çekmektedir. Kurbanlar, mihraplarda yakılıyor ve Tanrılara takdim ediliyordu. Yunan'da kurbanlar, genelde site tarafından takdim edilmektedir. Eski yunanda bir kısmı kurbanlar insanlar tarafından yeniyor, bir kısım kurbanlarda yenmiyordu. Yenmeyen kurbanlar tamamen yakılıyordu.
Yunan'da hayvan kurbanı, önemli bir yer tutuyordu. En çok kurban edilen hayvanlar, domuz, sığır, koyun ve keçi cinsleriydi. İnsan kurbanları ise ancak mitolojide görülmektedir. Kuş, balık, vahşi hayvan kurbanları belirli olaylara bağlı kalıyordu. Hayvanların dışında, hububat, sebze, tabii meyveler peynir, muhtelif pastalarda kurban olarak takdim ediliyordu. Hem kanlı hem de kansız kurbanların yanyana bulunuşu, muhtemelen medeniyetlerin farklı tabakalarını yansıtmaktadır.
G- Mısır'da Kurban: Mısır'da da kurban konusu çok önemli bir yer tutmaktadır. Mısırdaki kurban çeşitlerinde semitik tesirler dikkat çekicidir. Daha çok görülen, canlı kurban kesimidir. İnsan kurbanı muhtemelen I. Hanedanlık zamanında vardır. Daha sonra kralların ve Mısır'ın düşmanları kurban edilmiştir. Tanrı Seth'i memnun etmek için ve onu beslemek için vahşi hayvanlar, boğa, bataklık kuşları takdim edilmektedir.
H- İslâm Dininde Kurban: İslâm dininde de kurban kesmek vardır. Kurban, Allaha yakınlaşmak ve Allah rızasını kazanmak için kesilmektedir. Kur'an-ı Kerimde kurbandan şöyle bahsedilmektedir: “Onların ne sadaka edilen etleri, ne kanları hiçbir zaman Allah'a yükselip erişmez. Fakat sizden O'na takva ulaşır.” [116]Müslümanlar, Kurban bayramında, özel olarak kurban için alınmış veya beslenmiş hayvanları kurban kesmektedirler.
İslamiyette kurban kesebilmek için, nuıslümamn zengin olması gerekir. Peygamberimiz “Kudreti varken kurbankesmeğe niyet etmeyen kimse namazgahımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. [117]İslâmiyete göre kurban edilebilecek hayvanlar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi. büyükbaş hayvanlardır. Küçükbaş hayvanlar, kurban niyetiyle kesilemezler. Kurban niyetiyle kesilecek büyük baş hayvanların sağlıklı ve kusursuz olmaları gerekir. İslamiyette kurban, Hanefi mezhebine göre vacip, Şafiî ve Maliki mezhebine göre sünnet-i müekkededir. İslamiyette vacip olan kurban bayramında kesilen kurbandan başka, adak ve akika kurbanı gibi kurbanlar da vardır.
Kurşun Dökme:
Anadolu'nun birçok yerinde yaygın olan “Kurşun Dökme” âdeti oldukça kompleks bir olaydır. Bu dini fenomen olayı tahlil edildiği zaman tarihin derinliklerine kadar kök attığı görülür. Şüphesiz “kurşun dökme” olayı ile istenen ilk şey, nazar olayını ortadan kaldırmak, kötü gözün sebep olduğu kırgınlığı, hastalığı bertaraf etmektir. Bunun için dökülen kurşunun aldığı girintili çıkıntılı şekliyle, nazar edenin gözünü çıkarmak gibi bir niyet yatmaktadır. Fakat kurşun, her zaman girintili çıkıntılı şekil almamaktadır. Bunun için dökülen kurşun, yuvarlak şekiller alıyorsa; kurşun dökme işinin tekrarlanması gerekmektedir. Bu tekrar üç defa yapılmaktadır. Şüphesiz buradaki üç rakamının sihri bir değeri olmalıdır.
Kurşun dökme işlemindeki sözlü kısma, yani “Benim elim değil, Fatma Anamızın eli” sözüne gelince; buradaki “Fatma Ana” Hz. Muhammed’in kızıdır. “Benim elim değil; Fatma Anamızın Eli” sözüyle ise, düşmanın gözünü çıkaranın aslında kurşun dökenin eli olmayıp, Fatma Ana'nın eli olduğu anlatılmak istenmektedir. Halbuki, nazar edenin gözünü çıkaran kurşundaki sivriliklerdir. O halde pratikteki sözler kurşun dökme işlemini kuvvetlendirmek amacı ile girmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan büyünün taklit prensibine göre yapılmış ve işlemekte olan bu pratiğe “Fatma Ana” gibi dinsel unsurların nüfuz etmeye başladığını göstermektedir. Böylece aslında bir büyü pratiği olan “Kurşun Dökme” olayına, dini bir takım unsurlar da karışmış oluyor. Bu durumu Prof. Dr. orhan Acıpayamlı, sihri prensip+dini unsur+göz şeklinde bir formülle ifade etmektedir. Ancak “kurşun dökme” olayında öz kısım sadece kurşunun dökülmesidir. Diğer unsurlar ilavedir ve ana unsuru tamamlayıcı mahiyettedir. Diğer unsurlar olmasa da sadece “Kurşun Dökme” işlemi, maksada hizmet edebilir.
Kurşun dökümü, bir kabın içinde kaynatılan kurşunun üzerine soğuk suyun dökülmesi olayıdır. Burada ateşte eriyen kurşun, değişik şekiller almakta ve bu girintili çıkıntılı kurşunlar, kurşun dökülene zarar verdiği sanılan kişinin gözüne batmaktadır. Böylece, hasta veya nazar değen kişi iyileşmektedir. Prof. Dr, Orhan Acıpayamlı, kurşun dökme işlemi üzerindeki tahlillerini şöyle sürdürmektedir: “Kurşun dökme işlemini herkes yapamamaktadır”. Bunun için önce kadın, sonra izinli ve ocaklı olmak gerekmektedir. Şu halde, bu pratik her önüne gelen tarafından yapılmamaktadır. Böylece “kurşun dökmek” işlemiyle çalıştırılmak istenen sihrin taklit prensibi boyunduruğa alınmış bulunmaktadır. İşte bu hâl, sihirde belli bir sınıfın türemesine sebep olmuştur. Zamanla, sihir âlemim eline geçiren bu sınıf, ona, dolayısı ile cemiyete hükmetmek yolunu bulmuştur. “Kurşun dökme” işlemindeki tava, su tası, peştemal, kurşun, havlu gibi unsurlardan hiçbiri, kendilerinde var olduklarına inanılan kuvvet dolayısı ile, pratikte görev almış değillerdir. Bunların hepsi, bir taklit olayını yani büyücünün yaptığını yapma amacıyla bir araya getirilmişlerdir. Hatta pratikte esas rolü oynayan kurşunun dahi, kendisine has herhangi bir kuvveti yoktur. O, düşmanın gözünü çıkarmaya yarayacak sivrilikleri meydana getirmekle görevlidir. Şüphesiz bu pratiğin ilk şeklinde yalnız kurşun ile su vardır. Zamanla bu pratiğe, ilgili cemiyetin inançlarının unsurları olan havlu, tava, ayna, ekmek gibi şeyler eklenmiştir. Kurşun suyunun hastanın çeşitli yerlerine sürülmesi olayında da bir büyü özelliği dikkat çekmektedir. Türk kültürü üzerinde önemli çalışmalar yapan rahmetli Prof. Abdülkadir İnan Türkler arasında eskiden beri “Kurşun Dökme” âdetinin olduğunu belirtmekte ve buna eski Türklerin “Kut Dökme” dediklerini söylemektedir. Bu gün de yaygın olan “Kurşun Dökme” âdeti, aslında büyü karışık eski bir Türk dini inancının kalıntısı olarak görülmemektedir. İslâm dini açısından bir hurafe olarak kabul edilen “kurşun dökme” âdeti içinde birçok eski inanç ve büyü kalıntısı taşıyan bir manevi halk inancı olarak, halkımızın içinde yaşamaya devam etmektedir.
Kurtuluş:
İnsanın en temel arzularının tatminidir. Buna göre insanın elde ettiği mutluluk, insanın edişesini yatıştıracak ve bir daha ondan mahrum olmayacaktır. Kurtuluş olayı, bütün dinlerde vardır. Fakat her kurtuluşu aynı iyiliğe, aynı arzuya ve aynı kaybedişe bağlamaz. Budistler için kurtuluş, dört hakikatin aydınlanmasındadır. Bu dört hakikat, arzunun yok edilmesine ve Nirvanaya götürmektedir. Budizme göre mutluluk, dünyanın aldatıcı karakterinin önünde bulunmaktadır. Hinduizm için kurtuluş, samsaraya yani, ruh göçü çarkına son vermekte bulunmaktadır. İslama göre kurtuluş, Allalım emirlerini yerine getirmeye ve Hz. Muhammed’in yolunda yürümeye bağlıdır. Ancak İslâmiyette, Hıristiyanlığın kurtuluş anlayışına benzeyen bir kurtuluş anlayışı yoktur. Verimlilik dinleri için kurtuluş, toprağı bereketlendirecek olan yağmurdur. Mahsulleri olgunlaştıracak olan güneştir. Yani Osiris'dir veya Nil’in sularıdır.
Hıristiyanlıkta ise tamamen farklı bir kurtuluş anlayışı vardır. Meselâ, Katolik olmak demek, ruhun kurtuluşunu istemek demektir. Bazen de bir Hıristiyan, kilisenin yeryüzünde “Allah’ın krallığı” olduğunu düşünür. Bu durumda Hıristiyanlar kurtuluşu, sosyal bir Hıristiyan emriyle aynı kabul etmişlerdir. Bunun için kurtuluşun çizgilerini idealize zamanlarda veya ütopik bir gelecekte aramaya koyulmuşlardır. Bazı Hıristiyanlar da İsa'nın, bu dünyada krallığını kurduğuna inanmışlardır. Böylece onlar, Hıristiyanın kurtuluşunun diğer farklı hareketlerle beraber gittiğine inanmışlardır.
Kurtuluş İlahiyatı (Teologia De La Liberacion):
XX. yüzyılda Lâtin Amerika'da ortaya çıkan Katolik kiliselerine bağlı dini bir akımdır. Fakirlik ve yoksulluk adına mücadeleyi kendilerine prensip edinen bu akım, yoksullara ve ezilenlere desteği amaçlamaktadır. Toplumdaki sosyal adaletsizliği göstermeyi hedefleyen Katolik kurtuluş ilahiyat akımı, bu amaçla çalışmalarının Hıristiyanlığın özünü oluşturduğunu ileri sürmektedir. Bunlara göre İncil'de en çok söz edilen konu yoksulluktur. Tanrı, özellikle yoksullar aracılığı ile konuşmaktadır. Lâtin Amerika'da kurtuluş ilahiyatı, yerel Katolik Hıristiyan toplulukları ile çalışmalarını sürdürmektedir. Bu topluluklar iki önemli çalışma yapmaktadırlar: Kitab-ı Mukaddes bilgilerini artırmaktadırlar. Diğer yandan fakir fukaranın oturduğu semtlerdeki kanalizasyon, elektrik ve su gibi konulardaki problemleri çözmektedirler. Yerel Katolik Hıristiyan topluluklarına din adamı olmayanlarda girebilmektedir. Kurtuluş Katolik İlahiyat akımı, Kolombiya'da 1.968'de toplanan II. Lâtin Amerika piskoposlar Konferansında alman bir kararla kurulmuştur. 1971'de Perulu rahip bir İlâhiyatçı Gustavo Gutierrez, Kurtuluş İlahiyatı (Teologia de la Liberaction) isimli belgeyi kaleme almıştır. Hareketin liderleri arasında El Selvador başpiskoposu Oscar Arnulfo Romero da vardı. Diğer önde gelen isimler ise, Brezilyalı ilâhiyatçı Leonardo Boff ve Cizvit Jon Sobrino idi.
Lâtin Amerika'da 1970'lerde iyice güçlenen Kurtuluş İlahiyatı akımı, “ Marksizmin ekmeğine yağ sürmekle ve şİddete dayalı toplumsal devrimi savunmakla” suçlanmıştır. Ancak, Nikaragualı Ernesto Cardinal gibi birkaç papazın Marksizmi desteklemesine rağmen, Kurtuluş ilâhiyatçılarının çoğu Hıristiyan çizgide kalmayı tercih etmişlerdir.
Kurtuluş Ordusu:
Bu teşkilat metodizmin bir kolunu teşkil etmektedir. Teşkilat, 1865 yılında Londra'da William Booth (1829-1912) ve karısı Catherine tarafından kurulmuş olan “Hıristiyan Misyon” teşkilatının 1878'de aldığı şekille ortaya çıkmıştır. Teşkilatta askeri hiyerarşi geçerlidir ve üniforma kullanılmaktadır. Teşkilatın üyesi olan erkek ve kadm her konuda eşittir.
Daha sonraki yıllarda bu teşkilat bir kiliseye dönüşmüştür. Bu teşkilatın aksiyon prensibi şunlardır: “Çorba, sabun, kurtuluş”. Bu teşkilatta, sadaka söz konusu değildir. Fakat insanları sefaletten kurtarmak ve onları havari haline getirmek için “Ekmek parçası” ile yardım etmek söz konusudur.
“Kurtuluş Ordusu” çok çabuk şekilde, uluslararası bir seviyeye ulaşmıştır. İskoçya'da 1879'da, Amerika'da, 1880'de, Fransa ve Avusturalya'da 1881'de. Yeni Zelanda'da, Güney Afrika'da, Seylan'da 1883'de; Arjantin, Uruguay, Java, Japonya Havai, İzlanda, Sumara, Şili ve Rusya'da 1913 yılında; Çin'de 1916 yılında, Orta-Avrupa'da 1919 yılında “Kurtuluş Ordusu” müntesipler elde ederek teşkilat kurmuştur.
“Kurtuluş Ordusu” teslise ve sofuluğa çok önem vermektedir. Vaftizi ve Evharistiya ayinini sessizlik içinde icra ederler. En önemli merasimleri, tövbe töreni, askere alma, evlenme ve cenaze törenleridir. Bu merasimler, “İsa'nın kanı ve Kutsal-Ruhun Ateşi” yazılı kırmızı bir bayrağın altında icra edilmektedir. “Kurtuluş Ordusu”, 1978'de “Kiliseler Ökümenik Konseyine” iştiraki askıya almıştır.
Bugün, “Kurtuluş Ordusunun” 250.000 aktif üyesinin olduğu söylenmektedir. Bu üyeler 106 ayrı dili konuşan ülkelerden toplanmıştır.
Kutsal:
Lâtince sacer kelimesinden gelmektedir. Kutsal-olmayanın muhalifidir. Kutsal, saygı uyandıran; saygıya ve korkuya sevkeden herşeydir. Kutsal, bilinmeyenin ve ölçülemeyenin esrarı önünde hissedilen bir hayrettir. Kutsal, bütün dinlerin temeli olan bir mefhumdur. Sosyoloji okulu, ilkellerde bütün hayata hâkim olan kutsala özel bir güç atfetmektedir. Bu güçlere Mana ve Tabu denmektedir. Kutsal mefhumu, bütün dinlerde, Tanrıların karakterlerinde ifadesini bulmuştur. Bazı milletlerde kutsal mefhumu, Tanrılaşan krallara, rahiplere ve kutsal mekanlara tevdi edilmiştir. Bazı hallerde bir eşya, uygun dini erkan ve törenlerle kutsal hale getirilmektedir. Bazı hallerde de kutsallık bertaraf edilmektedir. Kutsal kelimesinin sinonimi olarak “aziz” kelimesi kullanılmıştır. Tarihte “Kutsal Savaşlar” meydana gelmiştir. Meselâ, Eski Yunan'da “Delphes” mabedini savunmak için yapılan savaşlar böyle savaşlardır.
Yine “Kutsal Sanattan” bahsedilmiştir. Kardinaller meclisine de kutsal meclis (sacre college) adı verilmiştir. Katolik kilisesi, İsa'yı kutsal yürek (sacre ceur) görünümü altında tebcil etmektedir. XVII. yüzyılda, Paray-le-Monialda azize Marguerite-Mari'e'ye, İsa'nın görünüşü Kutsal-Yürek kültüne yeni bir şekil verdirmiştir. Bu bayram Haziran ayında kutlanmaktadır. Paris'te Montmarte'daki kutsal-yürek (Sacre ceur) kilisesi bunun bir tezahürüdür. “Kutsal-yürek rahibeliği” Sophie Barat tarafından genç kızları eğitmek için kurulmuştur. “Kutsal-yürek babaları” ve “Kutsal yürek-kardeşleri” teşkilatlan birer misyoner teşkilatlarıdır.
Kutsal Fahişelik:
Fahişelik, sosyolojik ve hukukî bir problemdir. Bu konuda cemiyetler, bazen ona tolerans göstermişler, bazen de bazı kurallar koymuşlardır. Bazı dinlerde ve ayinlerde fahişelik kutsal bir yer işgal etmiştir. Bu, özellikle Babil dinlerinde böyle olmuştur. Çünkü Herodot, bundan bahsetmiştir. Onun bu konudaki şehadeti Mezopotamya Medeniyetinin geç bir dönemine işaret etmektedir. Orada, Fahişeler Sümerce, Kar-Kid, Akkadça, Harimtu olarak isimlendirilmişlerdir. Fahişelerin ve kölelerin kızları, grup halinde yaşıyorlardı. Şüphesiz, burada söz konusu olan bunlar değildir. Burada söz konusu olan, Nu-gig'di ki bu, Akkadça'daki İstaritu veya gadistu'ya uygun düşünüyordu. Akkadçada Kulmasita veya Gadistu yine Akkadçadaki Naditu ve Gadistu. İşte bu terimler arasındaki karışıklık, güçlüklerin kaynağı olarak görülmektedir. Diğer yandan uzun tarihi boyunca Mezopotamya, gerçeklerin daima değiŞtiğine şahit olmuştur. Sumerce Lukur, sarayda yaşayan bir kadındır. Muhtemelen kralın gözdesidir.
Buna karşılık, Naditu'nun Paleo- Babil döneminde özel bir statüsü vardı. Fakat daha sonra, bu söz konusu olmamıştır. Şüphesiz bu bir rahibeydi ve dini düzeyde seksüel bir rolü vardı. Genelde zengin ailelere aitti. Bir manastır içinde, Fuhşa ait olmayan bir yerde, ga, gi, a, gagüm ile birlikte yaşıyordu. O, evlenmeye izinli değildi. Şüphesiz Mardouk'un Naditu'lan, çocuk sahibi olmamak şartıyla evlenebiliyorlardı.
Sonra, Mezopotamya'da bu, faaliyet unutulmuş ve diğer kadm kategorileriyle birlikte asimile olmuştur. Nu-gi Sümer hiyerarşisinde yüksek bir seviye işgal ediyordu. Eski Babil'de bu seviyeyi kaybetmişti. İstaritu, Gadistu ve Kumla-situ açık şekilde tesis edilmiş değildi. Nu Sümercede “şahıs” anlamına gelmektedir. Bu kadınların ait oldukları sınıfları, metinler açık şekilde belirtmemektedir. Belki de bu kadınlar “Tabu kadınlar” haline gelmişlerdir. Bu kadınlar, bir Tanrıya atfedilmişlerdir. Meselâ, İştaritu'nun İştar'la alakası vardır. Bunların, aileleriyle ilişkileri özel bir konu teşkil ediyordu.
Kutsal-Office:
1542'de Vatikan'da kurulmuş bir meclistir. Bu büronun görevi, Katolik imanın safiyetini korumaktır. Çoğu defa Engizisyonla karıştırılmıştır. Ancak Engizisyonunda bir devamı sayılabilir. Bununla birlikte Engizisyonun sert tutumu yoktur. Bu büro, II. Vatikan Konsilinden (1962-1965) itibaren “İman Doktrini Konseyi” adını almıştır.
Kutsal-Ruh:
Hıristiyan doğmasında üçüncü uknumu Kutsal-Ruh, meydana getirmektedir. Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Kutsal - Ruh Babadan Oğula akan bir aşk cereyanını ifâde etmektedir. Hıristiyan kredosu, Kutsal-Ruhun “Babadan ve Oğul'dan” (Filioque) çıktığını söylemektedir. Ortodokslar ise sadece Kutsal-Ruh'un “Babadan” çıktığım kabul etmektedir. Bu nokta Doğu-Batı kiliselerinin ayrılına kavgasının konusunu teşkil etmektedir. Kutsal-Ruh, İncillerde zikredilmiştir. Bakire Meryem, İsa'ya Kutsal-Ruhun icraatiyle hamile kalmıştır. Hıristiyan ilahiyatında Kutsal-Ruh, tesellici anlamında Paraclet olarak isimlendirilmiştir. Kutsal-Ruh, Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde havarilere rehberlik etmiştir. Bunun için İncil'de şöyle denmiştir: “Gidiniz! Bütün milletleri Baba, Oğul ve Kutsal-Ruh adına öğretiniz ve vaftiz ediniz.” [118]Kutsal-Ruh Pentakot günü, havarilerin üzerine “Ateşten Diller” şekli altında inmiştir. Havariler böylece, manevi yetenekleri ondan almışlardı. Havarilerin aldığı bu yetenekler, hikmet, akıllılık, ilim, nasihat, kuvvet, dindarlık ve Allah korkusudur.
Hıristiyanlıkta birçok topluluklar Kutsal-Ruh ismini almıştır. Meselâ, “Kutsal-Ruh Babaları” bunların en tanınmışıdır. Yine, bir Kutsal-Ruh şövalye tarikatı II. Henri tarafından 1578'de kurulmuştur.
Kutsal-Toprak:
Yahudilik Tanrı ile israil milleti arasındaki ahit üzerine dayanmaktadır. Bu ahdin teminatları Tevrat'ta yeralmışür. İsrail toprağı Musa'ya vaat edilmiştir. [119]
Bu ahide göre seçiimiş millet olan israil milleti, Tevrat'a sâdık kalacaktır. İsrail yurdunda Tanrıya yakın olunmaktadır. Çünkü Tanrı, Kudüs mabedinin kalbinde bulunmaktadır. Tanrısal vahiy, sadece İsrail'de mümkün olmuştur. Tevrat'ın ziraatla ve sosyoekonomik kanunları İsrail'de icra edilmesi gerekmektedir. [120]Tevrat, bu ülkenin, haksızlığı ve putperestliği yok etmesini istemektedir. Yine İsrail milleti ihanet ederse bu ülke çöle dönecektir. [121]Bunun için Siyonizm fikrinin siyasi boyut içinde teşekkülüne kadar haham grupları ve mistikler İsraile yerleşmek üzere ülkelerini terketmişlerdir.
Kutsal Yürek Tarikatı:
Katolik Hıristiyanlıkta “kutsal yürek” tabiri, Hz. İsa'nın kalbini belirtmektedir. İsa'daki Hıristiyan sevgisini simgelemektedir. Bu kutsal yürek inancı, Aziz François de Sales tarafından geliştirilmiştir. XVII. yüzyılda Azize Marguerite-Marie Alacoque, kendisine gelen vahiylerle kutsal yürek anlayışını canlandırmıştır. Azize'nin gayretleriyle 1856 yılında Papa IX. Pius Kutsal yürek tortusunu, Katolik kilisesinin genel ibadet takvimine almıştır, Bu yortu, Pentakot'tan sonra üçüncü hafta cuma günü kutlanmaktadır. Katolik kilisesince yüceltilen kutsal yürek sembolü çevresinde dikenli bir taç bulunan ve ışık saçan yaralı bir yürek şeklinde gösterilmiştir. XIX. yüzyılda Azize Madeleine Sophie Barat tarafından “Kutsal yürek tarikatı” Fransa'da kurulmuştur. Özellikle Katolik çevrelerce ilgi gösterilen bu tarikat Fransa'da dikkate layık bir ilerleme kaydetmiştir.
Fransız devriminden sonra Joseph Varin, Hz. İsa'nın kutsal yüreğine adanmış bir teşkilat kurmak için Barat'ı atamıştır. Barat, cizvit eğitim teşkilatlarını bir eğitim tarikatı olarak “kutsal yürek” ismi altında teşkilatlandırdı. 1801'de Amiens'de ilk “Kutsal yürek” manastırı kuruldu. İlk defa yoksul çocuklar için parasız bir okul açıldı. Bunların eğitimi, “Kutsal yürek” tarikatının ana hedefi oldu. Daha sonra, Fransız zengin aile çocuklarının okuduğu okullar ve yüksek okullar açan “kutsal yürek” tarikatı, 1865 yılma kadar Cezayir'de, Kuzey ve Güney Amerika'da teşkilatlanmaya devam etmiştir. Barat 1865 yılında öldüğünde tarikatın gelişmesi tamamlanmıştı. Amerika'da “Kutsal yürek” tarikatını yayan “Kutsal yürek” misyoneri, 1818 yılında Amerika'ya gelen Rose Philippine Duchesne olmuştur.
Kült:
Dinlerin ayırdedici unsurlarını oluşturan merasimler bütününe kült denir. Bu merasimler, Tanrıya, azizlere, ecdada, putlara veya birtakım kutsal kalıntılara yapılabilir. Kült, bir takım ibadetleri, kurbanları; kelâmın, sarka-mentlerin, törenlerin, bütün bir dini erkanın dini cemaatlerin her çeşit şehadetlerinin (gizli toplantılar dahil) hizmetini içine almaktadır.
Katolik kilisesinde Kült, Tapınma Kültleri ve saygı Kültleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Tapınma Kültleri, özellikle Tanrıya ve İsa-Mesih'e tahsis edilmiştir. Saygı kültleri ise, meleklere, azizlere ve özellikle Meryem'e tahsis edilmiştir. Hurafe karışrklığı, korkusu ile saygı kültleri, genelde Protestanlar tarafından kabul edilmemiştir. Sivil iktidarlar, vicdanın iç problemleri dışında, dinin dış tezahürleriyle meşgul görünmektedirler. Bunun için, idari yapıları içinde dinden çok kült kelimesini kullanmayı tercih etmektedirler. 1905'de kilise ile devletin ayrılmasından itibaren Fransa'da kült parası (Bu, inananların gönüllü yardımlarıdır) Kült ve din adamlarının maddi ihtiyaçlarına yardım amacına yönelmiş bulunmaktadır.
Küri (Curie):
Curie kelimesi Latince curia kelimesinden gelmektedir. Curia Lâtincede, Roma senatosunun, cumhuriyetin işlerini ele aldığı yerdir. Bu kelime daha sonra, Sixte Quint tarafından 1588'de Katolik kilisesinin yönetimini teşkilatlandırmaya başladığı zaman benimsenmiştir. Kuri, 1908'de papa X. Pie tarafından yeniden teşkilatlandırılmıştır. Bu, II. Vatikan Konsilinden sonra Katolik kilisesinde yapılan bir başka reformu ifade eder. Kuri, papanın hükümetinin adıdır. Vatikan'da dış işleri bakanı, başbakan ve dışişleri bakanının vazifesini ifâ etmektedir. Kuri, muhtelif bakanlıkları ihtiva eder. Her bakanlık, bir kardinal tarafından idare edilir. Ayrıca, mahkemeler, bürolar ve sekreteryalarm da bulunduğu Saint-Siege'deki vazifelilerin tamamı kuriyi meydana getirmektedir. XII. Pie tarafından kuri teşkilatı son derece bürokratik merkezciliğe doğru götürüldüğü günden beri, bazı hücumlara maruz kalmıştır. II. Vatikan konsilinden itibaren teorideki gelişmelere rağmen, adem-i merkeziyetçilik çok gelişmemiş ve bürokrasi durmadan yayılmıştır.
[1] Süleyman'ın meselleri, XVIII,22 V, 18-19.
[2] Corintoslulara I. Mektup, XII/1-28; Romalılara mektup, V/1.5; VI/23; XI/29.
[3] Corintoslulara I. Mektup/XIII.
[4] Resullerin İşleri: 2/42.
[5] Resullerin İşleri. 1825.
[6] Dei Verbum, iman yasası, 18 Kasım 1965.
[7] Dei Verbum, iman yasası, 18 Kasım 1965.
[8] Yuhanna: 1,1-10.
[9] Tekvin: 10/6.
[10] Danyal: XII/2.
[11] İşaya: XXVI/19.
[12] Eyub: XXIV/19.
[13] Hoşea, XIII/14.
[14] Mezmurlar: XXX/3.
[15] Eyub: VI/26.
[16] I. Samuel: II/6.
[17] Vaiz: IX:5.
[18] Vaiz: IX/10.
[19] Yuhanna: VIII/51,53.
[20] Yuhanna: XI/25-26.
[21] Matta: XXVlI/52.
[22] Yuhanna: V/28-29.
[23] Matta: XXV/332-33.
[24] St. Paulun. Selanik II. Mek. 1/3-4.
[25] Selanik, III. Mek/1-5.
[26] Petrus II. Mektup; III/3-13.
[27] Matta: XVI/27.
[28] Selaniklilere II. Mektup: 1/5-10.
[29] Matta: XXV/32.
[30] Luka: XII/2-3.
[31] Petrus'un I. Mektubu, IV/3-5.
[32] Matta: XII/32.
[33] Matta:VIII/12; XXII/12; XXV/30; Luka VIII/31; Vahiy: XX/9; Matta: XXV/41; Markos: IX/43; Matta:XXV/41; Matta:X/28; Luka:XVI/23-24.
[34] el-Cuma: 62/6-8.
[35] el-Mülk: 67/2.
[36] en-Nahl: 16/61.
[37] el-Ankebut: 29/19-20.
[38] Taha: 20/15.
[39] Fussilet: 41/47.
[40] en-Neml: 27/87.
[41] el-Vakıa: 56/1-10.
[42] el-İnfitar: 82/1-5.
[43] Yasin: 36/51.
[44] el-Mucadele: 58/6.
[45] Al-i İmran: 3/9.
[46] er-Rad: 13/35.
[47] el-Tur: 52/17-28.
[48] et-Tevbe: 9/72; Nahl: 16/31.
[49] el-Kehf: 18/107-108.
[50] el-Vakıa: 56/10-38; es-Saffat: 37/41-49.
[51] es-Secde: 32/18-19; en-Necm: 53/13-15.
[52] Kaf: 50/30
[53] el-Müddessir: 74/26-31.
[54] Taha: 20/74, el-A'la: 87/12-13.
[55] Çıkış: XXX/10; Levililer; XXIII/27-28.
[56] 14. Mektup.
[57] Yeni Ahit, 1582; Eski Ahit 1609-10.
[58] Yeni Ahit-1946 Eski Ahit; 1952; Apokrifa, 1957.
[59] Yeni Ahit-1945; Eski Ahit-1949.
[60] Sadece 1438-1439'da Florence'de yapılan Konsil müstesnadır. Orada Yunan Ortodoksları, Konsil babaları olarak konsile iştirak etmişlerdir.
[61] Tekvin XIV/18-19.
[62] II. Samuel 5/7; I. Tarihler 11/5.
[63] Hakimler XIX/10-12.
[64] 185Antiq. Jud, XV. XI. 3/398.
[65] II. Krallar XTV/13; II. Tarihler XXV/23.
[66] II. Tarihler, XXXII, 2-5.
[67] Yeremya, XXXI, 38-40.
[68] Guerre juive, V, IV, 2,144.
[69] Guerre juive, V, IV, 2/146.
[70] Nehemya III/II ve XII/38; II. Tarihler XXVI/9.
[71] II. Krallar XIX, 35; II. Tarihler, XXXII, 21; İşaya XXXVII, 36.
[72] İşaya XXII, 9-11.
[73] Revue Bible, s, 105-111, 424-441.
[74] Guerre Juive, V, III, 2, 108.
[75] II. Tarihler 26/9.
[76] Ezra 7/20-23, 6/8; 7/12.
[77] I. Makkabeler, 1/33.
[78] I. Makkabeler, IV/37.
[79] I. Makkabeler 1/33.
[80] 1. Mak I, 33-34; II. Mak 5/24.
[81] Luka, II, 22-39.
[82] Luka, 11, 41-50.
[83] Levililer: 1/2; 3/14; Markos 7/11.
[84] Çıkış: 12/13.
[85] Tekvin: 4/3-4.
[86] Levililer: 1/9
[87] Hakimler: 21/21.
[88] 4/4; 5/25.
[89] 7/22.
[90] İşaya 1/11-12.
[91] Hoşea: 10/1.
[92] Tesniye: 12/11.
[93] 26/14.
[94] 26/7.
[95] Levililer: 1-6 bab.
[96] Levililer: ¼.
[97] Levililer 17/11-14.
[98] Levililer: 1.
[99] Tekvin: 12,7; Hakimler: 13/16; Çıkış: 20/24.
[100] Tekvin: 9/15.
[101] Levililer: 7/12.
[102] I. Samuel 6/8.
[103] 2. Krallar 12/17.
[104] Levililer: 16/21, 26-28.
[105] I, 290.
[106] Luka 1/21, Resullerin İşleri 3/1.
[107] Matta 17/24.
[108] Matta 9/13.
[109] Matta: 5/23-26.
[110] Yuhanna: 2/13-22.
[111] Matta: 26/26-29.
[112] I. Kor. 5/7.
[113] I. Yuhanna 29/36.
[114] I. Kor. 10/14-22.
[115] İbranilere: 9/14.
[116] el-Hac: 22/37.
[117] Tecrid tercümesi-111/222.
[118] Matta, XXVIII, 19.
[119] Tekvin, XIII, 14-18; XV, 1-21; XXVI, 1-5, XXXV, 9-13; Levililer, XX, 22-26, Sayılar, XIV 6-8.
[120] Levililer, XXV, 24.
[121] Levililer, XXVI, 27-43.
İslami Okul Okulların En Önemlisi