Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 13 K - Index Web

K.. 3

Kabbala:3

Kabir:4

Kadın:4

Kadıyanilik:4

Kadızadeliler:5

Kadoş:5

Kakerler (Quakers):6

Kâli:6

Kami:6

Kanada Anglikan Kilisesi:6

Kanada Birleşik Kilisesi:6

Kanada Baptist Federasyonu:6

Kappadokia:7

Kapuçinler:7

Karaizm:7

Karizma (Kharisma):8

Karl Bath:8

Karman:9

Karmelit Tarikatı:9

Karşı Reform:10

Kast:10

Kaşerut:10

Katarlar (Cathares):11

Katedral:11

Katekümen:11

Kateşizm:11

Katharosçuluk:12

Katolik Ansiklopedisi:13

Katoliklik:13

Katolik Birliği:15

Katolik Mezhebi:15

Kayra:16

Kefaret (Redemption):17

Kefernahum:17

Kelime (Verbe=Logos):17

Kelt Dini:17

Kenan Dilleri:18

Kenan Ülkesi:18

Keşişlik:19

Ketuba:20

Kharon:21

Khomiakov Alexis Stepanovitch:21

Kıbrıs Kilisesi:21

Kıpti Kilisesi:22

Kıyamet (Apocalypse):22

Kilikya:25

Kilise:25

Kilise Babaları:27

Kilise Hukuku:28

Kimbanguisme:29

King Martin Luther (1929-1968):30

Kippur:30

Kitab-ı Mukaddes:31

Yeni Ahit:33

Kitab-ı Mukaddes Şirketleri:35

Klerje (Clerge):35

Konfüçyüs:35

Konfuçyanizm (Confucianisme):36

Kongregasyonalist Kiliseler:37

Konklav:38

Konsil (Council):38

Konstans Konsili (1414-1418):38

Kredo (Creed):39

Krişna Ve Krişnacılık:39

Kşatriya:40

Kudüs:40

I. Sur:41

II. Sur:42

III. Sur:42

Kudüs Patrikliği:45

Kudüs Tapınağı-Kodeş Hakadaşım:46

Kumârî:47

Kumran:47

Kundalini:47

Kur'an-ı Kerim:47

Kurban:48

Kurşun Dökme:51

Kurtuluş:52

Kurtuluş İlahiyatı (Teologia De La Liberacion):52

Kurtuluş Ordusu:52

Kutsal:53

Kutsal Fahişelik:53

Kutsal-Office:53

Kutsal-Ruh:53

Kutsal-Toprak:54

Kutsal Yürek Tarikatı:54

Kült:54

Küri (Curie):55


K

 

Kabbala:

 

İbranice Kabbalah kelimesi, gelenek anlamına gelmektedir. Yukarı or­taçağdan beri Kabbala, özellikle “Yahudiliğin Mistik Geleneğini” belirtmek için kullanılmıştır.

Kabbala'nın kaynakları, çok eskiye da­yanmaktadır. Hatta bu konuda birçok te­ori gelişmiştir: Bazıları, Kabbala’nın, Hz Adem'e varan vahiy geleneğinin bir kolu olduğunu söylerken, diğer bir kısmı da Kabbala'yı, yabancı tesirlere atfet­mektedirler. Yani, Pers, Babil ve Gnostik kültürlerin etkisinde oluştuğunu söylemektedirler. Meselâ, Kabbala uzmanı G. Scholem, Kabbala'daki Yahudiliğe girmiş olan birçok unsuru tahlil etmektedir. Bu yabancı unsurlar, özellikle;' Apokaliptik düşüncelerde oluşmuştur. Yine bu yaban­cı etkenlerin başında Helenistik düşünce­ler gelmektedir. Bunlara, Gnostik fikirler ve yeni-Eflatuncu düşünceler ilave edile­bilir. Bütün bunlarla beraber Kabbala'da otantik Yahudi düşüncesinin özü bulun­maktadır. Bu fikirleri, Tanrı isimleri, aşkın iki prensibi ve mesih düşüncesi olarak be­lirtebiliriz.

Talmud, batini hikmetin unsurlarına da­ğınık şekilde sahiptir. Bu batini ilmin İki kutbu, bir yandan kozmogoni (Ma'asseh Bereshit), diğer yandan da Teozophi'dir. (Ma'asseh Merkavah) Talmud sonrası dönemin tarihini taşıyan çok sayıda mistik eser vardır. Bunlardan en eskisi yaratılış kitabı olan Sefer Yetsirah'dır. Bu eser, sayıların mistik de­ğerine dayanmaktadır. Bu eserde insan organizması ile kozmoz arasında ilişki kurulmaktadır. Diğer kabbalist eser ise, Shi'ür Komah ve Sefer ha-Bahir'dir.

Yahudi mistiği, Babil'den İspanya'ya geçmiştir. Orada, din felsefesinden etki­lenmiştir. Almanya'da, 1200 yıllarında R. Yehudah ha-Hassid etrafında mistik bir ekol oluşmuştur. R. Yehudah ha-Hassid, Sefer Hassidim'i yazmıştır. Bu kitab, “so­fular kitabıdır”. Daha sonra, Kabbala, R. Isaae tarafından sistematik bir şekilde Provence'de geliştirilmiştir, Daha sonra provence'de Kabbala'nın özünü geliştiren çok sayıda eser ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılın sonunda İspanya'da Sefer ha-Zohar bulunmuştur. Bu eser, II. yüzyı­lın ikinci yansının üstadı olan R. Shimon b. Yohai'nin eseri olarak takdim edilmiş­tir. Daha sonra Zohar, Kabalistlerin ger­çek kitabı haline gelmiştir. Çünkü bu ki­tap, Torah’ın batini ve mistik anlamını ih­tiva etmektedir.

Yahudiler İspanya'dan sürüldükten sonra (1492) Galile'nin, Safed şehrinde bir Kabbalist merkez oluşmuştur. Burası, R. Shim'on b. Yohai'ya saygı duyulan Merom'a birkaç kilometredir. Bu kabbalist merkezde R. İsaac Lovıria (1534-1572), dünya'nın orijini ile ilgili eski Kabbala'nın teorisini derin şekilde değiştirmiş, Tiggün üzerinde durmuştur. Yani, mesihi keffaret yönünden insanın zahidane ve mistik ça­basının üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Louria’nın Kabbala'sı, hızlı bir şekilde bütün Yahudi dünyasına yayılmıştır ve aşağı yukarı bu iki asra damgasını bas­mıştır. Sahte mesih Sabbatai Tsevi (1626-I676)'nin ve XVIII. yüzyılda Hassidim ha­reketinin   ortaya çıkışında, Louria’nın Kabbalasmm büyük etkisi olmuştur. Yine Kabbala, bazı Hıristiyan muhitlerde de etkili olmuştur. Meselâ, Jean Reuchlin, Pic de la Mirandole, Knorr von Rosenroth bunlardandır. Belli başlı iki kabbalist hareket vardır:

1- Teorik Kabbala (Kabbalah iyyünit)

2- Pratik Kabbala ve mistik bilgi sistemi (Kabbalah ma'assit). Bunun eski unsurları, sihirsel bir karakter     arzetmektedir. Louria’nın popularize olmuş doktrinleri­nin tesiri altında birtakım hurafe unsurlar da bu akıma dahil olmuştur. Yine de pra­tik Kabbala’nın son hedefi ahlâki temizlik­le, spiritüel yoğunlukla ve insan mistiği ile çabuklaştırılmış mesihi kefarettir. Tevrat ve hahamların kavramlarının aksi­ne Kabbala, Tanrısal gelişmenin içinde sayısız güçler kabul etmektedir. Bu fikir­ler, on sefirotta olduğu gibi, muhtelif Tan­rı isimlerinde ifade edilmişlerdir. Yaratı­lış, ulaşılamayan bu ilk Tanrının direkt bir eseri olarak değil, bu ilk Tanrıdan daimi bir sudurla meydana gelmektedir. Bu an­lamda Kabbala, dört yaratılış dünya­sından bahsetmektedir. Yine Kabbala, bi­zim dünyamızın yararına kaybolmuş ön­ceki dünyaların varlığını da kabul etmek­tedir.

Yaratılışta işbaşındaki Tanrısal prensip, on sefirot'da kendini göstermektedir. Onun tamamı, ya Adam gadmoni ya da kavad'ı meydana getirmiştir. Sefirot'a bağh olan manevi güçler, altıncı Sefi­rot'da merkezileşmiş ve oradan, yaratılış dünyasının bütünü üzerinde yararlı tesir­ler icra ederek onuncuya inmişlerdir. Birçok kombinezonun arasında Kabbala, sefirotik sistemin içinde, ilk üç sefirot'dan oluşan yüce bir tirinite (teslis) zik­retmektedir. Geriye kalan yedi sefirot, bu tesliste merkezileşen orijinal hikmet ele­manının tesirini görmektedirler. Zohar'da kullanılan bir ifade de seks iliş­kisidir. Erkek prensip, Baba veya kral; dişi prensip de Ana, Matrone veya Shekkinah'dır.

Ulaşılamayan ilk prensiple yaratılış dün­yası arasında mevcut olan boşluğu dol­durmak için Louria, Tanrının kendi ken­dini sınırlama sistemine Tsimtsün fikrini dahil etmiştir.

Sefirotik sistemin içindeki diğer kombine­zon, onların kolonlara bölünmesi olayıdır. Sol kolon, negatif prensiple bedenleşmiş ve böylece kötü dünya (sitra ahara) mey­dana gelmiştir.

İşte insan, pozitif ve negatif kutuplar ara­sında yer almaktadır. İlk insan tamamen temizdir. O kendinde nüve halinde bütün insanlığı ve onların ruhunu taşıyordu. İn­san günah yüzünden zayıf hale geldi. Bu durum Hz. Musa'ya kadar devam etti. İsraille-Allah arasındaki ahdin hedefi, bü­tün insanlıkla Allanın arasını uzlaştır­maktı. Bu Ahit dönemi, Mesihle sona erecektir.

 

Kabir:

 

1440'da Benares'de müslüman olmuş bir aileden doğmuştur. 1518'de ölen Kabir, hayatı boyunca dokumacılık yapmıştır. Bununla beraber, mistik bir kriz neticesinde Allah'ın şanını tebcile ko­yulmuş ve kendi şahsiyetinin, bütün din­leri; özellikle İslâm ve Hinduizmi çoktan aştığını iddia etmiştir. Gerçek edebi bir dehaya sahip olan Kabir, Hindçe (Kuzey Hindistanda İndo-Aryenne dili) terennüm edilen çok sayıda şiir yazmıştır. Onun va­azları, dinlemek isteyen kimseye, kast ay­rımı ve dini bağımlılık olmaksızın hitap ediyordu. Böylece o, hem Brahmanların, hem de sünni Müslümanların kinlerini kazanıyordu. Bütün bunlara rağmen bir­çok kimse onu dinlemeye geliyor ve onun şarkılarını tekrar ediyordu. O, öldükten sonra müritleri, günümüze kadar gelen ve dört milyona yakın mensupları olan bir mezhep meydana getirmişlerdir. Yine de onun, Hindularla-Müslumanları birleştir­me temayülü başarısızlığa uğramış ve kabir-Panthi cemaati, zamanla kuvvetli bir şekilde Hindulaşmıştır. Bir manada, Benaresli fakir dokumacının bazı şiirlerini kutsal kitapları Adıgranth’ın içine so­kan Sikh'ler, Kabir’in en sadık ahfadıdır.

 

Kadın:

 

Kadının statüsü dinden dine de­ğişmektedir. Ancak her yerde ve her şart­ta bu statü var ola gelmiştir. İnsan ırkının kaynağı, canlıların annesi olarak kadının bazen Tanrılaştiğı görülmektedir. En ilkel kabilelerde ve dinlerinde ana Tanrıça bi­linmektedir. Hıristiyanlık, bakire Mer­yem'i yücelterek, çok sayıdaki azize anne­lerin mihrabının üstüne çıkarmıştır. Kadın, erkeğin arkadaşı ve eşidir. Bu çift, insan varlığının özel birliğim oluşturmak­tadır. Fakat bu ideal görüş saptırılmıştır. Polyandrie, Polygamie ve Seksüel kommünizme yardım eden sosyal şartlar, erkek-kadın çiftinin rolünü bozmuştur. Yunanlılar ve Romalılar, polygamieyi reddeden ilkel topluluklar olmuştur. Toplum vicdanında kadına saygının ilerleyi­şini gösteren monogamie, yavaş bir fetih görünümündedir.

Eski Ahit, prensip olarak kadının erkekle eşitliği konusunu kabul etmekle beraber, ona ikinci derecede bir rol vermektedir. Orada kadın, hiçbir rahiplik ve ibadet fonksiyonuna sahip değildir. Kadın ken­dini, zevcelik ve annelik görevlerine adamıştır. Bununla beraber çok sayıda kadın, savaşçı, baştan çıkarıcı, kehanet sahibi gibi önemli roller ifâ etmişlerdir. Kutsal kitapların kadın konusunda övücü olduğu kadar hicvedicide birçok sözleri vardır. Bu kitaplar, kadının kurnazlığını, oynaklığını dile getirdiği kadar, akıllı oluşunuda ifade etmektedirler: “İyi zevce bulan, iyilik bulur” [1]Tora, tarafından, boşanmaya izin verilmiştir. Boşanan çift­ler, yeniden evlenmede serbesttirler. İncil, kadını, bakire ve anne Meryem'i tebcil ederek, insanlığın kefaretine onu, ortak ediyor. O, imanla Allahın kelimesini kabul etmiş ve oğlunun çarmıhına ortak olmuştur. Resullerin işlerinde, birçok ka­dının doğan kilisenin yararına hizmet ifâ ettiğinden bahsedilmektedir. Kadın, yaşlı, dul olarak da kilisede fonksiyonlarını ye­rine getirebilmektedir.

 

Kadıyanilik:

 

Mirza Gulam Ahmed’in XVIII. yüzyılın sonlarında Hindistan'da kurduğu çok önemli bir dini harekettir. Mirza Gulam Ahmed (1839-1908) yılları arasında yaşamış ve ingiliz işgaline karşı yazılarıyla başkaîdırmıştır. Mirza Gulam ilk önce, Kadıyan'daki yerel basında yaz­dığı yazılarla tanınmıştır. İlk eserlerinden birisi olan “Berahin-i Ahmediyye” de İslamı savunurken, ke­rametlerinden de bahsederek dikkat çek­miştir. Mirza Gulam’ın ana tezi, Bahailerde olduğu gibi, vahyin kesintisiz devam ettiği iddiasıdır. “Hz. Muhammed'e tam uyan birinin, onun dış ve iç bütün bilgile­riyle donanacağmı, sezgiye dayanan bilgi­lerinin peygamberin bilgisini andırdığını, bu yolda pek çok ilham aldığım ilân et­miştir. “Ona göre cihad kılıçla değil; Jainizmdeki Ahimsa metoduna uygun olarak barışçıl cihaddır”. 1888 yılında Mirza Gulam, kendisini din­de müceddit olarak ilân etmiş, taraftarla­rından Biat almış ve bir cemaat oluştur­muştur. Bu cemaatın ana prensipleri şun­lardır:

1- Şirkten uzak kalmak

2- Büyük günahtan sakınmak

3- Namazları aksatmadan kılmak

4- Bütün insanlara iyi davranmak

5- Allah’a tam olarak güvenmek

6- Kur'an’ın gösterdiği yolda gitmek

7- Dini, dünya’nın üstünde tutmak

8- Her konuda Mirza Gulam'a bağlı kalmak...

Mirza Gulam, 1891 yılında Kadıyanılığın temel inançlarını şöyle açıklamıştır:

1- Hz. İsa çarmıhta ölmemiş ve Keşmir'e gelmiştir.

2- Hz. İsa, Keşmir'de 120 yaşına kadar ya­şamıştır. Srinagar'da gömülmüştür.

3- Ahir zamanda gelecek olan İsa değil; Hz. Muhamed’in dininden ona benzeyen birisidir.

4- Müslümanların beklediği mehdi Mirza Gulam'dı. Çünkü Mirza Gulam aynı za­manda Nebi ve Rasül'dü.

Mirza Gulam 1908'de ölünce, Kadıyaniliğin başına Hakim Nureddin geç­mişti. 1944 yılında Hakim Nureddin ölünce, Kadıyanilik Lahor ve Kadıyan şeklinde ikiye ayrılarak devam etmiştir. Kadıyan kolu, ikinci halife unvanıyla Mirza Gulam’ın oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed'e (189-1965) bağlanmış­tır. Bu kolun merkezi daha sonra Rabva olmuştur.

Lahor kolu ise, İslâmi çizgiye daha yakın bir yol izleyerek, Mirza Gulamın nebiliğini reddetmiş, Mevlana Muhammed Ali'­nin önderliğinde Lahor'da çalışmalarını sürdürmüştür. Burada bu teşkilat, “En-cümen-i inşaat-ı İslâm” adıyla faaliyetle­rini sürdürmeye devam etmiştir. Kadıyanilik, Birinci dünya harbinden ön­ce Hind kıtasının dışında faaliyetlerini sürdürmeye yönelerek dünyanın birçok yerinde merkezler açmıştır. Kadıyanilik hareketi, Hindistan ve Pakistan'da İslâm dışı sapık bir hareket olarak kabul edilin­ce, dışarıda müntesipler bulma faaliyeti hızlanmıştır. Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde özellikle İngiltere'de birçok Kadıyanilik merkezi vardır. Kadıyanilerin dünyadaki nüfusu on milyona yaklaş­maktadır.

 

Kadızadeliler:

 

XVII. yüzyıl başla­rında istanbul'da taassubun yoğunlaştığı, tarikat ve tasavvufa karşı toleransın azal­dığı bir vaizler smıfı ortaya çıkmıştır. Bu vaizler, Osmanlı Devleti'ndeki yozlaşma­nın, bid'atlerden kaynaklandığını söyle­yerek, bid'atçilere ve tasavvuf ehline karşı savaş açmışlardır. Halkın arasında, ca­milerde yaptıkları konuşmalarla halkı yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Böylece İslâm tarihinin çok eskilere daya­nan bir mücadele konusu, yeniden söz düellosu ile bu yüzyılda kendini göster­miştir. Çünkü eski yüzyıllarda kitap ve ri­sale ile yapılan tartışma, şimdi camilerde vaizlerle, mutasavvıflar arasında oluyor­du. Bid'atlere karşı çıkan bu vaizlere “Kadızadeliler” adı verilmiştir. Böylece İstanbul, bu mücadelenin tam merkezi olmuş ve halk iki sınıfa ayrılmıştır. Bazı saray erkanı da vaizler yanında yer almış, tekkeler ciddi şekilde tehdit altında kal­mıştır.

Kadızadelilerin el kitabı, İmam Birgivi'nin “Tarikat-ı Muhammediyye” adlı eseriy­di. İşte XVII. yüzyıldaki vaizler, Tarikat-ı Muhammediyye'yi esas alarak mücadele­yi sürdürüyorlardı. Bu vaizlerin başını, küçük Kadızadeli denilen Balıkesirli Mehmet Efendi (1582-1635) çekiyordu. Onun bütün taraftarları da kendilerini Kadızadeliler olarak isimlendirmişlerdir. Ba­lıkesirli Mehmet Efendi, 1631 yılında Ayasofya Camii vaizliğine getirilmiştir. Ayasofya camiindeki vaazlarında bid'atlere, din dışı hareketlere ve tarikat adına yapılan bütün yolsuzluklara karşı çıkmıştır. IV. Murad'ın tütün yasağını desteklemiştir. Birçok insan, zarar gör­müştür. Balıkesirli Mehmet Efendi'nin en büyük rakibi ise, mutasavvıf Abdülmedt Sivasi Efendi olmuştur. Onunla şu konu­larda tartışmalar yapmıştır:

1- Müsbet ilimlerin tahsili meşru mudur?

2- Hızır aleyhisselâm sağ mıdır?

3- Ezan'ın makamla okunması caiz mi­dir?

4- Semâ törenleri meşru mudur?

5- Sigara ve kahve haram mıdır?

6- Kabirler ziyaret edilir mi?

7- Büyüklerin elini öpmek caiz midir?

Kadızadeliler, bu konularda hep menfi ta­rafı tutarlarken, Sivasi efendi, aklî ve mantiki yönü tutmuş ve bu   sorulara müspet cevap vermiştir. Daha sonra Kadızadelilerin başını Üstüvani Mehmet Efendi çekmiştir   (16084668).   Ayasofya Camiinde direk dibinde vaaz ettiği için, Üstüvani denmiştir. Saray erkanını da ar­kalarına alan Üstüvani Mehmet Efendi ta­raftarları yani Kadızadeliler, tekkeleri ba­sarak dervişleri dağıtmaya çalışmışlardır. Kadızadeliler, camilerde teganni ile oku­nan Kur'an-ı Kerim'den dolayı müezzin­lere sataşmaya başlamışlardır. XVII. yüz­yılda ortalık iyice  karışınca, Köprülü Mehmet Paşa, Kadızadelilerin öncüleri olan Üstüvani Mehmet Efendi'yi 1656 yı­lında Kıbrıs'a sürgün etmiş ve böylece İs­tanbul  camilerinde halk huzura kavuş­muştur.

 

Kadoş:

 

İbranice bir kelimedir. Kutsal veya takdis edilmiş anlamına gelmekte­dir. Yahudilikteki Kiddousch merasimi, bu kelime ile ilgili anlam taşıyan bir me­rasimdir. Kiddousch merasimi şarap ve ekmeğin takdisim belirten bir dini tören­dir.

Akadçada Kadiştu kelimesi de aynı an­lama gelmektedir. Ortadoğuda ilk çağlar­da yaygın olan bereket tanrısına Kedeşim, Tanrıçaya'da Kedeşot ismi verilmiştir. Aynı zamanda bu isim, kutsal fahişeliği de belirtmektedir. Aynı inanca M.Ö.1320-1085 yıllarında Mısırda rastlanmaktadır. Mısır Tanrıçası­nın adı Kedeşu olarak belirtilmektedir. Kedeşu 'nun, aslan ve parsanın üzerine binmiş, ellerinde oklar bulunan çıplak bir kadın olarak tasviri yapılmıştır.

İsrailoğulları, Mısır'dan, Kenan bölgesine döndüklerinde de yerel Tanrıçalara önem verdikleri ve bu durumun kral Yoşiya’nın MÖ. 622'de yaptığı reforma kadar devam ettiği görülmektedir.

 

Kakerler (Quakers):

 

İlk Hıris­tiyanların yaşama modellerini kendilerine örnek alan dini bir cemaattir. Bu cemaatin kurucusu George Fox (1624-1691) tur. Fox, 1652'de “İsa-Mesihin Allahının Dostları cemiyeti” adlı bir cemiyet kur­muştur. Bu cemiyet, doğmasız, âyinsiz ve dini ritüel olmaksızın ruhlara hitap etme­yi kendilerine prensip edinmiş, “susmayı ve dinlemeyi” tercih etmiştir. Fox şöyle demektedir: “Tanrının Gazabının önün­de titre”.. “Sizler ancak titreyenlersiniz”. Kakerler, kilise ve kutsal kitap otoritesini reddederek, sadece “Kutsal-Ruhun” oto­ritesini kabul etmektedirler. Onlara göre Tanrı, doğrudan insan kalbine vahyetmektedir. Tanrı, kült ve sakrament vahy etmez.

Kakerîerin dini toplantıları, genellikle meditasyon şeklinde yapılmaktadır. Ses­sizlik içinde, murakebe halinde Kutsal-Ruhun gelmesi beklenmektedir. Bu sessiz­lik içinde, Kutsal-Ruh mesajlarım onlara iletmektedir. Kakerîer hürriyetlerine düş­kündürler. Bunun için, Amerika'da köle­liğin kaldırılmasında büyük rol oyna­mışlardır.

İngiltere'den zulümle kovulan Kakerler, Amerika'ya göç etmişlerdir. Bugün dün­yada tahminen 200.000 bin Kaker vardır. Sadece Fransa'da Kakerlerin sayısı iki yü­zü geçmektedir.

 

Kâli:

 

Özellikle Bengale'de büyük saygı duyulan Tanrıça Kâli, Tanrının korkunç veçhesini temsil eder. Bu sıfatla o, aynı tip diğer Tanrıçalarla ve özellikle Durgâ, Bhairavi (korkunç) ve Candi ile aynıdır. Hepsi keskin bir silah taşırlar ve hepsinde de kan lekesi vardır. Kâli kültü, hayvan kurban edilmesini ister (vaktiyle insan kurban edilirdi). Mistikler, görünüşlerin ötesinde Kâli'nin güler yüzlü bir anne ol­duğunu iddia ederler. Ramakrishna, Kâli'nin bir rahibi idi ve günlerinin sonu­na kadar da öylece kaldı. O, onu ana Tan­rıça olarak görüyordu. Ona sevgi dolu bir dini duygu besliyordu. Hindular, Kâli, Durgu, Candi mitolojisinin kanlı sembo­lünün, manevi hayatlarında karşılaştıkları engelleri yok ederek, müntesiplerine Tanrıça'nın yardım sağladığını hatırlattığı kanaatindedirler.

 

Kami:

 

Şintoizm'de Tanrı, Rab, ilâh anla­mına gelmektedir. İyilik ve kötülüğe gücü yeten bir Tanrıdır. Amaterasu ile öteki ruhlar, ünlü atalar, bitkiler, kayalar, kuş­lar, hayvanlar, balıklar, canlı veya cansız varlıklar, karni olabilirler. Bugün Şinto­izm'de karniler simgelerle gösteriİir. Şinto tapınaklarında bu simgeler çoktur. Şinto­izm'de karnilerin sayısı onbinlere varmak­tadır.

 

Kanada Anglikan Kilisesi:

 

İngi­liz göçmenlerin kurduğu bir kilisedir. Ta­rihi 1750 yıllarına dayanmaktadır. Ameri­kalı ve İngilizler tarafından zamanla tak­viye edilerek güçlü bir kilise haline gel­miştir.

1783 yılında İngiltere'ye dönen New york Trinity kilisesi rahibi Charles Inglis (1734-1816), 1787 de Nova Scotia piskoposu ola­rak atanmıştır. Onun önderliğinde 20 den fazla kilise, bir akademi ve yüksekokul kurulmuştur. 1832'de Anglikan kilisesi, bütün Kanada'ya yayılmıştır. Anglikan cemaati arttıkça, piskoposluklar çoğal­mıştır. Toronto'da 1893'de yapılan bir ge­nel konsüle, iki eyalet ve 15 piskoposluk birleştirilmiştir. “Book of common prayer” (Toplu Dua Kitabı) Kanada Ang­likan kilisesinin ayin kitabıdır. Bugün Kanada Anglikan kilisesi, herbiri piskoposun yönetimindeki 28 piskoposluk bölgesinden oluşmaktadır. Pisko­posluklar, başpiskoposların başkanlığın­daki dört eyâlete bağlıdır. Akide ve disip­lin işleri için, zaman zaman konsiller top­lanmaktadır. Bu konsiller için Toronto'daki başpiskoposluk önemli hizmetler ic­ra etmektedir.

 

Kanada Birleşik Kilisesi:

 

10 Hazi­ran 1925'de Toronto'da Kongregasyonel, Metodist ve Presbiteryen kiliselerince ku­rulan kilisenin adıdır. Protestan kökenli üç cemaatin birleşme çabaları, XX. yüzyı­lın başlarında başlamıştır. Birliğe en son katılanlar, Presbiteryenler olmuştur. Yi­nede Presbiteryen kiliselerinin tamamı, Birleşik kiliseye katılmamıştır. Birliğe ka­tılmayan bu grup, Kanada Presbiteryen kilisesini devam ettirmektedirler. Bu ara­da diğer birlik üyeleri olan Kongregasyonalistlerden ve Metodistlerden de bu birliğe katılmayanlar olmuştur.

Kanada Birleşik kilisesi oldukça muhafa­zakar çizgidedir. Ökümenik bir yol izle­meye çalışmaktadır. Kanada Birleşik kili­sesi, Dünya metodist konseyine, Dünya Reform kiliseleri Birliğine, Kanada Kilise­ler Birliğine ve Dünya Kiliseler Konseyine üyedir.

 

Kanada Baptist Federasyonu:

 

Protestan kökenli Baptist dini hareket, Kanada'da XVIII. yüzyılın ortalarına doğ­ru güçlenmeye başlanmıştır. İngiliz kilise­sinden ayrılanlarda Baptistlerin önderli­ğinde teşkilatlanmışlardır. 1846'-da Nova Scotia, Prens Edward ve New Brunswick'de Baptist kurultayları tertip edilmiştir. Daha sonra bu kurultaylar, kıyı eyaletleri Baptistleri ile desteklenerek, Baptist genel kurultayı oluşmuştur. 1960'da Atlantik Eyaletleri Birleşik Baptist Kurultayı adını almıştır. XVIII. yüzyıl boyunca Ontario'da birkaç Baptist kilisesi kurulmuştur. Daha sonra, İngiltere, İskoçya ve Amerika'dan gelen göçmenlerle Baptistler güçlenmiştir. 1836'da Ottatva Baptist Derneği kuruldu. Kanada'da birçok misyoner grubu faaliyet göstererek, Baptist kökenliler, bu Baptist harekete dahil oldular. Baptist misyoner­ler, birçok cemaat ve dernek kurdular. Bu amaçia, İngiliz kolombiyası Baptist Birliği 1897'de, Batı Kanada Baptist Birliği ise 1909'da kurulmuştur. Kanada'daki Baptist kurultaylarını birleş­tirme gayretleri XX. yüzüm başlarında başlamasına rağmen, 1940’lı yıllara kadar tam olarak başarılı olunamadı. 1944'da Saint John'da, Baptist federasyonu ku­ruldu. Bu federasyon, iş birliği örgütü olarak çalışmalarını yürütmektedir.

 

Kappadokia:

 

Anadolu'nun Kayseri, Nevşehir, Kırşehir, Niğde illerinin hudut­ları ile Maraş, Malatya, Yozgat, Sivas ve Adana illerinin bir kısım sınırları arasın­daki bölgeye Kappadokia denmektedir. Kappadokia bölgesi, antik bir tarih içermektedir. Bölgenin tarihi, M.Ö. 3 bin yılı­na kadar inmektedir. Kültepe kazılarında ele geçirilen tabletler, bu bölgenin tarihi hakkında çok önemli malzeme vermekte­dir. Bölgede önce Asurluların ticaret kalonisi kurdukları bilinmektedir. Bölge­nin önceki sakinleri, M.Ö. 3 bin yılında Hattiler olmuştur. Daha sonra Luviler görülmektedir. Bölgedeki siyasi egemenlik daha çok küçük krallıklar şeklinde kedini göstermektedir. M.Ö. 2 bin yıllarında Anadoluya gelen Hittit'ler bir müddet Kappadokia bölgesinde kalarak daha son­ra yer değiştirmişlerdir. Kappadokia’nın daha sonraki sahipleri Frigler ve persler olmuştur. Perslerin Anadolu'da bırak­tıkları en önemli iz, Ateş kültü olmuştur. Persler bölgeyi emin bir yer olarak gör­müşler ve Erciyes dağının tepesinde ateş kültünü sembolleştirmişlerdir. Persler, uzun süre bölgede kalmışlardır. M.Ö. 4. yüzyılda bölgede Selevkosları görüyoruz.

Selevkos kralı III. Antiokhos'un Romalıla­ra yenilmesiyle bölge Romalıların yöne­timine geçmiştir. M.Ö. birinci yüz yıl bo­yunca Pontus ve Ermeni saldırılarına kar­şı Roma'ya bağlılığını sürdüren Kappadokia, M.S. 17'de tamamen Roma hakimiyetine girmiştir. Kappadokia bölgesi, Hıristiyanlık dö­neminde çok önemli bir merkez olmuştur. Roma’nın, Hıristiyanlığı 313 yılında ser­bestçe yayılan bir din olmasını sağlama­sıyla birlikte, bölgedeki Hıristiyan propa­gandası iyice artmıştır. Hıristiyanlığın gizli yayılma döneminde Kappadokia böl­gesi, Hıristiyanların çok önemüi bir sığın­ma yeri olmuştur. Diğer yandan Hıristi­yan konsillerinde rafizi durumuna düş­müş olan Hıristiyan cemaatleri için de Kappadokia çok önemli bir saklanma ve sığınma bölgesi olmuştur. Bunun için Süryani ve Ermeni kilise mensupları, bu bölgede hem siyasi hem de dini yönden takipten korunma yollarını bulmuşlardır. Kappadokia bölgesi, VII. yüzyıldan itiba­ren müslüman fetihlerine maruz kalmış ve 1071'de Türkler tarafından fethedilen Anadolu, hızlı bir şekilde türkleşmiş ve Isiâmlaşmıştır.

 

Kapuçinler:

 

Tarikatın kurucusu Matteo da Bascio'dur. 1525 yılında, Assisli Aziz François’in öğretilerini yeniden yorumlayarak, Fransiskenlerden ayrı bir ta­rikat düzeni oluşturmuştur. Tarikatın şeyhi Matteo da Bascio, sivri uçlu bir Ku­kuleta (Capuccino) giydiği için bu tarikata Kapuçinler adı verilmiştir. Aslında kapuçinler hareketi, Fransiskenlerle aynıydı. Yalnız, Matteo da Bascio, Aziz François’in zahidane yaşayışını daha sert bir pratikle göstermeye çalışıyordu. Çıplak ayakla ve sakallı olarak dolaşan Matteo'yu kısa sü­rede birçok insan taklit ederek; onun ya­nında yer almışlardır. Tarikatın yaşam tarzı çok sertti. Tarikat mensupları, sade ve yoksul bir hayat sürüyorlardı. Kapucinler günümüze kadar yaşamıştır. Fakat uzun süre Fransiskenlerin baskısı altında kalmış ve takip edilmişlerdir. Bir ara pa­palık, Kapuçin tarikatının İtalya dışına çıkmasını yasaklamıştır. XVI yüzyılda, Kapuçinlerin önderi olan Bernardino Ochino'nun 1542'de Protes­tanlığa girmesi, Kapuçinleri zor durumda bırakmjştır. Buna rağmen 1571'de Kapu­çinlerin sayısı on yedibine ulaşmıştır. Ka­puçinler, yoksul ve fakir kesimler üzerin­de başarılı olarak, teşkilatı güçlendirmiş­lerdir. Katolik kilisesinin Luther hareketi­ne karşı başlattığı “Karşı Reform” faali­yetlerinde Cizvitler ve Kapuçinler dikkat çekici bir rol oynamışlardır. 1574'de Kapuçinler, papalıktan serbest yayılma izni almışlar ve 1619'da bağımsız bir tarikat haline gelmişlerdir. XVIII. yüzyılda 34 bin üyeye sahip olmuşlardır. Yaptıkları mis­yonerlik faaliyetleri ve insani hizmetlerle, insanlığın sevgisini kazandılar. XIX. yüz­yıldan sonra gerilemişler ve bugün marji­nal bir dini grup olarak azınlık halinde varlıklarını sürdürmektedirler.

 

Karaizm:

 

767 yılında Anan ben David tarafından kurulmuş bir Yahudi mezhe­bidir. Yahudi Saduki mezhebinden belli sayıda prensip alarak şifahi geleneğin otoritisine itiraz ederek, Tevrat'ın yazılı metnine sıkıca bağlı olan bir mezheptir iş­te mezhebin ismi de buradan geliyordu. Karaim, yazılı kanun demektir. Ona göre, her Yahudi, Tevrat'ın yorumunu kendine göre yapmakta serbesttir. Anan ben David'den sonra mezhebin salikleri, bazı felsefi tarifleri, zahidane pratikleri ve Fi­listin'e dönüş gibi motifleri benimseyerek, Karaizmi daha açık hale getirmişlerdir. Karaizm XI. ve XII. yüzyıllarda oldukça yayılmış ve Karaitlerle, Talmut Yahudiliği taraftarları olan Rabbinitler arasında bir bölünme olmuştur. Fakat, Karaizmin prestiji X. yüzyıldan itibaren, Gaon Saadia (882-942)’nın maharetli hücumları ile sona ermiştir. Ancak hâlâ günümüzde küçük Karait cemaatleri mevcuttur. Karaim ismi, muhtelif dillerde farklı şekil­lerde kullanılmıştır. İbranicede “Karai, Karaim”, Arapçada Karai, Karaûn, Kumankıpçak Türkçesinde “Karay veya Karaylar şeklinde ifade edilmektedir. Bazı eserlerde de “Karaite” şeklinde geçmek­tedir.

Karai kelimesinin anlamı üzerinde de bir­lik yoktur. Bazıları, okumak anlamına ge­len karaa kökünden, bazıları da K.R.A kökünden Arapça kıraat, kelimesiyle aynı anlama geldiğini söylemektedirler. Hazar türklerinden Yahudi kökenli Kara­im mezhebine bağlı olan Türk boylarına, bu mezhebden dolayı Karay veya çoğul olarak Karaylar denmektedir. Karay Türkleri, karai kelimesindeki i harfini kendi dillerindeki y harfine çevir­mişlerdir. Karaim kelimesindeki im eki, İbranicede çoğul işareti olarak kullanıl­maktadır. İngilizce ve Fransızca bu kelime Caraims şeklinde yazılmaktadır. Türkçe kaynaklarda karaimler ifadesi kullanıla­rak İbranice çoğul eki im ile Türkçe çoğul eki “ler” aynı kelimede kullanılmışlardır. Karai inancı, Talmud'u red, Tevrat'ı kabul prensibi ile tanınan bir Yahudi mezhebi­nin ideolojisini teşkil etmektedir. Buna göre bu mezhebin başlangıcı, Talmud'un yazılı olarak (mişna) ortaya çıktığı döne­me kadar gitmektedir. Ancak bu fikirleri belli bir sistem altında ifade eden Arlan ben Davİd olmuştur. Bu konularda Rab­bani metinlerde yeterince bilgi vardır. Fa­kat İslâm kaynaklarında Anan ben David’in kurduğu mezhep “Ananiyyün” olarak geçmektedir.

Karai mezhebi, inanç esaslarını Tevrattan almıştır. Zaten mezhebin temel felsefesi de Tevrat Yahudiliğine dayanmaktadır. Karailik, Irak, Kudüs, Filistin bölgelerinde yayılmış bir ortaçağ Yahudi mezhebi ola­rak görünmektedir.

Karailiğin Kafkasya bölgesine, özellikle Kırım'a VIII. yüzyıldan itibaren girmeye başladığını söyleyebiliriz. Hazar Türkle­rinin arasına VIII-X yüzyıllarda girmeye başlayan Karailik, XII. yüzyılda Kırım'da iyice yerleşmiştir. Daha sonra Karailik, Hazar ülkesi ve Kırım'da yayılarak Kuman-kupçakların birçoğu karailiği kabul etmiştir. Kırım ve Hazar bölgesinde ki Yahudilikten bahseden kaynaklar, onlar­dan Karai olarak bahsetmiyorlardı. Bu bölge halkının ve Hazar Türklerinin Karai olduğunu söyleyen yegane kaynak, XI. yüzyılın başlarında bölgede dolaşan Talmudist seyyah Petahyah olmuştur. Daha sonraki yıllarda bu bölgede Karailik güçlenmiştir. Karailik, X. yüzyılda, altın çağını yaşamıştır. Bugün, bu bölgede Ya­hudi olanların çoğu Türk asıllıdır. Diğer etnik gruplar ise çok azınlıktadır. Meselâ İstanbul Karay cemaati bunun en canlı örneğini oluşturmaktadır. Bu cemaatin 1979 yılında sayısı 150 kişiyi bulurken, 1992 yılında bu sayı 100'e düşmüştür. Bu­nun için bugün, Karailer olarak bilinenle­rin birçoğu, Türk kökenlidir. Gerek Kaf­kasya'da ve gerekse dünyanın diğer ülke­lerinde yaşayan Türk kökenli Karailer’in Yahudiliği sadece Tevrata dayandığını ve birçok Türk örf ve âdetini devam ettirdik­lerini burada belirtmekte özellikle yarar vardır.

Türk kökenli Karailerin, X. yüzyıldan be­ri, Türk ve Yahudi kültürü ile yaşadıkları görülmektedir. Aynı yüzyılda Türklerin büyük bir çoğunluğunun İslâmiyeti kabul etmeleri karşısında, niçin Hazarların Ya­hudiliği kabul ettikleri sorusu çok önemli bir problem teşkil etmektedir. Muhte­melen merhum Prof. Dr. Şaban Kuzgun'un da belirttiği gibi, bu bölgedeki Hazarların Yahudiliği kabul etmeleri, si­yasi ve ekonomik bir platformda, Hıristi­yan Bizans ile o bölgedeki Müslüman Araplar  arasında bir ortayol izleme politikasnın bir sonucu olarak görülmektedir.

 

Karizma (Kharisma):

 

Yunanca kharis kelimesi inayet anlamına gelmektedir. Dini anlamda, Allah tarafından bir kişiye veya bir gruba, hedeflerine uygun olarak bir işi başarı ile yapması için verilen özel yetenektir. Bu yetenek, şehadet, vaaz, söz alma, vazife, öğretmek, hayır işleri gibi belli bir vazifeyi ifa için kutsal-Ruhun da­imi aksiyonuna benzetilmiştir. Bu değişik yetenekler, dünyanın ve dini cemaatin, fonksiyonlarıdır. Yahut yaptıkları işleri onaylanan kişilerin tabii yetenekleridir. İncilde, özellikle Paul, karizmadan bah­setmiştir: [2]İnayet, bütün karizma’nın canlandırıcısıdır: [3]Bugün bazı Hıristiyanlar, karizma hürri­yetini tesis etmiş olan hiyerarşiye karşı koyarak, otorite ile uyumsuzluklarını haklı göstermeye çalışmaktadırlar.

 

Karl Bath:

 

10 Mayıs 1886'da Bâle'de doğmuş ve aynı şehirde 10 Aralık 1986'da ölmüştür, Kari Barth, bu asrın ortalarına doğru en meşhur Protestan ilâhiyatçısı olmuştur. 1925'den 1934'e kadar Munster'de ve Bonne'da Protestan ilahiya­tı okutmuştur. Nazizme karşı muhalefetin liderliğini yaptığından dolayı, üniver­sitedeki kürsüsünden kovulmuş, aka­demik rütbeleri elinden alınmıştır. Sığın­dığı Bâle'de 1935'den 1962'ye kadar Profe­sör olarak şöhreti devam etmiştir. Alman­ca yazdığı eseri oldukça önemlidir: (1918'den 1965'e kadar yirmi ciltten fazla eser ve sayısız makale yazmıştır.) İmana Giriş (1972), İlahiyat ve Kilise (1928) adlı eserlerinden başlayarak 1932'den 1959'a kadar onun Dogmatik (Akide) hakkındaki görüşleri Protestanlar üzerinde gittikçe artmıştır. Bultmann ve Tillich’in görüşleri yayınlanınca onun tesiri biraz zayıflamıştır, Dialektik demlen Barth teolojisi, önce, özellikle Schliermacher'le Hegel’in idealist akımı ve Protestan­lığın geleneksel tezleri arasını uzlaştırma­ya çalışan “Aracı İlahiyata” karşı bir re­aksiyon olarak görülmüştür. Bilhassa, Kierkegaard'la başlayan existentialist ha­reket, bu teşebbüsün çelişkili ve yapmacık karakterini ortaya koymuştu. İlk neşriyatlarında, Kierkegaardçı eleştiri­leri üslendikten sonra İsviçreli İlâhiyatçı, Danimarkalı filozoftan ayrılmış ve “Doğmatique” adlı gelenekçi Protestanlığa dönmüştür.

 

Karman:

 

Sanskritçe bir kelime olan Karman, iş, faaliyet, hareket anlamına ge­lir. Brahmanist ilahiyatçılar tarafından ferdin, hayatı boyunca değerli veya de­ğersiz olarak biriktirdiği şeyler bütününü belirtmek için kullanılmıştır. Büyük Hin­du çoğunluğu tarafından kabul edilen bir anlayışa göre insan, üç elemandan mey­dana gelmiştir: Beden (Duyu ve hareket organları), Akıl (manası: zihni organ), Ruh (Atman). İşte bu sonuncusu, tesadüfen fenomen dünyasına inmiş olan bir özdür. Orada bu öz, kafesteki bir kuş gibi dün­yanın sonuna kadar hapis olarak kalacak­tır. Sözü edilen kuş, uçmak istiyor. Fakat o, fertlerin ifâ ettiği hareketlerin herbiri vesilesiyle dokunduğu ağlarla tutuklu bu­lunuyor (İşte bedenle Ruhun misali). Çünkü iyi ve kötü her hareket, görülme­yen fakat gerçek olan bir sonucun nede­nidir. İşte buna karman denmiştir. Bu, ruh üzerine tesir eder ve onu başka bir şartta veya sonsuz yeniden doğuşun bir devre­sinde ferdin ölümüne sevkeder. Böylece aynı değişmez ebedi ruh, zamanlar bo­yunca, hayvan şartlarından insan şartları­na geçen göçmen bir kuş gibi bedenden bedene geçer. Bu sürekli hayatlar boyunca biriken karmanın değerine göre, kötülük yok olur. Böylece, yüce bir ermişlik ha­reketi, ferdi, kutsal  bir statüye   ulaştırabilir. Fakat bu sadece başkalarına karşı yüksek olan bir haldir. Onları aşamaz. Bir müddet sonra, kendisinin o mevkiye ulaşmasına imkan veren liyakati tüketen ruh, ya bir insan bedeni ya da hayvan be­deni içinde kendini gösterir. Ancak yine hareketsiz yaşanamaz. Yeniden karman depo edilir ve bu sonsuza dek böylece sü­rer gider.

Böyle bir teorinin doğurabileceği metafi­zik bir ümitsizliğe karşı, sayısız Hindu mezhepleri böyle bir lanetten kaçmaya imkan veren bir kurtuluş yolunun varlı­ğını ifade etmişlerdir. Meselâ, Bhakti'nin mensupları, Tanrının (vishnu, shiva, krishna, tanrıça) inayetiyle Mü’mini, cen­netinde sonsuzluğa dek tutabilir, derler. Diğer mezhep salikleri, ferdin, karmanın birikim mekanizmasının şuuruna var­dığında, hareketi reddederek onu kırabi­leceğini ifade etmişlerdir. Böylece ruh, Samsâra (sonsuz yeniden doğuşlar devr-i daimi) dan kesin olarak kurtulur ve hüvi­yetini mutlaka (Brahman) gerçekleştirir. Böylece ebediyyen fenomenler dünyasın­dan kurtulur ve bir daha da bedenleşmez. Yoga pratiği yapanlar da ferdi, insani şartlardan çekip çıkarmak ve ona kar­mandan kurtulmaya imkan vermek için onu yapmaktadırlar. Burada çok sayıda modern Hindu'nun da gelecek hayatlarını Hıristiyanlar ve müslümanlar gibi cehen­nem veya cennet olarak tahayyül etme meylinde olduklarını da ilave edelim. Bu­nunla beraber, Karman mefhumu gele­neksel din ve felsefe içinde esas olarak kalmaktadır. Bu mefhum, Hindu evrensel kültürünün içinde her yerde vardır.

 

Karmelit Tarikatı:

 

Orta çağın dört büyük tarikatından biridir. Bu tarikat is­mini, Filistin'deki Carmel tepesinden al­mıştır. İsrail peygamberlerinden İlya’nın açtığına inanılan bir su kenarına yerleşen keşişlerin murakebeye çekildikleri bir yerdir. Karmel tarikatı, kök itibariyle XII. yüzyıla kadar çıkmaktadır. Buradaki ke­şişlerle Haçlı ordusunun İçinden birkısım askerler bu tarikatı tesis etmişlerdir. Ku­düs patriği Aziz Albert, 1206-1214 arasın­da bir tarikat tüzüğü hazırlamıştır. Bu tü­züğü papa III. Honorius 1226 yılında onaylamıştır. Tarikatın kuruluş gayesi, Hıristiyan keşişlerinin İlya peygamberin (Hz. İlyas) yaşama modelini kendilerine rehber etmelerine dayanmaktadır. Bunun için keşişler, Karmel dağına murakebe için sık sık inzivaya çekiliyorlardı. İlk Karmel cemaatinin üyeleri ayrı ayrı hücrelerde sessizlik, münzevi, aşırı perhiz ve sadelik içinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Ancak Haçlı seferlöri sırasında Karmel dağı güvenlik nedeniyle boşaltıl­mış ve Karmel dağından Karmel keşişleri 1240 yılında Avrupa'ya doğru dağılmaya başlamışlardır. Böylece Karmel keşişleri, İngiltere, Fransa, Kıbrıs ve Sicilya'da mer­kezler oluşturmuşlardır. Karmelitlerin ilk genel kurulu 1247'de İngiltere'de yapılmıştır. O sırada toplantıya, Sen Simon Stock başkanlık yapmıştır. Karmel tarika­tı, Batı toplumu için yeniden gözden geçi­rilmiştir. Tarikat kardeşlik esasına daya­nıyordu. Karmelitlerle, Dominikenler ve Fransiskenler arasında ciddi benzerlikler vardır,

Karmelit tarikatı, kadınları da bünyesine alarak ilk Karmelit rahibe topluluğunu 1452'de oluşturmuştur. Avilalı Azize Teresa, Karmelit tarikatında ciddi re­formlar yapmıştır. Teresa, bir Karmelit manastırında otuz yıl kalarak, çıplak ayaklı Karmelit tarikatını tesis etmiştir. Teresa, sadece rahibe teşkilatları değil, başka teşkilatlar da kurmuştur. Bu tari­katlar, çok sıkı riyazat ve yaşama kuralla­rını uygulamaya koymuşlardır. Teresa'nın eğilimindeki Karmelitler, “Ayağı çıplak Karmelitler” olarak anılmışlardır. Karmetit tarikatına bağlı manastırlar, 1593'te papalık fermanıyla bağımsız bir tarikata dönüştürülmüştür. XIX. yüzyılda Karmelit adıyla yaşayan gerek Teresa'nın eğilimindeki ve gerekse eski Karmelit eğilimli manastırlar, ciddi baskı altında tutulmuşlardır. Ancak daha sonraki dönemlerde Karmelit tarikatı, hem Batı Avrupa'da, hem de Amerikada ve Ortadoğu'da yeniden canlanmaya baş­lamıştır.

 

Karşı Reform:

 

Bu tabir aslında, Kato­lik kilisesinin bir iç yenilenme hareketi olarak kabul edilmesi gerekir. Karşı-Reform tabiri, Protestanlığın çıkışı olan XVI. yüzyıldan sonra çok daha özel bir anlam kazanmıştır. Bunun için XVI. yüz­yıldan sonra Katolik kilisesinin yaptığı genel konsil toplantıları, genelde karşı-Reform özelliği taşımaktadır. Bu anlamda karşı-Reform, Katolik kilisesinin Protes­tanlık karşısında kendine bir çeki düzen verme hareketi olarak anlaşılması gerekir. Bu açıdan ilk karşı reform konsili, Trente konsilidir (1545-1563). Bu konsilde daha sonra Tridentin Katoliklik denilecek olan, Katolik Hıristiyanlık yeniden belirlenmiş­tir. Ayrıca bu konsilde, iman ve tanrı kav­ramları yeniden ele alınmıştır. Kutsal ayinlerin sayısı yeniden belirlenmiştir. Protestanlığın ayinler konusundaki kısalt­ması reddedilmiştir. Din adamları arasın­daki yozlaşmaya karşı savaş açılmıştır. Rahiplerin eğitimleri yeniden ele alınmış­tır.

Din adamlarının mütevazi şekilde yaşa­maları, içice olmaları, gençlerle ilgilenme­leri, gençlere yönelik okullar açılması gündeme geldi.

Protestanlığın yayılmasına karşı siyasal ve askeri tutum, XVI. yüzyılın ilk yansın­da imparator V. Şarlken ile İspanyol engi­zisyonunu izleyen II. Filipe’in politikala­rında açıkça görüldü. Karşı-Reform hare­ketiyle Katolik Hıristiyanlık, Hıristiyan imanını ve inancını iyice pekiştirdi. Özellikle İsa'nın komünyona gerçek bedeniyle katılması, Meryem ana, aziz Petrus'un ön­celiği gibi konular üzerinde durulmuştur. Katolik tarikatının vaizleri, yeni böl­gelerdeki Katolikleri, Protestanlardan ko­rumak için yoğun faaliyet göstermişlerdir. Katolik kilisesi karşı-Reform özelliği taşı­yan konsilleri devam ettirmiş ve 1962-1965'de Roma'da toplanan II. Vatikan konsili, karşı-Reform konsillerinin son halkasını teşkil etmiştir.

 

Kast:

 

Klâsik ve çağdaş Hinduizm, ta­mamen kast sistemi üzerine kurulmuş­tur. Bu kastları Brahmanlar, kşatriya, Vaisya ve Sudra olarak belirtebilirz. Yani Hind toplumu, Hindu dini cemaatini oluşturan insan gruplarının hiyerarşik organizasyonu üzerine oturmaktadır. Bu in­san grupları, sosyal kaidelere ve davranış­lara göre tarif edilmektedir. Fertlerin, farklı sosyal derecelere aidiyeti, doğrudan doğruya onların karmanlarının bir sonu­cudur. Yani, hayatta iken yapılmış işler, sonraki hayatta ruhun kaderini (atman) belirlemektedir, (doğuşların devr-i daimi) Durum böyle olunca, Parya veya Brah­man olarak doğmakta bir adaletsizlik yoktur. Bunun için, hayatta iken bir kast­tan diğerine geçmek mümkün olma­maktadır. Ancak, yeniden doğuşta daha yüksek bir durumda doğabilmek için herkesin karmanını ifâ etmesi gereklidir. Bhagavad-Gita doktrini böyledir. Bu Hinduların çoğunluğunun inancıdır. Fakat birçok mezhep kurucusu (Guru), kast sis­temini kabul etmemiştir. Meselâ Budizm, kasttan reddetmektedir. Hindistan'da herzaman bu sert hi­yerarşinin meydana getirdiği sosyal hal­kadan; cemiyet halinde yaşamaktan yüz çevirerek, başıboş mistik bir hayat sürmek için kurtulmaya çalışılmıştır. Bu olay, bir emniyet supabı olarak, cemiyette fonksi­yon yapmıştır. 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlık sırasmda Hind     parlamentosu, şekil olarak kastları yasaklayan bir Anayasayı kabul etmiştir. Ancak kast­lar, hâlâ Hindu çoğunluğunun dini vic­danlarında yaşamaya devam etmektedir.

 

Kaşerut:

 

Yahudilerin beslenmeleriyle ilgili kuralları kaşerut belirlemektedir. Yahudilerdeki kaşerut kuralları, Levililer ve Tesniye'de belirtilmiştir. Daha sonra Talmud bilginleri bu yazılara yeni yorum­lar getirmişlerdir. Özellikle Mai-monides (İbn Meymun) bu konuda yeni açıklama­larla Yahudi kaşerut kurallarını zenginleş-tirmiştir. Kaşer, yiyeceklerin Yahudi dini­ne uygunluğunu belirleyen kurallardır. Yahudiler, kaşerut doğrultusunda hayvan kesimine çok önem vermektedirler. Bir hayvan etinin kaşer olabilmesi için Şohet adı verilen bilgili biri tarafından kesilmesi gerekir. Şohetler, dini bilgiler bakımından özel olarak yetiştirilir. Ken­dilerine şohet belgesi verilir. Bu belge Hahambaşılık veya Bet-Din üyeleri tara­fından verilmektedir. Bunun için Şehita denilen hayvan ke­simi dinsel bir faaliyettir. Şehitada Halef adı verilen keskin bir bıçak kullanmak şarttır. Şohet tarafından kesilen hayvanın yine şohet tarafından iç organları temiz­lenir. Yahudiler Kaşer damgası olmayan yiyecekleri yemezler. Yahudilerin yediği etlerde Kaşer damgası bulunur. Yahudiler kan, ciğer, dalak gibi sakatat ve iç yağı yemezler. Ateşten geçirilerek kanı yok edilen ciğer yenebilir. Yahudiler, ka­rışık yiyecekleri birlikte pişirmezler. Bun­ların yenmesi de haramdır. Meselâ, eti sütle pişirmek yasaktır. Avrupa'da ve Amerika'da kaşer damgalı yiyecekler satılmaktadır. Bu, bu yiyeceğin Yahudi kurallarına uygun olduğunu gös­teren bir izin belgesi demektir. Uçak yol­culuklarında da Yahudiler Kaşer damga­sına dikkat etmektedirler. Türkiye'de de Yahudiler için Kaşer damgası çok önemlidir. Özel eğitimden geçmiş şohetler, Yahudi yasalarına uygun hayvan kesimi yapmaktadırlar. Yahudiler “kaşer” lisansına sahip Yahudi kasapla­rından veya mezbahalardan et almakta­dırlar. Türkiye'de “kaşer” lokantalar yok ise de, birçok lüks otolde “kaşer” damga­sını taşıyan gıda maddeleri bulunmakta­dır.

Kaşer kelimesi bütün dünyada gıda sek­törü tarafından bilinmektedir. Kaşerut kuralları Yahudi kimliğinin korunmasın­da çok önemli bir rol oynamaktadır, Çağdaş Yahudi bilgini Samuel Dreuner, “Yahudi Gıda Yasaları (1966)” isimli kita­bında kaşerut konusunda şöyle demekte­dir: “Kaşerutun amacı, kutsallıktır. Kut­sallar kişi ve kutsal bir millet oluşturmak­tadır. Kaşerut, insanın hayvansal tabiatı­nın basit bir gereksinimi olan yemek ola­yını Tanrı katma çıkararak kutsallaştırdığı için Yahudileri diğer milletlerden farklı kılmaktadır.”

 

Katarlar (Cathares):

 

Katar keli­mesi, temiz anlamına gelen catharis keli­mesinden gelmektedir. Katarlar, XI. yüz­yıldan XIII. yüzyıla kadar İtalya'dan Fransa'nın güneyine kadar yayılmış olan bir mezheptir. Bunların doktrini, Zerdüşt-lüğün ve Maniheizmin düalizminden alınmıştır. Bunun için doktrinlerinin esası, iyilik ve kötülük prensibinin varlığı üze­rine dayanmaktadır. Buna göre bu iki prensip, devamlı mücadele halindedir. Ancak neticede iyilik, zafere ulaşacaktır. Kötülük prensibinden çıkan madde, cin­siyet, evlilik, lanetlenmiştir. Her türlü maddi cazibeden, fakirlikle ve iffetle kur­tulmuş olan mükemmeller, kurtuluşa herhangi bir sakramentin yardımı olmak­sızın ulaşacaklardır. Mükemmeller, ölme­den önce diğer inananların üzerine elleri­ni koyarlar ve onlara daha yüksek bir ruh göçü temin edebilirler. Böylece onlar da, kendileri gibi olurlar. Bazı defalar bu kur­tuluş kavramı,   Budizmin  Nirvana'sı  ile mukayese edilmiştir. Katarlar, hemen hemen, papa III. İnnocentin çağrısı ile baş­latılan, Albigeois haçlı savaşı ile ve engi­zisyonla yok edilmişlerdir. Onlardan bu­güne, sadece birkaç metin, birkaç şifahi gelenek ve Güney-Batı Avrupa'da çok kü­çük bir cemaat topluluğu kalmıştır.

 

Katedral:

 

Hıristiyanlıkta, piskoposun resmi makamının bulunduğu kiliseye ve­rilen addır. Katedral, ait olduğu piskopo­sun, genel kilise hiyerarşisi içindeki, ko­numunun yükselmesine bağlı olarak önem arzeder.

Erken dönem Hıristiyan bazilikalarında, apsis duvarına yakın biçimde yerleştirilen Katedra, piskopos tahtı olarak kullanı­lırdı. Bu bazilikaya da katedral adı verili­yordu. Daha sonraki dönemlerde, her piskoposun kendi bölgesindeki en önemli kiliseye “Katedral” adı verilmiştir. Katedral kiliselerinin, her zaman büyük ve görkemli yapılar olması gerekmez. Fa­kat genelde katedraller, görkemli binalar­dır. Diğer yandan, katedraller, genelde şehir merkezlerinde inşa edilmiştir. En büyük katedraller, Batı'da Orta çağda ya­pılmıştır. Katedraller, Hıristiyan ortaçağının en gözde dini yapılarıdır. Kated­ralin bulunduğu şehir de, katedralle şöh­rete ulaşmıştır. Katolik kilisesi yasasına göre, katedralin takdis edilmiş olması ve yeterli gelirinin bulunması gerekmekte­dir.

Genelde Katedral yapımına papa, karar vermektedir. Ancak, şartlar elverdiği tak­dirde piskoposların isteği ve teklifi üzeri­ne de papalığın onayı alınmak şartıyla kadetral yapılabilmektedir. Ortadoks kilisesinde katedral piskoposun bulunduğu ve ayinleri yönettiği ana kili­sedir. Rusya'da her büyük şehirdeki en büyük kilise, katedral olarak kullanılmak­tadır. Ancak her zaman bu kilisede pis­kopos bulunmayabilir.

Avrupa'da Protestanlık hareketi yayıl­maya başladıktan sonra, Protestan muhit­lerde piskoposluk kaldırılmış ve katedral­ler normal kilise haline dönüşmüştür. Sadece, İsveç'te, piskoposun bulunduğu Lutherd bir kilise katedral adım koru­muştur. İngiliz milli kilisesi olan Anglikan kilisesi de katedralleri korumuştur.

 

Katekümen:

 

Hıristiyanlıkta, Hıris­tiyan eğitimi gören vaftiz adaylarına veri­len bir isimdir. İlk Hıristiyanlar, yeni Hı­ristiyanlığa girenleri, vaftizden sonra bil­gilendiriyorlardı. Vaftiz olarak Hıristiyan­lığa girenleri, Havariler eğitiyorlardı. Hıristiyanlığın gereklerini yerine getiriyor­lardı. [4]Havarilerin dışında, Hıristiyanlığı iyi şekilde öğrenen­lerde, yeni Hıristiyan olanlara öğretmen­lik yapıyorlardı. Nitekim İskenderiyyeli Apollos isimli bir Yahudi, Efes'te, İsa'ya ait şeyler konusunda bilgi veriyordu. [5]

Hıristiyanlığa putperest muhitlerden ge­lenler çoğalınca Hıristiyan din eğitiminin de önemi artmıştır. Özellikle IV. yüzyılda Hıristiyanlık, Roma devleti tarafından yayınlanan 313 Milan fermanı ile serbest­çe yayılma imkanı bulunca, üç asırlık bi­rikim kendini bir takım itizallerle ortaya koymaya başlamıştı. Böylece resmi kilise öğretisinin önemi bir kat daha artmıştı. Çünkü itizallerle mücadelenin başka yolu yoktu. Hatta Hıristiyan olmak isteyenler, önce Hıristiyanlığı öğreniyorlar, sonra vaftiz ediliyorlardı.

Hıristiyanlıkta katekümenlikle vaftiz ara­sında ciddi bir bağ oluşmuştur. Çocuklara uygulanan vaftiz            merasimi, katekümenlerin sayısını azaltmışsa da, ye­tişkinlerin vaftiz olması katekümenlik müessesini yeniden canlandırmıştır. Bu durumda katekümenlik misyonerlikle bir­likte yeniden gündeme gelmiştir.

 

Kateşizm:

 

Hıristiyanlıkta kateşİzm, di­ni bilgilerin öğretilmesini hedefleyen sorulu-cevaplı bir ilmihal bilgileri klavuzudur. Kateşizm, iki hedefle hazır­lanmıştır: Hıristiyan gençleri bilgilendir-mek-kiliseye yeni mensuplar kazandır­mak ve katekümenleri vaftize hazırlamak. Havariler döneminde, Hıristiyan kredosunu (amentü) vaftiz adaylarına sözlü olarak öğretme olayına katekhesis= (öğ­retmek) deniyordu. Hıristiyanlığı, Roma eğitim sistemi içinde yetişmiş olanlara öğ­retebilmek için birtakım okullar açılmıştır. İslanderiyye'de açılan okul, bunların ilki­dir. Daha sonraki dönemlerde bu ilk Hı­ristiyan eğitim modelleri, daha büyük okulların tesisine yol açmıştır. Hıristiyan iman ve ibadet kılavuzları üzerindeki ça­lışmalar, özellikle M.S. 325 İznik Konsilinde kabul edilen iman formülün­den sonraki dönemlerden başlıyarak, kili­se babalan döneminde hızlanmıştır. Hıristiyan kaynaklarında kateşizm terimi, ilk defa XVI. yüzyılda, bu amaçla yazılan kitaplar için kullanılmaya başlamıştır. XV. yüzyıldan itibaren matbaanın icadı ile bir­likte, kateşizm kitapları basılmaya baş­landı. Genelde bu amaçla yapılan çalış­malara, Ortaçağ kateşizm kitapları kay­naklık ediyordu. Ortaçağ kateşizmi, daha ziyade Havariler kredosunu (amentü), Rabbin Duasını ve Tanrı sevgisini dile ge­tiren On Emir’in açıklamasını ihtiva edi­yordu.

Protestan muhitlerde ilk kateşizm kitabını 1529'da “Küçük Kateşizm” adı ile kaleme alan Luther olmuştur. Yine Luther’in 1529'da, “Büyük Kateşizm” adı ile kale­me aldığı kitap ise daha çok Protestan din adamlarına hitap ediyordu. Protestan muhitlerde kateşizm konu­sunda ikinci önemli çalışmayı Jean Calvin 1537'de kaleme aldı. Calvin’in çalışması, daha ziyade çocukların eğitimine yönelik­ti.  1563'de Heidelberg kateşizmi adı ile Cospar Olevianus ile Zacharias Ursinus'un hazırladıkları kitap, 1619'da “Dört Komilinde” yeniden gözden geçi­rilerek, Reform kiliselerinin hizmetine su­nuldu.

İngiliz Anglikan kiliseside “Toplu Dua Kitabı” isimli kateşizmi kabul etmişti. Bu kitabın ilk bölümü 1549'da Thomas Cranmer ve Nicholas Ridley tarafından hazırlanmış olup, 1661 yılına kadar birçok değişiklik geçirmişti. Bu kitabın ikinci bö­lümü vaftiz ve komünyon ayinlerini içine alıyordu. Kaynaklar bu kısmın da 1604 yı­lında, Puritenlere karşı hazırlandığını be­lirtmektedir.

Katolik Hıristiyanlık kateşizmine en ciddi katkıyı 1555'de kaleme alman çalışma yapmıştır. Bu kitabı, saint Petrus Canisius yazmıştır. Aslen bir Cizvit rahibi olan Canisius'un bu eseri, dört yüz defa basılmıştır. 1563'de Edmond Augor'de bir Kateşizm kitabı hazırlamıştır. Daha sonra 1687'de Jaques Benigne Bossuet bir kateşizm kitabı yazmıştır. Katolik Hıristi­yanlık alanında kateşizm çalışmaları, da­ha sonraki yüzyıllarda devam etmiş, Amerika'da 1885 yılında Baltimor Kateşizmi, 1898'de İngiltere'de Hıristiyan Doktrini Kateşizmi, Almanya'da 1847'de Joseph Deharbe’in yazdığı kateşizm, bu alanda dikkat çekici eserlerdir. Katolik Hıristiyanlık kateşizmi 1962-1965'de yapılan II. Vatikan Konsilinde yeniden gözden geçirilmiş, kabul edilen on altı metnin içinde “Hıristiyan Eğitimi” başlığı altındaki metin, Katolik kateşizminin boyutlarını genişletmiştir. II. Vatikan          konsilinde  Hıristiyan kateşizminin dayandığı prensipler geniş şekilde tespit edilmiştir.

 

Katharosçuluk:

 

XII. ve XIII. yüzyıl­larda Batı Avrupada ortaya çıkan sapık bir akımdır. Yunanca Katharos kelimesi arı-temiz anlamına gelmektedir. Batı Hı­ristiyan dünyasında XI. yüzyıldan beri dağınık ve düzensiz olarak görünen Katharos zihniyetli akımlar, XII. yüzyıhn ortalarına doğru belli bir teşkilat içinde görülmeye başlamıştır. Böylece kendine özgü kilise yapısı ve ayin usulü ile örgüt­lü bir duruma gelmiştir. 1149 yılına doğru piskoposluk düzeyinde kuzey Fransa'da bir piskoposluğa sahip olmuştur. Bunu, Albi ve Lombardiya piskoposlukları izlemiştir. XII. yüzyılın sonunda biri Kuzey Fransa'da, dördü Güney Fransa’da, altısı da İtalya’da olmak üzere Katharosçu pis­koposlukların sayısı on bire çıkmıştır. Katharosçu hareketin ana hedefi, dünya­dan ve maddeden uzaklaşmaktı. Dünya kötü idi ve kötülüklerle dolu idi. Bu kö­tü dünyada, insanın amacı, ruhunu dün­yadan kurtarmak ve Tanrı ile birliğini sağlamaktı. Ruhun temizliği için et ye­memek ve cinsel ilişkinin terk edilmesi gerekmektedir.

Katharosçuluk sert çile ve riyazat prensip­leriyle elit bir zümrenin ilgi odağı haline gelmiştir. Ancak bazı yerlerde bu öğretiler halk seviyesine kadar inmiş ve birçok halk, bu öğretilere uymaya başlamıştır. Özellikle Fransa ve Kuzey İtalya'da katharosçu öğretinin müntesipleri yaygın­laşmıştır.

Katharosçu hareket, zamanla iki kola ay­rılmıştır:

a) Kusursuzlar

b) İnananlar.

Kusursuzlar (consolamentum) Kendileri­ne has bir törenle, inananlar grubundan ayrılıyordu. Kusursuz Katharosçular, kendilerini en yüksek ahlâki ölçülere uy­durmaya çalışıyorlardı. Tefekkür, hayat­larının temelini oluşturuyordu. İnanan­lar, daha sade bir hayat sürüyordu. Katharosçu hareket Hıristiyanlığın bazı temel doktrinlerinde de farklı düşüncelere sahip bulunuyordu. Meselâ, kilisenin be-denleşme teorisine İnanmıyorlardı. Onla­ra göre Hz. İsa bir melekti. Hıristiyanlıkta bu aşırı davranışlarıyla Katharosçu hare­ket, zamanla papalık karşısında itizal durumuna düştü. Papa III. İnnocentinus (1198-1216) bunları bastırmak için bazı gi­rişimlerde bulunmuştur. Bu konuda başa­rı sağlanamayınca 1209'da Katharosçulara karşı, Albi Haçlı seferi düzenlenmiştir. Tarihe Albi hareketi olarak geçen bu ha­reketle, Katharosçular kılıçtan geçirilmiş­tir. Daha sonra engizisyon mahkemeleri­ne sevkedilen Katharosçuların kökü kuru­tulmuştur. Böylece 1270lerde Katharosçuların kiliseleri yok olmuştur. Yeraltı faaliyeti ile bazı ülkelerde yaşa­maya devam ettilerse de XV. yüzyılda tamamen kaybolmuşlardır.

 

Katolik Ansiklopedisi:

 

Vatikan'ın yayınladığı önemli bir ansiklopedidir. 1949-54 yılları arasında yayınlanmıştır. II. Vatikan Konsili öncesi yapılan, Katolik Kilisesi üzerinde bilgi veren ciddi bir ça­lışmadır. 12 ciltlik bu Katolik ansiklopedi­si, Latin Katolik Kilisesini bütün yönleriy­le incelemektedir. Ansiklopedi, konuların önemine göre maddeleri geniş tutmakta ve her maddeden sonra kaynaklar ver­mektedir. Her cilt, yaklaşık olarak iki bin sahifeyi bulmaktadır. Katolik Ansiklope­disinde yer alan maddeler kırk iki başlık altında toplanmıştır. Katolik Ansiklo­pedisine, 1969 yılında ikinci Vatikan Konsilinin de içine alınması için bir ek yapılmıştır. Bu ilaveye “II. Vatikan ökümenik Konsili sözlüğü” adı verilmiştir. Aradan geçen otuz yıl boyunca, An­siklopediye ilave edilmesi gereken çok önemli konular ortaya çıkmıştır. Bu konu­ların başında “Dinler arası Diyalog ça­lışmaları ve Toplantıları” gelmektedir. Ansiklopedi bu açıdan eksik kalmaktadır.

 

Katoliklik:

 

Doğrudan doğruya katolik kelimesiyle alakalı olan katoliklik, Katolik anlayışa ve imana mensubiyeti ifade etmektedir. Katolik kelimesi birlik içinde evrenselliği belirtmektedir. Yani, kilise birliği ile birlikte, evrensel Hıristiyan imanını temsil ettiğine inanan Hıris­tiyan kilisesinin adıdır. Doğu ile Batı kili­seleri arasındaki kopuş, 1054 yılında vuku bulmadan önce, ortodoks ve katolik keli­meleri pek revaçta olan kelimeler değildi. 1054 yılındaki büyük bölünme olarak ifa­de edilen Doğu ve Batı kiliselerindeki ay­rılıktan sonra, Bizans kilisesi, ortodoks unvanını almış ve gerçek imanın muhafa­zasını kendisinin temsil ettiğini iddia ede­rek, bu ismi kullanmaya başlamıştır. Ro­ma kilisesi, de katolik kelimesini kendisi­nin vasfı yaparak, birlik içinde evrenselli­ği temsil ettiğini iddia etmiştir. Neticede Bizans kilisesi, Rum Ortodoks kilisesi unvanını alırken; Roma kilisesi de Lâtin katolik kilisesi unvanını almıştır. Fakat her iki kilise de, diğerinin üstlendiği vas­fa, kendinin layık olduğunu her zaman iddia etmiştir.

Ortodoks kilisesi ile Roma katolik kilisesi arasında XI. yüzyıldan itibaren XIII. yüz­yıla kadar varan uzun bir uzlaşma seyri görülmektedir. Bu konuda iki tarih önem­lidir. Biri yukarıda belirttiğimiz 1504 tari­hidir. Bu tarihte iki kilise arasında bir ya­kınlaşma teşebbüsü yapılmıştır. Fakat bu teşebbüs başarısız olmuştur. İstanbul pat­riği ile Roma papalık elçisi arasında karşı­lıklı aforoz mücadelesi, bu dönemin önemli bölünmesini göstermektedir. Doğu ile Batı kiliseleri arasındaki ayrılışı tam olarak belirleyen ikinci olay, 1204 yı­lında yapılan 4. Haçlı seferidir. Dördüncü Haçlı seferi ile Batı, İstanbul üzerine sal­dırmış ve onu iğrenç ve tahripkâr bir çıl­gınlık içinde yakıp yıkmıştır. 1054 tarihinde meydana gelen Roma ile İstanbul arasındaki bölünmenin ve ayrıl­manın nedeni, Kutsal-Ruhla (Saint-Esprit) ilgili tartışmadır. Katolik kilisesi, Teslisin üçüncü unsuru olan Kutsal-Ruhun hem Baba'dan hem de Oğul'dan çıktığını kabul ederken; Ortodoks kilisesi, Kutsal-Ruhun sadece Baba'dan çıktığını kabul  etmektedir. Böylece iki kilise, birbirini lanetle­yerek ayrılmışlardır. Bundan sonra, her iki kilise ayrı yollarda ilerlemeye devam etmiştir.

XI. yüzyılda Doğu Kilisesiyle ayrılmış olan Batı katolik kilisesi, XVI. yüzyılda yeni bir bölünmeye daha sahne olmuştur. Bu dönemde gerçekten Katolik Hıristi­yanlık, düşünce düzeyinde bir gerilik için de bulunuyordu. Bunun içinde zahiren parlak olan skolastik ilahiyat, yaşanılan dünya için ve imanın haysiyeti için önem teşkil etmeyen nazariyelerle meşgul olu­yordu. İdari yönden de durum pek iç açıcı değildi, politik iktidar karşısında, kredisi­ni tüketmiş, İncilin tanığı olmayı bırakmış bir papalık teşkilatı vardı. Katolik Hı­ristiyanlık, Azizlerin menkıbeleriyle, Endüljans vaazı ile belirginleşiyor, İncillerin ve doğmaların vaazı ise ikinci plânda kalıyordu. Din, adetâ, para bağışı ile ifâ edilecek bir seviyeye getirilmişti. Bazı gayretkeş vaizler Avrupa'yı bir ucundan diğer ucuna katederek, kiliseye para yardımı sağlıyorlar ve günahların bağışlanmasını temin ediyorlardı. Çünkü Papa X. Leon, Roma Saint-Pierre kilisesi­nin mali finansmanı için bütün cömert bağışçılara bir Endüljans verilmesine ka­rar vermişti. İşte XVI. yüzyılda Luther’in asıl isyanı buna karşı olmuştu. Neticede Luther (Öl: 1546) 31 Ekim 1517 yılında Wittenberg şatosunun kilise kapısına, 95 maddelik, katolikliğin prensiplerini reddeden tezini ilan etmişti. İşte Luther’in reaksiyonu sonucunda önce Almanya'da, daha sonrada Fransa'da ve İsviçre'de kendini gösteren katolikliği ıslah harekatı, Protestanlığın doğmasını sağlamıştır. Bu­gün Hıristiyanlığın bu üç ekol (mezhep) etrafında şekillendiğini söyleyebiliriz: Ka­toliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık. Burada sadece katoliklikle ilgili bilgi ve­receğiz.

Katolik mezhebi bugün kırk bir millete dağılmış olarak dokuzyüz milyondan faz­la bir müntesibe sahip bulunmaktadır. Katolik mezhebine ait en kalabalık nüfus, Latin Amerika'dır. Merkeziyetçi bir yapı­ya sahip olan katolik kilisesinin merkezi Vatikan'dadır. Vatikan, etrafında merkezileşen otorite ve idari yapısı ile, dikkat çekmektedir. Bu merkeziyetçi yönetimin başında papa bulunmaktadır. Papa, İsa'­nın vekili durumundadır. Hatta papa, ru­hani Vatikan devletinin devlet başkanıdır. Katolik kilisesi, papanın yanılmazlığım kabul etmektedir.

Katolik kilisesindeki temel hiyerarşi şöy­ledir: Papa, kardinaller, piskopaslar ra­hipler ve diğerleri. Bunların içinden papanın seçimine sadece kardinaller katıl­maktadır. Kardinalleri de papa tayin et­mektedir. Papa adayı, bu kardinallerden biridir. Papa yaşadığı müddetçe papa ola­rak kalmaktadır. Tarihte bir istisna hariç hiçbir papa istifa etmemiştir. O halde pa­palığın istifa yolu ile boşalması söz konu­su değildir.

Papa’nın başkanlığında Vatikan'da topla­nan bir meclis vardır. Bu medis bakanlar kurulu gibidir. Meclisin üyeleri kardinal­lerden oluşmaktadır. Bütün meclis, papa'ya karşı sorumludur. Ayrıca papa'ya bağlı komisyonlar vardır. Her komisyo­nun başında bir kardinal bulunmaktadır. Kardinaller kutsal meclisdeki oylamaya katılmakla birlikte, hepsi oylamaya katıl­mamaktadırlar. Gerek papa seçiminde ve gerekse “Kutsal Meclis” deki oylamalar­da oylamaya katılma yaşı yetmişbeştir. Bu yaştan sonra kardinaller, emekli ol­maktadırlar. İsteyen kardinaller, çalışma­ları takip edebilmektedir. Fakat papa se­çimi “kapalı” yapıldığı için oraya seç­menler katılabilir. Buna “konklav” adı verilmektedir. Konkİav'da papayı seçmek üzere kardinaller, Vatikan'ın bir bölü­münde        toplanarak üzerlerinden kilinlenmektedirler. Bu kapanış, onları dı­şardan gelebilecek her türlü baskıdan uzak tutmaktadır. İşte bu toplantıya konklav adı verilmektedir. Konklav papa X. Gregoire tarafından 1274'de toplanan II. Lyon konsilinde yasallaşmıştır. Konklav, papa’nın ölümünden sonra onuncu gün toplanmakta ve yeni papa'-nın seçimine kadar devam etmektedir. Kardinaller konklav başkanının gözetimi altında Vatikan'a kapatıldıktan sonra; sa­dece bir kaç yüksek rütbeli din adamı, maddi hizmetler için içerde kalmaktadır. Konklav anında her kardinalin bir çalışma odası vardır. Hiçbir kardinal, dışarı ile haberleşme imkanına sahip değildir. Papa'yı seçim toplantıları, sabah ve akşam Sixtine kilisesinde yapılmaktadır. Papa seçilebilmek için oyların üçte ikisine sahip olmak gerekmektedir. Oylama sonunda sonuç ahnamamışsa, bacadan siyah bir duman çıkmaktadır. Bu duman, dışarda bekleyenlere henüz papa’nın seçilemedi­ğini haber vermektedir. Seçim sonuç vermişse, o vakit bacadan beyaz duman çıkmaktadır. Papa seçiminin ilânı, Saint Pierre (sen piyer) galerisinin üstünden şef kardinal tarafından ilan edilmektedir. Pa­pa seçimi yapılmazsa, kardinallerin yiye­cekleri de tedricen azaltılmaktadır. Bunun tek sebebi papa’nın seçimini hızlandır­maktır.

Papaya bağlı bir de “piskoposlar mecli­si” vardır. Bunlar da Vatikan'ın idari ve dini işlerini yürütmekte ve problemlerin çözümü ile alakalı işler yapmaktadırlar. Ayrıca papa'ya bağlı iki devlet bakanlığı vardır. Bu devlet bakanlıklarından biri “Genel İşlerle” meşgul olmaktadır. İkin­cisi de “Devletlerle” ilgili işlerle uğraş­maktadır. Genel işlerle meşgul olan ba­kanlığa dokuz kongregasyon, üç büro, üç mahkeme ve on iki komisyon bağlıdır. Bu dokuz kongregasyon şunlardır:

1- İman doktrini komisyonu

2- Doğu kiliseleri komisyonu

3- İbadet ve Sakrâmentler Disiplini ko­misyonu

4- Kutsallık nedenleri komisyonu

5- Piskoposlar komisyonu

6- Halkları Hırİstiyanlaştırma komisyonu

7- Papaz sınıfı komisyonu

8- Kutsallaşmış Hayat ve Apostolik Hayat komisyonu

9- Katolik Eğitimi komisyonu

Üç büroya gelince bunlar:

1- Apostolik odası bürosu

2- Apostolik meclisin mülkiyet yönetimi

3- Kutsal meclisin ekonomik işler yönetim bürosu

Üç Mahkeme ise:

1- Apostolik nedamet mahkemesi

2- Yüce Apostolik imza mahkemesi

3- On iki üyeli papaz mahkemesi

On iki pontifikal komisyon ise şunlardır:

1- Lâikler komisyonu

2- Hıristiyan birliği komisyonu

3- Alie komisyonu

4- Adalet ve sulh komisyonu

5- Corps unum komisyonu

6- Muhacir papazlar komisyonu

7- Sağlık komisyonu

8- Kanuni metinleri yayınlama komisyonu

9- Dinlerarası diyalog komisyonu

10- İnanmayanlarla diyalog komisyonu

11- Kültür komisyonu

12- Sosyal iletişim komisyonu

Vatikan ruhanî devletinin bütün işlerini bu teşkilatlar yürütmekte ve bütün orga­nizasyonlar doğrudan doğruya papa'ya bağlı bulunmaktadır. Papa, Vatikan ruha­nî devletinin başkanı olduğu için gittiği yerlerde devlet töreni ile karşılanmakta­dır.

Vatikan ruhani devleti “devletle ilgili iş­leri” dünya devletlerindeki elçileri ile yü­rütmektedir. Bu elçiliklere “Nonciature” adı verilmektedir. Bu devletlerin Roma'da büyük elçileri vardır. Türkiye'nin de Vati­kan'da bir elçiliği vardır. Katolik mezhebi, Vatikan ruhanî devleti­nin merkeziyetçi yönetimi altında yaşa­maktadır. Katolik mezhebinin belli başlı özellikleri ise şunlardır:

1- Katolik mezhebinin en yüksek ruhanî lideri papa'dır. Papa, Petrus'un halefi ve İsa'nın yeryüzündeki vekilidir.   Verdiği kararlarda yanılmazlık özelliği vardır.

2- Vatikan, evrensel anlamdaki KatolikHıristiyanlığınmerkezidir. Yine, Roma ki­lisesinin, İstanbul, İskenderiyye, Antakya ve Kudüs kiliselerine göre manevi üstün­lüğü vardır.

3- Evrensel kurtuluş, sadece Katolik mez­hebine bağlanmakta elde edilir. Çünkü Katolik kilisesinin yönetimi, kutsal ruhun İdaresi altında olmaktadır.

4- Kilise yönetiminde Vatikan'ın emriyie görev alan her ruhanî şahsiyetin öğretme yetkisinin olduğunu kabul etmektedirler. Katolik kiiisesine göre öğretme yetkisinin üç boyutu vardır:

Tarihi Görevi: İsa'nın tebliğini yüzyıllar boyunca devam ettirmektir.

Kültürel Görevi: Bu tebliği, tüm kültürle­re ve medeniyetlere, onlardan hiçbirine katılmaksızın bir maya olarak sokmaktır.

Pedogojik Görevi: Bu tebliği, her yaştaki­lere, her smıftakilere, her çevredekilere ve tüm insanlığa eşit bir kurtuluş şansı ver­mek için intibak ettirmektir.

5- Katolik mezhebine göre, vahyin bir kaynağı ve iki iletişim şekli vardır: Vah­yin kaynağı, İncillerde olmakla beraber, Katolik kilisesi, hiçbir zaman scriptura so­la, yani, kutsal kitabın yegane iman kay­nağı olma durumunu kabul etmez. II. Va­tikan Konsili (1962-1965) bu konuda önemli açıklamalar getirmiştir. Bu konsilde, vahyin tüm muhtevasının sade­ce İncilerden çıkarılması kabul edilme­miştir.[6] 

Bunun için Katolik  kilisesi, vahyin kaynağı olarak geleneğe de çok önem vermektedir. Çünkü “Kutsal Gele­nek ve kutsal kitap” aynı kutsal kaynak­tan fışkırmaktadır. İşte yukarıda bahsetti­ğimiz “Öğretme yetkisi”nin bu gelenekle sıkı bir ilişkisi vardır.

6- Katolik kilisesi, Kutsal-Ruhun,  Baba­dan ve Oğul'dan birlikte çıktığına inan­maktadır.

7- Katolik kilisesi, Meryemi, Allah annesi olarak kabul etmektedir. Meryem, Baba­nın tercihli kızıdır. O bakire olarak hamile kalmıştır. Meryem’in gökte olduğuna ina­nılmaktadır. Katolik kilisesine göre, Mer­yem, hem “Allah Annesi” hem de “Kilise Annesidir”. Bunun için papa VI. Paul, bir dogmatik yasa ilan etmiştir.

8- Katolik kilisesi, yirmi bir genel konsil kabul etmektedir. İlk genel konsil, M. 325'de toplanan İznik konsilidir. Son ge­nel konsil ise 1962-1965 yıllarında topla­nan II. Vatikan konsilidir. Katolik kilisesince bu konsilin kararları geçerlidir.

9- Katolik kilisesi,  rahiplerin bekarlığını zaruri görmektedir. Bu zaruret, tabiattan değil, yerinde bir hareket   olmasından kaynaklanmaktadır. Bekarlığın ana nede­ni, rahiplerin kendilerini serbest şekilde Hz. İsa'ya  hasretmeleri olarak gösteril­mektedir.

10- Ayinin latince olarak yapılmasını ön­gören Katolik kilisesi, II. Vatikan konsilinden sonra, her ülkenin  insanlarının kendi dilleriyle ibadet edebil­melerine izin vermiştir.

11- Katolik kiliseleri Noeli IV. asırdan beri 25 Aralık'ta kutlamaktadır.

 

Katolik Birliği:

 

XVII. yüzyılın ba­şında Almanya'da, Protestanlığın yayıl­ması karşısında kurulmuş olan bir teşki­lattır. Katolik birliğin kuruluşuna Bavyera dükü I. Maxmilian öncülük etmiştir. Kato­lik birliğin en önemli rolü Tilly Kontu Johann Tserclaes komutasındaki ordunun otuzyil savaşlarındaki (1618-1648) gösterdiği başarılar olmuştur. Almanya Katolik birliğinin başlıca üyeleri, Bavyera, Franklen, Schwaben piskoposluklarıyla, Ren bölgesindeki Mainz, Trier ve Köln seçmenleriydi. Daha sonra bu teşkilat bir güney Alman Konfederasyonu haline gelmiştir.

Katolik Birliği Almanya'da, Protestan ya­yılmacılığının önünde ciddi bir sed ol­muşsa da, tamamen başarılı olamamıştır. Katolik Birliği, 1631 yılından sonraki dö­nemlerde askeri mağlubiyetle zayıflama­ya yüz tutmuştur. Özellikle, Tilly'nin, İs­veç kralı II. Gustav Adolfa yenilmesi, bu süreci hızlandırmış ve 1635'de yürürlüğe giren, askeri teşkilatları yasaklayan prag barışı ile bu büyük birlik dağılmıştır.[7]

 

Katolik Mezhebi:

 

Katolik mezhebi, Batı kilisesi ile Doğu kilisesinin 1054'te bölünmesiyle meydana gelmiş olan Roma lâtin kilisesinin aldığı bir isimdir. Bugün Vatikan ruhani devleti tarafından temsil edilmektedir. Katolik mezhebinin başı, papa'dır. Papa, Vatikan ruhanî devletini, kardinaller meclisi ile idare etmektedir. Birçok ülkede “Nonce” adı verilen Vati­kan'ın sefiri bulunmaktadır. Böylece papa, bir devlet başkanıdır. Gittiği her yerde devlet başkanlarına mahsus merasimlerle karşılanmaktadır.

1054 tarihine kadar Batı ve Doğu Hıristi­yanlığı, hemen hemen aynı çizgide devam etmiştir. Böylece Resmi Kilise Hıristiyan­lığı, Hıristiyanlığın doğuşundan itibaren gelen tüm geleneğe sahip olarak bir birlik içinde kendini göstermiştir. M. 313 yılında Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğunda resmen din olarak kabul edilmiş ve 380 yılında'da Theodos döneminde devlet di­ni haline gelmiştir. M. 787 yılına kadar bütün itizallerle bu resmi kilise mücadele etmiş ve Doğu ve Batı kiliseleri birlikte hareket etmişlerdi. 1054 yılındaki bölün­meden sonra, Doğu kilisesi olarak Orto­doksluk kendi başının çaresine bakarken; Katolik kiliseside kendine uygun çizgide devam etmiş ve 1962-1965 yılları arasında yaptığı II. Vatikan konsiline kadar yirmi genel konsil toplamıştır. Katolik kilisesi, topladığı bütün bu konsillerde Hıristiyan kredosunu sağlamlaştırmış ve itizallerle mücadele etmiştir.

Katolik Hıristiyanlığın altın çağı XII. ve XIII. asırlardır. Bu çağda kiliseler, hudut­larını bile bilmediği üniversiteleri yöneti­yordu. Aziz Thomas. “Somme Theologique” adlı eserini bu çağda yaz­mıştı. Ancak bu parlak kilise medeniyeti, fazla devam etmedi. Özellikle, ruhban sı­nıfındaki yozlaşma, kilise teşkilatlarında­ki düzensizlik, Sen Piyer kilisesi inşaatındaki endüljans yolsuzlukları, beklenme­dik bir anda XVI. yüzyıl reform hareketini meydana getirmiştir. Lııther bu asırda (1517), Roma kilisesinin yolsuzluklarına karşı çıktığı zaman, sadece Katolik kilise­sini ıslah etmek istemişti. Fakat Romalı ilâhiyatçılar, Roma kilisesini Luther’in is­tediği istikamette incelemeyi reddetmiş­lerdi. Böylece Hıristiyan Avrupa, ikiye ayrılmış ve kanlı din savaşları ile parça­lanmıştı. Bu dönemde en dikkat çekid olaylardan birisi de Katolik kilisesinin gi­riştiği karşı-Reform çabası idi. Bu, Lutherin başlattığı reform hareketi kar­şısında Katolik Kilisesinin kendine bir çeki düzen verme hareketiydi. İşte karşı-Reform konsili olarak ilk teşebbüs, Trente konsili ile (545-1563) yapılmıştı. Bu teşeb­büsün uzantısı, II. Vatikan Konsili ile ma­nidar bir tarzda damgalandığı düşünüle­bilir. Trente konsili, dört asır önce Katolik kaynaklara dönüşü belirlerken II. Vatikan konsili, çağdaş problemler karşısında Ka­tolik Kilisesi, ne yapabilir sorusuna cevap arıyordu. Böylece Tridentin Katoliklik ile II. Vatikan konsilinde belirlenen Katolik­lik arasında bir paralellik görülmektedir. Papa XXIII. Jean’ın ve VI. Paul'un papalık dönemlerinde tamamlanan II. Vatikan Konsili, Katolik mezhebi açısından son derece önemli bir faaliyettir. On iki yasa­nın meydana getirdiği II. Vatikan Konsilin'de yetmiş üçe yakın Katolik Kilisesi problemi ele alınmıştır. Katolik Kilisesinin temel konuları incelenmiş ve birçok konu­nun yorumu yeniden yapılmıştır. Katolik kilisesi için, kendini bir yenileme hareketi olan bu konsil, bugüne kadar Katolik dünyaya rahber olmuştur. Katolik kilisesi yedi sakrament kabul et­mektedir.

1- Vaftiz

2- Konfirmasyon

3- Evharistiya

4- Ordre

5- Tövbe

6- Hasta yağı

7- Evlenme.

Katolik kilisesinde üzerinde durulan çok önemli konulardan birisi de Magistere konusudur. Yani, öğretme yetkisidir, Kitab-ı Mukaddes'i ve geleneği en iyi şe­kilde öğreten, ruhban sınıfıdır. Bunun için, Katolik kilisesi her rahibin bulundu­ğu yerde bir kilisenin bulunduğunu kabul etmektedir. Katolik kilisesi, imanın bir kaynağı ve iki iletişim şeklinin olduğunu kabul etmektedir. Bu iletişimin şartlarını üç husus belirtmektedir:

1- İnciller

2- Havariler

3- Kutsal-Ruh.

Katolik kilisesinde en büyük otorite papa'dır. Katolik kilisesi onun ya­nılmazlığını kabul etmektedir. Bir konsilde alınmış olan bir karar bile, papa tarafından tasdik edilmezse, geçerli de­ğildir. Bunun için, Katolik hiyerarşide tepede daima papa bulunmaktadır. Papa, genel kardinaller meclisinde seçilmekte­dir. Kardinalleride papa tayin etmektedir. Papa'dan sonra en yüce makam kardinal­lik makamıdır.

 

Kayra:

 

Hıristiyan ilahiyat literatüründe çok kullanılan Kayra kelimesi inayet, ilahi yardım anlamında kullanılmaktadır. Hıristiyanlıkta, günahtan kurtulmak için Allah’ın insanlara sunduğu lütuf olarak kabul edilir. Kayra ile insanlar, günahtan kurtularak iç dünyalarında günahtan dolayı bozulan dengelerini tamir etmiş olur­lar.

Yunanca kökenli bir kelime olan Kharis'den gelen kayra kelimesi, Pavlos'un mektuplarında ve yeni Ahit'te sıkça kullanılmaktadır. Aslında Kayra ke­limesiyle, Hıristiyanlıkta inayet anlayışı açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlığın başlangıcından beri Kayra kelimesine ve Kayra işlemine çok önem atfedilmiştir. Bunun üzerine kilise babala­rı, ciddi tartışmalar yapmışlardır. Bu ko­nudaki tartışmalar, “İnsanın günahtan kurtuluşu ammelle ve tövbe ile mi olur, yoksa imanlamı olur?” konusu üzerinde olmaktadır. Bu tartışmalar, Tanrının yar­dımına nasıl ulaşabiliriz?, konusunu gün­deme getirmiştir. Bu İslâmiyet gibi din­lerdeki, Tanrının rızasını ve yardımını kazanmak gibi hususları da beraberinde ge­tirmektedir.

Hıristiyan mezhepleri, Kayra kelimesine farklı yaklaşmaktadırlar. Katolikler, insa­nın ilâhi irade doğrultusunda yaşamasıy­la Kayra'ya ulaşabileceğine inanmaktadır. Bunun için amel, yani pratik önemlidir. Protestanlar, amelle kurtuluşun ve inaye­tin olamıyacağı, imanla ve Kayra ile kur­tuluşun olabileceğini savunmaktadır. Bu­na göre insan, Tanrısal inayetle kurtuluşa erebilir.

Ortodoksların Kayra'ya bakışı, Katoliklerle benzerlik göstermektedir. Üç Hı­ristiyan mezhebi de ayinlerin Kayra'ya yol açtığında hem fikirdir. Ancak Protes­tan kiliseleri, imanı öne çıkarmaktadır.

 

Kefaret (Redemption):

 

Bu kelime, Lâtince fidye anlamındaki Redemptio ke­limesinden gelmektedir. Kefaret Konusu, Hıristiyan imanının en büyük sırlarından birini teşkil etmektedir. Kurtarıcı İsa, in­sanların hatalarının kefareti olmuştur. Böylece insanlar, ebedi hayatta Ailahla birleşmişlerdir. Bu ise, sadece İsa'nın çar­mıhta ölmesiyle olmuştur.  İsa'dan önce insanlar, Adem’in işlediği günahla ve kendi işledikleri günahla ilâhi bir kınama içinde yaşıyorlardı. Bu insanların kendile­rini affettirmeleri mümkün değildi. Çün­kü hiçbir nedamet, günahın sonsuzluğuna denk olamıyordu. Hatta İbrahim, Eyub gibi seçkin insanlar bile, Allah'tan uzak kalmışlardı. Bunun için günaha denk dü­şecek bir kefaret gerekiyordu. Yine bunun için Allahın kelimesinin İsa'da insan şek­linde bedenleşmesi gerekecekti. İnsanlığın bütün günahını yüklenecek ve Haçta öl­mesiyle bu günaha kurban olacaktı. Böy­lece, İsa'nın çarmıhı ile bütün insanlık kurtulacaktı. Bunun için insanların iman­la, İsa'da birleşmeleri yetecekti. Birtakım Hıristiyan ilâhiyatçıları, İsa'nın çarmıhta ölümünü İsa ile şeytan arasında bir mücadele olarak görmüşlerdir. Bu­nunla İsa, insanların ruhlarını şeytandan kurtarmıştır. Ancak şeytan da bir Tanrıyı çarmıhta ölüme mahkum olmaya zorla­mıştır.

Alphonse de Liguori 1731'de Naples'da “Tres-Saint-Redempteur” adı ile bir mis­yonerlik teşkilatı kurmuştur. Yabancı ül­kelerde “kefaret” konusunda misyonerlik yapmaya yönelen bu harekete, Redemptoristes veya Redomptoristines'ler denmiştir.

 

Kefernahum:

 

Filistin’in antik kentle­rinden birisidir. Taberiye gölünün kuzey­batısında bulunmaktadır. Hz. İsa döne­minde gümrük kapısı rolünü oynuyordu. Yem Ahit’in anlatımına göre İsa'nın çok önemli havarileri olan St. Petrus, Anderas ve Matta, Kefernahum'da Hz. İsa'ya ka­tılmışlardır. Hıristiyanlığın yayılması ko­nusunda Hz. İsa, bu kentte çok çaba sarfetmiştir.

1905'den beri bölgede yapılan kazılarda M-S. II. ve III. yüzyıllardan kalma bir dörtgen Sinagog bulunmuştur. Bu Sinagog'un altında Hz.İsa dönemine ait bir ki­lisenin bulunduğu tahmin edilmektedir.

 

Kelime (Verbe=Logos):

 

Logos, söz, ma­kul bilgi anlamına gelen Yunanca bir ke­limedir. Logos, bedenleşmiş Allah'ın oğ­luna yani İsa-Mesih'e, dördüncü İncil’in mukaddimesinde Yuhanna tarafından ve­rilmiş olan bir isimdir. [8]Bu logos terimi daha önce Yunan filozof­ları, yeni Eflatuncular ve Stoicienler tara­fından mündemiç akıl, kâinatın düzeni, fikirlerin kaynağı, düşünce anlamında kullanılmıştır. Helenistik Yahudi edebiya­tı, önce logosu, vahyedilmiş tanrısal söz anlamında kullanmış; sonra, oğulun ba­bası ile olduğu gibi Allah'ın aklı ile temas­ta olan uknumlaşmış söz anlamında kul­lanmıştır. Latinler, bu fikri; Allah'ın sözü, Hayat sözü, ebedi söz anlamına gelen İbranice dabar kelimesine de uygun düşen Verbe kelimesiyle ifade etmişlerdir. III. ve IV. asırların Kilise babaları, gerek Teslis’in ikinci uknumu olarak Logos (verbe) ve Kutsal-Ruhun baba ile birlikte ilham kaynağı olan baba'nın oğlu konula­rındaki faraziyeleriyle, gerekse insanî bir tabiata bürünen Allah'ın oğlu; Teslis’in ikinci uknumu Verbe ve logos olan İsa-Mesih üzerindeki düşüncelerle “Be­denleşmiş Kelâm” ilahiyatını önemli öl­çüde zenginleştirmişlerdir. Mistik anlamda bir logos anlayışı ise Or­todokslukta, Origene'de, Batı'da üstad Eckhart'da, İsa'da Mü’minlerin birliği ko­nusu ve insan kalbinde logosun varlığı konusu şeklinde bir gelişme göstermiştir.

 

Kelt Dini:

 

Avrupada M.Ö. IV. yüzyılda yaşayan Hint-Avrupai kökenli Kelt halkı­nın dini kompozisyonu çok dikkat çekici özelliklere sahiptir. Kelt dini hayatı, Druid adı verilen rahiplerin kontrolü al­tında gelişmiştir. Kelt dininde, Hint din­leriyle ortak birçok yon bulunmaktadır. Kelt dini hakkında elimizde hiçbir yazılı belge yoktur. Bu din konusunda elimizde bulunan temel kaynaklar, Poseidonios, Lucanus ve Julius Caesar gibi Yunan ve Lâtin yazarların eserleridir. Bu eserlerden öğrenebildiğimize göre, Kelt dini hayatı ve onun dünyanın sonu ile ilgili görüşle­rine hakim olan Animizm ağırlıklı inanç­lardır.

Kelt Tanrılar panteonunda Güneş Tanrısı Lugus, ilk sırada yer almaktadır. Lugus, Ana Tanrıça özelliği taşımaz. Yunanlı ya­zarlar Lugus'u Apollon'a benzetirler. Caesar gibi, bazı yazarlar da Lugus'u her yerde hazır ve nazır olarak tasvir et­mişlerdir. Bu sıfatla Lugus, Mercurius'a benzemektedir.

Hayvanlar dünyasında onları temsil eden Tanrı ise, Cernunnos'tur. O, geyik boynuzlu olarak tasvir edilmiştir, Erkek geyik Tanrısı, Hıristiyanlığın ilk dönemle­rinde, Kelt edebiyatında önemli bir yer iş­gal etmektedir. Kelt dini hayatında kuz­gun, turna, boğa ve domuz gibi hayvanla­rın da kutsal değerleri vardır. Yine Kelt Tanrıları panteonunda Epona (galya), Macha (İrlanda) ve Rhiannon (Britanya) gibi çeşitli isimlerle belirtilen Kısrak Tanrıça ile Karga Tanrıça Morrigan dikkat çekicidir. Kısrak Tanrıça verimliliği, Kar­ga Tanrıça da ölümü ve yeniden doğumu simgelemektedir. Her iki Tanrıçada kralın ve kabilenin kaderini elinde tutmaktadır. Kültlerde, Tanrıçalar genelde üç yönlü veya üçlü gruplar halinde görünürler. Galler yöresinde Matronae adı verilen analar, İrlanda'da şiir, şifa ve metal iş­çiliğine hükmeden Brigit; üç ayrı yönü ile ölüm kehanetini, savaş heyecanını ve savaş alanında ölümü simgeleyen “Büyük Kraliçe” Morrigan, bunlara örnektir. Lucanus'a göre Galyallıların da, onuruna insan kurban ettikleri üçlü bir Tanrısı vardır. Gök gürültüsü, savaş ve gizemli boğa bu Tanrının üç yönünü meydana ge­tirir.

Kelt dini hayatında ruhlara iman önemli bir yer tutuyordu. Kuyularda, pınarlarda, ırmaklarda ve tepelerde çoğu  dişi olan koruyucu ruhların varlığına inanılıyordu, Keltlere göre toprak dişi kabul ediliyordu. Keltlere göre okyanusu, Tanrı Manannan yönetiyordu. Okyanus, Britanya ve İrlan­da kozmolojisinde büyü ile ilgili esrarlı bir güçtü.

Kelt dini hayatında öbür dünya inancı da önemli bir yer tutuyordu. Öteki dünya, batıdaki Okyanusun altında ya da çok uzağındaki adalarda bulunuyordu. Bu dünyada insanların, genç kalarak, müzik eşliğinde eğlendiklerine inanılmaktadır. Kelt dininde tenasüh inancının izleride görülmektedir. Bunun için kelt dininde, insanlarla öteki yaratıklar arasında sihirli bağların ve şekil değiştirmenin hikayeleri yer almaktadır.

Keltler'de ağaçlar önem taşımaktadır. Bazı ağaçların gelecekten haber verdiğine ina­nılmaktaydı. Druid kelimesi, Hint-Avrupai dilinde “Meşe” ağacını bilenler veya bulanlar anlamını ifade etmektedir. Kelt dininde iki önemli dini bayram son­bahar ve ilkbaharda kutlanıyordu. Bir Kasım'da kutlanan Samain bayramı yaz sonu veya ölüler bayramını temsil edi­yordu. Bir Mayıs'ta kutlanan Beltine (Bel Ateşi) bayramı ise savaş, avlanma, ot­laklara çıkma bayramıdır. Bunların dışında Bir Şubat'ta baharın baş­langıç bayramı olan İmbole ve Bir Ağustos'ta kutlanan Lugus bayramı da Kelt di­ni törenleri içinde bulunmaktadır. Kelt dini kalıntılarının bazılarını bugün Hıristiyanlık içinde belli sentezlere ulaş­mış vaziyette görmek mümkündür.

 

Kenan Dilleri:

 

Sami dil ailesinden tü­reyen dillere verilen bir isimdir. Kenan dil ailesinin içine, Eski çağda, Filistin'de, Su­riye kıyılarında ve Akdeniz çevresindeki halkların konuştukları İbranice, Moabi, Fenike dilleri girer. En eski Kenan dili ola­rak M.Ö, 14. yüzyılda Mısır'ın el-Amarna bölgesinde ortaya çıkarılan yazı gösteril­mektedir. Arkeoloji   tarihine “Amama Mektupları” olarak geçen bu yazı, İbraniceye ve Moabi diline yakın kabul edilmiş­tir Bugün Kenan dilini İbranice ve Aramca temsil etmektedir.

 

Kenan Ülkesi:

 

Bugünkü Filistin top­rakları, İsrailoğullarının yerleşiminden önceki dönemde Kenan ülkesi olarak bili­niyordu. Kenan ülkesinin halkı Kenanlılardı. Kenan ve Kenanlılar gibi isimlere M.Ö. XV. yüzyıldan kalma çivi yazılı Mısır, Fenike metinlerinde ve Kitab-ı Mukaddes'te rastlanmaktadır. Kenan ülkesi­ne İsrailoğullarından ilk gelen onların atası olan, Hz. İbrahim olmuştur. İbra­him’in İshak isimli oğlundan olan Yakub ve onun soyu İsrailoğulları olarak adlan­dırılmıştır. İsrailoğullan tabiri, Kur'an-ı Kerim'de de geçmektedir. Hz. Yakub'un on iki oğlunun yaşadığı bölge Kenan böl­gesidir. Gerek Hz. İbrahimin ve gerekse Hz. Yakub'un bu bölgede yaşamalarından dolayı Kenan ülkesi, Yahudilerce kutsal topraklar olarak kabul edilmiştir. Bunun için özellikle Mısırda, Yahudilerin yaşam sürdükleri dönemde, Kenan ülkesi, Ya­hudiler için çok özlem duyulan bir ülke olarak görülmüştür. Böylece bu topraklar, vaadedilmiş topraklar olarak Yahudi kut­sal hayatına girmiştir, Bu duygular, Kitab-ı Mukaddes'te dile getirilmiştir. Kenan kelimesinin nereden geldiği tartı­şılmış ve sonunda bu bölgede üretilen mor veya koyu kırmızı boyayı belirten sami dilindeki “Kırmızımsı Mor” anla­mına gelen eski bir kelimeden türemiş ol­duğu şeklindeki görüş, çoğunlukla kabul görmüştür. Tekvin kitabında, Kenanlıların, Nuh'un oğullarından olan Ham’ın oğ­lu Kenan'ın soyu olduğu bildirilir. [9]Daha sonraki yıllarda Kenanlı kabilelerin  dağıldığından  bahsedilmektedir.

Kenan ülkesi, tarih boyunca değişik kül­türlere mekan olmuştur. Bunun için paleolitik ve mezolitik çağlara ait izler görülmektedir. Ayrıca kaynaklar, Tunç ça­ğında heykelciliğin geliştiğinden bahset­mektedir. Orta Tunç çağında (M.Ö: 2000-1550) Kenan bölgesine çok sayıda göç gelmiştir. Amoriler, Mısırlılar, Asyalı Hyksoslar, Hurriler bunlardandır. Son tunç çağında (M.Ö. 1550-1200) Kenan ül­kesi, Hititlerin tehdidi altına girmiştir. Fakat Mısırlıların egemenliği, daha dikkat çekici olmuştur. Bu dönemde ilk İbraniler Kenan bölgesinde görülmeye başlamış­lardır. Daha sonra bölgede İbrani etkinliği artmaya başlamıştır.

Son tunç çağından ilk demir çağına (M.Ö. 1250) geçiş sırasında İsrailoğulları, Mı­sır'dan Kenan ülkesine dönmüşlerdir. Önce dağlık kesimlere ve güneye yerleş­mişlerdir. Aynı dönemde ve aynı bölgede Filistî’ler de vardı. Kral Davud dönemin­de (M.Ö. 900) bölgede İsrail hakimiyeti kendini göstermiştir. Bu dönemde Kenanın yerli halkı ve Filistî’ler zayıfla­mışlardır. Daha sonraki dönemlerde İsra­illiler bölgede tek hakim güç olmuştur. Özellikle Hz. Süleyman döneminde Ya­hudiler bölgede altın çağlarını yaşamış­lardır.

Kenan dini hayatı konusunda çok şey bi­linmemektedir. Son yıllarda Ras Samra'da yapılan kazılarda çıkan tabletlerde, Kenan yerli Tanrısı’nın El olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca yağmur ve bere­ket Tanrısı Baal dikkat çekmektedir. Bun­ların dışında Anat, Reşef, Kothar, El’in eşi Aşera ve Astarte gibi Tanrı ve Tanrıçalar dikkat çekicidir,

Bölgede Kenanlılar ilk alfabe kullanan halktır. Arkeologlar son tunç çağı kat­manlarında Fenike ve dolayısıyla Yunan ve lâtin alfabesinin atası sayılan bir yazı­nın bölgede kullanıldığından bahsetmek­tedirler.

 

Keşişlik:

 

Dinlerde, dini emirleri sıkı bir şekilde yaşamaya kendini adayan ve dünyadan uzaklaşarak kendini dine veren zahitlere keşiş adı verilir. Bunun karşılığı her dinde hemen hemen vardır. Hıristi­yanlık, Hinduizm ve Budizm için keşiş kelimesi kullanılır. Bunun için bir Hıristi­yan keşişi, bir Budist keşişi denilebilir. İs­lâm ve Yahudilik için aynı kelimeyi kul­lanmak doğru olmaz. İslâmiyette bazı ta­rikat şeyhlerinin yaşam tarzları keşişlere benzeyebilir. Ancak onlar için keşiş keli­mesini kullanmak doğru değildir. Çünkü İslâm'da tarikat şeyhleri ve zahitleri dün­yayı terk etmemektedirler. Hinduizm'de ise keşiş yerine kullanılan başka kelimeler vardır. Sâdhu ve Guru, yaşam tarzları iti­bariyle keşişlerle paralellik arzeder. Keşiş­lik müessesesi, Hıristiyan ve Budist manastırlarında iyi şekilde gelişme göster­miştir. Bunun için keşişlik ile manastır hayatı içiçedir. Keşiş hayatı sürecek kişi­ler, Manastırda inzivaya çekilirler. Bu an­lamda manastır, bir keşişler topluluğunu meydana getirir. Hinduizm'deki Aşhramlarda manastır hayatını andırmakta­dırlar.

Hıristiyanlıkta rahip ile keşiş, vazifeleri itibariyle farklılık gösterir. Bazı rahipler keşiş olabilirler. Fakat her keşiş rahip de­ğildir. Keşiş, kendini serapa dine ve çileci­liğe adayan kişidir. Toplumdan soyut­lanmıştır. Zahidane çile hayatını tercih etmiştir. İffet, bekaret keşişlikte çok önem arzeder. Bunun için, bakire kadınlar da rahibe olmadıkları halde, keşişlik hayatını yaşamaya kendilerini adamışlar ve zahidlik hayatım tercih etmişlerdir. Keşişlik hayatı yukarıda belirttiğimiz gibi en canh şekilde Hıristiyanlıkta ve bazı doğu dinlerinde kendini göstermiştir. Hıristiyanlıkta ilk keşişliğin izlerini milâ­di IV. asırda Mısır çöllerinde görmekte­yiz. Aziz Antonios (250-356) Mısır çölle­rinde, müritlerini ilk keşiş ve rahibe top­lulukları şeklinde biraraya getirmiştir. Bunlar dünyadan tam olarak uzaklaşarak, kendilerini ibadete ve tefekküre veren ilk Hıristiyan keşişler topluluğunu meydana getirdiler. Aile ve cinsel yaşamı terk etti­ler. Bu Hıristiyan zahitliğinin hedefi, şey­tani iğvalardan sakınarak günahtan kur­tulmak ve Tanrıyı hoşnut etmekti. Hıristi­yanlığın ilk yüzyıllarında kendini göste­ren bu zahidane çilecilik daha sonraki yüzyıllarda hem Katolik hem de Orto­doks Hıristiyanlıkça cazip görülmüş, manastır hayatı bu anlayışın üstünde gelişme göstermiştir.

XV. yüzyıldan itibaren siyasi ba­ğımsızlığını kaybeden Bizans Orto­doksluğu, karşılaştığı her siyasi ve askeri krizden sonra içine kapanarak, Hıristiyan zahitlik hayatını, Batı'dan daha felsefi te­mellere oturtmuştur. Ege denizine doğru uzanan Athos (Aynaroz) dağının etekle­rinde Ortodoksluğun tesis ettiği keşişlik merkezi, tarih boyunca Ortodoksluğa mistik hayat nefesi vermeye devam etmiş­tir. Burada Ortodoks zabitliği üç şekilde keşişlik modeli sunmaktadır.

1- İdio-ritmik Manastırları

2- Cenobitler Manas­tırı

3- Hesychaste Manastırı.

Böylece Yu­nanistan'ın, Ege denizine doğru uzanan bölgesinde de, Ortodoks zahitliği hâlâ ya­şamaya devam etmektedir. Bu Ortodoks zahitliğinin hedefi, münzevi keşişlerin, kendilerini dünyadan çekerek, Tanrısal aydınlanmaya ulaşma çabalarını göster­meleridir. Athos'a kadınların girmesi ya­saktır.

Hıristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren başlayan keşişlik hayatının daha sonraki yüzyıllarda Mısır ve Filistin bölgesinden çıkarak, Kapadokia bölgesine geldiğini görüyoruz. Aziz büyük Basileios (329-379) ablası Makrina ile birlikte Kapadokia'da biri erkekler, diğeri kadın­lar için iki manastır kurmuşlardır. Bu manastırlardaki hayat tarzı ilk Hıristiyan topluluklarında olduğu gibi, mülkiyetin ortaklığı esası üzerine dayanıyordu. Ma­nastırdaki keşişler, bir baş keşiş veya bir baş rahibe yönetiminde sert bir riyazi ku­rallar tatbik ediyorlardı. Doğu Hıristiyan dünyasında hızla geliş­me gösteren keşiş hayatı, Batıya Aziz Benedictus'la girdi. Aziz Benedictus (480-547) kurduğu Benediktin tarikatı ile yeni bir keşişlik yolu açmıştı. Çünkü Benediktin'ler hem çalışma hayatını hem de zahitliği birlikte yürütüyorlardı. Böy­lece toplumla bütünleşerek iyi bir Hıristi­yan örneği vermeye çalışıyorlardı. Keşiş­lik hareketinin Doğu ve Batı Hıristiyanlığı açısından fazla bir farkının olmadığı gö­rülmektedir. Hem doğuda hem de batıda manastır hayatı keşişliğin gelişmesini hız­landırmıştır.

Lâtin dünyasının manastır babası olan Aziz Benedictus'un hazırladığı, Benediktin tüzüğü, ilk Hıristiyan keşişlerinin hayat örneklerinden de ilham alına­rak hazırlanmıştır. Aziz Benedictus bu tü­zükte, ibadet, dua ve çalışma saatlerini belirlemiş ve yiyecek konusunda takip edilmesi gereken yolu göstermiştir. Aziz Benedictus'un bu tüzüğü, Batıda daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan tarikatlerede ilham kaynağı olmuştur. Benediktin tarikatının ilk önemli kuralları şunlardı: Itaat-Manastır'da disipline uyma-kendini dahili ve harici değiştirme-iffet-fakirlik.

Ortaçağ Hıristiyan medeniyeti ile birlikte keşişlik daha da güçlenmiştir. Hıristiyan tefekkür dünyasına keşişlik hareketinin birçok faydası olmuştur. Bunlar, Hıristi­yanlığın yayılması, papalığın otoritesinin güçlenmesi, edebiyat ve felsefe alanında birikimin artması, ekonomik birikimin dmı alanda kendini göstermesi gibi. Çün­kü Manastırların hudutsuz gayr-i men­kulleri vardı. Bunların işletilerek gelire dönüşmesi, Manastırlardaki refahı artır­mıştır.

Zaman içinde Hıristiyanlık'ta keşişlik anlayışı reforma uğramıştır. Meselâ,   VIII. yüzyılda Anianlı Benoit, X. yüzyılda Cluny ve diğer Benediktin cemaatları, XII. yüzyılda Cistercium tarikatı, birçok re­form gerçekleştirmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde (XIII. yüzyılda) Aziz Domin­go ile Aziz Françesco, Dominiken ve Fransisken tarikatını kurmuşlardır. Bun­lar gezginci tarikat sistemini yerleştirme­ye çalışmışlardır. Üniversitelerin gelişme­si, klâsik keşişliği gölgelemiştir. Do­miniken ve Fransisken tarikatları fakir yaşamayı, emeğinin karşılığını ve hayırseverlerin yardımlarıyla geçinmeyi and içerek prensip haline getirmişlerdir. Avrupada kısa sürede ün yapmışlardır. Her iki tarikat büyük şehirlerde “kardeş­ler” (Friere) ocakları kurmuşlardır. Çok iyi yetişmiş olan Dominiken ve Fransisken rahipleri, ilahiyat fakültelerin­de hoca olarak görev yapmışlardır. XIV. yüzyılın sonlarına doğru, Avrupada Karmelitler, Meryem Ananın Hiz­metkârları gibi yeni gezici tarikatlar ku­rulmuştur.

Dominiken ve Fransisken tarikatlarının fakirlik prensibi, zamanla keşişlerin aldık­ları büyük maddi yardımlarla çiğnenmiş oldu. Keşişler, dinden çok, mülkiyete önem vermeye başlayarak dejenere oldu­lar. Bugün Fransiskenlerin bir kolu olan Kapuçinler, fakirlik ilkesine bağ­lılıklarını sürdürmektedirler. Bugün Hıristiyan toplulukların arasında Katolik, Ortadoks, protestan olarak keşiş­lik prensiplerini tarikat şekli altında de­vam ettiren topluluklar az da olsa hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bu topluluklar, fakirlik, yoksulluk, bekâret ve itaat prensiplerine sıkıca bağlı kalarak yaşamakta­dırlar.

Doğuda Keşişlik: Doğu dinleri içinde ta­rihi köken itibariyle M.Ö: 2000 yıllarına kadar inen Hinduizm'de keşişliğin haber­cileri görülmektedir. İşte Şramana'lar bunlardan biridir. Sanskritçe “çileci” anlamına gelen şramana kelimesi, münzevi ve zahidane bir hayat süren insanları be­lirtmektedir. Tarihi M.Ö. 600-200 yıllarına kadar çıkan Ashram'lar'da bir nevi Hind keşişliğinin gelişme merkezleri gö­revini yapmışlardır. Hinduizmden çıkan jainisme, Hind zahitliğini uç nokta'da ge­liştirmeyi hedeflemiştir. Kurucusu bir Guru olan, Jainizm, özellikle rahibler nezdinde ciddi bir keşişlik hareketi gös­termektedirler. Sinekleri yutmamak için ağızlarını bezle kapatan, yoldaki böcekleri öldürmemek için ellerinde süpürge ile çıplak gezen bu keşişler, halkın verdiği sadakalarla yaşamaktadırlar. Dünyadan uzaklaşan ve sadece dilencilikle yaşayan bu insanların Batıdaki tarikatlerle çok or­tak bir yaşam tarzları dikkat çekmektedir. Jainist rahib ve rahibeler, zaman içinde yaşamak için ihtiyaç duydukları herşeyi, jainist cemaatlerin üzerine dini bir görev olarak yüklemişlerdir. Bunun için jainizm'de iki cemaat teşekkül etmiştir: Jainist rahib ve rahibeler ve jainist halk topluluğu... Jainizmin sonraki dö­nemi erinde ortaya çıkan Digamb aralar rahibeliği yasaklamışlardır. Doğu dinlerinin içinde keşişlik ruhu ile en uygunluk gösteren din, Budizm'dir. Mis­tik bir din olan Budizm, dünyayı bir ızdırap vadisi olarak görmektedir. Bu­dizm'de keşişlik iki koldan gelişmiştir: Mahayana Budizmi ve Hinayana Budizmi. Budist Manastırlarında ciddi şekilde rahib ve rahibeler çile hayatı yaşa­maktadırlar. Her iki kolda'da rahibeler olmakla birlikte, sayıları doğu kültürle­rinde kadının genel konumundan dolayı, fazla artış göstermemiştir. Ancak Budist keşişleri yeterli sayıda artmıştır. Budist keşişliğinin dayandığı ilkeler şunlardır: Az yemek, dünyayı terk, tefekkür, sangha denilen cemaatın prensiplerine tam itaat, perhizle yaşamak, gerektiğinde günah itirafı yaparak işlenen günah­ların kefaretini yerine getirmek.

Çin, dinlerinden olan Taoizm'de de keşiş­lik dikkat çekicidir. Özellikle meditasyon tekniğine önem veren Tao keşişlerinin ya­şam tarzları, Budist keşişlerininkine çok benzemektedir.

 

Ketuba:

 

Yahudilikte evlilik töreninden sonra, dini nikahı yapan hahamın iki şahit huzurunda, damada imzalatarak, gelin tarafına teslim ettiği bir antlaşma belgesi­dir. Ketuba, kadının sosyal güvencesini temin için verilmektedir. Ketuba'da erke­ğin karışma karşı olan görev ve sorumlu­lukları gözönünde tutulmuştur. Boşanma halinde Ketuba, kadına maddi bir güven temin etmektedir. Ketuba'nın bir başka yararı da, erkeğin karısını istediği her an boşamaya hakkı olmadığını göstermektir. Yani, karısını boşamak isteyen birisi, Ketubadaki şartları gözönünde bulun­durmak zorundadır.

Ketuba aslında bir evlilik kontratıdır. Er­keğin karısına karşı boşanma halinde ve­receği meblağı belirtmektedir. Ketubanın hedefi, kadının haklarını korumak ve evli­liğin resmiyetini belgelemektir. Talmudda belirlendiğine göre, boşanma halinde gelin bakire ise, iki yüz gümüş sikke, dul ise yüz gümüş sikkedir. Ketuba, Talmudik dönemden günümüze kadar devam eden bir uygulamadır. Eski dönemde Ketuba, parşömen kağıtlar üzerine el yazmasıyla yazılır ve kenarları süslenirdi. Hiç bir Ketuba, diğerine ben­zemezdi.

Bugün Yahudi çiftler, yaşadıkları ülkele­rin vatandaşları olarak, o ülkenin medeni kanunlarına uymaktadırlar. Bunun için, Yahudiler vatandaşı oldukları ülkeye göre resmi nikah yaptıktan sonra, dini akt yap­tırmaktadırlar. Boşanma halinde mahke­meye Ketuba takdim edilmektedir. Dini nikah Yahudilikte, iki şahit huzurunda hahamın icra ettiği bir törendir. Bu törenden sonra gelin tarafına Ketuba verilmek­tedir.

Günümüzde Ketubalar standart, mat­baada basılmış, birbirinin aynı olan kağıt­lar halini almıştır. Ketuba'da, arada bıra­kılan boşluklar, yetkililerce doldurulmak­tadır. Böylece, eski dönemlerde bir san'at halini alan el yazması Ketubalar tarihe ka­rışmış, eski Ketubalar ise antika değeri ka­zanmıştır.

Bugün Ketuba'ya konan ek bir maddede erkeğin karısı hayattayken bir başka bir kadınla evlenemiyeceği         yazılır.

Ketuba'daki meblağ, zamanın şartlarına göre ayarlanmaktadır. Buradaki meblağ, boşanma halinde kadına kısmi bir maddi rahatlama sağlayacak niteliktedir. Geç­mişte, kadının geleceğine yönelik sosyo­ekonomik şartları güvenceye alan Ketuba, bugün, dini düğün töreni sırasında kız ta­rafına verilen bir evlilik ispatı belgesi ha­lini almıştır.

Bugün Yahudi kızları eğitilmekte ve çağ­daş bir kadının olması gerektiği gibi, ha­yatta kendine yetebilecek bir şekilde ha­zırlanmaktadır. Dolayısıyla günümüzün kadın erkek eşitliği göz önüne alınırsa kadının evlenirken eşini geleceğinin bir garantisi ya da maddi unsurlar kaynağı gibi görmeyip, hayatta eşit şartlarla omuz omuza mücadele verecektir. Bugünkü ev­liliklerdeki karşılıklı güven, dayanışma ve işe sevgi ile başlamak ve bu duyguyla ev­liliği yürütmek, Ketuba’nın en güzel ve en mükemmel halidir.

Sonuç olarak Ketuba, Yahudi çiftinin, din­sel evlilik belgesidir. Mutlu bir aile yaşa­mının başlangıç noktası olarak en iyi top­lumsal dileklerin somutlaşmış biçimidir ve Yahudi toplumu için vazgeçilmezdir.

 

Kharon:

 

Yunan mitolojisinde çok önemli bir yer tutan Evrebos ile Nyks’in oğlu olarak kabul edilir. Görevi, dini törenlerden sonra ölü ruhlarını sandalla styks ve Akheron ırmaklarından kayıkla geçirerek ölüler dünyasına götürmektir. Bu görev karşılığında ölü ağızlarına ko­nan parayı alıyordu. Yunan Sanatında yankısını bulan Kharon, dehşet saçıcı ve asık suratlı bir yaşlı adam olarak tasvir edilmiştir. Etruskler'de Kharun olarak bi­linir ve ölüm cini olarak tasvir edilir. Ölümle yakın ilişki içinde olduğu için, ye­raltı dünyasının simgesi haline gelmiştir. Kharon, çağdaş Yunan folklorunda Kharos ve Kharontos adlı ölüm meleği olarak varlığını sürdürmüştür.

 

Khomiakov Alexis Stepanovitch:

 

Alexis Stepanovitch khomiakov (1804-1860) XIX. yüzyılda Ortodoks ilahiyatın yenileşmesinin kaynağını teşkil etmekte­dir. Asil bir ailede doğmuş ve çocuklu­ğundan itibaren çok dindar yetişmiştir. Moskova üniversitesinde matematik eği­timi görmüştür. 1828'de Rus-Türk sava­şında süvari olarak hizmet görmüştür. Daha sonra kendini, arazilerinde çalışma­ya vermiş, şiir yazmış ve evrensel tarih üzerinde bilgi toplamıştır. Bütün bunlarla birlikte lâik bir ilâhiyatçıdır. Batı Hıristi­yanlığı karşısında Ortodoks düşünceyi uyandırmıştır. 1860'da kolera salgınında genç yaşta ölmüştür.

Khomiakov kiliseyi, iman, hürriyet ve aşk organizasyonu olarak tarif etmiştir. Kilise topluluğu, içten, insan vicdanını aydın­latmaktadır. Khomiakov, kalbin hesychaste kavramından mülhem bir bil­gi teorisi geliştirmiştir. Bu bilgi ne hayat­tan ne de aşktan ayrılmamaktadır. Sadece karşılıklı aşk, gerçeğin bilgisine girebil­mektedir. Çünkü ona göre Allah, Aşktır.

 

Kıbrıs Kilisesi:

 

Kıbrıs Ortodoks kili­sesi olarak tanınan bu kilise, Ortodoks ki­lisesinin en eski bağımsız kiliselerinden birisidir. Kıbrıs kilisesinin bağımsızlığım 431 Efes konsiline kadar çıkaranlar vardır. Daha sonra 692'de Trullo (Quinisext) konsilinde bu kilisenin bağımsızlığı onaylanmıştır. Haçlı seferleri sırasında da ba­ğımsızlığını korumuştur. Özellikle Kıbrıs, 1489-1571 yılları arasında Venediklilerin eline geçince, lâtin kilisesinin baskısı al­tında kalmıştır. Ancak, Kıbrıs kilisesi, pa­panın otoritesini kabul etmemiştir. Ada 1571 de Osmanlı devletinin eline geçince, Kıbrıs kilisesi, lâtin baskısından tamamen kurtulmuş ve Ortodoks olarak kalmıştır. Kıbrıs Ortodoks kilisesi, adanın ba­ğımsızlığı uğrunda daima faal rol oyna­mıştır. Osmanlı yönetiminde dini yönden tam bağımsız olan Kıbrıs kilisesi, Osmanlı zayıflayınca ihanete hazırlanmıştır. 1878-1958 yılları arasında Kıbrıs'ın İngiliz mandası altında olduğu yıllarda, Kıbrıs kilisesi, Yunanistanla birleşme (Enosis) hayaline kendini kaptırmıştır. Bunun üze­rine 1956 yılında Kıbrıs kilisesi Başpisko­posu Makarios ve Girne piskoposu, İngi­lizler tarafından sürgüne gönderilmiştir. 1960'da Türkiye'nin çabaları ile Kıbrıs'ta bir bağımsız “Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulmuştur. Bu dönemde Kıbrıs kilisesi yi­ne eski bağımsızlık statüsüne kavuşmuş­tur. Başpiskopos Makorios yeni Cum­huriyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ancak Makorios ve arkadaşları geçmişten ders almamışlar ve 1974'de yaptıkları ihti­lalle Kıbrıs'ı Yunanistan'a katmayı düşün­müşlerdir. Fakat Türk Devleti, duruma müdahele etmiş ve iki aşamalı Kıbrıs ba­rış hareketini başîatrmştır. Kıbrıs'ın Yu­nanistan'a ilhakına mani olmuştur. Türk silahlı kuvvetlerinin hakim olduğu Kıb­rıs'ın kuzey bölgesi, Türk egemenliğine girmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk cumhuriyeti kurulmuştur. Güneyde de Rumlar bir devlet kurmuşlardır. Bugün Kıbrıs, iki ay­rı devleti bağrında taşımaktadır. Kıbrıs'ta barışın devamı. Türk varlığının kabul edilmesine bağlı görülmektedir. Kıbrıs'ta Türkler, eşit haklarla, Rumlarla yaşamak istemektedirler. Rumlar ise, bunu benimsememekte ve Türkleri ikinci sınıf olarak görmek istemektedirler. Barış oluncaya kadar, Kuzey Kıbrıs, Türk ordusunun gü­venliğinde kalacaktır.

Kıbrıs kilisesi, Lefkoşe başpiskoposu, Baf piskoposu, Kition ve Girne piskoposunun oluşturdukları bir meclisle yönetilmekte­dir. Bu dört piskoposluğun kendilerine bağlı ayrı kiliseleri vardır. Piskoposları, rahipler ve cemaat üyeleri birlikte seç­mektedirler.

Kıbrıs kilisesine bağlı birkaç manastır vardır. Bunların en önemlisi, Kykku manastırıdır. Kıbrıs kilisesinin rahipleri eğitimlerini Atina Üniversitesi İlahiyat fa­kültesinde almaktadırlar. Kıbrıs kilisesi­nin kendi eğitim kurumları da vardır. Kıbrıs kilisesi “Apostolos Barnabas” isimli bir dergi yayınlamaktadır.

 

Kıpti Kilisesi:

 

Mısırlı Kiptiler, Hıristi­yanlığı ilk kabul eden milletlerden biridir. Bunun için İskenderiyye kilisesi, Kudüs ve Antakya kiliselerinden sonra önemli bir ruchaniyete sahip olmuştur. Kıpti ke­limesi, muhtemelen Yunanca Aigyptios (mısırlı) kelimesinin şekil değişikliğinden doğarak kıpt ve kopt şekline dönüşme­sinden meydana gelmiştir. Ancak daha sonra kopt ve kıpt kelimesi, bütün Mısır­lıları değil; sadece Hıristiyanlığı kabul eden Hıristiyanlar için kullanılmıştır. Ku­ruluşu Havarilere kadar uzanan Mısır Kıpti kilisesi 451 Kadıköy konsiline kadar, Romaya bağlı olan genel Hıristiyan Birliği içinde iken; 451 Kadıköy konsilinde tartı­şılan İsa'daki tabiat probleminde, İsa'daki ilâhi tabiatın yeganeliği konusundaki eği­limi destekleyerek, Monofizit gruba dahil olmuştur. Böylece, Ana kilise yapısından ayrılmışlardır.

Müslümanların, Mısır'ı feth etmeleri üze­rine Kiptiler, Yunancayı bırakmışlardır. Zaman içinde Arapça dil olarak Mısır'da yayıldıkça, Kiptiler de Arapça konuşmaya başladılar. Bugün Mısır Kıptilerinin dili Arapçadır. Kiptiler, Müslüman egemenli­ği döneminde dinlerini rahat bir şekilde yaşama imkanına sahip olmuşlardır. Mı­sır Kıptileri, Bizans döneminde Süryani, Nesturi kiliseleriyle birlikte ciddi tehditle­re ve işkencelere maruz kalmışlardır. Bi­zans için çok önemli bir bölge olan Mısır­'ın, rafizi bir Hıristiyan çizgide kalması, İstanbul patrikliğini ciddi şeklide rahatsız etmişti. Ancak, İskenderiyye Kıpti kilisesi patrikliği, bütün zorluklara rağmen, be­nimsedikleri inanç çizgisinde kalmayı ba­şarmıştır. Zamanla Kıpti kilisesinde bazı bölünmeler de yaşanmıştır. Monofizit Kıpti kilisesi piskoposu Athanasios'un 1714'de Lâtin misyonerlerinin et­kisiyle katolikliği benimsemesi üzerine, Roma ile birleşmiştir. Athanasios'tan son­raki iki piskopos, Roma tarafından takdis edilemedi. Çünkü onlar, Roma'ya gide­memişlerdi. 1893'de Mısır'daki, Fransisken'ler katolikliği benimseyen Kıptilere on kilise vermişlerdir. 1895'de papa XIII. Leo, Mısırlı katolikleri, üç pisko­posluğa ayırmış ve başlarına bir patrik atarmştır. Bugün Katolik Kıptilerin sayı­sının yüzbinin üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. 1986 yılında toplanan bir synode tarafından patrik seçilen II. Stephanos, bugün Mısır'da Katolik Kıptilerin patriği olarak görev yapmaktadır. Patriklik merkezi Kahire'dir. Katolik Kip­tiler, katolik kilisesinin bütün kurallarına aymaktadırlar. Rahipler bekar kalmak zorundadır. Patriklik alanı Kahire, İs­kenderiyye ve Delta'yı içine almaktadır. Belli başlı Kıpti Katolik piskoposlukları ise, Beni suef, Minie, Assiut, Sohağ ve Luksor'da bulunmaktadır. Bu bölgelerde 40 dini toplantı merkezi, 156 okul, 55 dis­panser, 15 hastane 5 hayır evi ve 4 yetim­hane Katoiik Kıptilere ait bulunmaktadır. Mısır Kıptilerinin çoğunluğunu monofizit Mısır Kıpti kilisesi mensupları teşkil et­mektedir. Bu çoğunluğun, Katolik Kıptilerle dini ilişkisi yoktur. Bunlar, Mısır Kıpti kilisesini, kendi milli kiliseleri ola­rak kabul ederler. Bu Kıptilerin nüfusu­nun sekiz milyon olduğu tahmin edilmek­tedir. Mısır Kıpti Kilisesi patriklik merke­zi de Kahire'de bulunmaktadır. Bu patri­ğin unvanı şöyledir: “İskenderiyye ve tüm Mısır patriği”. Mısır Kıptileri, patrik­lerini, Aziz Markos'un vekili kabul et­mektedirler. Patrik seçiminin oturmuş bir kuralı yoktur. Patrik, selefi tarafından tayin edilebildiği gibi, piskoposlar, ruh­ban sınıfı ve lâiklerden oluşan bir kurul tarafından da seçilebilir. Patrik seçilme­nin şartı, elli yaşını geçmiş ve bilgili ol­maktır. Bugün Monofizit Mısır Kıpti kili­sesi patriği, 1971'de III. Chenouda adı ile patrik seçilen Nazir Gared'dir. Monofizit Kıpti kilisesine bağlı piskoposlukların sayısının on iki olduğu söy­lenmektedir. Piskoposlukların sayısını otuz beşe kadar çıkaranlarda vardır. Belli başlı piskoposluk merkezleri, Mısır'da, Sudan'da, Kudüs'te ve Doğu Afrika'da bulunmaktadır. Mısır'dan, Fransa'ya, İngiltereye, İtalya'ya, Almanya'ya ve Avusturya'ya yapılan Kıpti güçleriyle, bu bölgelerde yeni Kıpti kiliseleri açılmıştır.

Mısır'ın birçok yerinde Kıpti kiliselerine bağlı ilk ve ortaokullar vardır. Ayrıca, ki­liselerin pazar okulları da vardır. Kahire'de bir Kıpti araştırmaları Enstitüsü ve bir ilahiyat yüksek okulu vardır. Mısır Kıpti müzeside dikkat çekici bir mekan­dır. Mısır devlet okullarındaki Kıpti öğ­rencilerin din derslerini Kıpti kilisesi mensupları vermektedir. Monofizit Kıpti kilisesi mensuplarından sayıları çok az bir grup, protestanlığa geçmiştir. Protestanlık Mısır'a XIX. yüz­yılda, Amerikalı misyonerlerle girmiştir. Mısır Kıptileri arasında Protestanlık yayılmış ve bugün belli bir sayıya ulaşmış­tır. Mısır protestanlığının başı rahip Samuel Habib'dir. Bugün Mısır Protestan Kıptileri, “Association Evangeligue pour la promotion sociale” isimli bir teşkilat aracılığı ile çalışmalarını sürdürmektedir­ler.

Bugün Mısır Kıpti kilisesi, Habeşistan, Ermeni ve Süryani kiliseleriyle birlikte Monofizit kilise topluluğunu meydana getirmektedir.

 

Kıyamet (Apocalypse):

 

Dinler Tarihin­de kıyametle ilgili görüşlerin tarihi çok eski kültürlere kadar uzanmaktadır. An­cak, kıyametle ilgili bilgilerin en üst dü­zeyde kendini gösterdiği dinler ise, Ya­hudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyettir. Yahudilikte, ölümden sonraki hayatla il­gili Tora'da çok şey bulunmamaktadır. Sadece Danyal kitabında, ahiretle ilgili olarak şunları okuyoruz “... Ve yerin top­rağında uyuyanlardan birçoğu kısmî ebe­di nefrete uyanacaklardır” [10]Yine İşaya'da, toprak içinde yatanların uyanmasını isteyen ve her yerin ölülerini dışarı atmasını haber veren cümleler var­dır. [11]

Yahudilikte, ölümden sonraki hayatla ilgili bu kapalı ifadeler olmakla beraber, Yahudiler ölümden sonraki hayata inan maktadırlar. Ancak bu inanç açık ve ber­rak değildir. Yahudiler, muhtelif Yahudi bilginlerinin ve Talmud'un verdiği bilgi­ler doğrultusunda “ruhun ölümsüzlüğü” ve “Allanın dilediği zaman ölüleri haya­ta kavuşturması” gibi konulara inanmak­tadırlar.

Bugünkü mevcut Yahudi kaynaklarında kıyametle ilgili bilgilerin olmaması, Ya­hudilik üzerinde çalışan İlâhiyatçıları ve Din tarihçilerini bir takım mülahazalara sevketmektedir. Bazıları, Hz. Musa'nın getirdiği şeriatta kıyametle ilgili hususla­rın olduğunu, tarih içinde Yahudilerin bunları yok ettiğini ileri sürerken, bir kı­sım bilginlerde Yahudilerin, kıyametle il­gili düşüncelerini, Babil esareti dönemin­de İranlılar'dan aldıklarını söylemektedir. Gerçekten Yahudi kutsal kitabı olan Tanah'da geçen bazı cümleleri, kıya­metle ilgili olarak yorumlamak ve bir yere bağlamak oldukça zordur. Bir fikir edin­mek için bunlardan birkaç, tanesini naklediyorum:”

1- “Kuraklık ve sıcaklık kar sularını alıp götürür, ölüler diyarında suç işleyenleri” [12]

2- “Ölüler diyarının elinden onları fidye ile alacağım, onları ölümden kurtacağım. Ey ölüm, Tâ'unların nerede? Ey ölüler di­yarı, helak edişin nerede? Nedamet gözle­rinden saklanacak. [13]

3- “Ya Rabb, canımı ölüler diyarından çı­kardın. Kabre inmeyeyim diye beni yaşat­tın” [14]

4- “Tam ihtiyarlıkta kabre geleceksin, de­metlerin yığını, mevsiminde kaldırıldığı gibi” [15]

5- “Rab öldürür ve diriltir. Ölüler diyarına indirir ve çıkartır” [16]

6-  “Ölüler  hiçbir  şey bilmezler” [17]

7- “İşlemek için elinin bulduğu her ne ise onu kuvvetinle işle; çünkü gitmekte ol­duğun ölüler diyarında iş ve düşünce, bilgi ve hikmet yoktur” [18]Hıristiyanlıkta kıyamet fikri, Yahudilikten daha net temellere dayanmaktadır. Hıris­tiyanlar, Yahudi geleneğine inandıkları gibi, yeni Ahit ve Havarilerin mektupla­rındaki ifadeleride tasdik etmektedirler. Buna göre Hıristiyanlarda Ruhun ölüm­süzlüğüne inanmaktadırlar. Kıyamet ha­yatı Hiristiyanlar için önemli bir inanç konusudur.

Hayat ve ölüm üzerinde yorum yapan İsa, Hıristiyanlığa inanların, asla ölümü görmeyeceklerini haber vererek, diriliş ve yaşamın kendisi olduğunu bildiriyor. [19]İsa, kendisine iman eden kişinin, ölse bile yaşayacağını bildirmektedir. [20]Bu cümle­lerde İsa'nın ölümü mecazen kabul ettiği, gerçek ölümün imansızlık olduğu görülmektedir. Herne kadar İsa, ölümde gerçek anlamda bir imansızlık hali görse de; ölüm bir gerçektir. Ölüm, bütün insanlığa kendini kabul ettirmektedir. Matta İncilindeki “Mezarlar açıldı. Ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi.” [21]Cümlesi sadece kutsal kişilerin dirileceğine mi işaret etmekte, yoksa bü­tün ölüler mi dirilecektir? Bu konuya açıklık getirmemektedir. Ancak Yuhanna İncilinde “mezarda olanların hepsinin o'nun sesini işitecekleri. Saatin geldiği, onların mezardan çıkacakları, iyilik ya­panların yaşayacağı, kötülük yapanların yargılanacakları” anlatılmaktadır. [22]Yine Matta İncilinde kıyametle ilgili şu cümleler geçmektedir: “Ulusların hepsi o’nun önünde toplana­cak, o da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları birbirinden ayıracak. Koyunları sağma, keçileri soluna alacak. [23]Bu cümlelerin kıya­metle ilgili olup olmadıkları açık değildir. Kıyametle ilgili kısmi açıklamaları St. Paul, yapmaktadır. St. Paul şöyle diyor: “kimse sizi hiçbir şekilde aldatmasın. Çünkü imandan dönüş başlamadıkça, mahvolacak oİan o yasa tanımaz adam (Decal) ortaya çıkmadıkça o gün gelme­yecektir. O adam, Tanrı diye anılan ya da tapılan herşeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta Tanrı'nın tapınağında oturup kendisini Tanrı ilân edecektir. [24]St. Paul, kıyametin alâmeti olarak, burada Deccal'ı gösteriyor. Ancak hemen arkasından kıyametin alâmetlerine, çetin zamanların geleceğini, insanların kendile­rini seveceğini, para düşkünü olacakları­nı, kibirli, övüngeç, ana baba sözü dinle­mez, nankör, iftiracı, eğlenceyi seven, Al­lah yolundaymış gibi görünüp de o yolun gücünü inkar edenlerin varlığını ilâve et­mektedir. [25]Hıristiyanlıkta kıyametin oluş şekli konu­sunda da açıklık yoktur.  Petrus,  ikinci mektubunda,  dünyanın Tanrı sözüyle varolduğunu ve yerin aracılığı ile sudan şekillendiğini şimdi ise, yer ve göklerin ateşe verilmek üzere saklandığını belirt­mektedir. Dünyanın Allahsız kişilerin yargılanarak mahvolacağı güne dek ko­runacağını, Rabbin vaadini yerine getir­mekte gecikmeyeceğini kıyamet koptuğu gün, göklerin büyük bir gürültü ile orta­dan kalkacağını, yerin yok olacaklarını, maddenin ateşte eriyeceğini haber  ver­mekte ve “Tanrının vadine göre, doğru­luğun barınacağı yeni gökleri ve yeni yer­yüzünü bekliyoruz” demektedir. [26] Bu cümlelerde Petrus, kıyametin kopacağını yeni bir dünyanın geleceğini bildirmektedir. İncil'deki ifadelere göre İsa, dünyanın so­nunda gelecektir. Bu şöyle ifade edilmiş­tir: “insanoğlu, Babasının görkemi içinde melekleriyle gelecek ve herkese yaptığı­nın karşılığını verecektir.” [27] “Sonuç olarak, uğrunda acı çektiğiniz Tanrı egemenliğine layık sayılacaksınız. Tanrı adil olanı yapacak”. Size sıkıntı çektirenlere, sıkınti ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizlerle birlikte bizimle birlikte ra­hata kavuşturulacaktır. Bütün bunlar, Rab İsa alev alev yanan ateş içinde güçlü me­lekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak. Rabbimiz İsa, Tanrı'yı tanımayan­ları ve kendisiyle ilgili müjdeye uymayan­ları cezalandıracak. Böyle, Rabbin varlı­ğından ve yüce gücünden uzak kalarak sonsuza dek mahvolma cezasına çarptırı­lacaklar. [28] Görüldüğü gibi dünyanın sonundaki ada­letin ne zaman sağlanacağı konusu da çok açık değildir. Bu cümlelerde ifade edilen husus, İsa'nın dünyanın sonunda geleceği ve Tanrıyı tanımayanları cezalandıracağı konusudur. Hıristiyanlıkta İsa-Mesih’in dünyanın sonunda yapacağı bir yargılamadan bahse­dilmektedir. Buna göre kıyametteki yargı­lama İsa'nın yapacağı bu yargılama olarak görülmektedir. Çünkü dünyanın sonunda “ulusların hepsi onun önünde toplana­caktır ve İsa, koyunları keçilerden ayı­racaktır.” [29] Hıristiyanlıktada kıyamette herşeyin açı­ğa çıkacağından bahsedilmektedir. Luka bu konuda şöyle demektedir: “Örtülü olup da açığa çıkarılmayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiç birşey yoktur. Bunun için karanlıkta söylediğiniz her söz gün ışığında duyulacak, kapalı kapılar ardın­da kulağa fısıldadıklarınız damlardan duyrulacaktır.” [30] Kıyamette herşeyin açığa çıktığı gibi, herkes hesap da verecektir. Bu konuyu Petrus şöyle açıklamaktadır: “Dünya'da sefahat, ve eğ­lence içinde olanlar, putperestlerle yaşa­yanlar, inanmayanlar, yargılamaya hazır olan Tanrı'ya hesap vereceklerdir.” [31]Bütün bu naklettiğimiz cümleler kıyamette yargılamanın olacağını haber ver­mektedir. Yine insanların işledikleri her günahın bağışlanacağından bahsedilmek­tedir, Sadece Kutsal-Ruh'a karşı yapılan küfrün bağışlanmayacağından söz edil­mektedir. Bu konuda Matta'da şöyle denmektedir. “İnsanoğlu'na karşı bir söz söyleyen bağışlanacak; ama Kutsal-Ruha karşı bir söz söyleyen, ne bu çağda, ne de gelecek çağda bağışlanacaktır.” [32] Görüldüğü gibi Hıristiyanlıkta da affedilmeyen   günah “Kutsal-Ruha” karşı söz söyleyenin günahıdır. Sonuç olarak, Hıristiyanlıktada kıyametle ilgili sözler, açık ve net değildir. Ancak bir yargılama, bir hesap verme vardır. Bunun nasıl yapılacağı konusunda net bilgiler yoktur. Yine İncillerde cennet ile ilgilide bir kapalılık vardır. Cennet kelimesi yeri­ne “sonsuz yaşam” gibi ifadeler kul­lanılmaktadır. Luka: XXIII/43'de “Sen bu­gün benimle birlikte cennette olacaksın” ifadesi geçmektedir. Hıristiyanlığa göre cennete sadece doğrular girebilecektir. Yine de cennet konusunda ayrıntılı bilgi bulmak mümkün değildir. Cehennem sö­zü ise, İncilde birkaç yerde geçmektedir. Cehennem, fırın ateşi, ebedî ateş, karan­lıklar, kükürt ve ateş, karanlıklar, ceza ye­ri, uçurum, kükürt ve ateş gölü gibi ifade­lerle belirtilmiştir. Bu konularda Bak:[33]

İslâmiyette kıyamet konusu en açık şekil­de ifade edilmiştir. Ahiretin varlığı İslâmın amentüsünde belirtilmiş, Mü’min ve müslüman olmanın şartları arasına so­kulmuştur. İslam'a göre bu dünya geçici bir dünyadır. Ölüm her canlıya gelmekte­dir. İnsan için ölüm bir yokluk değil, ikin­ci bir hayatın başlangıcıdır. Ölüm insanı heryerde bulabilir. [34]Böylece ölüm ve hayat bir imtihandır. [35]İslâmiyette eceli gelenin öleceği üzerinde durulmuştur. [36]Ancak İslâmiyette ölüm, bir yokluk değildir. Ölümden dirilmeye inanmak İslamın temel şartlarından biridir.[37]

Islâmiyette her insanın öleceği ve ebedi hayatta dirileceği inancı önemli bir yer tu­tarken, dünyanın sonunda kıyametin ko­pacağı da önemli bir inanç konusu teşkil etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de Kıyametin mutlaka geleceği, ancak onun zamanının bilinemediği ifade edilmiştir. [38] “Onun vaktini sadece Allah bilebilir.” [39] Kıyamet kopacaktır, kıya­met kopacağı zaman sûr'a üflenecekdir. Bunu Kur'an-ı Kerim şöyle ifade etmekte­dir: “Sur'a üfürüleceği gün, Allah'ın di­lediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır. Onların her biri, boyun bükmüş olarak O'na gelmiştir.” [40]Kur'an-ı Kerim’in anlattığına göre “kıyamette yer sarsılacak, dağlar darma dağın olacak.” [41] “Yıldızlar etrafa saçılacak, denizler bir­leşecek, kabirler boşalacaktır.”[42]

Kur'an-ı Kerim’in ifade ettiğine göre, yer­yüzünün darmadağın olduğu, güneşin düşürüldüğü, yıldızların karardığı, dağla­rın yerinden oynadığı kıyamet günü, dünyanın sonu olup yeni bir hayatın baş­langıcıdır. Böylece dünya sona erecek ve yeni bir hayat başlayacaktır. Buna göre I. sûr ile kıyamet kopacak ve II. sûr ilede ölüler kabirlerinden dirilecek ve mahşer'e doğru koşacaklardır.[43] Bu konu­da Kur'an-ı Kerim'de şöyle denmektedir: “O günde ki Allah, onların hepsini dirilte­cek ve ne yaptıklarını kendilerine anlata­caktır. Allah, onların hepsini saymıştır. Onlarsa bunu unutmuştur. Allah herşeye hakkıyla şahiddir.” [44]Mahşer hakkında daha açık olan ayet ise şu­dur: “Rabbimiz, sen mutlaka insanları, as­la şüphe olmayan bir günde toplayacak­sın. Allah sözünden dönmez”[45]. İslam'a göre insanlar, mahşerde hesap vereceklerdir. Bu hesaptan sonra iki me­kanda toplanacaklardır. Bunlar cennet ve cehennemdir. Cennet, altından ırmaklar akan, meyvaların bol olduğu bir bahçe gi­bidir. [46] “Cennete, günahlardan sakınanlar gireceklerdir.” [47]Cennetin bir takım kısımlarından bahsedilmektedir: Meselâ, “Adn cennetleri” bunlardan biridir. [48] Diğer yandan “Firdevs cennetleri” [49] “Naim cennetleri”[50] “Me'va cennetleri” [51] gibi cen­netlerden bahsedilmektedir. Kıyametten sonra oluşulacak mekanlardan biriside cehennemdir. Kur'an-ı Kerim'de birçok ayetlerde cehennemden bahsedilmiştir. Cehennem günahkarların, kafirlerin, öl­dükten sonra gideceği bir mekan olarak gösterilmektedir. “Cehennem şeytanın yolundan gidenlerin son durağıdır”[52]. “Cehennem'deki hayat, dehşet verici bir hayattır.” [53]Bütün fe­laketlere rağmen cehennemde ölüm yok­tur.[54]

 

Kilikya:

 

Anadolu'nun güneyinde, Alanya'dan Suriye kıyılarına kadar uza­nan bölgedir. Kilikya'nın kuzeyi ve batı yönü Toros dağları ile güneyi Akdenizle çevrilidir. Böylece Kilikya, Adana, Mer­sin’in ve kısmen de Konya'nın hudutları içinde yer almaktadır. Herodot'a göre, Ki­likya sözcüğü, Fenikeli Agenor'un oğlu Kiliks’in adından gelmektedir. Bu bölgeye hem Yunanlılar, hem de Romalılar tara­fından Kilikya veya Cilicia adı verilmiştir. Kilikya'nın dağlık kısmı Alanya-Mersin arası, ovalık kısmı ise Mersin-İskenderun arasıdır. İki Kilikya arasındaki sınır bu­gün de mevcud limonlu çayıdır. Kilikya bölgesi, tarih boyunca birçok dev­letin eline geçmiştir. M.Ö. 2. bin yılında bölgede Hititler vardı. M.Ö. 9. yüzyılda bölgede Asurlular görülmektedir. M.Ö. 612 yılında Asur'un yıkılışından sonra Tarsus başkent olarak bağımsız bir krallık ortaya çıktı. M.Ö. 546'da bölgede Persler görülmektedir. M.Ö. 333 de büyük İsken­der Kilikya'da egemen olmuştur. M.Ö. 101'de Selevkos'ların yönetimi zayıflayın­ca bölgede birçok şehir bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece bölgenin dağlık iç ke­simlerinde yerel bir krallık kuruldu. Ro­ma bölgede kontrolü sağlamak istediyse de başarılı olamadı. M.Ö. 83'de Kilik­ya'nın ova kısmı Ermeni kralı Dikran tara­fından ele geçirilmiştir. Ancak Roma M.S. 67'de bölgeye büyük bir donanma göndermiş ve bölgede kontrolü ele geçirmiş­tir.

Kilikya Bizans döneminde, birinci Kilikya ve ikinci Kilikya olarak ikiye ayrılmıştır. Daha sonra bölge müsiümanların eline geçmiştir. M.S. 964'de Bizans yeniden bölgeyi ele geçirmiş ve XI. yüzyılın sonla­rına doğru bölge yeniden Ermenilerin eli­ne geçmiştir. 1375'de Memlukler, 1515'de Osmanlı'lar bölgeye hâkim olmuşlardır. O günden beri, bölge Türklerin elinde bu­lunmaktadır.

 

Kilise:

 

Kilise kelimesi, Yunanca toplantı anlamına gelen Eklesia kelimesinden alınmıştır. Fakat bu toplantı  alelade bir toplantı değildir. Eklesia kelimesi, İbraniceye, dini bir toplantıya daveti belirten Gahal kelimesi ile tercüme edilmiştir. Hz. İsa, kilise kelimesi yerine daha çok Edta, Kenista, Kelıala gibi Aramice kelimeler kullanmıştır.

Hıristiyan kilisesinin kuruluşu, Ahit, se­çilmiş halk, Yahve'nin mabedi, Mesîhî krallık mefhumları ile Eski Ahit tarafın­dan hazırlanmıştır. Hıristiyanlıkta kilise, Hıristiyan cemaatinin adıdır. Yani ilk kili­seyi, İsa'nın etrafında toplanan ilk cemaat teşkil etmektedir.

Hıristiyanlıkta kilise bir mekan değil; bir cemaattir. Hıristiyanlar, mekan olarak ilk kiliseye M.313 yılında ilân edilen Milan Fermanı ile kavuşmuşlardır. Çünkü Konstantin bu fermanı ile Hıristiyanlığı resmen din olarak kabul etmiştir. Bu da Hıristiyanlığın gizlilikten açığa çıkmasını ve mabed olarak bir mekana sahip olma­sını sağlamıştır.

Hıristiyan İlahiyatına göre, kilisesinin ge­nel tezahürü ve Havarilerin şahitliği için, ilâhi lütuf büyük bir şekilde döküldüğü zaman; Pentekote günü (İsa'nın göğe çeki­lişinden on gün sonra) Hıristiyan kilisesi resmen kurulmuştur. Artık orada İsa mevcut değildir. Bizzat Havariler, doğan kilisenin sorumluluğunu üstlenmişlerdir. Hıristiyan cemaati hızla yayılmaya baş­lamıştır. Yayıldıkça hizibler çoğalmış, tef­rikalar baş göstermiştir. Hıristiyan kilise­si- bu uğurda şehitler vermiştir. En büyük Hıristiyan şehitleri olarak kabul edilen Petrus ve Pavlus, Roma'da, öldürül­müşlerdir. Daha milâdi I. yüzyılda Hıris­tiyanlık kendi arasında birçok tefrikaya Bolün müştür.  Bu fırkalara karşı Pavlus, durmadan mektuplarında halkı uyarma­ya çalışmıştır. Ancak Hıristiyanlığın zu­hurundan üç asır sonra, Roma imparator­luğu nezdinde resmen din olarak kabul edilen Hıristiyanlık, yine Konstantin'.in gayretleriyle içine düştüğü tefrika ba­taklığından az da olsa kurtulabilmiştir. Konstantin 325 yılında topladığı İznik Konsilinde, Arius'u aforoz etmiştir. Böylece doğuda beliren en büyük tefrika za­rarsız hale getirilmiştir. Artık devletin himayesine girmiş olan Hıristiyanlık, resmi Hıristiyan ideolojisinin haricinde kaİan her düşünceyi aforoz edecek ve git­tikçe Engizisyon gibi bir müessesenin te­sisine yönelecektir.

Hıristiyanlıkta kilise, Hıristiyan Mü’minlerle canlılık kazanmaktadır. Çünkü Mü’min, vaftizle kilisenin bir üyesi haline gelmektedir. Artık o ayinlerle, kültürle, sözlerle ve İncil’in misallerine ve kuralla­rına göre şekillenmesi gereken hareketle­rin şehadeti ile kilisenin hayatına iştirak etmiş durumdadır.

Hiyerarşik bir kurum olarak Katolik kili­sesi ise, papa, kardinaller, patrikler, piskopaslar, lâik ve dini rahipler (regulier rahipler), rahip adayları ve cemaatten oluşmaktadır. Bu kadar geniş topluluğun merkezi yönetimi, papa ve idari kardinal­ler meclisi ile Vatikan'a tevdi edilmiştir. Böylece bütün ibadet yerlerine kilise adı verilmiştir.

Katolikler kiliseyi, İsa'nın mistik bedeni, Mü’minleri de onun uzuvları olarak gör­mektedirler. Katolikler kiliseyi üç kısım olarak düşünürler:

1- Faal kilise (Dünya Kilisesi)

2- Izdırap kilisesi (A'raf Kilisesi)

3- Zafer kilisesi (Cennet Kilisesi) Bugün dünyada üç önemli Hıristiyan mezhebine bağlı belli başlı üç ana kilise dikkati çekmektedir. Bunlar, Katolik kili­sesi, Ortodoks kilisesi ve Protestan kilisesidir. Katolik ve Protestanlık Özelliklerini birlikte bünyesinde taşıyan Anglikan kili­sesi de İngiltere'nin milli kilisesini oluştu­rur. Bu mezheplerin kilise anlayışı farklı­dır. Her nekadar Katolikler, kiliseyi Mü’minler topluluğu olarak görseler de yine de kilisenin teşekkülü için bir rahibin varlığını şart koşmaktadır. Protestanlar ise cemaatin olduğu her yerde, kilisenin olduğunu söylemektedirler. Ortodoks Hı­ristiyan cemaatleri de kiliseyi, birinci de­recede “İsa'nın bedeni, kutsal uhun ma­bedi, Allah'ın cemaati” olarak görmekedirler. Diğer yandan onlara göre kilise, Teslis'de bir birliktir. Ortodokslara göre “Mahalli kilise”, evrensel kilisenin bir parçası değil; belli bir yerde onun tam tezahürüdür.

Hıristiyanlık tarihinin belli dönemlerinde ortaya çıkmış olan bu üç Hıristiyan kilise­sinden başka, daha birçok kilise ortaya çıkmıştır. Kiliseyi Hıristiyan cemaati ola­rak kabul ettiğimiz takdirde bugün, dün­yada bir milyara yaklaşan bir Hıristiyan cemaati görmekteyiz. Resmi şekilde ilk Hıristiyan birliği 1054 yılında bölünmüş, Katolik ve Ortodoksluk adı akında ana ki­lise teşkilatı iki ayrı yapıya ayrılmıştır. Daha sonra XVI. yüzyılda tekrar Batı Ka­tolik kilisesi, bir bölünme ile daha karşı­laşmıştır. Böylece Protestanlık sahneye çıkmıştır.

Hıristiyan kilise tarihinde eski bölünmeler adı ile de birtakım bölünmeler olmuştur.

Bu bölünmelerden de önemli kiliseler or­taya çıkmıştır. Bunlara “Eski Doğu Kili­seleri” adı verilmiştir. Bu kiliselerin ba­şında, Nestorius'un öncülüğünü yaptığı Nesturi kilisesi ile Mısır Kıpti kilisesinin temsil ettiği Monofizit kilisesi gelmek­tedir.

Nesturi kilisesinin öncüsü Nestorius (01:450) olmuştur. Antakya İlahiyat Eko­lünün teoiojik görüşlerinden hareket eden Nestorius, İsa'nın tabiat problemini ele almış ve İsa'nın iki tabiat sahibi bir varlık olduğu tezini ileri sürmüştür. Nestorius, İsa, içinde Allah'ın kelimesinin bulundu­ğu bir insandan başka bir şey değildir di­yerek, İsa'nın İnsan-Allah değil; sadece Allah taşıyıcısı olduğu kanaatini izhar etmiştir. Nestorius'a göre İsa iki ayrı “uknum” dan meydana geliyordu: Bu uk­numlardan biri ilahî, diğeri insanî idi. Bu durum İsa'nın ulûhiyetine zarar getirmi­yordu. Çünkü İsa ona göre, beşeri tabiatiyle tam insan, ilâhi tabiatı ile de tam ilâhtı. Yine Nestorius'a göre bu iki ta­biat İsa'da müstakil olarak mevcuttu. Bu nazariye Meryemi, beden, nefs ve aklî nefsten ibaret insan İsa'nın annesi olarak tavsif edecek bir şekilde ifade edilmiştir. Nestorius'a göre Meryem, İsa'nın insani­yetinin annesidir. Bunun için Meryem “Allah'ın Annesi”= Theotokos olarak çağrılamaz, o sadece “İsa'nın Annesi-dir”= Christotokos.

Nestorius'un bu düşünceleri resmi Hıris­tiyanlığa ters düşüyordu. Bunun için Nestorius'un başlattığı bu itizale son ver­mek ve Hıristiyan birliğini korumak ama­cıyla İskenderiyye ve Roma piskoposları­nın önderliğinde 431'de Efes'te bir Konsil toplanmıştır. Bu konsilde Nestorius ve ta­raftarları aforoz edilerek, resmi kilisenin dışına atılmıştır. İşte Nesturi kilisesi böy­lece doğmuştur. Beşinci yüzyılın ilk çey­reğinde ortaya çıkan Nesturi kilisesi, Orta Asya'dan Çin'e ve hatta Hindistan'a kadar yayılarak varlığım sürdürmüştür. Bu ya­yılma VIII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar devam etmiştir.

Doğu Hıristiyanlığı adı altında dikkat çe­ken diğer önemli bir kilise de Monofizit Hıristiyanların meydana getirdiği kiİise hareketidir. Efes konsilinden (M. 431) sonra, Nesturiliğe karşı baş gösteren reak­siyon neticesinde doğan, fakat tamamiyle zıt istikamette inkişaf eden yeni bir dini cereyan ortaya çıkmıştır. Bu cereyan, İsa'­da iki tabiat yerine Monophisite bir ka­rakter görüyordu. Bu fikriyatın habercisi Laodici (Denizli yakınlarında bir şehir) piskoposu olan Apollinaire idi. V. asrın ikinci yarısında İsa'nın günahtan kurtarıcı doktrinini inkâr ederek “Uluhiyet ve ceset bir tek tabiatı oluşturan iki kısımdır. Tıpkı normal bir insanın içinde ruh ve cesetten müteşekkil bir tek tabiata sahip olunduğu gibi...” diyordu Apollinaire. Böylece İsa'­nın şahsında aktif ve manevi bir eleman olan kelimenin (Logos) ulûhiyeti, diğer taraftan pasif bir unsur olan maddenin beden oluşu kabul edilmiş oluyordu. İşte Apollinaire'e isnad edilen bu düşün­celer, daha sonra gelişecek olan Monofizitliğin habercisi oluyordu. Mo­nofizit hareketin iki önemli siması vardı: İskenderiyyeli Cyrille, İstanbul manastır reisi Eutyches. İsa'nın ilahî tabiatına üs­tünlük atfeden Cyrille’in taraftarları, İsa'­da insanî tabiatın, ilahî tabiatın içinde kaybolduğunu; böylece, İsa'da yalnız bir İlahî tabiatın mevcut olduğu sonucuna varmışlardır.

Bu düşünceye, İstanbul patrikliği ve papa I. Leon karşı çıkmışlardı. İmparator Marcian “IV. Genel Konsili” 451 yılında Kadıköyde toplamıştı. Bu konsil, monofizit fikriyatı tartışmış ve neticede monofizit fikriyatın temsilcilerini aforoz etmiş ve şu iman formülünü kabul etmiş­tir: “Rab İsa Mesih, Uluhiyette ve insa­niyette tam olarak hakiki Allah ve haki­ki insandır. Uluhiyette baba ile aynı cevherden, insaniyette bizimle aynı cev­herdendir. O, Allah'ın annesi bakire Meryem'den iki tabiatlı biricik oğul ola­rak doğmuştur”.

“Kadıköy konsili” ile aforoz edilen monofizit doktrin, imparatorluğun şark vilayetlerinde özellikle Suriye ve Mısır'da kıptı ve süryani cemaatıyle yaşamaya de­vam etmiştir. Daha sonra. M. VI. yüzyılda Monofizitlik, Jaques Baradai ile yeniden “yakubi” veya “yakubiler” ismi altında devam etmiştir. Yakubiler, Süryaniliğin bölünmesiyle meydana gelen bir Süryani kilisesidir. Günümüzde “Yakubi kilisesi” hâlâ yaşamaktadır. Musul ve çevresine başkanlık eden bir patrikleri vardır. Ecmiyazin (Etsmiadzin)'de ve Beyrut'ta bulanan Ermeni birer Katolikosluğu (Catholikos) ile Mısır'da İskenderiyye Kıpti patrikliği ile Samda bulunan Sürya­ni patrikliği de Monofizit düşünce varlı­ğını hâlâ korumaktadır. Kıpti kilisesi, monofizit doktrini Habeşistan'a kadar yaymıştır. Yakın doğuda bugün üç monofizit kilise vardır:

1- Süryani - Yakubi kilisesi

2- Kıptî kilisesi

3- Ermeni kilisesi.

 

Kilise Babaları:

 

Kilise Babaları tabiri II-VII. asır arasındaki Hıristiyan yazarlarına verilen tabirdir. Bunların Hıristiyan doktrinine ait otoriteleri, gelenek tarafın­dan kabul edilmiştir. Yine de patristik (Ki­lise Babaları) unvanı, devirlerinde eserleri tesir icra etmiş kimselere tevdi edilmiştir. Kilise babalarının ilklerine “Apostolik Babalar” unvanı verilmiştir. Çünkü bun­ların, doğrudan veya dolaylı havarilerle ilişkileri olmuştur. Meselâ, Romalı Clement gibi. Onun, Korintoslulara yaz­dığı bir mektup muhafaza edilmiştir. 110 yılında öldürülen Antakya piskoposu İgnace, Hierapolis piskoposu Papias da bunlardandır. Papias, Polycarpe'ı tanı­yordu ve havari Yuhanna'yı dinlemişti. Bu duruma göre, Apostolik Babalar, ikinci ve üçüncü Hıristiyan neslinin temsilcileri olmaktadır.

İkinci sırada “Apolojist Babalar” gelmek­tedir. Yani Hıristiyan kelâmcıları olan Ba­balar. Bunlar, Hıristiyan âdetlerinin doğ­ruluğunu ve imanın açıklamasını yapmış­lardır. Burada, kültürlü Grekler söz konu­sudur. Bunlar, klâsik felsefe ve edebiyatla bilgilenmişler ve inançlarını, Helenistik düşüncenin entellektüel kategorilerine göre ifade etmişlerdir. Bunların birinci hedefi, Yahudiler ve paganlar karşısında Hıristiyanlığın doğruluğunu ispat etmek­ti. Bunu da Özellikle politik otoritelere hi­taben yapıyorlardı. Bunun için ithamları reddediyorlar, paganizmin mantık dişili­ğini tartışıyorlar ve Hıristiyanların davranışındaki safiyeti açıklıyorlardı.

Bunların arasında Quadratus'u, Atinalı Aristide'i ve Justİn'i sayabiliriz. Bununla beraber II. asırdan itibaren bir başka red­diye tipi görünmeye başlamıştır. Bu defa, yazılan savunma kitapları, sapıklara özel­likle de gnostiklere karşı yazılmıştır. Bu konudaki kitapların ilki Lyon piskoposu İrenee tarafından yazılmıştır. Eserin adı Adversus Haereses dir. Afrika'da Lâtince yazan yazarların başın­da Tertullien gelmektedir. (Daha son­ra bu da sapıkların araşma girmiştir, III. asırda, Kartaja piskoposu Cyprien (öl: 258) gelir.

III. asrın ortasında gerçek Hıristiyan ila­hiyat ekolleri kendini göstermiştir. Bu ekoller, Hıristiyanlara yönelik bir öğretim takdim etmekteydiler. Bu konuda ilk zik­redilmesi gereken İskenderiyye ekolüdür. Orada Clement ve Origene meşhur ol­muştur. İncil metinleri üzerinde ilk tenkidli çalışma Origene'nin Hexaples isimli eseridir. Yorum planında temel açıklama, mecazi yapılmış, ilahiyat dü­şüncesi Yeni-Eflâtuncu prensiplerle açık­lanmıştır.

Konstantin imparatorluğu bu dönemde, patristik altın çağ denilen gelişmeyi mü­şahede etmiştir. Bu çağda önemli bir şahıs da Cesareli EUSEBE'dir. Bu, onun ideolo­jik düşüncelerinden değil; yeni bir edebi­yat türünün Öncüsü olduğu içindir. Bu da kilise tarihidir. Eusebe ve onun talebeleri, Yahudi tarih geleneğini yeniden ele ala­rak, kilisenin gelişmesini belirleyen olay­ları, dünyanın yaratılışı ile başlayan genel görüşün içine dahil etmişlerdir. Böylece, evrenselliğe yönelmiş tarihin temelleri atılmıştır.  Aynı zamanda İskenderiye ekolü araştırmalarını, Athanas ve Cyrille ile devam ettirmiştir.

Antakya ekolü, edebi yorumu tavsiye ederek Epiphane ve Jean Chrysostome ile yeni bir yol takip etmiştir. Batı'da Poitiers'li Hilaire (315-367) Goluaz (Gauloise) düşüncenin Lâtince ifadesi olan ilk temsilci olarak görülmektedir. Bu arada Milano piskoposu olan Ambroise'a ayrı bir yer vermek gerekecektir. Büyük bir kişiliğe sahip olan Ambroise, im­parator Theodose'a açıkça tövbe etmesini söylemiştir. Bir hayli ilahiyat yorumu ya­pan Ambroise’ın, şiirleri ve melodileri de vardır.

Diğer bir Lâtin kilise babası ise jerome (347-420)'dur. O, Gaule'de yaşamıştır. Daha sonra doğuya hareket etmiş ve Ha­lep yakınlarındaki Chalcis'de keşiş hayatı yaşamıştır. İstanbul'da Nysse'li Gregoire ve Naziance'li Gregoire ile karşılaşmıştır. Roma'ya dönmüş, Roma piskoposu Damase, İncilin lâtincesini gözden geçir­mekle onu görevlendirmiştir. 385 yılında Roma'yı terketmiş ve kesin olarak Bethleem'e yerleşmiştir. Orada, İncilin Lâ­tince tercümesini yapmıştır. Bu tercüme Vulgat adını almıştır. Jerome, Vulgat olan nüshayı, Yunanca ve İbranice metin­lerden elde etmiştir. Jerome'un çağdaşı olan Augustin ise, Batı düşüncesini derin şekilde etkilemşitir. Afrika kökenli olan Augustin, Kartaca'da ve Milano'da retorik öğretmiştir. Önce Maniheist iken, 387'de Hıristiyanlığı kabul ederek vaftiz olmuş­tur. Bir kaç arkadaşı ile cemaat hayatı yaşarmş, sonra Afrika'ya dönmüş, 396'da rahip olmuştur. İki önemli eseri vardır.

Confessions   (itiraflar), la cité de Dieu (Tanrının sitesi).

V. asrın ortalarından itibaren ilâhiyatçı düşüncenin soluğu tükenmiştir. Bu istilâ­lar döneminde büyük Türk hakanı Atilla ile müzakerede bulunan büyük Leon ol­muştur (440-461). Büyük Leon, Roma’nın manevi üstünlüğünü savunmuştur. Son kilise babalarından olan büyük Gregoire’in, Eyub kitabı üzerinde yapmış olduğu şerhler, orta çağda büyük rol oy­namıştır. Burada yine Seville'i, İsidore'ı da zikretmek gerekir. Özellikle o, Antikite kültürü üzerinde çok faydalı bilgiler ver­miştir.

Burada şunu belirtmekte yarar vardır ki kilise babalarının ilahiyatı, sistematik ve genelci değildir. Meselâ kilise babaları, Aquinolu Thomas'ın Somme Theoloque isimli kitabında yaptığını yapmamışlar­dır. Kilise babalarının doktrini, yazdıkları eserlerde sergilenmiştir. Kilise babalarının düşüncelerinin entellektüel âleti, Grek-felsefesi ve yeni-Eflâtuncu felsefe ile oluşmuşsa da onların ilahiyatı, dü­şüncelerinin temeli olan İncil'de kökleş­miştir. Ayrıca kilise babalan, zahidane temayüllü yaşayarak, kendilerini ibadete vermişlerdir. İşte, Nysse'li Gregoirem “la Vie de Moise” (Musa'nın Hayatı), ile Origene'nin “Commentaire sur saint jean” (Aziz yuhanna üzerinde yorum) isimli eserleri, bu dahili yoğunluğun tanık­larıdır. Yine, Jerome'un, Basile’in, Ambroise’ın koyduğu kuralların tümü, daimi olgunlaşma endişesinin delilleridir. Kilise Babalarının yazdıklarım ve en­dişelerini kronolojik olarak değer­lendirirsek, zamana uygun bir değişimin olduğunu söyleyebiliriz. Meselâ, ilk kilise babalarının yazdıkları şeyler daha çok, Yahudilerin karşısında İncillerin doğrulu­ğunu ve paganizm karşısında Hıristiyan­lığın doğruluğunu ispatlamaya yönelikti. Meselâ Justin’in “Dialogue avec Tryphon” isimli eseri birinciye; Justin’in “Apologie” isimli eseri ile, Athenagore'un “la supplique pour les chretines” isimli eseri, ikinciye örnek teşkil etmektedir. III. asırdaki zulümler, Kilise babalarını, disiplinle veya patriklerle ilişkilerin dü­zenlenmesine yönelik yazılar yazmaya sevketmiştir. Yine de II. asırdan itibaren kilise babalarının yegane endişeleri sapık­lıklara karşı Hıristiyan imanım savunmak olmuştur. Bu kristolojik cereyanların ara­sında en meşhuru Ariamzm olmuştur. Bu cereyan, Hıristiyanlığı IV. asır boyunca sarsmıştır. Bunlara göre Ebedi olan sadece Baba'dır. Oğul (İsa) ise Babanın yarattık­larının ilkidir. İşte bu kavga, İznik'te 325 yılında ilk ökümenik konsilin toplan­masını sağlamıştır. Bizzat Konstantin’in davet ettiği bu konsilde Ariııs aforoz edilmiştir.

Bu şekilde başlayan kristolojik araştırma, Kutsal-Ruh ve dolayısı ile Teslis üzerin­deki düşüncenin gelişmesini sağlamıştır. Daha sonra ise tartışmalar özellikle İsa üzerinde merkezileşmiştir. Bu konular 381 İstanbul, 431 Efes ve 451 Kadıköy konsillerinde tartışılmıştır.

 

Kilise Hukuku:

 

Bu kavram önce, Ka­tolik kilisesinin hukuki durumlarının bü­tününü belirtmektedir. Canon kelimesi, çok erken dönemlerden itibaren “kilise yargısını” belirtmiştir. Sivil kanunla, kili­se kanunlarının karışımından    nomocanöns ortaya çıkmıştır. Ortodoks kilisesi, münhasıran, “kilise emirlerini” “kanonik hukuk” olarak telâkki etmiştir. Sivil hu­kukun dini konulardaki kararlarını ise “Kiliseye ait hukuk” diye adlandırmıştır.

Kilise Hukukunun Özellikleri:

1- Kilise hukuku, tamamen devlet huku­kundan ayrılmaktadır.

2- Kilise hukuku, daha ziyade şahısların içinde bulundukları sipirirüel durumları­na karşı dikkatlidir,

3- Kilise hukuku, kilisenin hiyerarşik ka­rakteriyle belirginlik kazanmıştır.

4- Kilise hukuku, hakkaniyet ruhuna bağ­lıdır.

5- Kilise hukukunun teknikleri, bazen alı­şılmış hukuk yapılarından oldukça uzak­tır.

6- Kilise hukuku çoğu defa, bir hayır hu­kuku ve kilise cemaatı hukuku olarak ta­rif edilmiştir. Çünkü bu hukuk, kilisenin spiritüel hayatına hizmet etmektedir.

7- Kilise hukukunun hedefi, kilise cemaa­tinin sosyal hayatım düzenlemektir.

8- Kilise hukuku, kurumların misyonunu belirtir. İnananlar cemaatinin statülerini ortaya koyar. Pastoral yönetimin organla­rını belirler.

9- Kilise hukuku ile sivil hukuk arasında daima ilişkiler vardır. Çünkü kilise huku­ku bazen sivil hukuktan etkilenmektedir.

10- Kilise hukuku, Hıristiyan vahyine da­yanmaktadır. Bunun için tabii veya pozitif Tanrısal hukukdan bahsedilmiştir. Kilise­nin pozitif hukuku, bunun üzerine otur­maktadır. Bu  ise, bir  “İnayet   huku­kundur.   Kilise   cemaati,  bununla tesis edilmiştir. Bu hukuk, aynı zamanda bir “Ahit hukuku” dur.

Katolik kilise hukuku kendini, evrenselli­ğe cevap vermiş olarak takdim etmekte­dir. Bunun için o, “müşterek bir Hu­kuk” dur. Çünkü o, “özel hukuku”da ih­tiva etmektedir.

Kilise Hukuku yasaları: Kilise hukuku, asırlar boyunca değişikliğe uğrayarak ge­lişmiştir. 1917 yılında yürürlüğe giren “kilise hukuk yasası”, daha önceki tüm kilise yasalarım yürürlükten kaldırmıştır. Bu yasa, papa XXIII. Jean tarafından, 1962-1965'de toplanan II. Vatikan Konsili sırasında yeniden gözden geçirilmiştir. Yeni kilise hukuku 25 ocak 1983'de, 1752 sayılı yasa ile II. Jean-Paul tarafından yü­rürlüğe konmuştur.

Papa XII. Pie, “Doğu kiliseleri” içinde geçerli olan müşterek bir “kilise hukuku” çalışması başlatmış ancak bu çalışma ta­mamlanamamıştır.

Kilise hukuku bugün önemini biraz kay­betmiştir. Çünkü bugün, dogmatik dokt­rinler daha geçerli olmaktadır. Kilise Hukuku Kategorileri: Kilise huku­kunda bütün hukuk sistemi kategorilerini bulmak mümkündür. Ancak, bunları ayı­rımsız şekilde tatbik etmek mümkün de­ğildir.

Kamu hukuku ve özel hukuk, kilise hu­kukuna kısmen uygulanabilir. Meselâ, devlet hukukunda evlenme tabii bir hak Jken, kilise hukukunda evlenme, bir sakramentdir. Yani bir kilise sırrıdır. Kilisenin yazılı anayasası yoktur. Kilise anayasası, kilisenin kabul ettiği dogmatik, ahlâki, ibadetle ilgili tüm sistem, kilise anayasasını oluşturur. Küise hukukunda gelenek, tam merkezde bulunmaktadır.  II. Vatikan konsilinden beri tohumu atılan “Temel Hukuk” ise tam bir gelişme safhasındadır. Diğer yan­dan “ceza hukuku” ise, kilise bünyesinde yeni çağdaş uygulama yollan aramakta­dır.

“Kilise Hukukun”daki bazı konuların “devlet hukukunda” yeri yoktur. Meselâ, İsa Mesih’in mesajını yaymakla vazifeli “eğitim kurumları” ile ilgili hususlarda ve “kilise sırları” ile ilgili kurumlarla ilgi­li maddelerde olduğu gibi. Kilise hukukunda dikkatimizi çeken bir diğer önemli hususda “Kilise Medeni Hukuku”dur. Bu hukuk, Devletle Kilise arasındaki ilişkileri düzenlemektedir. Bu hukuk yarı ekonomik, yarı devletçi hu­kuktur.

Lâtin katolik kilisesi için kilise hukuku­nun ihtiva ettiği ana konular şunlardır. Vatikan tarafından uygulanan bu hukuk belli başlı yedi bölümden oluşmaktadır:

I. Genel Normlar: (Kanun, âdetler v.s)

II. Allah’ın cemaatı: (Mü’minler, kilisenin hiyerarşik yapısı, kilise dernekleri)

III. Kilisenin Öğretme Fonksiyonu (Va­az, Din dersi, Katolik eğitimi)

IV. Kilisenin Kutsallaştırma Fonksiyonu (Kilise Sırları ve Kült'ler)

V. Kilisenin dünyevi mülkleri

VI. Kilise'nin Müeyyideleri

VII. Davalar (İdari ve olağan uyuşmaz­lıklar).

 

Kimbanguisme:

 

Sirnon Kimbangu, 1889'da Kongo'da (zairede) doğmuştur. Baptist Hıristiyanlığı kabul ederek, Kitab-ı Mukaddes'i okumuş ve Nkamba'da din dersleri vermeye başlamıştır. Evlenmiş ve üç çocuk babası olmuştur. Bir gün gördü­ğü bir rüyada biri ona, “Allah’ın sözünü” vaaz etmesini ve “ellerini koyarak” hasta­ları şifaya kavuşturmasını emretmiştir. Bu emri yerine getirmeye başlamış ve bir ço­cuğu iyileştirmiştir. Şöhreti kısa zamanda yayılmıştır. Böylece Nkamba sanki yeni bir Kudüs haline gelmiştir. Etrafında birçok yardımcı olduğu halde, İsa'nın dönü­şünü, atalarının dirileceğini ve siyah-beyaz herkes için mutluluğun olacağını vaazediyordu. Siyahların yakın zamanda bağımsız olacaklarını da bu vaazlara ekli­yordu. Özellikle yakında olması beklenen bu bağımsızlık haberi, coşkuyla karşılan­mıştı. Hatta bazıları, Belçikalılara vergi vermeyi bile redde başlamışlardı. Simon Kİmbangu, ılımlı ve sakin bir kişiliğe sa­hipti. O, ülkenin dini inancının sembolleri olan fetişleri yıkmış ve büyücüleri kova-lamıştı. Onun din olarak israr ettiği şey, vaftiz olmak, ilâhiler okumak ve Allah'a günah itirafında bulunmaktı. Onun bu tavrından ve davetinden Belçika Kolonile­ri ve Katolik misyonerleri endişe duyma­ya başlamışlar ve koloni hükümetine bas­kı yapmaya çalışmışlardır. Onun birinci tutuklama teşebbüsü boşa çıkmıştı. An­cak, Simon Kimbangu kendiliğinden oto­ritelere teslim olmuştu. Hızlı bir mahke­meden sonra ölüme mahkum edilmiş, fa­kat ölüm cezası Kral Albert’in emriyle müebbete çevrilmiştir. Simon” Kimbangu Eli sabethville şehrinde tutuklanmış ve 1921'den ölüm tarihi olan 1951 yılına ka­dar orada kalmıştır. Mütevazi ve sakin bir hayat sürmüştür. Tutuklu olduğu için, müntesiplerinden uzak kalmıştır. Ancak müntesipleri pasif kalmamış, taraf­tar toplamaya devam etmişlerdir. Simon'un başlattığı Baptist hareket, milliyetçi ve bozguncu bir hareket olarak de­ğerlendirilmiştir. 6 Şubat 1925'de Kimbanguisme hareketi yasaklanmıştır. 1936'da Kimbanguist'ler, “kurtuluş ordu­suna” dönüşmüşlerdir. 1939'da Simon Mpadi, kurtuluş ordusunun subayı ola­rak, Kakisme'i veya “Siyahların Misyo­nu” teşkilatını kurmuştur. Simon Kimbangu'nun ölümünden sonra oğlu Joseph Diangienda, Leopolduiüe'e yerleşmiş ve modern bir şekilde yapılaş­mış bir kilise hareketinin doğmasına se­bep olmuştur. 1 Aralık 1960'da Kongo'da bu kilise resmen kabul tanınmıştır. “Kimbangu tarafından yeryüzünde kurulan İsa-Mesihin kilisesi” adını taşıyan kilise 16 Ağustos 1969'dan beri “Kiliseler Ökümenik Konseyinin” üyesi bulun­maktadır.

Kimbanguist'lerin bayramı her yıl, 24-25 Aralık'ta kutlanmaktadır. 6 Nisan, hare­ketin başlamasının kutlanması tarihidir. 12 Ekim ise, Simon Kimbangu'nun ölüm tarihidir. Pazar ibadeti, ilâhiler ve vaazlar­la icra edilmektedir. Para toplama çok önemli bir icraattır. Çünkü kiliselerini bu paralarla yapmaktadırlar. Ayrıca okul, hastahane gibi eğitim yerlerine de yatırım yapmaktadırlar. Kimbanguistlerde vaftiz önemlidir. Merasimin ve dinin özünü teş­kil etmektedir. Ancak bunlardaki vaftiz, Kutsal-Ruhu veren ellerin üstüste kon­ması şeklinde yapılmaktadır. Su ile vaf­tizi kabul etmemektedirler. Evharistiya, önemli bayramlarda, mahalli unlardan ve suda eritilmiş bal şerbetiyle yapılmış bir pastanın taksim edilmesiyle kutlanmak­tadır. Evlenme merasimi bunlarda da bir sakrament (sır) Özelliği taşımaktadır. Tek evlilik ve boşanmama esastır. Kilise, ço­cukları takdis etmekte ve hastalar için dua etmektedir.

Genelde sabah, öğle ve akşam ibadetleri vardır. Bu ibadetler cemaatle veya özel olarak yapılabilmektedir. Pazar ibadeti küçük bir kült şeklinde görülmekteir. Kimbanguistlerin ibadeti, “peygamber Simon Kimbangu'nun üzerine inmiş olan Baba, oğul ve kutsal-Ruh” ismiyle başlamaktadır. Kilisede ilâhiler okunmak­tadır.

Şüphesiz Kimbanguist kilise, birlik içinde olan bir kilise değildir. Thomas Ntwalani ve Simon Kiamosi gibi talebelerin etrafın­da bazı ayrılıkçılar toplanmıştır. Böylece “İsa-Mesihin yeryüzünde iki tanığı (Simon Kimbangu ve Thomas Ntwalani) tarafından kurulan kilisesi” adı ile yeni bir kilise teşekkül etmiştir.

 

King Martin Luther (1929-1968):

 

15 Ocak 1929'da Atlanta'da doğmuştur. Bir suikast sonucu 4 Nisan 1968'de Memphis'te ölmüştür. Bir rahibin oğlu­dur. Zencilerin haklarını savunmak için avukat olmayı hayal etmiş, ancak onbeş yaşında üniversiteye başlamış ve on yedi yaşında rahip olmaya karar vermiştir. On sekiz yaşında Morehouse College'den mezun olmuş ve 1948'de, Th Crozer Baptist Fakültesinde ilahiyat tahsiline baş­lamıştır. Felsefe ile ilahiyatı yanyana yürütmüştür. Marx'ı, Sarte'ı; Hegel'i ve Gandhi'yi okumuştur. Boston'da bir müddet tahsil yapmış ve bir konservatuar öğrencisi olan Coretta Scott ile 18 haziran 1953'te evlenmiştir. Felsefede doktora yapmış ve daha sonra Alabama'da bir kilisesine rahip olmuştur. 1945'te “Renkli insanların ilerlemesi için milli bir dernek kurmuştur.” Bu dernekte beyazlar ve siyahlar adalet ve eşitlik mücadelesi vermişlerdir.

Kısa bir zamanda emsalsiz bir vaiz olmuş­tur. 31 Mayıs 1955'de yüksek mahkeme, zencilerin okullarının ayrılmasına son vermiş ve bu beyazların düşmanlığına se­bep olmuştur. 5 Aralık 1955'de zenciler, bir günlük otobüsleri boykot eylemi yap­mışlardır. Bu eylem esnasında Martin Luther King şöyle demiştir: İşte demokrasinin bir zaferi. Bu, millete protesto hakkı vermektedir. Biz bunu şiddet ve kin güt­meden yapıyoruz.” Bu boykot, üç yüz seksen iki gün sürmüştür. Martin Luther King, takip edilecek yolda tereddüt etmiş­tir. 1956'da, dua ederken içinden bir sesin şöyle dediğini duymuştur. “Adaleti, Hakikati savun. Allah daima senin yanın­da olacaktır.” 1957'de Güney Hıristiyan Liderler konferansının başkanı olmuştur. 1959'da Atlanta'da babasının yanında ra­hip olmayı arzu etmiştir. Böylece faaliyet için daha çok zamanının olacağını dü­şünmüştür. Onun mücadeleleri şiddet dı­şı olmasına rağmen, birçok kez hapisha­neye girmiştir. J.F. Kennedy onu savun­muştur. Davasının sonucunu alabilmesi için toplu aksiyonlara girişmiş, böylece Washington otoritelerinin, Birmingham eyaleti nezdinde aracılığını elde etmiştir. Time dergisi, Matin Luther King'i 1963 yı­lının adamı olarak ilan etmiş ve o, zenci ihtilâlinin sembolü haline gelmiştir. Baş­kan Kennedy, 22 Kasım 1963'te vuruldu­ğu sırada, medeni haklar hakkındaki ka­nunu kongreye kabul ettirmeye çalışıyor­du. Fakat bu 1964 temmuzunda başkan Johnson'un medeni hakları imzalaması neticesinde elde edilmiştir. 1964 yılı sonunda Martin Luther King, Willy Brand tarafından Berlin'e davet edilmiştir. Papa VI. Paul de onu kabul etmiştir. 10 Aralık 1964'te Oslo'da Nobel barış ödülünü kazanmıştır. Martin Luther King 1965 yılında Chicago'ya yerleşmiştir. 10 temmuz 1966'da zencilerin lojmanları için büyük bir gösteri yapılmıştır. King 1967'de Viet­nam savaşı karşısında bir bağımsızlık deklerasyonu başlatmıştır. Ekim 1967'de, 1968 ilkbaharında büyük bir fakirler yü­rüyüşü planlamıştır. 3 Nisan 1968'de bü­yük bir Miting'de konuşmuş, ertesi gün uğradığı bir suikastte 39 yaşında ölmüş­tür.

King'un görüşleri  üç  noktada özetle­nebilir:

1- Ayrılıklara karşı savaş

2- Şiddet dışı hareketle müttefik Hıristi­yan aşkı

3- Şiddet dışı bir mukavemet: Dost ka­zanmak, hasmı anlamak, karşılık verme­den acı çekmeyi bilmek.

 

Kippur:

 

Yahudilerin yılda bir defa kut­ladıkları kefaret bayramıdır. Tevrat bu bayramdan kippûrim diye bah­setmektedir.[55] Kippûrim kelimesi ibranice k-p-r kökünden gelmektedir. Bunun an­lamı, kefaret icra etmektir. Yahudiler yıl­lardan beri bu bayramı, Tishri ayının onuncu günü kutlamaktadır. Bu bayram günü Yahudiler, sabah ibadetinden sonra Sinagog'da Tevrat okumaktadırlar. Aslında liturjik plânda Kippur gününün çift karakteri vardır: O gün hem bir bayram günüdür, hem de oruç günüdür. Bü­tün gün dini merasim devam eder. Ha­ham, yüksek sesle kutsal bir terim söyle­diği zaman, cemaat secdeye kapanır. Bu­günde icra edilen en büyük ibadet, kefaret ibadetidir. O günün akşamı ve sabahı, ibadet, hukuki bir formül olan Kol Nidrei ile başlamaktadır. Bu formülle, önceden yıl boyunca düşünülmeden yapılan ve yapılacak olan bütün vaadlerin ve dini ta­ahhütlerin değersiz olduğu ifade edilmek­tedir. Fakat Yahudiler, sadece Allah ile in­san arasındaki ilişkiler üzerine dayanan günahların Kippur gününde affedileceği­nin farkındadırlar. Komşuya karşı işlenen bir günahın, ancak komşunun bağışlan­masından sonra affedileceğini de her Ya­hudi bilmektedir.

Görüldüğü gibi, Kippur Bayramında bü­tün günahlar affedilmemektedir. Yine de Yahudilerin çok önem verdikleri bayram, Yom kippur bayramıdır. O gün insanlar, kendilerini sadece ibadete ve tövbeye vermektedirler.

 

Kitab-ı Mukaddes:

 

Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın Kutsal kitabı, Eski ve Yeni Ahit ismi altında Kitab-ı Mukaddes ola­rak isimlendirilen kitap içinde toplanmış­tır. Kitab-ı Mukaddes’in Eski ve Yeni Ahit şeklinde isimlendirilmesi Hıristiyanlara ait bir tasniftir. Yahudiler, Tevrat'ı Tora olarak isimlendirirler ve eski Ahit sözünü kabul etmezler. Hıristiyanların Tevrat'a Eski Ahit demelerinin sebebi ise, Hıristi­yanlığı, Yahudiliğe bağımlı yeni bir mesaj olarak göstermek istemelerinden kaynak­lanmıştır. Bunun için Hıristiyanlık, baş­langıçta Musevi-Hıristiyanlık olarak doğmuştur.

Yahudiler, kendi kutsal kitaplarına Tanah derler. Tanah üç bölümden meydana gelmektedir: Tora, Nebiler ve Kitaplar. Tanah’ın Tora kısmı, beş kitap­tan meydana gelmektedir. Böylece asıl Tevrat bu beş kitaptan oluşmaktadır. Beş kitap ise, Tekvin - Çıkış - Levililer - Sa­yılar - Tesniye'dir. Tanah’ın Nebiler kısmı ilk nebiler ve son nebiler olmak üzere iki kısımdır: İlk nebiler, Yeşu, Hâkimler, I. Samuel, II. Samuel, I. Krallar, II. Krallar'dır. Son nebiler ise, İşaya, Yeremya, Hezekiel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya, Haggay, Zekarya, Malaki'dir, Kitaplar kısmı on üç kitabı ih­tiva etmektedir: Mezmurlar, Süleymanın meselleri, Eyub, Neşideler Naşidesi, Rut, Yeremya'nın Mersiyeleri, Vaiz, Ester, Daniel, Ezra, Nehemya, I. Tarihler, II. Ta­rihler, Yahudi kutsal kitabı olan Tanah otuzdokuz kitabı ihtiva etmektedir. Bu­gün Yahudilerin ellerinde bulunan Tanah'ta İnciller yoktur. Çünkü Yahudi­ler İncilleri kutsal kitap olarak tanımazlar. Bazı tasniflere göre Tanah'ın kitap sayısı yirmi dörde kadar indirilir. Bunun sebebi, bazı çift kitapların tek olarak sayılmasıdır. Hıristiyanların resmen kabul ettiği Yeni Ahıt'teki kitaplar ise yirmi yedi kitaptır. Hıristiyanların Eski Ahitle birlikte inan­dıkları kutsal kitap sayısı altmış altı kitap­tır.

Hem Yahudi kutsal kitabı Tanah, hem de Hıristiyanların kutsal kitabı İnciller, ya­zıldıkları tarih sırasına göre değil; konula­rına göre düzenlenmiştir. Bunun için To­ra, Tekvinle başlamaktadır. Diğer kitaplar sırayla gelmektedir. İnciller önce yer almışlar sonra Havarilerin mektupları gel­miştir. Halbuki, St. Paulun mektupları, İncillerin teşekkülünden önceki tarihlerde yazılmışlardır. Yeni Ahit içinde Hı­ristiyanların inandıkları dört İncil ve yir­mi üç kitap yer almaktadır. İncil kelimesi iyi anlamına gelen EU ve haber anlamına gelen Angelion kelimelerinden mey­dana gelmiştir. Buna göre İncil iyi haber, iyi müjde demektir. Yeni Ahitteki İncillerin yazılma tarihleri farklı zaman­larda olmuştur. Matta indlinin milâdi 60; Yuhanna İncilinin 65-98 yıllarında yazıl­dığı tahmin edilmektedir. İncillerden son­ra “Resullerin İşleri”, Yeni Ahİdin çok Önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu kitabın yazarının Luka olduğuna inanıl­maktadır. Yeni Ahid’in içinde yirmi iki mektup vardır. Bunlardan 14 mektup Pavlus'a, 3 mektup Yuhanna'ya, 3 mektup Petrus'a, birer mektupda Yakup ve Yahuda'ya ait bulunmaktadır. Yahudi kutsal kitabının Tora bölümünün dili İbranicedir. Ancak, içinde birkaç par­çanın Aramca yazıldığı da kabul edilmek­tedir. Tanah’ın bazı bölümleri Aramca, bazı bölümleri İbranice yazılmıştır. Yeni Ahidin dili ise Aramca olması gerekir. Çünkü İsa, Aramca konuşmuştur. Bugün İncil’in en eski nüshaları Yunancadır. İbraniceye ve Aramcaya ve Süryaniceye ya­pılan tercümeler, daha sonraki dönemlere ait bulunmaktadır. Hıristiyanlıktaki dört İncilden Matta, Markos ve Luka İncilerine, aralarındaki benzerlikten do­layı sinoptik İnciler denmektedir. Yahudi kutsal kitabının teşekkül tarihi de oldukça karışık görünmektedir- Yahudi kutsal kitabının Babil esareti sonrasında şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. Böylece iki asır boyunca, “Musa'nın şeri­atı” geniş ve kapsamlı olarak tedvin edilmeye başlanmıştır. Zaman içinde isra­il dini ve ırkî tarihi, kutsal kitaba girmiş­tir. M.Ö. 400 yıllarında Tora şekillenmiş oldu. Yine zaman içinde, Yeşu, Hâkimler, I ve II. Samuel, I ve II. Krallar gibi kitaplar da kutsallık dereceleri olan yazılar olarak kabul edilmiştir. M.Ö. III. yüzyılın orta­larında Tora'nın M.Ö. II. yüzyılın içinde Tanah metinlerinin bir kısmı İbraniceden Yunancaya çevrilerek yetmişler tercümesi ortaya çıkmış oldu. M.Ö. II. asırda Tanah'ın, Neviim (peygamberler) bölü­münün bazı kısımları kutsal kabul edildi. Bu bölümler şunlardı: İlk peygamberler, son peygamberler. Son peygamberde İşaya, Yeremya ve Hezekiel ile on iki peygamber yer alıyordu. Tanah'ın içinde yer alan Ketubim kısmı ise M.S, I. yüzyıl­da hâlâ tartışma konusu teşkil ediyordu. Tartışmanın asıl sebebi, bu kısımdaki bazı bölümlerin yetmişler tercümesinde olma­yışından meydana geliyordu. Ancak M.S. 70 yılında Kudüs yakınlarında bulunan Yavne'de toplanan hahamlar, bugünkü Tanahı oluşturan metinleri kutsal kabul etmişlerdir. İskenderiyyeli hahamlar ise, yetmişler tercümesini esas alarak I.II.III. Makabileri, Tobit, Yudit, Sirak Kitabı, Sü­leyman'ın Bilgeliği, Baruh, Yeremya’nın Mektubu, I. Esdras, Daniel, Estur ve mezmurlardaki bazı ilâhileri dahil ederek, kutsal kabul etmişlerdir. Hıristiyanlık çağında, Hıristiyan ya­zarların kullandığı kutsal metinler derle­mesi, Iskenderiyye'de kullanılan kutsal metinlerdi. M.S. 405'de Aziz Hieronymus'un Latince olarak yaptığı Kitab-ı Mukaddes çevirisi, Tora dışındaki metinleri ayrı bir bölüm halinde toplamış­tır. Martin Luther 1534'de yaptığı Alman­ca Kitab-ı Mukaddes tercümesinde bu metinleri, Apokrifa (kaynağı bilinmeyen) başlığı altında toplamıştır, 1546 yılında Katolik Kilisesinin Trent'de topladığı konsilde kutsal kitap metinleri yeniden ele alınmış ve III. Makkabiier, Manasse'nin duası, 151. Mezmur ve I. Esdras dışındaki Kutsal kitap metinlerinin kutsallığı onaylanmıştır. Ancak kutsal metinlere sonradan katıldığını belirtmek için  “sonradan eklenmiş” (Deuterokanonikos) adını vermiştir. Pro­testan ilâhiyatçılar, Apokrif kabul edilen metinleri, Eski ahit dışında tutmaktadır­lar. Fakat Eski Ahit dönemi açısından bu metinlerin tarihi ve kültürel değerlerini kabui etmektedirler. Bazı Protestan ilahi­yatçıları Esdras ile I. Manasse'nin duasını da bu gruba dahil etmektedirler. Hıristiyan kilise teşkilatları, tartışmalı me­tinler hariç Eski Ahit kitaplarının düzen­lenmesinde yetmişler tercümesi olarak bi­linen Septuagint'teki metinlere bağlılıkla­rını sürdürmüşlerdir. Eski Ahid’in Tora bölümündeki beş kitap üzerinde kiliseler arasmda bir ihtilaf yoktur. Tanah’ın Neviim kısmında “ilk peygamberler” alt başlığını taşıyan Yeşu, Hâkimler, Samuel ve Krallar, Eski Ahitte tarih metinleri ara­sında yer almış ve Samuel ve Krallar iki­şer ayrı kitaba bölünmüştür. Tanah'ın Ketubim kısmından, Rut, Ezra-Nehemya, Ester ve Tarihler, tarih metinleri arasında yer almış; Ezra ve Nehemya iki ayrı kitap biçiminde verilmiştir.  Tarihler de kendi içinde ikiye ayrılmıştır. Yine Ketubim’in Eyub, Mezmurlar, Vaiz ve Neşideler Neşidesi, tarih metinlerinden sonra yerleşti­rilmiştir.

Bugünkü Eski Ahit düzenlemesi, Neviim’in “son peygamberler” alt bölü­mündeki İşaya, Yeremya, Hezekiel ve on iki peygamber kitaplarının yanısıra, Ketubim'deki Yeremya'nın Mersiyeleri ve Daniel kitaplarını bir araya getirmektedir. Ayrıca Tevrat'ta tek kitap olan on iki peygamber, Eski Ahit düzenlenmesinde, Hoşea, Yoel, Amos, Onus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefenya, Haggay, Zekerya ve Malaki adlarıyla on iki kitap şeklinde tertip edilmiştir.

Deuterokanonik (sonradan eklenmiş) ola­rak kabul edilen kitaplardan Tabit, Yudit I. ve II. Makabiler tarih metinleri, Süley­man'ın Bilgeliği ile Şırak bilgelik metinleri ve Baruh, paygamber metinleri arasında yer almıştır.

Katolik kilisesince kanonik sayılan Eski Ahit metinleri şunlardır:

1. Tekvin

2. Çıkış

3. Levililer

4. Sayılar

5. Tesniye

6. Yeşu

7. Hâkimler

8. Rut

9. I ve II. Samuel

10. I ve II.  Krallar

11. I ve II. Tarihler

12. Ezra

13. Nehemya

14. Tobit

15. Yudit

16. Ester

17. 1 ve II. Makkabiler

18. Eyub

19. Mezmurlar

20. Süleymanm Meselleri

21. Vaiz

22. Ne­şideler Neşidesi

23. Süleymanm Bilgeliği

24. Sirak  

25. İşaya  

26. Yeremya  

27. Veremya’nın Mersiyeleri 

28. Baruh 

29. Hezekiel

30. Daniel

31. Hoşea

32. Yoel

33. Amos

34. Obadya

35. Yunus

36. Mika

37. Nahum

38. Habakkuk

39. Tsefanya

40. Haggay

41. Zakarya

42. Malaki

Protestan ilâhiyatçıları da Eski Ahit me­tinlerini, Apokrif kitaplar dışında aynı sı­rada kabul etmektedirler.

 

Yeni Ahit:

 

Hz. İsa, Yeni Ahitle ilgili hiçbir yazılı metin bırakmamıştır. Bu dö­nemde yazılı tek metin Yahudilerin kutsal kitabı olan Eski Ahitti. İlk Hıristiyanlar arasında başlangıçta yalnız dini şarkılar, ilâhiler, dinler ve amentüler gibi bazı me­tinler yazıya geçirilmiştir. Bunlar, St. Paul'un koloselilerle 1/15-20, 3/16; Filipililere 2/6-11 yazdığı mektuplarda zikredil­miştir. Bugün Batı dünyasındaki Yeni Ahit inceleme merkezlerinin ittifakla ka­bul ettikleri gibi, Hz. İsa'ya ait sözlerin ilk derlemesi M.S. 30-40 yılları arasında Aramca daha sonra da Yunanca kaleme alınmıştır. Aramca olan bu ilk kaynak Matta ve Luka İncillerinin yazımında etkili olmuştur. Ne varki bu ilk kaynak hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Hıristiyanlığın günümüze kadar gelen en eski yazılı belgesi, St. Paul'un Selâniklilere 51-52 yıllarında yazdığı birinci mektubu­dur. Yine ilk Hıristiyanlar hakkında St. Paul'un 54-59 yıllarında Galatyalılara, Korintoslulara (I ve II) ve Romalılara yaz­dığı mektuplarıda ilk Hıristiyan dini tari­hi için çok önemli belgelerdir. St. Paul'un, Filipililere, Filimona, Koleselilere ve Efesoslulara yazdığı mektupları da Kay­seri, Efes ve Roma'da esir bulunduğu farklı dönemlerde kaleme alınmıştır. Dil ve stil yönünden, St. Paul'un önceki mek­tuplarından farklı olan Efesoslulara yaz­dığı mektup, büyük bir ihtimalle St. Paul'un bir öğrencisi tarafından onun öğ­retisini özetleyerek Anadoludaki kilise­lerde yazdığı I ve II. Mektuplar ile Titus'a yazdığı mektup, ilk Hıristiyan top­luluklarının teşkilatlı bir bir hale geldi­ğinden bahisle, isteklerine cevap vermeye yönelikti. St. Paul'un İbranilere yazdığı mektup ise, onun bir öğrencisi tarafından kaleme alındığı şeklinde değerledirilmiştir. Hıristiyanların yeni ahit olarak kabul et­tikleri dört İncilin yazılış tarihlerinden yukarıda kısaca bahsetmiştik. Bu dört İncilin hem yazılma tarihleri hem de muhit­leri farklıdır. Bu konuda çok kesin bilgiler olmamakla beraber; Matta İncili'nin, Suri­ye'de ve Filistin'de yaşayan Yahudi kö­kenli Hıristiyanlar için yazıldığı tahmin edilmektedir. Çünkü M.S. 70 yılında Ku­düs mabedinin yıkılmasından sonra Ya­hudiler, Hıristiyanlığı kabul eden Yahudi­lere baskıyı artırmışlardı. Luka'nın da hem İncilini, hem de Resullerin işlerini Hıristiyanlığın ilk yıllarında kaleme aldığı tahmin edilmektedir. Luka İncili ve Resullerin İşleri, Roma İmparatorluğunun Yunanca konuşan halkına yönelik olarak kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Yine Havari Yuhanna'nın kaleme aldığı mek­tuplar ile İncilinin milâdi 65-98 yıllarında yazıya geçmiş olduğu tahmin edil­mektedir. Yuhanna İncili, Matta, Markos ve Luka İncillerinden büyük çoğunlukla ayrı bir muhteva ve fikir ihtiva etmektey­di. Bunun için Yuhanna İncili dışındaki İnciller, Synoptik İnciler olarak adlandı­rılmışlardır. Yeni Ahitteki mektupların konuları da birbirinden farklıdır. Meselâ, Yakub'un mektubu, Hıristiyan geleneğindeki Hikmetin çok önemli bir örneğidir. St. Petrus'un mektupları, gerçek Hıristi­yan'ın tavırlarının ne olması gerektiğini, yanlış düşüncelerden sakınmak zaruretini ortaya koyuyordu. Milâdi II. yüzyılda ya­zıldığı tahmin edilen Yahuda’nın mektu­bu, kilise İçi İhtilaflar hakkında geniş bilgi vermektedir. Yeni Ahit’in son kitabı olan Vahiy, kimliği bilinmeyen kitabın yazılma nedeni, Roma imparatorluğunun, Hıristi-yanlara karşı yaptığı zulme karşı, Hıristiyanlarda iman ve ümidi artırmaktadır. Mevsuk Yeni Ahit’in ortaya çıkışı: Milâ­di bir ve ikind asırdaki dini karışıklıklar­da, ölçünün Yeni Ahit metinleri olması şeklinde beliren düşünce, Hıristiyan mu­hitlerde sık kullanılmaya başlamıştır. Me­selâ, Papa I. Clemens ve Antakyalı aziz İgnatius, imanın ve ibadetin Yeni Ahit metinlerine göre yapılmasına dair sözler söylüyorlardı. Yeni Ahit terimini ilk kul­lanan M.S. 200 yılında Tertullianus ol­muştur. Kesinleşmediği için, Havarilerin adını taşıyan İncil metinleri ile mektupla­rın ortaya çıkması, Hıristiyanlar için bağ­layıcı metinlerin belirlenmesini zorunlu hale getiriyordu. Bu konuda metinlerin yeterli delillerle Havarilere dayanması, doğru öğretiyi içermesi, yaygınlığı gibi konular esas ölçü olarak almıyordu. Özel­likle Markion'un başlattığı Eski Ahitle Yeni Ahit’in büyük bir bölümünü redde­den akımdan sonra, yeni Ahit metin­lerinin tespitinin zaruretini çabuklaştırmıştır. Bunun sonucunda, bugünkü Yeni Ahitteki bazı kitapların mevsukiyeti tartışma konusu yapılmıştır. Ancak, muh­temelen 313 Milan fermanından sonra Hı­ristiyanlığın bulduğu hoşgörü ortamında Yeni Ahit metinlerinin kanonik listesinin tespit edildiğini düşünebiliriz. Bazı İslâm kaynakları,  325 yılındaki I.  İznik konsilinde İncilerin tespit edildiğini be­lirtmekte ise de, bunun bilimsel değeri yoktur. Yeni Ahit metinleri, IV. yüzyılda kamuda gördüğü genel yaygınlığa göre belirlenmiştir. Bu sıralama şöyle yapılmış­ta: Matta-Markos-Luka-Yuhanna. Resullerin işleri. Pavlus'un mektupları.[56] Yakubun mektubu. Petrus'un mektubu. Yuhanna'nın mektup­ları. Yahuda’nın mektubu. Vahiy. Hıristiyan kilisesi, bunların dışındaki dini metinleri Apokrif olarak vasıflandırmaktadır. Bu Apokrif İnciller ara­sında, Gnostik İnciller, Yakubun İncili, Yahuda İncili, Petrus İncili, Filip İncili, Tomas İncili, Barnabas İncili ve diğer dini metinler yer almaktadır. Kutsal kitap çevirileri: Eski Ahidin bir­çok metni, İbranice olarak yazıldığı halde, bazı kısımları Aramca yazılmıştır. Sonra­dan ilave edilen (Deuterokanonik) metin­ler içinde Yunanca yazılanlar da olmuş­tur. Yeni Ahit’in metinlerinin çoğu Yu­nanca ve bazıları Aramca yazılmışlardır. Persler, Akdeniz bölgesini ellerine geçi­rince, Aramca bölgede hakim dil oldu. Bunu hazırlayan ana faktör, Babil sürgü­nünden sonra dağılan Yahudilerin duru­mu idi. Bu durumda Tora, geleneksel İbraniceden Aramcaya çevrilmiştir. Böylece ortaya çıkan Targumlar, İbranice yazma­ların kaybolmasından sonra da varlığını korumuştur. M.Ö. III. yüzyıl ortalarında Yunanca egemen dil olunca, Yahudi bil-gmler, Tevrat'ın Yunancaya çevrilmesini üstlenmişlerdir. Yunancaya çevrilme ça­lışması bir asra yakın devam etmiştir. Fa­kat önce Tora Yunancaya çevrilmiştir.

Hıristiyanlık asrında, Eski ve Yeni Ahit metinleri, Hıristiyanlık propagandası için Kıpticeye, Lâtinceye çevrilme zaruretini doğurdu. Aziz Jerome (350-420) o güne kadar ellerde dolaşan birçok Kitab-ı Mu­kaddes tercümesini gözden geçirmiş ve Yunanca ve İbranice metinlere dayanarak Kitab-ı Mukaddes'i Lâtinceye çevirmiştir. Bu çeviri vulgate adını almıştır. Vulgate, haîk arasında yayılmış anlamına gelmek­tedir. Bu Lâtince tercüme bin yıldan fazla Kitab-ı Mukaddesin değişmez metni ol­muştur. Kitab-ı Mukaddesin Süryanice, Arapça ve İspanyolca dillerine yapılan çevirilerinin temelini vulgate oluşturmuş­tur. Vulgata dayalı çeviriler arasında Douuai-Reimi Kitabı Mukaddesi [57] XX. yüzyıla kadar Katolik kilisesince yegane İngilizce metin olarak kabul gördü. XVI. yüzyılda Yunanca ve Lâtince metin­lerin çevirisinin yanında, Yeni Ahit metin­leri yayınlanmaya başladı. Erasmus'un 1516 yılında yayınladığı Yeni Ahit metni, Kitab-ı Mukaddes tarihinde çok önemli bir çalışma olarak takdim edildi. Muhtelif dillerdeki çevirileri aynı sahifedeki sütunlar içinde yayınlayarak gösteren Kitab-ı Mukaddesin en meşhuru Akala de Henares’in 1514-1522 yılları arasında tamamladığı nüshadır. Kitab-ı Mukaddesin İngilizce tam metni, John Wycliffe’in 1382 yılında yaptığı ter­cümedir. William Tyndale'ın çalışmaları ile 1535 yılında ortaya çıkan Coverdale Kitab-ı Mukaddesi; Thomas Matthew’in 1537 yılında yayınlanan Kitab-ı Mukad­desi ve büyük Kitab-ı Mukaddes (1539), Cenevre Kitab-ı Mukaddesi (1560) Piskoposlar Kitab-ı Mukaddesi (1568, 1572), bu alanda önemli çevirilerdi. Martin Luther’in 1522'de Almanca'ya yaptığı Kitab-ı Mukaddes tercümesi, Alman Protestanlarının resmi kutsal kitabi olarak kabul gördü.

İngiliz kralı I. James’in verdiği görev üze­rine 54 uzmanın hazırladığı “kral james baskısı” İngiltere'de oldukça önemli ka­bul edilmiştir. Bunun için 1611'de yayın­lanan bu Kitab-ı Mukaddes çevirisi “Onaylı Baskı” olarak şöhret buldu. Bu çeviri, üç asra yakın İngiliz Anglikan kili­sesinin temel kutsal kitap çevirisi olmuş­tur. Bu çeviri XIX. yüzyılda yeniden bir kurul tarafından gözden geçirilerek, hem İngiltere'de hem de Amerika'da özellikle akademik çevrelerce kabul gören bir çevi­ri haline geldi. Ancak kral James baskısı kadar İngiliz halk kesimlerinden kabul görmedi. Fakat XX. yüzyılda yapılan İngilizce çevirilerden yararlanılarak yapılmış olan Amerikan Standart Baskısı [58] Amerikalılarca yaygın şekilde benimsen­di.

Geniş kapsamlı yorum, ilahiyat ve tarih bilgilerini içeren 12 ciltlik yorumcunun Kitab-ı Mukaddesi (1952-57), kral James baskısı ile gözden geçirilmiş standart bas­kının yerini aldı. Yeni İngiliz Kitab-ı Mu­kaddesi, İngiliz ve İrlandalı Anglikan ve Protestan uzmanlardan oluşan karma bir kurul tarafından hazırlandı ve Yeni Ahit-1961, 1970'de Eski Ahit ve Apokrifa 1970 yayınlandı.

Diğer yandan, Ronald Knox'un yaptığı çeviri [59] Ka­tolik Kilisesi tarafından resmen onaylanmıştır. Papa XII. Pius'un 1943'te Kitab-ı Mukaddes çevirilerine izin vermesinden sonra, dördü Protestan 51 kişilik bir uz­manlar topluluğunun hazırladığı yeni Amerikan Kitab-ı Mukaddesi (1970)'nin ayinlerde okunması onaylanmıştır. Bu çeviri hem Katolik, hem de Protestanlar ya­nında büyük rağbet görmüştür. Kudüs'te Dominiken uzmanların evrensel işbirliği ile hazırladıkları Fransızca “Ku­düs Kitab-ı Mukaddesi” (1956) çağdaş çe­viriler arasında önemli bir yer tutmuştur. Aynı kitabı, İngiliz uzmanlar da 1966'da İngilizceye çevirmişlerdir. Türkçe Kitab-ı Mukaddes çevirileri de ol­dukça eski bir tarihe dayanmaktadır. Her ne kadar bu konuda yapılmış ciddi bir ça­lışma yok ise de, Türkçeye ilk Kitab-ı Mu­kaddes çevirisi IV. Mehmet zamanında, onun baş tercümanı Polonyalı, müslümanlığı benimsemiş olan Ali bey tarafından 1666 yılında yapılmıştır. Aynı yılda, İngiliz elçiliğinde görevli Upton Seaman’ın yaptığı Yeni Ahit tercümesi, Levant şirketinin ve Robert Boyle'nin mali desteği ile Oxford'da Arap harfleriyle ba­sılmıştır. Ali beyin çevirisine dayalı İlk yeni Ahit basımı 1819'da, ilk Kitab-ı Mu­kaddes basımı 1827'de İngiiiz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından Pa­ris'te yapılmıştır. Bu çeviri, 1878 ve 1901'de yeniden gözden geçirilmiştir. Ali bey çevirisinin yazmaları Hollanda'da Leiden Üniversitesi kitaplığında'dır. Di­ğer yandan, Markar Zekarya Khocentz Keğamyan’ın Yeni Ahit çevirisi Petersburg'da Rus Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından 1819 yılında yayınlanmış­tır. Amerikan dış misyon görevlilerinden William Goodell’in Yeni Ahit çevirisi Malta'da İngiliz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından 1831'de yayınlanmıştır. Godell’in Eski Ahit çevirisi, İzmir'de, Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketi tara­fından 1842'de Ermeni alfabesiyle yayınlanmıştır.

Türkçede yeni harflerle ilk Yeni Ahit, 1937'de, Kitab-ı Mukaddes ise, 1941'de yayınlanmıştır. Daha sonra yeni baskılar yapılmıştır. Dört İncil ve Resullerin işleri 1930-31'de İstanbul'da İngiliz ve Ecnebi Kitab-ı Mukaddes şirketi ve Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketi tarafından ya­yınlanmıştır. Aynı metinlerin 1959'd a İtalya'da Padova'da ayrı bir Türkçe çeviri­si, Katoliklerce kullanılmıştır. 1970'den sonra, yeni Ahit kitaplarının tek tek çevi­rileri yapılmaya başlanmıştır. Dört İncil ile Resullerin İşleri'nin bir arada günü­müz Türkçesine yeni çevirisi, Katoliklerce kullanılmak üzere 1983'de basılmıştır. 1987'de yeni Ahitin bütün kitaplarını içe­ren iki ayrı çeviri daha yapılmıştır. Deuterokanonik metinlerin Türkçede ilk kısmı ise 1987'de yapıldı. St. Thomas İncili ile Barnaba İncilide 1980'lerde Türkçeye çevrilmiştir.

Türkçeye Kitab-ı Mukaddes çevirileri ça­lışmaları devam etmektedir. İstanbul Kitab-ı Mukaddes şirketi - Yeni yaşam yayınları tarafından 2001'de yeni bir kita­bı mukaddes çevirisi yapılmıştır.

 

Kitab-ı Mukaddes Şirketleri:

 

Hıristiyan dünyada önceleri, kutsal kita­bın başka dillere çevrilmesi konusu kilise Çevrilerince pek hoş karşılanmayan bir husustu. Ancak XVI. yüzyılda Luther’in Almancaya yaptığı İncil tercümesiyle birlikte, Batı'da kutsal kitap çevirileri görül­meye başlamıştır. Ancak bu konudaki en ciddi teşebbüsler XVIII. yüzyıl başlarında yine Almanya'da başlamıştır Muhtemelen Protestan muhitlerde kutsal kitap tercü­melerine daha sıcak bir ilgi gösterilmiştir. Bu konuda Katolikler çekimser ve hatta ilgisiz kalmışlardır. Kitab-ı Mukaddes'i, Yunanca ve Lâtince dışındaki dillere çevi­rerek yaymak amacıyla İngiltere'de 1804'de Thomas Charsel’in teşebbüsüyle bir Kitab-ı Mukaddes şirketi kurulmuştur. İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şir­keti (British and Foreign Bible Society-BFBS) adı ile kurulan bu şirket, birçok Protestan cemaatten oluşmaktadır. Kitab-ı Mukaddes şirketinin Türkiye kolu 1812 yılından beri faaliyet göstermektedir. Bu şirketin ilk adı Ecnebi Kitab-ı Mukad­des şirketi idi. 1816'da 28 Kitab-ı Mukad­des şirketinin bir araya gelmesiyle New york'da American Bİble society kurtuldu. Bu şirketin Türkiye şubesi 1820'de faaliye­te geçmiştir. İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şirketi, 1826'da yayınladığı Kitab-ı Mukaddeste, Protestanlarca kutsal sayılmayan Apokrif metinleri çıkarmasıy­la, diğer Kitab-ı Mukaddes şirketleriyle arası açıldı.

Amerikan Kitab-ı Mukaddes şirketinin bünyesinde 80 kadar Protestan grup bu­lunmaktadır. Ancak İngiliz ve yabancı Kitab-ı Mukaddes şirketleri dünyanın çe­şitli bölgelerinde ciddi şekilde yayın hiz­meti yapmaktadırlar. Yine bu çabayı daha ileri götürmek için 1946 da İngiltere'de Birleşik Kitab-ı Mukaddes şirketleri (United Bible Societies-Ubs) adıyla bir şirket daha kurulmuştur. Böylece Kitab-ı Mukaddes hizmetleri Asya'da, Afrika'da, Amerika'da ve Avrupa'da çok daha planlı ve programlı bir hale getirilmiştir. Bu günde Kitab-ı Mukaddes şirketleri, kur­dukları yeni yayın şirketleriyle hizmetine devam etmektedir.

 

Klerje (Clerge):

 

(Din adamı sınıfı) Klerje kelimesi, Yunanca kleros kelime­sinden gelmektedir. Kleros ise, kura çek­mek için kullanılan şey demektir. Laiklerin aksine, kilise üyelerinin tamamı birtakım görevler almışlardır. Bunun için onlar, kilise işleri diye adlandırılan işlerin içinde bulunmaktadırlar. Hiyerarşinin alt ve üst kademesinde rahip olmaya doğru ilerlemektedirler. Bunun için klerje, papa­nın yüce otoritesi altında çok iyi belirlen­miş fonksiyonlarda, iyi şekilde hiyerarşileşmiş bulunmaktadır, Katolik kilisesinde din adamları regulier ve sekulier olmak üzere ikiye ayrılmakta­dır. Regulier papaz sınıfı, özel bir kural altında yaşayan din adamlarını ihtiva etmektedir. Sekulier papaz sınıfı ise, ilâve kurallardan muaf olan ve vazifesini bir piskoposun direkt otoritesi altında yerine getirenlerden oluşmaktadır. Bugün kilisede, dini fonksiyonlarla yü-sümlü kişilerin, diyaloga ve görüş alış verişine girmeleri ve diğer bütün insanların cra ettikleri çalışma, evlenme gibi işlerin ifası için, kiliseden ayrılmadan bir takım şler yapma imkanı verilmesi için kuvvetli baskıların yapıldığı görülmektedir.

 

Konfüçyüs:

 

K'ong Fou-Tseu, üstad Cong anlamına gelmektedir. K'ong, Çinli hakîm’in aile ismiydi.

Konfüçyüs, Çin’in birçok feodal devlete bölündüğü bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde halk, büyük bir sefalet içinde yaşamaktaydı. Yönetici kadrolarda dü­zensizlik hakimdi. Bugünkü Chan-tong'da Lou devletinin tebasında olan Konfüçyüs, ülkeye düzen ve sulh vermek amacıyla, ona hizmet imkanı verecek bir hükümdar aramaya başlamıştır. O, ülkesinin içine düştüğü kötülüklerin tedavisi için, fazilete dönüşü takdim edi­yordu. Fakat o, öğretisini desteklemek için tabiatüstü ve tanrısal müeyyideye başvurmuyordu. Konfüçyüs, inançsız değil­di. Sahip olduğu geleneksel dinin erkanı­nı sadık şekilde yerine getiriyordu. Özel­likle atalar kültünü... Fakat Tanrılardan ve ruhlardan bahsetmeyi reddediyordu. Onun yaşadığı dönemde hurafe oldukça yaygındı. Bunun için o, vatandaşlarının dikkatini sosyal problemlere çevirmek is­tiyordu.

Dünyanın, zihinsel güç olan Gök tarafın­dan idare edildiğini ve insanları sevk ve idare ettiğini söylüyordu. Kendisini, in­sanları kurtarmak üzere göğün görevlen­dirdiğini söylüyordu. “Göğün kanununa uygunluk sadece faziletin içinde bulu­nuyor” diyordu.

Konfüçyüs, sık sık jen (insanlık, iyilik) ke­limesine başvurarak “mükemmel fazile­ti” belirtiyordu.

Jen önce, “kendine egemen” olmak de­mektir. Yani, saldırganlığı yenmek, duy­gulara boyun eğmemek veya açgözlü eği­limlerden uzak durmaktır. Bu ise, insana daimi bir şekilde “kendini gözetleme” durumu gerektirmektedir. Konfüçyüs'e göre, ferdi iyilik cemiyete yöneltmezse eksik kalmaktadır. İyilik ancak başkasına göre tasarlanmalıdır. Bu da, onların duy­gularını, onların yerine insan kendisini koyarak anlamaktan geçmektedir. Yani, “onları kendi gibi sevmek”tir. Bu şöyle de ifade edilebilir: “Başkasının sana yapmasını istemediğin şeyi, sen de baş­kasına yapma”.

Konfüçyüs Jen'le, bütün insanları kuşatan bir aşkı kastedmektedir. Fakat bu öyle bir aşk ki, fertten aileye, köye, devlete tedrici şekilde yayılmaktadır. Çünkü hükümdar göğün vekilidir ve bütün tebasmm baba­sıdır.

Konfüçyüs, gerçekten jeni gerçekleştiren kimseye K'ium-tseu (Büyük adam) de­mektedir. Büyük adamı belirleyen şey ne doğumdur, ne sosyal pozisyondur. Fakat kültürle elde edilebilen fazilettir. Halkı, sadece faziletli bir hükümdar, fazi­lete sevk edebilir. Bu modeli, Konfüçyüs, devleti faziletle yöneten geçmişin hakîm-krallar modelinden çıkarmaktadır. Bunun için o, zamanının prenslerini, bıkmadan geçmişin hakim krallarını taklide davet etmiştir. Özellikle o, Tcheou hanedanlığı­nın başlarında hakim olan düzen ve barı­şın özlemini duymaktadır. Ona göre, zamanın kötülükleri, yönetici prenslerin geçmişin âdetlerini ihmal ettikleri için olmaktadır. Konfüçyüs'e göre, toplumun düzenli şekilde yaşaması için, herkesin iş­gal ettiği sosyal mevkiye yerleşmesi gere­kir. Bunun için “hükümdar hükümdar olarak, bakan, bakan olarak; baba, baba olarak; oğul, oğul olarak davranması ge­rekir” demektedir Konfüçyüs. Yine ona göre, gerçek düzen o zaman doğar.

Konfüçyüs hayatında, idealini uygulama­ya koyacak bir prens bulamamışsa da; birçok talebe yetiştirmiştir. Ondan önce eğitim, sadece aristokrat zümreyle sınır­lıydı. Eğitimi herkese teşmil eden ilk şahıs Konfüçyüs olmuştur.

 

Konfuçyanizm (Confucianisme):

 

K'ong fu tseu tarafından M.Ö. VI. yüzyıl­da tasarlanmış bir doktrindir. Konfüçyüs, doktrininin, yalnız gelenek üzerine ku­rulduğunu iddia etmektedir. Eskileri, âdetlerle ve kurallarla tespit edilmiş fazi­leti, che king de (Nesirler kitabı), chou king'de (Tarih kitabı), yi king'de (Tanrılar kitabı), Yi li, li ki ve Tch'ouen Ts'ien (Chronique de Lou) de yazıldığı gibi tem­sil etmektedirler. Toplum, sıkı şekilde hiyerarşileşmiştir. Konfuçyanizm doktrini, insanlar arasında beş tip ilişki ortaya koymaktadır: Derebeyi bağımlılar ilişkisi-Baba, oğul ilişkisi-Büyük, küçük ilişkisi-Koca, karı ilişkisi-Dost, arkadaş ilişkisi, Her sosyal seviyenin kendine özgü hakla­rı ve vazifeleri vardır. Pramidin tepesinde bulunan imparator, Chang-ti'yi kullanma gücüne sahiptir. Chang-ti, yükseklerin efendisidir. O, tanrıdır veya yüce cevher­dir. Onun tabiatı, Konfuçyanizmin talebe­leri tarafından tartışma konusu edilmiştir. Sıkı şekilde kendi seviyesinde yeralan ferd, kendi sosyal seviyesinin önemine uygun bir zihinsel kategoride kurban takdim edebilir.

Bıı sert prensipler içinde insanların uyu­mu, hakkaniyet fazileti (iyi) ile sağlanmış­tır. Etkili (tao tö) veya olgunluğun daimi çabası, sosyal ilişkilerdeki faziletlerin pra­tiği ile sağlanmıştır. Bu temel faziletler, insani liyakat duygusunu (jen), kendine saygıyı, gönül yüceliğini, samimiyeti, iyi inancı, namusluluğu, İyiliği, maddi çıkar­ları (Li), ve herkesin bildiği rekabetleri reddi ihtiva etmektedir. Dini erkan zorunlu değildir. Sadece farklı sosyal sınıflar arasında, göğe gerekli ol­maktadır. Bu dini erkan kainatın iyi işle­mesini garanti etmekte, özellikle mevsim­lerin ritmi ve onların tabii meyvaları, zıt prensiplere olan aktif, pasif, tabiatın gidiş ve gelişini düzenleyen Yang ve Vin dokt­rinine uygun olarak işlemesini temin et­mektedir. Dini erkanların düzensizliği, sosyal veya tabii felâketlere götürecektir. Mesela ailede kült yapmamak, sürekliliği tehdit etmektedir.

Konfüçyüs'ün talebeleri, insan tabiatı üzerine dikkatle eğilmişlerdir. Meng-tesu (konfuçyusun sadık müridi) için iyi do­ğum, Büyük adam, kültürle faziletini ge­liştirerek yeni doğmuş kalbini kaybetme­yendir. Siun-tseu için kötü doğum, fazilet ve bilinci, tarafsız ve tam bir yargıya açan perestijle insanı doğrultan sonuçtan başka birşey değildir.

Konfüçyüs doktrini erkenden bir din ha­line gelmiştir. Ölümünden sonra Kon­füçyüs, bizzat tebcil edilmiştir. Kon­füçyüs doktrini, bir devlet dini olarak empoze edilmiş ve Çin sosyal sisteminin temeli olarak, kabul edilmiştir. Bu dokt­rin, çok az değişikliğe maruz kalmıştır (Yeni-Konfuçyanizm). Konfüçyüs doktri­nine yönelen temizlenme hareketi, Konfüçyüs doktrinini Taoizm'den ve Bu­dizm'den temizlemeye matuftu. 1948'den beri, Çin'deki yeni politika, ailevi ve aristokratik karakteri nedeniyle Konfuçyanizmi kökünden  koparmaya   çalışmaktadır.

XV. yüzyılda Konfüçyanizm, Japonya'ya girmiştir. XVII. yüzyılın başlarında Tokugava imparatorları onu, iktidarlarına feodai bir temel sağlamak için kayırmışlardır. Konfüçyüs doktrini, hala zorlayıcı hiyerarşilerinin derin izini taşıyan Aile ve Sosyal organizasyonu etkilemektedir. Çin kaynaklarında Konfüçyüs ismi geç­mez. Çünkü XVII. yüzyılda Çin'e gelen Cizvit misyonerleri Kong Fou Tseu ismini Latinleştirerek Konfüçyüs şeklinde ifade etmişlerdir. Çinliler Kong Fou Tseu de­mektedirler. Buna göre Batı kaynaklan Konfüçyanizm veya Konfüç-yüsçülük şeklinde ifade ettikleri için, çinin dışında bu şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu­gün Konfüçyanizm, Çin’in dışında Kore, Japonya ve Vietnam'da görülmektedir. Ayrıca Doğu Asya topluluklarının tepe­sinde bu dinin kültürel izleri görülmekte­dir.

Konfüçyüs'ün ahlak, devlet ve toplum hakındaki görüşleri, kendisinden önceki yüzyılların bir birikimi olarak görülebilir. Zaten Konfüçyüs'ün amacı, yeni bir din kurmaktan ziyade, yıkılmaya yüz tutmuş bir toplumu gelenek ve ahlâki bütünlüğe kazandırarak ıslah etmekti. Konfüçyüs, kültürel değerler ile sosyal normların, bir devleti ayakta tutan en önemli unsurlar olduğunu belirtiyordu. İşte Konfüçyüs bu temel hareket noktasından başlayarak ai­le, eğitim, toplum, devlet ve hükümdarlı­ğın izahını yeniden yapmaya çalışmıştır. Konfüçyüs hayatı boyunca çok güzel şey­ler söylemiş olmasına rağmen etrafına fazla insan toplayamamıştır. Konfüçyüs'ün üç bin öğrencisi olduğu söyle­nir. Konfüçyüs'ün eserleri, öğrencileri ta­rafından yazılmış ve dağıtılmıştır. Konfüçyüs'ün üzerinde durduğu temel felsefe, bütün insanları özlerinin iyi oldu­ğu, hepsinin şefkat ve doğru kanaat sahibi olduğu, şeklindedir. Konfüçyüs'e göre kö­tülük, benliğe karşı gelmekten ve ben­liğinden uzaklaşmaktan başka birşey de­ğildir. XIX. yüzyılın ortalarında Çin’in, Batı kültürü ile teması sonucunda, Çinli­lerinde dünya görüşlerinde köklü değişik­likler olmuştur. Qing hanedanın sona er­mesi ve cumhuriyet yönetiminin kurul­masıyla (1911) Konfüçyanizm kurumsal desteğini kaybetmiştir. Bazı Çin aydınları, Konfüçyanizmi korumak için çaba sarfetmişlerdir. Ancak, Konfüç-yanizmi geçmişin bir kalıntısı olarak görenlerde vardı. Böylece Konfüçyanizm, Çin'de et­kisini giderek kaybetmiştir. Fakat Konfüçyüs felsefesi, Çin kültürünün özünde yerini korumuştur. Çin kültür ih­tilali döneminde ise Konfüçyanizm büyük yara almıştır.

Yaklaşık iki bin yıl önce, Kore'ye giren Konfüçyanizm, zaman içinde Budizmin yerini almış ve Şamanik özelliklerle, Kore kültürüne yerleşmeyi başarmıştır. Japon­ya da, Konfüçyanizmin Krala bağlılığı, telkin felsefesi, rahat bir şekilde kabul görmüş ve Konfüçyanizmle Şintoizm bir noktada buluşmuştur.

Batıya Konfüçyanizm hakkında ilk bilgi­leri getiren Marko Polo (1254-1324) ol­muştur. XVIII. yüzyılda Çin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Konfüçyanizmin ba­tıda tanınmasını sağlamışlardır.

 

Kongregasyonalist Kiliseler:

 

Avrupa'da Protestan eğilimli kiliselerin çoğalmasından sonra çıkan bölgesel ve yerel problemlerin çözümü ile ilgili tar­tışmalar kendini göstermeye başlamıştır. Özellikle İngiltere'deki protestan kiliseleri “Kongregasyonalizm” akımını başlattılar. Buna göre, Protestan cemaatleri ve kilise­leri, kendi problemlerini, kendi organları­nın çözmesine karar vermişlerdi. İşte bu karar, “Kongregasyonalizm” akımının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Protestanlığın içinde doğan Puritencilik akımı Kongregasyonalizm ile yakın ilişki içinde olmuştur. Bu akımı destekleyenler, çoğunlukla puritenler olmuştur.

Kongregasyonalistler, Reformun, bütün Hıristiyanların iç dünyasında puriten zihniyetin yerleşmesiyle gerçeklemesi için çalıştılar. İngiltere'de 1650 yılında Kongresyonalistler (Bir anlamda bağım­sızlar) altın çağlarını yaşadılar. 1660 yı­lında İngiliz kraliyetinin yeniden kurul­masıyla Kongregasyonalistler yeni bir döneme girdiler. 1689 yılında İngiltere'de “Hoşgörü” yasasının çıkmasıyla birlikte Kongregasyonalistler yeniden teşkilatla­nmaya başladılar. XVIII. yüzyılın ortala­rına kadar kendilerini korumasını bilen Kongregasyonalistler, silinmekten kurtuldular. XVIII. yüzyılın ortalarından iti­baren Protestan kiliselerinin canlandığı Evanjelik akım daha faal bir hale geldi. 1832'de İngiltere'de “Kongregasyonal Birliği” kuruldu. Bu Kongregasyonaller için çok önemli bir safha teşkil etti. Kongregasyonalistler bu dönemde iki yönlü faaliyete girdiler. Birincisi iç teşkilatlanmalarını tamamladılar. İkincisi de siyasi yelpazeden istifade ile daha güçlü bir duruma geldiler. Bunun için Liberai partiyle işbirliği yaptılar. Liberal parti, 1906 yılında İngiltere'de, Kongregasyonalistlerin de etkisi ile siyasal bir zafer elde etti. Bu zafer aynı zamanda Kongregasyonalistlerin zaferi oldu. Ancak da­ha sonraki dönemlerde Kongregasyonalistler gerilemişlerdir. XX. yüzyıl boyunca fazla parlak bir duruma gele­memişlerdir. İngiliz Kongregasyonalistlerinin çoğunluğu 1972'de yine Protes­tan eğilimli Presbiteryenler'le birleşerek “Birleşik Reform Kilisesini” kurmuş­lardır.

Kongregasyonalizm, en büyük gelişimini Amerika'da yaptı. Bu akım Amerika'ya koloni döneminde iki şekilde ulaşmıştı. 1620'de plymouth kolonisine yerleşen “pilgrimler”, kiliselerini, İngiltere kilise­sinden ayrı kurmak istediler. Diğer yan­dan 1630'da “Massachusetts koyuna” yer­leşen püritenler, İngiliz kiliseleriyle birlik­te olma eğilimi göstererek, milli kilisenin kendi idealleri doğrultusunda yeniden kurulmasını istediler. Daha sonraki ge­lişmelerde her iki topluluk birlikte hare­ket etmeye başladılar. XVI. yüzyılın ortalarında üye kaydetmede kabul              ettikleri esneklikle Kongregasyonalist kiliselerin üyeleri arttı. XVIII. yüzyılda, “Büyük uyanış” adıyla başlatılan akım, dini canlanmayı doruk noktaya çıkardı. Ancak bu zirve, yeni bir bölünme ile sonuçlandı. Kalvenci anlayış, ruhi kurtuluşa erişmek için insanın daha çok gayret etmesine ağırlık veren Arminius'çu denilen bir akım tarafından zayıflatıldı.

Kongregasyonalizm XIX. yüzyıl boyunca liberal ilahiyat anlayışını sürdürdü. An­cak bu, iki sonuç meydana getirdi: Birin­cisi, Kongregasyonalist kiliseler, Uniteryanizme bağlandı. İkincisi, Kongregasyonalizm1 in temel felsefesi olan “tövbe” yoluyla dine bağlılığın devam edeceği anlayışı önemini kaybetti. 1913 yı­lında Kansas Kenti Amentüsü, Kongre-gasyonalizmin, Kalvenci geçmişinden ke­sin ayrılışının belgesi olarak kabul edil­miştir,

Amerika'da Kongregasyonalizm, farklı çizgilerde kendini göstermiştir. XIX. yüz­yılın ilk yarısında Presbiteryenler'le birlik­te hareket planını geliştirmişlerdir. 1871 yılında kurulan Kongregasyonal kiliseler ulusal meclisi, 1931'de Hıristiyan kilisesi Genel kurultayıyla birleşmişti. 1961'de ise Evanjelik Birlik'le yeni bir birleşme ger­çekleştirerek “Birleşik İsa Kilisesini” kurmuşlardır. Kongregasyonalist kilisele­rin ilk çıktıkları biçimiyle yaşayan kilise­leri, bugün ancak birkaç kiliseden ibaret kalmıştır.

Kongregasyonalistlerin nüfusu çok ol­mamakla birlikte, kurdukları sağlam teş­kilatları sayesinde, dünyanın her yerinde kiliseleri vardır. Avusturalya, Yeni Zelan­da, Güney Afrika ve Jarnaika'daki kilise­ler, İngiliz kökenlidir. Orijinal Kongre­gasyonalist kiliseler ise Hollanda ve İs­veç'te kendini göstermektedir. Kongregasyonalizmin inanç ve ibadet şe­killeri, daha çok ferdi dindarlığa dayan­maktadır. Allah'la insan arasına hiç kimse giremez felsefesi, hakim felsefedir. Kilise sırlarından çok, vaaza önem vermektedir­ler. Bütün Protestan kiliseleri iki ayine riayet etmektedir. Vaftiz ve Evharistiya (Şükran Duası). Kiliseye üye olmak için vaftiz olmak ön şart değildir.

 

Konklav:

 

Papayı seçmek üzere topla­nan kardinaller meclisine verilen addır. Bu meclis dışardan gelebilecek hertürlü ahlaki ve politik baskıdan kurtulmak için seçim esnasında kilitli bir bölümde tutul­maktadır. İşte bu amaçla toplanan meclise konklav denmektedir. Bu, papa X. Gregorie tarafından 1274'de toplanan II. Lyon konsilinde yasallaşmıştır. Konklav, papanın ölümünden sonra onuncu gün toplanmakta ve yeni papanın seçimine kadar toplantı devam ermektedir. Kardi­naller Vatikan'a, konklav başkanının gö­zetimi altında kapatıldıktan sonra, birkaç yüksek rütbeli din adamı, sadece maddi birtakım hizmetler için içerde kalmakta­dır. Her kardinalin küçük bir çalışma odası vardır. Orada dışarı üe haberleşme olmadan yaşamaktadır. Toplantılar ve se­çimler sabah ve akşam Sixtine kilisesin­de yapılmaktadır. Papa olabilmek için oy­ların üçte ikisine sahip olmak gerekmek­tedir. Her seçim sonrası sonuç alınamamışsa, bacadan siyah bir duman çıkmak­tadır. Bu duman, nemli saman ve seçim bülteninin yakılması ile ilân edilmektedir. Seçimden sonuç alınmışsa, o vakit baca­dan beyaz duman yükselmektedir. Bu duman da sadece seçim bültenlerinin ya­kılmasından elde edilebilmektedir. Papa seçiminin ilânı, Sen Piyer galerisinin üst kısmından şef kardinal tarafından ya­pılmaktadır. Şefin, konklov süresince va­zifesi en acil işleri yerine getirmektir.

 

Konsil (Council):

 

Konsil kelimesi, top­lama veya toplanma anlamına gelen Lâ­tince Concilium kelimesinden alınmıştır. Katolik Kilisesinde Konsil, muntazam ola­rak davet edilmiş piskoposlar toplantısı­dır. Bölge Konsilleri, Milli konsiller, Kıt'alararası konsiller. Genel konsiller olmak üzere dört çeşit konsil vardır. Ge­nel Konsiller (Ocumeniques), tüm dünya piskoposları ve büyük dini tarikatlerîn li­derlerinin katılmasıyla yapılır. Milâdi 325'te İznik'te yapılan ilk Genel Konsilden 1962-1965 tarihlerinde yapılan II. Vatikan Genel Konsili'ne kadar yirmi genel konsil yapılmıştır. Bunlardan en uzun süreni, Reform hareketlerinden son­ra toplanan 1545-1563 tarihleri arasında yapılan Trente (Kuzey İtalya'da bir şehir) Konsilidir. Bu Konsil, bütün tartışma ko­nuları üzerinde iman ilkelerinin tarifini yapmış ve kilise disiplinini Papa’nın otori­tesi altına sokmuş olan bir karşı Reform konsilidir. Genel Konsil, Papa'ya bağlı kalmak şartıyla en yüksek kilise otoritesi­dir. İmanın tarifi, Sakramentalite, disiplin ve hayat konularında doktrinel yönden konsil, yanılmazlık içindedir. Bu anlamda konsil, II. Vatikan konsilinde olduğu gibi (tartışma yetkisi olmayan müşahitleri) Or­todoksları ve Protestanları ihtiva etmez. [60]

Bununla beraber, Ocumenisme’in (Bütün dünya kiliselerini birleştirme akımı) bas­kısı altında, bütün Hıristiyanların eşit ola­rak davet edileceği bir genel konsil fikri ortaya çıkıyor. Böylece o genel konsil, gelişmiş gerçekleşmiş sakramental ve doktrinel bir cemaati peşinden kabul et­meyecek, fakat manevi alanın arayışı ve bekleyişi içinde o, kutsal ruhun ihsanı olarak çağrılmış olan ve teolojik tartışma­dan ziyade, müşterek duânın meyvesi olacak olan bir projeyi gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bu öyle bir Ocumenisme'dir ki geçmiş bir tarihin, fakat ümid edilmiş bir geleceğin üzerine kurulacaktır. Konsil kelimesi Lâtince Concilium keli­mesi şeklinde yazılmaktadır. Bu kelime, Cum ve Calare fiilinden gelmektedir. Yunancası kaleindir. Birlikte çağırmak, toplamak anlamına gelmektedir. Yunanca Sunodos, kelimesi ise Sun ve Odos keli­melerinden gelir. Bu da birlikte gelmek anlamına gelir. Lâtinceye M.S. 325 Konsilinden sonra Concilium şeklinde geçmiştir. Sinode, Konsil kelimesinden daha az kullanılmaktadır. Genelde Sinod, daha az ve otoritesi önemsiz olan toplan­tılara denmektedir.

 

Konstans Konsili (1414-1418):

 

Ka­tolik kilisesinin on altıncı Genel konsil olarak kabul ettiği Konstance konsili, pa­palık üzerindeki kaosa son vermek için toplanmıştır. Katolik Hıristiyanlığı kasıp kavuran kargaşaya yegane çare, İmpara­tor Sigismond (1410-1437)'un müdahale etmesi olarak görünüyordu. Ancak devir, silah zoruyla kiliseyi Sükuna kavuştura­cak bir zaman değildi. Bunun için Sigismond, papa XXIII. Jean'dan, Constance'da bir konsil toplamasını talep etmişti. Bunun üzerine 1413'de Konsil da­veti yapılarak Papa XXIII. Jean, konsil ko­nusunda imparatora karşı, gerekli itaati göstermişti. Konstance Konsilini, Pise konsilinîn bir devamı olarak gören Papa, Constance'da çoğunlukta olan İtalya piskoposlarınca yeniden seçilmeyi ümit edi­yordu. Konsil 5 Kasım 1414'de açılmış ve konsile katılan ruhaniler beş millette ay­rılmıştır: Almanlar - Fransızlar - İngiliz­ler - İtalyanlar - İspanyollar. Papa XXIII Jean, özel hayatıyla ilgili bir soruşturma açılacağı tehdidi üzerine, dos­tu olan Tyrol dükünün yanma kaçmıştı. Bununla Papa'nın niyeti, ortadan kaybo­larak konsili bertaraf etmekti. Fakat onun taktiği, imparator Sigis-mond'un müdaha­lesiyle bozulmuştur. Sonuç itibariyle Papa XXIII. Jean’ın ihaneti, “Konsil teorisini” resmen kabul ettirmiş ve konsil azaları ta­rafından onun işlerliğini sağlamıştır. Konsil teorisi, konsilin Papa'ya üstünlüğü esasına dayanıyordu. Buna göre Konsil, İsa'dan kendisine geçen tam bir yargı­lama yetkisi ile kendisini, ökümenik konsil olarak ilân ediyordu. Bundan maksat, konsilin herşeyin üstünde oldu­ğunu kabul etmekti.

İşte kendisine başkanlık etmek için Papa'­nın olmadığı bu devrede Konsil, kilise konusunda en yüksek otoriteyi temsil et­tiğini iddia ediyordu. Diğer yandan, Kato­lik imanın safiyeti konusunda kaygılarını ispatlamayı arzulayan konsil babaları, in­giliz reformist Wycliff’in ve onun müntesibi olan Çek Jean Hus'un sapık doktrinlerini aforoz etmişlerdi. Kilisede re­formun aşırı taraftarı olan Wycliff, ölçüyü aşarak kilise için mutlak fakirliği istiyor ve kilise mallarının devlet tarafından top­lanmasını arzuluyordu. Ona göre kilise, Allah’ın iyi kullarının görülmez cemiyeti­dir. İsa, kilisenin şefidir. Papalık, deccal tarafından ihdas edilmiştir. O, bunun için kınadığı tüm yolsuzluklara yol açan dini pratikleri reddediyor ve imanın yegane kaidesi olarak Kitab-ı Mukaddesi kabul ediyordu.

Ancak Papa XXIII. Jean'ın görevden alın­masından sonra, Temmuz 1415'de XII. Gregoire’in konsili meşrulaştıran fermanı neşredilerek; iradi olarak görevden çekil­mesi, mevcut tefrikanın tasfiyesini nisbeten kolaylaştırmıştı. Avignon'daki Papa XIII. Benoit, Fransızların desteğini kaybedince istifayı reddetmiş ve İspanya'da Peniscola'ya sığınmıştı. İspanyollar ve Portekizler ona bağlılığı reddetme­lerine rağmen, istifa etmeyi reddetmiş 26 temmuz 1417'de konsil tarafından görev­den alınmıştır.

Almanlar ve İngilizler yeni papa seçimine ancak kilise reformları üzerindeki bütün kararlar onaylandıktan sonra geçilmesi konusunda israr etmişlerdir. Bu konuda uzun müzakerelerden sonra bir uzlaşma­ya varılabilmişti. Bu kararlardan en önemlisi 9 Ekim 1417'de yürürlüğe girmiş ve konsil teşkilatını papalığın muayyen kontrolü ile zenginleşmiş daimi bir ku­rum haline getiren karar olmuştu. Sonra konsil, beş yıl içinde toplanacak ve daha sonra yedi yü sonrasında toplanacaktı. Bundan sonra da her on yılda bir konsil toplanacaktı.

Neticede kardinallerden ve altı milletin temsilcilerinden oluşan 56 kişilik konsil kurulu, Konklav halinde toplanmış ve 11 Kasım 1417'de V. Martin'i papa seçmiş­tir. Mart 1418’de kırk üçüncü oturumda oylanan yedinci  karar, sadece tefrikaya çare bulmakla yetinmiş ve ruhanilerin bir kaç mali imtiyazlarını sınırlandırmıştır. Papa V. Martin’in otoritesi, kırkbeşinci ve sonuncu oturumda 22 Nisan 1418'de konsilin kapanışını ilân ettiği zaman; önemli ölçüde artmıştı. Papa V. Martin, “Konsil teorisini” tasvip etmediğini do­laylı olarak ifade etmiştir. Konstans konsili, katolik Hıristiyanlık ta­rihine on altıncı genel konsil olarak geç­miştir.

 

Kredo (Creed):

 

Kredo, liturjide ondan önce okunan İncil metinlerine karşılık ola­rak, âyinde törenle söylenen veya okunan Hıristiyan imanından özetlenmiş sözler dizisidir. Kredo, Hıristiyanlığı başka din­lerden ayıran bir Hıristiyanlık sembolü­dür. Açıklanmış olan hakikatler, havari­lerin öğretilerine dayandığı için Kredo, “Havarilerin sembolü” veya onun haki­katlerinin formüle edilmesi, iki genel konsile dayandığından, “İznik-İstanbul Sembolü” olarak da adlandırılmıştır. Kredo, geniş anlamı içinde bir iman, ümit ve aşk ifade eder.

Genel âyinlerde bile onun tekil olarak söylenmiş olması, imanın kişisel ve cema­at karakterine işaret eder. Yani, ferdi vic­danlar birbirine karışmaksızın; bütün Mü’minler büyük bir kollektif şahıs olarak sadece bir birlik meydana getirirler. Kredo kelimesi, bir dinin veya bir ideolo­jinin mensuplarının bağlandıkları temel hakikatlerin bütün kısa özetlerine şamil olmaktadır. İşte bundan dolayı bir İslam kredosundan veya bir Marksist kredodan bahsedilmiştir.

 

Krişna Ve Krişnacılık:

 

Sanskritçe bir kelime olan Krshna kelimesi, Hin­duizmin önemli Tanrılarından birisi olan Vişnu'nun sekizinci Avatarı, yani bedenleşmiş şekli olarak kabul edilmektedir. Krişna, mitolojik bir kahramandır. Onun kahramanlıkları, Mahâb hârata'da anla­tılmaktadır. Krişna Vâsudeva, Bhagavad -Gita'da Hikmetin üstadı olarak kabul edilmektedir. Bu durumda bir takım na­sihatler verilmektedir. Aynı zamanda dindarlığın yüce Tanrısı olarak görülmek­tedir. Bhâgavata Purâna'da onun başarıla­rı, efsanevi bir kahraman olarak takdim edilmektedir. Bu mitolojiye göre, bu Tanrı-Kahraman, sadece sayısız düşmanlara karşı zafer kazanmıyor, çobanların ihti­raslı aşklarının da konusu oluyor. Onun gözde sevgilisi Radhâ'dır. Bu, Hinduiz­min en popüler Tanrısıdır. Bu kahraman­lıklarda Krişna, savaş arabasını idare et­mektedir. Savaşta Arjuna’nın yanında sa­vaşarak, savaşa kesin olarak müdahele etmektedir. Yine Krişna ile Arjuna arasın­daki tebanin ödevi üzerindeki diyalog Bhagavad - Gita'nın oluşmasını sağlamış­tır.

Ortaçağ ve Modern Hindde oldukça po­püler olan efsanelerin bir başka destanı, flüt çalarak inekleri Vrinda ormanında koruyan Krişna'nın çocukluğunu ve delikanlılığını dile getirir. Müzikle cezbe­ye gelen çevredeki çiftlik kadınları, dans etmek üzere gece toplanırlar ve çoban Tanrı ile aşk oyunlarına girerler. Rukmini ile evli olmasına karşılık Krişna, sayısız kadınların sevgilisidir. Özellikle, onların arasında Râdha; gözdesidir. İlâhiyatçılar, bu aşk yaklaşımlarını, Rabla birleşmek ve ondan hayat ihsanı alan dindar ruhlar imajını görerek izah etmişlerdir. Buna göre Tanrı, zinadan hoşlanmakta, aşıklarını bütün kastlardan ve tercihende en aşağı kastlardan seçmekte ve içkili eğ­lencelere başkanlık etmektedir. Bu, bütün canlılığı ile Bhakti'dir ve hiçbir şey, çağ­daş Hinduizm'de bu kadar canlı değildir. Krişna kültünü, birtakım dini gruplar Hindista'nın güneyinde yaymışlardır. Bu­gün dünyanın birçok yerinde dikkat çe­ken Hare Krişna hareketi dünyada Bhakti formülü içinde sunulan bir dindarlığı yayma gayreti içindedir. Bu dindarlık şek­linde, Tanrıya karşı olan ateşli duygu, gerçek bir ihtiras şeklini almaktadır.

 

Kşatriya:

 

Hinduizm'deki ikinci kasttır. Bu kelime, “iktidar” anlamına gelen Kshatra kelimesinden gelmektedir. Fakat genelde “savaşçı” olarak tercüme edil­mektedir. Ancak bu şekildeki tercüme, ke­limenin hiyerarşik ve dini anlamını bir kenara bırakmaktadır. Yani, kelimenin gerçek anlamını gözardi etmektedir. Ger­çekte “iktidar-güç-otorîte”, yüce bir pren­sibe boyun eğmiş vaziyettedir. Bu da, kşatriyalarla Brahmanlar arasında barışçı bir gerilim meydana getirmektedir. Çün­kü Brahmanlar, maddi iktidarı temsil ederlerken; Kşatriyalar, manevi ve dini ik­tidarı temsil etmektedirler. Bugün Kşatriya kastı, önemli ölçüde azalmıştır. Kşatriya kelimesi de ilk anlamını kaybetmiştir. Meselâ Gujrât'da, vaktiyle Kşatriya olan, fakat imtiyazları olmayan köylüler bulunmaktadır.

 

Kudüs:

 

Kudüs adı ilk defa, M.Ö. XIX-XVIII. yüzyıllarda Mısır büyü metinlerinde kullanılmıştır. 17. Hanedanlığın egemenliği altında yazılan bu dokü­manlarda Kudüs WS, MM şeklinde ya­zılmıştır. Bu, kenanlılarm kullandığı Urusalim kelimesini belirtmektedir. Asur metinlerinde Kudüs, Urusalimmu şeklinde yazılmıştır. Kitab-ı Mukaddes'te de genelikle Yruşlm, bazende Yruslym şeklinde geçmektedir. Tekvin 14/18; Mezmurlar 76/2 de, Salem diye geçen şehir, şüphesiz Jerusalem'dir. Yunancada şehir için kullanılan kelime Hierosolyma'dır.

M.Ö. II. bin yılın ilk yarısında kabul edi­len meşhur tanrı Sâlem-Salim ile birlikte inşa edilmiş olan Urusalim, buna göre “Sâlemin Temeli” anlamına gelmek­tedir. Sâlem-Salim isimli Tanrı’nın Batı Samilerinin Tanrısı olan Sulmanu'dan geldiği ve evrensel bir karakteri olduğu, özellikle Amorrheenler bölgesinde kabul edilmektedir. Onun “çok yüksek” yerin ve göğün yaratıcısı olduğu da kabul edilmektedir. Tekvin'den öğrendiğimize göre, M.Ö. XVIII. yüzyılda Sâlem'de Kahin ve Kral olan Melchise'deg, Hz. İb­rahim'i takdis etmiştir. [61]II. binin ikinci yarısında muhtelif etnik faktörler Sulman'ı, sâlem-salim olarak kullanılır hale getirmiştir. Israilin Kudüs'ü fethine kadar, Kudüs'ün Jerusalem olarak isimlendirilmesi oldukça şüphelidir. Kudüs Cebus ismini çok sonra almıştır. Bu ismin de, İsrail oğullarının bölgeye geldiklerinde burada oturan yerli halk olan Cebusi'lerle ilişkili olarak ortaya çıktığı düşünülebilir. Sion ise yalnızca Şehrin bir kısmını içeriyordu. İsrailoğullarının bölgeyi fethinden itibaren, ana endişe pagan unsurun elimine edilmesi olmuştur. Bunun için “Sâlemin Temeli” yerine “Davudun şehri” kullanılmaya başlamıştır. [62]

Filistin tarihi üzerinde çalışan bilginler, bölgenin tarihini paleolitik döneme kadar çıkarmaktadırlar. Bölgede, Aselleen ve Levalluisian döneme ait çakmak taşları bulunduğu söylenmiştir. Neolitik dö­nemdeki tarım devrimine ait izler Kudüs ve çevresinde de izlenebilmektedir. Kudüs'ün tarih sahnesine çıkışı Kenanlı adı verilen halklarla birlikte olmuştur. İlk Kenan şehirleri Bronz çağında kurulmuş­tur. Kenanlılara ait olduğu sanılan Mısır­ca bir metinde Kudüs krallarını temsil eden iki şahıs adı görülmektedir. Bunlar, Ykrm ve Ssn.dir. Kudüs'te yaşayan Kenanlılar hakkındaki yazılı bilgilerimiz Es­ki Ahitle birlikte artış göstermektedir. Bu konuda Tekvin 14/18'de genişçe bilgi ve­rilmektedir. Salem kralı Melkizadek rahip - kral pozisyonundadır. Bronz çağının sonlarına doğru Amarna mektupları adını taşıyan Mısır belgelerin­de Kudüsle ilgili bol sayıda bilgi vardır. Bu dönemde şehrin yöneticisi Arad Hebpa'dır. Buradaki Hebpa, bir Huri Tan­rıçası olan Hepa'dan gelmektedir. Bu is­min, kralın ismine eklendiği tahmin edil­mektedir. Bu gibi isimlerin oldukça çok olduğu görülmektedir. Meselâ, Pudi Hepa, Abdi Hepa gibi. Hepa isminin Hurriler arasında yaygınca kullanıldığına dikkat edilirse, bu dönemde Kenan'da ve Kudüs'te önemli bir Hurri etkisi olduğu görülecektir.

Tarih boyunca Kudüs'ün kaç kere el de­ğiştirdiğini bilmek kolay olmayan bir iştir. Hitit prensi, Abd-Hiba'nın M.Ö. XIV. asır ortalarında Kudüs'ü ele geçirişinden son­ra, Mısırlı Firavun IV. Amenophis, Ku­düs'te ezilenlerin çağrısı üzerine Kudüs'ü hakimiyet alanı içine almıştır. Yeşu kitabının X ve XI. bablarında anla­tıldığı gibi, iki şiddetli çarpışma netice­sinde İsrailliler, Kenanlıların topraklarını ele geçirmişlerdir. Paylaşımda Kudüs, Bünyamin ve Yuda'nın sınırlarında kal­mıştır. Yeşu 18/28'de belirtildiğine göre Bünyamin'e ait sınırların bulunduğu yere Cebuseen (jebuseen) yani Kudüs denil­mektedir. Burada oturan yerlilere de Ku­düslü anlamında Jebuseen denilmiştir. Yeşu 15/16'da şöyle denilmiştir: “Ve Jebuseenler Kudüs'te otururlar ve Yuda'nın oğulları ile Jebuseenler, bugüne kadar Kudüs'te oturdular.” Yeşu'nun kontrolüne giren Kudüs bölgesinde olup bitenleri Hakimler kitabından öğren­mek mümkündür. Hakimlerde tarihi ko­nular anlatılırken, Kudüs kelimesi sonlara doğru bir yerde geçer. Rahip Ephraim, Beytleheme gelir, karısını alır ve şöyle der: “Jebus'un karşısına gelir ve burası Kudüstür” der. Hizmetçinin israrına rağmen o, oraya girmeyi reddeder ve şöy­le der. “İsrail oğullarında olmayan yaban­cının şehrine sapmayacağız.” [63]Buradan anlaşılacağı üzere Kudüs uzun müddet Jebuseenlere şehir merkezliği yapmıştır. Yukarıda verdiği­miz Jebuseen ismi de bunu teyid etmek­tedir. Muhtemelen İsrail’in ilk işgal yılla­rında Kudüs'te Bünyamin oğulları Jebusenlerle birlikte yaşamışlardı.

Hz. Davud, uzun mücadelelerden sonra bölgede hakimiyetini kurdu ve Kudüs'ü, yerli halk olan Jebuseenler'den aldı. Bazı kaynaklar Kudüs'ü, Davud’un satın aldı­ğını yazmaktadırlar. Fakat bunun doğru olması mümkün değildir. Çünkü Davud'un bölgede hakimiyetini kurmuş bir lider olarak, Jebuseenlere boyun eğ­mesi düşünülemez. Hz. Davud, Kudüs'e çok önem vermişti. Davud’un planı, Ku­düs merkezli bir idareye çevreyi bağlaya­rak, imparatorluğunu tesis etmekti. Onun şehirdeki ilk mimari projesi Sion tepesi denilen yere yaptırdığı Kale-saray, bu mimari projenin ilk icraatı olmuştur. Bu­gün “Davut sitesi” diye bilinen yer, as­lında burasıdır. Davud burayı, almadan önce burada Sion adı verilen bir mabed bulunuyordu. Sion kelimesi, “kuraklık, çoraklık anlamına geldiği gibi; koruyu­cunun ve yardım edicinin yeri” anlamına da gelmektedir. Belki Rab Sion=Rab Sionun yeri anlamına da gelmektedir. Bu konuda, II. Samuel, V/9-ll'de yeterli bilgi verilmektedir. Hz. Davud, Jebuseenlerin yıkıntılarının üzerine sarayını oturtmuş­tur. Son dönemde İngiliz arkeologlarının bulguları bunu teyid etmektedir. Hz. Davud, sarayına “Yahudi sandukasını” da taşımıştır. Kudüs, İsrailoğullarımn başkenti ve krallığın icraat merkezi ol­muştur. Davud döneminde her fethedilen yere bir mabed yaptırılmıştır. Böylece bir­çok' mabed meydana gelmişti. Davud, Kudüs'ü bütün bu mabedlerin merkezi yapmak istemişti. Böylece hem vahdani­yeti temsil edecekti, hem de bunu tek merkezde icraata koyacaktı. Davud'un Kudüs'e  önem  vermesinin   asıl sebebi, Kudüs'ü geleceğin kutsal mekanı yapmak İstemesinde aranmalıdır. Bu, Hz. Davud için en kutsal görevdi. Daha sonra tahta geçen oğlu Süleyman döneminde Kudüs çok daha ciddi bir önem kazanmıştır. Kudüs bu dönemde, Fırattan Mısır'a kadar uzanan ticaret yo­lunun üzerinde bulunuyordu. Hz. Süley­man'ın burada Süleyman mabedini inşa ettirmesi, merkezi otoritenin güçlenmesi­ne yönelik bir çaba olarak değerlendirile­bilir. Hz. Süleyman eski kalenin kuzey cephesinde yaklaşık 350 metrede ilk yer­leşim yerinin bulunduğu harman yerine mabedi inşa ettirmişti. Burası geniş bir kaya düzlüğüdür. Süleyman'ın mimarları oldukça kompleks bir plan çizmişlerdir. Bu yeni kraliyet sarayının oturduğu alan küçük değildir. Bu büyük ve kompleks binanın güvenliğinin sağlanması için de kaleler yapılmıştır. Bunlar Kenanilerin es­ki şehrin doğu sınırına yapılan surları üzerine oturtulmuş, Haremin güney do­ğusuna doğru uzatılmıştır. Yine kuzeyde dik yamaçlar üzerine de en az 250-300 m., uzunluğunda burç yapılmıştır... Sarayın çevresini ilk çeviren duvar ve içdüzlükteki kademeli olarak yapılmış in­şaatların büyüklüğü ve yükseklikleri net olarak ifade edilmemekle birlikte Süley­man döneminde oldukça zor ve zahmetli yapıldığı, yazılı olarak ifade edilmesinden daha çok güvenli kabul edilebilecek sözlü gelenekle de anlatılmıştır. Hz. Süleyman, bu yapılar için halktan destek istemiş, büyük küçük herkes des­tek vermiştir. Burada yapılan binalar ko­nusunda Josephe, Guerre Juivc, V. cilt I [64] İsimli eserinde detaylı bilgi vermektedir. Josephe, bu kitapta, tepenin eteklerinden tepe nok­tasına kadar yapılan binaları anlatmakta­dır. Es-Sahireh düzlüğüne inen vadinin önüdeki kısım, dönemin karakteristik mimari özeliklerini, günümüze aktarmak­tadır. Es-Sahireh vadisinin giriş kısmında, ophel duvarı üzerinde, buna paralel Ha­rem duvarının bazı kesimlerinde, büyük tepenin karşısındaki vadinin Batı kıyıla­rında, özellikle su kaynağının da bulun­duğu ve Millo denilen bölgede birçok ku­leler yapılmıştır. Bu kulelerin amacı, gelip geçenlerin kontrolü için gözetleme görevi görmesidir. Bunların yapılmasının ana nedeni, mabedin güvenliğini sağlamaktır. Kutsal yazılarda Kudüs'ün mimari yapısı ile ilgili ayrıntılı bilgi verilmemekle bera­ber; bu konuda önemli ipuçları bulmak yine de mümkün olmaktadır. VIII. yüzyı­lın başında Amasias'ın krallığı döneminde Efraim kapısı ile köşe kapısı arasının 400 dirsek olduğu ve kuzey yamaçtaki bu kısmın İsrail kralı Azarias tarafından yı­kıldığını da öğrenmekteyiz. [65]Bir süre son­ra Ozias, bu yıkılan surlardan vadi kapısı ve köşe kapısı arasını savunma ve kontro­le yönelik kuleler yaparak yeniden onarmıştır. [66]Bu yapım ve onarım sayesinde Tyropoeon vadisin­de tapınağın batısında “ikinci şehir”, ola­rak isimlendirilen yeni bir mahalle ku­rulmuştur.

Belirli dönemlerde Kudüs'ün mimari yönden zenginliği devam ederken, etraf­taki siyasi ve askeri güçlerin de iştahını kabartmıştır. Kudüs önce Asur'un tehdi­dine maruz kalmış ve Kudüs surları Asurkılara karşı takviye edilmiştir. Asurluların M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren zayıflaması ile birlikte Kudüs'ü, Babilonya tehdit et­meye başlamıştır. Babilonyalılar, Nabukadnezzar idaresinde M.Ö. 586'da Kudüs'ü tamamen işgal etmişler ve tarih­teki Yahudilerin meşhur “Babil Esareti”ni gerçekleştirmişlerdir. Bu esaret, aşağı yukarı yarım asır devam etmiştir. Babil esaretinin başlaması ile birlikte Kudüs bir defa daha Babilliler tarafından yıkılmıştır. Bu konuda II. Krallar XXV; II. Tarihler XXXVI. 17 ve devamında genişçe bilgi bu­lunmaktadır. Yeremya, bu yıkıntılara ba­kar ve yeniden dirilişin olacağını, eski şa-şaah günlere dönüleceğini ümit eder. [67]Kudüs, Babil sür­günü sonrası yeniden imar edilmiş olup yemden eski önemini kazanmıştır. Hz. Davud ve Hz. Süleyman dönemlerinde Kudüs'ün üç önemli suru yapılmış ve on­ların halefleri eksik kalan inşaatları ta­mamlamıştır:

 

I. Sur:

 

Kuzeydeki Hippicus isimli kule­den başlayarak Xyste'ye kadar uzanmak­tadır. Meclisin ve Mabedin batı kapısının yanındadır. Batı kesimde Bethso denilen bölgeden Esseniler kapısına kadar uzan­maktadır. Oradan güneye dönmektedir. Doğuya doğru Süleyman havuzu yönün­de mabedin doğudaki diğer kapısına biti­şik olan ophla denilen yere dayanır. [68]Yapılan araştırmalar surun kuzey batı kö­şesinde Herod'un krallık döneminde ya­pılmış bir sarayın varlığını göstermekte­dir. Sarayın, güneyde alt tarafı geniş ve verimli alanların olduğu dar bir tepe üze­rine oturtulduğu tahmin edilmektedir.

Burada Herod dönemi kulelerinin geçme­si ve antik tabii yollar, savunma barınak­ları da dikkat çekmektedir. 11 temmuz 1927'de vuku bulan bir yer sarsıntısında İngiliz idaresindeki Hâet el-ya'kubiye de­nilen yolda yarıklar açılmış ve ortaya çı­kan duvarlar incelenmiş, duvarlarda kul­lanılan taşların yüksekliği 70 cm. kalınlığı 90 cm'i bulurken; alt katlarda kullanılan taşların 1.80 cm.'yi bulduğu görülmek­tedir. Bu da bu dönemdeki duvarcılığın ne kadar ilerlemiş olduğunu göstermek­tedir. Hatta Kuzey cephesindeki iki kule­de kullanılan taşların boyutlarının 2.65 cm ile 3 metreye ulaştığı görülmektedir. Bu taşların kalınlığı 18 metreyi bulmaktadır,

 

II. Sur:

 

Gennath denilen kapıdan başla­yarak Antonia'ya kadar uzanmaktadır. Bu sur bütün kuzey cepheyi kaplamaktadır. [69]Kitab-ı Mukaddes'e göre Efrahim kapısı ve köşe ka­pısı arası İsrail devletinin ele geçirdiği yerdir. Kuzeyden gelen yollar, Efraim ka­pısı ile yukarı şehre gitmekteydi. İşte İsra­il kralı bu yolla şehre girmiştir. Daha son­raki dönemlerde Roma ordusuda buraya yerleşmiş M.S. 70'deki tahribatı gerçekleş­tirmişti. Doğuya doğru 200 metreyi bulan bu yapı, Tyropoeon vadisinde dik ve sarp yamaca oturtulmuştur. Sürgünden sonra yani surların yapımından uzun zaman sonra Nehemya döneminde de surlar ye­niden tamir edilmiştir. [70]1885'de yol yapım çalışmaları sırasında tesadüfen bu bölgenin altından geçen antik duvarın önemli bir kısmı ortaya çıkarılmıştır. Bu duvarın, ağlama duvarı veya “Davut kulesi” olmasının düşünülebileceğini araş­tırmacılar belirtmektedir. Surun izlediği hat, şehrin güvenliği için yapıldığını göstermektedir. Bu alanda araştırmacıların yaptıkları bilgilere göre, surları oluşturan duvarlar, uzun zaman geçmesi nedeni ile yok olmasına rağmen, dönemin mühendislik tekniği ve savun­ma stratejisi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir.

 

III. Sur:

 

Hippicus kulesinden başlayan üçüncü sur, Psephiman kulesine kadarki kısım, kuzey bölgesinde inşa edilmiştir. Hippicus'un karşısına sekizgen bir kule daha yapılmıştır. Üçüncü sur boyunca, 200 dirsek aralıkla yapılmış diğer kulele­rin sayısı doksan tanedir. Surun Süley­man duvarı denilen kısmının kalıntıları hâlâ ayaktadır. Araştırmacı Josephede üçüncü sur hakkında bu söylenenleri doğrulamaktadır. Buna rağmen üze­rinden asırlar geçmiş olması, verilen bilgi­lerde hata yapılma olanağını artırmakta­dır. Ancak, varılan genel sonuçları burada belirtmekle yetinmiş olacağız; Kudüs, Hz. Süleyman döneminden itiba­ren hep batıya doğru gelişme göstermiş­tir. Şehir Amasias’ın hakimiyetinde İsrail kralı Azarias tarafından alınarak, Efraim kapısından köşe kapısına kadarki 400 kulaçlık yıkık kısım savunma amacına yöne­lik olarak yeniden yapılmıştır. Ozias “Köşe Kulesi” ni onartmış, halefi Jotham ise “ophel surlarını” restore ettirmiştir. Bu şekilde Ophel yeraltı geçidiyle Gihon su kaynakları güvenle yeniden şehre kazan­dırılmıştır. Böylece küçük tepenin doğu yamaçları da tarıma elverişli hale gelmiş­tir.

Kitab-ı Mukaddes, su kanalları, su arıtma tesisleri, havuzlar v.s. hakkında bize daha ayrıntılı bilgi sunmaktadır. Kudüs için su kanalları çok önem taşımaktadır. Şehrin stratejik bir noktasıdır su kemerleri. Asurlular Kudüs'ü işgal edip, tahrip etmenin şartını Ezechies’in kabilesinin, Asur ordu­suna su taşımasına bağlamıştır. Rab bunu görüp, bir gece melek gönderip orduyu hefâk etmiştir. [71]Yine Davud sitesini kurtarmak için Gihon sula­rının kapatılmasını sağlayanın Ezekias olduğu söylenir. [72]Davut sitesinin batısına kayalara oyulmuş tünel­lerden birisi, bugün halen ayaktadır. [73]Babil esareti sonrası, Nehemya Kudüs'e gelmiş ve Kudüs'ün haline açmıştır. Kule ve surların tamir edilmesi gerektiğini hal­ka anlatmıştır. Uziya'nın gayreti ile Ku­düs yeniden onarılmaya başlamıştır. [74]Uziya, dere kapısı ve köşe kapısı üzerine kuleler ya­par ve su kanallarını onarır. [75]

Babil esareti dönüşü Kudüs'ün tamiratın­da en büyük yük, yine halkm boynuna binmişti. Halktan alınan vergilerle Kudüs onarılmıştı. Ezra, halktan vergi alarak is­rail halkının sosyal ihtiyaçlarını ve Ku­düs'ün tamiratını yapıyordu. [76]

Kudüs, Nehemya tarafından M.Ö. IV. yüzyılın ilk'yıllarında onarılmış ve halk yeniden Kudüste toplanmıştı. Kudüs, M.Ö. III. asırda İskenderin halefleri olan ve Mısır'da hakimiyet kurmuş olan Lagides'lerin idaresinde  kalmıştı. Ancak Lagides'ler Kudüs'ü tahrip etmemişlerdi. M.Ö. II. asır başlarında Helenistik kültür­le Yahudi kültürü önemli bir sentez mey­dana getirmiştir. Yine M.Ö. II. asır baş­larında ön asyada hâkim olan Antakya Seleucide devletinin istilâsına uğrayan Kudüs, bir süre sarsıntı geçirmiştir. Bu durum, Maccabe'lerin dini ve siyasi ikti­darı ele geçirmelerine kadar devam etmiş­tir. Bu dönemlerde mücadele merkezi Acra'dır. Acra  hakkında  iki  önemli kaynaktan bilgi edinebiliyoruz. Birincisi, Maccabe'lerin kitaplarıdır. Bunlar iki ki­tap olup, birincisi M.Ö. II. yüzyıl Yahudi tarihini, ikinci kitap ise, Maccabe kardeş­lerin şehit edilişini anlatır. İkinci kaynak ise, Tarihçi Josephe’in (M.S. 37-95) iki asra yakın bilgi veren dokümanlarıdır. Birinci kaynağa göre, Acra Suriyelilerce yapılmış bir yerdir. Antakyalı Epifane şehri alır. Surları yıkar,  halkı sürgün eder. Davud'un yaptığı yerleri yeniden kaim duvarlarla inşa eder. Oraya suçlu kişiler­den, dininden dönenlerden meydana ge­len ordusunu yerleştirir. [77]Liderlerden Yuda Makkabe onlarla savaşılması gerektiğini söyler ve halkı ha­rekete geçirir. Onları mağlup ederler. Tapınağı onarmak için Sion dağına giderler. [78]Tapınak çevresini çok kuvvetli bir şekilde onarırlar ve kuvvetli ordu kurmaya çalı­şırlar. Yorathan liderdir. Kudüs'ün duvar­ları ile mabet arasına yüksek bir engel ko­nulmasını ister. Bununla mabedi koruma­yı düşünmektedir. Daha sonra Yorathan’ın yerine  Simon geçmiştir. Simon şehri iyi savunmuş ve Romalılar şehri işgal edememişlerdir. Simon'un ordusu,  mabed   tepesini savunmak için Acraya  yerleşmişlerdi. Acra, Kudüs'ün işgali için daima bir engel teşkil etmiştir. Makkabelerin kitaplarına göre Acra’nın yeri Mabedin surlarından 180 metre gü­neyde, büyük tepenin kuzey  doğusundadır. Aslında Acra, şehrin aşağı kısmına verilen isimdir. [79]Acra, Makedonyalıları ve İskenderin Kudüs'ü ele geçirişinde de önemli bir engei teşkil etmiştir. Bu dönemde zaman zaman Ma­kedonyalılar yeniden Kudüs'ü işgal et­mişse de Simon,  Makedonyalıları Ku­düs'ten sürmüştür. Yahudi tarihçi Flavius Josephus (M.S. 37-10) İskender’in Suriye ve Filistin seferini anlatır. İskender, Ku­düs'e gelmiş, mabedde kurban takdim etmiştir. İskenderin hedefi Mısır'dır. Artık Helenler, Yahudilerin komşusudurlar. Bu dönemde Yahudiler, Kudüs'te Helen kül­türünün tesiri altında kalmışlardır. İsken­der’in ölümünden sonra Makedonya im­paratorluğu parçalanmış ve yeni devletler ortaya çıkmıştı. Bu devletler de zaman zaman Kudüs'ü işgal etmişler ve Yahudi­lere zulüm     yapmışlardı. Kral II. Antiokhos M.Ö. 168'de Kudüs tapınağını yağma etmişti. Antiokhos bununla da kalmayarak şehri yağmalatmıştır. [80]Kudüs tapınağı, Zeus Olympos'a tahsis edilmişti. İşte bu durumdan İsraili Makkabe   adını  alan Yahuda kurtarmıştı. M.Ö. 142'de Yahudi­lerin isyanı tam olarak başarıya ulaşmıştı. Ancak bu durum fazla sürmedi. Romalı­lar Akdenizin tek efendileri olunca, isra­il’in de tekrar sonu geliyordu. Roma ge­nerali Pompeices Filistin'e girmiş ve üç aylık bir kuşatmadan sonra Kudüs'ü ele geçirmiştir (M.S. 63). Artık bağımsız bir Yahuda devleti yoktu. Burası bir Roma eyaleti olmuştu. Fakat Yahudiler bu du­rumu içlerine sindiremiyorlardı. Özellikle Zelotlar = Gayretliler, ençok duyarlı olan­lardı. Tanrının seçkin kulları olma guru­ru, onların isyana gitmelerine yardımcı oluyordu. Romalıların keyfi davranışları, onlarla birlikte Roma'ya isyana katılacak­ları çoğaltıyordu. M.S. 66'da Yahudiler Roma'ya karşı isyan etmişler ve Kudüs'ü kurtarmışlardı. Böylece küçük bir Yahudi milliyetçisi, Roma'ya karşı koymaya çalı­şıyordu. Roma bu isyanı Titus kumandasındaki bir orduyla bastırdı. Titus Ku­düs'e 80.000 askerle girmişti. Uzun bir mücadeleden sonra Kudüs Romalıların eline geçmişti. Ancak, Süleymanm muh­teşem şehri yine harabeye dönmüştü. Titusun askerleri tarafından Kudüs'ün yı­kılmasına rağmen oraya yerleştirilen bir grup askerle şehir yeniden imar edilmiş­tir. 60 yıl sonra bağımsızlık için Romaya karşı yeniden isyan olunca, Roma ku­mandanı Adrien Yahudilere çok kızmış, Yahudileri Elia denilen yere sürmüştür, Elia yaşanılması güç bir yerdir. Adrien’in mimarları ve ustaları onu, Roma mimari­sine göre yapmışlardır. Elia, daha sonraki dönemlerde Hıristiyan kültürünün önem­li bir yeri haline gelecektir. Hz. İsa Roma işgali altında doğmuş ve risalet görevine yine Roma idaresi altında başlamıştır. Aslen bir Yahudi olan Hz. İsa'nın hayatının bazı bölümleri Kudüs'te geçmiştir. Çünkü Hz- İsa, doğumundan hemen sonra ma­bede takdim edilmiştir. [81]Yine o, 12 yaşında Mescid-i Aksa'da Yahudi hahamları ile tartışmıştır. [82]

Aynı şekilde İsa, Kudüs'te ölüme mah­kum edilmiş, Kudüs'ün dışında bir tepe üzerinde Golgota denilen yerde çarmıha gerilmiştir. Dirilme, tekrar dirilme gibi olaylar hep Kudüs'te geçmiştir. İncilin bü­tün milletlere yayılma emri de bu şehirde verilmiştir. “Resullerin İşleri” ve “Mektuplar”da görülen göksel Kudüs imajı, Yeni Ahidin son kitabı olan “Vahiyle” son şeklini almıştır. Böylece tarih boyunca Hı­ristiyanlar için de Kudüs önemli bir şehir olmuştur. Hz. İsa'nın vahyi tebliği sıra­sında Kudüs, Roma işgali altında olduğu için, Hz. İsa vahyi, rahat tebliğ edememiş­tir. Çünkü bir yandan Yahudiler, diğer yandan da Romalılar, İsa’yı ve havarileri takip altında tutmuşlardır. Bu durum aşağı yukarı Roma imparatoru Konstantin’in Hıristiyanlığı kabulüne kadar de­vam etmiştir. Özellikle 313 yılında Kontsantin’in yayınladığı Milan fermanı, Hı­ristiyanlığa nefes aldırmıştır. Bilhassa bu dönemde, Kudüs'e hac ziyareti için gelen Hıristiyan hacıları oldukça çoğalmıştır. Konstantin, Kudüs'te “Merkad-i İsa Kili­sesini” yaptırmıştır. İmparator ailesi şehri güzelleştirmeye devam etmiştir. 460'da Kudüs'ü ziyaret eden İmparatoriçe Eudoxia tarafından Stephan şerefine bir başka kilise inşa ettirilmiştir. Jus-tinian devri daha da parlak olmuştur. Kudüs'ün birçok yerini imar ettirmiştir. Ayrıca Ku­düs'e Theotokos kilisesini inşa ettirmiştir. Böylece Hz. İsa'nın Filistin topraklarında doğması ve Kudüs'te büyümesi, tebliğini orada yaymasından dolayı Kudüs, Hıris­tiyanlar için kutsal bir şehirdir.

476 yılında Batı Roma İmparatorluğu dü­şünce, Doğu Roma imparatorluğu'nun Fi­listin'de ağırlığı daha çok hissedilmeye başladı. Bu hakimiyet, Filistin'de Bizans etkisinin artmasını sağladı. V. yüzyıldan itibaren Hıristiyan çevrelerin, Kudüs'teki etkileri oldukça sertleşti. Bu dönemde Yahudiler Kudüs'e yılda yalnız bir defa girebiliyorlardı. Büyük tapınaktan geriye kalan Batı duvarının önünde dua ederek matemlerini sergiliyorlardı. Yahudi aleyhtarı tutum, Justinen döneminde ol­dukça sertleşmişti.

Öîedenberİ devam eden Bizans-İran reka­beti bu dönemde doruk noktaya ulaştı. Pers kuvvetleri 613'te Şam'ı, 614'de Ku­düs'ü aldılar. Yahudiler, Bizans zulmü­nün sona ereceği umudu ile Perslere yar­dım ettiler ve Kudüs'ün alınmasında Perslerin yanında savaştılar. Persler, daha sonra Kudüs'ü Yahudilere geri vermişler­dir (617). 21 Mart 629'da Bizans İmparato­ru Heraklius İsrail'e tekrar gelerek, Ku­düs'ü İran etkisinden kurtarmıştır. Yahu­diler, Heraklius'u desteklemişlerdir. An­cak daha sonra, Heraklius Yahudilere ye­niden baskı rejimi uygulamış ve Yahudi­lerin çoğu, göçe zorlanmış Yahudiler için yeni bir baskı dönemi başlamıştır. Bu bas­kı, müslümanların Kudüs'ü fethine kadar sürmüştür.

İslâmiyet, Orta-Doğuda hızlı bir şekilde yayılırken Kudüs, Bizans yönetimindeydi. Bizans İmparatoru Heraklius, Persleri Kudüs'ten uzaklaştırdıktan sonra, askeri hareketleri seyrekleştirdi ve Arapların üzerine gitmedi. Hz. Peygamber’in 632'de vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir döne­minde Suriye'ye askeri harekat artırılmış ve büyük kumandan Amr İbn'ul-As ku­mandasındaki ordu, Filistin bölgesini feth etmiştir. Bu hareketin sonunda Şam 634 yılında düştü ve Müslümanların eline geçti. Arkasından Kudüs 638'de müslümanlara geçti. Orta-Doğuda    müslü-hakimiyeti Mısır'a kadar bu dönemde ge­nişledi. Muaviye Suriye ve Filistin bölgesi valisi olmuştu. Artık Kudüs tam olarak müslümanların hakimiyetine girmiş, üç din mensubu birlikte Kudüs'te yaşamaya başlamışlardır. Yahudiler Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Müslümanların yönetimi altında yaşamaya devam etmişlerdir. Abbasilerin hakimiyeti döneminde de Kudüs'te aynı idare tarzı devam etmiştir. Daha sonra XI. yüzyılda Türk hanedanı olan Selçuklular Kudüs'e hakim olmuş­lardır. Böylece Türkler Kudüs'te, Fatimileri mağlup ederek, Arap hakimiye­tine son vermişler ve bölgede egemenliklerini kurmuşlardır. XI. yüzyılın sonuna doğru Avrupa, Papa II. Urban’ın tahrikleriyle, Kudüs'ün Türklerin elinde kalmasından rahatsız olmaya başladı.  Papa II. Urban, Avrupaya, “Kutsal Toprakları kurtarma çağrısında bulundu.” Bunun üzerine Haç­lı takımı, Almanya, Macaristan ve Balkan­lar üzerinden hareket ederek, Yahudileri katlettiler ve İstanbula kadar geldiler. An­cak, Selçuklular, Haçlılar'a geçit vermedi ve 1096 yılında Haçlı ordusu dağıldı. Haç­lıların amacı, “İsa'nın  doğmuş  olduğu toprakları kurtarmaktı.” Bu uğurda geliş­tirdikleri slogan şuydu: Bir Yahudi öldür, Ruhun Selamete Ersin”. Birinci haçlı seferinde amaçlarına ulaşa­mayan Haçlılar, ikinci Haçlı seferini organize ettiler. Bu defa, boğazları aştılar ve 1099 yılında Filistin bölgesine ulaştılar. Kudüs, 15 Haziran 1099'da Hıristiyanla­rın eline geçti. Haçlılar tarihin en kanlı katliamını yaptılar. Binlerce Yahudi kılıç­tan geçirildi. Sağ kalanlar, Sinagoglarda diri diri yakıldılar. Böylece Hıristiyanlar Kudüs'te Latin Krallığını kurdukla­rını da ilân ettiler. Bölgede önemli bir baskı unsuru haline gelen Hıristiyanlara Selçuklular karşılık vermeye başladı. Haç­lılarla Selçuklular 1147'de yeniden karşı­laştılar ve Selçukluların kumandam Salahaddin Eyyubi komutasındaki ordu­ya yenildiler. Salahaddin Eyyubi, bütün Hıristiyan dünyaya karşı cihad ilân etmiş­tir. 1187'de Kudüs'ü aldı. Üçüncü Haçlı seferini düzenleyen Hıristiyanlar, Aslan yürekli Rişar komutasında 1189'da yeni­den harekete geçtiler. Salahaddin Eyyubi’nin, Hıristiyan ordusunu bozguna uğratmasıyla Kudüs tamamen müslü­manların elinde kaldı. Artık Filistin’in kıyı şeridine çekilen Lâtin krallık ordusu iyice güçsüz hale gelmiştir. Orta-Doğu'da du­rum yeni bir siyasi şekillenmeye doğru da gidiyordu: Salahaddin Eyyubi bölgede Selçuklu hakimiyetini sürdürüyordu. Mısır'da Fatimiler önemli bir güçtü. Cengiz Han'ın torunu Hülagü, İlhanlı devleti­nin başında, Bağdat'a kadar gelmişti (1258). Bölgede oluşan bu siyasi şekillen­me sonucunda, Haçlı Lâtin Krallığı 1291'de tamamen yok olmuştu. Haçlı seferleri döneminde Filistin'deki Yahudilerle Müslümanlar birlikte hareket etmişlerdir. Özellikle Kudüs'ün savunma­sında Yahudilerin çok önemli rol oyna­dıklarını kaynaklar nakletmektedir. Kudüs'ün Salahaddin Eyyubi tarafından alınmasından sonra, dışarıya kaçan veya sürülen Yahudiler yeniden Filistin'e ve Kudüs'e dönmüşlerdir. Bunu 1260-1270 yıllarında ülkeyi gezen Tudela'lı Bünyamin anlatmaktadır. Yine Yahudi seyahı ve şairi Yehuda Al-Harizi (1218), Salahaddin Eyyubi'nin bir ferman­la Yahudileri Kudüs'e çağırdığını nakleder.

Kudüs 1291-1516 yılları arasında yine dö­nemin müslüman bir devleti olan Memlukluların eline geçmiştir. Memluklular döneminde Kudüs yine çok önemli bir kültür şehri olmuştur. Bu dönemde Batı devletlerinde Yahudilere kaşı baskı art­mıştı. Avrupalı Yahudiler, Türkiye üze­rinden Kudüs'e göç ediyorlardı. Papalık, italya üzerinden Yahudilerin Kudüs'e gitmelerini yasaklamıştı. Rabi Yitzhak Tsarfati yazdığı bir mektubunda “Gerçekten hayat ülkesine gitmek için en iyi yol Tugarma (Türkiye) yoludur. Altı Millik kısa bir deniz yolu dışında Kudüs'e kadar karadan gidilebilir.” 1492 ve 1497 yıllarında İspanya olan kovulan Yahu­dilerin bir kısmı İsraile yerleşmişlerdir. Fi­listin bölgesi 1516-1517 yıllarına kadar Memlukluların elinde kalmış ve nihayet 1516 yılından sonra Filistin ve Kudüs, Ya­hudiler için altın bir devrin başlayacağı Osmanlı Devletinin eline geçmiştir. Os­manlı Sultam Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi Orta-Doğudaki dengelerin Osman­lıların lehine gelişmesine sebep olmuş ve Orta-Doğu Türklerin eline geçmişti. İran, Mısır ve Suriye bölgesi İstanbul’a kadar Osmanlının egemenliğindeki bir coğrafya haline geldi. Osmanlılar döneminde bölgeye istikrar gelmişti. Yavuz Sultan Selim'den sonra oğlu Kanuni Sultan Süley­man bu istikrarı devam ettirmiştir. Kanu­ni döneminde Kudüs yeniden imar edil­miştir. Kudüs'ün surları yeniden yaptı­rılmıştır. Kudüs, Osmanlı devletinin yük­selme döneminde,   Araplar döneminde kaybettiği perestiji yeniden kazanmıştır. Kısaca XVI. yüzyılda Osmanlı Devletinin egemenliği altında Kudüs, Batı'dan birçok Yahudinin gelip yerleştiği, Yahudi ilahi­yat okullarının açıldığı bir şehir haline gelmişti. Bu arada Kudüs, sahte Yahudi mesihlerinin de önemli bir uğrak yeri ha­line gelmişti. Nitekim, XVIII. yüzyılın ba­şında Sabetay Tsvi'nin hayranlarından Yehuda Hasid ve Hayim Malah, Avrupa­lı bir grup göçmenle Kudüs'e gelmişler­dir.

XIX. yüzyılda Osmanlı Devletinin gerile­mesi, Kudüs'e olan ilgiyi de azaltmıştı. Bu dönemde Kudüs'te, Müslümanlar, Yahu­diler ve Hıristiyanlar birlikte yaşıyordu. Halk ziraatle meşguldü. Sanayi yok dene­cek kadar azdı. XIX. yüzyılın ikinci çeyre­ğinde Kudüs Mısır valisi kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın egemenliğine girmişti. Bu dönemde, Suriye'nin idari yönetimi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim paşa­nın denetimindeydi. Yahudiler aleyhine bu dönemde fazla birşey olmadı. Osmanlı idari yapısı hemen hemen korunmuştu. XIX. yüzyılın ortalarında bölge yeniden Osmanlı denetimine geçti. Ancak Batılı devletler, Kudüs'te söz sahibi olabilmek için Osmanlı Devletine baskılarını artır­mışlar ve misyonerlik faaliyetlerine çok önem vermişlerdir. Bu dönemde Kudüs'teki misyonerlik faaliyetlerine Avusturya-Macaristan, Fransa, Prusya ve Rusya ciddi şekilde destek vermişlerdir. 1774'te yapılan Küçük Kaynarca anlaşma­sının imzalanmasından sonra Rusya'nın ülkedeki nüfuzu artmış ve Rus Ortodoks kilisesine bağlı Arap Ortodokslar, Rusya'­nın himayesine girmişlerdir.  Kudüs'teki Rum    ortodoks patrikliği de Rusya ortodoks   patrikliği   ile  dirsek  temasına girmişti.  1847 yılında Fransa tarafından Kudüs'te kurulan Lâtin Katolik Patrikliği, 1878 Berlin Kongresinde resmen Batı tara­fından kabul edilmişti. Bu dönemde Ku­düs, Osmanlı Devletine bağlıydı. Osmanlı yönetimi telgraf sistemini, ulaşım ve ha­berleşme sistemini geliştirdi. Buharlı ge­miler, Avrupa ile ilişkilerin artmasına se­bep oldu. Ancak Osmanlı Devletinin gerilemesi ile birlikte Filistin ve Kudüs'te de birçok alanda gerileme kendini göster­meye başlamıştır.

XIX. yüzyılda Avrupada gelişen Siyonizm hareketi, Kudüs'e Avrupalı Yahudilerin göçünü hızlandırdı. Böylece 1880 yılından itibaren Filistin'de Yahudi nüfusu artma­ya başladı. 1839'da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Şerifi, Filistin'deki Yahudileri de etkiledi. Bu fermanla, Osmanlı yöneti­mindeki gayr-i müslimler ciddi şekilde dini, kültürel ve hatta ekonomik yönden rahatlamışlardı. Ancak, XIX., yüzyıhn ikin­ci yarısından itibaren “İsrail’de bağımsız Yahudi” devleti fikri yayılmaya ve Yahu­diler nezdinde rağbet görmeye başlamıştı. Avrupa devletleri bu fikre büyük destek veriyorlardı. Bu fikir, Yahudilerle-Hıristiyanlar arasında ciddi anlaşmazlık­lara neden oluyordu. Bu esnada Kudüs, dini propagandanın doruk noktasına çıktığı bir dönemi yaşıyordu. Hıristiyan misyonerleri, Yahudileri de Hıristiyanlaştırmak için çalışıyorlardı. 1914 yılında Osmanlı Devleti I. Dünya savaşına girdiğinde Kudüs, Mısır cephesi için lojistik merkez olarak kullanılmıştı. Ülke ciddi bir açlık sorunuyla karşı karşı­ya kalmıştı. Bölge valisi olan Cemal paşa Siyonizmi yasakladı. Birçok ileri gelen Yahudi Filistin'den çıkartıldı. Siyonizme karışmayan Yahudilerle Cemal Paşa çok iyi ilişkiler kurdu. 1917 yılında savaşın cephesi Filistin'e kaydı. İngilizler Gazzeyi aldılar. 11 Aralık 1917'de general Allenby Kudüs'e girdi ve bölgede 1516 yılından beri devam eden Osmanlı egemenliğine böylece son verildi. Artık bölgede İngiliz­ler vardı. İngilizler Siyonizme yeşil ışık yakıyorlardı. Yahudiler, İngiliz hüküme­tinin, Yahudilerin Filistin bölgesine yer­leşmelerine yeniden izin vermesinde İsrar ediyorlardı. Hatta bu konuda İngiliz hü­kümetine bir de proje sunmuşlardı. İngiliz Manda yönetimi 1939 yılına kadar Filis­tin'de sürmüştür. Bölge, İngiliz askeri yö­netimi ile idare ediliyordu. Ancak İngiliz­ler, hem Yahudi göçüne, hem de bölgede­ki Yahudilere çok büyük destek veriyor ve onları bazı yerlerde önemli görevlerle görevlendiriyordu.

İngiliz Manda yönetiminin Siyonizmi des­teklediği sırada bölgede Arap Milliyetçili­ği de gelişiyordu. Hatta Arap Milliyetçile­ri Hitler ve Mussolini ile temasa geçmiş­lerdi. Bütün bu gerilim 19 Nisan 1936 yı­lındaki Arap ayaklanmasını hazırlamış oldu. 1937-1939 yılları Yahudiler ve İngi­liz yönetimine karşı Arapların çete savaş­ları devam etmişti. Arap çeteleri bu dönemde dört yüzden fazla Yahudiyi öl­dürmüşlerdir. Almanya'daki büyük Ya­hudi kıyımı, Yahudilerin bu dönemde sinmesine sebep olmakla birlikte, dünya­ya seslerini duyurabilme çabasına girdik­lerini görüyoruz. Ağustos 1945'de II, Dün­ya savaşı sonrası, Amerika'nın desteğinde yüzbin Yahudinin Filistin'e yerleştirilmesi isteğini Amerika, İngilizlere İletmişti. 1 Mayıs 1946'da bu istek yürürlüğe girdi. Ancak bu karar, bölgedeki direniş hare­ketlerinden dolayı kolayca yürürlüğe ko­namadı.

Nihayet Birleşmiş Milletler Kurulu'nun 29 Kasım 1947'de aldığı bir kararla Filis­tin'deki İngiliz manda yönetimi, 15 Mayıs 1948'de sona erecekti. 14 Mayıs 1948 de Ulusal Konsey Tel-Aviv'de toplandı. Top­lantıya başkanlık eden Davİd ben Gurion “Bağımsızlık Beyannamesini” okudu. Böylece Filistin'de İsrail devleti resmen kurulmuş oldu. Ancak bölgedeki Müslü­man Arap halkının hak ve hukuku hiçbir zaman dikkate alınmadı. Elli dört yıla yakın bir zaman diliminde bölgede barış sağlanamadı. Görünen, hem İsrail-hem de Filistinliler için gözyaşı ve sefaletti. Hâlâ her geçen gün artan kan ve gözyaşının çoğaldığı bu kutsal beldede Yahudi hal­kının daha insaflı ve hakkaniyetli çizgi­lerde yürüyerek, mazlum Filistin halkının sesine kulak vermesi, bölgede beklenen barışın temininde çok önemli bir adım olacaktır.

 

Kudüs Patrikliği:

 

Hıristiyanlığın, manevi hiyerarşi içinde çok önemli bir yer verdiği kiliselerden birisi Kudüs kilisesidir. Çünkü Hz. İsa'nın ilk tebliğini sun­duğu yerlerden birisi Kudüs'tür. İsa'nın çarmıha gerilme mekanı yine Kudüs'tür. İlk havariler, Kudüs'te toplanmışlardır. İlk Hıristiyanların çok önemli hatıraları Kudüs'te geçmiştir. Kudüs, Hıristiyanlar için bir Hac merkezi haline gelmiştir. M.S. 451 Kadıköy'de (Khalkedon) toplanan konsilde alınan kararla Kudüs patrikliği kurulmuştur. Bizans kilisesine bağlı çok Önemli bir patriklik merkezi olarak Ku­düs, önemini tarih boyunca korumuştur. XI. yüzyılda, Rum Ortodoks kilisesine bağlı kalarak Roma Latin Katolik kilise­sinden ayrılan Kudüs patrikliği, Haçlıla­rın, Kudüs'ü ele geçirdikleri zamana ka­dar varlığını korumuştur. Arap Ortodokslarının patrikliği olarak İsrail ve Ürdün'­deki binlerce Arap Ortodoksun bağlı ol­duğu patriklik, Kudüs patrikliğidir. Yük­sek din adamlarının tamamının Rum asıllı olmaları, Kudüs patrikliğinin bünyesinde ciddi problem meydana getirmiştir. Bu uygulama, Araplarla-Rumlar arasında te­dirginlik yaratmıştır. Daha aşağı derece­deki din adamları Arap Hıristiyanlardan oluşmaktadır. Ortodoks manastırlarda ayinler Yunanca, kiliselerde ise Arapça yapılmaktadır.

 

Kudüs Tapınağı-Kodeş Hakadaşım:

 

Hz. Süleyman'ın inşa ettirdi­ği Kudüs'teki tapınağın adıdır. Yahudile­rin Süleyman mabedi de dedikleri bu mabed Yahudilerle adetâ özdeşleşmiştir. M.Ö. 586'da Babilliler tarafından yıkılan tapınak, M.Ö. 538'de yeniden inşa edildi. Yahudi tarihi bu mabed etrafında belir­lendi. Bunun için Yahudi Tarihi, Birinci Mabed ve İkinci Mabed dönemi olarak ikiye bölündü.

Yahudiler için çok önemli bir yeri olan Ahit sandığı yani Tora'yı muhafaza eden kutsal sandık, önce Şekem ile Şilo tapı­naklarında saklandı. Hz. Davud Kudüs'ü feth edince sandık, Kudüs'e taşındı. Böy­lece Kudüs, Yahudi dini ve siyasi tarihi için çok önemli bir yer haline geldi. Hz. Davud, Hz. İbrahimin oğlunu kurban et­mek istediği yerde (Yahudilere göre bu İshak, Müslümanlara görede İsmâil'dir) bulunan kayanın üstüna tapınak yapmak istiyordu. Ancak bu tapınak Hz. Davud'a değil; oğlu Hz. Süleyman'a nasib oldu. Tapınak M.Ö. 957'de tamamlandı. Bu tapınak, Yahudiler için çok kutsal bir me­kan oldu. Ahit sandığı buraya kondu. Tapınak daha çok bir toplantı yeri olmak üzere inşa edilmiştir. Bunun için çok ge­niş bir avlu yapılmıştır. Doğuya bakan dikdörtgen biçimli yapının eşit genişlikte üç odası vardı. Ulam: Giriş­ti. Hehal. dinî tören ve kutsal yer. Devir: sandığın bulunduğu yer. Yazia: tapınağın mahzenle çevrilmiş yeri. Tapınak'ta beş sunak vardı:

1- Bunlardan biri Devir girişinde

2- Biri binanın içinde

3- Biri Sundurmanın önünde

4- Diğeri basamaklı avludaydı. Avluda duran büyük tunç, rahiplerin arınmasına hizmet ediyordu.

Yine Devir'de (Kudüs'ülakdes'te), Ahit sandığı yanında zeytin ağacından oyul­muş iki melek figürü vardı. İlâhi varlığın (sehina) mekanı olarak kabul edilen bu iç bölmeye, yalnızca kefaret gününde (yom kippur) Kohen gadol (büyük rahip) girme yetkisine sahipti.

Babil kralı, II. Nabukadnezar, M.Ö. 604 ve M.Ö.597'de tapınak hazinelerine el koydu ve M.Ö. 586'da tapınağı tamamen yıktırdı. Yahudiler, M.Ö. 586'da ve M.Ö. 582'de Babil'e sürgün edildiler. Yahudiler için bu sürgün dönemi dini ve milli açı­dan çok büyük değişmelere yol açtı. Dini ve kültürel değişmenin en belirgin yönle­rini Babil Talmudunda görmek mümkün­dür. Bu dönemde Babil'de Kudüs mabe­dinin yerini Sinagog aldı ve sünnet olma konusu, Yahudi kimliğinin belirgin özel­liği olma konumunu korudu. M.Ö. 583'de Babil, Pers kralı II. Kyros ta­rafından fethedilince, Yahudilere yeniden Kudüs'e dönme ve mabedi yeniden inşa etme izni verildi. Mabedin ikinci defa ya­pımı M.Ö. 515'de tamamlandı. Bu Mabed, Yahudi dini ve milli hayatına ikinci tapı­nak olarak girmiştir. İkinci tapınak döne­minde Ahit sandığı yoktu. Fakat Yahudi dini ayinleri görkemli şekilde yapılıyor­du. Yahudilikte dini işler, Kohen ve Levi aileleri tarafından icra ediliyordu. Persler, Yahudi dinine saygılı davranıyorlardı. Ancak, IV. Antiokhos Epiphanes’in M.Ö. 167'de Yahudi tapınağında Zeus'a kurban kesmesi, Yahudi mabedinin kutsallığına hakaretti. Bu olay, Yahudi Hasmon ayak­lanmasına yol açmıştı. Ayaklanma sıra­sında, Yehuda Makabi, tapınağı temizle­yerek yeniden takdis etti. Bu olay, her yıl kutlanan Hannuka bayramının başlangıcı oldu.

M.Ö. 63 yıllarında Kudüs Romalıların eline geçti. Romalılar, tapınağa zarar ver­mediler. Ancak M.Ö. 54'de Crassus, tapınak hazinesini yağma etti. İkinci tapınak I. Herodos tarafından M.Ö. 37 yılında onarıma alındı. Onarımın kırk altı yıl sür­düğü söylenmektedir. Bu onarım sırasın­da, tapınak genişletildi. Kutsal alana Yahudilerin dışında kimsenin girmemesi için taş duvarla çevrildi. Tapınak doğuda kadınlar avlusu ile başlıyordu. Her yönde bir kapısı ve her köşesinde bir oda bulunan kadınlar avlusunda, her yıl kadınlar, Sukkot (Çadır Bayramı) bayra­mını bu avludaki balkonlardan izleyebili­yordu. Avlunun, yarım daire biçimindeki merdivenlerle varılan batı kapısından İs­railliler Avlusuna varılıyordu. Burası Kohenler Avlusunun bütün Yahudi er­keklere açık olan bölümüydü. Kohenler Avlusunda Kurban sunağı ile rahiplerin arınması için bakır bir leğen vardı. Avlu, kapılarla ve odalarla bölünmüş bir duvar­la çevriliydi. Tapınağın ibadete ayrılan bölümünün ön tarafı arka tarafından ge­nişti. Doğu cephesindeki giriş salonuna açılan kapının her iki yanında birer sütun bulunuyordu. Salondaki büyük kapı, kudüsülakdes bölmesinin ibadet yerine açılıyordu.

İkinci Mabed, Herodes'ten sonra yeniden önem kazandı. Kutsal metinler orada sak­landı. Roma döneminde Yahudilerin en yüksek mahkemesi olan San-Hedrin, mabedde toplandı. M.S. 66 yılında Yahudi Zelotların başlattığı ayaklanmadan sonra M.S. 70 yılında ikinci mabed de Romalılar tarafından yıkıldı.

İkinci Tapınak'dan geriye kalan Batı Duvarı’nın bir parçası bugün Ağlama Duvarı adıyla bilinen yerdir. Burası, di­leklerin, yalvarmaların yapıldığı bir yer­dir. Yahudiler Ağlama Duvarına çok önem vermektedirler.

 

Kumârî:

 

Modern Hinduizmde, Anne, karı, sevgili, genç bakire görünümleri al­tında Tanrıçalara yönelen tapınmalarla dikkati çeker. Kumâri veya Kanyâ (genç kız) olarak nitelenen pucelle, güney Hin­distan'da tapınılmıştır. Dakkan’ın en ücra köşesinde ona ait bir tapınak bulunur. Yabani bir görünümü ile rızasını kazan­mak güç olduğundan ona Durgâ ismi ve­rilmiştir.

 

Kumran:

 

Ölü deniz kenarındaki Yeriho'nun güneyinde on iki km. uzaklık­ta olan vadiye verilen addır. 1947'den beri bu bölgedeki mağara ve harabelerde İsa'­dan önceki dönemin tarihini taşıyan de­ğerli yazmalar bulunmuştur. Bu yazıların muhtemelen, Esseniler'e veya yeni Ahit mezhebine ait olabileceği düşünülmüştür. Bu mezhep Levili bir rahip tarafından İsa'dan önce 100 ile 65 yılları arasında ku­rulmuştur. Bu adam, mistik, yasa koruyu­cu, mesihin modeli bir kişidir. Kumran bölgesinde 1951 yılından beri R. de Vaux tarafından kazılar yapılmış ve birçok belge ortaya çıkarılmıştır. Ölü deniz yazıtları, yüzlerce rulo ve par­çalar halinde topraktan bir çömleğin için­de muhafaza edilmiştir. Bu yazıtlar, bir­çok Kitab-ı Mukaddes metnini doğrula­maktadır. Kitab-i Mukaddes'te olmayan metinler, Yahudi geleneği, Mazdeen ve Helenistik geleneği senkretik hale getir­mekte ve çok karmaşık batını bir doktri­nin varlığına şehadet etmektedir. Vaftizd Yahya'nın, Esseni mezhebinden geldiği ve İsa'nın onu tanıdığı anlaşılmaktadır. Bi­lindiği gibi isa, Kumran'dan 10 km ileride vaftiz edilmiştir. Esseniler ile Hıristiyanlar'ın   yaşam   tarzları   birbirine benzemektedir. Doktrinlerindeki farklılık­lar, temel teşkil etmektedir. Yine İsa'nın şahsiyeti ile Esseni mezhebinin üstadlarının şahsiyeti arasında farklılıklar vardır. Fakat bu konudaki mukayeseli çalışmalar henüz bitmiş değildir. Kumran yazıtları, Kitab-ı Mukaddesle ilgili modern çağın en büyük arkeolojik ve paleografik keşifle­rinden biri sayılmaktadır.

 

Kundalini:

 

Yoga'dâ ve iç enerji tantrizminde, her insanda bilkuvve mevcud olan ilâhi tabiata verilen bir isimdir. Uygun bir takım egzersizlerle (Nefes tutma, tefekkür gibi) sâlik, bizzat kendi iç dünyasını (nefsini) görebilir: O, omurganın dibine kıvrılmış olan, uyumuş dişi bir yılana benzemektedir. Hayat nefesiyle uyanmış olan yogin ona kadar götürülmüştür. Bu enerji (yılan yükseliyor de­nilir) kutsal eşi Shivayi kucaklayan Pârvatî tarzında sonsuz şekilde Ruhla (Atman) birleşinceye kadar tedrici şekilde kendini gösterir. İşte o zaman fert tam olarak gerçek varlığını gerçekleştirmiş ve yeniden doğuşlar (samsâra) çarkından kurtulmuştur.

 

Kur'an-ı Kerim:

 

Son peygamber Hz. Muhammed'e parça parça yirmi üç yılda inen vahiyler topluluğuna Kur'an denmiş­tir. Hz. Peygamberle-Allah arasında olu­şan iletişimden meydana gelen Kur'an ayetleri ve sûreleri muhtelif şekillerde Hz. Muhammed'e intikal etmiştir. Buna İslâm literatüründe vahyin geliş şekilleri denir-Bu, ya doğrudan doğruya Hz. Muham­med'e gelmiş veya bir vasıta ile gelmiştir. Vahiy, toplamak ve okumak anlamlarına gelmektedir.   Kur'an'ın başka adları da vardır. Meselâ Furkan bunlardan biridir. Furkan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıran anlamlarını ifade eder. Kur'an'ın diğer bir adı da, Ümmü'l kitabdır. Ayrıca Kur'an'a, el-Kitap, et-Tenzil, ez-Zikr, el-Hükm, er-Ruh, eş-Şifa, el-Hüda, er-Rahmet, en-Nur, el-Beyan, el-Burhan ve en-Nimet gibi adlarda verilmektedir. Kur'an-ı Kerim, 114 sûre ve otuz cüzden oluşmaktadır. Kur'an'daki ayet sayısı'nın 6666 veya 6.200 olduğunu söyleyenler vardır. Bu farklılıklar, Besmelenin ayetler içine girip girmemesinden ve diğer bazı mülahazalardan kaynaklanmaktadır. Kur'an-ı Kerim’in içindeki sureler, Mekki veya Medeni diye tasnif edilmektedir. Bu tasnif, surelerin Mekke'de veya Medine'­de nazil olduğunu belirtmektedir. Mekki sureler daha çok imana davet eden sure­lerdir. Ana konu şirk ile mücadeledir. Medeni sureler uzun ve içtimai konulara daha çok yer vermektedir. Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri, Muhkem ve Müteşabih olmak üzerede tasnif eden İslâm bilginleri vardır. Muhkem ayetler, anlamı açık ve kesin olan ayetlerdir. Müteşabih ayetler, anlamlan kapalı ve değişik yorumlara açık olan ayetlerdir.

Muhteva bakımından bakıldığında Kur'an’ın içerdiği ana konuları şöyle belir­tebiliriz:

1- İnanç

2- Ferdi ve Sosyal hayat

3- Ahlâk

4- Kıssalar,

5- İbadetler

Kur'an-ı Kerim, İslâmi hayatın temel fel­sefesini oluşturur. Kur'an olmadan Müs­lüman,  İslâmi bir hayat çizgisini  takip edemez. Bunun için, başlangıçtan beri Kur'an'a titiz bir şekilde riayet görülmek­tedir. Hz. Peygamber kendisine gelen va­hiyleri, yazıya geçirterek ve ezberleterek muhafaza altına almıştır. Yazı ve ezber­leme metodu ile muhafaza edilen kur'an, gösterilen titizlikle ilk halife Hz. Ebu Be­kir dönemine kadar gelmiştir. Hz. Ebu Bekir, kurduğu komisyonla, Kur'an-ı Ke­rimi yazı ve ezberleme metodunun delil­leriyle mushaf haline getirtmiştir. Çok ti­tiz bir çalışma sonucunda muhafaza altına alınmıştır. Bu asıl Kur'an nüshasından Hz. Osman, birkaç adet kopya yaptırarak belli başlı İslâm merkezlerine gönder­miştir.

Bugün İslâm aleminde bulunan bütün Kur'an nüshaları bu ana Kur'an nüshasına dayandırılarak çoğaltılmışlardır. Kur'an-ı Kerim'de beşer sözü yoktur. Kur'an-ı Ke­rim, Allah kelâmıdır. Dünya müslümanları Kur'an'ı Allah kelâmı ola­rak kabul ederler ve onun emirlerine say­gı gösterirler.

 

Kurban:

 

1- Sosyal bilimler ve din bilim­leri kurbanı, tecrübi metoda dayanarak incelemeye çalışmışlardır. Bununla beraber, XIX. yüzyılın sonundan itibaren Tylor, W.R, Smith, Frazer’in metodu deskriptif, analiz ve incelemeden ziyade teoriktir, ilkel kültürün gösterdiği kurban, başka nasıl açıklanabilirdi? Bu Ethnocentrisme kültürel doğallık, çift bir gerçeğin taşıyıcısıdır. İlkel ve geleneksel cemiyet­ler, çoğu zaman gelişmiş cemiyetlerin unuttuğu bir kurban davranışı sergile­mektedirler.

Kurbanın esası, kurban edilenle, kurban eden olduğu kadar, kurbanın sonuçlannın incelenmesini gerekli kılmaktadır. Bu konuyu, Hubert ve Mauss “Essai sur la nature et la Fonction du sacrifice Paris- 1899”. İsimli eserinde incelemişlerdir. On­ların açıklamaları, kurbanın veçhelerinin bir kritiğidir ki bunları, ritüel ve tesri bir­leştirmektedir. Hubert ve Mauss Kurbanı, kişiyi moral olarak değiştiren “dini bir eylem” olarak tarif etmektedirler. Durkheim ve Malinowski, kurban konu­sunu daha gerçekçi bir şekilde açıklamış­lardır. Onlara göre kurban, sosyal ve kül­türel olarak vardır. Fakat ne Fransız sos­yologlarına göre ne de İngiliz Antropo­loglarına göre kurban, dini hayatın açıldı­ğı bir yol değildir. Hatta Hubert ve Mauss Kurbanda, suçluluğun kollektif şeklini görmektedirler.

2- Levi Strauss, Hubert ve Mauss'a göre, kurban mefhumunun ihtiva ettiği karşı­lıklı role dikkat etmiştir. Bu ilişki, kültüre hâkim olmakta ve yapı­sal Antropolojiye uygun düşmektedir. Ancak Levi-Strauss'a göre kurban, mev­cut olmayan bir terimi müdaheleye sok­maktır. O da, Tanrı'dır. Hubert ve Mauss, dinlerin muhtelif kurban sistemlerini, pra­tik üzerine dayandırmaktadır. Bu kurban pratiği, kutsal dünya ile kutsal dışı dünya arasında bir iletişim kurmaktan başka bir şey değildir.

İlkel kurban sistemi insanı, kutsalın etra­fında, kendi menşei ve sonu konusunda araştırmaya yöneltmiştir. Kurban, başlan­gıçların öyküsüne tövbesel bir cevaptır. Kurbanla, insanın aşkınhğı gerçekleşti­rilmek istenmektedir. Kurban, dini pratik­te aynı zamanda, insanın aksiyon kapasi­tesini harekete geçirmektedir. İlkel kurban sistemi, fonksiyon ve tabiatı icabı, üç­lü bir sisteme bağlıdır: Bu sistem, Kııtsal-Kutsal dışı-Tanrı sistemidir.

Kurban, insan'ın Tanrı ile ilişkilerini den­gelemeyi hedeflemektedir. Kurban, in­sandaki kutsalı tam olarak harekete ge­çirmektedir.

3- Kurbanlar, değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ferdi durumlar, kült düzen­lemeleri, kültürel ve sosyal çevre, kur­bandan bünye ile ruh arasında farklı bir çeşit meydana getirmektedir. Kurbanlar, tabii elemanlar, eşya, hayvan, merasimler (bağışlanma, takdis, kommunion ve se­vinç merasimleri) gibi şeyler olabil­mektedir.

Kurban probleminin, psikolojik, ahlâki ve antropolojik seviyede de ele alınması ge­rekmektedir.

Çeşitlilikler zinciri içinde kurban değer­lendirilir ise, bağışın zarureti içinde, ken­dini doğrulayabilir, Eşler, çocuklar ve ebeveynler, fertle grup ve grupla toplu­luklar arasındaki bağış ve mübadele ve savaşın içinde kurban, kendini ispat et­mektedir. Ayrıca kahramanla onun yer­yüzündeki zaferi arasında kurban gerekli olmaktadır.

A- Eski Ahidde Kurban: Eski Ahidde kurbanla ilgili çok zengin bir ke­lime yığını dikkat çeker. Kurban kelimesi ne İbranicede (gadosh) ne de Yunancada (hagios, hieros) kutsalla, kurban arasında bir bağ kurmamaktadır. En geniş anlamda qorban kelimesi, Tanrı­ya takdim edilen şeyi belirtmektedir. [83]Fakat bu anlam, Kenanlıların âdetleriyie pey­gamberlerin karşılaşmasındansonra belirginlik kazanmıştır. Paskalya kuzusunu çölde boğazladıktan sonra, onun kanının, onların ikametgahlarını koruyacağına inanmışlardır. [84]Ancak İsrail­liler, Kenan'da çok çeşitli kurban türleriy­le karşılaşmışlardır. Kain toprağın verdik­lerinden, Habil de sürünün ilk doğan­larından takdimeler sunmuşlardı. [85]Mihrapta yaktıktan sonra kutsal yemekte tüketilen şeyler de kurban olarak kabul edilmiştir. Bu sunulan şeyler, Kenanlılar tarafından zebahim (Kurbanlar) olarak adlandırılmıştır. Bu kurbanlar, Tanrının önünde barış alâmeti veya ahit alameti olrak icra edildiği zaman bunlara “Zebahim shelâmim” (Barış kurbanları) adı veriliyordu. Fakat Tanrıya sunulan kısmın yanması gerekecek ve duman ha­linde Tanrıya doğru yükselecek ve Tanrı onu hoş koku olarak [86] kabul edecektir. Eğer kurban tam olarak yakılırsa bunun adı “Holocauste”dur. Yerleşmiş İsrailliler bazan danslı bir sefa­hat merasimine dönüşen bu kurbanları benimsemişlerdir. [87]Yerin bereketi için yapılan “Kutsal Fahişelik” merasimi, sempatik büyünün gerçek er­kanı olarak görülmektedir. İsrail pey­gamberleri Amos [88] ve Yeremya ile [89] Rabbin çölde Ahit sonunda, ne kurban ne de holokost istemediğini tepki göstererek hatırlatmışlardır. İşaya şöyle der: “Kurbanlarınız çok olmuş, bana ne? Koçlardan yakılan takdimelere ve besili hayvanların yağına doydum. Boğaların, kuzuların ve ergeçlerin kanından hoş­lanmam.” [90]Yine Hoşea, fa­hişe ruhundan bahsediyor ve mihrapların çokluğunu kınıyordu. [91]

Tesniye, Kudüs'teki kült üzerine dikkatle­ri çekerek bütün bu kurban yolsuzlukla­rından sakındırmaya yönelmiştir. [92]Yine o, hayvanların can­lılığı ile bütünleşmeyi hedefleyen et tüke­timini de yasaklıyordu. Tesniye, ilk ürün­lerin ve öşürün takdiminin Baal'a veya bir ölüye yapılmamasını istemektedir. [93]Yine Tesniyeye göre, Tanrı 'nın bizim sefa­letimizi, bizim hissettiğimiz baskıyı, sıkın­tıyı ve Mısır'da çıkardığını hatırlamamı­zın gerektiğini hatırlatmayı istemektedir. [94]

Tesniye'nin bu reform çabaları başarısız olmuştur. Fakat Hezekiel, Kudüs mabedi geleneklerine dayanarak sürgün ruhunu yeniden ele almıştır. Kudüs yeniden yapı­lınca, kurbanların Tora'sı yeniden kaleme alınmıştır. [95]Tora, esas hedef olarak kurbanlara işarette bulun­muş ve kippur dini erkanının yapılmasını [96] istemiştir. Bu kippur, ge­nelde “keffaret” olarak belirtilmiştir. Bu bir bağışlanma merasimidir ki, Allah mih­raba “hayat olan kanı” vermektedir. [97]Bunun için Yahudiliktede “kan yemek” haramdır. Bu hüküm, çok çeşitli kurban türleri kabul etmektedir. Fakat bu konudaki yolsuzluk­lardan sakınmak için, bu gelenek sıkı şe­kilde kurallara bağlanmıştır. Holokost'a gelince[98], takdimci elini kurbanın üzerine koymakta, onu bo­ğazlamakta (büyük ve küçük hayvan) sonra rahip kanı mihraba serpmekte ve hayvanı tamamen yakmaktadır. Bu hare­ket, Tanrısal bir tezahür için bir minnet hareketidir. [99]

Kurbanda yer ürünleri olarak un, yağ gibi güzel kokuları olan şeyler takdim edil­mektedir.

Bu kurban, Allah’ın insanla ebedi akdini hatırlatmaktadır. [100]Buna Ya­hudiler “Minhah” kurbanı demektedirler. Yahudilerin Zebanim dedikleri kurban, bir yemektir. Onun sadece yağı yakılır. Bundan “yatıştırıcı bir parfüm” çıkmak­tadır. Kan dağılır dağılmaz, kurbanın eti Rabbin önünde bir yemek konusu olmak­tadır. Bu hamd kurbanıdır. Bu, İskenderiyyeli Philon'da, Evhaistiya adını alacaktır. Şüphesiz Hıristiyanlıktaki Evharistiya'ya bu tesir etmiştir. [101]

Yahudilikteki Asham kurbanı, herhangi bir Suçluluk halinde [102] taz­minat olarak takdim edilmektedir. Yahudiliğin monarşi döneminden beri [103] bu kurban, günah kurbanı ile karışmış vaziyettedir. Bu kurbanın önemi suçun geldiği kişiye göre değişmektedir. Sürgünden sonra, özelikle “günah kur­banı” üzerinde bir İsrar ve “kommunion” kurbanı üzerinde bir azalma gö­rülmektedir. Tora'da kefaret günü (yom kippur) çok önemli bir özellik taşımakta­dır. Bu bayramda çok eski bir dini ritüel icra edilmektedir. [104]Philon “De specialibus Legibus” isimli eserinde Kurban merasimlerini uzun uzun şerhetmektedir. O, bu konuda şöyle demektedir: “Şeriata göre kurbanı oluştu­ran bizzat kurbanın kendisi değildir. Kurbanı sunanın halet-i ruhiyesi ve ona canlılık veren rolüdür.[105] “Yine ona göre temel tutum, inayet faaliyetinin tu­tumudur”.

Allahı seven bir ruhun sofuluğu olmamış olsaydı, kurbanın anlamı olmazdı. Al­lah'ın inayet faaliyeti, ebedî olacaktır.

B- Yeni Ahidde Kurban: Yeni Ahit döneminde Büyük Herodot tarafından yeniden büyük bir şekilde inşa edilen mabed, çok sayıda hacının hayranlığını uyandıran şatafatlı ayinlerin mekanı ol­muştur. Halk, sabah ve akşam kurban sa­atlerinde sıkışıyordu. [106]Ferisilere göre bütün Yahudiler yarım şekel ödemeye [107] ve bütün milletin vergisini temsil eden devamlı kurban takdim etmeye yö­nelmeleri gerekiyordu. Halbuki, Sadukiler, serbest takdime daha çok önem veriyorlardı. Böylece, kurban konu­sunda birlik yoktu. Esseniler, Kumran'a çekilmiş, ülkenin bağışlanması için kefa­rete denk şeyler yapıyorlardı. Onlara göre “Dosdoğru bir saygı içinde dudakların takdimesi, adaietin hoş kokusu gibi ola­caktır. Yolun mükemmelliği, lezzetli bir kurbanın iradeli bağışı gibi olacaktır.” Essenilerin bu pasajı, onların kanlı kur­banları reddederek, spiritüel kültü tercih ettikleri şeklinde yorumlanmıştır. İsa vaazlarında, ibadetlerdeki şekilciliğe tepki göstermiştir. Bunun için şöyle de­miştir: “Ben kurban değil, merhamet iste­rim.” [108]Yine o, mihraba takdi­me sunmadan önce, uzlaşmanın gereğini vaaz etmiştir. [109]Markos 11/17'nin yorumuna göre İsa'nın mabedden bütün satıcıları çıkarması da, mabedin hedefinden çıkarıldığına bir tep­ki olarak görülmektedir. Aynı olayı anla­tan Yuhanna, kurban hayvanlarının mabedden çıkarılması üzerinde ısrar eder ve eski şeriatın zamanının dolduğunu gösterir. Hıristiyanlığa göre “İsanın dirilmesi” ile yeni bir mabed açılmıştır. [110]Son yemekte İsa, acı çeken kulun misyonunu tamamlamış, vü­cudunu ve kanını sayısız kefaret için tes­lim etmiştir. [111]Böylece yeni doğan kilise, mabede ibadet için sık sık gitmekte, ancak kurbanlara iş­tirak etmemektedir. Yalnız Yahudi-Hıristiyanlar, sünnete ve cumartesine sa­dık kalmışlar ve kurban kültüne önem vermemişlerdir. Yahudi-Hıristiyanların ortamından çıkan Ebionitlerin İncili İsa'­dan şunu nakletmektedir: “Ben kurbanla­rı yıkmaya geldim. Eğer siz, kurbanlar takdim etmekten uzak kalmazsanız, Allah’ın gazabı sizden uzak kalmayacaktır.” Aziz Paul, Eski Ahitte bulunan bütün kurbanların İsa'da tamamlandığını şöyle belirtir: “Çünkü bizim Fıshımız olan Mesih'de kurban edilmiştir.” [112]Bu paskalya kuzusu tipolojisi, bütün Yeni-Ahit çevrelerinde bulunmaktadır. [113]Çünkü Hıristiyanlar Evharistiya'ya iştirak ediyorlar ve putpe­rest kültü olan “kutsal yemeğe” iştirak etmiyorlar. [114]Çünkü Evharistiya, İsa ile bir komünyonda gerçekleşmektedir. Halbuki aynı şey, Yahve ile kurbanda olmamaktadır. Çünkü ger­çek kurban İsa'dır: “Ezeli ruh vasıtasıyla kendi kendini lekesiz olarak Allaha tak­dim etmiş olan Meşinin kanı, hay olan Al­laha ibadet etmek üzere, ölü işlerden vic­danımızı ne kadar temizliyecektir. [115]

C- Budizm'de Kurban: Budizm'de kurban  ritüeli  yoktur.   Gerçekten,   Buda zamanında Brahmanik gelenekte anlaşıl­dığı gibi bir kurban merasimi kabul edil­memiştir. Bunun iki sebebi vardır: Birin­cisi, Tanrıların insanın kurtuluşu için hiç­bir şeye sahip olmamalarıdır. Bu durum­da kurbanlar kime takdim edilecektir? Budizm düşüncesine göre, insan kendinin sahibidir. Buna göre, insanın üzerinde bir­takım varlıklar ve güçler yoktur. Bunun için Buda şöyle demiştir: “İnsanın sığı­nağı kendisidir. Başka kim sığınak ola­bilecektir?”

İkincisi, kurban şayet gerçek bir sonuç meydana getirirse, samsâra (tenasüh çar­kı) ya bağımlı olmaya yardım eder. Oysa Budizm'de hedef samsamdan kurtulmak­tır. Budizm felsefesi bakımından, her bi­linçli ve iradeli hareket, bir “meyve” orta­ya koyar. Er veya geç onu yemek gereke­cektir. Bu Karma'dır. Eğer karma iyi bir meyva olursa, iyi doğuşlara sebep olacak­tır. Karma kötü meyve ise, kötü doğuşlara götürecektir. Kurtuluş ise (Moksha), fenomenal dünyadan kaçmak için varlıklar çemberinden çıkmakla sağlanabilir. Bu­nun için Karma, samsâranın motorudur. Bunun için sadece karmayı meydana ge­tirmemek yetmez daha önce birikmiş olan karmaları da tüketmek gerekir. İşte bu kurtuluş Budizme göre kurbanla elde edi­lemez.

Yine canlı kurban kesmek, doğrudan Budizmdeki “hayata saygı” ile çatış­maktadır. Bunun için de Budizmin ideali ile uyuşmamaktadır. Çünkü “öldürme­mek, Budizmin temel ahlak kurallarından biridir.”

D- Hinduizmde Kurban: Hinduizm'de kurban çok büyük rol oynamış ve hâlâ da önemini korumaktadır. Veda

ve Aryenlerle ilgili edebiyatta kurban merkezi bir rol oynamaktadır. Bunlar Tanrılara ateşte şarap, süt ve soma takdim ediyorlardı. Soma, bir bitkiden elde edilen sarhoş edici ve ölümsüzlük iksiri olarak kabul edilen bir nevi içkiydi. Evlerde hergün, ocaktaki ateşe yeni sağılmış süt dökülmekteydi. Evlerin dışında, mihrap haline getirilmiş yerlere, “yeni ayda ve dolun ayda” tereyağı, pasta gibi kurban­lar takdim edilmekteydi, Diğer zamanlar­da mevsimlerin geçişini belirtmek için turfanda meyveler, prinç, hayvanlar ve arpa takdim edilmektedir. Hayvanlarda da genelde, teke, sığır ve at cinsleri tercih edilmektedir.

Görünüşe göre Hindistan “insan kurba­nını” bilmemektedir. Brahmanlar döne­minde kurban, yaratılış mefhumuna or­taktır. Prajabati veya Purusha, ancak ken­dini bizzat kurban ederek yaratabilmiştir. Kozmik insanın uzuvları, ritüel bir şekil­de öldükten sonra, kainatın ve canlı mu­hitin unsurları oluşmuştur. İşte bu döne­min insanları için kurban, kompleks bir operasyon olmaktadır. Çünkü bu kurban, dağılan bütünü yeniden inşa etmektedir. Kurban üzerinde Upanişadlar ve batini spekülasyonlarla bir içe kapanma görül­mektedir. İnsan, kurbanı ifâ etmektedir. Meselâ, Brahmacarya, yani dört Ashramas'ın birincisi, kurbanla özdeş­leşmiştir. “Kurban, insandır” sözü sık sık tekrar edilmiştir. Burada önemli olan bir dini merasim icra etmek değil; Brahmanla birleşmektir. Böylece, dış dini erkan ol­maksızın, bütün kurbanların hedefi, İnsa­nın tanrılaşmasını gerçekleştirmektir.

Hinduların çoğunluğu kurban pratiğini icra etmektedir. Milâdi I. asır civarında Bhakti hareketi ile kurban konusunda ba­sit bir vejetarienlik yaşanmıştır. Böylece, meyve, priniç, süt, çiçek v.s. takdimine daha önem verilmiştir. Buna karşılık Tantrik cereyanlar, kan akıtma üzerinde ısrar etmektedirler. Bu­gün, Kali'de, Dourgâ'da kanlı kurban takdimeleri yapılmaktadır. Ancak bunları yapanlar, aşağı kasttakilerdir. Bugün ha­kim olan pûja merasimleridir.

E- Mezopotamya'da Kurban: Me zopotamya'da kurban diğer bölgelerdekine benzerlik göstermektedir. Her dönem­de kült, bayram ve cenaze merasimleri vesilesiyla gıda ve hayvan takdimeleri ile belirginlik kazanmaktadır. Bu konuda un, seçilmiş tahıl, peynir, hurma, pastalar, şa­rap ve bal takdim edilmektedir. Canlı hayvanlardan özellikle koyun bol miktar­da kurban edilmektedir. Anou mihrabın­da özellikle gıda maddeleriyle hayvan kurbanları ayrılmaktadır. Kurban edile­cek hayvanlar birinci kalite olmalıdır.

F- Yunan'da Kurban: Eski Yunan'da “kurban” en başta gelen dini merasimler­den birisidir. Kurban olarak takdim edi­len şeyler ya ateşle yok ediliyor veya bo­zulmaya bırakılıyordu. Hayvan ve bitki­sel kurbanlar da dikkat çekmektedir. Kurbanlar, mihraplarda yakılıyor ve Tan­rılara takdim ediliyordu. Yunan'da kur­banlar, genelde site tarafından takdim edilmektedir. Eski yunanda bir kısmı kurbanlar insanlar tarafından yeniyor, bir kısım kurbanlarda yenmiyordu. Yenme­yen kurbanlar tamamen yakılıyordu.

Yunan'da hayvan kurbanı, önemli bir yer tutuyordu. En çok kurban edilen hayvan­lar, domuz, sığır, koyun ve keçi cinsleriy­di. İnsan kurbanları ise ancak mitolojide görülmektedir. Kuş, balık, vahşi hayvan kurbanları belirli olaylara bağlı kalıyordu. Hayvanların dışında, hububat, sebze, ta­bii meyveler peynir, muhtelif pastalarda kurban olarak takdim ediliyordu. Hem kanlı hem de kansız kurbanların yanyana bulunuşu, muhtemelen me­deniyetlerin farklı tabakalarını yansıt­maktadır.

G- Mısır'da Kurban: Mısır'da da kurban konusu çok önemli bir yer tut­maktadır. Mısırdaki kurban çeşitlerinde semitik tesirler dikkat çekicidir. Daha çok görülen, canlı kurban kesimidir. İnsan kurbanı muhtemelen I. Hanedanlık zama­nında vardır. Daha sonra kralların ve Mı­sır'ın düşmanları kurban edilmiştir. Tanrı Seth'i memnun etmek için ve onu bes­lemek için vahşi hayvanlar, boğa, bataklık kuşları takdim edilmektedir.

H- İslâm Dininde Kurban: İslâm dininde de kurban kesmek vardır. Kur­ban, Allaha yakınlaşmak ve Allah rızasını kazanmak için kesilmektedir. Kur'an-ı Ke­rimde kurbandan şöyle bahsedilmektedir: “Onların ne sadaka edilen etleri, ne kanla­rı hiçbir zaman Allah'a yükselip erişmez. Fakat sizden O'na takva ulaşır.” [116]Müslümanlar, Kurban bayra­mında, özel olarak kurban için alınmış veya beslenmiş hayvanları kurban kes­mektedirler.

İslamiyette kurban kesebilmek için, nuıslümamn zengin olması gerekir. Pey­gamberimiz “Kudreti varken    kurbankesmeğe niyet etmeyen kimse namazga­hımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. [117]İslâmiyete göre kurban edilebilecek hay­vanlar, koyun, keçi, sığır ve deve gibi. bü­yükbaş hayvanlardır. Küçükbaş hayvan­lar, kurban niyetiyle kesilemezler. Kurban niyetiyle kesilecek büyük baş hayvanların sağlıklı ve kusursuz olmaları gerekir. İslamiyette kurban, Hanefi mezhebine gö­re vacip, Şafiî ve Maliki mezhebine göre sünnet-i müekkededir. İslamiyette vacip olan kurban bayra­mında kesilen kurbandan başka, adak ve akika kurbanı gibi kurbanlar da vardır.

 

Kurşun Dökme:

 

Anadolu'nun birçok yerinde yaygın olan “Kurşun Dökme” âdeti oldukça kompleks bir olaydır. Bu dini fenomen olayı tahlil edildiği zaman tarihin derinliklerine kadar kök attığı gö­rülür. Şüphesiz “kurşun dökme” olayı ile istenen ilk şey, nazar olayını ortadan kal­dırmak, kötü gözün sebep olduğu kırgın­lığı, hastalığı bertaraf etmektir. Bunun için dökülen kurşunun aldığı girintili çı­kıntılı şekliyle, nazar edenin gözünü çı­karmak gibi bir niyet yatmaktadır. Fakat kurşun, her zaman girintili çıkıntılı şekil almamaktadır. Bunun için dökülen kur­şun, yuvarlak şekiller alıyorsa; kurşun dökme işinin tekrarlanması gerekmekte­dir. Bu tekrar üç defa yapılmaktadır. Şüp­hesiz buradaki üç rakamının sihri bir de­ğeri olmalıdır.

Kurşun dökme işlemindeki sözlü kısma, yani “Benim elim değil, Fatma Anamızın eli” sözüne gelince; buradaki “Fatma Ana” Hz. Muhammed’in kızıdır. “Benim elim değil; Fatma Anamızın Eli” sözüyle ise, düşmanın gözünü çıkaranın aslında kurşun dökenin eli olmayıp, Fatma Ana'nın eli olduğu anlatılmak istenmek­tedir. Halbuki, nazar edenin gözünü çıka­ran kurşundaki sivriliklerdir. O halde pra­tikteki sözler kurşun dökme işlemini kuvvetlendirmek amacı ile girmiş bulun­maktadır. Diğer taraftan büyünün taklit prensibine göre yapılmış ve işlemekte olan bu pratiğe “Fatma Ana” gibi dinsel unsurların nüfuz etmeye başladığını gös­termektedir. Böylece aslında bir büyü pra­tiği olan “Kurşun Dökme” olayına, dini bir takım unsurlar da karışmış oluyor. Bu durumu Prof. Dr. orhan Acıpayamlı, sihri prensip+dini unsur+göz şeklinde bir for­mülle ifade etmektedir. Ancak “kurşun dökme” olayında öz kı­sım sadece kurşunun dökülmesidir. Diğer unsurlar ilavedir ve ana unsuru tamamla­yıcı mahiyettedir. Diğer unsurlar olmasa da sadece “Kurşun Dökme” işlemi, mak­sada hizmet edebilir.

Kurşun dökümü, bir kabın içinde kaynatı­lan kurşunun üzerine soğuk suyun dö­külmesi olayıdır. Burada ateşte eriyen kurşun, değişik şekiller almakta ve bu gi­rintili çıkıntılı kurşunlar, kurşun dökülene zarar verdiği sanılan kişinin gözüne bat­maktadır. Böylece, hasta veya nazar de­ğen kişi iyileşmektedir. Prof. Dr, Orhan Acıpayamlı, kurşun dökme işlemi üzerindeki tahlillerini şöyle sürdürmektedir: “Kurşun dökme işlemini herkes yapamamaktadır”. Bunun için ön­ce kadın, sonra izinli ve ocaklı olmak ge­rekmektedir. Şu halde, bu pratik her önü­ne gelen tarafından yapılmamaktadır. Böylece “kurşun dökmek” işlemiyle çalıştırılmak istenen sihrin taklit prensibi bo­yunduruğa alınmış bulunmaktadır. İşte bu hâl, sihirde belli bir sınıfın türemesine sebep olmuştur. Zamanla, sihir âlemim eline geçiren bu sınıf, ona, dolayısı ile ce­miyete hükmetmek yolunu bulmuştur. “Kurşun dökme” işlemindeki tava, su ta­sı, peştemal, kurşun, havlu gibi unsurlar­dan hiçbiri, kendilerinde var olduklarına inanılan kuvvet dolayısı ile, pratikte gö­rev almış değillerdir. Bunların hepsi, bir taklit olayını yani büyücünün yaptığını yapma amacıyla bir araya getirilmişlerdir. Hatta pratikte esas rolü oynayan kurşu­nun dahi, kendisine has herhangi bir kuvveti yoktur. O, düşmanın gözünü çı­karmaya yarayacak sivrilikleri meydana getirmekle görevlidir. Şüphesiz bu pratiğin ilk şeklinde yalnız kurşun ile su vardır. Zamanla bu pratiğe, ilgili cemiyetin inançlarının unsurları olan havlu, tava, ayna, ekmek gibi şeyler ek­lenmiştir. Kurşun suyunun hastanın çeşit­li yerlerine sürülmesi olayında da bir bü­yü özelliği dikkat çekmektedir. Türk kültürü üzerinde önemli çalışmalar yapan rahmetli Prof. Abdülkadir İnan Türkler arasında eskiden beri “Kurşun Dökme” âdetinin olduğunu belirtmekte ve buna eski Türklerin “Kut Dökme” de­diklerini söylemektedir. Bu gün de yaygın olan “Kurşun Dökme” âdeti, aslında bü­yü karışık eski bir Türk dini inancının ka­lıntısı olarak görülmemektedir. İslâm dini açısından bir hurafe olarak kabul edilen “kurşun dökme” âdeti içinde birçok eski inanç ve büyü kalıntısı taşıyan bir manevi halk inancı olarak, halkımızın içinde ya­şamaya devam etmektedir.

 

Kurtuluş:

 

İnsanın en temel arzularının tatminidir. Buna göre insanın elde ettiği mutluluk, insanın edişesini yatıştıracak ve bir daha ondan mahrum olmayacaktır. Kurtuluş olayı, bütün dinlerde vardır. Fa­kat her kurtuluşu aynı iyiliğe, aynı arzuya ve aynı kaybedişe bağlamaz. Budistler için kurtuluş, dört hakikatin aydınlanmasındadır. Bu dört hakikat, arzunun yok edilmesine ve Nirvanaya götürmektedir. Budizme göre mutluluk, dünyanın aldatı­cı karakterinin önünde bulunmaktadır. Hinduizm için kurtuluş, samsaraya yani, ruh göçü çarkına son vermekte bulun­maktadır. İslama göre kurtuluş, Allalım emirlerini yerine getirmeye ve Hz. Muhammed’in yolunda yürümeye bağlıdır. Ancak İslâmiyette, Hıristiyanlığın kurtu­luş anlayışına benzeyen bir kurtuluş an­layışı yoktur. Verimlilik dinleri için kurtu­luş, toprağı bereketlendirecek olan yağ­murdur. Mahsulleri olgunlaştıracak olan güneştir. Yani Osiris'dir veya Nil’in sula­rıdır.

Hıristiyanlıkta ise tamamen farklı bir kur­tuluş anlayışı vardır. Meselâ, Katolik ol­mak demek, ruhun kurtuluşunu istemek demektir. Bazen de bir Hıristiyan, kilise­nin yeryüzünde “Allah’ın krallığı” oldu­ğunu düşünür. Bu durumda Hıristiyanlar kurtuluşu, sosyal bir Hıristiyan emriyle aynı kabul etmişlerdir. Bunun için kur­tuluşun çizgilerini idealize zamanlarda veya ütopik bir gelecekte aramaya ko­yulmuşlardır. Bazı Hıristiyanlar da İsa'nın, bu dünyada krallığını kurduğuna inanmışlardır. Böylece onlar, Hıristiyanın kurtuluşunun diğer farklı hareketlerle be­raber gittiğine inanmışlardır.

 

Kurtuluş İlahiyatı (Teologia De La Liberacion):

 

XX. yüzyılda Lâtin Ameri­ka'da ortaya çıkan Katolik kiliselerine bağlı dini bir akımdır. Fakirlik ve yoksul­luk adına mücadeleyi kendilerine prensip edinen bu akım, yoksullara ve ezilenlere desteği amaçlamaktadır. Toplumdaki sosyal adaletsizliği göstermeyi hedefleyen Katolik kurtuluş ilahiyat akımı, bu amaçla çalışmalarının Hıristiyanlığın özünü oluş­turduğunu ileri sürmektedir. Bunlara gö­re İncil'de en çok söz edilen konu yoksul­luktur. Tanrı, özellikle yoksullar aracılığı ile konuşmaktadır. Lâtin Amerika'da kur­tuluş ilahiyatı, yerel Katolik Hıristiyan toplulukları ile çalışmalarını sürdürmek­tedir. Bu topluluklar iki önemli çalışma yapmaktadırlar: Kitab-ı Mukaddes bilgi­lerini artırmaktadırlar. Diğer yandan fakir fukaranın oturduğu semtlerdeki kanali­zasyon, elektrik ve su gibi konulardaki problemleri çözmektedirler. Yerel Katolik Hıristiyan topluluklarına din adamı olmayanlarda girebilmektedir. Kurtuluş Katolik İlahiyat akımı, Kolom­biya'da 1.968'de toplanan II. Lâtin Amerika piskoposlar Konferansında alman bir kararla kurulmuştur. 1971'de Perulu ra­hip bir İlâhiyatçı Gustavo Gutierrez, Kur­tuluş İlahiyatı (Teologia de la Liberaction) isimli belgeyi kaleme almıştır. Hareketin liderleri arasında El Selvador başpis­koposu Oscar Arnulfo Romero da vardı. Diğer önde gelen isimler ise, Brezilyalı ilâhiyatçı Leonardo Boff ve Cizvit Jon Sobrino idi.

Lâtin Amerika'da 1970'lerde iyice güçle­nen Kurtuluş İlahiyatı akımı, “ Marksizmin ekmeğine yağ sürmekle ve şİddete dayalı toplumsal devrimi savunmak­la” suçlanmıştır. Ancak, Nikaragualı Ernesto Cardinal gibi birkaç papazın Marksizmi desteklemesine rağmen, Kur­tuluş ilâhiyatçılarının çoğu Hıristiyan çiz­gide kalmayı tercih etmişlerdir.

 

Kurtuluş Ordusu:

 

Bu teşkilat metodizmin bir kolunu teşkil etmektedir. Teşkilat, 1865 yılında Londra'da William Booth (1829-1912) ve karısı Catherine ta­rafından kurulmuş olan “Hıristiyan Mis­yon” teşkilatının 1878'de aldığı şekille or­taya çıkmıştır. Teşkilatta askeri hiyerarşi geçerlidir ve üniforma kullanılmaktadır. Teşkilatın üyesi olan erkek ve kadm her konuda eşittir.

Daha sonraki yıllarda bu teşkilat bir kili­seye dönüşmüştür. Bu teşkilatın aksiyon prensibi şunlardır: “Çorba, sabun, kurtuluş”. Bu teşkilatta, sadaka söz konusu de­ğildir. Fakat insanları sefaletten kurtar­mak ve onları havari haline getirmek için “Ekmek parçası” ile yardım etmek söz konusudur.

“Kurtuluş Ordusu” çok çabuk şekilde, uluslararası bir seviyeye ulaşmıştır. İskoçya'da 1879'da, Amerika'da, 1880'de, Fransa ve Avusturalya'da 1881'de. Yeni Zelanda'da, Güney Afrika'da, Seylan'da 1883'de; Arjantin, Uruguay, Java, Japonya Havai, İzlanda, Sumara, Şili ve Rusya'da 1913 yılında; Çin'de 1916 yılında, Orta-Avrupa'da 1919 yılında “Kurtuluş Ordu­su” müntesipler elde ederek teşkilat kur­muştur.

“Kurtuluş Ordusu” teslise ve sofuluğa çok önem vermektedir. Vaftizi ve Evharistiya ayinini sessizlik içinde icra ederler. En önemli merasimleri, tövbe töreni, askere alma, evlenme ve cenaze tö­renleridir. Bu merasimler, “İsa'nın kanı ve Kutsal-Ruhun Ateşi” yazılı kırmızı bir bayrağın altında icra edilmektedir. “Kur­tuluş Ordusu”, 1978'de “Kiliseler Ökümenik Konseyine” iştiraki askıya al­mıştır.

Bugün, “Kurtuluş Ordusunun” 250.000 aktif üyesinin olduğu söylenmektedir. Bu üyeler 106 ayrı dili konuşan ülkelerden toplanmıştır.

 

Kutsal:

 

Lâtince sacer kelimesinden gelmektedir. Kutsal-olmayanın muhalifi­dir. Kutsal, saygı uyandıran; saygıya ve korkuya sevkeden herşeydir. Kutsal, bi­linmeyenin ve ölçülemeyenin esrarı önünde hissedilen bir hayrettir. Kutsal, bütün dinlerin temeli olan bir mefhum­dur. Sosyoloji okulu, ilkellerde bütün ha­yata hâkim olan kutsala özel bir güç at­fetmektedir. Bu güçlere Mana ve Tabu denmektedir. Kutsal mefhumu, bütün dinlerde, Tanrıların karakterlerinde ifade­sini bulmuştur. Bazı milletlerde kutsal mefhumu, Tanrılaşan krallara, rahiplere ve kutsal mekanlara tevdi edilmiştir. Bazı hallerde bir eşya, uygun dini erkan ve törenlerle kutsal hale getirilmektedir. Bazı hallerde de kutsallık bertaraf edil­mektedir. Kutsal kelimesinin sinonimi olarak “aziz” kelimesi kullanılmıştır. Tarihte “Kutsal Savaşlar” meydana gelmiş­tir. Meselâ, Eski Yunan'da “Delphes” ma­bedini savunmak için yapılan savaşlar böyle savaşlardır.

Yine “Kutsal Sanattan” bahsedilmiştir. Kardinaller meclisine de kutsal meclis (sacre college) adı verilmiştir. Katolik kili­sesi, İsa'yı kutsal yürek (sacre ceur) görünümü altında tebcil etmektedir. XVII. yüzyılda, Paray-le-Monialda azize Marguerite-Mari'e'ye, İsa'nın görünüşü Kutsal-Yürek kültüne yeni bir şekil verdirmiştir. Bu bayram Haziran ayında kut­lanmaktadır. Paris'te Montmarte'daki kutsal-yürek (Sacre ceur) kilisesi bunun bir tezahürüdür. “Kutsal-yürek rahi­beliği” Sophie Barat tarafından genç kız­ları eğitmek için kurulmuştur. “Kutsal-yürek babaları” ve “Kutsal yürek-kardeşleri” teşkilatlan birer misyoner teş­kilatlarıdır.

 

Kutsal Fahişelik:

 

Fahişelik, sosyolo­jik ve hukukî bir problemdir. Bu konuda cemiyetler, bazen ona tolerans göstermiş­ler, bazen de bazı kurallar koymuşlardır. Bazı dinlerde ve ayinlerde fahişelik kutsal bir yer işgal etmiştir. Bu, özellikle Babil dinlerinde böyle olmuştur. Çünkü Herodot, bundan bahsetmiştir. Onun bu konudaki şehadeti Mezopotamya Mede­niyetinin geç bir dönemine işaret etmek­tedir. Orada, Fahişeler Sümerce, Kar-Kid, Akkadça, Harimtu olarak isimlendirilmiş­lerdir. Fahişelerin ve kölelerin kızları, grup halinde yaşıyorlardı. Şüphesiz, bura­da söz konusu olan bunlar değildir. Bura­da söz konusu olan, Nu-gig'di ki bu, Akkadça'daki İstaritu veya gadistu'ya uy­gun düşünüyordu. Akkadçada Kulmasita veya Gadistu yine Akkadçadaki Naditu ve Gadistu. İşte bu terimler arasındaki ka­rışıklık, güçlüklerin kaynağı olarak görül­mektedir. Diğer yandan uzun tarihi bo­yunca Mezopotamya, gerçeklerin daima değiŞtiğine şahit olmuştur. Sumerce Lukur, sarayda yaşayan bir ka­dındır.   Muhtemelen kralın gözdesidir.

Buna karşılık, Naditu'nun Paleo- Babil döneminde özel bir statüsü vardı. Fakat daha sonra, bu söz konusu olmamıştır. Şüphesiz bu bir rahibeydi ve dini düzey­de seksüel bir rolü vardı. Genelde zengin ailelere aitti. Bir manastır içinde, Fuhşa ait olmayan bir yerde, ga, gi, a, gagüm ile bir­likte yaşıyordu. O, evlenmeye izinli de­ğildi. Şüphesiz Mardouk'un Naditu'lan, çocuk sahibi olmamak şartıyla evlenebili­yorlardı.

Sonra, Mezopotamya'da bu, faaliyet unu­tulmuş ve diğer kadm kategorileriyle bir­likte asimile olmuştur. Nu-gi Sümer hiye­rarşisinde yüksek bir seviye işgal ediyor­du. Eski Babil'de bu seviyeyi kaybetmişti. İstaritu, Gadistu ve Kumla-situ açık şekil­de tesis edilmiş değildi. Nu Sümercede “şahıs” anlamına gelmektedir. Bu kadın­ların ait oldukları sınıfları, metinler açık şekilde belirtmemektedir. Belki de bu ka­dınlar “Tabu kadınlar” haline gelmişler­dir. Bu kadınlar, bir Tanrıya atfedilmişlerdir. Meselâ, İştaritu'nun İştar'la ala­kası vardır. Bunların, aileleriyle ilişkileri özel bir konu teşkil ediyordu.

 

Kutsal-Office:

 

1542'de Vatikan'da kurulmuş bir meclistir. Bu büronun göre­vi, Katolik imanın safiyetini korumaktır. Çoğu defa Engizisyonla karıştırılmıştır. Ancak Engizisyonunda bir devamı sayı­labilir. Bununla birlikte Engizisyonun sert tutumu yoktur. Bu büro, II. Vatikan Konsilinden (1962-1965) itibaren “İman Doktrini Konseyi” adını almıştır.

 

Kutsal-Ruh:

 

Hıristiyan doğmasında üçüncü uknumu Kutsal-Ruh, meydana getirmektedir. Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Kutsal - Ruh Babadan Oğula akan bir aşk cereyanını ifâde etmektedir. Hıris­tiyan kredosu, Kutsal-Ruhun   “Babadan ve Oğul'dan”  (Filioque)  çıktığını söyle­mektedir. Ortodokslar ise sadece Kutsal-Ruh'un “Babadan” çıktığım kabul etmek­tedir. Bu nokta Doğu-Batı kiliselerinin ay­rılına kavgasının konusunu teşkil etmek­tedir. Kutsal-Ruh, İncillerde zikredilmiş­tir. Bakire Meryem, İsa'ya Kutsal-Ruhun icraatiyle hamile kalmıştır. Hıristiyan ilahiyatında Kutsal-Ruh, tesellici anlamında Paraclet olarak isim­lendirilmiştir. Kutsal-Ruh, Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde havarilere rehberlik etmiştir. Bunun için İncil'de şöy­le denmiştir: “Gidiniz! Bütün milletleri Baba, Oğul ve Kutsal-Ruh adına öğreti­niz ve vaftiz ediniz.” [118]Kutsal-Ruh Pentakot günü, havarilerin üzerine “Ateşten Diller” şekli altında in­miştir.  Havariler böylece,  manevi yete­nekleri ondan almışlardı. Havarilerin al­dığı bu yetenekler, hikmet, akıllılık, ilim, nasihat, kuvvet, dindarlık ve Allah korku­sudur.

Hıristiyanlıkta birçok topluluklar Kutsal-Ruh ismini almıştır. Meselâ, “Kutsal-Ruh Babaları” bunların en tanınmışıdır. Yine, bir Kutsal-Ruh şövalye tarikatı II. Henri tarafından 1578'de kurulmuştur.

 

Kutsal-Toprak:

 

Yahudilik Tanrı ile israil milleti arasındaki ahit üzerine da­yanmaktadır. Bu ahdin teminatları Tev­rat'ta yeralmışür. İsrail toprağı Musa'ya vaat edilmiştir. [119]

Bu ahide göre seçiimiş millet olan israil milleti, Tevrat'a sâdık kalacaktır. İsrail yurdunda Tanrıya yakın olunmaktadır. Çünkü Tanrı, Kudüs mabedinin kalbinde bulunmaktadır. Tanrısal vahiy, sadece İs­rail'de mümkün olmuştur. Tevrat'ın zira­atla ve sosyoekonomik kanunları İsra­il'de icra edilmesi gerekmektedir. [120]Tevrat, bu ülkenin, haksız­lığı ve putperestliği yok etmesini istemek­tedir. Yine İsrail milleti ihanet ederse bu ülke çöle dönecektir. [121]Bunun için Siyonizm fikrinin siyasi boyut içinde teşekkülüne kadar haham grupları ve mistikler İsraile yerleşmek üzere ülkelerini terketmişlerdir.

 

Kutsal Yürek Tarikatı:

 

Katolik Hıristiyanlıkta “kutsal yürek” tabiri, Hz. İsa'nın kalbini belirtmektedir. İsa'daki Hı­ristiyan sevgisini simgelemektedir. Bu kutsal yürek inancı, Aziz François de Sales tarafından geliştirilmiştir. XVII. yüz­yılda Azize Marguerite-Marie Alacoque, kendisine gelen vahiylerle kutsal yürek anlayışını canlandırmıştır. Azize'nin gayretleriyle 1856 yılında Papa IX. Pius Kut­sal yürek tortusunu, Katolik kilisesinin genel ibadet takvimine almıştır, Bu yortu, Pentakot'tan sonra üçüncü hafta cuma günü kutlanmaktadır. Katolik kilisesince yüceltilen kutsal yürek sembolü çevre­sinde dikenli bir taç bulunan ve ışık saçan yaralı bir yürek şeklinde gösterilmiştir. XIX. yüzyılda Azize Madeleine Sophie Barat tarafından “Kutsal yürek tarikatı” Fransa'da kurulmuştur. Özellikle Katolik çevrelerce ilgi gösterilen bu tarikat Fran­sa'da dikkate layık bir ilerleme kay­detmiştir.

Fransız devriminden sonra Joseph Varin, Hz. İsa'nın kutsal yüreğine adanmış bir teşkilat kurmak için Barat'ı atamıştır. Barat, cizvit eğitim teşkilatlarını bir eğitim tarikatı olarak “kutsal yürek” ismi altında teşkilatlandırdı. 1801'de Amiens'de ilk “Kutsal yürek” manastırı kuruldu. İlk de­fa yoksul çocuklar için parasız bir okul açıldı. Bunların eğitimi, “Kutsal yürek” tarikatının ana hedefi oldu. Daha sonra, Fransız zengin aile çocuklarının okuduğu okullar ve yüksek okullar açan “kutsal yürek” tarikatı, 1865 yılma kadar Ceza­yir'de, Kuzey ve Güney Amerika'da teşki­latlanmaya devam etmiştir. Barat 1865 yı­lında öldüğünde tarikatın gelişmesi ta­mamlanmıştı. Amerika'da “Kutsal yürek” tarikatını yayan “Kutsal yürek” misyone­ri, 1818 yılında Amerika'ya gelen Rose Philippine Duchesne olmuştur.

 

Kült:

 

Dinlerin ayırdedici unsurlarını oluşturan merasimler bütününe kült de­nir. Bu merasimler, Tanrıya, azizlere, ecdada, putlara veya birtakım kutsal kalıntı­lara yapılabilir. Kült, bir takım ibadetleri, kurbanları; kelâmın, sarka-mentlerin, tö­renlerin, bütün bir dini erkanın dini ce­maatlerin her çeşit şehadetlerinin (gizli toplantılar dahil) hizmetini içine almakta­dır.

Katolik kilisesinde Kült, Tapınma Kültleri ve saygı Kültleri olmak üzere ikiye ayrıl­maktadır. Tapınma Kültleri, özellikle Tanrıya ve İsa-Mesih'e tahsis edilmiştir. Saygı kültleri ise, meleklere, azizlere ve özellikle Meryem'e tahsis edilmiştir. Hu­rafe karışrklığı, korkusu ile saygı kültleri, genelde Protestanlar tarafından kabul edilmemiştir. Sivil iktidarlar, vicdanın iç problemleri dışında, dinin dış tezahürleriyle meşgul görünmektedirler. Bu­nun için, idari yapıları içinde dinden çok kült kelimesini kullanmayı tercih etmek­tedirler. 1905'de kilise ile devletin ayrıl­masından itibaren Fransa'da kült parası (Bu, inananların gönüllü yardımlarıdır) Kült ve din adamlarının maddi ihtiyaçla­rına yardım amacına yönelmiş bulun­maktadır.

 

Küri (Curie):

 

Curie kelimesi Latince curia kelimesinden gelmektedir. Curia Lâtincede, Roma senatosunun, cumhuriye­tin işlerini ele aldığı yerdir. Bu kelime da­ha sonra, Sixte Quint tarafından 1588'de Katolik kilisesinin yönetimini teşkilatlan­dırmaya başladığı zaman benimsenmiştir. Kuri, 1908'de papa X. Pie tarafından yeni­den teşkilatlandırılmıştır. Bu, II. Vatikan Konsilinden sonra Katolik kilisesinde ya­pılan bir başka reformu ifade eder. Kuri, papanın hükümetinin adıdır. Vatikan'da dış işleri bakanı, başbakan ve dışişleri ba­kanının vazifesini ifâ etmektedir. Kuri, muhtelif bakanlıkları ihtiva eder. Her ba­kanlık, bir kardinal tarafından idare edi­lir. Ayrıca, mahkemeler, bürolar ve sekreteryalarm da bulunduğu Saint-Siege'deki vazifelilerin tamamı kuriyi meydana getirmektedir. XII. Pie tarafından kuri teşkilatı son dere­ce bürokratik merkezciliğe doğru götü­rüldüğü günden beri, bazı hücumlara ma­ruz kalmıştır. II. Vatikan konsilinden iti­baren teorideki gelişmelere rağmen, adem-i merkeziyetçilik çok gelişmemiş ve bürokrasi durmadan yayılmıştır.



[1] Süleyman'ın mesel­leri, XVIII,22 V, 18-19.

[2] Corintoslulara I. Mektup, XII/1-28; Romalılara mektup, V/1.5; VI/23; XI/29.

[3] Corintoslulara I. Mektup/XIII.

[4] Resullerin İşleri: 2/42.

[5] Resullerin İşleri. 1825.

[6] Dei Verbum, iman yasası, 18 Ka­sım  1965.

[7] Dei Verbum, iman yasası, 18 Ka­sım  1965.

[8] Yuhanna: 1,1-10.

[9] Tekvin: 10/6.

[10] Danyal: XII/2.

[11] İşaya: XXVI/19.

[12] Eyub: XXIV/19.

[13] Hoşea, XIII/14.

[14] Mezmurlar: XXX/3.

[15] Eyub: VI/26.

[16] I. Samuel: II/6.

[17] Vaiz: IX:5.

[18] Vaiz: IX/10.

[19] Yuhanna: VIII/51,53.

[20] Yuhanna: XI/25-26.

[21] Matta: XXVlI/52.

[22] Yu­hanna: V/28-29.

[23] Matta: XXV/332-33.

[24] St. Paulun. Selanik II. Mek. 1/3-4.

[25] Selanik, III. Mek/1-5.

[26] Petrus II. Mektup; III/3-13.

[27] Matta: XVI/27.

[28] Selaniklilere II. Mektup: 1/5-10.

[29] Matta: XXV/32.

[30] Luka: XII/2-3.

[31] Petrus'un I. Mektubu, IV/3-5.

[32] Mat­ta: XII/32.

[33] Matta:VIII/12; XXII/12; XXV/30; Luka VIII/31; Vahiy: XX/9; Matta: XXV/41; Markos: IX/43; Matta:XXV/41; Matta:X/28; Luka:XVI/23-24.

[34] el-Cuma: 62/6-8.

[35] el-Mülk: 67/2.

[36] en-Nahl: 16/61.

[37] el-Ankebut: 29/19-20.

[38] Taha: 20/15.

[39] Fussilet: 41/47.

[40] en-Neml: 27/87.

[41] el-Vakıa: 56/1-10.

[42] el-İnfitar: 82/1-5.

[43] Yasin: 36/51.

[44] el-Mucadele: 58/6.

[45] Al-i İmran: 3/9.

[46] er-Rad: 13/35.

[47] el-Tur: 52/17-28.

[48] et-Tevbe: 9/72; Nahl: 16/31.

[49] el-Kehf: 18/107-108.

[50] el-Vakıa: 56/10-38; es-Saffat: 37/41-49.

[51] es-Secde: 32/18-19; en-Necm: 53/13-15.

[52] Kaf: 50/30

[53] el-Müddessir: 74/26-31.

[54] Taha: 20/74, el-A'la: 87/12-13.

[55] Çıkış: XXX/10; Levililer; XXIII/27-28.

[56] 14. Mektup.

[57] Yeni Ahit, 1582; Eski Ahit 1609-10.

[58] Yeni Ahit-1946 Eski Ahit; 1952; Apokrifa, 1957.

[59] Yeni Ahit-1945; Eski Ahit-1949.

[60] Sadece 1438-1439'da Florence'de yapılan Konsil müstesnadır. Orada Yunan Orto­doksları, Konsil babaları olarak konsile iştirak etmişlerdir.

[61] Tekvin XIV/18-19.

[62] II. Samuel 5/7; I. Tarihler 11/5.

[63] Hakimler XIX/10-12.

[64] 185Antiq. Jud, XV. XI. 3/398.

[65] II. Krallar XTV/13; II. Tarihler XXV/23.

[66] II. Tarihler, XXXII, 2-5.

[67] Yeremya, XXXI, 38-40.

[68] Guerre juive, V, IV, 2,144.

[69] Guerre juive, V, IV, 2/146.

[70] Nehemya III/II ve XII/38; II. Tarihler XXVI/9.

[71] II. Krallar XIX, 35; II. Tarih­ler, XXXII, 21; İşaya XXXVII, 36.

[72] İşaya XXII, 9-11.

[73] Revue Bible, s, 105-111, 424-441.

[74] Guerre Juive, V, III, 2, 108.

[75] II. Tarihler 26/9.

[76] Ezra 7/20-23, 6/8; 7/12.

[77] I. Makkabeler, 1/33.

[78] I. Makkabeler, IV/37.

[79] I. Makkabeler 1/33.

[80] 1. Mak I, 33-34; II. Mak 5/24.

[81] Luka, II, 22-39.

[82] Luka, 11, 41-50.

[83] Levililer: 1/2; 3/14; Markos 7/11.

[84] Çıkış: 12/13.

[85] Tekvin: 4/3-4.

[86] Levililer: 1/9

[87] Hakimler: 21/21.

[88] 4/4; 5/25.

[89] 7/22.

[90] İşaya 1/11-12.

[91] Hoşea: 10/1.

[92] Tesniye: 12/11.

[93] 26/14.

[94] 26/7.

[95] Levililer: 1-6 bab.

[96] Levililer: ¼.

[97] Levililer 17/11-14.

[98] Levililer: 1.

[99] Tekvin: 12,7; Hakimler: 13/16; Çıkış: 20/24.

[100] Tekvin: 9/15.

[101] Levililer: 7/12.

[102] I. Samuel 6/8.

[103] 2. Kral­lar 12/17.

[104] Levililer: 16/21, 26-28.

[105] I, 290.

[106] Luka 1/21, Resullerin İşleri 3/1.

[107] Matta 17/24.

[108] Matta 9/13.

[109] Matta: 5/23-26.

[110] Yuhanna: 2/13-22.

[111] Matta: 26/26-29.

[112] I. Kor. 5/7.

[113] I. Yuhanna 29/36.

[114] I. Kor. 10/14-22.

[115] İbranilere: 9/14.

[116] el-Hac: 22/37.

[117] Tecrid tercümesi-111/222.

[118] Matta, XXVIII, 19.

[119] Tekvin, XIII, 14-18; XV, 1-21; XXVI, 1-5, XXXV, 9-13; Levililer, XX, 22-26, Sayılar, XIV 6-8.

[120] Levi­liler, XXV, 24.

[121] Levililer, XXVI, 27-43.