Islam Tarihi - 14 L - Index Web
L
Leeuw Gérard, Van Der (1890-1950):
L
Lâik (Laic=Layman):
Bu terim, papazlar ve rahipler sınıfına ait olmayan fakat bununla birlikte “Allah'ın Cemaatini” teşkil eden dini bir cemaati belirtir. Katolik Kilisesine göre Sacerdoce'un, kehânetin, İsa-Mesih’in krallığının adına her vaftiz olan bu invan içine girer. Gerek Yunanca İncil tercümelerinde, gerekse lâdinî edebiyatta laos, şefleri olan rahipler ve Levililerden aşağı bir toplumu, yani vasıfsız bir kitleyi ifade eder. Bunlar, basit Mü’minler sınıfıdır. Laikos terimi, ilk defa, M. 96 yılında Clement[1]’in mektubunda basit bir Mü’mini, bir Diyakos veya bir rahipten ayırmak için kullanıldığı görülür[2]. İşte bu ayırımı, kilise hukuku şöyle diyerek daha da netleştirmiştir: Lâik, yargılama yetkisine ve özellikle Ordre sırrına iştirak etmeyen kişidir. Uzun bir duraklamadan sonra, lâikliğin önemi bugün kilisede yeniden kendini göstermeye başlamıştır. Bu konuda eşit güçte olmayan iki cereyan birbirine yönelmiş durumdadır: Bir taraftan ruhbanlıktan uzaklaşan bir kısım rahip, kilise ve dünya içinde ayrılmış imtiyazlı durumlarını reddederken; diğer taraftan “Allah'ın, Cemaatı” olarak lâikler, en kesin şekilde haklarının, ödevlerinin ve yetkilerinin bilincindedirler. Bugün, İncil’in ve misyonerliğin sembolü altında yeni bir kilise laikliği teşekkül etmiştir. O, vicdanında ve ihtiyaçlarında ne manastır spiritualitesinin bir kopyesine ve ne de bayağı bir Hıristiyan hayatının bir formülüne değil; fakat insanlık dünyasında yine insanlığın hizmetinde aşk ve imanla dolu bir hayatın ifadesi olan spiritualist bir uyuma kavuşmayı arzu eder.[3] Bununla beraber yine onlar, bütün kilise görevlerini ifa etmek zorundadırlar. Böylece onlar, İsa'nın krallığına, sözüne, sakerdosuna gerçek iştirakçiler olarak İsa'nın sırrını yaşamak; dünyanın Hıristiyanlaşmasına şehadetleriyle ve nüfuzlarıyla katkıda bulunmak, Allah'ın kanununu daha insani, daha âdil kılmak için maddi dünyayı değiştirmek için faaliyetlerle, yine kilisenin tüm görevlerini ifaya yönelmişlerdir.
Hiyerarşik organizasyon ve bizzat kilisenin iktidar ekzersizi içinde; lâikler tarafından bu görevlerin ifasına sebep olan pratik sonuçlar, henüz tam aydınlığa kavuşmamıştır. Ayrıca kuvvetli mukavemetlerle de karşılaşacağa benzemektedir.
Laisizm:
Fransa anayasasında ifade edildiği gibi lâiklik, devletin din konusunda, kiliselerin de devletin icraatında yetkisizliğini ortaya koymaktadır. İsa, dünyevi ve dini alanlardaki ayırımın ilk prensibini “Sezarın hakkını Sezara, Allah'ın hakkını Allaha veriniz.[4]” ifadesiyle ortaya koymuştur. Fakat bu prensibin uygulanması, birçok macera ile karşılaşmıştır. Çünkü kilise, sosyal hayatın global bir kavramına sahip değildir. Devletde, politikasının hizmetine kiliseleri koymayı denememiştir. Sezaro-papizm ise, (yani kralın, papanın bütün görevlerini üstlenmesi) iki bin yıldan beri birçok problem ortaya çıkarmıştır: Katolik kilisesi, durmadan, devletin el koymasından kaçmış ve bağımsızlığını korumaya çalışmıştır. Diğer yandan, teokratik bir rejim içinde devleti kendine tabi kılma igvasmada pek düşmemiştir. P. Hugo Rahner’in formülüne göre, “Kilise her zaman, koruyucu devlet tarafından çekildiği hissini kaybetmeyecek, güçlü devlete karşı da savaşmaktan geri kalmayacaktır”.
Fransa'da lâiklik, Din savaşlarından sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü hasımlar, diyaloga mahkum edilmişlerdir. Böylece laiklik, yavaş yavaş bir rejim haline gelmiştir. Bu rejimde farklı inançlara sahip insanlar, yanyana yaşamış ve çoğulcu karakterli bir cemiyette barış sağlanmıştır. Laisizm, kiliseyi şehirden çıkarmak istemiştir. Bunun için laisizmi, papa XVI. Gregoire ve IX. Pie lanetlemiştir.
Batı tarihi, kilise ve devletin mücadele sahneleriyle doludur. Meselâ, Fransa'da Gallicanisme'lerin, Avusturya'da Josehisme'lerin, Almanya'da Kulturkampt'tenn ve İsviçre'de Sonderbund'lar'ın savaşı, hep lâiklik üzerine verilen savaşlardır. Bugün de, bilimsel sosyalizmin reklamını yapan Devletlerin totaliter baskısı altında kiliseler, tükenmiş görünüyorlar. Zaten Devletle kiliselerin ayrılması, çoğulcu bir muhtevada kendini göstermektedir. Fakat Pierre Jouguelet, lâikliği şöyle sorguluyordu: “Hayat konusunda aynı fikirlere sahip olmadığımız halde, kendimize baskı yapmadan birlikte yaşamak için ne yapmak lazım?” Aslında Avrupada lâiklik, her vatandaşın inancının bir kısmını feda edeceği müşterek manevi bir idealde değildir. Belki o, Devletin zorlamaları karşısında bütün vatandaşların vicdan hürriyetinin hukuki bir garantisidir, lâiklikte inançlar karşısında tolerans söz konusudur. 1947'de Mexico'da ikinci Ünesko toplantısında Jaque Maritain, pratikte müşterek bir düşüncenin olmayışının altını çizerek, devletlerin sistemlerinin toleranssız olduklarını, buna rağmen insanların kardeş ve çoğulcu bir birlik oluşturmaya çağrıldığını hatırlatmıştır.
Lamaizm:
Tibet, bazı Orta Asya ülkeleri, Sibirya, Sikkim ve Bhoutam ların dinidir. Lamaizm, Mahayana Buddizminden çıkmıştır.
Tibet, 1950'ye kadar çok dindar, geleneklerine sahip bir bölgeydi. Moğol asıllı olan halk, Şamanizme boyanmış ilkel bir dine sahipti. Korkunç tanrılara tapıyorlar ve şeytanlardan korkuyorlardı. Bu sihirsel öğeler daima doğu Tibet ibadetlerinin temelini teşkil ediyordu. Lamaizm şekli altında Tibet Budizmine bu sihirsel unsurlar girmiştir.
Budizm ilk defa Tibet'e, biri Nepalli diğeri Çinli olan ve kral Srong Tsan Gam Po ile evlenen iki prenses trafından sokulmuştur. Yanlarında getirdikleri heykellerle, resimlerle, kitaplarla Kralı Budist yapmışlardır. Şüphesiz Budist misyonerleri onları takip etmişler ve birtakım mabedler inşa etmişlerdir. Tibet'e gelen Budizm, Mahayana Budizmi idi. Onun politeizmi yeni ilâhlarla ve ilahelerle zenginleşmiştir. Fakat sihirsel pratiklere yönelen ülke, 750'ye doğru Padma-sambhava geldiği zaman Budizm'den uzaklaşıyordu. Bu adam, Tibet dininin büyük kurucusu olarak telâkki edilmiştir. Padma-Sambhava, Hind'den gelen yeni doktrinleri vaaz etmiştir (Tantrisme). O, birtakım manastırlar kurmuş ve “kırmızı Bonneler” mezhebini tesis etmiştir. Halkın birçoğu bu mezhebe girmiştir. Fakat yavaş yavaş eski kült (Bon po) taraftarları yeniden görünmüş ve Budistlere zulmetmeye başlamışlardır. 1040 yılında bunlar muzaffer olacakları zaman kral, Bengale'den Hindlİ bir rahip olan Atiça'yı getirterek Budizmîn kutsal kitaplarını Tibetçeye tercüme ettirmiştir. Başka misyonerlerin onu takip etmesiyle birtakım Budist mezhepler, doğmuştur. Böylece, yeni manastırlar inşa edilmiştir. Fakat kısa süre sonra, eski büyüsel pratikler, ciddi reformları gerekli kılmıştır. Reformlar bu defa, Tibetli bir rahip olan Tsong Kapa [5] tarafından yapılmıştır. Tsong Kapa, bir manastır disiplini tesis etmiştir. Bu disipline göre, bekar olmaları, sarı bir entari ve sarı bone giymeleri gerekmektedir. İşte “sarı bone”ler isminin kaynağı da burasıdır. Bu mezhep Tibet'te hakim durumdadır. Ona resmi din olan Lamaizmi sunmuştur. Bu din, çok kuvvetli bir şekilde, Tantrizm renkli bir Mahayana Budizmidir.
Bu büyük reformatör Tsong Kapa, Lamaizme Tibet çevresinde yayılma imkanı sağlamıştır. Yine o, ülkesine çok özel bir yönetim sistemi getirmiştir. 1950'ye kadar devam eden bu sistemde şefi hem maddi hemde manevi şef olarak (Dalai-lama), yani “yaşayan Budda” olarak telâkki edilmiştir. Dala-lama’nın iktidarı kesin olarak, son hükümdar olan Bon Po yenildiğinde tasdik edilmiştir. Beşinci Dalâi-Lama olan Lob San Gan po, Lamaizmin papa'sı olmuş ve Lhassa'da XV. asırda potala manastın inşa ettirmiştir. Bu mânâstır, Tibetin Vatikanı olarak adlandırılmıştır. Bugün Hind'e sığınmış vaziyette olan Dalai-Lama, itaat etmemiş Tibetlilerin tartışmasız manevi şefleri olarak ve hâlâ gerçek kral olarak kalmaktadır (üç asırdan beri). Ülke teokratik hükümet şekline göre biçimlenmişti. Orada din, önemli bir rol oynuyordu. Devlet işlerinde büyük payı olan bir başka pontif, Tashi'dir veya Panchenlama'dir. O, Tashi long po manastırında yaşamış olan bu adam, bir Bodhisattva'nın yeniden bedenleşmesidir.
Birbirleri ile çekişen farklı gruplar arasında büyük hakimler, üstadlar veya lamalar bir bodhisattvanm bedenleşmesi olarak telakki edilmişlerdir. Bunlar Tulku'Iardır. Bununla beraber Tibet Budizmi, ilkel budizmden olan çok uzaklaşmıştır. Tibet Budizmi, metafizik bütünlükle, korkunç veçheli canavar tanrılar aynı zamanda mistik ve sihirsel bir manzarayı ihtiva etmektedir.
İsminden de anlaşıldığı gibi Lamaizm herşeyden önce bir manastır dininde ki Buda’nın ilkel öğretilerine göre düzenlenmiştir. Keşişler tarafından tamamen işgal edilmiş köyler ve yirmi binden fazla keşişler manastırlar vardır. Lhassa, Tibet’in kutsal şehiridir. Manastırlar da ekseriya, kutsal edebiyatın okunduğu Budist üniversiteleridir. Fakat bu, sihirsel uygulamaların yaygın olmasına mani olmamıştır. Bu sihirsel, pratikler, ritüele, tıbba ve şeytanların define uygulanmaktadır. Bunun için danslar, maskeler, resimler, özel eşyalar ve müzik âletleri, Tibet dini hayatına özel bir veçhe vermektedir. Lamaizmin yarattığı bu “garip dindarlık şekli “dua değirmenidir”. Bu değirmen dönerek, birtakım rituel formüller geliştirmektedir. Küçük değirmenler ellerde iken, büyükler uzun yollar boyunca konmuşlar, su ve rüzgar tarafından döndürülmektedir.
Lamaizm de Tantrisme gibi Tantra'ya, gizli kitaplara (mantra) veya Mandala'lara (kozmik semboller ve mistik diagramlar) Kurtuluşa, kült uygulamalarıyla veya yogilerle ulaşılmaktadır. Tanrılar birçok kategorileri ihtiva etmektedir. Önce Buddalar, onlardan biri Vajradhana veya Vajrasattva'dır. Bodhi-sattva'lar ve yüceltilen lama büyükleri ve Brahman panteonunun eski tanrıları, sonra yerli Tanrılar Tara'lar, büyük sihirbazlar, korkunç şekillerdeki erkek ve dişi şeytanlar (Yamantaha, Hevazra, Hcfyagriva, Lhamo v.s), Dakini'ler büyük sihirsel güce sahiptirler. Onlardan birisi Marici'dir.
O, aynı zamanda büyücüdür ve koruyucu cindir. Çene kemiğinden bir kolye ve insan kemiğinden yapılmış bir önlük taşımaktadır. Yidam'lar ve Yogini'ler, koruyucu tanrılar olmasına rağmen korkunç veçhelidirler.
Çok bol olan Lama edebiyatı, özellikle Vinaya ciltlerinin şerhleri ve batini ilahi yorumlarını ihtiva etmektedir. Bunlar, çok ve çeşitli bir edebiyatı oluşturmaktadırlar. Kanjur, metinleri ve Tanjur şerhleri teşkil ederler.
Bütün bu tanrılar, resim, heykel gibi sanat dallarının konusunu teşkil etmiştir. Orijinal tibet resmi, fresklerde ve özellikle bayraklarda veya Tauka'da ifade edilmiştir. Onun çok açık olan resmi sonsuz şekilde tekrar edilen bazı maddelerde mabedlerin fresklerinde olduğu gibi yansımaktadır. Bu çalışmalara iştirak eden herkes bir ibadet yapmış sayılır. Pamuk dokumak, renkleri hazırlamak, desen yapmak gibi... Orada herşey, belli bir merasimle çevrilmiştir. Kompozisyonun düzenlenmesi bile, hiyerarşik ve kutsal açıklamalara cevap vermektedir. Tanrıları temsil den heykel, çoğu defa şiddetli şekillerde ve çok sayıda ellerle dinamik, hayvan başlan ile seksüel bir sembolizmle ifade edilmişlerdir. Bütün Tibet sanatı, büyü ile doludur. Temsil edilen figürler, Tanrının görünmesine imkan vermektedir. Tibet'te süslenmiş ritüel eşyalar çeşitlilik arzeder; maskeler dini karakterli müzik aletleri insan kemikleri, sihirsel maksatlar için kullanılmaktadır. Lamaizm, Moğolistan'da geniş şekilde yayılmıştır. O, Himalayalar'daki küçük devletlerde ve Tibet milletleri arasında yaşamaktadır.
Le Bras Gabriel (1891-1970):
Le Bras, aslında bir hukuk tarihçisidir. Roma hukuku ile kilise hukukunu inceleyerek, Hukuk tarihine çok önemli katkılar sağlamıştır. Ayrıca, bu araştırmalarına Durkheimci sosyologlar ve Marc Bloch gibi tarihçilerle olan ilişkilerini de eklemiştir. Bütün bu bilgi birikimi ile Le Bras, 1931'de Fransanm dini durumu üzerinde geniş kapsamlı tarihî ve sosyal muhtevalı bir araştırma başlatmıştır. Bu araştırma ile bütün Fransızlar, paroisslarda, ilçelerde, nahiyelerde veya beldelerde dini pratiklerine göre makul şekilde derecelendirilmişlerdir. Böyle bir proje ile sadece dini tarih metodları altüst olmuyor ayrıca, katolik dünyanın İlahiyat ve pastoral perspektifleri de bir değişimle karşılaşıyordu.
Böylece, bu ölçüler ve tasnifler, kilisenin tesirinin bir teşhisine de imkan veriyordu. 1947'de ortaya koyduğu “Kırsal Fransa'nın Dini Haritası” bir tip dini sosyolojiyi ortaya koyuyordu. Bu çalışma 1965 yılına kadar çok sayıda akademisyeni ve rahibi harekete geçirmiştir.
G. Le Bras bilimsel çalışmalarını yapabilmek için 1945'de “Centre national de la Recherche Sientifique” bünyesinde “Dinler Sosyolojisi Grubu”nu (Groupe de Sociologie des Religions) kurmuştur. Bu grupta, Henri Descroche, François-Andre İsambert, Emile poulat, Jaques Maitre ve Jean Seguy gibi araştırıcılar yer almıştır. Bu alanda G. Le Bras’ın yaptığı çalışmalar şunlardır:
1- Etudes de sociologio Religieuse, 2 cilt, Paris, 1955-1956.
2- Archives de sociologie des Religions, 1956-1973.
Leeuw Gérard, Van Der (1890-1950):
Hollandalı bir rahip olan Leeuw, Groningue üniversitesinde Dinler Tarihi profesörlüğü yapmıştır. Chantepie de La Saussaye'nin ve Tiele'nin yakın araştırma arkadaşıdır. Van der Leeuw, Dini tecrübenin yaşanmış analizine bağlı kalmaktadır. Mana'nın, Tabu'nun elde ettiği başarı, Leeuw'u, bu mefhumları, Din fenomenolojisinin gelişmesi içine sokmaya götürmüştür. Gerçekten bu disiplin, “yaşanmış tecrübenin analizine” uygun bir metod önermektedir. Van der Leeuw, diğer çalışmaların sağladığı malzeme ile kendini tamamen “ilkel zihniyetin yapılarının incelemesine” adamıştır. Bunun için 1925'de “İntroductionâla phenomenologie de la Religion=Din fenomenolojisine Giriş” isimli eserini yayınlamıştır. Bu eseri daha hacimli olan “La religion dans son essence et ses manifestations- (1933 - Tezahürleri ve özü içinde Din”) isimli eseri takip etmiştir. Eliade'ye göre Van der Leeuw'un temel fikri, dinden bir tecrübe meydana getirmektir. İşte böylece, fenomenoloji özü (Wesen), dünya dinlerinin materyalleri arasında açıklamaya yönelmiştir. Meselâ, “yaşayan Allah (Hay olan Allah), “herşeye kadir” olarak yaşanmadı mı? Dünya, insan ve herşey ondan meydana gelmedi mi? Bu şekilde formüle edilen tez, gelenek içinde yer almakta ve bir açıklamaya yönelmektedir. Gelenekte Din, bizzat kendinde başlamakta başka hiçbir şeyle açıklanamamaktadır. Yine Hollanda ve Alman ekollerine uygun olarak Din bir fenomendir. O, özünü sayısız sonuçlar içinde göstermektedir. Bu sonuçların özelliği bir diğerinin üzerinde hareket ettiği yerde, obje ve suje, düzeyi göstermelerinde bulunmaktadır. Şüphesiz böyle bir gelenek, tekamülcü teorilerden ayrılmaktadır. Dinin ve Tanrı fikrinin menşei problemi, tarih ve zaman şekilleri içinde obje ve sujenin uzlaşmasından itibaren “yaşanmış gücün tecrübesinin anlamı” proplemine yerini bırakmıştır. Burada hatırlatmak gerekir ki Din, surda veya burda gerçekleşen kendine has anlamının gerçekliğini ölçmektedir. Leeuw'un tezinin açılmaya yönelmesi ise, birtakım paradokslar içinde yer almaktadır. Van der Leeuw, Kierkegard'dan, Dinler tarihindeki geniş bilgisi ile ve projesinin karakteri ile ayrı olduğunu biliyordu. O, kendisini daha çok Tillich'e yakın hissediyordu. Çünkü onun projesi, salt bir pratikti. Din ise, vahye ve kurtuluşa açılıyordu. Leeuw'un önerdiği diyalektik, üçlü idi. Devrelerin düzeni ve herbirinin seyri, kendini başka şekilde gösterebildiği halde, ilk iki zaman oldukça netti. Herşeyden önce, gücün şekilleri, Din objesinin yanında yer almaktadır. Mana'nın ve Tabu'nun belirsiz temeli üzerinde Din potansiyelini, mevcut olana bir şeyde ürkek bir ilişki içinde göstermektedir. Şöyleki; kutsal, taşa, ağaca, suya, ateşe, hayvanlara, ruhlara, şeytanlara, krala, babaya ve anneye nakledilmiştir. Figürler, iradeler, güçler ve iktidarlar, eşyada anlam kazanmaktadırlar. Bu eşya, hayret vermekte ve mutlak güç kavranmaktadır. Fakat kapasite, korku ve taş olarak zaruri kaderin bilmecelerinde bağlı kalıyor. ikinci safha, insanı çevreye koyuyor. Çünkü eşya dinine refakat eden, suje dinidir. Fenomenin bir düzeni, diğerinde düzelmektedir. Geçişi gerçekleştiren ölümdür. Korkunun biyolojik şekli, dinde hayatın kutsallığını, tezahür ettirmekte, krala, tedavi ediciye, büyücüye, rahibe, ibadet hizmetçisine, takdis edilenlere ve azizlere çift görünümlü zafer getirmektedir. Dinin sujesi, kollektif hayat şekillerinin sağladığı güçte, kutsalla tezahür etmektedir. Kollektif hayat şekilleri ise, aile, cemiyet, millet, devlet, mezhep, kilisedir. Böylece, Dinin objesinin özü, heryerde aktif olan kaderin tersi içinde göründüğü gibi, Dinin sujesinde her tarafa dağılmış insanda görünmektedir. O halde Fenomenolojide söz konusu olan aynı gücün özüdür, esasıdır. Üçüncü safha, birliğin ve bütünün safhasıdır. Van der Leeuw onu, ruhtaki prensibe bağlamaktadır. Bu, Scheller'den mülhemdir. Kutsal bir kıvılcım taşıyıcısı olan Ruh, yaşanmış canlı ilişkiler yeridir. Bu bakımdan o, hem iç hem de dıştır. Hem birdir, hem de çoktur. O, müşahhas şekilde ikiliğin aşılmasıdır. Fakat o, tarihte ve cemiyette gerçekleşmeye yetiyor mu? Yollar ve vasıtalar, aksiyonun yolları ve vasıtalarıdır. Dinin obje ve sujesi, ilk kültüre iştirak ettikleri zaman karşılıkla mübadelede bulunmaktadır. Bu da külttür. Dini ritüel ve merasimler, içte ve dışta dine sahip olan İnsan ruhunu temizleyerek, Dini potansiyel hale getirmektedir. Bu kült, radikal bir uygulama olan, kurban ve sakramentler işlemidir. Bir takdis işlemi olan Din, kültün biçim verdiği bir zaman ve mekanda dolaşmaktadır. Dindeki iç ve dış aksiyon arasında bir karşılıklılık mevcuttur. Şüphesiz, Dinin özü ve tezahürleri vahiyde ve kurtuluşta tamamlanacaktır. Van der Leew'un geliştirdiği analiz, bu durumu göstermemektedir. Çünkü Leeuw'e göre, vahyin önünde fenomenoloji durmaktadır. Fakat fenomenoloji, yoruma dönüşerek bunu çözebilir. Yorum ise kutsalın diyalektiğinin lehine, farklı dinlerin arasında yakınlaşma olaylarından fışkıran anlamı ortaya koymaktadır.
Levi-Strauss Claude:
Fransız bir anne - babadan 28 kasım 1908 yılında Burxelles'de doğmuştur. 1927'den 1932'ye kadar Sorbonne'da felsefe tahsili yapmıştır. Orada Fransız sosyoloji okulunu tanımış ve özellikle M. Mauss'dan çok etkilenmiştir. Kendi ifadesine göre, üç şey ona rehberlik yapmıştır: Jeoloji, psikanaliz ve Marksizm. 1934'de Sâo Paulo'da sosyoloji kürsüsüne hoca olmuştur. Bu seçim, etnolog için reddedilemez bir şeydi. Seferberlik için Fransa'ya dönmüş, 1940'da Vichy hükümetinden kaçmıştır. 1941'de New-york “yeni sosyal araştırmalar okuluna” profesör olarak atanmıştır. Orada, filolog R. Jakabson ile tanışmıştır. Evrimci etnologlar olan H. Spencer'a (1820-1909), E. Tylor'a (1832-1917), L.H. Morgon'a (1818-1881), J. G. Frazer'e (1854-1841) Etnolojiye Evrimci prensibi uyguladıkları için sitem etmiştir. Yine L.Strauss, “yayılımcı” ekolun önemli isimleri olan İngiliz S. Maine (1822-1888), F.W. Maitland'a (1850-1906), W.H.R. Rivers'e (1864-1992); Fransız A. de Chuatre Fages'a (1810-1892), Almand Fr. Ratzel'e (1844-1904) ve L. Frobenius'a (1873-1938) muhalefet etmiştir. Ayrıca, Viyana yayılmacı ekol mensubu olan W. Schmidt'e (1868-1954), Alman Fr. Graebnere (1877-1934), A. Kroeber'e (1876-1960) ve Fr. Boas'a (1858-1942) da birtakım kültürel devreler meydana getirmek için keyfi tipler ortaya koydukları için eleştiride bulunmuştur. Levi-Strauss, Fonksiyonalizmin üç önemli üstadı olan, Br. Malinowski'ye (884-1942), A. Radcliff-Browvn'a (1881-1955), R. Thurnwald'a (1869-1954) karşı da pozisyon almıştır. L. Strauss, az monografik araştırma yaptıkları, sosyal kurumların fonksiyonu ve tabiatı konusunda ebedi hakikatlar iddiasını kullandıkları için bu isimlere tavır aldığını belirtmektedir. Levi Strauss başka istikametler peşindedir. Onun M. Mauss'da bulduğu prensipler ona daha esaslı görünmektedir. Sosyolojik olaylarda psikolojik hiyerarşi, sembolik ilişkiler dünyası oiarak tarif edilen sosyal hayat, bir sistem olarak telâkki edilen sosyal, zilinin boyutu olarak kollektif şuuraltı, sembolik bir sistemin içinde işlediği bağımsız bir realite olarak görünen sosyal. Böyle başlatmış olduğu atılım dayanarak Levi-Strauss, çalışmasının büyük prensiplerinden birini formüle etmiştir: “Hayvanın aksine insan, sembolik fonksiyonla tarif edilmektedir”. Bu ifade, en önemli ve en mükemmel sembolik sistemdir. Lengüistik sistem, genel antropolojiye ve etnolojiye, sembolik bir model sağlamak zorundadır. Burada söz konusu olan, da Sassure ve Jakobson tarafından tavsiye edilen yapısal modeldir. Bu model, tecrübenin sağladığı sistem araştırmasını ilke olarak ileriye sürmektedir. Yani, yaşanmış olan olayla, tasarlanmış olanın sağladığı bir sistem araştırması. Yapısal analiz, ilişkiler ağının tasviri ile yüklüdür. L. Strauss, yapısal metodu, etnolojiye uygulayarak sabit şeyler, çıkarmayı, kanunlar keşfetmeyi ve bir iletişim teorisinin fonksiyonu ile cemiyeti yorumlamayı denemiştir. Bu yorumu üç seviyede mümkün görmektedir:
1- Benzerlik sistemleri
2- Ekonomik sistemler
3- Lengüistik sistemler. Diğer yandan Strauss, yapısal metodla incelenmekten dört elverişli değişim ağının çıktığını düşünmektedir. Sanat, mit, dini erkan, Din. Bir anlatım olduğu için mitoloji, onun dikkatini çekmiştir. Mitoloji incelemesine, yapısal metodunun prensiplerini uygulamaktadır. Buna göre, sosyal, bir bütün oluşturan bir gerçek olarak telâkki edilmelidir. Bütünün, parçalar üzerinde mantiki üstünlüğü vardır. Mitoloji, anlaşırlığını kendi üstünde taşıyan kapalı bir sistem olarak düşünülmektedir. Yapıların incelenmesi için eş zaman seçimi yapılmalıdır. Bu teorisini Anthropologie Structurale [6] isimli eserinde denedikten sonra, onu, Anthropologie Structurale deux [7] isimli eserinde açıklamış ve tamamlamıştır. Yine bu metodunu, dört ciltlik Les Mythologiques isimli çalışmasına uygulamıştır. Bu eserde Amerikan yerlilerine ait sekiz yüz Mit incelenmiştir. Le Cru et le Cuit [8] isimli eserinde, ateşin keşfi ile, mutfak ziraat ve süslenme teknikleri ile tabiattan kültüre geçişi açıklamaktadır. Bu araştırmalarda Levi-Strauss, Güney-Amerika'da mutfak üzerindeki mitolojileri inceleyerek, insan zihninin determinizmini araştırmaktadır. Du Miel aux Cendres [9] isimli eserinde ise Strauss, mitlerin şifresini çözmeye çalışıyor ve sosyolojik, astronomik, gıdâî kodların değiştirilebilirliğini göstermeye teşebbüs etmiştir. Burada onun söz konusu ettiği şey, şekillerin mantığı değil; kalitelerin mantığıdır. L'origine des manieres de table [10] isimli eserinde, yemek masası, kadınların eğitimi ve evlilik ile ilgili ahlakla önerilerin bir mantığına sahip olmaktayız. Bu ahlâk, varlıkların ve eşyanın safiyetini, sujenin pisliğine karşı korumaktan ibarettir. L’ homme Nu [11] isimli eserinde tabiat ile kültür arasındaki muhalefet problemini incelemektedir. Levi Strauss, Mit'lerin yorulmadan usanmadan dünyada dolaştıklarını tespit etmiştir. Mitler, aynı anahtar şekillerin etrafında mütereddit varyantların sınırsız seri'lerinde meydana gelmektedir. Binlerce yıldan beri, halklar, teorik problemlerini çözmek için Mitlere başvurmuşlardır. Bunun için Strauss, mitlerde insanlığın özlemlerinin açıklayıcısı bir anlam olduğunu reddetmektedir. Ona göre, mitler, dünya, gerçek tabiat, insanın menşei ve kaderi üzerinde hiçbir şey söylememektedir. Mitlerin incelenmesi, insan zihninin bazı şekillerini çıkarmaya imkan vermektedir. Böylece yapısalcılık, eşyanın birliğini ve uygunluğunu keşfetmektedir. Yapısalcılık, insanı da, tabiatla birleştirmektedir. Levi-Strauss için, mitlerde dini bir anlam aramak söz konusu değildir. Dini hayat alanı, tasvirlerin olağanüstü bir rezerv alanıdır. Fakat bu tasvirler, hiçbir zaman spesifik değildir. Strauss, sistem ve yapı terimlerine işlem yapmaya imkan veren bir alet ortaya koymuştur. Kısaca o, fiziki ilimlerin tecrübe metodlarını, beşeri ilimlere taşımıştır. Yine de O, yapısal metodun geçerlilik alanıyla sınırlı olduğunu itiraf etmektedir.
Levy-Bruhl (1857-1939):
Paris'te doğmuştur. Charîemagne lisesinde okumuş daha sonra 1876-1879 yıllarında Ecole Normale'i bitirmiştir. Orada, Fustel’in ve Coulanges’in öğrencisi olmuş, Jaures'le de okul arkadaşlığı yapmıştır. 1884'de Felsefe doktoru olmuştur. 1869'da Sorbonne'da profesörlük yapmıştır. 1900 yılında “La philosophie d'Auguste Comte” isimli eserini yayınlamıştır. 1903'de “La Morale et la scİence des moeurs” isimli eserini neşretmiştir. Bu eser, pozitivist ahlâkın metoduna başlangıç teşkil eder. Buna göre, ahlâk kanunları, olaylardan çıkmıştır. Böylece keşfedilen kurallar, evrensel değil; izafidir ve belli bir sosyolojik muhit için geçerlidir. Bu eserde Levy-Bruhl'un bütün hayatı boyunca takip edeceği bir fikir belirginleşmektedir. O da, “insan tabiatının birliği konusundaki şüphedir.” Bruhl da Durkheim ve Wundt gibi ilkel toplulukları incelemeye yönelmiş, onların kültürlerini ve psikolojilerini anlamaya çalışmıştır.
Olaylara göre incelemiş olduğu ilkel zihniyet konusunda üç eser yayınlamıştır. Bu eserlerde kollektif tasavvurların aksiyonuna bağlı kalmıştır. Çünkü ona göre, zihinleri biçimlendiren sosyal gruptur. Böyle bir araştırma, Durkheim’in totemizm konusundaki araştırmasına yakın bulunmuştur. 1910 yılında Paris'te yayınladığı “Les Fonctions Mentales dans Les societes Primitives” isimli eserinde ilkel halkların zihniyeti ile medeni halkların zihniyeti arasında köklü farklılıklar olduğu tezini ileri sürmüştür. Yine 1922'de Paris'te yayınladığı “La mentalite primitive” isimli eseri, bu tezi ilkel düşünceyi oluşturan üç temele dayanarak açıklıyordu: Kollektif Tasavvurlar, Onları birbirine bağlayan Ön-bağlar, Tasavvurların objektif hale geldiği kurumlar.
Bruhl'a göre ilkel insan akılla değil, duygu ile belirginlik kazanmıştır. “Burada söz konusu olan “Mantık öncesi zihniyef'tir. L'Âme primitive[12] isimli eserinde bu tezine daha çok yer vermektedir. Ona göre, Mana kavramı, temel kavramdır. Mana bütün varlıkların tecanüsünü ifade etmektedir. Bu da Kutsal'ın evrensel varlığını göstermektedir. Mana'nın kaynağı, mitolojik atadır. Ona yapılan kült, onun mistik gücüne bir iştirak teşebbüsünden ibarettir.
Fikirlerine yapılan birçok tenkidden sonra Levy-Bruhl, araştırmalarında bir üçüncü safha başlatmıştır. Bu safhada ilkellerin dini düşüncesini incelemeye kendini vermiştir. Bu konuda 1931'de Paris'te “Le surnaturel et la nature dans la mentalite primitive” isimli eserini yayınlamıştır. Tabiatüstünün duygusal kategorisini tasvir etmiştir. Görünmez güçler karşısında heyecanın tek şekilciliği ve prensibi üzerinde durmuştur. İlkel dinlerin farklı merasimleri, uzlaşmanın kollektif bir çabasını meydana getirmektedir. Merasimlerde kullanılan maskeler, ritmik hareketler, danslar, şarkılar, kollektif bir heyecan meydana getirmektedir. Bu kollektif heyecanın hedefi, tabiatüstü güçierle cemaata ulaşmaktadır. İşte Levy-Bruhl, atalar kültünün önemini buradan çıkarmaktadır. 1935'de Levy-Bruhl, Avusturalya ve Yeni-Gine halklarındaki sosyal hayatta Mit’in fonksiyonunu incelemeye koyulmuştur. Böylece, mitolojik dünyanın karakterlerine işaret etmiştir. Ona göre bu dünyada hiyerarşi yoktur, ilk zamana referans vardır, Atalar vardır, yerler akrabadır, manzaralı yerler totemik merkezlerdir. Medenileştirici birtakım mitolojik şahıslar vardır. Mitolojik varlıklarda Bruhl, iki tabiat görmektedir. Çünkü bu mitolojik varlıklar, arzularına göre insan veya hayvan olabilmektedirler. L'experience mystique et Les symboles ehez les primitif, [13]isimli eserinde bütün araştırmalarının bir sentezini vermektedir. Sembol incelemesiyle, ilkellerin mistik tecrübesi denen şeyi daha iyi anlamaya çalışmıştır. Sembolik fonksiyon, görünmeyen varlığın tasvirinin fonksiyonudur. Çünkü tasvir, bir iştiraki icra etmektedir. Bu görünmez güçlere iştirak, kutsal yerlerin daimiliğini, tarih öncesi resimleri, desenleri ve kitabeleri, esrarlı taşları, ataların sembollerini açıklamaktadır. Sembolik aksiyon, iştirakin üzerine oturmaktadır. İlkel insan için söz konusu olan, bir güç, bir öz ve bir mistik gerçeğe iştiraktir.
İkinci dünya savaşından sonra Levy-Bruhl'ün notlarının arasında bulunan “Les carnets du Lucien levy-Bruhl, [14]son araştırmalarında “mantık öncesi zihniyeti”, reddetmektedir. Fakat temel kabul ettiği iki terimi muhafaza etmektedir. O da, “mistik ve iştiraktir. Ona göre ilkel, mükemmel olmadığının bilincindedir. Bunun için grupla tesanüt içinde yaşamaktadır. İştirak ise, insan zihniyetinin yapıcı bir unsuru değildir, tecrübeye bağlıdır.
M. Mauss, Levy-Bruhl'un “mantık öncesi” zihniyet ile ilgili hatasına işaret etmiştir. Çünkü ilkel zihniyet, mantıkidir. Çünkü ilkel, tabiatı anlaşılır kılmak için eşyayı ve fenomenleri tasnif etmektedir. Mauss yine, Levy-Bruhl'un, mantık öncesi ilk önbağ arasında bir denge kurmak istemesinden dolayı tenkid etmektedir. Çünkü Mauss'a göre, öne bağlı fikirler bütünü olduğu zaman, cemaat vardır. Yine Levy-Bruhl'un antropolojik alandaki bilgisizliğine üzülen Evans-Pritchard, onun iştirak kanunu ile ilgili incelemesinin, yazısız halkların dini problemlerini aydınlattığını söylemektedir. Şüphesiz Levy-Bruhl'un en büyük liyakati, analizlerindeki incelikler sayesinde, sembolik aksiyonun ön tasavvurlar veya aidiyete dayanmış olduğunu göster meşindedir. Böylece o, mit ve semboller üzerindeki araştırması ile Dindar Adamı (homo Religiosus) anlamak için çok yararlı doneler ortaya koymuştur. Yinede o, Auguste Comte'un aşağıdaki kollektivist prensibine sadık kalmıştır: “İnsanlığı, insanla tarif etmemek. Fakat insanı, insanlıkla tarif etmek lazımdır.”
Lhasa:
Bu kelime Tibetçede Tanrılar yeri anlamına gelmektedir. Dalai Lama'ların başkenti ve ikamet ettikleri yerdir. Siyasi dini liderler, XIV. yüzyıldaki Dalai Lamaların sürgününe kadar burada oturmaktaydılar. Batılılar bu şehre “yasak şehir” adını takmışlardı. Çünkü oraya girmek yasaktı. Lhasa, Tibet Budizmi'nin önemli bir merkezidir. Tibet, Çin, Moğol, Boutan, Nepal ve Ladakh Budistleri, orayı Buddamn aydınlandığı Bodh-Gâya'dan sonra en kutsal yer olarak kabul etmektedirler.
Hemen hemen bütün Geshes'ler (Felsefece ve metafizik doktorları) bu bilgi merkezinde bilgilerini artırmışlardır. Diğer bilgi merkezleri ise, Sera, Gaden ve Drepung gibi manastırlardır. İki meşhur Tantrik kollej vardır: Bunlar, Gyuto ve Gyume kollejleridir ki her ikisi de Lhasa'da bulunmaktadır. Tibet’in başşehri olan Lhasa, Çin'den, Boutan'dan, Nepal'den Hind'den ve Arabistan'dan gelen ticaret malları ile önemli bir ticaret merkezidir.
Lha-Tho-Ri:
Lha-Tho-Ri, Tibet’in yirmi sekizinci kralıdır. İ.S. 173 yılları civarında doğmuştur. Yüz yirmi yıldan fazla yaşamıştır. Bodhisattva Kuntu-Sangpo'nun bedenleşmesi olarak kabul edilmiştir. Sanskritçe Samantabhadra'dır. Anlamı ise, herkese, heryerde ve daima iyi olan demektir. Tibet tarihçileri Budizmin, Tibete girişini bu Krala bağlamaktadırlar. Fakat Batılı Tarihçiler bunu pek benimsemezler. Bu kralın saltanatı sırasında kendisine bir Budist metninin geldiğini, ancak onu çözemediğini ve ona Kutsal Emir ismini verdiğini ve onu, kutsal bir eşya gibi mihrabında sakladığını Tibet kaynakları belirtmektedirler. Rüyasında ona, beş nesil sonra birinin geleceği ve bu kutsal Budist metnini yorumlayacağı söylenmiştir. Bu metin, Chen-re-zi'nin faziletlerini takdis ediyordu. O, bütün Tibetliler tarafından manevi rehber ve Dalâ-i lama’nın şahsında onların şefi olarak kabul ediliyordu.
Liberalizm:
Aklın, düşüncede ve kanaatlerde bağımsızlığı seçmesidir. Liberalizm, bütün alanlarda kendini göstermiştir. Politikada liberalizm, mutlakiyetçiliğe, totalitarizme ve diktatörlüğe karşı koymaktır. Ekonomide liberalizm, plan ve yönetmeliklerin zorlamasından veya devletin düzenlemelerinden uzak kalarak serbestçe ekonominin işlemesidir. Dinde liberalizm, dogmatizme ve otoritarizme karşı koymadır. XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başında, açık olarak bir teolojik ve kutsal kitap liberalizmi gelişmiştir. Bu gelişme özellikle protestanhkta olmuştur. Protestan liberalizminin öncülüğünü D.F. Strauss, F. eh. Baur. E. Troeltsch yapmıştır. Teolojik liberalizm aynı zamanda, akılcı, ahlakçı ve tenkidçidir. Bu özellik, bilhassa F. Scheleirmacher'de ve A. Ritschal'de daha sübjektif olarak görünmektedir. İman doktrini, onlar için sübjektif bir temayülün objektifleşmesidir. Bunun ölçüsü, pragmatik düzeydedir. Bunun için, eğer Evharistiy'a size mutluluk veriyorsa, o gerçektir. Teolojideki liberalizm modern katolikliği ilham etmiştir. Protestan muhitlerde “modern katoliklik”, diyalektik ilahiyat ve “ikrarcı kilise” tarafından şiddetle reddedilmiştir. Katolik muhitlerde de bu akıma muhafazakarlar, papalık ve Kitab-ı Mukaddes komisyonu karşı çıkmış; “1846'da” Syllabus diye bilinen papalık genelgesiyle “modern katoliklik” mahkum edilmiştir. Aşırılıkları bir yana bırakılırsa, teolojik liberalizmin, Kitab-ı Mukaddes tenkidinin gelişmesinde ve doğmalar tarihinin inkişafında büyük gelişmeler sağladığı inkar edilemez.
Linga (Lingam):
Genelde Shiva’nın tebcil edildiği bir tapınma sembolüdür. Linga, havuz şeklinde hafif oyulmuş bir kursdan çıkan silindirik bir sütün olarak takdim edilmiştir. O, yuvarlak veya dörtgen bir kaide üzerinde durmaktadır. Mabedlerde bulunmaktadır. Bazıları onda bir Fallik sembolü görmektedirler. [15]Bazı bilginler, Hgna'da Shiva’nın enerjisinin soyut bir tasvirini görmektedirler. Her halükarda o, bir liturji konusu teşkil etmektedir. Lingâyatlarda bu, oldukça spiritüel bir tapınma konusudur. Linga, Shiva’nın yaratıcılık yönünü simgelemektedir. Bunun için Shiva'ya Sivalinga da denmektedir ve cinsel birleşmelerle de tapınılmaktadır.
Liturji:
Liturgie kelimesi XVII-XVIII. yüzyıldan beri Batı'da, kilise tarafından icra edilen resmi kültü belirtmek için kullanılmıştır. Fakat gittikçe liturji kelimesi başka dinler için de kullanılmaya başlamıştır.
Kelime olarak liturji (liturgie) özel bir servisle halkın lehine yapılan merasimler anlamına gelmektedir. Atina'da ve diğer Yunan sitelerinde zengin vatandaşlara bu tip servisler empoze edilmiştir. Daha sonra liturji kelimesi, yapılan genel servise denmiştir. Ancak daha sonra terim özel anlamına kavuşmuş, liturji “kült” için kullanılmıştır. Bu şekildeki anlam, hem paganizmde hem de heienistik Yahudilikte geçerli olmuştur.
Liturji (lituTgie) kelimesinin hem genel anlamı, hemde kült anlamı Yeni Ahit'te görülmektedir. Öncelikle ibadet konusunda [16] ve Hıristiyanlaştırmada [17] bu görülmektedir. Grek ve Bizans babaları, liturji terimini, bir evharistiya aksiyonu olarak belirtmişlerdir. Meselâ, “liturji de S. Jean Chrysostome”, S. Basile gibi. Bu anlamda liturji terimi, XVI. yüzyılda Lâtinceye geçmiş ve Katoliklerin ayini ile Protestanların son yemek liturj isinin rekabetinde kullanılmıştır. XVII. yüzyılda, bu terim daha da gelişmiş ve genelde Hıristiyan kültü için kullanılmıştır. Bu durumda da liturji kelimesinin etimolojisinde ya halk karakteri üzerinde durulmuş veya Yeni Ahit'te kullanılan Hıristiyan liturjisinin spiritüel anlamı üzerinde durulmuştur.
Logos:
Logos kelimesi, söz, akıl anlamına gelmektedir. Yunanca bir kelimedir. Yeni Ahidin üç pasajında logos İsa için kullanılmıştır. I. Yuhanna 1,13'te şöyle denmiştir: “Hayat kelâmı hakkında, başlangıçtan var olanı, işittiğimizi, gözlerimizle gördüğümüzü, temaşa ettiğimiz ve ellerimizin dokunduğunu, evet, gördüğümüzü ve işittiğimizi size de ilân ediyoruz. Ta ki, sizin de bizimle beraber müşareketiniz olsun, gerçek müşareketimiz de Baba ile ve oğlu mesih iledir.” Hıristiyan ilâhiyatçıları, İsa'nın bizzat, hayat logosu olup olmadığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Ancak Yuhanna İncilinin başında şöyle yazılmıştır: “Kelâm (logos) başlangıçta var idi ve kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi.” [18]Böylece logosun İsa ile ayniyeti açıkça ortaya konmaktadır. Yine Vahiy 19, 13'de “ve üzerine kan serpilmiş bir esvapla giyinmiş olup, o, Allah'ın kelâmı ismi ile anılır.” denmiştir.
Aslında, logos kelimesi ile Yuhanna incirinin girişinde bütün açıklığı ile karşılaşmaktayız. Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Yuhanna, Tekvin’in baş kısmından ilham almıştır. Çünkü Filistin Targu-Mu Tekvin’in baş kısmını şöyle tercüme ediyordu: “Başlangıçtan beri Yahv sözü (Aramice Memra) hikmetle yarattı ve gökleri ve yeri tamamladı.” Burada1 logos, yaratılışın ustası olarak görünmektedir (1,3). Gerçek aydınlık, karanlıkların muhalefetine rağmen bütün insanları aydınlatmaktadır. Logos bedenleşerek kurtuluş misyonunu tamamlamaktadır. Böylece karanlık ekrandan beden, bir aydınlanma yeri haline geliyor.
Bunun için şöyle denmiştir: O, çadırını aramıza kurdu ve biz onun zaferini gördük. [19]Kurtuluş, Allah'ın oğlunun liyakatidir. Biricik oğul olan İsa, nesebini, onu imanla kabul edenlere ulaştırmaktadır. Çünkü onu kabul edenlerin hepsine, onun ismine iman edenlere, Allah’ın oğulları olmak salahiyetini verdi.” [20]denmektedir. Tanrısal hayatın sırrı üzerindeki bu aracılık, Yuhanna'ya “kartal isimlendirmesini” vermeye yöneltmiştir. Bu ise, II. asırdan itibaren çok çeşitli yorumlan ortaya çıkarmıştır.
Çağdaş Hıristiyan ilâhiyatçıları, genelde Yuhanna’nın l/l-2’deki sözlerinin arka plânı ile ve doktrinin Dinler tarihindeki yeri ile ilgilenmektedirler. Bazıları için Yuhanna, logos mefhumunu Yunandan almıştır. Çünkü Heraclit'ten itibaren Hellada düşünürleri, dünyanın rasyonalitesine işaret etmişlerdir. Oysa Platon, dünyanın karşısına ideler dünyasını koymaktadır. Stuacılar, Allahı, ateşten bir soluk ve makul olarak takdim etmektedirler. Bu Allah, kainattaki bütün unsurlara nüfuz etmektedir ve onlara hareket ve hayat bahşetmektedir. Bu doktrine Paul'un Aeropage'de verdiği nutuk telmihte bulunmaktadır. Paul şöyle diyor: Çünkü biz onda yaşıyoruz. Hareket ediyoruz ve varız. [21]İskenderiyyeli Philon da logosu evrensel bağ olarak (De Ftıge et insventionne) tasvir ettiği zaman, bu düşüncelerden ilham almıştır. Yine Phiion, logosu, Kitab-ı Mukaddes terimlerine gorede açıklamaya çalışmış ve Logos'u, Tanrıdan ilk-doğan, meleklerin en eskisi, Allah'a benzeyen insan gibi ifadelerle belirtmeye yönelmiştir Bultmann ise Yuhanna’nın girişindeki ifadelerde Mandeenne kökenli bir ilâhiden alıntılar olduğunu söylemektedir. Yine çağdaş birçok yazar, bu metinlerdeki geri plân üzerinde ısrar etmektedirler. Onlara göre, sürgünden sonra Yahudilik, Tanrının yüceliği (müteâl) endişesiyle yaratma işinde ve İsrail’in kurtuluşunda Hikmet, Allah’ın Kelamı veya Allanın Ruhu gibi uknumlar telâkki etmeye yönelmiştir. Targum'da logos (memra) önemli rol oynamaktadır.
Yine Yuhanna İncilinin mukaddimesindeki doktrinel zenginliğin, insanın Tanrı ve dünya ile ilgili sorularına cevap aramadan kaynaklandığını ileri sürenler de çıkmıştır. Hıristiyan ilahiyatına göre İsa, Allah'ın biricik oğludur. Kurtuluş ve yaratılış düzeninde o yegane aracıdır.
Hıristiyan kilise babaları, Hıristiyanlığı kendi zamanlarının entelektüellerine takdim edebilmek endişesiyle bir logos ilahiyatı geliştirmişlerdir. Meselâ, Stuacı bir perspektife göre, herşeydeki “Manevi akıl”dır. Yine onlar, Antikitenin hakimleri üzerinde logosun faaliyetini de itiraf etmektedirler.
Yuhanna'nın 1/9 cümlelerinden ilham alan Hakim Jüstin, bütün insanların Allahın kelimesine (logos) iştirak ettiklerini açıklamakta ve bundan logosa (Allah’ın kelimesi) göre yaşayan herkesin Hıristiyan oldukları sonucuna varmaktadır. [22]Tanrı ile dünya arasındaki aracıları çoğaltan Gnostik spekülasyonlara karşı Trenee, Eski Ahit'teki tezahürleri içinde logosun rolü üzerinde ısrar etmekte ve kurtuluş tarihinin aşılmaz zirvesini incarnation (Bedenleşme) da göstermektedir. Bunu şöyle açıklamaktadır: “Allahın kelâmı (sözün) insanda ikamet etmiştir. İnsanı, Allahı kavramaya alıştırmak ve Allahın da insanda oturmaya alışması için “insanoğlu meydana” gelmiştir. Bu da babanın arzusuna göre olmuştur.”
Plotin’in Yeni-Eflatunculuğuna göre logos, Bir'den ilk çıkandır. Bunun için Bir'den aşağıdadır. Fakat logos, Ruh'dan yüksektir. Bu fikirlerden etkilenen Aryanizm (Arianisme), İsa'yı yaratıkların en mükemmeli ve Baba'ya mükemmel itaat’in modeli olarak göstermiştir. Fakat İznik Konsilinde Arius aforoz edilmiş ve Konsil, oğulun baba ile aynı cevherden (Homoousios) olduğunu ilân etmiştir, İznik Konsili ilkelerini savunan Athanase, logosun sadece babanın bir sanatkârı değil, aynı zamanda onun bizzat kendi kelâmı olduğunu söylemektedir. İşte böylece, Yuhanna İncilinin mukaddimesindeki söz yerine oturtulmuştur.
Luka:
Luka İncilinin ve Resullerin işleri kitabının yazarıdır. Aslında Luka İncili ile Resullerin işleri, Luka tarafından yazılan bir kitabın iki kanadı olarak kabul edilmektedir. Bu kitaplarda işlenen kutsal tarih, vaftizci Yahya'dan ve İsa'dan Roma kilisesine kadar uzanmaktadır. Bu eserlerde yazar, İsa'nın yaptığı ve öğrettiği bütün şeyleri naklettiğini belirtmektedir. Özellikle İncil'de, ilk Hıristiyan cemaatlerinin tarihi belirtilmektedir. [23]İncil'de İsa'nın çıkışından Kudüs'e kadarki dönem üzerinde durulurken; Resullerin işlerinde ise, kelâmın Kudüs'te Samari'ye ve daha uzak yerlere yayılışından bahsedilmektedir. [24]Luka, İncili'nde Markos ve Matta’nın İncillerinde takip ettikleri plânı takip etmektedir. Yani, vaftizci Yahya'nın vaftizinden sonra, İsa, Galile'ye gelmekte[25], Kudüs'e çıkmakta[26]dır. Kudüs'teki ikamet, çarmıha gerilme ve dirilme rivayetleri [27] üzerinde durulmaktadır. Kudüsün mabedle birlikte önemine işaret edilmektedir. Markos İnciline nisbetle bazı yerler Luka'da geçilmiştir, Meselâ, Markos 6,45;8,26 pasajları Luka'dakine denk düşmez. Fakat Luka'da önemli ilâveler yer almaktadır. Luka şöyle demektedir: 1. çocukluk rivayetlerinde [28] vaftizci figürü, sıkı şekilde İsa figürüne bağlanmıştır. Allahın oğlu, kurtarıcı ve rnesih gibi bütün Kristolojik sıfatlar birden ortaya çıkmıştır. 2. Luka, mutluluk nutukları söylemektedir. [29]Bu nutuklar Matta’nın 5-7/3'teki sözlerine benzemektedir. Yine Luka, Matta ile aynı kaynaktan aldığı [30] İsa'nın sözlerine uzun yer ayırmaktadır. [31]Nihayet sıra dirilme ile ilgili rivayetlere gelmektedir. [32]Diğer konularda Luka, daha ziyade Markos İncili'ni takip etmektedir.
Hıristiyan ilâhiyatçıları, Luka'yı, yetenekli, helenist bir yazar olarak görmektedirler. Daha ziyade Luka’nın putperestlikten dönmüş bir halka hitap ettiğini belirtmektedirler. Luka İncili'nin 70-80 yılları arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Luka'nın yazdığı kabul edilen “Resullerin İşleri” kitabı, penteeote'dan Roma'ya kadar olan dönemden bahsetmektedir. Ancak “Resullerin İşlerini”, belirli bölümlere ayırmak zordur. 3,1 den 11'26'ya kadarki bablarda, Yahudi dünyası içindeki tarih yer almaktadır. Bu tarih daha ziyade, Kudüs'te ve Samarie'de geçmektedir. 11,27; 28,31'de ise, muhtelif Paulcu gezilerden söz edilmektedir. 15.'ci bapda, Kudüs toplantısının önemine değinilmektedir. Buna göre, Pierre (Petrus) son olarak görünmekte ve bundan sonra Paul'un faaliyetleri dikkat çekmektedir. İlk defa Pierre (Petrus)’in başlattığı putperestlerin Hıristiyanlaştırılması olayını [33] şimdi Paul, Kudüs'te devam ettiriyor ve putperestlerin Yahudi şeriatı karşısındaki bağımsızlığını ilân ediyordu. Paul'e göre [34] Kudüs ana kilisesi ile diğer genç kiliselerin birliği çok önem taşıyordu. Kudüs toplantısının ana hedefide zaten buydu. Luka, Resullerin İşlerini yazmak için, muhtelif kiliselerce toplanan birçok geleneğe dayanıyordu. Özellikle bu malzemeleri Paul'un kurduğu kiliselerden alıyordu. Yine Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Yunan asıllı olan Luka, eserlerinde Eski Ahid'e çok yer vermiştir. Onun dikkat ettiği şey, İsrail'e yapılan vaadlerin, Hıristiyanlığı nasıl tamamladığını göstermektir.
Lulle Raymond (1235-1316):
1235'te Majorque’in Palma şehrinde doğmuştur. Ailesi, Barcelone'nin en asil ailelerindendir. I. Jaques’in orduları tarafından fethedilmiş olan adaya göç etmiştir. Prens Jaques'e eğitimci olarak tayin edilmiştir. 1257'de Blanca Picany ile evlenmiştir. Sosyal bir hayat sürmüştür. 1246'da ruhi bir bunalım geçirmiştir. Bu anda, Allah’ın elini görmüştür. Bu durum, hayatını değiştirmiş ve kendine dönmüştür. 1264-1273 yılları arasında bir papazlık çömezi dönemi geçirmişe benzemektedir. Şüpheler, endişeler birbirini takip etmiştir. Bu arada, Lâtince ve Arapça öğrenmiştir. Ayrıca felsefe ve ilahiyat tahsili yapmıştır. Bu devrede kendine göre hidayete ermiştir. Tanrı onu, bir göreve çağırmıştır. Bu görev, 1 Müslümanları ve Yahudileri Hıristiyanlaştırma görevidir. O, kendisinin birinci derecede Müslümanları Hıristiyanl aştırmakla görevli olduğunu söylüyordu. Dünyayı ve aile ocağını boylece terk etmiştir.
Raymond Lulîe'un zamanında Araplar, onun ülkesinde sosyo-dini bir tehdit olarak görülüyordu. Diğer yandan Paris'te, İbn Rüştçülük için verilen çabada entellektüel bir tehlike oluşturuyordu. Bu durumda Müslümanlar, onun en büyük endişelerinden birisi olmuştu. Kendinin aydınlandığına inanan Lulle, son haçlı seferlerinde Hıristiyan ve Müslüman ülkelere koşuyordu. Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için. Papalıktan, krallardan ve kendisine yardım edebilecek Resullerden yardım talep ediyordu. Fakat düşkırıklığına uğramıştı. Çünkü, o, Müslümanları Hıristiyan yapmak için büyük bir Haçlı seferi organize edilmesini ve Hiristiyanlaştırmayı hazırlamak için doğu dilleri (Arapça) okullarının kurulmasını zorunlu kılan papalık genelgesinin yürürlüğe girmesini istiyordu. R. Lulîe'un 250'ye yakın eseri vardır. Bunların çoğu yazma halindedir. Bu eserlerin çoğu felsefe, İlahiyat, pedagoji, edebiyat, mistisizm ve şiir konularına ait bulunmaktadır. Fakat 1264'den sonra R. Lullc'ün en temel işi, müslümanlarla mücadele ve onların Hıristiyanlaştırılması konusu olmuştur. Onun temel hedefleri şunlardı:
1- Miramar okulunu kurmak ve burada doğu dilleri (Arapça) bilen misyonerler yetiştirmek.
2- Diğer dinlerle, özellikle İslâm dini ile temas sağlamak.
3- Seyahatlar yaparak, diğer dinlerle ve özellikle müslümanlarla tartışmak. Şimdi bu başlıktaki konuları biraz daha geniş şekilde görelim:
1. Miramar Doğu Dilleri Okulu: Bu okulu Lulîe'un isteği üzerine Majorque kralı II. Jaques, bir Fransisken manastırı olarak kurmuştur. Bu manastır Papa XXI. Jean tarafından da 1276'da resmen tanınmıştır. Bu manastırda on üç rahip, Araplar ve Yahudiler arasında çalışmak için “doğu Dilleri” öğrenmeye başlamışlardr. Lulle, arkadaşı Raymond de Penya Fort'dan aldığı fikri, Ma-Ramar'da gerçekleştirmiştir. Papa da benzer bir kuruluş kurmaya teşebbüs etmemiştir. Yine de Viyana genel Konsili'nde (1311-1312) Lulle, Avrupanın en önemli beş üniversitesinde, İbranice, Arapça, Keldanice ve Yunanca kürsüleri kurma kararının alındığını görünce çok mutlu olmuştur.
2. Müslümanların Hıristiyanlaştırılması: Burada söz konusu olan, İsa'da doruk noktaya ulaşan hakikat vahyi konusunda müslümanları ikna etmektir. S. Augustin’in talebesi olan Lulle, Hıristiyan Hikmetinin birlik karakteri tezini savunmaktadır. Ona göre akıl ile iman; felsefe ile ilahiyat arasında ikilik yoktur.
3. Seyahatlar-Dersler ve Tartışmalar: R. Lulle, birçok seyahat yapmış ve birçok papa ile görüşmüştür. Meselâ, Papa IV. Honorius, IV. Nicolas, V. Celestin, VIII Boniface, XI. Benoit ve V. Cleement bunlardandır. Ayrıca Lulle, Viyana konsilinede katılmıştır.
Aragon Kralı II. Jaques, Fransa Kralı IV. Philippe, Sicilya Kralı III. Ferederic'de, Lulle'ün ziyaret ettiği krallar arasında bulunmaktadır.
Diğer yandan R. Lulle, Paris'te Sorbonnc üniversitesinde ders vermiş ve İbni Rüştçü lâtinlerle tartışmıştır. Diğer yandan R. Lulle, Tunus'a ve Bougie'ye seyahatlar yapmış ve Majorque'a dönerken ölmüştür.
Lût, (Hz):
Kur'an-ı Kerim'de ve Kitab-ı Mukaddes'te ismi geçen peygamberlerden biridir. Hz. Lût, Sodom halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Bu halkın, homoseksüel ilişkileri karşısında Hz. Lût çaresiz kalmıştır. Bu konuda Hz. Lût'un verdiği mücadele, Kur'an-ı Kerimin Şûâra Suresi'nin 160-175 ayetlerinde nakledilmektedir. Buna göre Sodom halkı helak edilmiştir. Aynı helâktan Kitab-ı Mukaddesde bahsetmektedir. Buna göre Rab, Sodom ve Gomorra üzerine göklerden kükürt ve ateş yağdırmıştır. Herşeyi altüst etmiştir. [35]Kur’an’ı Kerim’e göre Hz. Lût'un karısı da helak olmuştur. [36]Sodom ve Gomorra'nın helak edilmesinden sonra Hz. Lût'un akibeti konusunda Kur'an-ı Kerim'de fazla bilgi bulunmamaktadır. Bazı İslâm bilginleri sodom ve Gomorra'nın yerinin Lût gölü olduğunu söylemektedirler. Tekvin'e göre Hz. Lût, felâketten sonra Tsoar kentine sığınmıştır. Moabliların ve Ammon oğullarının, Lût'un neslinden geldiğini söyleyenler vardır.
Luther, Martin (1483-1546):
Almanya'nın Eisleben şehrinde doğan Luther, bir maden işçisinin oğludur. Babası, zamanla maddi problemlerini çözmüş ve oğlunun iyi bir eğitim görmesi için gerekeni yapmıştır. 1501 de Almanya'nın en gözde okullarından Erfurt Üniversitesine girerek eğitim görmüştür. Aziz Augustin'e hayranlığından, Augustinusçu keşişler tarikatına katılmıştır. Wittenberg üniversitesinde ilahiyat tahsili yapmıştır. 1512 yılında ilahiyat doktoru olmuş, Almanya'daki Augus-tinusçu'ların önem verdiği bir din adamı haline gelmiştir. Muhtemelen 1512-1516 yılları arasında Augustinusçu keşişlerin aralarındaki ihtilafı anlatmak üzere Roma'ya gitmiştir. Roma'da St. Pierre kilisesinin mali finansmanı için Papa X. Leon'un, bütün cömert bağışçılara Endüljans (Bağışlanma belgesi) vermesi, din adamlarının maddeye ve çıkar ilişkilerine düşkünlüğü ve günahkarların bağışlanması için kilisenin giriştiği suistimaller karşısında morali bozulan Luther, Almanya'ya döndüğünde papalığa ve onun emrinde görevyapan ruhani şahsiyetlere Hıristiyanlık adına buğz ve nefret içindeydi.
Öteden beri Luther’in kafasını karıştıran soru şuydu: İnsan amelle mi kurtulacak, yoksa imanla mı? Katolik kilisesi amele Çok önem veriyor ve dinin emirlerinin zahiri yönüne dikkat çekiyordu. Luther'e göre sadece zahir Önemli olmamalıydı. İnsan ruhu, insan niyeti de önemli olmalıydı. Ancak Luther, XV asırlık bir Hıristiyan geleneğini bir anda yıkamayacağını biliyordu. İşte Luther’in Roma dönüşünde kafasındaki ana problem buydu. Bu problemleri çözmeye çalışırken St. Paul'un, Romalılara yazdığı mektupta şöyle bir cümle görmüştü: “Çünkü onda Allah'ın salâhı imandan keşfolunur; nitekim: Fakat salih imanla yaşıyacaktır” [37]Hatta Luther Almancaya tercüme ettiği İncil'de buradaki İman kelimesinin önüne, “yalnız” kelimesini eklemiştir. İşte Luther ilahiyatının felsefesi bu cümleden çıkmaktadır. Ona göre manevi kurtuluş, Tanrının bir inayetiydi. Tanrının inayetinin herhangi bir karşılığa ihtiyacı olmaması gerekirdi. Luther'e göre Tanrı bunu, İsa-Mesih'te göstermiştir. Bunun için kurtuluş arayan insanın, önce ruhunu arındırması gerekecekti. Bunu elde ettiği zaman, ilâhi kurtuluşa ulaşabilirdi. Aslında Luther’in yaşadığı dönemde, ilahiyat çevrelerinde klâsik ilâhiyatçılarla yenilikçiler arasında bu ve benzeri konularda ciddi ayrılıklar dikkat çekiyordu. Fakat Katolik çevrelerdeki geleneğe bağlılık, serbest düşünce sahiplerine fikirlerini açıkça söyleme imkanını vermiyordu. Luther, bu yeni düşünceleri Roma ziyareti sonrası dile getirme sorumluluğunu hissetmişti. Luther’in Roma'da gördüğü ilk sapma hareketi, enduljanslarda kendini gösteriyordu. Enduljans, Katolik kilisesince ve papalıkça, Luther'e göre istismar ediliyordu. Enduljans, insanların işlediği günahların para karşılığında bağışlanması için kullanılıyordu. Enduljanslar, papalığın güvendiği kişilerce dağıtılıyordu. Katolik kilisesi, para ihtiyacı olduğunda, Enduljans dağıtımını artırıyordu. Aslında temelde Enduljans, Tanrının affının para ile satılıp alınamayacağı fikrinin üstüne dayanıyordu. Buna göre Enduljans, bir hayır işiydi. Ancak, kilisenin uygulamaları âdeta, günahların bağışlanması ile Enduljansı eş anlama getirmişti. Luther’in hoşuna gitmeyen de bu düşünce idi. Diğer yandan bazı kilise adamları, Enduljans gelirlerini kendi çıkarları için kullanıyorlardı. Meselâ, Ahnanya'daki Enduljans gelirinin yarısı, Mainz başpiskoposu Albrechfe gidiyordu. Diğer yandan Keşiş Tetzel, Almanya'da kendi çıkarları için Enduljansı kullanıyordu. Çünkü Tetzel, toplanan paralardan giriştiği kampanya için yüzde alıyordu. Hatta Luther’in bağlı olduğu Wittenberg kilisesi üyeleri bile, Tetzel'i destekliyorlardı. İşte Luther bunun üzerine 95 maddelik tezini 31 Ekim 1517' de Wittenberg'deki Schlosskirche kilisesinin kapısında ilân etmişti. 95 tezin özü, Papa'nın veya onun adına herhangi birinin günah affetme yetkisinin olmadığıydı. Enduljansın, sahte bir tövbekarlık meydana getirdiğine inanıyordu.
Luther bütün bu düşüncelerine rağmen, Roma'dan ayrılmak istemiyordu. Çünkü onun hedefi, yeni bir dini hareket tesis etmek değildi. Onun istediği Katolik Kilisesinin, yanlışlardan ve istismardan uzaklaşmasıydı. Bunun için Luther, tartışmayı Almanya'da başlatmıştı. Ancak onun ileri sürdüğü tezler, matbaanın yardımı ile hızla yayıldı ve tartışma Almanya hudutlarının dışına çıktı. Özellikle Luther'le uğraşan Mainz başpiskoposu, 1517 yılında Luther'le ilgili bir dosyayı Vatikan'a gönderdi. Papalık, önce problemin çözülmesi yönünde çalıştı. Bunun içinde Luther’in bağlı olduğu Augustinusçularm başkanına konuyu havale etti. Ancak problem çözülemedi. Luther 1518 yılında Augustinusçularm genel kurul toplantısına katılmak üzere Heidelberg'e gitmişti. Luther’in yokluğu sırasında Wittenberg'de Johann Eck, Luther’in tezine karşı cevaplar hazırlamıştı. Luther'e karşı mücadele, John Eck’in Karlstadt’ın Luther'e karşı yazdığı 405 tezle alevlenmişti. Bunun üzerine Katolik çevreler'de Luther’in yargılanması isteniyordu. Papahkda bu defa Lutherle ilgili fezleke işlemlerini hızlandırmıştı. Hatta, bunun için Augusburg'daki Kardinal Cajetan'a, Luther’in Roma'ya gönderilmesini isteyen bir yazı gönderilmişti. Papa'nın çevireceği siyasi entrikalardan çekinen Luther, 1518'de Augsburg'a gelmişti. Daha sonra burada, güvenliğinin olmadığını hissedince 1519'da Leipzig'e geçti. Ancak Roma'da Luther aleyhine yapılan çalışmalar hızlanmıştı. 15 Haziran 1520 de Luther’in 95 maddelik tezinin kırk biri için Vatikan, “Exsurge Domine” adı ile bir beyanat yayınlanmıştı. Daha sonra Roma'da Luther’in tezini ihtiva eden yazılar yakılmıştı. Ancak, Almanya'da Lutherin tezleri belli bir enteliektüel kesimde kabul görmüş ve bir kamuoyu oluşmaya başlamıştı. Bundan istifade etmek isteyen Luther, “An den Christlichen Adel Deutscher Nation” (Alman milletinin Hıristiyan soylularına) isimli yazdığı risaleyi, Almanya'daki prenslere göndermişti. Luther burada, kilisenin ıslah edilmesi gerektiğini, gerekirse siyasi otoritelerin Roma'ya baskı yapmalarını istiyordu. Aradan çok geçmeden Luther, “De captivitate Babylonica ecelesiae praeludium” (Kilisenin Babil Esaretine Dair Giriş) isimli ikinci bir risale daha yazmıştı. Luther, burada Kilise sakramentlerini, Vaftiz, Komünyon ve Günah çıkarma, olmak üzere üçe indiriyordu. Luther’in Kilise sırları konusundaki bu tutumu, bazılarınca beğenilmedi.
Fakat Almanya'da durum iyice kızışmıştı. Luther bu arada Papa'ya ithafen “Von der Freiheit eines Chrîstenmenschen” (Hıristiyanın özgürlüğüne dair) isimli bir risale daha kaleme almıştı. Bu risalede îmanla kurtuluşu işlemişti. 10 Aralık 1520'de öğrenciler, Wittenberg'de şehrin kapısı önünde kilise hukukçularının kitaplarını yakmışlardı. Lutherde bu sırada Vatikan'nın kendisi için yayınladığı “Exsurge Domine”yi ateşe atmıştı. Durumun iyice kötüye gittiğini ve Almanya'nın Katolik Kilisesinden kopma noktasına doğru ilerlediğini gören Vatikan, Ocak 1521 'de Luther'i “Decet Romanum Pontificem” fermanıyla resmen aforoz etmiştir. Vatikan'ın aforoz fermanı Almanya'ya geldiğinde Worms Meclisi, toplantı halindeydi. İmparatora yapılan telkinler sonucunda Luther’in, Worms Meclisi (Diet Worms) önünde savunma yapması kabul edildi. Luther 17 Nisan 1521'de Diet Meclisi önünde savunmasını yaptı. Savunmasında eserlerindeki görüşlere sadık olduğunu, ancak polemiklerin şiddeti için özür dilediğini beyan etti. Hıristiyanlık hakkındaki görüşlerinin doğru olduğunu, açıkça belirtmişti. Bu arada Almanya'da Luther’in fikirleri prensler ve köylüler tarafından benimsenmişti. Böylece Luther, siyasi sığınaklar da elde etmiş oluyordu. Almanya'daki siyasi ve dini karışıklık gittikçe yoğunlaşırken, Luther, kaçırılma süsü verilen bir operasyonla Eisenbach yakınındaki Wartburg şatosuna sığınmıştı. Luther’in burada kaldığı bir yıl boyunca yaptığı en önemli çalışma, Kitab-ı Mukaddes'i Almanca'ya çevirme işi oldu. İncil çevirisi 1522 de, Eski Ahid de 1534'de tamamlanmıştı. Luther, 1522'de Wittenberg'e dönmüştü. Bu sırada Zwingli ve Karlstadt gibi iki radikal reformcu daha dikkat çekmeye başlamıştı. Luther, Augustinusçu bir keşiş olmayı hiç bırakmadı. Onlar gibi giyiniyordu. Vaaz vermekle fikirlerini açıklıyordu. Luther iki hedef seçmişti: Bir yandan Katoliklerin bağlı olduğu gelenekçiliğe, diğer yandan radikal reformculara çatıyordu. Hatta 1523'lerde radikal reformcuların tehlikelerinden bahseden “Von Weltlicher Obrig-Keit” (Dünyevi yönetim üstüne) isimli bir risalede kaleme almıştı. Luther, burada dünyevi ve ruhani yönetimin alanlarını ayırmıştı. Devlete karşı isyanın günah bölgesindeki “köylü savaşları” sırasında, köylülerin meşru isteklerini desteklemişti. Hatta bu konularda prensleri tenkid etmiştir. Ancak, dünyada mutlak adaletin olmadığını da belirtmişti. Buna rağmen 1525'de Thomas Müntzer’in liderliğindeki köylü ayaklanmasını, devlete karşı bir çıkış olarak dinen doğru bulmadığını açıklamıştır.
Luther 1525'de rahibe Katherina Van Bora ile evlenmiştir. Luther’in evlendiği yıl, elektör Friedrich ölmüştü. Almanya'da siyasi ve askeri ciddi problemler vardı. İmparator V. Karl, Osmanlı devletine karşı destek toplamak gayreti içindeydi. Luther, bölge kiliselerinin örgütlenmesini destekliyordu. 1529'da Speyer'de toplanan Diet Worms meclisi, Katoliklerin baskısı ile daha önce verilen tavizler geri alınarak, azınlığın çoğunluğa tabi olması gerektiği kararını verdi. Almanya'da bazı prensler ve bölgeler speyer toplantısını protesto ettiler. Bundan sonra Protestan kelimesi, dini anlamda sözlüklere girmiş oldu. Böylece reformcular ilk defa protestan olarak adlandırıldılar. Ancak Protestan kelimesi, halâ evrensel olarak benimsenen bir kelime değildir. Meselâ Almanlar, Evanjelik terimini Protestan kelimesine tercih ederler. İngilizler, Anglikan kilisesi adı altında protestanliğı benimserler. Diğer yandan Reformdan yüzyıllarca sonra doğmuş olan Babptistler ve Metodistler gibi bazı Hıristiyan mezhepleri, gönüllü olarak Protestanlığa aidiyetlerini ilân etmektedirler. Ne olursa olsun Reform'dan doğan kiliseler aynı ismi taşımamakla beraber; aralarında özellikle Komünyon ayininin mahiyeti konusunda görüş ayrılıkları vardır. Meselâ, Luther'e göre İsa'nın son akşam yemeğinde ekmeği kutlarken “Bu benim Bedenim”dir sözü, mecaz kabul edilmeyebilirdi. Bu olduğu gibi kabul edilmesiydi. Zwingli ise bu sözün yorumlanması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca Luther, Zwingli'nin aksine İsa'nın kişiliğinin bölünmez birliğini ve dilediği yerde bulunabileceğini ileri sürüyordu. Calvin ise, İsa'nın ekmek-şarap ayininde sadece Kutsal-Ruh'un kudretiyle var olabildiğini söylüyordu. Bu duruma göre Luther ile Calvin belli bir uzlaşmaya varabilirken, Zwingli ile Luther’in uzlaşması zor görünüyordu.
Fakat reformcular cephesinde ortak bir birliğin olması da önemliydi. Bunun için Hessen Prensi, Philipp, Ekim 1529'da Zwingli ve Luther ile taraftarlarını Marburg'da bir toplantıya davet etmişti. Toplantıda komünyon üzerinde anlaşma sağlanamadı ise de, aralarındaki birçok yanlış anlama ortadan kalkmıştı. Ancak yine de Luthercilerle Zwingli taraftarları ayrıldılar. Luther’in en yakın mesai arkadaşı Melanchthon 1.530'da bir itikadname hazırlamıştı. Almanya'da Protestan ve Lutherci eğilimlerin gelişmesine Osmanlı Devletiyle girişilen savaş, yardımcı oldu. Çünkü Katolik birlikler, Protestanlığı takipten uzak kalmışlardı. Böylece 1530-1.546 yılları arası, Lutherciliğin Almanya'da yayılma dönemi oldu. Luther, hayatının sonuna kadar inandığı fikirleri söylemekten çekinmeyen bir hayat yaşadı. Ölmeden önce, Trente Konsili (1546-1563) ile güç kazanan Katolik kilisesi karşısında “Von den Concilis und Kirchen” (Konsiller ve kiliseler üzerine) isimli bir eser kaleme aldı. Eisleben'de bir toplantıya katılmak üzere çıktığı yoluculukta hastalandı ve 18 Şubat 1546'da öldü. Bugün Lutherci kiliseler çoğu defa, “Evanjelik” ismini benimsemektedirler. Luther’in taraftarları, çoğunlukla aşağılayıcı bir mezhepçiliği çağrıştırmasına rağmen “Luthercilik” kelimesini benimsemişlerdir. Bu hareket Wittenberg üniversitesinden, Almanya'nın büyük çoğunluğuna yayılmıştır. İskandinavya'da büyük kabul görmüştür. Amerika'da Nev Netherland ile Delaware ırmağı üzerindeki Nev Sweden'de kurulan ilk koloniler arasında Lutherciler vardı. Amerika'ya sürekli gelen göçlerle, Luthercilik değişik bölgelerde gelişti. Ancak grup hep kendi etnik köküne bağlı olarak bir kilise kuruyordu. Bunun için Amerika'daki Lutherciler arasında XX. yüzyıla kadar bir birlik temin edilemedi. Lutherciler, inançlarının ve ibadetlerinin temelini İznik Amentüsüne (325) ve XVI. yüzyılda Reform döneminde kaleme alınan dini belgelere dayandırmaktadırlar. Bu belgeler arasında 1530'da kaleme alınan Augsburg itikatnamesiyle, Luther’in yazdığı İki kateşizmi sayabiliriz. Lutherciler arasında Augsburg ıhkatnamesinin çok önemli bir yeri vardır. Bugün üç Hıristiyan mezhebinden biri olan Luthercilik, Protestanlığın en geniş kolunu teşkil etmektedir. Luthercilik, Almanya, İskandinav ülkeleri ve Amerika'da yayılmıştır. Luthercilikte, Katolik kilisesindeki merkeziyetçilik yoktur. Dünyada belli bir merkezleri de yoktur. Ancak muhtelif coğrafyadaki Luterci birliklerle işbirliği içinde bulunmaktadırlar.
Lydia:
Anadolu'nun en eski halklarından birisidir. Lydialıların yerleşim bölgesi, Batı Anadolu'nun orta kesimlerini içine almaktadır. Kuzeyde Mysia, batıda İonya ve Eolis, güneyde Karia, doğuda Frigya bölgeleriyle kuşatılmış bir alanda yerleşmişlerdir. Doğuda Frigya ile arasında kesin bir sınır yoktur. Kısaca Lydialılarm yerleşim alanları, bugünkü Manisa'yı, İzmir’in doğu kesimini içine alan ana yerleşim merkezidir. Lydia halkının bu bölgeye ne zaman geldiği bilinmemektedir, Hind-Avrupa ailesine bağlı bir dilleri olan Lydialılarm, M.Ö. 2 bin yılın ikinci yarısından sonra yaşadığı bilinmektedir.
Lydia’nın en Önemli şehri Sardes'tir. Tarihte ilk Sikke'yi, altın ve gümüşten yapan Lydialılardır. Dokumacılığı da geliştiren onlar olmuştur. Dokumacılığa bağlı olarak, kok boyacılığını da geliştirmişlerdir. Lydialıların kullandığı diller, Hind-Avrupai kökenli ölü bir dildir. Lydia dilindeki en eski metinler, M.Ö. 6,5 ve 4. yüzyıllardan kalma metinlerdir. Bu metinlerde kullanılan alfabe, Doğu Yunan alfabesinden türetilmiştir. Lydia dili, Hitit, Luvi ve Pala dilleriyle ortak özelliklere sahip bir dildir.
Lydialılarda ana Tanrıça Kybele kültü hakim dini inancı oluşturur. M.Ö. 7. yüzyılda Alkman, kendisinin Sardes'te Kybele'ye hizmet eden bir hadım olmadığı için yakınmaktadır. M. Ö. 13. yüzyıla ait Manisa yakmîanndaki Spylos dağında bulunan büyük bir kabartmadan, Ana-Tanrıça'ya bölgede hayvanlar hakimesi olarak 2 bin yılın ikinci yarısından beri tapınıldığını anlamaktayız. Nitekim Herodotos M.Ö. 499 yılındaki İon saldırısından önce, Sardes'te bir Kybele tapınağından söz etmektedir.
Lydia'lıların inandıkları diğer bir Tanrıça'da Armitu olarak bilinmektedir. Böylece Lydia dininde iki önemli Tanrıça figürü dikkat çekmektedir. Bunlardan biri Kybele veya Kybebe diğeri de Artemis olduğu görülmektedir. Lydia dini tarihinde Friglerle ortak yönlerden birisi de hadim edilmiş uzun saçlı rahipler sınıfının varlığıdır. Bu rahipler bazı yüksek deneyimler elde etmek için icra ettikleri merasimler sırasında vahşi çığlıklar içinde bu hadimlik operasyonunu gerçekleştiriyorlardı. Bu rahipler, dini törenler esnasında, teflerini, kırbaçlarını, gürültülü zillerini ve etrafa kokular saçan uzun saçlarının buklelerini Ana Tanrıça'ya ithaf ediyorlardı. Bu tür dini törenlerin Lydia ve Yunanistan'da Tanrı Bakhos ile birleştiği görülmektedir. Böylece Bakhos'un anavatınının Lydia olduğu ve bir Lydia kalesi olan Tmlos'tan Yunanistan'a ziller ve sihir kerametleriyle geldiği anlaşılmaktadır. Frigya, Lydia, Yunanistan ve Avrupa dörtgeninde aynı inancın yayılmasında, muhtemelen Sardes, önemli bir mekan olarak görülmektedir. Bu durumda Sardes'le birlikte ön Asya'daki Hellenik şehirlerin, bu inancın Avrupa'ya geçmesinde aracılık ettikleri düşünülebilir.
[1] 90-100 yıllarında papalık etmiştir
[2] Bk. Yves Congar, Encylopeedie de la foi, Paris, 967
[3] Bk. Encyclopedide de la foi
[4] Matta 22/21.
[5] XIV. cu asırın sonunda.
[6] Paris, 1958.
[7] Paris, 1973.
[8] Paris- 1964
[9] Paris- 1966
[10] Paris, 1968
[11] Paris 1971
[12] Paris- 1927
[13] Paris, 1938
[14] Paris, 1949.
[15] Linga Sanskritçede, erkek organı anlamına gelmektedir.
[16] Resullerin İşleri, 13,2.
[17] Romalılara 15,16.
[18] Yuhanna: 1/1-2.
[19] Yuhanna: 1/14.
[20] Yuhanna 1/12.
[21] Resullerin İşleri: 17/28.
[22] I. Apol, 46.
[23] Luka: 1,1-4; Resullerin İşleri. 1,1-2.
[24] Resullerin İşleri: 1,8.
[25] Luka: 4,14; 9,50.
[26] 9.51;19,28
[27] 19, 29; 24,53
[28] Luka 1,5; 2, 52.
[29] Luka: 6,12-49.
[30] Luka: 4.
[31] Luka: 9,51; 18,14.
[32] Luka: 24.
[33] Luka:10-ll.
[34] 2 Korint 8-9, Romalılar 15,22-29.
[35] Tekvin 19/24-25.
[36] Hûd: 11/8l.
[37] Romalılara: 1/17.
İslami Okul Okulların En Önemlisi