Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 14 L - Index Web

L. 2

Lâik (Laic=Layman):2

Laisizm:2

Lamaizm:2

Le Bras Gabriel (1891-1970):4

Leeuw Gérard, Van Der  (1890-1950):4

Levi-Strauss Claude:5

Levy-Bruhl (1857-1939):6

Lhasa:7

Lha-Tho-Ri:7

Liberalizm:7

Linga (Lingam):8

Liturji:8

Logos:8

Luka:9

Lulle Raymond (1235-1316):10

Lût, (Hz):10

Luther, Martin (1483-1546):11

Lydia:13


L

 

Lâik (Laic=Layman):

 

Bu terim, pa­pazlar ve rahipler sınıfına ait olmayan fa­kat bununla birlikte “Allah'ın Cemaatini” teşkil eden dini bir cemaati belirtir. Kato­lik Kilisesine göre Sacerdoce'un, kehâne­tin, İsa-Mesih’in krallığının adına her vaf­tiz olan bu invan içine girer. Gerek Yu­nanca İncil tercümelerinde, gerekse lâdinî edebiyatta laos, şefleri olan rahipler ve Levililerden aşağı bir toplumu, yani vasıf­sız bir kitleyi ifade eder. Bunlar, basit Mü’minler sınıfıdır. Laikos terimi, ilk de­fa, M. 96 yılında Clement[1]’in mektubunda basit bir Mü’mini, bir Diyakos veya bir rahipten ayırmak için kullanıldığı görülür[2]. İşte bu ayırımı, kilise hukuku şöyle diyerek daha da netleştirmiştir: Lâ­ik, yargılama yetkisine ve özellikle Ordre sırrına iştirak etmeyen kişidir. Uzun bir duraklamadan sonra, lâikliğin önemi bugün kilisede yeniden kendini göstermeye başlamıştır.  Bu konuda eşit güçte olmayan iki cereyan birbirine yö­nelmiş durumdadır: Bir taraftan ruhban­lıktan uzaklaşan bir kısım rahip, kilise ve dünya içinde ayrılmış imtiyazlı durumla­rını reddederken; diğer taraftan “Al­lah'ın, Cemaatı” olarak lâikler, en kesin şekilde haklarının, ödevlerinin ve yetkile­rinin bilincindedirler. Bugün, İncil’in ve misyonerliğin sembolü altında yeni bir kilise laikliği teşekkül et­miştir. O, vicdanında ve ihtiyaçlarında ne manastır spiritualitesinin bir kopyesine ve ne de bayağı bir Hıristiyan hayatının bir formülüne değil; fakat insanlık dün­yasında yine insanlığın hizmetinde aşk ve imanla dolu bir hayatın ifadesi olan spiritualist bir uyuma kavuşmayı arzu eder.[3] Bu­nunla beraber yine onlar, bütün kilise gö­revlerini ifa etmek zorundadırlar. Böylece onlar, İsa'nın krallığına, sözüne, sakerdosuna gerçek iştirakçiler olarak İsa'nın sırrını yaşamak; dünyanın Hıristi­yanlaşmasına şehadetleriyle ve nüfuzlarıyla katkıda bulunmak, Allah'ın kanunu­nu daha insani, daha âdil kılmak için maddi dünyayı değiştirmek için faaliyet­lerle, yine kilisenin tüm görevlerini ifaya yönelmişlerdir.

Hiyerarşik organizasyon ve bizzat kilise­nin iktidar ekzersizi içinde; lâikler tara­fından bu görevlerin ifasına sebep olan pratik sonuçlar, henüz tam aydınlığa ka­vuşmamıştır. Ayrıca kuvvetli mukave­metlerle de karşılaşacağa benzemektedir.

 

Laisizm:

 

Fransa anayasasında ifade edildiği gibi lâiklik, devletin din konu­sunda, kiliselerin de devletin icraatında yetkisizliğini ortaya koymaktadır. İsa, dünyevi ve dini alanlardaki ayırımın ilk prensibini “Sezarın hakkını Sezara, Allah'ın hakkını Allaha veriniz.[4]” ifadesiyle ortaya koymuştur. Fa­kat bu prensibin uygulanması, birçok ma­cera ile karşılaşmıştır. Çünkü kilise, sos­yal hayatın global bir kavramına sahip değildir. Devletde, politikasının hizme­tine kiliseleri koymayı denememiştir. Sezaro-papizm ise, (yani kralın, papanın bütün görevlerini üstlenmesi) iki bin yıl­dan beri birçok problem ortaya çıkarmış­tır: Katolik kilisesi, durmadan, devletin el koymasından kaçmış ve bağımsızlığını korumaya çalışmıştır. Diğer yandan, teok­ratik bir rejim içinde devleti kendine tabi kılma igvasmada pek düşmemiştir. P. Hugo Rahner’in formülüne göre, “Kilise her zaman, koruyucu devlet tarafından çekildiği hissini kaybetmeyecek, güçlü devlete karşı da savaşmaktan geri kal­mayacaktır”.

Fransa'da lâiklik, Din savaşlarından sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü hasımlar, diyalo­ga mahkum edilmişlerdir. Böylece laiklik, yavaş yavaş bir rejim haline gelmiştir. Bu rejimde farklı inançlara sahip insanlar, yanyana yaşamış ve çoğulcu karakterli bir cemiyette barış sağlanmıştır. Laisizm, kili­seyi şehirden çıkarmak istemiştir. Bunun için laisizmi, papa XVI. Gregoire ve IX. Pie lanetlemiştir.

Batı tarihi, kilise ve devletin mücadele sahneleriyle doludur. Meselâ, Fransa'da Gallicanisme'lerin, Avusturya'da Josehisme'lerin, Almanya'da Kulturkampt'tenn ve İsviçre'de Sonderbund'lar'ın sa­vaşı, hep lâiklik üzerine verilen savaşlar­dır. Bugün de, bilimsel sosyalizmin rek­lamını yapan Devletlerin totaliter baskısı altında kiliseler, tükenmiş görünüyorlar. Zaten Devletle kiliselerin ayrılması, ço­ğulcu bir muhtevada kendini göstermek­tedir. Fakat Pierre Jouguelet, lâikliği şöyle sorguluyordu: “Hayat konusunda aynı fikirlere sahip olmadığımız halde, ken­dimize baskı yapmadan birlikte yaşa­mak için ne yapmak lazım?” Aslında Avrupada lâiklik, her vatandaşın inancının bir kısmını feda edeceği müşte­rek manevi bir idealde değildir. Belki o, Devletin zorlamaları karşısında bütün va­tandaşların vicdan hürriyetinin hukuki bir garantisidir, lâiklikte inançlar karşı­sında tolerans söz konusudur. 1947'de Mexico'da ikinci Ünesko toplantı­sında Jaque Maritain, pratikte müşterek bir düşüncenin olmayışının altını çizerek, devletlerin sistemlerinin toleranssız ol­duklarını, buna rağmen insanların kardeş ve çoğulcu bir birlik oluşturmaya çağrıl­dığını hatırlatmıştır.

 

Lamaizm:

 

Tibet, bazı Orta Asya ülkele­ri, Sibirya, Sikkim ve Bhoutam ların dini­dir. Lamaizm, Mahayana Buddizminden çıkmıştır.

Tibet, 1950'ye kadar çok dindar, gelenek­lerine sahip bir bölgeydi. Moğol asıllı olan halk, Şamanizme boyanmış ilkel bir dine sahipti. Korkunç tanrılara tapıyorlar ve şeytanlardan korkuyorlardı. Bu sihirsel öğeler daima doğu Tibet ibadetlerinin te­melini teşkil ediyordu. Lamaizm şekli al­tında Tibet Budizmine bu sihirsel unsur­lar girmiştir.

Budizm ilk defa Tibet'e, biri Nepalli diğe­ri Çinli olan ve kral Srong Tsan Gam Po ile evlenen iki prenses trafından sokul­muştur. Yanlarında getirdikleri heykeller­le, resimlerle, kitaplarla Kralı Budist yapmışlardır. Şüphesiz Budist misyoner­leri onları takip etmişler ve birtakım mabedler inşa etmişlerdir. Tibet'e gelen Budizm, Mahayana Budizmi idi. Onun politeizmi yeni ilâhlarla ve ilahelerle zenginleşmiştir. Fakat sihirsel pratiklere yönelen ülke, 750'ye doğru Padma-sambhava geldiği zaman Budizm'den uzaklaşıyordu. Bu adam, Tibet dininin büyük ku­rucusu olarak telâkki edilmiştir. Padma-Sambhava, Hind'den gelen yeni doktrinleri vaaz etmiştir (Tantrisme). O, birtakım manastırlar kurmuş ve “kırmızı Bonneler” mezhebini tesis etmiştir. Halkın birçoğu bu mezhebe girmiştir. Fakat yavaş yavaş eski kült (Bon po) taraftarları yeniden görünmüş ve Budistlere zulmetmeye başlamışlardır. 1040 yılında bunlar muzaffer olacakları zaman kral, Bengale'den Hindlİ bir rahip olan Atiça'yı getirterek Budizmîn kutsal ki­taplarını Tibetçeye tercüme ettirmiştir. Başka misyonerlerin onu takip etmesiyle birtakım Budist mezhepler, doğmuştur. Böylece, yeni manastırlar inşa edilmiştir. Fakat kısa süre sonra, eski büyüsel pratik­ler, ciddi reformları gerekli kılmıştır. Re­formlar bu defa, Tibetli bir rahip olan Tsong Kapa [5] tarafından yapılmıştır. Tsong Kapa, bir ma­nastır disiplini tesis etmiştir. Bu disipline göre, bekar olmaları, sarı bir entari ve sa­rı bone giymeleri gerekmektedir. İşte “sarı bone”ler isminin kaynağı da burası­dır. Bu mezhep Tibet'te hakim durumda­dır. Ona resmi din olan Lamaizmi sun­muştur. Bu din, çok kuvvetli bir şekilde, Tantrizm renkli bir Mahayana Budizmidir.

Bu büyük reformatör Tsong Kapa, Lamaizme Tibet çevresinde yayılma im­kanı sağlamıştır. Yine o, ülkesine çok özel bir yönetim sistemi getirmiştir. 1950'ye kadar devam eden bu sistemde şefi hem maddi hemde manevi şef olarak (Dalai-lama), yani “yaşayan Budda” olarak te­lâkki edilmiştir. Dala-lama’nın iktidarı kesin olarak, son hükümdar olan Bon Po yenildiğinde tasdik edilmiştir. Beşinci Dalâi-Lama olan Lob San Gan po, Lamaizmin papa'sı olmuş ve Lhassa'da XV. asırda potala manastın inşa ettirmiş­tir. Bu mânâstır, Tibetin Vatikanı olarak adlandırılmıştır. Bugün Hind'e sığınmış vaziyette olan Dalai-Lama, itaat etmemiş Tibetlilerin tartışmasız manevi şefleri ola­rak ve hâlâ gerçek kral olarak kalmaktadır (üç asırdan beri). Ülke teokratik hükümet şekline göre biçimlenmişti. Orada din, önemli bir rol oynuyordu. Devlet işlerin­de büyük payı olan bir başka pontif, Tashi'dir veya Panchenlama'dir. O, Tashi long po manastırında yaşamış olan bu adam, bir Bodhisattva'nın yeniden bedenleşmesidir.

Birbirleri ile çekişen farklı gruplar arasın­da büyük hakimler, üstadlar veya lamalar bir bodhisattvanm bedenleşmesi olarak telakki edilmişlerdir. Bunlar Tulku'Iardır. Bununla beraber Tibet Budizmi, ilkel budizmden olan çok uzaklaşmıştır. Tibet Budizmi, metafizik bütünlükle, korkunç veçheli canavar tanrılar aynı zamanda mistik ve sihirsel bir manzarayı ihtiva et­mektedir.

İsminden de anlaşıldığı gibi Lamaizm herşeyden önce bir manastır dininde ki Buda’nın ilkel öğretilerine göre düzen­lenmiştir. Keşişler tarafından tamamen işgal edilmiş köyler ve yirmi binden fazla keşişler manastırlar vardır. Lhassa, Ti­bet’in kutsal şehiridir. Manastırlar da ek­seriya, kutsal edebiyatın okunduğu Bu­dist üniversiteleridir. Fakat bu, sihirsel uygulamaların yaygın olmasına mani ol­mamıştır. Bu sihirsel, pratikler, ritüele, tıbba ve şeytanların define uygulanmak­tadır. Bunun için danslar, maskeler, re­simler, özel eşyalar ve müzik âletleri, Tibet dini hayatına özel bir veçhe vermek­tedir. Lamaizmin yarattığı bu “garip din­darlık şekli “dua değirmenidir”. Bu de­ğirmen dönerek, birtakım rituel formüller geliştirmektedir. Küçük değirmenler el­lerde iken, büyükler uzun yollar boyunca konmuşlar, su ve rüzgar tarafından dön­dürülmektedir.

Lamaizm de Tantrisme gibi Tantra'ya, gizli kitaplara (mantra) veya Mandala'lara (kozmik semboller ve mistik diagramlar) Kurtuluşa, kült uygulamala­rıyla veya yogilerle ulaşılmaktadır. Tanrılar birçok kategorileri ihtiva etmek­tedir. Önce Buddalar, onlardan biri Vajradhana veya Vajrasattva'dır. Bodhi-sattva'lar ve yüceltilen lama büyükleri ve Brahman panteonunun eski tanrıları, son­ra yerli Tanrılar Tara'lar, büyük sihir­bazlar, korkunç şekillerdeki erkek ve dişi şeytanlar  (Yamantaha, Hevazra, Hcfyagriva, Lhamo v.s), Dakini'ler büyük sihirsel güce sahiptirler. Onlardan birisi Marici'dir.

O, aynı zamanda büyücüdür ve koruyucu cindir. Çene kemiğinden bir kolye ve in­san kemiğinden yapılmış bir önlük taşı­maktadır. Yidam'lar ve Yogini'ler, koru­yucu tanrılar olmasına rağmen korkunç veçhelidirler.

Çok bol olan Lama edebiyatı, özellikle Vinaya ciltlerinin şerhleri ve batini ilahi yorumlarını ihtiva etmektedir. Bunlar, çok ve çeşitli bir edebiyatı oluşturmaktadırlar. Kanjur, metinleri ve Tanjur şerhleri teşkil ederler.

Bütün bu tanrılar, resim, heykel gibi sanat dallarının konusunu teşkil etmiştir. Oriji­nal tibet resmi, fresklerde ve özellikle bayraklarda veya Tauka'da ifade edilmiş­tir. Onun çok açık olan resmi sonsuz şe­kilde tekrar edilen    bazı maddelerde mabedlerin fresklerinde olduğu gibi yan­sımaktadır. Bu çalışmalara iştirak eden herkes bir ibadet yapmış sayılır. Pamuk dokumak, renkleri hazırlamak, desen yapmak gibi... Orada herşey, belli bir merasimle çevrilmiştir. Kompozisyonun dü­zenlenmesi bile, hiyerarşik ve kutsal açık­lamalara cevap vermektedir. Tanrıları temsil den heykel, çoğu defa şiddetli şe­killerde ve çok sayıda ellerle dinamik, hayvan başlan ile seksüel bir sembolizmle ifade edilmişlerdir. Bütün Tibet sanatı, büyü ile doludur. Temsil edilen figürler, Tanrının görünmesine imkan vermekte­dir. Tibet'te süslenmiş ritüel eşyalar çeşit­lilik arzeder; maskeler dini karakterli müzik aletleri insan kemikleri, sihirsel maksatlar için kullanılmaktadır. Lamaizm, Moğolistan'da geniş şekilde yayılmıştır. O, Himalayalar'daki küçük devletlerde ve Tibet milletleri arasında yaşamaktadır.

 

Le Bras Gabriel (1891-1970):

 

Le Bras, aslında bir hukuk tarihçisidir. Roma hu­kuku ile kilise hukukunu inceleyerek, Hukuk tarihine çok önemli katkılar sağ­lamıştır. Ayrıca, bu araştırmalarına Durkheimci sosyologlar ve Marc Bloch gibi tarihçilerle olan ilişkilerini de ek­lemiştir. Bütün bu bilgi birikimi ile Le Bras, 1931'de Fransanm dini durumu üzerinde geniş kapsamlı tarihî ve sosyal muhtevalı bir araştırma başlatmıştır. Bu araştırma ile bütün Fransızlar, paroisslarda, ilçelerde, nahiyelerde veya beldelerde dini pratiklerine göre makul şekilde derecelendirilmişlerdir. Böyle bir proje ile sadece dini tarih metodları altüst olmuyor ayrıca, katolik dünyanın İlahiyat ve pastoral pers­pektifleri de bir değişimle karşılaşıyordu.

Böylece, bu ölçüler ve tasnifler, kilisenin tesirinin bir teşhisine de imkan veriyordu. 1947'de ortaya koyduğu “Kırsal Fransa'­nın Dini Haritası” bir tip dini sosyolojiyi ortaya koyuyordu. Bu çalışma 1965 yılına kadar çok sayıda akademisyeni ve rahibi harekete geçirmiştir.

G. Le Bras bilimsel çalışmalarını yapabil­mek için 1945'de “Centre national de la Recherche Sientifique” bünyesinde “Din­ler Sosyolojisi Grubu”nu (Groupe de Sociologie des Religions) kurmuştur. Bu grupta, Henri Descroche, François-Andre İsambert, Emile poulat, Jaques Maitre ve Jean Seguy gibi araştırıcılar yer almıştır. Bu alanda G. Le Bras’ın yaptığı çalışmalar şunlardır:

1- Etudes de sociologio Religieuse, 2 cilt, Paris, 1955-1956.

2- Archives de sociologie des Religions, 1956-1973.

 

Leeuw Gérard, Van Der  (1890-1950):

 

Hollandalı bir rahip olan Leeuw, Groningue üniversitesinde Dinler Tarihi profesörlüğü yapmıştır. Chantepie de La Saussaye'nin ve Tiele'nin yakın araştırma arkadaşıdır. Van der Leeuw, Dini tecrü­benin yaşanmış analizine bağlı kalmakta­dır. Mana'nın, Tabu'nun elde ettiği başarı, Leeuw'u, bu mefhumları, Din fenomenolojisinin gelişmesi içine sokmaya götür­müştür. Gerçekten bu disiplin, “yaşanmış tecrübenin analizine” uygun bir metod önermektedir. Van der Leeuw, diğer ça­lışmaların sağladığı malzeme ile kendini tamamen “ilkel zihniyetin yapılarının incelemesine” adamıştır. Bunun için 1925'de  “İntroductionâla phenomenologie de la Religion=Din fenomenolojisine Giriş” isimli eserini yayın­lamıştır. Bu eseri daha hacimli olan “La religion dans son essence    et   ses manifestations- (1933 - Tezahürleri ve özü içinde Din”) isimli eseri takip etmiştir. Eliade'ye göre Van der Leeuw'un temel fikri, dinden bir tecrübe meydana getir­mektir. İşte böylece, fenomenoloji özü (Wesen),   dünya   dinlerinin  materyalleri arasında açıklamaya yönelmiştir. Meselâ, “yaşayan Allah (Hay olan Allah), “herşeye  kadir” olarak  yaşanmadı  mı? Dünya, insan ve herşey ondan meydana gelmedi mi? Bu şekilde formüle edilen tez, gelenek içinde yer almakta ve bir açıklamaya yönelmektedir. Gelenekte Din,  bizzat kendinde başlamakta başka hiçbir şeyle açıklanamamaktadır. Yine Hollanda ve Alman ekollerine uygun ola­rak Din bir fenomendir. O, özünü sayısız sonuçlar içinde göstermektedir. Bu sonuç­ların özelliği bir diğerinin üzerinde hare­ket ettiği yerde, obje ve suje, düzeyi gös­termelerinde bulunmaktadır. Şüphesiz böyle bir gelenek, tekamülcü teorilerden ayrılmaktadır. Dinin ve Tanrı fikrinin menşei problemi, tarih ve zaman şekilleri içinde obje ve sujenin uzlaşmasından iti­baren “yaşanmış gücün tecrübesinin an­lamı” proplemine yerini bırakmıştır. Bu­rada hatırlatmak gerekir ki Din, surda ve­ya burda gerçekleşen kendine has anla­mının gerçekliğini ölçmektedir. Leeuw'un tezinin açılmaya yönelmesi ise, birtakım paradokslar içinde yer almakta­dır. Van der Leeuw, Kierkegard'dan, Dinler tarihindeki geniş bilgisi ile ve projesi­nin karakteri ile ayrı olduğunu biliyordu. O, kendisini daha çok Tillich'e yakın hissediyordu. Çünkü onun projesi, salt bir pratikti. Din ise, vahye ve kurtuluşa açılı­yordu. Leeuw'un önerdiği diyalektik, üç­lü idi. Devrelerin düzeni ve herbirinin seyri, kendini başka şekilde gösterebildiği halde, ilk iki zaman oldukça netti. Herşeyden önce, gücün şekilleri, Din ob­jesinin yanında yer almaktadır. Mana'nın ve Tabu'nun belirsiz temeli üzerinde Din potansiyelini, mevcut olana bir şeyde ür­kek bir ilişki içinde göstermektedir. Şöyleki; kutsal, taşa, ağaca, suya, ateşe, hayvanlara, ruhlara, şeytanlara, krala, ba­baya ve anneye nakledilmiştir. Figürler, iradeler, güçler ve iktidarlar, eşyada an­lam kazanmaktadırlar. Bu eşya, hayret vermekte ve mutlak güç kavranmaktadır. Fakat kapasite, korku ve taş olarak zaruri kaderin bilmecelerinde bağlı kalıyor. ikinci safha, insanı çevreye koyuyor. Çünkü eşya dinine refakat eden, suje di­nidir. Fenomenin bir düzeni, diğerinde düzelmektedir. Geçişi gerçekleştiren ölümdür. Korkunun biyolojik şekli, dinde hayatın kutsallığını, tezahür ettirmekte, krala, tedavi ediciye, büyücüye, rahibe, ibadet hizmetçisine, takdis edilenlere ve azizlere çift görünümlü zafer getirmekte­dir. Dinin sujesi, kollektif hayat şekilleri­nin sağladığı güçte, kutsalla tezahür etmektedir. Kollektif hayat şekilleri ise, aile, cemiyet, millet, devlet, mezhep, kilisedir. Böylece, Dinin objesinin özü, heryerde ak­tif olan kaderin tersi içinde göründüğü gibi, Dinin sujesinde her tarafa dağılmış insanda görünmektedir. O halde Fenomenolojide söz konusu olan aynı gücün özüdür, esasıdır. Üçüncü saf­ha, birliğin ve bütünün safhasıdır. Van der Leeuw onu, ruhtaki prensibe bağla­maktadır. Bu, Scheller'den mülhemdir. Kutsal bir kıvılcım taşıyıcısı olan Ruh, ya­şanmış canlı ilişkiler yeridir. Bu bakımdan o, hem iç hem de dıştır. Hem birdir, hem de çoktur. O, müşahhas şekilde ikiliğin aşılmasıdır. Fakat o, tarihte ve cemiyette gerçekleşmeye yetiyor mu? Yollar ve vası­talar, aksiyonun yolları ve vasıtalarıdır. Dinin obje ve sujesi, ilk kültüre iştirak et­tikleri zaman karşılıkla mübadelede bu­lunmaktadır. Bu da külttür. Dini ritüel ve merasimler, içte ve dışta dine sahip olan İnsan ruhunu temizleyerek, Dini potansi­yel hale getirmektedir. Bu kült, radikal bir uygulama olan, kurban ve sakramentler işlemidir. Bir takdis işlemi olan Din, kül­tün biçim verdiği bir zaman ve mekanda dolaşmaktadır. Dindeki iç ve dış aksiyon arasında bir karşılıklılık mevcuttur. Şüp­hesiz, Dinin özü ve tezahürleri vahiyde ve kurtuluşta tamamlanacaktır. Van der Leew'un geliştirdiği analiz, bu durumu göstermemektedir. Çünkü Leeuw'e göre, vahyin önünde fenomenoloji durmakta­dır. Fakat fenomenoloji, yoruma dönüşe­rek bunu çözebilir. Yorum ise kutsalın di­yalektiğinin lehine, farklı dinlerin ara­sında yakınlaşma olaylarından fışkıran anlamı ortaya koymaktadır.

 

Levi-Strauss Claude:  

 

Fransız bir anne - babadan 28 kasım 1908 yılında Burxelles'de doğmuştur. 1927'den 1932'ye kadar Sorbonne'da felsefe tahsili yapmış­tır. Orada Fransız sosyoloji okulunu ta­nımış ve özellikle M. Mauss'dan çok etki­lenmiştir.  Kendi ifadesine göre, üç şey ona rehberlik yapmıştır: Jeoloji, psikanaliz ve Marksizm. 1934'de Sâo Paulo'da sosyo­loji kürsüsüne hoca olmuştur. Bu seçim, etnolog için reddedilemez bir şeydi. Se­ferberlik için Fransa'ya dönmüş, 1940'da Vichy hükümetinden kaçmıştır. 1941'de New-york “yeni sosyal araştırmalar okuluna” profesör olarak atanmıştır. Orada, filolog R. Jakabson ile tanışmıştır. Evrimci etnologlar olan H. Spencer'a (1820-1909),  E. Tylor'a (1832-1917),  L.H. Morgon'a (1818-1881), J. G. Frazer'e (1854-1841) Etnolojiye Evrimci prensibi uygula­dıkları için sitem etmiştir. Yine L.Strauss, “yayılımcı” ekolun önemli isimleri olan İngiliz S. Maine     (1822-1888), F.W. Maitland'a (1850-1906), W.H.R.  Rivers'e (1864-1992); Fransız A. de Chuatre Fages'a (1810-1892), Almand Fr. Ratzel'e  (1844-1904) ve L. Frobenius'a (1873-1938) muha­lefet etmiştir.  Ayrıca, Viyana yayılmacı ekol mensubu olan W. Schmidt'e (1868-1954), Alman Fr. Graebnere (1877-1934), A.   Kroeber'e  (1876-1960)  ve  Fr.  Boas'a (1858-1942) da birtakım kültürel devreler meydana getirmek için keyfi tipler ortaya koydukları için eleştiride bulunmuştur. Levi-Strauss, Fonksiyonalizmin üç önemli üstadı olan, Br. Malinowski'ye (884-1942), A. Radcliff-Browvn'a (1881-1955), R. Thurnwald'a (1869-1954) karşı da pozis­yon almıştır. L. Strauss, az monografik araştırma yaptıkları, sosyal  kurumların fonksiyonu ve tabiatı konusunda ebedi hakikatlar iddiasını kullandıkları için bu isimlere tavır aldığını belirtmektedir. Levi Strauss başka istikametler peşinde­dir. Onun M. Mauss'da bulduğu prensip­ler ona daha esaslı görünmektedir. Sosyo­lojik olaylarda psikolojik hiyerarşi, sem­bolik ilişkiler dünyası oiarak tarif edilen sosyal hayat, bir sistem olarak telâkki edi­len sosyal, zilinin boyutu olarak kollektif şuuraltı, sembolik bir sistemin içinde işle­diği bağımsız bir realite olarak görünen sosyal.  Böyle başlatmış olduğu atılım dayanarak Levi-Strauss, çalışmasının bü­yük prensiplerinden birini formüle etmiş­tir:  “Hayvanın aksine insan,  sembolik fonksiyonla tarif edilmektedir”. Bu ifa­de, en önemli ve en mükemmel sembolik sistemdir. Lengüistik sistem, genel antro­polojiye ve etnolojiye, sembolik bir model sağlamak zorundadır. Burada söz konusu olan, da Sassure ve Jakobson tarafından tavsiye edilen yapısal modeldir. Bu mo­del,  tecrübenin sağladığı sistem araştır­masını ilke olarak ileriye sürmektedir. Yani, yaşanmış olan olayla, tasarlanmış olanın sağladığı bir sistem araştırması. Yapısal analiz, ilişkiler ağının tasviri ile yüklüdür. L. Strauss, yapısal metodu, et­nolojiye uygulayarak sabit şeyler, çıkar­mayı, kanunlar keşfetmeyi ve bir iletişim teorisinin fonksiyonu ile cemiyeti yorum­lamayı denemiştir. Bu yorumu üç seviye­de mümkün görmektedir: 

1- Benzerlik sistemleri  

2- Ekonomik sistemler  

3- Lengüistik sistemler. Diğer yandan Strauss, yapısal metodla incelenmekten dört elverişli değişim ağının çıktığını dü­şünmektedir. Sanat, mit, dini erkan, Din. Bir anlatım olduğu için mitoloji, onun dikkatini çekmiştir. Mitoloji incelemesine, yapısal metodunun prensiplerini uygu­lamaktadır. Buna göre, sosyal, bir bütün oluşturan bir gerçek olarak telâkki edil­melidir. Bütünün, parçalar üzerinde mantiki üstünlüğü vardır. Mitoloji, anlaşırlığını kendi üstünde taşıyan kapalı bir sistem olarak düşünülmektedir. Yapıların incelenmesi için eş zaman seçimi yapıl­malıdır. Bu teorisini Anthropologie Structurale [6] isimli eserinde denedikten sonra, onu, Anthropologie Structurale deux [7] isimli ese­rinde açıklamış ve tamamlamıştır. Yine bu metodunu, dört ciltlik Les Mythologiques isimli çalışmasına uygu­lamıştır. Bu eserde Amerikan yerlilerine ait sekiz yüz Mit incelenmiştir. Le Cru et le Cuit [8] isimli ese­rinde, ateşin keşfi ile, mutfak ziraat ve süslenme teknikleri ile tabiattan kültüre geçişi açıklamaktadır. Bu araştırmalarda Levi-Strauss, Güney-Amerika'da mutfak üzerindeki mitolojileri inceleyerek, insan zihninin determinizmini araştırmaktadır. Du Miel aux Cendres [9] isimli eserinde ise Strauss, mitlerin şifresini çözmeye çalışıyor ve sosyolojik, astrono­mik, gıdâî kodların değiştirilebilirliğini göstermeye teşebbüs etmiştir. Burada onun söz konusu ettiği şey, şekillerin mantığı değil; kalitelerin mantığıdır. L'origine des manieres de table [10] isimli eserinde, yemek masası, ka­dınların eğitimi ve evlilik ile ilgili ahlakla önerilerin bir mantığına sahip olmaktayız. Bu ahlâk, varlıkların ve eşyanın safiyetini, sujenin pisliğine karşı korumaktan ibaret­tir. L’ homme Nu [11] isimli eserinde tabiat ile kültür arasındaki muhale­fet problemini incelemektedir. Levi Strauss, Mit'lerin yorulmadan usan­madan dünyada dolaştıklarını tespit et­miştir. Mitler, aynı anahtar şekillerin etra­fında mütereddit varyantların sınırsız seri'lerinde meydana gelmektedir. Binlerce yıldan beri, halklar, teorik problemlerini çözmek için Mitlere başvurmuşlardır. Bu­nun için Strauss, mitlerde insanlığın öz­lemlerinin açıklayıcısı bir anlam olduğu­nu reddetmektedir. Ona göre, mitler, dünya, gerçek tabiat, insanın menşei ve kaderi üzerinde hiçbir şey söylememek­tedir. Mitlerin incelenmesi, insan zihninin bazı şekillerini çıkarmaya imkan vermek­tedir. Böylece yapısalcılık, eşyanın birliği­ni ve uygunluğunu keşfetmektedir. Yapı­salcılık, insanı da, tabiatla birleştir­mektedir. Levi-Strauss için, mitlerde dini bir anlam aramak söz konusu değildir. Dini hayat alanı, tasvirlerin olağanüstü bir rezerv alanıdır. Fakat bu tasvirler, hiç­bir zaman spesifik değildir. Strauss, sis­tem ve yapı terimlerine işlem yapmaya imkan veren bir alet ortaya koymuştur. Kısaca o, fiziki ilimlerin tecrübe metodlarını, beşeri ilimlere taşımıştır. Yine de O, yapısal metodun geçerlilik alanıyla sınırlı olduğunu itiraf etmektedir.

 

Levy-Bruhl (1857-1939):

 

Paris'te doğ­muştur. Charîemagne lisesinde okumuş daha sonra 1876-1879 yıllarında Ecole Normale'i bitirmiştir. Orada, Fustel’in ve Coulanges’in öğrencisi olmuş, Jaures'le de okul arkadaşlığı yapmıştır. 1884'de Felse­fe doktoru olmuştur. 1869'da Sorbonne'da profesörlük yapmıştır. 1900 yılında “La philosophie d'Auguste Comte” isimli ese­rini yayınlamıştır. 1903'de “La Morale et la scİence des moeurs” isimli eserini neşretmiştir. Bu eser, pozitivist ahlâkın me­toduna başlangıç teşkil eder. Buna göre, ahlâk kanunları, olaylardan çıkmıştır. Böylece keşfedilen kurallar, evrensel de­ğil; izafidir ve belli bir sosyolojik muhit için geçerlidir. Bu eserde Levy-Bruhl'un bütün hayatı boyunca takip edeceği bir fi­kir belirginleşmektedir. O da, “insan tabi­atının birliği konusundaki şüphedir.” Bruhl da Durkheim ve Wundt gibi ilkel toplulukları incelemeye yönelmiş, onların kültürlerini ve psikolojilerini anlamaya çalışmıştır.

Olaylara göre incelemiş olduğu ilkel zih­niyet konusunda üç eser yayınlamıştır. Bu eserlerde kollektif tasavvurların aksiyo­nuna bağlı kalmıştır. Çünkü ona göre, zi­hinleri biçimlendiren sosyal gruptur. Böy­le bir araştırma, Durkheim’in totemizm konusundaki araştırmasına yakın bulun­muştur. 1910 yılında Paris'te yayınladığı “Les Fonctions Mentales dans Les societes Primitives” isimli eserinde ilkel halkların zihniyeti ile medeni halkların zihniyeti arasında köklü farklılıklar olduğu tezini ileri sürmüştür. Yine 1922'de Paris'te yayınladığı “La mentalite primitive” isimli eseri, bu tezi ilkel düşünceyi oluşturan üç temele dayanarak açıklıyordu: Kollektif Tasavvurlar, Onları birbirine bağlayan Ön-bağlar, Tasavvurların objektif hale geldiği kurumlar.

Bruhl'a göre ilkel insan akılla değil, duy­gu ile belirginlik kazanmıştır. “Burada söz konusu olan “Mantık öncesi zihniyef'tir. L'Âme primitive[12] isimli ese­rinde bu tezine daha çok yer vermektedir. Ona göre, Mana kavramı, temel kav­ramdır. Mana bütün varlıkların tecanüsünü ifade etmektedir. Bu da Kutsal'ın ev­rensel varlığını göstermektedir. Mana'nın kaynağı, mitolojik atadır. Ona yapılan kült, onun mistik gücüne bir iştirak teşebbüsünden ibarettir.

Fikirlerine yapılan birçok tenkidden son­ra Levy-Bruhl, araştırmalarında bir üçün­cü safha başlatmıştır. Bu safhada ilkellerin dini düşüncesini incelemeye kendini vermiştir. Bu konuda 1931'de Paris'te “Le surnaturel et la nature dans la mentalite primitive” isimli eserini yayınlamıştır. Tabiatüstünün duygusal kategorisini tas­vir etmiştir. Görünmez güçler karşısında heyecanın tek şekilciliği ve prensibi üze­rinde durmuştur. İlkel dinlerin farklı me­rasimleri, uzlaşmanın kollektif bir çabası­nı meydana getirmektedir. Merasimlerde kullanılan maskeler, ritmik hareketler, danslar, şarkılar, kollektif bir heyecan meydana getirmektedir. Bu kollektif he­yecanın hedefi, tabiatüstü güçierle cemaata ulaşmaktadır. İşte Levy-Bruhl, atalar kültünün önemini buradan çıkar­maktadır.          1935'de Levy-Bruhl, Avusturalya ve Yeni-Gine halklarındaki sosyal hayatta Mit’in fonksiyonunu ince­lemeye koyulmuştur. Böylece, mitolojik dünyanın karakterlerine işaret etmiştir. Ona göre bu dünyada hiyerarşi yoktur, ilk zamana referans vardır, Atalar vardır, yerler akrabadır, manzaralı yerler totemik merkezlerdir. Medenileştirici birtakım mi­tolojik şahıslar vardır. Mitolojik varlıklar­da Bruhl, iki tabiat görmektedir. Çünkü bu mitolojik varlıklar, arzularına göre in­san veya hayvan olabilmektedirler. L'experience mystique et Les symboles ehez les primitif, [13]isimli ese­rinde bütün araştırmalarının bir sentezini vermektedir. Sembol incelemesiyle, ilkel­lerin mistik tecrübesi denen şeyi daha iyi anlamaya çalışmıştır. Sembolik fonksiyon, görünmeyen varlığın tasvirinin fonksiyo­nudur. Çünkü tasvir, bir iştiraki icra etmektedir. Bu görünmez güçlere iştirak, kutsal yerlerin daimiliğini, tarih öncesi re­simleri, desenleri ve kitabeleri, esrarlı taş­ları, ataların sembollerini açıklamaktadır. Sembolik aksiyon, iştirakin üzerine otur­maktadır. İlkel insan için söz konusu olan, bir güç, bir öz ve bir mistik gerçeğe işti­raktir.

İkinci dünya savaşından sonra Levy-Bruhl'ün notlarının arasında bulunan “Les carnets du Lucien levy-Bruhl, [14]son araştırmalarında “mantık öncesi zihniyeti”, reddetmektedir. Fakat temel kabul ettiği iki terimi muhafaza etmekte­dir. O da, “mistik ve iştiraktir. Ona göre ilkel, mükemmel olmadığının bilincinde­dir. Bunun için grupla tesanüt içinde ya­şamaktadır. İştirak ise, insan zihniyetinin yapıcı bir unsuru değildir, tecrübeye bağ­lıdır.

M. Mauss, Levy-Bruhl'un “mantık öncesi” zihniyet ile ilgili hatasına işaret etmiştir. Çünkü ilkel zihniyet, mantıkidir. Çünkü ilkel, tabiatı anlaşılır kılmak için eşyayı ve fenomenleri tasnif etmektedir. Mauss yi­ne, Levy-Bruhl'un, mantık öncesi ilk önbağ arasında bir denge kurmak istemesinden dolayı tenkid etmektedir. Çünkü Mauss'a göre, öne bağlı fikirler bütünü olduğu zaman, cemaat vardır. Yine Levy-Bruhl'un antropolojik alandaki bilgisizliğine üzülen Evans-Pritchard, onun iştirak kanunu ile ilgili incelemesi­nin, yazısız halkların dini problemlerini aydınlattığını söylemektedir. Şüphesiz Levy-Bruhl'un en büyük liyakati, analizlerindeki incelikler sa­yesinde, sembolik aksiyonun ön tasavvur­lar veya aidiyete dayanmış olduğunu gös­ter meşindedir. Böylece o, mit ve sembol­ler üzerindeki araştırması ile Dindar Adamı  (homo  Religiosus)  anlamak  için çok yararlı doneler ortaya koymuştur. Yi­nede o, Auguste Comte'un aşağıdaki kollektivist prensibine sadık kalmıştır: “İnsanlığı, insanla tarif etmemek. Fakat insanı, insanlıkla tarif etmek lazımdır.”

 

Lhasa:

 

Bu kelime Tibetçede Tanrılar ye­ri anlamına gelmektedir. Dalai Lama'ların başkenti ve ikamet ettikleri yerdir. Siyasi dini liderler, XIV. yüzyıldaki Dalai Lama­ların sürgününe kadar burada oturmak­taydılar. Batılılar bu şehre “yasak şehir” adını takmışlardı. Çünkü oraya girmek yasaktı. Lhasa, Tibet Budizmi'nin önemli bir merkezidir. Tibet, Çin, Moğol, Boutan, Nepal ve Ladakh Budistleri, orayı Buddamn aydınlandığı Bodh-Gâya'dan sonra en kutsal yer olarak kabul etmekte­dirler.

Hemen hemen bütün Geshes'ler (Felsefe­ce ve metafizik doktorları) bu bilgi mer­kezinde bilgilerini artırmışlardır. Diğer bilgi merkezleri ise, Sera, Gaden ve Drepung gibi manastırlardır. İki meşhur Tantrik kollej vardır: Bunlar, Gyuto ve Gyume kollejleridir ki her ikisi de Lhasa'da bulunmaktadır. Tibet’in başşehri olan Lhasa, Çin'den, Boutan'dan, Nepal'den Hind'den ve Arabistan'dan gelen ti­caret malları ile önemli bir ticaret merke­zidir.

 

Lha-Tho-Ri:

 

Lha-Tho-Ri, Tibet’in yirmi sekizinci kralıdır. İ.S. 173 yılları civarında doğmuştur. Yüz yirmi yıldan fazla yaşa­mıştır. Bodhisattva Kuntu-Sangpo'nun bedenleşmesi olarak kabul edilmiştir. Sanskritçe Samantabhadra'dır. Anlamı ise, herkese, heryerde ve daima iyi olan demektir. Tibet tarihçileri Budizmin, Tibete girişini bu Krala bağlamaktadırlar. Fakat Batılı Tarihçiler bunu pek benim­semezler.  Bu kralın saltanatı sırasında kendisine bir Budist metninin geldiğini, ancak onu çözemediğini ve ona Kutsal Emir ismini verdiğini ve onu, kutsal bir eşya gibi mihrabında sakladığını Tibet kaynakları belirtmektedirler. Rüyasında ona, beş nesil sonra birinin geleceği ve bu kutsal Budist metnini yorumlayacağı söy­lenmiştir. Bu metin, Chen-re-zi'nin fazilet­lerini takdis ediyordu. O, bütün Tibetliler tarafından manevi rehber ve Dalâ-i lama’nın şahsında onların şefi olarak kabul ediliyordu.

 

Liberalizm:

 

Aklın, düşüncede ve ka­naatlerde bağımsızlığı seçmesidir. Libera­lizm, bütün alanlarda kendini göstermiş­tir. Politikada liberalizm, mutlakiyetçiliğe, totalitarizme ve diktatörlüğe karşı koymaktır. Ekonomide liberalizm, plan ve yönetmeliklerin zorlamasından veya devletin düzenlemelerinden uzak kalarak serbestçe ekonominin işlemesidir. Dinde liberalizm, dogmatizme ve otoritarizme karşı koymadır. XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başında, açık olarak bir teolojik ve kutsal kitap li­beralizmi gelişmiştir. Bu gelişme özellikle protestanhkta olmuştur. Protestan libera­lizminin öncülüğünü D.F. Strauss, F. eh. Baur. E. Troeltsch yapmıştır. Teolojik liberalizm aynı zamanda, akılcı, ahlakçı ve tenkidçidir. Bu özellik, bilhassa F. Scheleirmacher'de ve A. Ritschal'de daha sübjektif olarak görünmektedir. İman doktrini, onlar için sübjektif bir temayü­lün objektifleşmesidir. Bunun ölçüsü, pragmatik düzeydedir. Bunun için, eğer Evharistiy'a size mutluluk veriyorsa, o gerçektir. Teolojideki liberalizm modern katolikliği ilham etmiştir. Protestan mu­hitlerde “modern katoliklik”, diyalektik ilahiyat ve “ikrarcı kilise” tarafından şiddetle reddedilmiştir. Katolik muhitlerde de bu akıma muhafazakarlar, papalık ve Kitab-ı Mukaddes komisyonu karşı çık­mış; “1846'da” Syllabus diye bilinen papa­lık genelgesiyle “modern katoliklik” mahkum edilmiştir. Aşırılıkları bir yana bırakılırsa, teolojik liberalizmin, Kitab-ı Mukaddes tenkidinin gelişmesinde ve doğmalar tarihinin inkişafında büyük ge­lişmeler sağladığı inkar edilemez.

 

Linga (Lingam):

 

Genelde Shiva’nın teb­cil edildiği bir tapınma sembolüdür. Linga, havuz şeklinde hafif oyulmuş bir kursdan çıkan silindirik bir sütün olarak takdim edilmiştir. O, yuvarlak veya dört­gen bir kaide üzerinde durmaktadır. Mabedlerde bulunmaktadır. Bazıları onda bir Fallik sembolü görmektedirler. [15]Bazı bilginler, Hgna'da Shiva’nın enerjisinin soyut bir tasvirini görmektedirler. Her halükarda o, bir liturji konusu teşkil etmektedir. Lingâyatlarda bu, oldukça spiritüel bir tapın­ma konusudur. Linga, Shiva’nın yaratıcı­lık yönünü simgelemektedir. Bunun için Shiva'ya Sivalinga da denmektedir ve cinsel birleşmelerle de tapınılmaktadır.

 

Liturji:

 

Liturgie kelimesi XVII-XVIII. yüzyıldan beri Batı'da, kilise tarafından icra edilen resmi kültü belirtmek için kullanılmıştır. Fakat gittikçe liturji kelimesi başka dinler için de kullanılmaya başla­mıştır.

Kelime olarak liturji (liturgie) özel bir ser­visle halkın lehine yapılan merasimler an­lamına gelmektedir. Atina'da ve diğer Yunan sitelerinde zengin vatandaşlara bu tip servisler empoze edilmiştir. Daha son­ra liturji kelimesi, yapılan genel servise denmiştir. Ancak daha sonra terim özel anlamına kavuşmuş, liturji “kült” için kullanılmıştır. Bu şekildeki anlam, hem pa­ganizmde hem de heienistik Yahudilikte geçerli olmuştur.

Liturji (lituTgie) kelimesinin hem genel anlamı, hemde kült anlamı Yeni Ahit'te görülmektedir. Öncelikle ibadet konu­sunda [16] ve Hıristiyanlaştırmada [17] bu gö­rülmektedir. Grek ve Bizans babaları, liturji terimini, bir evharistiya aksiyonu olarak belirtmişlerdir. Meselâ, “liturji de S. Jean Chrysostome”, S. Basile gibi. Bu anlamda liturji terimi, XVI. yüzyılda Lâtinceye geçmiş ve Katoliklerin ayini ile Protestanların son yemek liturj isinin re­kabetinde kullanılmıştır. XVII. yüzyılda, bu terim daha da gelişmiş ve genelde Hı­ristiyan kültü için kullanılmıştır. Bu du­rumda da liturji kelimesinin etimolojisin­de ya halk karakteri üzerinde durulmuş veya Yeni Ahit'te kullanılan Hıristiyan liturjisinin spiritüel anlamı üzerinde du­rulmuştur.

 

Logos:

 

Logos kelimesi, söz, akıl anla­mına gelmektedir. Yunanca bir kelimedir. Yeni Ahidin üç pasajında logos İsa için kullanılmıştır. I. Yuhanna 1,13'te şöyle denmiştir: “Hayat kelâmı hakkında, baş­langıçtan var olanı, işittiğimizi, gözleri­mizle gördüğümüzü, temaşa ettiğimiz ve ellerimizin dokunduğunu, evet, gör­düğümüzü ve işittiğimizi size de ilân edi­yoruz. Ta ki, sizin de bizimle beraber mü­şareketiniz olsun, gerçek müşareketimiz de Baba ile ve oğlu mesih iledir.” Hıristi­yan ilâhiyatçıları, İsa'nın bizzat, hayat lo­gosu olup olmadığı konusunda ihtilaf et­mişlerdir. Ancak Yuhanna İncilinin başında şöyle yazılmıştır: “Kelâm (logos) başlangıçta var idi ve kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi.” [18]Böylece logosun İsa ile ayniyeti açıkça ortaya konmaktadır. Yine Vahiy 19, 13'de “ve üzerine kan serpilmiş bir esvap­la giyinmiş olup, o, Allah'ın kelâmı ismi ile anılır.” denmiştir.

Aslında, logos kelimesi ile Yuhanna inci­rinin girişinde bütün açıklığı ile karşılaş­maktayız. Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Yuhanna, Tekvin’in baş kısmından ilham almıştır. Çünkü Filistin Targu-Mu Tek­vin’in baş kısmını şöyle tercüme ediyor­du: “Başlangıçtan beri Yahv sözü (Aramice Memra) hikmetle yarattı ve gökleri ve yeri tamamladı.” Burada1 logos, yaratı­lışın ustası olarak görünmektedir (1,3). Gerçek aydınlık, karanlıkların muhalefe­tine rağmen bütün insanları aydınlatmak­tadır. Logos bedenleşerek kurtuluş mis­yonunu tamamlamaktadır. Böylece karan­lık ekrandan beden, bir aydınlanma yeri haline geliyor.

Bunun için şöyle denmiştir: O, çadırını aramıza kurdu ve biz onun zaferini gör­dük. [19]Kurtuluş, Allah'ın oğlunun liyakatidir. Biricik oğul olan İsa, nesebini, onu imanla kabul edenlere ulaş­tırmaktadır. Çünkü onu kabul edenlerin hepsine, onun ismine iman edenlere, Allah’ın oğulları olmak salahiyetini verdi.” [20]denmektedir. Tanrısal hayatın sırrı üzerindeki bu aracı­lık, Yuhanna'ya “kartal isimlen­dirmesini” vermeye yöneltmiştir. Bu ise, II. asırdan itibaren çok çeşitli yorumlan ortaya çıkarmıştır.

Çağdaş Hıristiyan ilâhiyatçıları, genelde Yuhanna’nın l/l-2’deki sözlerinin arka plânı ile ve doktrinin Dinler tarihindeki yeri ile ilgilenmektedirler. Bazıları için Yuhanna, logos mefhumunu Yunandan almıştır. Çünkü     Heraclit'ten itibaren Hellada düşünürleri, dünyanın rasyonalitesine işaret etmişlerdir. Oysa Platon, dünyanın karşısına ideler dünyasını koymaktadır. Stuacılar, Allahı, ateşten bir soluk ve makul olarak takdim etmektedir­ler. Bu Allah, kainattaki bütün unsurlara nüfuz etmektedir ve onlara hareket ve hayat bahşetmektedir. Bu doktrine Paul'un Aeropage'de verdiği nutuk tel­mihte bulunmaktadır. Paul şöyle diyor: Çünkü biz onda yaşıyoruz. Hareket edi­yoruz ve varız. [21]İskenderiyyeli Philon da logosu evrensel bağ olarak (De Ftıge et insventionne) tas­vir ettiği zaman, bu düşüncelerden ilham almıştır. Yine Phiion, logosu, Kitab-ı Mu­kaddes terimlerine gorede açıklamaya ça­lışmış ve Logos'u, Tanrıdan ilk-doğan, meleklerin en eskisi, Allah'a benzeyen in­san gibi ifadelerle belirtmeye yönelmiştir Bultmann ise Yuhanna’nın girişindeki ifadelerde Mandeenne kökenli bir ilâhi­den alıntılar olduğunu söylemektedir. Yi­ne çağdaş birçok yazar, bu metinlerdeki geri plân üzerinde ısrar etmektedirler. Onlara göre, sürgünden sonra Yahudilik, Tanrının yüceliği (müteâl) endişesiyle ya­ratma işinde ve İsrail’in kurtuluşunda Hikmet, Allah’ın Kelamı veya Allanın Ru­hu gibi uknumlar telâkki etmeye yönel­miştir. Targum'da logos (memra) önemli rol oynamaktadır.

Yine Yuhanna İncilinin mukaddimesindeki doktrinel zenginliğin, insa­nın Tanrı ve dünya ile ilgili sorularına cevap aramadan kaynaklandığını ileri sü­renler de çıkmıştır. Hıristiyan ilahiyatına göre İsa, Allah'ın biricik oğludur. Kurtu­luş ve yaratılış düzeninde o yegane aracı­dır.

Hıristiyan kilise babaları, Hıristiyanlığı kendi zamanlarının entelektüellerine takdim edebilmek endişesiyle bir logos ilahiyatı geliştirmişlerdir. Meselâ, Stuacı bir perspektife göre, herşeydeki “Manevi akıl”dır. Yine onlar, Antikitenin hakimle­ri üzerinde logosun faaliyetini de itiraf etmektedirler.

Yuhanna'nın 1/9 cümlelerinden ilham alan Hakim Jüstin, bütün insanların Alla­hın kelimesine (logos) iştirak ettiklerini açıklamakta ve bundan logosa (Allah’ın kelimesi) göre yaşayan herkesin Hıristi­yan oldukları sonucuna varmaktadır. [22]Tanrı ile dünya arasındaki ara­cıları çoğaltan Gnostik spekülasyonlara karşı Trenee, Eski Ahit'teki tezahürleri içinde logosun rolü üzerinde ısrar etmek­te ve kurtuluş tarihinin aşılmaz zirvesini incarnation (Bedenleşme) da göster­mektedir. Bunu şöyle açıklamaktadır: “Allahın kelâmı (sözün) insanda ikamet etmiştir. İnsanı, Allahı kavramaya alıştır­mak ve Allahın da insanda oturmaya alışması için “insanoğlu meydana” gelmiştir. Bu da babanın arzusuna göre ol­muştur.”

Plotin’in Yeni-Eflatunculuğuna göre lo­gos, Bir'den ilk çıkandır. Bunun için Bir'den aşağıdadır. Fakat logos, Ruh'dan yüksektir. Bu fikirlerden etkilenen Arya­nizm (Arianisme), İsa'yı yaratıkların en mükemmeli ve Baba'ya mükemmel itaat’in modeli olarak göstermiştir. Fakat İznik Konsilinde Arius aforoz edilmiş ve Konsil, oğulun baba ile aynı cevherden (Homoousios) olduğunu ilân etmiştir, İz­nik Konsili ilkelerini savunan Athanase, logosun sadece babanın bir sanatkârı de­ğil, aynı zamanda onun bizzat kendi ke­lâmı olduğunu söylemektedir. İşte böylece, Yuhanna İncilinin mukaddimesindeki söz yerine oturtulmuştur.

 

Luka:

 

Luka İncilinin ve Resullerin işleri kitabının yazarıdır. Aslında Luka İncili ile Resullerin işleri, Luka tarafından yazılan bir kitabın iki kanadı olarak kabul edil­mektedir. Bu kitaplarda işlenen kutsal ta­rih, vaftizci Yahya'dan ve İsa'dan Roma kilisesine kadar uzanmaktadır. Bu eser­lerde yazar, İsa'nın yaptığı ve öğrettiği bütün şeyleri naklettiğini belirtmektedir. Özellikle İncil'de, ilk Hıristiyan cemaatle­rinin tarihi belirtilmektedir. [23]İncil'de İsa'nın çı­kışından Kudüs'e kadarki dönem üzerin­de durulurken; Resullerin işlerinde ise, kelâmın Kudüs'te Samari'ye ve daha uzak yerlere yayılışından bahsedil­mektedir. [24]Luka, İncili'nde Markos ve Matta’nın İncillerinde takip ettikleri plânı takip etmek­tedir. Yani, vaftizci Yahya'nın vaftizinden sonra, İsa, Galile'ye gelmekte[25], Kudüs'e çıkmakta[26]dır. Kudüs'teki ikamet, çarmıha gerilme ve di­rilme rivayetleri [27] üzerinde durulmaktadır. Kudüsün mabedle birlikte önemine işaret edilmektedir. Markos İnci­line nisbetle bazı yerler Luka'da geçilmiş­tir, Meselâ, Markos 6,45;8,26 pasajları Luka'dakine denk düşmez. Fakat Luka'da önemli ilâveler yer almaktadır. Luka şöyle demektedir: 1. çocukluk rivayetlerinde [28] vaftizci figürü, sıkı şekilde İsa figürüne bağlanmıştır. Allahın oğlu, kurtarıcı ve rnesih gibi bütün Kristolojik sıfatlar birden ortaya çıkmıştır. 2. Luka, mutluluk nutukları söyle­mektedir. [29]Bu nutuklar Matta’nın 5-7/3'teki sözlerine benzemek­tedir. Yine Luka, Matta ile aynı kaynaktan aldığı [30] İsa'nın sözlerine uzun yer ayırmaktadır. [31]Nihayet sıra dirilme ile ilgili rivayetlere gelmektedir. [32]Diğer konularda Luka, daha ziyade Markos İncili'ni takip etmek­tedir.

Hıristiyan ilâhiyatçıları, Luka'yı, yete­nekli, helenist bir yazar olarak görmekte­dirler. Daha ziyade Luka’nın putperestlik­ten dönmüş bir halka hitap ettiğini be­lirtmektedirler. Luka İncili'nin 70-80 yılla­rı arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Luka'nın yazdığı kabul edilen “Resullerin İşleri” kitabı, penteeote'dan Roma'ya ka­dar olan dönemden bahsetmektedir. An­cak “Resullerin İşlerini”, belirli bölümlere ayırmak zordur. 3,1 den 11'26'ya kadarki bablarda, Yahudi dünyası içindeki tarih yer almaktadır. Bu tarih daha ziyade, Ku­düs'te ve Samarie'de geçmektedir. 11,27; 28,31'de ise, muhtelif Paulcu gezilerden söz edilmektedir. 15.'ci bapda, Kudüs top­lantısının önemine değinilmektedir. Buna göre, Pierre (Petrus) son olarak görün­mekte ve bundan sonra Paul'un faaliyetle­ri dikkat çekmektedir. İlk defa Pierre (Petrus)’in başlattığı putperestlerin Hıristiyanlaştırılması olayını [33] şim­di Paul, Kudüs'te devam ettiriyor ve put­perestlerin Yahudi şeriatı karşısındaki ba­ğımsızlığını ilân ediyordu. Paul'e göre [34] Kudüs ana kilisesi ile diğer genç kiliselerin birliği çok önem taşıyordu. Kudüs toplantısının ana hedefide zaten buydu. Luka, Resullerin İşlerini yazmak için, muhtelif kiliselerce toplanan birçok gele­neğe dayanıyordu. Özellikle bu malzeme­leri Paul'un kurduğu kiliselerden alıyor­du. Yine Hıristiyan ilâhiyatçılarına göre Yunan asıllı olan Luka, eserlerinde Eski Ahid'e çok yer vermiştir. Onun dikkat ettiği şey, İsrail'e yapılan vaadlerin, Hıristi­yanlığı nasıl tamamladığını göstermektir.

 

Lulle Raymond (1235-1316): 

 

1235'te Majorque’in Palma şehrinde doğmuştur. Ailesi, Barcelone'nin en asil ailelerindendir. I. Jaques’in orduları tarafından fethe­dilmiş olan adaya göç etmiştir. Prens Jaques'e eğitimci olarak tayin edilmiştir. 1257'de   Blanca Picany ile evlenmiştir. Sosyal bir hayat sürmüştür. 1246'da ruhi bir bunalım geçirmiştir. Bu anda, Allah’ın elini görmüştür. Bu durum, hayatını de­ğiştirmiş ve kendine dönmüştür. 1264-1273 yılları arasında bir papazlık çömezi dönemi geçirmişe benzemektedir. Şüpheler, endişeler birbirini takip etmiş­tir. Bu arada, Lâtince ve Arapça öğrenmiş­tir. Ayrıca felsefe ve ilahiyat tahsili yap­mıştır. Bu devrede kendine göre hidayete ermiştir. Tanrı onu, bir göreve çağırmıştır. Bu görev, 1 Müslümanları ve Yahudileri Hıristiyanlaştırma görevidir. O, kendisi­nin birinci derecede Müslümanları Hıristiyanl aştırmakla görevli olduğunu söylüyordu. Dünyayı ve aile ocağını boylece terk etmiştir.

Raymond Lulîe'un zamanında Araplar, onun ülkesinde sosyo-dini bir tehdit ola­rak görülüyordu. Diğer yandan Paris'te, İbn Rüştçülük için verilen çabada entellektüel bir tehlike oluşturuyordu. Bu durumda Müslümanlar, onun en büyük endişelerinden birisi olmuştu. Kendinin aydınlandığına inanan Lulle, son haçlı se­ferlerinde Hıristiyan ve Müslüman ülke­lere koşuyordu. Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için. Papalıktan, krallardan ve kendisine yardım edebilecek Resullerden yardım talep ediyordu. Fakat düşkırıklığına uğramıştı. Çünkü, o, Müslümanları Hıristiyan yapmak için büyük bir Haçlı seferi organize edilmesini ve Hiristiyanlaştırmayı hazırlamak için doğu dilleri   (Arapça)  okullarının kurulmasını zorunlu kılan papalık genelgesinin yürür­lüğe girmesini istiyordu. R. Lulîe'un 250'ye yakın eseri vardır. Bun­ların çoğu yazma halindedir. Bu eserlerin çoğu felsefe, İlahiyat, pedagoji, edebiyat, mistisizm ve şiir konularına ait bulun­maktadır. Fakat 1264'den sonra R. Lullc'ün en temel işi, müslümanlarla mü­cadele ve onların Hıristiyanlaştırılması konusu olmuştur. Onun temel hedefleri şunlardı:

1- Miramar okulunu kurmak ve burada doğu dilleri  (Arapça) bilen misyonerler yetiştirmek.

2- Diğer dinlerle, özellikle İslâm dini ile temas sağlamak.

3- Seyahatlar yaparak, diğer dinlerle ve özellikle müslümanlarla tartışmak. Şimdi bu başlıktaki konuları biraz daha geniş şekilde görelim:

1. Miramar Doğu Dilleri Okulu: Bu oku­lu Lulîe'un isteği üzerine Majorque kralı II. Jaques, bir Fransisken manastırı olarak kurmuştur. Bu manastır Papa XXI. Jean tarafından da 1276'da resmen tanınmıştır. Bu manastırda on üç rahip, Araplar ve Yahudiler arasında çalışmak için “doğu Dilleri” öğrenmeye başlamışlardr. Lulle, arkadaşı Raymond de Penya Fort'dan al­dığı fikri, Ma-Ramar'da gerçekleştir­miştir. Papa da benzer bir kuruluş kur­maya teşebbüs etmemiştir. Yine de Viya­na genel Konsili'nde (1311-1312) Lulle, Avrupanın en önemli beş üniversitesinde, İbranice, Arapça, Keldanice ve Yunanca kürsüleri kurma kararının alındığını görünce çok mutlu olmuştur.

2. Müslümanların Hıristiyanlaştırılması: Burada söz konusu olan, İsa'da doruk noktaya ulaşan hakikat vahyi konusunda müslümanları ikna etmektir. S. Augustin’in talebesi olan Lulle, Hıristiyan Hikmetinin birlik karakteri tezini savun­maktadır. Ona göre akıl ile iman; felsefe ile ilahiyat arasında ikilik yoktur.

3. Seyahatlar-Dersler ve Tartışmalar: R. Lulle, birçok seyahat yapmış ve birçok papa ile görüşmüştür. Meselâ, Papa IV. Honorius, IV. Nicolas, V. Celestin, VIII Boniface, XI. Benoit ve V. Cleement bun­lardandır. Ayrıca Lulle, Viyana konsilinede katılmıştır.

Aragon Kralı II. Jaques, Fransa Kralı IV. Philippe, Sicilya Kralı III. Ferederic'de, Lulle'ün ziyaret ettiği krallar arasında bu­lunmaktadır.

Diğer yandan R. Lulle, Paris'te Sorbonnc üniversitesinde ders vermiş ve İbni Rüştçü lâtinlerle tartışmıştır. Diğer yandan R. Lulle, Tunus'a ve Bougie'ye seyahatlar yapmış ve Majorque'a dönerken ölmüştür.

 

Lût, (Hz):

 

Kur'an-ı Kerim'de ve Kitab-ı Mukaddes'te ismi geçen peygamberler­den biridir. Hz. Lût, Sodom halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Bu halkın, homoseksüel ilişkileri karşısında Hz. Lût çaresiz kalmıştır. Bu konuda Hz. Lût'un verdiği mücadele, Kur'an-ı Kerimin Şûâra Suresi'nin 160-175 ayetlerinde nakledilmektedir. Buna göre Sodom halkı helak edilmiştir. Aynı helâktan Kitab-ı Mukaddesde bahsetmektedir. Buna göre Rab, Sodom ve Gomorra üzerine gök­lerden kükürt ve ateş yağdırmıştır. Herşeyi altüst etmiştir. [35]Kur’an’ı Kerim’e göre Hz. Lût'un karısı da helak olmuştur. [36]Sodom ve Gomorra'nın helak edil­mesinden sonra Hz. Lût'un akibeti konu­sunda Kur'an-ı Kerim'de fazla bilgi bu­lunmamaktadır. Bazı İslâm bilginleri sodom ve Gomorra'nın yerinin Lût gölü olduğunu söylemektedirler. Tekvin'e göre Hz. Lût, felâketten sonra Tsoar kentine sığınmıştır. Moabliların ve Ammon oğul­larının, Lût'un neslinden geldiğini söyle­yenler vardır.

 

Luther, Martin (1483-1546):

 

Alman­ya'nın Eisleben şehrinde doğan Luther, bir maden işçisinin oğludur. Babası, za­manla maddi problemlerini çözmüş ve oğlunun iyi bir eğitim görmesi için gere­keni yapmıştır. 1501 de Almanya'nın en gözde okullarından Erfurt Üniversitesine girerek eğitim görmüştür. Aziz Augustin'e hayranlığından, Augustinusçu keşişler tarikatına katıl­mıştır. Wittenberg üniversitesinde ilahi­yat tahsili yapmıştır. 1512 yılında ilahiyat doktoru olmuş, Almanya'daki Augus-tinusçu'ların önem verdiği bir din adamı haline gelmiştir. Muhtemelen 1512-1516 yılları arasında Augustinusçu keşişlerin aralarındaki ihtilafı anlatmak üzere Roma'ya gitmiştir. Roma'da St. Pierre kilise­sinin mali finansmanı için Papa X. Leon'un, bütün cömert bağışçılara Endüljans (Bağışlanma belgesi) vermesi, din adamlarının maddeye ve çıkar iliş­kilerine düşkünlüğü ve günahkarların bağışlanması için kilisenin giriştiği suistimaller karşısında morali bozulan Luther, Almanya'ya döndüğünde papalı­ğa ve onun emrinde görevyapan ruhani şahsiyetlere Hıristiyanlık adına buğz ve nefret içindeydi.

Öteden beri Luther’in kafasını karıştıran soru şuydu: İnsan amelle mi kurtulacak, yoksa imanla mı? Katolik kilisesi amele Çok önem veriyor ve dinin emirlerinin za­hiri yönüne dikkat çekiyordu. Luther'e göre sadece zahir Önemli olmamalıydı. İn­san ruhu, insan niyeti de önemli olmalıydı. Ancak Luther, XV asırlık bir Hıristiyan geleneğini bir anda yıkamayacağını bili­yordu.  İşte Luther’in Roma dönüşünde kafasındaki ana problem buydu. Bu prob­lemleri çözmeye çalışırken St. Paul'un, Romalılara yazdığı mektupta şöyle bir cümle görmüştü: “Çünkü onda Allah'ın salâhı imandan keşfolunur; nitekim: Fa­kat salih imanla yaşıyacaktır” [37]Hatta Luther Almancaya tercü­me ettiği İncil'de buradaki İman kelimesi­nin önüne, “yalnız” kelimesini eklemiştir. İşte Luther ilahiyatının felsefesi bu cüm­leden çıkmaktadır. Ona göre manevi kur­tuluş, Tanrının bir inayetiydi.  Tanrının inayetinin herhangi bir karşılığa ihtiyacı olmaması gerekirdi. Luther'e göre Tanrı bunu, İsa-Mesih'te göstermiştir. Bunun için kurtuluş arayan insanın, önce ruhunu arındırması gerekecekti. Bunu elde ettiği zaman, ilâhi kurtuluşa ulaşabilirdi. Aslın­da Luther’in yaşadığı dönemde, ilahiyat çevrelerinde klâsik ilâhiyatçılarla ye­nilikçiler arasında bu ve benzeri konular­da ciddi ayrılıklar dikkat çekiyordu. Fakat Katolik çevrelerdeki geleneğe bağlılık, serbest   düşünce sahiplerine fikirlerini açıkça söyleme imkanını vermiyordu. Luther, bu yeni düşünceleri Roma ziyareti sonrası dile getirme sorumluluğunu his­setmişti. Luther’in Roma'da gördüğü ilk sapma hareketi, enduljanslarda kendini gösteriyordu. Enduljans, Katolik kilisesince ve papalıkça,  Luther'e göre istismar ediliyordu. Enduljans, insanların işlediği günahların para karşılığında bağışlanması için kullanılıyordu. Enduljanslar, papalı­ğın güvendiği kişilerce dağıtılıyordu. Ka­tolik kilisesi, para ihtiyacı olduğunda, Enduljans dağıtımını artırıyordu. Aslında temelde Enduljans, Tanrının affının para ile satılıp alınamayacağı fikrinin üstüne dayanıyordu. Buna göre Enduljans, bir hayır işiydi. Ancak, kilisenin uygulamala­rı âdeta, günahların bağışlanması ile Enduljansı eş anlama getirmişti. Luther’in hoşuna gitmeyen de bu düşünce idi. Di­ğer yandan bazı kilise adamları, Endul­jans gelirlerini kendi çıkarları için kulla­nıyorlardı. Meselâ, Ahnanya'daki Enduljans gelirinin yarısı, Mainz başpiskoposu Albrechfe gidiyordu. Diğer yan­dan Keşiş Tetzel, Almanya'da kendi çı­karları için Enduljansı kullanıyordu. Çünkü Tetzel, toplanan paralardan giriş­tiği kampanya için yüzde alıyordu. Hatta Luther’in bağlı olduğu Wittenberg kilisesi üyeleri bile, Tetzel'i destekliyorlardı. İşte Luther bunun üzerine 95 maddelik tezini 31 Ekim 1517' de Wittenberg'deki Schlosskirche kilisesinin kapısında ilân etmişti. 95 tezin özü, Papa'nın veya onun adına herhangi birinin günah affet­me yetkisinin olmadığıydı. Enduljansın, sahte bir tövbekarlık meydana getirdiğine inanıyordu.

Luther bütün bu düşüncelerine rağmen, Roma'dan ayrılmak istemiyordu. Çünkü onun hedefi, yeni bir dini hareket tesis etmek değildi. Onun istediği Katolik Kili­sesinin, yanlışlardan ve istismardan uzaklaşmasıydı. Bunun için Luther, tartışmayı Almanya'da başlatmıştı. Ancak onun ileri sürdüğü tezler, matbaanın yardımı ile hızla yayıldı ve tartışma Almanya hudut­larının dışına çıktı. Özellikle Luther'le uğ­raşan Mainz başpiskoposu, 1517 yılında Luther'le ilgili bir dosyayı Vatikan'a gön­derdi. Papalık, önce problemin çözülmesi yönünde çalıştı. Bunun içinde Luther’in bağlı olduğu Augustinusçularm başkanı­na konuyu havale etti. Ancak problem çö­zülemedi. Luther 1518 yılında Augustinusçularm genel kurul toplantısına katılmak üzere Heidelberg'e gitmişti. Luther’in yokluğu sırasında Wittenberg'de Johann Eck, Luther’in tezi­ne karşı cevaplar hazırlamıştı. Luther'e karşı mücadele, John Eck’in Karlstadt’ın Luther'e karşı yazdığı 405 tezle alevlen­mişti. Bunun üzerine Katolik çevreler'de Luther’in yargılanması isteniyordu. Papahkda bu defa Lutherle ilgili fezleke işlemlerini hızlandırmıştı. Hatta, bunun için Augusburg'daki Kardinal Cajetan'a, Luther’in Roma'ya gönderilmesini isteyen bir yazı gönderilmişti. Papa'nın çevireceği siyasi entrikalardan çekinen Luther, 1518'de Augsburg'a gelmişti. Daha sonra burada, güvenliğinin olmadığını hisse­dince 1519'da Leipzig'e geçti. Ancak Ro­ma'da Luther aleyhine yapılan çalışmalar hızlanmıştı. 15 Haziran 1520 de Luther’in 95 maddelik tezinin kırk biri için Vatikan, “Exsurge Domine” adı ile bir beyanat ya­yınlanmıştı. Daha sonra Roma'da Luther’in tezini ihtiva eden yazılar yakıl­mıştı. Ancak, Almanya'da Lutherin tezleri belli bir enteliektüel kesimde kabul gör­müş ve bir kamuoyu oluşmaya başlamış­tı. Bundan istifade etmek isteyen Luther, “An den Christlichen Adel Deutscher Nation” (Alman milletinin Hıristiyan soy­lularına) isimli yazdığı risaleyi, Almanya'daki prenslere göndermişti. Luther burada, kilisenin ıslah edilmesi gerektiğini, gerekirse siyasi otoritelerin Roma'ya baskı yapmalarını istiyordu. Aradan çok geç­meden Luther, “De captivitate Babylonica ecelesiae praeludium” (Kilisenin Babil Esaretine Dair Giriş) isimli ikinci bir risale daha yazmıştı. Luther, burada Kilise sakramentlerini, Vaftiz, Komünyon ve Günah çıkarma, olmak üzere üçe indiri­yordu. Luther’in Kilise sırları konusunda­ki bu tutumu,  bazılarınca  beğenilmedi.

Fakat Almanya'da durum iyice kızışmıştı. Luther bu arada Papa'ya ithafen “Von der Freiheit eines Chrîstenmenschen” (Hıristiyanın özgürlüğüne dair) isimli bir risale daha kaleme almıştı. Bu risalede îmanla kurtuluşu işlemişti. 10 Aralık 1520'de öğrenciler, Wittenberg'de şehrin kapısı önünde kilise hukukçularının kitaplarını yakmışlardı. Lutherde bu sırada Vatikan'nın kendisi için yayınladığı “Exsurge Domine”yi ateşe atmıştı. Durumun iyice kötüye gittiğini ve Al­manya'nın Katolik Kilisesinden kopma noktasına doğru ilerlediğini gören Vati­kan, Ocak 1521 'de Luther'i “Decet Romanum Pontificem” fermanıyla res­men aforoz etmiştir. Vatikan'ın aforoz fermanı Almanya'ya geldiğinde Worms Meclisi, toplantı halindeydi. İmparatora yapılan telkinler sonucunda Luther’in, Worms Meclisi (Diet Worms) önünde sa­vunma yapması kabul edildi. Luther 17 Nisan 1521'de Diet Meclisi önünde sa­vunmasını yaptı. Savunmasında eserle­rindeki görüşlere sadık olduğunu, ancak polemiklerin şiddeti için özür dilediğini beyan etti. Hıristiyanlık hakkındaki gö­rüşlerinin doğru olduğunu, açıkça belirt­mişti. Bu arada Almanya'da Luther’in fi­kirleri prensler ve köylüler tarafından be­nimsenmişti. Böylece Luther, siyasi sığı­naklar da elde etmiş oluyordu. Almanya'daki siyasi ve dini karışıklık gittikçe yoğunlaşırken, Luther, kaçırılma süsü ve­rilen bir operasyonla Eisenbach yakının­daki Wartburg şatosuna sığınmıştı. Luther’in burada kaldığı bir yıl boyunca yaptığı en önemli çalışma, Kitab-ı Mukaddes'i Almanca'ya çevirme işi oldu. İncil çevirisi 1522 de, Eski Ahid de 1534'de tamamlanmıştı. Luther, 1522'de Wittenberg'e dönmüştü. Bu sırada Zwingli ve Karlstadt gibi iki radikal reformcu daha dikkat çekmeye başlamıştı. Luther, Augustinusçu bir keşiş olmayı hiç bırak­madı. Onlar gibi giyiniyordu. Vaaz ver­mekle fikirlerini açıklıyordu. Luther iki hedef seçmişti: Bir yandan Katoliklerin bağlı olduğu gelenekçiliğe, diğer yandan radikal reformculara çatıyordu. Hatta 1523'lerde radikal reformcuların tehlikele­rinden bahseden “Von Weltlicher Obrig-Keit” (Dünyevi yönetim üstüne) isimli bir risalede kaleme almıştı. Luther, burada dünyevi ve ruhani yönetimin alanlarını ayırmıştı. Devlete karşı isyanın günah bölgesindeki “köylü savaşları” sırasında, köylülerin meşru isteklerini desteklemişti. Hatta bu konularda prensleri tenkid et­miştir. Ancak, dünyada mutlak adaletin olmadığını da belirtmişti. Buna rağmen 1525'de Thomas Müntzer’in liderliğindeki köylü ayaklanmasını, devlete karşı bir çı­kış olarak dinen doğru bulmadığını açık­lamıştır.

Luther 1525'de rahibe Katherina Van Bora ile evlenmiştir. Luther’in evlendiği yıl, elektör Friedrich ölmüştü. Almanya'da si­yasi ve askeri ciddi problemler vardı. İm­parator V. Karl, Osmanlı devletine karşı destek toplamak gayreti içindeydi. Luther, bölge kiliselerinin örgütlenmesini destekliyordu. 1529'da Speyer'de topla­nan Diet Worms meclisi, Katoliklerin baskısı ile daha önce verilen tavizler geri alınarak, azınlığın çoğunluğa tabi olma­sı gerektiği kararını verdi. Almanya'da bazı prensler ve bölgeler speyer toplantı­sını protesto ettiler. Bundan sonra Protes­tan kelimesi, dini anlamda sözlüklere girmiş oldu. Böylece reformcular ilk defa protestan olarak adlandırıldılar. Ancak Protestan kelimesi, halâ evrensel olarak benimsenen bir kelime değildir. Meselâ Almanlar, Evanjelik terimini Protestan kelimesine tercih ederler. İngilizler, Ang­likan kilisesi adı altında protestanliğı benimserler. Diğer yandan Reformdan yüz­yıllarca sonra doğmuş olan Babptistler ve Metodistler gibi bazı Hıristiyan mezhep­leri, gönüllü olarak Protestanlığa aidiyet­lerini ilân etmektedirler. Ne olursa olsun Reform'dan doğan kilise­ler aynı ismi taşımamakla beraber; arala­rında özellikle Komünyon ayininin mahi­yeti konusunda görüş ayrılıkları vardır. Meselâ, Luther'e göre İsa'nın son akşam yemeğinde ekmeği kutlarken “Bu benim Bedenim”dir sözü, mecaz kabul edil­meyebilirdi. Bu olduğu gibi kabul edilmesiydi. Zwingli ise bu sözün yorumlanması gerektiğini söylüyordu. Ayrıca Luther, Zwingli'nin aksine İsa'nın kişiliğinin bö­lünmez birliğini ve dilediği yerde bulu­nabileceğini ileri sürüyordu. Calvin ise, İsa'nın ekmek-şarap ayininde sadece Kutsal-Ruh'un kudretiyle var olabildiğini söylüyordu. Bu duruma göre Luther ile Calvin belli bir uzlaşmaya varabilirken, Zwingli ile Luther’in uzlaşması zor görü­nüyordu.

Fakat reformcular cephesinde ortak bir birliğin olması da önemliydi. Bunun için Hessen Prensi, Philipp, Ekim 1529'da Zwingli ve Luther ile taraftarlarını Marburg'da bir toplantıya davet etmişti. Toplantıda komünyon üzerinde anlaşma sağlanamadı ise de, aralarındaki birçok yanlış anlama ortadan kalkmıştı. Ancak yine de Luthercilerle Zwingli taraftarları ayrıldılar. Luther’in en yakın mesai arka­daşı Melanchthon 1.530'da bir itikadname hazırlamıştı. Almanya'da Protestan ve Lutherci eğilimlerin gelişmesine Osmanlı Devletiyle girişilen savaş, yardımcı oldu. Çünkü Katolik birlikler, Protestanlığı ta­kipten uzak kalmışlardı. Böylece 1530-1.546 yılları arası, Lutherciliğin Almanya'­da yayılma dönemi oldu. Luther, ha­yatının sonuna kadar inandığı fikirleri söylemekten çekinmeyen bir hayat yaşadı. Ölmeden önce, Trente Konsili (1546-1563) ile güç kazanan Katolik kilisesi kar­şısında “Von den Concilis und Kirchen” (Konsiller ve kiliseler üzerine) isimli bir eser kaleme aldı. Eisleben'de bir toplantı­ya katılmak üzere çıktığı yoluculukta has­talandı ve 18 Şubat 1546'da öldü. Bugün Lutherci kiliseler çoğu defa, “Evanjelik” ismini benimsemektedirler. Luther’in taraftarları, çoğunlukla aşağılayıcı bir mezhepçiliği çağrıştırmasına rağ­men “Luthercilik” kelimesini benim­semişlerdir. Bu hareket Wittenberg üni­versitesinden, Almanya'nın büyük çoğun­luğuna yayılmıştır. İskandinavya'da bü­yük kabul görmüştür. Amerika'da Nev Netherland ile Delaware ırmağı üzerin­deki Nev Sweden'de kurulan ilk koloniler arasında Lutherciler vardı. Amerika'ya sürekli gelen göçlerle, Luthercilik değişik bölgelerde gelişti. Ancak grup hep kendi etnik köküne bağlı olarak bir kilise kuru­yordu. Bunun için Amerika'daki Lutherciler arasında XX. yüzyıla kadar bir birlik temin edilemedi. Lutherciler, inançlarının ve ibadetlerinin temelini İznik Amentüsüne (325) ve XVI. yüzyılda Reform döneminde kaleme alı­nan dini belgelere dayandırmaktadırlar. Bu belgeler arasında 1530'da kaleme alı­nan Augsburg itikatnamesiyle, Luther’in yazdığı İki kateşizmi sayabiliriz. Lutherciler         arasında Augsburg ıhkatnamesinin çok önemli bir yeri vardır. Bugün üç Hıristiyan mezhebinden biri olan Luthercilik, Protestanlığın en geniş kolunu teşkil etmektedir. Luthercilik, Al­manya, İskandinav ülkeleri ve Amerika'­da yayılmıştır. Luthercilikte, Katolik kili­sesindeki merkeziyetçilik yoktur. Dünya­da belli bir merkezleri de yoktur. Ancak muhtelif coğrafyadaki Luterci birliklerle işbirliği içinde bulunmaktadırlar.

 

Lydia:

 

Anadolu'nun en eski halk­larından birisidir. Lydialıların yerleşim bölgesi, Batı Anadolu'nun orta kesimlerini içine almaktadır. Kuzeyde Mysia, batıda İonya ve Eolis, güneyde Karia, doğuda Frigya bölgeleriyle kuşatılmış bir alanda yerleşmişlerdir. Doğuda Frigya ile arasın­da kesin bir sınır yoktur. Kısaca Lydialılarm yerleşim alanları, bugünkü Manisa'yı, İzmir’in doğu kesimini içine alan ana yerleşim merkezidir. Lydia hal­kının bu bölgeye ne zaman geldiği bilin­memektedir, Hind-Avrupa ailesine bağlı bir dilleri olan Lydialılarm, M.Ö. 2 bin yı­lın ikinci yarısından sonra yaşadığı bilin­mektedir.

Lydia’nın en Önemli şehri Sardes'tir. Ta­rihte ilk Sikke'yi, altın ve gümüşten yapan Lydialılardır. Dokumacılığı da geliştiren onlar olmuştur. Dokumacılığa bağlı ola­rak, kok boyacılığını da geliştirmişlerdir. Lydialıların kullandığı diller, Hind-Avrupai kökenli ölü bir dildir. Lydia di­lindeki en eski metinler, M.Ö. 6,5 ve 4. yüzyıllardan kalma metinlerdir. Bu me­tinlerde kullanılan alfabe, Doğu Yunan al­fabesinden türetilmiştir. Lydia dili, Hitit, Luvi ve Pala dilleriyle ortak özelliklere sahip bir dildir.

Lydialılarda ana Tanrıça Kybele kültü ha­kim dini inancı oluşturur. M.Ö. 7. yüzyıl­da Alkman, kendisinin Sardes'te Kybele'ye hizmet eden bir hadım olmadı­ğı için yakınmaktadır. M. Ö. 13. yüzyıla ait Manisa yakmîanndaki Spylos dağında bulunan büyük bir kabartmadan, Ana-Tanrıça'ya bölgede hayvanlar hakimesi olarak 2 bin yılın ikinci yarısından beri tapınıldığını anlamaktayız. Nitekim Herodotos M.Ö. 499 yılındaki İon saldırı­sından önce, Sardes'te bir Kybele tapı­nağından söz etmektedir.

Lydia'lıların inandıkları diğer bir Tanrıça'da Armitu olarak bilinmektedir. Böyle­ce Lydia dininde iki önemli Tanrıça figü­rü dikkat çekmektedir. Bunlardan biri Kybele veya Kybebe diğeri de Artemis olduğu görülmektedir. Lydia dini tari­hinde Friglerle ortak yönlerden birisi de hadim edilmiş uzun saçlı rahipler sınıfı­nın varlığıdır. Bu rahipler bazı yüksek deneyimler elde etmek için icra ettikleri merasimler sırasında vahşi çığlıklar içinde bu hadimlik operasyonunu gerçekleş­tiriyorlardı. Bu rahipler, dini törenler es­nasında, teflerini, kırbaçlarını, gürültülü zillerini ve etrafa kokular saçan uzun saç­larının buklelerini Ana Tanrıça'ya ithaf ediyorlardı. Bu tür dini törenlerin Lydia ve Yunanistan'da Tanrı Bakhos ile birleş­tiği görülmektedir. Böylece Bakhos'un anavatınının Lydia olduğu ve bir Lydia kalesi olan Tmlos'tan Yunanistan'a ziller ve sihir kerametleriyle geldiği anlaşılmaktadır. Frigya, Lydia, Yunanistan ve Avru­pa dörtgeninde aynı inancın yayılmasın­da, muhtemelen Sardes, önemli bir mekan olarak görülmektedir. Bu durumda Sardes'le birlikte ön Asya'daki Hellenik şehirlerin, bu inancın Avrupa'ya geçme­sinde aracılık ettikleri düşünülebilir.

 



[1] 90-100 yılların­da papalık etmiştir

[2] Bk. Yves Congar, Encylopeedie de la foi, Pa­ris, 967

[3] Bk. Encyclopedide de la foi

[4] Matta 22/21.

[5] XIV. cu asırın sonunda.

[6] Paris, 1958.

[7] Paris, 1973.

[8] Paris- 1964

[9] Paris- 1966

[10] Paris, 1968

[11] Paris 1971

[12] Paris- 1927

[13] Paris, 1938

[14] Paris, 1949.

[15] Linga Sanskritçede, erkek organı anlamına gel­mektedir.

[16] Resullerin İşleri, 13,2.

[17] Romalılara 15,16.

[18] Yuhanna: 1/1-2.

[19] Yuhanna: 1/14.

[20] Yuhanna 1/12.

[21] Resullerin İşleri: 17/28.

[22] I. Apol, 46.

[23] Luka: 1,1-4; Resullerin İşleri. 1,1-2.

[24] Resullerin İşleri: 1,8.

[25] Luka: 4,14; 9,50.

[26] 9.51;19,28

[27] 19, 29; 24,53

[28] Luka 1,5; 2, 52.

[29] Luka: 6,12-49.

[30] Luka: 4.

[31] Luka: 9,51; 18,14.

[32] Luka: 24.

[33] Luka:10-ll.

[34] 2 Korint 8-9, Romalılar 15,22-29.

[35] Tekvin 19/24-25.

[36] Hûd: 11/8l.

[37] Romalıla­ra: 1/17.