Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 15 M - Index Web

M... 3

Magen David:3

Mahâyâna:3

Maimonide, Rabbi Moise Ben Maimon (1135-1204):4

Malinowski Bronislaw (1884-1942):4

Mana:4

Mani (216-277):5

Mani Dinî:6

Mantra:9

Manu:9

Manu-Smriti:9

Mâra:9

Marcel Gabriel (1889-1973):9

Marcıon:10

Mardouk:11

Massignon Louis  (1883-1962):11

Massoretes:11

Mauss Marcel (1872-1950):12

Maya:12

Maya Dinî:12

Mazdeizm:13

Megalithism:16

Mehdi:16

Mektuplar: (Epitres):16

Melek:17

Melkit Hıristiyanlığı:18

Mennonitesler:18

Menora:18

Meryem:19

Mesih:21

Metempsikoz:21

Metodizm:21

Mevlevilik:22

Mevlid Kandili:23

Mezmurlar:23

Mezopotamya'da Rahipler:24

Mezopotamya Tanrısı Orage:25

Mısır Dini:25

Mısırlı Rahipler:27

Mictlan:27

Midraş (Mıdrash):27

Milindapanha:28

Mikve:28

Millenarisme:28

Mister (Mystere):29

Mistisizm:30

Misyon Ve Misyonerlik:31

Mişna:32

Mithra:32

Mitoloji:33

Moloch:35

Moltmann Jürgen:35

Monofizitler -Ya'kubiler:35

Moravya Kilisesi:36

Mormonlar:37

Moses Mendelssohn:38

Mucize:38

Muhammed (Hz):40

Mukaddes Yürek (Sacré Coeur):43

Mukayeseli Dinler Tarihi:43

Moonculuk:45

Murakabe (Contemflation):47

Musa:47

Mutlak:49

Müller Friedrich Max (1823-1900):49


M

 

Magen David:

 

İbranice'de “Magen” kelimesi, kalkan anlamına gelmektedir. “Magen David” Davudun kalkanı de­mektir. Magen David, altıgen yıldız şek­linde gösterilmiştir. Bu şeklin oluşmasın­da David kelimesinin İbranice yazılışı et­kili olmuştur. David, İbranice, “Dalet-Vav-Dalet” harfleriyle yazılır. Eski İbrani alfabesine göre Dalet harfi, Yunan alfabesindeki “Delta” ya benzeyen küçük bir üçgen şeklinde yazılıyordu. Buna göre, David isminin yazılışı o devirde iki üç­gen şeklinde idi. İki dalet’in birleşmesi, yani iki üçgenin altıgen bir yıldız şeklinde çizilmesi, Kral David’in adını temsil edi­yordu. Ancak David’in oğlu, Süleyman, sembol olarak babasının altı köşeli yıldı­zını değil; beş köşeli yıldızını benimse­miştir.

Altı köşeli yıldızın Hz. Davud'dan önceki dönemlerde de kullanıldığını görüyoruz. Bronz çağında (M.Ö. 3200-1200) altı köşeli yıldızın var olduğu bilinmektedir. O dö­nemde yıldızın sihirli bir güce sahip ol­duğuna inanılmaktadır. Kötü ruhları ko­van ve insanları kötülüklerden koruyan bir tılsım olarak kullanılmıştır. İsrail'de yapılan bir kazıda bulunan M.Ö. 20 veya 10 yıllarına ait bir “Magen David”, bulunmuştur. Bu yıldızın bu yıl­larda kullanıldığı sanılmaktadır. Aynı motif, Kineret gölü kıyısında II. yüzyıldan kalan Kfar-Nahum sinagogunun ka­lıntıları arasında da bulunmuştur. Moza­ik, Fresk ve taş oymaları bakımından son derece zengin olan bu sinagogun kalıntılan arasında beş ve altı köşeli yıldız mo­tifleri de bulunmuştur. VI. yüzyılda İtalya ve İspanya'da David adlı kişilerin mezar taşlarına altı köşeli yıldızların kazıtılmış olduğu da görül­mektedir. XVII. yüzyılda Almanya'da David Gans adlı bir Rabi'nin mezar taşı bu konuda çok önemli bir örnek teşkil etmektedir. Altıgen yıldızın ilk defa “David Yıldızı” olarak adlandırılmasına, yazılı örnek XIII. yüzyılda kabalist Yosef Gikatilla'nın eserlerinde görülmektedir. Diğer yandan, ilk İbranice kitap olarak Prag'da 1512'de yayınlanan “Sefer Tefirof'un kapağında bir “Magen David” vardır.

Magen David, Yahudilik simgesi olarak ilk defa, Prag Yahudi cemaati tarafından kullanılmış ve bu cemaatin özel bir resmi sembolü olarak kabul edilmiştir. Daha sonra bu yıldız Viyana Yahudi cemaatine geçmiştir. Viyana'da eski Yahudi mahalleleriyle Hristiyan mahallesini, sınır olarak ayırmada kullanılan bir “Magen David” bulunmaktadır.

Magen David'e, Kabala ile birlikte daha büyük bir önem verilmiştir. Çağımızın ünlü kabalisti Gershon Sholem, Magen David’in tarihi gelişimini şöyle açıkla­maktadır:

Hıristiyan dünyasında kabul edilen Haç'a karşılık, Yahudilerin de bir sembole ihti­yaçları vardı. Bu ihtiyacı Magen David karşılamıştır.

Yahudi milletiyle altıgen yıldız arasında çok sıkı bir bağ görülüyorsa da, diğer bir­çok milletin bu motifi, süsleme sanatla­rında sık sık kullandıkları da görülmek­tedir: Hıristiyan kültüründe, birçok Bi­zans kilisesindeki oyma ve fresklerde, ah-Şap kabartmalarda ve mühürlerde altıgen yıldıza rastlanmaktadır.  Daha sonraki dönemlerde altıgen yıldızı Hıristiyanlar, Yahudilere ait bir sembol olduğu için terketmişlerdir. İslâm süsleme sanatında da altı köşeli yıldıza sık sık rastlanır. Me­selâ, memluklerin inşa ettirdiği Hebron'daki “Harem el-Halü” caminin mermer duvar süslemeleri, Osmanlı dö­neminden kalan eski Kudüs şehir duvar­ları ve kuleleriyle çeşitli devirlere ait para­ların üzerindeki altıgen yıldız şekilleri gösterilebilir. İslâm sanatında zamanla beşgen yıldıza daha çok ilgi gösterilmiştir. Hatta bazı İslâm ülkelerinin bayrakların­da beşgen yıldız resmi bulunmaktadır. Hint kültüründe de altıgen yıldız resimle­ri ve şekilleri vardır. Hint mabetlerinde, türbelerinde ve hatta Hint gemilerinin bayraklarında altıgen yıldız resmi görmek mümkündür. Nepal'de ruh ve madde arasındaki ahengi simgeleyen altıgen yıl­dız, kralın tacına işlenmiştir. Bazı uzak-doğu kültürlerinde bu yıldız, kadın-erkek ilişkilerini simgelemektedir. Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl’in yakın arkadaşı Dr. David Wolfson, 1933'de Prag'da “Tallif'teki gibi beyaz zemin üzerine iki paralel mavi çizgi arasına ortalanmış bir “Mavi Magen Davİd”in Yahudi milletinin sembolü ol­masını önermiştir. Bu Yahudilerin bayrağı olarak onaylanmıştır. 1948 yılında İsrail Devleti kurulunca, Magen David İsrail devletinin milli bayrağı olmuştur. Günümüzde bu yıldız, İsrail Devletinin bayrağındaki sembol olmakla kalmamış, ortodoks veya liberal olsun dünyadaki bütün Yahudilerin milli sembolü haline gelmiştir.

 

Mahâyâna:

 

Budizm, ilk asırlarda, ku­rucusunun vaazlarının ahlâkî yönü üze­rinde durmaya ve netice itibariyle Nirvanaya ulaşmaya imkan veren benliğe hakim olma tekniğini geliştirmeye önem vermiştir. Bununla beraber, çok kuru ola­rak görülen bu akıma karşı bazı Budistler, vaazlarını daha ziyade Buda'nın sözleri­nin ıslah edici veçhelerine ve yeryüzüne gelen Buda'nın ve Buda'dan önce gelen Budhas'ların tecrübe ettiği, merhamet ü-zerine yöneltmişlerdir. (Veya bizzat in­sanları kurtarmak için durmadan bedenleşen yegane Buda üzerine). Buna karşılık olarak insanlar, sayısız Bodhisatvaların ve bizzat Buda'nın önünde tapınma tecrübe­sini ifa etmişlerdir. Böylece, Budizmin, tedrici şekilde yeni bir görünümü hazır­lanmıştır. İşte bu görüşün salikleri, dar denilen Hinayânâ'ya nisbetle buna “Bü­yük yol” (Mahâyâna) adını vermişlerdir. Mahâyânâ ekolü, kara yolu ile Hindis­tan'ın dışında yayılma alanı bulmuş; böy­lece Türkistan, Tibet, Çin, Kore, Japonya, Vietnam, Mahâyâna mensuplarına vatan olmuştur. Mahâyâna ekolu, Budizme, mi­tolojik bir renk vermiştir. Çünkü o, Budhaslan alabildiğine çoğaltmıştır. Buna göre, Budhaslar, sadece büyük sayılarla yeryüzünde değil, uzayda da oturmakta­dırlar. Üstelik her Budhas, tabiatüstü bir vücuddur (Hatta onun birçok vücudu vardır. Bir takım harikalar'da icra edebi­lirler.) Yine bu Budhas'lardan Amitâbhas (ölümsüz ışık), Akshobhya (sabit), Bhaishajya Guru (tabib) v.s. gibi bazıları özel tapınma konusu olmuştur. Yine Mahâyâna’nın salikleri, bir takım tanrılara ve tanrıçalara tapınaktadırlar. Çünkü göksel dünyalar olduğu gibi, cehennemi dünyalar da vardır. Sâlikler, ibadetlerini özellikle Bodhisattva'ya, yani varlıkların aşkı ile Nirvana'ya girişlerini erteleyen istikbalin Budhaslarına adamışlardır.

 

Maimonide, Rabbi Moise Ben Maimon (1135-1204):

 

İspanya'nın Kurtuba şehrinde doğmuştur. Çocuklu­ğundan itibaren babası tarafından Kitab-ı Mukaddes ve Talmud eğitimine tâbi tu­tulmuştur. Diğer yandan matematik eği­timi de almıştır. Daha sonraki dönemler­de Arap hocaları onu, felsefeye ve tabiî ilimlere yöneltmişler ve özellikle Tıp ala­nında yetiştirmişlerdir. İspanya'dan kovulunca önce Fas'a gelmiş, Filistine hicret teşebbüsünde bulunmuş daha sonra da Mısır'da Fostat'a yerleşmiş ve orada öl­müştür.

İslâmiyet, Yahudilerin bulunduğu ül­kelere yayılınca ve bu ülkeler müslüman hakimiyetine girince, Maimonide, hemen Yahudilerin imanlarının temelini sağlam­laştırmaya yönelmiştir. İşte Mishneh Torah adlı kitabı böylece meydana gel­miştir. Bu kitap, şifahî kanunun bir tedvi­ni olmuştur, Maimonide bu kitapta, Talmud üstadlarının çözüme ulaştırma­dığı konuları ele almıştır. Felsefî bir temelden hareketle yazmış ol­duğu Sefer Ha-Mada' (Bilgi kitabı) isimli kitabını, İbranice yazmıştır. Bu kitapta Yahudi kanunlarını, sivil, cezaî ve dinî olmak üzere üçe ayırmıştır. Bu kitap, kul­lanış bakımından Talmuddan daha pra­tiktir.

Yine O, Sefer Ha-Mitswot'da (Emirler ki­tabı) 613 emirler ve yasağı tasnif etmiştir. Ayrıca, imanın on üç maddesini açıkla­mıştır.

Fakat Maimonide’in temel felsefî eseri, Moreh Nevukhim (Şaşıranların Rehberi) ismi ile yazdığı kitabıdır. Maimonide, bu kitapta Aristo'nun ateşli bir talebesi gibi görünmektedir. O, bu eserinde vahiy ile aklın doneleri arasında çelişki değil; uyum olduğunu isbat etmeye çalışmaktadır. Maimonide, bu eserini Arapça olarak yazmıştır. Ancak XIII. asırda Samuel İbn Tibbon tarafından İbranice'ye çevrilmiştir. Prof. Dr. Hüseyin Atay, Delaletti'1-Hairin'i, Arapça yazmalardan edisyon kritik yaparak Ankara Üniversitesi İlahi­yat Fakültesi yayınları arasında yayınla­mıştır. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakül­tesinde Dinler tarihinde asistan olan Hati­ce Doğan, Deîaletü'l-Hairİn üzerinde Doktora tezi hazırlamaktadır. Maimonide hayatını müslümanlara ve Yahudilere doktorluk yaparak geçirmiştir. Maimonide’in bazı fikirleri Yahudi ilâhiyatçılarınca tenkid edilmiştir. Yine de Ya­hudi ilahiyatının en büyüklerinden biri olarak telâkki edilmektedir.

 

Malinowski Bronislaw (1884-1942):

 

Malinowski Polonya'nın Cracovie şehrinde doğmuştur. Fakat İngiltere'de London Shool of Economics do profesör olarak çalışmıştır. Melanezya toplumu üzerinde incelemelerde bulunmuş ve Tropriande adaları toplumu üzerinde iki ciltlik Coral Gardens and their Magic (1935), ismi ile önemli bir incelemede bu­lunmuştur. Bu eser 1974 yılında Fransızcaya çevrümiştir: Les Jardins de Corail. Fonksiyonalist okula bağlı olarak Malinowski dine iki önemli fonksiyon at­fetmektedir: Ona göre önce Din, insanın kendi kendine sorduğu niçin sorularına cevap vermektedir. Sonra, tabiatüstü mü­eyyideler vasıtasıyla kurumları geçerli kılmaktadır. Dinî merasimler, merkezi güçlere karşı harekete geçmekte ve grupla bütünleşme vasıtaları sağlamaktadır. Bu­nun için Malinowski'ye göre büyü, din­den ayrılmaktadır. Çünkü büyü, aksiyo­nunun etkinliği içinde insanların güvenini artırmakta ve cemaatin üyeleri arasında ahengi sağlamaktadır. Büyü merasimi, bir sona doğru yönelmektedir. Din ise, biza­tihi sondur.

İşte bu gibi farklı konular, Malinowski'nin yazdığı aşağıdaki eserlerinde geliştirilmiştir:

The Foundation of Fait and Morals, 1936; Magic, Science and Religion, 1948; Une theorcie Scientifique de la culture, 1968; la sexualite et sa Repression dans les societes primitives, 1969.

 

Mana:

 

Mukayeseli Din tarihi ince­lemelerinde önemli bir yeri olan terimler­den birisi Mana terimidir. Özellikle XX. yüzyılın başında mana terimi çok şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Mana keli­mesini ilk defa 1814 yılında Polinezceden getiren W. Williams olmuştur. Williams, Mana kelimesini “kuvvet” veya “tesir” kelimesiyle açıklamaya çalışmıştır. “Ma­na” kelimesini Batı literatürüne kazandı­ran özellikle Max Müller olmuştur. M. Müller, bu kelimeyi, Melanesie'de bulu­nan R. Codrington'un bir mektubunu zik­rederek 1878'de Hibbert Lectures'de kul­lanmıştır. Müller, Mana kelimesini fiziki olmayan bir güç olarak tasvir etmiştir. Fakat ona göre Mana, iyi ve kötü işler ya­pabilmektedir. Diğer yandan Mana, ser­bestçe dolaşabilmekte ve hiçbir eşyaya bağımlı olmamaktadır. Daha sonra Mana konusunda Codrington önemli açıklamalarda bulunmuştur: Ona göre Mana kavramı bütün Pasifikte kulla­nılmaktadır. O da Mana kelimesini “fiziki olmayan bir güç ve tesir” olarak tarif etmektedir. Ona göre Mana, “Tabiatüstü anlamında bir birdir” Mana bir fiziki güç olarak veya bir çeşit güç olarak görünebi­lir. Bu güce bir insan da sahip olabilmektedir. Mana, bir eşyaya bağımlı değildir. Fakat, vücutlarından ayrılan ruhlar veya birtakım tabiatüstü birşeye taşıyabilmek­tedirler. Yine Codrington'a göre mana, su, taş ve kemik vasıtasıyla da hareket edebilmektedir.

Mana terimi özellikle XIX. ve XX. yüzyıl­da birçok bilim adamı tarafından kulla­nılmış ve Dinlerin evrimi ve kaynağı ko­nusundaki tartışmada ele alınmıştır. Marret, Encyclopedia of Religion and Ethics'e yazdığı Mana hakkındaki mad­dede Mana teriminin, dinî tecrübedeki yerine geniş yer vermiş ve Mana'nın, Animist, teist ve büyüden önce olduğunu düşündüğünü ifade etmiştir, E. Durkheim ise 1912 yılında yazdığı “Di­nî Hayatın iptidâi şekilleri” isimli kita­bında, Mana'da, Totem’in tecrübesinin temelini gördüğünü yazmaktadır. Daha sonraki çalışmalar, Mana terimini, diğer dinî sistemlerdeki kişi üstü tanrısal kavramlarla aynı tutma eğilimi göstermişlerdir. Meselâ, Amerika Algonquins'lerindeki Manitou, Ameri­ka Iraquois'larındaki Orenda, R. Otto'daki Numineux [1] ve Hind Vedalarındaki Brahman gibi.

 

Mani (216-277):

 

Manicheizm’in kurucu­su olan Mani, 14 Nisan 216 yılında Mardînu'da doğmuştur. Burası Kuzey Babil'de Dicle ile Fırat'ı birbirine bağlayan bir kanal üzerinde kurulmuş olan bir yer­leşim merkezidir. Sasani hanedanlığının kurucusu olan Ardashir’in ölümünden sonra kral olan I. Shâpûr'un saltanatı sıra­sında Mani, İran'da, Mesene'de ve Parthes bölgelerinde vaaz etmeye başla­mıştır. Shâpûr'un daimî himayesine mazhar olan Mani, otuz yıl boyunca talebelerini eğitmiş ve yazılarını kaleme al­mıştır. Diğer yandan kilisesini organizc etmiş ve misyonerlerini doğuya ve batıya göndermiştir. 271-272 yıllarında Shâpûr'un ölümünden sonra oğlu I. Hörmizd, babasının dinî politikasını de­vam ettirmiştir. Ancak 274 yılında Shâpûr'un diğer oğlu 1. Behrâm kırallığı eline almıştır. Onun döneminde Mazdeizm, Devlet dini seviyesine çıkartılmış­tır. Neticede Mani tutuklanmış, kısa bir mahkeme sonunda Gundes-hâhpur'da (Belapat) hapse atılmıştır. Yirmi altı gün­lük bir işkence hayatından sonra Mani, 26 Şubat 277 yılında ölmüştür. Başı koparılmış ve şehrin kapılarından birinde teşhir edilmiştir.

Manicheizm hakkında ilk ciddi çalışmayı 1734 yılında I. de Beausorbe yapmış ve Mani hakkındaki yapılan yanlışlıkları dü­zeltmiştir. Ona göre Mani, Doğu ile Batı'yı uzlaştırmaya teşebbüs etmiştir. Mani, zeki ve kültürlü bir adamdır. Babil ve İran'daki bilimlere kendini vermiş müzis­yen, matematikçi, ressam, astronom ve doktordur. Şehristani ve İbn Nedim gibi Müslüman tarihçiler ve Asur-Babil dinle­ri, Mani konusundaki yanlışları düzeltme imkanı vermiştir. Bunun için Mani konu­sunda şu soru daima sorulmuştur: “Mani, dinî bir deha mıdır? Yoksa sadece bir Senkretizm yapan basit bir derlemeci mi­dir? Onun senkretizminde Zerdüşt dokt­rini, Budist ahlâkı, Mithrâ kültü ve Hıris­tiyanlıktan alınmış olan bazı unsurlar bu­lunuyor mu?”

1930 yılında Mâdi şehrinde bulunan Kıptice metinler, Mani'nin biyografisi ko­nusunda önemli açıklamalar getirmiştir. Manicheizmin din bilgisine giriş olan I. Kephalaion da, Mani, kurtuluş peygam­berlerinin sonuncusu olarak takdim edilinektedir. İnsanların kurtuluş tarihi sey­rinde Mani'den önce gelen birkaç selefin ismi zikredilmektedir. Bu isimler, Adem­oğlu Sethel, Enosch, Henoch, Nuh oğlu Sem, Buddha, Zarathoustra ve İsa'dır. Daha sonra, havarilerin gayretlerinden Paul'un misyonundan ve Paul'un vaazla­rının kilisede meydana getirdiği krizden bahsedilmektedir, Yine dünyayı düzelt­meye teşebbüs eden iki adamdan bahsedi­lir ki muhtemelen bunlar, Marcİon ve Bardesane'dır.

İsa'nın haber verdiği Paraclet’in zamanı Mani'nin zamanı olduğu yazılmaktadır. [2]Burada Yuhanna 16, 8-11 değiştirilerek Gnostik bir pers­pektif ile Mani, yaşayan Paraclet’in kendi üzerine inmiş olduğunu açıklamaktadır. Bunun sebebinin de nesillere ve dünyala­ra gizli olan sırrın açıklanması olduğunu bildirmektedir. [3]Buradan, Manieheizm'deki temel sırrın, köklü ve evrensel düalîzm olduğu görül­mektedir. Bu köklü ve evrensel düalizm, gelmesi vaadedilen Paraclet’in ikizi olan Mani olmuştur.

V. asrın tarihini taşıyan bir Papirüs'ün, Oxyrhnchos'un mezarında bulunması, Mani konusunda yeni bilgiler ortaya koymuştur. Cologne'da (Cmc) muhafaza edilen bu metin, özellikle Mani'nin biyog­rafisi hakkında bilgi vermektedir. Buna göre Mani, 4 ile 24 yaşları arasında for­masyonunu, Menaqqede (Temizlenmiş olanlar) veya Halle heware (Beyaz elbiseler)ler arasında tamamlamıştır. Hem Yu­nanca hem de Kıptî metinler Manicheizm sofularını baptistâî (vaftiz edilmişler) ola­rak belirtmektedirler. Yani bunlar, ete, şa­raba ve sekse düşmandırlar. Bunlara yaklaşmamak üzere vaftiz olmaktadırlar.

Cologne'da saklanan metinde Mani; dört yaşında vaftizlerin arasına girdiğini ve aydınlık meleklerinin himayesi altında büyüdüğünü açıklamaktadır. Mani oniki yaşma geldiğinde semavî bir ziyarete muhatap olmaktadır. İşte ilk vahye, o zaman muhatap olmuştur. İbn Nedim'e göre bu vahyi getiren melek At-Taum'dur. Bu Nabatence bir kelime olup ikiz demektir. Yine Cologne'daki metin, semavî bir ikizden de bahsetmektedir. Bu ikiz ise Mani'yi peygamber yapan Paraclet'tir.

 

Mani Dinî:

 

Dinler Tarihi Manicheizmi, kitabî dinler içine dahil etmektedir. Çün­kü Mani'ye göre, Zarat-houstra'nın, Bouddha’nın ve İsa'nın başarısızlığının nedeni, vahiylerini yazmamış olmalarıdır. Bunun için Mani, dinî mesajlarını kendi elleriyle yazmaya çok itina göstermiştir. Böylece kilisesi tarafından intikal ettiril­meye yöneltilen vahiyleri ihtiva eden “Mevsuk yazılar” meydana gelmiştir. Ev­rensel bir dinin kurucusu olduğunun far­kında olan Mani, tebliğlerinin ilk yılların­da sadece doktrininin İtina ile açıklanma­sına değil; onun açık bir dil vasıtasiyle nakline ve mesajının bozulmadan tercü­me edilmesine de oldukça özen göster­miştir. İşte Mani'nin bu kaygısı, Manicheist alfabenin meydana getirilme­sini sağlamıştır. Bu alfabe, Pehlevice'nin yerine geçmiştir. Mani, ortaya koyduğu alfabe ile kilisesine önemli dokümanlar bırakmıştır.

Gnostisizm misyonerlerinin propagandası içinde Manicheen kuralları bir seçim üs­tünlüğüne sahip bulunuyordu. İşte Ma­ni'nin yazılarının, düşmanları tarafından yasaklanmasının nedeni budur. 31 Mart 297'de İskenderiyye'de,   Manicheen'lere karşı yayınlanan Diocletien fermanı, Mani'nin mesajlarının yakılmasını em­retmektedir. Şüphesiz Manicheizm metin­lerine karşı gösterilen bu reaksiyon, bu edebiyatın kaybolmasını sağlamıştır. Şimdiki Mani ve kilisesi hakkında verdi­ğimiz bilgilerin kaynağı, XX. yüzyılda Tourfan vadisinde Medine Mâdi'dc ve Oxyrhynchos'da bulunan dokümanlardır. Bu belgelere göre “Manicheenes Yazılar” konusunda P. Alfaric’in yaptığı çalışmalar oldukça faydalıdır. Alfarîc, Mani'nin der­lemelerinin uzun bir listesini vermektedir: Açta Archelai, Sakramentler (Les Mysteres), prensipler (principes), İncil ve Hazine olmak üzere dörtlü bir tasniften bahsetmektedir. Bu tasnif, Mani'nin dört büyük eserinin tanındığını ortaya koy­maktadır.

Mevcut belgeler ışığında M. Tardiun, Mani'ye dokuz, yazılı belge atfetmektedir. Mani'ye atfedilen İncilin üç parçası Cologne'da bulunan metinde muhafaza edilmiştir. Bu yazılar, Mani'nin İsa'nın haber verdiği Paraclet olduğunu izah et­mektedir. Tresor adı verilen kitap, Mani kilisesinin savunmasını yapmaktadır. Sır­lar (mysteres) kitabından İbn Nedim bah­setmektedir. Bu kitap, doktrin açıklamala­rı ile sahte dinlerin açıklamasını ihtiva etmektedir. Efsaneler, mitolojiden bir der­lemedir. Özellikle dünyanın başlangıcı hakkında bilgi vermektedir. Kawan kitabı ise Parthes'lerin isteği üzerine yazılmıştır. Bu kitaba, Iivre des Geants (Devler kita­bı) da denmektedir. Mektuplar: Mani birçok mektup yazmıştır. Bu mektupların bir kısmı, şeflere, bir kısmı cemaatlere, bir kısmı doktrinle ilgili olarak yazılmışlar­dır. Bu konudaki en güzel mektup derle­meleri 1930'da Medine Mâdi'de bulunmuş, ikinci dünya savaşı sonrası Ber­lin'den çalınmıştır.

Yine geleneğin bildirdiğine göre, Mani, iki Mezmur iki de Dua kitabı meydana ge­tirmiştir. Fakat onun talebeleri ilâhiler ve dualar yazmaya devam etmişlerdir. Manicheizm kilisesinin bugün resmen kabul ettiği yazılar şunlardır:

1- İncil,

2- Hazine,

3- Sırlar,

4- Efsaneler,

5- Devler Kitabı,

6- Mektuplar,

7- İlâhiler,

8- Dua­lar.

Mani başka yazılar da yazmıştır: Me­selâ Shabuhragan bunlardan biridir. Bu kitabı Mani, Pehlevice yazmış ve onu I Shâpûr'a hediye etmiştir. Bu kitabın Tourfan'da bulunan parçaları sayesinde muhtevanın ne olduğunu bilmekteyiz. Bu kitap, yeni din hakkında Sasani impa­ratoruna açıklamalar yapmaktadır. Diğer bir kitap da, Asyalı geleneğin zirkettiği Arzhang Mani'dir. Bu kitap ise, Kıptice yazılmış Homelies'nin 25/5 sahifesinde zikredilen imaja uygun düşmektedir. Maniheizm düalist (ikilikçi) bir gnostik dinî karaktere sahiptir. İki köklü ve ezelî prensip orada biribirine zıt olarak yer al­maktadır. Bunlardan birisi Aydınlık diğe­ri Karanlıktır. Maniheizmin kurucusu Mani, kendini son peygamber olarak tak­dim etmektedir. Bu son peygamber, I-sa’nın vaadettiği Paraclet'tir ki Mani bu­dur. Maniheizm, bizzat Mani tarafından organize edilen bir kiliseye sahiptir. Bu dinin kitapları, kadroları ve diğer kurum­ları yine Mani tarafından meydana ge­tirilmiştir:

I- Mahieizm'de düalizm ve kurtuluşun tarihi: I. Kephalaion on iki maddelik kısa bir Gnostik kredo ihtiva etmektedir. Bu kredoyu şöylece özetleyebiliriz:

1- Hayy olan, Paraclet üzerine indi ve be­nimle konuştu,

2- Nesillerden ve dünya­lardan saklanan gizli sırlar bana vahyolundu,

3- Aydınlıkların ve karanlık­ların sırları bana vahyedildi. Öyle sırlar ki, karanlıkların başlattığı büyük savaşın ve mücadelenin sırrı,

4- Yine bana, aydın­lık ile karanlığın nasıl karıştığı ve bu dünyanın nasıl yaratıldığı vahyedilmiştir,

5- Yine bana, ışık Tanrılarının, ışığı kur­tarmak amacı ile orada yer almaları için kayıkların nasıl sabitlendiği açıklanmıştır,

6- İlk insan olan Adem’in yaratılış sırrı ve Adem’in yediği bilgi ağacının onun gözle­rini açma sırrı bana anlatıldı, 7- Kiliseleri seçmek için dünyaya gönderilen havarile­rin, seçilmişlerin, onların emirlerinin, dinî öğretenlerin,     onların yardımlarının ve emirlerinin, günahkarların, onların amel­lerinin ve onları bekleyen cezanın sırları bana öğretildi.

8- Böylece gelen veya gele­cek olan herşey bana Paraclet tarafından vahyedildi. [4]

Bu sekiz madde ayrıldığında on iki madde olmak­tadır.

Bu metin, Paraclet tarafından vahyedilen on iki sırrı takdim etmektedir:

1- Aydınlık ve karanlığın iki krallığı,

2- Onların savaş­ları,

3- Karanlıklarla aydınlığın karışımı,

4- Kozmozun oluşumu,

5- Aydınlığın Kurtuluşu veya

6- Kurtuluşun sırrı,

7- Ademin yaratılması,

8- Bilgenin sırrı,

9- Peygamberlerin misyonu,

10- Seçilmişle­rin,

11- Dinî öğretenlerin,

12- Günahkârla­rın sırları.

On iki maddelik bu kreodonun böyle karışık olması, zamanla bazı maddelerin bir­leştirilmiş olmasından ileri gelmektedir.

II- Mani Kilisesi ve Kurtuluş Vasıtası: Maniheizmin’in bu gnostik kredosu Ma­ni'yi semavî sırların açıklayıcısı makamı­na koymaktadır. [5]Bu Maniheizm kristolojisi bi­ze, Isa’nın ruhanî bir bedende tarihi gelişimi, onun Yahudi mezhebi içinde tezahürünü, on iki havarinin ve yetmiş iki tilmi­zin seçimini, Yahuda'nın ihaneti vasıtası ile karanlıkların hücumunu, İsa'nın ölüme mahkum edilmesini, çarmıha gerilişini, ölümünü ve dirilmesini, havarilerin Paul'un misyonunu, Marcion ve Bardesane’ın misyonunu, takdim etmek­tedir. Nihayet Mani'nin misyonu gelmek­tedir. Bu konuda şöyle yazılmıştır: Size gelen hakikat ruhu Paraclet'i, (Maniyi) İsa şöyle haber vermiştir: Ben gittiğim zaman size Paraclet'i göndereceğim. Paraclet geldiği zaman dünyayı günah konusunda kınayacak ve sizinle beraber adaletten bahsedecek. [6]Çünkü Paul'un ve Bardesane’ın, Marcion'un ça­baları sonuca ulaşmamıştır. Paraclet olan Mani, İsa-Mesihin gerçek kilisesini yeni­den yapmakla görevlendirilmiştir. Maniheizm’in kurtuluş doktrininde İsa, önemli bir yer işgal etmektedir. O, üç fi­gür altında kendini göstermektedir: Bu fi­gürler içinde mitolojik ve tarihî çizgiler biribirine karışmıştır. Bu figürlerden bi­rincisi, İsa'nın figürüdür. Baba onu, ışığın fethi misyonu ile görevlendirmiştir. Bu görev sırasında İsa, Adem'e kurtarıcı me­sajı ulaştırmış ve bu mesajı daimî kurtu­luş misyonu olarak tesis etmiştir. İşte, bu birinci figür, muhteşem İsa'dır. İkinci fi­gür, Augustin tarafından İsa patibilis di­ye adlandırılmıştır. Kipti metinlerinde ise, aydınlık harcı olarak isimlendirilmiştir. Bu dünyanın ruhudur. Bu dünya madde­de hapsedilmiş olan bütün aydınlıklardan meydana gelmiştir.

İsa'nın bu iki mitolojik figürü, İran'ın Salvator Salvandus şeklindeki mitolo­jisinin bir yankısıdır. Üçüncü figür, bu iki figürü kaplamamakta ve onların mitolojik boyutuna tarihi bir boyut ilave etmekte­dir. Bu, Mani kilisesinin kurtuluşu için zarûrî bir şeydir. Bu da, Baba’nın oğlu, İsa-Mesih'dir ki, ruhanî bir beden içinde gel­miştir. Mani, özellikle bunun üzerinde İsrar etmektedir. Görüldüğü gibi, Hıristiyanî unsur Maniheizm'de ne ikinci derecede ne de sonradan bir ilave gibi de­ğildir. O, Mani'nin dinî düşüncesinin te­melinde mevcuttur.

Mani'ye göre İsa'nın kilisesi, krallıkta ku­rulan kilisedir. Bunun için, yeryüzünde görülen kilise, gerçek kilise değildir. Mani kilisesi ise iki uzuvdan meydana gelmek­tedir. Birincisi cemaattir. Bunlar, kilisenin maddi ve ekonomik yönü ile meşgul olur­lar. Diğeri ise, seçilmişlerdir. Bunlar da azizler ve mükemmellerdir. BunJar, mesa­jın sorumlusu olurlar. Bunların arasında rahipler, piskoposlar, oniki üstat ve kuru­cunun halefleri bulunmaktadır.

III- İbadet ve Dua: Burada şunu belirt­mek gerekir ki, herşeyden önce Maniheist, bir ibadet adamıdır. Seçkin     bir Maniheist’in günlük hayatı sürekli iba­detle geçer, normal bir maniheist ise gün­de dört defa ibadetle mükelleftir: İbadet üç  zaman diliminde yapılmaktadır. Töchme ve Sotme,  krallıkla hapis olan aydınlık arasında diyalogu organize et­mektedir. Bunların işi, irfanı kurtarma ameliyesidir. Töchme, krallığın hayatının yaratıcı babasının kelâmıdır. Daha sonra­ki dönemlerde Töchme, gnostik çağrının prototipi olmaktadır. Yani, bedenlere mahpus olmuş ruhların uyanışı ve üçün­cü zamanın eskatolojik mesajının ilân edi­cisi imajına bürünmüştür. Töchme'a, Sot­me cevap vermekte ve onu dinlemektedir. Seçkinler ve din adamları, Töchme'i iste­mektedirler. Fakat ilk insan gibi, Baba'ya doğru yedi defa sıkıntısını haykırmakta, isa'dan ve Mani'den yardım talep etmektedirler. İşte bu daimi diyalog içinde ibadet ve dinî merasim yerini almaktadır. Muhtelif şekiller altında kurtuluşa dur­madan yapılan çağrı, seçkinlerin ağzı ile toplu ilâhi söyleme ile ve kişisel ibadetle yenilenmektedir. Bu çağrı ile yenilenen ruhlar, uyanmakta ve karanlıkların bo­yunduruğunu sallamaktadır. Diğer yan­dan henüz kurulmuş olan yeryüzü kilise­sinde de, muhteşem bir şekilde ayin icra edilmekte ve kurtuluş diyalogu etkili olmaktadır. Maniheizme göre, kilise kuru­mu, Tochme-Sötme'un bir mikrokozmudur.

Her yıl, Berna merasimi, gnostik merasi­minin zirvesini teşkil etmektedir. Bu pas­kalya bayramı, yirmi altı günlük katı bir oruçtan sonra, Şubat sonunda ve Mart ba­şında kutlanmaktadır. Berna kelimesi, ha­tip kürsüsü veya hakim kürsüsü demek­tir. Bu kelime Yunanca, Lâtince ve Kıpticede teknik bir terim olarak kulla­nılmıştır. Asya dillerinde b'im şeklinde kullanılmıştır. Salonun ortasına dikilen, zengin şekilde süslenmiş olan beş dereceli bir şeye bi’m denmiştir. Diğer yandan bi’m bayramı da toplanan topluluk veya kutlama günü olarak da ifade edilmiştir. Bu beş derece, krallığın beş büyüklerini sembolize etmektedir. Bu beş basamak, Ruhların kurtarıcı yolunun işaretidir. Bunlar krallığa giriş merdivenidir. Yolun sonunda, ölümsüzlüğe girmiş olan Ma­ni'nin muhteşem resmi dikilmektedir. Ay­dınlığın ortasında Mani, peygamberin kutsal kitaplarına hakim olmaktadır. Berna, önce günahların affedildiği gündü. Bu gün bizzat Mani tarafından kurulmuş­tur. Bu günde müntesipler ellerinde yılın sadakaları, duaları, oruçları olduğu halde grup halinde toplanmaktadırlar. Yıl bo­yunca toplanan bu ibadet haşatı, tahtının üzerinde sembolik olarak oturmuş olan Üsta'da takdim edilmiştir. Buddha ve İsa gibi Manide, günah itirafı konusunda israr etmektedir. Yıl boyunca, Maniheistlerin kişisel günah itirafı, seç­kinler ve Maniheizme yeni girenler için oldukça serttir. Bemâ gününde toplanan cemaat tarafından yapılan “toplu itiraf” özel bir öneme sahiptir. Bu bir anlamda, tövbe alâmeti ve günah çıkarma işlemi olmaktadır.

Berna Bayramı, çarmıha gerilmiş olarak takdim edilen Mani'nin çektikleri anısına bir hatıra bayramı olarak kabul edilmek­tedir. Cemaat halinde söylenen ilâhiler, Mazdeen rahiplerine muhalefet, İsa'nın katillerine benzeyen cellatların gaddarlığı, düşmanların kinleri, peygamberin ızdırabı gibi konuları ihtiva etmektedir. Berna, Gnose’ın (irfaniye) yıllık bayramı olarak da kutlanmaktadır. Aslında bu bayram, Gnostik kilisenin gerçek paskal­ya bayramıdır. Bu dinde her sembolizm, Aydınlık krallığının zafer işaretini ortaya koymaktadır.

IV. Maniheizm Misyonerliği: Mani'ye vahiy, I, Shâpur'un taç giydiği 24 Nisan 240 tarihinde gelmiştir. Vahyin geldiği zaman Mani 24 yaşındaydı. Böylece Mani, kurtuluş propagandasına başlamış olu­yordu. Kendisinin son Nebi olduğunu söylüyordu. Mani önce, Ktesiphon'a git­miştir. Bu ilk seyehat konusunda İranlı ve Arap tarihçiler bir hayli bilgi vermektedir. Bunlardan özellikle Ya'kûbî, Birûnî, İbn-Nedim başta gelmektedir. Mani üzerin­deki yeni kaynaklar, bu konudaki bilgileri tamamlamaktadır. Kephal'aion I, 15/29'daki bilgiye göre Mani, Hindistan'a Ardashir döneminde gitmiştir. Yine Kephalaion 76, 184/23-24'e göre gemiyle bir seyahattan bahsedilmektedir.

Kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İran'da ve Hindistan'da misyonerlik ya­pan Mani, daha sonra bu propaganda se­ferlerini çoğaltmıştır. Maniheizm özellikle İran'da yoğun propaganda'ya başlamış ve daha sonra Hıristiyan bölgelere, Orta As­ya'ya ve Kuzey Afrika'ya doğru yol al­maya devam etmiştir.

V.  Orta ve Doğu Asya'da Maniheizm: XVIII. yüzyılda, misyonerler, Tibet dinî metinlerinin içinde “Aydınlık Dininin” izlerini bulduklarına inanmışlardı. Tourfan dökümanları, Asya konusunda bizi aydınlatmaktadır. 621 yılında Çin'de Singanfou'da,  çok hareketli bir tapınak mevcuttu.  762 yılında Uygurların kralı Maniheizmi resmi din olarak kabul etmişti. Uygur kralının Maniheizmi desteklemesiyle Çin prensleri, bütün Çin'de Maniheist tapınakların yapımına imkan veren 768'deki imparatorluk kararını ka­bul ettirmişlerdir. 840 yılında Kırgız'lar, Sibirya'dan gelerek kuzeydeki Uygur krallığını yıkmışlardır. Maniheist mis­yonerler, bundan istifade ederek, Sibir­ya'ya sızmışlar ve Yenisey vadisine yer­leşmişlerdir. Yüzyıllar boyunca Maniheistler, İran'la Asya eyaletleri ara­sında misyonerlikyapmışlardır. 843 yı­lında Çin, Maniheizm propagandasını ya­saklamıştır. Bu ise, Maniheizmin güneye doğru göç etmesini sağlamıştır. Bunun için XVIII. yüzyılda bile hâlâ Foukien eya­letinde Mani kilisesinin izlerine rastlamak mümkündür. Cengiz Han'ın torunları olan Moğollar 1646 yılında yayınladıkları bir fermanla, Orta Asya'da Maniheizm’in son çabalarına da son vermişlerdir.

VI. Yakın -Doğu'da Maniheizm: Maniheizmi, Suriye'nin daha iyi bir şekil­de kabullendiğini görüyoruz. Çünkü Su­riye, Bardesane'nin doktrinleriyle düalizme daha önceden hazırlanmıştır. Bu­nun için Maniheizm'e karşı, Ephem (+ 373) in şiirleri ve belagatı görülmektedir. V. yüzyılda, itizallere karşı girişilen kovalamacaya rağmen, Urfa'da bir cemaat peyda olmuştur. 1905'de Leipzig'de C. H. Beeson'un yayınladığı Açta Archelai, Constantin döneminde Roma imparator­luğunda Maniheizm’in geniş dağılışını is­pat etmektedir. Bostra piskoposu Titüs (+ 371), Mani'nin “Sırlar Kitabını” okumuş­tur. Antakya'da 390 yılına doğru “Matta İncili Üzerine Söyleşilerinde [7] Jean Chrysostome, Mani için şöyle demektedir: Batı Suriye'ye mezhep sağlam bir şekilde yerleşmiştir: 350 yılına doğru Kudüs'te piskopos Cyrille, Maniheizm'den gelen Maniheistlerin eği­timine bir din bilgisi kitabı tahsis etmiştir. Mani'nin ölümünden bir asır sonra Mani kilisesi, Akdeniz'e uzanmıştır. 376 yılında Kıprıs'ta Salamin piskoposu Epiphane, itizallere karşı yazdığı eserinin en geniş reddini Mani'nin öğretilerine tahsis etmiş­tir. [8]

VII. Kuzey Afrika'da Maniheizm: Çok erken dönemlerden beri Mısır, Gnostik yayılmanın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Asya ürünlerini, Basra körfe­zinden getiren tüccarlara karışan Maniheistler, daha çok Roma’nın kontro­lünden uzak olan Tibet'te toplanmışlardı. Lycopolis'in güneyindeki Hypsele1 şehri, Maniheizmin kovam haline gelmişti. Bu­rası, Babiî ile Akdeniz arasında gerçek bir ara istasyon görevi görüyordu. Maniheizm, Mısırdan Kuzey Afrikaya geçmiştir. Orada Montanizm, zihinleri, Asya'lı doktrinlere hazırlamıştır. Önce bir Maniheist olan St. Augustin, 373 den 383'e kadar Maniheizm'e karşı savaş aç­mıştır. Augustin'den sonra, Vandale'lar Afrika Maniheizmine çok sert bir darbe indirmişlerdir.

VIII. Avrupa'da Maniheizm: Kuzey Af­rika'dan kovulan Maniheistler, 434 yılın­da İspanya'ya geçmişlerdir. 526'da Lyon'a ulaşmışlardır. Avrupa'da Maniheistiere karşı yayınlanan fermanlar, Maniheistierin takip edildiklerini göster­mektedir. 373'de I. Valantinien, 381'de I. Theodose, 408-450'de II. Theodose, 491-518'de I. Anastase, 518-527'de I. Justin ve 529'da Justinien, Maniheistîere karşı ted­bir almıştır. 444'de Papa I. Leon, İtalya piskoposlarına bir mektup göndererek, rahip sınıfının ve Hıristiyan cemaatin ara­sına Maniheistlerin sızmalarına karşı on­ları uyarmıştır.

IX. Türkler'de Maniheizm İnancı: Bütün Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da yaygın olarak görülen Maniheizm, X. yüzyılda Abbasilerin baskısı sonucu' Semerkand'a doğru bütün faaliyetlerini teksif etmiştir. Aslında Maniciliğin doğuya doğru kay­masının tarihi VII. yüzyıla kadar gitmek­tedir. 694'de Manici misyonerler, Çin'de Maniheizmi yaymışlardı. Bunun üzerine 732'de Çin hükümeti, Maniheizme ibadet özgürlüğünü tanıyan bir ferman yayın­lamıştır. Uygur Türkleri VIII. yüzyılda Doğu Türkistan'a girince muhtemelen Buğu Kağan  Manicilikle karşılaşmış ve benimsemiştir. Böylece 840 yılına kadar Uygur Türklerinin dini Maniheizm ol­muştur. Ancak büyük ihtimalle Maniheizm XIII. yüzyıla kadar yani Mo­ğol istilasına kadar Doğu Türkistan'da et­kisini sürdürmüştür. Çin'de 843'de Mani­heizm yasaklandıysa da XIV. yüzyıla ka­dar varlığını sürdürmüştür.

 

Mantra:

 

Hinduizm'de man-tra, dü­şünmek için vasıta anlamına gelmektedir. Man-tra, Veda'nın kısa pasajı içinde kut­sal bir formüldür. Onun, zihni uyarıcı bir güç ihtiva ettiğine inanılmaktadır. Mantra, basit bir sihirsel formül olma­makla beraber, bir tasdik ve önerme de değildir. O, eşyanın ve varlıkların karmaşık bir özüdür. Onun anlamı, müride, üs­tadı tarafından açıklanmaktadır. Mürid, onu, girişi sırasında elde etmektedir. Tantrizm de gourou, (mantra olarak telâf­fuz edilmektedir) gizli enerjileri uyandır­maktadır. Mantra'ların en meşhuru gâyatrî'dir. Mantra, evren’in şifahî özünü temsil eden bir ses ifadesidir.

 

Manu:

 

Hind kültüründe mitolojik bir şahsiyettir. O, insan ırkının ilki olarak ka­bul edilir. Hindistan'daki bir tufan hikayesine göre o, tufandan Vişnu'nun Avatar'ı olan bir balığın tavsiyesi ile inşa edilen bir gemi sayesinde kurtulmuştur. Sonra da ritüel pratiklerle, yeryüzüne in­sanları yerleştirmiştir. Diğer yandan Manu, sosyal düzenin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Bu sıfatla ona birçok söz atfedilmektedir. Manu kanunları adı altında, Manu'nun sözleri ve koyduğu esaslar, Mânavadharmo-shâstra adını al­mıştır. M. Ö. II. asrın tarihini taşıyan bu eser, Dharma konusunda tartışmasız bir otorite teşkil etmektedir.

 

Manu-Smriti:

 

Sanskritçede Manu ge­leneği demektir. Hinduizm'de Dharma-Şastra olarak bağlayıcı bir özelliği vardır. Hind halkı Manu-Smirti olarak anılmakla beraber, resmi literatürde manavadharma-şastra adını almaktadır. Efsanevi bir insan oİan Manu'nun, eseri olduğuna inanılır. Bugünkü şeklini M.Ö. I. yüzyıla kadar olan zaman diliminde almıştır. Manu-Smriti, Hindulara dört toplumsal sınıfta (Varna) ve hayatın dört devresinde (aşramas) uymaları gereken yasaları (Dharma) bildirmektedir. On iki bölümde toplanmış 2.694 kıtadan oluş­maktadır. Yaratılış, dharma’nın tanımı, dinsel törenler (Samskara), yetişkinliğe geçiş töreni (Upanayana), veda öğrenimi, evlilik, konukseverlik, alçak gönüllülük, tabu olan yiyecekler,  kirlenme, arınma yolları, evli ve bakirelerin davranış kural­ları ile krallık hukukunu işlemektedir. Daha sonraki bölümlerde kefaret ayinle­rinden bahsedilir. Karma öğretisi üzerin­de durulur. Cehennem ve ruh konularını ele alır. Metinde dini konularla din dışı konular biribirine karışmıştır.

 

Mâra:

 

Ölümle ilgili bir kavramdır. Bu­dizm mitolojisinde görülen ve görülme­yen âleme başkanlık eden bir Tanrı ismidir. İnsan, bu dünyaya yeniden doğumlar zinciri ile bağlı bulunmaktadır. Buna göre Mâra, ölüm Tanrısıdır; onun ismi de bu­radan gelmektedir. Mâra’nın en kötü düş­manı Budha'dır. Gerçekten Buda insanla­ra Nirvana yolunu göstererek Mâra’nın krallığını yıkmaya yönelmiştir. Bunun için Mâra, Budha'nın uyanışa girmesine mani olmaya çalışmış ve iyi kanunu (Dharmayı) vaazdan caydırmayı de­nemiştir. Yine Mâra, Budha'nın öğretile­rinden insanları çevirebilmek için bütün gücünü kullanmıştır. Böylece Mâra, şey­tanın Budizmdeki bir dengi olmuştur. Diğer yandan, Budizmin kutsal yazılan, Mâra’nın birkaç sembolik anlamını daha ortaya koymaktadır. Bunlardan birine gö­re Mârâ, canlı varlıkları çeken arzuların ve ihtirasların kişileşmesidir. Diğer bir an­latıma göre mâra, sürekli olmayan, sefil ve cevheri olmayan şeyleri temsil et­mektedir.

 

Marcel Gabriel (1889-1973):   

 

G. Marcel, bütün hayatı boyunca bir etikete bağlanmaktan kaçınmıştır. Buna rağmen onun felsefesi, Hıristiyan existansiyalist felsefesi olarak vasfedilmiştir. Şayet bu adlandırma benimsenirse, 23 Mart 1929'da vaftiz olduğu katolikliğine oldu­ğu kadar felsefesine de yabancı olan fer­diyetçi kapsamı nedeniyle bu adlandır­mada bir terslik hissedilir. Marcel, duygu­sal bir tasarım ve tamamen objektif bir değerlendirme ile sınırlı tutulamaz. O, gerçeğin yeniden keşfine sıkı şekilde bağ­lıdır. Çevredeki idealizme karşı düşünce­yi ortaya çıkarmak için elverişli bir diyalektiği sergilemek ve müşahhas tecrübede yeniden kökleştirme de ona düşmüştür. Kesin olan olay,  “düşünüyorum” değil, “varım” dır. Çünkü “var olmak” bedenleşmek demektir. Böyle bir “varlık”, ken­dinden başkası ile ilişkide demektir. Bu ise, başkasına dönmüş olan varlıktır. Var­lık, “düşünüyorumu” aşmakta ve dünya­ya yönelmektedir. “İnsan varlığı” onu hissetmekle dünyaya iştirak etmekte ve “mutlak varlığa”, ise   “imanla” yönel­mektedir.  Çünkü duygu ve iman, dü­şünceden önce olan iki boyuttur. Düşünce bunları, sakatlanmaksızm hesaptan çıka­ramaz. G. Marcel, bedenin “iç derinliği­ni” yeniden bulmuş ve düşünceyi “gerçe­ğin ısırması” olarak açıklamıştır. Felsefe­sinin en canlı tarafı, “enkarnasyon duy­gusu” (Bedenleşme duygusu)dur. Marcel, bu “eğri” ile Hıristiyanlıkla bağ kurmak­tadır. Gerçekten, bu enkarnasyon (bedenleşme), felsefî sırların vahyedilmiş sırlar­da olduğu şeklindeki enkarnasyondan ay­rıdır. Marcel’in düşüncesi, durum halin­deki insan  anlamı   ile  Jaspers’in   kom­şuluğunda, ontolojik sırların yaklaşımı ile Heidegger’in komşuluğunda gelişme gös­termiştir. Bunun için, onun düşüncesinde Hıristiyanlık, a priori bir durum arzetmemektedir.  Yani,  düşünceyi  aşan bir sırrı kalbte hissederek düşünce, mü­şahhas hale gelmiştir. Buradaki sır, dü­şünce ötesi bir şeydir. Bu sırra doğru iler­lemede herkes, bizzat kendine dönderilmelidir. Çünkü herkes, kendisi için “bir varlık tipidir” Varlık, seyirci olmamayı fakat engaje olmuş varlıklar olmayı gerek­tirmektedir. Varlık, bir felsefi sistem için­de   açıklanabilecek bir probleme indir­genemez. İşte, müşahhas varlıkların oy­nadıkları tiyatro için Gabriel Marcel’in tercihinin sebebi burasıdır. Onun felsefesinin kalbini oluşturan aşağıdaki meşhur muhalefeti biliyoruz: “Problem, karşılaşı­lan ve yolu tıkayan şeydir. O, daima önümdedir. Halbuki sır, benim engaje ol­duğum şeydir. Netice olarak onun özü, tamamen benim önümde değildir...” Var­lık, sırla çevrilmiş, metaproblematiktir. O, çözümlenecek bir denklem değil, koşula­cak bir risktir.

Allah gözönünde tutularak problem nasıl çözülecek? İman tarafından bu yol takip edilmedi mi? Şüphesiz “Allah’ın varlığı­nın kesin delili” yoktur... Fakat biz, Al­lah'tan problem terimiyle bahsetmeye alışmış bulunuyoruz. Oysa Onu, sır terim­leriyle hatırlatmak, entellektüel prosedür­lerde Allah’la iletişim kurmaya  elverişli existansiyel tutumlar ikame etmek  ge­rekmektedir. Bu problem, “çıkışsız bir problem” değildir. Çünkü, ispatlanmaya kalkılmazsa, o kendini yaklaşmaya bıra­kacaktır. Biz burada bir varlığa rızayı ge­rektiren kişiler arası bir alandayız. Onto­lojik esrarın ortasında Allah, çağrısını du­yuruyor, onun tezahürü dramatik bir iliş­ki tesis ediyor. Bu ilişki, alıcı bir tutuma kabule, duaya (Allahı düşünmenin, onun­la bir olmanın yegane yoludur), yararlanmaya bir çağrıdır. Varlığının ortaya çı­kardığı iman, bütün bunlara rağmen bir körlük değildir. İman, basit bir kanaat de değildir. O, bizzat varlığın üzerine daya­nan karşı konulmaz bir güvendir. îmanı vermeye hazırlayan temel tutumları bul­mak zordur. Çünkü biz kutsallığını kay­betmiş “kırılmış bir dünya”da yaşıyoruz. Yine çünkü, insanın birliği kurulmuştur. Yinede çağrıya razı olmak, insanın kendi­sine gelmesi için şarttır. Bu gerçek, ken­dimi ona verdiğim ölçüde bana veriyor. Faaliyet aracılığı ile onun üzerinde merkezileşiyorum ve gerçek suje oluyorum. Aksine, “senden şüphe etmek, benim bağımsızlığım değil, benim yok olmam­dır”. Yüce sen'e doğru basit bir kaçıştır.

Çünkü reddedilemez bir delil yoktur. Bir özsezgi vardır. Allah'a doğru yol alan varlğın kalbinde bir yaklaşımdır. Bu yak­laşım, bilginin açılmasını kayırmaktadır. Burada söz konusu olan Dinî felsefedir. Bunun belli, başlı çizgileri açıklanabilir. Önce, Marcel, sağlam şekilde katoli-sizme dayanmıştır. Onun kanaatına göre, Hıristiyanlıkla insan tabiatı arasında temel bir uygunluk vardır. Bu bir Apolojetik ifade mi? Apolojetik, varlığın dışında olanlara kendini takdim ettiğini iddia etmektedir. İşte burada, ikinci çizgi kendini göster­mektedir. Bu “bir başlangıç felsefesidir (eşik felsefesi). Bu felsefe, Mü’minlerle, mü’ınîn olmayanlar arasında, onları Hı­ristiyan hakikatleri yakalamaya zorlamayı istemeden, onlara kardeşlik endişesi için­de hitap ederek orta bir çizgide olmayı is­temektedir. Yine bu noktada üçüncü çizgi kendini göstermektedir. Bu da metodu il­gilendirmektedir. İlkel düşünceye muha­lefet eden Marcel, “toplayıcı” olan “İkinci düşünce”yi uygulamaya koymak iste­mektedir. Bu düşünce, varlığın bütün an­lamı ile onun ontolojik sırrı üzerine açıl­maktadır. Bu ikinci düşünce, tecrübeyi iğdiş etme yerine onu yüceltmektedir. Son çizgi ise bu felsefenin, sona kadar sorulu bir felsefe olduğudur. Bunun İçin, o, bir sistemin içine kapanmayı reddeder. Çün­kü soru, daima cevabı açmaktadır. Bu fel­sefe, başkasını zorlamayı kendine yasak­lamıştır. Çünkü o, sadece bir soru uyan­dırmayı aramaktadır. Yine bu felsefe, varlığın dinamizmine” tam olarak gü­venmektedir. Çünkü ruh, daima yolda olan bir seyyahtır.

 

Marcıon:

 

Sinop piskoposunun oğlu olan Marcion, Armatörlük yaparak zengin olmuştur. Fakat ilahiyatla da ilgilenmiştir.

St. Paul'un öğrencisidir. İncil-şeriatına muhalefet etmiştir. Paul'un şeriatta tanı­dığı bütün pozitif veçheleri dikkate al­maksızın bu muhalefeti çok ileriye gö­türmüştür. Onun doktrinleri, İzmir pis­koposu Polycarpe'ı da inkara götürmüş­tür. Onun için şöyle demiştir: “Sende şey­tandan ilk doğan şeyi görüyorum”. Önce Roma tarafından iyi karşılanmış, fakat daha sonra, eski Ahidin Tanrısı ile İsa'nın açıkladığı Baba arasında koyduğu muha­lefetten dolayı uyarılmıştır. Bize kadar tamamı ulaşamayan, ancak birkaç bölü­mü elimizde olan “Antithese” isimli kitabında savaş isteyen Tanrı ile bağışlayan Tanrı arasındaki uyuşmazlığı göstererek fikirlerini ortaya koymuştur. O, eski Ahidi reddetmiştir. Onun en çok üzerinde durduğu kaynak, Luka İncili ve Paul'un on mektubu olmuştur. Başta Von Harnack olmak üzere birçok tarihçi, Marcion'un yazılı şeriat’ın oluşmasında birinci dere­cede rolü olduğunu yazmaktadırlar. Marcion M.S. 144 yılında Roma toplu­mundan atılmıştır. O, kilisesini bir hiye­rarşi, bir liturji ve sakramentlerle kurmuş­tur. V. yüzyıl boyunca onun kilisesi do­ğuda yaşamıştır.

 

Mardouk:  

 

Babil’in milli Tanrısıdır. Mardouk, Sümer kökenlidir ve muhteme­len MÖ. III. binin sonundan önce görülmektedir. Mardouk, “Güneşin oğlu” an­lamına gelmektedir. M.Ö. II. binin birinci yarısının tarihini taşıyan Tanrılar listesin­de Mardouk, önemli bir yer işgal et­mektedir. Mardouk, büyük gök Tanrısı An'dan, Sümer ve Akkad'ın yer Tanrısı Enlil'den, yeraltı su dünyası Tanrısı Enki'den sonra zikredilmekte; fakat ay ve güneş Tanrısından ve büyük Tanrıça İnanna'dan önce zikredilmektedir.

Önce Babil’in komşusu olan Borsippa şeh­rinin Tanrısı olan Mardouk, daha sonra Babil’in Tanrısı haline geliyor, Babil Kralı Hammourabi (1792-1750) nin saltanatı döneminde, Babilin ulaştığı politik öneme haiz bir yükselme gösteriyor. Hammoura­bi, kanunlarının mukaddimesinde şöyle denmektedir: Anou (=An) ve Enlil, Mardouk'a, bütün insanlara hükmetme hakimiyeti vermiştir.

Mardouk'un yükselmesinin ikinci merha­lesi, onun bütün Tanrılar üzerine çıkışını ifade etmektedir. Bu da M.Ö. XII. yüzyıl­da olmuştur. Çünkü Babil kralı Nabuchodonosor (M.Ö. VI. yüzyıl), Mardouk'un heykelini Elam'dan getirt­mişti. İşte Babil yaratılış destanı bu zaman da yazılmıştı. Bu şiir. Tanrılar düşmanı olan Tiaman üzerinde Mardouk'un za­ferini doğrulamaktadır. Pantheon'un ba­sma dikilmiş olan Mardouk, hemen he­men büyük Tanrıların imtiyazlarına sa­hiptir. Böylece o, hikmet, büyü, şifa verici, “aydınlatıcı ve yargılayan Tanrı haline gelmiştir. Onun sembolü Bel olmuştur Onun eşi olan Zarpanitou silik kalmıştır. M.Ö. XII. asırdan önce, Babil'de yazma sanatının patronu olarak tanınan Tanrı Nabou, Marduk'a bağlı, hatta onun oğlu olarak kabul edilen bir mevkide görül­mektedir. Özellikle bu Tanrı, Kaldeen'ler denilen Babil hanedanlığı döneminde teb­cil edilmiştir. Bu dönemde, Mardouk gölgelenmiştir. M.Ö. VIII. yüzyılın başında bir Astır kitabesinde şöyle bir tavsiye bulunmaktadır: “Gelecekte ne olursan ol! Nabou'ya inan! Başka bir Tanrıya inan­ma”.

Nabou'nun eşi ise “Kabul etme” anlamı­na gelen Tashmetou'dur.

 

Massignon Louis  (1883-1962):

 

Massignon 1883'de Nogen-Sur-Marne'da doğmuş ve 1962'de Paris'te ölmüştür. Ba­tıda islâmiyet konusunda araştırma ya­panların öncüsü sayılmaktadır. Yüksek tahsilini tarih üzerine yapmıştır. Ayrıca, Doğu dillerinden Arapça diploması al­mıştır. 1906-1907 yıllarında Kahire'de “Doğu Arkeoloji Enstitüsün”de kalmış­tır. Mezopotamya'da görevli olarak bu­lunmuş ve Hallac-ı Mansur (857-922) üze­rinde geniş bir inceleme    yapmıştır. Massignon, Bağdat ve İstanbul'da uzun süre araştırma yaptıktan sonra, Kahire'de kırk gün, “İslâm Felsefesi Doktrinleri” üzerinde Arapça ders vermiştir. 1922'de Hallaç konusunda yaptığı doktora çalış­ması olan “La passion d'al-Husayn-İbn-Mansûr al-Hallâj, Martyr Mystique de l'İslâm, execute â Bağdad le 26 Mart-1922” tezini Sorbonne'da savunmuştur. 1926'da, “Revue des etudes islamiques” dergisini yayınlamaya başlamıştır. 1929'da “İslâm Araştırmaları Enstitüsünü” kurmuştur. “Ecole pratique des Hautes Etudes” de “Dinî ilimler bölümünde” müdürlük yapmıştır (1933-1934). Kahire Arap dili akademisi üyeliğine seçilmiştir(1933), Massignon 1952'de Kanada'ya ve Ameri­ka'ya davet edilmiştir. 1954'te emekli ol­muştur.

Hristiyan eğitimi almış olan Massignon, Hıristiyan imanına uygun bir hayat sür­memiştir. Ancak, Allah inancına sahip olması dramatik bir olay sonucunda ol­muştur: 1908'de Dicle nehri üzerinde bir kayıkla giderken bu dramatik olay onu, Baba Allah'ın keşfine, kilisenin rolüne inanmaya götürmüştür. Massignon'un yön değiştirmesine asıl ne­den olan Hallaç olayı olmuştur. Hallac'da İsa gibi dindaşları tarafından ölüme mahkum edilmiştir (Burada Kastedilen Yahudilerdir). Hayatının daha sonraki dönem­lerinde, üzerinde durduğu konu, Hz. İb­rahim olmuştur. İslamm temel anlamını ona, Hz. İbrahim motifi sağlamıştır. İs­lâm'a göre Hz. İbrahim, “Müminlerin Babası” dır.

Massignon 1929'da “Trois prieres d' Abraham, 1935'de la priere sur sodome”, 1949'da L'Hegire d'ismail'i kaleme almış­tır.

1919'da Gandhi'den etkilenmiştir. Bunun için Massignon'nun hayatında Hallaçlı, İbrahimli ve Gandhili olmak üzere üç devre vardır.

Massignon İslâmı değişik tarzda algıla­mıştır. Onun talebeleri oldukça çoktur. Sadece ölenlerden bir kaçını zikretmek gerekirse, -Montiniyi (Papa VI. Paul) Muhammed Abd'el-Jalil'i, Henri Corbin'i bunlar arasında sayabiliriz. Diğer yandan Massignon, İslâm Hıristiyan diyalogunun üstatlarından sayılmaktadır.

 

Massoretes:

 

M.S. VI. asırdan X. asra kadar Tevrat'ın İbanice metnini tesbite kendini adayan hahamlara verilen bir ad­dır. Bunlar en ince detaylara kadar İbranice metinleri tespit etmeye gayret etmiş­lerdir. Şatafatlı tenkitlerden başka, metin­deki aynı sesli kelimeleri seslilerle mü­cehhez kılarak okunmalarına gayret gös­termişlerdir. Bugünkü “Kitab-ı Mukad­des” yayınlan daima Massorete'lerin ça­lışmalarına dayanmaktadır.

 

Mauss Marcel (1872-1950):  

 

Mauss, Epinal'de 1872 yılında birçok hahamın ye­tiştiği bir Yahudi aileden doğmuştur. Mauss, temel formasyonunu, amcası E. Durkheim’in izinde giderek almıştır. Fel­sefe ve sosyoloji öğretimi yaptıktan sonra, Dmler tarihine yönelmiştir. Sylvain Evi'nin yönetimi altında Hinduizmi ince­lemeye başlamıştır. Daha sonra Sanskritçe öğrenmiş ve 1900 yılında “Ecole pratique des Hautes Etudes”de Foucher’in asistanı olmuştur. 1902 yılından itibaren “Yazısız Halkların Dinleri Kürsüsüne” Marillierin yerine bakmamaya başlamıştır. “Dua” üzerinde bir doktora tezi çalışmasına baş­lamış fakat tamamlayamamıştır. 1925'de “Sosyoloji Enstitüsü Genel Sekreteri” olmuştur. 1932'de “College de France” a, sosyoloji profesörü olarak atanmıştır. Mauss'un çalışmaları sosyoloji okulunun kollektif çalışmaları arasında bulunmak­tadır. Bu çalışmalar, peryodiklerin arasına serpiştirilmiştir. Bunlar makaleler, tebliğ­ler ve tenkidlerden oluşmaktadır. Bugün bu çalışmalar, dört cilt halinde toplan­mıştır. Sosyoloji okulunun çalışmaları içinde o, dinle meşgul olmuştur. Claude Levi-Strauss'a göre o, düşüncenin üstadlarından biridir.

Dinî araştırmaları içinde Mauss'un üze­rinde durduğu konu, “Kutsalın Sosyal Fonksiyonları”dır. O da Durkheim gibi, kutsalı, kutsal olmayandan ayırmaktadır. Totemizmi, ilk orijinal din olarak kabul eden Durkheim'e katılmaktadır. Bunun için o da, Totem'de “kutsalın bir re­zervini”, yani “mükemmel bir kutsallık” görmektedir. Mauss, sembolizmin önemi üzerinde Durkheim'den fazla durmakta­dır. Ona göre “Kutsal”, sembolünde merkezileşmektedir. O, grup duygularından, Totem'e dayanan “kollektif güç”ten gel­mektedir. Totemle sembolleşen Kutsal, dinin ruhu, kültün konusu ve sosyal ahengin merkezi unsuru olmaktadır. İlkel dinler üzerindeki incelemesinde, Mana ve Kutsal problemine yeniden eğilmektedir. Mauss'a göre Mana, aynı zamanda bir güç, bir varlık, bir kalite, bir hareket ve bir haldir. O, H. Hubert İle birlikte Mana'nın evrenselliğini göstermek için, diğer din­lerde Mana'yı araştırmaya yönelmiştir. Mana, âyin gücü, büyücünün kuvveti, Şaman'ın kuvveti, Tanrıların mistik ikti­darıdır. O, Hindous'lar’ın Brahmam, Greklerin Physis'i ve Dynamis'idir. Bu­nun için Mauss, Mana mefhumunun, kut­sal mefhumu ile aynı düzeyde olduğunu düşünmektedir.

Mana ve” kutsal ayniyetini kabul eden Mauss, bir adım daha atarak kutsalla sos­yalin aynı şey olduğunu iîeri sürmektedir. Kutsal, bütün dinî fenomenlerin merke­zinde bulunmaktadır. Tanrı mefhumu, onda emilmektedir. Robert Smith'den sonra, Maussda kurban konusuna eğil­miştir. Mauss, kurbanda, elle yapılan dinî merasimin en mükemmelini göster­mektedir. Bunun için O, “kommunyon kurbanı” teorisini reddediyor ve “Takdis kurbanı” teorisine yöneliyor. Yani, kutsal dışı bir obje alanından, kutsal alana geçişi görüyor. Kurban sistemindeki derin bir­lik, bir kurban vasıtasıyla, kutsal dünya ile kutsal olmayan dünya arasındaki ileti­şimde bulunmaktadır. Kurbanın aktüel dışı bir görünümü olmakla beraber, sos­yal bir görünümüde bulunmaktadır. Çünkü kurban, işlenen günahlarla bo­zulmuş dengeleri yemden tesis etmekte­dir. Mauss'a göre, elle yapılan dinî mera­sim yanında, ağızla yapılan dinî merasim vardır. İşte Dua bunlardan biridir. Mauss, duayı “ferdî bir fenomen” olarak gören teorileri çürüterek, onu muhtevası ve şekli ile “sosyal bir fenomen” olarak görmek­tedir. Ona göre, “Kollektif dua”, ferdî duanın temelidir. Duayı açıklamak için Mauss, Avusturalyalıları incelemektedir. Ona göre, ilk dua formülleri, Avusturalyalıların şifahi dinî merasimlerinde bulunmaktadır. Bu noktada Mauss, analizlerinde sınırlı kalmakta ve bir sentez yapa­mamaktadır. Maussda dini, “saf bir sos­yal” ürün olarak görmektedir.

 

Maya:

 

Veda'da Mâya, Tanrı Varuna'nın bir sıfatıdır. Bu sıfat sayesinde Tanrı Varuna, karşısında çok kuvvetli bir rakip olduğuna inanan, şaşkına dönmüş düş­man askerini felce uğratarak kend i Mü’minlerine zafer ihsan etmektedir. O halde burada, geçici bir takım görüntüler meydana getiren sihirsel bir iktidar söz konusudur. Nazari anlamda (Upanişadlarda) ve klasik Sanskritçede kullanıldığı andan itibaren bu kelime, kozmik hayal anlamına gelmeye başla­mıştır.

 

Maya Dinî:

 

Mayaların dinini, ancak ar­keolojik bulguların sonuçlarına göre ta­nımaktayız. Mayaların üç kutsal kitabı XIII. ve XIV. yüzyılın tarihini taşımakta­dır. Bu kitaplar konusundaki en yeni dokümanlar, Chilam Balam, Rituel des Bacab, Popol Vuh'dur. Bu eserler, Tolteco-Maya dinini yansıtmaktadırlar. Orta Mek­sika platolarının medeniyeti, bu dînden derin şekilde etkilenmiştir. Eski Mayaların tabiatçı karakterli dini, bugünkü La Conodons'lar olan yerlilerde samimi şekilde devam etmektedir. Bun­lar, Güneşe ve Orman tanırlarına tapınak­ta ve karanlıklar Tanrısı olan Çizin (kisin) den korkmaktadırlar. Maya mede­niyetinden kalan San'at eserleri, “güneş Tanrısına” olan inancı göstermektedir. Meselâ, Palcnque'daki “Güneş Mabedi” bunun delilidir. Diğer yandan yılan şek­linde bir tanrıdan da bahsedilir. Özellikle Yaxchilan'da yine, Yucatan'da tebcil edi­len bir yağmur Tanrısı olan chac dikkat çekmektedir.

Daha sonraki dönemlerde Maya dininde, özellikle Yucatan'da Panteona hakim olan Hunub ku diye adlandırılan yaratıcı bir Tanrı vardır. Fakat medeniyetin sahibi olan gök Tanrı, dişleri dökülmüş ve yüzü kırışmış bir ihtiyar olarak tasvir edilen İtzamna'dır. İşte güneş Tanrısı olan Kinich Ahau, onun bedenleşmelerinden birini meydana getirmektedir. Ölüm Tan­rısı Ah Puch, Azteque'lerin Mictlantecuhtli'ye benzemektedir. Eski Maya'lar, semavî varlıklara ve za­manın hesaplanmasına özel bir dikkat at­fediyorlardı. Kutsallaştırılmış zamanla il­gili kavramlara ve âyinlere gelince, onlar “dikme taş” kültü ile kendilerini gösteri­yordu. Milâdî 292 yılından 909 yılına ka­dar Maya sitelerinde, 7200 gününün so­nunu gösteren bir takım dikme taşlar di­kilmiştir. Bu tarihe Katûn adı verilmiştir. Bu taşlar genelde çok güzel hazırlanmış­lardır. Bu taşların diğer bir özelliği, dikil­diği tarih ve birçok noktalarda bilgi ver­mesidir. Verdiği en önemli bilgilerden bi­ri, “ayin safhaları” konusudur. 7200 gü­nünün sonunu gösteren Katûn, XVI. yüz­yılın sonuna kadar kült konusu edilmiştir. Klâsik mayalar döneminde insan kurbanı nadir vak'alardan biri olarak görülmekte­dir. Piedras Negras’ın iki dikili taşı, bu merasimi göstermektedir. Muhtemelen insan kurbanları, Palenque'de vuku bul­muştur.

Genelde Tanrılara, Copal ismindeki bu­hur takdim ediliyordu. Bu, protium ağa­cından elde edilen bir “öz suyu” idi. Mü’minler, Tanrılara kanlarını vermek için hacamat oluyorlardı. Burada, kuşlar muhtelif hayvanlar ve hatta balık kurban ediliyordu.

XVI. yüzyılda Yuca'tan'da kullanılan ritüel danslar, klasik mayalarda da vardı.

Dans edenler, su ve bitki Tanrılarını tem­sil edecek tarzda maskeli olarak dans edi­yorlardı.

 

Mazdeizm:

 

Mazdeizm, İran'ın eski dini inançlarmdandır. İran'da iki Mazdeist grup kendini göstermiştir: Birisi Kerman'da diğeri ise Tahran yakınları­na yerleşmiştir. Fakat bu inanç, Hindis­tan'da Parsi'lerle yaşamıştır. Hatta Parsi ismi de, kendi ülkelerinin orijinal ismin­den onlara verilmiştir. Onlar kendilerini, Hudin diye isimlendirmektedirler. Onların İran'da kalan dindaşları ise vehdim diye adlandırılmaktadır. Her iki kelime de “iyi din” anlamına gelmektedir. Hâlâ Pakistan'da, İngiltere'de ve Kuzey Ame­rika'da birkaç bin Mazdeen yaşamakta­dır.

Müslümanların İran'ı fethinden önce Mazdeenleri anlatan kelime Mazdayasna kelimesi idi. Bu kelime sözlük anlamı iti­bariyle “Mazda'nın Kulu” anlamını ifade ediyordu. Yani “Ahuramazda'nın tapıcısı” demek oluyordu. Yine Mazdeenlere “Zarathushtri” de deniliyordu. Bu isim de peygamber Zarathustra'dan ge­liyordu. Zarathustra'dan Nietzche ve Strowss çokça bahsetmişler ve batı onu iyi bir şekilde tanımıştır. Fakat Zoroastre kelimesi, Yunanlılar'dan beri tanınmaktadır. Ancak İngilizler, Zoroastrian kelimesini, Mazdaean kelimesine tercih ediyorlardı. Oldukça eski bir dönem bahis konusu ol­duğu zaman Zoroastrian kelimesi ile Mazdaean kelimesinin arasını ayırmak gerekecektir. Darius'dan itibaren Achemenides hükümdarları kendilerini “Ahura Mazda'nın Tapıcıları” diye ad­landırıyorlardı. Fakat Peygamberden söz etmiyorlardı. Buradan anlaşılıyor ki onlarm Mazdeizminin, Zerdüştün reformu ile alakası bulunmuyordu. Aslında konunun zorluğu konusunda okuyucuyu uyarmadan Mazdeizm'i ince­lemek de mümkün değildir. Henüz za­man ve mekan içine Zarathustra'yı yerleş­tirmek mümkün olmamıştır. M.Ö. VI. ve VII. yüzyıl araşma yerleştirilmek üzere teklif edilen tarih, kesin görünmüyor. Yer olarak da Medie ile doğu İranın muhtelif bölgeleri daha doğrusu, Afganistan ve Aral denizi havzası gösterilse de bunda da bir kesinlik yoktur. Achemenides'lerin dini, Darius'un ve ha­leflerinin emriyle, eski Farsça olarak yazı­lan taş kitabeler sayesinde bilinmektedir. Darius'un, Ahuramazda'nın inayetiyle kral olduğuna inanılmaktadır. Göğü ve yeri yaratan Ahuramazda'dır. O, Adaletin, dostu, yalanın düşmanıdır. Ahuramazda, ilâhların en büyüğüdür. O, güneş ilâhı, Mithra, verimlilik ve sular ilaheleri Anahita olarak da görülmektedir. Herodote, Pers dinlerine birkaç bölüm ayırmıştır. Fakat Zarathustra'dan bah­setmemiştir. Herodote, Pers'lerin mabedlerinin, mihraplarının ve heykel­lerinin olmadığını söylemektedir. Onla­rın, dağların tepesine, göğe bir takım kur­banlar sunduklarını söylemektedir. Herodot, büyüden bahsetmekte ve bir Mede kabilesinin rüya tabirinde mahir olduklarını anlatmaktadır. Perster, ölüle­rini gömmeden önce bal mumu ile sıvaya­rak, onları kuşlara ve köpeklere sunmak­tadırlar. Bu âdet, Zerdüştilerde bulun­maktadır ancak, bundan Zarathustra bahsetmemektedir.

Zerdüşt'ün ilâhileri olan Gathalar, Mazdeenterin en eski kutsal kitaplarının bir bölümünü meydana getirmektedir. Zerdüşt'e atfedilen yegane kitap Avesta'dır. Avesta’nın dili, Hindin en eski metinlerinden olan Veda'ların diline benzemektedir. İşlediği konular, mücerret düşünce konulan ve mistik düşünceyi il­gilendiren konulardır. Avesta'yı anlaya­bilmek için, ortaçağ Pehlevicesi ve daha sonraki pehlevice ile yazılmış tefsirlere bakmak gerekecektir. Achemenide'lerin Zerdüşt'e birşey borçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz. Bunun için Zerdüşt'ün menşei hakkında bir ka­naat sahibi olamıyoruz. Avesta ile Veda arasında yapılacak bir mukayese, birçok konulardaki benzerlikleri, özellikle, Tanrı­lar, âdetler ve mefhumlar konusundakiler de iki kutsal kitabın, müşterek bir miras­tan beslendiği imajını uyandıracaktır. Kutsal likör olan haoma Mazdeen kutsalllığınm temel harcı gibi görünmek­tedir. Mazdeizmdeki haoma, Hinddeki Sanskritçe soma ile benzerlik göstermek­tedir ki Veda dindarlığında, Mazdeizmdeki haomaya benzer bir rol ic­ra etmektedir. Yine Sanskritçede evrensel düzeni, kozmik prensibi, ahlâki ve dini prensipleri ifâde eden Rta terimi, İran'da Asha terimi ile ifade edilmiştir. Şüphesiz iki din arasında farklılıklar da vardır. Me­selâ, Sanskritçe deva (Tanrı) ile eski Farsçadaki daiva veya daeva arasında fark gözükmektedir. Farsçada bu kelime sahte Tanrı veya şeytan anlamına gelmektedir. Diğer yandan, Hindistan'da tanrı olan İndra, İran'da şeytan anlamındadır. Din Tarihçileri bu farklılıkları, iki toplumun farklı evrimi ile açıklamaktadırlar. Yine Hindistanla İran arasındaki benzer­likler sadece din boyutunda değil; sosyal boyutta da kendini göstermektedir. Her iki tarafta da ilk üç sosyal sınıf biribirine denk düşmektedir:

1- Sınıf rahipler sınıfıdır

2- Sınıf savaşçılar sınıfıdır

3- Sınıf hayvan yetiştiriciler, ziraatçiler ve işçilerdir.

Hindistan'da buna yerli halkı gösteren bir de dördüncü sınıf eklenmiştir. Bunlar isti­lacı Arya'lara boyun eğen yerlilerdir. Araştırmacılar, bu taksimatın Tanrılara yansıyıp yansımadığını hep sormuşlardır. Bu sorunun cevabı, Hitit imparatoru Supiluliuma ile ona bağlı olan Mitani ara­sında yapılan bir antlaşmada, M.Ö. XIV. yüzyılda sunulan bir listede açıkça gö­rülmektedir. Tanrılar burada üç seviyede takdim edilmişlerdir: Bu Tanrılardan son ikisi problem teşkil etmemektedir. Bu liste şöyledir- Mitra Varuna, İndra ve 2 Nasatya İndra. Hindde, en mükemmel savaşçı Tanrıdır. Kşhatriya kastının koruyucusudur, Nasatya, Açvin’in bir başka ismidir; yardımsever, sağlığın bekçisi olan bir Tann'dır. Birinci sıradaki Mitra ve Varuna, rahipler sınıfını, diğerlerinden daha çok korumamaktadır. Yaptığımız bu analizler, İran uzman­larınca tam olarak kabul edilmemektedir. Ancak, ilâhilerin yorumu için bunlar, çok önemli ipuçları vermektedir.

Zarathustra, bir tek Tanrıdan bah­setmektedir. O da, Ahuramazda'dır. O, Hakim Rab'dir. Diğer görülen güneş Tan­rısı Mithra, zafer Tanrısı Verethraghna, Ahuramazda'nın tecellileri olarak düşü­nülmektedir. Hakim Rab olan Ahuramazda'yı meydana getiren bu Tanrılar korteji, bazen bir baba, bazen de bir sahip özelliği taşımaktadır. Bu birlik, asla bir te­sadüf eseri değildir. Diğer yandan birliği meydana getiren “üniteler” aynı değerde de değildir. İşte bu sıra, daha sonraki dö­nemlerde mitani Tanrılarında belli bir hi­yerarşiye dönüşecektir: Evrensel düzen olan Asha, Varuna'ya; iyi düşünce olan Vohu Manah, Mitra'ya; iktidarı temsil eden Khshathra, İndra'ya; Sağlığın hâmisi olan Vaurjatat ve Ameretat, 2 Nâsatya'ya denk düşmektedir. Tanrısal zafiyeti mey­dana getiren bu unsurların herbiri, kainat­taki bir şeyin patronu durumundadır. Asha, ateşin; Vahu Manah, sığırın; Khshathra göğün; Armaiti, yerin; Haurvatat ve Ameretat, suların ve bitkile­rin koruyucusudur.

Bu sisteme kötülük güçleri muhalefet et­mektedir. Bu da kötülük unsurlarından meydana gelmektedir. Bu tıpkı, “kutsal Ruh”, “kötü Ruh” gibidir. Kötü düşünce, iyi düşünceye muhalefet etmektedir. “Kö­tülük kuvvetleri” Ames-ha Spenta olarak belirtilmektedirler. Zerdüştlükte, “kutsal Ruh” ikizi olan “kötü-Ruhla” karşılaş­maktadır. Bu “kötü ruh”, Angra Mainyu'dur. Daha sonraki dönemlerde bu, Ahriman olmuştur. Bununla beraber Zarathustra, Asha’nın görülen şekli aitmda temsil edilen ateşin önünde dua etmiştir. Bu kült şekli bütün Mazdeenler tarafından yapılmıştır. Bun­dan dolayı Ateşe tapıcılar olarak itham edilmişlerdir.

Avesta çok eski mitolojilerin de izini ta­şımaktadır. Muhtemelen bu izler, Zer­düşt'ün gelmesinden önceki izlerdir: Me­selâ Anahita, Tanrıça olarak büyük bir ırmağın koruyucusudur. Otuz dişi kun­duzun derisinden yapılmış bir manto ile kaplıdır. Oysa Volga'nın güneyinde kun­duz yoktur. Fakat, Doğu İran'da Avesta'ya göre Zerdüştlük ilerlemeye başla­mıştır. Burası muhtemelen bugünkü Sistan bölgesidir. Batı İran'da Zerdüştlüğün benimsenmesine gelince, bu ancak III. yüzyılda olabilmiştir. Yine Yunanca bir belgeye göre, II. Achemcnide Artaxerxes (404-358)) in saltanatı altında, kitabelerde Hakani Tanrı Mithra ve Anahita zikredilmektedir. İmparatorluğun belli başlı şehirlerine birta­kım Tanrı heykelleri dahil edilmiştir. Ör­nekler, Aşur-Babilony asından ve Yuna­nistan'dan geliyordu. Bu heykelleri ba­rındırmak için mabedler yapıldı. Fakat bu yenilik, Achemenides'lerin varisleri olan Seleucides'ler ve Parthes'ler tarafından reddedildi: Heykel yerine bir mihrap konulması emredildi. Bu mihrapta daimi ateş yanacaktı. İşte “ateş mihrapları” böy­lece doğmuştur. Bu âdet günümüze kadar devam etmiş ve Sasaniler döneminde yaygınlaşmıştır.

İ.Ö. IV. yüzyıldan kalma bir Yunan kay­nağı, bir başka yenilikten bahsetmektedir: Bu da Kutsal-Ruhla, hakim olan Rabb'ın aynileştirilmesidir. Kötü Ruh, bundan böyle “kutsal-Ruhun” hasmı değildir. Bizzat O, “Hakim Rabbin” kendisidir. O zaman bu iki hasmın babasının kim oldu­ğunu bilmek problemi kalmaktadır. Bu konuda bir çözüm önerilmiştir: Bu, Zruuan'dır. Zaman'dır... Bu çözümün yaklaşık tarihi, birçok defa bize, bir Yu­nan şehadeti tarafından verilmiştir. Bu da Aristo'nun talebesi, Rhodes'lu Eudemedîr. Bir mitoloji çok sonraları Hıristi­yan Ermeni kaynakları tarafından doğru­lanmıştır. Zruuan başlangıçta bin yıl, ço­luk çocuk elde etmek için kurban kesmiş­tir ve bu kurbanların etkinliği için şüphe etmiştir. İşte bu şüpheden kötü, karanlık kokan Ahrimen doğmuştur. Dilekleri, iyi ve aydınlık kokulu olan Ohrmazd'ın doğumu tarafından kabul edilmiştir. Ahriman’ın bir hilesi ile Zruuan ona dün­ya hakimiyetini belli bir süre vermeye zorlanır. Daha sonra Ohrmazd, saltanat sürecektir. Shahpuhrdan sonra (241-272) Sasani saltanatı altında İran'da hakim olan bu akım, böyle bir doktrindi. Mezo­potamya kökenli bir gnostik hareket olan bu yeni bir dindi. Bu din, Manicheisme'di. Manicheenler, yüce Tanrıları­nın ismini İranca'da ifade etmek için[9] özellikle Zruuan ismini benimsemişler, Ohrmazd ismini değil... Onlar, ohrmazd'ı ilk adam gibi göstermişlerdir. Manicheisme, II. Vahran'ın saltanatı altında elimine olmuş­tur. Fakat Zurvanizmin, birçok sasani kra­lının veya onların başkanlarının inancı olmaya devam ettiği görülmektedir. Mazdeen doktrini, Shahpur'un babası olan Ardeshir’in saltanatından itibaren milli bir din olarak teşekkül etmiştir. Ardeshir, eyaletlerdeki ateş mihraplarının yıkımını emrederek sadece kraliyet ateş mihrabının kalmasını sağlamıştır. Böylece bir hiyerarşi, daha doğrusu bir ortodoksluk meydana gelmiştir. Bu arada Hıristiyanlara, Budistlere ve Maniheistlere zulüm yapılmıştır. Büyük Mazdeen rahip, Ortodoksluğu yüceltmiş ve özellikle, iyile­rin mükafatı, (ki onlar göğe yükselecek­lerdir) ve kötülerin cezalandmlmasıda (bunlara cehennem vadedilmiştir) üze­rinde İsrar etmiştir. Karter ve halefleri, krala itaatla hoşa gitmek endişesi arasın­da tereddüt göstermeye mecbur kalmıştır. Pehlevice kaleme alman ortodoks metin­ler, Anti-Zurvanist bir reaksiyonu yansıtmaktadır. Kozmogonide ohrmazd ve Ahriman biribirleriyle ebedi bir muhale­fetle takdim edilmişlerdir. Ohrmazd yu­karıda Ahriman, aşağıdadır. Bunların kö­keni üzerinde durulmamıştır. Yine de Zurvanismein izleri devam etmektedir. Pehlevice yazılmış olan önemli bir koz­mogoni kitabı olan Bundahistin, Ohrmazd’ın önce Ahrimân'a barış takdim ettiğini, ancak Ahriman’ın reddettiğini, onunla dokuz bin yıl savaş yapmayı teklif ettiğini ve bu müddetin sonunda onu Ohrmazd’ın mağlup edeceğini yazmakta­dır. Bir başka Pehlevice kitap olan Menokikhrat, bu antlaşmayı yapanın Ahriman olduğunu ve bunun sonsuz zamanla ol­duğunu ilave etmektedir. Mazdeenlerin en akıllı ilâhiyatçılarından olan Zatspram, açıkça Ahrimân'a bu ant­laşmayı telkin edenin Zruuan olduğunu söylemektedir.

Mazdeen doktrinine göre dünya, büyük savaşın alanı olarak yaratılmıştır. Maddi dünya, altı devre halinde yaratılmıştır: Gök, su, yer, ağaç, öküz ve insan. Yaratı­lış biter bitmez, dev bir yumurtanın içine kapatılmıştır. Ahriman oraya ulaşmış, yeryüzüne nüfuz etmiş ve yer sarsıntıları meydana getirmiştir. Şeytanlarını yeryü­züne dağıtmıştır. İlk yaratılan öküzü öl­dürmüştür. Bu kurban verimli olmuştur. Hayvanın omuriliğinden, bitkiler meyda­na gelmiştir. Ayda toplanan spermesinden, hayvan türleri meydana gelmiştir. Ahriman yine, ilk adamı ele geçirmiştir. Bu Gaya Maretan'dır. Onun tohumu gü­neşte toplanmış sonra yere düşmüştür. Orada ilk insan çifti meydana gelmiştir. Böylece, ilk insan çifti Gaya Maretan'dan doğmuştur. Zarat-Hustra'nın doğumunda, Ahriman ve onun ırkı yeraltına kaçmıştır. Böylece, ta­rihte yeni bir safha başlamıştır. Zerdüşt ailelerin çocukları 7 ile 10 yaş arasında bir giriş merasimi ile dine kabul edilmekte­dirler. Bu merasim için, bir gömlek ve bir ip almaktadırlar ve boyunun etrafında kendilerini bu iple bağlamaktadırlar. Böy­lece vücudunun aşağı kısımları ile üst kı­sımlarını, biri birinden ayırır. Bu ip onu ölünceye kadar terketmeyecektir. Ancak onu ibadet esnasında çözüp yeniden bağlar. Bu ibadeti, güneşin karşısında beş de­fa yaparlar. Yemek, banyo yapmak, uyu­mak ve muhtelif dini erkanları sessizlik içinde yaparlar. Bu uygulamaya “Vaj al­mak” denir. Bunun dışında Zerdüştlükte ibadet ve kurban merasimi yoktur. Fakat Zerdüşti, takvimde belirlenen bayramlara iştirak eder. Bu merasimlerden bazıları zorunludur. “Ölü gömme” merasimleri gibi... Bunlara göre ruh, dördüncü günün sabahı bedeni terkeder. Ruh, Mithra' nın önünde yargılanır, iki köpek tarafından beklenen bir köprüden geçer. Şayet, dü­şünceleri, sözleri, amelleri iyi olarak kötü­lüklerinden ağır gelirse; güzel bir kızla karşılaşır ve ona şöyle der: Ben senin di­ninim. Senin güzel düşüncelerin, sözlerin, amellerin beni güzel yaptı. Ruh, yıldızla­ra, aya ve güneşe yükselir. Şayet kötü amelleri ağırsa, ruh, korkunç bir ihtiyar kadınla karşılaşır ve karanlıklar içinde son yargı gününü bekler. Şayet iyi ve kötü amelleri denk gelirse, o zaman da ruh, ara bir yerde bekler. Bunun için cenaze mera­simi Mazdeizmde çok önemli bir yer tu­tar. Çünkü ölüler için başka dua edecek yer yoktur. Üç gece esnasında soluk be­deni terkettiği halde, ruh, hâlâ bedende­dir. Bunun için, melek Sraosha'ya, bu ru­hun kurtuluşu için dua edilir. Dördüncü günden itibaren, ruh, sonsuz ışıklara ula­şır. Orada daha önce mevcut olan çiftine ulaşır. Buna Fravashi denir. Bundan böyle ona hitap edilir. Onuncu ve otuzuncu gün ve sonra ölüm yıldönümünde, otuzyıl onun korunması için yal varılır. Fravashi kelimesinin kökü konusunda farklı görüş­ler vardır. Bazılarına göre o, “seçim” an­lamına gelmektedir. Maddi dünyanın ya­ratılmasından önce, Ahura Mazda tara­fından Ona ya manevi dünyada kalması ya da dünyaya inerek kötülüğe karşı savaşması önerilir. Fravashis'ler iyiliğin za­fere ulaşacağı savaşı seçmişlerdir. Bir baş­ka etimolojiye göre de Fravashi'ler “ko­ruma” anlamına gelmektedir. Bu anlam onların savaşçı rollerine de uygun düş­mektedir. Senenin sonunda görünmez şe­kilde yeryüzüne geldikleri düşünülür ve yaptıkları yardım karşılığında (Avestada okunduğu gibi) yiyecek ve giyecek ister­ler. Bunların güçleri büyüktür. Her yerde görünebilirler. Yıldızlarda, sularda, bitki­lerde yol açabilirler. Avesta'ya göre onlar, nesillerle ilgili herşey İçin davet edilebilir­ler; kucaklaşmadan, emzirmeye kadar. Yine Mazdeizm doktrinine göre, her türlü “kirli şeyle” temasdan sakınmak gerekir. Özellikle her türlü ölü maddelerden, di­ğer yandan kadınların âdet kanları da murdardır, o günlerde onlardan ayrı ya­şamak gerekir. Bunu ihlâl etme halinde, suçlu, suçunu itiraf eder. Ancak diğer me­rasimlerle temizlenmesi önemlidir. Bunun da en iyi yolu Bareshnum'dur. Bu mera­sim, kumla, inek sidiği ve su ile yapılmak­tadır. Parsüerde en çok tavsiye edilen birlik, kardeş çocuklarının evliliğidir. Vaktiyle, Avesta'daki khvaetuadatha ve daha sonra da Pehlevice'deki khvedodah, kız kardeşle erkek kardeşin, anne ile oğulun, baba ile kızın evliliğini belirtiyordu. Bu âdet, özellikle Elamıtes'lerde geçerliydi. Bu âdet, sa­dece Pehlevi kitapları tarafmdan övül­memiş M.Ö. VI. asırdan M.S. X. asra ka­dar tarihen doğrulanmıştır. Meselâ Cyrus, arka arkaya iki kızkardeşi ile evlenmiştir. Zerdüşt (zarathustra), başlayamadığı işin bitimi için bir kurtarıcı temenni ediyordu. Bu kurtarıcı Saoshyant, yani mesih olarak görülüyordu. Zerdüşt'ün ölümünden sonra bu inanç gelişmiştir. Böylece her bin yılda, üç mesih (kurtarıcı) mucizevi şekilde 100.000 Fravaschi tarafından korunan Zerdüşt'ün tohumundan, her defasında on beş yaşında bir bakirenin banyo yaptı­ğı bir gölde doğmuştur. Bu kurtarıcılar­dan herbirinin gelişinden önce kötülükler artmış, fakat her biri insanlara nihai du­rumlarından dolayı sitem etmiştir. Bu kurtarıcılar, daima eti, sebzeleri redde­derek, sadece manevi gıdaları önermiş­lerdir. Son kurtarıcı, cesetlerin dirilme­sinden ve son yargıdan bahsetmiştir. Me­tal eritilmiş bir ırmak insanlar için bir imtihan yeri olarak gösterilmiştir. İyilerin bu ırmağı, ılık sütten geçer gibi geçecekleri söylenmiştir. Haoma denen son kurban ifâ edilecek ve o sığır gömülecektir. Ahriman’ın boynu vurulacak veya cehen­neme atılacaktır. Orada kötüler, son bir defa cezaya çarptırılacaklardır. Daha son­ra, Ohrmazd’ın tek başına saltanat süre­ceği ve iyilerin bulunduğu yeniden yaratı­lan yeryüzüne kavuşacaklardır. İşte milâdi IX. asra doğru belli başlı Pehîevi kitapları, bu kehanetten bahsedi­yordu. Buna benzer doktrinler, İran'da uzun zamandan beri vardı. Dünyanın so­nu ile ilgili kehanetler doğuda eskiden be­ri kuvvetliydi. Daniel kitabı, M.Ö. II. yüz­yılın bir örneğidir. Bu, Zerdüştlükteki ya­zılara bir tür modellik yapmıştır. Aksi bir manada, İran doktrinleri gerçekten İsrail dininin gelişmesine ve Hıristiyanlığın do­ğuşunda etkili olmuştur. Muhtemelen bu etkilerin en belirgini şeytan figürü olmuş­tur. Sürgünden önce bu figür yoktu, şey­tan Yahvenin kullarındandı. Daha sonra Yahve'nin düşmanı olmuştur. Mazdeizm, Sasani İmparatorluğu altında gelişmiştir. Mazdekçiler tarafından tehdit edildikten sonra Mazdeizm yaşamaya devam etmiştir. Mazdekçiler kral Kavâd'ı (488-531) ikna etmişlerdir. Bunlar, malların, kadınların ortak olduklarını propaganda ediyorlardı. Arab istilası ile birçokları müslüman olmuştur. Hin­distan'da ise Parsi'ler yaşamaya devam etmiştir.

 

Megalithism:

 

Bir veya birçok taştan oluşan tarih öncesi abideleri karakterize eden medeniyetin ürünlerine verilen bir isimdir. Bunların dinî yapılar olduğu ko­nusunda tereddütler vardır. Dünyanın en önemli Megalithes'leri kuzey Afrika'da, Portekiz'de, İngiltere'de bulunmaktadır. Daha sonra, İrlanda'da, Belçika'da ve Al­manya'da görülmektedir. Akdeniz ülkele­rinde de Megalithler vardır. Megalithes'ler genelde mezar veya dinî yapılar olarak kabul edilmektedir.

 

Mehdi:

 

Bizzat İslâm, doğru bir yol ola­rak kabul edilmiştir hem de dosdoğru yol.. En mükemmel rehber ise Allah'tır. Bunun için Allah'a el-Hâdî denmektedir. Mü’min de Islâmda doğru yolda olan an­lamım ihtiva etmektedir. Yani, her Mü’min bir Mehdi'dir. Bunun için bazı halifeler Mehdi ismini bizzat almışlardır. Mehdi kelimesi, İslâmi terminolojide “doğru yola sevkeden” anlamında kulla­nıldığında, gerçekten bütün Mü’minleri içine alan bir anlamı ihtiva etmektedir. Ancak daha sonra Mehdi kelimesi, kıya­metle ilgili bir anlam içinde kullanılmaya başlamıştır. Buna göre Allah, dünyanın sonunda bir mehdi gönderecek bu mehdi, İslâmı muzaffer kılacak, şeytanî güçleri yok edecektir. Hatta bazı İslâm bilginleri­ne göre dünyanın sonunda bir çeşit milenarist tipli mesihi bir saltanat mey­dana gelecektir. Bu saltanat Mehdi'ye ait bir saltanattır. Bazı İslâm bilginleri de dünyanın sonunda gelecek olan bu mehdi'nin Hz. İsa olduğunu ve İsa'nın o zaman müslüman olacağını söylemektedir­ler.

Şiilere göre Âhir zamanda gelecek olan mehdi on ikinci imamdır. Çünkü bu giz­lenmiş ve beklenen mehdidir. Bu Muhammed el-Mehdi'dir. Ahir zamanda, Hz. Muhammed’in halefi olarak dönecektir. Sünnî İslâm'a göre mehdi anlayışı, özel bir anlam ifade etmez. Yani, belirli vasıfta mehdi olarak birini beklemek şeklinde bir inanç ehl-i sünnette yoktur. Her müslüman, bir mehdidir ve bir mehdi olmalıdır. Dünyanın sonunda birinin ge­lerek, müslümanları kurtarması şeklinde­ki inanç, dinamik İslâm düşüncesiyle bağdaşmaz. Böyle bir düşüncenin kaynağı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Şiiliktir.

 

Mektuplar: (Epitres):

 

Mektuplar, Ha­variler tarafından, iman, Hıristiyan hayatı ve Hıristiyanlığın yayılmasında karşılaşı­lan güçlükler konusunda birtakım şahıs­lara veya cemaatlere gönderilmiş olan mektuplardan oluşan İncil’in bir kısmıdır. Hıristiyanlıkta bu mektupların da Kutsal-Ruh tarafından ilham edilmiş olduğuna iman edilmiştir. Böylece onlar da tanrısal vahiyleri ortaya koymaktadırlar. Aziz Paul'a (Pavlos) atfedilen on dört Mektup, onun ihtida senesi olan miladî 49 yılı ile muhtemelen Roma'da şehit olduğu sene olan miladî 67 yılı arasında yazılmıştır. Bu mektupların yazılma sırası şöyledir:

1- Selâniklilere (Thessaloniciens) I. ve II. Mektup,

2- Korintoslulara  (Corinthiens)  I ve II.Mektup,

3- Galatyalılara (Galates) Mektup,

4- Romalılara (Romains) Mektup,

5- Filipelilere (Philipiens) Mektup,

6- Efesosfulara (Ephesiens) Mektup,

7- Koloselilere (Colossiens) Mektup,

8- Filemona (Philemon) Mektup,

9- Timoteosa (Timothee) I ve II. Mektup,

10- Titusa (Tite) Mektup,

Paul'un “İbranilere (Hcbreux)” mek­tubunun ise, yukarıdaki mektuplarla üslûp yönünden farkı bulunduğundan, eskiden beri bu mektubun Paul'a aidiye­tine itiraz edilmiştir. İncil yorumcuları bu mektubu bugün, Luka tarafından zikredi­len İskenderiyyeli bir Yahudi olan Apollos'a atfetmek temayülündedirler. Onlara göre, Aziz Paul'un tesirinde kalan Apollos bu mektubu, 67 yılına doğru, 70 yılındaki Kudüs mabedinin tahribinden önce İtalya'da kaleme almış olabilir. Sayılan yediye ulaşan diğer mektuplar, ilk çağlardan beri “Katolik” (genel) olarak adlandırılmıştır. Çünkü bu mektup­lar, birtakım şahıslara veya birtakım özel cemaatlere hitap etmezler. Bu mektuplar tüm Hıristiyanları ilgilendiren genel prob­lemleri işlemektedir.

Bu mektuplardan birincisi “Rab (İsa'nın) kardeşi” (geniş anlamda ne baba tarafın­dan hısımdır ne de havaridir) olan Ku­düs'te Judeo Chretiennc cemaatın şefi bu­lunan Aziz Jaques'a (Yakub'a) atfedilmiştir. Bu mektup, 49 ve 60 yılları arasındaki bir devrin tarihini taşımaktadır. “Rab (İsa'nın) diğer kardeşi” Aziz Jude'a (Yahuda) ya atfedilen mektup ise, 70 - 80 yılları arasında yazılmışa benziyor. Aziz Petrus'a atfedilen iki mektuptan birincisi, onun sekreteri olan Silvain tarafından Aziz Petrus'un şehit edîdiği tarih olan 64 veya 67 yıllarında kaleme alınmıştır. İkin­ci mektubun yazarı ve yazıldığı tarih ise birtakım problemler ortaya koymaktadır. Ancak bu mektubun işlediği doktrin, Apostolik çağın düşüncesini yansıtıyor ve İncil’in genel kuralı içinde onu devam ettiriyor.

Bir kısım yorumcular, “Tefekküri bir ta­kım davetler” olan diğer üç mektubun, dördüncü İncil'le (Yuhanna) dikkat çekici doktrinel ve üslup yakınlığı olmasına rağmen, İncil yazan Aziz Yuhanna'ya at­fedilmesinde tereddüt göstermişlerdir. Bu mektupların önemi, sadece onların doktrinlerinde ve Mesih’in tebliğinin di­rekt yorumundan değil; onların ilk Hıris­tiyan cemaatlerinin hayatı ve imanı konu­sunda çok canlı şehadet olmalarından ileri gelmektedir. Çünkü bu mektuplar, Hıris­tiyan tebliğinin, I. yüzyılın nüve kuruluş­ları ve vicdanları içinde aldığı yolu gös­termektedir.

Bütün bunlara rağmen bu mektupların mevsukiyeti ihtimalli görünüyor. Onların I. milâdî yüzyılın sonunda yazılmış olma­sı mümkündür.

 

Melek:

 

Yunanca elçi anlamına gelen anggelos kelimesinden gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes'te bu kelime Melek di­ye tercüme edilmiştir ve “gönderilmiş” anlamına gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes yazarları İbrahim’in Allah'ının, bütün kozmik güçlerden mutlak üstünlüğünü ifade etmişlerdir. O, insan hayatına teda­hül eden güçleri tanımaz; oysa, gerçek Al­lah ile ilişkileri düzenleyen veya bozan bir takım güçler de vardır. Bu güçler, Tanrı­nın otoritesine bağlıdırlar. Bu güçler, ba­zen kutsal konseye iştirak etmektedirler. Bu durumda onlar Beney - Elohim (Tan­rının oğlu) adını almaktadır.[10] Melekler, Yeni Eflatuncu eserlerde dokuz hiyerarşide gösterilmişlerdir: Seraphim -Cherubins - Trones - Domination -Vertus- Puissance - Principaute -Archanges - Anges. Her hiyerarşiye, Al­lah tarafından farklı fonksiyonlar atfedilmiştir. Yahudilikte Monoteizmin tasdiki Samarie'nin ve Kudüs'ün düşmesinden sonra daha da belirginleşmiştir. Böylece, bir takım güçler reddedilmiştir. “Rab be­nim ve başkası yoktur. Benden başka Al­lah yoktur”. [11]Böylece cherubins ve seraphin şekli altındaki bu güçler kaybolmuştur. Bunların yerine, İran'dan gelen daha akıllı güçler kabul edilmiştir. Yedi melekten biri olan Raphael bunlardandır. Diğeri, Daniel'dir. Üçüncüsü Gabriel'dir. Yahudilikte melekler konusu, müphem bir konudur. Sadukiler Ferisiler meleklere çok fazla önem affetmezlerken, kıyametle ilgili yazan Yahudi müellifleri meleklere çok büyük önem vermişlerdir. Yahu­dilikteki melek anlayışı, mazdeizmden ve yeni Eflatuncu felsefeden çok etkilenmiş­tir.

Yeni Ahitte de (İncil) meleklere çok önem atfedilmektedir. Semavî ruhların varlığı, İsanın varlığından ayrı düşünülmüştür. Çünkü dünyanın sonu hakkında ne gök­teki meleklerin ne de oğulun birşey bil­medikleri belirtilmiştir. [12]Burada İsa, meleklerin yanında zikredil­miştir. İnciller, meleklerin daima Baha'nın yanında olduklarını belirtir. [13]Genel bir tarzda melekler, İsa'nın hizmet­lerine müdahale etmemektedir. Bilakis Meryem’in   nişanlısı tarafından terkedilmemesi için Yusuf'a melek gö­rünmüştür. [14]Luka, Gabriel’in Meryem'e İsa'nın doğuşunu müjdelemek için geldiğinden bahsetmiştir. [15]

Katolik kilisesi için, meleklerin varlığı bir iman dogmasıdır. Kur'an-ı Kerim de me­leklerden bahsetmiştir. “Melekler nurânî varlıklardır. Onlar, Allah'a itaat ederler.”[16]; “Allahtan korkarlar ve emrolundukları         şeyleri yaparlar”[17]; meleklerin kanatları olduğun­dan bahsedilmiştir.[18]; Meleklerin görevleri çeşitlidir: Meselâ Cebrail vahy meleğidir. Allah'ın emirlerini peygamber­lere ulaştırır. Cebrail’in diğer bir adı da (Ruhul Emin) dir.

Kur'an-ı Kerimde melekler, peygamber­lerden önce zikredilmişlerdir. Ancak me­leklerde Allah’ın kullarıdır. [19]Me­leklerin erkeklik-dişilikleri yoktur, melek­ler Allah’ın Nuranî varlıklarıdır. Bundan ayrı üç büyük melek daha vardır: Azrail, ölüm meleğidir. Mikail, tabiat kuvvetleriyle ilgili görevler yapar. İsrafil, sur üflemekle görevlidir.

 

Melkit Hıristiyanlığı:

 

Kilise tari­hinde ve İslâmî literatürde sık sık kullanı­lan Melkitler, bir itizal hareketi değil; resmi Hıristiyanlığın temsilcileri olarak, kilisenin kabul ettiği iman ilkelerinin sa­vunucularıdır. 451 Kadıköy konsili ile aforoz edilmiş olan Monofizit akımın mensupları, resmi kiliseye bağlı kalan ha­sımlarına Melkit adını vermişlerdir. Böylece Melkit Hıristiyanlığı denilen, Roma-Bizans devletinin konsiller doğrul­tusunda kabul ettiği iman ilkelerine bağlı kalan o dönemde Roma-Bizans Hıristi­yanlığının da bir adıdır. Çünkü Roma ile Bizans'ın kiliselerinin ayrılış tarihi 1054'tür. Bu tarihe kadar Hıristiyan imanı ve kilise disiplini ile ilgili bütün kararla­rında Roma'nın yani Papa’nın yetkisi vardı.

Melkit Hıristiyanlığının müntesiplerini, Mısır, Anadolu ve Suriye'ye yerleşmiş olan Rumlarla yerli Hıristiyan ahâli mey­dana getiriyordu. İslâmi literatürde Melkitler'd en, Melkaiyye, Melikiyye, Milkaniyye gibi isimlerle bahsedilmiştir.

Melkit Hıristiyan doktrininin “iman esas­larını” 451'de Kadıköy'de yapılan IV. Ge­nel Konsil’in “iman formülünde” aynen bulmak mümkündür. Kadıköy iman for­mülü şöyledir:

“Biz, Rabbimiz İsâ Mesihin ulûhiyette tam, insaniyette tam olduğuna, O'nun hakiki Allah ve hakiki insan olduğuna, O'nun düşünen bir ruh ve vücuttan, insa­niyette bizimle aynı cevherden olduğuna; günah hariç bize benzediğine, ulûhiyete göre asırlar öncesi babadan doğduğuna, insaniyete göre bizim selâmetimiz için ahir zamanda doğduğuna, Allah annesi bakire Meryemden doğduğuna inanırız, o, İki tabiatlı biricik oğuldur. Bu iki tabiat karışmamıştır, biribirine dönüşmemiştir. Bölümlenemez, ayrılamaz, zira birleşme, tabiatların ayrılığını ortadan kaldırma­mıştır. Tabiatlardan herbiri kendi özel varlığını korumuştur.”

 

Mennonitesler:

 

XVI. yüzyıl Anabaptiste hareketinin yaşayan bir ko­lunu teşkil etmektedir. Bu hareket, ismini Hollandalı din adamı olan Menno Simons'dan (1496-1561) almaktadır. Bu küçük kilisenin aslı, Zürih'te Zwingli'nin bir talebesine dayanmaktadır. Bu talebe ise, Conrad Grebel (1498-1526)'dir. Grebel, kiliseyi “yeni Ahite” göre, dünyevi iktidarların karşısında ta­mamen hür bir şekilde şekillendirmeyi ve kilise cemaatinin sadece vaftiz olmuş ye­tişkin müminlerden oluşmasını istiyordu. Onun cemaatı 25 Ocak 1525'te kurulmuş ve Zurih'ten kovulmuştu. Fikirleri, Michael Sattler tarafında “Confession de Schleithein” de toplanmış ve Melchoir Hoffman (1500-1543) Kuzey Avrupa'da yayılmıştır. Hollanda'da “Melchiorites” ler arasında Obbe ve Dirk Philips kardeşler ve Leeuwarden kardeşler yer almak­tadır. Bunlar, barışçı ve düzenli bir ana-baptist hareket geliştirmişlerdir. İşte Pingjum din adamı (1524-1531) olan Menno Simons, bunlar tarafından hareke­te kazandırılmıştır. Vicdanları teskin et­mek için, 1524'de ilk defa “Kitab-ı Mu­kaddesi” okumaya başlamıştı. Yeniden Obbe'ler tarafından vaftiz olmuş, evlen­miş ve Anabaptislerinin küçük cemaatle­rinin piskoposu” olarak isimlendirilmiş­tir. Daha sonra Colloğne (1543-1546), son­ra da Danimarka cemaatlerinin piskopusu olmuştur. Bu arada birçok kitap ve broşür yazmıştır.

Mennonitelerin inancı, Le Miroir des Martyr (1660) isimli kitapta anlatılmıştır. Bu kitabın İngilizce olarak 1972'de yedinci baskısı yapılmıştır. Mennoniteler, Hıristi­yan Teslisini kabul etmektedir ve vaftizi sadece yetişkinlere uygulamaktadırlar. Si­lahı ve şiddeti reddederler. Genelde kut­sal aile hayatı yaşamaktadırlar. Hıristiyan hayatının cemaatçi karakteri üzerinde İsrar etmektedirler. Yani ilk Hıristiyan cemaati örneğini benimsemişlerdir. Bun­lar, sosyal felaketlere karşı mücadeleye kendilerini adamışlardır. Bugün dünyada 200.000 ile 500.000 ara­sında Mennonitesin olduğu tahmin edil­mektedir. Bunlar, “Eski Mennoniteler” ve “Genel Konferans Mennoniteleri” olarak tanınmaktadırlar. Kuzey Ameri­ka'da, Almanya'da, İsviçre'de, Hollan­da'da, Fransa'da, Sovyetler Birliğinde, Lâ­tin Amerika'da yaşamaktadırlar.

 

Menora:

 

Hz. Musa'ya Menora şeklinde gösterilen Şamdan, Tanrı tarafından kır­mızı, beyaz, siyah ve yeşil ateşlerle çizilmiş ve Tanrı tarafından özellikle göste­rilmiştir. Tanrı’nın Musa'ya bu konudaki talimatı şöyledir:  “Ve som altından bir şamdan yapacaksın. Şamdanın kaidesi ve kolları çekiçle işlenecek. Sütun başları, çanakları, çiçekleri tek bir parça halinde olacak. Hepsi bir talant altından yapıla­cak. Bak ve sana dağda gösterilen örnek­lerine göre yap.” [20]Hz. Musa, dağda Tanrının kendisine ateş­lerle çizip gösterdiği Menora figürünü ak­lında tutarak Sina dağından aşağı inmiş ve Bezalel ben Uri Ben Hur'a çizdirmiştir. Menora’nın birçok sembolik anlamı var­dır. Menora'nın ilk anlamı “Daimi Işık”ür. Tanrı yeri ve göğü yarattıktan sonra ilk talimatında “Işık olsun” demiş­tir. Menora,  aynı zamanda bilimin de­vamlılığını ve sonsuzluğunu sembolize etmektedir. Menoranın yedi kollu oluşu, Antik bilimin yedi ana temelini göster­mektedir. Aritmetik,  geometri,  astroloji, simya, retorik, müzik ve etiki simgele­mektedir.

Menora hayat ağacını da temsil etmekte­dir. Yahudi mistisizmine göre hayat ağacı simgesi yedi tanrısal fazileti ifade etmek­tedir. Menora, insanoğlunun Tann’nın su­retinde yaratıldığının sembolüdür. Bir başka anlatımla menora, Tanrısal gücün, insanda şekil bulduğunu ifade eder. İlk orijinal Menora, Bazalel Ben Uri Ben-Hur tarafından ilahi vahye göre çizilmiş ve kutsal çadırda “kadeş ha kedoşim'e yerleştirilmiştir. Menora, daha sonra kut­sal çadırdan, Bet ha Mikdaş'a getirilmiştir. Bet ha Mikdaş’ın tahribi ve ikinci mabe­din inşaatı sırasında  bir melek, Zeharya'ya Menora’nın şeklini göstermiş­tir. Bu konuda şöyle denmiştir: “Altın bir Şamdan gördüm. Tepesinde bir yağ kabı vardı. Üstünde yedi boru olan yedi lamba vardı. İki tane zeytin dalı vardı. Biri yağ kasesinin sağında,  diğeri solundaydı.”[21] Menora, 2000 yıl süren diaspora hayatları boyunca, Yahudilerin milli kimliği haline gelmiştir. Yahudilerin yaşadığı bölgelerde yapılan kazılarda çok sayıda Menora şekli çıkmış­tır. Menora günümüzde dini sembol ola­rak özelliğini korumaktadır. Menora yal­nız geleneksel dini obje olarak değil, sa­natsal bir öğe olarak da önem taşımakta­dır.

Bugün İsrail devleti Menorayı resmi bir amblem olarak kullanmaktadır. Menora, İsrail Cumhurbaşkanlığı forsunda, askeri üniformaların kollarında bulunmaktadır. Ayrıca, resmi devlet belgelerinde ve pa­saportların üst kapaklarında bulunmak­tadır. Resmi binaların ve elçiliklerin giriş kapılarında menora motifi göze çarpar. 1948 yılında II. Dünya Savaşı sırasında yapılan Holocaustda, Varşova Gettosun­da ölenlerin anısına iki yanında arslanlar bulunan bir Menora heykeli yapılmıştır. Kudüs'te İsrail parlemontosunun önünde yükselen bronz Menora, Benno Elkan ta­rafından yapılmış, 1956 yılında İngiltere parlamentosu tarafından İsrail parlamen­tosuna hediye edilmiştir. Menora, bütün sinagoglarda bulun­maktadır. Menora, 2000 yıllık sürgün ve Holocausta rağmen, yeniden Yahudilerin devlet olarak varoluşlarını sembolize et­mektedir.

 

Meryem:

 

a- Yeni Ahitte Meryem: Hıris­tiyanlıkta Meryem, İsa'nın hayatı ile bir­likte önem kazanmıştır. Meryem, İsa'ya Galile'nin Nazareth beldesinde hamile kalmıştır. [22]Mer­yem, İsayı, Yahuda Beythleem' inde dün­yaya getirmiştir. [23]Meryem daima kalbinde bu hatıraları muhafaza etmiştir. [24]Meryem, İsa'nın Kudüs'e yaptığı ilk iki seyehate refakat etmiştir. [25]Nazareth'de Yusuf'un atelyesinin yanın­da birlikte yaşamışlardır. [26]Yuhanna İnciline göre Galile'nin Kona şeyhrinde düğün olmuş ve Meryem'de orada bulunmuştur. İsa düğünde su dolu küpleri, şaraba çevirmiş ve bu mucizenin oluşunda annesinin tel­kinleri olmuştur. [27]Kafar-naum'da birkaç gün kalmıştır [28] Nazaret'e geldiği zaman, Merycmde orada idi ve İsa çok kötü karşı­lanmıştı.[29] Yine Meryem 30 yılının paskalya bayra­mında her zaman olduğu gibi Kudüs'te idi. [30]Yine onu haçın dibin­de buluyoruz. [31]İsa'nın gö­ğe yükselmesinden kırk gün sonra[32], O kutsal Ruhun yayılmasına iştirak etmiştir. Yine Luka: 1/35 göre, kutsal-Ruh onun üzerine gel­miştir. Meryem, ilk Hıristiyan cemaatının içinde, İsa'nın ekmeği kırdığı zaman da hep mevcut olmuştur. [33]Yeni Ahit'te, Meryem’in bu dünyayı nasıl terkettiğine dair bilgi yoktur. Hıristiyan­lıkta Meryem, kilisede şahsiyetlenmiştir. Dünyadaki kilise, çarmıha gerilmiş olan İsa'nın ızdıraplı macerasını devam ettirmektedir. Vahiy kitabında bildirilen İsa'ya göre O, aynı zamanda “boğazlan­mış kuzu”dur. [34]Geleneğe göre, Eski Ahitte peygamberlerin bahset­tikleri “Sion Kızı” Meryem'dir. Meryem, Luka İnciline göre, ismini bizzat Allah'tan almıştır. (Luka 1/28: Melek onun yanına girip dedi: Selâm, ey nime­te eren kız! Rab seninledir). Daha sonra Luka İncili, “Çünkü Allah önünde inayet buldun” [35]diye Meryem'i an­latmaktadır. Meryem, diğer kadınlar arasında takdis edilmiştir. [36]Çünkü o, Rab tarafından söylenen sözlerle ta­mamlanacaktır. [37]Luka’nın, Eski Ahitten alınmış olan çizgisine göre Mer­yem, sadece “sion kızı” değil; aynı za­manda o, “Akdin yeni kemeri”dir. Mer­yem daima, Allah’ın varlığından dolan bir sekinenin (Shekinah) gölgesindedir. Bu yeni şekil altında, “Kutsal Varlık, Allahın Oğlu”, ondan doğacaktır. [38]Mer­yem’in Yeni Ahitte başka özellikleri de vardır: İsa'nın annesi Meryem[39], Hıristiyan gelene­ğinde özellikle “İsa'nın annesi” kavramı büyük tartışmalarla benimsenmiştir. Bu kavrama karşılık Meryem'i “Allah anne­si” olarak kabul eden temayüller ortaya çıkmıştır. Özellikle, IV. asırda ortaya çı­kan Theotokos (Allah Annesi) kavramı, Mısır kökenli görünmektedir (Bu kavra­mın eski Mısır kültüründe İsis'e tatbik edildiği görülmektedir). Theotokos keli­mesi “Tanrıyı Doğuran” anlamına gel­mektedir. Hıristiyanlıkta bu kelime, Meryem’e tatbik edilmiştir... Yani, Mer­yem’in doğurduğu İsa, Allah'tır, anlamı­na gelmektedir. Ancak bu, Meryem’in Tanrı olduğuna işaret etmemektedir. Hıristiyanlığa göre Meryem, Bakiredir. Matta; 1-2, Luka; 1-2, Yuhanna 1/13'deki şu ifadeleri ortaya koymaktadır: “Onlar ne kandan, ne bedenin iradesinden, ne de insanın iradesinden değil, ancak Al­lah'tan doğdular”. Bu cümle “onlar” şek­linde değilde, “O” şeklinde okunduğun da İsa'yı belirtir.

Meryem azizdir. Luka, Meryem’in azizli­ğinin Allah'ın inayetinden olduğunu be­lirtmektedir. [40]Mutlak itaat içindedir.[41]; mükemmel iman sahibidir. [42]Meryem, bir mümin modelidir. [43]

Meryeme, Kutsal-Ruh pentakot gü­nünden önce gelmiştir. [44]Vati­kan Meryem’in de göğe çıktığını doğma olarak kabul etmektedir,

b- Kültte Meryem: Meryem'e daha son­raki çağlarda bazı kültler isnat edilmiştir. Halbuki ilk kilisede böyle bir şey söz ko­nusu değildi. [45]Hıristiyanlıkta Meryem kültü, IV. asırdan itibaren ken­dini göstermeye başlamıştır. Niçin? Çün­kü ilk yüceliğe İsa nail olmuştu. II. asır­dan itibaren “şehitler” tebcil edilmeye başlanmıştır. Daha sonra İsa, kadınlar karşısında yeni bir tavır takınmış, kadın­ları, Hıristiyan cemaatına kabul etmiştir. [46]Oysa Hahamlar, Yahu­dilikte kadınları dini cemaatlere almı­yorlardı. İsa'nın bu tutumu, ilk Hıristi­yanları bile şaşırmıştı [47] Ancak Paul'un mektuplarından anladı­ğımız kadarı ile “Kadın elçiler” çabucak toplum tarafından tesirsiz hale getirilmiş­lerdi. Fakat Yahudilikte, giriş töreni ve “sünnet olma” merasimi münhasıran er­keklere tahsis edilmiştir. Hıristiyanlıkta ise erkekler gibi kadınlar da vaftiz mera­simine kabul ediliyorlardı. Hıristiyanlıkta Meryem, inayet sahibi bir kadın ve “Allah’ın oğlu'nun” annesidir. [48]Kilise, Meryem'i İsa'nın annesi olarak da kabul etmektedir. Yusuf, sadece evlatlıktan dolayı İsa'nın babası­dır. Hukuki olarak Yusuf, İsa'nın babası değildir.

II. asır'dan itibaren Yeni Ahidin Apokriflerinden kabul edilen “Jaques’in İnciline” göre Meryem, İsa'yı ancak kırk gün sonra (yani lohusahk bittikten sonra) emzirmiştir. isa'nın ayaklan mabede gitmeden ön­ce yere basmamıştır. Diğer yandan daha sonra, Meryem yüceltilmiş ve Tanrılık te­zahürleri isnad edilmiştir... Bazı feministler yorumlarında kilisenin, Meryem'i ger­çeklerin dışında bir yere yücelttiklerini söylemişlerdir. Bunun için bazı iiâhiyaçılar, bu tür Meryem düşüncesinde sapmaların olduğunu söylemektedirler. Mevsuk Hıristiyanlık, Meryem'i tarihi bir realite içinde kabul etmektedir. Papa IX. Pie, 8 Aralık 1854'de, “Mer­yem’in aslî suçtan, Allah'tan gelen aşkla korunmuş olduğunu” belirtmiştir. Papa XII. Pie de (1 Kasım 1950'de “Meryem’in göğe yükseldiğini” doğma olarak ilan et­miştir. Papa XII. Pie, bu yükselme zama­nını ve Meryem’in ölüp ölmediğini tasrih etmemiştir. O, sadece “Yeryüzündeki ha­yatın sonunda günahsız olan Allah an­nesinin göğe alındığını” ifade etmiştir. Katolik ve Ortodokslar “Azizler Komunion” de Meryem’in de varlığını kabul etmektedirler. Protestanlar, Meryem'e tahsis edilmiş bir ayini kabul etmezler. Ancak, Protestan kadınlar da Meryem'i taklit etmeyi sevmektedirler,

c- İslâmiyette Meryem: İslâmiyette Mer­yem'e, İsa'nın annesi olduğu için çok de­rin bir saygı vardır. Kur'an-ı Kerim Mer­yem'i, İsmiyle zikretmektedir. Bunda Meryem, bir imtiyaza sahiptir[49]. Kur'an-ı Kerim, Meryem'den İm-ran’ın kızı ve Harun'un kız kardeşi diye de bahsetmektedir, Meryem, Allah tara­fından seçilmiştir[50]. Do­ğumu üe birlikte Rabbe adanmıştır. Ço­cukluğundan itibaren mabedde, Zekeriya (a.s.)’nın himayesinde büyümeye başla­mıştır. Onun yiyecekleri, Allah tarafından temin edilmiştir[51]. Vakta ki Meryem, genç kız olduğunda, Allah Cebraili göndererek, “Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeli­yor...”[52], Meryem bu müjde karşısında hayretler içinde kalır, “Benim nasıl çocuğum olur?” der[53]. Kur'an-ı Kerim, Allanın kud­retinden bahsederek konuyu bitirir[54]. Meryem, doğum zamanı ge­lince daha da çok üzülerek, ölmüş olmayı temenni eder. Kur'an-ı Kerim, Hz. Mer­yem olayını, ilâhi kudretin bir tecellisi olarak vermektedir. Kur'an-ı Kerim’in Bakire Meryem’in İsa'yı doğurması olayı karşısında şaşıranlara, Allah’ın Ademi anasız ve babasız yaratması ifadesiyle akıllarını yatırma yolunu seçtiği söylene­bilir. Allah’ın yaratma sıfatının herhangi bir şarta bağlı olmadığı da böylece açık­lanmış olmaktadır. Müslüman bir akıl “Hikmetinden sual olunmaz” diyerek teslim olur ve İman eder.

 

Mesih:

 

İbranice kutsanmış anlamına ge­len Machiah kelimesinden geîen mesih kelimesi, Yunanca, kutsanmış demek olan Christos kelimesinin karşılığı olmaktadır. Mesih kelimesi, Kitab-ı Mukaddes'te önce İsrail’in krallarını veya büyük rahipleri belirtmektedir. [55]Pers kralı Cyrusda aynı şe­kilde Allah'ın mesihi olarak belirtilmiştir. [56]Nebilerde “mesih” kelime­si tedrici şekilde “Allah’ın peygamberine” tahsis edilmiştir ki bu peygamber ahir zamanda Sion'dan çıkarılanları toplaya­caktır. Milâdi I. asırda, Filistin, Roma iş­gali altındayken mesihi ümit oldukça can­lı idi. Bunun için, dünyanın sonu ile ilgili düşmanlarını cezalandıracak, Diaspora'ya son verecek bir kurtarıcı bekleniyordu. Bütün Yahudi tarihi boyunca, özelikle iş­kence dönemlerinde, Davud oğlunun ge­liş tarihi, tahmin edilmeye başlanmıştır. Bu arada sahte mesihler de ortaya çıkmış­tır. Meselâ, II. asırda Simo'on Bar Kochba, X. asırda David Al Rohi, XVI. asırda David Hareouveni, XVII. asırda Sabbatai Zvi mesihlik iddia etmiştir. Bütün bunlarla beraber Mesih, sadece “Yahudi Kralı” değildir; peygamberler ve Talmud, mesihi devirlere, mesihin şah­sından daha fazla önem vermişlerdir. Al­lah dünyayı, mesihi devrin olacağım dü­şünerek yaratmıştır. Mesih veya “İnsanoğlu”, beşer tarihinin sonucu olarak meydana gelmiştir. Bu duruma göre mesihi dönem, beşeri çabalarla meydana getirilmiş ideal bir cemiyettir. Fakat in­sanlık başarısız duruma düşerse, hemen Allah mesihini gönderecektir. Talmud'da şöyle bir atasözü vardır: “İnsanlık tama­men iyi veya tamamen kötü olduğu za­man mesih gelecektir.” [57]Mesihin gelme zamanı, “yargı gününe”, “ölülerin dirilmesine” ve “Tanrısal kral­lığın kurulmasına” ve “evrensel Barış”la aynı zamana rastlamaktadır. Bunun için, Antik Judaizm, mesihi çağla öbür dünya arasında çok az bir ayırım yapmıştır. Geleneğe göre mesih, “dünyaya gelecek ruhların tükenmesi” veya “İsrail tara­fından dökülen gözyaşlarının toplandığı kupanın dolmasın”dan sonra gelecektir. Hahamlar döneminde mesihe iman, Ya­hudiliğin temel inançlarından biri haline gelmiştir. Bazı dini muhitlerde “İsrail devletinin kurulması” mesihi dönem ön­cesi bir olay olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlar için mesih olan İsa, kıyamet çağını başlatmaktadır.

 

Metempsikoz:

 

Bu teoriye göre, ölüm anında Ruh, bedeni, bir başka bedende yeniden doğmak üzere terketm ekedir. Bu inanç özellikle Orfizm'de, Pisagorizm'de ve Platonizm'de görülmektedir. Bu bir nevi tenasüh inancıdır.

 

Metodizm:

 

İlâhiyatçı John Wesley ve kardeşi Gharles’in faaliyetleriyle XVIII. yüzyılda İngilterede doğmuş olan Protes­tan tabiatlı bir harekettir. İngiltere Angli­kan kilisesi bünyesinde bir uyanış hareke­ti olarak doğmuş olan Metodizm, Angli­kanizm'den XVIII. yüzyılda ayrılmıştır. Aslında Wesley, Anglikanizm'den ayrıl­mayı düşünmemişti. Ancak, Anglikan ki­lisesi Wesley’in faaliyetlerini hazmede­medi ve gerginlik uzun yıllar sürdü. Wesley, ölümünden dört yıl önce 1795'te resmen İngiliz Anglikan kilisesiyle bağla­rını kopardı. Bu yeni hareket metodist is­mini almıştı. Bunun da sebebi, mensupla­rına öğrettiği metodik dindarlık şekliydi. Metodist topluluğu, sahip oldukları güçlü teşkilatlarıyla, merkeziyetçi bir yapıya sa­hip oldular. Dini propagandalarda sadece din adamları değil; din adamı olmayanlar da irşad faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Vaazlarında işlenen başlıca konular, sade bir Hıristiyan hayatı yaşamak, israftan uzak kalmak ve cemaat üyelerinin biribirini ekonomik yönden destek­lemeleri gibi konulardı. Amerika'ya yapılan göçlerle, Metodizmin Amerika'da yerleşmesi sağlandı. Ameri­ka'da Metodist Episkopal kilise 1784'de Francis Asbury ve Thomas Colce'un gay­retleriyle kuruldu. Anglikan kilisesinin otuz dokuz maddesi özetlenerek yirmi beş maddeye indirilmişti. Bu Batimore'da bir konferansta kabul edilmiştir. Asbuiy ve Coke, Metodizmin ilkelerini, Amerika yerlileri ve göçmenleri arasında yerleş­tirmek için çok çaba sarfetmişler ve XIX. yüzyılda Amerika'nın en güçlü mezhebi­nin Metodizm olmasını sağlamışlardır. Amerika'da Metodizmin yayılmasını sağ­layan ana öge, metodistlerin bölgesel ce­maat şeklinde teşkilatlanmalarıydı. Bu yerel cemaatler, ciddi bir disiplin ve hiye­rarşi içinde faaliyet gösteriyordu. Ayrıca gezici vaizlik sistemi, harekete dinamizm kazandırıyordu.

Amerika'da bağımsızlık savaşı sırasında kölelik konusunda kuzey ve güney kolları iki ayrı tutum sergilemiştir. Bunun için, XIX. yüzyılın ortaları, Metodizm için dur­gun geçen yıllardır. Ancak, Amerika'daki iç savaşın sona ermesinden sonra Metodizmin, hem kuzey, hem de güney kolları maddi ve cemaat üyeleri açısından ciddi bir gelişme göstermiştir. Daha son­raki yıllarda Metodizm, Amerikan orta sınıfının Protestanlığıyla bütünleşti. Metodizmin sergilediği dini liberalizm­den rahatsız olan fanatik Metodist grublar, bu çizgide faaliyet göstermeyi tercih ettiler. Ancak, ikinci dünya savaşının pat­lak vermesiyle Metodizm, bölünmeden çok birliği sergileyen tavırlar göstermeyi tercih etti. Amerika'daki Metodist birleş­meler XX. yüzyılda da devam etmiştir. Ancak yine de Amerika'da özellikle si­yahlar nezdinde birtakım bağımsız metodist mezheplerde varlığını sür­dürmektedir.

Metodistlerin disiplinli çalışmaları saye­sinde Metodizm, bugün dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdürmektedir. Metodizmin yayılmasında hem İngiliz hem de Amerikan metodist misyonerleri­nin payı büyük olmuştur. Bugün İngilte­re'de metodist kiliseleri de daha çok libe­ralizm görüntüsü sergilemektedirler. Ara­larındaki inanç ve pratik farklılığına rağ­men, metodistler dünyanın her tarafında biribirlerine kendilerini yakın hissederler. Dünya Metodistleri, Hıristiyanlığın kutsal mirasına sahip çıkarlar. Farklı öğreti ve prensipleri benimsemekle beraber; bunlar bölünmeye yol açmaz. Bütün Metodistlerin üzerinde durduğu temel felsefe “Hıristiyan imanını güçlendirmek, ferdi hayat tarzını yenilemek ve böylece, Kutsal-Ruhun gücünü ortaya çıkartmaktır”. Dinin özünün Tanrı-insan arasında bu­lunduğu tezine inanmaktadırlar. Metodist kiliselerin yönetiminde sadece rahipler değil rahip olmayanlar da yer almakta­dır. Metodist kilisesi mensupları, fakir halk üzerinde yardım severlik duygulan ile etkili olmaktadırlar. Metodistler, A-merika'da iki alanda ciddi şekilde başarı kazanmışlardır: Eğitim kurumları ve has­taneler. Bugün Amerika'nın en meşhur hastahanelerinden birisi olan Metodist hastanesi, metodistlere ait bulunmaktadır. Metodistler dünyada beş kıta'ya dağılmış vaziyettedir. Elli milyon Metodistin varlı­ğından bahsedilmektedir. Bunun on dört milyonu Amerika'da yaşamaktadır,. Ame­rika'da bugün, Baptizmden sonra ikinci akımdır. İsa'ya imanını ikrar eden herkes Metodist kilisesinin mensubu olabilmektedir. Metodistler genelde vaftizi, yetişkin yaşlarda yapmaktadırlar. Baptistlerle Metodistler arasında doktrin benzerliği vardır.

Metodistler, adetlerin safiyeti, inayet, açık iman ikrarı, pazar toplantıları üzerinde İsrar etmektedirler. Amerika'da başpis­koposlukları olan Metodistler, İngiltere'de 1932'de ayrılıklara son vererek, müşterek bir kiliseye sahip olmuşlardır.

 

Mevlevilik:

 

XIII. yüzyıl Anadolu Sel­çuklu döneminin büyük mutasavvıfı Hz. Mevlana'nın yolundan gidenlerin daha sonraki dönemlerde mektepleştirdiği ta­rikatın adıdır. Hz. Mevlâna döneminde Mevlevilik ismiyle bir tarikat tesis edilmemiştir. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, babasının tasavvufi ve dinî düşüncelerini yaşatmak için Mevleviliği tarikat olarak kurmuştur. Hz. Mevlâna, hayatında se­venleriyle birlikte Semâ ayinlerine önem vermiştir. Hz. Mevlâna semâyı, aşk ve cezbenin bir sonucu olarak görmüştür. Zaten Mevlevilikte semâ meclislerine katı­lanlar, geniş kollu, yakasız, önü açık bir hırka giyiyorlardı. Hz. Mevlâna, tasavvufi eğitimde, Kur'ana ve Hz. Peygambere uymayı temel prensip olarak kabul et­mektedir. Fakat Hz. Mevlana'nın üzerin­de durduğu temel İslâm felsefesi, İslâmın özünü, ruhta benimseyip yaşatmaktır. Bunun için Hz. Mevlânâ, şekilciliğe daya­nan ruhsuz bir islâmi hayatı değil; İslâmın özü ile şeklin bütünleştiği bir İslamî ha­yatı tercih etmektedir. Bunun için Hz. Mevlâna, hazmedilmemiş, kaba, şekilci müslümanlık anlayışı ile İslâmın incelik­lerine vakıf olmuş, zarif bir İslâm anlayı­şını, Mesnevi'de vermiş olduğu eğitici ör­neklerde açıkça göstermektedir. İşte Hz. Mevlânâ'dan sonra sistemleştirilen Mevlevilik de Hz. Mevlana'nın öğreti­leri üzerinde gelişmiştir. Mevlevi tarikatı­nı sistemleştiren Sultan Veled, Mevlevilik­te “İkinci Pir” olarak kabul edilmektedir. Mevleviliğin amacı, müridi, hamlıktan pişkinliğe ulaştırmaktır. Bunun yolu ise, Mevleviliğe göre aşk ve cezbedir. Bunun için sözlerden geçerek, öze ulaşmak yani Allaha varmak gerekir. Allahı bulmak, varlıktan arınmak demektir. Kainatta gö­rünen şeyler, gerçekte yoktur. Görünen eşya, Allah'ın varlığını duyurma vasıta­larıdır.

Bütün tarikatlarda olduğu gibi, müridin şeyhine teslimiyeti önemlidir. Hatta mürid, şeyhinde yok olmalıdır. Kendine baktığında, şeyhini görmelidir. Bunun için şeyhe itaat, Allah'a ve Resulüne itaattir. Mevlevilikte  müridin,   sessiz  ve düşünceli bir tavır sergilemesi esastır. Müride düşen görev, sessizlik, nefsini kö­reltme, riyazet ve mücahededir. İnsanın taşıdığı, “nefs-i emmare”, mürşidin eği­timiyle yola gelebilir.

Her Tarikatın bir virdi vardır. Bu zikir metodudur. Mevleviliğin virdi, ayin-i şe­rif olarak vasıflandırılan Semâ'dir. Semâ, belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılmaktadır. Mevlevilikte zikir verme, taç ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş ve Mevlevi halifesi olmanın belli kuralları vardır. Zikir dersi vermede, şeyh, önüne oturan müridin elini tutarak, bütün gü­nahlardan sakınacağına dair söz alır. Ke-lime-i tevhidi yüksek sesle üç defa okur. Mürid aynı şeyi tekrar eder. Bu telkin me­rasiminden sonra şeyh, müridin saçından birkaç kıl keser. Bunun anlamı, müridin dünyadan ilgisini kestiğini bildirmektir. Bundan sonra halvet safhası gelir. Halvet, kırk gün sürer. Bu müddet zarfında mürid, Mevlevi dergahının hizmetinde bulunur. Kırk gün sonra artık mürid, der­viş ismini alır ve Mevleviliğin seyr-i sülûkuna koyulur.

Mevlevilikte tac ve hırka giydirme, bir tö­renle icra edilir. Tac giyecek murid, başı açık olduğu halde şeyhinin önüne oturur ve başını şeyhinin dizine dayar. Şeyh, Mevlevi şeyhlerinin silsile-i şerifini okur ve murid için dua etmek üzere fatiha sü­resini okur, dua eder ve hırkayı giydirir. Mevlevilikte üç türlü halifelik vardır:

1- Suret-i Hilafet: Bir Mevlevi tekkesini yöneten kişiye verilen hilafettir. Bunlar, irşat değil, yöneticidirler.

2- Hakikat-i Hilafet: Bu hilafet, şeyhlik rütbesiyle birlikte verilir. İnsanları aydın­latmak ve irşad etmek üzere verilen hilâ­fettir. Şeyhî olmayan Mevlevi tekkelerine atanırlar.

Mevlevi tarikatındaki hiyerarşik kademe önem taşımaktadır. Bu hiyerarşik kademe şöyledir:

1- Muhibler: Bunlar, Mevleviliği seven, Mevlevi külahı giyen fakat henüz derviş olmayanlardır.

2- Dervişler: Mevleviliğe gönül veren ve kırk günlük halvetten başarı ile çıkanlar­dır.

3- Şeyhler: Bir tekkeyi yönetmek, muhib ve derviş yetiştirme yetkisi bulunan şeyh­lerdir.

4- Halifeler: Mevleviliğin en üst makamı­dır. Bunun da üç kısma ayrıldığını yuka­rıda belirttik.

Mevlevilikte merkeziyetçi bir yapı vardır. Mevlevi dergahının ilk şeyhî Hz. Mevlânâ kabul edilir, sonra oğlu Sultan Veled bu makamın sahibidir. Mevlevilikte, merkezî Mevlevi şeyhinin, babadan oğula veya ai­lenin büyüğüne geçmesi geleneği vardır. Bu makama oturan kişiye Çelebi den­miştir. Böyiece Mevleviliğin merkezde bulunan şeyhliği çelebilik olarak anılma­ya başlanmıştır. Başlangıçta merkez teşki­latındaki çelebi tarafından atanan çelebi­ler, daha sonra dedelerin onayı ile padi­şah iradesiyle atanmaya başlamıştır. Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğu dö­neminde devlet desteği ile en güçlü tari­katlardan biri olmuştur. Osmanlı devleti­nin Mevleviliği desteklemesinin en büyük nedeni, Mevlevilerin devletin yapısal iş­birliğine hiçbir zaman muhalefet göster­memeleridir. Bunun için Mevlevilik, rafızi dini gruplara karşı, devlet tarafından hi­maye edilmiştir. Mevleviliğin diğer bir özelliği, Kadirilik, Rufailik ve diğer tari­katlar gibi halk yığınlarının mensub ol­duğu bir tarikat olmamasıdır. Mevlevilik, Osmanlı entelektüellerinin ilgi duyduğu bir tarikat olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin sahip oiduğu büyük coğrafya da başta Kahire, Halep, Yemen, Kıbrıs ve Balkanlardaki ve bütün Anado­lu'daki Mevlevihaneler, Osmanlı toplu­munun devletle bütünleşmesini sağlayan ve bulundukları bölgelerde İslâmlaşma çabası gösteren çok önemli merkezler ola­rak kabul edilmesi gerekmektedir. Bugün de Mevlevilik varlığını sürdür­mektedir. Ancak mazideki haşmet ve di­namizminin devam ettiğini söylemek çok zordur. Çünkü İslâm dünyasındaki tari­katların içinde sadece Mevlevilik hem edebiyat hem de müzik yönünden çok büyük dahiler yetiştirmiştir. Bu açıdan XIII. yüzyıl Batı dünyasındaki Hıristiyan sufizminin temsilcileri olan Dominiken ve Fransisken tarikatlarının kültürel mirası­na; İslâm dünyasında sadece Mevlevilik bir rekabet konusu teşkil edebilir. Hem de Mevlevilik, Dominiken ve Fransisken passifliğinden ziyade dinamik bir dini yaşayışı da temsil etmesi açısından dikkat çekici bir noktada bulunmaktadır.

 

Mevlid Kandili:

 

Hz. Peygamber’in doğum günü vesilesi ile yapılan kutlama­lara verilen isimdir. Kelime olarak “Do­ğum Kandili” anlamına gelen Mevlid kandiline, Hz. Peygamber’in doğumu ve­silesi iîe camiler ve minareler kandillerle donatıldığı için, mevlid kandili denmiştir. İslâm dünyasında doğum günü kutlama­larının tarihi XI. yüzyıla kadar gitmekte­dir. XI. yüzyılın sonlarında Fatımiler, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali'nin ve Hz. Fatıma'nın ve işbaşındaki halifenin do­ğum günlerim kutlamaya başlamışlardır. Bu vesile ile mevlid törenleri yapılmıştır. Bazı İslâm bilginleri bu gibi kutlamaları Bid'at sayarak tenkid etseler de kutlama­lar devam etmiştir. Bu törenler gündüz, saray görevlilerinin yürüyüşü ile başlayıp ve halifenin huzurunda üç hutbenin okunmasıyla sona eriyordu. Erbil Atabeği Ebu Said Muzaffereddin Gökbörü'nün 1207'de düzenlediği Mevlid merasimi, sünni müslümanların kutladığı ilk Mevlid kandüi olmuştur. Bu vesile ile Bağdat ve Nusaybin'de büyük topluluklar oluşuyordu. Erbil, bu merasimlerin mer­kezini teşkil ediyordu. Mevlid kandili ve­silesiyle çok sayıda kurban kesilirdi. Kan­diller yakılır, şehir aydınlatılırdı. Daha sonraki dönemlerde bu gelenek hız­la yayıldı ve İslâm dünyasında peygam­ber sevgisi ile bütünleşti. Mevlid kandili vesilesiyle evler aydınlatılıyor, helvalar dağıtılıyor ve şerbetler ikram ediliyordu. Medine'de Mevlid kandüi münasebetiyle, Mescid-i Nebevide ibadetler yapılıyordu. Osmanlı Devîeti döneminde de Mevlid merasimleri devam etmiştir. Bu törenlere Mevlid alayı denmiştir. Bugün Suudi Arabistan hariç islâm dün­yasının her tarafında Meviid-i Nebi tören­leri yapılmaktadır. Türkiye'de “Kutlu Doğum Haftası” adı ile on yıldan beri Mevlid-i Nebi kutlanıyor. Peygamberimi­zin doğum tarihinde başlayan “Kutlu do­ğum haftası” merasimleri, Diyanet İşleri Başkanlığının yönetiminde Türkiye'de, Türkistan'da ve Avrupa'da Türk işçileri­nin bulunduğu bölgelerde ve Avusturalya'da konferanslarla ve pa­nellerle kutlanmaktadır. Uzun yıllar kutlu doğum haftası 20 Nisan'dan başlayarak bir hafta kutlanmıştır. Türkiyede 20 Ni-san'ın kutlu doğum haftasının başlangıcı olarak kabul edilmesinin sebebi, bu tari­hin Hz. Peygamber’in doğum günü oldu­ğu için değil; kutlamalara uygun düştüğü için seçilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in doğum tarihi her yıl değiştiği için, özellikle yaz aylarında insanlara toplu hatde hi­tap etme zorlukları olacağından, bu tarih seçilmiştir. Ancak iki yıldan beri kutlu doğum haftası peygamberimizin doğum tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. “Kut­lu Doğum Haftası” münasebetiyle cami­lerde mevlid okunuyor, vaaz ve nasihatlar yapılıyor ve televizyonlarda konuşma programları yapılıyordu. Türk halkı, peygamber sevgisini, mevlid kandi­linde coşkun bir halde göstermektedir.

 

Mezmurlar:

 

Yunanca psalmos olarak belirtilen mezmurlar, bugün Eski Ahidin muhtelif kitapları (ketubim) içine dağıtıl­mış vaziyettedir. Bunlar önemli dualar şeklinde, eski İsrail'den günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Mezmurların teolojik ve kültürel kökleri, Sümerlerin ve Mı­sır'ın kutsal edebiyatına kadar inmekte­dir. Meselâ, Mısır'daki “Güneşe ilahi” olarak sunulan ilâhilerin, Mezmurlarla yakın ilişkisi olduğu görülmektedir. Mezmurlar, İbrani Eski Ahidinde ve yet­mişlerin kutsal kitabında iki ayrı numara­lanma ile kullanılmaktadır. Mezmurların çoğu, Kudüs mabedindeki ayinde kullanıldığı şekilde kompozisyon edilmiştir. Mabedde kült, VII. asırdan iti­baren merkezi bir durum arzeder. Aslın­da Mezmurların kompozisyonu, geniş bir dönemi içine almaktadır. Bu da, takribi olarak, M.Ö. X. asırdan, M.S. II. asra ka­dar uzanmaktadır. Ancak, muhtelif Mezmurların tarihini belirtmek mümkün değildir, Mezmuriarm isimleri, çok önceki derlemelere atfedilmiştir. Bu mezmurların sadece otuz beşi Hz. Davud'a atfedilmektedir. Bunlarda Hz. Davud'un tesirini görmek mümkündür. [58]

Mezmurlar üzerinde H. Gunkel’in yaptığı çalışmalardan itibaren Mezmurlar birçok edebî türe ayrılmıştır:

a- İlâhiler: Hamd şarkılarıdır. Bunlardan bazıları, Allah'ın büyüklüğünü ifade et­mektedir. [59]Diğer bazı Mezmurlar da, Allah'ın kudre­tini ifade etmektedir. [60]Bazen de hem hamd hem de Allah'ın kudretinin ifadesi aynı Mezmurda ifade edilmiştir. [61]

b- Sızlanmalar: Bu Mezmurlar bazen İsra­il milletinin bozgundan sonraki sızlanma­larını, yakarışlarını ifade eder. [62]Bu sızlanmalar, bazen adalet ve barış için olmaktadır[63]. Siyonun tamiri için [64] veya zulmedil­miş biri için[65] de olabilmektedir. Ayrıca ihanet[66], ifti­ra[67], terkedilmişlik[68], hürriyet [69] gibi konular dile getirilmektedir.

c- İnayet faaliyetleri: İnayet faali­yetleriyle ilgili Mezmurlar, İsrail mil­letinin yaratıcı ve kurtarıcı tanrısına hitap etmektedir. [70]Bazen topluluk, bir kurtuluşun tanınma­sını [71] veya bir haşatı terennüm etmek­tedir[72]. Bazen de burdaki inayet, affedi­len bir günahkarı [73] veya Allah tarafın­dan kurtarılan bir fakiri ifade etmektedir. [74]

d- Didaktik Mezmurlar: Bu Mezmurlar, kutsal tarih üzerindeki dinî ilmihal bilgi­lerini[75] liturjik davetleri[76], şeriatın övgülerini[77], doğ­runun ve kötünün tarihini[78], insanın dayanıksızlığını [79] zenginliğin hiçliğini[80], aile mutluluğunu[81], kardeşlik hayatını [82] geliştirmektedir. Bu didaktik şiirler, peşpeşe İbranicedeki yirmi iki sessiz harfle başlamaktadır. Bunların dışındaki Mezmurlar, kral-Yahve'den[83], Sion'un ilahile­rinden [84] Kral - Mesih'den[85], Tanrısal vahiyden[86], Tövbeden[87], Hac ilahilerinden [88] bahsetmektedir. İsrail mistik ve dinî tecrübesinin samimi bir yankısı olarak kalan Mezamir, Yahudi ibadetinin mükemmel kitabı olarak ve da­ima okunan kitap olarak kalmıştır. Hristiyanlar tarafından da İsa'nın hayati­nin, işlerinin ve sözlerinin ışığında daima Mezamir tefekkür edilmiştir. Bizzat İsa'nın hayatına, Mezmurların birçok pa­sajı uygun gelmektedir. [89]Yine havariler ve yeni Ahit yazarları, İsa'nın mistik ila­hiyat keşiflerini, Mezmurlardan aldıkları nakillerle açıklamışlardır. Daha sonra Mezmurlar tedricen kilise ayinlerine ilahiler olarak girmiştir. Bu ko­nudaki ilk örneklerin tarihi M.S. 200 yılı­na kadar uzanmaktadır. Hıristiyanlığın manastır hayatı, Mezmurlarla Hıristiyan ibadetinin bütünleşmesinde önemli rol oynamıştır.

 

Mezopotamya'da Rahipler:  

 

Bir mitolojide Sümer rahiplerinin listesi ve­rilmektedir. Buna göre, En, Lagal, Egi, Zi, Nin, Dingir, İsib, Lû, Mah, Gudu gibi isimler görülmektedir. Bu isimlerden Lagal, Egi, Zi hariç Moontazaman metin­lerde zikredilmektedir. En he”m erkek hem de kadınlar için kullanılmıştır. Bu ke­limenin anlamını çözmek zordur. Bunun­la büyük rahip veya büyük rahibe kaste­dilmektedir. Meselâ Ourouk'da Inanna’nın ve Outou, Enlil, Enki gibi muhtelif tanrıların büyük rahibi; Ur'da Nanna'nın büyük rahibesi gibi. Ur'da Nanna’nın rahibeleri olarak En, kral kanındandır. Kralın oğlu tarafından seçil­mektedir. En, Ourouk'da İnanna’nın rahi­bidir. İnanna, verimlilik, bereket ve bolluktan sorumludur. Sitenin belli başlı Tanrısı bir Tanrıça olduğu zaman O' hü­kümdardır. Tersi olduğu zaman, aynı im­tiyaza rahibe sahip değildir.. Nin, Dingir, Bayan-Tanrıdır. O, bir tek Tanrıçadır. İffetle yaşamaktadır. İsib, te­mizleyici rahibdir. Lû, Mah, büyük adam olarak büyük öneme haizdir. Gudu daha aşağı sırada yer almaktadır. Bunların dışında mabedde, temizleyiciler ve müzik sunanlar da vardır. Bunlar hem erkek, hem de dişi olabilmektedir. Bunla­rın faaliyetleri hem dinî, hem de din dışı­dır. Nihayet Gala'lar gelirki, bunlar ağla­yanlar ve beddua edenlerdir. Asur-Babildeki rahiplerin isimleri Sümerdeki isimlere benzemektedir. An­cak Akkad fonetiğine göre bu isimler bi­raz değiştirilmiştir. Meselâ, İsib, burada İsippum; Nar, Nârum; Sanga, süngüm şeklinde ifade edilmiştir. Bu rahiplerin fonksiyonları, hemen hemen Sümer'deki rahiplere benzemektedir. Ancak yine de Asur-Babil dini, Sümer dinine nazaran bi­raz değişmiştir.

Meselâ büyük rahip En, Akkadçada Enum haline gelmiştir. Edebi metinlerde bu terim az kullanılmıştır. Dişi oîarak kul­lanılan Entum, Sümerlerdeki Nin'Ie Dingir'i belirtmektedir. Akkadça bunun dengi Ugbabtum'dur. Diğer yandan Din, ikinci ve birinci yıllar arasında Dini pra­tikleri geliştirmiştir. Ancak bu alandaki kelimeler Sümerlerde oldukça az iken, Akkadça'da oldukça çoktur. Meselâ, börüm (inceleyiciler), sâ'ilüm, (sorgu­layan), Âsipum (Büyücü) gibi...

 

Mezopotamya Tanrısı Orage:

 

Bir ilâhiye göre o, fırtınadır, gök gürültü-südür ve şimşektir. O, “Göğün Boğası” dır. O, rüzgarla gitmektedir. O, An'ın oğ­ludur. Sümer'de üç kasabaya, onların ismi verilmiştir. Biri, Karkar di. O, takdimeleri Drehem'de ve Lagash'da kabul ediyordu. Bir rahibesi vardı. Ur döne­minde ıshkour ismi ile birkaç şey anılı­yordu.

Akkadlarda Tanrı, Adad, Ad-da veya Adak şeklinde isimlendiriİmiştir. Ara-micede bu, Hadad olarak geçer. Yine bu Tanrının Wer/mer şeklinde isimlendiril­diği görülmektedir. Onun kültü, Babil'de olduğu kadar, Asur'da da yaygındı.

 

Mısır Dini:

 

Mezopotamya'dan sonra en -eski yazılı metinlere sahip olan Mısır, dinî tarih ve medeniyet tarihi açısından çok önemli bir bölge özelliği taşımaktadır. Bugüne kadar intikal eden yazılı belgeler, heykeller ve diğer tarihi kalıntılar eski Mısır halkının tarih boyunca geçirdiği de­ğişiklikleri de bize aktarmaktadır. Hem Yahudi hem de İslâmi kültürün birçok kı­sımları Mısırla bağlantılıdır. Hz. İbrahim Mısır'a göç etmiş, Hz. Yusuf Mısır da yaşamış, Hz. Musa ve İsrailoğulları Mısır'da dayanılmaz işkencelere maruz kalmıştır. Bütün bu bilgilerin, hem Yahudi hem de müslümanlar için önem taşıdığı kesindir. Mısır medeniyetinin ifade tarzı olan Hiye­roglif yazısı kök itibariyle M.Ö. 3100 yılla­rından daha öncelere dayanmaktadır. XIX. yüzyılda Fransız alim J.F. Champollion tarafından çözülen Hiyerog­lif yazısı, Mısır dini ve kültürel hayatı için çok önemli bilgilerin elde edilmesini sağ­lamıştır. Hiyeroglifin çözülmesinden bu yana birçok kazı yapılmış, Mısır dinî ve medeniyeti hakkında bilgi kaynağı olan birçok yazıt, pramitlerde, mezar taşların­da, mabcdlerde, sandukalarda ve papirüs üzerinde bulunmuştur. Bunlar arasında sahamızı ilgilendiren Hikmetler kitabı çok önem taşımaktadır. Yine ölülerin hayatla­rını anlatan, ahiret hakkında ölülere bilgi vermek üzere mezarlara konmuş olan ya­zılar da önemli dini metinlerdir. Bu yazı­larda ölünün yeni hayatı nasıl kazanacağı, osiris gibi nasıl tekrar dirileceği anlatıl­maktadır. Bütün bu yazılar, ölüler kitabı­nın oluşumunu anlatmaktadırlar. Ölüler kitabında büyülü formüller yer almakta­dır. Öbür alemdeki hesap günü resimlerle gösterilmektedir. Mısır ölüler kitabı, dün­yanın en eski kutsal kitaplarından birini teşkil eder.

Mısır dinî hayatını açık şekilde ortaya koymak oldukça zordur. Çünkü orada, yıldızlar, tabiat kuvvetleri, bitkiler, hay­vanlar ve ölüler alemi, insan kaderine hükmeden hakim unsurlar olarak görülü­yordu. Dindar bir halk olan Mısır halkı, bazı varlıklara ruh atfederek, çevrelerine dini bir anlam kazandırmışlardır. Daha sonraki dönemlere bu eski kült şekillerini taşıyarak, müşahhas Tanrı fikrinin oluş­masını sağlamışlardır. Mısırlılar, bazı dö­nemlerde Tanrıları, insan bedenli hayvan başlı tasavvur ederek resmetmişlerdir. Mısır dinî hayatının şekillenmesinde uzun bir tarihi süreç içinde oluşan bir sen­tez de dikkat çekici görünmektedir. M.O. 3000 yıllarında Nü vadisi boyunca teşek­kül eden kült merkezleri, merkezi idari yönetimlerden sonra, Firavunun şahsında bir merkezileşmeye maruz kalmıştır. Me­selâ önce, İzis, inek boynuzlanyla, Horus, şahin başı ile resmedilmişlerdir. Ölüler ilâhı olan Anubis, çakal başı ile resmedilmiştir. Giza Sfenksi, insan yüzlü ve hayvan vücutlu olarak tasvir edil­miştir.

Mısır dinî'hayatında dikkat çekici bir de­ğer yön, bölgesel coğrafi faktörlerin dinî yapıya yansımasıdır. Buna göre Nil kena­rında timsahların, çölde ise aslanların kutsallaştırıldığını görüyoruz. Ancak bu­radaki kutsal hayvan türlerinin, tote­mizmle alakasının olmadığı görülmekte­dir. Burada dinî yapıda yer alan boğa, inek, yılan, timsah ve kedinin, inanılan tanrıların bedenleşmiş şekli olarak kabul edildiğini görüyoruz. Mısır dini hayatında ay ve yıldızların ak­sine Güneş ilâhı önem arzetmektedir. Mı­sır Tanrısı RE, güneş Tanrısı olarak tebcil edilmektedir. Re, V. sülâle döneminde en büyük Tanrı olarak saygı görmüştür. Helyopoliş dini hayatında Re, ilahların atası ve her firavun da yeniden bedenleşen “Tanrısal hükümdar” olarak telâkki edilmiştir. Helyopoliş dini dokümanlarında ve mitolojilerde, Re'nin gündüz gemisiyle gök okyanusu üzerinde seyahat ettiği, akşam ise batıdan gece gemisine binerek, yeraltı okyanusundan doğuya, güneşin doğduğu yere gittiğini, ölülerin de bu esnada o'nu, ilahilerle selâm­ladıklarını nakletmektedir. Kahîre'nin hemen yakınında olan Helyopoliş, Re'nin en büyük kült yeri olarak kabul edilmek­tedir. Birçok mühür taşında ve muskalar­da resmedilen “Ölü böceği”, sadece ölüm ve yeniden doğuşun sembolü değil; Gü­neş Tanrısı, Re'nin de sembolü olarak gö­rülmektedir. Güneş Tanrısı Re'nin etra­fında çelişkili görünen, Tanrı inançlarının, Re'nin değişik tecellileri olarak düşünül­mesi, problemin çözümünü kolaylaştır­maktadır. Başlangıçta bölgesel Güneş Tanrıları olan birçok Tanrı, zamanla Re'de bütünleşmiştir.   Meselâ,   Tcben şehrinin mahalli Tanrısı olan Amon, Teben’in başşehir olmasından sonra Re ile birleşe­rek Amon-Re ismiyle, Mısır da yeni im­paratorluğun meşhur bir Tanrısı olmuş­tur.

Amon-Re kültünün ba rahibi, Fi­ravundan sonra devletin en önemli kişisi olarak kabul ediliyordu. Tapınağı ise, harp gemileriyle doluydu. Amon-Re ra­hipleri toplumda imtiyaz sahibi kişilerdi. Mısır dininde dikkatimizi çeken diğer ba­husus, Tanrıların sistematik bir sınıflandırma içinde kabul edilmemesidir. Ancak Tanrılar, Mısır da toplumsal birliğin çok önemli bir unsuru olmuşlardır. Bu açıdan dikkat çeken Tanrılardan birisi de Ptah olmuştur. Onun tebcil mekanı Memfis'dir. Bu Tanrı, insan şeklinde resmedilmiştir. Ptah, sanatkârların koruyucusu idi. Bu Tanrı daha sonraki dönem­ler de ölüler ve mezar Tanrısı olan Sokar ve Oziris ile bütünleşmiştir. Onun eşi, Zehmet idi.

Apis boğasının Mısır'daki önemi zikre değer. Onun kült yeri de Memfis'ti. Adı Serapis olarak da bilinmektedir. Mısır'da uzun süre yaşayan bir kültün konusu olan Apis boğasının birçok mumyası bugüne kadar gelmiştir.

Mısır'da hem erkek, hem de dişi özelliği taşıyan Tanrılar olduğu gibi, Tanrıçalar da dikkat çeker. İzis, Mısır'ın meşhur Tanrıçasıdir. Özellikle Mısır dini hayatı­nın son dönemlerinde önde gelen bir Tannça'dır. Pompei'deki İzis tapınağı ona yapılan kültün önemini göstermektedir. İzis, oğlu Horıs kucağında olduğu halde resmedilmiştir. Buna göre İzis, şefkatli bir anadır. İzis’in eşi, Oziris'dir. Mısır dini mitolojisinde İzis ile Oziris arasındaki macera anlatılır. Oziris yeraltı dünyasının hükümranı olarak tanınır. Oğlu Horus ise dünyanın hakimi ve bütün firavunların atası olarak düşünülür. Bazen de Fira­vunlar onun bedenleşmesi olarak kabul edilmiştir.

Oziris’in ölümü ile tabiatın ölümü, onun dirilmesiyle tabiatın dirilmesi şeklinde bir inanç belirmiştir. Bu durumda Oziris, bit­kiler Tanrısıdır. Yunan sır dinlerine tesir etmiştir. Mısır dini hayatında çok önemli bir yere gelmiştir. Mısır'ın milli ilâhı ol­muştur. Bu şekliyle Oziris’in, Mezopotamya'daki Temmuz, Suriyedeki Attis ve Adonîs ile benzerliği söz konusudur. Oziris kültü, Akdeniz havzasının yaygın bir kültü olarak görülür. Eski Mısır'da gördüğümüz Tanrılar ara­sında Hator da dikkat çekici bir durum arzetmektedir. İnek şeklindeki bu Tanrı tasviri, iki inek boynuzu arasındaki güneş kursu ile gösterilmektedir. Bir aşk Tanrı­çası olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan Bastedde Tanrıça olarak tebcil edilmiştir. Basted kedi başlı, kadın bedenlidir. Bir eğ­lence Tanrıçasıdır. İbadet, müzik ve dans­la yapılmaktadır. Basted kedi şeklinde düşünüldüğü için, kedi Mısır'da kutsal te­lâkki edilmiş ve mumyalanmıştır. Tanrıça Mut ise, Teben'de gök ve güneş Tanrıçası olarak kabul edilirken, zamanla harp Tan­rıçası olarak düşünülmüştür. M.Ö. 1377-1358 yılları arasında hüküm süren IV. Amonefis, Mısır dinî hayatın­da bir devrim niteliğinde olan “Tek Tan­rı” inancının temellerini atmıştır. O, bü­tün Mısır dinî Tanrılarını kaldırarak Aton olarak adlandırdığı güneş kursunu Tek Tanrı olarak ilân etmiştir. Amonefis bundan dolayı kendisine Eknaton (Aton Hoşlandı) demiştir. Ne var ki Amonefis’in Aton inancı, Mısır'da kolayca kabul gör­medi. Böylece devletin başkentini Teben'den, Orta Mısırdaki Teli el-Amarna'ya taşımıştı. IV. Amonefis döneminde hayvan başlı ve diğer Tanrı türleri yok olmuştu. Ayinlerde IV. Amonefis’in yazdığı şiirler İlahi olarak okunuyordu. Mısır'ın fanatik din adamları, bu reformu sapıklık olarak ilân etmişlerdi. Yine de IV. Amonefis’in Tek Tanrıcı reformu yetmiş yıla yakın Mı­sır'da yaşadı.

Bazı tarihi kaynaklar, IV. Amonefis dö­nemi ile Hz. Yusuf'un Mısırda bulunduğu yılların aynı olduğunu söylemektedirler. Böylece IV. Amonefis'e Tek Tanrı fikrini Hz. Yusuf'un vermiş olabileceği aklımıza gelmektedir.

Belki de Hz, Yusuf, IV. Amonefis'e önce Tek Tanrı fikrini telkin etti. Daha sonra ise güneş kursu yerine “Allah fikrini” telkin etmeyi düşünüyordu. Şüphesiz bunların hepsi birer varsayım olmakla beraber; ih­timal dahilindedir. Nitekim, IV. Amonefis’in ölümünden sonra yerine ge­çen oğlu Tutanhamun, Atom inancı yeri­ne; Amon-Re'yi tekrar Mısır'ın en büyük Tanrısı olarak takdim etti. Buradaki dinî politika aklımıza birtakım ihtimaller getir­mektedir: Bunlardan en önemlisi, IV. Amonefis’in, Hz. Yusuf pareleîinde izle­mekte olduğu İsrailoğulları lehindeki çiz­ginin, daha sonraki dönemlerde İsrailoğulları aleyhine dönüşen bir politik ve dini çizginin varlığını kabuldür. İşte IV. Amonefis’in oğlu Tutanhamun'un, babasının yolundan ayrılarak, eski Mısır dinine dönüşü bu ih­timali güçlendirmektedir. Nitekim Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonra gelen Hz. Mu­sa döneminde Mısır Firavunları, İsraİloğuİları aleyhine oluşan siyasi endi­şeyi doruk noktaya getirerek İsrailoğullarma köle hayatı yaşatmış­lardır.

Kur'an-ı Kerim'de de yankısını bulan Mı­sır firavunlarının kendilerini Tanrı­laştırmalarının gerisinde de ciddi dini an­layışlar görülmektedir. Mısır'da Firavun, güneş Tanrısının oğlu sıfatıyla Tanrı mu­amelesi görüyordu. Firavun, güneşin şekli olarak kabul ediliyordu. Tanrısal tabiatla­rım korumak için, kız kardeşleriyle evle­niyorlardı. Her bir firavunda Amon-Re tecelli ediyordu. Mısır dini hayatında fi­ravun, mabedde, ayinleri ve kurban tö­renlerini idare ediyordu. Bu anlamda fira­vunun işgal ettiği mevkii, tamamen dini bir makamdı. Bunun için bütün rahipler, firavunun emrindeki görevlilerdi. Rahiplerin başlıca görevi, mabeddeki Tanrılara hizmet etmekti. Sabahleyin Mısır tapınaklarını açarlar, Tanrıları uyandı­rırlardı. Üzerlerine örtülerini örterlerdi. Yiyecek takdim ederler, mabedi güzel ko­kularla tütsülerlerdi. Dini törenlerde tanrı resimlerini taşırlardı.

Mısır dini hayatının en çarpıcı özellikle­rinden birisi de, pramit kitabelerinde ve kazılarda bulunan papirüs'lerde anlatılan, ölümden sonraki hayat tasavvurlarıdır. Bu inanca göre, ölen kişi, mezarda haya­tına devam ediyordu. Bunun için mezar­lara yiyecek, içecek koyuyorlar ve kurban sunuyorlardı. Yine Mısır'da çok eskiden görülen mumyalama törenleri de öldük­ten sonraki hayatla ilgilidir. Mısır dinin­de, insan vücudunun belirli kısımlara ay­rıldığı kabul edilir. Bu kısımlar üzerinde farklı yorumlar yapılmaktadır. Mısır dininde ölüler üzerindeki telâkkiler sabit bir durum göstermez. Önceleri Mı­sırlılar, ölülerin uzak bir ülkeye giderek yaşadıklarına, daha sonra da ölülerin gök­te oturduklarına ve burada ölülerin veya onların ruhlarının güneş Tanrısı ile beraber, onun gemisiyle dünyayı dolaştıkları­na inanıyorlardı.

Yine Mısır dininde ölülerin, Öziris’in ye­raltı dünyasına gittiğine inanılıyordu. Meşhur “Ölüler Kitabı”, orada ölüle­rin bir muhakemeden geçtiklerinden bah­sediyordu. Mahkemenin seyri şöyleydi: Öziris, tahtına oturuyor, Hakikat Tanrıça­sı Maat, ölüyü getiriyordu. Ölünün kalbi, atmaca başlı Horus ve çakal başlı Anubis tarafından tartılıyordu; kâtip Tanrı Thot, sonucu yazarak Öziris'e bildiri­yordu. Ölü, Öziris’in yanındaki 42 haki­min önünde kötülüğü olmadığını itiraf ederse, itirafı da ölçülerle uyum gösteri­yorsa, rahmete kavuşuyordu. Uyum gös­termeyenler cezalandırılıyordu. Dikkat edilirse burada çok karmaşık bir durum görünüyor. İlahi dinlerin ölüm sonrası ve kıyamette olacağını bildirdikleriyle bir paralellik görülüyor. Mısır halkı bu inanca nasıl ulaşmış olabilir? Bu dini fenomenin arka planını sadece insan mu­hayyilesi ile ulaşılmış bir durum olarak görmek; gerçeği tam olarak açıklayamaz. M.Ö. XVIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edi­len Hz. İbrahim peygamberin, Mısır'a geldiği, hem Kur'an-ı Kerim'de hem de Yahudi kutsal kitabında nakledilmekte­dir. Acaba Hz. İbrahim’in kısa süreli Mısır seyahati, Mısır'da bir takım ilahi din ka­lıntıları bırakmış olabilir mi? Çünkü Mı­sır'da her dönemde monoteizm olmamak­la beraber, üstün bir Tanrı anlayışı her zaman varlığını sürdürmüştür.

 

Mısırlı Rahipler:

 

Mısır dini hayatın­da mabed, “Tanrının ikametgahı” olarak adlandırıldığı gibi, oraya bağlı olan şahıs­lara da “Tanrı evinin adamları”, deni­yordu. Bunların hiçbir sipiritüel misyonu yoktur, “gerçek bir görevli” durumundadırlar. Çoğu zaman bu görev, miras yo­luyla geçmekteydi. Bu görevliler, krallık delegasyonu ile ayinleri yönetiyordu. Çünkü hakikatte Firavun, bizatihi kendisi Tanrısal bir özdü. Bunun için o, Tanrılara teorik olarak kült icra ediyordu. Böylece, yaratılış sırasında dünyaya verilen daimi dengenin devamını temin ediyordu. Bu görevlilerin yanında, yönetim veya eko­nomik sorumluluk taşıyan, hiyerarşik ya­pıya sahip gruplar da vardı. Tanrının hizmetçilerine gelince Yunanlılar onları “peygamberler” olarak isimlen­dirmektedir. Bunlar dört kısma ayrılmak­tadır: Peygamberler en yüksek din adam­larını oluştururken en alt kısımdaki din adamlarını da “Temizleyiciler” olarak adlandırılan din adamları oluşturu­yordu... Bunlara, diğer uzmanlar ve yar­dımcılar ilave olunuyordu. Bunlar, hayat evinin yazıcıları, ayinciler, saatçiler, ka­yık taşıyıcıları, kutsallaştırıcılar ve san'atkârlardır. Böyle bir hiyerarşi, bütün mabedlerde bulunmaktadır. Ancak bazı Tanrıların rahipleri, özel isim taşımakta­dır. Meselâ Heliopolis'de Re'nin büyük rahibi Tanrıyı gören kimsedir. Memphis'de Ptah'ın büyük rahibi, sanat­kârların büyük şefidir.

 

Mictlan:

 

Azteklerin dininde Mictlan öbür dünya ile ilgili kavramlar arasında geçmektedir. Mictlan, yeraltı dünyasının adıdır. Çünkü oraya, ne güneşin semavi cennetine ne de Tlaloc'un cennetine giremiyenler gitmektedirler. Bu bir nevi cehennemdir. Kuzeyde, soğuk ve karan­lıklar bölgesindedir. Ölüler oraya engelle­ri aşarak girmektedirler.

 

Midraş (Mıdrash):

 

İbranice d-r-sh kökünden gelmektedir. İncelemek, dene­mek anlamına gelmektedir. Çoğulu Midrashim'dir. Midraş, Yahudilikte şifahi geleneğin adıdır.

Sürgünden sonraki devirde Torah, (pentateuque), her geçen gün daha yoğun şekilde Tanrı Yehova ile İsrail halkı ara­sında akdedilen “antlaşma yasası” olarak telakki edilmeye başlamıştır. Tora’nın içindeki emirler, Tanrısal iradenin resmi ifadesi olarak düşünülmüştür. Sürekli de­ğişen politik, sosyal ve dini durum karşı­sında, Tora'nın muhtevasını, hayatın ge­tirdiği yeni şeylere kesin olarak uygula­mak zarureti kendini göstermiştir. Bunun için bizzat Tora'nın metinlerini adapte etmek için yorum prensipleri çıkarılmış­tır. Böylece Midrash kelimesi “Tora'da Tanrının, iradesini incelemek anlamına gelmektedir.

Yahudi geleneğine göre, Tanrı Yehova, kutsal metinleri farklı şekilde yorumla­maya izin vermektedir. Bu yorumlar, bu saharun üstadları tarafından konulan kai­delere uygun yapılmalıdır. Bu konuda iki temayül belirmiştir: Haggada, Halakkah

a- Midrash Haggada: Tora'daki ahlâki ve mistik hikayelere ait yorumlardır. Bu da­ha ziyade sinagoglardaki vaazlarla gelişti­rilmiştir, Bunlar ise, normatif değildir.

b- Midrash Halakkah: Tora me­tinlerindeki kanun ve hükümler üzerinde yapılan yorumlardır. Bunlar ise normatifdir.

Hahamlık Yahudiliği, Midrash'ı, Tora'nın bir parçası saymaktadır. Böylecede Midrash'ı “şifahi Tora” olarak kabul et­mektedir. Midrash’in altın çağı M.S. I ve II. yüzyıllardır. Bu döneme Tannai'ler (Mişna'nın üstadları) dönemi denmekte­dir. Bu dönemde Halakkhah ve Haggadah metinleri karışık olarak top­lanmıştır.

Zaman içinde Midrash kelimesi tedrici şekilde gelişme göstermiştir. Böylece Midrash, “Yorum Metodu”, “Şifahi gele­neğin özel bir şekli”, “Kutsal Kitab’ın bu geleneğe emanet edilmesi” gibi aniamlara gelmiştir.

Uzun zaman Midrash ifadesi sadece “Midrash Haggadik” için kullanılmıştır. Midrash literatürü konusunda birçok şey yazılmıştır. Midrashim halak-hique’in ya­nında, Midrashim hagga-diquede vardır.

 

Milindapanha:

 

Milindapanha veya Questions de Milinda isimli eser, bir kralla bir Budist keşişi arasında geçen bir diyalogu ihtiva etmektedir. Buradaki kral, Hindistan Yunan kralı Menandre'dir. Bu kral, kuzey Hindistan'ı feth etmiştir. Bu­dist keşişinin ismi ise, Nagasena'dır. Kral soru sormakta, keşiş, mahirane bir şekilde cevap vermektedir. Fakat Milinda'yı tat­min zordur. Bunun için diyalog, oldukça canlıdır. Bu kitabın çekirdeğini, Budizmin doktrini teşkil etmektedir. Bu doktrin so­ru ve cevaplar içinde ifade edilmektedir. Bu eserin, M.Ö. II. asırda kaleme alındığı tahmin edilmektedir. İlk yazılan nüsha ile daha sonra yazılan nüshalar arasında iki veya üç asırlık bir zaman farkı göze çarpmaktadır. Bunlardan biri Pali dilinde yazılmıştır. Önemli ilaveler ihtiva et­mektedir. Diğer ikisinin sadece Çince ver­siyonu vardır. Bunlar da Pali metinlerine göre değil, Sanskritçe'ye göre yazılmış­lardır.

 

Mikve:

 

Yahudi şeriatının emri gereği, içine girilerek yıkanılan ve temizlenmek için yapılan bir arınma işlemidir. Ancak Mikve sadece bir maddi temizlik aracı değildir. Mikve, içine su doldurulan bir nevi havuzdur. Mikve'nin iki anlamı var­dır:  Birincisi,  yıkanılan havuza verilen isimdir. İkincisi de arınma işleminin adı­dır. Mikve'deki su, insanın göğüs hizasına kadar gelebilir. Mikveye bir anda üç, dört kişi girebilir. Mikveye su, Bor denilen temiz su bölmesinden gelir. Bor bir nevi temiz su deposudur. Mikve denilen ha­vuza Bordan gelen su, doldurulmuş temiz sudur. Bunun için Bor ile Mikve aynı me­kanda olmalıdır. Bor'daki su tabii su kay­nağından gelmelidir. Tabii su kaynağı yoksa doldurma ile Bor'a su konabilir. Mikveye ne zaman gitmek gerekir? Ya­hudi yasaları şu üç halde mikveye gitme­yi önerir:

1- Kadınların âdet bitiminde

2- Din değiştirilmesinde

3- Mutfak eşyalarının arındırılmasında Tora'ya göre  adet   gören   her   kadın “Nidda” dır. Yani soyutlanmıştır. Nidda, kanamanın ilk gününden başlayarak mikveye giriş gününe kadar devam eder. Kadın bu müddet içinde, dinî görevlerden ve cinsel ilişkiden uzak kalmaktadır. Ka­dının “Nidda” sayıldığı dönem, âdet bi­timinden itibaren yedinci günü de içine alan on iki gün devam eder. Kadının bu soyutlanmış dönemi, Mikveye girmesiyle sona erer.

Kadınlar mikveye girmeden önce Tevila yaparlar. Yani iyice yıkanmalıdırlar. Saçı­nı iyice taraması gerekir, çünkü mikveye saçın düşmemesi icabeder. Tevila yapan kadına ikinci bir kadın yol gösterir ve yardım eder. Suya dalacak kadın, cinsel organını yerlerini elleriyle kapatır ve suya dalar. Bu işlemi altı defa yapar. İstanbul'da iki mikve bulunmaktadır. Mikveler bizim hamamlara benzer. Bun­lardan biri Cağaloğlu hamammdadır. Bu­rası önceden haberdar edilerek kullanıla­bilmektedir. 1995'de Göztepe'de de bir mikve açılmıştır. Burası da her zaman açıktır. Muhtemelen başka Mikveler de vardır. Çünkü Mikve Yahudi toplumu için son derece önemlidir. Mikvesiz Ya­hudi cemaatı, Yahudi kabul edilmez. Evlerde banyo teşkilatı olmakla birlikte Mikve yoktur. Mikve umumi yerlerde olur ve kutsal yerdir. Mikve, cinsel yaşam için önemlidir.

Din değiştiren kişiler de Mikve yapmak zorundadır. Yahudiliğe girmek için Mikve şarttır. Mikveye giriş, ana rahmi­ne girmeyi; sulardan çıkmak da yeniden doğuşu, yeni bir kişiliği simgelemekte­dir.

Yahudilikte mutfak eşyalarının arın­dırılması da Mikve yapılması gereken bir husustur. Buna göre Yahudi olmayanlarca kullanılmış mutfak eşyaları, ancak Mikve yapıldıktan sonra kullanılır hale gelmek­tedir. Bu eşyalar, kaşer olmayan bir mut­fakta kullanılmışlarsa, Mikve'den önce kaşer hale getirilmelidirler. Yahudilikte Mikvenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır: Mısır çıkışından sonra Hz. Harun ve oğulları Mİkve yapmışlar­dır. Bu olay, sadece bir arınma değil, bir statü kazanma olayıdır. Bet ha Mikdaş döneminde, yom kipur günü Büyük Ha­ham (kohen gadol) tarafından uygulan­mıştır. Bu dönemde mabeddeki “on em­rin” bulunduğu yere, yılda bir defa giren büyük haham, süslü elbiselerinden arınıp mikveye girmekte ve beyaz elbiselerine bürünmektedir. Bu işlem, kipur günü bo­yunca beş defa uygulanmaktadır. Yom Kipur, şabat ve bayramlar öncesinde er­keklerde arınmak için Mikve yapmakta­dırlar.

 

Millenarisme:

 

Bu kelime, latince Millenium kelimesinden gelmektedir. Dünyanın sonundaki “İsa'nın yeryüzü saltanatını” belirtmektedir. Bu düşünce İncil’in Vahiy kitabındaki XX/4-6'dakî ifadelere dayandırılmaktadır. Vahiy kita­bının beyanına göre şeytan bin yıl müd­detçe bağlanacak, şehitler ve müminler İsa ile birlikte bin yıl saltanat sürmek için dirileceklerdir. [90]Bu dönemin so­nunda şeytan çözülecek, Yecüc ve Mecücü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. [91]Daha sonra İblis, canavarla yalancı pey­gamberin içinde bulundukları ateş ve kü­kürt gölüne atılacaktır. [92]İşte o za­man genel dirilme olacaktır. Şüphesiz bu düşüncenin kaynağı Yahudiliktir. Çünkü geleneksel Yahudi düşünce­sinde böyle apokaliptik düşünceler mevcuttur. Meselâ, Ezra kitabının IV. babında genel dirilmeden sonra Mesihin yeryü­zündeki sınırlı saltanatından bahsedil­mektedir.

Bu tür mesihi inançlar, özellike milâdi II. asırda çok taraftar bulmuştur. J. Danielou, üç türlü millenarist hareketten bahset­mektedir. Augustin, mesihciliğe yeni bir yorum getirmiş ve tüm ortaçağ boyunca Batı'da kabul edilmiştir. Buna göre “son yargı” günü ile “İsa'nın dirilmesi” ara­sındaki kilise zamanı bin yıldır. XIII. yüz­yılda Joachim Flöre millenarizmi yeniden yorumlamış ve millenarizmi İsa'nın ça­ğından sonra gelen “Ruhi çağ” olarak yo­rumlamıştır. Onun fikirleri, Fransiskenler tarafından benimsenmiştir. XVI. yüzyıl­daki reform da millenaristçiler tarafından kabul edilmiştir.

 

Mister (Mystere):

 

Açıklaya­madığımız her şey misterdir. Yani Sır'dır. Diğer bir tabirle Sır, beşer aklı tarafından mutlak surette kavranamayan şeydir. Po-zitivist bir tavırla sırları bilemeyiz. Fakat varlığımızdan da sırları,  uzaklaştı ramayız:

1- Eşyanın Sırrı: Sır önce, felsefeye bağlı­dır. Bizzat eşyanın tabiatı bir sırdır. Var olan bütün şeylerin temeli bir sırdır. Sa­dece bazı dahiler, onun derinliğini, kökü­nü yakalamaksızm kavrayabilmektedir. Fakat o, ne kadar uzak olursa olsun, insan yine ona ulaşmayı aramaktadır. Ancak in­san, daima bir yere veya bir noktaya gel­mekte, orayı “sırrın kapısı” olarak isim­lendirmektedir. Bu uçurumun kapısı son­suza açılmakta ve sır somut şekiller altın­da görülmektedir. Yine de, dünyanın ve evrenin temelleri ne kadar aralanırsa ara­lansın; sır, onda bütün şiddeti ile kendini göstermektedir. İşte bu sırra, bütün felse­feler nüfuz etmeye çalışmış, fakat hiçbir zaman ona ulaşamamışlardır. Mistiklerin en kuvvetli sezgileri bile sırrı nihaî derin­liği içinde kavrayamamıştır. Çin'de Taoist gelenek, bize Tao'yu takdim etmektedir. Yahut “mutlak yolu”... Bu, “sırların sır­rı” dır.   Yahut kelime olarak,    “karan­lıkların karanlığı” veya  “derinliklerin derinliği”dir.  [93]Yine Çin'de, “sırrın okulu” ismini alan bir fel­sefi ekol vardır. Bu ekol bütün gayretini sırrı incelemeye adamıştır. Çünkü Tao ismi, onu kavramaya, ondan bahsetmeye imkan veren bir isimle ifade edile­bilmiştir.

2- Varlığın Sırrı: Bir başka- büyük sır “Hayatın sırrı”dır.  Bütün hayat sırları, temel sırlarla ilişki içindedir. Bunun için daima, hayat, ölüm, bilgi, varlık, aşk beşe­ri ilişkiler sırrının önünde bulunmaktayız. Yine gerçekleştirdiğimiz her aksiyonda, akıl, ruh ve beden ilişkilerinin sırrı ile karşı karşıya bulunuyoruz.

3-  Dinî Sır: Eşyaların ve varlığın sırrın­dan dinî sırra geçiş hissedilmemektedir.

Filozof, bir gerçeğin müşahedesi ile sü­rüklenmiştir. Bu hakikati, zihni bir gerçe­ğin bilgisinde kavramaktadır. İşte burada, felsefî düşünce, yerini, inanca bırakmak­tadır. İmanla insan, zihnin önerdiği ve açıkladığı hudutları aşmakta ve bizzat sır­ra bağlanmaktadır. Böylece, beşerî aklın harika kapasiteleri, kendi hudutlarını, imanla sırrın bilgisine girmek için, aşmak­tadır.

4- İsa'nın Sırrı: İsa'nın sırları, onun yap­tığı işler ve sözleridir. Özellikle bedenleşme, evharistiya,  çarmıha gerilme, di­rilme ve kefaret olayları İsa'nın sırrının ana konularıdır. Bunlar, Hıristiyanlığa göre “sırlardır”. Çünkü onlar, Tanrının bir aksiyonunu göstermektedirler. İsa ye­niden dirilmenin sırrını vaftizle açıkladığı zaman herkes şaşkınca bakıyordu. Genel­de her dinin sırları vardır. Fakat bazı din­ler, bizatihi sırlarla doludur. Çünkü onla­rın  dini erkanı,  sadece mübtediler için vahyedilmiştir. Antikitenin sır dinleri, gerçekten sırlı merasimler üzerinde merkezileşmiştir. Bu merasimlerin,  kutsalla ilişkisi olmayanlara söyleyeceği birşey yoktur. Bugün dahi, çok   sayıda   dini üstad,  Tanrısal  sırları elinde tuttuğunu iddia etmektedir.

5- Mısır Sırları: Mısır dini osiris ve isis sırlarını benimsemesine rağmen, mübtediler için, Helenistik kültlerin yap­tığıgibi “sırlar”takdim etmemektedir. Yine de Mısır'daki din de belli ölçüde giz­li bir karakter göstermektedir   Meselâ, kutsal yerlere giriş, sadece Mısırlılara has bir unsurdur. Bizzat Mısır halkı, mabedin değil, mabedin avlusuna kabul edilmek­tedir. Avludan içeriye geçiş hakkı, asille­rin ve rahiplerin hakkı olarak düşünül­müştür. Kutsal Tanrı, bizzat bir sırdır. O, sadece kalbin gizliliğine ulaşmaktadır.

Tanrının mabedinde, onun korkusundan dolayı vaaz edilir, seven bir kalble dua edilir. Bundan dolayı, bütün sözler gizli olsun [94] denilmekte­dir.

6- Yunan Sırları: Başlangıçta Orgies deni­len sırlar, doğrudan doğruya tabiata da­yanan bir inançlar ve dinî merasimler bü­tünü oluşturmuştur. Ancak, bu merasim­lerde ve inançlarda alenilik yoktur. Çün­kü bunlar batını karakterlerle doludur. Muhtevaları ise, ancak ona girenler tara­fından yayılmaktadır. Burada sırlar, bü­tün  insani  varlıklara  hitap  etmektedir. Bunun için erkek ve kadın ayırımı ve hi­yerarşi yoktur. Ancak bazı Sır merasimle­ri, belli bir kategoriye tahsis edilmiştir. Meselâ, Thesmophories kutlamaları, sa­dece sitenin evli kadınlarına tahsis edil­miştir. Bu merasim Demeter’in şerefine yapılan bir kutlamadır. Aslında Tanrıça, şeriatları, hazineleri getiren Tanrıçadır. Bu giriş törenine katılmanın ilk şartı, “dini temizliğe” sahip olmaktır. Eski Yunan'da en önemli sırlar, Eleusis'deki tapınakta ic­ra edilmiştir.

7- Eleusis Sırları: Eleusis, Atina'nın yakı­nında küçük bir kasabadır. Eleuisis, Yu­nanistan'a en önemli dini cereyanlardan birini vermiştir. Sırlar orada, iki bin yıla yakın kutlanmıştır. Bu sırlar, Demeter'e ve onun kızı olan Core gibi iki tanrıçaya bağlıdır. Bütün antik dünyada bu sırlar, büyük bir başarı sağlamıştır. Özellikle, san'atta, edebiyatta ve felsefî düşüncede bu sırların parlaklıklarına şahit olunmak­tadır. Burada dini bir hümanizmden bah­setmek mümkündür. Bu ifade Çiceron'un bir metinden mülhemdir. Bizzat bu ifade sırlara girmiş ve ondan hararetle bahse­dilmiştir.  Sırlar, Athenes tarafından,  in­sanlara getirilen en büyük mutluluktur.

Çünkü onlar, bizi vahşi bir hayattan, daha insanî bir hayata geçirmişlerdir. Yine Çiçeron, sırlarla bizzat hayatın prensiple­rini tanımayı öğrendik, demektedir. Önce, ilkbaharda kutlanan “Küçük Sırla­ra” iştirak edilmektedir. “Büyük Sırlar” ise, sonbaharda icra edilmekte ve günler­ce devam etmektedir. Orfizm’in aksine gi­rişe katılanlar batmî bir eğitim almamak­tadırlar.

 

Mistisizm:

 

Batıdaki literatürlerde gi­zemcilik olarak da bilinen Mistisizm, dinî yapılarla birlikte kullanılan çok yaygın kavramlardan biridir. Sufizm veya tasavvuf kelimeleri, İslâmî literatürde yaygın­ken, Batıda daha çok mistisizm yaygın ha­le gelmiştir. Amaç yönünden sufizm ile Mistisizm arasında bazı farklar olmakla birlikte “Hakikate ulaşma, marifet ehli olma” gibi anlayışlarda sufizm ile Misti­sizm parelellik arzeder. Aslında her ikisi de “mutlak hakikate” ulaşarak, mutlak sükûneti ve huzuru yakalamayı hedefle­mektedir. Mistik boyut, hemen hemen her dinde kendini göstermektedir. Yerli ilkel kabile dinlerindeki vecd, Samanlıktaki vecd teknikleri, mistik boyut içinde düşü­nülebilir.

Mistik yolculukta, her din mensubu bir takım aşamalardan geçer. Mistik, bazı ku­ralları titiz şekilde uygulayarak basamak­ları çıkacağına inanır. Bu kurallar, nefsani arzuları yok etme, insan iradesini Tanrısal iradeye bağlama gibi eğilimler şeklinde görülmektedir. Her dinde mistik ka­raktere yatkın insanlar bulunur. Bu gibi kişiler, dinlerin görünen emirleriyle ye­tinmezler. Daha çoğunu isterler. Kendile­rini daha disiplinli bir dini ortamda görmeyi arzu etmektedirler. Böylece, dinlerin ruhsat verdiği birtakım şeyleri, kendileririni daha disiplinli bir dini ortamda gör­meyi arzu etmektedirler. Böylece, dinlerin ruhsat verdiği birtakım şeyleri, kendileri­ne yasaklarlar. Böyle bir yaşam tarzı, bu insanlara dünyanın kaosundan kaçma fır­satı verir. Böyle bir hayatı, belli bilgi biri­kimine ulaşmış kişiler başlatmışlardır. Bu durum hem İslâm dünyası, hem de Hıris­tiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm için geçerlidir. Gerçi Budizm yapısal ola­rak mistik dinlerdendir. İslâm dünyasın­da bugüne kadar yaşayan sufi ekolleri, belirli şahısların rehberliğinde kurutmuş­tur. Muhiddİni Arabiyi, Abdulkadir Geylaniyi, Ahmed Rufai'yi, Sühreverdiyi, Mevleviliği bunlara örnek olarak gösterebiliriz.

Hıristiyanlık dünyasında, Aziz Antoine ile başlayan mistik ekoller, Aziz Benoit ile mücessemleşen Benedictin tarikatı, XIII. yüzyılın Fransisken ve Dominiken tarikat­ları ve XVI. yüzyılın Cizvit tarikatının öncüsü olan Ignace de Loyola ile durmadan genişleyerek devam etmiştir. Mistik açıdan Yahudiliği de ihmal ede­meyiz. Yahudiliğin mistik boyutunu bes­leyen Talmud olmuştur. Talmud iki önemli sırrı açıklamaya yönelmiştir. Dün­yanın yaratılışı. Tanrısal Beden. İşte Tanrı'nın özel hayatı ile onun dünya ve yara­tılış modelleri ile ilgili tüm problemler, bu iki sır üzerinde kesafet kazanmıştır. Ya­hudi mistisizmi, ortaçağ boyunca Gnostik ve Yenİ-Eflâtuncu ilişkilerle zenginleş­miştir. Bu mistik akım, sonuçta Esoterik (Batınî) bir edebiyatın oluşmasını sağlamıştır. Özelikle yaratılış kitabı Sefer yetsira ve Bilgi kitabı, Sefer Habahîr, Ya­hudi mistik düşüncesini hazırlamışlardır. XIII. Asırda, Sefer Hazohar, Tevrat ve Talmuddan sonra, Yahudiliğin üçüncü kutsal kitabı        olarak  telakki edilmiştir.

Kabbala'ya, özellikle “Zohar”a göre Tev­rat'ın geleneksel okunuşu batmİdir. Bu­nun için geleneksel mistik hareketin ama­cı, kutsal kitapların daha doğru bir şekil­de okunuşuna imkan vermeye yöneliktir. Çünkü tarihi olaylar ve şeriatler sadece, Tanrısal kelâmın elbisesi ve bedenidirler. Onların ruhunu anlamaya, sadece mistik hareket imkan vermektedir. Kabbala'nın işlediği bu konular, yavaş yavaş bütün Yahudi muhitlerde kabul görmüştür. Almanya'da Rhenan Okulu Hassidim'leri ortaya çıkarmıştır. Neti­cede XVI. asırda büyük mistik İsaac Louria ve talebesi Haim Vital’in mistik düşünceleri Safed Okulu tarafından yenileştirilmiştir.

Hinduizmde de aynı şeyleri görüyoruz. Tenasüh çarkından kurtulmayı hedef alan bir takım mistik ekollerin çıkışı, bir sâdhu veya bir guru ile başlamaktadır. Mesela, aşırı bir mistik riyazet çizgisi ile kendini gösteren Jainizm’in kurucusu olan Vardhamâna Jnâta (M. Ö. 540-568) bir Guru'dur. Jainizm onun yolundan giden­lerin dini olarak teşkilatlanmıştır. Hem Hinduizm'de hem de Jainizm'de görülen mistik yaşam tarzının aynı paralelde Bu­dizm'de daha da ileriye götürüldüğünü görüyoruz. Gerçi Jainist rahipler, dünya ile her türlü ilgilerini kestiklerini açıkla­mak için çıplak dolaşmayı tercih etmekte­dirler. Ancak Budizm, insanın dışından çok içindeki yakınlığı ve çıplaklığı sağla­mayı hedef almış ve her türlü arzuyu öl­dürmeyi temel prensip sayarak, mistik dinin doruk noktasını temsil etmiştir. Bu her türlü arzudan soyutlanmanın sonu, iç aydınlığın elde edilmesi anı olan Nirvanaya ulaşmakla açıklanmıştır. Gerek doğu dinlerinde ve gerekse batı dinlerinde mistisizmin sistemleştiği ve eğitim düzeyinde teşkilatlandığı yerler meydana gelmiştir. Bu konuda Budist manastırlarını, Hıristiyan manastırlarını, İslâm dünyasındaki tekkeleri göstermek mümkündür. Hem manastırlar, hem de tekkeler, insanî eğitime, dünyadan uzak­laşmaya kısaca doğru insan olmaya çok önem vermişlerdir. Buralarda büyük dü­şünce adamları, büyük bestekarlar yetiş­miştir. Ancak, hem doğuda hem de batıda zamanla madde ile bütünleşen manastır­lar, eski kültürel ve bilgi üretimini sağ­lamayı sürdürememişlerdir. İslâm dünya­sında da tekkeler, zaman içinde hedefle­rinin dışında işlere yönelerek işin ruhunu kaybetmişler ve geçmişteki haşmetli ve saygılı yerlerini koruyamamışlardır.

 

Misyon Ve Misyonerlik:

 

Dini mis­yon, Allah tarafından bir şahsın veya bir grubun, başka şahıslara, gruplara veya bütün insanlığa gönderilmesidir. Bütün mezhepler veya dinler, kendi kurucuları­nı Allah tarafından gönderilmiş olarak takdim etmektedirler. Kurucuda kendini tanrısal bir misyonla görevli olarak gör­mekte ve takdim etmektedir. Kitab-ı Mukaddes'teki İsrail peygam­berleri, vaftizci Yahya, mesih, havarilerin durumu böyledir. Misyon, şehadetle ka­rışmaktadır. Çünkü o da şehitliğe kadar giderek hakikati tasdik etmektedir. İsa şöyle demiştir: “Ben bunun için dünyaya geldim ki, hakikate şehadet edeyim.” [95]Böyle bir misyon şuuru, İsa'nın bütün sözlerinde ve işle­rinde görülmektedir. Pentakot'dan sonra bütün havarilerin hayatım canlandırmak­tadır. Havariler, Kutsal-Ruhun şevki al­tında isa'nın misyonunu üstlenmişlerdir. Misyonerliğe doğru yönelen bu genel eği­limden başka, özel misyonerlik eğilimleri de vardır. Bu şekildeki misyonerler, he­nüz Hıristiyan olmamış ülkelerde İsa'nın mesajını vaaz etmekle yükümlüdürler. Katolik misyonerliği için en önemli kay­nak şudur: S. Delacroix, Histoire Üniverselle des Missions Catholique, Pa­ris, 1957-1958. Katolik Hıristiyanlığın tüm misyonerlik merkezleri ve dergileri bu ki­tapta toplanmıştır.

Misyonerlik faaliyetleri sadece Katoliklere mahsus bir faaliyet değildir. Reform kili­seleri de misyonerliğe çok önem vermiş­lerdir. İlk Reform kiliseleri, daha çok “Ba­tı kilisesini” reforme etmeye önem ver­mişlerdir. Bunun için Protestan kiliseleri­nin gerçek anlamda misyonerlik faaliyet­leri ancak XVIII. yüzyılın sonundan itiba­ren başlayacaktır. Ancak denilebilir ki protestan kiliseleri de çok hararetli mis­yonerler göndermişlerdir. Kiliseler “mis­yonerlik cemaatleri” tabirini pek kullan­mazlar. Bu tabir daha çok özel Hıristiyan cemaatleri için kullanılmaktadır. Ancak, XX. yüzyılda kilisenin öz itibariyle mis­yonerliği kabul edilmiştir. Çünkü kilise­nin İncili yaymadığı zaman özelliğini kaybedeceği düşünülmektedir. 1938 yılından itibaren Tambaram konferansında milletlerarası misyonerlik kon­seyi, İsrarla misyonerlik, cemiyetlerinin genç kiliselere bağımsızlık tanınması üze­rinde durmuşlardır. Bu bağımsızlığın te­melleri, Kanada'nın Whitby şehrinde 1947'de yapılan dünya misyonerlik konfe­ransında atılmıştır. Bugün, misyonerlik­ten doğmuş olan bütün kiliseler, bağım­sızlıklarını elde etmişler ve batı misyoner­leri yönetim fonksiyonlarını yitirmiştir. Yerli kiliseler kendi stratejilerini kendileri tayin etmektedirler.

Kiliseler genel konseyinin teşviki ile kili­seler ve onların misyonları yeni bir problemle karşı karşıya gelmiştir. Bu problem, “Kalkınmakta olan ülkelerin gelişme” problemidir.

Küiseler genel konseyi 1970'de bu gelişme için fon meydana getirmiştir. Bu fonlar­dan istifadeye, yardım edici kiliseler de­ğil; alıcı ülkelerin kiliseleri karar vermek­tedir.  Tabiatıyle daima İncili yaymak, temel endişe olarak kalmaktadır. Tarih boyunca Hristiyan misyon faaliyet­leri çoğu zaman askeri, ekonomik ve hatta kültürel sömürgecilik hareketleriyle bir­leşmiş, Batı Emperyalizminin zeminini hazırlamıştır. Bütün bunların hedefi, “Hristiyan iman ruhunu” insanların ka­bul etmesine zemin hazırlamaktır. Bunun için Hıristiyan imanını yaymakla görevli olan misyoneri, bazan bir barış gönüllüsü olarak görebiliriz. Yine onu, herkesin yar­dımına koşan bir rahip ve rahibe, bir sos­yal faaliyetçi veya bir düşkünler evi kuru­cusu olarak da bulabilirsiniz. Misyoner, kendini Hıristiyanlığa adayan kişidir. O, İncilin bir neferi olduğunu düşünür ve buna inanır. O, her an İsa ile ve Hıristiyanlık uğruna canını veren mistiklerle be­raberliğini düşünmektedir. Misyoner bu hedef için, herşeyi göze alabilir. Hiç kim­senin çalışmadığı yerde çalışabilir. Bunun için yıllarca cüzzam hastahanelerinde hemşire ve doktor olarak çalışan misyo­nerler bulmak mümkündür. Bundan dolayı tarihin hiçbir döneminde misyonerlik faaliyeti sona ermiş değildir. Şu veya bu isim altında misyonerlik faali­yeti sürekli canlıdır. Sadece Katoliklerin değil; Ortodoks veya Protestan mezheple­rinin bünyesinde oluşmuş cemaat veya tarikat grupları, gençlik teşkilatlan, dinî cereyanlar, sürekli misyonerlik ruhunu canlı tutmuşlar, ilgili kilise merkezlerinden ve hatta devletlerden destek almış­lardır.

Hıristiyan misyonerlerinin Türkiye üze­rindeki emelleri de oldukça eskiye daya­nır. Osmanlı devleti topraklarında Cizvit-lerin faaliyeti bilinmektedir. XIII. yüzyılda Dominiken ve Fransisken keşişlerinin İs­lâm dünyasındaki faaliyetlerinin Çin'e kadar uzanan coğrafyada bir seyir takip ettiğini ilgili kaynaklar yazmaktadır. An­cak, Osmanlı Devletinin çöküş dönemle­rinde, Batılı misyoner merkezlerinin, iş­tahla Anadolu üzerinde planlar yaptıkları da tarihi bir gerçektir. XIX. yüzyılda, ül­kemiz üzerinde Güney Anadolu toprakla­rına kadar yayılan yabancı misyon okul­ları bu faaliyetin bir sonucu olmuştur. Bugün de durum biraz değişik stra­tejilerle de olsa devam etmektedir. Al­manya'da, Fransa'da, Belçika ve İskandi­nav ülkelerinde kilise teşkilatlan harıl ha­rıl kendi ülkelerinin vatandaşları yapmak üzere Türklere kucak açmaktadırlar. Özellikle iltica talebinde bulunan Doğu ve Güney Anadolu insanlarına sempati ile bakmaktadırlar.

Türkiye, Orta Asya Türk devletleriyle, bugün daha da gündeme gelmiş bulun­maktadır. Türk dünyasının misyonerlere karşı korunması, Türk halkının ve Türk Devletinin en önemli görevi olarak gö­rünmektedir.

 

Mişna:

 

Yahudiliğin, şifahi gelenekle o-luşan kutsal kitaplarından birisi olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını teşkil eder. Bu kısmın yorumuna Gemara denir. Mişna ve Gemara Talmudu mey­dana getirmektedir. Mişna, tekrar yolu ile öğretme anlamına gelir. Çoğulu Mışnayot'dur. Hem Mişna, hem de Gemara, Tora’nın (Tevratın) yorumunu ortaya koymaktadır. Bunun için Talmud, Tora'nın bir tefsiri olarak kabul edilir. Talmudun asıl metin kısmı olan Mişna, yüzyıllar boyunca Tora'daki buyrukların sözlü tefsirini teşkil eder. Bunun için Mişna, sözlü olarak nesilden nesile intikal etmiştir. Bu durumda Mişna, yüzyıllar içinde oluşan bir Yahudi geleneğini temsil eder. Daha sonra bunun üzerinde yapılan yorumlar da Gemarayı oluşturur. Her iki­si Talmud adı atında oluşan kutsal gele­neği meydana getirmiştir. Tora'nın şifahi yorumu olarak nesilden nesile aktarılan Mişna, M.S. II. yüzyılda Yahuda Ha Nasî tarafından yazılı edebiyata geçiril­miştir. Yani XIII. yüzyılda yaşadığı tah­min edilen Hz. Musa'dan başlayarak, ne­silden nesile devam eden şifahi gelenek, Mişna adı altında M.S. II. yüzyılda Ya­huda Ha Nasi tarafından metin olarak yazılmıştır. Yazılma sebebi, şifahi gelene­ğin kaybolması korkusudur, Mişna üze­rinde metin çalışması yapanlara Tannaim denmiştir. Bu bilginler, İbranice, A-amca Yunanca ve Lâtinceyi kullanarak Mişna üzerinde ciddi çalışmalar yapmış­lardır. Böylece dil yönünden Mişna, hem Rabbinik İbraniceyc hem de modern Ibraniceye temel teşkil etmiştir. Dili İbranice olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını meydana getirmektedir. Mişna altı bölümden meydana gelmekte­dir. Bu altı bölümün herbirine Sedarim denir. Bunlar da altmış üç alt bölüme ayrılır. Mişna’nın altı bölümü şunlardır:

1- Zeraim (Ziraatla ilgili hükümler): Bu bölümün onbir alt bölümü vardır. Bu bö­lümde, tarımla ilgili emirler yer alır. Tar­laların sürülmesi, hasadın toplanması, ilk ürünlerin takdimi gibi konular işlenmek­tedir.

2- Moed (Belirli günlerle ilgili hüküm­ler): Bu bölümde Cumartesi günü, dinî bayramlar, oruç günleri ve Kudüs mabe­dine karşı ödevler ve ibadet günleri iş­lenmektedir.

3- Nashim (Kadınlarla ilgili hükümler): Bu bölümün yedi alt bölümü vardır. Bu bölümde, nişan, evlilik    sözleşmeleri, mehir ve dini sözleşmeler konu edilmek­tedir.

4- Nezikin (Ceza ve medeni kanunlarla ilgili hükümler): Bu bölümde kişisel ve sosyal ilişkilerdeki sapmalar ele alınmak­ta ve onlara takdir edilen cezalar bildiril­mektedir. Bunun için, başkasına verilen zararlar, hırsızlık, işçi-işveren ilişkileri, te­fecilik, gayri menkuller, ortaklıklar, kiracı ilişkileri, miras, mahkemelik konular, ta­nıklık ve öldürme olayları gibi konular ele alınmıştır.

5- Kodashim: (Kutsal şeylerle ilgili hü­kümler): Bu bölümün on bir alt bölümü vardır. Bu bölümde Bet Hamikdaş (Mu­kaddes Ev) tasvir edilir. Tapınağın kur­banlarla ilgili yönleri, adak kurbanları ele alınmaktadır,

6- Toharot (Temizlikle ilgili hüküm­ler): Bu bölümün on iki alt bölümü vardır. Bu bölümde evlerin, yiyeceklerin ve in­sanların temizliğini düzenleyen kurallar yer almaktadır.

Mişna üzerinde yorum çalışmaları yapa­rak Gemara'nın teşekkülünü sağlayan bilginlere de Amoraim denmiştir. Gemera “öğreti” anlamına gelmektedir. Gemera içindeki konular itibariyle ikiye ayrılır: Halakkah, Dini prensipleri temsil eder. Haggadah, kıssa ve menkıbeleri ko­nu almaktadır.

Gemera üzerinde yapılan çalışmalar, iki ayrı akademik okulun doğmasına yol aç­mıştır. Bunlardan birisi Babil, diğeri ise Filistin okuludur. Babil'deki Gemera ça­lışmalarının yapıldığı akademiler, Babil Talmudunu, Fiiistin'deki Gemera çalış­malarının yapıldığı akademiler ise, Ku­düs Talmudunu meydana getirmişlerdir. Babil Akademisinin Babil Talmudu üze­rinde yaptığı çalışmalar M.S. 500 yılllarına doğru tamamlanmıştır. Filistin Aka­demisinin, Kudüs Talmudu üzerindeki yaptığı çalışmalar M.S. 400 yıllarında ta­mamlanmıştır. Bugün Batı dillerinde, her iki Talmud üzerinde ciddi çalışmalar ya­pılmaktadır. Türkçede maalesef, Talmud konusunda yeterli çalışma bulunma­maktadır.

 

Mithra:

 

Mazdeizmin Ahura Mazda'dan sonra en büyük Tanrısı Mithra'dır. Onun ismi Gatha'larda geçmemekle bera­ber, Mazdeizm'de önemli bir yer tutmak­tadır. O, Ahura Mazda tarafından yara­tılmıştır. Güneşle sıkı ilişkisi vardır. Beyaz keçilerin koşulduğu arabasında Mithra,  güneşten önce Hârâ dağının tepesinden doğar ve bakışı ile bütün kainatı kucaklar. Onun dikkatinden hiç birşey kaçmaz. O aldanmaz. İnsanları biribirine bağlayan antlaşmaların ortaya koyucusu O'dur. O'nun daimi sıfatı, “geniş otlakların sa­hibi” oluşudur. Sığırlar, kendine kötülük yapanları ona şikayet ederler. O, ölüleri yargılar. O, savaşa gittiği zaman sağında Rashnu vardır. Çünkü O, antlaşmaların bekçisi ve onları ihlâl edenlerin cezalandı­rıcısı olarak sadece oklarla mücehhez de­ğil; aynı zamanda silahlar da çekmekte ve savaşta yer almaktadır. Ayın ve yılın orta­sını işgal eden bayram, onun sıfatı ile uyuşmaktadır.

Greko-Romen senkretizminde mithra bazan Apollon ile bazan Heliosla, bazen de Hermesle aynilmeşmektedir.

Mithra, Sasani kabartmalarında, krallık onuru içinde bir aktör olarak tasvir edil­miştir. Mithra cehennemlerin hakimidir. Parsilerde de böyledir. Maniheizmde “yaşayan ruh”, ışık süzme­lerini temizlemektedir. Buna Mihryazd denmiştir. Yani Tanrı Mithra'dır. İran'ın Batı kısmında Mithra Mazdeizmin zafe­rinden önce büyük bir Tanrı olarak gö­rülmektedir. Hatta belli bir zaman Ahuramazda’nın rakibi bile olmuştur. Veda Tanrıları arasında geçen Mitra Sanskritçe'de “dost” veya “müttefik” an­lamına gelmektedir. Burada da Mitra, ışı­ğın sahibi olarak, güneşin gidişini takip etmektedir. O, Varund ile birlikte, mane­vi hakimiyetin fonksiyonunu temsil et­mektedir.

Pers dilinde Mithra, Yunan dilinde Mithras olarak ifade edilen Mitra kültü, Hİnduizm'do İran dini dünyasında ve Roma imparatorluğunda 2 ve 3. asır­larda, Roma'nın yüksek tabakaları ara­sında karşılıklı sorumluluğu koruyan bir Tanrı sıfatıyla kendini göstermiştir. Mitra kelimesi, M.Ö. 1400 tarihli Veda metinlerinde görülmeye başladığından beri, Hindistanda ve İran'da yaygın olan Tanrı isimlerinden biri olarak görülmek­tedir. Mitra, dostluğu, dürüstlüğü, uyu­mu ve insanın yaratılışmdakİ düzeni sap­tamak için gerekli olan herşeyi simgeli­yordu. Güneşle ilişkili özellikler taşıyor­du. Büyük İskender’in İran'ı ele geçir­mesinden sonra, Mitra kültü, Yuna­nistan'a geçti. Işık Tanrısı olarak, Yunan Tanrısı Helios ve Roma Tanrısı Sol Iwvıctus ile ilgili görünmektedir. Bere­ket Tanrıçası Anahita'nın eşi olarak düşünülür. Mitraizm, Roma toprakların­da milâdi II. asırda, Hıristiyanlığın en güçlü rakibi durumunda idi. Çünkü bu sırada Roma İmparatorları Commodus ve lulianus, Mitraizme inanıyorlardı. IV. yüzyılın başında, imparator Diocletianus 307 yılında Viyana yakınlarındaki Carnuntum'da, imparatorluğun ko­ruyucu Tanrısı “mithra” için muhte­şem bir tapınak yaptırmıştı. Roma impa­ratoru Constantinus'un, Hıristiyanlığa 313 yılında verdiği serbest yayılma iznin­den sonra Mitraizm, Roma topraklarında gerilemeye başlamıştır. Mitra kültünde dikkat çeken en önemli husus, Boğa Kurban törenleridir. Şüphesiz Pers düyasmdaki Mitra kültü ile Roma'daki Mitra kültü, aynı olmamıştır. M.S. 136 yıllarından sonra Roma'da görü­len Mitra ile ilgili yazıtlarda, Platoncu fel­sefenin hakim olduğunu görüyoruz. Böy­lece, Mitraizme Roma dünyasının kabul edebileceği bir boyut kazandırılmıştır. Bunun için miladi II. ve III. asırlarda bir­çok Hıristiyan din alimi, Mitraizme ilgi duymuştur. İran'daki Mitraizm ile Ro­ma'daki Mitraizmin birleştiği temel nokta Krala Bağlılık'tır. M.S. 357-387 yılla­rında Roma'da Mitraya adanmış anıtlar bile yapılmıştır. Hatta burada dikkat çeki­ci olan durum, MİTRA'nın tek başına ol­madığıdır. Mitra, eski dinin çeşitli Tanrı­ları ile birlikte yer almıştır. Roma'da Hıristiyanlık, Theodos'un saltanatı döne­minde 380 yılında Devlet dini haline ge­lince, Mitraizm bütünüyle ortadan kalk­mıştır.

Mitraizm bir mitolojiye dayanmaktadır. Buna göre, Güneş Tanrı Mitra'ya elçi olarak bir Kuzgun gönderir ve Boğa'yı kurban etmesini emreder. Mitra bu emri istemeyerek yerine getirir. Kurban edilen beyaz boğa, öleceği sırada Aya dönüşür. Mitra'nın pelerini, yıldızlarla bezenmiş gökyüzü şeklini alır. Boğa'nın kuyruğundan ve kanından ilk buğday ve üzüm to­humları etrafa saçılır. Yumurtalığından akan kutsal döl, bir kazanda toplanır. Bu döl, yeryüzü varlıklarının oluşmasını sağ­lar. Gün ve gece farklılaşır, biribirini ta­kip eder. Ay devr-i daime başlar, mevsim­ler meydana gelir. Böylece zaman ortaya çıkar. Bu arada, ışıkla uyanan karanlığın yaratıkları da yeryüzüne çıkar. Bu andan itibaren iyi ile kötü arasındaki savaş baş­lar. Bu insanın da kaderinin biçimlenme­sini sağlar. Kurbandan sonra Mitra ile güneş Tanrısı birlikte et ve ekmek yer, şa­rap içerler. Mitra, güneş Tanrısının ara­basına biner ve onunla okyanusu aşarak yeryüzünün öbür ucuna gider. Mitraizm Roma'ya geçince bu efsane, Pla­tonun felsefesiyle yorumlanmıştır. Buna göre Boğa, Platonun Devlet isimli kita­bında olduğu gibi dünyayı temsil eden bir mağarada kurban edilmiştir. Platon'un yorumcuları, Mitra'yı, Platon'un Timaios diyalogunda sözünü ettiği “ilk yara­tıcı” ile aynileştirmişlerdir. Mitraizm'deki Ruh öğretisi de yaratılış efsanesi ve Platoncu felsefeyle yakından ilgili görül­mektedir. Timaios'da olduğu gibi Mitra inanışında da insan ruhu gökten aşağı inmiş, gezegenlerin yedi katından geçmiş, bu sırada onların kötülüklerini kazanmış, sonunda da bedene esir olmuştu. Burada insana düşen, ruhunu, yani Tanrısal yanı­nı, bedenin boyunduruğundan kurtarmak ve gezegen kollarını geriye doğru geçerek yıldızların değişmeyen, sonsuz alanına geri dönmesini sağlamaktır. Mitra 'nın, güneş Tanrısının arabasına binerek gitme­si, aslında bu yükselişi temsil ediyordu. Mitra tapınakları, genelde küçük yeraltı tapınakları şeklinde yapılmışlardı. Bu bi­raz da sır dininin özellikleri olarak gö­rülmektedir.  Yeraltı  tapınaklarında hep bir kuyu bulunurdu. Yeraltı tapınağına yine gizliliği sembolize eden bir dizi ye­raltı koridoruyla ulaşılabiliyordu. Külte kabul edilenler, buradan geçirilirdi. Mitra kültüne sadece Erkekler katılabilirdi. Külte katılanlar yedi kademede yer alıyorlardı:

1- Kuzgun (Corax),

2- Damat (Nymphus).

3- Asker (Miles).

4- Aslan (Leo).

5- Persli (Perses).

6- Güneşin Ku­lağı (Heliodromus).

7- Baba (Pater). Mitra törenlerindeki kişilerin bu basamaklarda yükselmesi, ruhun gökte yükselmesiyle aynı kabul ediliyordu. Her basamak, yedi gezegen Tanrısından, birine ait kabul edi­liyordu. Eski Mitra törenlerinde, Kutsal su ile yıkanma, arınma, perhiz, zincire bağ­lanma, zincirlerin çözülmesi gibi husus­lardan söz edilmektedir.

 

Mitoloji:

 

Kelime Yunancadaki “Mythos” kelimesinden türetilmiştir. Yunancada anlatılan, konuşulan, tasarla­nan birşeyin sözle ifade edilmesi, mitoloji ile alakalandırılmıştır. Mitoloji kelimesi­nin kökü olan Myth kelimesi ise, Tanrılar ve olağanüstü varlıklar ile ilgili hikayeleri belirtmektedir. Bu anlamda bütün millet­lerin kültür kökenlerinde bol miktarda mit bulunmaktadır. Mitlerin bilimsel ola­rak incelenmesi mitolojiyi meydana ge­tirmiştir.

Mit kelimesi üzerinde çalışanlar, kelime­nin, Yunan düşünürlerinin yükledikleri anlamda kullanıldığının hemen farkına varırlar. Çünkü Yunan mitolojisi dikkat çekici bir tarzda incelenmeye alınmıştır. Yunan perspektifli çalışmalar, mitolojiye anlam sınırı getirdiği için, özelikle dinler tarihçilerini tatmin etmemektedir. Diğer yandan Yunan perspektifinde mit bir ya­lanı ifade etmektedir. Oysa dinler tarihçi­ler Mit'te yalandan daha çok bir gerçeği

görürler. Çünkü Yunan muhayyilesindeki Mit, o dönem insanlarının dinî dünyaları­nı tatmin eden çok önemli bir inancı tem­sil ediyordu. Ne varki Yunan düşünürleri, bunu tam olarak anlayamamışlardır. Ti­yatroya, şiire, plastik sanatlara ilham kaynağı olan Mit’in, dini dünyadaki de­rinliklerinin farkına pek varılamamıştır. Nitekim, günümüzde mitolojinin, yalan ve uydurma hikaye anlamında kullanılı­yor olması da kelimenin Yunanlılar tarafından bu şekilde aktarılmasından kay­naklanmaktadır.

Çağımızda mitoloji ile ilgili yapılan en yeni araştırmalar, bir takım alan. araştır­maları şeklinde kendini göstermiştir. Böy­lece arkaik toplulukların mitleri, bizzat geleneksel olarak yaşanırken incelenmiş ve mitlerin arka planında kavranılan ger­çekler, yaşayanlardan sorulmuştur. Mito­lojik düşüncenin yapısını anlamadaki en iyi şansımız, mitolojinin “yaşayan bir şey olduğu”, dini hayatın bizzat desteğini o luşturduğu kültürleri incelemektir. Kısaca orada mitoloji bir yalanı belirtme yerine, mükemmel bir hakikati ifade etmektedir. Çünkü o, sadece realitelerden bahsetmek­tedir.

Eflatun'dan, Fontenelle'den, Schelling ve Bultmann'a kadar felsefeciler ve ilâhiyatçılar, mitoloji üzerinde çalışmışlardır. Fakat bunların hepsinin müşterek yanı, Yunan mitolojisine dayanmış olmalarıdır. Halbuki bir dinler tarihçi için bu seçim, hiç de iyi bir seçim değildir. Bütün Av­rupa dillerinde “mitoloji” kelimesi “ya­lanı” ifade ediyorsa bu, Yunanlıların yir­mi beş asır önce bunu ilân ettikleri içindir. Batıdaki bu yaklaşım, farklı bakış açıla­rından mitolojiye anlam vermeye yönelmişde olsa, kökten değişmemiştir.

Frazer ve Tylor Mit'e Antropoloji açısın­dan yaklaşarak medeniyetin gelişmesinde onu, diyalektik bir safha olarak görmek­tedirler. Malinowski, mit’in doğruluk ve haklılık değeri olduğunu belirterek onun bir ayin şekli olduğunu ifade eder. Etnolojik yaklaşım, mitleri, ilkel düşünceyle özdeşleştirir. Jung'un geliş­tirdiği kollektif bilinç dışı teorisine göre ise mitlerin kökü, rüya, bilinç dışı ve in­san zihninin genetik olarak taşman yapılarında bulunmaktadır. Çağımızın büyük Dinler Tarihçisi M. Eliade, mitlerin yorumuna çok orijinal katkılar sağlayarak, geçmiş mitoloji değerlendirmelerini kökten değiştirmiştir. Onun mit tanımı, kapsamlı ve kabul gör­müş bir değerlendirme olarak dikkat çe­kicidir: “Mit kutsal bir hikayeyi anlatır”. En eski zamanda, “başlangıçtaki” masallara özgü dönemde olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka ifadeyle mit, doğaüstü varlıkların başarıları sayesinde ister ek­siksiz olarak bütün gerçeklik, yani kosmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası olsun, bir gerçekliğin nasıl hayata geçtiğini anlatır. Demek ki Mit, her zaman bir “yaratılış” öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığı, nasıl varolmaya başladığı an­latılır. Mit, gerçekten olup bitmiş, tam an­lamıyla ortaya çıkmış olan şeyden söz eder. Mit'lerdeki kişiler, doğaüstü varlık­lardır. Özellikle “başlangıçtaki o eşsiz zamanda yaptıkları işlerle tanınırlar. De­mek ki, Mitler, yaratıcı etkinliğini ortaya koyar ve yaptıklarının kutsallığını gözler önüne serer.

Sonuç olarak mitler, kutsal olan şeyin, dünyaya çeşitli, kimi zaman da heyecan verici akınlarını tasvir etmektedir. İşte dünyayı gerçek anlamda kuran ve onu bugün içinde bulunduğu duruma getiren

de kutsalın bu Akınıdır. Dahası, insan bugünkü durumunu, ölümlü, cinsiyetli ve kültür sahibi bir varlık olma özelliğini Doğaüstü varlıkların müdahalelerinden sonra edinmiştir.

Bu şekildeki mitoloji yaklaşımında mit iki temelde incelenmelidir. Gerçeklik ve ideoloji. Bir Mit'e gerçekçi bir yaklaşım çabası, mitin, gerçekliği ne kadar yansıttı­ğı konusunun açıklığa kavuşturulmasını gerekli görür. Bu çok önemli bir çabadır. Çünkü dünya üzerine anlatılan öyküler, hiçbir zaman gelişigüzel üretilmemiştir. Bu hikayeler, existansiyel bir durumla bağlantılı olarak, önceden kabul edilmiş bir anlayışı belirtir. Böylece Mit, tasvir edici özelliğini aşarak, normatif bir boyut ihtiva eder. Mit, dünyanın nasıl olması gerektiğini belirterek, ne tür davranış bi­çimlerinin arzulandığını ifade eden etik ilkeler ortaya koyar ve ne tür eylemlerin reddedilebileceğini açıklar. Kur'an-ı Kerim'de geçen Esatir kelime­sinin [96] mito­loji ile ilgisi tartışmaya açık bir konudur. Ancak, ayetlere baktığımızda, Hz. Muhammedin (a.s.) Allah'tan aldığı va­hiyleri açıkladığı Kur'an-ı Kerim’in, kafir­ler tarafından “eskilerin Masalları” şek­linde ifade edilmesinde, mitolojinin anla­şıldığı anlamda ifade edildiğini görüyo­ruz. Mekke kafirlerinin Kur'ana bu yakla­şımı, Kur'amn kutsallığına herhangi bir eksiklik getirmez. O kafirlerin her türlü delile rağmen hakikati kabul etmeyecek­leri de bildirilmektedir. Ne varki, İslâm dünyasında, Kur'anda mitoloji dilinin olup olmadığı da tartışma konusu yapılmıştır. Bugün Paris IV. Üniversitesinde öğretim üyesi olan Muhammed Arkoun, bu alanda şunları söylemek­tedir: “Kur'anı anlamada, dilbilimsel ve tarihsel süreç yanında ondaki mitsel ya­pı dilini tanımaktan ibaret olacak olan bir Antropolojik sürecin önemli katkısı olacaktır”,

Arkoun, Kur'an’ın doğru anlaşılması için mitsel yapı dilini bir imkan olarak gör­mektedir. Ancak burada belirtmekte yarar vardır ki, Kur'an'a esatir diyenler, kafir­lerdir. Kur'anm bizzat kendisinin esatir ile ilgisinin olmadığı noktasını unutma­mak gerekir.

Yine gelenekselci yaklaşımın tem­silcilerinden H. Nasr'a göre Mit, Psikolo­jik yaklaşımın öne sürdüğü gibi müşterek bilinç altı ile alakalı olmaktan çok “İlahi sırlarla” alakalıdır. Aynı görüşün destek­çilerinden F. Schoun da, “mitoloji sahip olduğu hakikat ve tesirin dışında bir de metafizik, aslî hakikatin belli bir topluluk içinde kendisine yer bulmasına yardımcı olur”.

Mitler üzerinde yapılan son çalışmalar, mitleri şöyle tasnif etmektedirler:

1- Ritüel mitosları: Dini ayinleri belirtir­ler.

2- Orijin mitosları: Bir şeyin yaratılışı ile ilgili olanlar.

3- Kült mitosları: Tapınma ile ilgili olan­lar.

4- Perestij mitosları: Kahramanların do­ğuşu ile ilgili olanlar.

5- Eskatoloji mitosları: Dünyanın sonu ile ilgili olanlar.

 

Moloch:

 

Tora'da Lamölek denilen sungunun Yunanca yazılış şekli, moloch şeklindedir. Lamölek ise, bazen mölek denilen bir Tanrıya sunulan bir takdimeyî, bazen de bir çeşit kurbanı ifâ­de emektedir. Kısaca lamolek, İsrail Tanrısı olarak bir Tanrıya sunulan takdimeyî belirtir. [97]Siteyi bir tehlike teh­dit ettiği zaman “çocuklar ateşten geçiriliyordu.” [98]Mâlik, Fe­nike'ler ve onlardan öncekiler nezdinde tebcil edilmiştir. Bu Tanrı, cehennemler Tanrısı olan Mezopotamya Tanrısı Nergal ile aynileşmiştir. Bu merasim, İ.Ö. VIII. asırda, Kudüs'te Tophet denilen yerde uygulanmıştır. Burası, Gehenne vadisin­de bulunmaktadır.

Böyle bir kurban merasiminin Kartaca, Fenike kolonilerinde doğrulandığı görül­mektedir. İtalyan kazılarından bir takım Tophet'lere rastlanmıştır. Özellikle bu yakma yerleri, Tunus'ta, Malta'da ve Si­cilya'da görülmektedir. Kazılarda çok sa­yıda ölü kavanozları, çocuk kemikleriyle dolu olarak bulunmuştur. Bu tip bir kur­banın İsrail'e, Fenikelilerin tesiriyle girdi­ği sanılmaktadır. Ancak, Torah'da böyle bir ibadet kabul edilmemiş, bilakis peygamberlerin hücumuna uğramıştır.

 

Moltmann Jürgen:

 

1924'te Hambourg'da doğmuştur. 1954'te Breme'de Reform kilisesi papazı olmuştur. 1967'den beri, Tubingen'de sistematik ila­hiyat okutmaktadır. Onun ilk eseri, “Etudes sur les Fondements et les Consequences d'une esehatologie ehretienne, 1970” dir. Aslında bu kitap, marksist Ernst Bloch'un “Le Principe espetence, Paris, 1976” isimli kitabına bir cevap özelliği taşımaktadır. Genelde bu kitap, ikinci dünya harbinden sonra, Alman ilahiyatının, marksizmle ilk önemli diyalogudur. Yine bu kitap, yeni bir Peygamberi soluğu temsil etmektedir. Çünkü o, imanlarının onlara açtığı sonsuz guleceğm perspektifi içinde, Hıris tiyanları, dünyanın yollarına ve savaşla­rına atmaktadır. Gerçekten, Moltmann'a göre Hıristiyan ilahiyatı, kavrayışını ara­yan ümit olmalıdır.

Moltmann böylece, Bultmann ilahiyatının dar kişiselciliğini bırakmaktadır. Çünkü ikinci dünya harbinden sonra, Bultmann kuvvetli şekilde Alman ilahiyatını etkile­miştir. Bultmann’ın ilahiyatı insana, dün­yaya, tarihe yeniden bütün yoğunlukları­nı geri vermektedir. Bunun için Bultmann’ın ilahiyatı, bir praxis teorisi olarak tarif edilmiştir. Bu ilahiyat, “Engaje bilgiden” başka birşey değildir. Oysa Moltmann, Marx'ın meşhur formülünü yeniden ele alarak şöyle der: İlâhiyatçı, dünyayı, tarihi ve insani durumu başka türlü yorumlamakla yetinmemelidir. Ondan ilâhi transformasyonu beklerken, onları değiştirmek de beklenmektedir. Moltmann’ın daha sonraki eserlerinde de aynı dinamizm dikkati çekmektedir. Ger­çekten marksizmin bazı boyutları ve ko­nuları, Moltmann’ın, imanın aşkın boyut­larına işaret etmesine engel olmamıştır. Bunu özellikle Fransızcaya “Le Seigneur de la danse, Mance, 1972” ismi ile çevri­len kitabında yapmaya çalışmıştır. Bu, inayet ve hasbilik dünyasının bir kutlanmasıdır. Onun için ilahiyat, “Allah'da el­de edilen taşkın sevinç”tir. Moltmann’ın ümit ilahiyatı, özellikle, kristolojik prensipleri ve kilisenin sonuç­larını derinleştiren iki eserle zenginleşti­rilmiştir. Bu eserler:

1- Le Dieu crucifie' la croix du ehrist comme fondement et critique de la theologie ehretienne, cerf, 1974,

2- L'Eglise dans la Force de 1' Esprit, Contribution â une ecelesiologie messianique, cerf, 1980.

Moltmann bunların dışında yazdığı Trinite et Royaume de Dieu sur la doctrine de Dieu, 1980, isimli eserinde tes­lis üzerinde derinleşerek, ilahiyata bir ta­kım katkılar sağlamıştır. Bu açıdan Moltmann ilahiyatı, aynı zamanda mis­yoner kararlılığı ile ökümenik olmayı is­temektedir.

 

Monofizitler -Ya'kubiler:

 

431 Efes konsilinden sonra, Nesturiliğe karşı gelişen reaksiyon sonucunda ortaya çı­kan, fakat tamamiyle zıt bir istikamette gelişen Monofizit Hıristiyan hareketi, kili­se tarihi açısından önemli bir yer işgal etmektedir. Bu akım, İsa'da olduğu kabul edilen insanî ve ilâhî iki ayrı tabiat yerine Monofizit bir karakterle kendini göster­miştir. Bu akımın öncüsü ise, Laodicie (Denizli yakınlarında bir şehir) piskoposu olan Apollinaire'dir. IV. asrın ikinci yarısında, İsa'nın günahtan kurtarıcı doktri­nini inkar ederek “ulûhiyet ve ceset bir tek tabiatı oluşturan iki kısımdır; tıpkı normal bir insanın içinde ruh ve cesetten müteşekkil bir tek tabiata sahip olunduğu gibi” diyen Apollinaire, Aristo felsefesi­nin tesirinde İncil metinlerini yorumluyordu. Böylece, İsa'nın şahsında, aktif ve manevi bir eleman olan Kelime'nin (Lo­gos) ulûhiyeti, diğer taraftan pasif bir un­sur olan maddenin beden oluşu kabul edilmiş oluyordu.

İşte bu düşünceler, daha sonra gelişecek olan monofizitliğin habercisi durumun­dadır. Monofizit hareketin iki önemli si­ması vardır: İskenderiyyeli Cyrille, İstan­bul Manastır Reisi Eutyches. İsa'nın ilâhî tabiatına üstünlük atfeden İskenderiyyeli Cyrill’in taraftarları, İsa'daki insanî tabia­tın, ilâhî tabiatın içinde kaybolduğu, böy­lece İsa'da yalnız bu ilahi tabiatın mevcut olduğu neticesine varmışlardı.

Monofizit'lik böylece ortaya çıkmıştır.

Sağlam birer monofizit olan İskenderİyye patriği Dioskor ve İstanbul Manastır Reisi Eutyches zamanında monofizitlik çok bü­yük ilerlemeler kaydetmişti. Hatta, impa­rator II.Theodos, monofizit düşünceyi desteklemiştir. Fakat II. Theodos'un ölü­münden sonra yerine çocuğu olmadığı i-çin, kızkardeşinin eşi Mardan geçmiştir. Yeni  imparator Marçian selefinden çok ağır bir dini ortam miras almıştır. Bunun için Monofizit fikriyata rağbet gösterme­mişti. Hatta IV. Genel Konsili, 451 yılında Kadıköyde toplamıştı. Kilise tarihi içinde Kadıköy Konsilinin çok önemli bir yeri vardır. Kadıköy konsili, İznik ve I. İstan­bul konsillerinin kararlarına dayalı yeni bir inanç formülü benimsemiştir. Resmi kilisenin yani Roma ve İstanbul kiliseleri­nin resmi iman ilkesi olan  Kadıköy konsilinin kabul ettiği iman formülü şöy­leydi: “Rab İsa Mesih, ulûhiyette ve in­saniyette tam olarak hakiki Allah ve ha­kiki insandır. Ulûhiyette baba ile aynı cevherden insaniyette bizimle aynı cev­herdendir.   O,   Allah’ın annesi bakire Meryem'den iki tabiatlı, biricik oğul olarak doğmuştur. Tabiatların karışma ve bölünmesi söz konusu değildir. Tabiat­ların herbiri kendi özel varlığını koru­muştur.”

“Kadıköy Konsili” ile aforoz edilen monofizit doktrin, Bizans Devleti'nin ta­kibi ile doğuya doğru çekilmişti. Bir müddet sinmiş gibi görünen monofizit itizal, daha sonra Urfa piskoposu Jaques Baradai tarafından milâdi VI. yüzyılda yeniden canlandırılmıştır. Jaques Baradai'den itibaren monofizit hareket “Ya'kubi Kilisesi” adı altında Ya'kubiler olarak devam etmiştir. Süryani kilisesi bünyesinde bir bölünme ile ortaya çıkan Ya'kubilor, aslında Süryanilerden meydana gelmektedir, Ya'kubi kilisesi hâlâ var­lığını sürdürmektedir. Ya'kubilerin Musul ve çevresine hükmeden bir patrikleri var­dır.

Nesturiliğin anlamsız birkaç kalıntısı dik­kate alınmazsa, monofizitlik, zamanımıza kadar gelebilen eskinin en büyük itizali olarak kabul edilebilir. Bugün dört monofizit kilise dikkatimizi çekmektedir:

1- Süryani - Ya'kubi kilisesi

2- Kıptî kilisesi

3- Ermeni kilisesi

4- Habeş kilisesi

 

Moravya Kilisesi:

 

XVIII. yüzyılda oluşan bir Protestan mezhebidir. Bu mez­hebin kökeni Jan Hus (1369-1415) hareke­tine kadar gitmektedir. Hus'a bağlı men­suplar XV. yüzyılda Unitas Fratrum (Kardeşler Birliği) adıyla bir dernek kurmuşlardır. Unitas Fratrum üyeleri XVI, XVII yüzyıllarda reforma karşı olan hare­ketin baskısına meydan okuyarak kendi­lerini korumasını bilmişlerdir. XVII. yüz­yılın sonlarına doğru protestanlığm yeni şekli Alman pietizmi biçiminde ortaya çıkmıştı.

Unitas Fratrum geleneğine bağlı olan bir grup aile 1722'de Moravya'ya kaçarak oradaki kont Nikolaus Ludwig von zinzendorf'un saksonya'daki arazisine yerleşmiştir. Bunlar, daha sonra Herrnhut kasabasını kurmuşlardır. Böylece Herrnhut, hem sonradan Moravya kilisesi olarak anılan topluluğun, hem de Lutherçilerden oluşan devlet kiliselerinde ruhani yaşamı beslemeye çalışan, pietist yapıya uygun bir cemaatler topluluğunun merkezi olmuştur.

Herrnhut kökenli pietist misyonerler, si­yah köleler arasında faaliyet göstermek üzere 1732'de Batı Hind adalarına gitmiş­lerdir. Yirmi yıl boyunca Grönland, Surinam, Güney Afrika, Cezayir ve Kuzey Amerika'ya misyonerler göndererek ça­lışmalarını sürdürmüşlerdir. Zinzendorf taraftarlarının, mezhep olma niyetleri, 1735 yılında Daniel Ernst Jablonski'nin, Berlin'de David Nitschmann'ı, Moravya kilisesinin ilk piskoposluğuna ataması ile ortaya çıkmış oldu. Jablonski, hem reform kilise­sine bağlı bir rahipti hem de eski Unitas Fratrum piskoposlarındandı. Nitshmann’ın önderliğinde Moravyalılar ken­di kiliselerini ve yönetim hiyerarşilerini oluşturmuşlardır. Böylece Hernnhut ilçe­sinde dini yaşamla, din dışı yaşam birle­şiyordu. Böylece federal bir toplum örne­ği kendini göstermişti. Daha sonra Zinzendorf gözünü Amerikaya dikti. 1735'de ilk misyoner grubunu Georgia'ya gönderdi. 1740'da Pennsylvania'ya geçerek orada Nazareth ve Bethlehem kasabalarını kurmuştur. 1741-43 yıllarım Amerika'da geçiren Zinzendorf, Amerika'da Avrupa dakine benzer bir programı yürürlüğe koydu. Böylece Amerika'da Moravya kilisesi ku­rulmuş oldu. Berhlehemli Moravyalılar, kuzey Carolina'daki kiliselerin ilkini 1753'de kurmuşlardır. Bugün dünyanın birçok bölgesinde ku­rulmuş olan Moravya kilisesinin yönetim şekli oldukça dikkat çekicidir. Her bölge, yaşlıların yönetimindeki “il sinodu” vası­tasıyla, kendi kendini yönetir. Bölgesel Sinod'lar on yılda bir toplanan ve seçimle gelen temsilcilerin meydana getirdiği ge­nel sinodla biribirine bağlanmaktadır. Genel sinod her alanda tek yetkili organ­dır.

Moravya kilisesi, inanç ve uygulamada gelenekten çok kutsal kitabın (kitabı mu­kaddes) bağlayıcı olduğuna inanmakta­dır. Havarilerin ve İznik konsilinin (325) iman ilkelerine inanırlar. Komünyon (şükran duası) ayinini yılda altı defa kut­lamaktadırlar. Bazı Moravya kiliselerinde ise ayda bir defa icra edilmektedir.

 

Mormonlar:

 

Bu hareketin kurucusu Joseph Smith'dir. Kendisi New Englandlı fakir bir çifçinin oğlu olarak 23 Kasım 1805'de dünyaya gelmiştir. Gençlik yılla­rında birçok dinî tarikatın toplantılarına katılmıştır. 1827 yılında sakin bir hayat sürerken birden Joseph Smith, Moroni isimli bir meleğin kendine Mormon Kitabı'nın yazıh olduğu altın levhaları verdiği iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu olaya üç arkadaşını da şahit tutmuştur. İşte Joseph Smith ve arkadaşları, bu tarihten sonra görünmeye başlamışlardır. Smith ve arkadaşları Mormon Kitabını pro­paganda ediyorlardı. Joseph Smith, Mormon kitabının kendisine vahiy yolu ile indiğini ilan ediyordu. Arkadaşları da bunu destekliyor ve yeni müritler elde ediyorlardı. Mormonlar ilk defa 1830 da Newyork'ta Palmyra'da yayınlanan Mormon kitabının, kitab-ı mukaddesten sonra en kutsal kitap olduğunu ilan etmişlerdir. Joseph Smith’in müritleri, üstadlarmın önderliğinde “Ahir Za­man Azizleri İsa Mesih Kilisesi” ismiyle bir teşkilat kurmuşlardır. Mormonların kutsal saydığı Mormon Kitabı neden bahsediyordu? Mormon kitabı, M.Ö. 600 yılında peygamber Lehi önderliğinde Kudüs'ten Amerika'ya göç eden bir grup İbrani'nin hikayesini an­latmaktadır. Amerika'ya göç eden bu kü­çük İbrani halkı, Yahudi inançlarını unutarak putperest Amerika yerlileri olan Nephites'lerdir. Bunlar,  Amerika'ya gerçek Tanrı kültünü getirmişlerdir. İsa-Mesih, kilisesini Amerika'da kurmak için Nepites'lere bizzat görünmüştür. Ancak Nephites'ler günaha düşmüşler, kızıl de­rililer tarafından zulme uğratılmışlardır. Bu Yahudi grubu, Amerika yerlilerinin de ataları sayılmaktadır, Nephiler,  M.S. 400 yılına kadar çok önemli bir rol oyna­mışlardır.  Büyük şehirler kurmuşlardır. Nephilere Hz. İsa görünmüş ve mesajını onlara vermiştir.  İşte İsa'nın Nephilere verdiği bu mesajlar ve tarih bilgisi özetle­nerek peygamber Mormon tarafından al­tın levhalara kaydedilmiştir. Bu levhalara, Mormon'un oğlu Moroni, ekler yapmış ve onu toprağa gömmüştür. 1400 yıl sonra dirilen bir melek olan Moroni, bu kitabı Joseph Smith'e teslim etmiştir. İşte bu gün Mormonlann kutsal kitap kabul ettikleri Mormon kitabının hikayesi budur. 1830 yılında Amerika'da Joseph Smith’in “Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi” adı ile kurduğu cemaatın merkezi Utah eyalet merkezi olan Salt Lake'dir. Bu gün Mormonların dünyada elli milyonu aştığı söylenmektedir. Bu nüfusun yüzde sekseni, Amerika'da yaşamaktadır. Latin Amerika, Kanada, Avrupa ve Okyanus­larda birçok Mormonun olduğunu kay­naklar nakletmektedir. Mormon hareketinin Amerika'daki ge­lişme süreci şöyle olmuştur: Joseph Smith’in müritleri Ohio bölgesindeki Kırtland'da faaliyet göstermeye baş­lamışlardır. Burada ve Missouri'de, kommuncu prensiplerle yaşayan Birle­şik Enoş tarikatını  kurmuşlardır. 1839'da bu tarikata karşı, bölgede bir re­aksiyon ortaya çıkmış ve bu silahlı çatış­maya dönüşmüştür. Bunun üzerine çok sayıda Mormon, Missouri'yi terk etmiştir. Joseph Smith, İllinois'da Nauvoo şehrini kurmuş kendisi belediye başkanlığını ve güvenlik komutanlığını üstlenmiştir. Bu­rada da Mormonlann birbirlerine bağlılık­ları, Smith'e olan güvenleri yerli halkın tepkisine yol açmıştır. Diğer yandan, Joseph Smith’in, çok evliliği savunması da kızgınlıklara yol açıyordu. Yaptığı arazi ticareti, müritler arasında ayrılığa sebep oluyordu. Bunun üzerine 1844 yılında illinois'li milislerce tutuklandı ve öldü­rüldü.

Daha sonra Mormon yönetimi, on iki Ha­vari Konseyinin başkanı Brigham Young'un önderliğine geçmişti. Bu konu­da birçok muhalefet olmuşsa da çoğunluk böyle olmasını istemişti. Youngla birlikte çok sayıda Mormon, Utah'a gitmeyi ter­cih etmişti (1846-47). Young, burada Salte Lake şehrinin Avrupa'dan gelen Mormonlara kucak açarak gelişmesini sağlamıştı. Bölgede Mormon nüfus çok güçlenmişti. Aldığı tepkilerden dolayı 1851'de çok kadınla evliliği yasakladı. 1857-1861 yıllarında Young, Amerika Başkanı James Buchanan'a karşı çıkmıştı. Bunun üzerine valilikten alındı ve Mormon milislere karşı, devlet güçleri sa­vaş açtı. Bu savaş “Ütah Savaşı” olarak tarihe geçti. Bu dönemde başıbozuk Mormonlar, eşkiyalığa başlamışlardı. Utah bölgesinde tam bir kaos yaşanmış, neticede Mormonlar sindirilmişlerdi. 1890 yılında Mormon Kilisesi, çok kadınla evliliği kökten yasaklamıştır. Hem siyasi hem de dini konularda Mormonlar arasında birlik yoktu. Bir kı­sım Mormonlar, Lova ve İllinois'da kala­rak, Joseph Smith’in eşi, Emma Smith ile oğlu III, Joseph Smith’in de katılımıyla, “Ahir Zaman Azizleri” yeniden “İsa Mesih Kilisesini” kurmuşlardır (1852-1860). Bu kilise daha sonra merkez olarak Missouri'de Joseph Smith’in 1831 de “Sion” olarak belirlediği “İndependence” şehrini seçmişti. Joseph Smith'den sonra, Mormonlar arasında değişik gruplar ortaya çıkmışsa da, Mormonlar Amerika'da güçlü şekilde varlıklarını hissettirmektedirler. Mor­monların inanç dünyalarını iki başlık al­tında gösterebiliriz: Kilise yapıları, dini öğretileri.

Kilise Yapıları: Mormon kiliseleri, kilise başkanı ve iki danışmanı, on ikiler konse­yi, ilk yetmişler kurulundan meydana gelmektedir. Her kilise başkanı, kilise ce­maatından sorumludur. Mormon kilisesi­nin yönetim ve denetim kadroları bunlar­dan ibarettir. Bütün bu yönetici kadrolar, bütün Mormonlann katıldığı yılda iki kez yapılan toplantıda seçilirler. Bölgesel ve yerel toplantılarda Mormonlar bir başkan yönetiminde 4-5 bin kişilik topluluklar ve bir piskopos başkanlığındaki birkaç yüz kişilik bölümlere ayrılmışlardır. Yeniden teşkilatlanan “İsa Mesih Kilise­si”, Mormon kitabını kabul etmekle bir­likte, çok tanrılılığı, ölüler adına vaftizi ve çok kadınla evliliği kabul etmezler. Kili­senin Joseph Smith’in soyundan gelen başkanlarım vahiy yolu ile atadığına ina­nırlar. Mormon kilisesi, 1890 yılında “çok kadınla evlenmeyi” kaldırmasına rağ­men Utah'daki ve Arizona’nın kuzeyindeki bazı gruplar bu uygulamayı devam ettirmektedirler.

Dini Öğretileri: Mormon cemaati “Mormon Kitabı ve Kitab-ı Mukaddesi Kutsal kitap olarak görmektedirler. As­lında Joseph Smith, kutsal kitabı yeniden tercüme etmeye başlamış, ancak tamam­layamamıştır. Yaptığı    çeviride, kendi peygamberliği için, Kitabı Mukaddesten deliller bulmaya çalışmıştır. Joseph Smith, kendisine vahiy yolu ile geldiğini söyle­diği başka metinleri de kutsal kabul et­mektedir. Bu metinler: İbrahim’in kitabı (Book of Abraham) ve Musa'nın kitabı (Book of Moses) dır. Smith bu tercümele­rini, papirüs metinlerden yaptığını bil­dirmiştir. Bu çevirilerini “Pearl of Great Price” isimli kitapta bir araya getirmiştir. Joseph Smith’in diğer bir kitabı, Smith'e gelen vahiylerden seçmeleri ihtiva etmek­tedir. Bu kitapta, Smith'den sonra Mormonlann lideri olan Young'a inen bir vahiy ile kilise başkanı Wilford Woodruft'un “çok kadınla evliliği” ya­saklayan bildirgesi de yer almaktadır. Ay­rıca yeniden örgütlenen Mormon kilisele­rinin, Joseph Smith'e ait vahiy olduğunu söyledikleri küçük risaleler de bulun­maktadır.

Mormonlann dini doktrinleri zaman için­de tasfiyeye uğramıştır. Buna rağmen, Mormon öğretisinin dayandığı bazı pren­sipler, Hristiyan iman doktrininden ay­rılmaktadır: Mormonlar,

1- Çok tanrılığa açık kapı bırakmaktadırlar.

2- Tanrının insandan türediğine ve insanın Tanrılaşabileceğine inanmaktadırlar.

3- Teslisi oluşturan unsurların ayrı varlıklar ol­dukları ve insanların ruhlarının ezelden beri var olduğunu kabul etmektedirler.

4- Kişilerin kaderlerini kendilerinin ha­zırladığını kabul ederler.

5- Smith'e göre kıyametten sonra üç krallık olacaktır: Göksel krallık-yeryüzü krallığı-yalancıların ve zanilerin başka bir dün­yadaki krallığı.

6- İnançlı Mormonlann tanrılaşarak ebedi hayata kavuşacakla­rına inanmaktadırlar.

7- Hz. İsa'nın dünyaya yeniden gelişinin ilk dirilişe ve birinci bin yıllık mutluluk dönemine yol açacağına ve bu dönemde ölülerin vaftiz edileceğine inanmaktadırlar.

8- Bin yıllık dönemden ve ikinci dirilişten sonra dünya göksel bir küreye dönüşe­ceğine ve bütün insanların ebedi olarak yaşayacakları krallıklara gideceklerine inanmaktadırlar.

Kilisede görev yapan, din adamları, Kato­lik kilisesi anlayışından, Protestan anlayı­şa doğru bir anlayış geliştirmişlerdir. Böy­lece din adamlığı anlayışını kaldırmışlar bu mesleği, bütün Mormon erkeklere teşmil etmişlerdir. Buna göre, bütün er­kekler, 12 yaşında Diyakoz, 14 yaşında öğetmen ve 16 yaşında da “Harun Rahibi” sıfatını kazanmaktadırlar. Yaklaşık 18 yaşından itibaren “yaşlı” sıfatıyla, diğer dini görevlerde bulunabilirler. Mormonlar da diğer bazı Protestan kö­kenli mezhepler gibi,  yetişkin vaftizine önem vermektedirler. Çünkü bu vaftiz, tövbe ve itaati temsil etmektedir. Mormonlar, ölmüş atalarını ve akrabala­rını kurtuluşa eriştirmek amacıyla dini merasimler yapmaktadırlar. Bunun için “Ölülerin vaftiz” törenleri önem taşımak­tadır. Bu merasimler, ölenlerin yakınları tarafından icra edilmektedir. Mormonlarda diğer bir ayin de   ba­ğışlanma ayinidir. Bu ayinde kişi, törenle yıkanır, yağlanır ve tapınak elbiselerini giyer. Mormonlar, çamaşırları yıkanan bu kişinin,  kötülükten arındığına inan­maktadırlar. Mormonların atalarının uy­guladığı bir ayin olan mühür ayini, erkek ve kadınları sonsuza dek evlilikte mühür­lemektedir. Bunun için boşanma olayı ca­iz değildir.

Mormonlar, bulundukları ülkelerdeki baskılardan dolayı iyice kaynaşmış ve bir­lik oluşturmuşlardır. Aralarında kısmen dini konularda ayrılık olsa da, dışa karşı daima yekvücut olmuşlardır. 40 yıl bo­yunca çok kadınla evliliği devam ettirmiş­lerdir. Mormonlar, dini işlerle siyasi işleri birleştirmişlerdir. Alkol, tütün, çay ve kahve yasaktır. İş ahlakına ciddi şekilde önem vermektedirler. Zahidane bir hayat tarzını benimsemezler. Eğlence, spor ve eğitime çok önem vermektedirler.

 

Moses Mendelssohn:

 

Saxe bölge­sinde Dessau'da doğmuştur (1729-1786). Zahit bir Yahudi olan Mendelssohn Ya­hudi kültürünü Batı kültürü ile meczetmiş ve II. Frederic tarafından hi­maye edilen Yahudilerden biri olmuştur. Ünlü filozof arkadaşı Lessing'e “Nathan le Sage” için düşünce modeli vermiştir. 1761'de “Phedon” adlı eserinin yayınlan­masından sonra Alman Platonu olarak isimlendirilen Mendelssohn, kendini Ya­hudileri medeniyete ulaştırmaya vakfet­miştir. O, Tevrat'ın ilk beş kitabını (Pentateuque) ve Neşideler Neşidesi'ni (Le Cantique des Cantiques) sade bir Al­manca ile tercüme etmiş ve İbranice bir tefsirini de yapmıştır. Bu eser Biour adı ile 1783'de yayınlanmıştır. Yahudi özelliğinin devamı ile Batı kültü­rünün meczi arasında bir uzlaşma sağla­yan Mendelssohn'un eseri, çoğu zaman birbirinden farklı modern Yahudi düşün­celerinin büyük fikrî temayüllerine tesir etmiştir. Bu eseri, Haskala (İbrani Kültür Rönesansı) taraftarları, Yahudi ilmî taraf­tarları, Reform veya muhafazakâr Yahu­dilik taraftarları kendileri için rehber ka­bul etmektedirler. Mendelssohn'un üç oğ­lundan ikisi Hıristiyan olmuş, üçüncüsü kendi çocuklarını vaftiz ettirmiştir. İşte bu çocuklardan biri “Mendelssohn Bartholdy”un ortaya koyucusudur.

 

Mucize:

 

Alışılmış veya her zaman görü­len olayların dışında, olağanüstü olaylara mucize denmektedir. Mucize ile yakın ilişki içine giren dinler ve kültürler, genel­de yazılı kültüre sahip topluluklar olmuş­tur. Mucizenin arkasında, inanılan Kutsal’ın yardımı ve yaratıcılığı görülür. Mucize, bir nevi inanılan kutsal varlığın teyid edilmesidir.

Mucize kelimesi, daha çok ilahi dinlerde peygamberlerin peygamberliğini, Allah'ın desteğiyle göstermesi için kullanılmakta­dır. Burada mucizenin iki önemli anlamı vardır: Birincisi, mucize, peygamberlik iddiasındaki şahsiyetin risaletinin delili­dir. İkincisi ise, o, peygamberi gönderen Allah'ın varlığının delilidir. Her iki halde de mucize, ilâhi kaynaklı, beşerî gücün üstünde bir olay olarak görülmektedir. Kutsal kitapları bugüne kadar gelen ilâhi dinlerden Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslâmiyette mucize kavramı, anlattığımız ölçüler içinde kendini göstermektedir. Yahudilikte birçok mucizeyi Tora (Tevrat) anlatmaktadır. Musa'nın elindeki değne­ğin yılan olması[99], elinin bem­beyaz hale gelmesi[100], Musa'nın değneğini, Mısır'ın sularına, kanallarına, havuzlarına ve bütün su birikintileri üze­rine uzatarak onların kana dönüşmesi[101]. Firavun, Yahudileri Mı­sırdan göndermediği için, Mısır'ın bütün sularının ve evlerinin kurbağa akınına uğ­raması[102], Musa'nın ve Ha­run'un yalvarması üzerine Mısır'da fela­ketin olmaması[103], Ha­run'un asasını yere vurmasryla Mısır'ı ta­tarcıkların kaplaması[104], Atsineklerinin Mısır'ı istilası[105], Mısırlıların bütün hayvanlarının ölmesi[106], Mısır'ın üzerine ince bir toz yayılması ve çıban olması[107], Mısır'a dolu yağdırması[108], Mısır'a çekirge baskını belâsının verilmesi[109], Zifiri bir karanlığın üç gün Mısır'a çökmesi[110], Mısır'a herşeyin ilkinin yok olacağı bir belânın verilmesi[111], Musa'nın değneğini denize dokundurarak denizin yarılıp yol haline gelmesi[112]; İsrail oğul­ları, Filistin'e giderken çölde onlara Rabbin Man [113] ve bıldırcın ver­mesi[114], çölde İsrailoğullarının su ihtiyacı için Musa'nın taşa vurması ve taştan su çıkması[115], çölde İsrailoğullarına birçok galibiyet mucizeleri vermesi[116]; Rabbin Sinadağı üzerine inmesi[117]; Sina dağında Tora levha­larının verilmesi [118] gibi da­ha birçok mucize görülmektedir. Hıristiyanlıkta da mucizeye oldukça önem verilmiştir. Hz. İsa'nın gösterdiği olağanüstü hadiseler, kısa zamanda onun şöhretini etrafa duyurmuştur. İncillere göre Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler: has­talara şifa vermesi[119]; Körlerin gözünü açması[120]; Dil­sizlerin konuşması[121]; Cinler­den kurtarması[122]; ölüleri di­riltmesi[123]; Gelecekten haber vermesi ve gizli şeyleri bilmesi[124]; Az bir yiyecekle kalabalığı doyurması. [125]

II. Vatikan konsili (1962-1965) mucizelere önemli bir rol atfetmiştir. İsa'nın mucize­leri, Hıristiyanlar tarafından, yeryüzüne gerçek anlamda gelen krallığın bir delili olarak düşünülmektedir. Bu mucizeler, diğer ilahi dinlerde olduğu gibi, ilahi bir şehadetle vahyi doğrulamaktadırlar. Hz. İsa'ya atfedilen mucizeleri, Kur'an-ı Ke­rimde, tasdik etmektedir. Kur'an-ı Kerim'le İncillerde geçen Hz. İsa'nın mucize­leri arasındaki fark şu noktalarda görülmektedir:

1- Hz. İsa'nın çamurdan kuş yapıp, ona üfleyerek kuşun uçması.[126]

2- Havarilerin isteği üzerine gökten sofra inmesi.[127]

3- Havarilerin ve diğer arkadaşlarının ev­lerinde ne yediklerini ve neler sakladıkla­rını bildirmesi.[128]

Diğer konulardaki mucizeleri Kur'an-ı Kerim tasdik etmekte ve İncillerle paralel­lik görülmektedir.

İslâm ilahiyatında mucizeye çok önemli bir yer verilmiştir. Hz. Peygamber’in gös­terdiği en büyük mucize Kur'an-ı Kerim'dir. İslâm'da mucize, peygamberlerin, peygamberlikîerini ispat etmek üzere Al­lah'ın onlara sunduğu bir yardımdır. İs­lâm'da mudze, doğrudan doğruya Al­lah'a bağlıdır ve onun yardımı ile ve ya-ratmasıyla ortaya çıkar. Mucize, Peygam­berlik için zaruri bir şart değildir. Mucize göstermeden de peygamberlik yapılabilir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de birçok peygam­berle birlikte mucizelerin vuku bulduğu­nu görmekteyiz. Kur'an-ı Kerim'de gör­düğümüz peygamberlere sunulan muci­zelerden bazıları şunlardır: Hz. İbra­him’in ateşte yanmaması[129], Hz. Salih’in bir deve mucizesi[130]. Hz. Musa'nın asâsının yılan olması[131], Denizin yarılması[132], Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler[133]. Hz. Peygamber'den de Mekkeli müşrikler, kendilerine mucize göstermesini talep etmişlerdir. Ancak, Hz. Peygamber Hz. isa'nın aksine böyle bir metodu tercih et­memiş, Kur'an-ı Kerim'i tebliğle yetinmiştir. Hz. Peygamberden putperestlerin mu­cize istekleri birçok ayetle belirtilmiştir.[134]

Hz. Peygamber mucize ile peygam­berliğini ispattan ziyade, Kur'an-ı Kerim’in de gösterdiği gibi, akıla ve beşerî delilleri tercih etmiş, bu uğurda kendisine düşen bütün görevleri yerine getirerek, İs­lâm toplumunada kendjsi gibi davranma­ları mesajını vermiştir.

 

Muhammed (Hz):

 

Muhammed b. Ab­dullah b. Abdulmuttalib b. Haşim ismiyle miladi 570/571 yılında Mekke'de doğmuş ve 632 yılında Medine'de vefat etmiştir. İslâm dininin son peygamberi olduğu için Hatemü'l-Enbiya olarak vasfedilmiştir. Hz. Muhammed’in doğum günü tüm İs­lâm dünyasında mevlid kandili olarak kutlanmaktadır. Bu tarih 20 Nisan 571 olarak kabul edilmiştir. Aslında bu tarihin 12 Rebiülevvel'e rastlayan gün olarak, peygamberimizin ölüm günü tarihi oldu­ğu da kabul edilmiştir. Hz. Muhammed, Mekke'nin en asil ailelerinden birinin oğ­lu olarak dünyaya gelmiştir. Fakat baba­sının daha o doğmadan vefat etmesi, onun yetim olarak büyümesine yol açmıştı. Annesi Amine'yi ise altı yaşındayken kaybetmişti. Bunun için Hz. Muham­med’in çocukluğu garip ve kimsesiz ola­rak geçmiştir. Çocukluk yıllarında çoban­lık yapmıştı. Onun himayesini amcası Ebu Talip üstlenmişti. Gençlik yıllarında Mekke'de yaygın olan ticaretle meşgul olmuştu. Amcası Ebu Talibin ticaret ker­vanını Şam'a götürmüştü. Kışın ticaret kervanlarının Yemen ve Bahreyn'e gitti­ğini kaynaklar nakletmektedir. Muhtelif vesilelerle gittiği bütün ticaret ker­vanlarında dürüstlüğüyle ün yapmıştır.

Bunun için kendisine es-Sâdık veya el-Emin denmiştir. Bunlar, doğru ve güveni­lir anlamlarına gelmektedir. Hz. Muhammed daha yirmi yaşlarında iken Mekke'de haksızlık ve anarşiye karşı bir direniş hareketi olan Hılfu'l-Fudul i-simli Fazilet antlaşmasına katılmıştı. Bu hareket, Mekke'deki zayıfların, zulme uğ­rayanların haklarını savunmak için çalışı­yordu. Hz. Muhammed, yirmi beş yaşla­rında iken, Mekke'nin zengin bir kadını olan Hatice'nin ticaret kervanına ortaklık teklifi almıştı. Hatice ile ticaret ortaklığı yapan Hz. Muhammed dürüstlüğü ile ça­bucak Hatice'yi etkilemişti. Durumdan son derece memnun olan Hatice, Hz. Muhammed'e evlenme teklifinde bulun­muştu. Bu sıralarda Hatice'nin yaşının 40 veya daha aşağı olduğu rivayet edilmek­tedir. Hz. Muhammed’in yaşı ise, yirmibeş civarındaydı. Hz. Muhammed evlenme teklifini kabul etmiş ve bu evli­likten Hz. Muhammed’in, Kasım (küçük­ken ölmüş), Zcyneb, Rukiye, Ümmü Gül­süm ve Fatıma isimli beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Fatıma’nın dışındaki çocukları, Hz. Peygamber'den önce vefat etmiştir. Ayrıca kendisine cariye olarak verilen bir kadından da İbrahim isminde bir oğlu olmuştur. Ancak o da küçükken vefat et­miştir. Hatice, Hz. Peygamber’in bütün çocuklarının anası olmuştur. Hz. Pey­gamber, Onun ölümüne kadar da başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Muhammed’in gençliği Hatice ile geçmişti. Ticaret yapıyordu. Mekke bol­luk içinde bir şehirdi. Panayırlar hareketli idi. Hz. Muhammed otuz beş yaşlarından sonra zaman zaman münzevi bir hayata çekiliyordu. Öncelikle Ramazan aylarında Gar-ı Hıra (Hıra Mağarası) ya gidiyor ve orada tefekküre dalıyor,  dua ediyordu.

Hz. Peygamber Mekke toplumu içinde yaşamasına rağmen Arap putperestliğine ilgi göstermiyordu. Hz. Muhammed’in bu dönemdeki çizgisi Haniflerin çizgisiydi. Yani, Allah’ın birliğine inanıyordu. Putla­ra ibadetten yüz çeviriyordu. Hz. Muhammed bu dönemde değişik rüyalar görmeye başlamıştı. Nihayet 610 yılında yine Hira mağarasındayken, Cebrail Hz, Muhammed'e “Oku” emriyle gelerek [135]kendisine peygamberliğin ilk tebliğini yapmıştı. Bu olay, Hz. Muhammed'i çok sarsmıştı. Bu anda, onun en büyük teselli edicisi, Hz. Hatice olmuştu. Hatice ile birlikte Varaka b, Nevfel'e bu durumu anlatmıştı. Varaka Hz. Muhammed'e başına gelenin bir peygamberlik alâmeti olduğunu ve gelenin de Hz. Musa'ya gelen Melek olduğunu söylemişti. Varaka’nın sözleri, hem Hz. Muhammed'i, hem de Hatice'yi sakinleştirmişti. Fakat bu olayın arkası da kesil­mişti. Kaynaklar bu vahyin kesilme müd­detinin, üç ay ile üç yıl olduğunu haber vermektedir. Bu döneme “Fetretü'l-Vahiy” denir. Bu müddetten sonra gelen vahiyler, Hz. Muhammed'i tebliğe davet ediyordu. Bunu el-Müddessir sûresi açık­ça bildirmektedir:

1- Ey bürünüp sarman

2- Kalk ve uyar.

3- Sadece Rabbini büyük tanı.

4- Elbiseni temiz tut.

5- Kötü şeyleri terket.

6- Yaptığın iyiliği çok görerek başa kalkma [136]Hz. Muhammed bu sureden sonra önce yakın akrabalarını [137]daha sonra Mekkelileri İslama davete başlamıştı. Ar­tık bundan sonra vahiy, Hz. Muhammede yirmi yıl boyunca gelmişti. Gelen vahiyler ayet ayet veya sure sure geliyordu. Hz. Muhammed, Mekkeli müşriklerle dinlerini değiştirme ve yeni dini kabul etme noktasında ciddi birmuhalefetle karşılaşmıştı. Ancak Hz. Peygamberin etrafına toplanan ilk müslümanlar, İslâmiyetin ilerlemesi için ciddi gayret gösteriyorlardı. İlk olarak islâmiyeti kabul edenler arasında, Hz. Hatice,  Hz. Ali, Zeyd, Bilâl-i Habeşi, Abdullah b. Mes'ud Ebu Zer, Habbab b. Eret, Ebu Fukayhe, Ammar b. Yasir, Amir b. Fuhayre, bulu­nuyordu. Daha sonraki dönemlerde Sa'd b. Ebi Vakkas, Zubeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah, Halid b. Said Müslümanlığı kabul etmişlerdi. İlk müslüman olanların arasında Mekke'nin eşrafından olan Hz. Ebubekir ile Hz. Osmanda vardı. İlk müslümanlar, Erkam’ın evinde top­lanıyorlar ve orada Hz. Muhammed'i din­liyorlardı.  Bu durumda, Erkam 'ın evi adeta müslümanlarm bir merkezi duru­muna gelmişti. Burada, Hz. Muhammed'e gelen âyetler okunuyor ve Mekke'de müs­lümanlar kendilerine uygun stratejiler ge­liştiriyorlardı. Bu dönemde henüz ibadetler, müslümanlara farz değildi. Bazı kay­naklar, müslümanlarm iki rek'at namaz kıldıklarından haber vermektedir. Fakat genelde müslümanlık,  gelen ayetlerin ezberlenmesi, yazılması ve uygulanması şeklinde kendini gösteriyor, Kabe'deki putlara ilgisizlikle dikkatleri çekiyordu. Toplu namazları Mekke dışında icra edi­yorlardı. Hz. Ömer’in müslümanlığı ka­bulünden  sonra,   müslümanlar   açıktan Kabe'de ibadet etmeye başlamışlardı. Hz. Muhammed'e Mekkede gelen vahiy­ler, daha çok imanla ilgili ayetlerdi. Bu­nun için Allah'ın birliği tebliğ ediliyor, putperestlik inancı yıkılmaya çalışılıyor­du. Sosyal yardımlaşma övülüyor, zen­ginliğe dayalı sosyal tabaka yerine, Allah huzurunda eşitliği sağlayacak iman kar­deşliği övülüyordu.  İslâmın en çok üs­tünde durduğu konu, Allah inancı olduğu için Allaha ortak koşan Arap putperestliği kökünden yıkılıyordu. Gerçi,  Araplardn Allah inancı vardı. Ancak bu Allah inancı, bir gök tanrı olmuştu. Yani göklerin de­rinliklerine çekilen bir Tanrı halini almıştı. Çok sıkıntılı günlerde ve hallerde Araplar “Allah” diyorlardı.  Bunun için Hz. Muhammed’in yerleştirmeye çalıştığı “Allanın Birliği”, “Allah’ın mutlak yara­tıcı varlık” olduğu fikri, putperestliğe dayanan dinî yapıyı yıkıyor ve Mekke Aristokrasisinin sınıfsal üstünlüğüne zarar veriyordu. Bunun için Hz. Muhammed’in en acımasız düşmanları, Mekke Aristok­rasisini oluşturanlar olmuştur.  Bunların arasında Ebu Cehil, Amir b. Hişam, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebi Muayt, Ebu Leheb, Ebu Süfyan b. Harb, Ubey b. Halef vardı. Bunlar hem Mekke'nin zengin ta­cirleriydi hemde Mekke yönetiminde söz sahibi kişilerdi. Mekke Aristokrasisinin, Hz. Muhammed'e karşı muhalefeti, bu­nun için şiddetli boyutlara ulaşmıştı. Hat­ta Hz. Muhammed'i, risalet görevini bı­rakması şartıyla, kendisine, Mekke’nin başkanlığını verme,  zengin bir Mekke'linin kızıyla evlendirme, çok miktarda maddi varlık verme gibi tekliflerde bu­lunmuşlardır. Hz. Muhammed bunlara il­tifat etmemiştir. Bunun üzerine Mekke aristokrasisi, Hz. Muhammedi ve müslümanları yıldırma politikası uygu­lamaya başlamıştır. Ancak Araplardaki kabile bağlılığından hareketle amcası Ebu Talip Hz. Muhammed'e Mekkelilerin za­rar vermesine imkan vermemiştir.  Ebu Talip, Hz. Muhammed'i her türlü tehlike­den koruyordu. Ancak, ilk müslümanlar iki yönden baskı ve zulüm altında kaldı­lar: Birincisi, aileleri, yeni dine girmeleri­ni kabul etmiyordu. İkincisi, köleler ve ilk müslümanlar hem sahiplerinin, hem de Mekkelilerin zulmüne maruz kalıyor­lardı. Bu durum, Hz. Muhammedi çok üzüyor ve çıkış yollan arıyordu. Bunun ilk çözümü Habeşistan'a hicret olmuştu. Miladi 615 yılında yani İslâmın zuhurun­dan beş yıl sonra Mekkeli müslümanlar, baskı ve zulme dayanamayarak Habeşis­tan'a göç etmek zorunda kalmışlardı. Burada hicretin niçin Habeşistan'a olduğu sorusu sorulabilir. Bu sorunun cevabını, Hz. Muhammed’in; Hicret konusunda Mekke’li müslümanlara yaptığı şu ko­nuşma açıklamaktadır: “İsterseniz ve eli­nizden gelirse, Habeşistan'a iltica ediniz. Zira orası doğru ve emin bir yerdir. Allah asan edinceye kadar orada kaim” [138]Diğer yandan Hz. Mu­hammed’in, Necaşiye bir mektup yazdığını da kaynaklar bahsetmektedir. Bu mektupta Hz. Muhammed, önce İslâmın tevhid inancını, Allah telâkkisini ortaya koymuş, sonra İslâmın Hz. İsa'ya bakışını belirtmek üzere “Tasdik ederim ki Meryemoğlu İsa, Allah'ın Ruhü'l-Kudüsü ve Bakire, faziletli, kendisine do­kunulmamış Meryem'e bıraktığı kelime­sidir. Allah, Âdem'i (a.s.) kendi eliyle ya­rattığı gibi onu da Ruhu ve üflemesiyle yaratmıştır” demiştir. Ayrıca, Necaşiye hitaben yazılan mektupta Necaşi, İslâm'a davet edilmiş, amcazadesi ve beraberindekilere misafirperverlik gösterilmesi is­tenmiştir[139]. Bundan son­ra Haşimi aileleri üzerinde baskı artmış, Hz. Muhammed'e yakınlık duyan Haşimiler tecrid edilmişlerdir. Bu dö­nemde Hz. Muhammed, iki önemli acı yaşamıştır: Birisi, Hz. Hatice'nin ölümü, diğeri, Ebu Talib’in ölümü. Bunun için bu yılı (616) Müslümanlar, “Hüzün Yılı” ola­rak adlandırmışlardır. Ebu Talip'ten son­ra,  Haşimi ailesinin başına Ebu Lehep geçmiştir. Artık müşrik Haşimoğulları, Hz. Muhammede, kabilevi destek vermiyeceklerdi.

Ancak Hz. Muhammed'i bunların hiçbiri davasından vazgeçiremedi. Hac mevsi­minde, Mekke dışından gelenlere İslâmı tebliğ ediyordu. Özellikle Medine'de ya­şayan Yahudilerden duydukları “bir pey­gamber gelecek” sözlerine alışık olan Medineliler'den altı kişi bu hac ziyareti zamanında İslâmı kabul etmişti. Bir yıl sonra Hac mevsiminde Medineli müslümanlar yanlarında altı kişi daha ge­tirmişlerdi. Bu kişiler Hz. Muhammedle, İslâmı Medine'de yaymak üzere antlaşma yaptılar. İslâm tarihine “birinci akabe biati” olarak geçen bu antlaşma 621 yılın­da yapılmıştır. İkinci sene Medine'den ge­len müslüman sayısı yetmişbeşe çıkmıştı. Bunlarla gizlice buluşan Hz. Muhammed, yeni bir sözleşme yapmıştır. Bu da tarihe “ikinci Akabe Biati” olarak geçmiştir (622), Medineli müslümanlar, Mekkeli müslümanlarm Medine'ye hicret etmele­rini ve kendilerine ellerinden gelen des­teğin verileceği vaadinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine müslümanlar küçük grup­lar halinde Medine'ye hicrete başlamış­lardır. Mekke aristokrasisi hicret olayın­dan pek memnun kalmamıştı. Hz. Muhammed’in Medine'ye gitmesine en­gel olmaya çalışmışlar ve hatta öldürmeye karar vermişlerdi. Her kabileden bir kişi bu suikast girişiminde yer alacak ve böy­lece Haşimoğullan’nın kan davası, geniş bir yelpazede sonuçsuz kalacaktı. Bu du­rumu anlayan Hz. Muhammed yatağına Hz. Ali'yi yatırarak 16 Temmuz 622 tari­hinde Mekke'den ayrılarak 24 Eylül 622'de Medine'ye ulaşmış ve böylece İs­lâm tarihinin en önemli olayı olan Hicret gerçekleşmiştir. Artık   Yesrib  (Medine) Medinetü'n-Nebi yani peygamber şehri adını alacaktı. Daha sonra Medine ismi kalıcı bir isim oldu. Medine'de Yahudiler, Evs ve Hazreç kabileleri vardı. Şimdi bir de Mekkeli müslümanlar vardı. Böylece Medine sosyal yapısı Yahudiler, Medineli müşrikler, Medineli Müslümanlar ve Mekkeli müslümanlardan oluşuyordu. Hz. Peygamber’in Medine'de ilk işi, Mescid inşaatını başlatmak olmuştu. Bu Mescide “Mescid-i Nebi” veya “Mescid-i Nebeviyye” adı veriliyordu. Mescidin hemen yanma fakir ve yoksul müslü­manlar için sütte (salon veya sofa) ilave edilmişti. Bunlar, burada ikamet edecek­lerdi. Bu mekanda oturanlara “Ashab-ı Suffe” denilmiştir. Hz. Muhammedin yaptığı çok önemli icraatlardan biri de “Medineli Ensar ile Mekkeli muhacir müslümanların dayanışma” için birıbirlerine verdikleri sözdü. Bu bir sos­yal dayanışma kurumu oluşturdu. Bu te­şebbüs, geçici de olsa Mekkeîi müslümanları rahatlamıştı. Hz. Muhammed’in diğer önemli bir icraa­tı “Medine vatandaşlık vesikasının” ha­zırlanması olmuştu. Bu vesika, Medinede bulunan Yahudileri, Arab kabilelerini ve müslümanları ve hatta Medine çevresinde olan onların müttefiklerini biraraya geti­riyor ve aynı şehrin, aynı derecede vatan­daşları yapıyordu. Bu da Hz. Muham­med’in, teşkilatlanmaya ve birliğe verdiği önemi gösteriyordu. Ayrıca bu vesika, site devletinin başkanı olarak Hz. Muham­medi gösteriyordu. Böylece Medine'de hem bir vatandaşlık birliği hem de bir devlet başkanlığı statüsü ortaya çıkmıştı. Bu sırada Hz. Muhammed, Medine'de, Hz. Hatice'den sonra ilk evliliğini Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Ayşe ile yapmıştı. Medine site devletinin birliğini Medineli Yahudiler, hendek savaşında bozmuşlar­dı. Çünkü Mekkeli müşriklerle gizlice işbirliği yapıyorlardı. Böylece müslü­manlar, bir yandan Medineli Yahudiler­den diğer yandan da oluşmaya başlayan münafıklardan rahatsız olmaya başlamış­lardı. Böylece, Hz. Muhammed, bu iki düşmana ve çevredeki düşman gelişmele­re karşı tedbir almak zorunda kalmış ve savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Özellikle Mekkeîilerin düşmanlığı ciddiye alını­yordu. Onların savaş pazarlığı, Medineli müslümanları rahatsız ediyordu. Bunun için Hz. Muhammed çevreden gelecek tehditlere karşı bazı müfreze birlikleri gönderiyor ve çevre üzerinde dikkatlerini topluyordu.

Medine döneminde müslümanların katıl­dıkları ilk savaş Bedir muharebesi olmuş­tu. 13 Mart 624 yılında Mekkelilerle yapı­lan bu savaş, İslâmiyet için çok Önem ta­şıyordu. Bu savaş, Mekke için müslümanların sonunu getirme hedefi güderken, Medineli müslümanlar için İslâmın gücünü göstermek ve çevreden gelecek tehditlerin önüne geçmek anla­mını taşıyordu. Böylece, müslümanlarla-Mekke müşrikleri Bedir'de karşılaştılar ve müşrikler ciddi bir zayiat verdiler. Mekkeli önderler savaşta öldürüldü. Da­ha sonra Hz. Muhammed çevre Yahudi kabilelerini sindirme eylemlerine girişti. Beni Kaynuka'dan gelecek tehditler yok edildi ve Beni Kaynuka sürgün edildi. Daha sonraki dönemlerde Uhud ve Hen­dek savaşları yapıldı. Müslümanlar daima ilerliyordu. Herşey müslümaniar lehine gelişiyordu. Mekke müşrikleri bütün ça­balara rağmen, müslümanları sindirememişlerdi. Hatta Hendek savaşından sonra çevreden gelen kabileler akm akın İslama gelmeye de başlamışlardı.

Artık Hz. Muhammed’in hedefi, Mek­ke'nin fethi idi. Hz. Muhammed önce bir nabız yoklaması yapmak ve Mekke'nin tavrını öğrenmek için 1500 kişilik bir top­lulukla Mekkeye doğru yola çıktı. Amaç umre yapmaktı. Ancak Mekke aristokra­sisi Hz. Muhammed'i Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun için Hz. Muhammed, Hudeybiye'de kaldı. Burada meşhur Hüdeybiye Barış Antlaşması ya­pıldı. İslâm tarihinde müslümanların aleyhine gibi göründüğü halde müslümanların lehine olan bu antlaşmaya göre, iki topluluk arasındaki düşmanlık­lara son verilecekti. Müslümanlar bir yıl sonra Ka'beyi ziyaret edebileceklerdi. Hz. Peygamber bu dönemde Medineye çekildi ve dış misyon şeflerine birer mektup ya­zarak onları İslama davet etmişti. Medine yakınlarında bulunan Yahudi yerleşim yeri Hayberde feth edilerek, müslüman güvenliği altına girmişti. Böylece Suriye ticaret yolunun güvenliği sağlanmış oldu. Hudeybİye Antlaşmasının sonucu olarak 629 yılında Ka'be tavaf edilmişti. Ancak Mekke'nin müttefiklerinin müslümanların tarafında olan bir kabileye saldırması üzerine, müslüman tarafı, 629 yılında Hüdeybiye antlaşmasını bozdu. Çok gizli şekilde yapılan hazırlık sonucu, Ocak-630 yılında 10 bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yüründü. Bu fetih hareke­tinde Hz. Muhammed kan akıtmak iste­miyordu. Kabe'ye girenlere, Ebu Sufyan’ın evine girenlere, kendi evine sı­ğınanlara ölüm yoktu. Ölüm direniş ha­reketi gösterenlere olacaktı. Böylece Hz. Muhammed, önemli bir direniş olmadan Mekke'yi feth etmişti. Sadece Mekke'nin fethi bile İslâmın barış dini olduğunu gös­termeye yetecektir. Kabe putlardan temiz­lenmiş,   Mekkeliler müslüman olmuştu.

Hz. Muhammed, Mekke'de yirmigün ka­dar kaldı. Daha sonra Hüneyn savaşma katıldı. Bu savaşta hâlâ müslümanlar için bir tehdit unsuru olan Havazin ve Sahiflileri tesirsiz hale getirdi. Böylece, Arap putperestliğinin son direnişi de kı­rılmış oldu. Bundan sonra sıra, Suriye sı­nırının güvenliğine gelmiştir. Milâdi 630 yılının sonuna doğru otuz bin kişilik bir ordu ile Tebûk Seferine çıkıldı. Tebuk se­feri müslümanlara ciddi kayıplar verdirdiyse de, Arabistan'ın Suriye bölgesi gü­venlik altına alınmış, Bizans tehdidi orta­dan kalkmıştı.

Hz. Muhammed, Tebük seferi sonrası Arabistan'da en güçlü askeri güce sahip durumdaydı. Bundan sonra müslümanhğın kabulü de çevrede kolay­laştı. Hz. Muhamed, İslâmın yayılması için kılıcı ön planda tutmamış, özellikle tehdit unsurlarının yok edilmesi hedef olarak seçilmiştir. Hatta birçok seferde, ço­cukların, kadınların ve yaşlıların öldü-rülmemesi için emirler vermiştir. Artık bu dönemde İslâmın çeşitli müesseseleri te­şekkül etmiştir. Hac ibadeti farz kılınmış ve Mekke'ye hacca gidilmiştir. Hz. Mu­hammed bu amaçla 632 yılında Hacca gitmişti. Bu hacca islâm tarihinde “veda haca”, orada yapılan konuşmaya da “ve­da hutbesi” adı verilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed, bu hutbede bir daha görüşememe mesajını vermişti. Veda Hutbesi İslâmın yirmi üç yıllık teşekkül dönemini ve üzerinde durduğu hayati konuları, ih­tiva ediyordu. Hutbede, Allah'a iman, sınıfsız-imtiyazsiz bir toplum olan İslâm cemaatının önemi, müslümanlarm can, mal ve namus mefhumlarında hassas davranmaları gereği, kadın haklarının üs­tünlüğü, sömürüye yol açan riba sistemi­nin kötülüğü işlenmişti. Arap toplumunda yaygın olan kan davası bir defa daha yasaklanmıştı.

Hz. Muhammed, aynı yıl (632) vefat etmiş ve Medine'ye gömülmüştür. Bugün kabri, Mesdd-i Nebeviyye'nin içinde bulunmak­tadır. Hz. Muhammed, hayatı boyunca iki şeyin arasını ayırmıştır: Birincisi, kendi­sinin de bir insan olduğu ve her insan gibi ihtiyaçlarının bulunduğu; ikincisi de Al­lah'ın kendisine vahiyle hitap etmesidir. Birinci durumda, giriştiği hcrşeyde insanî tedbirleri almıştır. Allah beni korur diye­rek kör bir tevekküle sarılmamıştır. İkinci durumda, Allanın vahyini tebliğ etmiş ve Kur'an-ı Kerimin, sağlam bir şekilde tes­pitine imkan veren şartlan hazırlamıştır. Hz. Muhammed son peygamber olarak bütün insanlığa, insan tabiatına en uygun mesajı tebliğ ederek ve İslâm dinini ta­mamlayarak, Allah’ın rahmetine kavuş­muştur.

 

Mukaddes Yürek (Sacré Coeur):

 

Sacre-Coeur, İsa'nın kefareti sayesinde Allah ile insan arasında var olan aşk birli­ğinin sembolü olarak İsa'nın kalbine özel bir bağlılık gösteren bir dinî cereyandır. Aziz Marguerite - Marie Alacoque (1647-1690)'un aldığı ilhamlardan sonra bu ce­reyan, daha da kabul görmüş ve yaygın­laşmıştır.

 

Mukayeseli Dinler Tarihi:

 

Dinle­rin mukayeseli tarihinin kökü, çok eskile­re dayanmaktadır. İskender’in fethinden sonra doğu dinlerinin Yunanca ve Ro­mence yorumunun birçok tezahürleri ol­muştur. II. asrın Hristiyan savunucuları­nın ve kilise babalarının eserlerinde, Hristıyanlıkla-Yahudiliğin ve diğer putperest dinlerin mukayeselerine ayrılmış müsta­kil bölümler bulmak mümkündür.

XII. yy.'da, Etihenne Guichard, Daniel Heinsius, Gerhard Vass, Samuel Bochart ve Athanese Kircher tarafından Mukaye­seli Mitoloji denemeleri yapılmaya baş­lanmıştır. Bu dönemde bir mitin açıkla­masını yapmak için Kitab-ı Mukaddes'e, Yunanlılara,  Fenikelilere ve Mısırlılara müracaat edilmiştir.

XIII.  yy.'da gerçek bir mukayeseli din ça­lışmasına yönelîndiği gözlenmektedir. Bu yüzyılda mitler, Kitab-ı Mukaddes riva­yetlerinin bozulmuş bir şekli olarak telak­ki edilmişlerdir. Bu arada mukayeseciler de çoğalmıştır. Rene Tournemine, Etiennc ve  Michel Fourmont, Antoine Banier, Nicolas Freret, Bernard Fontenelle bunlar arasındadır. Bu alanda, Dini Etnoloji'nin kurucusu olan Joseph F. Latitau'nun ve Charles de Brosses’in çok özel bir yeri vardır.

XIX. yy.'da, Hindî-Avrupaî dillerin ve Mukayeseli dilbiliminin keşfi, Max Müller'e dil teorilerinin üstüne mukayeseli mitolojiyi oturtma imkanını vermiş­tir. Max Müller’in meşhur eseri olan “Essay On Comparative Mythology” 1856'da yazılmıştır. Bu eser, Hindî-Avrupaî dillerin akrabalığı üzerine daya­nan ilk çalışmayı meydana getirmektedir. Max Müller’in bu çalışması kısa zamanda bu alanda yapılan araştırmalarla aşılmış­tır. 1906 yılında Berlin'de kurulan “Gesellschaft Für Vergleichende Mythologie”, çalışmalarını Lengüistik çalışmaların ve Hindî-Avrupaî dillerin öte­sine götürmeye gayret etmiştir. Fakat bu alanda büyük bir gelişme gösterilmemiş­tir. Çünkü evrimci teorilerin izinde giden Anİmisme (E. Taylor) ve Totemisme (J. Frazer) üzerindeki araştırmalar, sağlam sonuçlara ulaşmamıştır.

Dinler ilminin çabası, 1880'den itibaren, C.P. Tiele'nin Manuel (1876)'de yaptığı mukayese problemini ele almaya yönel­miştir. Tiele, dinler ilminin, Din Felsefesi tarafından yönetilen mukayeseli bir araş­tırmaya dayanarak. Dinî fenomeni ince­lemesini düşünüyordu. Tiele'yi, A. Reville ve E. Goblet de Alviella takip etmiştir. Genelde bu araştırma şuna dayanıyordu; “Aynı olaylar, aynı kurumlar, aynı geliş­meler, birbirinden ayrı topluluklarda aynı düzeyde kendini gösterdiğinde insan zih­nindeki “genel bir kanun”un para­lelliğinden bahsetmek zorunda kalaca­ğız.” [140]Tarihçiler, Evrim­ciliğin Vulgarize ettiği felsefi prensiplerin arkasında olan bu karşılaştırmalı metoda tepki göstermişlerdir. Bunun için, Futscl de Culanges, keyfi ve sathi yaklaşımlara karşı uyarıyor, Harlez de Devlin kaynak­lar, tarihi muhteva ve dokümanların cid­diyeti konusunda İsrar ediyordu. Yine, Mısır konusunda alim olan G. Foucart mukayeseli metoda karşı başkaldırıyor ve tarihi çalışmaları ve coğrafyayı hakir gö­rüyordu. [141]XIX. yy.’ın dönemecinde Fransa'da, Hol­landa'da, İngiltere'de ve Belçika'da Mu­kayeseli Dinler Tarihi çoğalırken; Alman­ya'da ve Avusturya'da Tarihi Kültürel Araştırma metodu gelişme gösteriyordu. L. Frobenius, Fr. Graebner ve W. Schmidt’in çalışmaları sonucunda, özel­likle Dinî-etnoloji araştırmalarına yönel­miş tarihi-mukayeseli bir metod ağırlığını hissettiriyordu. Bu metod, diğer kültürle­rin akrabalıklarını tanımak için, farklı kül­türleri yaklaştırmaya (daha doğrusu onla­rı yorumlamaya), değişiklikleri keşfetme­ye ve ilk kültür şekillerine ağırlık verme­ye yönelmiştir. Mukayese ile desteklenmiş bu çalışmanın hedefi, kültürler ile dinler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları daha iyi tanımaktır. İnsan gruplarının evriminde, etnolog ve sosyologların övdüğü tek şekilciliğe karşı tarihi-mukayeseli yaklaşım, belgelerin uyumu üzerine dayanan kalıtım ve bağımsızlığın pozitif göstergelerini çıkarmıştır. Bu tarihî-mukayeseli yaklaşım, pozitif, tarihi ve mukayeseli vasfı ile ırkların ve milletlerin bağımsızlığına saygı gösteren birtakım kültürel daireler hazırlamıştır. Bu metod, XX. yy.’ın ilk yansı boyunca, dînî-etnoloji üzerinde oldukça etkili olan araştır­masının mükemmel bir sentezini H. Pinard [142] ortaya koymuştur. O, dinî karşılaş­tırmayı, tarihe ve tenkidi yapılmış dokümanlara dayandırmıştır. Burada et­noloji ve antropoloji alanında yapılan son mukayeseli girişimin, Cl. Levi Strauss'un “Yapısal Antropoloji” çalışması olduğu­nu ilave edebiliriz. Evrimci etnoloji tarihi, kültürel ve Br. Malinowski'nin ve A. Radcliffe Broıvn'un, R.Thurnwald'ın fonksiyonalist okullarına muhalefet eden Levi-Strauss, mitoloji incelemelerine, lengüistik modele dayanan yapısal meto­du uygulamaya çalışmıştır. 1887-1889 yıllarında P.D. Chantepie de la Saussaye  “Lehrbuch der Religiosgeschist” isimli eserini ya­yınlamıştır. Bu eser, tarihle felsefe arasın­da bir yerde bulunan Fenomenoloji'ye doğru yöneliyordu. Bu eserde yazar, kar­şılaştırmalı metodu, müminlerin inancı çerçevesinde telakki edilen dini faaliyetle­re transfer ediyordu. Ona göre gerçek fenomenoloji temel tezahürleri seçmek ve onlardan sezgi yolu ile anlam çıkarmaktır.

XX. yy.'ın başında önce,  N. Söderblom, sonra R. Otto, kutsal ve yaşanan tecrübe üzerinde israr etmişlerdir.  Bu  yaşanan tecrübe, hem tarihi, hem de tarih ötesi olarak, tutarlılığı ve sürekliliği ile dinî fe­nomene kendi ifadesi,  kendi yapısı ve kendi anlamı içinde bakmaya davet edi­yordu. Suje ile obje arasında yaşanan se­viyede metafizikçe bir bilginin izahı ola­rak kabul edilen fenomenoloji üzerindeki E. Husserl’in çalışmaları sonunda Dinler ilmi, öz ve tezahür gibi çift bir şekilde kavranan dinî fenomen etüdüne bağlı kalmıştır.  Fenomenolog,  dinin tam bir muhtevasını kavramaya teşebbüs etmek­tedir. Bunun için G. Van der Leeuw, mü­kemmel bir fenomenoloji el kitabı kaleme almıştır. [143]Fenomenolog, tezahürün üç menzili ara­sında   (gizli fenomen-tedrici    tezahür-nisbeten parlaklık) sonra ise tecrübenin üç menzili arasında (tecrübe-anlayış-şehadet) tipleri (mesela; kutsal, krallık, ibadet) meydana çıkarmak için “yapıları” yakalamayı denemektedir. Fenomenoloji, dinlerin ve dinin tarihi gelişimini tanı­maz. Sayısız dini fenomenler içinde fenomenoloji, farklı yapıları parçalara ayırmaktadır. Böylece o, zaman ve mekan­daki durumlarından bağımsız olarak dînî feomenlerin anlamını ortaya çıkarmakta­dır. Dinler Tarihi'nden farklı olarak Fenomenoloji, devamlı karşılaştırmalı araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Yine o, dînî hiyerarşi çizgisinde bulunduğu için de tarihe güvenme ihtiyacındadır.  R. Pettazonj, Dinler Tarihi ile Fenomenoloji'nin birbirine bağımlılığına önemli bir şekilde dikkat çekmiştir. 1960 yılında   Marbourg'da U. Bianchi, Numen 1961 isimli  eserinin 64-78 sahifelerinde mukayesenin anası olan tarihin önemi üzerinde şöyle diyerek israr etmektedir: “Mukayese edilebilen hiç bir şey yok ki, tarihi olarak mukayese edil­miş   olmasın”  [144]Herşeyden önce Dinler Tarihi, tarihi ve kültürel yönden yaşanmış muhtevada dinin incelenmesi­dir. İncelenen materyaller sadece tarihi müşahhashkta olan, yaşamayan ve gerçek olmayan unsurlardan ibarettir. Dînî haya­tın ve düşüncenin yapıları tarih ötesine uzanmaktadır. Ancak onlar, tarihi bir problem ortaya koymaktadır. Fakat yine onlar, sadece tarihi bir temelde gerçekle­şebilmektedirler.  İşte bu andan itibaren Fenomenoloji, dînî bir tipoloji gerçekleş­tirmek amacı ile mukayeseye dayanan müşahhas bir ilim olmak zorunda kalmış­tır. Dinler Tarihi ise, fenomenolojik yakla­şımında bile, tarihi bilim olma tabiatını bozulmamış şekilde korumak zorunda kalmıştır. U. Bianchi'nin formülüne göre, Dinler Tarihi olayların gelişmesine bağlı kalırken, Dinler Fenomenolojisi yapılarla meşgul olmaktadır. Bu durumda karşılaş­tırma hiç bir zaman dînî inançların bir kısaltmasına (bir indirgemeye) doğru yönelmemelidir. Karşılaştırmalı araştırma sayesinde, minimum bir noktada benzer­lik yakalamak iddiasında olan Tylor, Durkheim, Mauss ve Levy-Bruhl gibi araştırıcılar bile bu tehlikeden kendilerini kurtaramamışlardır. Yine, diğer yandan en aşırı uçta, kutsal duygusunda dînî tec­rübenin en son unsurunun varlığını göre­rek dinin kutsal birliğinden bahseden Heiler de bu tehkileden kurtulamamıştır. Dinler  Tarihi'nde karşılaştırmalı  araş­tırma, G. Dumezil’in “jenetik karşı­laştırma metodu” ile yenilenmiş bulunmaktadır. XIX. yy.’da özellikle M. Müller ve J. Frazer’le karşılaştırma ile tesis edil­miş olan Hindî-Avrupaî dinlerden hareket eden Dumezil, Vendryes tarafından açılan kelime aktarımı yolunu takip etmiş, fakat kavramsal karşılaştırmaya doğru yönelmek için özel adlar karşılaştırmasını çabucak terketmek gerektiğini anlamıştır. Dumezil yapı mefhumu üzerinde dur­makta ve karşılaştırmalı araştırmasını Hindî-Avrupaî bütün alana yaygınlaştır­maktadır. Bunun için ilahiyat, sosyoloji, mitoloji, edebiyat ve semboller üzerinde karşılaştırma yapmaktadır. III. ve II. bi­ninci yıllarda Hindî-Avrupâî milletlerin bıraktıkları izler üzerinde yürüyen Dumezil; mitolojilerin, kurumların ve dinî olayların ve dinî ritüellerin mantıki an­lamları ve onların zaman içinde aldıkları anlam içinde “karşılaştırmalı etüd” yap­maktadır. Böylece o, bütün insan grubu­nun dil ve temel tekniklerine yaklaşmak­tadır. Ona göre, şayet dil, sosyal organi­zasyonun sözlüğü olarak kabul edilirse; eski düşünce sisteminin önemli parçaları olan din, ilahiyat ve ideoloji de onun gi­bidir. Dumezil, tipoloji yapmak için bir prototip aramamaktadır. Onun aradığı, dinin ve medeniyetin sistemi ve yapıları­dır. Yaptığı mukayeseli araştırma bir yo­rumla sonuçlanmaktadır. Yani Hindî-Avrupaî milletlerin arkaik ideoloji ve ila­hiyatının anlamının bir açıklamasıdır. Dumezil, Hindî-Avrupaî milletlerin haya­tını, cemiyetini, kozmozunu meydana ge­tiren realitelerden, ortaya koyduğu tutarlı ve mantıki tasavvuru keşfetmeye kendini adamıştır. Bu metod, Karşılaştırmalı Din etüdüne olağanüstü bir yayılma sağlamış­tır. Burada inceleme alanı, bütün Hindî-Avrupaî medeniyetlere ve onun izlerine yönelmiş vaziyettedir. Bu durumda Karşı­laştırmalı Mitoloji, Dinler Tarihinin yar­dımcı bir bilim dalı haline gelmektedir. Dumezilci metod, tarihi, arkeolojik ve filolojik araştırmalara yönelmeyi hedef seçmiştir. Bu jenetik karşılaştırma meto­du, üç büyük fonksiyonla hiyerarşileşmiş bir hedef üzerine dayanan üçlü ilahiyat ve ideolojiyi keşfe imkan vermiştir. Sihirsel ve hukuki hakimiyet, fiziki güç ve savaşa uygun düşmektedir. Verimlilik, diğer iki­sine boyun eğmiş vaziyette, fakat onların gelişmesine zaruri olarak bağlıdır. Bu üç­lü ilahiyat ve bu fonksiyonel ideoloji, müşterek atalarından aldıkları bir miras gibi Hindî-Avrupaî milletlerde muhafaza edilmiştir. Bu dini düşüncede, ilahiyat veya tanrılar üzerine yapılan nutuklar, merkezi bir yer işgal etmektedir. Dinler Tarİhi'nde, Karşılaştırmalı a-raştırma konusunda benzer fikirler, M. Eliade'nin eserinde de egemendir. Eliade, Dinler İlmi'nin ilk başvuracağı şeyin, tari­hi başvuru olduğunu düşünmektedir. Çünkü, tarihi muhtevanın dışında dînî bir fenomen olmadığını belirtmektedir. Tari­hi bir oturum, uzmanlar tarafından top­lanmış bir dokümantasyon tasavvur et­mektedir. Eliade'nin üzerinde durduğu ikinci önemli nokta fenomenolojik yakla­şımdır. Bu yaklaşım dînî fenomeni kendi çapına göre yerleştirmek zorundadır. Bu da, vazgeçilmez ve orijinal fenomendir. Burada, konusu Homo Religiosus (Din­dar adam) olan dini tecrübenin temel un­suru olan Hiyerofani’lerin incelenmesi devreye girmektedir. Bu durumda dinler tarihçi, yaşanan kutsalın karşısında bu­lunmaktadır. Yaşanan-kutsah dinler ta­rihçi Homo Religiosus'un tanıklığı saye­sinde doküman olarak kuşatmaktadır. Kutsalın morfolojisine varan tarihi ana­lizden ve tipolojiye varan fenomenolojik tahlilden sonra Eliade, karşılaştırmalı araştırmanm üçüncü aşamasına gelindiğim ve bunun da adının yorum olduğunu söytemektedir.  Şayet dînî fenomenin tarihi bir anlamı varsa, onun, tarih ötesinde bir anlamı da var demektir. İşte Dinler Tarih­çi,  yüzlerce veya binlerce benzer veya farklı fenomenleri mukayese ettikten son­ra, bu tarih ötesi anlamı kavrayacaktır. Bu fenomenleri çözmek için, karşılaştırmalı metoda başvurmak gerekmektedir.  Yorumun (Hermeneutique) ilk yolu, Homo Religiosus'un farkedildiği gibi anlaşıl­masından ibarettir. Çünkü sembol ve mit, mesajın belirticileridir.  Eliade, özellikle, arkaik toplumların insanı için mitolojinin temsil ettiği mesajın önemini vurgulamış­tır. Eliade'ye göre, Dinler Tarihi'nde ikinci bir yorum (Hermeneutique) yolu daha vardır ki, bu yorum yolu şu soru ile meş­gul olmaktadır;  Yaşanan kutsalın mo­dern insan için bir anlamı var mıdır? Eliade'ye göre bu   sorunun cevabı olum­ludur. Bu cevap, milletlerin dînî düşünce­sinde takdim edilen değerlerin araştırıl­ması seviyesinde yer almaktadır. Çünkü Eliade, insanlığın çok eski hazinelerinin keşfinin sağladığı Hicrophaniler,    mi­tolojiler, semboller, arketipler üzerine da­yanan yorumu meydana getirmek isti­yordu. Bu yorum, ona göre yeni kültürel değerler meydana getirecek ve yeni bir hümanizmin doğmasını sağlayacaktır.

 

Moonculuk:

 

Bugün dünyadaki en güçlü dini cereyanlardan birisi “Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” adı altında faaliyet gösteren San” Myung Moon'un kurduğu teşkilattır. Bu harekete kısaca Moonculuk da denmektedir. San Myung Moon 1920 yılında Kuzey Kore'de doğmuştur. Onun üzerinde çalışma ya­pan bazı taraftarları, Moon'un doğumu­nu İsa'nın doğum tarihi olarak Doğu kili­selerinin kabul ettiği 6 Ocak olarak göstermektedir. Moon'un doğum günü, Mooncular tarafından “Tanrıdan ilâhi misyonu ve beşer tarihinin en önemli ve en zor eğilimini (vocation) almak için ha­yatın insana verildiği” gün olarak kabul etmektedirler. Moon, esas ismi olan ve ejderha anlamına gelen Yong keli­mesini, isminden kaldırmıştır. Dernek tarafından dağıtılmış olan biyog­rafide 1935 yılında, Moon'un paskalya günü İsa'yı gördüğünden bahsedilmekte­dir. Bu görüşmede İsa, Moondan tamam-layamadığı görevini tamamlamasını iste­miştir. Aslında Moon ailesi, Taoist iken, Hıristiyanlığa geçmiş bir ailedir. Bu din değiştirme anında Moon'un on yaşında olduğu söylenmektedir. Moon yirmi altı yaşında iken 1946 yılında “İsraİlin tarikatleri” isimli bir mezhebe girmiştir. Moon'un, Mesihlikle ilgili fikirleri orada kazanmış olabileceği düşünülebilir. Çün­kü bu Yahudi mezhebinin kurucusu olan Kimmoun-Paikde kendisini mesih ola­rak görüyordu.

Moon'un dinî harekete geçiş tarihi 1951 yılıdır. 15.05.1954 yılında “Dünya Hıris­tiyanlannı birleştirmek için Kutsal-Ruh'un Derneği” teşkilatını kurmuştur. Aslında bu isim, bir programı belirlemek­tedir. Çünkü derneğin hedefi, sadece Hıristiyanları birleştirmek değil; bütün din­leri ve insanları, Tanrı'da Birlik'de topla­mak istiyordu. Derneğin amblemleri, ilahi ve beşerî yorumları sembolize eden biribirine sarılmış birtakım çizgileri göstermektedir. Moon hareketi, tam anlamıyla Mesihi bir harekettir. Bütün Mooncuîar Moon'u mesih olarak kabul ederler. Onun, yerin ve göğün mutlak ga­libi olduğuna, zafer gününde, bütün spiritüel dünyanın onun önünde secdeye kapanacağına inanmaktadırlar.

Moon'un hedefi 1960'lı yıllarda yayınla­nan bir ilanda tam olarak tasvir edilmiştir. Onlara göre 1960'da yeni bir çağ başla­mıştır. Tanrı, mutlak hakikatini, Doğunun büyük bir üstadına vahyetmiştir. Bu va­hiy, Kitab-ı Mukaddesin mecazlarını ve sembollerini açıklamaktadır. Yeryüzün­deki mesih vasıtası ile Tanrısal krallık, şimdi vuku bulmuştur. Bu yeniçağda bü­tün dinler birleşecektir. Tarihte ilk defa insan, tatmine ulaşacaktır. Tanrının iste­diği gibi olan tatmin ile insan tarafından tahayyül edilen tatmin aynı değildir. Biz son günleri yaşıyoruz. Yeni Ahit çağı, tam olarak tamamlanmıştır. Ebedi bir lanet yoktur. Birçok günahkarlar için de lanet yoktur. Her beşerî ruh, spiritüel dünyanın en yüksek küresine ulaşabilir. “Dünya Hıristiyanlannı Birleştirme Derneğinin” hedefi, yeryüzünde Tanrı­nın krallığıdır. Fakak bu sadece mesihin arkasında gerçekleşebilecektir. Yani bu, Rabbİn ikinci gelişidir. İkinci mesih, Tan­rının vaadlerini ifâ edecek ve herşeyi ta­mir edecektir. Tanrının seçtiği ve Tanrısal misyonu ifâ eden mesih, vahiy vasıtasıyla Tanrıyı halkına tanıtmaktadır. İsa ve bü­tün spiritüel dünyalar, yeni üstadın ve ta­nığın önünde silikleşmektedir. Bu hedefe ulaşmak için mensupların bü­tün güçleri, bu yöne teksif edilmelidir. Bunun için ilk hedef, yeni üyeler topla­maktır. Aileye yeni üyeler kaydetmekten daha önemli birşey yoktur. İnsanları, şey­tanları, şeytanların etkisinden söküp al­mak gerekir ki onlar da sırası gelince, başkalarını kurtarabilsinler. Hedef şudur: Her üye, ayda yeni bir üye bulmalıdır. Aslında hedef, her ayda bir üye bulmak­tır. Bunun için sokaktaki görev on iki saatlik bir çalışmayı gerekli görmektedir. Çünkü başka hiçbir şeyin önemi yoktur.

Müntesiplerin misyonun başarısı için herşeyi vermeleri gerekir. Moon'a göre, beşeriyetin Tanrıda birleşmekten başka çaresi yoktur. Bunun için Moon, herkesin bu cemaatta dahil olmasını istemektedir. Ebeveynlerin gerçek aşkı bu olmalıdır. Mesih bu dernektedir. Onun misyonu başarıya ulaşacaktır. “Dünya Hıristiyanlarını birleştirme derneği” bütün dünyayı feth edecektir.

Derneğin ana hedefi sık sık broşür ve el ilanlarında duyrulmaktadır:

1- Dünya insanlarını Allah’ın etrafında toplamak

2- Politik, sosyal ve ırkî bölünmeleri aş­mak

3- Komünizmin tenkidini açıkça yaparak açıklamak

4- Anti-komünist hareketlerle birlikte ça­lışmak

5- Kırsal kesimdeki ve şehir halklarına ge­rekli bilgiyi vermek

6- Derneğin hedefine uygun konferans, seminer ve radyo konuşmalarıyla hizmet­ler vermek

7- Dinî konular için etüd grupları oluş­turmak

Moonculuğu destekleyenler ve kabul edenler, “gerçek ailenin” üyeleri olmuş­lardır. Bu teşkilatta baba, Moon; annede Moon'un eşidir. Bu aileye giren herkes, günahtan kurtulmuştur. Moon'a göre ger­çek kilise, Dernektir, Hıristiyan kilisele­rinde mesih yoktur. Sadece birleşme kili­sesi mesihe sahiptir. Mesihin olduğu kili­se, Moon'un cemaatının toplandığı der­nektir.

“Dünya Hıristiyanlannı birleştirme der­neğinin başında Moon vardır. Moon, ba­ba, Mesih ve Yeni dünya’nın üstadı” gibi sıfatlara sahiptir. Onun dışında gerçek Tanrı yoktur. Tanrının kendisinde yaşadiğını, dünyayı ellerinde tuttuğunu belirt­mektedir.

Dış dünya'daki Moon teşkilatlarının ba­şındaki liderler, Moon'a bağlıdırlar. Moon adına hükmederler. O bulunduğu ülke­nin, Moon'un temsilcisi olarak babası sa­yılır. Liderlerin yambaşında birçok sosyal teşkilatlar vardır: Komünizme karşı zafer federasyonu-Dünya barışı ve birliği için milletlerarası federasyon-Bilimlerin Birliği federasyonu-sorumlu Diyalog için konfe­rans.

“Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği”nin doktrinel yönü de önem ta­şımaktadır:

1- Moon, Allahın sesi ve elçisidir.

2- O, Mesihtir  ve Tanrı-Babanın bedenleşmesidir.

3- Moon, yirmi beş yaşında Tanrısal vah­ye mazhar olmuştur. Ancak bunun için çok emek sarfetmiştir. Bu dokuz yıl sür­müştür. Bu andan itibaren o yerin ve gö­ğün tartışmasız galibi olmuştur.

4- Zafer gününde bütün kainat onun önünde secde edecektir. O, şeytanın galibi­dir.

5- İnsan Tanrının suretindedir. Dört şe­kildedir: Akıl, duygu, kalb ve beden

6- İnsan kendini, üç temel işe adamalıdır: Verimli olmak, çoğalmak, hakim olmak.

7- Kore, yenileşmenin başlangıcını göre­cektir. Çünkü Mesih orada doğmuştur.

8- Kitab-ı Mukaddesin anlamı tü­kenmiştir. İsa'nın fonksiyonu bitmiştir. San Myung Moon, Tanrıdan vahiy almak­tadır. İsa Mesihin, Moon'u tanıtmaya gü­cü yetmez. Moon, İsa ile konuştuğunu söylemektedir. İsa, ona başarısızlıklarının nedenlerini açıklamıştır.

9- İsa'nın başarısızlık nedeni bekarlığıdır. Bunun için Moon, evlenmeye çok önem vermektedir.

“Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” bazı günleri bayram günleri olarak kutlamaktadır: 1 Ocak, Tanrı günü bayramı 3 Ocak, İsa-Mesih’in doğum bayramı 6 Ocak, Moon ve karısının doğum bayra­mı 22 Şubat, Kuzey Kore'de tutuklama bay­ramı 24 Şubat, Kutsal kitapların iletilmesi bay­ramı, 16 Mart, Moon'un evlenme bayramı 15 Mayıs, 23 çiftin evlenme bayramı 14 Ekim hapisten çıkış bayramı. Moon'lar,  “kutsal tuz” merasimine çok önem verirler. Bunu, şeytanı uzaklaştır­mak için yapmaktadırlar. Tuz takdis edi­lerek, birçok yerde kullanılmaktadır. “Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” adı altında halâ dünyanın en dinamik dini topluluklarından birisi olan Moonculuk, çok milletli bir yapıya sahip bulunmaktadır. 1954 yılında doğan bu yeni kilise, bugün iki noktadan dikkat çe­kiyor: Birincisi, sahip olduğu müntesip sayısıdır. Bugün Mooncular, Kore, Japon­ya, Amerika, Almanya ve Fransa'da önemli sayıya ulaşmışlardır. Bugün Dün­ya'da Moon'un   müntesiplerinin  sayısı milyonu aşmıştır. İkincisi, dünyanın en zengin maddi varlığına sahiptir. Yıllık ge­lirlerinin beşyüz milyonun üzerinde ol­duğu söylenmektedir. Dünyanın meşhur şirketleri, onların elindedir. Itt, Hitachi veya Unilever şirketlerinde Mooncularm damgasının olduğu bilinmektedir. Moon'un elindeki bu servet yarım yüz­yılda meydana gelmiştir. Bugün milyon­larca Müntesip, Moon kilisesinin refahı için bütün gücü ile çalışmaktadırlar. Bu in­sanlar, keşiş askerler olarak Moon için ça­ba gösteriyorlar. Bunlar, az uyuyup, çok çalışıyorlar. Son olarak Moonculuk spor kulüpleri kurma teşebbüsünde bulun­muştur. Böylece düzenledikleri futbol maçlarıyla Din ile sporu yan yana getir­meye ve reklamlarını yapmaya gayret göstermektedirler.

Ancak her dini grup gibi Moonculuğunda aleyhinde birçok yayın yapılmıştır. Moon'un müntesiperinin, gayr-i meşru yollara başvurabildiklerinden bahsedil­mektedir. Yine de her yıl Moon, çok yük­sek sayılara ulaşan evlendirme merasim­lerine devam etmekte ve dünyanın dik­katlerini üzerine çekmektedir.

 

Murakabe (Contemflation):

 

Contemplation yani murakabe, tanrısal varlığın canlı bir mekanı olarak bir mabed tarzında yaşamaktır. Orada ruh, Kutsal Ruh'un (Saint-Esprit) bir mabedi haline gelmiştir. Bu hâle, insanın kalbiyle Allah'ı aşikâre bir tarzda düşünmesiyle ulaşılır. Metodik olarak bu, merkeze doğru tedrici ilerleme ve eleme ile meydana gelen dü­şünceden ayrıdır. Bunun için murakabe, bu merkezîleşmenin sezgisel bir yakalanı­şı olarak görülür. Yani bir kutsallaşma ve başkalaşmanın elde edilmesidir. Muraka­be, bizzat Allah'ın varlığında aşk bakışı ile düşünülen şeyi elde etmek için onun gücü ile kendi benliğinden çıkarak vecd haline yükselmesidir. Fakat itiraf edilme­lidir ki murakabe yolu, kolaylık yolu de­ğildir. Allah'ın özel lütfü bir yana, o yol; Mistiklerin, bir takım karanlıklarla veya hiç olmakla mukayese ettikleri akıl ve duyguların arındırılmasını gerektirir.

 

Musa:

 

Yahudi geleneğinde Hz. Musa, bir kanun koyucu olarak telâkki edilmiş­tir. Bundan dolayı, Hoşea, “İsraili Mısır diyarından çıkartan ve onu koruyan”[145] peygambere imâda bulunmaktadır. Yahudi peygamberlerinin ki­taplarında Musa ismi geçmektedir.[146] Özellikle Musa'nın kanun koyucu faaliyetlerini To­ra tasvir etmektedir. Bilhassa sürgünden sonra Musa'nın şeriatından bahsedilmiştir. [147]Musa İsrail milletinin kö­künü oluşturmaktadır. Çünkü İsrail mille­tine, bağımsız milli yaşayışının temel sta­tüsünü Musa vermiştir. Musa ismi, Kitab-ı Mukaddes'te ve eski doğuda istisnaî bir isimdir. Bazı bilginler, Musa isminin kökenini semitik bir köke bağlarken; bazıları da, onu Mısırlı bir isim olarak görmektedirler. Çünkü Musa ismi, Ramses döneminde oldukça çok kulla­nılmıştır. Musa, büyük bir ihtimalle M.Ö. XIV. yüzyılın sonunda, Mısır'da doğmuş­tur. Ancak daha sonra Mısır'ı terketmiş, sonra yeniden Mısır'a gelerek, halkını kurtarmak için birçok sıkıntıya maruz kalmıştır. Filistin'e doğru kavminin ba­şında yol alırken, tabiattan veya yabancı kabilelerden gelen tehlikelerle karşılaş­mıştır. Yine kendi kabilesinin isyanlarına muhatap olmuştur. Nihayet, Kenan ülke­sine girmeden yolda ölmüştür. Hz. İb­rahim’in Allah'ının ismine, Sina ve Horeb dağında yeni bir ibadet tesis etmiştir. Hz. Musa'nın tesis ettiği din, Tora'da kendini göstermektedir. Yahudi kutsal ki­taplarındaki yasalar İsrail toplu munun farklı dönemlerini yansıtmaktadır. Yine orada, sosyal ve dinî yapılar dikkat çek­mektedir. Yahudi kutsal kitapları üzerin­de yapılan tenkitler, onların sürgünden sonraki dönemde meydana getirildiği ka­naati üzerinde toplanmaktadır. Bu kay­naklarda Musa, daima aracı olarak tak­dim edilmiştir. [148]Burada Musa'nın bir diğer özelliği, vahyedilen bir kanun üzerine dayanan bir dinin kurucusu olduğudur. Musa'nın tesis ettiği bu din, hukuki veçheleri ile bir­likte ahlaki temel olarak Horeb dağındaki on emrin ifade ettiği esasa sahip bulun­maktadır. [149]Bu emirlerin birçoğu Mı­sırlıların ve Mezopotamyalıların kuralları olarak da dikkat çekmiştir. Fakat Mu­sa'nın Yahudi toplumu içindeki esas ö-nemli yeri, “İbrahim’in Allah'ının Dini­nin” temellerini ortaya koyduğu noktası­dır.

Burada, Musa'nın meydana getirdiği sis­temin, Dinler Tarihinin kavşak noktasın­da yüksek bir medeniyetin muhtevası içinde yer aldığını belirtmekte yarar var­dır. O, daha sonraki asırlarda gelişecek dini bir cemaatın temellerini atmıştır.

Dinler Tarihinde Hz. Musa'nın Yeri:

1- Hz. Musa tarafından tesis edilen din, yepyeni bir din değildir. Bu din, Hz. İbra­him’in geleneği olarak ifade edilmektedir. [150]Hz. İbrahim’in Allahı, koz­mik, politik, savaş ve şifa Tanrısı değil; bütün bu fonksiyonları üstlenen bir Tan­rıdır. Bu Tanrı, kendisini dinlemeyi bilen­leri himaye eder. Onun çağrısını ve vaadlerini dinlemek, iman sahibi olmak demektir. [151]Musa'nın Allahı, onun babasının da Allahıdır.[152] İşte bu “Babaların Allahı” kavmi birtek cemaatte birleştirecektir.

2- Hz. Musa'nın dini, Kenaan’daki pey­gamberlerin dinî mirasına sahip olmuş­tur. Bunlar, kenaan tapınaklarına dil uzatmamışlardır.  Böylece Musa Dini, Kenaan dinî unsurlarını benimsemiştir. Bir mihrab üzerinde sunulan kurbanlar, kutsal ağaçlar[153], Dikme taş­lar[154]  gibi unsurlar, Kenaanlılann dininde de görülmektedir. Hz. Musa zamanında, kitabi din yeni unsurlar da kazanmıştır. Mihraplar'da, Babalar, Tanrılarını El diye (çok eskiden Kenanlıların yüce Tanrısı) çağırmışlardır. Sina'da bu Tanrı, büyük fırtına Tanrısı olan kor­kunç ve fakat yıldırım ve şimşeklerle Ta­biatı bereketlendiren Baal'ın fonksiyonla­rını üstlenmiştir. [155]

3- Hz. Musa ile “Babalar Dini”, Mı­sır'ın, yüksek ahlâk ve politik kültürünü özümlemiştir. Çünkü, Musa'nın Tanrısı, Hakim Mısırlıların Allah'ının fonksiyon­larını yeniden almıştır. Bunun için onlara, komşularına karşı hareket tarzını ve doğ­ru davranmayı öğretiyordu. Ahit olayının da kökü, Mısır'daki yöneticilerle yöneti­lenler arasındaki antlaşmalardan geliyor­du.[156] Yeni Ahitte Hz. Musa: Yeni Ahitte (İncillerde) yetmiş dokuz yer­de Hz, Musa'nın ismi geçmektedir. Ge­nelde bu isim, “Kanun yapıcı” veya “Ka­nun yazarı” olarak geçmektedir. Eskilerin geleneği ile “Musa'nın şeriatı” arasında açık ayırım vardır.[157] Şeriatı ve Peygamberleri tamamlamaya gelen [158] İsa, on emrin temel vecibele­rini hatırlatmaktadır. [159]

Musa tarafından kalblerin sertliğinden dolayı bir taviz olarak verilen boşanmayı[160], Hz. İsa, evliliğin bozulmazlığı esasını hatırlatarak kaldırmıştır. [161]

İncil yazarları, Musa-İsa üpolojisine ol­dukça önem vermişlerdir. Bunun için de bir Musa-İsa tipolojisi geliştirmeye gay­ret etmişlerdir. Bu fikir daha önce Tesniye'de hazırlanmıştır. [162]Bu metinden anlaşılan ilk mânâ, ger­çek Peygamberlerle sahte Peygamberler arasında bir kriter vermiş olmasıdır. Buna göre, Musa'nın öğretisi gibi mesaj getiren peygamberlerin, mesajını almak gerekir. Hıristiyan çağına yakın zamanda bazı çevrelerde bu mesaj, daha ziyade ahir zaman peygamberini gösterir bir delil ola­rak anlaşılmıştır. Bunun için kalabalık ha­linde pagan kesim Hıristiyanlığı kabul ederek “İsa gerçek Peygamberdir, O, dünyaya gelmesi gerekendir” diye haykırıyorlardı. [163]İsa'nın transfigürasyona maruz kaldığı zaman, semavî bir ses, “o benim sevgili oğlumdur. Onu dinleyiniz” [164]derken, Musa ile Elie, İsa'nın yanıbaşında görünmüştür. “Onu dinleyin” daveti, Tesniye'nin 18/15'deki buyruğunun aynı­sıdır. Fakat İsa bize aynı zamanda tncilde “oğul” olarak takdim edilmiştir. Yine İsa, Musa'dan daha sade bir kul olarak tak­dim edilmiştir. [165]İncil yazar­larından özellikle Matta, Musa-İsa tipolojisine ilgi göstermiştir. Böylece, İsa'nın ço­cukluk sahneleri[166], Musa ile ilgili Haggadik rivayetlerle belli bir benzer­lik arzetmektedir. Göklerin krallığının ya­sasını yürürlüğe koymak için İsa'nın oturduğu dağ[167], Sina dağını hatırlatmaktadır. Yine İsa-Mesihdeki haki­kat ve inayetin [168] gelişini hazırlamak için Musa ile şeriatın inayetini hatırlatmaktadır. İsa'nın vahyine Yahu­dilerin muhalefeti, çok canlı bir polemik meydana getirmektedir. Öyle görülüyor ki, Musa'ya sadakatla İsa'ya iman arasın­da seçim yapmak gerekmektedir. Bunun için Yuhanna'da “(Ferisiler), ona sövüp dediler: Onun şakirdi sensin; biz ise, Mu­sa'nın şakirtleriyiz. Biz Allah’ın Musa'ya söylediğini biliriz, bu adamın ise nereden olduğunu bilmeyiz” [169]şeklinde ifadeler kullanılmıştır.

Yahudi-Hıristiyan çizgideki Hıristiyanlık ise, Musa şeriatına riayeti bir vecibe bil­mektedir. Paul, bu kanunun tartışmasında tarafgir tavır almış ve bu görüşün karşı­sında yer almıştır. Bunun için Paul, Ya­hudi şeriatını günah kavramı ile sınırlan­dırmakta ve şöyle demektedir: “Bu halde şeriat niçin oldu? Kendisine vadolunan zürriyet gelinceye kadar, melekler vasıtası ile bir meyancı eli ile tertip edilmiş olarak suçlardan dolayı ilâve olundu”[170]. Başka yerlerde ise Musa'nın görevini ölüm görevi olarak takdim etmektedir. [171]Ve Ruh görevine muhalif göstermektedir. Yine Paul, Musa'nın, zafer bağışından, Allahla konuşurken yararlandığını, bu zaferin ge­çici olduğunu da onun kesin bir zafer işa­reti olan dirilmiş İsa'nın yüzünde parla­yan zafer gibi olmadığına işaret etmektedir. [172]Fakat herşeye rağmen, Paul'e göre Musa'nın hayatında taklit edilecek şeyler vardı. Bunun için şöyle diyordu: “Allanın kavmi ile bera­ber hakaret görmeği, bir müddet gü­nahın safasını sürmeğe tercih etti.” [173]

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa: Kur'an-ı Kerim Hz. Musa'yı İsrail pey­gamberlerinden birisi olarak bil­dirmektedir [174] Allah, Hz. Musa'ya Nübüvvet verdikten sonra, bir takım mucizeler de göstermiş ve sonunda “azgınlaşan Firavun'a gitmesini emret­miştir. [175]Fakat Firavun Hz. Musa'nın davetini reddetmiş daha da azgınlaşarak sihirbazlarını Hz. Musa'yı alt etmek için çağırmış ve neticede, Allah’ın peygamberi olarak Hz. Musa'nın asası büyük bir yılan olarak, sihirbazların sihir­lerini yutmuştur. Neticede, sihirbazlar bu olay karşısında secdeye kapanmışlardır. [176]

Fakat Firavun zulümlerine devam etmiş­tir. Allah’ın emri ile Musa, bir gece Mı­sır'dan çıkmış ve Kızıldeniz'e doğru yol almaya devam etmiştir. Yine Allah’ın mu­cizesi ile kizıldenizi geçen Hz. Musa, Fi­ravunun şerrinden İsrail oğullarını kur­tarmıştır. Arkadan gelen Firavun ise de­nizde, boğulmuştur. [177]Fakat İsrail oğulları, Filistin'e gire­memişlerdir. Çünkü Filistin’in yerli halkı olan Kenanlılaria savaşmak istememişler­dir. Böylece Allah, kendilerine bu mu­kaddes ecdat toprağını nasip etmemiştir. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak orası kendileri­ne kırk yıl haram edilmiştir. Onlar (olduk­ları) yerde sersem sersem dolaşacaklardır. Artık o fasıklar güruhuna karşı tasa­lanma.” [178]Ayeti Kerime'ye göre Hz. Musa zamanın­daki Yahudiler, Filistin'e girememiş, an­cak kırk yıl sonra yaşayanlar Filistin'e gi­rebilmişlerdir. Böylece, Hz. Yakup döne­minden itibaren Yahudilerin, Filistin'e gi­rişleri böylece ikinci defa olmuştur. Daha sonra Yahudilerin başına bir sürü belâ ve musibet gelmiş yine Filistin'i Yahudileri terketmek zorunda kalmışlardır. Ancak 1918 'den sonra, Batılı güçler, yeniden Yahudilerin Filistin'de toplanmalarını sağlamış, Filistin topraklafı üzerinde 1948'de Yahudi Devletinin kurulmasını temin etmişlerdir. Bu devletin meşruiyet tartışması bugüne kadar kesintisiz devam etmiştir.

Netice olarak Kur'an-ı Kerim'e göre Hz. Musa, bir İsrailli olarak. Firavunun sara­yında büyümüş, daha sonra oradan kaça­rak, bir müddet çölde yaşamış sonra Peygamber olmuş, kendisine Tevrat verilmiş bir peygamberdir.

 

Mutlak:

 

Dinî anlamda, mutlak (Absolu), gerçek, zarurî, değişmez, gayri cismanî, Aşkın varlıktır. Onun karşısında insan, kendini bağımlı hissetmektedir. Ve hareket halinde olan herşey, yani bütün kainat ona bağlıdır. Mutlak, varolmak ve davranışta bulunmak için, kendi kendine yeterlidir. O, hiçbir varlığa bağlı değildir. İzafiyet, mutlağın karşısında sadece ba­ğımlılık ilişkisi ile vardır. Bu bağımlılık olmaksızın izafiyet yokluğa gömülmektedir. Mutlak, Allah'la hakikatle, iyilikle, aşkla ve yüce kudretle aynı olmuştur.

 

Müller Friedrich Max (1823-1900):

 

Helenist romantik Alman Wilhelm, Dessau'da doğmuş, Oxford'da ölmüştür. Schelling'den felsefe; H. Brockhaus'dan Sanskritçe; F. Bopp'dan, mukayeseli gra­meri öğrenmiş, Eugene Burnouf tarafın­dan da Zen ve Hind kültürüne vakıf hale getirilmiştir. Dilci ve şarkiyatçı olan Müller, “Dinler Tarihinde” filolojik oku­lun kurucusudur. Yine o, “karşılaştırmalı filoloji” den hareketle Dinleri ve mitoloji­leri inceleyenlerin öncüsü sayılmaktadır. Yorulmaz, bir araştırmacı olan M. Müller, Oxford'da ve Strasburg'da öğretim üyeli­ği yapmıştır. Hindi-Avrupaî inceleme­lerin öncüsüdür. Ölümünden önce “As­ya'nın kutsal kitapları” kolleksiyonunu tamamlamayı başarmıştır. Bu kitap, bir­çok şarkıyatçının yardımları ile Sacred Books of the East, 51, Vol. (1872-1895), is­mi ile yayınlanmıştır. Müller, Yazmaların önemli bir kısmını toplayarak 6 ciltlik ilk VEDA tercümesini 1849-1873 yılları arasında yayınlamışır. Ona göre Veda, Aryenlerin orijinal düşüncesini ihtiva etmektedir. Diğer Aryen dinleri olan, Brahmanizmi, Buddhizmi, Zerdüştlüğü, Grek ve Roma dinlerini in­celemenin de anahtarını Veda teşkil et­mektedir. Vedaları inceleyen Müller, po­zitivizmin düşmanı olarak, yeni bir teori­ye yönelmiştir. Buna göre Dinin ilk şekli, Henoteizm'dir. Bu Henoteizm kavramına göre. Tanrı kavramı, ne birlik ne de çok­luk ihtiva etmemekte, fakat Birliğe yö­nelmektedir. Dinin menşeinde, bir Tanrı sezgisi fikri bulunmaktadır. Bu zayıflık ve bağımlılık duygusudur. Yine bu, bir ina­yete inanma, iyilik ve kötülüğün arasını ayırma, daha iyi bir hayat ümididir. Müller, insanlığın henüz çocukluk döne­minde, zihinsel doğruluğa, muhayyile zenginliğine ve eşyaların görünümleri al­tında sonsuzluğu yakalama kabiliyetine sahip olduğunu kabul etmektedir. Tanrı­sallığın anlamı, kavramlardan ve Tanrısal figürlerden önce gelmektedir. Dinler Tarihi, dinî düşüncenin ilk evrimi­ne ve menşeine kadar çıkmak zorundadır. Bu çıkış, ne Hegelci kanunlara ne de Comte'un üç hal kanuna göre yapılamaz. Bu çıkış için tarihi bir başvuru söz konu­sudur. M. Müller'e göre, düşüncenin var­lığından beri anlatım vardır. Anlatım, reddedilemeyen bir tanıktır. Dinlenmiş olma zahmetine yegane değen şey, anla­tımdır. Burum için “Mukayeseli Filoloji”, Dinler Tarihinin anahtarı olmuştur. As­ya'nın dinî metinlerinin neşri ile bu araş­tırmalar, Din Bilimlerinde “Filolojik ve karşılaştırmalı” ekollerin doğmasına yol açmıştır.”

İşte bu prensiplerden hareket eden M. Müller, Hindistan'da, İran'da, Yu­nanistan'da, Roma'da ve Almanya'da keşfettiği mitolojilerin mukayeseli etüdünü ele almaktadır. İfade de, yapılan işlerin bir anlatımını gören Müller, mitolojilerin “anlatım eksikliğinden” kaynaklandığını izaha çalışmıştır. Buna göre, işlerinden bahsetmek için bir ifade elde eden insan, eşyalardan bahsetmek için, yine bir anla­tım bulmak zorunda kalmıştır. Fiillerin anlatımını, eşyalara uygulamıştır. Böylece ırmaklar, savaş atları; güneş, savaşçı; gü­neş ışınları, oklar; bulutlar, gemiler; fırtı­na, böğüren; güneş, parlayan haline gel­mektedir. Bu mecazi anlatım, eşyaların ki­şilik kazanmasını sağlamıştır. İşte bu, mi­tolojilerin doğumudur. Bunların birincisi güneş mitolojisidir. Bu mitoloji, günlük müşahadeye dayanmaktadır. Bu, Aryenlerde parlak Tanrı olan Deva mef­humunu meydana getirmiştir. Bu araştırmanın sonunda, M. Müller, bü­yük heyecan uyandıran şu sonuca ulaş­mıştır: Şayet insanlar, aynı dili konuşu­yorlarsa bu, onların aynı mitolojiye sahip oluşlarmdandır. İşte, İndo-Europeenlerin durumu böyledir. Bunun için Sokrat'ın, Platon'un, Aristo'nun bir takım barbarlar gördüğü insanları, biz “kardeşler” olarak buluyoruz. Böylece, filoloji ve karşılaştır­malı mitoloji bize, kendi öz tarihimizi keş­fettirmektedir. Görüldüğü gibi Müller, mukayeseli filoloji ve romantik mitoloji akımlarını belli bir senteze ulaştırmayı denemiştir.

M. Müller'e göre, dünya Dinleri etüdü, insanların yaratıcıları ile tarihin muhtelif devirlerinde, konuşmak için kullandıkları farklı dillerin etüdünden ibarettir. İnsan­lığın gerçek tarihi, Dİn tarihidir. Bu te­mel üzerinde Müller, bir dinler ilahiyatı­nın bazı unsurlarının çizgilerini vermiştir. Dünyanın muhtelif dinî düşüncelerinin arasında mevcut olan bağların araştırılmasında o, sadece dinlerin bozulma ka­nunlarını değil, kurtuluş problemini de incelemeye teşebbüs etmiştir. M. Müller'e göre, Pagan dinleri doktrini, yegane spiritüel besin kaynağıdır. Tanrısal hikmet onu, putperest milletler seviye­sine koymuştur. Tarihçi, bütün serinkanlı­lığım koruyarak, bu dinleri anlamaya ça­lışmayı denemeli ve ondan temel unsurla­rı çıkarmalıdır.

M. Müller’in eseri çok önemlidir. Onun derlediği, “Sacred Books” ve “Veda ter­cümesi” sayesinde, Batıda oryantalizm büyük gelişme göstermiştir. Müller’in, mukayeseli mitoloji ve Dinler ilahiyatı konusundaki araştırmaları, çalışmalarının en zayıf yanını teşkil etmektedir. Ancak, Dinler ilminde, onun mukayeseli araştırması, önemli bir dönüm noktası teş­kil etmektedir. Filolojiye olan katkısı sa­yesinde o, mukayeseli metoda ağır bir un­sur ilave etmiş oldu. Onun en önemli hizmetlerinden birisi de, ilk Hindi-Avrupaî dosyayı meydana getirmiş olma­sıdır.



[1] Das Heilige, 1917.

[2] Kephalaion 1, 14, 3-10.

[3] Kephalaion 1, 15, 1-39.

[4] Kephalaion I, s, 15.

[5] K 1, 5,12, 21-34; 13,1-35; S/ 14, 1-10.

[6] K I, S, 14, 7-10.

[7] PG, LVIII, 975-1058.

[8] Panarion, ed. K. Holl, Leipzig, 1933.

[9] Süryanice Büyültücü baba.

[10] Tekvin 6/2.

[11] İşaya 45/5.

[12] Markos 13/32.

[13] Matta: 18/10.

[14] Mt. 1/20; 2/13; 28/2.

[15] Luka 1/26-30.

[16] Tahrim: 66/6.

[17] Nahl: 16/50

[18] Fâtır: 35/1.

[19] Nisa: 4/172.

[20] Çıkış: 25/30-31.

[21] Zeharya: 4/2-3.

[22] Matta: 1 ve Luka 1. Bablar.

[23] Matta: 2/1-8, Luka 2/1-15.

[24] Luka 2/19, 51.

[25] Luka 2/22-50.

[26] Matta: 13/65, Markos: 6/3

[27] Yuhanna: 2/1-12.

[28] Yuhanna 2/12.

[29] Matta: 13/53-58; Markos: 6/1-6.

[30] Luka: 2/41-42.

[31] Yuhanna: 19/25-27.

[32] Resullerin işleri, 1/14

[33] Luka: 2/42.

[34] Vahiy: 5, 6, 12.

[35] Luka: 1/30

[36] Luka 1/42.

[37] Luk: 1/45.

[38] Luka: 1/35.

[39] Matta: 1/1, 17; 2/4; Luka: 2/11, 26

[40] Luka 1/28, 35.

[41] Luka: 1/38

[42] Luka. 1/45.

[43] Luka: 2/19, 51.

[44] Luka: 1/35

[45] Luka: 1/49.

[46] Luka: 10/38-42.

[47] Yuhanna 4/27.

[48] Luka: 11/27-28.

[49] Âl-i İmran: 3/35-36

[50] Âl-i İmran: 3/42-43

[51] Âl-i İmran: 3/37

[52] Âl-i İmran: 3/45-46

[53] Al-i İmran: 3/47

[54] Mer­yem: 19/16-22

[55] I. Samuel, XXIV, 7: Tarih­ler, XVI, 22.

[56] İşaya XLV/1.

[57] Sanhedrin 98.

[58] 2. Sam. 23/1; 22/1; I Korintos 6/16, 15/16.

[59] Mezmur, 19, 29, 104, 147, 148.

[60] 105, 117,149.

[61] 113, 135, 136, 145, 147.

[62] 44, 60, 74, 137, 79, 83, 123.

[63] 85

[64] 102

[65] 5, 7, 35, 54, 57, 70, 141, 142

[66] 55

[67] 109

[68] 38, 41

[69] 64, 140, 143

[70] 68, 118, 124, 126, 136, 138.

[71] 66

[72] 67

[73] 32

[74] 9-10; 30.

[75] 78, 105, 106

[76] 15, 24, 134

[77] 19, 119

[78] 37, 73, 112

[79] 90

[80] 49

[81] 128

[82] 133

[83] 47, 93, 96-99

[84] 46, 48, 76, 84, 87, 112

[85] 2, 45, 72, 89, 110, 132

[86] 50, 75, 81, 82

[87] 6, 32, 38, 51, 102, 130, 143

[88] 84, 120-134

[89] Yuhanna 13/18, Matta 21/16, Luka, 24/44.

[90] XX/4.

[91] XX/8.

[92] XX/10.

[93] Tao-te-ching.I.

[94] Sagesse d'Ani, XVIII.

[95] Yuhanna: XVIII, 37.

[96] Enam: 5/25; Enfal: 8/31; Nahl: 16/24; Mü’minun: 23/83; Furkân: 25/5; Neml: 27/68; Ahkâf: 46/17; Kalem: 68/15; Mutaffifin: 83/13.

[97] Levililer, 18/21; 20/2-5, II Krallar 23; Yeremya 32/35.

[98] II. Krallar, 3/27; 27/16.

[99] Çıkış IV/3

[100] Çıkış IV/6

[101] Çıkış VII/20-21

[102] Çıkış VIII/6

[103] Çıkış VIII/13-14

[104] Çıkış VIII/17

[105] Çıkış VIII/24

[106] Çıkış: IX/6

[107] Çıkış IX/10

[108] Çıkış: IX/23

[109] Çıkış: X/13

[110] Çıkış: X/22

[111] XII/29

[112] Çıkış: XIV/27

[113] Çıkış: XVI/31

[114] Çıkış: XVI/13

[115] Çıkış: XVII/6-7

[116] Çıkış: XVII/8-15

[117] Çıkış: XIX/20-24

[118] Çıkış: XXIV/12

[119] Matta: IX/6; Luka: IV/39; Matta: VIII/5-13

[120] Matta: XX/29-34; Yuhanna: IX/l-7

[121] Luka: XI/14

[122] Matta: 1/25; VIII/15-16; Luka: XI/14; Luka: IV/35-36

[123] Luka: VII/11-14; Yuhanna: XXI/45

[124] Yuhanna: 1/47-48

[125] Matta: XV/32-38.

[126] Al-i İmran: 3/49

[127] Maide: 5/115

[128] Âl-i İmran: 3/49

[129] Enbiya: 21/68-69

[130] Şuara: 26/155

[131] Taha: 20/69

[132] Şuara: 26/63

[133] Âl-i İmran: 3/49; Maide: 5/46-78, 110-115

[134] İsra: 17/90-93. Hıcr 15/6-7; Furkan: 25/7-8, Kasas: 28/48, Enbiya: 21/5.

[135] Alak: 96/1-5.

[136] el-Müddessir: 74/1-6.

[137] Şuarâ: 26/214.

[138] İbn-Hişam: 1/205.

[139] İbn Hişam, I, 357

[140] Croyances, II. 99.

[141] Histoire des Religions et Methode Comparative, Paris 1909-1912.

[142] L'etude Compareee, I-II, 1922-1925

[143] La Religion dans son sence...

[144] s. 66.

[145] 12/13

[146] M.Ö. 6/4; Yeremya: 15/1; İşaya: 63/11

[147] Nehemya: 8/1.

[148] Çıkış: 20/23-24; 34/10-28.

[149] Çıkış 20; Tesniye 5; Levililer 19/3-11, Hoşea, 4/1, Yeremya 7/9; Mezmurlar 15.

[150] Çıkış: 3/6.

[151] Tekvin: 15/6.

[152] Çıkış: 3/6.

[153] Tekvin: 21/33

[154] Tekvin:   28/18

[155] Çıkış: 19/16.

[156] Çıkış: 34/10, 27

[157] Markos: 7/9-10.

[158] Matta 5/17

[159] Markos: 7/10; 10/19.

[160] Markos: 10/5

[161] Markos: 10/6-9.

[162] Tesniye: 18/15-18.

[163] Yuhanna: 6/14.

[164] Markos: 9/7

[165] İbranilere 3/5.

[166] Matta: 1-2

[167] Matta: 5-7

[168] Yuhanna 1/17

[169] Yuhanna: 9/28-29

[170] Galatyalılara, 3/19

[171] 2, Kor: 3/7

[172] 2. Kor: 3/12-18.

[173] İbra­nilere: 11/25.

[174] el-A'raf: 7/104-105.

[175] Taha: 20/9-36.

[176] el-A'raf: 7/106-126.

[177] eş-Şuara: 26/25-67.

[178] el-Maide: 5/20-26.