Islam Tarihi - 15 M - Index Web
M
Maimonide, Rabbi Moise Ben Maimon (1135-1204):
Malinowski Bronislaw (1884-1942):
Müller Friedrich Max (1823-1900):
M
Magen David:
İbranice'de “Magen” kelimesi, kalkan anlamına gelmektedir. “Magen David” Davudun kalkanı demektir. Magen David, altıgen yıldız şeklinde gösterilmiştir. Bu şeklin oluşmasında David kelimesinin İbranice yazılışı etkili olmuştur. David, İbranice, “Dalet-Vav-Dalet” harfleriyle yazılır. Eski İbrani alfabesine göre Dalet harfi, Yunan alfabesindeki “Delta” ya benzeyen küçük bir üçgen şeklinde yazılıyordu. Buna göre, David isminin yazılışı o devirde iki üçgen şeklinde idi. İki dalet’in birleşmesi, yani iki üçgenin altıgen bir yıldız şeklinde çizilmesi, Kral David’in adını temsil ediyordu. Ancak David’in oğlu, Süleyman, sembol olarak babasının altı köşeli yıldızını değil; beş köşeli yıldızını benimsemiştir.
Altı köşeli yıldızın Hz. Davud'dan önceki dönemlerde de kullanıldığını görüyoruz. Bronz çağında (M.Ö. 3200-1200) altı köşeli yıldızın var olduğu bilinmektedir. O dönemde yıldızın sihirli bir güce sahip olduğuna inanılmaktadır. Kötü ruhları kovan ve insanları kötülüklerden koruyan bir tılsım olarak kullanılmıştır. İsrail'de yapılan bir kazıda bulunan M.Ö. 20 veya 10 yıllarına ait bir “Magen David”, bulunmuştur. Bu yıldızın bu yıllarda kullanıldığı sanılmaktadır. Aynı motif, Kineret gölü kıyısında II. yüzyıldan kalan Kfar-Nahum sinagogunun kalıntıları arasında da bulunmuştur. Mozaik, Fresk ve taş oymaları bakımından son derece zengin olan bu sinagogun kalıntılan arasında beş ve altı köşeli yıldız motifleri de bulunmuştur. VI. yüzyılda İtalya ve İspanya'da David adlı kişilerin mezar taşlarına altı köşeli yıldızların kazıtılmış olduğu da görülmektedir. XVII. yüzyılda Almanya'da David Gans adlı bir Rabi'nin mezar taşı bu konuda çok önemli bir örnek teşkil etmektedir. Altıgen yıldızın ilk defa “David Yıldızı” olarak adlandırılmasına, yazılı örnek XIII. yüzyılda kabalist Yosef Gikatilla'nın eserlerinde görülmektedir. Diğer yandan, ilk İbranice kitap olarak Prag'da 1512'de yayınlanan “Sefer Tefirof'un kapağında bir “Magen David” vardır.
Magen David, Yahudilik simgesi olarak ilk defa, Prag Yahudi cemaati tarafından kullanılmış ve bu cemaatin özel bir resmi sembolü olarak kabul edilmiştir. Daha sonra bu yıldız Viyana Yahudi cemaatine geçmiştir. Viyana'da eski Yahudi mahalleleriyle Hristiyan mahallesini, sınır olarak ayırmada kullanılan bir “Magen David” bulunmaktadır.
Magen David'e, Kabala ile birlikte daha büyük bir önem verilmiştir. Çağımızın ünlü kabalisti Gershon Sholem, Magen David’in tarihi gelişimini şöyle açıklamaktadır:
Hıristiyan dünyasında kabul edilen Haç'a karşılık, Yahudilerin de bir sembole ihtiyaçları vardı. Bu ihtiyacı Magen David karşılamıştır.
Yahudi milletiyle altıgen yıldız arasında çok sıkı bir bağ görülüyorsa da, diğer birçok milletin bu motifi, süsleme sanatlarında sık sık kullandıkları da görülmektedir: Hıristiyan kültüründe, birçok Bizans kilisesindeki oyma ve fresklerde, ah-Şap kabartmalarda ve mühürlerde altıgen yıldıza rastlanmaktadır. Daha sonraki dönemlerde altıgen yıldızı Hıristiyanlar, Yahudilere ait bir sembol olduğu için terketmişlerdir. İslâm süsleme sanatında da altı köşeli yıldıza sık sık rastlanır. Meselâ, memluklerin inşa ettirdiği Hebron'daki “Harem el-Halü” caminin mermer duvar süslemeleri, Osmanlı döneminden kalan eski Kudüs şehir duvarları ve kuleleriyle çeşitli devirlere ait paraların üzerindeki altıgen yıldız şekilleri gösterilebilir. İslâm sanatında zamanla beşgen yıldıza daha çok ilgi gösterilmiştir. Hatta bazı İslâm ülkelerinin bayraklarında beşgen yıldız resmi bulunmaktadır. Hint kültüründe de altıgen yıldız resimleri ve şekilleri vardır. Hint mabetlerinde, türbelerinde ve hatta Hint gemilerinin bayraklarında altıgen yıldız resmi görmek mümkündür. Nepal'de ruh ve madde arasındaki ahengi simgeleyen altıgen yıldız, kralın tacına işlenmiştir. Bazı uzak-doğu kültürlerinde bu yıldız, kadın-erkek ilişkilerini simgelemektedir. Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl’in yakın arkadaşı Dr. David Wolfson, 1933'de Prag'da “Tallif'teki gibi beyaz zemin üzerine iki paralel mavi çizgi arasına ortalanmış bir “Mavi Magen Davİd”in Yahudi milletinin sembolü olmasını önermiştir. Bu Yahudilerin bayrağı olarak onaylanmıştır. 1948 yılında İsrail Devleti kurulunca, Magen David İsrail devletinin milli bayrağı olmuştur. Günümüzde bu yıldız, İsrail Devletinin bayrağındaki sembol olmakla kalmamış, ortodoks veya liberal olsun dünyadaki bütün Yahudilerin milli sembolü haline gelmiştir.
Mahâyâna:
Budizm, ilk asırlarda, kurucusunun vaazlarının ahlâkî yönü üzerinde durmaya ve netice itibariyle Nirvanaya ulaşmaya imkan veren benliğe hakim olma tekniğini geliştirmeye önem vermiştir. Bununla beraber, çok kuru olarak görülen bu akıma karşı bazı Budistler, vaazlarını daha ziyade Buda'nın sözlerinin ıslah edici veçhelerine ve yeryüzüne gelen Buda'nın ve Buda'dan önce gelen Budhas'ların tecrübe ettiği, merhamet ü-zerine yöneltmişlerdir. (Veya bizzat insanları kurtarmak için durmadan bedenleşen yegane Buda üzerine). Buna karşılık olarak insanlar, sayısız Bodhisatvaların ve bizzat Buda'nın önünde tapınma tecrübesini ifa etmişlerdir. Böylece, Budizmin, tedrici şekilde yeni bir görünümü hazırlanmıştır. İşte bu görüşün salikleri, dar denilen Hinayânâ'ya nisbetle buna “Büyük yol” (Mahâyâna) adını vermişlerdir. Mahâyânâ ekolü, kara yolu ile Hindistan'ın dışında yayılma alanı bulmuş; böylece Türkistan, Tibet, Çin, Kore, Japonya, Vietnam, Mahâyâna mensuplarına vatan olmuştur. Mahâyâna ekolu, Budizme, mitolojik bir renk vermiştir. Çünkü o, Budhaslan alabildiğine çoğaltmıştır. Buna göre, Budhaslar, sadece büyük sayılarla yeryüzünde değil, uzayda da oturmaktadırlar. Üstelik her Budhas, tabiatüstü bir vücuddur (Hatta onun birçok vücudu vardır. Bir takım harikalar'da icra edebilirler.) Yine bu Budhas'lardan Amitâbhas (ölümsüz ışık), Akshobhya (sabit), Bhaishajya Guru (tabib) v.s. gibi bazıları özel tapınma konusu olmuştur. Yine Mahâyâna’nın salikleri, bir takım tanrılara ve tanrıçalara tapınaktadırlar. Çünkü göksel dünyalar olduğu gibi, cehennemi dünyalar da vardır. Sâlikler, ibadetlerini özellikle Bodhisattva'ya, yani varlıkların aşkı ile Nirvana'ya girişlerini erteleyen istikbalin Budhaslarına adamışlardır.
Maimonide, Rabbi Moise Ben Maimon (1135-1204):
İspanya'nın Kurtuba şehrinde doğmuştur. Çocukluğundan itibaren babası tarafından Kitab-ı Mukaddes ve Talmud eğitimine tâbi tutulmuştur. Diğer yandan matematik eğitimi de almıştır. Daha sonraki dönemlerde Arap hocaları onu, felsefeye ve tabiî ilimlere yöneltmişler ve özellikle Tıp alanında yetiştirmişlerdir. İspanya'dan kovulunca önce Fas'a gelmiş, Filistine hicret teşebbüsünde bulunmuş daha sonra da Mısır'da Fostat'a yerleşmiş ve orada ölmüştür.
İslâmiyet, Yahudilerin bulunduğu ülkelere yayılınca ve bu ülkeler müslüman hakimiyetine girince, Maimonide, hemen Yahudilerin imanlarının temelini sağlamlaştırmaya yönelmiştir. İşte Mishneh Torah adlı kitabı böylece meydana gelmiştir. Bu kitap, şifahî kanunun bir tedvini olmuştur, Maimonide bu kitapta, Talmud üstadlarının çözüme ulaştırmadığı konuları ele almıştır. Felsefî bir temelden hareketle yazmış olduğu Sefer Ha-Mada' (Bilgi kitabı) isimli kitabını, İbranice yazmıştır. Bu kitapta Yahudi kanunlarını, sivil, cezaî ve dinî olmak üzere üçe ayırmıştır. Bu kitap, kullanış bakımından Talmuddan daha pratiktir.
Yine O, Sefer Ha-Mitswot'da (Emirler kitabı) 613 emirler ve yasağı tasnif etmiştir. Ayrıca, imanın on üç maddesini açıklamıştır.
Fakat Maimonide’in temel felsefî eseri, Moreh Nevukhim (Şaşıranların Rehberi) ismi ile yazdığı kitabıdır. Maimonide, bu kitapta Aristo'nun ateşli bir talebesi gibi görünmektedir. O, bu eserinde vahiy ile aklın doneleri arasında çelişki değil; uyum olduğunu isbat etmeye çalışmaktadır. Maimonide, bu eserini Arapça olarak yazmıştır. Ancak XIII. asırda Samuel İbn Tibbon tarafından İbranice'ye çevrilmiştir. Prof. Dr. Hüseyin Atay, Delaletti'1-Hairin'i, Arapça yazmalardan edisyon kritik yaparak Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayınları arasında yayınlamıştır. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Dinler tarihinde asistan olan Hatice Doğan, Deîaletü'l-Hairİn üzerinde Doktora tezi hazırlamaktadır. Maimonide hayatını müslümanlara ve Yahudilere doktorluk yaparak geçirmiştir. Maimonide’in bazı fikirleri Yahudi ilâhiyatçılarınca tenkid edilmiştir. Yine de Yahudi ilahiyatının en büyüklerinden biri olarak telâkki edilmektedir.
Malinowski Bronislaw (1884-1942):
Malinowski Polonya'nın Cracovie şehrinde doğmuştur. Fakat İngiltere'de London Shool of Economics do profesör olarak çalışmıştır. Melanezya toplumu üzerinde incelemelerde bulunmuş ve Tropriande adaları toplumu üzerinde iki ciltlik Coral Gardens and their Magic (1935), ismi ile önemli bir incelemede bulunmuştur. Bu eser 1974 yılında Fransızcaya çevrümiştir: Les Jardins de Corail. Fonksiyonalist okula bağlı olarak Malinowski dine iki önemli fonksiyon atfetmektedir: Ona göre önce Din, insanın kendi kendine sorduğu niçin sorularına cevap vermektedir. Sonra, tabiatüstü müeyyideler vasıtasıyla kurumları geçerli kılmaktadır. Dinî merasimler, merkezi güçlere karşı harekete geçmekte ve grupla bütünleşme vasıtaları sağlamaktadır. Bunun için Malinowski'ye göre büyü, dinden ayrılmaktadır. Çünkü büyü, aksiyonunun etkinliği içinde insanların güvenini artırmakta ve cemaatin üyeleri arasında ahengi sağlamaktadır. Büyü merasimi, bir sona doğru yönelmektedir. Din ise, bizatihi sondur.
İşte bu gibi farklı konular, Malinowski'nin yazdığı aşağıdaki eserlerinde geliştirilmiştir:
The Foundation of Fait and Morals, 1936; Magic, Science and Religion, 1948; Une theorcie Scientifique de la culture, 1968; la sexualite et sa Repression dans les societes primitives, 1969.
Mana:
Mukayeseli Din tarihi incelemelerinde önemli bir yeri olan terimlerden birisi Mana terimidir. Özellikle XX. yüzyılın başında mana terimi çok şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Mana kelimesini ilk defa 1814 yılında Polinezceden getiren W. Williams olmuştur. Williams, Mana kelimesini “kuvvet” veya “tesir” kelimesiyle açıklamaya çalışmıştır. “Mana” kelimesini Batı literatürüne kazandıran özellikle Max Müller olmuştur. M. Müller, bu kelimeyi, Melanesie'de bulunan R. Codrington'un bir mektubunu zikrederek 1878'de Hibbert Lectures'de kullanmıştır. Müller, Mana kelimesini fiziki olmayan bir güç olarak tasvir etmiştir. Fakat ona göre Mana, iyi ve kötü işler yapabilmektedir. Diğer yandan Mana, serbestçe dolaşabilmekte ve hiçbir eşyaya bağımlı olmamaktadır. Daha sonra Mana konusunda Codrington önemli açıklamalarda bulunmuştur: Ona göre Mana kavramı bütün Pasifikte kullanılmaktadır. O da Mana kelimesini “fiziki olmayan bir güç ve tesir” olarak tarif etmektedir. Ona göre Mana, “Tabiatüstü anlamında bir birdir” Mana bir fiziki güç olarak veya bir çeşit güç olarak görünebilir. Bu güce bir insan da sahip olabilmektedir. Mana, bir eşyaya bağımlı değildir. Fakat, vücutlarından ayrılan ruhlar veya birtakım tabiatüstü birşeye taşıyabilmektedirler. Yine Codrington'a göre mana, su, taş ve kemik vasıtasıyla da hareket edebilmektedir.
Mana terimi özellikle XIX. ve XX. yüzyılda birçok bilim adamı tarafından kullanılmış ve Dinlerin evrimi ve kaynağı konusundaki tartışmada ele alınmıştır. Marret, Encyclopedia of Religion and Ethics'e yazdığı Mana hakkındaki maddede Mana teriminin, dinî tecrübedeki yerine geniş yer vermiş ve Mana'nın, Animist, teist ve büyüden önce olduğunu düşündüğünü ifade etmiştir, E. Durkheim ise 1912 yılında yazdığı “Dinî Hayatın iptidâi şekilleri” isimli kitabında, Mana'da, Totem’in tecrübesinin temelini gördüğünü yazmaktadır. Daha sonraki çalışmalar, Mana terimini, diğer dinî sistemlerdeki kişi üstü tanrısal kavramlarla aynı tutma eğilimi göstermişlerdir. Meselâ, Amerika Algonquins'lerindeki Manitou, Amerika Iraquois'larındaki Orenda, R. Otto'daki Numineux [1] ve Hind Vedalarındaki Brahman gibi.
Mani (216-277):
Manicheizm’in kurucusu olan Mani, 14 Nisan 216 yılında Mardînu'da doğmuştur. Burası Kuzey Babil'de Dicle ile Fırat'ı birbirine bağlayan bir kanal üzerinde kurulmuş olan bir yerleşim merkezidir. Sasani hanedanlığının kurucusu olan Ardashir’in ölümünden sonra kral olan I. Shâpûr'un saltanatı sırasında Mani, İran'da, Mesene'de ve Parthes bölgelerinde vaaz etmeye başlamıştır. Shâpûr'un daimî himayesine mazhar olan Mani, otuz yıl boyunca talebelerini eğitmiş ve yazılarını kaleme almıştır. Diğer yandan kilisesini organizc etmiş ve misyonerlerini doğuya ve batıya göndermiştir. 271-272 yıllarında Shâpûr'un ölümünden sonra oğlu I. Hörmizd, babasının dinî politikasını devam ettirmiştir. Ancak 274 yılında Shâpûr'un diğer oğlu 1. Behrâm kırallığı eline almıştır. Onun döneminde Mazdeizm, Devlet dini seviyesine çıkartılmıştır. Neticede Mani tutuklanmış, kısa bir mahkeme sonunda Gundes-hâhpur'da (Belapat) hapse atılmıştır. Yirmi altı günlük bir işkence hayatından sonra Mani, 26 Şubat 277 yılında ölmüştür. Başı koparılmış ve şehrin kapılarından birinde teşhir edilmiştir.
Manicheizm hakkında ilk ciddi çalışmayı 1734 yılında I. de Beausorbe yapmış ve Mani hakkındaki yapılan yanlışlıkları düzeltmiştir. Ona göre Mani, Doğu ile Batı'yı uzlaştırmaya teşebbüs etmiştir. Mani, zeki ve kültürlü bir adamdır. Babil ve İran'daki bilimlere kendini vermiş müzisyen, matematikçi, ressam, astronom ve doktordur. Şehristani ve İbn Nedim gibi Müslüman tarihçiler ve Asur-Babil dinleri, Mani konusundaki yanlışları düzeltme imkanı vermiştir. Bunun için Mani konusunda şu soru daima sorulmuştur: “Mani, dinî bir deha mıdır? Yoksa sadece bir Senkretizm yapan basit bir derlemeci midir? Onun senkretizminde Zerdüşt doktrini, Budist ahlâkı, Mithrâ kültü ve Hıristiyanlıktan alınmış olan bazı unsurlar bulunuyor mu?”
1930 yılında Mâdi şehrinde bulunan Kıptice metinler, Mani'nin biyografisi konusunda önemli açıklamalar getirmiştir. Manicheizmin din bilgisine giriş olan I. Kephalaion da, Mani, kurtuluş peygamberlerinin sonuncusu olarak takdim edilinektedir. İnsanların kurtuluş tarihi seyrinde Mani'den önce gelen birkaç selefin ismi zikredilmektedir. Bu isimler, Ademoğlu Sethel, Enosch, Henoch, Nuh oğlu Sem, Buddha, Zarathoustra ve İsa'dır. Daha sonra, havarilerin gayretlerinden Paul'un misyonundan ve Paul'un vaazlarının kilisede meydana getirdiği krizden bahsedilmektedir, Yine dünyayı düzeltmeye teşebbüs eden iki adamdan bahsedilir ki muhtemelen bunlar, Marcİon ve Bardesane'dır.
İsa'nın haber verdiği Paraclet’in zamanı Mani'nin zamanı olduğu yazılmaktadır. [2]Burada Yuhanna 16, 8-11 değiştirilerek Gnostik bir perspektif ile Mani, yaşayan Paraclet’in kendi üzerine inmiş olduğunu açıklamaktadır. Bunun sebebinin de nesillere ve dünyalara gizli olan sırrın açıklanması olduğunu bildirmektedir. [3]Buradan, Manieheizm'deki temel sırrın, köklü ve evrensel düalîzm olduğu görülmektedir. Bu köklü ve evrensel düalizm, gelmesi vaadedilen Paraclet’in ikizi olan Mani olmuştur.
V. asrın tarihini taşıyan bir Papirüs'ün, Oxyrhnchos'un mezarında bulunması, Mani konusunda yeni bilgiler ortaya koymuştur. Cologne'da (Cmc) muhafaza edilen bu metin, özellikle Mani'nin biyografisi hakkında bilgi vermektedir. Buna göre Mani, 4 ile 24 yaşları arasında formasyonunu, Menaqqede (Temizlenmiş olanlar) veya Halle heware (Beyaz elbiseler)ler arasında tamamlamıştır. Hem Yunanca hem de Kıptî metinler Manicheizm sofularını baptistâî (vaftiz edilmişler) olarak belirtmektedirler. Yani bunlar, ete, şaraba ve sekse düşmandırlar. Bunlara yaklaşmamak üzere vaftiz olmaktadırlar.
Cologne'da saklanan metinde Mani; dört yaşında vaftizlerin arasına girdiğini ve aydınlık meleklerinin himayesi altında büyüdüğünü açıklamaktadır. Mani oniki yaşma geldiğinde semavî bir ziyarete muhatap olmaktadır. İşte ilk vahye, o zaman muhatap olmuştur. İbn Nedim'e göre bu vahyi getiren melek At-Taum'dur. Bu Nabatence bir kelime olup ikiz demektir. Yine Cologne'daki metin, semavî bir ikizden de bahsetmektedir. Bu ikiz ise Mani'yi peygamber yapan Paraclet'tir.
Mani Dinî:
Dinler Tarihi Manicheizmi, kitabî dinler içine dahil etmektedir. Çünkü Mani'ye göre, Zarat-houstra'nın, Bouddha’nın ve İsa'nın başarısızlığının nedeni, vahiylerini yazmamış olmalarıdır. Bunun için Mani, dinî mesajlarını kendi elleriyle yazmaya çok itina göstermiştir. Böylece kilisesi tarafından intikal ettirilmeye yöneltilen vahiyleri ihtiva eden “Mevsuk yazılar” meydana gelmiştir. Evrensel bir dinin kurucusu olduğunun farkında olan Mani, tebliğlerinin ilk yıllarında sadece doktrininin İtina ile açıklanmasına değil; onun açık bir dil vasıtasiyle nakline ve mesajının bozulmadan tercüme edilmesine de oldukça özen göstermiştir. İşte Mani'nin bu kaygısı, Manicheist alfabenin meydana getirilmesini sağlamıştır. Bu alfabe, Pehlevice'nin yerine geçmiştir. Mani, ortaya koyduğu alfabe ile kilisesine önemli dokümanlar bırakmıştır.
Gnostisizm misyonerlerinin propagandası içinde Manicheen kuralları bir seçim üstünlüğüne sahip bulunuyordu. İşte Mani'nin yazılarının, düşmanları tarafından yasaklanmasının nedeni budur. 31 Mart 297'de İskenderiyye'de, Manicheen'lere karşı yayınlanan Diocletien fermanı, Mani'nin mesajlarının yakılmasını emretmektedir. Şüphesiz Manicheizm metinlerine karşı gösterilen bu reaksiyon, bu edebiyatın kaybolmasını sağlamıştır. Şimdiki Mani ve kilisesi hakkında verdiğimiz bilgilerin kaynağı, XX. yüzyılda Tourfan vadisinde Medine Mâdi'dc ve Oxyrhynchos'da bulunan dokümanlardır. Bu belgelere göre “Manicheenes Yazılar” konusunda P. Alfaric’in yaptığı çalışmalar oldukça faydalıdır. Alfarîc, Mani'nin derlemelerinin uzun bir listesini vermektedir: Açta Archelai, Sakramentler (Les Mysteres), prensipler (principes), İncil ve Hazine olmak üzere dörtlü bir tasniften bahsetmektedir. Bu tasnif, Mani'nin dört büyük eserinin tanındığını ortaya koymaktadır.
Mevcut belgeler ışığında M. Tardiun, Mani'ye dokuz, yazılı belge atfetmektedir. Mani'ye atfedilen İncilin üç parçası Cologne'da bulunan metinde muhafaza edilmiştir. Bu yazılar, Mani'nin İsa'nın haber verdiği Paraclet olduğunu izah etmektedir. Tresor adı verilen kitap, Mani kilisesinin savunmasını yapmaktadır. Sırlar (mysteres) kitabından İbn Nedim bahsetmektedir. Bu kitap, doktrin açıklamaları ile sahte dinlerin açıklamasını ihtiva etmektedir. Efsaneler, mitolojiden bir derlemedir. Özellikle dünyanın başlangıcı hakkında bilgi vermektedir. Kawan kitabı ise Parthes'lerin isteği üzerine yazılmıştır. Bu kitaba, Iivre des Geants (Devler kitabı) da denmektedir. Mektuplar: Mani birçok mektup yazmıştır. Bu mektupların bir kısmı, şeflere, bir kısmı cemaatlere, bir kısmı doktrinle ilgili olarak yazılmışlardır. Bu konudaki en güzel mektup derlemeleri 1930'da Medine Mâdi'de bulunmuş, ikinci dünya savaşı sonrası Berlin'den çalınmıştır.
Yine geleneğin bildirdiğine göre, Mani, iki Mezmur iki de Dua kitabı meydana getirmiştir. Fakat onun talebeleri ilâhiler ve dualar yazmaya devam etmişlerdir. Manicheizm kilisesinin bugün resmen kabul ettiği yazılar şunlardır:
1- İncil,
2- Hazine,
3- Sırlar,
4- Efsaneler,
5- Devler Kitabı,
6- Mektuplar,
7- İlâhiler,
8- Dualar.
Mani başka yazılar da yazmıştır: Meselâ Shabuhragan bunlardan biridir. Bu kitabı Mani, Pehlevice yazmış ve onu I Shâpûr'a hediye etmiştir. Bu kitabın Tourfan'da bulunan parçaları sayesinde muhtevanın ne olduğunu bilmekteyiz. Bu kitap, yeni din hakkında Sasani imparatoruna açıklamalar yapmaktadır. Diğer bir kitap da, Asyalı geleneğin zirkettiği Arzhang Mani'dir. Bu kitap ise, Kıptice yazılmış Homelies'nin 25/5 sahifesinde zikredilen imaja uygun düşmektedir. Maniheizm düalist (ikilikçi) bir gnostik dinî karaktere sahiptir. İki köklü ve ezelî prensip orada biribirine zıt olarak yer almaktadır. Bunlardan birisi Aydınlık diğeri Karanlıktır. Maniheizmin kurucusu Mani, kendini son peygamber olarak takdim etmektedir. Bu son peygamber, I-sa’nın vaadettiği Paraclet'tir ki Mani budur. Maniheizm, bizzat Mani tarafından organize edilen bir kiliseye sahiptir. Bu dinin kitapları, kadroları ve diğer kurumları yine Mani tarafından meydana getirilmiştir:
I- Mahieizm'de düalizm ve kurtuluşun tarihi: I. Kephalaion on iki maddelik kısa bir Gnostik kredo ihtiva etmektedir. Bu kredoyu şöylece özetleyebiliriz:
1- Hayy olan, Paraclet üzerine indi ve benimle konuştu,
2- Nesillerden ve dünyalardan saklanan gizli sırlar bana vahyolundu,
3- Aydınlıkların ve karanlıkların sırları bana vahyedildi. Öyle sırlar ki, karanlıkların başlattığı büyük savaşın ve mücadelenin sırrı,
4- Yine bana, aydınlık ile karanlığın nasıl karıştığı ve bu dünyanın nasıl yaratıldığı vahyedilmiştir,
5- Yine bana, ışık Tanrılarının, ışığı kurtarmak amacı ile orada yer almaları için kayıkların nasıl sabitlendiği açıklanmıştır,
6- İlk insan olan Adem’in yaratılış sırrı ve Adem’in yediği bilgi ağacının onun gözlerini açma sırrı bana anlatıldı, 7- Kiliseleri seçmek için dünyaya gönderilen havarilerin, seçilmişlerin, onların emirlerinin, dinî öğretenlerin, onların yardımlarının ve emirlerinin, günahkarların, onların amellerinin ve onları bekleyen cezanın sırları bana öğretildi.
8- Böylece gelen veya gelecek olan herşey bana Paraclet tarafından vahyedildi. [4]
Bu sekiz madde ayrıldığında on iki madde olmaktadır.
Bu metin, Paraclet tarafından vahyedilen on iki sırrı takdim etmektedir:
1- Aydınlık ve karanlığın iki krallığı,
2- Onların savaşları,
3- Karanlıklarla aydınlığın karışımı,
4- Kozmozun oluşumu,
5- Aydınlığın Kurtuluşu veya
6- Kurtuluşun sırrı,
7- Ademin yaratılması,
8- Bilgenin sırrı,
9- Peygamberlerin misyonu,
10- Seçilmişlerin,
11- Dinî öğretenlerin,
12- Günahkârların sırları.
On iki maddelik bu kreodonun böyle karışık olması, zamanla bazı maddelerin birleştirilmiş olmasından ileri gelmektedir.
II- Mani Kilisesi ve Kurtuluş Vasıtası: Maniheizmin’in bu gnostik kredosu Mani'yi semavî sırların açıklayıcısı makamına koymaktadır. [5]Bu Maniheizm kristolojisi bize, Isa’nın ruhanî bir bedende tarihi gelişimi, onun Yahudi mezhebi içinde tezahürünü, on iki havarinin ve yetmiş iki tilmizin seçimini, Yahuda'nın ihaneti vasıtası ile karanlıkların hücumunu, İsa'nın ölüme mahkum edilmesini, çarmıha gerilişini, ölümünü ve dirilmesini, havarilerin Paul'un misyonunu, Marcion ve Bardesane’ın misyonunu, takdim etmektedir. Nihayet Mani'nin misyonu gelmektedir. Bu konuda şöyle yazılmıştır: Size gelen hakikat ruhu Paraclet'i, (Maniyi) İsa şöyle haber vermiştir: Ben gittiğim zaman size Paraclet'i göndereceğim. Paraclet geldiği zaman dünyayı günah konusunda kınayacak ve sizinle beraber adaletten bahsedecek. [6]Çünkü Paul'un ve Bardesane’ın, Marcion'un çabaları sonuca ulaşmamıştır. Paraclet olan Mani, İsa-Mesihin gerçek kilisesini yeniden yapmakla görevlendirilmiştir. Maniheizm’in kurtuluş doktrininde İsa, önemli bir yer işgal etmektedir. O, üç figür altında kendini göstermektedir: Bu figürler içinde mitolojik ve tarihî çizgiler biribirine karışmıştır. Bu figürlerden birincisi, İsa'nın figürüdür. Baba onu, ışığın fethi misyonu ile görevlendirmiştir. Bu görev sırasında İsa, Adem'e kurtarıcı mesajı ulaştırmış ve bu mesajı daimî kurtuluş misyonu olarak tesis etmiştir. İşte, bu birinci figür, muhteşem İsa'dır. İkinci figür, Augustin tarafından İsa patibilis diye adlandırılmıştır. Kipti metinlerinde ise, aydınlık harcı olarak isimlendirilmiştir. Bu dünyanın ruhudur. Bu dünya maddede hapsedilmiş olan bütün aydınlıklardan meydana gelmiştir.
İsa'nın bu iki mitolojik figürü, İran'ın Salvator Salvandus şeklindeki mitolojisinin bir yankısıdır. Üçüncü figür, bu iki figürü kaplamamakta ve onların mitolojik boyutuna tarihi bir boyut ilave etmektedir. Bu, Mani kilisesinin kurtuluşu için zarûrî bir şeydir. Bu da, Baba’nın oğlu, İsa-Mesih'dir ki, ruhanî bir beden içinde gelmiştir. Mani, özellikle bunun üzerinde İsrar etmektedir. Görüldüğü gibi, Hıristiyanî unsur Maniheizm'de ne ikinci derecede ne de sonradan bir ilave gibi değildir. O, Mani'nin dinî düşüncesinin temelinde mevcuttur.
Mani'ye göre İsa'nın kilisesi, krallıkta kurulan kilisedir. Bunun için, yeryüzünde görülen kilise, gerçek kilise değildir. Mani kilisesi ise iki uzuvdan meydana gelmektedir. Birincisi cemaattir. Bunlar, kilisenin maddi ve ekonomik yönü ile meşgul olurlar. Diğeri ise, seçilmişlerdir. Bunlar da azizler ve mükemmellerdir. BunJar, mesajın sorumlusu olurlar. Bunların arasında rahipler, piskoposlar, oniki üstat ve kurucunun halefleri bulunmaktadır.
III- İbadet ve Dua: Burada şunu belirtmek gerekir ki, herşeyden önce Maniheist, bir ibadet adamıdır. Seçkin bir Maniheist’in günlük hayatı sürekli ibadetle geçer, normal bir maniheist ise günde dört defa ibadetle mükelleftir: İbadet üç zaman diliminde yapılmaktadır. Töchme ve Sotme, krallıkla hapis olan aydınlık arasında diyalogu organize etmektedir. Bunların işi, irfanı kurtarma ameliyesidir. Töchme, krallığın hayatının yaratıcı babasının kelâmıdır. Daha sonraki dönemlerde Töchme, gnostik çağrının prototipi olmaktadır. Yani, bedenlere mahpus olmuş ruhların uyanışı ve üçüncü zamanın eskatolojik mesajının ilân edicisi imajına bürünmüştür. Töchme'a, Sotme cevap vermekte ve onu dinlemektedir. Seçkinler ve din adamları, Töchme'i istemektedirler. Fakat ilk insan gibi, Baba'ya doğru yedi defa sıkıntısını haykırmakta, isa'dan ve Mani'den yardım talep etmektedirler. İşte bu daimi diyalog içinde ibadet ve dinî merasim yerini almaktadır. Muhtelif şekiller altında kurtuluşa durmadan yapılan çağrı, seçkinlerin ağzı ile toplu ilâhi söyleme ile ve kişisel ibadetle yenilenmektedir. Bu çağrı ile yenilenen ruhlar, uyanmakta ve karanlıkların boyunduruğunu sallamaktadır. Diğer yandan henüz kurulmuş olan yeryüzü kilisesinde de, muhteşem bir şekilde ayin icra edilmekte ve kurtuluş diyalogu etkili olmaktadır. Maniheizme göre, kilise kurumu, Tochme-Sötme'un bir mikrokozmudur.
Her yıl, Berna merasimi, gnostik merasiminin zirvesini teşkil etmektedir. Bu paskalya bayramı, yirmi altı günlük katı bir oruçtan sonra, Şubat sonunda ve Mart başında kutlanmaktadır. Berna kelimesi, hatip kürsüsü veya hakim kürsüsü demektir. Bu kelime Yunanca, Lâtince ve Kıpticede teknik bir terim olarak kullanılmıştır. Asya dillerinde b'im şeklinde kullanılmıştır. Salonun ortasına dikilen, zengin şekilde süslenmiş olan beş dereceli bir şeye bi’m denmiştir. Diğer yandan bi’m bayramı da toplanan topluluk veya kutlama günü olarak da ifade edilmiştir. Bu beş derece, krallığın beş büyüklerini sembolize etmektedir. Bu beş basamak, Ruhların kurtarıcı yolunun işaretidir. Bunlar krallığa giriş merdivenidir. Yolun sonunda, ölümsüzlüğe girmiş olan Mani'nin muhteşem resmi dikilmektedir. Aydınlığın ortasında Mani, peygamberin kutsal kitaplarına hakim olmaktadır. Berna, önce günahların affedildiği gündü. Bu gün bizzat Mani tarafından kurulmuştur. Bu günde müntesipler ellerinde yılın sadakaları, duaları, oruçları olduğu halde grup halinde toplanmaktadırlar. Yıl boyunca toplanan bu ibadet haşatı, tahtının üzerinde sembolik olarak oturmuş olan Üsta'da takdim edilmiştir. Buddha ve İsa gibi Manide, günah itirafı konusunda israr etmektedir. Yıl boyunca, Maniheistlerin kişisel günah itirafı, seçkinler ve Maniheizme yeni girenler için oldukça serttir. Bemâ gününde toplanan cemaat tarafından yapılan “toplu itiraf” özel bir öneme sahiptir. Bu bir anlamda, tövbe alâmeti ve günah çıkarma işlemi olmaktadır.
Berna Bayramı, çarmıha gerilmiş olarak takdim edilen Mani'nin çektikleri anısına bir hatıra bayramı olarak kabul edilmektedir. Cemaat halinde söylenen ilâhiler, Mazdeen rahiplerine muhalefet, İsa'nın katillerine benzeyen cellatların gaddarlığı, düşmanların kinleri, peygamberin ızdırabı gibi konuları ihtiva etmektedir. Berna, Gnose’ın (irfaniye) yıllık bayramı olarak da kutlanmaktadır. Aslında bu bayram, Gnostik kilisenin gerçek paskalya bayramıdır. Bu dinde her sembolizm, Aydınlık krallığının zafer işaretini ortaya koymaktadır.
IV. Maniheizm Misyonerliği: Mani'ye vahiy, I, Shâpur'un taç giydiği 24 Nisan 240 tarihinde gelmiştir. Vahyin geldiği zaman Mani 24 yaşındaydı. Böylece Mani, kurtuluş propagandasına başlamış oluyordu. Kendisinin son Nebi olduğunu söylüyordu. Mani önce, Ktesiphon'a gitmiştir. Bu ilk seyehat konusunda İranlı ve Arap tarihçiler bir hayli bilgi vermektedir. Bunlardan özellikle Ya'kûbî, Birûnî, İbn-Nedim başta gelmektedir. Mani üzerindeki yeni kaynaklar, bu konudaki bilgileri tamamlamaktadır. Kephal'aion I, 15/29'daki bilgiye göre Mani, Hindistan'a Ardashir döneminde gitmiştir. Yine Kephalaion 76, 184/23-24'e göre gemiyle bir seyahattan bahsedilmektedir.
Kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İran'da ve Hindistan'da misyonerlik yapan Mani, daha sonra bu propaganda seferlerini çoğaltmıştır. Maniheizm özellikle İran'da yoğun propaganda'ya başlamış ve daha sonra Hıristiyan bölgelere, Orta Asya'ya ve Kuzey Afrika'ya doğru yol almaya devam etmiştir.
V. Orta ve Doğu Asya'da Maniheizm: XVIII. yüzyılda, misyonerler, Tibet dinî metinlerinin içinde “Aydınlık Dininin” izlerini bulduklarına inanmışlardı. Tourfan dökümanları, Asya konusunda bizi aydınlatmaktadır. 621 yılında Çin'de Singanfou'da, çok hareketli bir tapınak mevcuttu. 762 yılında Uygurların kralı Maniheizmi resmi din olarak kabul etmişti. Uygur kralının Maniheizmi desteklemesiyle Çin prensleri, bütün Çin'de Maniheist tapınakların yapımına imkan veren 768'deki imparatorluk kararını kabul ettirmişlerdir. 840 yılında Kırgız'lar, Sibirya'dan gelerek kuzeydeki Uygur krallığını yıkmışlardır. Maniheist misyonerler, bundan istifade ederek, Sibirya'ya sızmışlar ve Yenisey vadisine yerleşmişlerdir. Yüzyıllar boyunca Maniheistler, İran'la Asya eyaletleri arasında misyonerlikyapmışlardır. 843 yılında Çin, Maniheizm propagandasını yasaklamıştır. Bu ise, Maniheizmin güneye doğru göç etmesini sağlamıştır. Bunun için XVIII. yüzyılda bile hâlâ Foukien eyaletinde Mani kilisesinin izlerine rastlamak mümkündür. Cengiz Han'ın torunları olan Moğollar 1646 yılında yayınladıkları bir fermanla, Orta Asya'da Maniheizm’in son çabalarına da son vermişlerdir.
VI. Yakın -Doğu'da Maniheizm: Maniheizmi, Suriye'nin daha iyi bir şekilde kabullendiğini görüyoruz. Çünkü Suriye, Bardesane'nin doktrinleriyle düalizme daha önceden hazırlanmıştır. Bunun için Maniheizm'e karşı, Ephem (+ 373) in şiirleri ve belagatı görülmektedir. V. yüzyılda, itizallere karşı girişilen kovalamacaya rağmen, Urfa'da bir cemaat peyda olmuştur. 1905'de Leipzig'de C. H. Beeson'un yayınladığı Açta Archelai, Constantin döneminde Roma imparatorluğunda Maniheizm’in geniş dağılışını ispat etmektedir. Bostra piskoposu Titüs (+ 371), Mani'nin “Sırlar Kitabını” okumuştur. Antakya'da 390 yılına doğru “Matta İncili Üzerine Söyleşilerinde [7] Jean Chrysostome, Mani için şöyle demektedir: Batı Suriye'ye mezhep sağlam bir şekilde yerleşmiştir: 350 yılına doğru Kudüs'te piskopos Cyrille, Maniheizm'den gelen Maniheistlerin eğitimine bir din bilgisi kitabı tahsis etmiştir. Mani'nin ölümünden bir asır sonra Mani kilisesi, Akdeniz'e uzanmıştır. 376 yılında Kıprıs'ta Salamin piskoposu Epiphane, itizallere karşı yazdığı eserinin en geniş reddini Mani'nin öğretilerine tahsis etmiştir. [8]
VII. Kuzey Afrika'da Maniheizm: Çok erken dönemlerden beri Mısır, Gnostik yayılmanın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Asya ürünlerini, Basra körfezinden getiren tüccarlara karışan Maniheistler, daha çok Roma’nın kontrolünden uzak olan Tibet'te toplanmışlardı. Lycopolis'in güneyindeki Hypsele1 şehri, Maniheizmin kovam haline gelmişti. Burası, Babiî ile Akdeniz arasında gerçek bir ara istasyon görevi görüyordu. Maniheizm, Mısırdan Kuzey Afrikaya geçmiştir. Orada Montanizm, zihinleri, Asya'lı doktrinlere hazırlamıştır. Önce bir Maniheist olan St. Augustin, 373 den 383'e kadar Maniheizm'e karşı savaş açmıştır. Augustin'den sonra, Vandale'lar Afrika Maniheizmine çok sert bir darbe indirmişlerdir.
VIII. Avrupa'da Maniheizm: Kuzey Afrika'dan kovulan Maniheistler, 434 yılında İspanya'ya geçmişlerdir. 526'da Lyon'a ulaşmışlardır. Avrupa'da Maniheistiere karşı yayınlanan fermanlar, Maniheistierin takip edildiklerini göstermektedir. 373'de I. Valantinien, 381'de I. Theodose, 408-450'de II. Theodose, 491-518'de I. Anastase, 518-527'de I. Justin ve 529'da Justinien, Maniheistîere karşı tedbir almıştır. 444'de Papa I. Leon, İtalya piskoposlarına bir mektup göndererek, rahip sınıfının ve Hıristiyan cemaatin arasına Maniheistlerin sızmalarına karşı onları uyarmıştır.
IX. Türkler'de Maniheizm İnancı: Bütün Ortadoğu'da, Kuzey Afrika'da yaygın olarak görülen Maniheizm, X. yüzyılda Abbasilerin baskısı sonucu' Semerkand'a doğru bütün faaliyetlerini teksif etmiştir. Aslında Maniciliğin doğuya doğru kaymasının tarihi VII. yüzyıla kadar gitmektedir. 694'de Manici misyonerler, Çin'de Maniheizmi yaymışlardı. Bunun üzerine 732'de Çin hükümeti, Maniheizme ibadet özgürlüğünü tanıyan bir ferman yayınlamıştır. Uygur Türkleri VIII. yüzyılda Doğu Türkistan'a girince muhtemelen Buğu Kağan Manicilikle karşılaşmış ve benimsemiştir. Böylece 840 yılına kadar Uygur Türklerinin dini Maniheizm olmuştur. Ancak büyük ihtimalle Maniheizm XIII. yüzyıla kadar yani Moğol istilasına kadar Doğu Türkistan'da etkisini sürdürmüştür. Çin'de 843'de Maniheizm yasaklandıysa da XIV. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüştür.
Mantra:
Hinduizm'de man-tra, düşünmek için vasıta anlamına gelmektedir. Man-tra, Veda'nın kısa pasajı içinde kutsal bir formüldür. Onun, zihni uyarıcı bir güç ihtiva ettiğine inanılmaktadır. Mantra, basit bir sihirsel formül olmamakla beraber, bir tasdik ve önerme de değildir. O, eşyanın ve varlıkların karmaşık bir özüdür. Onun anlamı, müride, üstadı tarafından açıklanmaktadır. Mürid, onu, girişi sırasında elde etmektedir. Tantrizm de gourou, (mantra olarak telâffuz edilmektedir) gizli enerjileri uyandırmaktadır. Mantra'ların en meşhuru gâyatrî'dir. Mantra, evren’in şifahî özünü temsil eden bir ses ifadesidir.
Manu:
Hind kültüründe mitolojik bir şahsiyettir. O, insan ırkının ilki olarak kabul edilir. Hindistan'daki bir tufan hikayesine göre o, tufandan Vişnu'nun Avatar'ı olan bir balığın tavsiyesi ile inşa edilen bir gemi sayesinde kurtulmuştur. Sonra da ritüel pratiklerle, yeryüzüne insanları yerleştirmiştir. Diğer yandan Manu, sosyal düzenin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Bu sıfatla ona birçok söz atfedilmektedir. Manu kanunları adı altında, Manu'nun sözleri ve koyduğu esaslar, Mânavadharmo-shâstra adını almıştır. M. Ö. II. asrın tarihini taşıyan bu eser, Dharma konusunda tartışmasız bir otorite teşkil etmektedir.
Manu-Smriti:
Sanskritçede Manu geleneği demektir. Hinduizm'de Dharma-Şastra olarak bağlayıcı bir özelliği vardır. Hind halkı Manu-Smirti olarak anılmakla beraber, resmi literatürde manavadharma-şastra adını almaktadır. Efsanevi bir insan oİan Manu'nun, eseri olduğuna inanılır. Bugünkü şeklini M.Ö. I. yüzyıla kadar olan zaman diliminde almıştır. Manu-Smriti, Hindulara dört toplumsal sınıfta (Varna) ve hayatın dört devresinde (aşramas) uymaları gereken yasaları (Dharma) bildirmektedir. On iki bölümde toplanmış 2.694 kıtadan oluşmaktadır. Yaratılış, dharma’nın tanımı, dinsel törenler (Samskara), yetişkinliğe geçiş töreni (Upanayana), veda öğrenimi, evlilik, konukseverlik, alçak gönüllülük, tabu olan yiyecekler, kirlenme, arınma yolları, evli ve bakirelerin davranış kuralları ile krallık hukukunu işlemektedir. Daha sonraki bölümlerde kefaret ayinlerinden bahsedilir. Karma öğretisi üzerinde durulur. Cehennem ve ruh konularını ele alır. Metinde dini konularla din dışı konular biribirine karışmıştır.
Mâra:
Ölümle ilgili bir kavramdır. Budizm mitolojisinde görülen ve görülmeyen âleme başkanlık eden bir Tanrı ismidir. İnsan, bu dünyaya yeniden doğumlar zinciri ile bağlı bulunmaktadır. Buna göre Mâra, ölüm Tanrısıdır; onun ismi de buradan gelmektedir. Mâra’nın en kötü düşmanı Budha'dır. Gerçekten Buda insanlara Nirvana yolunu göstererek Mâra’nın krallığını yıkmaya yönelmiştir. Bunun için Mâra, Budha'nın uyanışa girmesine mani olmaya çalışmış ve iyi kanunu (Dharmayı) vaazdan caydırmayı denemiştir. Yine Mâra, Budha'nın öğretilerinden insanları çevirebilmek için bütün gücünü kullanmıştır. Böylece Mâra, şeytanın Budizmdeki bir dengi olmuştur. Diğer yandan, Budizmin kutsal yazılan, Mâra’nın birkaç sembolik anlamını daha ortaya koymaktadır. Bunlardan birine göre Mârâ, canlı varlıkları çeken arzuların ve ihtirasların kişileşmesidir. Diğer bir anlatıma göre mâra, sürekli olmayan, sefil ve cevheri olmayan şeyleri temsil etmektedir.
Marcel Gabriel (1889-1973):
G. Marcel, bütün hayatı boyunca bir etikete bağlanmaktan kaçınmıştır. Buna rağmen onun felsefesi, Hıristiyan existansiyalist felsefesi olarak vasfedilmiştir. Şayet bu adlandırma benimsenirse, 23 Mart 1929'da vaftiz olduğu katolikliğine olduğu kadar felsefesine de yabancı olan ferdiyetçi kapsamı nedeniyle bu adlandırmada bir terslik hissedilir. Marcel, duygusal bir tasarım ve tamamen objektif bir değerlendirme ile sınırlı tutulamaz. O, gerçeğin yeniden keşfine sıkı şekilde bağlıdır. Çevredeki idealizme karşı düşünceyi ortaya çıkarmak için elverişli bir diyalektiği sergilemek ve müşahhas tecrübede yeniden kökleştirme de ona düşmüştür. Kesin olan olay, “düşünüyorum” değil, “varım” dır. Çünkü “var olmak” bedenleşmek demektir. Böyle bir “varlık”, kendinden başkası ile ilişkide demektir. Bu ise, başkasına dönmüş olan varlıktır. Varlık, “düşünüyorumu” aşmakta ve dünyaya yönelmektedir. “İnsan varlığı” onu hissetmekle dünyaya iştirak etmekte ve “mutlak varlığa”, ise “imanla” yönelmektedir. Çünkü duygu ve iman, düşünceden önce olan iki boyuttur. Düşünce bunları, sakatlanmaksızm hesaptan çıkaramaz. G. Marcel, bedenin “iç derinliğini” yeniden bulmuş ve düşünceyi “gerçeğin ısırması” olarak açıklamıştır. Felsefesinin en canlı tarafı, “enkarnasyon duygusu” (Bedenleşme duygusu)dur. Marcel, bu “eğri” ile Hıristiyanlıkla bağ kurmaktadır. Gerçekten, bu enkarnasyon (bedenleşme), felsefî sırların vahyedilmiş sırlarda olduğu şeklindeki enkarnasyondan ayrıdır. Marcel’in düşüncesi, durum halindeki insan anlamı ile Jaspers’in komşuluğunda, ontolojik sırların yaklaşımı ile Heidegger’in komşuluğunda gelişme göstermiştir. Bunun için, onun düşüncesinde Hıristiyanlık, a priori bir durum arzetmemektedir. Yani, düşünceyi aşan bir sırrı kalbte hissederek düşünce, müşahhas hale gelmiştir. Buradaki sır, düşünce ötesi bir şeydir. Bu sırra doğru ilerlemede herkes, bizzat kendine dönderilmelidir. Çünkü herkes, kendisi için “bir varlık tipidir” Varlık, seyirci olmamayı fakat engaje olmuş varlıklar olmayı gerektirmektedir. Varlık, bir felsefi sistem içinde açıklanabilecek bir probleme indirgenemez. İşte, müşahhas varlıkların oynadıkları tiyatro için Gabriel Marcel’in tercihinin sebebi burasıdır. Onun felsefesinin kalbini oluşturan aşağıdaki meşhur muhalefeti biliyoruz: “Problem, karşılaşılan ve yolu tıkayan şeydir. O, daima önümdedir. Halbuki sır, benim engaje olduğum şeydir. Netice olarak onun özü, tamamen benim önümde değildir...” Varlık, sırla çevrilmiş, metaproblematiktir. O, çözümlenecek bir denklem değil, koşulacak bir risktir.
Allah gözönünde tutularak problem nasıl çözülecek? İman tarafından bu yol takip edilmedi mi? Şüphesiz “Allah’ın varlığının kesin delili” yoktur... Fakat biz, Allah'tan problem terimiyle bahsetmeye alışmış bulunuyoruz. Oysa Onu, sır terimleriyle hatırlatmak, entellektüel prosedürlerde Allah’la iletişim kurmaya elverişli existansiyel tutumlar ikame etmek gerekmektedir. Bu problem, “çıkışsız bir problem” değildir. Çünkü, ispatlanmaya kalkılmazsa, o kendini yaklaşmaya bırakacaktır. Biz burada bir varlığa rızayı gerektiren kişiler arası bir alandayız. Ontolojik esrarın ortasında Allah, çağrısını duyuruyor, onun tezahürü dramatik bir ilişki tesis ediyor. Bu ilişki, alıcı bir tutuma kabule, duaya (Allahı düşünmenin, onunla bir olmanın yegane yoludur), yararlanmaya bir çağrıdır. Varlığının ortaya çıkardığı iman, bütün bunlara rağmen bir körlük değildir. İman, basit bir kanaat de değildir. O, bizzat varlığın üzerine dayanan karşı konulmaz bir güvendir. îmanı vermeye hazırlayan temel tutumları bulmak zordur. Çünkü biz kutsallığını kaybetmiş “kırılmış bir dünya”da yaşıyoruz. Yine çünkü, insanın birliği kurulmuştur. Yinede çağrıya razı olmak, insanın kendisine gelmesi için şarttır. Bu gerçek, kendimi ona verdiğim ölçüde bana veriyor. Faaliyet aracılığı ile onun üzerinde merkezileşiyorum ve gerçek suje oluyorum. Aksine, “senden şüphe etmek, benim bağımsızlığım değil, benim yok olmamdır”. Yüce sen'e doğru basit bir kaçıştır.
Çünkü reddedilemez bir delil yoktur. Bir özsezgi vardır. Allah'a doğru yol alan varlğın kalbinde bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, bilginin açılmasını kayırmaktadır. Burada söz konusu olan Dinî felsefedir. Bunun belli, başlı çizgileri açıklanabilir. Önce, Marcel, sağlam şekilde katoli-sizme dayanmıştır. Onun kanaatına göre, Hıristiyanlıkla insan tabiatı arasında temel bir uygunluk vardır. Bu bir Apolojetik ifade mi? Apolojetik, varlığın dışında olanlara kendini takdim ettiğini iddia etmektedir. İşte burada, ikinci çizgi kendini göstermektedir. Bu “bir başlangıç felsefesidir (eşik felsefesi). Bu felsefe, Mü’minlerle, mü’ınîn olmayanlar arasında, onları Hıristiyan hakikatleri yakalamaya zorlamayı istemeden, onlara kardeşlik endişesi içinde hitap ederek orta bir çizgide olmayı istemektedir. Yine bu noktada üçüncü çizgi kendini göstermektedir. Bu da metodu ilgilendirmektedir. İlkel düşünceye muhalefet eden Marcel, “toplayıcı” olan “İkinci düşünce”yi uygulamaya koymak istemektedir. Bu düşünce, varlığın bütün anlamı ile onun ontolojik sırrı üzerine açılmaktadır. Bu ikinci düşünce, tecrübeyi iğdiş etme yerine onu yüceltmektedir. Son çizgi ise bu felsefenin, sona kadar sorulu bir felsefe olduğudur. Bunun İçin, o, bir sistemin içine kapanmayı reddeder. Çünkü soru, daima cevabı açmaktadır. Bu felsefe, başkasını zorlamayı kendine yasaklamıştır. Çünkü o, sadece bir soru uyandırmayı aramaktadır. Yine bu felsefe, varlığın dinamizmine” tam olarak güvenmektedir. Çünkü ruh, daima yolda olan bir seyyahtır.
Marcıon:
Sinop piskoposunun oğlu olan Marcion, Armatörlük yaparak zengin olmuştur. Fakat ilahiyatla da ilgilenmiştir.
St. Paul'un öğrencisidir. İncil-şeriatına muhalefet etmiştir. Paul'un şeriatta tanıdığı bütün pozitif veçheleri dikkate almaksızın bu muhalefeti çok ileriye götürmüştür. Onun doktrinleri, İzmir piskoposu Polycarpe'ı da inkara götürmüştür. Onun için şöyle demiştir: “Sende şeytandan ilk doğan şeyi görüyorum”. Önce Roma tarafından iyi karşılanmış, fakat daha sonra, eski Ahidin Tanrısı ile İsa'nın açıkladığı Baba arasında koyduğu muhalefetten dolayı uyarılmıştır. Bize kadar tamamı ulaşamayan, ancak birkaç bölümü elimizde olan “Antithese” isimli kitabında savaş isteyen Tanrı ile bağışlayan Tanrı arasındaki uyuşmazlığı göstererek fikirlerini ortaya koymuştur. O, eski Ahidi reddetmiştir. Onun en çok üzerinde durduğu kaynak, Luka İncili ve Paul'un on mektubu olmuştur. Başta Von Harnack olmak üzere birçok tarihçi, Marcion'un yazılı şeriat’ın oluşmasında birinci derecede rolü olduğunu yazmaktadırlar. Marcion M.S. 144 yılında Roma toplumundan atılmıştır. O, kilisesini bir hiyerarşi, bir liturji ve sakramentlerle kurmuştur. V. yüzyıl boyunca onun kilisesi doğuda yaşamıştır.
Mardouk:
Babil’in milli Tanrısıdır. Mardouk, Sümer kökenlidir ve muhtemelen MÖ. III. binin sonundan önce görülmektedir. Mardouk, “Güneşin oğlu” anlamına gelmektedir. M.Ö. II. binin birinci yarısının tarihini taşıyan Tanrılar listesinde Mardouk, önemli bir yer işgal etmektedir. Mardouk, büyük gök Tanrısı An'dan, Sümer ve Akkad'ın yer Tanrısı Enlil'den, yeraltı su dünyası Tanrısı Enki'den sonra zikredilmekte; fakat ay ve güneş Tanrısından ve büyük Tanrıça İnanna'dan önce zikredilmektedir.
Önce Babil’in komşusu olan Borsippa şehrinin Tanrısı olan Mardouk, daha sonra Babil’in Tanrısı haline geliyor, Babil Kralı Hammourabi (1792-1750) nin saltanatı döneminde, Babilin ulaştığı politik öneme haiz bir yükselme gösteriyor. Hammourabi, kanunlarının mukaddimesinde şöyle denmektedir: Anou (=An) ve Enlil, Mardouk'a, bütün insanlara hükmetme hakimiyeti vermiştir.
Mardouk'un yükselmesinin ikinci merhalesi, onun bütün Tanrılar üzerine çıkışını ifade etmektedir. Bu da M.Ö. XII. yüzyılda olmuştur. Çünkü Babil kralı Nabuchodonosor (M.Ö. VI. yüzyıl), Mardouk'un heykelini Elam'dan getirtmişti. İşte Babil yaratılış destanı bu zaman da yazılmıştı. Bu şiir. Tanrılar düşmanı olan Tiaman üzerinde Mardouk'un zaferini doğrulamaktadır. Pantheon'un basma dikilmiş olan Mardouk, hemen hemen büyük Tanrıların imtiyazlarına sahiptir. Böylece o, hikmet, büyü, şifa verici, “aydınlatıcı ve yargılayan Tanrı haline gelmiştir. Onun sembolü Bel olmuştur Onun eşi olan Zarpanitou silik kalmıştır. M.Ö. XII. asırdan önce, Babil'de yazma sanatının patronu olarak tanınan Tanrı Nabou, Marduk'a bağlı, hatta onun oğlu olarak kabul edilen bir mevkide görülmektedir. Özellikle bu Tanrı, Kaldeen'ler denilen Babil hanedanlığı döneminde tebcil edilmiştir. Bu dönemde, Mardouk gölgelenmiştir. M.Ö. VIII. yüzyılın başında bir Astır kitabesinde şöyle bir tavsiye bulunmaktadır: “Gelecekte ne olursan ol! Nabou'ya inan! Başka bir Tanrıya inanma”.
Nabou'nun eşi ise “Kabul etme” anlamına gelen Tashmetou'dur.
Massignon Louis (1883-1962):
Massignon 1883'de Nogen-Sur-Marne'da doğmuş ve 1962'de Paris'te ölmüştür. Batıda islâmiyet konusunda araştırma yapanların öncüsü sayılmaktadır. Yüksek tahsilini tarih üzerine yapmıştır. Ayrıca, Doğu dillerinden Arapça diploması almıştır. 1906-1907 yıllarında Kahire'de “Doğu Arkeoloji Enstitüsün”de kalmıştır. Mezopotamya'da görevli olarak bulunmuş ve Hallac-ı Mansur (857-922) üzerinde geniş bir inceleme yapmıştır. Massignon, Bağdat ve İstanbul'da uzun süre araştırma yaptıktan sonra, Kahire'de kırk gün, “İslâm Felsefesi Doktrinleri” üzerinde Arapça ders vermiştir. 1922'de Hallaç konusunda yaptığı doktora çalışması olan “La passion d'al-Husayn-İbn-Mansûr al-Hallâj, Martyr Mystique de l'İslâm, execute â Bağdad le 26 Mart-1922” tezini Sorbonne'da savunmuştur. 1926'da, “Revue des etudes islamiques” dergisini yayınlamaya başlamıştır. 1929'da “İslâm Araştırmaları Enstitüsünü” kurmuştur. “Ecole pratique des Hautes Etudes” de “Dinî ilimler bölümünde” müdürlük yapmıştır (1933-1934). Kahire Arap dili akademisi üyeliğine seçilmiştir(1933), Massignon 1952'de Kanada'ya ve Amerika'ya davet edilmiştir. 1954'te emekli olmuştur.
Hristiyan eğitimi almış olan Massignon, Hıristiyan imanına uygun bir hayat sürmemiştir. Ancak, Allah inancına sahip olması dramatik bir olay sonucunda olmuştur: 1908'de Dicle nehri üzerinde bir kayıkla giderken bu dramatik olay onu, Baba Allah'ın keşfine, kilisenin rolüne inanmaya götürmüştür. Massignon'un yön değiştirmesine asıl neden olan Hallaç olayı olmuştur. Hallac'da İsa gibi dindaşları tarafından ölüme mahkum edilmiştir (Burada Kastedilen Yahudilerdir). Hayatının daha sonraki dönemlerinde, üzerinde durduğu konu, Hz. İbrahim olmuştur. İslamm temel anlamını ona, Hz. İbrahim motifi sağlamıştır. İslâm'a göre Hz. İbrahim, “Müminlerin Babası” dır.
Massignon 1929'da “Trois prieres d' Abraham, 1935'de la priere sur sodome”, 1949'da L'Hegire d'ismail'i kaleme almıştır.
1919'da Gandhi'den etkilenmiştir. Bunun için Massignon'nun hayatında Hallaçlı, İbrahimli ve Gandhili olmak üzere üç devre vardır.
Massignon İslâmı değişik tarzda algılamıştır. Onun talebeleri oldukça çoktur. Sadece ölenlerden bir kaçını zikretmek gerekirse, -Montiniyi (Papa VI. Paul) Muhammed Abd'el-Jalil'i, Henri Corbin'i bunlar arasında sayabiliriz. Diğer yandan Massignon, İslâm Hıristiyan diyalogunun üstatlarından sayılmaktadır.
Massoretes:
M.S. VI. asırdan X. asra kadar Tevrat'ın İbanice metnini tesbite kendini adayan hahamlara verilen bir addır. Bunlar en ince detaylara kadar İbranice metinleri tespit etmeye gayret etmişlerdir. Şatafatlı tenkitlerden başka, metindeki aynı sesli kelimeleri seslilerle mücehhez kılarak okunmalarına gayret göstermişlerdir. Bugünkü “Kitab-ı Mukaddes” yayınlan daima Massorete'lerin çalışmalarına dayanmaktadır.
Mauss Marcel (1872-1950):
Mauss, Epinal'de 1872 yılında birçok hahamın yetiştiği bir Yahudi aileden doğmuştur. Mauss, temel formasyonunu, amcası E. Durkheim’in izinde giderek almıştır. Felsefe ve sosyoloji öğretimi yaptıktan sonra, Dmler tarihine yönelmiştir. Sylvain Evi'nin yönetimi altında Hinduizmi incelemeye başlamıştır. Daha sonra Sanskritçe öğrenmiş ve 1900 yılında “Ecole pratique des Hautes Etudes”de Foucher’in asistanı olmuştur. 1902 yılından itibaren “Yazısız Halkların Dinleri Kürsüsüne” Marillierin yerine bakmamaya başlamıştır. “Dua” üzerinde bir doktora tezi çalışmasına başlamış fakat tamamlayamamıştır. 1925'de “Sosyoloji Enstitüsü Genel Sekreteri” olmuştur. 1932'de “College de France” a, sosyoloji profesörü olarak atanmıştır. Mauss'un çalışmaları sosyoloji okulunun kollektif çalışmaları arasında bulunmaktadır. Bu çalışmalar, peryodiklerin arasına serpiştirilmiştir. Bunlar makaleler, tebliğler ve tenkidlerden oluşmaktadır. Bugün bu çalışmalar, dört cilt halinde toplanmıştır. Sosyoloji okulunun çalışmaları içinde o, dinle meşgul olmuştur. Claude Levi-Strauss'a göre o, düşüncenin üstadlarından biridir.
Dinî araştırmaları içinde Mauss'un üzerinde durduğu konu, “Kutsalın Sosyal Fonksiyonları”dır. O da Durkheim gibi, kutsalı, kutsal olmayandan ayırmaktadır. Totemizmi, ilk orijinal din olarak kabul eden Durkheim'e katılmaktadır. Bunun için o da, Totem'de “kutsalın bir rezervini”, yani “mükemmel bir kutsallık” görmektedir. Mauss, sembolizmin önemi üzerinde Durkheim'den fazla durmaktadır. Ona göre “Kutsal”, sembolünde merkezileşmektedir. O, grup duygularından, Totem'e dayanan “kollektif güç”ten gelmektedir. Totemle sembolleşen Kutsal, dinin ruhu, kültün konusu ve sosyal ahengin merkezi unsuru olmaktadır. İlkel dinler üzerindeki incelemesinde, Mana ve Kutsal problemine yeniden eğilmektedir. Mauss'a göre Mana, aynı zamanda bir güç, bir varlık, bir kalite, bir hareket ve bir haldir. O, H. Hubert İle birlikte Mana'nın evrenselliğini göstermek için, diğer dinlerde Mana'yı araştırmaya yönelmiştir. Mana, âyin gücü, büyücünün kuvveti, Şaman'ın kuvveti, Tanrıların mistik iktidarıdır. O, Hindous'lar’ın Brahmam, Greklerin Physis'i ve Dynamis'idir. Bunun için Mauss, Mana mefhumunun, kutsal mefhumu ile aynı düzeyde olduğunu düşünmektedir.
Mana ve” kutsal ayniyetini kabul eden Mauss, bir adım daha atarak kutsalla sosyalin aynı şey olduğunu iîeri sürmektedir. Kutsal, bütün dinî fenomenlerin merkezinde bulunmaktadır. Tanrı mefhumu, onda emilmektedir. Robert Smith'den sonra, Maussda kurban konusuna eğilmiştir. Mauss, kurbanda, elle yapılan dinî merasimin en mükemmelini göstermektedir. Bunun için O, “kommunyon kurbanı” teorisini reddediyor ve “Takdis kurbanı” teorisine yöneliyor. Yani, kutsal dışı bir obje alanından, kutsal alana geçişi görüyor. Kurban sistemindeki derin birlik, bir kurban vasıtasıyla, kutsal dünya ile kutsal olmayan dünya arasındaki iletişimde bulunmaktadır. Kurbanın aktüel dışı bir görünümü olmakla beraber, sosyal bir görünümüde bulunmaktadır. Çünkü kurban, işlenen günahlarla bozulmuş dengeleri yemden tesis etmektedir. Mauss'a göre, elle yapılan dinî merasim yanında, ağızla yapılan dinî merasim vardır. İşte Dua bunlardan biridir. Mauss, duayı “ferdî bir fenomen” olarak gören teorileri çürüterek, onu muhtevası ve şekli ile “sosyal bir fenomen” olarak görmektedir. Ona göre, “Kollektif dua”, ferdî duanın temelidir. Duayı açıklamak için Mauss, Avusturalyalıları incelemektedir. Ona göre, ilk dua formülleri, Avusturalyalıların şifahi dinî merasimlerinde bulunmaktadır. Bu noktada Mauss, analizlerinde sınırlı kalmakta ve bir sentez yapamamaktadır. Maussda dini, “saf bir sosyal” ürün olarak görmektedir.
Maya:
Veda'da Mâya, Tanrı Varuna'nın bir sıfatıdır. Bu sıfat sayesinde Tanrı Varuna, karşısında çok kuvvetli bir rakip olduğuna inanan, şaşkına dönmüş düşman askerini felce uğratarak kend i Mü’minlerine zafer ihsan etmektedir. O halde burada, geçici bir takım görüntüler meydana getiren sihirsel bir iktidar söz konusudur. Nazari anlamda (Upanişadlarda) ve klasik Sanskritçede kullanıldığı andan itibaren bu kelime, kozmik hayal anlamına gelmeye başlamıştır.
Maya Dinî:
Mayaların dinini, ancak arkeolojik bulguların sonuçlarına göre tanımaktayız. Mayaların üç kutsal kitabı XIII. ve XIV. yüzyılın tarihini taşımaktadır. Bu kitaplar konusundaki en yeni dokümanlar, Chilam Balam, Rituel des Bacab, Popol Vuh'dur. Bu eserler, Tolteco-Maya dinini yansıtmaktadırlar. Orta Meksika platolarının medeniyeti, bu dînden derin şekilde etkilenmiştir. Eski Mayaların tabiatçı karakterli dini, bugünkü La Conodons'lar olan yerlilerde samimi şekilde devam etmektedir. Bunlar, Güneşe ve Orman tanırlarına tapınakta ve karanlıklar Tanrısı olan Çizin (kisin) den korkmaktadırlar. Maya medeniyetinden kalan San'at eserleri, “güneş Tanrısına” olan inancı göstermektedir. Meselâ, Palcnque'daki “Güneş Mabedi” bunun delilidir. Diğer yandan yılan şeklinde bir tanrıdan da bahsedilir. Özellikle Yaxchilan'da yine, Yucatan'da tebcil edilen bir yağmur Tanrısı olan chac dikkat çekmektedir.
Daha sonraki dönemlerde Maya dininde, özellikle Yucatan'da Panteona hakim olan Hunub ku diye adlandırılan yaratıcı bir Tanrı vardır. Fakat medeniyetin sahibi olan gök Tanrı, dişleri dökülmüş ve yüzü kırışmış bir ihtiyar olarak tasvir edilen İtzamna'dır. İşte güneş Tanrısı olan Kinich Ahau, onun bedenleşmelerinden birini meydana getirmektedir. Ölüm Tanrısı Ah Puch, Azteque'lerin Mictlantecuhtli'ye benzemektedir. Eski Maya'lar, semavî varlıklara ve zamanın hesaplanmasına özel bir dikkat atfediyorlardı. Kutsallaştırılmış zamanla ilgili kavramlara ve âyinlere gelince, onlar “dikme taş” kültü ile kendilerini gösteriyordu. Milâdî 292 yılından 909 yılına kadar Maya sitelerinde, 7200 gününün sonunu gösteren bir takım dikme taşlar dikilmiştir. Bu tarihe Katûn adı verilmiştir. Bu taşlar genelde çok güzel hazırlanmışlardır. Bu taşların diğer bir özelliği, dikildiği tarih ve birçok noktalarda bilgi vermesidir. Verdiği en önemli bilgilerden biri, “ayin safhaları” konusudur. 7200 gününün sonunu gösteren Katûn, XVI. yüzyılın sonuna kadar kült konusu edilmiştir. Klâsik mayalar döneminde insan kurbanı nadir vak'alardan biri olarak görülmektedir. Piedras Negras’ın iki dikili taşı, bu merasimi göstermektedir. Muhtemelen insan kurbanları, Palenque'de vuku bulmuştur.
Genelde Tanrılara, Copal ismindeki buhur takdim ediliyordu. Bu, protium ağacından elde edilen bir “öz suyu” idi. Mü’minler, Tanrılara kanlarını vermek için hacamat oluyorlardı. Burada, kuşlar muhtelif hayvanlar ve hatta balık kurban ediliyordu.
XVI. yüzyılda Yuca'tan'da kullanılan ritüel danslar, klasik mayalarda da vardı.
Dans edenler, su ve bitki Tanrılarını temsil edecek tarzda maskeli olarak dans ediyorlardı.
Mazdeizm:
Mazdeizm, İran'ın eski dini inançlarmdandır. İran'da iki Mazdeist grup kendini göstermiştir: Birisi Kerman'da diğeri ise Tahran yakınlarına yerleşmiştir. Fakat bu inanç, Hindistan'da Parsi'lerle yaşamıştır. Hatta Parsi ismi de, kendi ülkelerinin orijinal isminden onlara verilmiştir. Onlar kendilerini, Hudin diye isimlendirmektedirler. Onların İran'da kalan dindaşları ise vehdim diye adlandırılmaktadır. Her iki kelime de “iyi din” anlamına gelmektedir. Hâlâ Pakistan'da, İngiltere'de ve Kuzey Amerika'da birkaç bin Mazdeen yaşamaktadır.
Müslümanların İran'ı fethinden önce Mazdeenleri anlatan kelime Mazdayasna kelimesi idi. Bu kelime sözlük anlamı itibariyle “Mazda'nın Kulu” anlamını ifade ediyordu. Yani “Ahuramazda'nın tapıcısı” demek oluyordu. Yine Mazdeenlere “Zarathushtri” de deniliyordu. Bu isim de peygamber Zarathustra'dan geliyordu. Zarathustra'dan Nietzche ve Strowss çokça bahsetmişler ve batı onu iyi bir şekilde tanımıştır. Fakat Zoroastre kelimesi, Yunanlılar'dan beri tanınmaktadır. Ancak İngilizler, Zoroastrian kelimesini, Mazdaean kelimesine tercih ediyorlardı. Oldukça eski bir dönem bahis konusu olduğu zaman Zoroastrian kelimesi ile Mazdaean kelimesinin arasını ayırmak gerekecektir. Darius'dan itibaren Achemenides hükümdarları kendilerini “Ahura Mazda'nın Tapıcıları” diye adlandırıyorlardı. Fakat Peygamberden söz etmiyorlardı. Buradan anlaşılıyor ki onlarm Mazdeizminin, Zerdüştün reformu ile alakası bulunmuyordu. Aslında konunun zorluğu konusunda okuyucuyu uyarmadan Mazdeizm'i incelemek de mümkün değildir. Henüz zaman ve mekan içine Zarathustra'yı yerleştirmek mümkün olmamıştır. M.Ö. VI. ve VII. yüzyıl araşma yerleştirilmek üzere teklif edilen tarih, kesin görünmüyor. Yer olarak da Medie ile doğu İranın muhtelif bölgeleri daha doğrusu, Afganistan ve Aral denizi havzası gösterilse de bunda da bir kesinlik yoktur. Achemenides'lerin dini, Darius'un ve haleflerinin emriyle, eski Farsça olarak yazılan taş kitabeler sayesinde bilinmektedir. Darius'un, Ahuramazda'nın inayetiyle kral olduğuna inanılmaktadır. Göğü ve yeri yaratan Ahuramazda'dır. O, Adaletin, dostu, yalanın düşmanıdır. Ahuramazda, ilâhların en büyüğüdür. O, güneş ilâhı, Mithra, verimlilik ve sular ilaheleri Anahita olarak da görülmektedir. Herodote, Pers dinlerine birkaç bölüm ayırmıştır. Fakat Zarathustra'dan bahsetmemiştir. Herodote, Pers'lerin mabedlerinin, mihraplarının ve heykellerinin olmadığını söylemektedir. Onların, dağların tepesine, göğe bir takım kurbanlar sunduklarını söylemektedir. Herodot, büyüden bahsetmekte ve bir Mede kabilesinin rüya tabirinde mahir olduklarını anlatmaktadır. Perster, ölülerini gömmeden önce bal mumu ile sıvayarak, onları kuşlara ve köpeklere sunmaktadırlar. Bu âdet, Zerdüştilerde bulunmaktadır ancak, bundan Zarathustra bahsetmemektedir.
Zerdüşt'ün ilâhileri olan Gathalar, Mazdeenterin en eski kutsal kitaplarının bir bölümünü meydana getirmektedir. Zerdüşt'e atfedilen yegane kitap Avesta'dır. Avesta’nın dili, Hindin en eski metinlerinden olan Veda'ların diline benzemektedir. İşlediği konular, mücerret düşünce konulan ve mistik düşünceyi ilgilendiren konulardır. Avesta'yı anlayabilmek için, ortaçağ Pehlevicesi ve daha sonraki pehlevice ile yazılmış tefsirlere bakmak gerekecektir. Achemenide'lerin Zerdüşt'e birşey borçlu olup olmadıklarını bilmiyoruz. Bunun için Zerdüşt'ün menşei hakkında bir kanaat sahibi olamıyoruz. Avesta ile Veda arasında yapılacak bir mukayese, birçok konulardaki benzerlikleri, özellikle, Tanrılar, âdetler ve mefhumlar konusundakiler de iki kutsal kitabın, müşterek bir mirastan beslendiği imajını uyandıracaktır. Kutsal likör olan haoma Mazdeen kutsalllığınm temel harcı gibi görünmektedir. Mazdeizmdeki haoma, Hinddeki Sanskritçe soma ile benzerlik göstermektedir ki Veda dindarlığında, Mazdeizmdeki haomaya benzer bir rol icra etmektedir. Yine Sanskritçede evrensel düzeni, kozmik prensibi, ahlâki ve dini prensipleri ifâde eden Rta terimi, İran'da Asha terimi ile ifade edilmiştir. Şüphesiz iki din arasında farklılıklar da vardır. Meselâ, Sanskritçe deva (Tanrı) ile eski Farsçadaki daiva veya daeva arasında fark gözükmektedir. Farsçada bu kelime sahte Tanrı veya şeytan anlamına gelmektedir. Diğer yandan, Hindistan'da tanrı olan İndra, İran'da şeytan anlamındadır. Din Tarihçileri bu farklılıkları, iki toplumun farklı evrimi ile açıklamaktadırlar. Yine Hindistanla İran arasındaki benzerlikler sadece din boyutunda değil; sosyal boyutta da kendini göstermektedir. Her iki tarafta da ilk üç sosyal sınıf biribirine denk düşmektedir:
1- Sınıf rahipler sınıfıdır
2- Sınıf savaşçılar sınıfıdır
3- Sınıf hayvan yetiştiriciler, ziraatçiler ve işçilerdir.
Hindistan'da buna yerli halkı gösteren bir de dördüncü sınıf eklenmiştir. Bunlar istilacı Arya'lara boyun eğen yerlilerdir. Araştırmacılar, bu taksimatın Tanrılara yansıyıp yansımadığını hep sormuşlardır. Bu sorunun cevabı, Hitit imparatoru Supiluliuma ile ona bağlı olan Mitani arasında yapılan bir antlaşmada, M.Ö. XIV. yüzyılda sunulan bir listede açıkça görülmektedir. Tanrılar burada üç seviyede takdim edilmişlerdir: Bu Tanrılardan son ikisi problem teşkil etmemektedir. Bu liste şöyledir- Mitra Varuna, İndra ve 2 Nasatya İndra. Hindde, en mükemmel savaşçı Tanrıdır. Kşhatriya kastının koruyucusudur, Nasatya, Açvin’in bir başka ismidir; yardımsever, sağlığın bekçisi olan bir Tann'dır. Birinci sıradaki Mitra ve Varuna, rahipler sınıfını, diğerlerinden daha çok korumamaktadır. Yaptığımız bu analizler, İran uzmanlarınca tam olarak kabul edilmemektedir. Ancak, ilâhilerin yorumu için bunlar, çok önemli ipuçları vermektedir.
Zarathustra, bir tek Tanrıdan bahsetmektedir. O da, Ahuramazda'dır. O, Hakim Rab'dir. Diğer görülen güneş Tanrısı Mithra, zafer Tanrısı Verethraghna, Ahuramazda'nın tecellileri olarak düşünülmektedir. Hakim Rab olan Ahuramazda'yı meydana getiren bu Tanrılar korteji, bazen bir baba, bazen de bir sahip özelliği taşımaktadır. Bu birlik, asla bir tesadüf eseri değildir. Diğer yandan birliği meydana getiren “üniteler” aynı değerde de değildir. İşte bu sıra, daha sonraki dönemlerde mitani Tanrılarında belli bir hiyerarşiye dönüşecektir: Evrensel düzen olan Asha, Varuna'ya; iyi düşünce olan Vohu Manah, Mitra'ya; iktidarı temsil eden Khshathra, İndra'ya; Sağlığın hâmisi olan Vaurjatat ve Ameretat, 2 Nâsatya'ya denk düşmektedir. Tanrısal zafiyeti meydana getiren bu unsurların herbiri, kainattaki bir şeyin patronu durumundadır. Asha, ateşin; Vahu Manah, sığırın; Khshathra göğün; Armaiti, yerin; Haurvatat ve Ameretat, suların ve bitkilerin koruyucusudur.
Bu sisteme kötülük güçleri muhalefet etmektedir. Bu da kötülük unsurlarından meydana gelmektedir. Bu tıpkı, “kutsal Ruh”, “kötü Ruh” gibidir. Kötü düşünce, iyi düşünceye muhalefet etmektedir. “Kötülük kuvvetleri” Ames-ha Spenta olarak belirtilmektedirler. Zerdüştlükte, “kutsal Ruh” ikizi olan “kötü-Ruhla” karşılaşmaktadır. Bu “kötü ruh”, Angra Mainyu'dur. Daha sonraki dönemlerde bu, Ahriman olmuştur. Bununla beraber Zarathustra, Asha’nın görülen şekli aitmda temsil edilen ateşin önünde dua etmiştir. Bu kült şekli bütün Mazdeenler tarafından yapılmıştır. Bundan dolayı Ateşe tapıcılar olarak itham edilmişlerdir.
Avesta çok eski mitolojilerin de izini taşımaktadır. Muhtemelen bu izler, Zerdüşt'ün gelmesinden önceki izlerdir: Meselâ Anahita, Tanrıça olarak büyük bir ırmağın koruyucusudur. Otuz dişi kunduzun derisinden yapılmış bir manto ile kaplıdır. Oysa Volga'nın güneyinde kunduz yoktur. Fakat, Doğu İran'da Avesta'ya göre Zerdüştlük ilerlemeye başlamıştır. Burası muhtemelen bugünkü Sistan bölgesidir. Batı İran'da Zerdüştlüğün benimsenmesine gelince, bu ancak III. yüzyılda olabilmiştir. Yine Yunanca bir belgeye göre, II. Achemcnide Artaxerxes (404-358)) in saltanatı altında, kitabelerde Hakani Tanrı Mithra ve Anahita zikredilmektedir. İmparatorluğun belli başlı şehirlerine birtakım Tanrı heykelleri dahil edilmiştir. Örnekler, Aşur-Babilony asından ve Yunanistan'dan geliyordu. Bu heykelleri barındırmak için mabedler yapıldı. Fakat bu yenilik, Achemenides'lerin varisleri olan Seleucides'ler ve Parthes'ler tarafından reddedildi: Heykel yerine bir mihrap konulması emredildi. Bu mihrapta daimi ateş yanacaktı. İşte “ateş mihrapları” böylece doğmuştur. Bu âdet günümüze kadar devam etmiş ve Sasaniler döneminde yaygınlaşmıştır.
İ.Ö. IV. yüzyıldan kalma bir Yunan kaynağı, bir başka yenilikten bahsetmektedir: Bu da Kutsal-Ruhla, hakim olan Rabb'ın aynileştirilmesidir. Kötü Ruh, bundan böyle “kutsal-Ruhun” hasmı değildir. Bizzat O, “Hakim Rabbin” kendisidir. O zaman bu iki hasmın babasının kim olduğunu bilmek problemi kalmaktadır. Bu konuda bir çözüm önerilmiştir: Bu, Zruuan'dır. Zaman'dır... Bu çözümün yaklaşık tarihi, birçok defa bize, bir Yunan şehadeti tarafından verilmiştir. Bu da Aristo'nun talebesi, Rhodes'lu Eudemedîr. Bir mitoloji çok sonraları Hıristiyan Ermeni kaynakları tarafından doğrulanmıştır. Zruuan başlangıçta bin yıl, çoluk çocuk elde etmek için kurban kesmiştir ve bu kurbanların etkinliği için şüphe etmiştir. İşte bu şüpheden kötü, karanlık kokan Ahrimen doğmuştur. Dilekleri, iyi ve aydınlık kokulu olan Ohrmazd'ın doğumu tarafından kabul edilmiştir. Ahriman’ın bir hilesi ile Zruuan ona dünya hakimiyetini belli bir süre vermeye zorlanır. Daha sonra Ohrmazd, saltanat sürecektir. Shahpuhrdan sonra (241-272) Sasani saltanatı altında İran'da hakim olan bu akım, böyle bir doktrindi. Mezopotamya kökenli bir gnostik hareket olan bu yeni bir dindi. Bu din, Manicheisme'di. Manicheenler, yüce Tanrılarının ismini İranca'da ifade etmek için[9] özellikle Zruuan ismini benimsemişler, Ohrmazd ismini değil... Onlar, ohrmazd'ı ilk adam gibi göstermişlerdir. Manicheisme, II. Vahran'ın saltanatı altında elimine olmuştur. Fakat Zurvanizmin, birçok sasani kralının veya onların başkanlarının inancı olmaya devam ettiği görülmektedir. Mazdeen doktrini, Shahpur'un babası olan Ardeshir’in saltanatından itibaren milli bir din olarak teşekkül etmiştir. Ardeshir, eyaletlerdeki ateş mihraplarının yıkımını emrederek sadece kraliyet ateş mihrabının kalmasını sağlamıştır. Böylece bir hiyerarşi, daha doğrusu bir ortodoksluk meydana gelmiştir. Bu arada Hıristiyanlara, Budistlere ve Maniheistlere zulüm yapılmıştır. Büyük Mazdeen rahip, Ortodoksluğu yüceltmiş ve özellikle, iyilerin mükafatı, (ki onlar göğe yükseleceklerdir) ve kötülerin cezalandmlmasıda (bunlara cehennem vadedilmiştir) üzerinde İsrar etmiştir. Karter ve halefleri, krala itaatla hoşa gitmek endişesi arasında tereddüt göstermeye mecbur kalmıştır. Pehlevice kaleme alman ortodoks metinler, Anti-Zurvanist bir reaksiyonu yansıtmaktadır. Kozmogonide ohrmazd ve Ahriman biribirleriyle ebedi bir muhalefetle takdim edilmişlerdir. Ohrmazd yukarıda Ahriman, aşağıdadır. Bunların kökeni üzerinde durulmamıştır. Yine de Zurvanismein izleri devam etmektedir. Pehlevice yazılmış olan önemli bir kozmogoni kitabı olan Bundahistin, Ohrmazd’ın önce Ahrimân'a barış takdim ettiğini, ancak Ahriman’ın reddettiğini, onunla dokuz bin yıl savaş yapmayı teklif ettiğini ve bu müddetin sonunda onu Ohrmazd’ın mağlup edeceğini yazmaktadır. Bir başka Pehlevice kitap olan Menokikhrat, bu antlaşmayı yapanın Ahriman olduğunu ve bunun sonsuz zamanla olduğunu ilave etmektedir. Mazdeenlerin en akıllı ilâhiyatçılarından olan Zatspram, açıkça Ahrimân'a bu antlaşmayı telkin edenin Zruuan olduğunu söylemektedir.
Mazdeen doktrinine göre dünya, büyük savaşın alanı olarak yaratılmıştır. Maddi dünya, altı devre halinde yaratılmıştır: Gök, su, yer, ağaç, öküz ve insan. Yaratılış biter bitmez, dev bir yumurtanın içine kapatılmıştır. Ahriman oraya ulaşmış, yeryüzüne nüfuz etmiş ve yer sarsıntıları meydana getirmiştir. Şeytanlarını yeryüzüne dağıtmıştır. İlk yaratılan öküzü öldürmüştür. Bu kurban verimli olmuştur. Hayvanın omuriliğinden, bitkiler meydana gelmiştir. Ayda toplanan spermesinden, hayvan türleri meydana gelmiştir. Ahriman yine, ilk adamı ele geçirmiştir. Bu Gaya Maretan'dır. Onun tohumu güneşte toplanmış sonra yere düşmüştür. Orada ilk insan çifti meydana gelmiştir. Böylece, ilk insan çifti Gaya Maretan'dan doğmuştur. Zarat-Hustra'nın doğumunda, Ahriman ve onun ırkı yeraltına kaçmıştır. Böylece, tarihte yeni bir safha başlamıştır. Zerdüşt ailelerin çocukları 7 ile 10 yaş arasında bir giriş merasimi ile dine kabul edilmektedirler. Bu merasim için, bir gömlek ve bir ip almaktadırlar ve boyunun etrafında kendilerini bu iple bağlamaktadırlar. Böylece vücudunun aşağı kısımları ile üst kısımlarını, biri birinden ayırır. Bu ip onu ölünceye kadar terketmeyecektir. Ancak onu ibadet esnasında çözüp yeniden bağlar. Bu ibadeti, güneşin karşısında beş defa yaparlar. Yemek, banyo yapmak, uyumak ve muhtelif dini erkanları sessizlik içinde yaparlar. Bu uygulamaya “Vaj almak” denir. Bunun dışında Zerdüştlükte ibadet ve kurban merasimi yoktur. Fakat Zerdüşti, takvimde belirlenen bayramlara iştirak eder. Bu merasimlerden bazıları zorunludur. “Ölü gömme” merasimleri gibi... Bunlara göre ruh, dördüncü günün sabahı bedeni terkeder. Ruh, Mithra' nın önünde yargılanır, iki köpek tarafından beklenen bir köprüden geçer. Şayet, düşünceleri, sözleri, amelleri iyi olarak kötülüklerinden ağır gelirse; güzel bir kızla karşılaşır ve ona şöyle der: Ben senin dininim. Senin güzel düşüncelerin, sözlerin, amellerin beni güzel yaptı. Ruh, yıldızlara, aya ve güneşe yükselir. Şayet kötü amelleri ağırsa, ruh, korkunç bir ihtiyar kadınla karşılaşır ve karanlıklar içinde son yargı gününü bekler. Şayet iyi ve kötü amelleri denk gelirse, o zaman da ruh, ara bir yerde bekler. Bunun için cenaze merasimi Mazdeizmde çok önemli bir yer tutar. Çünkü ölüler için başka dua edecek yer yoktur. Üç gece esnasında soluk bedeni terkettiği halde, ruh, hâlâ bedendedir. Bunun için, melek Sraosha'ya, bu ruhun kurtuluşu için dua edilir. Dördüncü günden itibaren, ruh, sonsuz ışıklara ulaşır. Orada daha önce mevcut olan çiftine ulaşır. Buna Fravashi denir. Bundan böyle ona hitap edilir. Onuncu ve otuzuncu gün ve sonra ölüm yıldönümünde, otuzyıl onun korunması için yal varılır. Fravashi kelimesinin kökü konusunda farklı görüşler vardır. Bazılarına göre o, “seçim” anlamına gelmektedir. Maddi dünyanın yaratılmasından önce, Ahura Mazda tarafından Ona ya manevi dünyada kalması ya da dünyaya inerek kötülüğe karşı savaşması önerilir. Fravashis'ler iyiliğin zafere ulaşacağı savaşı seçmişlerdir. Bir başka etimolojiye göre de Fravashi'ler “koruma” anlamına gelmektedir. Bu anlam onların savaşçı rollerine de uygun düşmektedir. Senenin sonunda görünmez şekilde yeryüzüne geldikleri düşünülür ve yaptıkları yardım karşılığında (Avestada okunduğu gibi) yiyecek ve giyecek isterler. Bunların güçleri büyüktür. Her yerde görünebilirler. Yıldızlarda, sularda, bitkilerde yol açabilirler. Avesta'ya göre onlar, nesillerle ilgili herşey İçin davet edilebilirler; kucaklaşmadan, emzirmeye kadar. Yine Mazdeizm doktrinine göre, her türlü “kirli şeyle” temasdan sakınmak gerekir. Özellikle her türlü ölü maddelerden, diğer yandan kadınların âdet kanları da murdardır, o günlerde onlardan ayrı yaşamak gerekir. Bunu ihlâl etme halinde, suçlu, suçunu itiraf eder. Ancak diğer merasimlerle temizlenmesi önemlidir. Bunun da en iyi yolu Bareshnum'dur. Bu merasim, kumla, inek sidiği ve su ile yapılmaktadır. Parsüerde en çok tavsiye edilen birlik, kardeş çocuklarının evliliğidir. Vaktiyle, Avesta'daki khvaetuadatha ve daha sonra da Pehlevice'deki khvedodah, kız kardeşle erkek kardeşin, anne ile oğulun, baba ile kızın evliliğini belirtiyordu. Bu âdet, özellikle Elamıtes'lerde geçerliydi. Bu âdet, sadece Pehlevi kitapları tarafmdan övülmemiş M.Ö. VI. asırdan M.S. X. asra kadar tarihen doğrulanmıştır. Meselâ Cyrus, arka arkaya iki kızkardeşi ile evlenmiştir. Zerdüşt (zarathustra), başlayamadığı işin bitimi için bir kurtarıcı temenni ediyordu. Bu kurtarıcı Saoshyant, yani mesih olarak görülüyordu. Zerdüşt'ün ölümünden sonra bu inanç gelişmiştir. Böylece her bin yılda, üç mesih (kurtarıcı) mucizevi şekilde 100.000 Fravaschi tarafından korunan Zerdüşt'ün tohumundan, her defasında on beş yaşında bir bakirenin banyo yaptığı bir gölde doğmuştur. Bu kurtarıcılardan herbirinin gelişinden önce kötülükler artmış, fakat her biri insanlara nihai durumlarından dolayı sitem etmiştir. Bu kurtarıcılar, daima eti, sebzeleri reddederek, sadece manevi gıdaları önermişlerdir. Son kurtarıcı, cesetlerin dirilmesinden ve son yargıdan bahsetmiştir. Metal eritilmiş bir ırmak insanlar için bir imtihan yeri olarak gösterilmiştir. İyilerin bu ırmağı, ılık sütten geçer gibi geçecekleri söylenmiştir. Haoma denen son kurban ifâ edilecek ve o sığır gömülecektir. Ahriman’ın boynu vurulacak veya cehenneme atılacaktır. Orada kötüler, son bir defa cezaya çarptırılacaklardır. Daha sonra, Ohrmazd’ın tek başına saltanat süreceği ve iyilerin bulunduğu yeniden yaratılan yeryüzüne kavuşacaklardır. İşte milâdi IX. asra doğru belli başlı Pehîevi kitapları, bu kehanetten bahsediyordu. Buna benzer doktrinler, İran'da uzun zamandan beri vardı. Dünyanın sonu ile ilgili kehanetler doğuda eskiden beri kuvvetliydi. Daniel kitabı, M.Ö. II. yüzyılın bir örneğidir. Bu, Zerdüştlükteki yazılara bir tür modellik yapmıştır. Aksi bir manada, İran doktrinleri gerçekten İsrail dininin gelişmesine ve Hıristiyanlığın doğuşunda etkili olmuştur. Muhtemelen bu etkilerin en belirgini şeytan figürü olmuştur. Sürgünden önce bu figür yoktu, şeytan Yahvenin kullarındandı. Daha sonra Yahve'nin düşmanı olmuştur. Mazdeizm, Sasani İmparatorluğu altında gelişmiştir. Mazdekçiler tarafından tehdit edildikten sonra Mazdeizm yaşamaya devam etmiştir. Mazdekçiler kral Kavâd'ı (488-531) ikna etmişlerdir. Bunlar, malların, kadınların ortak olduklarını propaganda ediyorlardı. Arab istilası ile birçokları müslüman olmuştur. Hindistan'da ise Parsi'ler yaşamaya devam etmiştir.
Megalithism:
Bir veya birçok taştan oluşan tarih öncesi abideleri karakterize eden medeniyetin ürünlerine verilen bir isimdir. Bunların dinî yapılar olduğu konusunda tereddütler vardır. Dünyanın en önemli Megalithes'leri kuzey Afrika'da, Portekiz'de, İngiltere'de bulunmaktadır. Daha sonra, İrlanda'da, Belçika'da ve Almanya'da görülmektedir. Akdeniz ülkelerinde de Megalithler vardır. Megalithes'ler genelde mezar veya dinî yapılar olarak kabul edilmektedir.
Mehdi:
Bizzat İslâm, doğru bir yol olarak kabul edilmiştir hem de dosdoğru yol.. En mükemmel rehber ise Allah'tır. Bunun için Allah'a el-Hâdî denmektedir. Mü’min de Islâmda doğru yolda olan anlamım ihtiva etmektedir. Yani, her Mü’min bir Mehdi'dir. Bunun için bazı halifeler Mehdi ismini bizzat almışlardır. Mehdi kelimesi, İslâmi terminolojide “doğru yola sevkeden” anlamında kullanıldığında, gerçekten bütün Mü’minleri içine alan bir anlamı ihtiva etmektedir. Ancak daha sonra Mehdi kelimesi, kıyametle ilgili bir anlam içinde kullanılmaya başlamıştır. Buna göre Allah, dünyanın sonunda bir mehdi gönderecek bu mehdi, İslâmı muzaffer kılacak, şeytanî güçleri yok edecektir. Hatta bazı İslâm bilginlerine göre dünyanın sonunda bir çeşit milenarist tipli mesihi bir saltanat meydana gelecektir. Bu saltanat Mehdi'ye ait bir saltanattır. Bazı İslâm bilginleri de dünyanın sonunda gelecek olan bu mehdi'nin Hz. İsa olduğunu ve İsa'nın o zaman müslüman olacağını söylemektedirler.
Şiilere göre Âhir zamanda gelecek olan mehdi on ikinci imamdır. Çünkü bu gizlenmiş ve beklenen mehdidir. Bu Muhammed el-Mehdi'dir. Ahir zamanda, Hz. Muhammed’in halefi olarak dönecektir. Sünnî İslâm'a göre mehdi anlayışı, özel bir anlam ifade etmez. Yani, belirli vasıfta mehdi olarak birini beklemek şeklinde bir inanç ehl-i sünnette yoktur. Her müslüman, bir mehdidir ve bir mehdi olmalıdır. Dünyanın sonunda birinin gelerek, müslümanları kurtarması şeklindeki inanç, dinamik İslâm düşüncesiyle bağdaşmaz. Böyle bir düşüncenin kaynağı, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Şiiliktir.
Mektuplar: (Epitres):
Mektuplar, Havariler tarafından, iman, Hıristiyan hayatı ve Hıristiyanlığın yayılmasında karşılaşılan güçlükler konusunda birtakım şahıslara veya cemaatlere gönderilmiş olan mektuplardan oluşan İncil’in bir kısmıdır. Hıristiyanlıkta bu mektupların da Kutsal-Ruh tarafından ilham edilmiş olduğuna iman edilmiştir. Böylece onlar da tanrısal vahiyleri ortaya koymaktadırlar. Aziz Paul'a (Pavlos) atfedilen on dört Mektup, onun ihtida senesi olan miladî 49 yılı ile muhtemelen Roma'da şehit olduğu sene olan miladî 67 yılı arasında yazılmıştır. Bu mektupların yazılma sırası şöyledir:
1- Selâniklilere (Thessaloniciens) I. ve II. Mektup,
2- Korintoslulara (Corinthiens) I ve II.Mektup,
3- Galatyalılara (Galates) Mektup,
4- Romalılara (Romains) Mektup,
5- Filipelilere (Philipiens) Mektup,
6- Efesosfulara (Ephesiens) Mektup,
7- Koloselilere (Colossiens) Mektup,
8- Filemona (Philemon) Mektup,
9- Timoteosa (Timothee) I ve II. Mektup,
10- Titusa (Tite) Mektup,
Paul'un “İbranilere (Hcbreux)” mektubunun ise, yukarıdaki mektuplarla üslûp yönünden farkı bulunduğundan, eskiden beri bu mektubun Paul'a aidiyetine itiraz edilmiştir. İncil yorumcuları bu mektubu bugün, Luka tarafından zikredilen İskenderiyyeli bir Yahudi olan Apollos'a atfetmek temayülündedirler. Onlara göre, Aziz Paul'un tesirinde kalan Apollos bu mektubu, 67 yılına doğru, 70 yılındaki Kudüs mabedinin tahribinden önce İtalya'da kaleme almış olabilir. Sayılan yediye ulaşan diğer mektuplar, ilk çağlardan beri “Katolik” (genel) olarak adlandırılmıştır. Çünkü bu mektuplar, birtakım şahıslara veya birtakım özel cemaatlere hitap etmezler. Bu mektuplar tüm Hıristiyanları ilgilendiren genel problemleri işlemektedir.
Bu mektuplardan birincisi “Rab (İsa'nın) kardeşi” (geniş anlamda ne baba tarafından hısımdır ne de havaridir) olan Kudüs'te Judeo Chretiennc cemaatın şefi bulunan Aziz Jaques'a (Yakub'a) atfedilmiştir. Bu mektup, 49 ve 60 yılları arasındaki bir devrin tarihini taşımaktadır. “Rab (İsa'nın) diğer kardeşi” Aziz Jude'a (Yahuda) ya atfedilen mektup ise, 70 - 80 yılları arasında yazılmışa benziyor. Aziz Petrus'a atfedilen iki mektuptan birincisi, onun sekreteri olan Silvain tarafından Aziz Petrus'un şehit edîdiği tarih olan 64 veya 67 yıllarında kaleme alınmıştır. İkinci mektubun yazarı ve yazıldığı tarih ise birtakım problemler ortaya koymaktadır. Ancak bu mektubun işlediği doktrin, Apostolik çağın düşüncesini yansıtıyor ve İncil’in genel kuralı içinde onu devam ettiriyor.
Bir kısım yorumcular, “Tefekküri bir takım davetler” olan diğer üç mektubun, dördüncü İncil'le (Yuhanna) dikkat çekici doktrinel ve üslup yakınlığı olmasına rağmen, İncil yazan Aziz Yuhanna'ya atfedilmesinde tereddüt göstermişlerdir. Bu mektupların önemi, sadece onların doktrinlerinde ve Mesih’in tebliğinin direkt yorumundan değil; onların ilk Hıristiyan cemaatlerinin hayatı ve imanı konusunda çok canlı şehadet olmalarından ileri gelmektedir. Çünkü bu mektuplar, Hıristiyan tebliğinin, I. yüzyılın nüve kuruluşları ve vicdanları içinde aldığı yolu göstermektedir.
Bütün bunlara rağmen bu mektupların mevsukiyeti ihtimalli görünüyor. Onların I. milâdî yüzyılın sonunda yazılmış olması mümkündür.
Melek:
Yunanca elçi anlamına gelen anggelos kelimesinden gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes'te bu kelime Melek diye tercüme edilmiştir ve “gönderilmiş” anlamına gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes yazarları İbrahim’in Allah'ının, bütün kozmik güçlerden mutlak üstünlüğünü ifade etmişlerdir. O, insan hayatına tedahül eden güçleri tanımaz; oysa, gerçek Allah ile ilişkileri düzenleyen veya bozan bir takım güçler de vardır. Bu güçler, Tanrının otoritesine bağlıdırlar. Bu güçler, bazen kutsal konseye iştirak etmektedirler. Bu durumda onlar Beney - Elohim (Tanrının oğlu) adını almaktadır.[10] Melekler, Yeni Eflatuncu eserlerde dokuz hiyerarşide gösterilmişlerdir: Seraphim -Cherubins - Trones - Domination -Vertus- Puissance - Principaute -Archanges - Anges. Her hiyerarşiye, Allah tarafından farklı fonksiyonlar atfedilmiştir. Yahudilikte Monoteizmin tasdiki Samarie'nin ve Kudüs'ün düşmesinden sonra daha da belirginleşmiştir. Böylece, bir takım güçler reddedilmiştir. “Rab benim ve başkası yoktur. Benden başka Allah yoktur”. [11]Böylece cherubins ve seraphin şekli altındaki bu güçler kaybolmuştur. Bunların yerine, İran'dan gelen daha akıllı güçler kabul edilmiştir. Yedi melekten biri olan Raphael bunlardandır. Diğeri, Daniel'dir. Üçüncüsü Gabriel'dir. Yahudilikte melekler konusu, müphem bir konudur. Sadukiler Ferisiler meleklere çok fazla önem affetmezlerken, kıyametle ilgili yazan Yahudi müellifleri meleklere çok büyük önem vermişlerdir. Yahudilikteki melek anlayışı, mazdeizmden ve yeni Eflatuncu felsefeden çok etkilenmiştir.
Yeni Ahitte de (İncil) meleklere çok önem atfedilmektedir. Semavî ruhların varlığı, İsanın varlığından ayrı düşünülmüştür. Çünkü dünyanın sonu hakkında ne gökteki meleklerin ne de oğulun birşey bilmedikleri belirtilmiştir. [12]Burada İsa, meleklerin yanında zikredilmiştir. İnciller, meleklerin daima Baha'nın yanında olduklarını belirtir. [13]Genel bir tarzda melekler, İsa'nın hizmetlerine müdahale etmemektedir. Bilakis Meryem’in nişanlısı tarafından terkedilmemesi için Yusuf'a melek görünmüştür. [14]Luka, Gabriel’in Meryem'e İsa'nın doğuşunu müjdelemek için geldiğinden bahsetmiştir. [15]
Katolik kilisesi için, meleklerin varlığı bir iman dogmasıdır. Kur'an-ı Kerim de meleklerden bahsetmiştir. “Melekler nurânî varlıklardır. Onlar, Allah'a itaat ederler.”[16]; “Allahtan korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar”[17]; meleklerin kanatları olduğundan bahsedilmiştir.[18]; Meleklerin görevleri çeşitlidir: Meselâ Cebrail vahy meleğidir. Allah'ın emirlerini peygamberlere ulaştırır. Cebrail’in diğer bir adı da (Ruhul Emin) dir.
Kur'an-ı Kerimde melekler, peygamberlerden önce zikredilmişlerdir. Ancak meleklerde Allah’ın kullarıdır. [19]Meleklerin erkeklik-dişilikleri yoktur, melekler Allah’ın Nuranî varlıklarıdır. Bundan ayrı üç büyük melek daha vardır: Azrail, ölüm meleğidir. Mikail, tabiat kuvvetleriyle ilgili görevler yapar. İsrafil, sur üflemekle görevlidir.
Melkit Hıristiyanlığı:
Kilise tarihinde ve İslâmî literatürde sık sık kullanılan Melkitler, bir itizal hareketi değil; resmi Hıristiyanlığın temsilcileri olarak, kilisenin kabul ettiği iman ilkelerinin savunucularıdır. 451 Kadıköy konsili ile aforoz edilmiş olan Monofizit akımın mensupları, resmi kiliseye bağlı kalan hasımlarına Melkit adını vermişlerdir. Böylece Melkit Hıristiyanlığı denilen, Roma-Bizans devletinin konsiller doğrultusunda kabul ettiği iman ilkelerine bağlı kalan o dönemde Roma-Bizans Hıristiyanlığının da bir adıdır. Çünkü Roma ile Bizans'ın kiliselerinin ayrılış tarihi 1054'tür. Bu tarihe kadar Hıristiyan imanı ve kilise disiplini ile ilgili bütün kararlarında Roma'nın yani Papa’nın yetkisi vardı.
Melkit Hıristiyanlığının müntesiplerini, Mısır, Anadolu ve Suriye'ye yerleşmiş olan Rumlarla yerli Hıristiyan ahâli meydana getiriyordu. İslâmi literatürde Melkitler'd en, Melkaiyye, Melikiyye, Milkaniyye gibi isimlerle bahsedilmiştir.
Melkit Hıristiyan doktrininin “iman esaslarını” 451'de Kadıköy'de yapılan IV. Genel Konsil’in “iman formülünde” aynen bulmak mümkündür. Kadıköy iman formülü şöyledir:
“Biz, Rabbimiz İsâ Mesihin ulûhiyette tam, insaniyette tam olduğuna, O'nun hakiki Allah ve hakiki insan olduğuna, O'nun düşünen bir ruh ve vücuttan, insaniyette bizimle aynı cevherden olduğuna; günah hariç bize benzediğine, ulûhiyete göre asırlar öncesi babadan doğduğuna, insaniyete göre bizim selâmetimiz için ahir zamanda doğduğuna, Allah annesi bakire Meryemden doğduğuna inanırız, o, İki tabiatlı biricik oğuldur. Bu iki tabiat karışmamıştır, biribirine dönüşmemiştir. Bölümlenemez, ayrılamaz, zira birleşme, tabiatların ayrılığını ortadan kaldırmamıştır. Tabiatlardan herbiri kendi özel varlığını korumuştur.”
Mennonitesler:
XVI. yüzyıl Anabaptiste hareketinin yaşayan bir kolunu teşkil etmektedir. Bu hareket, ismini Hollandalı din adamı olan Menno Simons'dan (1496-1561) almaktadır. Bu küçük kilisenin aslı, Zürih'te Zwingli'nin bir talebesine dayanmaktadır. Bu talebe ise, Conrad Grebel (1498-1526)'dir. Grebel, kiliseyi “yeni Ahite” göre, dünyevi iktidarların karşısında tamamen hür bir şekilde şekillendirmeyi ve kilise cemaatinin sadece vaftiz olmuş yetişkin müminlerden oluşmasını istiyordu. Onun cemaatı 25 Ocak 1525'te kurulmuş ve Zurih'ten kovulmuştu. Fikirleri, Michael Sattler tarafında “Confession de Schleithein” de toplanmış ve Melchoir Hoffman (1500-1543) Kuzey Avrupa'da yayılmıştır. Hollanda'da “Melchiorites” ler arasında Obbe ve Dirk Philips kardeşler ve Leeuwarden kardeşler yer almaktadır. Bunlar, barışçı ve düzenli bir ana-baptist hareket geliştirmişlerdir. İşte Pingjum din adamı (1524-1531) olan Menno Simons, bunlar tarafından harekete kazandırılmıştır. Vicdanları teskin etmek için, 1524'de ilk defa “Kitab-ı Mukaddesi” okumaya başlamıştı. Yeniden Obbe'ler tarafından vaftiz olmuş, evlenmiş ve Anabaptislerinin küçük cemaatlerinin piskoposu” olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Colloğne (1543-1546), sonra da Danimarka cemaatlerinin piskopusu olmuştur. Bu arada birçok kitap ve broşür yazmıştır.
Mennonitelerin inancı, Le Miroir des Martyr (1660) isimli kitapta anlatılmıştır. Bu kitabın İngilizce olarak 1972'de yedinci baskısı yapılmıştır. Mennoniteler, Hıristiyan Teslisini kabul etmektedir ve vaftizi sadece yetişkinlere uygulamaktadırlar. Silahı ve şiddeti reddederler. Genelde kutsal aile hayatı yaşamaktadırlar. Hıristiyan hayatının cemaatçi karakteri üzerinde İsrar etmektedirler. Yani ilk Hıristiyan cemaati örneğini benimsemişlerdir. Bunlar, sosyal felaketlere karşı mücadeleye kendilerini adamışlardır. Bugün dünyada 200.000 ile 500.000 arasında Mennonitesin olduğu tahmin edilmektedir. Bunlar, “Eski Mennoniteler” ve “Genel Konferans Mennoniteleri” olarak tanınmaktadırlar. Kuzey Amerika'da, Almanya'da, İsviçre'de, Hollanda'da, Fransa'da, Sovyetler Birliğinde, Lâtin Amerika'da yaşamaktadırlar.
Menora:
Hz. Musa'ya Menora şeklinde gösterilen Şamdan, Tanrı tarafından kırmızı, beyaz, siyah ve yeşil ateşlerle çizilmiş ve Tanrı tarafından özellikle gösterilmiştir. Tanrı’nın Musa'ya bu konudaki talimatı şöyledir: “Ve som altından bir şamdan yapacaksın. Şamdanın kaidesi ve kolları çekiçle işlenecek. Sütun başları, çanakları, çiçekleri tek bir parça halinde olacak. Hepsi bir talant altından yapılacak. Bak ve sana dağda gösterilen örneklerine göre yap.” [20]Hz. Musa, dağda Tanrının kendisine ateşlerle çizip gösterdiği Menora figürünü aklında tutarak Sina dağından aşağı inmiş ve Bezalel ben Uri Ben Hur'a çizdirmiştir. Menora’nın birçok sembolik anlamı vardır. Menora'nın ilk anlamı “Daimi Işık”ür. Tanrı yeri ve göğü yarattıktan sonra ilk talimatında “Işık olsun” demiştir. Menora, aynı zamanda bilimin devamlılığını ve sonsuzluğunu sembolize etmektedir. Menoranın yedi kollu oluşu, Antik bilimin yedi ana temelini göstermektedir. Aritmetik, geometri, astroloji, simya, retorik, müzik ve etiki simgelemektedir.
Menora hayat ağacını da temsil etmektedir. Yahudi mistisizmine göre hayat ağacı simgesi yedi tanrısal fazileti ifade etmektedir. Menora, insanoğlunun Tann’nın suretinde yaratıldığının sembolüdür. Bir başka anlatımla menora, Tanrısal gücün, insanda şekil bulduğunu ifade eder. İlk orijinal Menora, Bazalel Ben Uri Ben-Hur tarafından ilahi vahye göre çizilmiş ve kutsal çadırda “kadeş ha kedoşim'e yerleştirilmiştir. Menora, daha sonra kutsal çadırdan, Bet ha Mikdaş'a getirilmiştir. Bet ha Mikdaş’ın tahribi ve ikinci mabedin inşaatı sırasında bir melek, Zeharya'ya Menora’nın şeklini göstermiştir. Bu konuda şöyle denmiştir: “Altın bir Şamdan gördüm. Tepesinde bir yağ kabı vardı. Üstünde yedi boru olan yedi lamba vardı. İki tane zeytin dalı vardı. Biri yağ kasesinin sağında, diğeri solundaydı.”[21] Menora, 2000 yıl süren diaspora hayatları boyunca, Yahudilerin milli kimliği haline gelmiştir. Yahudilerin yaşadığı bölgelerde yapılan kazılarda çok sayıda Menora şekli çıkmıştır. Menora günümüzde dini sembol olarak özelliğini korumaktadır. Menora yalnız geleneksel dini obje olarak değil, sanatsal bir öğe olarak da önem taşımaktadır.
Bugün İsrail devleti Menorayı resmi bir amblem olarak kullanmaktadır. Menora, İsrail Cumhurbaşkanlığı forsunda, askeri üniformaların kollarında bulunmaktadır. Ayrıca, resmi devlet belgelerinde ve pasaportların üst kapaklarında bulunmaktadır. Resmi binaların ve elçiliklerin giriş kapılarında menora motifi göze çarpar. 1948 yılında II. Dünya Savaşı sırasında yapılan Holocaustda, Varşova Gettosunda ölenlerin anısına iki yanında arslanlar bulunan bir Menora heykeli yapılmıştır. Kudüs'te İsrail parlemontosunun önünde yükselen bronz Menora, Benno Elkan tarafından yapılmış, 1956 yılında İngiltere parlamentosu tarafından İsrail parlamentosuna hediye edilmiştir. Menora, bütün sinagoglarda bulunmaktadır. Menora, 2000 yıllık sürgün ve Holocausta rağmen, yeniden Yahudilerin devlet olarak varoluşlarını sembolize etmektedir.
Meryem:
a- Yeni Ahitte Meryem: Hıristiyanlıkta Meryem, İsa'nın hayatı ile birlikte önem kazanmıştır. Meryem, İsa'ya Galile'nin Nazareth beldesinde hamile kalmıştır. [22]Meryem, İsayı, Yahuda Beythleem' inde dünyaya getirmiştir. [23]Meryem daima kalbinde bu hatıraları muhafaza etmiştir. [24]Meryem, İsa'nın Kudüs'e yaptığı ilk iki seyehate refakat etmiştir. [25]Nazareth'de Yusuf'un atelyesinin yanında birlikte yaşamışlardır. [26]Yuhanna İnciline göre Galile'nin Kona şeyhrinde düğün olmuş ve Meryem'de orada bulunmuştur. İsa düğünde su dolu küpleri, şaraba çevirmiş ve bu mucizenin oluşunda annesinin telkinleri olmuştur. [27]Kafar-naum'da birkaç gün kalmıştır [28] Nazaret'e geldiği zaman, Merycmde orada idi ve İsa çok kötü karşılanmıştı.[29] Yine Meryem 30 yılının paskalya bayramında her zaman olduğu gibi Kudüs'te idi. [30]Yine onu haçın dibinde buluyoruz. [31]İsa'nın göğe yükselmesinden kırk gün sonra[32], O kutsal Ruhun yayılmasına iştirak etmiştir. Yine Luka: 1/35 göre, kutsal-Ruh onun üzerine gelmiştir. Meryem, ilk Hıristiyan cemaatının içinde, İsa'nın ekmeği kırdığı zaman da hep mevcut olmuştur. [33]Yeni Ahit'te, Meryem’in bu dünyayı nasıl terkettiğine dair bilgi yoktur. Hıristiyanlıkta Meryem, kilisede şahsiyetlenmiştir. Dünyadaki kilise, çarmıha gerilmiş olan İsa'nın ızdıraplı macerasını devam ettirmektedir. Vahiy kitabında bildirilen İsa'ya göre O, aynı zamanda “boğazlanmış kuzu”dur. [34]Geleneğe göre, Eski Ahitte peygamberlerin bahsettikleri “Sion Kızı” Meryem'dir. Meryem, Luka İnciline göre, ismini bizzat Allah'tan almıştır. (Luka 1/28: Melek onun yanına girip dedi: Selâm, ey nimete eren kız! Rab seninledir). Daha sonra Luka İncili, “Çünkü Allah önünde inayet buldun” [35]diye Meryem'i anlatmaktadır. Meryem, diğer kadınlar arasında takdis edilmiştir. [36]Çünkü o, Rab tarafından söylenen sözlerle tamamlanacaktır. [37]Luka’nın, Eski Ahitten alınmış olan çizgisine göre Meryem, sadece “sion kızı” değil; aynı zamanda o, “Akdin yeni kemeri”dir. Meryem daima, Allah’ın varlığından dolan bir sekinenin (Shekinah) gölgesindedir. Bu yeni şekil altında, “Kutsal Varlık, Allahın Oğlu”, ondan doğacaktır. [38]Meryem’in Yeni Ahitte başka özellikleri de vardır: İsa'nın annesi Meryem[39], Hıristiyan geleneğinde özellikle “İsa'nın annesi” kavramı büyük tartışmalarla benimsenmiştir. Bu kavrama karşılık Meryem'i “Allah annesi” olarak kabul eden temayüller ortaya çıkmıştır. Özellikle, IV. asırda ortaya çıkan Theotokos (Allah Annesi) kavramı, Mısır kökenli görünmektedir (Bu kavramın eski Mısır kültüründe İsis'e tatbik edildiği görülmektedir). Theotokos kelimesi “Tanrıyı Doğuran” anlamına gelmektedir. Hıristiyanlıkta bu kelime, Meryem’e tatbik edilmiştir... Yani, Meryem’in doğurduğu İsa, Allah'tır, anlamına gelmektedir. Ancak bu, Meryem’in Tanrı olduğuna işaret etmemektedir. Hıristiyanlığa göre Meryem, Bakiredir. Matta; 1-2, Luka; 1-2, Yuhanna 1/13'deki şu ifadeleri ortaya koymaktadır: “Onlar ne kandan, ne bedenin iradesinden, ne de insanın iradesinden değil, ancak Allah'tan doğdular”. Bu cümle “onlar” şeklinde değilde, “O” şeklinde okunduğun da İsa'yı belirtir.
Meryem azizdir. Luka, Meryem’in azizliğinin Allah'ın inayetinden olduğunu belirtmektedir. [40]Mutlak itaat içindedir.[41]; mükemmel iman sahibidir. [42]Meryem, bir mümin modelidir. [43]
Meryeme, Kutsal-Ruh pentakot gününden önce gelmiştir. [44]Vatikan Meryem’in de göğe çıktığını doğma olarak kabul etmektedir,
b- Kültte Meryem: Meryem'e daha sonraki çağlarda bazı kültler isnat edilmiştir. Halbuki ilk kilisede böyle bir şey söz konusu değildi. [45]Hıristiyanlıkta Meryem kültü, IV. asırdan itibaren kendini göstermeye başlamıştır. Niçin? Çünkü ilk yüceliğe İsa nail olmuştu. II. asırdan itibaren “şehitler” tebcil edilmeye başlanmıştır. Daha sonra İsa, kadınlar karşısında yeni bir tavır takınmış, kadınları, Hıristiyan cemaatına kabul etmiştir. [46]Oysa Hahamlar, Yahudilikte kadınları dini cemaatlere almıyorlardı. İsa'nın bu tutumu, ilk Hıristiyanları bile şaşırmıştı [47] Ancak Paul'un mektuplarından anladığımız kadarı ile “Kadın elçiler” çabucak toplum tarafından tesirsiz hale getirilmişlerdi. Fakat Yahudilikte, giriş töreni ve “sünnet olma” merasimi münhasıran erkeklere tahsis edilmiştir. Hıristiyanlıkta ise erkekler gibi kadınlar da vaftiz merasimine kabul ediliyorlardı. Hıristiyanlıkta Meryem, inayet sahibi bir kadın ve “Allah’ın oğlu'nun” annesidir. [48]Kilise, Meryem'i İsa'nın annesi olarak da kabul etmektedir. Yusuf, sadece evlatlıktan dolayı İsa'nın babasıdır. Hukuki olarak Yusuf, İsa'nın babası değildir.
II. asır'dan itibaren Yeni Ahidin Apokriflerinden kabul edilen “Jaques’in İnciline” göre Meryem, İsa'yı ancak kırk gün sonra (yani lohusahk bittikten sonra) emzirmiştir. isa'nın ayaklan mabede gitmeden önce yere basmamıştır. Diğer yandan daha sonra, Meryem yüceltilmiş ve Tanrılık tezahürleri isnad edilmiştir... Bazı feministler yorumlarında kilisenin, Meryem'i gerçeklerin dışında bir yere yücelttiklerini söylemişlerdir. Bunun için bazı iiâhiyaçılar, bu tür Meryem düşüncesinde sapmaların olduğunu söylemektedirler. Mevsuk Hıristiyanlık, Meryem'i tarihi bir realite içinde kabul etmektedir. Papa IX. Pie, 8 Aralık 1854'de, “Meryem’in aslî suçtan, Allah'tan gelen aşkla korunmuş olduğunu” belirtmiştir. Papa XII. Pie de (1 Kasım 1950'de “Meryem’in göğe yükseldiğini” doğma olarak ilan etmiştir. Papa XII. Pie, bu yükselme zamanını ve Meryem’in ölüp ölmediğini tasrih etmemiştir. O, sadece “Yeryüzündeki hayatın sonunda günahsız olan Allah annesinin göğe alındığını” ifade etmiştir. Katolik ve Ortodokslar “Azizler Komunion” de Meryem’in de varlığını kabul etmektedirler. Protestanlar, Meryem'e tahsis edilmiş bir ayini kabul etmezler. Ancak, Protestan kadınlar da Meryem'i taklit etmeyi sevmektedirler,
c- İslâmiyette Meryem: İslâmiyette Meryem'e, İsa'nın annesi olduğu için çok derin bir saygı vardır. Kur'an-ı Kerim Meryem'i, İsmiyle zikretmektedir. Bunda Meryem, bir imtiyaza sahiptir[49]. Kur'an-ı Kerim, Meryem'den İm-ran’ın kızı ve Harun'un kız kardeşi diye de bahsetmektedir, Meryem, Allah tarafından seçilmiştir[50]. Doğumu üe birlikte Rabbe adanmıştır. Çocukluğundan itibaren mabedde, Zekeriya (a.s.)’nın himayesinde büyümeye başlamıştır. Onun yiyecekleri, Allah tarafından temin edilmiştir[51]. Vakta ki Meryem, genç kız olduğunda, Allah Cebraili göndererek, “Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor...”[52], Meryem bu müjde karşısında hayretler içinde kalır, “Benim nasıl çocuğum olur?” der[53]. Kur'an-ı Kerim, Allanın kudretinden bahsederek konuyu bitirir[54]. Meryem, doğum zamanı gelince daha da çok üzülerek, ölmüş olmayı temenni eder. Kur'an-ı Kerim, Hz. Meryem olayını, ilâhi kudretin bir tecellisi olarak vermektedir. Kur'an-ı Kerim’in Bakire Meryem’in İsa'yı doğurması olayı karşısında şaşıranlara, Allah’ın Ademi anasız ve babasız yaratması ifadesiyle akıllarını yatırma yolunu seçtiği söylenebilir. Allah’ın yaratma sıfatının herhangi bir şarta bağlı olmadığı da böylece açıklanmış olmaktadır. Müslüman bir akıl “Hikmetinden sual olunmaz” diyerek teslim olur ve İman eder.
Mesih:
İbranice kutsanmış anlamına gelen Machiah kelimesinden geîen mesih kelimesi, Yunanca, kutsanmış demek olan Christos kelimesinin karşılığı olmaktadır. Mesih kelimesi, Kitab-ı Mukaddes'te önce İsrail’in krallarını veya büyük rahipleri belirtmektedir. [55]Pers kralı Cyrusda aynı şekilde Allah'ın mesihi olarak belirtilmiştir. [56]Nebilerde “mesih” kelimesi tedrici şekilde “Allah’ın peygamberine” tahsis edilmiştir ki bu peygamber ahir zamanda Sion'dan çıkarılanları toplayacaktır. Milâdi I. asırda, Filistin, Roma işgali altındayken mesihi ümit oldukça canlı idi. Bunun için, dünyanın sonu ile ilgili düşmanlarını cezalandıracak, Diaspora'ya son verecek bir kurtarıcı bekleniyordu. Bütün Yahudi tarihi boyunca, özelikle işkence dönemlerinde, Davud oğlunun geliş tarihi, tahmin edilmeye başlanmıştır. Bu arada sahte mesihler de ortaya çıkmıştır. Meselâ, II. asırda Simo'on Bar Kochba, X. asırda David Al Rohi, XVI. asırda David Hareouveni, XVII. asırda Sabbatai Zvi mesihlik iddia etmiştir. Bütün bunlarla beraber Mesih, sadece “Yahudi Kralı” değildir; peygamberler ve Talmud, mesihi devirlere, mesihin şahsından daha fazla önem vermişlerdir. Allah dünyayı, mesihi devrin olacağım düşünerek yaratmıştır. Mesih veya “İnsanoğlu”, beşer tarihinin sonucu olarak meydana gelmiştir. Bu duruma göre mesihi dönem, beşeri çabalarla meydana getirilmiş ideal bir cemiyettir. Fakat insanlık başarısız duruma düşerse, hemen Allah mesihini gönderecektir. Talmud'da şöyle bir atasözü vardır: “İnsanlık tamamen iyi veya tamamen kötü olduğu zaman mesih gelecektir.” [57]Mesihin gelme zamanı, “yargı gününe”, “ölülerin dirilmesine” ve “Tanrısal krallığın kurulmasına” ve “evrensel Barış”la aynı zamana rastlamaktadır. Bunun için, Antik Judaizm, mesihi çağla öbür dünya arasında çok az bir ayırım yapmıştır. Geleneğe göre mesih, “dünyaya gelecek ruhların tükenmesi” veya “İsrail tarafından dökülen gözyaşlarının toplandığı kupanın dolmasın”dan sonra gelecektir. Hahamlar döneminde mesihe iman, Yahudiliğin temel inançlarından biri haline gelmiştir. Bazı dini muhitlerde “İsrail devletinin kurulması” mesihi dönem öncesi bir olay olarak kabul edilmiştir. Hıristiyanlar için mesih olan İsa, kıyamet çağını başlatmaktadır.
Metempsikoz:
Bu teoriye göre, ölüm anında Ruh, bedeni, bir başka bedende yeniden doğmak üzere terketm ekedir. Bu inanç özellikle Orfizm'de, Pisagorizm'de ve Platonizm'de görülmektedir. Bu bir nevi tenasüh inancıdır.
Metodizm:
İlâhiyatçı John Wesley ve kardeşi Gharles’in faaliyetleriyle XVIII. yüzyılda İngilterede doğmuş olan Protestan tabiatlı bir harekettir. İngiltere Anglikan kilisesi bünyesinde bir uyanış hareketi olarak doğmuş olan Metodizm, Anglikanizm'den XVIII. yüzyılda ayrılmıştır. Aslında Wesley, Anglikanizm'den ayrılmayı düşünmemişti. Ancak, Anglikan kilisesi Wesley’in faaliyetlerini hazmedemedi ve gerginlik uzun yıllar sürdü. Wesley, ölümünden dört yıl önce 1795'te resmen İngiliz Anglikan kilisesiyle bağlarını kopardı. Bu yeni hareket metodist ismini almıştı. Bunun da sebebi, mensuplarına öğrettiği metodik dindarlık şekliydi. Metodist topluluğu, sahip oldukları güçlü teşkilatlarıyla, merkeziyetçi bir yapıya sahip oldular. Dini propagandalarda sadece din adamları değil; din adamı olmayanlar da irşad faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Vaazlarında işlenen başlıca konular, sade bir Hıristiyan hayatı yaşamak, israftan uzak kalmak ve cemaat üyelerinin biribirini ekonomik yönden desteklemeleri gibi konulardı. Amerika'ya yapılan göçlerle, Metodizmin Amerika'da yerleşmesi sağlandı. Amerika'da Metodist Episkopal kilise 1784'de Francis Asbury ve Thomas Colce'un gayretleriyle kuruldu. Anglikan kilisesinin otuz dokuz maddesi özetlenerek yirmi beş maddeye indirilmişti. Bu Batimore'da bir konferansta kabul edilmiştir. Asbuiy ve Coke, Metodizmin ilkelerini, Amerika yerlileri ve göçmenleri arasında yerleştirmek için çok çaba sarfetmişler ve XIX. yüzyılda Amerika'nın en güçlü mezhebinin Metodizm olmasını sağlamışlardır. Amerika'da Metodizmin yayılmasını sağlayan ana öge, metodistlerin bölgesel cemaat şeklinde teşkilatlanmalarıydı. Bu yerel cemaatler, ciddi bir disiplin ve hiyerarşi içinde faaliyet gösteriyordu. Ayrıca gezici vaizlik sistemi, harekete dinamizm kazandırıyordu.
Amerika'da bağımsızlık savaşı sırasında kölelik konusunda kuzey ve güney kolları iki ayrı tutum sergilemiştir. Bunun için, XIX. yüzyılın ortaları, Metodizm için durgun geçen yıllardır. Ancak, Amerika'daki iç savaşın sona ermesinden sonra Metodizmin, hem kuzey, hem de güney kolları maddi ve cemaat üyeleri açısından ciddi bir gelişme göstermiştir. Daha sonraki yıllarda Metodizm, Amerikan orta sınıfının Protestanlığıyla bütünleşti. Metodizmin sergilediği dini liberalizmden rahatsız olan fanatik Metodist grublar, bu çizgide faaliyet göstermeyi tercih ettiler. Ancak, ikinci dünya savaşının patlak vermesiyle Metodizm, bölünmeden çok birliği sergileyen tavırlar göstermeyi tercih etti. Amerika'daki Metodist birleşmeler XX. yüzyılda da devam etmiştir. Ancak yine de Amerika'da özellikle siyahlar nezdinde birtakım bağımsız metodist mezheplerde varlığını sürdürmektedir.
Metodistlerin disiplinli çalışmaları sayesinde Metodizm, bugün dünyanın birçok bölgesinde varlığını sürdürmektedir. Metodizmin yayılmasında hem İngiliz hem de Amerikan metodist misyonerlerinin payı büyük olmuştur. Bugün İngiltere'de metodist kiliseleri de daha çok liberalizm görüntüsü sergilemektedirler. Aralarındaki inanç ve pratik farklılığına rağmen, metodistler dünyanın her tarafında biribirlerine kendilerini yakın hissederler. Dünya Metodistleri, Hıristiyanlığın kutsal mirasına sahip çıkarlar. Farklı öğreti ve prensipleri benimsemekle beraber; bunlar bölünmeye yol açmaz. Bütün Metodistlerin üzerinde durduğu temel felsefe “Hıristiyan imanını güçlendirmek, ferdi hayat tarzını yenilemek ve böylece, Kutsal-Ruhun gücünü ortaya çıkartmaktır”. Dinin özünün Tanrı-insan arasında bulunduğu tezine inanmaktadırlar. Metodist kiliselerin yönetiminde sadece rahipler değil rahip olmayanlar da yer almaktadır. Metodist kilisesi mensupları, fakir halk üzerinde yardım severlik duygulan ile etkili olmaktadırlar. Metodistler, A-merika'da iki alanda ciddi şekilde başarı kazanmışlardır: Eğitim kurumları ve hastaneler. Bugün Amerika'nın en meşhur hastahanelerinden birisi olan Metodist hastanesi, metodistlere ait bulunmaktadır. Metodistler dünyada beş kıta'ya dağılmış vaziyettedir. Elli milyon Metodistin varlığından bahsedilmektedir. Bunun on dört milyonu Amerika'da yaşamaktadır,. Amerika'da bugün, Baptizmden sonra ikinci akımdır. İsa'ya imanını ikrar eden herkes Metodist kilisesinin mensubu olabilmektedir. Metodistler genelde vaftizi, yetişkin yaşlarda yapmaktadırlar. Baptistlerle Metodistler arasında doktrin benzerliği vardır.
Metodistler, adetlerin safiyeti, inayet, açık iman ikrarı, pazar toplantıları üzerinde İsrar etmektedirler. Amerika'da başpiskoposlukları olan Metodistler, İngiltere'de 1932'de ayrılıklara son vererek, müşterek bir kiliseye sahip olmuşlardır.
Mevlevilik:
XIII. yüzyıl Anadolu Selçuklu döneminin büyük mutasavvıfı Hz. Mevlana'nın yolundan gidenlerin daha sonraki dönemlerde mektepleştirdiği tarikatın adıdır. Hz. Mevlâna döneminde Mevlevilik ismiyle bir tarikat tesis edilmemiştir. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, babasının tasavvufi ve dinî düşüncelerini yaşatmak için Mevleviliği tarikat olarak kurmuştur. Hz. Mevlâna, hayatında sevenleriyle birlikte Semâ ayinlerine önem vermiştir. Hz. Mevlâna semâyı, aşk ve cezbenin bir sonucu olarak görmüştür. Zaten Mevlevilikte semâ meclislerine katılanlar, geniş kollu, yakasız, önü açık bir hırka giyiyorlardı. Hz. Mevlâna, tasavvufi eğitimde, Kur'ana ve Hz. Peygambere uymayı temel prensip olarak kabul etmektedir. Fakat Hz. Mevlana'nın üzerinde durduğu temel İslâm felsefesi, İslâmın özünü, ruhta benimseyip yaşatmaktır. Bunun için Hz. Mevlânâ, şekilciliğe dayanan ruhsuz bir islâmi hayatı değil; İslâmın özü ile şeklin bütünleştiği bir İslamî hayatı tercih etmektedir. Bunun için Hz. Mevlâna, hazmedilmemiş, kaba, şekilci müslümanlık anlayışı ile İslâmın inceliklerine vakıf olmuş, zarif bir İslâm anlayışını, Mesnevi'de vermiş olduğu eğitici örneklerde açıkça göstermektedir. İşte Hz. Mevlânâ'dan sonra sistemleştirilen Mevlevilik de Hz. Mevlana'nın öğretileri üzerinde gelişmiştir. Mevlevi tarikatını sistemleştiren Sultan Veled, Mevlevilikte “İkinci Pir” olarak kabul edilmektedir. Mevleviliğin amacı, müridi, hamlıktan pişkinliğe ulaştırmaktır. Bunun yolu ise, Mevleviliğe göre aşk ve cezbedir. Bunun için sözlerden geçerek, öze ulaşmak yani Allaha varmak gerekir. Allahı bulmak, varlıktan arınmak demektir. Kainatta görünen şeyler, gerçekte yoktur. Görünen eşya, Allah'ın varlığını duyurma vasıtalarıdır.
Bütün tarikatlarda olduğu gibi, müridin şeyhine teslimiyeti önemlidir. Hatta mürid, şeyhinde yok olmalıdır. Kendine baktığında, şeyhini görmelidir. Bunun için şeyhe itaat, Allah'a ve Resulüne itaattir. Mevlevilikte müridin, sessiz ve düşünceli bir tavır sergilemesi esastır. Müride düşen görev, sessizlik, nefsini köreltme, riyazet ve mücahededir. İnsanın taşıdığı, “nefs-i emmare”, mürşidin eğitimiyle yola gelebilir.
Her Tarikatın bir virdi vardır. Bu zikir metodudur. Mevleviliğin virdi, ayin-i şerif olarak vasıflandırılan Semâ'dir. Semâ, belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılmaktadır. Mevlevilikte zikir verme, taç ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş ve Mevlevi halifesi olmanın belli kuralları vardır. Zikir dersi vermede, şeyh, önüne oturan müridin elini tutarak, bütün günahlardan sakınacağına dair söz alır. Ke-lime-i tevhidi yüksek sesle üç defa okur. Mürid aynı şeyi tekrar eder. Bu telkin merasiminden sonra şeyh, müridin saçından birkaç kıl keser. Bunun anlamı, müridin dünyadan ilgisini kestiğini bildirmektir. Bundan sonra halvet safhası gelir. Halvet, kırk gün sürer. Bu müddet zarfında mürid, Mevlevi dergahının hizmetinde bulunur. Kırk gün sonra artık mürid, derviş ismini alır ve Mevleviliğin seyr-i sülûkuna koyulur.
Mevlevilikte tac ve hırka giydirme, bir törenle icra edilir. Tac giyecek murid, başı açık olduğu halde şeyhinin önüne oturur ve başını şeyhinin dizine dayar. Şeyh, Mevlevi şeyhlerinin silsile-i şerifini okur ve murid için dua etmek üzere fatiha süresini okur, dua eder ve hırkayı giydirir. Mevlevilikte üç türlü halifelik vardır:
1- Suret-i Hilafet: Bir Mevlevi tekkesini yöneten kişiye verilen hilafettir. Bunlar, irşat değil, yöneticidirler.
2- Hakikat-i Hilafet: Bu hilafet, şeyhlik rütbesiyle birlikte verilir. İnsanları aydınlatmak ve irşad etmek üzere verilen hilâfettir. Şeyhî olmayan Mevlevi tekkelerine atanırlar.
Mevlevi tarikatındaki hiyerarşik kademe önem taşımaktadır. Bu hiyerarşik kademe şöyledir:
1- Muhibler: Bunlar, Mevleviliği seven, Mevlevi külahı giyen fakat henüz derviş olmayanlardır.
2- Dervişler: Mevleviliğe gönül veren ve kırk günlük halvetten başarı ile çıkanlardır.
3- Şeyhler: Bir tekkeyi yönetmek, muhib ve derviş yetiştirme yetkisi bulunan şeyhlerdir.
4- Halifeler: Mevleviliğin en üst makamıdır. Bunun da üç kısma ayrıldığını yukarıda belirttik.
Mevlevilikte merkeziyetçi bir yapı vardır. Mevlevi dergahının ilk şeyhî Hz. Mevlânâ kabul edilir, sonra oğlu Sultan Veled bu makamın sahibidir. Mevlevilikte, merkezî Mevlevi şeyhinin, babadan oğula veya ailenin büyüğüne geçmesi geleneği vardır. Bu makama oturan kişiye Çelebi denmiştir. Böyiece Mevleviliğin merkezde bulunan şeyhliği çelebilik olarak anılmaya başlanmıştır. Başlangıçta merkez teşkilatındaki çelebi tarafından atanan çelebiler, daha sonra dedelerin onayı ile padişah iradesiyle atanmaya başlamıştır. Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet desteği ile en güçlü tarikatlardan biri olmuştur. Osmanlı devletinin Mevleviliği desteklemesinin en büyük nedeni, Mevlevilerin devletin yapısal işbirliğine hiçbir zaman muhalefet göstermemeleridir. Bunun için Mevlevilik, rafızi dini gruplara karşı, devlet tarafından himaye edilmiştir. Mevleviliğin diğer bir özelliği, Kadirilik, Rufailik ve diğer tarikatlar gibi halk yığınlarının mensub olduğu bir tarikat olmamasıdır. Mevlevilik, Osmanlı entelektüellerinin ilgi duyduğu bir tarikat olmuştur.
Osmanlı Devleti'nin sahip oiduğu büyük coğrafya da başta Kahire, Halep, Yemen, Kıbrıs ve Balkanlardaki ve bütün Anadolu'daki Mevlevihaneler, Osmanlı toplumunun devletle bütünleşmesini sağlayan ve bulundukları bölgelerde İslâmlaşma çabası gösteren çok önemli merkezler olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bugün de Mevlevilik varlığını sürdürmektedir. Ancak mazideki haşmet ve dinamizminin devam ettiğini söylemek çok zordur. Çünkü İslâm dünyasındaki tarikatların içinde sadece Mevlevilik hem edebiyat hem de müzik yönünden çok büyük dahiler yetiştirmiştir. Bu açıdan XIII. yüzyıl Batı dünyasındaki Hıristiyan sufizminin temsilcileri olan Dominiken ve Fransisken tarikatlarının kültürel mirasına; İslâm dünyasında sadece Mevlevilik bir rekabet konusu teşkil edebilir. Hem de Mevlevilik, Dominiken ve Fransisken passifliğinden ziyade dinamik bir dini yaşayışı da temsil etmesi açısından dikkat çekici bir noktada bulunmaktadır.
Mevlid Kandili:
Hz. Peygamber’in doğum günü vesilesi ile yapılan kutlamalara verilen isimdir. Kelime olarak “Doğum Kandili” anlamına gelen Mevlid kandiline, Hz. Peygamber’in doğumu vesilesi iîe camiler ve minareler kandillerle donatıldığı için, mevlid kandili denmiştir. İslâm dünyasında doğum günü kutlamalarının tarihi XI. yüzyıla kadar gitmektedir. XI. yüzyılın sonlarında Fatımiler, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali'nin ve Hz. Fatıma'nın ve işbaşındaki halifenin doğum günlerim kutlamaya başlamışlardır. Bu vesile ile mevlid törenleri yapılmıştır. Bazı İslâm bilginleri bu gibi kutlamaları Bid'at sayarak tenkid etseler de kutlamalar devam etmiştir. Bu törenler gündüz, saray görevlilerinin yürüyüşü ile başlayıp ve halifenin huzurunda üç hutbenin okunmasıyla sona eriyordu. Erbil Atabeği Ebu Said Muzaffereddin Gökbörü'nün 1207'de düzenlediği Mevlid merasimi, sünni müslümanların kutladığı ilk Mevlid kandüi olmuştur. Bu vesile ile Bağdat ve Nusaybin'de büyük topluluklar oluşuyordu. Erbil, bu merasimlerin merkezini teşkil ediyordu. Mevlid kandili vesilesiyle çok sayıda kurban kesilirdi. Kandiller yakılır, şehir aydınlatılırdı. Daha sonraki dönemlerde bu gelenek hızla yayıldı ve İslâm dünyasında peygamber sevgisi ile bütünleşti. Mevlid kandili vesilesiyle evler aydınlatılıyor, helvalar dağıtılıyor ve şerbetler ikram ediliyordu. Medine'de Mevlid kandüi münasebetiyle, Mescid-i Nebevide ibadetler yapılıyordu. Osmanlı Devîeti döneminde de Mevlid merasimleri devam etmiştir. Bu törenlere Mevlid alayı denmiştir. Bugün Suudi Arabistan hariç islâm dünyasının her tarafında Meviid-i Nebi törenleri yapılmaktadır. Türkiye'de “Kutlu Doğum Haftası” adı ile on yıldan beri Mevlid-i Nebi kutlanıyor. Peygamberimizin doğum tarihinde başlayan “Kutlu doğum haftası” merasimleri, Diyanet İşleri Başkanlığının yönetiminde Türkiye'de, Türkistan'da ve Avrupa'da Türk işçilerinin bulunduğu bölgelerde ve Avusturalya'da konferanslarla ve panellerle kutlanmaktadır. Uzun yıllar kutlu doğum haftası 20 Nisan'dan başlayarak bir hafta kutlanmıştır. Türkiyede 20 Ni-san'ın kutlu doğum haftasının başlangıcı olarak kabul edilmesinin sebebi, bu tarihin Hz. Peygamber’in doğum günü olduğu için değil; kutlamalara uygun düştüğü için seçilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber’in doğum tarihi her yıl değiştiği için, özellikle yaz aylarında insanlara toplu hatde hitap etme zorlukları olacağından, bu tarih seçilmiştir. Ancak iki yıldan beri kutlu doğum haftası peygamberimizin doğum tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. “Kutlu Doğum Haftası” münasebetiyle camilerde mevlid okunuyor, vaaz ve nasihatlar yapılıyor ve televizyonlarda konuşma programları yapılıyordu. Türk halkı, peygamber sevgisini, mevlid kandilinde coşkun bir halde göstermektedir.
Mezmurlar:
Yunanca psalmos olarak belirtilen mezmurlar, bugün Eski Ahidin muhtelif kitapları (ketubim) içine dağıtılmış vaziyettedir. Bunlar önemli dualar şeklinde, eski İsrail'den günümüze kadar muhafaza edilmiştir. Mezmurların teolojik ve kültürel kökleri, Sümerlerin ve Mısır'ın kutsal edebiyatına kadar inmektedir. Meselâ, Mısır'daki “Güneşe ilahi” olarak sunulan ilâhilerin, Mezmurlarla yakın ilişkisi olduğu görülmektedir. Mezmurlar, İbrani Eski Ahidinde ve yetmişlerin kutsal kitabında iki ayrı numaralanma ile kullanılmaktadır. Mezmurların çoğu, Kudüs mabedindeki ayinde kullanıldığı şekilde kompozisyon edilmiştir. Mabedde kült, VII. asırdan itibaren merkezi bir durum arzeder. Aslında Mezmurların kompozisyonu, geniş bir dönemi içine almaktadır. Bu da, takribi olarak, M.Ö. X. asırdan, M.S. II. asra kadar uzanmaktadır. Ancak, muhtelif Mezmurların tarihini belirtmek mümkün değildir, Mezmuriarm isimleri, çok önceki derlemelere atfedilmiştir. Bu mezmurların sadece otuz beşi Hz. Davud'a atfedilmektedir. Bunlarda Hz. Davud'un tesirini görmek mümkündür. [58]
Mezmurlar üzerinde H. Gunkel’in yaptığı çalışmalardan itibaren Mezmurlar birçok edebî türe ayrılmıştır:
a- İlâhiler: Hamd şarkılarıdır. Bunlardan bazıları, Allah'ın büyüklüğünü ifade etmektedir. [59]Diğer bazı Mezmurlar da, Allah'ın kudretini ifade etmektedir. [60]Bazen de hem hamd hem de Allah'ın kudretinin ifadesi aynı Mezmurda ifade edilmiştir. [61]
b- Sızlanmalar: Bu Mezmurlar bazen İsrail milletinin bozgundan sonraki sızlanmalarını, yakarışlarını ifade eder. [62]Bu sızlanmalar, bazen adalet ve barış için olmaktadır[63]. Siyonun tamiri için [64] veya zulmedilmiş biri için[65] de olabilmektedir. Ayrıca ihanet[66], iftira[67], terkedilmişlik[68], hürriyet [69] gibi konular dile getirilmektedir.
c- İnayet faaliyetleri: İnayet faaliyetleriyle ilgili Mezmurlar, İsrail milletinin yaratıcı ve kurtarıcı tanrısına hitap etmektedir. [70]Bazen topluluk, bir kurtuluşun tanınmasını [71] veya bir haşatı terennüm etmektedir[72]. Bazen de burdaki inayet, affedilen bir günahkarı [73] veya Allah tarafından kurtarılan bir fakiri ifade etmektedir. [74]
d- Didaktik Mezmurlar: Bu Mezmurlar, kutsal tarih üzerindeki dinî ilmihal bilgilerini[75] liturjik davetleri[76], şeriatın övgülerini[77], doğrunun ve kötünün tarihini[78], insanın dayanıksızlığını [79] zenginliğin hiçliğini[80], aile mutluluğunu[81], kardeşlik hayatını [82] geliştirmektedir. Bu didaktik şiirler, peşpeşe İbranicedeki yirmi iki sessiz harfle başlamaktadır. Bunların dışındaki Mezmurlar, kral-Yahve'den[83], Sion'un ilahilerinden [84] Kral - Mesih'den[85], Tanrısal vahiyden[86], Tövbeden[87], Hac ilahilerinden [88] bahsetmektedir. İsrail mistik ve dinî tecrübesinin samimi bir yankısı olarak kalan Mezamir, Yahudi ibadetinin mükemmel kitabı olarak ve daima okunan kitap olarak kalmıştır. Hristiyanlar tarafından da İsa'nın hayatinin, işlerinin ve sözlerinin ışığında daima Mezamir tefekkür edilmiştir. Bizzat İsa'nın hayatına, Mezmurların birçok pasajı uygun gelmektedir. [89]Yine havariler ve yeni Ahit yazarları, İsa'nın mistik ilahiyat keşiflerini, Mezmurlardan aldıkları nakillerle açıklamışlardır. Daha sonra Mezmurlar tedricen kilise ayinlerine ilahiler olarak girmiştir. Bu konudaki ilk örneklerin tarihi M.S. 200 yılına kadar uzanmaktadır. Hıristiyanlığın manastır hayatı, Mezmurlarla Hıristiyan ibadetinin bütünleşmesinde önemli rol oynamıştır.
Mezopotamya'da Rahipler:
Bir mitolojide Sümer rahiplerinin listesi verilmektedir. Buna göre, En, Lagal, Egi, Zi, Nin, Dingir, İsib, Lû, Mah, Gudu gibi isimler görülmektedir. Bu isimlerden Lagal, Egi, Zi hariç Moontazaman metinlerde zikredilmektedir. En he”m erkek hem de kadınlar için kullanılmıştır. Bu kelimenin anlamını çözmek zordur. Bununla büyük rahip veya büyük rahibe kastedilmektedir. Meselâ Ourouk'da Inanna’nın ve Outou, Enlil, Enki gibi muhtelif tanrıların büyük rahibi; Ur'da Nanna'nın büyük rahibesi gibi. Ur'da Nanna’nın rahibeleri olarak En, kral kanındandır. Kralın oğlu tarafından seçilmektedir. En, Ourouk'da İnanna’nın rahibidir. İnanna, verimlilik, bereket ve bolluktan sorumludur. Sitenin belli başlı Tanrısı bir Tanrıça olduğu zaman O' hükümdardır. Tersi olduğu zaman, aynı imtiyaza rahibe sahip değildir.. Nin, Dingir, Bayan-Tanrıdır. O, bir tek Tanrıçadır. İffetle yaşamaktadır. İsib, temizleyici rahibdir. Lû, Mah, büyük adam olarak büyük öneme haizdir. Gudu daha aşağı sırada yer almaktadır. Bunların dışında mabedde, temizleyiciler ve müzik sunanlar da vardır. Bunlar hem erkek, hem de dişi olabilmektedir. Bunların faaliyetleri hem dinî, hem de din dışıdır. Nihayet Gala'lar gelirki, bunlar ağlayanlar ve beddua edenlerdir. Asur-Babildeki rahiplerin isimleri Sümerdeki isimlere benzemektedir. Ancak Akkad fonetiğine göre bu isimler biraz değiştirilmiştir. Meselâ, İsib, burada İsippum; Nar, Nârum; Sanga, süngüm şeklinde ifade edilmiştir. Bu rahiplerin fonksiyonları, hemen hemen Sümer'deki rahiplere benzemektedir. Ancak yine de Asur-Babil dini, Sümer dinine nazaran biraz değişmiştir.
Meselâ büyük rahip En, Akkadçada Enum haline gelmiştir. Edebi metinlerde bu terim az kullanılmıştır. Dişi oîarak kullanılan Entum, Sümerlerdeki Nin'Ie Dingir'i belirtmektedir. Akkadça bunun dengi Ugbabtum'dur. Diğer yandan Din, ikinci ve birinci yıllar arasında Dini pratikleri geliştirmiştir. Ancak bu alandaki kelimeler Sümerlerde oldukça az iken, Akkadça'da oldukça çoktur. Meselâ, börüm (inceleyiciler), sâ'ilüm, (sorgulayan), Âsipum (Büyücü) gibi...
Mezopotamya Tanrısı Orage:
Bir ilâhiye göre o, fırtınadır, gök gürültü-südür ve şimşektir. O, “Göğün Boğası” dır. O, rüzgarla gitmektedir. O, An'ın oğludur. Sümer'de üç kasabaya, onların ismi verilmiştir. Biri, Karkar di. O, takdimeleri Drehem'de ve Lagash'da kabul ediyordu. Bir rahibesi vardı. Ur döneminde ıshkour ismi ile birkaç şey anılıyordu.
Akkadlarda Tanrı, Adad, Ad-da veya Adak şeklinde isimlendiriİmiştir. Ara-micede bu, Hadad olarak geçer. Yine bu Tanrının Wer/mer şeklinde isimlendirildiği görülmektedir. Onun kültü, Babil'de olduğu kadar, Asur'da da yaygındı.
Mısır Dini:
Mezopotamya'dan sonra en -eski yazılı metinlere sahip olan Mısır, dinî tarih ve medeniyet tarihi açısından çok önemli bir bölge özelliği taşımaktadır. Bugüne kadar intikal eden yazılı belgeler, heykeller ve diğer tarihi kalıntılar eski Mısır halkının tarih boyunca geçirdiği değişiklikleri de bize aktarmaktadır. Hem Yahudi hem de İslâmi kültürün birçok kısımları Mısırla bağlantılıdır. Hz. İbrahim Mısır'a göç etmiş, Hz. Yusuf Mısır da yaşamış, Hz. Musa ve İsrailoğulları Mısır'da dayanılmaz işkencelere maruz kalmıştır. Bütün bu bilgilerin, hem Yahudi hem de müslümanlar için önem taşıdığı kesindir. Mısır medeniyetinin ifade tarzı olan Hiyeroglif yazısı kök itibariyle M.Ö. 3100 yıllarından daha öncelere dayanmaktadır. XIX. yüzyılda Fransız alim J.F. Champollion tarafından çözülen Hiyeroglif yazısı, Mısır dini ve kültürel hayatı için çok önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır. Hiyeroglifin çözülmesinden bu yana birçok kazı yapılmış, Mısır dinî ve medeniyeti hakkında bilgi kaynağı olan birçok yazıt, pramitlerde, mezar taşlarında, mabcdlerde, sandukalarda ve papirüs üzerinde bulunmuştur. Bunlar arasında sahamızı ilgilendiren Hikmetler kitabı çok önem taşımaktadır. Yine ölülerin hayatlarını anlatan, ahiret hakkında ölülere bilgi vermek üzere mezarlara konmuş olan yazılar da önemli dini metinlerdir. Bu yazılarda ölünün yeni hayatı nasıl kazanacağı, osiris gibi nasıl tekrar dirileceği anlatılmaktadır. Bütün bu yazılar, ölüler kitabının oluşumunu anlatmaktadırlar. Ölüler kitabında büyülü formüller yer almaktadır. Öbür alemdeki hesap günü resimlerle gösterilmektedir. Mısır ölüler kitabı, dünyanın en eski kutsal kitaplarından birini teşkil eder.
Mısır dinî hayatını açık şekilde ortaya koymak oldukça zordur. Çünkü orada, yıldızlar, tabiat kuvvetleri, bitkiler, hayvanlar ve ölüler alemi, insan kaderine hükmeden hakim unsurlar olarak görülüyordu. Dindar bir halk olan Mısır halkı, bazı varlıklara ruh atfederek, çevrelerine dini bir anlam kazandırmışlardır. Daha sonraki dönemlere bu eski kült şekillerini taşıyarak, müşahhas Tanrı fikrinin oluşmasını sağlamışlardır. Mısırlılar, bazı dönemlerde Tanrıları, insan bedenli hayvan başlı tasavvur ederek resmetmişlerdir. Mısır dinî hayatının şekillenmesinde uzun bir tarihi süreç içinde oluşan bir sentez de dikkat çekici görünmektedir. M.O. 3000 yıllarında Nü vadisi boyunca teşekkül eden kült merkezleri, merkezi idari yönetimlerden sonra, Firavunun şahsında bir merkezileşmeye maruz kalmıştır. Meselâ önce, İzis, inek boynuzlanyla, Horus, şahin başı ile resmedilmişlerdir. Ölüler ilâhı olan Anubis, çakal başı ile resmedilmiştir. Giza Sfenksi, insan yüzlü ve hayvan vücutlu olarak tasvir edilmiştir.
Mısır dinî'hayatında dikkat çekici bir değer yön, bölgesel coğrafi faktörlerin dinî yapıya yansımasıdır. Buna göre Nil kenarında timsahların, çölde ise aslanların kutsallaştırıldığını görüyoruz. Ancak buradaki kutsal hayvan türlerinin, totemizmle alakasının olmadığı görülmektedir. Burada dinî yapıda yer alan boğa, inek, yılan, timsah ve kedinin, inanılan tanrıların bedenleşmiş şekli olarak kabul edildiğini görüyoruz. Mısır dini hayatında ay ve yıldızların aksine Güneş ilâhı önem arzetmektedir. Mısır Tanrısı RE, güneş Tanrısı olarak tebcil edilmektedir. Re, V. sülâle döneminde en büyük Tanrı olarak saygı görmüştür. Helyopoliş dini hayatında Re, ilahların atası ve her firavun da yeniden bedenleşen “Tanrısal hükümdar” olarak telâkki edilmiştir. Helyopoliş dini dokümanlarında ve mitolojilerde, Re'nin gündüz gemisiyle gök okyanusu üzerinde seyahat ettiği, akşam ise batıdan gece gemisine binerek, yeraltı okyanusundan doğuya, güneşin doğduğu yere gittiğini, ölülerin de bu esnada o'nu, ilahilerle selâmladıklarını nakletmektedir. Kahîre'nin hemen yakınında olan Helyopoliş, Re'nin en büyük kült yeri olarak kabul edilmektedir. Birçok mühür taşında ve muskalarda resmedilen “Ölü böceği”, sadece ölüm ve yeniden doğuşun sembolü değil; Güneş Tanrısı, Re'nin de sembolü olarak görülmektedir. Güneş Tanrısı Re'nin etrafında çelişkili görünen, Tanrı inançlarının, Re'nin değişik tecellileri olarak düşünülmesi, problemin çözümünü kolaylaştırmaktadır. Başlangıçta bölgesel Güneş Tanrıları olan birçok Tanrı, zamanla Re'de bütünleşmiştir. Meselâ, Tcben şehrinin mahalli Tanrısı olan Amon, Teben’in başşehir olmasından sonra Re ile birleşerek Amon-Re ismiyle, Mısır da yeni imparatorluğun meşhur bir Tanrısı olmuştur.
Amon-Re kültünün ba rahibi, Firavundan sonra devletin en önemli kişisi olarak kabul ediliyordu. Tapınağı ise, harp gemileriyle doluydu. Amon-Re rahipleri toplumda imtiyaz sahibi kişilerdi. Mısır dininde dikkatimizi çeken diğer bahusus, Tanrıların sistematik bir sınıflandırma içinde kabul edilmemesidir. Ancak Tanrılar, Mısır da toplumsal birliğin çok önemli bir unsuru olmuşlardır. Bu açıdan dikkat çeken Tanrılardan birisi de Ptah olmuştur. Onun tebcil mekanı Memfis'dir. Bu Tanrı, insan şeklinde resmedilmiştir. Ptah, sanatkârların koruyucusu idi. Bu Tanrı daha sonraki dönemler de ölüler ve mezar Tanrısı olan Sokar ve Oziris ile bütünleşmiştir. Onun eşi, Zehmet idi.
Apis boğasının Mısır'daki önemi zikre değer. Onun kült yeri de Memfis'ti. Adı Serapis olarak da bilinmektedir. Mısır'da uzun süre yaşayan bir kültün konusu olan Apis boğasının birçok mumyası bugüne kadar gelmiştir.
Mısır'da hem erkek, hem de dişi özelliği taşıyan Tanrılar olduğu gibi, Tanrıçalar da dikkat çeker. İzis, Mısır'ın meşhur Tanrıçasıdir. Özellikle Mısır dini hayatının son dönemlerinde önde gelen bir Tannça'dır. Pompei'deki İzis tapınağı ona yapılan kültün önemini göstermektedir. İzis, oğlu Horıs kucağında olduğu halde resmedilmiştir. Buna göre İzis, şefkatli bir anadır. İzis’in eşi, Oziris'dir. Mısır dini mitolojisinde İzis ile Oziris arasındaki macera anlatılır. Oziris yeraltı dünyasının hükümranı olarak tanınır. Oğlu Horus ise dünyanın hakimi ve bütün firavunların atası olarak düşünülür. Bazen de Firavunlar onun bedenleşmesi olarak kabul edilmiştir.
Oziris’in ölümü ile tabiatın ölümü, onun dirilmesiyle tabiatın dirilmesi şeklinde bir inanç belirmiştir. Bu durumda Oziris, bitkiler Tanrısıdır. Yunan sır dinlerine tesir etmiştir. Mısır dini hayatında çok önemli bir yere gelmiştir. Mısır'ın milli ilâhı olmuştur. Bu şekliyle Oziris’in, Mezopotamya'daki Temmuz, Suriyedeki Attis ve Adonîs ile benzerliği söz konusudur. Oziris kültü, Akdeniz havzasının yaygın bir kültü olarak görülür. Eski Mısır'da gördüğümüz Tanrılar arasında Hator da dikkat çekici bir durum arzetmektedir. İnek şeklindeki bu Tanrı tasviri, iki inek boynuzu arasındaki güneş kursu ile gösterilmektedir. Bir aşk Tanrıçası olarak kabul edilmiştir. Diğer yandan Bastedde Tanrıça olarak tebcil edilmiştir. Basted kedi başlı, kadın bedenlidir. Bir eğlence Tanrıçasıdır. İbadet, müzik ve dansla yapılmaktadır. Basted kedi şeklinde düşünüldüğü için, kedi Mısır'da kutsal telâkki edilmiş ve mumyalanmıştır. Tanrıça Mut ise, Teben'de gök ve güneş Tanrıçası olarak kabul edilirken, zamanla harp Tanrıçası olarak düşünülmüştür. M.Ö. 1377-1358 yılları arasında hüküm süren IV. Amonefis, Mısır dinî hayatında bir devrim niteliğinde olan “Tek Tanrı” inancının temellerini atmıştır. O, bütün Mısır dinî Tanrılarını kaldırarak Aton olarak adlandırdığı güneş kursunu Tek Tanrı olarak ilân etmiştir. Amonefis bundan dolayı kendisine Eknaton (Aton Hoşlandı) demiştir. Ne var ki Amonefis’in Aton inancı, Mısır'da kolayca kabul görmedi. Böylece devletin başkentini Teben'den, Orta Mısırdaki Teli el-Amarna'ya taşımıştı. IV. Amonefis döneminde hayvan başlı ve diğer Tanrı türleri yok olmuştu. Ayinlerde IV. Amonefis’in yazdığı şiirler İlahi olarak okunuyordu. Mısır'ın fanatik din adamları, bu reformu sapıklık olarak ilân etmişlerdi. Yine de IV. Amonefis’in Tek Tanrıcı reformu yetmiş yıla yakın Mısır'da yaşadı.
Bazı tarihi kaynaklar, IV. Amonefis dönemi ile Hz. Yusuf'un Mısırda bulunduğu yılların aynı olduğunu söylemektedirler. Böylece IV. Amonefis'e Tek Tanrı fikrini Hz. Yusuf'un vermiş olabileceği aklımıza gelmektedir.
Belki de Hz, Yusuf, IV. Amonefis'e önce Tek Tanrı fikrini telkin etti. Daha sonra ise güneş kursu yerine “Allah fikrini” telkin etmeyi düşünüyordu. Şüphesiz bunların hepsi birer varsayım olmakla beraber; ihtimal dahilindedir. Nitekim, IV. Amonefis’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tutanhamun, Atom inancı yerine; Amon-Re'yi tekrar Mısır'ın en büyük Tanrısı olarak takdim etti. Buradaki dinî politika aklımıza birtakım ihtimaller getirmektedir: Bunlardan en önemlisi, IV. Amonefis’in, Hz. Yusuf pareleîinde izlemekte olduğu İsrailoğulları lehindeki çizginin, daha sonraki dönemlerde İsrailoğulları aleyhine dönüşen bir politik ve dini çizginin varlığını kabuldür. İşte IV. Amonefis’in oğlu Tutanhamun'un, babasının yolundan ayrılarak, eski Mısır dinine dönüşü bu ihtimali güçlendirmektedir. Nitekim Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonra gelen Hz. Musa döneminde Mısır Firavunları, İsraİloğuİları aleyhine oluşan siyasi endişeyi doruk noktaya getirerek İsrailoğullarma köle hayatı yaşatmışlardır.
Kur'an-ı Kerim'de de yankısını bulan Mısır firavunlarının kendilerini Tanrılaştırmalarının gerisinde de ciddi dini anlayışlar görülmektedir. Mısır'da Firavun, güneş Tanrısının oğlu sıfatıyla Tanrı muamelesi görüyordu. Firavun, güneşin şekli olarak kabul ediliyordu. Tanrısal tabiatlarım korumak için, kız kardeşleriyle evleniyorlardı. Her bir firavunda Amon-Re tecelli ediyordu. Mısır dini hayatında firavun, mabedde, ayinleri ve kurban törenlerini idare ediyordu. Bu anlamda firavunun işgal ettiği mevkii, tamamen dini bir makamdı. Bunun için bütün rahipler, firavunun emrindeki görevlilerdi. Rahiplerin başlıca görevi, mabeddeki Tanrılara hizmet etmekti. Sabahleyin Mısır tapınaklarını açarlar, Tanrıları uyandırırlardı. Üzerlerine örtülerini örterlerdi. Yiyecek takdim ederler, mabedi güzel kokularla tütsülerlerdi. Dini törenlerde tanrı resimlerini taşırlardı.
Mısır dini hayatının en çarpıcı özelliklerinden birisi de, pramit kitabelerinde ve kazılarda bulunan papirüs'lerde anlatılan, ölümden sonraki hayat tasavvurlarıdır. Bu inanca göre, ölen kişi, mezarda hayatına devam ediyordu. Bunun için mezarlara yiyecek, içecek koyuyorlar ve kurban sunuyorlardı. Yine Mısır'da çok eskiden görülen mumyalama törenleri de öldükten sonraki hayatla ilgilidir. Mısır dininde, insan vücudunun belirli kısımlara ayrıldığı kabul edilir. Bu kısımlar üzerinde farklı yorumlar yapılmaktadır. Mısır dininde ölüler üzerindeki telâkkiler sabit bir durum göstermez. Önceleri Mısırlılar, ölülerin uzak bir ülkeye giderek yaşadıklarına, daha sonra da ölülerin gökte oturduklarına ve burada ölülerin veya onların ruhlarının güneş Tanrısı ile beraber, onun gemisiyle dünyayı dolaştıklarına inanıyorlardı.
Yine Mısır dininde ölülerin, Öziris’in yeraltı dünyasına gittiğine inanılıyordu. Meşhur “Ölüler Kitabı”, orada ölülerin bir muhakemeden geçtiklerinden bahsediyordu. Mahkemenin seyri şöyleydi: Öziris, tahtına oturuyor, Hakikat Tanrıçası Maat, ölüyü getiriyordu. Ölünün kalbi, atmaca başlı Horus ve çakal başlı Anubis tarafından tartılıyordu; kâtip Tanrı Thot, sonucu yazarak Öziris'e bildiriyordu. Ölü, Öziris’in yanındaki 42 hakimin önünde kötülüğü olmadığını itiraf ederse, itirafı da ölçülerle uyum gösteriyorsa, rahmete kavuşuyordu. Uyum göstermeyenler cezalandırılıyordu. Dikkat edilirse burada çok karmaşık bir durum görünüyor. İlahi dinlerin ölüm sonrası ve kıyamette olacağını bildirdikleriyle bir paralellik görülüyor. Mısır halkı bu inanca nasıl ulaşmış olabilir? Bu dini fenomenin arka planını sadece insan muhayyilesi ile ulaşılmış bir durum olarak görmek; gerçeği tam olarak açıklayamaz. M.Ö. XVIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Hz. İbrahim peygamberin, Mısır'a geldiği, hem Kur'an-ı Kerim'de hem de Yahudi kutsal kitabında nakledilmektedir. Acaba Hz. İbrahim’in kısa süreli Mısır seyahati, Mısır'da bir takım ilahi din kalıntıları bırakmış olabilir mi? Çünkü Mısır'da her dönemde monoteizm olmamakla beraber, üstün bir Tanrı anlayışı her zaman varlığını sürdürmüştür.
Mısırlı Rahipler:
Mısır dini hayatında mabed, “Tanrının ikametgahı” olarak adlandırıldığı gibi, oraya bağlı olan şahıslara da “Tanrı evinin adamları”, deniyordu. Bunların hiçbir sipiritüel misyonu yoktur, “gerçek bir görevli” durumundadırlar. Çoğu zaman bu görev, miras yoluyla geçmekteydi. Bu görevliler, krallık delegasyonu ile ayinleri yönetiyordu. Çünkü hakikatte Firavun, bizatihi kendisi Tanrısal bir özdü. Bunun için o, Tanrılara teorik olarak kült icra ediyordu. Böylece, yaratılış sırasında dünyaya verilen daimi dengenin devamını temin ediyordu. Bu görevlilerin yanında, yönetim veya ekonomik sorumluluk taşıyan, hiyerarşik yapıya sahip gruplar da vardı. Tanrının hizmetçilerine gelince Yunanlılar onları “peygamberler” olarak isimlendirmektedir. Bunlar dört kısma ayrılmaktadır: Peygamberler en yüksek din adamlarını oluştururken en alt kısımdaki din adamlarını da “Temizleyiciler” olarak adlandırılan din adamları oluşturuyordu... Bunlara, diğer uzmanlar ve yardımcılar ilave olunuyordu. Bunlar, hayat evinin yazıcıları, ayinciler, saatçiler, kayık taşıyıcıları, kutsallaştırıcılar ve san'atkârlardır. Böyle bir hiyerarşi, bütün mabedlerde bulunmaktadır. Ancak bazı Tanrıların rahipleri, özel isim taşımaktadır. Meselâ Heliopolis'de Re'nin büyük rahibi Tanrıyı gören kimsedir. Memphis'de Ptah'ın büyük rahibi, sanatkârların büyük şefidir.
Mictlan:
Azteklerin dininde Mictlan öbür dünya ile ilgili kavramlar arasında geçmektedir. Mictlan, yeraltı dünyasının adıdır. Çünkü oraya, ne güneşin semavi cennetine ne de Tlaloc'un cennetine giremiyenler gitmektedirler. Bu bir nevi cehennemdir. Kuzeyde, soğuk ve karanlıklar bölgesindedir. Ölüler oraya engelleri aşarak girmektedirler.
Midraş (Mıdrash):
İbranice d-r-sh kökünden gelmektedir. İncelemek, denemek anlamına gelmektedir. Çoğulu Midrashim'dir. Midraş, Yahudilikte şifahi geleneğin adıdır.
Sürgünden sonraki devirde Torah, (pentateuque), her geçen gün daha yoğun şekilde Tanrı Yehova ile İsrail halkı arasında akdedilen “antlaşma yasası” olarak telakki edilmeye başlamıştır. Tora’nın içindeki emirler, Tanrısal iradenin resmi ifadesi olarak düşünülmüştür. Sürekli değişen politik, sosyal ve dini durum karşısında, Tora'nın muhtevasını, hayatın getirdiği yeni şeylere kesin olarak uygulamak zarureti kendini göstermiştir. Bunun için bizzat Tora'nın metinlerini adapte etmek için yorum prensipleri çıkarılmıştır. Böylece Midrash kelimesi “Tora'da Tanrının, iradesini incelemek anlamına gelmektedir.
Yahudi geleneğine göre, Tanrı Yehova, kutsal metinleri farklı şekilde yorumlamaya izin vermektedir. Bu yorumlar, bu saharun üstadları tarafından konulan kaidelere uygun yapılmalıdır. Bu konuda iki temayül belirmiştir: Haggada, Halakkah
a- Midrash Haggada: Tora'daki ahlâki ve mistik hikayelere ait yorumlardır. Bu daha ziyade sinagoglardaki vaazlarla geliştirilmiştir, Bunlar ise, normatif değildir.
b- Midrash Halakkah: Tora metinlerindeki kanun ve hükümler üzerinde yapılan yorumlardır. Bunlar ise normatifdir.
Hahamlık Yahudiliği, Midrash'ı, Tora'nın bir parçası saymaktadır. Böylecede Midrash'ı “şifahi Tora” olarak kabul etmektedir. Midrash’in altın çağı M.S. I ve II. yüzyıllardır. Bu döneme Tannai'ler (Mişna'nın üstadları) dönemi denmektedir. Bu dönemde Halakkhah ve Haggadah metinleri karışık olarak toplanmıştır.
Zaman içinde Midrash kelimesi tedrici şekilde gelişme göstermiştir. Böylece Midrash, “Yorum Metodu”, “Şifahi geleneğin özel bir şekli”, “Kutsal Kitab’ın bu geleneğe emanet edilmesi” gibi aniamlara gelmiştir.
Uzun zaman Midrash ifadesi sadece “Midrash Haggadik” için kullanılmıştır. Midrash literatürü konusunda birçok şey yazılmıştır. Midrashim halak-hique’in yanında, Midrashim hagga-diquede vardır.
Milindapanha:
Milindapanha veya Questions de Milinda isimli eser, bir kralla bir Budist keşişi arasında geçen bir diyalogu ihtiva etmektedir. Buradaki kral, Hindistan Yunan kralı Menandre'dir. Bu kral, kuzey Hindistan'ı feth etmiştir. Budist keşişinin ismi ise, Nagasena'dır. Kral soru sormakta, keşiş, mahirane bir şekilde cevap vermektedir. Fakat Milinda'yı tatmin zordur. Bunun için diyalog, oldukça canlıdır. Bu kitabın çekirdeğini, Budizmin doktrini teşkil etmektedir. Bu doktrin soru ve cevaplar içinde ifade edilmektedir. Bu eserin, M.Ö. II. asırda kaleme alındığı tahmin edilmektedir. İlk yazılan nüsha ile daha sonra yazılan nüshalar arasında iki veya üç asırlık bir zaman farkı göze çarpmaktadır. Bunlardan biri Pali dilinde yazılmıştır. Önemli ilaveler ihtiva etmektedir. Diğer ikisinin sadece Çince versiyonu vardır. Bunlar da Pali metinlerine göre değil, Sanskritçe'ye göre yazılmışlardır.
Mikve:
Yahudi şeriatının emri gereği, içine girilerek yıkanılan ve temizlenmek için yapılan bir arınma işlemidir. Ancak Mikve sadece bir maddi temizlik aracı değildir. Mikve, içine su doldurulan bir nevi havuzdur. Mikve'nin iki anlamı vardır: Birincisi, yıkanılan havuza verilen isimdir. İkincisi de arınma işleminin adıdır. Mikve'deki su, insanın göğüs hizasına kadar gelebilir. Mikveye bir anda üç, dört kişi girebilir. Mikveye su, Bor denilen temiz su bölmesinden gelir. Bor bir nevi temiz su deposudur. Mikve denilen havuza Bordan gelen su, doldurulmuş temiz sudur. Bunun için Bor ile Mikve aynı mekanda olmalıdır. Bor'daki su tabii su kaynağından gelmelidir. Tabii su kaynağı yoksa doldurma ile Bor'a su konabilir. Mikveye ne zaman gitmek gerekir? Yahudi yasaları şu üç halde mikveye gitmeyi önerir:
1- Kadınların âdet bitiminde
2- Din değiştirilmesinde
3- Mutfak eşyalarının arındırılmasında Tora'ya göre adet gören her kadın “Nidda” dır. Yani soyutlanmıştır. Nidda, kanamanın ilk gününden başlayarak mikveye giriş gününe kadar devam eder. Kadın bu müddet içinde, dinî görevlerden ve cinsel ilişkiden uzak kalmaktadır. Kadının “Nidda” sayıldığı dönem, âdet bitiminden itibaren yedinci günü de içine alan on iki gün devam eder. Kadının bu soyutlanmış dönemi, Mikveye girmesiyle sona erer.
Kadınlar mikveye girmeden önce Tevila yaparlar. Yani iyice yıkanmalıdırlar. Saçını iyice taraması gerekir, çünkü mikveye saçın düşmemesi icabeder. Tevila yapan kadına ikinci bir kadın yol gösterir ve yardım eder. Suya dalacak kadın, cinsel organını yerlerini elleriyle kapatır ve suya dalar. Bu işlemi altı defa yapar. İstanbul'da iki mikve bulunmaktadır. Mikveler bizim hamamlara benzer. Bunlardan biri Cağaloğlu hamammdadır. Burası önceden haberdar edilerek kullanılabilmektedir. 1995'de Göztepe'de de bir mikve açılmıştır. Burası da her zaman açıktır. Muhtemelen başka Mikveler de vardır. Çünkü Mikve Yahudi toplumu için son derece önemlidir. Mikvesiz Yahudi cemaatı, Yahudi kabul edilmez. Evlerde banyo teşkilatı olmakla birlikte Mikve yoktur. Mikve umumi yerlerde olur ve kutsal yerdir. Mikve, cinsel yaşam için önemlidir.
Din değiştiren kişiler de Mikve yapmak zorundadır. Yahudiliğe girmek için Mikve şarttır. Mikveye giriş, ana rahmine girmeyi; sulardan çıkmak da yeniden doğuşu, yeni bir kişiliği simgelemektedir.
Yahudilikte mutfak eşyalarının arındırılması da Mikve yapılması gereken bir husustur. Buna göre Yahudi olmayanlarca kullanılmış mutfak eşyaları, ancak Mikve yapıldıktan sonra kullanılır hale gelmektedir. Bu eşyalar, kaşer olmayan bir mutfakta kullanılmışlarsa, Mikve'den önce kaşer hale getirilmelidirler. Yahudilikte Mikvenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır: Mısır çıkışından sonra Hz. Harun ve oğulları Mİkve yapmışlardır. Bu olay, sadece bir arınma değil, bir statü kazanma olayıdır. Bet ha Mikdaş döneminde, yom kipur günü Büyük Haham (kohen gadol) tarafından uygulanmıştır. Bu dönemde mabeddeki “on emrin” bulunduğu yere, yılda bir defa giren büyük haham, süslü elbiselerinden arınıp mikveye girmekte ve beyaz elbiselerine bürünmektedir. Bu işlem, kipur günü boyunca beş defa uygulanmaktadır. Yom Kipur, şabat ve bayramlar öncesinde erkeklerde arınmak için Mikve yapmaktadırlar.
Millenarisme:
Bu kelime, latince Millenium kelimesinden gelmektedir. Dünyanın sonundaki “İsa'nın yeryüzü saltanatını” belirtmektedir. Bu düşünce İncil’in Vahiy kitabındaki XX/4-6'dakî ifadelere dayandırılmaktadır. Vahiy kitabının beyanına göre şeytan bin yıl müddetçe bağlanacak, şehitler ve müminler İsa ile birlikte bin yıl saltanat sürmek için dirileceklerdir. [90]Bu dönemin sonunda şeytan çözülecek, Yecüc ve Mecücü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. [91]Daha sonra İblis, canavarla yalancı peygamberin içinde bulundukları ateş ve kükürt gölüne atılacaktır. [92]İşte o zaman genel dirilme olacaktır. Şüphesiz bu düşüncenin kaynağı Yahudiliktir. Çünkü geleneksel Yahudi düşüncesinde böyle apokaliptik düşünceler mevcuttur. Meselâ, Ezra kitabının IV. babında genel dirilmeden sonra Mesihin yeryüzündeki sınırlı saltanatından bahsedilmektedir.
Bu tür mesihi inançlar, özellike milâdi II. asırda çok taraftar bulmuştur. J. Danielou, üç türlü millenarist hareketten bahsetmektedir. Augustin, mesihciliğe yeni bir yorum getirmiş ve tüm ortaçağ boyunca Batı'da kabul edilmiştir. Buna göre “son yargı” günü ile “İsa'nın dirilmesi” arasındaki kilise zamanı bin yıldır. XIII. yüzyılda Joachim Flöre millenarizmi yeniden yorumlamış ve millenarizmi İsa'nın çağından sonra gelen “Ruhi çağ” olarak yorumlamıştır. Onun fikirleri, Fransiskenler tarafından benimsenmiştir. XVI. yüzyıldaki reform da millenaristçiler tarafından kabul edilmiştir.
Mister (Mystere):
Açıklayamadığımız her şey misterdir. Yani Sır'dır. Diğer bir tabirle Sır, beşer aklı tarafından mutlak surette kavranamayan şeydir. Po-zitivist bir tavırla sırları bilemeyiz. Fakat varlığımızdan da sırları, uzaklaştı ramayız:
1- Eşyanın Sırrı: Sır önce, felsefeye bağlıdır. Bizzat eşyanın tabiatı bir sırdır. Var olan bütün şeylerin temeli bir sırdır. Sadece bazı dahiler, onun derinliğini, kökünü yakalamaksızm kavrayabilmektedir. Fakat o, ne kadar uzak olursa olsun, insan yine ona ulaşmayı aramaktadır. Ancak insan, daima bir yere veya bir noktaya gelmekte, orayı “sırrın kapısı” olarak isimlendirmektedir. Bu uçurumun kapısı sonsuza açılmakta ve sır somut şekiller altında görülmektedir. Yine de, dünyanın ve evrenin temelleri ne kadar aralanırsa aralansın; sır, onda bütün şiddeti ile kendini göstermektedir. İşte bu sırra, bütün felsefeler nüfuz etmeye çalışmış, fakat hiçbir zaman ona ulaşamamışlardır. Mistiklerin en kuvvetli sezgileri bile sırrı nihaî derinliği içinde kavrayamamıştır. Çin'de Taoist gelenek, bize Tao'yu takdim etmektedir. Yahut “mutlak yolu”... Bu, “sırların sırrı” dır. Yahut kelime olarak, “karanlıkların karanlığı” veya “derinliklerin derinliği”dir. [93]Yine Çin'de, “sırrın okulu” ismini alan bir felsefi ekol vardır. Bu ekol bütün gayretini sırrı incelemeye adamıştır. Çünkü Tao ismi, onu kavramaya, ondan bahsetmeye imkan veren bir isimle ifade edilebilmiştir.
2- Varlığın Sırrı: Bir başka- büyük sır “Hayatın sırrı”dır. Bütün hayat sırları, temel sırlarla ilişki içindedir. Bunun için daima, hayat, ölüm, bilgi, varlık, aşk beşeri ilişkiler sırrının önünde bulunmaktayız. Yine gerçekleştirdiğimiz her aksiyonda, akıl, ruh ve beden ilişkilerinin sırrı ile karşı karşıya bulunuyoruz.
3- Dinî Sır: Eşyaların ve varlığın sırrından dinî sırra geçiş hissedilmemektedir.
Filozof, bir gerçeğin müşahedesi ile sürüklenmiştir. Bu hakikati, zihni bir gerçeğin bilgisinde kavramaktadır. İşte burada, felsefî düşünce, yerini, inanca bırakmaktadır. İmanla insan, zihnin önerdiği ve açıkladığı hudutları aşmakta ve bizzat sırra bağlanmaktadır. Böylece, beşerî aklın harika kapasiteleri, kendi hudutlarını, imanla sırrın bilgisine girmek için, aşmaktadır.
4- İsa'nın Sırrı: İsa'nın sırları, onun yaptığı işler ve sözleridir. Özellikle bedenleşme, evharistiya, çarmıha gerilme, dirilme ve kefaret olayları İsa'nın sırrının ana konularıdır. Bunlar, Hıristiyanlığa göre “sırlardır”. Çünkü onlar, Tanrının bir aksiyonunu göstermektedirler. İsa yeniden dirilmenin sırrını vaftizle açıkladığı zaman herkes şaşkınca bakıyordu. Genelde her dinin sırları vardır. Fakat bazı dinler, bizatihi sırlarla doludur. Çünkü onların dini erkanı, sadece mübtediler için vahyedilmiştir. Antikitenin sır dinleri, gerçekten sırlı merasimler üzerinde merkezileşmiştir. Bu merasimlerin, kutsalla ilişkisi olmayanlara söyleyeceği birşey yoktur. Bugün dahi, çok sayıda dini üstad, Tanrısal sırları elinde tuttuğunu iddia etmektedir.
5- Mısır Sırları: Mısır dini osiris ve isis sırlarını benimsemesine rağmen, mübtediler için, Helenistik kültlerin yaptığıgibi “sırlar”takdim etmemektedir. Yine de Mısır'daki din de belli ölçüde gizli bir karakter göstermektedir Meselâ, kutsal yerlere giriş, sadece Mısırlılara has bir unsurdur. Bizzat Mısır halkı, mabedin değil, mabedin avlusuna kabul edilmektedir. Avludan içeriye geçiş hakkı, asillerin ve rahiplerin hakkı olarak düşünülmüştür. Kutsal Tanrı, bizzat bir sırdır. O, sadece kalbin gizliliğine ulaşmaktadır.
Tanrının mabedinde, onun korkusundan dolayı vaaz edilir, seven bir kalble dua edilir. Bundan dolayı, bütün sözler gizli olsun [94] denilmektedir.
6- Yunan Sırları: Başlangıçta Orgies denilen sırlar, doğrudan doğruya tabiata dayanan bir inançlar ve dinî merasimler bütünü oluşturmuştur. Ancak, bu merasimlerde ve inançlarda alenilik yoktur. Çünkü bunlar batını karakterlerle doludur. Muhtevaları ise, ancak ona girenler tarafından yayılmaktadır. Burada sırlar, bütün insani varlıklara hitap etmektedir. Bunun için erkek ve kadın ayırımı ve hiyerarşi yoktur. Ancak bazı Sır merasimleri, belli bir kategoriye tahsis edilmiştir. Meselâ, Thesmophories kutlamaları, sadece sitenin evli kadınlarına tahsis edilmiştir. Bu merasim Demeter’in şerefine yapılan bir kutlamadır. Aslında Tanrıça, şeriatları, hazineleri getiren Tanrıçadır. Bu giriş törenine katılmanın ilk şartı, “dini temizliğe” sahip olmaktır. Eski Yunan'da en önemli sırlar, Eleusis'deki tapınakta icra edilmiştir.
7- Eleusis Sırları: Eleusis, Atina'nın yakınında küçük bir kasabadır. Eleuisis, Yunanistan'a en önemli dini cereyanlardan birini vermiştir. Sırlar orada, iki bin yıla yakın kutlanmıştır. Bu sırlar, Demeter'e ve onun kızı olan Core gibi iki tanrıçaya bağlıdır. Bütün antik dünyada bu sırlar, büyük bir başarı sağlamıştır. Özellikle, san'atta, edebiyatta ve felsefî düşüncede bu sırların parlaklıklarına şahit olunmaktadır. Burada dini bir hümanizmden bahsetmek mümkündür. Bu ifade Çiceron'un bir metinden mülhemdir. Bizzat bu ifade sırlara girmiş ve ondan hararetle bahsedilmiştir. Sırlar, Athenes tarafından, insanlara getirilen en büyük mutluluktur.
Çünkü onlar, bizi vahşi bir hayattan, daha insanî bir hayata geçirmişlerdir. Yine Çiçeron, sırlarla bizzat hayatın prensiplerini tanımayı öğrendik, demektedir. Önce, ilkbaharda kutlanan “Küçük Sırlara” iştirak edilmektedir. “Büyük Sırlar” ise, sonbaharda icra edilmekte ve günlerce devam etmektedir. Orfizm’in aksine girişe katılanlar batmî bir eğitim almamaktadırlar.
Mistisizm:
Batıdaki literatürlerde gizemcilik olarak da bilinen Mistisizm, dinî yapılarla birlikte kullanılan çok yaygın kavramlardan biridir. Sufizm veya tasavvuf kelimeleri, İslâmî literatürde yaygınken, Batıda daha çok mistisizm yaygın hale gelmiştir. Amaç yönünden sufizm ile Mistisizm arasında bazı farklar olmakla birlikte “Hakikate ulaşma, marifet ehli olma” gibi anlayışlarda sufizm ile Mistisizm parelellik arzeder. Aslında her ikisi de “mutlak hakikate” ulaşarak, mutlak sükûneti ve huzuru yakalamayı hedeflemektedir. Mistik boyut, hemen hemen her dinde kendini göstermektedir. Yerli ilkel kabile dinlerindeki vecd, Samanlıktaki vecd teknikleri, mistik boyut içinde düşünülebilir.
Mistik yolculukta, her din mensubu bir takım aşamalardan geçer. Mistik, bazı kuralları titiz şekilde uygulayarak basamakları çıkacağına inanır. Bu kurallar, nefsani arzuları yok etme, insan iradesini Tanrısal iradeye bağlama gibi eğilimler şeklinde görülmektedir. Her dinde mistik karaktere yatkın insanlar bulunur. Bu gibi kişiler, dinlerin görünen emirleriyle yetinmezler. Daha çoğunu isterler. Kendilerini daha disiplinli bir dini ortamda görmeyi arzu etmektedirler. Böylece, dinlerin ruhsat verdiği birtakım şeyleri, kendileririni daha disiplinli bir dini ortamda görmeyi arzu etmektedirler. Böylece, dinlerin ruhsat verdiği birtakım şeyleri, kendilerine yasaklarlar. Böyle bir yaşam tarzı, bu insanlara dünyanın kaosundan kaçma fırsatı verir. Böyle bir hayatı, belli bilgi birikimine ulaşmış kişiler başlatmışlardır. Bu durum hem İslâm dünyası, hem de Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm için geçerlidir. Gerçi Budizm yapısal olarak mistik dinlerdendir. İslâm dünyasında bugüne kadar yaşayan sufi ekolleri, belirli şahısların rehberliğinde kurutmuştur. Muhiddİni Arabiyi, Abdulkadir Geylaniyi, Ahmed Rufai'yi, Sühreverdiyi, Mevleviliği bunlara örnek olarak gösterebiliriz.
Hıristiyanlık dünyasında, Aziz Antoine ile başlayan mistik ekoller, Aziz Benoit ile mücessemleşen Benedictin tarikatı, XIII. yüzyılın Fransisken ve Dominiken tarikatları ve XVI. yüzyılın Cizvit tarikatının öncüsü olan Ignace de Loyola ile durmadan genişleyerek devam etmiştir. Mistik açıdan Yahudiliği de ihmal edemeyiz. Yahudiliğin mistik boyutunu besleyen Talmud olmuştur. Talmud iki önemli sırrı açıklamaya yönelmiştir. Dünyanın yaratılışı. Tanrısal Beden. İşte Tanrı'nın özel hayatı ile onun dünya ve yaratılış modelleri ile ilgili tüm problemler, bu iki sır üzerinde kesafet kazanmıştır. Yahudi mistisizmi, ortaçağ boyunca Gnostik ve Yenİ-Eflâtuncu ilişkilerle zenginleşmiştir. Bu mistik akım, sonuçta Esoterik (Batınî) bir edebiyatın oluşmasını sağlamıştır. Özelikle yaratılış kitabı Sefer yetsira ve Bilgi kitabı, Sefer Habahîr, Yahudi mistik düşüncesini hazırlamışlardır. XIII. Asırda, Sefer Hazohar, Tevrat ve Talmuddan sonra, Yahudiliğin üçüncü kutsal kitabı olarak telakki edilmiştir.
Kabbala'ya, özellikle “Zohar”a göre Tevrat'ın geleneksel okunuşu batmİdir. Bunun için geleneksel mistik hareketin amacı, kutsal kitapların daha doğru bir şekilde okunuşuna imkan vermeye yöneliktir. Çünkü tarihi olaylar ve şeriatler sadece, Tanrısal kelâmın elbisesi ve bedenidirler. Onların ruhunu anlamaya, sadece mistik hareket imkan vermektedir. Kabbala'nın işlediği bu konular, yavaş yavaş bütün Yahudi muhitlerde kabul görmüştür. Almanya'da Rhenan Okulu Hassidim'leri ortaya çıkarmıştır. Neticede XVI. asırda büyük mistik İsaac Louria ve talebesi Haim Vital’in mistik düşünceleri Safed Okulu tarafından yenileştirilmiştir.
Hinduizmde de aynı şeyleri görüyoruz. Tenasüh çarkından kurtulmayı hedef alan bir takım mistik ekollerin çıkışı, bir sâdhu veya bir guru ile başlamaktadır. Mesela, aşırı bir mistik riyazet çizgisi ile kendini gösteren Jainizm’in kurucusu olan Vardhamâna Jnâta (M. Ö. 540-568) bir Guru'dur. Jainizm onun yolundan gidenlerin dini olarak teşkilatlanmıştır. Hem Hinduizm'de hem de Jainizm'de görülen mistik yaşam tarzının aynı paralelde Budizm'de daha da ileriye götürüldüğünü görüyoruz. Gerçi Jainist rahipler, dünya ile her türlü ilgilerini kestiklerini açıklamak için çıplak dolaşmayı tercih etmektedirler. Ancak Budizm, insanın dışından çok içindeki yakınlığı ve çıplaklığı sağlamayı hedef almış ve her türlü arzuyu öldürmeyi temel prensip sayarak, mistik dinin doruk noktasını temsil etmiştir. Bu her türlü arzudan soyutlanmanın sonu, iç aydınlığın elde edilmesi anı olan Nirvanaya ulaşmakla açıklanmıştır. Gerek doğu dinlerinde ve gerekse batı dinlerinde mistisizmin sistemleştiği ve eğitim düzeyinde teşkilatlandığı yerler meydana gelmiştir. Bu konuda Budist manastırlarını, Hıristiyan manastırlarını, İslâm dünyasındaki tekkeleri göstermek mümkündür. Hem manastırlar, hem de tekkeler, insanî eğitime, dünyadan uzaklaşmaya kısaca doğru insan olmaya çok önem vermişlerdir. Buralarda büyük düşünce adamları, büyük bestekarlar yetişmiştir. Ancak, hem doğuda hem de batıda zamanla madde ile bütünleşen manastırlar, eski kültürel ve bilgi üretimini sağlamayı sürdürememişlerdir. İslâm dünyasında da tekkeler, zaman içinde hedeflerinin dışında işlere yönelerek işin ruhunu kaybetmişler ve geçmişteki haşmetli ve saygılı yerlerini koruyamamışlardır.
Misyon Ve Misyonerlik:
Dini misyon, Allah tarafından bir şahsın veya bir grubun, başka şahıslara, gruplara veya bütün insanlığa gönderilmesidir. Bütün mezhepler veya dinler, kendi kurucularını Allah tarafından gönderilmiş olarak takdim etmektedirler. Kurucuda kendini tanrısal bir misyonla görevli olarak görmekte ve takdim etmektedir. Kitab-ı Mukaddes'teki İsrail peygamberleri, vaftizci Yahya, mesih, havarilerin durumu böyledir. Misyon, şehadetle karışmaktadır. Çünkü o da şehitliğe kadar giderek hakikati tasdik etmektedir. İsa şöyle demiştir: “Ben bunun için dünyaya geldim ki, hakikate şehadet edeyim.” [95]Böyle bir misyon şuuru, İsa'nın bütün sözlerinde ve işlerinde görülmektedir. Pentakot'dan sonra bütün havarilerin hayatım canlandırmaktadır. Havariler, Kutsal-Ruhun şevki altında isa'nın misyonunu üstlenmişlerdir. Misyonerliğe doğru yönelen bu genel eğilimden başka, özel misyonerlik eğilimleri de vardır. Bu şekildeki misyonerler, henüz Hıristiyan olmamış ülkelerde İsa'nın mesajını vaaz etmekle yükümlüdürler. Katolik misyonerliği için en önemli kaynak şudur: S. Delacroix, Histoire Üniverselle des Missions Catholique, Paris, 1957-1958. Katolik Hıristiyanlığın tüm misyonerlik merkezleri ve dergileri bu kitapta toplanmıştır.
Misyonerlik faaliyetleri sadece Katoliklere mahsus bir faaliyet değildir. Reform kiliseleri de misyonerliğe çok önem vermişlerdir. İlk Reform kiliseleri, daha çok “Batı kilisesini” reforme etmeye önem vermişlerdir. Bunun için Protestan kiliselerinin gerçek anlamda misyonerlik faaliyetleri ancak XVIII. yüzyılın sonundan itibaren başlayacaktır. Ancak denilebilir ki protestan kiliseleri de çok hararetli misyonerler göndermişlerdir. Kiliseler “misyonerlik cemaatleri” tabirini pek kullanmazlar. Bu tabir daha çok özel Hıristiyan cemaatleri için kullanılmaktadır. Ancak, XX. yüzyılda kilisenin öz itibariyle misyonerliği kabul edilmiştir. Çünkü kilisenin İncili yaymadığı zaman özelliğini kaybedeceği düşünülmektedir. 1938 yılından itibaren Tambaram konferansında milletlerarası misyonerlik konseyi, İsrarla misyonerlik, cemiyetlerinin genç kiliselere bağımsızlık tanınması üzerinde durmuşlardır. Bu bağımsızlığın temelleri, Kanada'nın Whitby şehrinde 1947'de yapılan dünya misyonerlik konferansında atılmıştır. Bugün, misyonerlikten doğmuş olan bütün kiliseler, bağımsızlıklarını elde etmişler ve batı misyonerleri yönetim fonksiyonlarını yitirmiştir. Yerli kiliseler kendi stratejilerini kendileri tayin etmektedirler.
Kiliseler genel konseyinin teşviki ile kiliseler ve onların misyonları yeni bir problemle karşı karşıya gelmiştir. Bu problem, “Kalkınmakta olan ülkelerin gelişme” problemidir.
Küiseler genel konseyi 1970'de bu gelişme için fon meydana getirmiştir. Bu fonlardan istifadeye, yardım edici kiliseler değil; alıcı ülkelerin kiliseleri karar vermektedir. Tabiatıyle daima İncili yaymak, temel endişe olarak kalmaktadır. Tarih boyunca Hristiyan misyon faaliyetleri çoğu zaman askeri, ekonomik ve hatta kültürel sömürgecilik hareketleriyle birleşmiş, Batı Emperyalizminin zeminini hazırlamıştır. Bütün bunların hedefi, “Hristiyan iman ruhunu” insanların kabul etmesine zemin hazırlamaktır. Bunun için Hıristiyan imanını yaymakla görevli olan misyoneri, bazan bir barış gönüllüsü olarak görebiliriz. Yine onu, herkesin yardımına koşan bir rahip ve rahibe, bir sosyal faaliyetçi veya bir düşkünler evi kurucusu olarak da bulabilirsiniz. Misyoner, kendini Hıristiyanlığa adayan kişidir. O, İncilin bir neferi olduğunu düşünür ve buna inanır. O, her an İsa ile ve Hıristiyanlık uğruna canını veren mistiklerle beraberliğini düşünmektedir. Misyoner bu hedef için, herşeyi göze alabilir. Hiç kimsenin çalışmadığı yerde çalışabilir. Bunun için yıllarca cüzzam hastahanelerinde hemşire ve doktor olarak çalışan misyonerler bulmak mümkündür. Bundan dolayı tarihin hiçbir döneminde misyonerlik faaliyeti sona ermiş değildir. Şu veya bu isim altında misyonerlik faaliyeti sürekli canlıdır. Sadece Katoliklerin değil; Ortodoks veya Protestan mezheplerinin bünyesinde oluşmuş cemaat veya tarikat grupları, gençlik teşkilatlan, dinî cereyanlar, sürekli misyonerlik ruhunu canlı tutmuşlar, ilgili kilise merkezlerinden ve hatta devletlerden destek almışlardır.
Hıristiyan misyonerlerinin Türkiye üzerindeki emelleri de oldukça eskiye dayanır. Osmanlı devleti topraklarında Cizvit-lerin faaliyeti bilinmektedir. XIII. yüzyılda Dominiken ve Fransisken keşişlerinin İslâm dünyasındaki faaliyetlerinin Çin'e kadar uzanan coğrafyada bir seyir takip ettiğini ilgili kaynaklar yazmaktadır. Ancak, Osmanlı Devletinin çöküş dönemlerinde, Batılı misyoner merkezlerinin, iştahla Anadolu üzerinde planlar yaptıkları da tarihi bir gerçektir. XIX. yüzyılda, ülkemiz üzerinde Güney Anadolu topraklarına kadar yayılan yabancı misyon okulları bu faaliyetin bir sonucu olmuştur. Bugün de durum biraz değişik stratejilerle de olsa devam etmektedir. Almanya'da, Fransa'da, Belçika ve İskandinav ülkelerinde kilise teşkilatlan harıl harıl kendi ülkelerinin vatandaşları yapmak üzere Türklere kucak açmaktadırlar. Özellikle iltica talebinde bulunan Doğu ve Güney Anadolu insanlarına sempati ile bakmaktadırlar.
Türkiye, Orta Asya Türk devletleriyle, bugün daha da gündeme gelmiş bulunmaktadır. Türk dünyasının misyonerlere karşı korunması, Türk halkının ve Türk Devletinin en önemli görevi olarak görünmektedir.
Mişna:
Yahudiliğin, şifahi gelenekle o-luşan kutsal kitaplarından birisi olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını teşkil eder. Bu kısmın yorumuna Gemara denir. Mişna ve Gemara Talmudu meydana getirmektedir. Mişna, tekrar yolu ile öğretme anlamına gelir. Çoğulu Mışnayot'dur. Hem Mişna, hem de Gemara, Tora’nın (Tevratın) yorumunu ortaya koymaktadır. Bunun için Talmud, Tora'nın bir tefsiri olarak kabul edilir. Talmudun asıl metin kısmı olan Mişna, yüzyıllar boyunca Tora'daki buyrukların sözlü tefsirini teşkil eder. Bunun için Mişna, sözlü olarak nesilden nesile intikal etmiştir. Bu durumda Mişna, yüzyıllar içinde oluşan bir Yahudi geleneğini temsil eder. Daha sonra bunun üzerinde yapılan yorumlar da Gemarayı oluşturur. Her ikisi Talmud adı atında oluşan kutsal geleneği meydana getirmiştir. Tora'nın şifahi yorumu olarak nesilden nesile aktarılan Mişna, M.S. II. yüzyılda Yahuda Ha Nasî tarafından yazılı edebiyata geçirilmiştir. Yani XIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Hz. Musa'dan başlayarak, nesilden nesile devam eden şifahi gelenek, Mişna adı altında M.S. II. yüzyılda Yahuda Ha Nasi tarafından metin olarak yazılmıştır. Yazılma sebebi, şifahi geleneğin kaybolması korkusudur, Mişna üzerinde metin çalışması yapanlara Tannaim denmiştir. Bu bilginler, İbranice, A-amca Yunanca ve Lâtinceyi kullanarak Mişna üzerinde ciddi çalışmalar yapmışlardır. Böylece dil yönünden Mişna, hem Rabbinik İbraniceyc hem de modern Ibraniceye temel teşkil etmiştir. Dili İbranice olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını meydana getirmektedir. Mişna altı bölümden meydana gelmektedir. Bu altı bölümün herbirine Sedarim denir. Bunlar da altmış üç alt bölüme ayrılır. Mişna’nın altı bölümü şunlardır:
1- Zeraim (Ziraatla ilgili hükümler): Bu bölümün onbir alt bölümü vardır. Bu bölümde, tarımla ilgili emirler yer alır. Tarlaların sürülmesi, hasadın toplanması, ilk ürünlerin takdimi gibi konular işlenmektedir.
2- Moed (Belirli günlerle ilgili hükümler): Bu bölümde Cumartesi günü, dinî bayramlar, oruç günleri ve Kudüs mabedine karşı ödevler ve ibadet günleri işlenmektedir.
3- Nashim (Kadınlarla ilgili hükümler): Bu bölümün yedi alt bölümü vardır. Bu bölümde, nişan, evlilik sözleşmeleri, mehir ve dini sözleşmeler konu edilmektedir.
4- Nezikin (Ceza ve medeni kanunlarla ilgili hükümler): Bu bölümde kişisel ve sosyal ilişkilerdeki sapmalar ele alınmakta ve onlara takdir edilen cezalar bildirilmektedir. Bunun için, başkasına verilen zararlar, hırsızlık, işçi-işveren ilişkileri, tefecilik, gayri menkuller, ortaklıklar, kiracı ilişkileri, miras, mahkemelik konular, tanıklık ve öldürme olayları gibi konular ele alınmıştır.
5- Kodashim: (Kutsal şeylerle ilgili hükümler): Bu bölümün on bir alt bölümü vardır. Bu bölümde Bet Hamikdaş (Mukaddes Ev) tasvir edilir. Tapınağın kurbanlarla ilgili yönleri, adak kurbanları ele alınmaktadır,
6- Toharot (Temizlikle ilgili hükümler): Bu bölümün on iki alt bölümü vardır. Bu bölümde evlerin, yiyeceklerin ve insanların temizliğini düzenleyen kurallar yer almaktadır.
Mişna üzerinde yorum çalışmaları yaparak Gemara'nın teşekkülünü sağlayan bilginlere de Amoraim denmiştir. Gemera “öğreti” anlamına gelmektedir. Gemera içindeki konular itibariyle ikiye ayrılır: Halakkah, Dini prensipleri temsil eder. Haggadah, kıssa ve menkıbeleri konu almaktadır.
Gemera üzerinde yapılan çalışmalar, iki ayrı akademik okulun doğmasına yol açmıştır. Bunlardan birisi Babil, diğeri ise Filistin okuludur. Babil'deki Gemera çalışmalarının yapıldığı akademiler, Babil Talmudunu, Fiiistin'deki Gemera çalışmalarının yapıldığı akademiler ise, Kudüs Talmudunu meydana getirmişlerdir. Babil Akademisinin Babil Talmudu üzerinde yaptığı çalışmalar M.S. 500 yılllarına doğru tamamlanmıştır. Filistin Akademisinin, Kudüs Talmudu üzerindeki yaptığı çalışmalar M.S. 400 yıllarında tamamlanmıştır. Bugün Batı dillerinde, her iki Talmud üzerinde ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Türkçede maalesef, Talmud konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır.
Mithra:
Mazdeizmin Ahura Mazda'dan sonra en büyük Tanrısı Mithra'dır. Onun ismi Gatha'larda geçmemekle beraber, Mazdeizm'de önemli bir yer tutmaktadır. O, Ahura Mazda tarafından yaratılmıştır. Güneşle sıkı ilişkisi vardır. Beyaz keçilerin koşulduğu arabasında Mithra, güneşten önce Hârâ dağının tepesinden doğar ve bakışı ile bütün kainatı kucaklar. Onun dikkatinden hiç birşey kaçmaz. O aldanmaz. İnsanları biribirine bağlayan antlaşmaların ortaya koyucusu O'dur. O'nun daimi sıfatı, “geniş otlakların sahibi” oluşudur. Sığırlar, kendine kötülük yapanları ona şikayet ederler. O, ölüleri yargılar. O, savaşa gittiği zaman sağında Rashnu vardır. Çünkü O, antlaşmaların bekçisi ve onları ihlâl edenlerin cezalandırıcısı olarak sadece oklarla mücehhez değil; aynı zamanda silahlar da çekmekte ve savaşta yer almaktadır. Ayın ve yılın ortasını işgal eden bayram, onun sıfatı ile uyuşmaktadır.
Greko-Romen senkretizminde mithra bazan Apollon ile bazan Heliosla, bazen de Hermesle aynilmeşmektedir.
Mithra, Sasani kabartmalarında, krallık onuru içinde bir aktör olarak tasvir edilmiştir. Mithra cehennemlerin hakimidir. Parsilerde de böyledir. Maniheizmde “yaşayan ruh”, ışık süzmelerini temizlemektedir. Buna Mihryazd denmiştir. Yani Tanrı Mithra'dır. İran'ın Batı kısmında Mithra Mazdeizmin zaferinden önce büyük bir Tanrı olarak görülmektedir. Hatta belli bir zaman Ahuramazda’nın rakibi bile olmuştur. Veda Tanrıları arasında geçen Mitra Sanskritçe'de “dost” veya “müttefik” anlamına gelmektedir. Burada da Mitra, ışığın sahibi olarak, güneşin gidişini takip etmektedir. O, Varund ile birlikte, manevi hakimiyetin fonksiyonunu temsil etmektedir.
Pers dilinde Mithra, Yunan dilinde Mithras olarak ifade edilen Mitra kültü, Hİnduizm'do İran dini dünyasında ve Roma imparatorluğunda 2 ve 3. asırlarda, Roma'nın yüksek tabakaları arasında karşılıklı sorumluluğu koruyan bir Tanrı sıfatıyla kendini göstermiştir. Mitra kelimesi, M.Ö. 1400 tarihli Veda metinlerinde görülmeye başladığından beri, Hindistanda ve İran'da yaygın olan Tanrı isimlerinden biri olarak görülmektedir. Mitra, dostluğu, dürüstlüğü, uyumu ve insanın yaratılışmdakİ düzeni saptamak için gerekli olan herşeyi simgeliyordu. Güneşle ilişkili özellikler taşıyordu. Büyük İskender’in İran'ı ele geçirmesinden sonra, Mitra kültü, Yunanistan'a geçti. Işık Tanrısı olarak, Yunan Tanrısı Helios ve Roma Tanrısı Sol Iwvıctus ile ilgili görünmektedir. Bereket Tanrıçası Anahita'nın eşi olarak düşünülür. Mitraizm, Roma topraklarında milâdi II. asırda, Hıristiyanlığın en güçlü rakibi durumunda idi. Çünkü bu sırada Roma İmparatorları Commodus ve lulianus, Mitraizme inanıyorlardı. IV. yüzyılın başında, imparator Diocletianus 307 yılında Viyana yakınlarındaki Carnuntum'da, imparatorluğun koruyucu Tanrısı “mithra” için muhteşem bir tapınak yaptırmıştı. Roma imparatoru Constantinus'un, Hıristiyanlığa 313 yılında verdiği serbest yayılma izninden sonra Mitraizm, Roma topraklarında gerilemeye başlamıştır. Mitra kültünde dikkat çeken en önemli husus, Boğa Kurban törenleridir. Şüphesiz Pers düyasmdaki Mitra kültü ile Roma'daki Mitra kültü, aynı olmamıştır. M.S. 136 yıllarından sonra Roma'da görülen Mitra ile ilgili yazıtlarda, Platoncu felsefenin hakim olduğunu görüyoruz. Böylece, Mitraizme Roma dünyasının kabul edebileceği bir boyut kazandırılmıştır. Bunun için miladi II. ve III. asırlarda birçok Hıristiyan din alimi, Mitraizme ilgi duymuştur. İran'daki Mitraizm ile Roma'daki Mitraizmin birleştiği temel nokta Krala Bağlılık'tır. M.S. 357-387 yıllarında Roma'da Mitraya adanmış anıtlar bile yapılmıştır. Hatta burada dikkat çekici olan durum, MİTRA'nın tek başına olmadığıdır. Mitra, eski dinin çeşitli Tanrıları ile birlikte yer almıştır. Roma'da Hıristiyanlık, Theodos'un saltanatı döneminde 380 yılında Devlet dini haline gelince, Mitraizm bütünüyle ortadan kalkmıştır.
Mitraizm bir mitolojiye dayanmaktadır. Buna göre, Güneş Tanrı Mitra'ya elçi olarak bir Kuzgun gönderir ve Boğa'yı kurban etmesini emreder. Mitra bu emri istemeyerek yerine getirir. Kurban edilen beyaz boğa, öleceği sırada Aya dönüşür. Mitra'nın pelerini, yıldızlarla bezenmiş gökyüzü şeklini alır. Boğa'nın kuyruğundan ve kanından ilk buğday ve üzüm tohumları etrafa saçılır. Yumurtalığından akan kutsal döl, bir kazanda toplanır. Bu döl, yeryüzü varlıklarının oluşmasını sağlar. Gün ve gece farklılaşır, biribirini takip eder. Ay devr-i daime başlar, mevsimler meydana gelir. Böylece zaman ortaya çıkar. Bu arada, ışıkla uyanan karanlığın yaratıkları da yeryüzüne çıkar. Bu andan itibaren iyi ile kötü arasındaki savaş başlar. Bu insanın da kaderinin biçimlenmesini sağlar. Kurbandan sonra Mitra ile güneş Tanrısı birlikte et ve ekmek yer, şarap içerler. Mitra, güneş Tanrısının arabasına biner ve onunla okyanusu aşarak yeryüzünün öbür ucuna gider. Mitraizm Roma'ya geçince bu efsane, Platonun felsefesiyle yorumlanmıştır. Buna göre Boğa, Platonun Devlet isimli kitabında olduğu gibi dünyayı temsil eden bir mağarada kurban edilmiştir. Platon'un yorumcuları, Mitra'yı, Platon'un Timaios diyalogunda sözünü ettiği “ilk yaratıcı” ile aynileştirmişlerdir. Mitraizm'deki Ruh öğretisi de yaratılış efsanesi ve Platoncu felsefeyle yakından ilgili görülmektedir. Timaios'da olduğu gibi Mitra inanışında da insan ruhu gökten aşağı inmiş, gezegenlerin yedi katından geçmiş, bu sırada onların kötülüklerini kazanmış, sonunda da bedene esir olmuştu. Burada insana düşen, ruhunu, yani Tanrısal yanını, bedenin boyunduruğundan kurtarmak ve gezegen kollarını geriye doğru geçerek yıldızların değişmeyen, sonsuz alanına geri dönmesini sağlamaktır. Mitra 'nın, güneş Tanrısının arabasına binerek gitmesi, aslında bu yükselişi temsil ediyordu. Mitra tapınakları, genelde küçük yeraltı tapınakları şeklinde yapılmışlardı. Bu biraz da sır dininin özellikleri olarak görülmektedir. Yeraltı tapınaklarında hep bir kuyu bulunurdu. Yeraltı tapınağına yine gizliliği sembolize eden bir dizi yeraltı koridoruyla ulaşılabiliyordu. Külte kabul edilenler, buradan geçirilirdi. Mitra kültüne sadece Erkekler katılabilirdi. Külte katılanlar yedi kademede yer alıyorlardı:
1- Kuzgun (Corax),
2- Damat (Nymphus).
3- Asker (Miles).
4- Aslan (Leo).
5- Persli (Perses).
6- Güneşin Kulağı (Heliodromus).
7- Baba (Pater). Mitra törenlerindeki kişilerin bu basamaklarda yükselmesi, ruhun gökte yükselmesiyle aynı kabul ediliyordu. Her basamak, yedi gezegen Tanrısından, birine ait kabul ediliyordu. Eski Mitra törenlerinde, Kutsal su ile yıkanma, arınma, perhiz, zincire bağlanma, zincirlerin çözülmesi gibi hususlardan söz edilmektedir.
Mitoloji:
Kelime Yunancadaki “Mythos” kelimesinden türetilmiştir. Yunancada anlatılan, konuşulan, tasarlanan birşeyin sözle ifade edilmesi, mitoloji ile alakalandırılmıştır. Mitoloji kelimesinin kökü olan Myth kelimesi ise, Tanrılar ve olağanüstü varlıklar ile ilgili hikayeleri belirtmektedir. Bu anlamda bütün milletlerin kültür kökenlerinde bol miktarda mit bulunmaktadır. Mitlerin bilimsel olarak incelenmesi mitolojiyi meydana getirmiştir.
Mit kelimesi üzerinde çalışanlar, kelimenin, Yunan düşünürlerinin yükledikleri anlamda kullanıldığının hemen farkına varırlar. Çünkü Yunan mitolojisi dikkat çekici bir tarzda incelenmeye alınmıştır. Yunan perspektifli çalışmalar, mitolojiye anlam sınırı getirdiği için, özelikle dinler tarihçilerini tatmin etmemektedir. Diğer yandan Yunan perspektifinde mit bir yalanı ifade etmektedir. Oysa dinler tarihçiler Mit'te yalandan daha çok bir gerçeği
görürler. Çünkü Yunan muhayyilesindeki Mit, o dönem insanlarının dinî dünyalarını tatmin eden çok önemli bir inancı temsil ediyordu. Ne varki Yunan düşünürleri, bunu tam olarak anlayamamışlardır. Tiyatroya, şiire, plastik sanatlara ilham kaynağı olan Mit’in, dini dünyadaki derinliklerinin farkına pek varılamamıştır. Nitekim, günümüzde mitolojinin, yalan ve uydurma hikaye anlamında kullanılıyor olması da kelimenin Yunanlılar tarafından bu şekilde aktarılmasından kaynaklanmaktadır.
Çağımızda mitoloji ile ilgili yapılan en yeni araştırmalar, bir takım alan. araştırmaları şeklinde kendini göstermiştir. Böylece arkaik toplulukların mitleri, bizzat geleneksel olarak yaşanırken incelenmiş ve mitlerin arka planında kavranılan gerçekler, yaşayanlardan sorulmuştur. Mitolojik düşüncenin yapısını anlamadaki en iyi şansımız, mitolojinin “yaşayan bir şey olduğu”, dini hayatın bizzat desteğini o luşturduğu kültürleri incelemektir. Kısaca orada mitoloji bir yalanı belirtme yerine, mükemmel bir hakikati ifade etmektedir. Çünkü o, sadece realitelerden bahsetmektedir.
Eflatun'dan, Fontenelle'den, Schelling ve Bultmann'a kadar felsefeciler ve ilâhiyatçılar, mitoloji üzerinde çalışmışlardır. Fakat bunların hepsinin müşterek yanı, Yunan mitolojisine dayanmış olmalarıdır. Halbuki bir dinler tarihçi için bu seçim, hiç de iyi bir seçim değildir. Bütün Avrupa dillerinde “mitoloji” kelimesi “yalanı” ifade ediyorsa bu, Yunanlıların yirmi beş asır önce bunu ilân ettikleri içindir. Batıdaki bu yaklaşım, farklı bakış açılarından mitolojiye anlam vermeye yönelmişde olsa, kökten değişmemiştir.
Frazer ve Tylor Mit'e Antropoloji açısından yaklaşarak medeniyetin gelişmesinde onu, diyalektik bir safha olarak görmektedirler. Malinowski, mit’in doğruluk ve haklılık değeri olduğunu belirterek onun bir ayin şekli olduğunu ifade eder. Etnolojik yaklaşım, mitleri, ilkel düşünceyle özdeşleştirir. Jung'un geliştirdiği kollektif bilinç dışı teorisine göre ise mitlerin kökü, rüya, bilinç dışı ve insan zihninin genetik olarak taşman yapılarında bulunmaktadır. Çağımızın büyük Dinler Tarihçisi M. Eliade, mitlerin yorumuna çok orijinal katkılar sağlayarak, geçmiş mitoloji değerlendirmelerini kökten değiştirmiştir. Onun mit tanımı, kapsamlı ve kabul görmüş bir değerlendirme olarak dikkat çekicidir: “Mit kutsal bir hikayeyi anlatır”. En eski zamanda, “başlangıçtaki” masallara özgü dönemde olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka ifadeyle mit, doğaüstü varlıkların başarıları sayesinde ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik, yani kosmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası olsun, bir gerçekliğin nasıl hayata geçtiğini anlatır. Demek ki Mit, her zaman bir “yaratılış” öyküsüdür. Bir şeyin nasıl yaratıldığı, nasıl varolmaya başladığı anlatılır. Mit, gerçekten olup bitmiş, tam anlamıyla ortaya çıkmış olan şeyden söz eder. Mit'lerdeki kişiler, doğaüstü varlıklardır. Özellikle “başlangıçtaki o eşsiz zamanda yaptıkları işlerle tanınırlar. Demek ki, Mitler, yaratıcı etkinliğini ortaya koyar ve yaptıklarının kutsallığını gözler önüne serer.
Sonuç olarak mitler, kutsal olan şeyin, dünyaya çeşitli, kimi zaman da heyecan verici akınlarını tasvir etmektedir. İşte dünyayı gerçek anlamda kuran ve onu bugün içinde bulunduğu duruma getiren
de kutsalın bu Akınıdır. Dahası, insan bugünkü durumunu, ölümlü, cinsiyetli ve kültür sahibi bir varlık olma özelliğini Doğaüstü varlıkların müdahalelerinden sonra edinmiştir.
Bu şekildeki mitoloji yaklaşımında mit iki temelde incelenmelidir. Gerçeklik ve ideoloji. Bir Mit'e gerçekçi bir yaklaşım çabası, mitin, gerçekliği ne kadar yansıttığı konusunun açıklığa kavuşturulmasını gerekli görür. Bu çok önemli bir çabadır. Çünkü dünya üzerine anlatılan öyküler, hiçbir zaman gelişigüzel üretilmemiştir. Bu hikayeler, existansiyel bir durumla bağlantılı olarak, önceden kabul edilmiş bir anlayışı belirtir. Böylece Mit, tasvir edici özelliğini aşarak, normatif bir boyut ihtiva eder. Mit, dünyanın nasıl olması gerektiğini belirterek, ne tür davranış biçimlerinin arzulandığını ifade eden etik ilkeler ortaya koyar ve ne tür eylemlerin reddedilebileceğini açıklar. Kur'an-ı Kerim'de geçen Esatir kelimesinin [96] mitoloji ile ilgisi tartışmaya açık bir konudur. Ancak, ayetlere baktığımızda, Hz. Muhammedin (a.s.) Allah'tan aldığı vahiyleri açıkladığı Kur'an-ı Kerim’in, kafirler tarafından “eskilerin Masalları” şeklinde ifade edilmesinde, mitolojinin anlaşıldığı anlamda ifade edildiğini görüyoruz. Mekke kafirlerinin Kur'ana bu yaklaşımı, Kur'amn kutsallığına herhangi bir eksiklik getirmez. O kafirlerin her türlü delile rağmen hakikati kabul etmeyecekleri de bildirilmektedir. Ne varki, İslâm dünyasında, Kur'anda mitoloji dilinin olup olmadığı da tartışma konusu yapılmıştır. Bugün Paris IV. Üniversitesinde öğretim üyesi olan Muhammed Arkoun, bu alanda şunları söylemektedir: “Kur'anı anlamada, dilbilimsel ve tarihsel süreç yanında ondaki mitsel yapı dilini tanımaktan ibaret olacak olan bir Antropolojik sürecin önemli katkısı olacaktır”,
Arkoun, Kur'an’ın doğru anlaşılması için mitsel yapı dilini bir imkan olarak görmektedir. Ancak burada belirtmekte yarar vardır ki, Kur'an'a esatir diyenler, kafirlerdir. Kur'anm bizzat kendisinin esatir ile ilgisinin olmadığı noktasını unutmamak gerekir.
Yine gelenekselci yaklaşımın temsilcilerinden H. Nasr'a göre Mit, Psikolojik yaklaşımın öne sürdüğü gibi müşterek bilinç altı ile alakalı olmaktan çok “İlahi sırlarla” alakalıdır. Aynı görüşün destekçilerinden F. Schoun da, “mitoloji sahip olduğu hakikat ve tesirin dışında bir de metafizik, aslî hakikatin belli bir topluluk içinde kendisine yer bulmasına yardımcı olur”.
Mitler üzerinde yapılan son çalışmalar, mitleri şöyle tasnif etmektedirler:
1- Ritüel mitosları: Dini ayinleri belirtirler.
2- Orijin mitosları: Bir şeyin yaratılışı ile ilgili olanlar.
3- Kült mitosları: Tapınma ile ilgili olanlar.
4- Perestij mitosları: Kahramanların doğuşu ile ilgili olanlar.
5- Eskatoloji mitosları: Dünyanın sonu ile ilgili olanlar.
Moloch:
Tora'da Lamölek denilen sungunun Yunanca yazılış şekli, moloch şeklindedir. Lamölek ise, bazen mölek denilen bir Tanrıya sunulan bir takdimeyî, bazen de bir çeşit kurbanı ifâde emektedir. Kısaca lamolek, İsrail Tanrısı olarak bir Tanrıya sunulan takdimeyî belirtir. [97]Siteyi bir tehlike tehdit ettiği zaman “çocuklar ateşten geçiriliyordu.” [98]Mâlik, Fenike'ler ve onlardan öncekiler nezdinde tebcil edilmiştir. Bu Tanrı, cehennemler Tanrısı olan Mezopotamya Tanrısı Nergal ile aynileşmiştir. Bu merasim, İ.Ö. VIII. asırda, Kudüs'te Tophet denilen yerde uygulanmıştır. Burası, Gehenne vadisinde bulunmaktadır.
Böyle bir kurban merasiminin Kartaca, Fenike kolonilerinde doğrulandığı görülmektedir. İtalyan kazılarından bir takım Tophet'lere rastlanmıştır. Özellikle bu yakma yerleri, Tunus'ta, Malta'da ve Sicilya'da görülmektedir. Kazılarda çok sayıda ölü kavanozları, çocuk kemikleriyle dolu olarak bulunmuştur. Bu tip bir kurbanın İsrail'e, Fenikelilerin tesiriyle girdiği sanılmaktadır. Ancak, Torah'da böyle bir ibadet kabul edilmemiş, bilakis peygamberlerin hücumuna uğramıştır.
Moltmann Jürgen:
1924'te Hambourg'da doğmuştur. 1954'te Breme'de Reform kilisesi papazı olmuştur. 1967'den beri, Tubingen'de sistematik ilahiyat okutmaktadır. Onun ilk eseri, “Etudes sur les Fondements et les Consequences d'une esehatologie ehretienne, 1970” dir. Aslında bu kitap, marksist Ernst Bloch'un “Le Principe espetence, Paris, 1976” isimli kitabına bir cevap özelliği taşımaktadır. Genelde bu kitap, ikinci dünya harbinden sonra, Alman ilahiyatının, marksizmle ilk önemli diyalogudur. Yine bu kitap, yeni bir Peygamberi soluğu temsil etmektedir. Çünkü o, imanlarının onlara açtığı sonsuz guleceğm perspektifi içinde, Hıris tiyanları, dünyanın yollarına ve savaşlarına atmaktadır. Gerçekten, Moltmann'a göre Hıristiyan ilahiyatı, kavrayışını arayan ümit olmalıdır.
Moltmann böylece, Bultmann ilahiyatının dar kişiselciliğini bırakmaktadır. Çünkü ikinci dünya harbinden sonra, Bultmann kuvvetli şekilde Alman ilahiyatını etkilemiştir. Bultmann’ın ilahiyatı insana, dünyaya, tarihe yeniden bütün yoğunluklarını geri vermektedir. Bunun için Bultmann’ın ilahiyatı, bir praxis teorisi olarak tarif edilmiştir. Bu ilahiyat, “Engaje bilgiden” başka birşey değildir. Oysa Moltmann, Marx'ın meşhur formülünü yeniden ele alarak şöyle der: İlâhiyatçı, dünyayı, tarihi ve insani durumu başka türlü yorumlamakla yetinmemelidir. Ondan ilâhi transformasyonu beklerken, onları değiştirmek de beklenmektedir. Moltmann’ın daha sonraki eserlerinde de aynı dinamizm dikkati çekmektedir. Gerçekten marksizmin bazı boyutları ve konuları, Moltmann’ın, imanın aşkın boyutlarına işaret etmesine engel olmamıştır. Bunu özellikle Fransızcaya “Le Seigneur de la danse, Mance, 1972” ismi ile çevrilen kitabında yapmaya çalışmıştır. Bu, inayet ve hasbilik dünyasının bir kutlanmasıdır. Onun için ilahiyat, “Allah'da elde edilen taşkın sevinç”tir. Moltmann’ın ümit ilahiyatı, özellikle, kristolojik prensipleri ve kilisenin sonuçlarını derinleştiren iki eserle zenginleştirilmiştir. Bu eserler:
1- Le Dieu crucifie' la croix du ehrist comme fondement et critique de la theologie ehretienne, cerf, 1974,
2- L'Eglise dans la Force de 1' Esprit, Contribution â une ecelesiologie messianique, cerf, 1980.
Moltmann bunların dışında yazdığı Trinite et Royaume de Dieu sur la doctrine de Dieu, 1980, isimli eserinde teslis üzerinde derinleşerek, ilahiyata bir takım katkılar sağlamıştır. Bu açıdan Moltmann ilahiyatı, aynı zamanda misyoner kararlılığı ile ökümenik olmayı istemektedir.
Monofizitler -Ya'kubiler:
431 Efes konsilinden sonra, Nesturiliğe karşı gelişen reaksiyon sonucunda ortaya çıkan, fakat tamamiyle zıt bir istikamette gelişen Monofizit Hıristiyan hareketi, kilise tarihi açısından önemli bir yer işgal etmektedir. Bu akım, İsa'da olduğu kabul edilen insanî ve ilâhî iki ayrı tabiat yerine Monofizit bir karakterle kendini göstermiştir. Bu akımın öncüsü ise, Laodicie (Denizli yakınlarında bir şehir) piskoposu olan Apollinaire'dir. IV. asrın ikinci yarısında, İsa'nın günahtan kurtarıcı doktrinini inkar ederek “ulûhiyet ve ceset bir tek tabiatı oluşturan iki kısımdır; tıpkı normal bir insanın içinde ruh ve cesetten müteşekkil bir tek tabiata sahip olunduğu gibi” diyen Apollinaire, Aristo felsefesinin tesirinde İncil metinlerini yorumluyordu. Böylece, İsa'nın şahsında, aktif ve manevi bir eleman olan Kelime'nin (Logos) ulûhiyeti, diğer taraftan pasif bir unsur olan maddenin beden oluşu kabul edilmiş oluyordu.
İşte bu düşünceler, daha sonra gelişecek olan monofizitliğin habercisi durumundadır. Monofizit hareketin iki önemli siması vardır: İskenderiyyeli Cyrille, İstanbul Manastır Reisi Eutyches. İsa'nın ilâhî tabiatına üstünlük atfeden İskenderiyyeli Cyrill’in taraftarları, İsa'daki insanî tabiatın, ilâhî tabiatın içinde kaybolduğu, böylece İsa'da yalnız bu ilahi tabiatın mevcut olduğu neticesine varmışlardı.
Monofizit'lik böylece ortaya çıkmıştır.
Sağlam birer monofizit olan İskenderİyye patriği Dioskor ve İstanbul Manastır Reisi Eutyches zamanında monofizitlik çok büyük ilerlemeler kaydetmişti. Hatta, imparator II.Theodos, monofizit düşünceyi desteklemiştir. Fakat II. Theodos'un ölümünden sonra yerine çocuğu olmadığı i-çin, kızkardeşinin eşi Mardan geçmiştir. Yeni imparator Marçian selefinden çok ağır bir dini ortam miras almıştır. Bunun için Monofizit fikriyata rağbet göstermemişti. Hatta IV. Genel Konsili, 451 yılında Kadıköyde toplamıştı. Kilise tarihi içinde Kadıköy Konsilinin çok önemli bir yeri vardır. Kadıköy konsili, İznik ve I. İstanbul konsillerinin kararlarına dayalı yeni bir inanç formülü benimsemiştir. Resmi kilisenin yani Roma ve İstanbul kiliselerinin resmi iman ilkesi olan Kadıköy konsilinin kabul ettiği iman formülü şöyleydi: “Rab İsa Mesih, ulûhiyette ve insaniyette tam olarak hakiki Allah ve hakiki insandır. Ulûhiyette baba ile aynı cevherden insaniyette bizimle aynı cevherdendir. O, Allah’ın annesi bakire Meryem'den iki tabiatlı, biricik oğul olarak doğmuştur. Tabiatların karışma ve bölünmesi söz konusu değildir. Tabiatların herbiri kendi özel varlığını korumuştur.”
“Kadıköy Konsili” ile aforoz edilen monofizit doktrin, Bizans Devleti'nin takibi ile doğuya doğru çekilmişti. Bir müddet sinmiş gibi görünen monofizit itizal, daha sonra Urfa piskoposu Jaques Baradai tarafından milâdi VI. yüzyılda yeniden canlandırılmıştır. Jaques Baradai'den itibaren monofizit hareket “Ya'kubi Kilisesi” adı altında Ya'kubiler olarak devam etmiştir. Süryani kilisesi bünyesinde bir bölünme ile ortaya çıkan Ya'kubilor, aslında Süryanilerden meydana gelmektedir, Ya'kubi kilisesi hâlâ varlığını sürdürmektedir. Ya'kubilerin Musul ve çevresine hükmeden bir patrikleri vardır.
Nesturiliğin anlamsız birkaç kalıntısı dikkate alınmazsa, monofizitlik, zamanımıza kadar gelebilen eskinin en büyük itizali olarak kabul edilebilir. Bugün dört monofizit kilise dikkatimizi çekmektedir:
1- Süryani - Ya'kubi kilisesi
2- Kıptî kilisesi
3- Ermeni kilisesi
4- Habeş kilisesi
Moravya Kilisesi:
XVIII. yüzyılda oluşan bir Protestan mezhebidir. Bu mezhebin kökeni Jan Hus (1369-1415) hareketine kadar gitmektedir. Hus'a bağlı mensuplar XV. yüzyılda Unitas Fratrum (Kardeşler Birliği) adıyla bir dernek kurmuşlardır. Unitas Fratrum üyeleri XVI, XVII yüzyıllarda reforma karşı olan hareketin baskısına meydan okuyarak kendilerini korumasını bilmişlerdir. XVII. yüzyılın sonlarına doğru protestanlığm yeni şekli Alman pietizmi biçiminde ortaya çıkmıştı.
Unitas Fratrum geleneğine bağlı olan bir grup aile 1722'de Moravya'ya kaçarak oradaki kont Nikolaus Ludwig von zinzendorf'un saksonya'daki arazisine yerleşmiştir. Bunlar, daha sonra Herrnhut kasabasını kurmuşlardır. Böylece Herrnhut, hem sonradan Moravya kilisesi olarak anılan topluluğun, hem de Lutherçilerden oluşan devlet kiliselerinde ruhani yaşamı beslemeye çalışan, pietist yapıya uygun bir cemaatler topluluğunun merkezi olmuştur.
Herrnhut kökenli pietist misyonerler, siyah köleler arasında faaliyet göstermek üzere 1732'de Batı Hind adalarına gitmişlerdir. Yirmi yıl boyunca Grönland, Surinam, Güney Afrika, Cezayir ve Kuzey Amerika'ya misyonerler göndererek çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Zinzendorf taraftarlarının, mezhep olma niyetleri, 1735 yılında Daniel Ernst Jablonski'nin, Berlin'de David Nitschmann'ı, Moravya kilisesinin ilk piskoposluğuna ataması ile ortaya çıkmış oldu. Jablonski, hem reform kilisesine bağlı bir rahipti hem de eski Unitas Fratrum piskoposlarındandı. Nitshmann’ın önderliğinde Moravyalılar kendi kiliselerini ve yönetim hiyerarşilerini oluşturmuşlardır. Böylece Hernnhut ilçesinde dini yaşamla, din dışı yaşam birleşiyordu. Böylece federal bir toplum örneği kendini göstermişti. Daha sonra Zinzendorf gözünü Amerikaya dikti. 1735'de ilk misyoner grubunu Georgia'ya gönderdi. 1740'da Pennsylvania'ya geçerek orada Nazareth ve Bethlehem kasabalarını kurmuştur. 1741-43 yıllarım Amerika'da geçiren Zinzendorf, Amerika'da Avrupa dakine benzer bir programı yürürlüğe koydu. Böylece Amerika'da Moravya kilisesi kurulmuş oldu. Berhlehemli Moravyalılar, kuzey Carolina'daki kiliselerin ilkini 1753'de kurmuşlardır. Bugün dünyanın birçok bölgesinde kurulmuş olan Moravya kilisesinin yönetim şekli oldukça dikkat çekicidir. Her bölge, yaşlıların yönetimindeki “il sinodu” vasıtasıyla, kendi kendini yönetir. Bölgesel Sinod'lar on yılda bir toplanan ve seçimle gelen temsilcilerin meydana getirdiği genel sinodla biribirine bağlanmaktadır. Genel sinod her alanda tek yetkili organdır.
Moravya kilisesi, inanç ve uygulamada gelenekten çok kutsal kitabın (kitabı mukaddes) bağlayıcı olduğuna inanmaktadır. Havarilerin ve İznik konsilinin (325) iman ilkelerine inanırlar. Komünyon (şükran duası) ayinini yılda altı defa kutlamaktadırlar. Bazı Moravya kiliselerinde ise ayda bir defa icra edilmektedir.
Mormonlar:
Bu hareketin kurucusu Joseph Smith'dir. Kendisi New Englandlı fakir bir çifçinin oğlu olarak 23 Kasım 1805'de dünyaya gelmiştir. Gençlik yıllarında birçok dinî tarikatın toplantılarına katılmıştır. 1827 yılında sakin bir hayat sürerken birden Joseph Smith, Moroni isimli bir meleğin kendine Mormon Kitabı'nın yazıh olduğu altın levhaları verdiği iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu olaya üç arkadaşını da şahit tutmuştur. İşte Joseph Smith ve arkadaşları, bu tarihten sonra görünmeye başlamışlardır. Smith ve arkadaşları Mormon Kitabını propaganda ediyorlardı. Joseph Smith, Mormon kitabının kendisine vahiy yolu ile indiğini ilan ediyordu. Arkadaşları da bunu destekliyor ve yeni müritler elde ediyorlardı. Mormonlar ilk defa 1830 da Newyork'ta Palmyra'da yayınlanan Mormon kitabının, kitab-ı mukaddesten sonra en kutsal kitap olduğunu ilan etmişlerdir. Joseph Smith’in müritleri, üstadlarmın önderliğinde “Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi” ismiyle bir teşkilat kurmuşlardır. Mormonların kutsal saydığı Mormon Kitabı neden bahsediyordu? Mormon kitabı, M.Ö. 600 yılında peygamber Lehi önderliğinde Kudüs'ten Amerika'ya göç eden bir grup İbrani'nin hikayesini anlatmaktadır. Amerika'ya göç eden bu küçük İbrani halkı, Yahudi inançlarını unutarak putperest Amerika yerlileri olan Nephites'lerdir. Bunlar, Amerika'ya gerçek Tanrı kültünü getirmişlerdir. İsa-Mesih, kilisesini Amerika'da kurmak için Nepites'lere bizzat görünmüştür. Ancak Nephites'ler günaha düşmüşler, kızıl derililer tarafından zulme uğratılmışlardır. Bu Yahudi grubu, Amerika yerlilerinin de ataları sayılmaktadır, Nephiler, M.S. 400 yılına kadar çok önemli bir rol oynamışlardır. Büyük şehirler kurmuşlardır. Nephilere Hz. İsa görünmüş ve mesajını onlara vermiştir. İşte İsa'nın Nephilere verdiği bu mesajlar ve tarih bilgisi özetlenerek peygamber Mormon tarafından altın levhalara kaydedilmiştir. Bu levhalara, Mormon'un oğlu Moroni, ekler yapmış ve onu toprağa gömmüştür. 1400 yıl sonra dirilen bir melek olan Moroni, bu kitabı Joseph Smith'e teslim etmiştir. İşte bu gün Mormonlann kutsal kitap kabul ettikleri Mormon kitabının hikayesi budur. 1830 yılında Amerika'da Joseph Smith’in “Ahir Zaman Azizleri İsa Mesih Kilisesi” adı ile kurduğu cemaatın merkezi Utah eyalet merkezi olan Salt Lake'dir. Bu gün Mormonların dünyada elli milyonu aştığı söylenmektedir. Bu nüfusun yüzde sekseni, Amerika'da yaşamaktadır. Latin Amerika, Kanada, Avrupa ve Okyanuslarda birçok Mormonun olduğunu kaynaklar nakletmektedir. Mormon hareketinin Amerika'daki gelişme süreci şöyle olmuştur: Joseph Smith’in müritleri Ohio bölgesindeki Kırtland'da faaliyet göstermeye başlamışlardır. Burada ve Missouri'de, kommuncu prensiplerle yaşayan Birleşik Enoş tarikatını kurmuşlardır. 1839'da bu tarikata karşı, bölgede bir reaksiyon ortaya çıkmış ve bu silahlı çatışmaya dönüşmüştür. Bunun üzerine çok sayıda Mormon, Missouri'yi terk etmiştir. Joseph Smith, İllinois'da Nauvoo şehrini kurmuş kendisi belediye başkanlığını ve güvenlik komutanlığını üstlenmiştir. Burada da Mormonlann birbirlerine bağlılıkları, Smith'e olan güvenleri yerli halkın tepkisine yol açmıştır. Diğer yandan, Joseph Smith’in, çok evliliği savunması da kızgınlıklara yol açıyordu. Yaptığı arazi ticareti, müritler arasında ayrılığa sebep oluyordu. Bunun üzerine 1844 yılında illinois'li milislerce tutuklandı ve öldürüldü.
Daha sonra Mormon yönetimi, on iki Havari Konseyinin başkanı Brigham Young'un önderliğine geçmişti. Bu konuda birçok muhalefet olmuşsa da çoğunluk böyle olmasını istemişti. Youngla birlikte çok sayıda Mormon, Utah'a gitmeyi tercih etmişti (1846-47). Young, burada Salte Lake şehrinin Avrupa'dan gelen Mormonlara kucak açarak gelişmesini sağlamıştı. Bölgede Mormon nüfus çok güçlenmişti. Aldığı tepkilerden dolayı 1851'de çok kadınla evliliği yasakladı. 1857-1861 yıllarında Young, Amerika Başkanı James Buchanan'a karşı çıkmıştı. Bunun üzerine valilikten alındı ve Mormon milislere karşı, devlet güçleri savaş açtı. Bu savaş “Ütah Savaşı” olarak tarihe geçti. Bu dönemde başıbozuk Mormonlar, eşkiyalığa başlamışlardı. Utah bölgesinde tam bir kaos yaşanmış, neticede Mormonlar sindirilmişlerdi. 1890 yılında Mormon Kilisesi, çok kadınla evliliği kökten yasaklamıştır. Hem siyasi hem de dini konularda Mormonlar arasında birlik yoktu. Bir kısım Mormonlar, Lova ve İllinois'da kalarak, Joseph Smith’in eşi, Emma Smith ile oğlu III, Joseph Smith’in de katılımıyla, “Ahir Zaman Azizleri” yeniden “İsa Mesih Kilisesini” kurmuşlardır (1852-1860). Bu kilise daha sonra merkez olarak Missouri'de Joseph Smith’in 1831 de “Sion” olarak belirlediği “İndependence” şehrini seçmişti. Joseph Smith'den sonra, Mormonlar arasında değişik gruplar ortaya çıkmışsa da, Mormonlar Amerika'da güçlü şekilde varlıklarını hissettirmektedirler. Mormonların inanç dünyalarını iki başlık altında gösterebiliriz: Kilise yapıları, dini öğretileri.
Kilise Yapıları: Mormon kiliseleri, kilise başkanı ve iki danışmanı, on ikiler konseyi, ilk yetmişler kurulundan meydana gelmektedir. Her kilise başkanı, kilise cemaatından sorumludur. Mormon kilisesinin yönetim ve denetim kadroları bunlardan ibarettir. Bütün bu yönetici kadrolar, bütün Mormonlann katıldığı yılda iki kez yapılan toplantıda seçilirler. Bölgesel ve yerel toplantılarda Mormonlar bir başkan yönetiminde 4-5 bin kişilik topluluklar ve bir piskopos başkanlığındaki birkaç yüz kişilik bölümlere ayrılmışlardır. Yeniden teşkilatlanan “İsa Mesih Kilisesi”, Mormon kitabını kabul etmekle birlikte, çok tanrılılığı, ölüler adına vaftizi ve çok kadınla evliliği kabul etmezler. Kilisenin Joseph Smith’in soyundan gelen başkanlarım vahiy yolu ile atadığına inanırlar. Mormon kilisesi, 1890 yılında “çok kadınla evlenmeyi” kaldırmasına rağmen Utah'daki ve Arizona’nın kuzeyindeki bazı gruplar bu uygulamayı devam ettirmektedirler.
Dini Öğretileri: Mormon cemaati “Mormon Kitabı ve Kitab-ı Mukaddesi Kutsal kitap olarak görmektedirler. Aslında Joseph Smith, kutsal kitabı yeniden tercüme etmeye başlamış, ancak tamamlayamamıştır. Yaptığı çeviride, kendi peygamberliği için, Kitabı Mukaddesten deliller bulmaya çalışmıştır. Joseph Smith, kendisine vahiy yolu ile geldiğini söylediği başka metinleri de kutsal kabul etmektedir. Bu metinler: İbrahim’in kitabı (Book of Abraham) ve Musa'nın kitabı (Book of Moses) dır. Smith bu tercümelerini, papirüs metinlerden yaptığını bildirmiştir. Bu çevirilerini “Pearl of Great Price” isimli kitapta bir araya getirmiştir. Joseph Smith’in diğer bir kitabı, Smith'e gelen vahiylerden seçmeleri ihtiva etmektedir. Bu kitapta, Smith'den sonra Mormonlann lideri olan Young'a inen bir vahiy ile kilise başkanı Wilford Woodruft'un “çok kadınla evliliği” yasaklayan bildirgesi de yer almaktadır. Ayrıca yeniden örgütlenen Mormon kiliselerinin, Joseph Smith'e ait vahiy olduğunu söyledikleri küçük risaleler de bulunmaktadır.
Mormonlann dini doktrinleri zaman içinde tasfiyeye uğramıştır. Buna rağmen, Mormon öğretisinin dayandığı bazı prensipler, Hristiyan iman doktrininden ayrılmaktadır: Mormonlar,
1- Çok tanrılığa açık kapı bırakmaktadırlar.
2- Tanrının insandan türediğine ve insanın Tanrılaşabileceğine inanmaktadırlar.
3- Teslisi oluşturan unsurların ayrı varlıklar oldukları ve insanların ruhlarının ezelden beri var olduğunu kabul etmektedirler.
4- Kişilerin kaderlerini kendilerinin hazırladığını kabul ederler.
5- Smith'e göre kıyametten sonra üç krallık olacaktır: Göksel krallık-yeryüzü krallığı-yalancıların ve zanilerin başka bir dünyadaki krallığı.
6- İnançlı Mormonlann tanrılaşarak ebedi hayata kavuşacaklarına inanmaktadırlar.
7- Hz. İsa'nın dünyaya yeniden gelişinin ilk dirilişe ve birinci bin yıllık mutluluk dönemine yol açacağına ve bu dönemde ölülerin vaftiz edileceğine inanmaktadırlar.
8- Bin yıllık dönemden ve ikinci dirilişten sonra dünya göksel bir küreye dönüşeceğine ve bütün insanların ebedi olarak yaşayacakları krallıklara gideceklerine inanmaktadırlar.
Kilisede görev yapan, din adamları, Katolik kilisesi anlayışından, Protestan anlayışa doğru bir anlayış geliştirmişlerdir. Böylece din adamlığı anlayışını kaldırmışlar bu mesleği, bütün Mormon erkeklere teşmil etmişlerdir. Buna göre, bütün erkekler, 12 yaşında Diyakoz, 14 yaşında öğetmen ve 16 yaşında da “Harun Rahibi” sıfatını kazanmaktadırlar. Yaklaşık 18 yaşından itibaren “yaşlı” sıfatıyla, diğer dini görevlerde bulunabilirler. Mormonlar da diğer bazı Protestan kökenli mezhepler gibi, yetişkin vaftizine önem vermektedirler. Çünkü bu vaftiz, tövbe ve itaati temsil etmektedir. Mormonlar, ölmüş atalarını ve akrabalarını kurtuluşa eriştirmek amacıyla dini merasimler yapmaktadırlar. Bunun için “Ölülerin vaftiz” törenleri önem taşımaktadır. Bu merasimler, ölenlerin yakınları tarafından icra edilmektedir. Mormonlarda diğer bir ayin de bağışlanma ayinidir. Bu ayinde kişi, törenle yıkanır, yağlanır ve tapınak elbiselerini giyer. Mormonlar, çamaşırları yıkanan bu kişinin, kötülükten arındığına inanmaktadırlar. Mormonların atalarının uyguladığı bir ayin olan mühür ayini, erkek ve kadınları sonsuza dek evlilikte mühürlemektedir. Bunun için boşanma olayı caiz değildir.
Mormonlar, bulundukları ülkelerdeki baskılardan dolayı iyice kaynaşmış ve birlik oluşturmuşlardır. Aralarında kısmen dini konularda ayrılık olsa da, dışa karşı daima yekvücut olmuşlardır. 40 yıl boyunca çok kadınla evliliği devam ettirmişlerdir. Mormonlar, dini işlerle siyasi işleri birleştirmişlerdir. Alkol, tütün, çay ve kahve yasaktır. İş ahlakına ciddi şekilde önem vermektedirler. Zahidane bir hayat tarzını benimsemezler. Eğlence, spor ve eğitime çok önem vermektedirler.
Moses Mendelssohn:
Saxe bölgesinde Dessau'da doğmuştur (1729-1786). Zahit bir Yahudi olan Mendelssohn Yahudi kültürünü Batı kültürü ile meczetmiş ve II. Frederic tarafından himaye edilen Yahudilerden biri olmuştur. Ünlü filozof arkadaşı Lessing'e “Nathan le Sage” için düşünce modeli vermiştir. 1761'de “Phedon” adlı eserinin yayınlanmasından sonra Alman Platonu olarak isimlendirilen Mendelssohn, kendini Yahudileri medeniyete ulaştırmaya vakfetmiştir. O, Tevrat'ın ilk beş kitabını (Pentateuque) ve Neşideler Neşidesi'ni (Le Cantique des Cantiques) sade bir Almanca ile tercüme etmiş ve İbranice bir tefsirini de yapmıştır. Bu eser Biour adı ile 1783'de yayınlanmıştır. Yahudi özelliğinin devamı ile Batı kültürünün meczi arasında bir uzlaşma sağlayan Mendelssohn'un eseri, çoğu zaman birbirinden farklı modern Yahudi düşüncelerinin büyük fikrî temayüllerine tesir etmiştir. Bu eseri, Haskala (İbrani Kültür Rönesansı) taraftarları, Yahudi ilmî taraftarları, Reform veya muhafazakâr Yahudilik taraftarları kendileri için rehber kabul etmektedirler. Mendelssohn'un üç oğlundan ikisi Hıristiyan olmuş, üçüncüsü kendi çocuklarını vaftiz ettirmiştir. İşte bu çocuklardan biri “Mendelssohn Bartholdy”un ortaya koyucusudur.
Mucize:
Alışılmış veya her zaman görülen olayların dışında, olağanüstü olaylara mucize denmektedir. Mucize ile yakın ilişki içine giren dinler ve kültürler, genelde yazılı kültüre sahip topluluklar olmuştur. Mucizenin arkasında, inanılan Kutsal’ın yardımı ve yaratıcılığı görülür. Mucize, bir nevi inanılan kutsal varlığın teyid edilmesidir.
Mucize kelimesi, daha çok ilahi dinlerde peygamberlerin peygamberliğini, Allah'ın desteğiyle göstermesi için kullanılmaktadır. Burada mucizenin iki önemli anlamı vardır: Birincisi, mucize, peygamberlik iddiasındaki şahsiyetin risaletinin delilidir. İkincisi ise, o, peygamberi gönderen Allah'ın varlığının delilidir. Her iki halde de mucize, ilâhi kaynaklı, beşerî gücün üstünde bir olay olarak görülmektedir. Kutsal kitapları bugüne kadar gelen ilâhi dinlerden Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslâmiyette mucize kavramı, anlattığımız ölçüler içinde kendini göstermektedir. Yahudilikte birçok mucizeyi Tora (Tevrat) anlatmaktadır. Musa'nın elindeki değneğin yılan olması[99], elinin bembeyaz hale gelmesi[100], Musa'nın değneğini, Mısır'ın sularına, kanallarına, havuzlarına ve bütün su birikintileri üzerine uzatarak onların kana dönüşmesi[101]. Firavun, Yahudileri Mısırdan göndermediği için, Mısır'ın bütün sularının ve evlerinin kurbağa akınına uğraması[102], Musa'nın ve Harun'un yalvarması üzerine Mısır'da felaketin olmaması[103], Harun'un asasını yere vurmasryla Mısır'ı tatarcıkların kaplaması[104], Atsineklerinin Mısır'ı istilası[105], Mısırlıların bütün hayvanlarının ölmesi[106], Mısır'ın üzerine ince bir toz yayılması ve çıban olması[107], Mısır'a dolu yağdırması[108], Mısır'a çekirge baskını belâsının verilmesi[109], Zifiri bir karanlığın üç gün Mısır'a çökmesi[110], Mısır'a herşeyin ilkinin yok olacağı bir belânın verilmesi[111], Musa'nın değneğini denize dokundurarak denizin yarılıp yol haline gelmesi[112]; İsrail oğulları, Filistin'e giderken çölde onlara Rabbin Man [113] ve bıldırcın vermesi[114], çölde İsrailoğullarının su ihtiyacı için Musa'nın taşa vurması ve taştan su çıkması[115], çölde İsrailoğullarına birçok galibiyet mucizeleri vermesi[116]; Rabbin Sinadağı üzerine inmesi[117]; Sina dağında Tora levhalarının verilmesi [118] gibi daha birçok mucize görülmektedir. Hıristiyanlıkta da mucizeye oldukça önem verilmiştir. Hz. İsa'nın gösterdiği olağanüstü hadiseler, kısa zamanda onun şöhretini etrafa duyurmuştur. İncillere göre Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler: hastalara şifa vermesi[119]; Körlerin gözünü açması[120]; Dilsizlerin konuşması[121]; Cinlerden kurtarması[122]; ölüleri diriltmesi[123]; Gelecekten haber vermesi ve gizli şeyleri bilmesi[124]; Az bir yiyecekle kalabalığı doyurması. [125]
II. Vatikan konsili (1962-1965) mucizelere önemli bir rol atfetmiştir. İsa'nın mucizeleri, Hıristiyanlar tarafından, yeryüzüne gerçek anlamda gelen krallığın bir delili olarak düşünülmektedir. Bu mucizeler, diğer ilahi dinlerde olduğu gibi, ilahi bir şehadetle vahyi doğrulamaktadırlar. Hz. İsa'ya atfedilen mucizeleri, Kur'an-ı Kerimde, tasdik etmektedir. Kur'an-ı Kerim'le İncillerde geçen Hz. İsa'nın mucizeleri arasındaki fark şu noktalarda görülmektedir:
1- Hz. İsa'nın çamurdan kuş yapıp, ona üfleyerek kuşun uçması.[126]
2- Havarilerin isteği üzerine gökten sofra inmesi.[127]
3- Havarilerin ve diğer arkadaşlarının evlerinde ne yediklerini ve neler sakladıklarını bildirmesi.[128]
Diğer konulardaki mucizeleri Kur'an-ı Kerim tasdik etmekte ve İncillerle paralellik görülmektedir.
İslâm ilahiyatında mucizeye çok önemli bir yer verilmiştir. Hz. Peygamber’in gösterdiği en büyük mucize Kur'an-ı Kerim'dir. İslâm'da mucize, peygamberlerin, peygamberlikîerini ispat etmek üzere Allah'ın onlara sunduğu bir yardımdır. İslâm'da mudze, doğrudan doğruya Allah'a bağlıdır ve onun yardımı ile ve ya-ratmasıyla ortaya çıkar. Mucize, Peygamberlik için zaruri bir şart değildir. Mucize göstermeden de peygamberlik yapılabilir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de birçok peygamberle birlikte mucizelerin vuku bulduğunu görmekteyiz. Kur'an-ı Kerim'de gördüğümüz peygamberlere sunulan mucizelerden bazıları şunlardır: Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması[129], Hz. Salih’in bir deve mucizesi[130]. Hz. Musa'nın asâsının yılan olması[131], Denizin yarılması[132], Hz. İsa'nın gösterdiği mucizeler[133]. Hz. Peygamber'den de Mekkeli müşrikler, kendilerine mucize göstermesini talep etmişlerdir. Ancak, Hz. Peygamber Hz. isa'nın aksine böyle bir metodu tercih etmemiş, Kur'an-ı Kerim'i tebliğle yetinmiştir. Hz. Peygamberden putperestlerin mucize istekleri birçok ayetle belirtilmiştir.[134]
Hz. Peygamber mucize ile peygamberliğini ispattan ziyade, Kur'an-ı Kerim’in de gösterdiği gibi, akıla ve beşerî delilleri tercih etmiş, bu uğurda kendisine düşen bütün görevleri yerine getirerek, İslâm toplumunada kendjsi gibi davranmaları mesajını vermiştir.
Muhammed (Hz):
Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib b. Haşim ismiyle miladi 570/571 yılında Mekke'de doğmuş ve 632 yılında Medine'de vefat etmiştir. İslâm dininin son peygamberi olduğu için Hatemü'l-Enbiya olarak vasfedilmiştir. Hz. Muhammed’in doğum günü tüm İslâm dünyasında mevlid kandili olarak kutlanmaktadır. Bu tarih 20 Nisan 571 olarak kabul edilmiştir. Aslında bu tarihin 12 Rebiülevvel'e rastlayan gün olarak, peygamberimizin ölüm günü tarihi olduğu da kabul edilmiştir. Hz. Muhammed, Mekke'nin en asil ailelerinden birinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Fakat babasının daha o doğmadan vefat etmesi, onun yetim olarak büyümesine yol açmıştı. Annesi Amine'yi ise altı yaşındayken kaybetmişti. Bunun için Hz. Muhammed’in çocukluğu garip ve kimsesiz olarak geçmiştir. Çocukluk yıllarında çobanlık yapmıştı. Onun himayesini amcası Ebu Talip üstlenmişti. Gençlik yıllarında Mekke'de yaygın olan ticaretle meşgul olmuştu. Amcası Ebu Talibin ticaret kervanını Şam'a götürmüştü. Kışın ticaret kervanlarının Yemen ve Bahreyn'e gittiğini kaynaklar nakletmektedir. Muhtelif vesilelerle gittiği bütün ticaret kervanlarında dürüstlüğüyle ün yapmıştır.
Bunun için kendisine es-Sâdık veya el-Emin denmiştir. Bunlar, doğru ve güvenilir anlamlarına gelmektedir. Hz. Muhammed daha yirmi yaşlarında iken Mekke'de haksızlık ve anarşiye karşı bir direniş hareketi olan Hılfu'l-Fudul i-simli Fazilet antlaşmasına katılmıştı. Bu hareket, Mekke'deki zayıfların, zulme uğrayanların haklarını savunmak için çalışıyordu. Hz. Muhammed, yirmi beş yaşlarında iken, Mekke'nin zengin bir kadını olan Hatice'nin ticaret kervanına ortaklık teklifi almıştı. Hatice ile ticaret ortaklığı yapan Hz. Muhammed dürüstlüğü ile çabucak Hatice'yi etkilemişti. Durumdan son derece memnun olan Hatice, Hz. Muhammed'e evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sıralarda Hatice'nin yaşının 40 veya daha aşağı olduğu rivayet edilmektedir. Hz. Muhammed’in yaşı ise, yirmibeş civarındaydı. Hz. Muhammed evlenme teklifini kabul etmiş ve bu evlilikten Hz. Muhammed’in, Kasım (küçükken ölmüş), Zcyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimli beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Fatıma’nın dışındaki çocukları, Hz. Peygamber'den önce vefat etmiştir. Ayrıca kendisine cariye olarak verilen bir kadından da İbrahim isminde bir oğlu olmuştur. Ancak o da küçükken vefat etmiştir. Hatice, Hz. Peygamber’in bütün çocuklarının anası olmuştur. Hz. Peygamber, Onun ölümüne kadar da başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Muhammed’in gençliği Hatice ile geçmişti. Ticaret yapıyordu. Mekke bolluk içinde bir şehirdi. Panayırlar hareketli idi. Hz. Muhammed otuz beş yaşlarından sonra zaman zaman münzevi bir hayata çekiliyordu. Öncelikle Ramazan aylarında Gar-ı Hıra (Hıra Mağarası) ya gidiyor ve orada tefekküre dalıyor, dua ediyordu.
Hz. Peygamber Mekke toplumu içinde yaşamasına rağmen Arap putperestliğine ilgi göstermiyordu. Hz. Muhammed’in bu dönemdeki çizgisi Haniflerin çizgisiydi. Yani, Allah’ın birliğine inanıyordu. Putlara ibadetten yüz çeviriyordu. Hz. Muhammed bu dönemde değişik rüyalar görmeye başlamıştı. Nihayet 610 yılında yine Hira mağarasındayken, Cebrail Hz, Muhammed'e “Oku” emriyle gelerek [135]kendisine peygamberliğin ilk tebliğini yapmıştı. Bu olay, Hz. Muhammed'i çok sarsmıştı. Bu anda, onun en büyük teselli edicisi, Hz. Hatice olmuştu. Hatice ile birlikte Varaka b, Nevfel'e bu durumu anlatmıştı. Varaka Hz. Muhammed'e başına gelenin bir peygamberlik alâmeti olduğunu ve gelenin de Hz. Musa'ya gelen Melek olduğunu söylemişti. Varaka’nın sözleri, hem Hz. Muhammed'i, hem de Hatice'yi sakinleştirmişti. Fakat bu olayın arkası da kesilmişti. Kaynaklar bu vahyin kesilme müddetinin, üç ay ile üç yıl olduğunu haber vermektedir. Bu döneme “Fetretü'l-Vahiy” denir. Bu müddetten sonra gelen vahiyler, Hz. Muhammed'i tebliğe davet ediyordu. Bunu el-Müddessir sûresi açıkça bildirmektedir:
1- Ey bürünüp sarman
2- Kalk ve uyar.
3- Sadece Rabbini büyük tanı.
4- Elbiseni temiz tut.
5- Kötü şeyleri terket.
6- Yaptığın iyiliği çok görerek başa kalkma [136]Hz. Muhammed bu sureden sonra önce yakın akrabalarını [137]daha sonra Mekkelileri İslama davete başlamıştı. Artık bundan sonra vahiy, Hz. Muhammede yirmi yıl boyunca gelmişti. Gelen vahiyler ayet ayet veya sure sure geliyordu. Hz. Muhammed, Mekkeli müşriklerle dinlerini değiştirme ve yeni dini kabul etme noktasında ciddi birmuhalefetle karşılaşmıştı. Ancak Hz. Peygamberin etrafına toplanan ilk müslümanlar, İslâmiyetin ilerlemesi için ciddi gayret gösteriyorlardı. İlk olarak islâmiyeti kabul edenler arasında, Hz. Hatice, Hz. Ali, Zeyd, Bilâl-i Habeşi, Abdullah b. Mes'ud Ebu Zer, Habbab b. Eret, Ebu Fukayhe, Ammar b. Yasir, Amir b. Fuhayre, bulunuyordu. Daha sonraki dönemlerde Sa'd b. Ebi Vakkas, Zubeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah, Halid b. Said Müslümanlığı kabul etmişlerdi. İlk müslüman olanların arasında Mekke'nin eşrafından olan Hz. Ebubekir ile Hz. Osmanda vardı. İlk müslümanlar, Erkam’ın evinde toplanıyorlar ve orada Hz. Muhammed'i dinliyorlardı. Bu durumda, Erkam 'ın evi adeta müslümanlarm bir merkezi durumuna gelmişti. Burada, Hz. Muhammed'e gelen âyetler okunuyor ve Mekke'de müslümanlar kendilerine uygun stratejiler geliştiriyorlardı. Bu dönemde henüz ibadetler, müslümanlara farz değildi. Bazı kaynaklar, müslümanlarm iki rek'at namaz kıldıklarından haber vermektedir. Fakat genelde müslümanlık, gelen ayetlerin ezberlenmesi, yazılması ve uygulanması şeklinde kendini gösteriyor, Kabe'deki putlara ilgisizlikle dikkatleri çekiyordu. Toplu namazları Mekke dışında icra ediyorlardı. Hz. Ömer’in müslümanlığı kabulünden sonra, müslümanlar açıktan Kabe'de ibadet etmeye başlamışlardı. Hz. Muhammed'e Mekkede gelen vahiyler, daha çok imanla ilgili ayetlerdi. Bunun için Allah'ın birliği tebliğ ediliyor, putperestlik inancı yıkılmaya çalışılıyordu. Sosyal yardımlaşma övülüyor, zenginliğe dayalı sosyal tabaka yerine, Allah huzurunda eşitliği sağlayacak iman kardeşliği övülüyordu. İslâmın en çok üstünde durduğu konu, Allah inancı olduğu için Allaha ortak koşan Arap putperestliği kökünden yıkılıyordu. Gerçi, Araplardn Allah inancı vardı. Ancak bu Allah inancı, bir gök tanrı olmuştu. Yani göklerin derinliklerine çekilen bir Tanrı halini almıştı. Çok sıkıntılı günlerde ve hallerde Araplar “Allah” diyorlardı. Bunun için Hz. Muhammed’in yerleştirmeye çalıştığı “Allanın Birliği”, “Allah’ın mutlak yaratıcı varlık” olduğu fikri, putperestliğe dayanan dinî yapıyı yıkıyor ve Mekke Aristokrasisinin sınıfsal üstünlüğüne zarar veriyordu. Bunun için Hz. Muhammed’in en acımasız düşmanları, Mekke Aristokrasisini oluşturanlar olmuştur. Bunların arasında Ebu Cehil, Amir b. Hişam, Ümeyye b. Halef, Ukbe b. Ebi Muayt, Ebu Leheb, Ebu Süfyan b. Harb, Ubey b. Halef vardı. Bunlar hem Mekke'nin zengin tacirleriydi hemde Mekke yönetiminde söz sahibi kişilerdi. Mekke Aristokrasisinin, Hz. Muhammed'e karşı muhalefeti, bunun için şiddetli boyutlara ulaşmıştı. Hatta Hz. Muhammed'i, risalet görevini bırakması şartıyla, kendisine, Mekke’nin başkanlığını verme, zengin bir Mekke'linin kızıyla evlendirme, çok miktarda maddi varlık verme gibi tekliflerde bulunmuşlardır. Hz. Muhammed bunlara iltifat etmemiştir. Bunun üzerine Mekke aristokrasisi, Hz. Muhammedi ve müslümanları yıldırma politikası uygulamaya başlamıştır. Ancak Araplardaki kabile bağlılığından hareketle amcası Ebu Talip Hz. Muhammed'e Mekkelilerin zarar vermesine imkan vermemiştir. Ebu Talip, Hz. Muhammed'i her türlü tehlikeden koruyordu. Ancak, ilk müslümanlar iki yönden baskı ve zulüm altında kaldılar: Birincisi, aileleri, yeni dine girmelerini kabul etmiyordu. İkincisi, köleler ve ilk müslümanlar hem sahiplerinin, hem de Mekkelilerin zulmüne maruz kalıyorlardı. Bu durum, Hz. Muhammedi çok üzüyor ve çıkış yollan arıyordu. Bunun ilk çözümü Habeşistan'a hicret olmuştu. Miladi 615 yılında yani İslâmın zuhurundan beş yıl sonra Mekkeli müslümanlar, baskı ve zulme dayanamayarak Habeşistan'a göç etmek zorunda kalmışlardı. Burada hicretin niçin Habeşistan'a olduğu sorusu sorulabilir. Bu sorunun cevabını, Hz. Muhammed’in; Hicret konusunda Mekke’li müslümanlara yaptığı şu konuşma açıklamaktadır: “İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan'a iltica ediniz. Zira orası doğru ve emin bir yerdir. Allah asan edinceye kadar orada kaim” [138]Diğer yandan Hz. Muhammed’in, Necaşiye bir mektup yazdığını da kaynaklar bahsetmektedir. Bu mektupta Hz. Muhammed, önce İslâmın tevhid inancını, Allah telâkkisini ortaya koymuş, sonra İslâmın Hz. İsa'ya bakışını belirtmek üzere “Tasdik ederim ki Meryemoğlu İsa, Allah'ın Ruhü'l-Kudüsü ve Bakire, faziletli, kendisine dokunulmamış Meryem'e bıraktığı kelimesidir. Allah, Âdem'i (a.s.) kendi eliyle yarattığı gibi onu da Ruhu ve üflemesiyle yaratmıştır” demiştir. Ayrıca, Necaşiye hitaben yazılan mektupta Necaşi, İslâm'a davet edilmiş, amcazadesi ve beraberindekilere misafirperverlik gösterilmesi istenmiştir[139]. Bundan sonra Haşimi aileleri üzerinde baskı artmış, Hz. Muhammed'e yakınlık duyan Haşimiler tecrid edilmişlerdir. Bu dönemde Hz. Muhammed, iki önemli acı yaşamıştır: Birisi, Hz. Hatice'nin ölümü, diğeri, Ebu Talib’in ölümü. Bunun için bu yılı (616) Müslümanlar, “Hüzün Yılı” olarak adlandırmışlardır. Ebu Talip'ten sonra, Haşimi ailesinin başına Ebu Lehep geçmiştir. Artık müşrik Haşimoğulları, Hz. Muhammede, kabilevi destek vermiyeceklerdi.
Ancak Hz. Muhammed'i bunların hiçbiri davasından vazgeçiremedi. Hac mevsiminde, Mekke dışından gelenlere İslâmı tebliğ ediyordu. Özellikle Medine'de yaşayan Yahudilerden duydukları “bir peygamber gelecek” sözlerine alışık olan Medineliler'den altı kişi bu hac ziyareti zamanında İslâmı kabul etmişti. Bir yıl sonra Hac mevsiminde Medineli müslümanlar yanlarında altı kişi daha getirmişlerdi. Bu kişiler Hz. Muhammedle, İslâmı Medine'de yaymak üzere antlaşma yaptılar. İslâm tarihine “birinci akabe biati” olarak geçen bu antlaşma 621 yılında yapılmıştır. İkinci sene Medine'den gelen müslüman sayısı yetmişbeşe çıkmıştı. Bunlarla gizlice buluşan Hz. Muhammed, yeni bir sözleşme yapmıştır. Bu da tarihe “ikinci Akabe Biati” olarak geçmiştir (622), Medineli müslümanlar, Mekkeli müslümanlarm Medine'ye hicret etmelerini ve kendilerine ellerinden gelen desteğin verileceği vaadinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine müslümanlar küçük gruplar halinde Medine'ye hicrete başlamışlardır. Mekke aristokrasisi hicret olayından pek memnun kalmamıştı. Hz. Muhammed’in Medine'ye gitmesine engel olmaya çalışmışlar ve hatta öldürmeye karar vermişlerdi. Her kabileden bir kişi bu suikast girişiminde yer alacak ve böylece Haşimoğullan’nın kan davası, geniş bir yelpazede sonuçsuz kalacaktı. Bu durumu anlayan Hz. Muhammed yatağına Hz. Ali'yi yatırarak 16 Temmuz 622 tarihinde Mekke'den ayrılarak 24 Eylül 622'de Medine'ye ulaşmış ve böylece İslâm tarihinin en önemli olayı olan Hicret gerçekleşmiştir. Artık Yesrib (Medine) Medinetü'n-Nebi yani peygamber şehri adını alacaktı. Daha sonra Medine ismi kalıcı bir isim oldu. Medine'de Yahudiler, Evs ve Hazreç kabileleri vardı. Şimdi bir de Mekkeli müslümanlar vardı. Böylece Medine sosyal yapısı Yahudiler, Medineli müşrikler, Medineli Müslümanlar ve Mekkeli müslümanlardan oluşuyordu. Hz. Peygamber’in Medine'de ilk işi, Mescid inşaatını başlatmak olmuştu. Bu Mescide “Mescid-i Nebi” veya “Mescid-i Nebeviyye” adı veriliyordu. Mescidin hemen yanma fakir ve yoksul müslümanlar için sütte (salon veya sofa) ilave edilmişti. Bunlar, burada ikamet edeceklerdi. Bu mekanda oturanlara “Ashab-ı Suffe” denilmiştir. Hz. Muhammedin yaptığı çok önemli icraatlardan biri de “Medineli Ensar ile Mekkeli muhacir müslümanların dayanışma” için birıbirlerine verdikleri sözdü. Bu bir sosyal dayanışma kurumu oluşturdu. Bu teşebbüs, geçici de olsa Mekkeîi müslümanları rahatlamıştı. Hz. Muhammed’in diğer önemli bir icraatı “Medine vatandaşlık vesikasının” hazırlanması olmuştu. Bu vesika, Medinede bulunan Yahudileri, Arab kabilelerini ve müslümanları ve hatta Medine çevresinde olan onların müttefiklerini biraraya getiriyor ve aynı şehrin, aynı derecede vatandaşları yapıyordu. Bu da Hz. Muhammed’in, teşkilatlanmaya ve birliğe verdiği önemi gösteriyordu. Ayrıca bu vesika, site devletinin başkanı olarak Hz. Muhammedi gösteriyordu. Böylece Medine'de hem bir vatandaşlık birliği hem de bir devlet başkanlığı statüsü ortaya çıkmıştı. Bu sırada Hz. Muhammed, Medine'de, Hz. Hatice'den sonra ilk evliliğini Hz. Ebu Bekir’in kızı Hz. Ayşe ile yapmıştı. Medine site devletinin birliğini Medineli Yahudiler, hendek savaşında bozmuşlardı. Çünkü Mekkeli müşriklerle gizlice işbirliği yapıyorlardı. Böylece müslümanlar, bir yandan Medineli Yahudilerden diğer yandan da oluşmaya başlayan münafıklardan rahatsız olmaya başlamışlardı. Böylece, Hz. Muhammed, bu iki düşmana ve çevredeki düşman gelişmelere karşı tedbir almak zorunda kalmış ve savaşa hazırlanmaya başlamıştı. Özellikle Mekkeîilerin düşmanlığı ciddiye alınıyordu. Onların savaş pazarlığı, Medineli müslümanları rahatsız ediyordu. Bunun için Hz. Muhammed çevreden gelecek tehditlere karşı bazı müfreze birlikleri gönderiyor ve çevre üzerinde dikkatlerini topluyordu.
Medine döneminde müslümanların katıldıkları ilk savaş Bedir muharebesi olmuştu. 13 Mart 624 yılında Mekkelilerle yapılan bu savaş, İslâmiyet için çok Önem taşıyordu. Bu savaş, Mekke için müslümanların sonunu getirme hedefi güderken, Medineli müslümanlar için İslâmın gücünü göstermek ve çevreden gelecek tehditlerin önüne geçmek anlamını taşıyordu. Böylece, müslümanlarla-Mekke müşrikleri Bedir'de karşılaştılar ve müşrikler ciddi bir zayiat verdiler. Mekkeli önderler savaşta öldürüldü. Daha sonra Hz. Muhammed çevre Yahudi kabilelerini sindirme eylemlerine girişti. Beni Kaynuka'dan gelecek tehditler yok edildi ve Beni Kaynuka sürgün edildi. Daha sonraki dönemlerde Uhud ve Hendek savaşları yapıldı. Müslümanlar daima ilerliyordu. Herşey müslümaniar lehine gelişiyordu. Mekke müşrikleri bütün çabalara rağmen, müslümanları sindirememişlerdi. Hatta Hendek savaşından sonra çevreden gelen kabileler akm akın İslama gelmeye de başlamışlardı.
Artık Hz. Muhammed’in hedefi, Mekke'nin fethi idi. Hz. Muhammed önce bir nabız yoklaması yapmak ve Mekke'nin tavrını öğrenmek için 1500 kişilik bir toplulukla Mekkeye doğru yola çıktı. Amaç umre yapmaktı. Ancak Mekke aristokrasisi Hz. Muhammed'i Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun için Hz. Muhammed, Hudeybiye'de kaldı. Burada meşhur Hüdeybiye Barış Antlaşması yapıldı. İslâm tarihinde müslümanların aleyhine gibi göründüğü halde müslümanların lehine olan bu antlaşmaya göre, iki topluluk arasındaki düşmanlıklara son verilecekti. Müslümanlar bir yıl sonra Ka'beyi ziyaret edebileceklerdi. Hz. Peygamber bu dönemde Medineye çekildi ve dış misyon şeflerine birer mektup yazarak onları İslama davet etmişti. Medine yakınlarında bulunan Yahudi yerleşim yeri Hayberde feth edilerek, müslüman güvenliği altına girmişti. Böylece Suriye ticaret yolunun güvenliği sağlanmış oldu. Hudeybİye Antlaşmasının sonucu olarak 629 yılında Ka'be tavaf edilmişti. Ancak Mekke'nin müttefiklerinin müslümanların tarafında olan bir kabileye saldırması üzerine, müslüman tarafı, 629 yılında Hüdeybiye antlaşmasını bozdu. Çok gizli şekilde yapılan hazırlık sonucu, Ocak-630 yılında 10 bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yüründü. Bu fetih hareketinde Hz. Muhammed kan akıtmak istemiyordu. Kabe'ye girenlere, Ebu Sufyan’ın evine girenlere, kendi evine sığınanlara ölüm yoktu. Ölüm direniş hareketi gösterenlere olacaktı. Böylece Hz. Muhammed, önemli bir direniş olmadan Mekke'yi feth etmişti. Sadece Mekke'nin fethi bile İslâmın barış dini olduğunu göstermeye yetecektir. Kabe putlardan temizlenmiş, Mekkeliler müslüman olmuştu.
Hz. Muhammed, Mekke'de yirmigün kadar kaldı. Daha sonra Hüneyn savaşma katıldı. Bu savaşta hâlâ müslümanlar için bir tehdit unsuru olan Havazin ve Sahiflileri tesirsiz hale getirdi. Böylece, Arap putperestliğinin son direnişi de kırılmış oldu. Bundan sonra sıra, Suriye sınırının güvenliğine gelmiştir. Milâdi 630 yılının sonuna doğru otuz bin kişilik bir ordu ile Tebûk Seferine çıkıldı. Tebuk seferi müslümanlara ciddi kayıplar verdirdiyse de, Arabistan'ın Suriye bölgesi güvenlik altına alınmış, Bizans tehdidi ortadan kalkmıştı.
Hz. Muhammed, Tebük seferi sonrası Arabistan'da en güçlü askeri güce sahip durumdaydı. Bundan sonra müslümanhğın kabulü de çevrede kolaylaştı. Hz. Muhamed, İslâmın yayılması için kılıcı ön planda tutmamış, özellikle tehdit unsurlarının yok edilmesi hedef olarak seçilmiştir. Hatta birçok seferde, çocukların, kadınların ve yaşlıların öldü-rülmemesi için emirler vermiştir. Artık bu dönemde İslâmın çeşitli müesseseleri teşekkül etmiştir. Hac ibadeti farz kılınmış ve Mekke'ye hacca gidilmiştir. Hz. Muhammed bu amaçla 632 yılında Hacca gitmişti. Bu hacca islâm tarihinde “veda haca”, orada yapılan konuşmaya da “veda hutbesi” adı verilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed, bu hutbede bir daha görüşememe mesajını vermişti. Veda Hutbesi İslâmın yirmi üç yıllık teşekkül dönemini ve üzerinde durduğu hayati konuları, ihtiva ediyordu. Hutbede, Allah'a iman, sınıfsız-imtiyazsiz bir toplum olan İslâm cemaatının önemi, müslümanlarm can, mal ve namus mefhumlarında hassas davranmaları gereği, kadın haklarının üstünlüğü, sömürüye yol açan riba sisteminin kötülüğü işlenmişti. Arap toplumunda yaygın olan kan davası bir defa daha yasaklanmıştı.
Hz. Muhammed, aynı yıl (632) vefat etmiş ve Medine'ye gömülmüştür. Bugün kabri, Mesdd-i Nebeviyye'nin içinde bulunmaktadır. Hz. Muhammed, hayatı boyunca iki şeyin arasını ayırmıştır: Birincisi, kendisinin de bir insan olduğu ve her insan gibi ihtiyaçlarının bulunduğu; ikincisi de Allah'ın kendisine vahiyle hitap etmesidir. Birinci durumda, giriştiği hcrşeyde insanî tedbirleri almıştır. Allah beni korur diyerek kör bir tevekküle sarılmamıştır. İkinci durumda, Allanın vahyini tebliğ etmiş ve Kur'an-ı Kerimin, sağlam bir şekilde tespitine imkan veren şartlan hazırlamıştır. Hz. Muhammed son peygamber olarak bütün insanlığa, insan tabiatına en uygun mesajı tebliğ ederek ve İslâm dinini tamamlayarak, Allah’ın rahmetine kavuşmuştur.
Mukaddes Yürek (Sacré Coeur):
Sacre-Coeur, İsa'nın kefareti sayesinde Allah ile insan arasında var olan aşk birliğinin sembolü olarak İsa'nın kalbine özel bir bağlılık gösteren bir dinî cereyandır. Aziz Marguerite - Marie Alacoque (1647-1690)'un aldığı ilhamlardan sonra bu cereyan, daha da kabul görmüş ve yaygınlaşmıştır.
Mukayeseli Dinler Tarihi:
Dinlerin mukayeseli tarihinin kökü, çok eskilere dayanmaktadır. İskender’in fethinden sonra doğu dinlerinin Yunanca ve Romence yorumunun birçok tezahürleri olmuştur. II. asrın Hristiyan savunucularının ve kilise babalarının eserlerinde, Hristıyanlıkla-Yahudiliğin ve diğer putperest dinlerin mukayeselerine ayrılmış müstakil bölümler bulmak mümkündür.
XII. yy.'da, Etihenne Guichard, Daniel Heinsius, Gerhard Vass, Samuel Bochart ve Athanese Kircher tarafından Mukayeseli Mitoloji denemeleri yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde bir mitin açıklamasını yapmak için Kitab-ı Mukaddes'e, Yunanlılara, Fenikelilere ve Mısırlılara müracaat edilmiştir.
XIII. yy.'da gerçek bir mukayeseli din çalışmasına yönelîndiği gözlenmektedir. Bu yüzyılda mitler, Kitab-ı Mukaddes rivayetlerinin bozulmuş bir şekli olarak telakki edilmişlerdir. Bu arada mukayeseciler de çoğalmıştır. Rene Tournemine, Etiennc ve Michel Fourmont, Antoine Banier, Nicolas Freret, Bernard Fontenelle bunlar arasındadır. Bu alanda, Dini Etnoloji'nin kurucusu olan Joseph F. Latitau'nun ve Charles de Brosses’in çok özel bir yeri vardır.
XIX. yy.'da, Hindî-Avrupaî dillerin ve Mukayeseli dilbiliminin keşfi, Max Müller'e dil teorilerinin üstüne mukayeseli mitolojiyi oturtma imkanını vermiştir. Max Müller’in meşhur eseri olan “Essay On Comparative Mythology” 1856'da yazılmıştır. Bu eser, Hindî-Avrupaî dillerin akrabalığı üzerine dayanan ilk çalışmayı meydana getirmektedir. Max Müller’in bu çalışması kısa zamanda bu alanda yapılan araştırmalarla aşılmıştır. 1906 yılında Berlin'de kurulan “Gesellschaft Für Vergleichende Mythologie”, çalışmalarını Lengüistik çalışmaların ve Hindî-Avrupaî dillerin ötesine götürmeye gayret etmiştir. Fakat bu alanda büyük bir gelişme gösterilmemiştir. Çünkü evrimci teorilerin izinde giden Anİmisme (E. Taylor) ve Totemisme (J. Frazer) üzerindeki araştırmalar, sağlam sonuçlara ulaşmamıştır.
Dinler ilminin çabası, 1880'den itibaren, C.P. Tiele'nin Manuel (1876)'de yaptığı mukayese problemini ele almaya yönelmiştir. Tiele, dinler ilminin, Din Felsefesi tarafından yönetilen mukayeseli bir araştırmaya dayanarak. Dinî fenomeni incelemesini düşünüyordu. Tiele'yi, A. Reville ve E. Goblet de Alviella takip etmiştir. Genelde bu araştırma şuna dayanıyordu; “Aynı olaylar, aynı kurumlar, aynı gelişmeler, birbirinden ayrı topluluklarda aynı düzeyde kendini gösterdiğinde insan zihnindeki “genel bir kanun”un paralelliğinden bahsetmek zorunda kalacağız.” [140]Tarihçiler, Evrimciliğin Vulgarize ettiği felsefi prensiplerin arkasında olan bu karşılaştırmalı metoda tepki göstermişlerdir. Bunun için, Futscl de Culanges, keyfi ve sathi yaklaşımlara karşı uyarıyor, Harlez de Devlin kaynaklar, tarihi muhteva ve dokümanların ciddiyeti konusunda İsrar ediyordu. Yine, Mısır konusunda alim olan G. Foucart mukayeseli metoda karşı başkaldırıyor ve tarihi çalışmaları ve coğrafyayı hakir görüyordu. [141]XIX. yy.’ın dönemecinde Fransa'da, Hollanda'da, İngiltere'de ve Belçika'da Mukayeseli Dinler Tarihi çoğalırken; Almanya'da ve Avusturya'da Tarihi Kültürel Araştırma metodu gelişme gösteriyordu. L. Frobenius, Fr. Graebner ve W. Schmidt’in çalışmaları sonucunda, özellikle Dinî-etnoloji araştırmalarına yönelmiş tarihi-mukayeseli bir metod ağırlığını hissettiriyordu. Bu metod, diğer kültürlerin akrabalıklarını tanımak için, farklı kültürleri yaklaştırmaya (daha doğrusu onları yorumlamaya), değişiklikleri keşfetmeye ve ilk kültür şekillerine ağırlık vermeye yönelmiştir. Mukayese ile desteklenmiş bu çalışmanın hedefi, kültürler ile dinler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları daha iyi tanımaktır. İnsan gruplarının evriminde, etnolog ve sosyologların övdüğü tek şekilciliğe karşı tarihi-mukayeseli yaklaşım, belgelerin uyumu üzerine dayanan kalıtım ve bağımsızlığın pozitif göstergelerini çıkarmıştır. Bu tarihî-mukayeseli yaklaşım, pozitif, tarihi ve mukayeseli vasfı ile ırkların ve milletlerin bağımsızlığına saygı gösteren birtakım kültürel daireler hazırlamıştır. Bu metod, XX. yy.’ın ilk yansı boyunca, dînî-etnoloji üzerinde oldukça etkili olan araştırmasının mükemmel bir sentezini H. Pinard [142] ortaya koymuştur. O, dinî karşılaştırmayı, tarihe ve tenkidi yapılmış dokümanlara dayandırmıştır. Burada etnoloji ve antropoloji alanında yapılan son mukayeseli girişimin, Cl. Levi Strauss'un “Yapısal Antropoloji” çalışması olduğunu ilave edebiliriz. Evrimci etnoloji tarihi, kültürel ve Br. Malinowski'nin ve A. Radcliffe Broıvn'un, R.Thurnwald'ın fonksiyonalist okullarına muhalefet eden Levi-Strauss, mitoloji incelemelerine, lengüistik modele dayanan yapısal metodu uygulamaya çalışmıştır. 1887-1889 yıllarında P.D. Chantepie de la Saussaye “Lehrbuch der Religiosgeschist” isimli eserini yayınlamıştır. Bu eser, tarihle felsefe arasında bir yerde bulunan Fenomenoloji'ye doğru yöneliyordu. Bu eserde yazar, karşılaştırmalı metodu, müminlerin inancı çerçevesinde telakki edilen dini faaliyetlere transfer ediyordu. Ona göre gerçek fenomenoloji temel tezahürleri seçmek ve onlardan sezgi yolu ile anlam çıkarmaktır.
XX. yy.'ın başında önce, N. Söderblom, sonra R. Otto, kutsal ve yaşanan tecrübe üzerinde israr etmişlerdir. Bu yaşanan tecrübe, hem tarihi, hem de tarih ötesi olarak, tutarlılığı ve sürekliliği ile dinî fenomene kendi ifadesi, kendi yapısı ve kendi anlamı içinde bakmaya davet ediyordu. Suje ile obje arasında yaşanan seviyede metafizikçe bir bilginin izahı olarak kabul edilen fenomenoloji üzerindeki E. Husserl’in çalışmaları sonunda Dinler ilmi, öz ve tezahür gibi çift bir şekilde kavranan dinî fenomen etüdüne bağlı kalmıştır. Fenomenolog, dinin tam bir muhtevasını kavramaya teşebbüs etmektedir. Bunun için G. Van der Leeuw, mükemmel bir fenomenoloji el kitabı kaleme almıştır. [143]Fenomenolog, tezahürün üç menzili arasında (gizli fenomen-tedrici tezahür-nisbeten parlaklık) sonra ise tecrübenin üç menzili arasında (tecrübe-anlayış-şehadet) tipleri (mesela; kutsal, krallık, ibadet) meydana çıkarmak için “yapıları” yakalamayı denemektedir. Fenomenoloji, dinlerin ve dinin tarihi gelişimini tanımaz. Sayısız dini fenomenler içinde fenomenoloji, farklı yapıları parçalara ayırmaktadır. Böylece o, zaman ve mekandaki durumlarından bağımsız olarak dînî feomenlerin anlamını ortaya çıkarmaktadır. Dinler Tarihi'nden farklı olarak Fenomenoloji, devamlı karşılaştırmalı araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Yine o, dînî hiyerarşi çizgisinde bulunduğu için de tarihe güvenme ihtiyacındadır. R. Pettazonj, Dinler Tarihi ile Fenomenoloji'nin birbirine bağımlılığına önemli bir şekilde dikkat çekmiştir. 1960 yılında Marbourg'da U. Bianchi, Numen 1961 isimli eserinin 64-78 sahifelerinde mukayesenin anası olan tarihin önemi üzerinde şöyle diyerek israr etmektedir: “Mukayese edilebilen hiç bir şey yok ki, tarihi olarak mukayese edilmiş olmasın” [144]Herşeyden önce Dinler Tarihi, tarihi ve kültürel yönden yaşanmış muhtevada dinin incelenmesidir. İncelenen materyaller sadece tarihi müşahhashkta olan, yaşamayan ve gerçek olmayan unsurlardan ibarettir. Dînî hayatın ve düşüncenin yapıları tarih ötesine uzanmaktadır. Ancak onlar, tarihi bir problem ortaya koymaktadır. Fakat yine onlar, sadece tarihi bir temelde gerçekleşebilmektedirler. İşte bu andan itibaren Fenomenoloji, dînî bir tipoloji gerçekleştirmek amacı ile mukayeseye dayanan müşahhas bir ilim olmak zorunda kalmıştır. Dinler Tarihi ise, fenomenolojik yaklaşımında bile, tarihi bilim olma tabiatını bozulmamış şekilde korumak zorunda kalmıştır. U. Bianchi'nin formülüne göre, Dinler Tarihi olayların gelişmesine bağlı kalırken, Dinler Fenomenolojisi yapılarla meşgul olmaktadır. Bu durumda karşılaştırma hiç bir zaman dînî inançların bir kısaltmasına (bir indirgemeye) doğru yönelmemelidir. Karşılaştırmalı araştırma sayesinde, minimum bir noktada benzerlik yakalamak iddiasında olan Tylor, Durkheim, Mauss ve Levy-Bruhl gibi araştırıcılar bile bu tehlikeden kendilerini kurtaramamışlardır. Yine, diğer yandan en aşırı uçta, kutsal duygusunda dînî tecrübenin en son unsurunun varlığını görerek dinin kutsal birliğinden bahseden Heiler de bu tehkileden kurtulamamıştır. Dinler Tarihi'nde karşılaştırmalı araştırma, G. Dumezil’in “jenetik karşılaştırma metodu” ile yenilenmiş bulunmaktadır. XIX. yy.’da özellikle M. Müller ve J. Frazer’le karşılaştırma ile tesis edilmiş olan Hindî-Avrupaî dinlerden hareket eden Dumezil, Vendryes tarafından açılan kelime aktarımı yolunu takip etmiş, fakat kavramsal karşılaştırmaya doğru yönelmek için özel adlar karşılaştırmasını çabucak terketmek gerektiğini anlamıştır. Dumezil yapı mefhumu üzerinde durmakta ve karşılaştırmalı araştırmasını Hindî-Avrupaî bütün alana yaygınlaştırmaktadır. Bunun için ilahiyat, sosyoloji, mitoloji, edebiyat ve semboller üzerinde karşılaştırma yapmaktadır. III. ve II. bininci yıllarda Hindî-Avrupâî milletlerin bıraktıkları izler üzerinde yürüyen Dumezil; mitolojilerin, kurumların ve dinî olayların ve dinî ritüellerin mantıki anlamları ve onların zaman içinde aldıkları anlam içinde “karşılaştırmalı etüd” yapmaktadır. Böylece o, bütün insan grubunun dil ve temel tekniklerine yaklaşmaktadır. Ona göre, şayet dil, sosyal organizasyonun sözlüğü olarak kabul edilirse; eski düşünce sisteminin önemli parçaları olan din, ilahiyat ve ideoloji de onun gibidir. Dumezil, tipoloji yapmak için bir prototip aramamaktadır. Onun aradığı, dinin ve medeniyetin sistemi ve yapılarıdır. Yaptığı mukayeseli araştırma bir yorumla sonuçlanmaktadır. Yani Hindî-Avrupaî milletlerin arkaik ideoloji ve ilahiyatının anlamının bir açıklamasıdır. Dumezil, Hindî-Avrupaî milletlerin hayatını, cemiyetini, kozmozunu meydana getiren realitelerden, ortaya koyduğu tutarlı ve mantıki tasavvuru keşfetmeye kendini adamıştır. Bu metod, Karşılaştırmalı Din etüdüne olağanüstü bir yayılma sağlamıştır. Burada inceleme alanı, bütün Hindî-Avrupaî medeniyetlere ve onun izlerine yönelmiş vaziyettedir. Bu durumda Karşılaştırmalı Mitoloji, Dinler Tarihinin yardımcı bir bilim dalı haline gelmektedir. Dumezilci metod, tarihi, arkeolojik ve filolojik araştırmalara yönelmeyi hedef seçmiştir. Bu jenetik karşılaştırma metodu, üç büyük fonksiyonla hiyerarşileşmiş bir hedef üzerine dayanan üçlü ilahiyat ve ideolojiyi keşfe imkan vermiştir. Sihirsel ve hukuki hakimiyet, fiziki güç ve savaşa uygun düşmektedir. Verimlilik, diğer ikisine boyun eğmiş vaziyette, fakat onların gelişmesine zaruri olarak bağlıdır. Bu üçlü ilahiyat ve bu fonksiyonel ideoloji, müşterek atalarından aldıkları bir miras gibi Hindî-Avrupaî milletlerde muhafaza edilmiştir. Bu dini düşüncede, ilahiyat veya tanrılar üzerine yapılan nutuklar, merkezi bir yer işgal etmektedir. Dinler Tarİhi'nde, Karşılaştırmalı a-raştırma konusunda benzer fikirler, M. Eliade'nin eserinde de egemendir. Eliade, Dinler İlmi'nin ilk başvuracağı şeyin, tarihi başvuru olduğunu düşünmektedir. Çünkü, tarihi muhtevanın dışında dînî bir fenomen olmadığını belirtmektedir. Tarihi bir oturum, uzmanlar tarafından toplanmış bir dokümantasyon tasavvur etmektedir. Eliade'nin üzerinde durduğu ikinci önemli nokta fenomenolojik yaklaşımdır. Bu yaklaşım dînî fenomeni kendi çapına göre yerleştirmek zorundadır. Bu da, vazgeçilmez ve orijinal fenomendir. Burada, konusu Homo Religiosus (Dindar adam) olan dini tecrübenin temel unsuru olan Hiyerofani’lerin incelenmesi devreye girmektedir. Bu durumda dinler tarihçi, yaşanan kutsalın karşısında bulunmaktadır. Yaşanan-kutsah dinler tarihçi Homo Religiosus'un tanıklığı sayesinde doküman olarak kuşatmaktadır. Kutsalın morfolojisine varan tarihi analizden ve tipolojiye varan fenomenolojik tahlilden sonra Eliade, karşılaştırmalı araştırmanm üçüncü aşamasına gelindiğim ve bunun da adının yorum olduğunu söytemektedir. Şayet dînî fenomenin tarihi bir anlamı varsa, onun, tarih ötesinde bir anlamı da var demektir. İşte Dinler Tarihçi, yüzlerce veya binlerce benzer veya farklı fenomenleri mukayese ettikten sonra, bu tarih ötesi anlamı kavrayacaktır. Bu fenomenleri çözmek için, karşılaştırmalı metoda başvurmak gerekmektedir. Yorumun (Hermeneutique) ilk yolu, Homo Religiosus'un farkedildiği gibi anlaşılmasından ibarettir. Çünkü sembol ve mit, mesajın belirticileridir. Eliade, özellikle, arkaik toplumların insanı için mitolojinin temsil ettiği mesajın önemini vurgulamıştır. Eliade'ye göre, Dinler Tarihi'nde ikinci bir yorum (Hermeneutique) yolu daha vardır ki, bu yorum yolu şu soru ile meşgul olmaktadır; Yaşanan kutsalın modern insan için bir anlamı var mıdır? Eliade'ye göre bu sorunun cevabı olumludur. Bu cevap, milletlerin dînî düşüncesinde takdim edilen değerlerin araştırılması seviyesinde yer almaktadır. Çünkü Eliade, insanlığın çok eski hazinelerinin keşfinin sağladığı Hicrophaniler, mitolojiler, semboller, arketipler üzerine dayanan yorumu meydana getirmek istiyordu. Bu yorum, ona göre yeni kültürel değerler meydana getirecek ve yeni bir hümanizmin doğmasını sağlayacaktır.
Moonculuk:
Bugün dünyadaki en güçlü dini cereyanlardan birisi “Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” adı altında faaliyet gösteren San” Myung Moon'un kurduğu teşkilattır. Bu harekete kısaca Moonculuk da denmektedir. San Myung Moon 1920 yılında Kuzey Kore'de doğmuştur. Onun üzerinde çalışma yapan bazı taraftarları, Moon'un doğumunu İsa'nın doğum tarihi olarak Doğu kiliselerinin kabul ettiği 6 Ocak olarak göstermektedir. Moon'un doğum günü, Mooncular tarafından “Tanrıdan ilâhi misyonu ve beşer tarihinin en önemli ve en zor eğilimini (vocation) almak için hayatın insana verildiği” gün olarak kabul etmektedirler. Moon, esas ismi olan ve ejderha anlamına gelen Yong kelimesini, isminden kaldırmıştır. Dernek tarafından dağıtılmış olan biyografide 1935 yılında, Moon'un paskalya günü İsa'yı gördüğünden bahsedilmektedir. Bu görüşmede İsa, Moondan tamam-layamadığı görevini tamamlamasını istemiştir. Aslında Moon ailesi, Taoist iken, Hıristiyanlığa geçmiş bir ailedir. Bu din değiştirme anında Moon'un on yaşında olduğu söylenmektedir. Moon yirmi altı yaşında iken 1946 yılında “İsraİlin tarikatleri” isimli bir mezhebe girmiştir. Moon'un, Mesihlikle ilgili fikirleri orada kazanmış olabileceği düşünülebilir. Çünkü bu Yahudi mezhebinin kurucusu olan Kimmoun-Paikde kendisini mesih olarak görüyordu.
Moon'un dinî harekete geçiş tarihi 1951 yılıdır. 15.05.1954 yılında “Dünya Hıristiyanlannı birleştirmek için Kutsal-Ruh'un Derneği” teşkilatını kurmuştur. Aslında bu isim, bir programı belirlemektedir. Çünkü derneğin hedefi, sadece Hıristiyanları birleştirmek değil; bütün dinleri ve insanları, Tanrı'da Birlik'de toplamak istiyordu. Derneğin amblemleri, ilahi ve beşerî yorumları sembolize eden biribirine sarılmış birtakım çizgileri göstermektedir. Moon hareketi, tam anlamıyla Mesihi bir harekettir. Bütün Mooncuîar Moon'u mesih olarak kabul ederler. Onun, yerin ve göğün mutlak galibi olduğuna, zafer gününde, bütün spiritüel dünyanın onun önünde secdeye kapanacağına inanmaktadırlar.
Moon'un hedefi 1960'lı yıllarda yayınlanan bir ilanda tam olarak tasvir edilmiştir. Onlara göre 1960'da yeni bir çağ başlamıştır. Tanrı, mutlak hakikatini, Doğunun büyük bir üstadına vahyetmiştir. Bu vahiy, Kitab-ı Mukaddesin mecazlarını ve sembollerini açıklamaktadır. Yeryüzündeki mesih vasıtası ile Tanrısal krallık, şimdi vuku bulmuştur. Bu yeniçağda bütün dinler birleşecektir. Tarihte ilk defa insan, tatmine ulaşacaktır. Tanrının istediği gibi olan tatmin ile insan tarafından tahayyül edilen tatmin aynı değildir. Biz son günleri yaşıyoruz. Yeni Ahit çağı, tam olarak tamamlanmıştır. Ebedi bir lanet yoktur. Birçok günahkarlar için de lanet yoktur. Her beşerî ruh, spiritüel dünyanın en yüksek küresine ulaşabilir. “Dünya Hıristiyanlannı Birleştirme Derneğinin” hedefi, yeryüzünde Tanrının krallığıdır. Fakak bu sadece mesihin arkasında gerçekleşebilecektir. Yani bu, Rabbİn ikinci gelişidir. İkinci mesih, Tanrının vaadlerini ifâ edecek ve herşeyi tamir edecektir. Tanrının seçtiği ve Tanrısal misyonu ifâ eden mesih, vahiy vasıtasıyla Tanrıyı halkına tanıtmaktadır. İsa ve bütün spiritüel dünyalar, yeni üstadın ve tanığın önünde silikleşmektedir. Bu hedefe ulaşmak için mensupların bütün güçleri, bu yöne teksif edilmelidir. Bunun için ilk hedef, yeni üyeler toplamaktır. Aileye yeni üyeler kaydetmekten daha önemli birşey yoktur. İnsanları, şeytanları, şeytanların etkisinden söküp almak gerekir ki onlar da sırası gelince, başkalarını kurtarabilsinler. Hedef şudur: Her üye, ayda yeni bir üye bulmalıdır. Aslında hedef, her ayda bir üye bulmaktır. Bunun için sokaktaki görev on iki saatlik bir çalışmayı gerekli görmektedir. Çünkü başka hiçbir şeyin önemi yoktur.
Müntesiplerin misyonun başarısı için herşeyi vermeleri gerekir. Moon'a göre, beşeriyetin Tanrıda birleşmekten başka çaresi yoktur. Bunun için Moon, herkesin bu cemaatta dahil olmasını istemektedir. Ebeveynlerin gerçek aşkı bu olmalıdır. Mesih bu dernektedir. Onun misyonu başarıya ulaşacaktır. “Dünya Hıristiyanlarını birleştirme derneği” bütün dünyayı feth edecektir.
Derneğin ana hedefi sık sık broşür ve el ilanlarında duyrulmaktadır:
1- Dünya insanlarını Allah’ın etrafında toplamak
2- Politik, sosyal ve ırkî bölünmeleri aşmak
3- Komünizmin tenkidini açıkça yaparak açıklamak
4- Anti-komünist hareketlerle birlikte çalışmak
5- Kırsal kesimdeki ve şehir halklarına gerekli bilgiyi vermek
6- Derneğin hedefine uygun konferans, seminer ve radyo konuşmalarıyla hizmetler vermek
7- Dinî konular için etüd grupları oluşturmak
Moonculuğu destekleyenler ve kabul edenler, “gerçek ailenin” üyeleri olmuşlardır. Bu teşkilatta baba, Moon; annede Moon'un eşidir. Bu aileye giren herkes, günahtan kurtulmuştur. Moon'a göre gerçek kilise, Dernektir, Hıristiyan kiliselerinde mesih yoktur. Sadece birleşme kilisesi mesihe sahiptir. Mesihin olduğu kilise, Moon'un cemaatının toplandığı dernektir.
“Dünya Hıristiyanlannı birleştirme derneğinin başında Moon vardır. Moon, baba, Mesih ve Yeni dünya’nın üstadı” gibi sıfatlara sahiptir. Onun dışında gerçek Tanrı yoktur. Tanrının kendisinde yaşadiğını, dünyayı ellerinde tuttuğunu belirtmektedir.
Dış dünya'daki Moon teşkilatlarının başındaki liderler, Moon'a bağlıdırlar. Moon adına hükmederler. O bulunduğu ülkenin, Moon'un temsilcisi olarak babası sayılır. Liderlerin yambaşında birçok sosyal teşkilatlar vardır: Komünizme karşı zafer federasyonu-Dünya barışı ve birliği için milletlerarası federasyon-Bilimlerin Birliği federasyonu-sorumlu Diyalog için konferans.
“Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği”nin doktrinel yönü de önem taşımaktadır:
1- Moon, Allahın sesi ve elçisidir.
2- O, Mesihtir ve Tanrı-Babanın bedenleşmesidir.
3- Moon, yirmi beş yaşında Tanrısal vahye mazhar olmuştur. Ancak bunun için çok emek sarfetmiştir. Bu dokuz yıl sürmüştür. Bu andan itibaren o yerin ve göğün tartışmasız galibi olmuştur.
4- Zafer gününde bütün kainat onun önünde secde edecektir. O, şeytanın galibidir.
5- İnsan Tanrının suretindedir. Dört şekildedir: Akıl, duygu, kalb ve beden
6- İnsan kendini, üç temel işe adamalıdır: Verimli olmak, çoğalmak, hakim olmak.
7- Kore, yenileşmenin başlangıcını görecektir. Çünkü Mesih orada doğmuştur.
8- Kitab-ı Mukaddesin anlamı tükenmiştir. İsa'nın fonksiyonu bitmiştir. San Myung Moon, Tanrıdan vahiy almaktadır. İsa Mesihin, Moon'u tanıtmaya gücü yetmez. Moon, İsa ile konuştuğunu söylemektedir. İsa, ona başarısızlıklarının nedenlerini açıklamıştır.
9- İsa'nın başarısızlık nedeni bekarlığıdır. Bunun için Moon, evlenmeye çok önem vermektedir.
“Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” bazı günleri bayram günleri olarak kutlamaktadır: 1 Ocak, Tanrı günü bayramı 3 Ocak, İsa-Mesih’in doğum bayramı 6 Ocak, Moon ve karısının doğum bayramı 22 Şubat, Kuzey Kore'de tutuklama bayramı 24 Şubat, Kutsal kitapların iletilmesi bayramı, 16 Mart, Moon'un evlenme bayramı 15 Mayıs, 23 çiftin evlenme bayramı 14 Ekim hapisten çıkış bayramı. Moon'lar, “kutsal tuz” merasimine çok önem verirler. Bunu, şeytanı uzaklaştırmak için yapmaktadırlar. Tuz takdis edilerek, birçok yerde kullanılmaktadır. “Dünya Hıristiyanlarını Birleştirme Derneği” adı altında halâ dünyanın en dinamik dini topluluklarından birisi olan Moonculuk, çok milletli bir yapıya sahip bulunmaktadır. 1954 yılında doğan bu yeni kilise, bugün iki noktadan dikkat çekiyor: Birincisi, sahip olduğu müntesip sayısıdır. Bugün Mooncular, Kore, Japonya, Amerika, Almanya ve Fransa'da önemli sayıya ulaşmışlardır. Bugün Dünya'da Moon'un müntesiplerinin sayısı milyonu aşmıştır. İkincisi, dünyanın en zengin maddi varlığına sahiptir. Yıllık gelirlerinin beşyüz milyonun üzerinde olduğu söylenmektedir. Dünyanın meşhur şirketleri, onların elindedir. Itt, Hitachi veya Unilever şirketlerinde Mooncularm damgasının olduğu bilinmektedir. Moon'un elindeki bu servet yarım yüzyılda meydana gelmiştir. Bugün milyonlarca Müntesip, Moon kilisesinin refahı için bütün gücü ile çalışmaktadırlar. Bu insanlar, keşiş askerler olarak Moon için çaba gösteriyorlar. Bunlar, az uyuyup, çok çalışıyorlar. Son olarak Moonculuk spor kulüpleri kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Böylece düzenledikleri futbol maçlarıyla Din ile sporu yan yana getirmeye ve reklamlarını yapmaya gayret göstermektedirler.
Ancak her dini grup gibi Moonculuğunda aleyhinde birçok yayın yapılmıştır. Moon'un müntesiperinin, gayr-i meşru yollara başvurabildiklerinden bahsedilmektedir. Yine de her yıl Moon, çok yüksek sayılara ulaşan evlendirme merasimlerine devam etmekte ve dünyanın dikkatlerini üzerine çekmektedir.
Murakabe (Contemflation):
Contemplation yani murakabe, tanrısal varlığın canlı bir mekanı olarak bir mabed tarzında yaşamaktır. Orada ruh, Kutsal Ruh'un (Saint-Esprit) bir mabedi haline gelmiştir. Bu hâle, insanın kalbiyle Allah'ı aşikâre bir tarzda düşünmesiyle ulaşılır. Metodik olarak bu, merkeze doğru tedrici ilerleme ve eleme ile meydana gelen düşünceden ayrıdır. Bunun için murakabe, bu merkezîleşmenin sezgisel bir yakalanışı olarak görülür. Yani bir kutsallaşma ve başkalaşmanın elde edilmesidir. Murakabe, bizzat Allah'ın varlığında aşk bakışı ile düşünülen şeyi elde etmek için onun gücü ile kendi benliğinden çıkarak vecd haline yükselmesidir. Fakat itiraf edilmelidir ki murakabe yolu, kolaylık yolu değildir. Allah'ın özel lütfü bir yana, o yol; Mistiklerin, bir takım karanlıklarla veya hiç olmakla mukayese ettikleri akıl ve duyguların arındırılmasını gerektirir.
Musa:
Yahudi geleneğinde Hz. Musa, bir kanun koyucu olarak telâkki edilmiştir. Bundan dolayı, Hoşea, “İsraili Mısır diyarından çıkartan ve onu koruyan”[145] peygambere imâda bulunmaktadır. Yahudi peygamberlerinin kitaplarında Musa ismi geçmektedir.[146] Özellikle Musa'nın kanun koyucu faaliyetlerini Tora tasvir etmektedir. Bilhassa sürgünden sonra Musa'nın şeriatından bahsedilmiştir. [147]Musa İsrail milletinin kökünü oluşturmaktadır. Çünkü İsrail milletine, bağımsız milli yaşayışının temel statüsünü Musa vermiştir. Musa ismi, Kitab-ı Mukaddes'te ve eski doğuda istisnaî bir isimdir. Bazı bilginler, Musa isminin kökenini semitik bir köke bağlarken; bazıları da, onu Mısırlı bir isim olarak görmektedirler. Çünkü Musa ismi, Ramses döneminde oldukça çok kullanılmıştır. Musa, büyük bir ihtimalle M.Ö. XIV. yüzyılın sonunda, Mısır'da doğmuştur. Ancak daha sonra Mısır'ı terketmiş, sonra yeniden Mısır'a gelerek, halkını kurtarmak için birçok sıkıntıya maruz kalmıştır. Filistin'e doğru kavminin başında yol alırken, tabiattan veya yabancı kabilelerden gelen tehlikelerle karşılaşmıştır. Yine kendi kabilesinin isyanlarına muhatap olmuştur. Nihayet, Kenan ülkesine girmeden yolda ölmüştür. Hz. İbrahim’in Allah'ının ismine, Sina ve Horeb dağında yeni bir ibadet tesis etmiştir. Hz. Musa'nın tesis ettiği din, Tora'da kendini göstermektedir. Yahudi kutsal kitaplarındaki yasalar İsrail toplu munun farklı dönemlerini yansıtmaktadır. Yine orada, sosyal ve dinî yapılar dikkat çekmektedir. Yahudi kutsal kitapları üzerinde yapılan tenkitler, onların sürgünden sonraki dönemde meydana getirildiği kanaati üzerinde toplanmaktadır. Bu kaynaklarda Musa, daima aracı olarak takdim edilmiştir. [148]Burada Musa'nın bir diğer özelliği, vahyedilen bir kanun üzerine dayanan bir dinin kurucusu olduğudur. Musa'nın tesis ettiği bu din, hukuki veçheleri ile birlikte ahlaki temel olarak Horeb dağındaki on emrin ifade ettiği esasa sahip bulunmaktadır. [149]Bu emirlerin birçoğu Mısırlıların ve Mezopotamyalıların kuralları olarak da dikkat çekmiştir. Fakat Musa'nın Yahudi toplumu içindeki esas ö-nemli yeri, “İbrahim’in Allah'ının Dininin” temellerini ortaya koyduğu noktasıdır.
Burada, Musa'nın meydana getirdiği sistemin, Dinler Tarihinin kavşak noktasında yüksek bir medeniyetin muhtevası içinde yer aldığını belirtmekte yarar vardır. O, daha sonraki asırlarda gelişecek dini bir cemaatın temellerini atmıştır.
Dinler Tarihinde Hz. Musa'nın Yeri:
1- Hz. Musa tarafından tesis edilen din, yepyeni bir din değildir. Bu din, Hz. İbrahim’in geleneği olarak ifade edilmektedir. [150]Hz. İbrahim’in Allahı, kozmik, politik, savaş ve şifa Tanrısı değil; bütün bu fonksiyonları üstlenen bir Tanrıdır. Bu Tanrı, kendisini dinlemeyi bilenleri himaye eder. Onun çağrısını ve vaadlerini dinlemek, iman sahibi olmak demektir. [151]Musa'nın Allahı, onun babasının da Allahıdır.[152] İşte bu “Babaların Allahı” kavmi birtek cemaatte birleştirecektir.
2- Hz. Musa'nın dini, Kenaan’daki peygamberlerin dinî mirasına sahip olmuştur. Bunlar, kenaan tapınaklarına dil uzatmamışlardır. Böylece Musa Dini, Kenaan dinî unsurlarını benimsemiştir. Bir mihrab üzerinde sunulan kurbanlar, kutsal ağaçlar[153], Dikme taşlar[154] gibi unsurlar, Kenaanlılann dininde de görülmektedir. Hz. Musa zamanında, kitabi din yeni unsurlar da kazanmıştır. Mihraplar'da, Babalar, Tanrılarını El diye (çok eskiden Kenanlıların yüce Tanrısı) çağırmışlardır. Sina'da bu Tanrı, büyük fırtına Tanrısı olan korkunç ve fakat yıldırım ve şimşeklerle Tabiatı bereketlendiren Baal'ın fonksiyonlarını üstlenmiştir. [155]
3- Hz. Musa ile “Babalar Dini”, Mısır'ın, yüksek ahlâk ve politik kültürünü özümlemiştir. Çünkü, Musa'nın Tanrısı, Hakim Mısırlıların Allah'ının fonksiyonlarını yeniden almıştır. Bunun için onlara, komşularına karşı hareket tarzını ve doğru davranmayı öğretiyordu. Ahit olayının da kökü, Mısır'daki yöneticilerle yönetilenler arasındaki antlaşmalardan geliyordu.[156] Yeni Ahitte Hz. Musa: Yeni Ahitte (İncillerde) yetmiş dokuz yerde Hz, Musa'nın ismi geçmektedir. Genelde bu isim, “Kanun yapıcı” veya “Kanun yazarı” olarak geçmektedir. Eskilerin geleneği ile “Musa'nın şeriatı” arasında açık ayırım vardır.[157] Şeriatı ve Peygamberleri tamamlamaya gelen [158] İsa, on emrin temel vecibelerini hatırlatmaktadır. [159]
Musa tarafından kalblerin sertliğinden dolayı bir taviz olarak verilen boşanmayı[160], Hz. İsa, evliliğin bozulmazlığı esasını hatırlatarak kaldırmıştır. [161]
İncil yazarları, Musa-İsa üpolojisine oldukça önem vermişlerdir. Bunun için de bir Musa-İsa tipolojisi geliştirmeye gayret etmişlerdir. Bu fikir daha önce Tesniye'de hazırlanmıştır. [162]Bu metinden anlaşılan ilk mânâ, gerçek Peygamberlerle sahte Peygamberler arasında bir kriter vermiş olmasıdır. Buna göre, Musa'nın öğretisi gibi mesaj getiren peygamberlerin, mesajını almak gerekir. Hıristiyan çağına yakın zamanda bazı çevrelerde bu mesaj, daha ziyade ahir zaman peygamberini gösterir bir delil olarak anlaşılmıştır. Bunun için kalabalık halinde pagan kesim Hıristiyanlığı kabul ederek “İsa gerçek Peygamberdir, O, dünyaya gelmesi gerekendir” diye haykırıyorlardı. [163]İsa'nın transfigürasyona maruz kaldığı zaman, semavî bir ses, “o benim sevgili oğlumdur. Onu dinleyiniz” [164]derken, Musa ile Elie, İsa'nın yanıbaşında görünmüştür. “Onu dinleyin” daveti, Tesniye'nin 18/15'deki buyruğunun aynısıdır. Fakat İsa bize aynı zamanda tncilde “oğul” olarak takdim edilmiştir. Yine İsa, Musa'dan daha sade bir kul olarak takdim edilmiştir. [165]İncil yazarlarından özellikle Matta, Musa-İsa tipolojisine ilgi göstermiştir. Böylece, İsa'nın çocukluk sahneleri[166], Musa ile ilgili Haggadik rivayetlerle belli bir benzerlik arzetmektedir. Göklerin krallığının yasasını yürürlüğe koymak için İsa'nın oturduğu dağ[167], Sina dağını hatırlatmaktadır. Yine İsa-Mesihdeki hakikat ve inayetin [168] gelişini hazırlamak için Musa ile şeriatın inayetini hatırlatmaktadır. İsa'nın vahyine Yahudilerin muhalefeti, çok canlı bir polemik meydana getirmektedir. Öyle görülüyor ki, Musa'ya sadakatla İsa'ya iman arasında seçim yapmak gerekmektedir. Bunun için Yuhanna'da “(Ferisiler), ona sövüp dediler: Onun şakirdi sensin; biz ise, Musa'nın şakirtleriyiz. Biz Allah’ın Musa'ya söylediğini biliriz, bu adamın ise nereden olduğunu bilmeyiz” [169]şeklinde ifadeler kullanılmıştır.
Yahudi-Hıristiyan çizgideki Hıristiyanlık ise, Musa şeriatına riayeti bir vecibe bilmektedir. Paul, bu kanunun tartışmasında tarafgir tavır almış ve bu görüşün karşısında yer almıştır. Bunun için Paul, Yahudi şeriatını günah kavramı ile sınırlandırmakta ve şöyle demektedir: “Bu halde şeriat niçin oldu? Kendisine vadolunan zürriyet gelinceye kadar, melekler vasıtası ile bir meyancı eli ile tertip edilmiş olarak suçlardan dolayı ilâve olundu”[170]. Başka yerlerde ise Musa'nın görevini ölüm görevi olarak takdim etmektedir. [171]Ve Ruh görevine muhalif göstermektedir. Yine Paul, Musa'nın, zafer bağışından, Allahla konuşurken yararlandığını, bu zaferin geçici olduğunu da onun kesin bir zafer işareti olan dirilmiş İsa'nın yüzünde parlayan zafer gibi olmadığına işaret etmektedir. [172]Fakat herşeye rağmen, Paul'e göre Musa'nın hayatında taklit edilecek şeyler vardı. Bunun için şöyle diyordu: “Allanın kavmi ile beraber hakaret görmeği, bir müddet günahın safasını sürmeğe tercih etti.” [173]
Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa: Kur'an-ı Kerim Hz. Musa'yı İsrail peygamberlerinden birisi olarak bildirmektedir [174] Allah, Hz. Musa'ya Nübüvvet verdikten sonra, bir takım mucizeler de göstermiş ve sonunda “azgınlaşan Firavun'a gitmesini emretmiştir. [175]Fakat Firavun Hz. Musa'nın davetini reddetmiş daha da azgınlaşarak sihirbazlarını Hz. Musa'yı alt etmek için çağırmış ve neticede, Allah’ın peygamberi olarak Hz. Musa'nın asası büyük bir yılan olarak, sihirbazların sihirlerini yutmuştur. Neticede, sihirbazlar bu olay karşısında secdeye kapanmışlardır. [176]
Fakat Firavun zulümlerine devam etmiştir. Allah’ın emri ile Musa, bir gece Mısır'dan çıkmış ve Kızıldeniz'e doğru yol almaya devam etmiştir. Yine Allah’ın mucizesi ile kizıldenizi geçen Hz. Musa, Firavunun şerrinden İsrail oğullarını kurtarmıştır. Arkadan gelen Firavun ise denizde, boğulmuştur. [177]Fakat İsrail oğulları, Filistin'e girememişlerdir. Çünkü Filistin’in yerli halkı olan Kenanlılaria savaşmak istememişlerdir. Böylece Allah, kendilerine bu mukaddes ecdat toprağını nasip etmemiştir. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak orası kendilerine kırk yıl haram edilmiştir. Onlar (oldukları) yerde sersem sersem dolaşacaklardır. Artık o fasıklar güruhuna karşı tasalanma.” [178]Ayeti Kerime'ye göre Hz. Musa zamanındaki Yahudiler, Filistin'e girememiş, ancak kırk yıl sonra yaşayanlar Filistin'e girebilmişlerdir. Böylece, Hz. Yakup döneminden itibaren Yahudilerin, Filistin'e girişleri böylece ikinci defa olmuştur. Daha sonra Yahudilerin başına bir sürü belâ ve musibet gelmiş yine Filistin'i Yahudileri terketmek zorunda kalmışlardır. Ancak 1918 'den sonra, Batılı güçler, yeniden Yahudilerin Filistin'de toplanmalarını sağlamış, Filistin topraklafı üzerinde 1948'de Yahudi Devletinin kurulmasını temin etmişlerdir. Bu devletin meşruiyet tartışması bugüne kadar kesintisiz devam etmiştir.
Netice olarak Kur'an-ı Kerim'e göre Hz. Musa, bir İsrailli olarak. Firavunun sarayında büyümüş, daha sonra oradan kaçarak, bir müddet çölde yaşamış sonra Peygamber olmuş, kendisine Tevrat verilmiş bir peygamberdir.
Mutlak:
Dinî anlamda, mutlak (Absolu), gerçek, zarurî, değişmez, gayri cismanî, Aşkın varlıktır. Onun karşısında insan, kendini bağımlı hissetmektedir. Ve hareket halinde olan herşey, yani bütün kainat ona bağlıdır. Mutlak, varolmak ve davranışta bulunmak için, kendi kendine yeterlidir. O, hiçbir varlığa bağlı değildir. İzafiyet, mutlağın karşısında sadece bağımlılık ilişkisi ile vardır. Bu bağımlılık olmaksızın izafiyet yokluğa gömülmektedir. Mutlak, Allah'la hakikatle, iyilikle, aşkla ve yüce kudretle aynı olmuştur.
Müller Friedrich Max (1823-1900):
Helenist romantik Alman Wilhelm, Dessau'da doğmuş, Oxford'da ölmüştür. Schelling'den felsefe; H. Brockhaus'dan Sanskritçe; F. Bopp'dan, mukayeseli grameri öğrenmiş, Eugene Burnouf tarafından da Zen ve Hind kültürüne vakıf hale getirilmiştir. Dilci ve şarkiyatçı olan Müller, “Dinler Tarihinde” filolojik okulun kurucusudur. Yine o, “karşılaştırmalı filoloji” den hareketle Dinleri ve mitolojileri inceleyenlerin öncüsü sayılmaktadır. Yorulmaz, bir araştırmacı olan M. Müller, Oxford'da ve Strasburg'da öğretim üyeliği yapmıştır. Hindi-Avrupaî incelemelerin öncüsüdür. Ölümünden önce “Asya'nın kutsal kitapları” kolleksiyonunu tamamlamayı başarmıştır. Bu kitap, birçok şarkıyatçının yardımları ile Sacred Books of the East, 51, Vol. (1872-1895), ismi ile yayınlanmıştır. Müller, Yazmaların önemli bir kısmını toplayarak 6 ciltlik ilk VEDA tercümesini 1849-1873 yılları arasında yayınlamışır. Ona göre Veda, Aryenlerin orijinal düşüncesini ihtiva etmektedir. Diğer Aryen dinleri olan, Brahmanizmi, Buddhizmi, Zerdüştlüğü, Grek ve Roma dinlerini incelemenin de anahtarını Veda teşkil etmektedir. Vedaları inceleyen Müller, pozitivizmin düşmanı olarak, yeni bir teoriye yönelmiştir. Buna göre Dinin ilk şekli, Henoteizm'dir. Bu Henoteizm kavramına göre. Tanrı kavramı, ne birlik ne de çokluk ihtiva etmemekte, fakat Birliğe yönelmektedir. Dinin menşeinde, bir Tanrı sezgisi fikri bulunmaktadır. Bu zayıflık ve bağımlılık duygusudur. Yine bu, bir inayete inanma, iyilik ve kötülüğün arasını ayırma, daha iyi bir hayat ümididir. Müller, insanlığın henüz çocukluk döneminde, zihinsel doğruluğa, muhayyile zenginliğine ve eşyaların görünümleri altında sonsuzluğu yakalama kabiliyetine sahip olduğunu kabul etmektedir. Tanrısallığın anlamı, kavramlardan ve Tanrısal figürlerden önce gelmektedir. Dinler Tarihi, dinî düşüncenin ilk evrimine ve menşeine kadar çıkmak zorundadır. Bu çıkış, ne Hegelci kanunlara ne de Comte'un üç hal kanuna göre yapılamaz. Bu çıkış için tarihi bir başvuru söz konusudur. M. Müller'e göre, düşüncenin varlığından beri anlatım vardır. Anlatım, reddedilemeyen bir tanıktır. Dinlenmiş olma zahmetine yegane değen şey, anlatımdır. Burum için “Mukayeseli Filoloji”, Dinler Tarihinin anahtarı olmuştur. Asya'nın dinî metinlerinin neşri ile bu araştırmalar, Din Bilimlerinde “Filolojik ve karşılaştırmalı” ekollerin doğmasına yol açmıştır.”
İşte bu prensiplerden hareket eden M. Müller, Hindistan'da, İran'da, Yunanistan'da, Roma'da ve Almanya'da keşfettiği mitolojilerin mukayeseli etüdünü ele almaktadır. İfade de, yapılan işlerin bir anlatımını gören Müller, mitolojilerin “anlatım eksikliğinden” kaynaklandığını izaha çalışmıştır. Buna göre, işlerinden bahsetmek için bir ifade elde eden insan, eşyalardan bahsetmek için, yine bir anlatım bulmak zorunda kalmıştır. Fiillerin anlatımını, eşyalara uygulamıştır. Böylece ırmaklar, savaş atları; güneş, savaşçı; güneş ışınları, oklar; bulutlar, gemiler; fırtına, böğüren; güneş, parlayan haline gelmektedir. Bu mecazi anlatım, eşyaların kişilik kazanmasını sağlamıştır. İşte bu, mitolojilerin doğumudur. Bunların birincisi güneş mitolojisidir. Bu mitoloji, günlük müşahadeye dayanmaktadır. Bu, Aryenlerde parlak Tanrı olan Deva mefhumunu meydana getirmiştir. Bu araştırmanın sonunda, M. Müller, büyük heyecan uyandıran şu sonuca ulaşmıştır: Şayet insanlar, aynı dili konuşuyorlarsa bu, onların aynı mitolojiye sahip oluşlarmdandır. İşte, İndo-Europeenlerin durumu böyledir. Bunun için Sokrat'ın, Platon'un, Aristo'nun bir takım barbarlar gördüğü insanları, biz “kardeşler” olarak buluyoruz. Böylece, filoloji ve karşılaştırmalı mitoloji bize, kendi öz tarihimizi keşfettirmektedir. Görüldüğü gibi Müller, mukayeseli filoloji ve romantik mitoloji akımlarını belli bir senteze ulaştırmayı denemiştir.
M. Müller'e göre, dünya Dinleri etüdü, insanların yaratıcıları ile tarihin muhtelif devirlerinde, konuşmak için kullandıkları farklı dillerin etüdünden ibarettir. İnsanlığın gerçek tarihi, Dİn tarihidir. Bu temel üzerinde Müller, bir dinler ilahiyatının bazı unsurlarının çizgilerini vermiştir. Dünyanın muhtelif dinî düşüncelerinin arasında mevcut olan bağların araştırılmasında o, sadece dinlerin bozulma kanunlarını değil, kurtuluş problemini de incelemeye teşebbüs etmiştir. M. Müller'e göre, Pagan dinleri doktrini, yegane spiritüel besin kaynağıdır. Tanrısal hikmet onu, putperest milletler seviyesine koymuştur. Tarihçi, bütün serinkanlılığım koruyarak, bu dinleri anlamaya çalışmayı denemeli ve ondan temel unsurları çıkarmalıdır.
M. Müller’in eseri çok önemlidir. Onun derlediği, “Sacred Books” ve “Veda tercümesi” sayesinde, Batıda oryantalizm büyük gelişme göstermiştir. Müller’in, mukayeseli mitoloji ve Dinler ilahiyatı konusundaki araştırmaları, çalışmalarının en zayıf yanını teşkil etmektedir. Ancak, Dinler ilminde, onun mukayeseli araştırması, önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Filolojiye olan katkısı sayesinde o, mukayeseli metoda ağır bir unsur ilave etmiş oldu. Onun en önemli hizmetlerinden birisi de, ilk Hindi-Avrupaî dosyayı meydana getirmiş olmasıdır.
[1] Das Heilige, 1917.
[2] Kephalaion 1, 14, 3-10.
[3] Kephalaion 1, 15, 1-39.
[4] Kephalaion I, s, 15.
[5] K 1, 5,12, 21-34; 13,1-35; S/ 14, 1-10.
[6] K I, S, 14, 7-10.
[7] PG, LVIII, 975-1058.
[8] Panarion, ed. K. Holl, Leipzig, 1933.
[9] Süryanice Büyültücü baba.
[10] Tekvin 6/2.
[11] İşaya 45/5.
[12] Markos 13/32.
[13] Matta: 18/10.
[14] Mt. 1/20; 2/13; 28/2.
[15] Luka 1/26-30.
[16] Tahrim: 66/6.
[17] Nahl: 16/50
[18] Fâtır: 35/1.
[19] Nisa: 4/172.
[20] Çıkış: 25/30-31.
[21] Zeharya: 4/2-3.
[22] Matta: 1 ve Luka 1. Bablar.
[23] Matta: 2/1-8, Luka 2/1-15.
[24] Luka 2/19, 51.
[25] Luka 2/22-50.
[26] Matta: 13/65, Markos: 6/3
[27] Yuhanna: 2/1-12.
[28] Yuhanna 2/12.
[29] Matta: 13/53-58; Markos: 6/1-6.
[30] Luka: 2/41-42.
[31] Yuhanna: 19/25-27.
[32] Resullerin işleri, 1/14
[33] Luka: 2/42.
[34] Vahiy: 5, 6, 12.
[35] Luka: 1/30
[36] Luka 1/42.
[37] Luk: 1/45.
[38] Luka: 1/35.
[39] Matta: 1/1, 17; 2/4; Luka: 2/11, 26
[40] Luka 1/28, 35.
[41] Luka: 1/38
[42] Luka. 1/45.
[43] Luka: 2/19, 51.
[44] Luka: 1/35
[45] Luka: 1/49.
[46] Luka: 10/38-42.
[47] Yuhanna 4/27.
[48] Luka: 11/27-28.
[49] Âl-i İmran: 3/35-36
[50] Âl-i İmran: 3/42-43
[51] Âl-i İmran: 3/37
[52] Âl-i İmran: 3/45-46
[53] Al-i İmran: 3/47
[54] Meryem: 19/16-22
[55] I. Samuel, XXIV, 7: Tarihler, XVI, 22.
[56] İşaya XLV/1.
[57] Sanhedrin 98.
[58] 2. Sam. 23/1; 22/1; I Korintos 6/16, 15/16.
[59] Mezmur, 19, 29, 104, 147, 148.
[60] 105, 117,149.
[61] 113, 135, 136, 145, 147.
[62] 44, 60, 74, 137, 79, 83, 123.
[63] 85
[64] 102
[65] 5, 7, 35, 54, 57, 70, 141, 142
[66] 55
[67] 109
[68] 38, 41
[69] 64, 140, 143
[70] 68, 118, 124, 126, 136, 138.
[71] 66
[72] 67
[73] 32
[74] 9-10; 30.
[75] 78, 105, 106
[76] 15, 24, 134
[77] 19, 119
[78] 37, 73, 112
[79] 90
[80] 49
[81] 128
[82] 133
[83] 47, 93, 96-99
[84] 46, 48, 76, 84, 87, 112
[85] 2, 45, 72, 89, 110, 132
[86] 50, 75, 81, 82
[87] 6, 32, 38, 51, 102, 130, 143
[88] 84, 120-134
[89] Yuhanna 13/18, Matta 21/16, Luka, 24/44.
[90] XX/4.
[91] XX/8.
[92] XX/10.
[93] Tao-te-ching.I.
[94] Sagesse d'Ani, XVIII.
[95] Yuhanna: XVIII, 37.
[96] Enam: 5/25; Enfal: 8/31; Nahl: 16/24; Mü’minun: 23/83; Furkân: 25/5; Neml: 27/68; Ahkâf: 46/17; Kalem: 68/15; Mutaffifin: 83/13.
[97] Levililer, 18/21; 20/2-5, II Krallar 23; Yeremya 32/35.
[98] II. Krallar, 3/27; 27/16.
[99] Çıkış IV/3
[100] Çıkış IV/6
[101] Çıkış VII/20-21
[102] Çıkış VIII/6
[103] Çıkış VIII/13-14
[104] Çıkış VIII/17
[105] Çıkış VIII/24
[106] Çıkış: IX/6
[107] Çıkış IX/10
[108] Çıkış: IX/23
[109] Çıkış: X/13
[110] Çıkış: X/22
[111] XII/29
[112] Çıkış: XIV/27
[113] Çıkış: XVI/31
[114] Çıkış: XVI/13
[115] Çıkış: XVII/6-7
[116] Çıkış: XVII/8-15
[117] Çıkış: XIX/20-24
[118] Çıkış: XXIV/12
[119] Matta: IX/6; Luka: IV/39; Matta: VIII/5-13
[120] Matta: XX/29-34; Yuhanna: IX/l-7
[121] Luka: XI/14
[122] Matta: 1/25; VIII/15-16; Luka: XI/14; Luka: IV/35-36
[123] Luka: VII/11-14; Yuhanna: XXI/45
[124] Yuhanna: 1/47-48
[125] Matta: XV/32-38.
[126] Al-i İmran: 3/49
[127] Maide: 5/115
[128] Âl-i İmran: 3/49
[129] Enbiya: 21/68-69
[130] Şuara: 26/155
[131] Taha: 20/69
[132] Şuara: 26/63
[133] Âl-i İmran: 3/49; Maide: 5/46-78, 110-115
[134] İsra: 17/90-93. Hıcr 15/6-7; Furkan: 25/7-8, Kasas: 28/48, Enbiya: 21/5.
[135] Alak: 96/1-5.
[136] el-Müddessir: 74/1-6.
[137] Şuarâ: 26/214.
[138] İbn-Hişam: 1/205.
[139] İbn Hişam, I, 357
[140] Croyances, II. 99.
[141] Histoire des Religions et Methode Comparative, Paris 1909-1912.
[142] L'etude Compareee, I-II, 1922-1925
[143] La Religion dans son sence...
[144] s. 66.
[145] 12/13
[146] M.Ö. 6/4; Yeremya: 15/1; İşaya: 63/11
[147] Nehemya: 8/1.
[148] Çıkış: 20/23-24; 34/10-28.
[149] Çıkış 20; Tesniye 5; Levililer 19/3-11, Hoşea, 4/1, Yeremya 7/9; Mezmurlar 15.
[150] Çıkış: 3/6.
[151] Tekvin: 15/6.
[152] Çıkış: 3/6.
[153] Tekvin: 21/33
[154] Tekvin: 28/18
[155] Çıkış: 19/16.
[156] Çıkış: 34/10, 27
[157] Markos: 7/9-10.
[158] Matta 5/17
[159] Markos: 7/10; 10/19.
[160] Markos: 10/5
[161] Markos: 10/6-9.
[162] Tesniye: 18/15-18.
[163] Yuhanna: 6/14.
[164] Markos: 9/7
[165] İbranilere 3/5.
[166] Matta: 1-2
[167] Matta: 5-7
[168] Yuhanna 1/17
[169] Yuhanna: 9/28-29
[170] Galatyalılara, 3/19
[171] 2, Kor: 3/7
[172] 2. Kor: 3/12-18.
[173] İbranilere: 11/25.
[174] el-A'raf: 7/104-105.
[175] Taha: 20/9-36.
[176] el-A'raf: 7/106-126.
[177] eş-Şuara: 26/25-67.
[178] el-Maide: 5/20-26.
İslami Okul Okulların En Önemlisi