Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 16 N - Index Web

N.. 2

Nâga:2

Nâgârjuna:2

Nakşibendiyye:2

Nasıra:5

Nebatîler:5

Necran:5

Néo-Thomisme:6

Nestorilik:6

Neşideler Neşidesi:8

Neviim (Peygamberler):8

Nevruz Bayramı:9

Niçiren Ve Niçiren Budacılığı;10

Nietzsche Friedrich (1844-1900):11

Nirvâna:12

Nisibis Okulu (Nusaybin Okulu):12

Noel:12

Noel Ağacı:14

Numen:14

Nusayriler:14

Nyâya:15

Nyıngmapa:16


N

 

Nâga:

 

Hinduizmin ikinci derecede Tanrısıdır. Nâga'lar veya kutsallaşmış yılan­lar, ikonografik bir ilgiye sahiptirler. Nâgalar, çok erken dönemlerden itibaren alt kabartmalarda temsil edilmiştir. Bun­lar, yeraltı saraylarında veya su sarayla­rında yaşamışa benzemektedirler. Mücev­herlerle kaplıdırlar ve çok güzeldirler. Bunlar, yarı insan veya yarı hayvan şek­linde tasvir edilmektedir. Kral Nâga ay­dınlanmadan sonra, yağmura karşı Buddha'yı korumuş ve ona murakebeye devam izni vermiştir. Vişnuist kozmogo­nide yılan Shesha'nın üzerinde Vişnu, kozmik periodlar arasında uyumuştur. Şivait ikonografide yılan, Şiva'nın boynu­nun etrafında kıvrılmıştır. Tantrik yogada yılan, gizli enerjiyi sembolize etmektedir.

 

Nâgârjuna:

 

Budizmin Mahâyâna ko­lunun büyük üstadlarından biridir. M.S. III. asrın ikinci yansında yaşamıştır. Derin bir mistik sezginin emrinde olan çok ince bir diyalektik hazırlamıştır. Böylece de, Mâdhyamaka veya Mâdhyamika hareketinih yani “orta yol okulunun” kurucusu olmuştur. Bu okulun böyle adlan­dırılmasının sebebi, bütün ikiliği reddet-mesindendir. Yine bu okul, bir realitenin inkarı ile kabulü arasında aynı mesafede bulunmaktadır. Böylece, varlık veya yok­luk gibi biribirine muhalif kavramları sırt sırta getirmektedir. Nâgarjuna düşüncesi­nin temeli, “Mâdhyamaka” hareketinde tam olarak izah edilmiştir. Nâgârjuna’nın eserlerinin birçoğu bize Tibetçe ve Çince olarak ulaşmıştır. Bunlar­dan özellikle ikisi çok önemlidir. Birinci­si, Mülamâdhyamakakarika'dır. Nâgarjuna bu eserinde doktrinini, mısra­larla açıklamaktadır. Diğer eseri ise, Mahâprajnâpâramitâshâstra'dır. Bu eser, Budizm edebiyatının en önemli eseridir. M.S. III. asrın sonunda Arya deva Mâgârjuna’nın doğrudan talebesidir. Onun eseri, üstadının eserlerinin temel tef­siri mahiyetindedir. Zamanla, Mâdhyamika okulunun üstadlarından bi­ri olmuştur. Yine aynı çizgide VII. asırda şair Shântideva'yı aynı çizgide görmekte­yiz.

 

Nakşibendiyye:

 

Kök itibariyle Ahmet Yesevi'ye kadar varan Nakşibendiyye ta­rikatı, XIV. yüzyılda Bahaeddin Muhammed b. Muhammed el-Buhari ta­rafından tesis edilmiştir. El-Buhari, Buha­ra, Semerkand gibi Türkistan'ın en önemli şehirlerinde Nakşiliğin yayılmasını sağla­mıştır. Bahaeddin, asıl sûfî prensiplerini Haceganiyenin kurucusu Gucduvani'den almıştır. Bunun için “gizli zikir” prensi­bini takip ederek, açık zikre pek meyil göstermemiştir. Döneminin çok büyük sûfilerinden feyz almış, sünni islâm çizgi­sinden  sapmamaya özen göstermiştir.

Sûfi ve manevi şahsiyetini olgunlaştır­dıktan sonra, iki defa hacca gitmiştir. Bu­rada İslâm âleminin çok önemli şahsiyet­leriyle tanışma fırsatını bulmuştur. İkinci hacca gidişinde Hâce Muhammed-i Parsâ'yı yanında götürmüş, parsâ'yı Nişaburâ göndermiş, kendisi de Herat'a gitmiştir. Nişabur'da yol arkadaşlarıyla buluştuktan sonra Hicaz yolunu tutmuş­tur. Hac dönüşünde bir müddet Meru'da ikamet eden Hâce Bahaeddin, daha sonra Buhara'da kalmıştır.

Hâce Bahaeddin, sünnete uyuşu ve yaşayışındaki titizlikle çevresinde herkesin hürmetini kazanmıştır. Etrafına birçok ta­lebe toplanmış, bu durum diğer müderris­lerin kıskançlığına vesile olmuştur. Bahaeddin Nakşibend, Buhara âlimlerin­den Mevlânâ Hüsameddin el-Aşili ve Mcvlâna Hâmide'd-Din el-Şâşi ile iyi dosttur. Daha sonra her iki âlim de Hâce Bahaeddin'e tâbi olmuştur. Hâce Bahaeddin’in Herat Hâkimi Melik Huseyn ile araları çok iyiydi. Bunun için kendisini Herat'a davet etti ve Hâce Bahaeddin Herat'ta Muhteşem bir şekilde karşılandı. Ancak, Melik’in misafiri olma­dı, Abdullah el-Ansari'nin evinde kaldı ve Melikin ve zevcesinin hediyelerini de ka­bul etmedi. Mütevazı bir şekilde şehirde dolaştı ve halkla sohbet etti. Herat halkı­nın sevgisini derinden kazandı. Hâce Bahaeddin Nakşibend, ölmeden ön­ce yerine bakabilecek biri olarak, Hâce Muh ammed Parsâ'yı, belirterek, kendi­sinden beklenen feyzin, Hacı Muhammed Parsâ'danda alınabileceğine işaret etmişti. Hâce Bahaeddin 3 Rabiulevvel 791 Hicri­de pazartesi günü rahmeti rahmana ka­vuştu. Hâce Bahaeddin Nakşibend vefat ettiğinde, Nakşilik Türkistan'ın en büyük tarikatı haline gelmişti. XI. yüzyılda Anadolu'yu feth eden Selçuk Türkleri, dini ve sûfi eğilimleri iki koldan geliştirmeye yöneldiler. Nizamülk Mülk Medresinİn yetiştirdiği büyük âlimlerden istifade yollarını aradılar. Türkistan'ın sûfi birikimlerini Anadolu'ya taşımaya ça­lıştılar. Anadolu Selçuklu Devletinde bir­çok dini grup kendini gösterdi. Mevlevi­lik, Vefaiye, Bektaşilik, Halvetilik, Ruşeniye,   Gülşeniye, Bayrâmiye, Zenyniye bunlar arasında sayılabilir. Nakşiliğin Anadolu'ya girişi XV. yüzyılda olmuştur. Bu dönem ise, Fatih Sultan Mehmed’in dönemidir. Fatih, hem medreseye hem de tekkeye aynı toleransı göstererek, Osman­lının manevi irfana ve manevi değerlere ne kadar önem verdiğini göstermiştir. Bu dönemde  Nakşilik pek yaygın  değildi. Ancak, Horasan ve Semerkand muhitinin iki önemli Nakşi şeyhi olan Sa'de'd-Din Kaşgari'ye ve Ubeydu'llah Ahrari'ye bağlı kişiler, İstanbul'da bulunuyordu. Fatih bu şahsiyetlere çok büyük bir sevgi besliyor­du. Diğer yandan şöhreti İstanbula kadar gelen Abdu'r-Rahman Câmi'yi de, Fatih davet etmişti. Ancak Cami, bu davete ica­bet etmemiştir. İşte bütün bunlardan do­layı Fatih’in Horasan Nakşilerine sempa­tisi çok büyük oluşmuştu. Meselâ, Hâce İshak Buhari-i Hindi'ye, Murat “Paşa cami­si yanında bir tekke yaptırmıştı. Fatih’in ölümünden sonra, Ubeydu'llah-ı Ahrar’ın halifesi olan Abd’Allah ilâhi Simavi İstan­bul'a gelmiş ve Zeyrek medresesine yer­leşmişti. Simavi, çok büyük bir Nakşi Şeyhi idi.

İstanbul'da Nakşibendiliğin en önemli öncülerinden birisi olan şeyh Abda'llah ilâhi Simavi daha sonra Alaeddin Ali el-Tusi ile birlikte Horasan'a gitmişti. Semerkand'da Hâce Ubeydullah-i Ahrar’ın yanında bulunması, Anadolu'ya dönerken yanında Amiri kulal soyundan eş-şeyh es-Seyyid Ahmed el-Buhari, ken­disine refakat etmişti. Şeyh ilâhi Simav'da önemli bir Nakşibendi grubu meydana getirmişti. Böylece Şeyh ilâhi etrafında bir menâkıp hâlesi oluşmuştu. Horasan kö­kenli Şeyh İlahi ile halifesi Ahmet Buharı, çevrede çok büyük bir şöhrete ulaşmış­lardı. Bu şöhret İstanbula ulaşınca, İstan­bul'a gelmesi için tekliflere dayanamayan şeyh ilâhi, halifesi, es-Seyyid Ahmed Buhari'yi İstanbul'a göndermişti. Emir Buharı İstanbul'da şeyh İlâhi de Simav'da irşad faaliyetlerine devam ediyordu. Bu­rada, Fatih’in sûfi çevrelere çok önem vermesine rağmen, niçin Nakşilere gerekli ilgiyi göstermediği sorusu sorulabilir. Bu soruya, Fatih'ten ziyade onun çevresinde bulunan Halvetilcrin, Bayramilerin etkisi olduğu şeklinde cevap vermek gerçeğe en yakın cevab olabilir. Şeyh ilâhi İstanbul'a, Manisalı kazasker çelebinin ricası üzerine gelmiştir. Şeyh İlâhi'nin şöhreti, kısa za­manda devlet ricali üzerinde etkisini gös­termişti. Ayasofya camisinde verdiği tasavvûfi vaazlar, halk üzerinde de çok etkili oluyordu.

Nakşibendiye tarikatı İstanbul'a şeyh İlâhi ile birlikte yerleşmiş oldu. İstanbul'da, zeyniler şeyhi, şeyh Muslihi'd-Din Vefa ile yakın ünsiyet içinde bulunmuştur. Bu­nun için de diğer tarikatlardan ziyade, Nakşiler, Zeynilerle işbirliği yapmışlardır. Daha sonra İstanbul'dan uzaklaşan şeyh İlâhi, Vardar Yenicesin'e çekilmiş ve orada vefat etmiştir.[1]

Şeyh ilâhi, vardar yenicesinde vaaz ve nasihatlan ile iyi bir sûfi muhit meydana getirmişti.

Osmanlı sultanlarından II. Beyazid, tasavvufu çok ilgi gösteren bir sultandı. Şeyh ilâhinin yerine geçen Nakşi Şeyhi Seyyid Ahmet b. Muhammed el-Buhari (öl: 922 H) ye de II. Beyazid gerekli ilgiyi göstermişti. II. Beyazıt, Nakşiliğin ilgiye mazhar olduğunu görünce, Fatih'te bir mescid ve hücreler inşa ettirmişti. Daha sonra Ayvansaray'a ikinci bir tekke ya­pılmıştı. Ahmet el-Buhari'nin en önemli halifesi ise Bursalı Şeyh Muhammed Lamiî çelebi (öl: 937 H) ve Hakim çelebi diye anılan Şeyh Muhammed b. Seyyid Ahmet ile damadı olan Mahmud Çelebi'dir. (öl:938 H)

Seyyid Ahmed el-Buhari, bir taraftan piri Halife-i Hamidi ile Eğirdir havalisine nü­fuza çalışırken, diğer taraftan Lamiî Çelebi'yi Bursa'da faaliyetle görevlendir­mişti. Damadı Mahmud Çelebi'yi İse Edirnekapi dışındaki zaviye de görevlen­dirmişti. Mahmud Çelebi, Edirnekapı'daki zaviyede ve Emir-i Buhari dergahındaki şeyhliği esnasında nakşiliği çok önemli bir yere getirmişti. Onun vefatı üzerine Abdu'llatif Efendi (öl:971 H), Mahmud Çelebinin postnişini sıfatı ile Nakşilere çok mutlu bir dönem yaşattı. Abdu'llâtif Efendinin eniştesi kazasker kızıl Abdu'r-Rahman efendi 958 Hicride Sadr-ı Rûm olunca, bu siyasi otorite Nakşiler için çok rahat nefes alınan bir dönem olmuştu.

Ahmed el-Buharinin yukarıda zikret­tiğimiz üç önemli halifesi ve onların hali­feleri Nakşibendiliği bugüne kadar gele­cek sağlam bir zemine oturtmuşlardır.

Özellikle, Hakim çelebi ve Mahmud çele­binin burada çok önemli katkıları olmuş­tur. Hakim çelebinin halifeleri olarak, Baba efendi unvanı ile maruf olan Şeyh Mahmud (öl: 987 H) kavaklızâde şeyh Mehmed efendi (öl:100 H) ve Şaban efendi'yi (öl:1002) sayabiliriz. Bu zat daha son­ra, Kavaklı-zâde yerine Emir buhari der­gahına postnişin olunca III. Murad ile iyi bir dostluk tesis etmişti. Mahmud çelebinin halifelerine gelince, Şeyh Muhammed Efendi (öl: 931) hilafet alınca, Bursa'da Molla fenari Camisi ya­nındaki zaviyesinden halkı irşad ediyor­du. Diğer bir halifesi olan Muslihi'ddîn Mustafa b. Hace Şaban (öl: 969) da önem­li hizmetlerde bulunmuştur. Bu zat, Mahmud Çelebi'den aldığı hilafeti, bu za­tın damadı Abd'al-lâtif Efendi'den Kasım­paşa'da kendi ismine izafetle mâruf olan mescid-i yaptırmış ve burada Nakşiye sohbetlerini cazip haİe getirmiştir. Osmanlı Sultanları arasında II. Bayezid’in sûfi çevrelere gösterdiği ilgi dikkat çekici bir boyutta gelişti. I. Selimde aynı politi­kayı izlediyse de, Şah İsmail’in Anadolu'­da Alevi kökenli tarikatları teşvik etmesi, I. Selimin dikkatinden kaçmadı. Bu Tari­katlar, Kalenderiler, Haydariler ve Abdal­lar gibi Seyyar derviş grupları ile Anado­lu'da yayılmaya çalışıyordu. Bu gruplarla Anadolu'ya hulul etmeye çalışan Safevî'ler, Osmanlılar için ciddi bir tehlike teşkil etmeye başlıyordu. Çaldıran'da ye­dikleri darbeden sonra, bu batini kökenli tarikatlar Anadolu'da fazla yayılma isti­dadı bulamayıp, gizli bir zeminde azınlık halinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Osmanlı siyaseti, Alevi kökenli tarikatlere karşı, Sünni çizgideki tarikatleri herzaman desteklemiştir.

Sünni İslârn çizgisinde rağbette olan bu tarikatların başında Maveraunnehir'den gelen Nakşibendi'ler vardı.  Bunun için özellikle Sultan Süleyman, Anadolu'nun alevileşmesine karşı, sûnni İslâm çizgi­sinde olan Horasan kökenli Nakşiliği cid­di şekilde desteklemiştir. Sultan Süleyman, Kalenderilik gibi birta­kım sûnni İslâm dışındaki tarikat men­suplarının sürgün edilmesi için fermanlar çıkarmıştır. Kafir ve zındıklara karşı Nakşibendiyeden yararlanan Sultan Sü­leyman, Şeydi Gazi zaviyesine Nakşi Şey­hi,  Şeyh Envarİ'yi  (öl:973 H) getirerek, sûnni İslâm çizgisindeki Nakşiliğe no ka­dar önem verdiğini göstermiş oldu. Daha sonra bu zatın, Bursa'ya çekilerek, Bur-sa'da faaliyet gösterdiğini görüyoruz. An­cak, diğer şehirlerde de Nakşilik, rağbet gören bir tarikat olarak gelişiyordu. İs­tanbul'da Ebu Said b. eş-Şeyh Sun'allah (öl: 980 H) Medrese ve tekke muhitlerin­de sevilen ve sayılan bir Nakşi Şeyhi idi. Bunu da Sultan Süleyman, Şah İsmail’in zulmünden kurtararak Diyarbakır,  ora­dan Haleb'e ve sonrada İstanbula getirt­miştir. Sultan Süleyman aynı saygıyı, Ubeydu'llah Ahrar'a da göstermiştir. Eyub'da onun için bir mescid ve tekke yaptırmıştır. Diğer yandan İstanbul'da ki Nakşi Şeyhlerin en Önemlilerinden biri de eş-Şeyh Muhammed b. Kemâlu'd-Din el-şaşî el-Ferkandi'dir.  Bu zat, Sultan Selim’in güvenini kazanmıştır. Nakşibendilik, Anadolu'da iki koldan ya­yılmaya başlamıştır. Birincisi, İs­tanbul'daki Nakşi Şeyhlerinin gönderdiği halifelerin  faaliyetleriyle; İkincisi de, doğrudan doğruya Anadolu'ya ve Rumeli'ye yerleşen Nakşi Şeyhlerinin faaliyetle­riyle. Bu şeyhlerden biri Akşehir'de yer­leşmiş olan eş-Şeyh Baba Ni’met Allah b. Mahmûd el-Nahcavani (öI:920 H) dir. Bu zat, Şeyh'ul ulvan ismiyle şöhrete ulaş­mıştır.

Nakşi şeyhlerinin ençok yerleştiği şehirle­rin arasında İstanbul'dan sonra Bursa gelmektedir. Lâmi'i Çelebi'den beri Bursa, Nakşilere çok sıcak bir sığınma yeri ol­muştu. Şeyh Mahmut Çelebİ'nin halifesi Mişmal-Zâde şeyh Mehmet Efendi (öl:931 H) ile desteklenen bu cereyan, meşhur va­iz Şeyh Bâli Efendinin (ö1-.980 H) vaazları ile kuvvetlenmişti. Bursa'da Şeyh Ali E-fendi (öl:1040 H), Özbek Pir Mehmet Efendi (ö1:1070 H) de bu şehirde Nakşiliğin gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlar­dır.

Ayrıca Bursa'da birçok Nakşi kolları dik­kat çekmektedir. Şeyh Şâmiye mensub ci­lan kol ile Şeyh Mahmud-i Urmavi'ye mensup olan kol, bunlar arasında dikkat çekmektedir.

Daha sonraki yıllarda Anadolu'da ve Türkistan'da Nakşiliğin Muceddid'ler ko­lu dikkat çekmeye başlayacaktır. Klâsik Nakşilikte Vahdet-i Vucud fikri ön planda olmakla beraber, sûnni islâm çizgisindeki yaşayış modelleri dikkat çekici bir boyut­ta kendini göstermiştir. Muceddid'ler ola­rak ortaya çıkan yeni Nakşi ekolünde Vahdet-i Şuhûd ön planda görülüyordu. Bu hareketin temsilcisi es-Seyyid eş-Şeyh Muhamed Murad b. es-Seyyid Ali el-Huseyni el-Nakşibendi el-Buhari el-Muradi (H. 1050-1132)  dir.

Semerkand'dan başlayarak, uzun bir seyahata çıkan Şeyh, Şam'da uzun süre kaldıktan sonra İstanbul'a gelmiş, Eyub semtine yerleşmiştir. Ancak, İstanbulda beşyıl kalarak tekrar Şam'a dönmüştür. Fakat 1120 Hicri'de tekrar İstanbul'a gel­miştir. Osmanlı Sultam II. Mustafa'nın dostluğunu kazanmıştı. Sultan'a yakınlı­ğından dolayı onu kıskananlar, çeşitli sı­kıntılara uğrattılarsada İstanbulda vefat edinceye kadar kalmış ve Nişanca'da bir medreseye defnedilmiştir. Daha sonra İs­tanbul'daki Muceddid hareketinin başına Murad-ı Buhari'nin Samdaki oğlu, Seyyid Bahac'd-Din Muhammed el-Muradi (öl:1159H) geçmiştir. Ancak bir müddet sonra kendisi Şam'a çekilerek, İstanbul'u muktedir halifelerine bırakmıştır Böylece Muceddidilik hem Şam'da, hem de İstan­bul'da yayılma imkanı bulmuştur. Daha sonra oğulları Ali el-Muradi (öl:1184 H) ve Ebu Ali Nizâme'd-Din Hüseyn el-Muradi (öl:1188 H) Şam'da Muceddidliğin temsilcisi olmuşlardır. Murad-ı Buhari ve halifeleri sayesinde İs­tanbul'da ve Anadolu'da yayılma imkanı bulan Muceddidilik, Ahmed-i Yekdest ve onun halifesi olan Şeyh Emin-i Tokadi ile sağlam şekilde yerleşmiştir. Bu zat sadece ilmi kudretiyle değil, musikiye olan vuku­fu ve hüsnü hattı ile de şöhrete ulaşmıştır. Daha sonra Nakşiler içinde Kaşgarilerin dikkat çektiği görülmektedir. Türkistan kökenli Nakşilerin çoğu, Kasani (öl:949H) koluna bağlı idiler. Bunların bir devamı olan Nakşilerden birçok kişi şiir ve edebi­yatta şöhrete ulaşmıştır. Nidai mahlası ile lirik şiirler yazan Derviş Abdullah olarak bilinen Mevlâna Azlıari Kaşgari, İdris köşkü yanındaki tekkede on iki yıl irşadda bulunmuştur. Onu takib eden Nakşilere Kaşgariler denmiştir.

Kaşgari'lerin liderliğini de Abdullah Nidai Kaşgari yapmıştır. Nakşibendiliğin diğer önemli bir Kolu'da Halidîler olarak şöhret bulan Muhammed Cân'a bağlı olarak gelen koldur. Mu­hammed Cân ise, Gulâm Ali Dıhlevi'nin halifesidir. Muhammed Cân Mekke'de iken, Osmanlı Devletinin bazı üst düzey yöneticileri de kendisine intisapda bu­lunmuşlardır. Sultan Abdu'l-Aziz’in annesinin de bunlar arasında olduğu rivayet edilmiştir. Muhamed Çan'ın halifelerinden olan Abdullah Ferdî (öl:1274 H), Anadoluda Nakşiliğin yayıl­masında çok etkili olmuştur. Abdullah Ferdî, Şeyhü'l-İslâm Arif Hikmet Bey’in desteği ile Emir Buhari dergahına Şeyh olmuştur. Muhammed Çan'ın diğer önemli halifelerinden birisi olan Ödemİşli Hacı Halil Hilmi (öl:1285 H) de memleketinde irşâd görevini yerine getirmiştir. Bursa'da Muhammed Cân'a bağlı olan ha­life Şeyh Ahmed Baba (öl:1287H), Şeyh Muhammed Bahaeddin (öl:1320 H), der­gahın irşâd görevini üstlenmişlerdir. Anadolu'da şöhret bulan Nakşi kolların­dan birisi de Mevlanâ Halid’in temsil etti­ği koldur. Mevlanâ Halici, doğu, orta ve batı Anadoluya gönderdiği halifeleriyle Nakşiliğin Halidi kolunu yaymaya çalış­mıştır. Mevlanâ Halidinin halifeleri olan Abdullah-Hakkari ve Seyyid Taha el-Hakkari doğuda ciddi şekilde Halidiliği yaymıştır. Halid el-Ceziri'yi Cizre'ye, İs­mail el-Şirvani'yi (öl:1277H) Dağıstan'a göndermiştir, Böylece Nakşiliğin Kafkas­ya, Dağıstan, Kazan havalisinde yayıldı­ğını görüyoruz. Yine Mevlanâ Halidin Halifeleri arasında, Rusya'ya karşı verdiği cihatla      şöhret bulan Şeyh  Şâmil Dağıstanide vardır. Mevlanâ Halid’in di­ğer önemli halifelerinden birisi, Şeyh Fey-zullah er-Zurûmi'dir. Bu zat sayesinde Nakşilik Karadeniz havalisinde yayılmış­tır. Halidiliğin Urfa'da yerleşmesini sağ­layan halifelerden birisi de eş-Şeyh Muhamed Hafız er-Ruhavi veya Urfavi'dir. Bu zatın halifesi olan Şeyh Ali Rıza bölgede çok önemli hizmetler yap­mıştır.

Mevlanâ Halid’in Mekke'de ikamet eden halifesi Abdullah el-Erzincâni, Ahmed Si­yahı, Muhammed el-Hanî (öl: 1279 H), bu bölgede hizmet etmişlerdir. Abdullah el-Erzincani'nin halifesi olan Halil Hamdi Dağıstani ile babası Şeyh Yahya, Dağıs­tan'da önemli hizmetlerde bulunmuşlar­dır. Ahmed Siyahı Kastamonu'da vefat et­tiğinde yerine oğlu Seyyid Ahmed Hicabî geçmiştir (öl: 1306 H). Halidiliğin İstanbul kolu ise Şeyh Ahmed el-Egrubuzi'nin  hilafetinde  istikrarlı  bir hale gelmiştir. Halidiîiğin halifeleri Abdu'l-Fettah el-Akarî ve Abdu'llah el-Haravi   İstanbul'da  hizmet etmişlerdir. Daha sonra Halidiliğin temsilcileri ara­sında Abdu'llah  el-Haniyi   (öl:1279H), Şeyh Yusuf Efendiyi (öl:1260H), el-Hacc Mehmet Efendi'yi ve Ahmet Ziya ed-Din Mustafa   el-Gümüşhanevi   (öl. 1311H)  yi görüyoruz. Gümüşhanevî'nin yüz on altı halifesi olduğu rivayet  edilmektedir. Gümüşhanevî'nin sûfilik tesiri Mısır, Hi­caz, İstanbul ve Anadolu'da etkili olmuş­tur. Halifeleri olan es-Seyyid, İsa ve es-Seyyid Atiyye, Gümüşhanevinin yolunda devam etmişlerdir.

Daha sonraki yıllarda Nakşibendiliğin bazı kolları Halvetilik, Celvetilik, Mevle­vilik ve Kadirilik gibi sûfi cereyanlarla da sentez yaparak, yaşamaya devam etmiş­tir. Ancak, Nakşibendiyye Tarikatı, muh­telif Hilafete bağlı olarak XIV. yüzyıldan beri değişik bölgelerde ve Anadolu'da ya­şamaya devam etmiştir. Nakşibendiliğin Muceddidilik çizgisinde, yani Vahdet-i Şuhud çizgisinde, sûnni İslâmın içinde yaşamaya devam ettiği söylenebilir. Nak­şilik, tarihi süreç içinde açık ve gizli zikir metodiarmı devam ettirmiştir. Ancak bazı bölgelerde bazı Nakşi kollan gizli zikri tercih etmiştir. Nakşilikte Rabıta yöntemi önem taşımaktadır.

Nakşibendiyye Türkistan'dan bir kolla, Anadolu'ya ve Hindistan'a kadar, Hanefi mezhebine bağlı bölgelerde geniş bir ka­bul görmüştür. İmam Rabbani'nin döne­minde Nakşilik Hindistan'da çok rağbet görmüştür. Şeyh Ahmet Sirhindi'nin (1564-1624) Nakşiliğe kazandırmaya çalış­tığı yenilik hareketi, aslında daha önce Nakşilik'de görülen Vahdet-i Şühüd eko­lünün yenilenmesinden başka birşey de­ğildir. Nakşiiiğin bugün de Türkiyede en yaygın tarikatlerden biri olduğunu söyle­yebiliriz.

 

Nasıra:

 

Aşağı Celile'de Filistin'de İsa'­nın doğduğu yer. Arapçadaki Nasrani isminin buradan geldiği söylenmektedir. İsa'ya Nasıralı İsa denmiştir. Yeni Ahit'te [2]da bu ko­nuda bilgi verilmiştir. İsa'nın yaşadığı dönemde Nasıra çok önemli bir Yahudi yerleşim yeridir. Hıristiyanlığa ait ilk dö­nemlerle ilgili kalıntı olarak sadece Mer­yem Kuyusunun varlığı dikkat çekmek­tedir.

Haçlılar 1099 yılında Nasıra'yı başkent yapmışlardı. Salahaddin-i Eyyubi bu böl­geyi 1187 yılında Haçlılardan geri almış ve Hıristiyan etikisini yok etmiştir. XVI. yüzyılda Filistin bölgesi Osmanlı Devleti­nin eline geçmiş ve XX. yüzyılın ilk çey­reğine kadar dörtyüz yıla yakın bölgede Osmanlı egemen olmuştur. XVI. ve XVII. yüzyıllarda bölgeye Hıristiyan yerleş­mesine izin verilmiştir. Bugün Nasıra'da çok sayıda Hıristiyan bulunmaktadır. Nasıra'daki en önemli Hıristiyan tapınağı “Meryem müjde kilisesidir”. Burada bu­lunan mağaranın Cebrail’in, Hz. Meryeme hamile kalacağını müjdelediği yer olduğu kabul edilmektedir. Nasıra'da birçok müze ve Hıristiyan emanetlerinin saklandığı yerler vardır. Bugün Nasıra, bölgenin çok önemli bir ti­caret merkezidir. 195 7'den sonra Nasıra’nın doğusunda bir Yahudi yerle­şim birimi oluşturulmuştur. Buraya bu­gün Yukarı Nasıra (Nezaret İllit) denmek­tedir.

Nasıra, İsa'nın doğduğu Beytelehem’in bulunduğu yer olması itibariyle Hıristi­yanların nezdinde manevi bir kent olma özelliğini, korumaya devam etmektedir.

 

Nebatîler:

 

Suriye ile Arabistan arasın­daki sınır bölgede ve Fırat ırmağından Kızıldeniz'e kadar uzanan topraklarda yaşamış olan çok eski bir Arap kabilesidir. Nebatilerin şöhreti, Arabistan’ın iç bölge­lerindeki halkların sahil şeridindeki halk­larla yaptıkları ticarette oynadıkları aracı rolle, kendini göstermiştir. Çünkü kervan ticaretini ellerine geçirmişlerdi. M.Ö. II. yüzyılda, Selev-Kos krallığının zayıfla­dığı sırada Nebatiler, sınırlarını kuzeye ve doğuya doğru genişletmişler ve hatta Kızıl denizin doğu kıyılarına sahip olmuş­lardır. M.Ö. 85'ten sonra da Şam'ı ve bu­gün Lübnan sınırları içinde kalan bölgeyi ele geçirmişlerdir.

Nebati kralı III. Aretas, Romalı kuman­dan Pompeius'un Filistin'e girmesinin (M.Ö. 63) ardından, Roma'ya bağımlı kaldıysada, Şam'ı ve öteki toprakları elin­de tutmayı devam ettirmiştir. Nebatilerin Roma’nın müttefiki oldukları son dönem­leri, refah içinde geçmiştir. M.S. 105-106 yıllarında da Romalılar Traianos döne­minde, bu bölgeyi eyalet haline getirmiş­tir. Eyalet merkezide Şeria nehrinin doğu­sundaki Bostra olmuştur.

 

Necran:

 

Arabistan'ın güneybatısındaki plato bölgesinin adıdır. Yemen’in sınırı boyunca uzanan bölgeye Necran bölgesi denmektedir. Bölgenin batısında Asir pla­tosu, orta kesimde Necran platosu, doğu­sunda ise Rebû'1-Hali bulunmaktadır. Necran bölgesine Romalılar, M.Ö. 24 yı­lında girmişlerdir. Bu bölgede M.S. 500-635 yıllarında çok önemli bir Hıristiyan kolonisi vardı. Hatta Hz. Peygarnber’in Necran Hıristİyanlarma islâmı tebliği için Mugire b. Şü'beyi gönderdiğini kaynaklar nakletmektedir. Hz. Peygamber daha son­ra, Necran Hıristİyanlarma, hitaben bir de mektup yazdığından bahsedilmektedir. Bu mektubun metni günümüze kadar in­tikal etmiştir.         “Tanrı elçisi Muhammedin, Necran keşişlerine: İbra­him, İshak, Ya'kub'un Allah'ı adıyla! Ben sizi yaratıklara tapma yerine, Allah­'a kulluk etmeye çağırırım. Ve yine sizi yaratıklarla olan ittifakınız yerine, Al­lah'la ittifak etmeye çağırıyorum. Şayet onu kabul etmezseniz; insan başına cizye vereceksiniz. Cizyeyi de reddederse­niz sizinle savaşacağım. Selamlarımla”.

Hz. Peygamber’in bu mektubundan son­ra, Necrân Hıristiyanları Medine'ye altmış kişilik bir heyet göndermişlerdir. Heyetin başında, kendi midraslarının (mektep ve­ya mahkeme) papazı ve reisi olan Ebû Harise b. Alkame, onun yardımcısı Abdu'l-Mesih ve kervana reislik yapan el-Eyhem vardı. Necran heyeti, Medine'ye ikindiye doğru gelmişler ve mescidde Hz. Peygamberin huzuruna çıkmışlardı. On­lar mescidde ibadet etmek istemişlerdi. Ashab buna itiraz etmekle beraber Hz. Peygamber, onlara mescidi bırakmıştır. Onlarda doğuya doğru dönerek ibadetle­rini yapmışlardı.

Yine İbn Hişam'ın bildirdiğine göre Necrân heyetinin arasında itikad farkları vardı. Bunların bir kısım Melkitî, diğerleri başka mezhep mensupları idi. Ertesi gün Hz. Muhammed, Necran heyeti adına ko­nuşan dini liderleri Ebû Harise ile başkan­ları Abdu'l-Mesih'i İslâmiyeti kabule da­vet etmişti. Onlar ise “Biz senden evvel müslüman olduk” diye cevap vermişler­di. Hz. Peygamber, “yalan söylüyorsu­nuz, sizi islâmiyeti kabulden üç şey alı­koymaktadır. Bunlar: Domuz eti yeme­niz, Haç'a tapmanız ve Allah'ın oğlunun bulunduğuna inanmanızdır”. Bu defa onlar: “ya Muhammed! İsa’nın babası kimdir?” diye sordular. Hz. Muhammedin bu soruya hemen cevap vermeyip sustuğu, Hz. İsa'nın, şahsiyeti ve Hıristiyanlıkla ilgili birçok konuyu içi­ne alan Al-i imran süresinin baştan sek­senden fazla ayetinin nazil olduğu bildi­rilmiştir.

Necran heyeti, ölüleri diriltmesi, hastaları tedavisi, gaipten haber vermesi ve ça­murdan kuş yapması gibi mucizelerden dolayı İsa'nın “Allah” olduğuna kail ol­muşlardı. Yine babasız yaratılmasından dolayı da ona, Allah'ın oğlu diyorlardı. Yine “yaptık, emrettik, yarattık, hük­mettik” gibi Allah kelamlarından da Al­lah'ın İsa'nın “üçün üçüncüsü” olduğuna kanaat getirmişlerdir. Al-i imran suresinin seksenden fazla ge­len bu ayetlerinde İslâmın Allah inancı, peygamberlere atfettiği önem, Hz. İsa'nın mucizevi doğumunun tasdiki, Hz. İsa'nın gösterdiği mucizelerin, İsa'nın peygam­berliğine delil olabileceği konulan işlen­miştir.

Necranlılarla tartışma devam edip gide­ceğinden Hz. Peygambcr'e, Allah, onlarla mübâheleye (lanetleşmeye) girmesini em­retmişti. Böylece, davasında haksiz olanın üzerine Allah'ın laneti istenecekti. [3]Hz. Peygamber’in mübâhele teklifi karşısında Necrân heyeti, özel müşavere için bir kenara çekilmişler ve Abdu'l-Mesih “Muhammed gönderilmiş bir peygamberdir. Biliyorsunuz ki, pey­gamberlerle lânetleşen kavmin zürriyeti kesilir. Onunla lanetleşmeyi kabul et­meyiniz. Ve kendisiyle bir antlaşma ya­parak dinînizde kalınız” demiştir. Bu gö­rüşü kabul eden Necranlılar, Hz. Pey­gambere gelerek “Ey Ebu'l-Kasım! seninle lanetleşmemeye karar verdik. Seni kendi dininle başbaşa bırakacağız. Biz de kendi dinimize döneceğiz. Bizim hakkımızda is­tediğin gibi hükmet. Biz sana istediğin şe­yi verelim ve seninle antlaşma yapalım. Yalnız bize ihtilaflarımızı halletmesi için bir müslüman hâkim gönder.” demişler­dir.

Hz. peygamber de, İslâmın “genel dini müsamahası” gereği olarak, Necranlıların tekliflerini kabul etmiş, cizye karşılığında maddi ve manevi güvenliklerinin İslâm devletine ait olduğunu bildirmiştir. Ayrı­ca, ihtilâf konularını halletmek üzere de Ebu Ubeyde'yi vazifelendirmiştir.

 

Néo-Thomisme:

 

Thomas d'Aquine'nin felsefesidir. Bu felsefe, XX. yüzyılın ba­şında, modernizm karşısında yeniden gözden geçirilmiştir. Buna göre, ortaçağ ilahiyat düşüncesini, modern bilimin ke­şiflerini gozönünde bulundurarak yeni­den yorumlamak gerekir. Yeni tornacılık, skolostik düşüncede silikleşen bazı yönle­rin çağdaş ruhi temayüllere uygun olarak yorumlanmıştır. (Özellikle, ilk sebebin kendiliğinden oluşu, hylemorphizmcin izafiyetçiliği gibi çağdaş temayüllere gö­re). Buna karşılık, aziz Thomas'ın eserinin açıkladığı sahte-ilmi muhayyilenin geçersizliğinin reddini ilân etmiştir. Bu tema­yüller, çok şiddetli tartışmalara muhatap olmuştur. Hatta bu tartışmalar yeni-thomacılar arasında bile olmuştur. Böyle­ce, yok olandan daimi olanı kurtarmaya bağlı olan tarihçilerle, ortaçağ düşüncesini modern bir ifade şekline sokmaya çalışan Thomist'ler arasında canlı münakaşalar cereyan etmiştir. Yeni Thomacılık hiçbir zaman savunma planından ayrılmamış ve daima modern teoriler karşısında savun­macı bir tutuma bürünmüştür. Zaman zaman bu akımın temsilcileri, modern akımlar karşısında anlayışsızlıkla itham edilmişlerdir. Bu akımın belli başlı temsil­cileri şunlardır: Kardinal Mercier ve Louvain okulu, Zuit  Louis Billot, Dominiken Settillanges ve Gillet, Jaques Maritain ve Etienne Gilson'dur.

 

Nestorilik:

 

Hz. İsa'dan sonra Yahudi­liğin ve Roma devletinin baskıları altında gelişen Hıristiyanlık, Roma imparatoru Konstantin’in 313 yılında yayınladığı Milan fermanına kadar, gizlilik ve siyaset içinde propaganda yaparak yayılma im­kanı bulmuştur. Ancak bu dönemden sonra yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Üç asırdır uyuyan veya surda veya burda kabul gören dinî kökenli ihtilaflar birden su yüzüne çıkmış ve Hıristiyanlık ciddi şekilde teolojik kavgaların içine girmiştir. Bu kavgaların en önemlisi ve merkezi krîstoloji konusuydu. Bu teolojik kavgaların beslendiği yerler, ise Antakya ve İskenderiyye okullarıydı. İşte İskenderiyyeli rahip Arius, oğulu açık bir şekilde baba'ya bağlayarak bunu, diyalektik bir formül içinde ifade etmişti: “Ona göre oğul, baba'nın bir yaratığı idi. Önceden ezeli olarak mevcut değildi. Bunun için oğula ancak dolaylı olarak Allah diyebiliriz, diyordu Arius”. Çünkü ona göre oğul, Baba ile iradesiyle birleş­mişti. Arius'un bu öğretisi ilk defa İskenderiyye piskoposu Alexandre tara­fından mahkum edilmişti. Fakat Arius, doktrinini inatla savunmuştu. Roma İm­paratoru Konstantin, bu itizal hareketini bertaraf edebilmek için İznikte 325 yılında bir konsil toplayarak, Arius'un görüşleri­ni tartışmaya açmıştı. İznik konsilinde oğul'un, Baba ile ilişkisi Yunanca Homoousios kelimesi ile belirtildi. Bu da tam olarak Arius'a karşı olan “oğulun Baba” ile aynı olduğu fikrini ortaya ko­yuyordu. Böylece 325 İznik konsiİinde Arius aforoz edilmişti. Artık Arius'un fikirleri kiliseden dışlanmıştı. Ancak Arius'un etkili olduğu Mısır bölgesi Arius'a bağlıydı. Bunun için ileriki yıllarda Roma İmparatoru Konstantin,  Ariusçulara   önemli   tavizler   vermeyi   bile   düşündü. Çünkü Mısır, Rpma’nın tahıl anbarıydı. Ariyanizm adı altında Arius hareketi, İtalya'da, Gaule'da, İspanya'da ve Afrika'­da bir müddet daha yaşamışsa da VII. as­rın sonunda tamamen kaybolmuştur. Yine Teslisin ikinci  uknumu konusu, durmadan   kiliseyi ve  Hıristiyan top­lumunu meşgul etmeye devam etmiştir. Birinci İstanbul konsilinde (381) Teslisin unsurlarının ulûhiyeti tartışılmış 431 Efes konsilinde ise, İsa'nın annesi Meryem’in “insan annesi mi yoksa Tanrı annesi mi?” olduğu hususu tartışma konusu edilmiştir. 381 I. İstanbul konsiîinden itiba­ren teslisin üç unsurunun aynı olduğu ve tek ilâhi tabiata sahip olduğu şeklindeki kilise doktrini, revaçtaydı. Şimdi ise yeni bir problem ortaya çıkıyordu; Teslisin ikinci unsuru, insan tabiatıyla, tesliste na­sıl bir birleşme yapabilmişti? Bu konu 431 Efes Konsilinde yeniden tartışmaya açıl­mıştı. Bu konsilde Antakya ve İstanbul birleşerek Nestorius'u aforoz etmişlerdir. Yine bu tartışmada da yukarıda belirt­tiğimiz iki ekol öncülük yapıyordu. İskenderiyye ekolü: İsa'nın Tanrısal tabatı üzerinde israr ediyordu., Antakya ekolu ise, bu ifadelerde tehlike görüyor­du. Buna göre insani tabiat, ilâhi tabiat ta­rafından yutulmuş oluyordu. Bunun için Antakya ilahiyatçılarından Tarsuslu Diodore ve Mopsuestte'li Theodore, İsa'­nın beşeri tabiatı üzerinde israr ettiklerin­den ve bedenleşmiş kelime olan İsa'da ay­rı tabiatın varlığını ileri sürdüklerinden ana doktrinden uzaklaşmakla itham olunmuşlardı. Şüphesiz böyle bir öğretinin mantıki sonucu, İsa'nın annesi olan Mer­yem’in, Allah annesi değil; sadece İsa'nın annesi olabileceğidir.  Meryem’in,  Allah annesi unvanını kabul etmeyen vaizlere karşı halk şiddetli bir reaksiyon göster­mişti. Ancak devrin İstanbul piskoposu olan Nestorius, vaizleri savunan ifadeleri ile bazılarınca yeni itizalin taraftan kabul edilince kızgınlık daha da şiddetlenmişti. Bu şiddeti, Cyrlle daha da körüklemişti. Çünkü o, Nestorius'un öğretilerinde yal­nız Ortodoks Katolik imanına bir saldırı değil; aynı zamanda kilise hiyerarşisi içinde Antakya'nın prestijini yükseltmek ve bir defa daha, İstanbul'u küçültmek konusunu da görüyordu. Bunlar, Nestorius'un mahkumiyetindeki gayretin nedenini açıklamaktadır. Hem Cyrille, hem de Nestorius papa I. Celestin’in hük­müne başvurmuş; papa, Nestorius'un öğ­retisini reddetmişti.  Cyrille papa adına hareket ederek,  rakibi olan Nestorius'u aforozu   gerektiren hatalar  listesini  papa'ya takdim etmiştir. Bunun üzerine or­talık karışınca, imparator II. Theodose, konunun aydınlanması için 431'de Efeste bir konsil toplamaya karar vermiştir. Papanın temsilcisi olan Cyrille,   Nestoriusu  mahkum etmek için  Antakyalıların ve papalık delegelerinin gelme­sini beklemeyi reddederek, Efes konsilini (431), yüz elli üç piskoposla açmıştı. Efes konsili “İsa'nın bir kişilikli iki tabiatlı olduğunu” kabul ederek Nestorius'un gö­rüşünü mahkum etmişlerdir. İstanbul Piskoposu olan Nestorius, İsa, içinde Al­lah'ın kelimesinin bulunduğu bir insan­dan başka bir şey değildir, diyordu. İsa, İnsan-Allah değil; sadece Allah taşıyıcısı olduğu kanaatini açıklamıştır. Böylece İsa, Nestorius'a göre iki ayrı uknumdan te­şekkül ediyordu. Bunlardan biri ilâhi, di­ğeri insani idi. Ona göre böyle düşünmek, İsa'nın ulûhiyetine halel getirmiyordu. Çünkü ona göre İsa, beşerî tabiatıyla tam insan, ilâhi tabiatıyla da tam ilâhdı. Yine Nestorius'a göre, bu iki tabiat  İsa'da müstakil  olarak  mevcuttur. Önce veya sonra birleşmiş olması söz konusu değil­dir. Bu nazariye Meryem'i, beden, nefs ve aklî nefisten ibaret insan İsa'nın, annesi olarak tavsif edecek bir şekilde ifade edilmiştir. Bu şu demekti: Doğduğu zaman İsa, sadece bir insandı, sonra Logos'un (kelâm=kelime) insan bedenine girmesiyle Allah olmuştur.  Nestorius'a göre Mer­yem, İsa'nın insaniyetinin annesidir, ulûhiyet tabiatının değil. Bunun için Mer­yem “Allah annesi= “Theotokos” olarak çağrılamaz. O, sadece İsa'nın annesidir, yani ehristokosdur. Meryem, kendinden daha önce olan bir şeyi doğuramaz. O, bu haliyle sadece bir insan annesidir (Anthropotokos) dur. 431 Efes konsili, Nestorius'un bu görüşle­rini mahkum ederek resmi kilise için şu görüşlerin geçerli olduğunu ilân etmiştir: “İsa'da iki tabiat (Hypostatiquement) bir­leşmiş, insaniyat ve ulûhiyet bir tek uknum olmuştur. Bakire Meryem bir in­san annesi değil; ilâhi bir uknumun an­nesi olarak, Allah Annesidir”. Efes konsili aforozundan sonra, M. 435'te Libya'ya sürülen Nestorius, orada ölmüş­tür  (450). 431 Efes konsilinden  sonra Urfaya (Edesse) sığınan Nestorius taraf­tarları, orada bir okul açmışlardır. Bu okul daha sonra “M.489'da İmparator Zenon tarafından kapatılmıştır. Bundan sonrada Nestorius cereyanının durmadığını ve İran'a iltica ederek Nusaybin de yeni bir okul açtıklarını görüyoruz. Diğer yandan Irak, topraklarında Seleuci-Ctesiphon'da Nestori kilisesini kurmuşlardır. Özellikle 451 Kadıköy Konsilinden sonra Bizans'ın ve dolayısı ile kilisenin baskısı Nestorilerede uzanmıştı. Suryanilerle bir­likte Nestoriler'de Bizans kilisesi ve Roma kilisesi karşısında rafizi olarak kabul edi­liyorlardı. Bu nedenle Nestoriler, Bizansın takibinden kurtulmak için İran ve Irak topraklarına doğru sığınmaya çalışı­yorlardı. Persler ise, Bizansa olan düş­manlıklarından Nestorilere iyi davranıyorlar ve onları Bizansa karşı kullanmaya çalışıyorlardı. Nitekim Pers hakimiyetin­deki topraklarda dini ve siyasi yönden rahat ediyorlardı. Nestori misyonerleri İran üzerinden Hindistan'a ve Çin'e kadar gitme imkanı bulmuşlardır. Müslüman fetihleri İran ve Irak toprakla­rına doğru genişleyince bölgede Nestori kilisesi yeni bir durumla karşılaşıyordu. İslâmiyetin dini toleransı, onların işine yaramıştı. Hatta İslamiyeti kabul edenler bile olmuştu.

Nestoriler ve özellikle Nestori rahipleri iyi bir eğitim gördükleri için çok bilgin insan­lardı. Süryanice, Latince, Yunanca ve Arapça'yı biliyorlardı. Abbasiler dönemin­de Suryanilerle birlikte Nestorilerde kül­türel hizmete katılmışlardı. XI. yüzyıldan itibaren bölgenin Türk ha­kimiyetine girmesiyle yeni bir dönem baş­lamıştı. Çok sayıda Nestori, Moğol istila­sında ve Türk egemenliğindeki bölgelerde Türklerle birlikte yaşamışlardı. XVI. yüzyılda Nestori kilisesi, ikiye bölünmüştü.

Nestorilerin bir grubu ölen patriğin yeğe­ni Şilemon Bar Mama'yı, bir gurubu da piskopos Yuhanna'yi patrik olarak seç­mişlerdi. Patrik Yuhanna, Roma'da bulu­nan papalığın desteğini almak için çaba sarfetmiş ve bunda başarlı olmuştur. Böy­lece bir grup, Nestori kilisesinden ayrıla­rak, Roma Lâtin Katolik kilisesiyle birleş­mişlerdir. Bu sonucun elde edilmesinde Lâtin misyonerlerinin rolünü unutmamak gerekecektir. Artık bu Nestori kolu, Keldani Katolik kilisesi olarak papalığın yanında yer alacaktır. Bugün bunların patriklik ' merkezi Bağdat'ta bulun­maktadır.

Şilemon Bar Mama’nın patrikliği altındaki Nestoriler, Irak ve Iran bölgesinde yaşa­maya devam etmişlerdir. Bölgede Nestori ve Süryani Hıristiyanlar, Müslümanlar­dan çok Protestan ve Lâtin Katolik kilisesi misyonerlerinin propagandalarına maruz kalıyorlardı. XIX. yüzyıldan itibaren de bölgede Rus Ortodoks kilisesi misyoner­leri görülmeye başlamıştır. Hatta bunların etkisiyle Ortodoksluğu kabul eden Nestoriler Kafkasya'ya göç etmişlerdi. Türk hamiyetinde rahat bir hayat süren Nestori patrikliği önce kuzey Irak'ta daha sonrada Musul'da ve Bağdatta faaliyet göstermişse de, daha sonra Chicago'ya yerleşmiştir. Bugün Chicago’da boya sanayii bunların elinde bulunmaktadır. Dünyada yüzbinden fazla Nestorinin var­lığından söz edilmektedir. Nestorilerin bir kısmı Hindistan'da bulunmaktadır. Bun­lar, Roma Katolik kilisesiyle birleşen Saint Thomas'ya bağlı Hıristiyanlardır. Günü­müzde hâlâ Suriye'de, Kıbrısta Nestorilere rastlamak mümkündür.

 

Neşideler Neşidesi:

 

İbranice Shir hashirim, mükemmel şarkı anlamına gel­mektedir. Buna Neşideler Neşidesi, den­miştir. Eski Ahitteki Neşideler Neşidesi, kendini bir aşk şarkıları derlemesi olarak takdim etmektedir. Koro, sevgiliye cevap vermektedir. Bu, Yahudi liturjisinin bazı bayramlarda muhafaza ettiği beş tomar­dan birisini oluşturur. Yahudilerce “Ne­şideler Neşidesi”, paskalyanın sekizinci günü okunmaktadır. Neşideler Neşidesinin Eski Ahide girişi tartışmalıdır. Talmud bu tartışmaların izlerini mu­hafaza etmektedir. Neşideler Neşidesi 90-100 yıllarına doğru yapılan Jamnia sinodunda resmen kabul edilmiştir. Neşideler Neşidesinin, Hz. Süleyman'a aidiyeti[4], onun resmen kabu­lünde kesin rol oynamıştır. Yahudilikte resmen kabul edilen Neşideler Neşidesi, Hıristiyanlarca da kabul edildi. “Neşideler Neşidesine” benzeyen bu tür eserler, eski yakın-doğu edebiyatında da aranmıştır. Meselâ, Mısır aşk şiirleri, Sü­mer, Babil, Asur ve Suriye-Fenikelilerin Hierogamik metinleri gibi metinler dile getirilmiştir. Şimdiye kadar “Neşideler Neşidesine” en yakın edebiyat türü, Mısır edebiyatındaki “Kalbin büyük sevincinin şarkıları” olmuştur. Diğer edebiyat türleri ile benzerlikler ne olursa olsun “Neşide­ler Neşîdesi”nin ilham kaynağı, Filistinli­lerin İlham kaynağıdır. Bu şarkıların top­landığı veya derlendiği tarih olarak M.Ö. V. ve IV. yüzyıllar gösterilmektedir.

Tabiatçı bir yorum, “Neşideler Neşidesini” din dışı bir şarkılar kollek-siyonu olarak kabul etmektedir. Tarihçi bir  yorum  ise, “Neşideler  Neşidesini” Hz. Süleymanm yabancı bir prensesle ev­lenmesini naklettiği şeklindedir. Mitolojik-kült ekolü yanlılarına göre “Neşideler Neşidesi”, Eski yakın-doğunun hierogamik metinleri ışığında anlaşılma­lıdır. Çünkü bu metinler, Tammuz-Adonis’in aşklarım tebcil ediyordu.

Milâdi I. yüzyıldaki Yahudi yorumu, (özellikle R. Aqiba (50-135) döneminden iti­baren) Neşideler Neşidesinde İsrail için Tanrının alegorik bir aşkını görmektedir. Targum (VII-VIII yüzyıl), Saadiah (942) ve Rashi (1105) “Neşideler Neşidesinde” çı­kışa birçok işaretler bulmuşlardır. Kabbalist Zohar (XIII. yüzyıl) için, Neşi­deler Neşidesi, İsrail’in imanının bütün muhtevasını mecazi olarak ihtiva etmek­tedir.

Hıristiyan kilisesinde “Neşideler Ne­şidesinin” mecazi yorumu XIX. yüzyıla kadar üstünlüğünü korumuştur. Hıristi­yanlar “Neşideler Neşidesinde” insanlık için, kilise için ve Meryem için “İsa'nın Aşkını” keşfetmişlerdir. XIX. yüzyıldan beri, Neşideler Neşidesindeki aşkın din­dışı yönü gittikçe kabul edilmiştir.

 

Neviim (Peygamberler):   

 

Yahudi kutsal kitabı olan Tanah üç bölümden meydana  gelmektedir:Tora-Neviim (Nebiim)- Ketubim. Tora: Tekvin-Çıkış-Levililer-Sayılar-Tesniye.

Neviim: Tanah’ın ikinci bölümünü teşkil etmektedir. İsrail Nebilerinden bahseden bölümdür. Neviim iki grup peygamber­den bahseder. Birinci grup paygamberler: Bunlara ilk peygamberler veya ilk nebi­ler denmektedir. İlk peygamberler şunlardır: Yeşu - Hâkimler-Samuel (1-II) ve Krallar (I-II)

İkinci grup paygamberlere de sonraki peygamberler veya sonraki nebiler denmektedir. Sonraki Nebiler on beş tanedir: İşaya - Yeremya - Hezekiel -Hoşea - Yoel - Amos - Obadya -Yunus - Mika - Nahum - Ha Bakkuk - Tsefanya - Haggay - Zekerya - Malaki'dir.

 

Nevruz Bayramı: 

 

Farsça yeni gün anlamına gelen Nevruz, On Asya. ka­vimlerinin çok eski bayramlarından biri­sidir. Bir bahar bayramı olarak yeni yıla girerken, kutlanan bir bayramdır. Bu yönü ile Nevruz, bir yandan bir yılbaşı töreni olarak kabul edilirken diğer yandan bahar bayramı olarak kutlanmaktadır.   Rumi takvimde bu bayram 9 Mart'ta kutlanır­ken; Milâdi takvimde 21 Mart'ta kutlan­maktadır. İran dini mitolojisinde çok önemli bir yeri olan Nevruz'un, bugün de İran halkı tarafından kutlandığı görül­mektedir. Nevruz Türkler arasında da en önemli bayramlardan birisi olarak kabul edilmiştir. İslâm tarihinde Abbasiler dö­neminde,   Türklerin de etkisiyle resmi bayram olarak kutlandığı görülmektedir. Hatta vergilerin Nevruz bayramındansonra toplanma vaktinin     geldiğini Abbasiler resmen bildirmişlerdir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde kutlanılan Celali Takvimi, ilk gün olarak Nevruz'dan başlamaktadır. Sasaniler, Abbasiler, Büyük Selçuklular, Moğollar ve hatta Osmanlı  Devleti  ve Safevi devleti dönemlerinde de Nevruz bayram olarak İran ve Arap topraklarında kutlanmıştır. Türk ve İslâm dünyasında kutlanan Nevruz bayramına halk çok önem vermiştir. Halk sokaklara ve mey­danlara çıkarak, ateşler yakmış ve eğlenmiştir. Osmanlı Devletinde bazı bölgeler­de “Nevruziye” denilen bir macun ve tatlılar yapılarak halka ikram edilmiştir. Hatta bu âdetin yakın zamanlara kadar devam ettiğini kaynaklar haber vermek­tedir.

Rusya'nın çöküş tarihi olan 1990 yılından beri Türk cumhuriyetleri ile temaslar so­nucunda Nevruz bayramının bütün Türk Dünyasında canlı şekilde kutlandığına şahit olunmuştur.

Türkler arasında kutlanan Nevruz bay­ramının 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gece başlamaktadır. Bu gece, eski yıl bitmekte yeni yıl girmektedir. Gece ile gündüzün eşit olduğu bu gece, türki cumhuriyet­lerde kutsal gün sayılmakta ve 21 Mart günü resmi tatil ve bayram kabul edil­mektedir. Sovyetler Birliği bu bayramı 1990 yılından önce bütün Türkistan'da yasaklamıştır. Çünkü Nevruz, milli, dini ve kültürel yönden bütün Türk halklarını birbirine bağlıyordu. Ruslar millilik adına ne varsa hepsini yasaklamışlardı. Bugün Nevruz bayramı, hem Türk Devletleri, hem de halk tarafından istenen ve bekle­nen bir bayram olmuştur. Halk ve devlet Nevruz bayramına adetâ coşku ile hazır­lanmaktadır.

Türk topraklarında Devlet, Nevruz kut­lamalarına öncülük yapmaktadır. Resmi kurumlar, mahalli yönetici kadroîar, Nev­ruz kutlamalarını koordine etmektedirler. Nevruz bayramı, parklarda, şehir meyda­nında, okul bahçelerinde her kurum ken­dine göre yaptığı hazırlığı teşhir etmekte ve gösteri' şeklinde sunmaktadır. Kapalı alanlarda da Nevruz kutlamaları yapıla­bilmektedir. Bu Nevruz bayramı esnasında Kırkızlar sömülâk adı ile bilinen bir yemek yapmaktadırlar. Bu yemek kutsal bir yemek olarak kabul edilmektedir. Di­ğer Türk Cumhuriyetlerinde de buna benzer yemekler takdim edilmektedir. Kökü çok eskilere dayanan bu yemeğin gerisinde, ilkbahardaki bolluk ve bere­ketin veya yeniden dirilmenin, gelecek yılın da bolluk ve bereket içinde geçmesi ümidiyle yapıldığını söyleyebiliriz. Türklerin İslâmiyeti kabullerinden sonrada, Nevruzun devam ettiğini ve yemeğin ya­pıldığını görüyoruz. İslâm döneminde yi­ne bu yemeğin “Allanın rahmetini ve be­reketini ifade ettiğini, insanlar arasında birlik ve beraberliğin sembolü” olarak kabul edildiğini görüyoruz. Yemekte buğday ve su kullanılmaktadır. Buğday suyun içinde bekletilir, sonra tahta bir zeminde üzeri bezle örtülerek yere seriiir. Buğday, nem içindedir. Her sabah ve ak­şam abdestli biri, buğdayı nem­lendirmektedir. Buraya temiz kimseler gi­rebilmektedir. Daha sonra ateş yakılmak­tadır. Odunlar kıble istikametinden kon­maktadır. Nevruz günü buğday çimlen­meden, Kur'an okunarak bezler kaldırılır. Çimlenmeye başlayan buğday, parçalar halinde çıkarılır. Bu anda buğday sütlü ve glikozludur. Buğdaylar çekilir ve buğda­yın sütlü suyu elde edilir. Böylece Sümelek’in suyu hazırlanmış olur. Çim­lenmiş buğdayın beş katı kadar un getiri­lir. Un, kazana konmadan önce su ile ha­mur haline getirilir. Sümelek pişirilirken kazana önce kaynatılmış yağ sonra hamur haline gelen un konmaktadır. Kaynama noktasına gelince, kıyma makinesinde çe­kilen çimlerin suyu ilave edilmektedir. Daha sonra şeker konmaktadır. Kazanı dört kişi karıştırır. Sümelek koyulaştıkça, su ilave edilir. Sümeleğin çikolata rengin­de olması gerekmektedir. Sümeleğin piş­me zamanı on iki saati bulmaktadır. Daha sonra kazan bir bezle örtülür; merasim zamanı Kur'an okunarak Sümelek açılır. Dilekler tutulur. Yeni yılın iyilik getirmesi temenni edilir. Sümeleğin çok kişi tara­fından yenmesi hedeflenir. Burada önemli olan Sülemek'ten tatmaktır. Türk dünyasında Nevruz törenleri bazı farklılıklarla kutlansada ortak özelliklen çoktur. Meydanlar süslenir, milli elbiseler giyilir, konserler verilir, yemekler yenilir. Nevruz hazırlıklarını yürüten teşkilatın başı bir konuşma yapar Kur'an okunur ve dualar yapılır.

Merasimin ikinci aşamasında, milli şarkı­lar söylenerek konserler verilmektedir. Nevruz günü ve gecesi ateşler yakılmak­tadır. Ateşin etrafında şenlikler yapılmak­tadır. Bu şenlikler sırasında “yeni yılın hangi hayvan” yılı olduğu da belirtilir. Bu hayvan herkesin göreceği bir yüksek­likle ışıklandırılır. Bu törene Kırgızistan'­da çok Önem verilmektedir. 1998 yılında Oş şehrinde yapılan bu törende “Aslan” yılın hayvanı olarak takdim edilmiş; 1999 yılında ise bu yılın hayvanı tavşan olmuş­tur.

Nevruz bayramı Türk dünyasının önemle üzerinde durduğu bir bayramdır. Bu bay­ramda at yarışları, güreş, atıcılık gibi oyunlar sergilenmektedir. Türk dünyası­nın islâm öncesi dönemde yeni yıl bay­ramı olarak benimsedikleri Nevruz kutla­maları, İslâmiyetten sonrada kutlanmaya devam etmiştir. Bugün Nevruz, bir ilk bahar bayramıdır. Ancak, bu bayramın kutlamalarına İslâmî motifler dahil edil­miştir. Bunların en belirgin    alâmeti Kur'an-ı Kerim okumak ve yeni yılın be­reket ve hayır getirmesi için dua etmektir. Nevruz, sadece Türkler arasında değil, Âri dilleri konuşan topluluklarca kutlan­maktadır. Bunlara göre Nevruz günü, Güneşin koç burcuna girdiği, Allanın kai­natı ve insanı yarattığı gün olarak kabul edilmektedir. Burada da Nevruz bir yılbaşı bayramı özelliği taşımaktadır. Bunun için eski İran takviminde Nevruz, birinci ay olan Fervedi'nin ilk gününe rastla­maktadır. Bugünün karşılığı milâdi tak­vimde 22 Mart olarak kabul edilir. İran'da eskiden Nevruz, iki aşamada kutlanmak­taydı: 22 Mart “Nevruz-ı Amme” 28 Mart ise, “Nevruz-ı Hassa” olarak kutlanıyor­du. İran devlet ricali bugünlerde halka çok itibar ederler ve onların isteklerini ye­rine getirirlerdi. İran'da da Nevruz, tam bir bayram havası içinde kutlanırdı. İslâmiyet öncesi Türkler arasında kutla­nan Nevruzun İslâmiyetten sonrada ya­şadığı, Orta Asya'dan gelen göçlerle bu bayramın Anadolu'ya geldiğini düşünebi­liriz. Alevi Bektaşi olan Türkler Nevruz'a kendilerine uygun bir anlam vermeye yö­nelerek bu günü Hz. Ali'nin doğum günü ve Hz. Fatma ile evlendiği gün olarak ka­bul ederler. Şiiler ise, Hz. Ali’nin halife ilan edildiği günün yıldönümü olarak Nevruzu kutlarlar.

Türk dünyasından başlayarak İranlılar, Araplar, Balkanlar'da ve Anadolu'da gör­düğümüz Nevruz kutlamaları, aslında bir Türk bahar bayramı veya yeni yıl bayramı olarak başlamış olup, daha sonra yeni di­ni ve kültürel motiflerin ilavesiyle günü­müze kadar gelmiştir. Buna göre Nevruz, Dini tarihte hemen hemen her yerde gör­düğümüz “zamanın yeniden doğuşu” olarak kutlanan “yeni yıl” törenlerinin bir şeklidir. Dini tarihte çok farklı anlayışlar içinde “yeni yıl” törenleri kutlanmıştır. Bereket, hasatların toplanması, dünyanın yeniden yaratılışı, yeniden doğuş, hep “yeni yıl” törenlerinin ana konusu olmuş­tur. Nevruzda bereket, bolluk, yeniden hayat bulma ile kendini gösteren baharın başlangıcı olarak yeni yıla girişi sembolize etmektedir.

 

Niçiren Ve Niçiren Budacılığı;

 

Zenniçi, 30 Mart 1222'de Kominato'da doğmuş; 14 Kasım 1282'de Tokyo yakınla­rındaki İkegami'de vefat etmiştir. Zenşobo Renço olarakda bilinmektedir. Budizmin ana felsefesiyle, Şintoizmi belli oranda senteze ulaştıran Budacı bir Keşiş­tir. Derlemeye çalıştığı “Sadd-Harmapundarika-Sutra” (iyi yasa=doğru öğreti) isimli çalışmasının, için­de yaşadığı çağa uygun düştüğünü iddia etmiştir.

Zenniçi çok küçük yaşlarda Kıyosumi-dera Budist manastırına girmiş ve dört yıl eğitimden sonra bir Budist keşişi olarak oradan çıkmıştır. Eğitim gördüğü kıyosumi-dera manastırı Saddhar-Mapundarika-Sutra'ya dayanan Tendai okuluna bağlı olduğu halde ger­çek söz olarak bilinen Şingon okulunun öğretilerini açıklıyordu. Aslında Budist okulları arasında bir kargaşa vardı. Niçiren (Zenniçi) Budda'nın geride bı­raktığı kutsal metinleri inceleyerek, bu okullar arasında bir ayırım yapmak isti­yordu. Onun asıl amacı Buda Gautama'nın öğretilerini araştırmaktı. Bunun için Niçiren, Japonya'da bulunan bütün Budist okulları incelemeye başlamıştı. 1233 yılında, Kamakura giderek Amidacılıgı,  daha sonra da Kyoto'daki Zen'i araştırmıştı. Tendai Budacılığının merkezi olan Hiei-Zan'da, Amidacılık ve Gerçek söz (Şingon) gibi diğer Öğretilerle Karışan Tendai öğretisinin saflığını kay­bettiğini görmüştü. Bir müddet Koya-San'da (Koya Dağı) ve Ritsu okulunu in­celediği nara'da kalmıştı. Niçiren 1253 yılında yolunu çizdi ve bunun Saddharmapundarika-Sutra yolu olduğunu, gerçek Budacılığın burada olduğunu açıklayarak, bütün okulların burada toplanmalarını ilân etti. Ayrıca Buda, bu öğretinin, ölümünden sonraki son bozulma döneminde, yani Niçire'nin yaşadığı dönemde ortaya çıka­cak bir öğretmen tarafından insanlara an­latılacağını da bildirmişti. 1253 yılında Niçiren Kıyosumi-Dera'da bu öğretiyi ilân etti. Ancak Niçiren’in fikirlerine bü­yük bir tepki meydana gelmişti. Niçiren oradan kaçmak zorunda kaldı. Daha son­ra Kamakura'da bir kulübeye sığındı. Caddelerde ve sokaklarda fikirlerini açık­lıyordu. Ancak Niçiren iki reaksiyonun baskısı altındaydı: Birincisi, eski Budist okulları taraftarları, ikincisi de siyasi yö­netim kadroları. Risso Ankoku Ron (1260). (Doğrunun Egemenliği ve Ülkenin Huzura Kavuşması) isimli eserinde ülke­deki bozuklukların ve felaketlerin ana se­bebinin hep yanlış mezheplere inanmak­tan kaynaklandığını anlatmaktadır. Felâ­ketten kurtuluşun tek çaresinin kendi gö­rüşleri olduğunu açıklamaktadır. Bu söz­leri yüzünden 1261 yılında İzu yarım­adasına sürüldü. 1263 yılında bağışlandı. Risso Ankoku isimli eserini devlet büyüklerine takdim etti. 1271'de tutuklandı ve Sado adasına sürüldü. Burada Kaimo-Kuşo (Gözlerin Açılışı) (1272) isimli sis­tematik eserini yazdı. 1274 de affedilerek Kamakura'ya döndü. Ancak görüşleri hiçbir şekilde kabul edilmedi. 1274 yılında birkaç müridiyle birlikte bugünkü Yamanaşi ilindeki Minobu Dağına çekildi- Artık kendini sosyal ıslahatlarla değil; öğrenci yetiştirmekle meşgul olu­yordu. Bu dönemde yazdığı “zamanın seçimi” isimli eserinde tarih felsefesini or­taya koydu. “Borçluluğun Telafisi” isimli eserindeyse iyi yaşamı, kişinin ailesine, bütün yaratıklara, devlet başkanına ve Buda'ya şükranda bulunması olarak tarif etti.

Niçiren 1282 yılında bugünkü Tokyo ya­kınlarında vefat etmiştir. Niçiren’in yerleştirmeye çalıştığı Budizme “Niçiren Budacılığı” adı verilmiştir. Bu okul XIII. yüzyılın önemli bir Budacı oku­lu haline gelmiştir. Niçiren Budacılığının özünün, Saddharmapundarika-Sutra'da (iyi yasa-Doğru öğreti) açıklandığı, Niçiren tarafından belirtilmiştir. Bu kitap­taki fikirlerin, Japon milletini kurtaraca­ğına inanıyordu. Niçiren, kendisinin bir Bodhisattva olduğunu iddia ediyordu. Niçiren’in öğretisine göre Buda Gautama, ilk ve sonsuz Buda ile aynıdır. Buda’nın doğasından bir parça taşıyan bütün insan­lar da sonsuzun görünümleridir. Bu kav­ramı Sandai-Hiho (üç büyük gizli ya­sa) da açıklamıştı. Bunlardan birincisi, Honzon'dur. Niçiren tapınaklarında başlıca tapınma aracıdır. Honzon, kutsal bir resimdir. İkincisi ise Damioku'dur. Bu Sutra'nın başlığıdır. Niçiren bu Sutra’nın   Japoncadaki başlığı  olan ve Myohorengekyo'ya selâm demek olan Namu Myoho Rengekyo sözlerinin okunmasını dua haline getirmiştir. Üçün­cü sır ise, keşişliğe kabul yeri olan Kutsal Karidan'la ilgilidir ve iyi yasaya bağlıdır. Niçiren’in ölümünden sonra bu okul, Niçiren şu ve Niçiren-şo-şu gibi Niçiren mezhebi veya Gerçek Niçiren mezhebi gi­bi kollara ayrılmıştır. Bugün her iki mez­hep de yaşamakla beraber, ikinci mezhep daha yaygındır.

Gerçek Niçiren mezhebi kuruluşunu Niçiren’in altı müridi arasından seçtiği Nikko'ya dayandırmaktadır. Nikko'nun 1290'da Fuji Dağının eteklerine kur­duğu Daisekici (Daiseki Tapınağı) bu­gün de mezhebin merkezidir. Bu mezhe­bin ana özelliği, Niçiren'i, Buda'dan üstün saymalarıdır. Bu mezhebin Amerika'da da kolları vardır.

 

Nietzsche Friedrich (1844-1900):

 

Röcken'de doğmuştur. Dindar bir çevrede büyümüş, rahip olmaya yönelmiştir. Tah­siline pforta, Lutherci bir okulda başlamış ve sert atmosfere zorluk çekmeden inti­bak etmiştir. 1864'de Bonn ilahiyat fakül­tesine kaydolmuştur. Fakat daha çok filo­lojiye ilgi duymuştur. Çabucak, tenkitçi bir zihniyete sahip olmuş ve eski ailevî gelenekleri üstünden atmaya yönelmiştir. 1869'da Bale üniversitesinde bir filoloji kürsüsü elde etmiştir. Bundan sonraki hayatında alınganlık ve yalnızlık içinde pek başarılı olamıyacaktır. Yakalandığı hastalık, Bale Üniversitesindeki kürsü­sünü terketmeye zorlamıştır. Bundan son­ra, başıboş bir hayat içinde, mutluluğu bulmak için Lou Salome'nin yanma sığı­nıyor. Fakat bu da başarısızlıkla sonuçla­nıyor. 1881'de “Le Gai Savoir” isimli bir

eser yazıyor. Bu eser, onun çekicinin ilk darbesidir. Bununla, eski Hıristiyan dün­yasına bir “lodos rüzgarı” estirmeyi dü­şünüyordu. Fakat onun asıl dehası, “Zer­düşt böyle dedi” (1883), isimli eserinde kendini göstermiştir.

Hıristiyanlığa karşı olan şiddetini ise, son eserlerine bırakıyordu. “Antechrist, Ecce Homo-1888” isimli eserini, Turİn cadde­sinde 1889'da delirmeden önce yazmıştı. Ona göre en öldürücü düşman, Hıristi­yanlıktı. Hiristiyanlık, yalanların ve saç­malıkların en uğursuzu idi. Nietzsche, Hıristiyanlığa açık harp ilân ediyordu. Bunun için, “incille bütün pozisyonlarını tartışacağını” söylüyordu. İncildeki, kederliliği ve öldürücü bilgiye karşı, ilk ese­ri olan “Le Gai Savoir” yani “Neşeli öğ­renmeyi” çıkarmaktadır. Batının kaderini inceleyen Nietzsche, onu üç devreye ayırmaktadır: Birinci devre, Hıristiyan değerlerinin ha­kim olduğu devredir. Bu devre, “Deve Ruhu” ile karakterize edilebilir. Yani, eski kanun tabletlerinin tebcili ile belirginleş­miştir. Bu değerler, laik ahlak değerleri içinde sığınak bulmuştur. Bu devrede, ön­ceden konan ve vahiyle tesbit edilen dinî, ahlâki ve ilmi değerler hakimdir. Bunun için insan, “saygı gösteren bir hayvan” olarak tarif edilmektedir. Yine bunun için insan bir canavarın “yapacaksın” emirleri altında yaşamak zorundadır. ikinci devre, Nietzsche'nin dönemidir. Bu devre inkarcılığın hâkim olduğu dönem­dir. Bu devrenin hakim çizgisi isyandır. Bu da “Aslan Ruhu”nun dönemidir. Bu­nun için “istiyorum” fikri hâkimdir. Eski kanun tabletlerini kırdığı zaman Zarat-houstra bu cinsi temsil ediyordu. Fakat o, aynı zamanda yeni dünyanın peygambe­ridir. Nietzsche Hıristiyan mirasını tasfiye etmeyi hedefleyen Avrupa nihilizmini (inkarcılığını) hedef almaktadır. Bunlarda, herşeyi inkar edip yerine yeni değerler koyamamışlardır, diyor Nietzsche. Bunun için Nietzsche onlara yeni bir değişim devresi önermektedir. İşte bu, üçüncü devredir. Bu devrede in­sanın üzerinde ne Tanrı vardır ne de İn­san. Nietzsche, bu devrede dünyanın ye­niden yaratılmış olduğunu farzeder ve bu ırktan olmayı ister. Bu devrede Tanrı, ah­lâk ve inanç yoktur. Nietzsche, bu noktada şu soruyu sorar: “İnsan tam bir İnsani varlık olmak için ne yapmalıdır?” Şüphesiz Nietzsche'nin felsefi isteği Hıristiyanlığı aşmaktır. Fakat nereye doğru?. Nietzsche'nin buradaki is­teği “üstün insana” doğrudur. Bu “üstün insan” veya “üst insan”, modernistlerc, iyilere, Hıristiyanlara ve inkarcılara kar­şıdır. O, mükemmelliğin üstüne konan bendir. Bu mükemmelliğin üstü, bu üstün insanın bizzat kendisini yarattığı ve kendi gücü ile gerçekleştirdiği değerler üstüne dayanmaktadır. Fakat burada Ben’in, kar­şılaştırılması söz konusu değildir. Ni­etzsche, her türlü ırkçılığı ve üstünlüğü reddetmektedir. Fakat, Demokratların e-şitlîğinden de korkmaktadır. O, kendi de­ğerlerini bizzat meydana getiren Ben'i övmektedir.

Ahlâkın yerine, “Hedefimize ulaşma ira­desini” koymaktadır. Nietzsche buna, hakimiyet iradesi değil; “güç iradesi” demektedir. Bu irade, var olma gücünü zirveye taşımaktadır. Nietzsche'ye göre bizzat bu proje, yeterlidir. Bunun için ah­lâka ihtiyacımız olmadığı gibi, dine de İhtiyacımız yoktur, demektedir. Yine ona göre, ahlak ve din kaybolduğu zaman bile “din duygusu” kalacaktır. O da, “Benim idealimin aşkı” olacaktır. Hıristiyanlığı tenkidinin seviyesini, “Tanrı Ölmüştür” formülünde doruk noktasına çıkarmıştır. Nietzsche'nin bu düşüncesi, nihilist (inkarcı) isyanın bir çığlığı olmuştur. Nietzsche'ye göre, “Hı­ristiyan Tanrısına iman, yürürlükten kalkmıştır”.

Nietzsche'ye sorulan temel soru, Hıristi­yanlığın tarihi kökeni sorusu değil; onun, inanan ruhta teşekkülü sorusu olmuştur. Nietzche, Dindar adamın psikanalizine girişerek onun “gizli çabası” olan “Hınç” olayını keşfediyor. Burada iki dinle kar­şılaşıyor. Birincisi, Reaktif din, ikincisi, Köle dîni. Ona göre Hıristiyanlık, değer­siz olanı değerli hale getirmiştir. Fakat o da, “kölelerin ruhunu” tebcil ederek, güçlülerin ve asillerin ruhunu yaralamış­tır. Böylece “üstün insanın” doğmasına mani olmuştur. O halde yapılacak şey, bütün aracıları reddetmektir. Buna göre Nietzsche'nin adamı, bizzat kendisi ile var olan adamdır. Çünkü Hıristiyanlık, insa­nı, kendinden koparmış ve ona İsa'nın aracılığını empoze etmiştir. Bu itham, İ-sa'dan çok, onun havarilerine yönelmek­tedir. Çünkü İsa, “gerçek bir felsefi kafa­ya sahipti”, oysa Paul, İsa'yı herkes için “Kurtuluş Vasıtası” yapmıştır. Burada seçim, çarmıha gerilenle Dionysos arasın­da bulunmaktadır. Bu konuda Nitzsche, açıkça hedefini şöyle belirtir: Haçtaki Tan­rı, hayatın bir lanetidir. Ondan kurtulmak için bir uyandır. Dionysos (Antik çağ Tanrılarından biridir) bir hayat umudu­dur. O,   ebediyyen yeniden doğacaktır.

Nietzsche, Hıristiyanlığı reddederek, dünyanın herhangi bir bilimsel yorumuna da bağlanmış değildir. Nietzsche'nin reddettiği Tanrı, şüphesiz “Ahlak Tanrısı”dır. Ona göre insanı yara­layan bu Tanrıdır. Bu Tanrı, Kanttan gelmektedir.

Nietzsche bu fikirlerinden dolayı bir hayli tenkid almıştır. Çünkü Nietzsche'nin fikirleri bir anlamda Hıristiyanlığa duyduğu nefreti yansıtmaktadır.

 

Nirvâna:

 

Sanskritçe bir kelime olan Nirvâna, yok olma anlamına gelmektedir. Pâli dilinde bu Nibbâna demektir. Bu­dizm bu kelime ile yüce (Transcendantal) bir hâli belirtir. Ona göre bu hâle, ancak, fenomenlerin dünyasından tam olarak ay­rılma gerçekleştirildiği zaman ulaşılır. Böylece Nirvâna, zihni faaliyetin yok ol­ması (Nirodha) olarak tasvir edilen yoga­nın kaivalya haline, çok benzemektedir. Hinduizm'de, Brahman'a döndüğü za­man, Atman'ın (Ruh) bulunduğu yeni du­rumu belirtmek için de Nirvâna kelimesi kullanılmıştır. Bununla beraber birçok Budist ekolü, metafiziklerine bir ikilik (dualite) dahil etmek korkusuyla bir ru­hun varlığını inkar etmişlerdir. Böylece kişi, bütün varlığı ile (Bedeni-Ruhu) nor­mal hayatın şartlarından kurtulduğunda yani artık, soğuk ve sıcaktan muzdarip olmadığı zaman, bilhasa bedbahtlığın kö­kü olan dünya isteklerinden kurtulduğu zaman, bu dünyada Nirvana'ya ulaşır. Dünyevî şartlardan kurtulmuş olan şahıs, artık Karman'ı kendinde biriktirmez. Böy­lece, önceki hayatlarında kazandığı Kar­man (önceki hayatlarda ifa edilen işler) yıkılır. Ölüm anında da tam olarak Nirvâna'yı  gerçekleştirir.  Fakat çoğu defa makam, hayatın kötülüklerinin hiçbirinin hissedilmediği daimi bir ikametgâh olarak takdim edilmiştir. Böylece bu, okya­nusların ve samsâranın (sürekli hayatların devri daimi) ötesinde öbür kıyı kazanıldı­ğı zaman kavuşulan bir ölümsüzlüktür. Cennet mefhumunu hatırlatan bu Nirvâna anlayışı, özellikle halk Budizmi içinde çok canlıdır. Pek tabii oradaki Bu­dizm, felsefi bir ekolden ziyade bir kurtu­luş dini özelliği taşımaktadır.

 

Nisibis Okulu (Nusaybin Okulu):

 

Mardin bölgesinde V. yüzyıldan, VII. yüzyıla kadar Nestori kilisesinin oluştur­duğu çok önemi bir kültür merkezidir. Urfa'daki Nestori okulunda çıkan ayrılık­lar yüzünden mardin Nusaybinde (Nisibis'de) Nisibis okulu diye bilinen okul kurulmuştur. Urfa okulunda Narsai yönetici olarak bulunuyordu. Edessa (Urfa) okulundan ayrılanlar, Nisibis oku­lunu kurmuşlardı. Nisibis okulu, Abraham Bet Rabban önderliğinde M.S.569 yılma kadar çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Nisibis okulunda sadece ila­hiyat değil, Edebiyat, Tarih, Teoloji gibi branşlarda okutuluyordu. Nisibis okulu, Yunan felsefi eserlerini Yunanca'dan Süryanice'ye tercüme ederek, daha sonra da Arapça'ya çevirerek çok önemli bir kültü­rel sentezi ortaya çıkarmıştır. Dört yüzyıl sonra meydana gelecek İslâm felsefesinin temelleri, aslında bu tercümelerle atılmış oldu. Milâdi V. ve VI. yüzyıllar da Batı ve Doğu Roma İmparatorluğunun dikkatini çeken Nisibis okulu, hem Doğu hem de Batı için çok önemli eğitim hizmetlerinde bulunmuştur.

Şayet Süryanî mütercimler olmasaydı, Araplar Yunan düşüncesinin ne olduğunu bilemiyeceklerdi. Fakat İslâmiyet dö­neminde Yunan felsefesinin üzerinde islâm filozoflarının yaptıkları şerhler de olmasaydı, belkide Batıda Rönesans gerçekleşemiyecekti.

Nisibis okulu'nun Nestoriliğin bir kolu olarak doğması ve gelişmesi M.S. 570-609 yıllarında bozuldu, Henana, Nestorîlerin en büyük âlimi olarak kabul ettikleri Mopsuestia (Adana/yakapmar) piskoposu Theodoros (öl:428/429)un görüşlerini bı­rakarak, III. yüzyılın yetiştirdiği büyük ilâhiyatçı Origenes’in görüşlerini benimsemiştir. Kralın desteğiyle ayakta ka­labilen Henana'dan sonra Nisîbis okulu­nun en şöhretli kişisi Surin olmuştu. Surin, tarih ve manastır tarihi üzerinde Nisîbis okuluna ciddi şekilde canlılık ka­zandırmıştı. Daha sonra bu okul Bağdat yakınlarındaki Seleucie-ctesiphon şeh­rinde açılan okuldan sonra tesirini kay­betmiştir.

 

Noel:

 

İsa'nın doğum bayramı olan Noel'i antik kilise, ilk üç asır boyunca kutlamamıştır. Antik kilisenin tanıdığı bayram, İsa'nın ölümü ve dirilmesi bayramıdır. IV. asırdan itibaren “İsa'nın doğumu” kut­lanmaya başlanmıştır. Ancak bu kutlama, geleneğin verdiği belli bir tarihte yapılma­maktadır. Doğu kiliseleri 6 Ocak'ta, Batı kiliseleri de 25 Aralık'ta İsa'nın doğumu­nu kutlamışlardır. Her iki halde de sene başındaki (yılbaşı) bir putperest bayra­mının varlığı ve zamanın değişmesi bu Hıristiyan bayramının tesbitini açıkla­maktadır. Neticede bu bayramın, İsa'nın doğduğu gün değil, putperest kültlerinin bir kalıntısı olarak kutlandığı görül­mektedir. Muhtemelen, “yeni ışık-yeni aydınlık”  şeklindeki antik kutlamalara karşı Hıristiyanlar, İsa'nın doğum günü bayramı olarak Noel'i koymuşlardır. 1. Doğuda Epiphanie Bayramı: Doğu'da “ışık bayramının” varlığı oldukça eskile­re d ay anmakta'dır. M.Ö. 239'da Canope'un, Yunan takvimi, kışın gün dönümünde, güneşin doğumunun bay­ramı olan “ışık bayramına” işaret etmek­tedir. Çünkü İsa'nın doğduğu yıllarda, Tibere’in saltanatı döneminde “Kış Gün Dönümü” İskenderiyye'de ve bü­tün yakın doğuda Julien takvimine göre 6 ocağa doğru kutlanmaktaydı. Bizzat İskenderiyye'de Yunanlılar, 5 Ocak'tan 6 Ocağa kadar olan geceyi Aion'un (zaman­ların doğumu) doğumu olarak kutlamak­ta ve şu ilâhiyi okumaktaydılar: “Bakire doğurdu. ışık arttı. Bakire Aion'u do­ğurdu.” Fakat bunu yapan Yunanlar, eski bir Osiris dini ritüelini helenleştirmekten başka bir şey yap­mamışlardır. İsis, hertürlü güneş ritüelinin gelişmesine imkan vermiştir. Osiris ritüelinde yeni zamanların doğumu (Aion) olduğu kadar, aydınlığın çoğalma­sı da kutlanıyordu. Bu bayrama daha ön­ce, Epİphaneia adı verilmiştir. Gnostikler de şu şekilde bir şemayı yeniden kullana­caklardır. İskenderiyye Yunanlıları gibi Naassenes'ler de “Bakirenin hamile kal­dığını, karnında taşıdığını ve bir erkek çocuk meydana getirdiğini, fakat bu ço­cuğun bedensel olmadığını söylüyorlar­dı”. Mısır'da, ışığın arttığı bu gün dönü­münde Nil sularının büyüsel bir şifa kaynağı olduğuna inanılmaktadır. Diğer yandan, bu günün mucizelerle dolu olduğuna inanılmakta, su kaynaklarının bugünde su yerine, şarap akıttıklarına inanılmaktadır.

Bu tarihte görünen Hıristiyan bayramının üzerinde durmak gerekir: Bu putperest bayramı açıkça dört şekilde belirtilmiştir: Ancak, yeni bayram (Hıristiyan bayramı) bu putperest bayramının yerine geçmeyi istemektedir. Bu putperest bayramları, aydınlıklar bayramı olan Phöta, im­paratorluk bayramı olan Theophaneia, doğuş bayramı olan Geethlia ve nihayet, Tanrının yeryüzünde tezahürü olan Epiphaneia bayramıdır. Bunun için Nazienzeli Gregorie şöyle yazmaktadır: Gün dönümü, Tanrısal hayatın insanlara göründüğü gün olmaktadır. Orada, ay­dınlığın çoğaldığını görürsün. Gerçek ışı­ğın gelişi, bütün dünyayı aydınlatır. Epiphanie, Hıristiyan bayramı olarak ku­rulur kurulmaz Hıritiyanlık, Ürdün nehri sularında İsa'nın yeryüzünde ilk görünü­şünü, İsanın vaftizi olarak kutlamaya baş­lamıştır. İşte buna, IV. asrın başında İsa'­nın doğumunun kutlaması ilave edilmiş­tir. Artık bundan böyle, Yunanlıların Aion'nun doğumunu kutladıkları gibi, Hıristiyanlar da İsa'nın doğumunu kut­lamaya başlamışlardır. Mısır'da bulunan IV. yüzyılın başlarının tarihini taşıyan bir papirüste İsa'nın do­ğumu için yapılan bir dini merasimin formülüne sahip olmaktayız. Bu merasim, 5 Ocak akşamından 6 Ocak akşamına ka­dar yapılmakta ve İsa'nın vaftizi icra edilmekteydi. Luka'ya göre İncil, Noel me­tinlerini içermekteydi. Bu İsa'nın vaftizi metni ve Cana'nın düğünlerinin metinle­riydi. Orada İsa'nın ilk mucizesi tezahür etmiş ve O, suyu şaraba çevirmişti. Böyle­ce, Tanrısallığı tezahür etmişti. Yine orada ekmekleri çoğaltmıştı. Bu İncil metinleri, bugün de gerçekleşen mucizelerle,  eski putperest inancına uygun düşüyordu. Nihayet ışıktan çocuğun doğumu konusu, bütün kış gün dönümü putperest bayram­ları şeması, İşaya’nın kehanetlerinin (9/1-6) merkezini oluşturmaktadır. İsa'nın ye­niden yeryüzünde görülmesi anında da ışık parlıyor ve sevinç artıyor. Çünkü, “Bize bir çocuk doğdu. Bize bir çocuk verildi.”

İşte bu ışık ritüeli ve Tanrının doğumu şeması, Batıdaki Noel bayramının temeli­ni oluşturmaktadır.

Bah'da Noel’in yerleşmesi; İsa'nın do­ğum yıldönümünün 25 Aralık olarak tes­piti Roma'da milâdi 325 ile 354 tarihleri arasında olmuştur. Yani, Doğuda “Eski Aydınlık Bayramının” yerine geçen İsa'­nın vaftizle görünmesi bayramı, Epip-hanie bayramından sonra, İsa'nın doğum yıldönümü kutlanmaya başlamıştır. Roma Takviminde         bulunan Depositio Marryrum, 354 yılında Roma'da, Sol Invictus'un doğumunun kutlandığını, Yahuda Bethleemin'de de “İsa'nın doğum yıldönümünün” ocaktan sekiz gün önce kutlandığını belirtmektedir. İşte bu Depositio Martyrum'un tarihi 336 yılına ka­dar gitmektedir. Buna göre Hıristiyan Noel bayramı Roma'da Constantin’in sal­tanatının sonundan itibaren kutlanmıştır. Şüphesiz bunun nedenlerini araştırmak gerekir. Roma imparatoru Aurelion'un “Dini reformunun önemi” herkesçe bi­linmektedir. 274 yılında Sol İnvictus kül­tü, bütün imparatorluğun resmi dini ola­rak ilân edilmiştir. Çünkü o, Güneş Tanrı­sının canlı bedenleşmesi olarak kabul e-dilmişti. Buna göre İmparator, Tanrı olan Güneş’in yeryüzündeki temsilcisidir. O-nun bir anlamda vekili ve yeryüzündeki görüntüsüdür. İmparator bu mağlup edi­lemeyen (İnvictus), güneş Tanrıya ortak olmakta ve yeryüzünde Sol invictus hali­ne gelmektedir. Burada, güneşin heno-teist tebcili, imparatorun yegane politik gücüne uygun düşüyordu. Böylece İmpa­rator, hiç kimsenin erişemediği bir kutsi­yet elde ediyordu.

Şimdi putperestlerde “güneşin doğumu” bayramına bir antitez olarak doğan “İsa'­nın doğumu” bayramı olan Noel'i daha kolay anlayabilirz. Bu Constantin döne­mindeolmamıştır. Çünkü o dönemde Mithraizrnin mensupları da “kendi Tan­rılarının” doğumunu kutluyorlardı. On­ların Tanrısı da taştan doğmuş ve “yeni ışığı” (genitor    luminis) taşımaktadır. Mithraistler ve diğer din mensupları 24 Aralık gecesinde, güneşin ufkun en üst noktasına çıkmasına yardım etmek için ateşler yakıyorlardı. Özellikle, Roma İm­paratorluğunun askeri ve aristokrat çevre­lerinde Mithraizmin, genitor luminis şek­lindeki “yeni ışık” bayramı ile, Devletin Resmi Kültü olan Sol İnvictus şeklinde kutlanan “Mağlup olmayan Güneş” bay­ramı önem taşımaktaydı. Constantin, politik olduğu kadar dini bir politika içinde resmi güneş kültü ile Mithra kültü ve geleceğin dinleri olacak olan Hıristiyanlık arasında bir çeşit ortak beraberlik gerçekleştirmek istemiştir. Çünkü Constantin bizzat güneş kültü içinde büyümüştür. Sonunda da, Constantin’in döneminde Noel, kendini göstermiştir. Fakat İmparator Aurelien'den itibaren güneş kültünün, Hıristiyan inançlarıyla bir çeşit senteze doğru geliş­me gösterdiğini de söyleyebiliriz. Malakie 2 de mesihin “salâh güneşi” olarak geleceğine işaret edilmiştir. Yine Zekeriya'da “Kurtarıcı kelimenin” “doğan güneş” olarak vasfedildîğini görmekteyiz. Aynı kelimeler II. yüzyılda İskenderiyyeli Clement ve Justin tarafından da kullanıl­mıştır. Vatikan'da Saint-pierre kilisesinin altındaki arkeolojik kazıda bulunan bir mezarda İsa, altın bir fonun üzerinde, dört atla çekilen güneş koşumu ile tasvir edilmiştir. Güneşin hergün doğduğu ve kaybolduğu gibi, dünyanın ışığı olan İsada ölmüş ve dirilmişti. Noel gününde Hıristiyanların yaptıkları bütün vaazlarda “İsa'nın Yeni Güneşimiz” olduğu üze­rinde ısrarla durulmuştur. Görüldüğü gi­bi, İsa'nın doğumu bayramı olan Noel, Malaki'de vaadedilen “Salâh Güneşi” ile Yuhanna 8/12'de belirtilen “Dünyanın nuru”. Böylece, Noel bayramı, Doğu kili­selerinde daha Önce kutlanan “ışık bay­ramına” ilave edilmiş oluyor. Roma çok çabuk bir şekilde “İsa'nın doğumu bay­ramını” bütün imparatorluğa empoze etmiştir. Daha önce Epiphanie bayramına alışık olan “Doğu Kiliseleri”, bir müddet Noel bayramına mukavemet etmişlerse de 386'dan itibaren, Jean Chrysostome'un gayretleri ile Antakya'da Noel ve Epiphanie kutlanmaya başlamıştır. Bun­dan yedi yıl önce, yani 379'da Nazianze'li Gregoire, Noel'i imparatorluğun başkenti olan İstanbul'a sokmuştur. isa'nın doğumunu kutlamak için Noel’in 25 Aralıkta kutlanmasının temeli tama­men semboliktir Muhtemelen Julius Africanus'un olduğu sanılan bir eserde şunları okuyoruz: “Peygamber tarafından haber verilen gerçek güneş İsa'dir. Öy­leyse, İsa'nın hayatının ilk hareketi, güneş yümm zirvesi ile aynı ana tekabül etmektedir. Buna göre, İsa'nın 25 Aralık'ta doğ­ması için 25 Mart'ta ana rahmine düşmesi gerekmektedir. Görüldüğü gibi, kış gün dönümünde “İsa'nın doğumunu” kutla­yarak Hıristiyanlar, tarihi bir doğum yılı kutlamak niyetinde değillerdir. Gerçekte “İsa'nın Doğum kutlaması”, yani Noel, putperestlerin “güneşin doğum” bayra­mından ve Mithraizmin “yeni ışık” bayramından birtakım değerleri bünyesinde toplamaktadır. Bu bayramlarda, Tanrının tezahürü ile ve onun yeryüzündeki be­denleşmesi ile dünya aydınlanmaktadır. Netice olarak Noel, belli bir tarihin yıldö­nümü değil; bir gerçeğin tezahürüdür. Yani, yeryüzünde, insanlara ümit, yeni bir ışık getiren Tanrının oğlunun “bedenleşmesinin” yıldönümü bayramıdır.

Epiphanie: Görünme anlamına gelir. Hı­ristiyan kilise bayramıdır. 6 Ocakta kut­lanmaktadır. İsa'nın insanlara tezahürünü hatırlatma bayramıdır. Bu bayram, İsa'nın doğumuna tahsis edilmiştir. İsa'nın vafti­zini hatırlatmaktadır ve kralların takdisi­ne tahsis edilmiştir. Bugün bu bayram Ba­tıda, krallar bayramı olarak anılmaktadır.

 

Noel Ağacı:

 

Noel kutlamalarında süs­lenen ağaçlara Noel ağacı denmektedir. Bu ağaç, genelde çam ağacı olmaktadır. Noel kutlamalarında kullanılan Noel ağa­cı, muhtemelen, kuzey halklarının, yap­raklarını dökmeyen ağaçları kutsal say­malarının sonucu, Hıristiyanlığa girmiş bir yabancı inançtır. Bu inancın Roma'ya, Barbar istilalarıyla geldiği tahmin edil­mektedir. Yapraklarını dökmeyen ağaçlar, birçok dinde ölümsüzlüğün sembolü ola­rak kabul edilmektedir. Bu inanç, Mı­sır'da, Çin'de ve Filistin bölgesinde dikkat çekmektedir. En belirgin şekilde de Iskandinavya bölgesinde görülmektedir. Kuzey halkları kötülük ruhlarını kovmak için, yeniyıl törenlerinde, anbarlarını yap­rağını dökmeyen bu kutsal ağaçlarla do­natıyorlardı. Jermen halkı da yeni yılda kapının Önüne bir ağaç koyarak yeni yılm geldiğini haber veriyorlardı. Almanlar eskiden 24 Aralığı Adem ve Havva yortusu olarak kutluyorlardı. Bu yortu nedeniyle evlerine bir cennet ağacı dikerler ve üzerine Evharistiya'daki (Communion)    takdis edilmiş ekmeği sembolize eden ekmek parçalan koyar­lardı.  Daha sonra çörekler ve mumlar konmaya başlamıştır. Mumlar, Hz. İsa'yı sembolize etmektedir.  Noel'de,   evlerde Noel ağacı ile beraber, Noel pramidi de bulunduruluyordu. XVI. yüzyılda Al­manya'da sadece Noel ağacı uygulaması yaşamaya başlamıştır. Noel ağacı âdeti İngiltere'ye XIX. yüzyıl­da girmiştir. İngilterede Noel ağacı, kur­dele, mumlar,  şekerlemeler ve keklerle süslenmiştir. Amerika'ya Noel Ağacı, XVII. yüzyılda Alman göçmenlerle gir­miştir. XIX. yüzyılda bütün Amerika'ya yayılmıştır. Diğer kıtalara, Avrupalı mis­yonerlerle girmiştir.

Bugün Noel Ağacı, Noel kutlamalarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

 

Numen:

 

Roma dininin temel mefhum­larından birisidir. Numen, hiçbir zaman dağmık bir gücü temsil etmez. Bilakis Numen tabiri, bir Tanrı ismi ile birlikte kullanılmıştır. O halde Numen, tesirli bir aksiyonla ifade edilen Tanrısal iradeyi be­lirtmektedir. Bir Tanrının Numeni, onun kişisel aksiyonunun bir tezahürüdür. Roma dini kavramında Numen, görün­mez güçler ve potansiyeller ağını teşkil etmektedir. İşte insan, bundan uygun dini merasimlerle yararlanmaktadır. Burada daha çok spiritüel bir kendiliğinden varo­luş sözkonusudur. Roma dininde, insan Numen'de, bir gücün tesirli icrasını kabul etmiş ve Antropomorfik bir tasviri kabul etmemiştir.

Yine farklı Numenler vardır. İndigita-menta Numenin çok eski liturjik bir şekli­ni temsil etmektedir. Nasıl ki önemli bir hareketin bütün anları, Numen tarafından harekete geçiriliyorsa; aynı şekilde bazı yerler, bazı bilgiler de kutsal bir güç gös­terirler. Bu Numen'i tebcil etmek gerek­mektedir. Burada söz konusu olan, bir kaynak, bir orman ve bir huduttur. Roma İmparatorluğu döneminde Auguste'un Numenine bir kült icra edil­miştir.

 

Nusayriler:

 

Bugün Suriye'de ve An­takya bölgesinde yoğun şekilde yaşayan bir nüfusa verilen addır. Nusayri isminin menşei konusu bugüne kadar çok tartışı­lan bir konu olmuştur. Bu konuda Nusay-rilerin menşeinin Haçlı Seferlerinde böl­gede kalan Hıristiyanlar olduğunu söyle­yenlerden tutunda, onların menşeinin or­ta Asya türklerine kadar çıkaranlar dahi olmuştur. Dini inanç olarak Şiiliği benim­semiş olan Nusayrilerin menşei konusun­da genelde kabul edilen görüş, onların Basralı, Muhammed bin Nusayr en-Nemiri'nin (öl: 883) öğretisine dayanan bir cemaat oldukları görüşüdür. Böylece Etnolojik olarak değil de, ideolojik ve kül­türel olarak Nusayrilerin, Hamdani hane­danlığı döneminde (905-1004) Hüseyin bin Hamdan el-Hasibi (öl: 957 veya 968) tarafından tcşkilatlandırıldığı ve bir mez­hep görünümünde ortaya çıktığı kabul görmektedir. Halep, bu mezhebin yoğunlaştığı bölge olmuştur. Daha sonraki dö­nemlerde Şiiler baskı altında tutulunca, Nisayrilerde baskı altına girmişlerdir. Bu­nun için Nusayriler, Haçlılar, Memlûklar ve Osmanlılar dönemini yaşamışlardır. Nusayrilik ailevi bir inanç şekli olarak if­rat bir tutum içinde kendini göstermiştir. Böylece Gulat-ı Şia hudutları için de kalmış ve Hz. Ali'nin Tanrılığını kabul eder bir görünüme sahip olmuştur. Bunlara göre Hz. Ali görünüşte imam, gerçekte ise Tanrıdır ve nurundan Hz. Muhammed yaratılmıştır. Hz. Muhammed de “Bab” adıyla anılan Selman’ın yaratıcısıdır. Nusayriliğin inanç esaslarında, üçlemeye benzeyen bir görev taksimi dikkat çek­mektedir. Buna göre, Selman beş eytam yaratmıştır:

1- Mikdad b. el-Esved: Doğa olaylarını ve zelzeleyi yapmaktadır.

2- Ebu zer el-Gifarî: Yıldızların hareketini yönetmektedir.

3- Abdullah b. Revaha: Canlıların yaşamlarını yönetmektedir.

4- Osman b. Muaz: Rızık ve hastalıklarla il­gilenmektedir.

5- Kanber b Kadan ed-Devri: Ruhları bedenlere göndermektedir.

Bu beş Eytam, beş büyük yıldız olarak da kabul edilmektedir.

Nusayriye, İslâmın beş şartını kabul et­mekle birlikte bunlara verdiği anlamlar farklıdır. Nusayrilerin iman ilkeleri de ol­dukça farklı bir durum arzetmektedir. Nusayriler iman ilkelerini şu formüller al­tında açıklamaktadırlar:

1- Ben Ali'den başka ilah bulunmadığına şehadet ederim.

2- Şehadet ederim ki, Allah haktır. Açık­lanmış hak da, şakakları seyrek saçlı ci­lan Ali b. Ebi Talip'tir.

3- Kendisinden başka ilâh olmayan Al­lah ve Melekler ile, adaletle kaim olan ilim sahipleri şehadet etmişlerdir ki; Aziz ve Hakim olan Allah'tan başka ilâh yoktur.

4- Ben yine şehadet ederim ki, Nusayri Dinin'den, Cundebi görüşünden, Cunbulânî tarikatından, Hasibi mezhebindenim, söz yeri olarak Cillî, Meymuni fıkhındanım. Nusayriliğin bu iman ikrarından anla­şılan, temeldeki inançtan, zaman içinde bir değişim yaşadığı; böylece Ortodoks İslâmdan ayrıldıklarıdır. Şüphesiz bu iman açıklamalarının, İslâmın akidesiyle alakası bulunmamaktadır. Nusayrilerin ibadet anlayışlar da müslümanlardan ayrılmaktadır. Namaz kılmamaktadırlar. Onların namazı kısa bir duadan ibarettir. Bu dua şöyledir: “Ali-Muhammedi Ve Selmanı Yücelti­riz” Bu kısa cümleyi söyleyerek, namaz kıldıklarını kabul etmektedirler. İslâmın şartlarını şöyle yorumlamaktadırlar:

Oruç: Hz. Muhammedin babası Abdul­lah'ın sessizliğidir.

Zekat: Dini öğren­mek ve aktarmaktır. Bununlaberaber zengin Nusayriler, şeyhe, zekât adı altın­da bir para vermektedirler.

Hac: Nusay­rilerin, ziyaret yerlerini dile getirir. Nu-sayrilerde ziyaret yerleri beyaza boyan­maktadır.

Nusayriler'de dini işler, Büyük Şeyh-Şeyh-Nüveb-İmam denilen dört şahsi­yet grubu tarafından yürütülür. Büyük Şeyh, Hz. Ali'nin yeryüzündeki gölgesi-dir. Bu en yüksek makamı işgal eder. O'nun her türlü maddi ve manevi tasarru­fa sahip olduğuna inanılmaktadır. Büyük şeyh, her Nusayri bölgesinde bir tane vardır. Diğer şeyhleri ve imamları büyük şeyh seçer. Büyük şeyhlerinin atalarının melek olduğuna inanmaktadırlar. Bunun İçin onların öbür dünyada şefaatçi olacak­larına inanmaktadırlar. Nuveb maka­mında bulunanlar, aşağı tabakanın şeyh­leridir. İmamlık ise, Osmanlılar döne­minde, II. Abdulhamid tarafından kabul ettirilen bir makamdır. Nusayriler, kendi­lerinin de müslüman olduklarını söyle­yince, Abdulhamid onlara camiler inşa et­tirmiş ve kendilerinden imamlar seçmele­rini emretmiştir. Böylece dini işlerin halk seviyesinde yürütülmesini sağlayan i-mamlar sınıfı. ortaya çıkmıştır. İmamlarida büyük şeyhleri seçmiştir. Bunlar, devletten maaş almışlar, ancak namaz kılma görevini yerine getirmemiş­lerdir.

Nusayriye dört kol halinde varlığını sür­dürmektedir:

1- Haydariye

2- Şimaliye

3- Kilaziye

4- Gaybiye

Günümüzde Nusayriye bir Şii mezhebi olarak tanınmaktadır. Nusayrilerin büyük bir çoğunluğu bugün Suriye'de yaşamak­tadır. Özellikle Lazkiye kenti, tamamen bir Nusayri şehridir. Ancak, Suriye'de halkın çoğunluğu sünnidir. Nusayrilik başlangıçta bir sünni cemaatı iken daha sonraki dönemlerde özellikle Emeviler döneminde Şia'ya bağımlı bir ekol haline gelerek, zaman içinde gulatı şiaya kaymıştır. Ancak Nusayrilikte başka dinlerin karakteristik izleri de bulunmak­tadır. Bunun için Nusay Allah inancı şekil değiştirmiş ve Hz. Ali'nin ulûliyetine ka­dar varan inanç şekli kendini göstermiştir. Tabiat ruhlarına inanç, evrensel ruhculuğa inanç, batıriî dini inançlar Nu­sayrilikte dikkat çekmektedir.

 

Nyâya:

 

Sanskritçede Nyâya metod veya kural anlamına gelmektedir. M.Ö. II. asır­da meydana gelmiştir. Nyâya metinleri­nin büyük bir kısmı, Vaisheshika fiziğini ortaya koymaktadır. Nyâya’nın belli başlı hedefi, inançlarına akılcı bir temel ver­mektir. Bu da, çağdaş dinler Tarihçilere göre, bilginin geçerli vasıtalarında bulun­maktadır. Nyâya'ya göre bu vasıtalar dörttür:

Birincisi, doğrudan tespit ve müşa­hededir. Güneşte olduğu gibi (prat-yaksha)

İkincisi, çıkarsamadır (Anumâna): Ateşin varlığını dumandan itibaren vasıtasız ola­rak kabul etme gibi.

Üçüncüsü, mukayesedir (Upamâna). Me­selâ, ilk defa, görülen vahşi bir öküzün evcil bir öküzle kıyaslanarak bilgi sahibi olunduğu gibi.

Döndüncüsü, tanık getirmek yahud, inançlı bir şahsın sözünü delil göstermek­tir (Shabda). Meselâ, Veda’nın sözleri gibi. Çünkü bu sözler, Rab İshvara tarafından haber verilmiştir. Bunlar, tamamen ger­çektir ve Shruti'yi meydana getirmektedir. Oysa, Smriti'nin daha az otoritesi vardır.

 

Nyıngmapa:

 

Tibet Budizm okulunu belirten bir kelimedir ve eski anlamına gelmektedir. Bu okul, üstad Shântarakshita zamanında tercüme edilen Sûtra metinlerine sadık kalmıştır. Hindli Üstad Padmasambhava’nın Tantrik metinlerine de bağlıdır. Nyıngmapa, Yadmasambhava'yı kurucuları olarak ka­bul eder ve onu ikinci Buddha olarak gö­rür. Tibet'teki birçok Budist okulu gibi bunlar da, manastır kurucularının ismi ile çağrılan bölünmelere maruz kalmışlardır. Nymgmapa disiplini, liberal bir disiplin­dir. Bu okulun mensupları, dindar bekar­lar ve evli Lamas'lardır. Bugün bu okulun lideri, Dujom-Rimpoche'dir. Çok bilgili bir lamasdır. Çok sayıda müridi ve batıda birçok merkezi vardır. O, evlidir ve birçok çocuğu vardır.



[1] Hicri: 896

[2] Matta:2/23, 26/71; Markos:l/23; 10/47; 14/66; 16/6; Luka:4/33; 18/37; 24/19; Yuhanna:l/45; 18/5; 18/7; 19/9.

[3] Âl-i İmran: 3/184

[4] 1,1; III, 7-11