Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 17 O - Index Web

O.. 2

Odhinn, Wodon:2

Okkultizm (Occultisme):2

Olmek:2

Om:2

On Emir:3

Onction:4

Orage:4

Ordre, (Order):5

Orgie:5

Origene:5

Orobindo (Hurobindo):6

Ortodoksluk:6

Oruç:7

Osiris:9

Otto Rudolf (1869-1937):9


O

 

Odhinn, Wodon:

 

İskandinav dinle­rinde Odhinn, Tanrıların şefidir. Odhinn, kral-insanlarm Tanrısıdır. Onların güçle­rinin koruyucusudur. O, Tanrıların babası olarak, Alfadir diye isimlendirilmektedir. Alfadir, hükümdarlık Tanrısıdır. İnsan kurbanına düşkündür. Tercih ettiği kur­banlar, krallardır. İskandinavya'da, Anglo-Saxonlarda ve Goths'larda o, kral­lık hanedanının menşeini teşkil etmek­tedir.

Odhinn, büyük büyücüdür. Büyünün yüksek şekillerini elinde tutmaktadır. Runes’in (İskandinavya'da kullanılmış olan kutsal yazı) mucidi Odhinn'dir. O, kaderi haber vermektedir. Bir ağaca asıl­mış ve zahiren ölüme mahkum edilmiştir. Runes'ler sayesinde Odhinn, harflerin ve bütün sırların büyüsünü düzene sokmuş­tur. Yine Runes'lerin doğuşu kozmik ve şamaniktir. Odhinn, her yerde hazır ve nazırdır. Tek gözlüdür. Odhinn-Wodan,   hükümdar ve bü­yücüdür. Savaşa yönelmiştir. Snorri ve Sagas bize, Odhinn'i savaşlar hakemi ola­rak göstermektedir. Çünkü o, düşmanları felçli ve kor yapmaktadır. O, kader Tanrı­sı olarak seçer ve karar verir. Odhinn korkunç bir silah olarak ag'a sa­hiptir. Hindistanda, Varuna'nın mâyâya sahip olduğu gibi, Odhinnde ağı'nı atmakta ve kötüleri yakalamaktadır. Odhinn-Wodan, İskandinavyalılar ve Jermenlerde “yüce Tanrı”dır. Ancak, aynı zamandada savaşçı Tanrıdır. Dumezil, ikinci fonksiyonun birinciye nüfuz ettiğini belirtmektedir.

 

Okkultizm (Occultisme):

 

Renesansta Cologne'lu bir doktor olan Cornelius Ağrippa (1486-1535) Kabbala pratikleri ic­ra ediyordu. Yani, İbranice metinlerdeki gizli sırları çözmeye çalışıyordu. Böylece o, tabiatın ve hayatın sırlarına ulaşmak i-çin batını bir eğitim yapıyordu. 1510 yı­lında De oeculta philosophia isimli bir eser yayınlamıştı. Bu eserde, büyü  ile pythagorcu düşünceler, biraraya gelmiş­tir. Okkült (gizli), zor şeylere giriş anla­mında kullanılmıştır. Bu girişim, sonuç­suz kalmamış, Paracelse’in çabaları ile (1493-1541) ilerlemiştir. Yine XIX., yüzyılda  Eliphas  Levi isimli Fransız  rahip  Alphonse-Louis  Constant (1810-1875) bilimsel materyalizm atmosfe­rini ve geleneksel dinin soğukluğuna çare bulma isteğiyle harekete geçmiştir. İşte asıl Okkultizm ismini yaygınlaştıran bu rahip olmuştur. Onun yeteneği, bu konu­da tarihçileri ve bilginleri aşıyordu. 1856 yılında, “Dogme et rituel de haute magie” isimli eserini ve 1860 yılında “Histoire de la magie” isimli eserini ya­yınlamıştır. Daha sonra bu konuda 1888 de Gerard Encausse “le Traite ele-mentaire de scİence occulte” isimli eseri­ni yayınlamıştır. Ayrıca bu adam, “marti­ni tarikatını” 1891'de kurmuş ve 1888-1914 yıllan arasında L’initiation dergisini yönetmiştir.

 

Olmek:

 

Amerika'da M. Ö. 1200 ile 400 yılları arasında kurulmuş olan yüksek bir medeniyettir. Meksika körfezi kıyıların­dan başlayarak, Meksika'nın ve Orta Amerika’nın büyük bir kısmını bu medeni­yet aydınlatmıştır.

Olmek  san'atı,  heykelcilikte ve  duvar resminde çok ileri gitmiştir. Bu san'at, di­ni konuları yansıtmıştır. Fakat onun yo­rumunda bir hayli güçlük çekilmektedir. Özellikle üç dini tasvir önemlidir:

1- Jaguar: Çoğu zaman gerçekçi tarzda tasvir edilmiş ve bazı insani çizgilerle sitilize edilmiştir. Bu motif, ölmek dini sanatına tamamen hakimdir. Jaguar kül­tünün Meksika'da ve Amerika'nın bazı yerlerinde geliştiği kabul edilmiştir,

2- Tören başlığı giymiş rahip veya Tanrı­ların kollarında taşınan “Bebek” heykel­leri. Bu konuda çok heykel vardır. O, in­san ve jaguar karması olarak, jaguarın çengelleri ve ağzı ile tasvir edilmiştir. Ja­guar, Aztekler dönemine kadar bir kuvvetler sembolü olarak yaşamıştır.

3- Chalcacingo alt kabartmaları. Bunlar, ölmek kökenlidir. Yağmur ve genç bitki örtüsü sembolü ile kuşatılmış bir dişi kişi­liği temsil etmektedir. Muhtemelen bu, bir su ve verimlilik ilâhesidir. Buna, Teotihuacanlarda ve Azteklerde rastlanmaktadır.

 

Om:

 

Hinduizmde ibadetin, murakabenin, ilâhilerin, metinlerin başında ve sonunda ibadete girmek ve ibadetten çıkmak için Om sesi çıkartılır. Om, aynı zamanda bir murakebe konusudur. Çünkü Upanişadlarda şöyle denmektedir: “Yap­rakları delen bir sapın üzerine dizilen yaprakların toplandığı gibi, her ses Om sesinin içinde erimektedir. Om sesi, bu kainatın bütünüdür.”[1] Bütün Vedalar, bu he­ce ile özetlenmiştir: Bu hece (Om) gerçek­te Brahman'dır. Bu hece, yüce bir şeydir. Bu fenomenal dünyada gizli şekilde ilgi­siz gerçeğin mükemmel bir sembolüdür. Yine o, en yüksek murakebenin konusu­dur. Hinduizmdeki Om, bir manada A-min gibi düşünülse de, muhtevada farklı­lıklar görülmektedir. Bu belkidc-müslümanlarm, Allahı “Hu” diye çağır­dıklarına benzemektedir.

 

On Emir:

 

Mısır'da köle hayatı yaşayan İsrailoğulları, Hz. Musa'nın önderliğinde Filistin'e doğru giderken, Tanrı Yehova tarafından Hz. Musa, Sina dağına çağ­rılmıştır. Orada Yehova, Hz. Musa ile ko­nuşmuştur. Yahudilikteki dini prensip ve emirlerin verilişi, bu konuşma esnasında olmuştur. Rab Yahova'nın İsrailoğullarından istediği ilk şeyler şunlardır:

1- Elbiselerini yıkamaları

2- Kadına yaklaşmamaları

3- Üçüncü gün için hazırlanmaları. [2]

Hz. Musa dağdan inerek İsrailoğullarına bunları tebliğ etti. İsrailoğullarını takdis etti ve elbiselerini yıkadılar ve üçüncü gün için hazırlandılar. İsrailoğullarının yapacağı son şey “kadına yaklaşmama­ları” olacaktı.

Üçüncü gün olunca, gök gürlemeleri, şim­şekler ve sina dağı üzerinde koyu bir bu­lut ve çok kuvvetli boru sesi işitildi. Her­kes korkmuştu. Musa, kavmi ordugahtan çıkardı ve dağın eteğinde durdurdu. Dağdan duman çıkıyordu. Çünkü Rab, ateş içinde inmişti. Dağ titremişti. Boru sesi gittikçe kuvvetleniyordu. Rab dağın tepesinden Musa'yı çağırdı. Musa dağa çıktı. Rab, Musa'ya, kavmin dağa çıkma­ması ve dağa dokunmamaları için tenbihte bulunmalarını istedi. Musa, kavmine bunları tebliğ etti. Tekrar dağa çıktı. İşte bu çıkışta Yahudiliğin iman e-sasları olan On Emir, tebliğ edilmişti. Çı­kış kitabının XX/1-17 cümleleri On Emri açık şekilde nakletmektedir:

1- Ve Allah bütün bu sözleri söyleyip dedi.

2- Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yehova benim.

3- Karşımda başka ilâhların olmayacaktır.

4- Kendin için oy­ma put, yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmıyacaksın.

5- Onlara eğilmeyeceksin ve on­lara ibadet etmeyeceksin çünkü ben, senin Allah’ın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan.

6- Ve beni seven ve emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden, kıskanç bir Allahım.

7- Allah’ın Rabbinin ismini boş yere ağza almıyacaksm, Çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.

8- Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tut.

9- Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın.

10- Fakat yedinci gün Allah’ın Rabbe Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kö­len ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin, hiçbir iş yapmayacak­sın.

11- Çünkü Rab, gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı ve yedinci günde istirahat etti; bu­nun için Rab Sebt gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti.

12- Babana ve anana hürmet et, ta ki, Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.

13- Katletmiyeceksin.

14- Zina etmiyeceksin.

15- Çalmıyacaksın.

16- Komşuna karşı yalan şahitliği etmiyeceksin.

17- Komşunun evine tama etmiyeceksin; komşunun karısına yahut kölesine yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tama etmiyeceksin.

Hz. Musa'nın M.Ö. XIII. yüzyılda ya­şadığı tahmin edilmektedir. On Emir Hz. Musa'ya, Sina dağında vahyedilmekle be­raber, On Emrin ihtiva ettiği hususlar, bü­tün peygamberlerin üzerinde İsrarla dur­dukları konulardır. On Emir'de Yahudile­re özel emirler de vardır. Fakat Allahın Birliği, hırsızlığın, zina'nın, adam öldürmenin, komşunun malına ve kendisine göz dikmenin bütün ilâhi dinlerde yasak olduğu çok önemli bir husustur. Bu ya­saklar, özellikle Yahudilikte Hıristiyanlık­ta ve İslâmiyette dikkat çekici bir şekilde takdim edilmiştir. Buna göre Yahudiliğin On Emri, ilâhi dinlerin önerdiği evrensel ahlak ilkelerinden en önemlilerini içinde toplamıştır. Daha sonra gelen dinler, aynı ilkeleri tekrarlamışlardır. Bunun da sebebi, ilâhi dinlerin vahiy olarak bir tek kay­naktan gelmiş olmasıdır. Yahudilikteki bu On Emir genelde ilâhi dinlerin hepsinde genel olarak kabul edilmiştir. Bu emirlerin bir kısmı, Hz. Nuh'a daha önce verilen yedi kanunda ifadesini bulmuştur. Hz. Nuh'a verilen bu yedi kanuna inananlara Nuhiler den­mektedir. Bu yedi kanun şunlardır:

1- Adaletli davranmak

2- Haya etmek

3- Allah'ı takdis etmek

4- Baba'ya ve Anaya saygılı olmak

5- Zinadan sakınmak

7- Pislikten ve şiddetten sakınmak. Bazı Yahudi âlimleri bunlardan dört tane­sinin Hz. Ademe verildiğini, üçünün de ilaveten Hz. Nuh'a verildiğini beyan et­mektedirler. Bu kanunlar, Hz. Musa'ya On Emir halinde öz olarak yeniden veril­miştir.

Hıristiyanlık tada bu yedi kanunun bir kısmı kabul edilmiştir. Milâdi tarihin ba­şında toplanan Kudüs toplantısında, ha­varilerin lideri Yakub, sünnet konusun­daki tartışmaya şöyle diyerek son noktayı koymuştur: “Bunun için reyim milletler­den Allah'a dönenleri sıkmamak, ancak mundarlığından, zinadan ve boğulmuş olandan ve kandan çekinsinler diye yaz­maktadır.” [3]Ya'kub bu ifade İle Nuhi kanunlara olan imanını göstermiştir. Ancak Ya'kub Nuhi kanun­ların hepsine değil; sadece dördüne işaret etmiştir:

1- Putlar

2- Zina

3- Boğulmuş hayvanlar

4- Kan

Islâmiyettede buna benzeyen emirler En'am süresinin 151-153 ayetlerinde şöyle açıklanmaktadır:151-Deki:      “Geliniz,Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-Babaya iyililik edin, fakirlik korku­suyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah'ın yasakladığı cana kıymayın. İşte bu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsı­nız,” 152- “Ergenlik çağına erişinceye ka­dar, yetimin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksatla yaklaşın; Ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücü­nün yettiği kadarını yükleriz. Söylediği­niz zaman yakınlarınız dahi olsa adaleti gözetin. Allah'a verdiğiniz sözü tutun, İş­te Allah size, iyi düşünesiniz diye bunları emretti.” 153- “Şüphesiz bu benim dos­doğru yolumdur. Ona uyun. Başka yolla­ra uymayın. Zira o yol sizi Allah'ın yo­lundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”

Islâmiyet'tede bu on emrin bir kısmı ka­bul edilerek, dini emirlerin arasına so­kulmuştur.

 

Onction:

 

Katolik ve Ortodoks kilisele­rinin kilise sırrı olarak kabul ettikleri sakramentlerden birisi olan Onction, “Hasta yağı” olarak rahip tarafından has­talara, ameliyat olacaklara sürülen okun­muş bir yağdır. Rahip bu yağı, hastaya haç şeklinde sürmektedir. Onction'un, Hıristiyanlardan önce Yahudilerde de kullanıldığını görüyoruz. Mezmurlar 109/18 de geçtiğine göre “yağ gibi kemiklerine girdi” denilmektedir. Yağ, yağlanmış kişiye güç, sağlık, sevinç ve güzellik vermektedir. Bu dini plandada aynen kabul edilmektedir. Yağ­lanmanın sevinç ve şeref alameti olarak kullanıldığı,  Süleyman'ın Meselleri 27/9 ve Amos 6/6'da okumaktayız. Diğer yan­dan yağ sürünmemek bir felâketin sonu­cudur. [4]Bu mahrumiyet, bir yas alameti olarak oruçla sonuçlan­maktadır. [5]İsa'da oruç tutul­duğu zaman başa yağ sürme ve yüzünü yıkamayı emretmektedir. [6]Yine Yahudilikte misafirin üzerine yağ sürmek bir “şeref işareti” olarak kabul edilmektedir. [7]Aynı şekil­de bir kadın, İsa'nın ayaklarını yağlamıştır. [8]Yine çok pahalı bir yağla İsayı yağlayan bir kadını İsa tasvip etmiş ve onun incitilmemesini istemiştir. [9]

Onction, Hıristiyanlıkta genelde hastalar ve cin çarpmışlar için yapılan bir sakrament olarak dikkat çekmektedir. Bu sakramentin kökü, İsa'nın Matta İncilindeki şu sözlerine dayanmaktadır: “İsa on iki şakirdini yanma çağırıp, murdar ruh­ları çıkarmak, her çeşit hastalığı ve herçeşit zayıflığı iyi etmek kudretini onla­ra verdi.” [10]İsa da tedavi yön­temi olarak yağlamayı kullanıyordu. Markos 6/13'de, havarilerin de yağla te­davi yaptıkları anlatılır. Burada dikkatimizi çeken konu, yağlama merasiminin Eski Ahitte de olduğudur. Eski Ahitte bu konu çok değişik amaçlar için kullanılmıştır.

 

Orage:

 

Anadolu'da “Fırtına Tanrısı” dağın antropomorfik ikiye bölünmesi ola­rak takdim edilmektedir. Bu Tanrının totemik hayvanı, gücün ve erkekliğin sembolü olan Boğa'dır. Fırtına Tanrısına ibadet, Hatti'nin büyük sitelerinin her ye­rinde görülmektedir. Değişik şekillerde adlandırılmıştır.  Meselâ, Hattis isimlerinden biri, Taru'dur. M. Ö. III. Binin or­tasında Hindi-Avrupâi istilâcılarda, fırtı­na Tanrısına önemli bir yer verilmiştir. Böylece, büyük şehirlerden çıkmış olan birkaç fırtına Tanrısına özgü hüviyeti muhafaza ederek kolayca bir senkretizm icra etmişlerdir.

Hatti'nin büyük fırtına Tanrısı, Hitit Tan­rılar panteonuna hakimdi. Hitit ülkesi, fır­tına Tanrısının mülkiyetindeydi. Büyük Tanrı’nın yeryüzündeki gerçek vekili olan krala, yönetimi o tevdi etmiştir. Anado­lu'da merkezî yönetim gerçekleşince, bazı Anadolu fırtına Tanrıları, daha önce elde ettikleri  önemli fonksiyondan    ayrıl­mışlardır. Merkezi imparatorluk dö­neminde Louvilerin ve Hourrilerîn ma­halli fırtına Tanrıları, Anadolunun fırtına Tanrıları yanında yer almışlardır.

 

Ordre, (Order):

 

Bu kelime, ferdî özellik­lerini kaybetmeksizin bir birlik teşkil eden birçok varlığın durumunu belirtir. Bu çokluğun birliğe ircası, karmaşık değiİ de ahenkli olursa; gözonünde tutulan birleş­tirmenin ana prensibini seferber etmeye kabiliyetli akıllı bir iradeye tanıklık eder. Tesadüf hipotezi, sadece ilâhi sebebi ka­bul etmeyip de genel evrim veya evrensel düzeni kabul edenler için söz konusudur. Bu tesadüf hipotezi bir yana bırakılacak olursa; kozmik düzen, düzenleyici bir akıl olan Allah'a veya bir Demiurge'a; evin düzeni evin sahibine veya aile başkanına; sitenin veya bir devletin düzeni ise ku­rulmuş olan iktidarlara atfedilir. Bu açı­dan dinî tarikatler, onlara ilk disiplini ve­ya düşünceyi, düzenleyicüiği ve ayırdediciliği vermiş olan kurucularına kadar uzanır. Bu tarikatler, bir disiplinle, bir ni­zamname ile veya bir takım talimatlarla ve direktiflerle tespit edilmiş, belirli şart­lar İçinde ve bir takım amaçlarla erkek veya kadınların birleşerek teşkil ettikleri topluluktur. Bu tarikatler, gelişirken bir­liklerini korumak için hiyerarşileşmişlerdir. Manastır tarikatleri, hastahane ile ve­ya misyonerlerle ilgili tarikatler askerî tarikatler veya şövalye tarikatlerinin hepsi bir göreve ve var olması gereken bir sebe­be bağlıdır. Bu kaybolursa, tarikat de ölür. Eğer bu, sadece zayıflarsa; tarikat de za­yıflar veya sadece güçsüz bir fikrin tanığı olmuş olur.

İşte Katolik mezhebindeki Ordre sırrını bu fonksiyonalist perspektifen tanımak gerekir. Bu fonksiyon açısından bu ordre sırrı kilisenin İncili yayması amacıyla ve İsa-Mesihin otoritesinden kaynaklanan otorite ile Papanın otoritesi altında; bazı kilise üyelerini kendilerine has görevlere sevkeder. İşte bu görevler, Mesih’in ve Al­lah'ın sırlarının dağıtıcılarının, özellikle ilâhi kelâmın, evharistiyanın, Reconciliation'un öğretiminin, kutla­manın ve idarenin görevleridir. Ordre Sakramentine iştirak, kademelerle gerçekleşir. Hiyerarşinin en alt derecesin­den en üst derecesine gitmek için o, bu­gün dört küçük meratip ihtiva eder: Acolytat, Exercistat, Lectorat, Portier. Piskoposluğa ulaşabilmek için orta meratip dereceleri ise şunlardır: Sousdi-aconat, diaconat, pretrise. Bu mera tipler yüzyıllar boyunca değişmiştir. Organizasyon gayesiyle,  İncillerde ve Resullerin İşlerinde formüle edilen yegâ­ne hiyerarşi prensibi ise şunlardır: Diocese, pretre, Eveques. Sonraki organi­zasyon insani kararlarla ilgili olup onların koyduğu şeyi değiştirebilecek güce sahiptir. Fakat tayinler sadece piskoposa aittir. Çünkü yalnız o, sakrament sırrına tam olarak sahiptir.

 

Orgie:

 

Yunanca çılgınlık anlamına gelen Orgia kelimesinden gelmektedir. Bu isim başlangıçta Dionysas'a tahsis edilen dini bayramlara verilmiştir. Bu bayramlar, Roma'da Bacchanales adı altıda tanınmış­tır. Bu şenlikler, bütün ahlâki değerleri ih­lâl ediyor, ancak dini anlamdan hiçbir zaman yoksun olmuyordu. Orgie mera­simleri, ilkel kaosa bir dönüşü ve akıldışı güçlerin hakimiyetine sığınmayı temsil ediyordu. Ayrıca hayatın kaynaklarına bir dalışı gösteriyordu. Sarhoşluk sayıklama­ları, Tanrısal gücün akımına olan her ira­deyi yok ediyordu. Bu şenlikte insan, kendinden kurtuluyor ve kendini bir baş­ka şeye bırakıyordu.

Yine Orgie'de, günlük sadelikten çıkarak hiç olmazsa belli bir an için, ilâhların ve kralların imtiyazında olan mutlak hürri­yete bir iştirak anlamı vardır. Yani ölümlü olan insan, kendisinin bir veçhesinden ka­çarak bir başka şeyi keşfe yönelmektedir. Orgie'nin temelinde hayatın cari tatminle­rini hiçbir zaman tüketmeyen ateşli bir birlik arzusu bulunmaktadır.

 

Origene:

 

Hıristiyan ilâhiyatçısı ve yo­rumcusu olan Origene, milâdi 185 tarihi­ne doğru İskenderiyye'de doğmuştur. 252-253 yılarında Tyr'de ölmüştür. Origene, başlangıçta babasının yönettiği dil kursunun yönetimini idare etmiş, yirmi sekiz yaşından itibaren de İskenderiyye'de din öğretimi veren oku­lun başına geçmiştir. Böylece, Kutsal me­tinlerin incelemesine yönelmiş ve birçok talebe yetiştirmiştir. Bu okulda, yeni-Eflatuncu dersler vermiştir. Fikirlerinden dolayı, İskenderiyye kilisesinden aforoz edilmiş ve 232 yılında, Filistin Cesaree'sine çekilmiştir. Orada verdiği öğretim, onu evrensel bir şöhrete kavuş­turmuştur. Öyleki, doğuyu dolaşmış ve Roma'ya kadar gitmiştir. İmparator Dece'nin işkenceleri neticesinde ölmüştür. Origene, arkasında 2000 eser bırakmıştır. Bu eserler, yorum, Hıristiyanlığı savun­ma, polemik ve Hıristiyan kelâmına ait eserlerdir. Burada Origene'nin, bütün kutsal ilimlere yol açtığını söyleyebiliriz. Özellikle Hexaples, zikre değer. Bu eser­de Origene, Eski Ahidin Yunanca versi­yonları ile İbranice metni mukayese etmiş ve bu çalışmayı altı kolon halinde yayın­lamıştır. Bundan dolayı bu esere Hexaples denmiştir. Birinci kolon, İbranice metni takdim etmektedir. İkinci kolon, aynı metnin grekçe yazılışını ifade etmektedir. Geriye kalan dört kolonun her biri farklı bir Grekçe versiyonu göstermektedir.

Origene'nin doktrini, daha çok eser­lerinden çıkarılmıştır. Bu fikirler ve onun yazıları kilise tarafından aforoz edilmiştir. Origenisme adıyla ortaya çıkan cereyan, bilhassa, yeteneksiz talebelerinin yorum­larından dolayı, 553 yılında İstanbul'da toplanan beşinci genel konsilde aforoz edilmiştir. Bu konsilde aforoz edilen Origene'nin fikirleri başlıca şu konulan ihtiva ediyordu: Oğul'un, Baba karşısın­daki durumu, kutsal-Ruh'un, oğul karşı­sındaki durumu...

Origene'nin başlıca eserleri şunlardır: Hexaples-Homelies-Scholies, Commentaires Sur Saint Mathieu, Sur Saint jean, Sur l'Epitre aux Romains, Surle Cantique des Cantiques, Le traite des premiers principes, la Discussion avec Heraclide, sur la Resurrection, Sur la pirere, Exhortation du Martyre.

 

Orobindo (Hurobindo):

 

15 Ağus­tos 1872'de Kalkuta'da oldukça İngilizleşmiş doktor bir babadan doğmuş olan bir Hind düşünürü ve mistiğidir. Beş ya­şında Darjeeling İngiliz okuluna verilmiş, yedi yaşında İngiîtereye gönderilmiştir. Orada çok parlak bir eğitim görmüştür. (İngilizce, Fransızca, Lâtince ve Yunanca öğrenmiştir). O, orada fakirliği tanımıştır. Elde ettiği bir burs sayesinde iki yıl Cambridge'te kalmıştır. O, yirmi iki ya­şında memleketi olan Hindistana, dili da­hil bir çok şeyden mahrum olduğu halde dönmüştür. Çok geçmeden profesör, ga­zeteci olmuş ve Hindistan'ın bağımsızlık savaşma katılmıştır. Yirmi sekiz yaşında evlenmiş ve davasına iştirak etmeyen ka­rısından beşyıl sonra ayrılmıştır. Bir yogi, ona iç hayat konusunda bilgi vermiştir. 4 Mayıs 1908'de İngilizler tarafından tutuklanmış ve Alipore'de bir yıl hapis kalmış­tır. Bu esnada Hind dini kaynakları olan Vedaları ve Upanişadları incelemiştir. Ölmek üzere olan kardeşinin aniden iyi­leşmesi karşısında, bir iç aydınlanmaya sahip olmuştur. Manevi araştırma için, ih­tilâlci mücadeleyi terk etmiştir. Fransa'ya giderek, Pondichery'ye 4 Nisan 1910'da gelmiştir. Ölümüne kadar orada kırk yıl kalmıştır. Dört yıl boyunca, dostlarının evinde okumuş, murakebe yapmış, yaz­mış ve yoga pratiği icra etmiştir. 1914 Ağustosunda, rahip Paul Richard ve karısı Mira ile birlikte Arya dergisini yayınla­maya başlamıştır. Belli başlı eserlerini ve yoga sentezlerini orada neşretmiştir.

1920'de Mira, yeniden gelmiştir. O zaman Mira'nın yaşı 42 dir. Madam Alfassa adı altında Orobindo'nun eserine yardım et­miştir. Bu durumda o, Ana'dır. Dostları ve talebeleri onların etrafında toplanmış­tır. 24 Kasım 1926'da Ana'nın yöne­timinde Âshram kurulmuştur. Orobindo, inzivaya çekilir ve orada 24 yıl ya­şar. Sulh, murakabe, çile ve manevi egsersizler olan Orobindo'nun Ashramı, değişmeyi arzu eden cemiyete açık kal­mıştır. Fakat sadece şuur kuvvetiyle Orobindo, mistik tecrübesinden, dünyayı değiştirmek endişesini hiç ayırmayacaktır. Yine de 1939'da, Gandhi'nin aksine, Nazizme karşı savaş lehinde bulun­muştur. 15 Ağustos 1947'de, 75. doğum gününde Hindistanm bağımsızlığını duymanın mutluluğunu tadmıştır. 5 Ara­lık 1950'de ölmüştür.

Orobindo'nun Ashramında çok büyük bir dogmatik hürriyet atmosferi saltanat sürmektedir. O Ashramı, ruhi hayatın di­rekt tecrübesi olarak tanıtmaktadır. Onun öğretisi, tecrübesinin ifadesinden başka bir şey değildir. O, bunun daha önce, Hindin kutsal metinlerinde ifade edilmiş olduğunu açıklamış, ancak onu, her çeşit sosyal kaygı ile zenginleştirmiştir. Ona göre, “Bilgi, eğer dünyayı değiştirme gü­cü vermiyorsa, boş bir ışıktan başka bir şey değildir” Onun mesajı, bu, topyekün değişmeye yönelmiş bir “iç Maceraya” davettir. Onun talebeleri için, bizzat de­nemedikleri hiçbir şeyin değeri yoktur. Onlar bu tecrübeleri, daima daha uzakla­ra götürmekte, bütün yolları aşmaya, bü­tün geçmişten kurtulmaya, bugün faydalı olan üstad, yol ve dini yarın faydasız ol­duğu zaman terketmeye kadar götürmektedir. Bunun için o, kurumlaşmış bütün dinlere düşmandır. O, şöyle der: “Hakiki teokrasi, insanda gerçekleşen Allah’ın krallığıdır. Bir papanın, bir kilisenin ve­ya bir soserdotal sınıfın krallığı değil­dir”.

Orobindo şöyle der: “Bizim ön gör­düğümüz, ruhî ihtilâldir. Maddi ihtilâl ise sadece bir gölgedir.”

Yine o şöyle der: “Ruhun, insan öncesi bir geçmişi vardır. Fakat onun, insan ötesi bir geleceği de vardır.”

 

Ortodoksluk:

 

Bilindiği gibi “Orto­doks kilisesi” kavramı, XI. yüzyılda Batı kilisesi ile Doğu kilisesi arasındaki bö­lünmeden sonra çıkmış bir kavramdır. Doğu ile batı arasındaki siyasi rekabet, daha sonra dini rekabeti de beraberinde getirerek, XI. yüzyılda “Kutsal-Ruhun” çıktığı yer konusundaki tartışma ile birbi­rinden ayrılmıştır. Batı kilisesi Kutsal-Ruhun Baba'dan ve oğuldan (Filioque) çıktığını söyleyerek, Kutsal-Ruhun sadece Baba'dan çıktığını söyleyen Doğu kilisesi­ne muhalefet göstermiştir. Böylece Roma kilisesi, Lâtin Batı kilisesi veya Katolik Ki­lisesi adını alırken, İstanbul Kilisesi, Rum Ortodoks Kilisesi adım almıştır. Her iki kilise 1054 tarihinde Ayasofya kilisesinin mihrabına birer aforoz tabelası koyarak, birbirlerini aforoz etmişlerdir. Bu tarihten itibaren iki kilisenin arası her geçen gün ayrılmış ve 1204'de dördüncü haçlı seferi niyetiyle Batı, İstanbul'a sal­dırmış ve Ortodoks kilisesine büyük ha­karette bulunmuştur. İkonlar kırılmış, ki­liseler kirletilmiştir.

Ortodoks kilisesi, 325'te başlayıp 787'de sona eren genel konsüler zincirinden sa­dece  yedisini kabul ederek  ilk   yedi konsil kilisesi olarak görülmüştür. Batı ise genel konsil olarak, yirmi bir genel konsil kabul etmektedir. Ortodoks kilise­sinin bugün tahminen iki yüz milyon ci­varında müntesibi vardır. Ortodoks kilisesi, sahip olduğu kredoyu, yedi genel konsilde belirlendiğini kabul etmektedir. Bu konsiller: I. İznik Konsili (M.325); I. İstanbul Konsili (M.3S1); Efes Konsili (M.431); Kadı köy Konsili (M.451); II. İstanbul Konsili (M.553); III. İstanbul Konsili (M.680); I. İznik Konsili (M.787). Bu konsilîeri Katolik kiiiseside genel kon­sil olarak kabul etmektedir. 1054 tarihinden 1453 tarihine kadarki dö­nem “Gerçek Bizans” dönemi olarak ad­landırılmaktadır. Esas olarak Ortodoks ilâhiyatın gelişme dönemi bu dönemdir. Ortodoks kilisesinin bu dönemini üç özel­lik belirtmektedir: Batıdan uzaklaşma, misyonerlik faaliyetleri ve teolojik de­rinleşme.

XV. asırdan XVIII. asra kadar uzanan üç asırlık dönem, Ortodoks orta çağını mey­dana getirmektedir. Bu dönemi belirleyen Osmanlı hakimiyeti, Moskova Rusyasmm tecrid hareketi, Ortodoks dünyada “kapa­lı cemiyet tipini” meydana getirmiştir. Özellikle bu dönemde vaftizci Yahya'nın teşkil ettiği cesur bir zahitliğe önem veren bir manastır hayatı gelişmiştir. XVIII. ve XIX. asrın dönemecinde sessiz­lerin yeni bir müdahalesi ile Ortodoks kilisesinde yeni bir dini hareketlilik yaşan­mıştır. Aziz Nicodeme, büyük Bizans me­tinlerini neşretmiş; batılı birçok mistiği Ortodoksluğa adapte etmiş, 1782'de Vene­dik'te zahitlik ilahiyatının abidevi onto­lojisi olan “phüocalie”yi meydana getir­miştir.

Ortodoks kilisesine göre kilise, İsa'nın be­deni olarak kabul edilmiştir. Ortodoks Ki­lisesi, Papa’nın otoritesini ve yanılmazlı­ğını kabul etmez. Ancak, Katolik Hıristi­yanlıkta olduğu gibi, Ortodoksluk dünya­sında sıkı bir kilise teşkilâtı ve hiyerarşisi yoktur. Ortodoks dünyada İstanbul Fener patrikliğinin önemli bir yeri vardır. Bun­dan ayrı olarak, İskenderiyye Apostolik patrikliği, Kudüs patrikliği, Moskova pat­rikliği, İsviçre'deki Chambesy Ortodoks patrikliği önemli Ortodoks merkezleridir. Yunanistan Ortodoks kiliseleri, İstanbul Fener patrikhanesine bağlı kalmıştır. Bun­lardan başka, bir başpiskoposla yönetilen Ortodoks Kiliseleri ile bağımsız Ortodoks Kiliseleri de vardır.

Ortodoks Kilisesi ile Katolik Kilisesi ara­sında 1965'den beri bir yakınlaşma çabası görülmektedir. Bu amaçla II. Vatikan konsilinde “Hıristiyanları Birleştirme Sekretaryası” kurulmuştur. Bu faaliyet doğrultusunda Vatikan'la İstanbul ara­sında bazı iyi niyet ziyaretleri yapılmıştır. Kilise sırları konusunda, Ortodoks Kilise­si ile Katolik Kilisesi arasında büyük fark görülmemektedir. Sadece, Ortodoks Kili­sesi kendini, havarilerin geleneğine daha bağlı hissetmektedir. Ortodokslar, Papa’nın yanılmazlığını reddederler.

 

Oruç:

 

Dinler tarihinde en yaygın dini fe­nomenlerden birisi Oruç'tur. Hemen he­men, birçok dinde oruç veya oruca benzeyen perhiz şeklinde bir takım ibadetler vardır. Ancak ilâhi dinlerde oruç ibadeti en Önemli ibadetler arasında yer almakta­dır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de “Ey i-man edenler, sizden önceki ümmetlere yazıldığı gibi sizinde üzerinize oruç yazıldı” [11] buyrulmaktadır. Kur'anın bu ifadesine göre, Müslümanla­ra orucun farz olduğu gibi, önceki üm­metlere de oruç farz kılınmıştır, İslâmi­yet'ten önceki ümmetlerinde başında Hı­ristiyanlar ve Yahudiler gelmektedir. Ayet-i kerimenin ifadesine göre Hz. Musa'­nın ümmeti olan Yahudilere de oruç farz kılınmıştır.

A- Yahudilikte oruç: Tora daki (Tevrattaki) oruçla ilgili cümlelerden, orucun, bir hatırlama, bir kutsama şeklinde olduğu anlaşılmaktadır. Meselâ,  Mısır'­dan Rabbin çıkardığı gün [12] mayasız ekmek bayramını Yahudilerin kutlaması ve yedi gün boyunca mayasız ekmek yemeleri bir nevi oruç olarak kabul edilmiştir. [13]Yine Tora'da, oruçla ilgili olduğu kabul edilen şu cümleyi görüyoruz: “ve sizin için ebedî bir kanun olacak, yedinci ayda ayın onuncu gününde canlarınızı alçaltacaksınız, yerli olsun ve aranızda misafir olan garip olsun,  hiçbir iş yapmıyacaksmız. Çünkü o günde, sizi tatkir etmek üzere si­zin için kefaret edilecektir. Rabbin önünde bütün suçlarınızdan temizleneceksiniz. [14]Görüldüğü gibi Tora'da açık olarak oruçla ilgili çok açık ve net ifadeler yoktur. An­cak, Talmud'un metin kısmı olan Mişna'nın Moed bölümünde oruçtan bah­sedilmiştir. Burada verilen bilgiler, sayı­lar: X, 9 ve I. Krallar: VIII, 35-39 cümlele­rine dayanılarak yorumlanmıştır. Bunlara göre, kuraklık, salgın hastalık veya düş­man istilası hallerinde genel olarak oruç tutulmasından bahsedilmektedir. Yahudilikte oruç'a Taanit Tsibur denilir. Bu oruca cemaat orucu denmektedir. Bu orucu, hastalar ve çocuklar dışında herkes tutar, Yahudilikte bir de Taanit Yahid de­nilen ferdî oruç vardır. Bu oruç, kişinin kötü bir rüya gördüğünde veya adak yap­tığında tutulmaktadır. Tora'da tek oruç günü olarak Yom Kipur günü geçmektedir. Yahudilikte oruçlar, kısa ve uzun olarak iki türlü tutulur. Kısa oruçlar, sabahtan akşama kadar tutulmak­tadır. Uzun oruçlar ise, en az yirmi yedi saat tutulur.

Neviim kitabında dört oruçtan bahsedilir:

1- Asara Bttevet: (Tevot ayının onuncu günü orucu): Kudüs'ün Babİlliler tarafın­dan kuşatılmasının hatırasına tutulmak­tadır. Son yıllarda, İsrail Hahambaşılığının kararıyla, Nazi katliamında ölenler içinde oruç tutulmaktadır.

2- Şiva-Asar Be Tamuz (Tamuz ayının on yedisi orucu): Kudüs'ün surlarının Babilliler tarafından aşılması hatırasına tutulan oruçtur.

3- Tişa Be Av (Av ayının dokuzu orucu): M.Ö. 586 yılında Bet ha Mikdaş'ın yıkıl­ması hatırasına tutulan oruçtur. Ayrıca, Tişa-Be Av, Yahudilerin basma başka fe­laketlerin gelmesi nedeniyle de hatırlanır ve bu yas gününde Yom Kipur gelenekle­ri uygulanır. Bu gün, Bet ha-Mikdaş'ın M.S. 70 yılında ikinci defa yıkılışının, Bar-Kohba isyanının yenilgisinin, ortaçağda Yahudilere uygulanan çeşitli baskı ve kat­liamların yıldönümü olarak anılmaktadır. Tişa Be Av'da, yom kipur misali bir cema­at orucudur.

4- Tsom Gedalya (Gedalya Orucu): Yahu­di lideri Gedalya Ben Ahikam'ın öldü­rülmesinin hatırasına tutulan oruçtur. Ay­rıca, onüç Adar'a rastlayan Ester orucu ve Pesah'tan önce Bohorlar'ın tuttuğu oruç gibi Taanit (Oruç) günleri de vardır. Yahudilikte oruç (Taanit), günahların keffareti, milli felâketlerin anılması veya kişinin Tanrı'nın yardımına sığınması gibi olaylar için tutulmaktadır. Yahudilikte oruç tutulurken, yenmez, içilmez, cinsel ilişkide bulunulmaz, bedensel zevklerden kaçınılır, Yahudilikte Yom Kipur ve Teşa-Beav oruçları iki gün batışı arasında tutu­lur. Gedalia, Asara be-Tevet, Ester, Bohor, Şiva Asar be Tamuz oruçları, şafaktan gün batımma kadar tutulur. Yahudilikte on üç yaşını dolduran erkekler ve on iki yaşını dolduran kızlar oruç tutabilir. Has­talar, hamilelikleri ilerlemiş kadınlar, lohusalar oruç tutmazlar. Hatta bazı kişi­lerin oruç tutmalarını Rabi'ler yasaklama yetkisine de sahiptirler. Yom Kipur'un dışında Şabat gününe rast­layan taanit, pazar gününe tehir edilebilir. Ancak, Ester orucu ertelenemez. Çünkü ertesi gün Purim bayramıdır. Geriye de alınamaz, çünkü cuma günüdür, Şabbat'tan bir gün önce oruç tutmak ya­saktır. Bundan dolayı, Şabat'a denk gelen Taanit Ester, Perşembe gününe alınır. Taanit günlerinde af duaları okunmakta­dır.

Tanah'ta, Allah'a yalvarma oruçlarından da söz edilmektedir. Meselâ, Kral David, Bat-Şeba'dan olan İlk oğlu ölüm döşeğindeyken oruç tutmuştur. [15]Bohor orucu ise, bir kefaret veya yaka­rış amaçlı bir oruç değildir. Tanrı’nın Mı­sırlıların iik doğanlarının ölümüne neden olan belayı ve İsrailoğulları'nın Mısır'dan mucizevi ayrılışını hatırlatır ve bu oruç, sembol olarak ilk doğan Yahudilerce uy­gulanır.

Yahudilerin oruçları konusu, Talmud'da ve Tosefta'da tafsiiath şekilde açıklanmış­tır.

B- Hıristiyanlıkta Oruç: Hıristiyanlıkta da oruca yer verilmiştir. İncillerde oruçla ilgili birçok cümle yer almaktadır: İsa, oruçlu olanların iki yüzlüler gibi surat asmamalarını, riyakar davranmamalarını belirterek şöyle der: “Size doğrusunu söyleyeyim, onîar ödül­lerini almışlardır. Siz oruç tuttuğunuz zaman, başınıza yağ sürüp yüzünüzü yı­kayın öyle ki insanlarda değil, gizlide olan Babanıza oruçlu görünesiniz. Gizlilik içinde yapılanı gören Babanız sizi ödüllendirecektir. [16] Yine Mat­ta İncilinde İsa'nın iblis tarafından de­nenmek için Kutsal-Ruh tarafından çöle götürüldüğü “kırk gün kırk gece oruç tut­tuktan sonra acıktığından” bahsedilmek­tedir. [17]

Görüldüğü gibi Hıristiyanlıkta oruç, bir nefis terbiyesi bir dini çile olarak Allah için tutulan bir ibadet olarak görülmekte­dir. Özellikle kilise ve manastır'da hayat­larını geçiren ruhaniler, oruca çok önem vermişlerdir. Yukarıda görüldüğü gibi “kırk gün” orucunu İsa tutmuştur. Bunu daha sonraki dönemlerde taklit eden Hı­ristiyan azizleri ve ruhanileri vardır. Hıristiyanlıkta oruç, daha çok perhiz özel­liği taşımaktadır. Hem Yahudilikteki hem de Hıristiyanlıktaki oruç, muhtemelen başlangıçta, İslâmiyet'teki oruçla paralel­lik arz ederken, daha sonraki dönemlerde perhize dönüşmüştür. Fakat oruçtaki fenomenolojik yapı değişmemiştir. Hem Yahudilikte, hem Hıristiyanlıkta hem de İslâmiyet'te oruçtan beklenen, iç arınma ve bedensel kontrolün sağlanmasıdır. Hıristiyanlar için oruç günleri, olarak genel­de paskalya bayramı gibi Hıristiyan kut­sal günleri seçilmiştir. Yahudilikte olduğu gibi Hıristiyanlıkta da oruç tutma şekli konusunda belirli ölçüler yoktur. Temel olarak hem Hıristiyanlar hem de Yahudi­ler, oruç günleri yağlı, etli ve ağır yemek­leri yemezler. Hıristiyanlar özellikle daha çok sebze ve tahıl ürünlerini tercih eder­ler. Fakat bazı Yahudi gurupları çok sıkı kurallarla oruç tutmaktadırlar. C- İslâmiyette Oruç: İslâmiyet'te Müslüman olmanın şartlarından birisi oruç tutmaktır.  İslâmiyet Ramazan ayında Müslümanlara bir ay oruç tutmayı farz kılmıştır. Akıllı, sağlıklı ve buluğ çağına gelmiş olan her Müslüman erkek ve kadın herhangi bir mazereti yoksa Ramazan ayında bir ay oruç tutmakla mükelleftir. Bu konu, Kur'an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “Ey iman edenler! Sizden önceki ümmetlere yazıldığı gibi, sizinde üzerinize oruç yazıldı. Taki kon­masınız o sayılı günlerdir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar bir fakiri doyuracak kadar fidye verir, kim gönülden iyilik ya­parsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutma­nız, eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır” [18] İslâmiyet'te oruç, imsak vaktinden başlar akşam vaktine kadar devam eder. Bu müddet zarfında yeme, içme, cinsel ilişkiler yasaktır. Ayrıca oruç tutan bir Müslüman'ın diline, eline de sa­hip olması gerekir. Yani dilinden kötü söz çıkmamalı, elinden kötülük meydana gel­memelidir. islâmiyet'te altı çeşit oruç vardır:

Farz olan oruçlar: Bu oruçlara Ramazan ve kefaret oruçları girer Vacip olan oruçlar: Adak oruçları girer Sünnet olan oruçlar: Aşure orucu (Mu­harrem ayının onuncu veya onbirinci gü­nü tutulur.)

D- Mendup Olan Oruçlar: Arabi ayların onüç, ondört ve onbeşinci günü tutulan oruçlardır

E- Nafile Olan Oruçlar: Sevap niyetiyle tu­tulan oruçlardır

F- Mekruh Olan Oruçlar: Tenzihen mekruh olan oruç: Sadece mu­harremin onuncu günü tutulan oruç Tahrimen mekruh olan oruç: Ramazan bayramının birinci günü ile kurban bay­ramının dört gününde oruç tutmak tahrimen mekruhtur. Dinler tarihinde oruç kültü çok yaygın bir külttür. Hinduizm ve Budizm gibi dinler­de de perhiz şeklinde oruçlar vardır. Oruç Din Fenomenolojisi açısından, İnsanın Tanrısal sıfatlara bürünmesi ve kutsalla bütünleşmesini sağlayan bir dini feno­mendir. Oruçla insanlar, iç arınma ameli­yesinden geçerek, temizlenmekte ve kut­salla bütünleşmeye hazır hale gelmekte­dirler. Dinlerin kutsalla bütünleşme ame­liyesi en iyi şekilde kurban, oruç ve Hac ile gerçekleşmektedir.

 

Osiris:

 

Bu Tanrı, Mısır'ın cenaze tören­lerinin baş Tanrısıdır. Özellikle VI. Hane­danlıktan itibaren Mısırın Tanrı panteonlarından biri haline gelmiştir. Başlangıçta karanlıklar Tanrısıdır. Daha sonra birçok sitedeki mahalli Tanrıların yerine geçmiş ve onların fonksiyonlarını üstlenmiştir. Meselâ, Busiris'de kral-Tanrı, Andjty'nin, Abydos'ta cenaze Tanrısı Khentamentiou'nun ve Memphisk'te Sokaris’in sıfatları ile vasıflandırılmıştır. Bütün bu asimilasyonlar, Osiris’in şahsiyetini meydana getirmiştir. Böylece Osiris, hem Tanrı-kral olmuş, hem de cenaze işleri ile ilgili bir fonksiyon üstlenmiştir. Bu du­rum ilk teoloji denemelerinde formüle edilmiştir. Heliopalis'de Osiris, Re'nin gü­cü ile karşılaşmıştır. Geb ve Nout'un oğ­ludur. Seth’in kardeşi, İsis’in ise hem kardeşi hem de kocasidır. Yunanlı Tarihçi Plutarque, kardeşi Seth’in nasıl intikam aldığını anlatır. Bunun için Seth kardeşini bir sepete koyarak Nil'e bı­raktığını rivayet eder. Daha sonra kocası­nı arayan İsis, onun kalıntılarını bularak, yeniden Tanrı Osirisi yaratmaya çalışır. Neticede Osiris’in parçalarını yeniden canlandıran İsis, Tanrı Osiris'i yeniden hayata kavuşturur. Bundan sonra Osiris, yeryüzünde değil yeraltı dünyası olan ölüler dünyasında yaşamayı tercih etmiştir. Böylece ölüler dünyasının kralı olmuştur. Oğlu Horus, babasının intikamını almak için atılmıştır. Seth’in erkeklik organını koparmıştır. Horus'un ise gözü çıkmış, Tanrı Toth her ikisine de şifa vermiştir. Eski Mısır dini tarihi bu tip efsanelerle do­ludur.

 

Otto Rudolf (1869-1937):

 

Peine'de 1869 yılında doğmuş, Marbourg'da 1937 yılın­da ölmüştür. Dinler Tarihçi, şarkiyatçı ve Hindiolog olan Otto, Gottingen'de, Bresîau'da ve Marbaurg üniversitesinde hocalık yapmıştır.

Birinci etapta Ritschl ekoluna bağımlı ola­rak dini bir Positivizm ve sosyolojik bir sofuluk perspektifinden sonra, Otto, N. Söderblom ile karşılaşmıştır. Onun tesiri altında 1904'den 1911'e kadar, insanlığın dini tecrübesi ve onun tarihi sonuçları üzerinde durmuştur. L. Feurbach ta­rafından ileri sürülen kutsaldan uzaklaş­ma akımının karşısında R. Otto, L. Nel-son'un ve J. Fries'nin yeni-Kantçılığınm felsefi çözümünü seçmiştir. Yeni-Kantçlığın fikri şu idi: “Sezgilerin akılcı temeli, bilginin değerini garanti etmek­tedir”.

R. Otto'ya göre, Allah, Ruh ve Hürriyet üç a priori donelerdir. Bunlar, dinin akılcı temelini meydana getirmektedir. Otto'ya göre din, insan, mistere gitmek için aklı terkettiği anda başlamaktadır. Ona göre geçerli yegane dini anlatım, sezgi yolu ile kutsalı yakalamaya imkan veren sembolik anlatımdır.

Fries tarafından yeniden gözden geçirilen Kant'ın görüşü istikametinde sürdürülen araştırmasında Otto, algılanabilir feno­menlerde ebedi olanı yakalamayı amaç­lamıştır. Schleirmacher, Goethe, Herdar, Novalis, Fichte tarafından takip edilen psikolojik yolun ötesine geçerek Otto, in­sanlığın analizi üzerine “tarihi en­düksiyonu” aşılamaktadır. Bu yol ise ona, İnsanlığın dini hazinelerinin keşfine im­kan vermiştir.

1911'de Hindistan'daki ikametinden sona, R. Otto, Dinler Tarihine yönelir. 1917 yı­lında Das Heilige'i (Kutsal) yayınlar. O günden bugüne bu kitabın devamlı bası­mı ve tercümesi yapılmıştır. O, Kustal'da üç veçhe görmektedir. Bunlar yapıcı un­surlardır:

1- Kutsal; Bu, insan tarafından dört etapta keşfedilmiştir. Yaratık duy­gusu, mistik korku. Tamamen başka olanın sırrı, hayran kalma.

2- Sanctum ve­ya bu Kutsal’ın değeri.

3- A priori bir ka­tegori. Bu, insan akimin orijinal bir pozisyonu ki  bununla   Kutsal'ı  ve  dahili vahyin yerini kavramaya yeteneklidir. R. Otto, Kutsal'ın nasıl kişisel dinin kay­nağı olduğunu gördükten sonra Kutsalla, tarihi dinleri açıklamaya yönelmektedir. Ona göre tarihi dinler, tarih boyunca kut­salın tezahürlerinden meydana gelmiştir. Gerçekten, Kutsal'ın işaretlerini okuma yeteneği ile mücehhez olmayı Otto, “ke­hanet” diye isimlendirmektedir. Böylece dindar adam, geçici görünümlerin altında gizli olan maneviyatı keşfediyor. Kutsalın ilk plandaki okuyucuları şunlardır: Pey­gamberler, dini dehalar, büyük kurucular. Kutsaî'ın farklı okunuşları, dinlerin men­şeini açıklamaktadır. Kutsalın bir tek okuyucusu, tam olarak ruha sahip olur ve Tanrının yüce tezahürünü meydana geti­rir. İşte bu verinin üzerine R. Otto, diğer dinlere göre Hıristiyanlığın Transandal karakterini oturtmaya çalışır. R. Otto'ya göre mademki dinler, Kutsalın tarihi ve tedrici tezahürlerinin sonucudur, öyleyse din bilimi, kutsalın alâmetlerini göstermek ve tarihi seyir içinde tezahürle­ri açıklamak için dinlerin kalbine nüfuz eden araştırma olmalıdır. İşte o zaman, Dinler ilminin ilk işi, insan­lığın aldığı yolda Tanrı arayışının el yar­dımı ile seyrini göstermekten ibaret ola­caktır. Otto'ya göre, bu gizli Tanrı yakla­şımında hayret verici bir süreklilik kendi­ni gösterir. Bunun doruk noktasına ise, peygamberlerin soy zincirinde İsa ulaş­mıştır. Çünkü İsa, Kutsal'ın yaşayan teza­hürü ve Tanrı krallığının şahididir. R. Otto, bir yandan, paralel dini donelerin mukayesesini incelemeye yönelirken, di­ğer yandan cemiyette dinin kökünü ara­yan teorilere dayanır ve kutsala dayanan bir dinler ilmi tavsiye eder. İşte o zaman dinler ilmi, sadece bir tarih olmayacak, o profetik bir rol oynayacaktır. Liberal teolojiden ve kutsaldan uzak­laşmaktan endişe eden Otto, Das Heilige (Kutsal) isimli kitabını yazmıştır. Bunu, genç nesle bir program vermek için yap­mıştır. Otto'nun daha sonraki çalışmaları, hep bu programa açıklık getirmek ve açıklama yapmak hedefini gütmüştür. Hind Dinleri konusundaki çalışmalarına paralel olarak Otto, Kutsal'a dayanan bir dini duygu fen om en ol oj isi gerçekleştir­miştir. Bu kutsal ki, bir yandan insan kal­binde görünmüş ve onu dine kabiliyetli kılmıştır. Diğer taraftan da, dış alametler­le tezahür etmiştir. Bunları, insanlığın bü­yük okuyucuları kavramış ve tarihi dinle­ri hazırlamışlardır. Otto'nun Kutsal (Das Heilige) isimli eseri bir fenomenoloji ol­duğu kadar bir Dinler İlahiyatı özelliği de taşımaktadır.

Bu eser, Dinler Tarihi dönemecinde bir başlangıçtır. Otto, araştırmasının merke­zine “Dindar adamı” ve “onun davranı­şını” yerleştirmektedir.

 



[1] Chandogya-Upanishad, 6,23,4.

[2] Çıkış: XIX/15.

[3] Resullerin. İşleri: XV/19-20.

[4] Tesniye: 28/40.

[5] Daniel: 10/3.

[6] Matta:6/17.

[7] Mezmur: 23/5.

[8] Luka: 7/38, 46.

[9] Matta: 26/6-10.

[10] Matta: 10/1

[11] el-Bakara: 2/183

[12] Çıkış: XIII, 9-10

[13] Çıkış: XXXIV, 18.

[14] Levililer, XVI, 29-31.

[15] II. Samuel: XII, 16

[16] Matta: IV, 18-18.

[17] Matta: IV, 1.

[18] Bakara: 2/183-184.