Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 19 P - Index Web

P. 3

Paleolitik Çağ:3

Pali:3

Pançen Lama:3

Panenteizm:3

Panteizm:4

Pantheon:4

Papalık:5

Papa II. Jean Paul:10

Paraklet:11

Parendre:11

Paria:11

Paroısse (Parish):11

Parousie:12

Parsilik:12

Parthenon:13

Pascal, Blaise (1623-1662):14

Paskalya:14

Passion (İsa'nın Çektikleri):15

Patrik:16

Paul (Pavlos):17

VI. Paul (1897-1978):18

Paul Tillch (1886-1965):19

Pauperisme:19

Pazar Okulu:20

Pehlevice:20

Pelagianisme:20

Pentakotistler:20

Pentateuoque (Pentatök):20

Pentekot:21

Petrus (Havari Aziz):21

Pettazoni Raffaele (1883-1959):22

Peygamber:23

Peyote Dini:23

Phılocalıe (Philokalia):24

Philon (İskenderiyyeli): (M.Ö. 15-10 M.S:45-50):24

Photios (820-891):24

Pietizm:25

Piramitler:25

Piskopos:26

Piskoposluk:26

Platonculuk:26

Polinezya Dini:26

Pontif:27

Pontifex:27

Poseidon:28

Potala:28

Prajna:28

Prâmitoksha:29

Pratityasamutpâda:29

Proselit (Proselytes):29

Protestanlık:30

Ptah:31

Puech Henri-Charles:31

Puja:31

Purana:31

Purusha:32

Putperestlik:32


P

 

Paleolitik Çağ:

 

Taş devri veya yontma taş devri olarak bilinen çağdır. Bu çağda, insanların mağaralarda yaşadığı bilinmektedir. Bu çağ insanı, geçimini, toplayıcılık ve avcılıkla sağlamaktadır. Bu çağın en belirgin özelliği, taş aletlerin kullanılmasıdır. Taş aletlerinin keskinleştirilmesi ve iki yüzünün kullanılması gibi gelişmeler dikkat çekmektedir. Paleolitik çağ, üç devreye ayrılmaktadır:

1- Alt paleolitik çağ.

2- Orta paleolitik çağ.

3- Üst paleolitik çağ.

Gelişmiş paleolitik çağ olarak kabul edilen bu dönemde insanlar, taştan bıçak ve keski âletleri imal etmişler ve kemik ve boynuzlarıda bu işlemede kullanmışlardır.

Paleolitik çağ sanatının bu dönemden ka­lan örnekleri, mağara duvarlarına yapıl­mış resimler, kabartmalar ve heykelcik­lerdir. Bu kültür mirası Akdeniz, Avras­ya, Afrika ve Avrupada görülmekle bera­ber, bugün en önemli kalıntılar, İspanya ve Fransada bulunmaktadır.

Üst paleolitik çağın Doğu Avrupadaki en önde gelen kalıntıları, insan ve hayvan heykelleridir. Bu arada, kemik ve fildişi oymalar da görülmektedir. Kilden veya taştan yapılmış kadın figürleri dikkat çekicidir. Kadın heykelleri, kadının doğurganlık ve cinselliği ön planda tutularak yapılmıştır. Paleolitik çağın resim kalıntıları, güney Fransa'da ve İspanya'nın Cantabria Dağlık bölgesindedir. Bu bölge mağaralarında birçok hayvan resmi dikkat çekmektedir. Anadolu'da Yarımburgaz'da ve Antalya'daki Karain mağaraları bu konuda çok önemli örneklerdir.

 

Pali:

 

Orta Hint-Ari grubuna bağlı kuzey Hindistan kökenli bir dildir. Budizmin en eski metinleri bu dilde yazılmıştır. Pâli dili, doğrudan doğruya, sanskritçeden çıkan bir bölge dilidir. Theravada (ihtiyarlar yolu) Budist öğretilerinin kullandığı dil budur. Hint-Âri döneminin dili olan Veda ve Sanskritçe lehçeleriyle büyük oranda benzerliğe sahip olmakla beraber, bu iki dilin devamı değildir. Budistler arasında bu dilin kullanılma nedeni, Budizmin öğretilerinin halk dili olan pâli diliyle daha geniş çevrelere yayılmasıdır. Buda’nın öğretileri Seylan'a geçerek MÖ. III. yüzyılda, yerel lehçelerin karışımı olan pâli diliyle yazıya geçirilmiştir. Böylece zamanla pâli dili, Theravada metinlerinin Seylan dışında da ortak kullanım dili haline gelmiştir. Budizmin Tripitakası (üç sepet) pâli diliyle yazılmış olarak Birmanya, Tayland, Kambuçya, Laos ve Vietnam'a kadar yayılmıştır.

Pâli dili, Hindistan'da XIV. yüzyılda ede­bi dil olma özelliğini kaybetmiştir. Ancak, Budizmin yayıldığı diğer yerlerde XVIII. yüzyıla kadar yaşamaya devam etmiştir.

 

Pançen Lama:

 

Tibet Budizminden doğan ve dalaylamadan sonraki hiyerarşide yer alan bir tarikattır. Bunların tarikati Dge-lugs-pa (sarı şapka) Pençen Lama, ruhani hiyerarşide en üst düzeydedir. Pandita chen-po (Büyük Bilgin) kısaltılarak, pançen lama denmiştir. Pancen unvanı, olgun ve bilgin kişiler arasından seçilen Tashilhunpo manastırının baş kesişlerine veriliyordu. XVII. yüzyılda, V. Dalaylama, Öğretmeni olan Blo-bzang Chos - Kyirgyal -Mtshan'ın (1570 - 1662) bir çocuğun bedeninde yeniden doğacağını bildirmişti. Bu şekilde, yeniden doğduğuna inanılan Pançen Lama'lar şunlardır:

1- Blo-bzang-yeshes (1663-1737)

2- Blo - bzang - dpal - ıdan - yeshes (1737 -1780)

3- Blo-bzang-bstan-pa'i-nyima (1781-1854)

4- Bs-tan-pa'i-dbang-phyug (1854-1882)

5- Chos-kyi Nyi-ma (1883-1937/.  Bu Pançen Lamaların, Blo-bzang Chos-Kyirgyal-Mtshan’ın yeniden bedenleşmeleri olarak dünyaya geldiğine inanılmıştır. Aynı  zamanda   bunların hislerinin,   kendi   kendine   doğan  Buda Amitabha’nın  bedenleşmesi     olarakda kabul edilmiştir.

Dalay lama hükümeti ile Tashilhungo yö­netimi arasında vergi borçları yüzünden ortaya çıkan anlaşmazlıktan dolayı Pançen Lama 1923'de Çine kaçtı. 1938'de Bskalbzang Tshe-brtan, Çin devleti tara­fından Pançen Lama olarak atandı ve 1952 yılında Tibet'e getirilerek Tashilhungo manastır başkeşişi olarak göreve başladı. Çin hükümeti, 1959'da Hindistan'a kaçan Dalay Lama'yı vatana ihanetle suçladı.

Ancak Pançen Lama bunu onaylamadı. Böylece Çin hükümetiyle arası bozuldu. Bunun için 1964'da Çin hükümeti Pançen Lama'yı görevden aldı. 1978 yılına kadar­da halk arasında görünmedi.

 

Panenteizm:

 

F. Karuse, 1828'de panenteizm terimini ve felsefesini belirtmek üzere kullanmıştır. Panenteizm, Tanrının varlığının tümüyle değil; bir kısmıyla evreni ihtiva ettiği görüşünü savunmaktadır. Panenteizm, panteizmle teizm arasında orta bir yolu temsil etmektedir. Panenteizminde temelleri Platon'un Nomoi (yasalar) isimli eserinde görülmektedir. Ancak panenteizm, XIX. yüzyıl Alman idealistleri olan Fichte, Schelling, Hegel’in eserlerinde zirveye ulaşmıştır. Pananteizmin, ilahiyat alanın­daki gerçek izahı, Charles Hartshorne tarafından gerçekleştirildi. Hartshorne bunu izah ederken, Tanrıyı organizmaya benzeterek gerçekliğin bilinen ve bilinmeyen tüm öğeleri olan bireysel ve yarı özerk hücrelerin bir organizma tarafından içerildiğini ileri sürmüştür.

 

Panteizm:

 

Yunanca Pan=(tüm) ile Theos=(Tanrı) kelimelerinin birleşimi ile ortaya çıkan bir kelimedir. Panteizm, kainatın Tanrı ile bütünleştiği tezini savunan sistemdir. Buna göre evrende ortaya çıkan herşey, Tanrının tezahürüdür.

Felsefe ve Din tarihinde, Panteizm değişik ifadeler ve anlatımlar içinde kendini göstermektedir. Bir kısım Panteistler, evrene bilinç atfederek dünyayı, bir Panpsişizm olarak görmektedirler. Dünyanın sadece bir hayal olduğunu ve gerçekliğinin olmadığını ileri süren Akozmik Panteizm gibi Panteist yaklaşımlar vardır.

Özellikle Hind Dinlerindeki Panteist yak­laşım, Dinler tarihinde dikkat çekici bir durum arzeder. Bu yaklaşımları, Vedalarda, Upanişadlarda ve Bhagavadgita'da görmek mümkündür. Bunun için Hind Dinlerinde özellikle Hinduizm'de Tanrı ve eşyanın düzeni statik değildir. O, canlı olarak bir doğuştan bir ölüme sürekli te­kamül etmekte, şekil değiştirmektedir. Buna Hinduizm'de Dönemler teorisi den­mektedir. Bu teoriye göre, Kainat düzenli aralıklarla tezahür ediyor, gelişiyor sonra yeniden görünmek için ortadan kalkıyor. Bu böylece, sonsuza dek devam edip gidiyor.

Batı düşüncesindeki Panteist temellerin üstadları olarak, Ksenophanes, Heraklitos, Anaksagoras, Platon, Platinos ve Stocılar olmak üzere birçok eski Yunan düşünürünü sayabiliriz. Panteizm düşüncesi, Yeni - Eflatunculuk ve Yahudi - Hıristiyan mistisizmi vasıtasıyla Scotus Erigena, Eckart, Nikalaus Von Cusa, Giordano Bruno ve Jacob Böhme tarafından Ortaçağ ve Rönesansta devam ettirilmiştir.

Batı felsefesinde Panteizmin en önemli temsilcisi Spinoza'dır(1632-1677). Sonsuz niteliklere sahip bir tek sınırsız varlığın olabileceğini İleri süren Spinoza'ya göre, Tanrı ve tabiat aynıdır. Aksi takdirde Tanrı ve dünya birliğinin, Tanrıdan daha büyük bir bütünlüğü olması gerekirdi. Spinoza, Tanrının gerekliliğinin dünyanın gerekliliğini içerdiğini, özgürlük olanağının bulunmadığını belirtmektedir. Panteizm birçok Hıristiyan ve İslâm ilahi­yatçıları tarafından, yaratıcı ile yaratılan arasındaki ayırımı yok ettiği, Tanrıyı ikin­ci plana ittiği ve Aşkın yerine tamamen, bütünüyle içkin bir Tanrı kavramı öne sürdüğü,   insanın ve Tanrının özgürlüğü düşüncesini dışladığı için reddedilmiştir. İslâm dünyasında Panteizm teriminden ziyade Vahdet-i Vücud terimi, özellikle Muhiddini Arabi'de, Mevlana'da ve daha birçok sûfide dikkat çekici bir boyutta gö­rülmektedir. Özellikle Muhiddini Arabîde (1165-1240) Vahdet-i Vücud felsefesi bir felsefi sisteme kavuşmuştur. Batı lite­ratüründe Vahdet-i Vücud, “Varlığın Bir­liği” olarak ifade edilmiştir. İslâm Sûfilerindeki Vahdet-i Vücud anlayışı ile Batı felsefesindeki Panteist anlayış ara­sında farkların olduğu belirtilir. Vahdet-i Vücud felsefesinin temel yapısı olarak dört “varlık” mertebesi ve dört ontolojik “varlık” metodu ortaya konmuştur:

1- Zat'ul-Vücud: Vücudun kendisi

2- Ehadiyet: Mutlak Vahdet

3- Vahidiyet: Çokluğun Vahdeti veya A'yan-ı Sabite

4- Zahiri-i Vucud

Dört Vucud modu ise şunlardır:

a- Mutlak olarak şartsız vücud

b- Negatif olarak şartlı vücud

c- Bir-şey-olmak ile şartlı vücud

d- Kısmi olarak şartsız vücud

 

Pantheon:

 

Roma'nın ortasında, Roma devlet adamı Marcus Vipsanius Agrippa’nın M.Ö.27 yılında yaptırdığı ün­lü tapınaktır. M.S.118-128 yıllarında Roma imparatoru Hadrianus tarafından değişti­rilerek yeniden yapılmıştır. M.S. III. yüz­yılda da imparator Lucius Septimus Severes ve Caracalla dönemlerinde bazı değişiklikler geçirmiştir. Panteonun bu­günkü şekli daire planlıdır ve kubbe ile örtülüdür. Panteonun önündeki üçgen alınlıklı sütünlü giriş, eski panteon yapısı­nın kalıntılarıyla inşa edilmiştir. Giriş ka­pısı, yedi metredir. Kapı kanatları tunçtan yapılmış ve büyüklüğünün bir benzeri yoktur.

Panteonun en dikkat çekici yönü, 43 met­re çaplı kubbesidir. Çağının en büyük kubbesidir. İki bin yıllık tarih boyunca ayakta kalabilmesinin sebebi, yapıda kullanılan harç malzemesine bağlanmaktadır. Dolgu malzemesi olarak temelde ve duvarlarda bazalt, daha yukarıda tuğla, daha sonra tüf, kubbenin tepesinde sünger taşı kullanılmıştır. İnşaatta, aşağıdan yukarıya doğru kullanılan malzeme hafifletilmiştir. Duvarların kalınlığı altı metreyi bulmaktadır.

Panteonun içine ışık, sadece tepeden girmektedir. Tepe penceresi 8.23 metre çapındadır.

Roma dönemi putperestliği için yapılan Panteon, milâdi 609 yılında Santa Maria Rotundası adıyla takdis edilmiş ve kiliseye çevrilmiştir.

Bugün kilise fonksiyonunu devam ettirmekle beraber, daha çok turizme yönelik hizmet görmektedir. Panteonun etrafında ve önündeki kafeler turistlerle dolup taşmakta ve Panteonu yaz ve kış binlerce yerli ve yabancı turist ziyaret etmektedir.

 

Papalık:

 

Roma piskoposu olarak papa, Roma Katolik Kilisesinin görünen şefidir. O, bu görevde İsa tarafından Kilisenin temeli olması için seçilmiş olan on iki ha­variden birincisi olan Simon Pierre’in temsilcisidir. Çünkü İsa Cesaree'de Pierre'e hitaben şöyle demişti: “Sen Petrussun ve ben kilisemi bu Kaya’nın üzerine kuracağım ve ölüler diyarının kapıları onu yenmiyecektir. Göklerin melekütu anahtarlarını sana vereceğim; yeryüzünde bağlıyacağın herşey gökler­de bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin herşey göklerde çözülmüş olur”

(Matla: 16/18-19). İncil yazarı Matta, bu sözlerle kilisede Pierre’in misyonunu ha­ber veriyordu.

İşte bu misyonu İsa'dan alan Petrus, İsa'nın çarmıhından ve yeniden diril­mesinden sonra; önce Antakya'da ikamet etmiş, sonra Roma'ya gelmiş ve yerleşmiştir. Orada Neron'un zulmü altında 64 yılında öldürülmüştür. Onun Vatikan tepesine gömüldüğüne inanılmaktadır. İkinci dünya harbi sırasında XII. Pie'nin insiyatifi altında Vatikan'daki Sen-Piyer kilisesinin altında yapılan kazılar bu inancı doğrulamıştır. Bu bilgilerin doğruluğunu daha sonra papa VI. Paul resmen ilân etmiştir. Roma'nın maruz kaldığı Barbar İsti­lalarının sonucundaki tahribata rağmen, Hıristiyanların tarih boyunca S. Piere’in mezarı üzerine yapılmış olan abideye hac niyetiyle ziyaret ettiklerini milâdi 200 yılına doğru papalık yapan Anicet’in Papalık döneminde Romalı Rahip Caius, doğrulamaktadır. Bugün burada Michel-Ange’ın büyük yapısı yükselmektedir. S. Pierre’in itiraf mihrabının altına ken­dinden sonra ölen çok sayıda Hıristiyan gömülmüştür. Son olarak buraya, XXIII. Jean ve VI. Paul'un ardından Papa I. Jean-Paul da gömülmüştür. İsa-Mesihin kilisesinde papa, episkopal meclisin üstünde değildir. On iki havarinin birincisi Pierre olduğu gibi papa Episkopal meclisinin şefidir. Papa ile piskoposların ilişkisi, havarilerin başındaki Pierre’in onlarla ilişkisi gibidir. Pierre, önce bir havaridir. Papa'da önce bir piskoposdur. Fakat Roma, piskoposudur. Böylece Roma, Apostolik merkezdir.

Papanın otoritesi bir hakimiyet değildir. İsa-Mesihin kilisesinin İmanı doğrultu sunda, bir hizmettir. Tarih boyunca konsiller, Pierre’in hizmetinin sırrını kili­se hiyerarşisi içinde açıklamışlardır. 18 temmuz 1870 yılında I. Vatikan konsiİinde yayınlanan Pastor Aeternus Apostolik yasası bu konuda önemli bir açıklama getirmiştir. “Piskoposlar bölünmüş değil, bir olduğu için, inananların bütün çoğunluğu, inanç birliği içinde olduğu için, muhterem Pierre, diğer havarilerin, üstüne konduğu için, İsa-Mesih, bu çift birliğin görünen ve sürekli temelini Pierre’in şahsında tesis etmiştir. Her kim bu makamda Pierree varis olursa, bütün kilisede Pierre’in önceliğini üstlenecektir.” Yine I. Vatikan konsili, papanın ya­nılmazlığı konusunu da şöyle tarif etmiştir: Papa konuştuğu, yani iman ve gelenekler konusunda bir şeyi yüce Apostolik fazileti ile belirlediğinde, bütün kiliseler için o, kabul edilmeli ve onun kararları değişitirilmemelidir. I. Vatikan konsilinden bir asır sonra, II. Vatikan Konsili, papa XXIII. Jean tarafından toplanmış ve papa VI. Paul tarafından konsil toplantısı ta­mamlanmıştır. Bu konsilde “papalık Meclisi'nin yeri” belirtilmiştir. Buna göre papa, tepe noktasının anahtarı ise; piskoposlarda kilse olan yapının bizzat kubbeleridir.

İlk papalar ortaçağın sonuna kadar Latran'da ikamet etmişlerdir. Bar­barlara karşı sitenin savunuculuğunu ya­pan Leon le Grand (440-461), yüce pontif sıfatı ile kilisenin evrensel yönetiminin temellerini atmıştır. 762'de II. Gregorie, Roma'da yüce yönetimi icra etmiştir. An­cak dünyevi iktidarla uhrevi iktidar ara­sındaki kavga durmadan devam etmiştir. Çünkü maddi ve manevi iki iktidarın bu­lunduğu Hıristiyan düzeni, aynı Tanrısal otoriteye bağlanmış ve ideal bir Hıristiyan cemiyetinin idaresini bütünleyen bir un­sur olarak telâkki edilmişti. Burada maddi iktidarı kral, manevi iktidarıda papa tem­sil ediyordu. Bu iki ayrı iktidar dağılımı 800 yılında papa III. Leon'un, Batı İmpara­toru olarak Charleman'a taç giydirmesiyle resmi bir boyut kazanmış oluyordu.  Ancak papa VII. Gregorie (1073-1085), kiliseyi prenslerin baskısından kurtarmış ve hakimiyetinin, onların üstünde olduğunu belirtmiştir. Fakat IV. Henri'nin ordusunun Romayı işgal etmesi, Gregorie'nin isteklerinin gerçekleşmesine engel olmuştu. Böylece dünyevi iktidarla manevi iktidar arasındaki mücadele I. Frederic Barberrousse'un saltanatı altında yeniden başlamıştı. I. Frederic Barberrousse, imparator Charldmagne tarafından başlatılmış olan krallık teokrasisi geleneğini yeniden canlandırmış, laik iktidarın kutsal menşeini ve onun dini iktidar üzerindeki üstünlüğünü ihtirasla savunmuştur. Ancak kilise buna şiddetle karşı çıkmıştır, imparator papa III. Alexandre (1159-1181)’ın muhalefetini kırmak için, üç karşı papa seçmiştir. Fakat bundada kilise egemenliğine karşı başarılı olamamıştır. Neticede İmparator, 1177 yılında Venedik'te bir sulh antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma, XI. genel konsil olan III. Latran konsilinin top­lanmasına imkan vermiştir. 5-19 Mart 1179 yılında toplanan Latran konsili papalık makamı için önemli kararlar alarak, aynı anda iki papanın seçimine kapıları kapatmıştır. Bunun için papa seçimini “kutsal kurula= sacre college”e tevdi eden 1059 Roma Sinodunun kararını tamamlamıştır. Daha sonraki dönemlerde papa IX. Pie, papalığı garanti kanunlarını reddetmiş ve kendini Vatikan'a kapatmıştır. Bu du­rumda o, kendini bir tutuklu olarak his­setmiştir. Papa XIII. Leon, papa X. Pie ve XV. Benoit, aynı tutumu devam ettir­miştir.

Papa XI. Pie, Mussolini ile Latran kararlarını müzakere ederek durumu çözüme ulaştırmıştır. Bu konuda 11 Şubat 1929'da bir antlaşma yapılmıştır. Böylece kilise dünyevi iktidarların baskısından kurtuluyordu. Bugün Vatikan sitesi, 44 hektarlık bir alanda dünyevi iktidarların baskısından uzak olarak varlığını sürdür­mektedir. St. Pierre'den günümüze gelen Papa sayısı 264'e ulaşmaktadır. Papa'ların kronolojik sırası şöyledir:

1- Aziz Pierre,

2- Aziz Lin, 67-76,

3- Aziz Anaclet (Clet) 76-88,

4- Aziz Clement I, 88-97,

5- Aziz Evariste, 97-105,

6- Aziz Alexandre I, 105-115,

7- Aiz Sixte I, 115-125,

8- Aziz Telesphore, 125-136,

9- Aziz Hygin, 136-140,

10- Aziz Pie I, 140-155,

11-Aziz Anicet, 155-166,

12- Aziz Soter, 166-176,

13- Aziz Eleuthere, 175-189,

14-Aziz Victor 1.189-199,

15- Aziz Zephyrin, 199-217,

16- Azız Calixte (Calliste) I, 217-222,

17- Aziz Urbain I, 222-230,

18- Aziz Pontien, 230-235,

19- Aziz Antere, 235-236,

20- Aziz Fabien 236-250,

21- Aziz Corneille, 251-253,

22- Aziz lucius I, 253-254,

23- Aziz Eitenne I, 254-257,

24- Aziz Sixte II, 257-258,

25- Aziz Denys, 259-268,

26- Aziz Felix I, 268-274,  

27- Aziz Euthychien, 275-283,

28- Aziz Caîus, 283-296,

29- Aziz Marcellin, 296-304.

Fetret Dönemi (4 yıl)

30- Aziz Marcel I, 308-309,

31- Aziz Eusebe, 309-310,

32- Aziz Miltiade, 311-314,

33- Aziz Sylvester I, 314-335,

34- Aziz Marc, 336,

35- Aziz Jules I, 337-352,

36- Libere, 352-366,

37- Aziz Damasel I, 366-384,

38- Aziz Since, 384-399,

39- Aziz Anastase I, 399-401,

40- Aziz Innocent I, 401-417,

41- Aziz Zosime, 417-418,

42- Aziz Boniface I, 418-422,

43- Aziz Celestin I, 422-432,

44- Aziz Sixte III, 432-440,

45- Aziz Leon I, 440-461,

46- Aziz Hilaire, 461-468,

47- Aziz Simplicius (Simplice), 468-483,

48- Aziz Felix III, 483-492,

49- Aziz Gelase I, 492-496,

50- Anastase II, 496-498,

51- Aziz Symmaque, 498-514,

52- Aziz Hormisdas, 514-523,

53- Aziz Jean I, 523-526,

54- Aziz Felix IV, 526-530,

55- Boniface II, 530-532,

56- Jean II, (Mercurius), 533-535,

57- Aziz Agapet I, 535-536,

58- Aziz Sylvere, 536-537,

59- Vigile, 537-555,

60- Pelage, 556-561,

61- Jean II, (Catelinus), 561-574,

62- Benoît I, 575-579,

63- Pelage II, 579-590,

64- Aziz Gregoire I, 590-604,

65- Sabinien, 604-606,

66- Boniface III, 607,

67- Aziz Boniface IV, 608-615,

68- Aziz Dieudonne (Adeodat), 615-618,

69- Boniface V, 619-625,

70- Honorius I, 625-638,

71- Severin, 640,

72- Jean IV, 640-642,

73- Theodore I, 642-649,

74- Aziz Martin I, 649-653,

75- Aziz Eugene I, 654-657,

76- Aziz Vitalien, 657-672,

77- Dieudonne (Adeodat), 672-676,

78- Domnuz (Donus), 676-678,

79- Aziz Agothan, 678-681,

80- Aziz Leon II, 682-683,

81- Aziz Benoît II, 684- 685,

82- Jean V, 685-686,

83- Conon, 686-687,

84- Aziz Serge (Sergius), 687-701,

85- Jean VI, 701-705,

86- Jean VII, 705-707,

87- Sisinynius, 708,

88- Constantin I, 708-715,

89- Aziz Gregoire II, 715-731,

90- Aziz Gregoire III, 731-741,

91- Aziz Zacharie, 741-752,

92- Etienne II, 752-757,

93- Aziz Paul I, 757-767,

94- Etienne III, 768-772,

95- Adrien I, 772-795,

96- Aziz Leon III, 795-816,

97- Etienne IV, 816-817,

98- Aziz Pascal I, 817-824,

99- Eugene II, 824-827,

100- Valantin, 827,

101- Gregoire IV, 827-844,

102- Serge (Sergius) IV, 844-847,

103- Aziz Leon IV, 847-855,

104- Benoît III, 855-858, 

105- Aziz Nicolas I, 858-867, 

106- Adrien II, 867-872,

107- Jean VIII, 872-882,

108- Marin (Martin) II, 882-884,

109- Aziz Adrien III, 884-885,

110- Etienne V, 885-891,  

111- Formose, 891-896,  

112- Boniface, 896-897,

113- Romain, 897,

114- Theodore II, 897,

115- Jean IX, 898-900,

116- Benoît IV, 900-903,

117- Leon V, 903,

118- Serge (Sergius)  III, 904-911,  

119- Anastase III, 911-913,

120- Landon 913-914,

121- Jean X, 914-928,

122- Leon VI, 928,

123- Etienne VII, 928-931,

124- Jean XI, 931-935,

125- Leon VII, 936-939,

126- Etienne VIII, 939-942,

127- Marin (Mar­tin) II, 942-946,

128- Agabet II, 946-955,

129- Jean XII, 955-964,

130- Leon VIII, 963-965 (veya) Benoît V, 964-966,

131- Je­an XIII, 965-972 Benoît VI, 973-974,

132- Benoît VII, 974-983,

133- Jean XIV, 983-984,

134- Jean XV, 985-996,

135- Gregoire V, 996-999,

136- Sylvester II, 999-1003,

137- Jean XVII, 1003,

138- Jean XVIII, 1004-1009,

139- Serge (Sergius) IV, 1009-1012,

140- Benoît VIII, 1012-1024,

141- Je­an XIX, 1024-1032,

142- Benoît IX, 1032-1044,

143- Sylvester III, 1045,

144- Benoît IX, 1045, 

145- Gregoire VI,  1045-1046,

146- Clement II, 1046-1047,

147- Benoît IX, 1047-1048,

148- Damase II, 1048,

149- Aziz Leon IX, 1049-1054,

150- Victor II, 1055-1057,  

151- Etienne  IX,  1057-1058,

152- Nicolas II, 1059-1061,

153- Alexandte III, 1061-1073,

154- Aziz Gregoire VII, 1073-1085,

155- Victor III, (Bienheureux), 1086-1087,

156- Urbain II (Bienheureux) 1088-1099,

157- Pascal II, 1099-1118,

158- Gelase II, 1118-1119,

159- Calixte II, 1119-1124,

160- Honorius II, 1124-1130,

161- Innocent II, 1130-1143,

162- Celestin II, 1143-1144,

163- Lucius II, 1144-1145,

164- Eugene III, (Bienheureux) 1145-1153,

165- Anastase IV, 1153-1154,

166- Adrien IV, 1154-1159,

167- Alexandre III, 1159-1181,

168- Lucius III, 1181-1185,

169- Urbain II-I, 1185-1187,

170- Gregorie VIII, 1187,

171- Clement III, 1187-1191,

172- Celestin III,   1191-1198, 

173- Innocent III, 1198-1216,

174- Honorius III, 1216-1227,

175- Gregoire IX, 1227-1241,

176- Celestin IV, 1241.

Fetret Dönemi (2 Yıl)

177- Innocent   IV, 1243-1254,    

178- Alexandre IV, 1254-1261,

179- Urbain IV, 1261-1264,

180- Clement IV, 1265-1268.

Fetret Dönemi (3 Yıl)

181- Gregoire X (Bienheureux) 1271-1276,

182- Innocent V (Bienheureux), 1276,

183- Adrien V, 1276,

184- Jean XII, 1276-1277,

185- Nicolas III, 1277-1280,

186- Martin IV,   1281-1285,

187- Honorius IV, 1285-1287,  

188- Nicolas  IV,  1288-1292, 

189- Aziz Celestin V, 1294,

190- Boniface VIII, 1294-1303.

Ortaçağın Sonu

191-  Benoît X  (Bienheureux),    

192- Clement V, 1305-1314.

Fetret Dönemi (2 Yıl)

193- Jean XII, 1316-1334,

194- Benoît XII, 1334-1342,

195- Clement VI, 1342-1352,

196- Innocent VI, 1352-1362),

197- Urbain V  (Bienheureux), 1362-1370,

198- Gregoire XI, 1370-1378.

Romalı Papalar

199- Urbain VI, 1377-1389,

200- Boniface IX, 1389-1404.

XV. Yüzyıl

201-  Innocent VII, 1404-1406,   

202- Gregoire XII, 1406-1415.

Avignon Papaları

203- Clement VII, 1378-1394,

204- Benoît XIII, 1394-1423.

İki Papa Dönemi

205- Alexandre V, 1409-1410,

206- Jean XXIII, 1410-1415.

Normal Papalık Dönemi

207- Martin V, 1417-1431,

208- Eugene IV, 1431-1447,

209- Nicolas V, 1447-1455,

210- Pie II, 1458-1464,

211- Paul II, 1464-1471,

212- Sîxte IV, 1471-1484,

213- Innocent VIII,  1484-1492,

214- Alexandre VI, 1492-1503,

215- Pie III, 1503,

216- Jules II, 1503-1513,

217- Leon X, 1513-1521,

218- Adrien VI, 1522-1523,

219- Clement VII, 1523-1534,

220- Paul III, 1539-1549,

221- Jules III, 1550-1555,

222- Marcel II, 1555,

223- Paul IV, 1555-1559,

224- Pie IV, 1559-1565,

225- Aziz Pie V, 1566-1572,

226- Gregoire XIII, 1572-1585,

227- Sixte V, 1585-1590, 

228- Urbain VII, 1590, 

229- Gregoire XIV, 1590-1591,

230- Innocent IX, 1591,

231- Clement VIII, 1592-1605,

232- Leon XI, 1605,

233- Paul V, 1605-1621,

234- Gregoire XV, 1621-1623,

235-Urbain VIII, 1623-1644,

236- Innocent X, 1644-1655,

237- Alexandre VII, 1655-1667,

238- Clement IX, 1667-1669,

239- Clement X, 1670-1676

240- Innocent XI (Bienheureux) 1676-1689,

241- Alexandre VIII, 1689-1691,

242- Innocent XII, 1691-1700,

243- Clement XI, 1700-1721,

244- Innocent   XIII,   1721-1724,  

245- Benoît XIII,  1724-1730,

246- Clement XII, 1730-1740, 

247- Benoît XIV, 1740-1758,

248- Clement XIII, 1758-1769,

249- Clement XIV,  1769-1774,

250- Pie VI, 1775-1799,

251- Pie VII, 1800-1823,

252- Leon XII, 1823-1829,

253- Pie VIII, 1829-1830,

254- Gregoire  XVI,  1831-1846, 

255- Pie IX, 1846-1878,

256- Leon XIII, 1878-1903,

257- Aziz Pie X, 1903-1914,

258- Benoît XV, 1914-1922,

259- Pie XI, 1922-1939,

260- Pie XII, 1939-1958,

261- Jean XXIII, 1958-1963,

262- Paul VI, 1963-1978,

263- Jean-Paul I, 1978,

264- Jean Paul II, 1978-2005,

265- Benedict XVI. (Nisan 2005'te Papa olarak atandı).

 

Papa II. Jean Paul:

 

1920 yılında Polon­ya'da Cracovie yakınındaki Wadovic'de doğmuştur. Asıl adı Joscph Karol Wojtyladır. Babası subaydır. Annesinin ve doktor olan kardeşinin ölümü onun için büyük bir üzüntü kaynağı olmuştur. Par­lak bir üniversite hayatından sonra, Po­lonya'da nazilerin işgali altında bir semi­ner hazırlamış, daha sonra Solvay fabri­kalarında çalışmaya başlamıştır. İki dok­tora tezi hazırlamıştır: Birini, Roma'da, S. jean de la coix üzerinde yapmış, diğerini de Cracovie'de Max Scheler’in Ethique (Ahlâk) üzerinde yapmıştır. Paristeki Enstititü Catholique'de bir müddet ders gördükten sonra, Lublin Catholique üni­versitesine öğretim üyesi olmuştur. 38 yaşında, papa XII. Pie tarafından Cracovie piskopos yardımcılığına atanmıştır. Papa VI. Paul, onu 44 yaşında Cracovie pisko­posu olarak tayin etmiştir. 47 yaşında kardinal olmuştur. 16 Ekim 1978'de 58 ya­şında papalığa seçilmiştir.

Hollandalı papa Adriaan Floriszoon'dan beri (1522-253) İtalyan asıllı olmayan ilk papa olan II. Jean Paul, papalığa geniş ve modern ufuklar kazandırmıştır. Dünyanın birçok yerine seyahat yapmış ve hâlâ bu seyahatlere devam etmektedir. Bu seyahatleri sırasında din adamları ile görüşmekte ve halka hitap etmektedir. Her çarşamba, Roma'da S. Pietro meyda­nında halka hitap etmektedir. Konuşma­ları birçok dile çevrilmektedir. Bu konuş­malarda genelde insan haklan, kilisenin sorumluluğu, İsa aşkının gücü gibi aktüel konulara temas etmektedir. II. Jean Paul, kendini dünya barışma katkı sağlamaya adamış görünmektedir. Bunun için kilise­nin görevlerine dikkat çekiyor ve dünya Hıristiyanlarını vazifeye davet ediyor. Bunun için üç genelge yayınlamıştır:

1- Redemptor Hominis (1979)

2- Dives in Misericordia (1980)

3- Laborem exercans (1981)

Kiliseler birliğine de çok önem veren II. Jean Paul, özellikle İstanbul Ortodoks ki­lisesiyle yakınlaşmayı temin için 1980'de İstanbul'a gelmiş ve İstanbul patriği I. Dimitrios'un önünde şöyle demiştir: “Şimdi bize doğu ve Batı gibi iki akci­ğerle yeniden nefes almayı öğrenmek düşüyor...”

Papa II. Jean Paul, tarihin en faal papalarından birisidir. Özellikle doğu Avrupadaki demokratik hareketlerin gelişmesinde kiliselere büyük destek vermiştir. 2 Nisan 2005'te ölmüştür. Yerine Alman asıllı Kardinal Ratzinger XVI. Benedict Papa olarak atanmıştır.

 

Paraklet:

 

Paraclet kelimesi, Kutsal-Ruh'a verilen bir isim olarak Yuhanna İncilinde kullanılmıştır. Bu kelime yunanca parakletos kelimesinden gelmektedir. Lâtin mütercimler, avkat, tesellici veya sadece paraclitus kelimeleri arasında tereddüt göstermişlerdir. Bugün İncil yorumcularının çoğu, Yuhanna İncilindeki parakletos kelimesini tam olarak ifâde eden bir kelimenin olmadığında müttefiktirler. Bunun için kelimeyi orjinal şekliyle yazmayı tercih etmektedirler. Yuhanna İncilinin 14/16; 15/26; 16/7 pasaj­larında Kutsal-Ruh, parakletos olarak belirtilmiştir. Yuhanna’nın I. 2/1 de şöyle denmiştir: “Eğer biri günah işlerse. Ba­banın yanında, şefaatçimiz, salih İsa Mesih vardır.” Burada parakletos İsa-Mesihi belirtmektedir. Bir başka yerde şöyle denmektedir: “Ben de Babaya yal­varacağım ve o size başka bir tesellici, hakikat Ruhunu verecektir. Tâ ki, daima sizinle beraber olsun”.[1]

Burada ise parakletos, hakikat ruhu ola­rak ifade edilmiştir.

Batılı ilâhiyatçılara göre İsa ve Kutsal-Ruh ile parakletos kelimesi ilişkisinin Dinler Tarihi açısmdan derin şekilde incelenmesi gerekmektedir.

Müslüman bilginler de parakletos keli­mesi üzerinde durmuşlardır. Arapça bu kelime, Faraklit şeklinde yazılmıştır. Bazı reddiyelerde bu kelimenin Ahmed kelimesinin karşılığı olduğu söylenmiştir. Böylece bu kelimenin, İncilde Hz. İsa'nın Hz. Muhammed’in geleceğini haber verdiği kişiyi belirttiği, İslâm müellifler ince kabul edilmiştir. Şüphesiz İncil üzerinde çalışanlar bu fikri kabul et­memektedirler. Ancak Hz. İsa'nın Arâmice bu kelime karşılığında hangi kelimeyi kullandığı da bilinmemektedir. Yunanca İncil yazmalarında kullanılan kelimenin periklitos olduğu ileri sürülmüştür ki, bu kelime Kur'an-ı Kerim'de kullanılan Ahmed kelimesinin tam karşılığıdır. Ancak Hıristiyan yazarlar bunu kabul etmemektedir. Netice olarak, bu konunun ciddi şekilde yeniden ele alınarak, İncil nüshaları ile Kur'anî tezin karşılaştırılması gerektiğini bir kez daha belirtmekte yarar vardır.

 

Parendre:

 

Kült veya sanatta bir başka Tanrıya ortak Tanrı demektir. Tanrı onun­la bir çift meydana getirir. Bu Tanrı ve Tanrıça çiftleri, Tanrının erkek ve dişi ola­rak iki görünümü şeklinde yorumlanmış­tır. Bu görünüm, en eski politeist dinler­den beri vardır. Hititlerde fırtına tanrısı Hatti, eş olarak güneş Tanrıçası Arinna'ya sahiptir. Filistin'de Baal ve Ana Tanrıça, Mısır'da İsis ve Osiris, Hind'de, Shiva ve Parvâti, Vishnu ve Kâli, Krishna, ve Lakshmî, Yunan'da Zeus ve Hera, Roma'da Jüpiter ve Junan gibi.

 

Paria:

 

Bu kelime, Tamoule kökenli olan Pa Raîyar kelimesinden gelmektedir. Do­kunulmayan bir kast anlamına gelir. As­lında Pa Raiyar, kelimesi “Tambourdan olanlar” demektir. Tambourlarm derisi pistir. Tamoule'da pa-Raiyarlar, orkestra topluluklarını tekellerinde bulundurmak­tadırlar. Bunların durumları çok aşağıda olmakla beraber, varlıkları yine de top­lum için gereklidir. Bunların birtakım im­tiyazları vardır. Bu imtiyazları diğer kast­lara karşı savunmaktadırlar. Bunlar, öze­likle köy bayramlarında önemli bir mevki işgal ederler. Paria kelimesi, Porte-kizler tarafından “Dokunulmaz bir kast” olarak kabul edilmiştir. Daha sonra bu ke­lime aynı anlamda Fransızcaya geçmiştir.

Hinduizm'de paria, kast dışı olarak kabul edilmektedir. Bunlar Dharma'ya bağlı değillerdir. Kendilerini Hindu olarak görmelerine rağmen, dini durumları sağlam değildir. Çünkü Paryalar, yüksek kastların üyeleri tarafından dinlerinin yaşanmasını reddeder olarak kabul edilmektedir.

 

Paroısse (Parish):

 

Paroisse, kilise teşkilâtı içinde yönetimi bir Katolik veya Protestan papazına tevdi edilmiş olan bir kilise bölgesidir. Paroissen'lerin bütünü, aşağı yukarı, kasabaya eş olan bir manastır başkanlığını meydana getirir. Bir grup manastır başkanlığı da piskoposluğu oluştururlar. Ayrıca Paroisse terimi, kilise bölgesine ve bu merkezin çevresinde cereyan eden işlerin tümüne teşmil edilmiştir. Üniversiteye has Paroisse ise Hıristiyan hayatının ve imanın müştereken derinleşmesine matuf olarak Peguy'un bir dostu Josehp Lotte tarafından kurulan özel, kamusal, Katolik öğretim üyelerinin bir araya gelmeleridir.

Nüfusu 100.000'den fazla bazı şehirleri ih­tiva eden bölgesel taksimat olarak Paroisse, birbirini tanıyan ve müştereken yaşayan bir müminler topluluğu da de­ğildir. Bugün Katolik Kilisesi içinde Paroisse'ler yerine fikirlerde, mesleklerde daha yakın, komşuluklarda birbirine ben­zeme esasına dayanan bir takım cemaatler kurma temayülü kendini göstermektedir. Pek tabii ki böylece de, gitgide “Dünyada kurulmuş olan kiliseyi” paroisse’in tek başına temsil etmesi fikri zayıflamaktadır.

 

Parousie:

 

Bu kelime, mevcut olmak ve gelmek anlamlarına gelen Yunanca bir kelimeden gelmektedir. Helenistik dönemde paraousie kelimesi gizli bir Tanrısallığın tezahürünü belirtmek için kullanılmıştır. Resmi dilde parousie, bir hükümdarın muhteşem bir şekilde şehre girişini belirtmektedir. Yeni Ahitte parousie kelimesi, Mesihin dönüşü anlamında fazla kullanılmamıştır. Fakat, Yeni Ahit üzerindeki yorumlar, ilk Hıristiyan neslinin heyecanlı Mesih bekleyişini büyük ölçüde yaymıştır. İlk Hıristiyan duası oiduğu söylenen “Maran ata” “Gel, Seigneur!” [2]şeklindeki dua, bu Mesih bekleyişini hararetli şekilde ifâde etmektedir.

Matta İncilinde “Senin dönüşünün ve dünyanın sonunun alâmeti ne olacaktır?” [3]denmektedir. Başlangıçta Kudüs'ün tahribi ile dünyanın sonunun tahribi birbirine karışmıştır. Ancak Luka ile Matta bu iki tahribi ayırmaya gayret etmişlerdir. Aziz Paul, bu Mesih bekleyişi tasavvurlarının, en iyi tanığıdır. Çünkü o ima­nı, Mesih bekleyişi ile karakterize etmek­tedir. Fakat daha sonra çabucak ateşli Mesih bekleyişini teskin etfnek zorunda kalmıştır. İsa'nın, Mesihin geleceği gün hak­kındaki bilgisizliğini açıklamasından[4] İlham alan Paul, Hıristiyanları sükûnet içinde çalışmaya davet etmiştir. [5]

Diğer yandan Paul, mektuplarında “Kurtuluş Karakteri” üzerinde fazlaca durmaya başlamıştır. Böylece, Mesihin dönüşünü, Hıristiyan hayatının yapıcı unsurlarından biri haline getirmiştir. [6]

Miladi I. asrın sonuna doğru Mesih konusunda birtakım şüpheler belirmiştir: Yuhanna, bunu oldukça orjinal bir şekilde çözüme ulaştırmıştır. Bunun için Yuhanna “Ahir zaman” kavramını kullanmıştır. Bu şekilde “son yargılama” değil, “İsa'nın azab çektiği zaman ve mesihin muhteşem tebcili” zamanına dikkat çekmiştir. Bu durumda yargılama önemini kaybetmiş, Mesihin davetinin önünde insanın aldığı kararların tezahürü önem kazanmıştır. [7]

Buna karşılık Vahiy kitabı, Mesihin geleceği şeklindeki alışılmış geleneğe bağlı kalmıştır. Bu gelişte Mesih, yargı adamıdır. Bunun için duada Mesihin geleceğini kutlamayı dışarıda bırakmamıştır[8]. Petrus'un ikinci mektubunda Mesihle ilgili geleneksel deliller yeniden kullanılmıştır. “Mesih için bir gün, bin yıl gibidir. Bin yıl, bir gün gibidir”.[9] Dünyanın sonunda İsa-Mesihin gelişi problemi, XX. yüzyılın başında Eskatolojik ekol tarafından hararetle tartı­şılmıştır. Bunlara göre İncil me­tinlerindeki nüanslara yapılacak dikkatli bir yorum, hararetli mesih arzusunun ifa­deleriyle karışmayacaktır. Yine bunlara göre, İncilde zaman kategorilerinin kullanılması, Mesih tarafından getirilen dün­yanın köklü değişimini belirlemek içindir. Yani, yeni dünya ve yeni gökler, gerçek­leşmekte olanlardır.

İsa Mesihin dünyanın sonunda gelmesi inancı üzerinde müslüman bilginler de durmuştur. Bu konudaki hadisler, büyük tartışmaya neden olmuştur. Bir kısım İslam bilginleri İsa-Mesihin dünyanın sonunda gelmesini kabul etmişler, diğer bir kısmı da kabul etmemişlerdir.

 

Parsilik:

 

Parsı kelimesi milâdi X. yüzyıldan itibaren İran'dan, Hindistana göç etmiş bir topluluğa verilen isimdir. Bu topluluk İran'dan hareket ederek önce İran körfezine daha sonra Div adasına yerleşmişlerdir. Orada bir müddet kaldıktan sonra Hind sahillerine yerleşmişlerdir. Daha sonra Silhara hanedanlığına sığınmışlardır. Div adasında öğrendikleri Gujarati dilini kullanmaya başlamışlardır. Böylece Hindistan'a yerleşen Parsiler, İrandaki yerleşim yerlerinin ismini taşıyan Sanjan'ı kurmuşlar ve orada “Kutsal Ateşi” yerleştirmişlerdir. Üç asır boyunca, Gujarata'yı kullanmışlar ve bu dili Hindistan sahili boyunca yaymışlardır. XI. veya XII. yüzyılda Sanjan'lı bir rahip, Avesta'yı Sanskritçeye tercüme etmiştir. Daha sonra metinler Gujarati'ceye çevrilmişse de Parsi'ler anadilleri olan Farsça'ya bağlı kalmışlardır.

1645'de Şanjan, müslümanlar tarafından yıkılmış, fakat “Kutsal Ateş” kurtarılmış ve 50 mil içerdeki Bansda'da daha son­rada sahildeki Navsari'de muhafaza edilmiştir. Navsari'den Mazdeenlerin yanına İran'ın Yazd'a şehrine bir elçi gönderilmiş ve o, bir yıl sonra 1478'de bir takım   yazmalarla   dönmüştür.   Bunların dışında başka yazmalar ve rivayetler de mevcuttur.

İmparator Ekber, Parsî'lerle ilgilenmiş, onlardan vergileri kaldırmış ve onlara di­ni hürriyet vermiştir.

Ekber’in 1575-1579 yılları arasında başlattığı büyük dini Sankretizm projesi içinde Ateş ve Güneş kültü ile Mazdeizm ilk sırayı işgal etmiştir. Ancak bu girişim başarılı olamamıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Parsilerin belli başlı merkezi, 500.000 nüfuslu Surat şehriydi. Bu nüfusun beşte birini Parsiler meydana getiriyordu. Parsilerin çoğunlukta oldukları şehirlerden biri de Bombaydı. 1741'de “Kutsal Ateş” Navsari'den Udwada'ya taşınmıştır. Hâlâ bu ateş orada yanmaktadır.

1746'da Mazdeen rahipleri ve lâikleri “İran takvimini” benimsemişlerdir. Çünkü bunlar, eskiden beri bu takvimi muhafaza etmektedir. 1834'de “Doğu İndia Company”nin malları, İngiliz hükümetinin eline geçmiştir. Böylece İngilizler, bütün Parsi merkezlerini ele geçirmiştir. Yalnızca Navsari hariç kalmıştır. Navsari, Hindu devletinin bir parçası olarak kalmıştır. Uzun zaman Parsiler, sadece ziraatle uğraşmışlardır. Çünkü onların, denizde seyahatten dolayı suyu kirletmemek endişeleri vardı. Daha sonra bu hurafeden uzaklaşarak ticaretle uğraşmaya başlamışlar ve böylece de müreffeh bir hayat yaşamışlardır. Diğer yandan endüstri alanına kaymışlardır. Parsiler, ingiliz yönetimi altında Hindin en zengin cemaatlerinden biri olmuştur. Fakat ingiliz edebiyatının tesiri altına giren ve 1840'da kurulmuş olan “Elphinstone İnstitüte”nün faaliyetleriy­le Parsiler, Hıristiyanlığın ve Batı ilminin şokuna maruz kalmışlardır. Wilson isimli bir Amerikan misyoneri düalizme men­sup oldukları için Parsüere sitem etmek­tedir. O, Parsüere cehaletlerini gösterme­ye çalışmıştır. Parsiler de kendilerini sa­vunmak için, bazı İranlı mistiklerin ortaya koydukları Desatir isimli esere baş­vurmuşlardır. Bu eser, Mazdeen inancını ortaya koymaktan uzak olduğu gibi, gizli ilimlere yol açmaktadır. Bu ilimleri daha sonra Amerika'da Madam Blavatsky'nin ilahiyatı temsil edecektir. Avrupa eğitiminin tesiri altında 1851'de reformist bir parti kurulmuştur. Bu parti, Parsilerin içindeki gelişmeyi ve cemaatın medenileşmesini geciktirmek isteyen tahminen “bin yüz” peşin fikirli dindarla mücadeleyi hedef olarak seçmiştir. İngiliz âlim Hyde ve Anquetil’in eserlerinden ilham alan Radikal Parsiler, Zarathustra’nın basit bir monoteizm vaaz ettiğini ve ona yeniden dönmek gerektiğini savunmaktadırlar. 1859'da zengin lâik bir Parsi olan Kharshedji Cama, Avrupanın filolojik metodlarını öğrenmiş ve birkaç genç rahiple kutsal metinlerin tenkidli incelemesine başlamıştır. Altmışlı yıllarda, Alman Haug, Poona'da Sanskritçe öğretmiş ve Parsüere Gâthâ'ların, Zarathustra’nın doktrininin Monoteizm olduğunu söylemiş ve Parsilerin de ona bağlanmak istediğim belirtmiştir.

Protestanlığın tesiri altında kalan Reformistler, geleneksel duaların, yaygın olan dile tercüme edilmesinde israr etmektedirler. Ortodoks Parsiler ise, geleneğe bağlı olduklarını beyan etmişlerdir.

Bütün bu ayrılıklara rağmen, Bombay Parsileri, XIX. yüzyılın sonunda hâlâ ı-manda, ibadette ve eğitimde birleşmiş bir cemaat oluşturuyorlardı. Parsilerin içinde, yüz yirmi kadar grup vardır. XX. Yüzyılın başında, takvim konusundaki bölünmeye bir son verme teşebbüsü yapılmıştır. Di­ğer yandan, genç bir rahip olan Maneckji Dhalla, New York'a gönderilmiş ve Jackson'un yanında eğitim görmüştür. Daha sonra bu rahip Karachi Parsilerinin büyük rahibi seçilmiştir. Bu rahip, Zerdşütlüğün ilahiyatı ve tarihi üzerinde birçok eser yazmıştır. Hindistan'da Parsilerin ekonomik yönden giderek zayıfladıkları bilinmektedir. JJ. Modi yayınladığı “The religious ceremonies and Customs of the parsees-1922” İsimli eserinde endüstrileşmenin tehdidindeki Parsi pratiklerinden bahsetmektedir.

1947 yılında Hindistan, bağımsızlığını elde edince, Pakistan Parsileri, Hindistan'dan ve dindaşlarından ayrıl­mak zorunda kalmışlar ve Urduca öğrenmişlerdir. Çok sayıda Parsı, hem Hindistan'dan hem de Pakistandan İngiltere'ye, Kanada'ya ve Amerikaya göç etmiştir. Fakat Parsı cemaatı hâlâ, asker, bilgin, sanayici ve gazete yayİnciları olmaya devam etmektedir. Hindistanm bağımsızlığının getirdiği diğer bir durum da, Parsi okullarının açılması olmuştur. Ancak bu okullarda Zerdüştlüğün gerçek atmosferini yaşatmak mümkün olma­mıştır.

Diğer yandan maddi alandaki teknolojik gelişmeler evlere, gazın petrolün veya elektriğin girmesini sağlayarak, ailelerin dini merkezlerini kaldırmış ve dini bir ilgisizlik ortaya çıkmıştır. Eski inançlarının yorumunun araştırılmasını isteyen bazı Parsiler, Batı dinlerin­den daha çok, Hinduizme yönelmişlerdir. Parsilerin dağılımı, dışardaki aileleri ce­maat dışı evliliklere zorlamıştır. Bu durum, nüfusun azalmasına neden olmuş­tur.

Bu azalmaya tepki olarak kuzey Amerikalı Zerdüştlerin birinci sem­pozyumu 1975'de Toronto'da, ikincisi, 1977 yılında Chicago'da, yapılmıştır. Birinci Parsı genel kongresi ise Tahran'da 1960'da daha sonra Bombay'da 1964'de ve 1978'de olmak üzere iki kongre daha yapılmıştır.

 

Parthenon:

 

Atina Akropolisin'de, Yunan Tanrıçası Athena'ya tahsis edilen tapınak. M.Ö. V. yüzyılda Atinalı devlet adamı           Perikles tarafından yaptırılmıştır. Parthenon M.Ö. 447 yılında yapılmaya başlamış M.Ö. 438'de tamamlanmıştır. Phidias'ın altın ve fildişinden yaptığı Athena heykeli de aynı yılda takdis edilerek mabede konmuştur. Dini bir yapı olan Parthenon'un içi ve dışı kabartma ve heykellerle süslenmiştir. Cella (Tanrı heykelinin bulunduğu mekan) duvarının üstünü çevreleyen Friz'de, her yıl yapılan panathenaia şenlikleri anlatılmıştır. Parthcon, M.S. V. yüzyılda Phidias'ın heykeli kaldırılarak, bir kiliseye çevrilmiştir. Bu yıla kadar yapı, orjinal şeklini korumuştur. M.S. VII. yüzyılda önemli değişiklikler yapılarak, Hıristiyan özelliği zenginleştirilmiştir. Osmanlı Devleti, 1458 yılında Atina'yı ele geçirince Parthenon'un güneybatı köşesi­ne bir minare yerleştirerek camiye çevir­mişlerdir. Osmanlı Venedik Savaşında Parthenenon'un bazı bölümleri atılan gül­lelerle yıkılmıştır. Daha sonra Parthenon'un bazı malzemelerini İngiliz­ler, Londra'daki British Museum'a götür­müşlerdir. Parthenon'un bazı heykelleri de Paris Louvre müzesinde ve Kopen­hag'daki milli müzede bulunmaktadır.

 

Pascal, Blaise (1623-1662):

 

Fransız ma­tematikçi, fizikçi ve filozof. Eğitimiyle ba­bası bizzat meşgul olmuştur. Pascal, kü­çük yaşta Matematikçi dehasını Eukleides’in Stoikheia'smm birinci kitabındaki teorimlerin büyük bölümünü bağımsız olarak yeniden keşfederek göstermiştir.

Pascal on yedi yaşında (1642-1644) iken, toplama ve çıkarma işlemlerini yapabilen bir hesap makinesi geliştirmiştir. Fizikte Pascal kanununu bulmuştur. Bu yasa sayesinde bugün kullanılan Hidrolik pres meydana gelmiştir. Pascal fizik ve kimyada çok önemli buluşlara öncülük yapmıştır.

Pascal 1646 yılında babasının hastalığı esnasında ona bakan iki din adamının etkisiyle Jansen tarikatına yakınlık duymaya başlamıştır. 1651 yılında babası ölünce, dini tesirlerden uzak kalmayı tercih etmiştir. 23 Kasım 1654'de geçirdiği bir araba (muhtemelen at arabası) kazasından mucizevi kurtuluşunun etkisiyle yeniden dine dönmüştür. Fransa'da Jansenciliğin  önemli merkezlerinden biri olan Port-Royal manastırına girmiştir. Jansenci akımın önde gelen ilâhiyatçısı olan Antoine Arnauld ile tanışmıştır. Arnauld kaleme aldığı iki kitapçık nedeniyle Sorbon'dan atılmıştır. Pascal onu savunmak için on sekiz kitapçık yayınlamıştır. Bu kitap­çıklar “Letters provinciales=Taşra mektupları” adıyla 1659'da yayınlan­mıştır. Pascal'ın bu mektupları, Cizvitlere karşı şiddetli tenkidler içeriyordu. Kendisini Jansenizme teslim ettikten son­ra bilimsel çalışmaları bırakan Pascal, Port-Royal'da kaldığı süre içinde tek bir bilimsel çalışma yapmıştır. “Histoire de la Roulette=Sikloit” 1658 isimli bu çalışma önemli bir buluş olarak bilim tarihine girmiş oldu.

Pascal, “Apologie de la Religion Chretienne=Hıristiyan  Dininin Savunusu”  adını verdiği bir kitabı   tamamlayamadan ölmüştür. Bu kitapla ilgili notlar, “Les pensees=Düşünceler” adıyla 1670 yılında yayınlanmıştır. Pascal bu kitapta Allah'ın inayetinden yoksun olan birinin, kainatın sunduğu gerçeklere veya yüce iyiye hiçbir zaman ulaşama­yacağını  yazmıştır.   Ayrıca   insanın   İsa olmadan    Tanrıyı    bilemeyeceğini     de belirtmiştir. Pascal gerçek bilgiye ancak inançla ulaşılabileceğine     inanıyordu. Pascal'ın bu kitapta vermeye çalıştığı en önemli mesaj, “inanmayan birinin, inan­madığı halde  ibadete devam  etmesini” önermesidir.   İnsan,   ibadet   yapa   yapa inanacaktır demektedir.

 

Paskalya:     

 

Hz. İsa'nın çarmıha gerilerek  mezara konuluşunun üçüncü günü dirilmesi anısına yapılan yortudur. Batı   kiliseleri Paskalya'yı 22 Mart-25 Nisan arasında    kutlamaktadırlar. Bu kiliselerce Paskalya bayramı, Dolunayın görülmesinden sonra ilk  pazar kutlanmaktadır.

Doğu kiliseleri Hıristiyan bayramlarını Julyen takvimine göre belirledikleri için Paskalya bayramı bazen Batı kilisesi tarihleriyle çatışmakta ve bazen de dört veya beş hafta  sonraya rastlayabilmektedir, Bazı doğu kiliseleri, Batı kiliseleriyle aynı zamanda Paskalya bayramını kutlamaktadırlar. Paskalya bayramının farklı tarihlerde kutlanması konusu, Hıristiyanlar arasında huzursuzluk yaratmaktadır. Bunun için bu konu II. Vatikan konsilinde (1962-1965) tartışılmış ve bunun için Nisan ayı­nın ikinci pazarı Paskalya günü olarak teklif edilmiştir. Hıristiyan Kiliseleri, Bü­yük perhizde Paskalya yortusuna hazır­lanma dönemini yaşamaktadırlar. Büyük perhizin son haftası kutsal hafta olarak adlandırılır. Paskalya'dan başlayarak Pentakot yortusuna kadar geçen elli günlük süre Paskalya dönemi olarak ka­bul edilmiştir.

Hıristiyan dünyası, Hıristiyanlığın ilk yıllarından beri Paskalya bayramına çok önem vermiştir. Yahudi muhitlerden gelen ilk Hıristiyanlar, önceleri Pesah bayramını kutluyorlardı. Pesah bayramı, Mısır'dan çıkışın anısına ilk baharda kutlanırdı. Daha sonra bu bayramın yerine Yahudî-Hıristiyanlar, İsa'nın dirilişinin anısına Paskalya bayramını koymuşlardır. Bu bayram, o günden beri Hıristiyanlar arasında her yıl ilk baharda değişik tarihlerde pazar günü kutlanmak­taydı.

Hem Batı Kiliselerinde hem de Doğu Kiliselerinde Paskalya âyinine çok önem verilmektedir. Paskalya boyunca oruç tutulmaktadır. Hıristiyanlar buna perhiz derler. Çünkü et yemezler, kuvvetli yemezler. Bu ise bir perhiz görünümündedir. Katolik kiliseleri, Paskalya ayininde yeni ateşin kutlanması, Paskalya mumunun yakılması, vahiy derslerinin okunması, vaftiz kurnasının kutlanması ile vaftiz ve Paskalya ayini törenleri icra etmektedirler. Ortodoks kiliselerince Paskalya, yılda sa­dece bir defa yapılan bir ibadet olarak de­ğil, kilisenin manevi hayatının temel dire­ği olarak kutlanır. Gece ibadetlerinden önce kilise dışında bir ayin alayı düzenle­nir. Bunu Paskalya kommünyonu izler. Ayin alayı kiliseden çıkarken hiç ışık ya­kılmaz. Dönüşte ise, Hz. İsa'nın dirilişinin görkemini sembolize etmek için yüzlerce mum ve renkli fener yakılmaktadır.

İngiltere Anglikan kilisesinin “Toplu Dua Kitabın”da, Paskalya için okunacak özel ilahiler vardır. Lutherci kiliselerin de Paskalya'ya çok önem verdikleri görülür. Bunların da Paskalya özel ilâhileri vardır. Birçok Protestan kilisesi, Paskalya kutlamalarına özel önem göstermektedir. Bu kiliselerde de kutsal hafta boyunca birçok ayın düzenlenir. Bazı Protestan kiliselerinde Paskalya günü, şafak ayinleri yapılmaktadır. Özellikle Amerika'da bu ayin televizyonlardan naklen verilmektedir.

Hıristiyan yortularının birçoğunda olduğu gibi Paskalya şenliklerine de birçok pagan dönemi âdet ve gelenekleri girmiştir. Meselâ, Paskalyanın bahar şenlikleri haline gelmesi, eski ilk bahar bayramlarıyla bir özdeşleşmeyi hatırlatmaktadır. Yine, başlangıçta Büyük perhiz esnasında yenilmesi yasak olan yumurta, daha sonra dirilmenin simgesi olarak çok büyük önem kazanmış, boyalı yumurtalar Paskalyanın simgesi haline gelmiştir. Eski Mısır dini inancında doğurganlığın simgesi olan “yaban tavşanı”, daha sonra Paskalyayla bütünleşerek “Paskalya Tavşanı” adını almış ve Paskalya törenlerine girmiştir.

 

Passion (İsa'nın Çektikleri):

 

Dört İncil'de, İsa'nın çarmıha gerilişi olayı çok önemli bir yer tutmaktadır.[10] Bu rivayetler, yemek salonu, zeytin bahçesi, Caiphe'nin evi, ponce Pilate’in sarayı... I-sa’nın çarmıhı konusundaki rivayetlerde dört İncil arasında önemli farklılıklar var­dır. Bu rivayetleri anlamak için Hıristi-yanlara göre İncillerin, tarihi perspektifi hedef alan rivayetler olmadığını bilmekte yarar vardır. Bu İnciller, inanan ve yaşa­yan cemaatler içinde doğmuşlardır.

İsa'nın haça gerilmesi olayı, başlangıçtan beri cemaatlerin farklı endişeleri ile belir­ginlik kazanmıştır. Burada, İsa'nın başına gelen olayın hatırasını muhafaza etmek söz konusudur. Fakat Hıristiyanlığa göre önemli olan, onun kim olduğunu anla­maktır. İsa, sıkıntının ortasında tam ola­rak insan. Bununla beraber esrarlı şekil­de insani şartları aşan kişi... Bunun için burada, olayları farklı seviyelerde açıkla­mak gerekiyordu. Yani İsa’nın talebelerinin kınanacak gidişleri, Yahudilerin ve Romalıların karşılıklı sorumluluğu. Diğer yandan, Mesih’in Ölümünü haber verebi­len İncillerin daha dini şekilde incelenmesi gerekmektedir. Hıristiyanların çok erken dönemde İsa'nın ölümüne verdikleri anlamın kabul edilmesi gerekir. Buna göre İsa'nın ölümü, Hıristiyanların günahları içindi. [11]Herkesin günahı için olduğuda kabul ediliyordu. [12]Bu olaya Hıristiyanlıkta kurtuluş-keffaret adı verilmektedir.

Yine Hıristiyanlar için önemli olan, hayatlarında takip edecekleri yolların keşfini, İsa'nın çarmıhından çıkarmaları gerekir. Böylece bir yandan İsa, diğer yandan, dramların başka aktörleri, Hıristiyanlar için taklit edilmesi gereken modellerdir. [13]Muhtelif geleneklerin yardımı İle her bir İncil yazarı, kendi İnciline özel bir İsa ka­rakteri yansıtmıştır. Buna göre Markos'daki İsa, daha çok ızdirapla ve yalnızlıkla belirginlik kazanmıştır. Yine de burada olağan üstü bir bilinç ve kade­rine mutlak bir hakimiyet görülmektedir. Matta, Markosu çok yakın takip etmekte­dir. Fakat o, olayın Eskatolojik karakterine belirginlik atfetmektedir. Yer sarsıntısı, kıyameti kesin şekilde belirten azizlerin zuhuru, yeni dünyanın belirlenmesi gibi.[14] Luka ise, İsa'nın etrafını kuşatanlara olan aşkını ve Baba ile olan daimi diyalogunu belirgin hale getirmek­tedir. [15]Yuhanna, ızdırabın ortasında, kaderine hakim olan kral bir şahsiyet modeli çizmektedir, isa'nın çarmıhı konusunda tarihçiye birçok sual sorulmaktadır. Önce, Yuhanna İncili ile Matta, Markos ve Luka arasında önemli kronoloji farklı bulunmaktadır. Matta, Markos, Luka, havarilerle İsa'nın, Paskalya yemeğini yediklerinde mutabıktırlar.

Bu durumda İsa, Paskalya günü yani 15 Nisan'da çarmıha gerilmesi gerek­mektedir. Yuhanna'ya göre ise İsa Paskalya arefesinde yani 14 Nisan'da çarmıha gerilmiştir. Bu tarihte Mabedde Paskalya kuzuları kurban ediliyordu. [16]Bugün en tartışmalı konu, İsa'nın tutuklanması ve çarmıha gerilmesinde Yahudi otoritelerin ve roma valisinin sorumluluğu ile ilgilidir. İtiraf etmek gerekir ki gelenek, Yahudi otoritelerine daha çok şey yüklemek eğilimindedir. Bu konuda  Hıristiyanlık  şöyle seslenmektedir: “O'nun kanı bizim üzerimize ve çocuklarımızın üzerine olsun!” [17]İşte Batı'daki Antisemitizmin kaynağı Matta'run bu sözüdür. Ancak Rabbinik geleneğe göre İsa, büyücüden başkası değildir. İsa bunun için mahkum edilmiştir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Yahudilik niçin İsa'nın mesihliğini kabul etmemiştir? Gelecek İsa'yı, “Yahudilerin kralı” olarak mahkum etmiştir. Hıristiyanlar her dönemde Passion'da öl­mek ve yaşamak nedenleri bulmuşlardır. Burada Hıristiyan şehitlerini hatırlatmak yeterlidir. Antakyalı İgnacc (II. yüzyılın başı), Passion'daki realizmle sadakati, şehitliğe kadar birleştirmiş ve şöyle demiş­tir: “Bazı dinsizlerin dediği gibi İsa, ızdırabi sadece zahirde tadsaydı, ben niye zincire vurulacaktım? Niçin hayvanlara karşı savaşacaktım? O halde ben boşuna ölecektim?” Bunun için Hıristiyanlar her dönem, passion da kendine özgü bir an­layış bulmuşlardır. Bizans geleneği, Yuhanna'daki “İsa'nın dirilmesine” ağır­lık vererek Passion'u anlamıştır. Orta çağda Passion, daha çok “acıma” duygu­su ile belirginlik kazanmıştır.

 

Patrik:

 

Bu kelime, Yunanca pater keli­mesinden gelir ki baba ve ata anlamına gelmektedir. Daha sonraki dönemlerde Hıristiyan kiliseleri, tarihsel ve onursal önemi ve üstünlüğü bulunan piskopos­lukların ruhani başkanlarına patrik unvanı verilmiştir. Yahudi kutsal metinle­rinde patrik kelimesi, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve on iki oğlunu be­lirtmek için ata anlamında kullanılmıştır. Hıristiyan merkezlerindeki piskoposlara patrik ismi verilmiştir. Patrik kelimesi, milâdi V. asırda özel bir anlama kavuş­muştur. Kilise tarihinde I. genel Konsil olan İznik Konsilin (325) de, kilise teşkilatı, Roma imparatorluğunun yönetim birim­lerine göre teşkilatlanmayı benimsemişti. Buna göre Roma imparatorluğunun ana şehirlerine metropolis adı veriliyor ve bu şehirlerin dini yönetimini üstlenen piskoposlarada Metropolit adı veriliyor­du. Birkaç metropolisin dini sorumlulu­ğunu üstlenen piskoposlara da Patrik adı verilmişti. Bunların dışında kullanılan Eksarkhos unvanı ise, önder veya başkan patriklerle, metropolitler arasında bir unvan haline gelmişti. Buna göre patrikle­rin yetki alanı birden fazla piskoposluk bölgesini ihtiva ediyordu. Meselâ, Roma patriği, bütün  Batı piskoposluklarını İskenderiyye  patrikliği,   Mısır,   Libya   ve Pentapolis (Rimini, Pesaro, Ancona, Numana ve Osima) piskoposluklarını; İstanbul patrikliği ise, Asya, Trakya ve Pontos piskoposluklarını içine alıyordu. Roma   İmparatorluğunun   resmi   devlet dini haline gelen Hıristiyanlık (M.S. 380), XI. yüzyıla     kadar     Roma'nın     dini merkezliği    altında    yaşamıştır.    Roma İmparatorluğu    395'te    Doğu ve    Batı İmparatorluğu olarak ikiye ayrıldığında bile, Doğu Roma dini bakımdan Roma'ya bağlılığını devam  ettirmiştir.     Siyasi bölünme,     dini     konularda     ihtilafları beraberinde getirmiş olsa da, konsillerde bunlar çözülerek dini birlik korunmuştur. Roma, patriklik     unvanının sadece havarilerin kurduğu piskoposluklara verilebileceğini savunurken; Doğu kiliseleri, ekonomik ve siyası ağırlığı olan merkezlerin  patriklik   olabileceğini   ileri sürüyordu. Bu durumda İstanbul'un, M.S. 381 ve 451 Kadıköy konsillerinin yapıldığı mekanlar olarak ve diğer yandan havari Andreas  tarafından   kurulduğu   için önemli bir patriklik  merkezi  olması gerektiği iddia  ediliyordu. Oysa Hıristiyan kilise tarihi açısından özel imtiyazları olan ilk kilise merkezleri şunlardı: Roma, İskenderiyye, Antakya ve Kudüs piskoposlukları. Ancak 381'de yapılan I. İstanbul   konsilinde   alınan üçüncü karara göre, kilise hiyerarşisinde Roma'nın önceliği   kabul ediliyor ve bundan böyle ikinci sırada İskenderiyye değil; İmparatorun ikametgahı olan İstanbul kilisesi yer alıyordu.   Böylece İstanbul kilisesi, çok önemli bir hiyerarşi elde etmiş oluyordu.

Nitekim İmparator İustinianos döne­minde (527-565) beş patriklik resmen ilân edilmiştir. 692 yılında Trullo (Quinisext) konsilinin onaylandığı bu patriktik merkezleri şunlardı: Roma - İstanbul -İskenderiyye - Antakya - Kudüs. VII. yüzyıldan itibaren Doğu Roma İmpa­ratorluğunun Mısır ve Suriye bölgeleri müslümanlar tarafından feth edilince, bölgedeki patriklik merkezleri olduğu gi­bi kaldı. Ancak, Roma ve İstanbul pisko-posluklarıyla iletişimleri kesilmiş oldu. İs­tanbul Patrikliği, Bizans topraklarında yeni patriklik merkezlerinin oluşumuna, dirense de önüne geçemedi. Neticede Bulgaristan'da Preslav (932) ve Trnovo (1234), Sırbistan'da pic (1346) ve Rusya'da Moskova (1589) patriklikleri kuruldu. Ayrıca, Doğuda, Maruni'ler, Melkailer ve Keldanilerde kendileri için birer patriklik kurmuşlardı. Bu kiliseler, patriklikleriyle birlikte papalığa bağlanarak, Katolik kilisesi bünyesine katılmışlardır. Doğu ve Batı kilisesi bünyesinde patrik kelimesine farklı yaklaşımlar tarihi süreç içinde devam etmiştir. Genelde Batı kilisesi, patrik kelimesinden çok, piskopos kelimesini tercih etmiştir. Sadece, Haçlı Seferleri sırasında Ortodoks kilisesini zayıflatmak amacıyla ortadoğuya bazı Katolik patrikler atanmıştır. Ancak genel kilise yapısı içinde Batı'da patrik kelimesi az kullanılmıştır.

İstanbul, Türkler tarafından feth edildikten sonra Fatih Sultan Mehmet, istanbul Rum patrikliğini olduğu gibi korumuştur. Yine Fatih’in kurdurduğu, istanbul Ermeni patrikliği dikkat çekici bir durum arzetmektedir. Osmanlı Devleti, sınırları içindeki birçok patrikliği, resmen tanımıştır. Bunlar:

1- İstanbul ve tevabii Rum patriği

2- Antakya Rum patriği

3- Mısır ve tevabii Rum patriği

4- Kudüs-ü Şerif Rum patriği

5- Ermeni patriği

6- Ermeni katolik patriği

7- Süryani Kadim patriği

8- Süryani katolik patriği

9- Rum Melkai katolik patriği

10- Keldani patriği

Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra ve Slav  milletlerinin bağımsızlığa kavuşmasından sonra 1920'de Sırbistan, 1925'te Romanya patriklikleri kuruldu. Bugünkü patrikliklere gelince:

1- İstanbul patrikliği: Girit, Finlandiya ve Yunan kiliseleri bağlıdır.

2- İskenderiyye Apostolik   patrikliği: Kenya, Uganda,  Tanjanika kiliseleri bağlıdır.

3- Antakya ve  Kudüs  patrikliği: Arap dünyasındaki Ortodoks kiliseleri bağlıdır.

4- Moskova patrikliği: Japonya Ortodoks kiliseleri bağlıdır.

5- Sırbistan Ortodoks kilisesi patrikliği

6- Romanya Ortodoks kilisesi patrikliği

7- Bulgaristan Ortodoks kilisesi patrikliği. Bugün İstanbul Rum Ortodoks patrikliği, Bizans dönemindeki ökümeniklik vasfını yeniden kazanmak için siyasî çaba safretmekle birlikte, durum tamamen değişmiştir.Bugün  Ortodoks patrikliklerinin çoğu, bağımsız patriklik şeklinde faaliyetlerini sürdürmektedirler.

 

Paul (Pavlos):

 

Paul Tarsus'ta doğ­muştur. [18]Helenistik bir Yahudidir. Paul, unvanlarını şöyle say­maktadır: Sünnetli, Benyamin, İbrani, İb­rani oğulları kabilesindendir. Şeriat pla­nında Ferisi'dir[19]. Geç­mişi düşünüldüğünde o, katıksız bir yahudi olarak telâkki edilebilir. O, çağ­daşlarından daha gayretlidir. [20]O zamanki Yahudilerin birço­ğu gibi o da, çift isim taşıyordu. Dindaşlarıyla ilişki için Saul; Greko-Romen dün­ya ile ilişkilerde Paulos ismini kullanıyordu. Paul'un ailesi, arzu edilen bir ko­numdaydı. Çünkü onun babası, bu devir­de nâdir bir vak'a olan Roma vatandaşlığına sahipti. [21]Paul, formasyonunu tamamlamak için o zamanın en gözde Ferisi bilgini olan Gamaliel’in yanma Şam'a gitmişti. Acaba Paul İsa ile o zaman mı karşılaşmıştı? Bu soru daima sorulmuştur. Bu sorunun cevabı, Paul'un İsayı çok erken tanıdığı şeklinde olacaktır. Çünkü o, doğan kiliseye zulmedenlerin yanında yer almıştır. [22]Paul, kendisinin bir zulmedici olduğunu saklamıyordu. [23]

Şam'daki Hıristiyanlara zulmetmek için bir görevle giderken Paul, vizyona kapılarak, kendinden geçmişti. Paul uyanınca hidayete ermiş ve bir iki gün Arabistan'da kalmak için gitmişti. Sonra 36 veya 37 yıllarına doğru ilk defa Kudüs'e gitmiş ve orada Pierre ve Yakup'la karşılaşmıştı. [24]Sonra Tarsus'a dönmüştür. Orada Barnabas ile buluşmuştur, Barnabas onu Antakya'ya götürmek istemiştir. Fakat, bir yıl sonra ilk misyonerlik seyahati olacak olan Kıbrıs seyahatini gerçekleştirmişlerdir. Oradan güney Anadoluya geçmişlerdir. Dönüşlerinde ziyaret ettikleri bir dizi kilise tesis etmişlerdir. [25]

Burada akla gelen Kudüs toplantısının bu seyahatten önce mi yoksa sonra mı yapıl­dığı sorusudur. [26]Bu Kudüs toplantısının ana nedeni, Hıristiyanlığı kabul etmiş olan putperestlerin durumunu tesbit etmekti. Kaynaklar, bu toplantının 48 ile 52 yılları arasında yapıldığını kaynaklar zikretmek­tedir. Paul, putperestler arasında Hıristiyanlığı yayıyordu. Bunun için o, putperestlerin “sünnet olma” mecburiyetinde olmadıklarını ileri sürüyordu. Böylece Yahudilikten gelen Hıristiyanlarla, Grek dünyasından gelmiş olan Hıristiyanlar arasındaki nazik problemlerin masada çözülmesi gerekiyordu. İşte Paul ile Pierre (Kephas) arasındaki ihtilaf, Kudüs konsilinden hemen sonra Antakya'da meydana gelmişti. Kudüs konsilinde Paul ile Pierre, prensipte anlaşmışlardı. Paul Galatyalılar 2. babda, pierre'le olan ihti­lafını Antakya'da açıklamıştır. Aralarında ne olmuştu? Paul, putperest kökenli Hı­ristiyanlarla müştereken yemek yemişti. Fakat “Yakub'un grubundan olan Hıris­tiyanlar gelince” Pierre, bu yemeğe put­perest asıllılarla birlikte oturmamıştı. Bu­nun üzerine Paul, “kökenleri ne olursa olsun yemek herkes içindir” diyordu [27] Bu yemeğe Barnabasda katılmıştı. Böylece, Pierre ve Barnabas, Paul'den ayrı bir yol izlemiş­lerdi. Yani, putperest asıllılarla “kommunyon” yemeğine oturmamış­lardı.

Barnabasîada ayrı düşen Paul, 49 yılının sonunda veya 50 yılının başında ikinci misyonerlik yolculuğuna çıktı [28] Orta Anadolu ovasını geçti ve Galatyalılar'da bir cemaat tesis etti. Daha sonra Avrupaya geçerek Philippes ve Thessalonqiue'de cemaat buldu. İncil ya­zarı Luka, Paul'un Atina'daki ikameti ü-zerinde çokça durmuştur. Daha sonra An­takya'ya dönmüş fakat orada fazla kalamamış ve üçüncü seyahata çıkmıştır. Bu defa, hedef Efes'tir. 54-57 yılları arasında Efes'te kalır. Ora'dan Corinthe gelir ve orada Romalılara mektup yazar. Daha son­ra Kudüs'e gelir. Bir karışılıkta tutuklanır, iki yıl hapiste kalır (58-60). Roma vatan­daşı olarak Sezar'a baş vurur. Hapisten çıkar ve 61   yılında  Roma'ya  gelir.   Roma'daki hayatı pek açık değildir. Bu ko­nuda bilinen 67 yılında Roma'da öldürül­düğüdür,

Hıristiyanlığın en hararetli havarisi olarak kabul edilen Paul'un, Hıristiyan propagandası için yazdığı birçok mektubu vardır. Bu mektupların kro­nolojisi kaynaklarda şöyle geçer:

1- 51 yılında Selaniklilere  iki  mektup yazmıştır.

2- 54 yılında Korintoslulara bir mektup yazmış fakat bu mektup kaybolmuştur.

3- 55   yılının   ilk   baharında I. Korin­toslulara mektub yazmıştır.

4- 55 yılının sonunda 2. Korintos'un 10-13 kısmını yazmıştır.

5- 56 yılının sonbaharında 2. Korintosun 1-8 kısmım yazmıştır.

6- 55-56 yılında  Filipililere  mektubunu yazmıştır.

7- 57 yümm sonbaharında Galatyalılara olan mektubunu yazmıştır.

8- 57-58  yılının  kışında  Romalılara  iki mektup yazmıştır.

9- 58-60 yıllarında Koleselilere, Filimona, Efoslulara mektup yazmıştır.

10- 61 ve  sonrası yıllarda iki mektup Timoteosalulara, bir mektup da Titus'a yazmıştır.

Paul'un İbranilere mektubu ayrı bir durum arzetmektedir. Batı düşünürleri bu mektubun Paul'un İskenderiyyeli bir talebesine ait olduğu üzerinde hem fikirdirler. Bu mektubun son derece itina ile hazırlandığını ve yeni Ahitte, İsa'nın sacerdoce doktrinini açıklayan bir mektup olduğunu söylemektedirler. Paul'un İlahiyatı: Paul'u ve onun ilahiya­tım iyi anlayabilmek için Paul'un şu söz­lerini hiçbir zaman gözardı etmemek ge­rekir: “Çünkü herkesten azâdken, daha çok adam kazanayım diye, kendimi her­kese kul ettim. Ve şeriatı kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim şeriat altında olmadığım halde, şeriat altında olanları kazanayım diye şeriat altında olanlara, şeriat altında gibi davrandım. Allah'a karşı şeriatı olma­yanlardan değil, ancak Mesih’in şeriatı altında olarak şeriatı olmayanları kaza­nayım diye, şeriatı olmayanlara şeriatı olmayan gibi davrandım. Zayıfları kazayanım diye, zayıflara zayıf oldum. Her suretle bazılarını kurtarayım diye herkese herşey oldum”. İman konusunda Paul, Hıristiyan imanını kabul etmekle Allah önünde değişmiş bulunmaktadır. Bir Ferisi olarak Paul, diğerlerinden daha gayretli bir kişiliğe sahipti. Diğer yandan fanatik bir yapısı vardı. Bunun için inandığını empoze etmek istiyordu. [29]Onun hidayeti, kendisini kapalı bir kanaatten bir iman yoluna geçirmişti. Orada iç insan, gün be gün değişmektedir.[30] Böylece içten değişen Paul şöyle der: “İsa'yı, insani tarzda tanımış da olsak, şimdi artık öyle tanımıyoruz.” [31]Kısaca, Paul'un İsa'da inandığı, onun hakkında inanılandan daha önemliydi. [32]Hıristiyanlara göre onun imanı, bir kriz sonucu meydana gelmemişti. O teolojik bir olaydı. Orada, İsa'nın vahyi vardı, işte o zaman Paul, günahın ağırlığını düşünmeye başlamıştı. Bu konuda şöyle diyordu: “Çünkü ettiğimi bilmiyorum, istediğim şeyi işlemiyorum, fakat nefret ettiğim şeyi yapıyorum. O halde artık ben değil, fakat, bende duran günah onu işliyor.” [33]Böylece Paul Tanrının önünde, insanın en köklü problemini ortaya koymuştur. Paul'e göre, Yahudi olsun veya putperest olsun, hiç kimse şeriatla yargılanamazdı. Romalılara yazdığı mektupta bu durumu uzun uzun ele alıyordu. [34]Burada Paul'un vardığı sonuç netti: “Allah’ın salâhı, yani, isa Mesihe iman va­sıtası ile bütün iman edenlere olan Allah’ın salâhı, şeriat olmayarak zahir ol­muştur. Çünkü hiç fark yoktur. Zira hepsi günah işlediler ve Allah’ın izzetinden mahrum kaldılar. [35]Günahın evrenselliğini göstermek için Paul, Ademin itaatsizliğine kadar gitmektedir. Bu “asli suça” karşı koymak için İsa'ya itaat gerekmektedir. [36]Özellikle “Romalılara mektupta”, belirginleşen “imanla yargılanma” olayı, Paul'un düşüncesini karakterize etmektedir. Paul'un kültürel kökenleri: Paul'un kültürel temelleri iki önemli kaynaktan besleniyordu. Yahudilik ve Helenizm. Paul, kıyamet ile ilgili konularda, Filistin. Yahudiliğinden oldukça etkilenmiştir. Paul'e göre ruh, günaha karşıdır ve savaş Hıristiyan Mü’minin kalbinde cereyan etmektedir. Ruh, geleceği öne alıyor ve Mesihi hazır hale getiriyor. Paul, bol bol Eski Ahidi kullanmaktadır. Paul, Eski Ahidi okumak için dirilmiş İsa'dan hareket etmektedir. Çünkü o gerçek anlam, Yahudiler için kapalı kalmıştır. [37]Paul için söylenecek diğer bir konu'da onun Gnostisizm'le olan ilişkisidir. Diğer yandan Paul'un yaptığı bazı yorumlar, Rabbinik yorumlara oldukça yakın görünmektedir.” Paul'un diğer bir özelliği her çeşit inancı bünyesinde taşımasıdır. Böylece bu inanç­lar, sır dinlerine ait olduğu kadar, doğu dinlerine de ait bulunmaktaydı. Halk inançları, gnostik felsefe, plotonik felsefe, situa felsefesi bunların arasındaydı. İşte Paul'un ortaya koyduğu Hıristiyan dü­şüncesi, bunlara dayanıyordu. Böylece Paul, Yahudi ve Yunan dünyası ile birleşmiş olan bir kavşakta tamamen yeni bir İncil ortaya koyuyordu. Eski Ahidi, İsa'­nın vahyi ile yorumlayarak evrensel bir İncil takdim ediyordu. Bugün Paulcu dü­şünce, İncilin vaazları için bir derinleşme ve yenilenme faktörü olarak görülmek­tedir. Paul'un ortaya koyduğu kilise, her­kese açık ve aynı zamanda da ilk Kudüs kilisesine bağlı bir kilise imajını vermek­tedir.

Paul'a göre İsa-Mesih, şahsında bütün tarihi toplamıştır. Hıristiyanlığı, Yahu­dilerin dışında yaydığı için “Yabancıların Havarisi” unvanım alan Paul, bugünkü Hıristiyanlığın şekillenmesinde başlıca rolü oynamıştır.

 

VI. Paul (1897-1978):

 

26 Eylül 1897 yılında Gian Battista Montini, Concesio'da doğmuştur. Katolik bir ailenin çocuğudur. Annesinin onun üzerinde çok önemli bir tesiri vardır. 29 Mayıs 1920'de, Roma'da pontifikal diplomatik Akademiden, sonra rahip olmuştur. Bir müddet Varşova'da Vatikan elçiliğinde kaldıktan sonra sağlık durumu bozulmuş ve otuz yıla yakın Vatikan'da Dışişleri bakanlığı görevini yürütmüştür. 1937'de papa XI. Pie ye vekalet etmiştir. 1952'de papa XII. Pie'nin Dışişleri bakanlığını yapmıştır. 1 Kasım 1954'de Milano piskoposu olarak atanmıştır. Roma'da İtalyan katolik üniversitelerin rahibi olarak çalışmıştır. Milano'da iken şehrin bir kesimiyle iyi diyaloglar kurmuş, hatta Val Trompia maden ocağında ayin icra etmiştir. Papa XXIII Jean’ın, Mgr Montini'ye son­suz hayranlığı vardı. “O, papa olacaktır. Fakat ben onun için makamı koruyorum diyordu. 15 Aralık 1958'de onu, kardinal yapacağı yüksek rütbeli papazların başına oturtmuştur. Mgr Montini'ye 4 nisan 1961'de şöyle yazıyordu: “Bütün dünya Kardinallerine yazacağım. Fakat, onların hepsine ulaşmak için, Milano piskoposu­na yazmakla yetiniyorum. Çünkü onunla, hepsini kalbimde taşıyorum. Siz onların hepsini temsil ediyorsunuz...” Ölmeden birkaç gün önce Mgr Montini, papanın başucunda idi, onunla vedalaşma fırsatını elde etti. Papa XXIII. Jean, Katolik kilisesinide II. Vatikan konsilini de Montini'ye emanet etmişti. Kısa bir Conclavc'den sonra Montini 21 Haziran 1963'de papa seçilmiştir. Dünyaya ilk mesajını, 22 Haziran 1963'de şu sözleriyle göndermişti: “Dünya'nın üzerinden aşk ve iman alevinin geçmesini temenni ederek bütün insanları en iyi dileklerimle kucaklarım”.

Papa VI. Paul'un yaptığı ilk icraat, papa XXIII. Jean'ın ölümüyle askıda kalan II. Vatikan Konsilini yeniden çalışmaya açmak olmuştu. Konsil çalışmalarının önündeki bütün engelleri aşmasını bilmiş ve konsili başarıyla tamamlamıştır. 6 Ağustos 1964'de papa VI. Paul ilk papalık genelgesini yayınlamıştır. Bu genelge “Ecclesiam şuam” ismini taşımaktaydı. Misyonerlik yollarını yenilemeye yönelik bir genelge idi. Bu genelgede şöyle            deniyordu:

“Konuşmadan önce, dinlemek gerekir. Sözü anlamak gerekir. Mümkün olduğunca söze saygılı olmak icabeder. Diyalog, dostlukta kurulur. Diyalog, hizmettir.” VI. Paul, kiliseyi dünyanın hizmetine sunmak istemektedir. II. Vatikan Konsilinin yönlendirmelerine göre o, kiliseyi “İsa'dan çıkan sırrın içinde” takdim etmektedir. 29 Eylül 1963'te, Konsilin ikinci oturumunu açarak, Konsil babalarının dikkatini çeken üç problem ortaya koymuştur. Bu problemler şunlardır:

1- Nereden geliyoruz?

2- Hangi yolu takip ediyoruz?

3- Nereye gidiyoruz?

Papa VI. Paul, bu soruların cevabını şöyle veriyordu: “İsa bizim yegane prensibimizdir. Yegane yolumuzdur. Yegane hedefimizdir.” Böylece VI. Paul, çağdaş dünyaya doğru bir köprü uzatmak isteğiyle kiliseyi Pierre’in adımlarına, İsa'nın izlerine geri döndürmek arzusundaydı. Bu arada VI. Paul, diyalog ve iyi niyet ziyaretlerine başlamıştı. 1964 Kasım’ında Bombay'a gitmiş, orada Hıristiyan dışı din mensuplarını kardeşçe selâmlamıştır. 4 Ekim 1964 de François d'Assise bayramı vesilesiyle, New York'da Birleşmiş milletler toplantısında barış mesajı okunmuştur. 25-26 Temmuz 1967'de İstanbul Fener patriği Athena-goras'ı ziyaret etmiştir. Böylece, İslâm dini ile de karşılaşma imkanı bulmuştur. 22-24 Ağustos 1968'de lâtin Amerika'nın kalbi olan Bogota'ya bir gezi yapmıştır. 10 Haziran 1969, milletlerarası işçi organizasyonunun  ellinci yılı münasebetiyle, işçi temsilcileriyle güçlerini birleştireceklerine and içmiştir. 4 Aralık 1965'te, II. Vatikan Konsilinin kapanışı nedeniyle yapılan âyinin sonunda konsile iştirak eden piskoposlara ve müşahitlere şöyle hitap etmiştir: “Sizlerin ayrılmanız, bizlerin etrafında, konsil öncesi olmayan bir dayanışma meydana getirecektir”. Yine II. Vatikan konsilinin kapanış oturumunda 1054 yılında aforoz ettikleri Fener Ortodoksluğundan, bu  aforozu kaldırdıklarını bildirmiştir. Papa VI. Paul, Katolik kilisesinin, çağdaş problemlere eğilmesini sağlayan tek papa olmuştur. Onun sayesinde Katolik kilisesi dünyaya açılarak, kapalılıktan kurtulmuş­tur. Ancak Katolik Hıristiyanlığın bütün problemleri çözüme ulaşmış değildir. Papa VI. Paul on beş yıla yakın papalık ya­parak 12 Ağustos 1978 de ölmüştür.

 

Paul Tillch (1886-1965):

 

Alman asıllı bir Protestan ilâhiyatçısıdır. Önce Berlin Üniversitesinde Privat-Doçent'di.[38] Daha sonra1929'da Frankfurt  felsefe kürsüsünde  Max  Scheller’in halefi olmuştur. 1933'de Nazizm iktidara gelince Amerika'ya göç etmiş, öğretmenlik mesleğine New York'ta, sonra Chicago'da devam etmiştir. Zamanımızın önemli iki Protestan  ilâhiyatçısı olan  Rudolf Bultmann  ve Karl Barth'ın   ekollerinin etkisiyle yetişmiş ve burjuva ideolojisinin sonunun geldiğine inanmış olan Tillich, Almanya'da dini  sosyalizmin  ortaya çıkmasına  yardımcı olmuştur. Tillich, devrinin  yorum,  tarih, ilahiyat, sosyal ilimler, psikoloji  sahasındaki araştırmalarını, anlatımı ve derinliği oldukça zor bir girişle kişisel bir sentez içinde birleştirmiştir. Schellingi'nin tesiri altında,romantik bir devreden sonra ümitsizlik ve sıkıntıyı konu edinen birtakım existansiyalist filozofların yorumuna   girişmiştir. O, ateizme varmadan “cesaretli   olmaya” çağırdığı hayata bir anlam vermektedir. Ona göre artık,   mitolojik Hıristiyanlık ölmüştür. Fakat modern insan, Hıristiyanlığın yeni bir şeklini icad etme kabiliyet ve ihtirasına sahiptir. Aslında bu, çağdaş  bekleyişe cevap  vermek  isteyen   bir  teolojinin meydan okumasıdır. Onun eserlerinin bir kısmı J.P. Gabus tarafından Fransızca'ya çevrilmiştir.

 

Pauperisme:

 

İsteyerek, sadece ruhen değil, gerçekten bu yaratılmış dünyanın bütün nimetlerinden yüz çevirme hareke­tidir. Dinî Pauperismin, her çeşit sosyal kategorideki ekonomik yoksullukla hiçbir ortak tarafı yoktur.

 

Pazar Okulu:

 

Pazar günleri, küiseye bağlı olarak gençlere veya çocuklara dîn dersi vermek üzere açılan okullardır. İlk pazar okulunu, Anglikan kilisesinin desteğiyle Robert Raikes 1780'de İngiltere'de açmıştır. Pazar okulunun hedefi, din dersi almamış çocukların dini bilgilerle donatılmasıydı. Haftanın altı günü fabrikada çalışan yoksul çocukların, pazarlarını dini eğitimle geçirerek suç işlemekten uzaklaşacağını düşünen Robert Raikes, pazar okullarına çok önem vermiştir. Pazar okulu çalışmalarım önce, öğretmenlerin evlerinde başlatmıştır. Ancak üçyıl gibi kısa bir zaman sonra İngiltere'de bu okula rağbet hızla artmıştı. Otuz yıl içinde pazar okullarının öğrenci sayısı beşyüz bine ulaşmıştır. Daha sonra bu okullar Amerika'ya ve Avrupa ülkelerine de yayılmıştır. Avru­pa'da Din eğitimi, normal okullarda verildiği için pek ilgi görmedi. Ancak Amerika'da çok rağbet gördü. Ortodoks kiliseleri de aynı yolu denemişlerse de fazla başarılı olamadılar. Katolik kiliseleri kendi vakıf okullarında din dersi verdikleri için, pazar okulları onlara da cazip gelmedi. Pazar okulu uygulamaları, Devletin okullarda din öğretimini yasakladığı ülkelerde çok önemli bir fonksiyonu yerine getirmiş oluyordu.

 

Pehlevice:

 

M.Ö. II. yüzyıldan M.S. VII. yüzyıla kadar İran'da kullanılan dil. Pehlevice, yapısal olarak Aramca'dan tü­reyen bir dildir. Kuzey batı, güney batı ve doğu olmak üzere üç şekli vardır. Pehlevice'nin bütün şekilleri, sağdan sola doğru yazılır. Pehlevice, 19 veya 20 harf­ten oluşur. Aramca'daki yirmi iki harfin büyük çoğunluğu, Pehlevicede birden çok sesi karşılamaktadır. Ayrıca İran'da Zer­düşt yazısı diye bilinen bir yazı türü var­dır. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Avesta bu yazıyla yazılmıştır. Zerdüşt yazısının elli harfi vardır.

Sasani İmparatorluğu Pehlevice'yi, İmparatorluğun resmi dili olarak kul­lanmıştır (M.S. 224-651). Bu dilin bilgi kaynakları, Zerdüştün kitapları, yazıtları ve madeni paralardır. Pehîevi edebiyatının büyük bölümü, Avesta başta olmak üzere dini metinlerdir. Pehlevice dini metinlerin çoğu, bugün Hindistan'da yaşayan Parsilerce kurulmuştur. İslâmiyet döneminden sonra İran'da Farsça kullanılmaya başlanmıştır. Farsça, Arap aîfasebiyle yazılan bir dildir.

 

Pelagianisme:

 

Bu, büyük Britanyalı keşiş Pelangc’in doktrinidir. Pelage (360-440?) V. asrın başında Roma'ya, Afrika'ya, Filistin'e seyahatler yapmış ve Aziz Augustin'ie şiddetli mücadeleye girişmiştir. Milâdî 412 ve 416'da Kartaja'da (Carthage) yapılan Konsilerle sapık olarak aforoz edilmiştir. Pelage doktirinine göre, aslî günah (Peche Originel) inkâr edilmiştir. Kurtuluşun, Mü’minin yalnız sevaplarıyla ulaşabildiği bir husus olduğu, bu konuda ilâhî niyetin sadece yardımcı bir rol oynadığı ilân edilmiştir.

insanî iradeyi tebcil eden ve ilâhî inayete olan ihtiyacı önemsemeyen bu zahit, büyük bir tesir icra etmiştir. Zamanla zayıflamış olan Pelage’in itizali V. ve VI. asırlarda Lerins ve Cassien ekollerinin birçok ilâhiyatçılarının öğretilerinde gizli olarak yaşamaya devam etmiştir.

 

Pentakotistler:

 

Reform kiliseleri ile ayrılıktan doğan bir Hıristiyan mezhebi­dir. XX. yüzyılın başında İngilterede ve Amerika'da müntesip bulmaya başlamış­tır. Bu protestan temayüllü mezhep daha çok, İncilin Fondemantalist yorumu üze­rine dayanmaktadır. Diğer inanç özellik­leri, İsa'nın dönüşünün yakın olduğuna inanmaları ve Kutsal-Ruhun vaftizinin üzerinde önemle durmalarıdır. Bu hareketin kurucusu, Amerika'nın Kansas bölgesinde Topeka'da metodist gruba bağlı rahip Parham'dır. Kutsal-Ruhun vaftizi, Parham'da, bir çok lisanda konuşma yeteneği kazandırmıştır. Böylece o bir hareket başlatmış ve 1929'da Fransa'da müntesipler bulmuştur. Bu hareket, kiliseler ökümenik konseyi tarafından tanınmaktadır. Doktrin olarak pentakotistler, Lutherci bir imana sahiptirler. Vaftizi, sadece yetişkinlere uygularlar. Yegâne alâmetleri Kutsal-Ruhun vaftizidir. Bu vaftiz sonrası Tanrının hareket eden varlığı, birçok lisanı konuşmak ve hastaları iyileştirme gücü ile tezahür etmektedir. Penta­kotistler, kilise hiyerarşisine inanmazlar ve İncilde hiyerarşinin izine rastlamadıklarını söylerler. Dini pratikleri, daha çok cemaat top­lantılarında icra ederler. Kültleri basit ve neşelidir. Şifaya kavuşturma gücüne önem vermektedirler. Her toplantı, müstakil bir özellik taşımaktadır. Pentakotistlerin genel mensuplarının on üç milyon kadar olduğu tahmin edilmektedir. Bunun iki milyonu Amerika'da, yediyüz bini Avrupa'da, yetmiş bini Fransa'da bulunmaktadır.

 

Pentateuoque (Pentatök):

 

İbranicede Tora adı verilen Eski Ahidin ilk beş ki­tabına pentatök (pentateuque) adı veril­mektedir. Bu ilk beş kitap şunlardır: Tekvin (Bereshith), Çıkış (Shemot), Levililer (Wayyiqra), Sayılar  (Bammidbar), Tesniye (Haddebârim), MÖ. III. yüzılda yapılan yetmişler tercü­mesinde Torah, Şeriat olarak ter­cüme edilmiştir. Bu Şeriat, Allah tarafın­dan İsraile verilmiştir. Pentatök'ü Yahudi­ler, şeriat olarak kabul etmişlerdir. Yahudi toplumunda bütün hayatın dini bir veçhesi vardır. Milli bir Tanrı, milletinin hayatını bu şeriatle düzene koymuştur. Davud'un Tanrısı, Mısırın ve Babil’in Tanrısı değildir. O, İbrahim’in ve İsrail’in Tanrısıdır. Tesniye'de, Hâkimler ve Krallar, Levililerîn elinde olan Tora'ya itaat etmişlerdir. Tora ilâhiyatçıları, Pentatök'ün, Me­zopotamya, Mısır, Hitit ve Fenike kültürünü ihtiva ettiğini söylemektedirler.

 

Pentekot:

 

Bir Hıristiyan bayramı olan pentekot, Havarilerin üzerine Kutsal-Ruhun inişi hatırasına kutlanan bir bayramdır. [39]Paskalyadan sonra ellinci günde kutlanır. Bugünde, ilk defa Pierre, Kudüs Yahudilerinin ve diğer Akdeniz havzasından gelmiş olan hacıların önünde söz almış ve konuşmuştur. Bu konuşmadan sonra, çok sayıda kişi Hıristiyanlığı kabul etmiştir. Böylece, doğan kilisenin hayatiyeti tezahür etmiştir. Eski liturjik gelenek, İsa'nın dirilişi üzerinde merkezileşiyordu. Daha sonra liturji, sırrın farklı unsurlarını ayırmış ve Ruhun yeteneğine ve “yeni ittifakın” gerçekleşmesine dikkat çekmiştir. Bu da, Babil'de lisanların karışımından itibaren dağılmış insanları toplamaya yönelik bir ittifak olarak kabul edilmiştir.

 

Petrus (Havari Aziz):

 

İbranice Şimeon, Yunanca Simon olarak bilinen Galileli balıkçı Simon Bar İona (Yuhanna  oğlu  Simun).   Genesaret gölü sahilinde Beytsay'da doğmuştur. Hz. İsa tarafından vaftiz edilen Simun'a İsa, Yu­nanca   taş   veya   kaya anlamına  gelen Petros olarak tercüme edilebilen Cephas (Kefas) lakabını vermiştir. Yuhanna İncili 1/42'de Petrus (pierre), İndideki Havariler listesinde daima birinci sırada yer almak­tadır. Filippe Cesarmda İsa'nın Mesihliği-ni ilk olarak Petrus tanıdığı için Hz. İsa (meşhur kelime oyununa göre) kilisesini Petrus'un yani bu kayanın üzerine kur­muştur. [40]Petrus, Hz. İsa'­nın havariler listesine girmeden önce, vaftizci Yahya'ya intisap etmişe benziyor. O, İsa'yı bütün risaleti müddetince takip et­miş, İsa'nın işkence günlerinde korkusun­dan onu tanımadığını söyleyerek inkar etmiş, ancak sonunda derinden pişmanlık duymuştur. Hıristiyanlığın en önde takdis ettiği Petrus'la ilgili, Katolik kilisesi tak­viminde “beş yortu” yer almaktadır. İncillerde   ve   Paul'un   Korintoslulara   I. mektubunda[41],  Petrus'un  evli olduğundan dolaylı olarak söz edilmiştir. Petrus, Hz. İsa'nın mesajlarını tebliğ ettiği dönemde Taberiye Gölünün Kuzeydoğu ucundaki  Kefernahum'da Kardeşi Andreas ve Zebcde'nin oğulları Ya'kub ve Yuhanna ile  birlikte balıkçılıkla geçindiğini yine İnciller bildirmektedir. İncillerdeki   nakillere   göre   Petrus   Hz. İsa'nın  mesajlarına  çok erken kulak vermiş  ve Hıristiyan olmuştur.  Muh­temelen   Petrus,   havarilerin   önderliğini üstlenmiştir. Hs. İsa'nın    çarmıhından sonra  Kudüs  cemaatinin başına  İsa'nın kardeşi Yakub geçmiştir. Ancak Petrus'un manevi bir rüçhaniyeti olduğunda İnciler ittifak etmektedirler.

İncillerde Petrus'un adı birkaç yerde yal­nız geçmektedir. Diğer havarilerden “ya­nındakiler” diye söz edilir. [42]Hz. İsa'nın Allah’ın oğlu olduğunu ilk dile getiren Petrustur [43] Hz. İsa'nın mezardan çıkışma ilk tanık olanlardan biri yine odur. [44]

Hz. İsa'nın dirilişinden sonraki dönem­lerde Petrus Hıristiyan cemaatinin en bilgili ve en saygıya lâyık kişisi olarak görülmektedir. Pauî'un Korintoslulara yazdığı I. mektupta (1/12) “Kefas'ın yandaşlarından” söz edilir. Bu, Korinthos kilisesindeki bir grubun Petrus'a bağlı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Aynı mektubun lX/5'de yanında iman etmiş bir kadını gezdirip gezdiremiyeceğini sorar. Petrus genç Hıristiyan cemaatlerinde, Yahudi şeriatinin uygulanmasına devam edilip edilmemesi şeklindeki ilk Hıristiyanlar arasında çıkan tartışmada uygulanmamasını isteyen St. Paul ile aynı düşünceyi paylaştığını  Kudüs toplantısında açıkça belirtmiştir. Bu konu, Resullerin İşleri XV/-29'da belirtilir. Buna göre, sünnet olma gibi Yahudi şeriatı emrini, yeni Hıristiyan olan putperestlere uygulamak doğru değildir. Kudüs toplantısının milâdi 47-52 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Petrus'a, bizzat kendisi ya da sekreteri Sylvain (Silas) tarafından kaleme alman iki risale atfedilir. Petrus İncili olarak, Petrus'a atfedilen İncil ise, resmi kilise tarafından Apokrif (uydurma) sayılmıştır. Bugüne kadar bazı kısımları ulaşan Petrus İncili, Hz. İsa'nın mahkum edilişinden, çarmıha gerilişinden ve dirilişinden bahsetmektedir.

Petrus'un miladi 64 yılında Romaya geç­tiği ve orada tutuklanarak çarmıha geril­diğine inanılmaktadır. Petrus'un mezarı­nın St. Pietro kilisesinin altında olduğuna inanılmaktadır. Ancak 1939'da başlatılan kazılar bu konuda ümit verici sonuçlar vermiştir. St. Petrus, Hıristiyanlık tarafından, Roma’nın ilk piskoposu, kilisenin köşe taşı, havarilerin ilki, göklerin melekütunu elinde tutan kişi ve aynı za­manda ilk papa olarak kabul edilmekte­dir.

 

Pettazoni Raffaele (1883-1959):

 

San Giovanni'de doğmuş ve Bologne'de öğrenimini yapmıştır. 1905'de Edebiyet doktoru olmuş, 1908'de İtalyan Arkeoloji okulunu bitirmiştir. 1909'dan 1914'e kadar Roma etnografya ve Tarih öncesi müzesinde müfettiş olarak çalışmıştır. Sardaigne'de yaptığı kazılar sonucunda bilim dünyasına 1912 yılında “la Religione primiti ve in Sardegna” (Sardunya'da ilkel din) isimli eserini sunmuştur. 1914-1923 yılları arasında Bologne'da “Dinler Tarihi profesörlüğü” yapmıştır. Birinci dünya savaşı sırasında askerliğe çağrılmış ve Yunan cehpesinde etkili olmuştur. Bu fırsatı değerlendiren Pettazoni, 1912 yılında “la Religione della Grecia antica” (Antik yunanda din) isimli eserini yayınlamıştır. 1920'de “la Religiona di zarathustra” (Zerdüşt Din) isimli eseri ile “Dinler Tarihi” kolleksiyonunu açmış oluyordu. Bu ilk çalışmaları, Pettazzoni'nin yönüne işaret etmektedir: O, Dinler Tarihi ile, sosyo­ekonomik ve politik tarih arasında birtakım bağlar kuruyordu. Ona göre, tarihi yapının önünde, her felsefi pozisyon silinmektedir. Dinin iki ilham edici kaynağı vardır: Biri, spiritüel hayattan diğeride sosyal hayattan gelmektedir. Halk dinin rolü, resmi dindarlığı etkilemekle sona eriyor. Yunan Halk inançlarının önemini keşif, Pettazzoni'yi “Sır Dinlerini” araştırmaya sevketmiş [45] ve dinlerde kurtuluşun temel problemlerini incelemeye yöneltmiştir. diyordu.

1924'de Pettazzoni'nin hayatında yeni bir dönem başlamaktadır. 17 Haziran 1924'de dediği gibi kişisel yüce bir Tanrı değildir ilk defa İtalya'da Roma Üniversitesinde -Dinler Tarihi kürsüsünü Pettazzoni açmıştır- Roma'da Dinler Tarihi kürsüsünü açan Pettazzoni, kendisini büyük bir işin beklediğini biliyordu. 1925'de “Studi emeteriali di storia dele Religioni”, isimli peryodiği çıkarmaya başladı. materiali di storia delle Religioni”, isimli peryodiği çıkarmaya başladı. 1929'da da “Testi e documenti per la storia delle Pottazzoni'ye göre, buradan çift bir Religioni”kolleksiyonu yayınlamaya başlamıştır. 1951'de “Classici della Religioni” koleksiyonunu yayın hayatına sokmuştur. 1950'de Milletlerarası Dinler Tarihi Derneğine (IAHR) başkan olmuştur. “Arzi Yüce bir Varlığa inanç” gelişme olmuştur. 1954'de Numen  dergisinin    yönetimini üstlenmiştir. 1955'de, Roma'da VIII. Milletlerarası Dinler Tarihçileri gözden geçirmiş ve dinler tarihçinin kongresini organize etmiş ve başkanlık işinin, tarihi şartları analiz etmekle yapmıştır. 8 Aralık 1959'da Roma'da ölmüştür. Otuz yıla yakın Roma'daki Dinler Tarihi öğretimine yayınları ile ve teşebbüsleriyle büyük bir itme gücü vermiştir. gibi eserler “Yüce Varlık” ortaya koymuştur. Çok  sayıdaki problemi  üzerinde  1913  yılında “Le Origini della idea di Dio” isimli bir makale yayınlamıştır. Bu makalede A. Lang'a ve W. Schmidt'e muhalefet etmiştir   Bu  konuya  1922  yılında  yayınladığı  “Dio, Formazione e sviluppo del Monoteismo nelle storia delle religioni” isimli eserinde  yeniden eğilmiştir. Ancak, araştırmalarında “Monoteizmin şekillenmesi”, daimi bir endişe olarak kalacaktır. Taki ölmeden önceki devreye kadar. W. Schmidt ile   giriştiği   tartışmanın  başında, Gök kubbe, yüce varlık şekli altında, semavi fenomenlerin gerisinde oluşmuştur. Böylece ilkellerin “Yüce Varlığı” Schmidt’in itirafının, evrensel dini bir olay olduğunu görmektedir.  Böylece  o, Tarihi-Dini etüdlerin   bağımsız  ve evrenselliğini değerlendirmiş oluyor. Yine  bununla Pettazzoni, mukayeseli metodun üzerinde göstermiştir. Ancak kırk yıllık düşünce sonucunda bu tavrını, “The Supreme Being 1959” isimli eserinde ölmeden önce değiştirmiştir. Ona göre bu problem, orijinlerin etrafında değil; existensiyel şartların etrafında dönmektedir. Bunun için “Yüce Varlık”, mitolojik düşüncenin ürünüdür.  “Yüce Pettazzoni’ye göre buradan çift bir fenomenolojik yön çıkmaktadır:

1. Ataerkil ve Çoban kültürlerinde “Semavi Yüce bir Varlığa inanç” gelişmiştir.

2. Ziraatçı toplumlarda ve Anaerkil kültürlerde ise “Arzi Yüce bir Varlığa inanç” gelişme göstermiştir.

na sokmuştur.

M. Eliade, Pettazzoni'nin durumunu gözden geçirmiş ve dinler tarihçinin işinini tarihi şartları analiz etmekjle bitmeyeceğinini ümit ederek; Pettazzoni'nin tezini açıklamış, ve şunu ileri sürmüştür: “Gökkubbenin murakabesi, Tanrısal Aşkını ortaya koymaktadır”

Etnolojik edebiyata sahip olan Pettazzoni, mitoloji  incelemelerine bağlı  kalmış  ve Pettazzoni yaratıcı ve öncü aktivitesinin yanında kapsamlı kişisel bilimsel bir takım çalışmalar da yapmıştır. Meselâ, Tanrı fikrinin menşeine bağlı Mitologia  giapponese-1929;  Storia  dele -Religioni   e   di   Mitologia-1946;   Miti   et -Leggende (4 cilt, 1948-1963), gibi eserler ortaya koymuştır.

Çok sayıdaki çalışmalarında Pettazzoni, gerçek ve kutsal tarih olam mitolojinin değeri üzerinde israr etmiştir. 1926'dan 1936'ya kadar  onun araştırması, “günahların itirafı” üzerinde merkezileşmiştir. Bu konuda “la confessione dei peccati” ismi ile,1929,1935 ve 1936'da üç ciltlik bir eser yayınlanmştır. Bu çalışmada o, günahların itirafının durduğuna dikkat çekmektedir.

R. Pettazzoni, folklor, klâsik etüdler, şarkiyatçılık ve etnolojinin sonuçlarından istifade ederek, dinlerin evrensel incele­mesini hedef olarak seçmiştir. Bunun için Tarihi-Mukayeseli bir araştırmaya doğru yönelmiştir. Bu araştırma ile o, özel dinler tarihini ve diğer dini olaylarla ve olmayan olaylarla tarihi ilişkileri içinde dini olayları aynı anda incelemeye teşebbüs et­miştir. Pettazzoni, daima tarihi araştırma­nın üzerinde durmuştur. Ona göre Dinler ilmi bu noktada Fenomenoloji ve Tarih olarak ikiye ayrılmaktadır. Şayet Feno­menoloji, anlamları araştırmaksa o, onun tarihine bağlı olduğunu ve sonuçlarının, tarihi araştırmanın ışığında gözden geçi­rildiğini bilmektedir. Pettazoni'ye göre, Dinler ilminin, Fenomenoloji ve Tarih olarak XX. yüzyılın ilk çeyreğinde ikiye ayrılması, entegral bir şekil altında esas temellerine oturan “bir tek Dinler ilmi­nin” tesisi için, sadece bir menzilden baş­ka birşey değildir. [46]

 

Peygamber:

 

İlâhi dinlerde Allahın vahyine muhatap olan ve bu vahiyleri, kendi milletine veya topyekün insanlığa hitap eder tarzda tebliğle görevli şahsiyet­lere peygamber denmektedir. İlâhi dinler içinde, günümüze kadar kutsal kitapları gelen dinlerden peygamberlik konusunda en açık bilgiyi yine Kur'an-ı Kerim ver­mektedir. Kur'an-ı Kerim'e göre, pey­gamberlerin de diğer insanlar gibi insan olduğu konusu açıkça belirtilir[47]. Yine Kur'anı Ke­rim'e göre peygamberlerin iki önemli gö­revi vardır: Biri, Allah'dan aldığı vahiyler­le Allahla iletişim kurması. Diğeri, Allahtan aldığı vahiyleri insanlara tebliğ etmesidir. Bu yönü ile peygamberlerin diğer İnsanlardan ayrıldıkları yegane nokta, Allahtan vahiy alabilmeleridir. İşte pey­gamberler bu nokta ile, diğer din kurucu­larından ayrılırlar. Peygamberler insanla­ra tebliğ ettikleri vahiylerde, kendilerin­den hiçbir şey ilave etme yetkisinde de­ğildirler.

Peygamberlere gelen vahyin menşeinde ve keyfiyetinde Hz. Adem'den, Hz. Muhammed'e kadar hiçbir değişiklik olmamıştır. Vahyi, bütün peygamberlere Cebrail getirmiştir[48]. Vahyin mahiyetini bilmek zordur. Hatta peygamberlerin bile vahyin mahiyetini bilmesi mümkün değildir. Sadece peygamberlerin, vahyin nasıl geldiğini yani vahyin geliş şekillerini bildiklerini söyleyebiliriz. Peygamberlerin görevi, bu gelen vahiyleri hiçbir şeyden korkmadan tebliğ etmektir. Şayet vahiyde anlaşılmayan birşey varsa onu da açıklamaktır[49]. Bunun için peygamberlerin görevi, elçilik yapmaktır[50]. Burada belirtmekte yarar vardır ki, Kur'an'a göre peygamber, her istediği zaman Allah'dan vahiy alamaz. Peygam­berler vahye, Allah'ın istediği zaman ve yerde muhatap olabilirler. Bunun için peygamberlik bir meslek değildir. Peygamberlik, Allah’ın istediği insana verdiği bir makamdır. Bu makam, Hz. Muhammedle   kapanmıştır. Hz. Muhammed, peygamberlerin sonuncusu­dur. Peygamberler melekî sıfatlara bürünmemişlerdir. Bunun için Kur'an-ı Kerim, yemeyen, içmeyen ve dolaşmayan peygamberlerden bahsetmez.[51]

Kur'an-ı Kerim'de adı geçen pey­gamberler şunlardır: Adem - İdris- Nuh - Hud - Salih - İbrahim - Lût-İsmail – İshak - Ya'kub - Yusuf - Şuayb - Musa - Harun - Davud - Süleyman - Eyyub - Zülkifl - Yu­nus - İlyas - Elyesa - Zekeriya - Yahya - İsa - Hz. Muhammed. Kur'an-ı Kerimde geçmemekle beraber, Hadislerde bil­dirildiğine göre insanlığa gelen pey­gamberlerin sayısının yüz yirmi dört bin veya ikiyüz yirmi dört bin olduğu belir­tilmektedir.

Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki peygam­berlik anlayışında İslama uygun taraflar olmakla beraber ayrıldıkları taraflarda vardır: Özellikle Tora (Tevrat) daki peygamberler ya tanrıdan aldıkları vahiyle hareket etmektedirler. Yahut Kutsal-Ruh ilhamı ile yönlendirilmektedirler. Tora'da göçen İsrail peygamberlerinin durumu böyledir. İsrail nebileri, sosyal sapıklıklarla mücadele eden ve o dinin şekilciliğine kendilerini kaptıran halkla mücadele etmişlerdir. Yahudilikte, ilk peygamberler ve sonraki peygamberler olarak İsrail Nebileri ikiye ayrılmaktadır. Bu peygamler Hz. Musa gibi peygamberlerden ayrılmaktadırlar. Yahudiliğin ilk peygamberleri şunlardır: Yeşu - Hâkimler -1. Samuel - II. Samuel -I. Krallar - II. Krallar.

Sonraki Nebiler ise şunlardır: İşaya -Yeremya - Hezekiel - Hoşea - Yoel -Amos - Obadya - Yunus - Mika - Nahum - Habakkuk - Tsefenya - Haggay -Zekerya - Malaki. Hıristiyanlıktada Allahla ilişkiler Kur'an veya Kutsal-Ruhun gücünü üzerinde ta­şıyan kişilerin peygamberlik yapabileceği belirtilmektedir. Bunun için Kutsal-Ruhla dolarak peygamberlikte bulunulduğu [52] gaybi bilenin peygamber ol­duğu[53], öleceğini bilenin pey­gamber olabileceği [54] bü­tün sırları ancak peygamberlerin bilebile­ceği [55] şeklindeki yaklaşımlar, Hıristiyan ilahiyatında, peygamberliğin olağanüstü bir güçle dolu olduğunu gös­termektedir.

 

Peyote Dini:  

 

Amerika   yerli dinine verilen isimdir. Özellikle Kuzey Amerika yerlileri arasında ciddi şekilde yaygın bir dindir.   Bu   dinin adı, Halüsinojen   bir madde içeren peyote bitkisinden gelmektedir. Kaktüs türlerinden olan bu bitki,     yendiği zaman kişinin  hayal görmesini   sağlamakta ve   insanlar   için şifalı özellikler taşımaktadır. Meksika'da bu   bitki   hâlâ   halk   arasında   kullanıl­maktadır. 1885 yılında  Oklahoma bölgesindeki  Kiyovalar ve   Komançlar arasında   dini   bir   özeliîk   kazanmıştır. 1890’lı yıllarda Kanada'ya ulaşan bu dine bugün, elliden fazla kabile ve 250 bine varan bir nüfus bağlı bulunmaktadır. Akide ve ibadet sistemi yönüyle halk dini özelliklerine sahip olan “peyote dini” belli oranda Hıristiyanlıktan da etkilenmiştir. Çünkü ayinlerinde vaaz verme ve Kitab-ı Mukaddesten parçalar okuma gibi hususlar, tamamen Hıristiyanlık etkisidir. Peyote dininde, Hıristiyan ahlâkının izleri de açık şekilde görülmektedir. Peyote   dininde   monoteist  bir   karakter taşıyan Büyük Ruh şeklinde ki bir varlığa inanç   vardır.   Tanrı   ile   ilişki,   Ruhlar vasıtasıyla    olmaktadır.    Ayin    sırasında yenen Peyeto, kişi ile Tanrı arasında bir iletişim temin etmektedir. Peyeto dininin ahlâki ilkeleri şunlardır:

1- Sevgi, aileye sadakat

2- Devamlı  çalışmak, başkasına  muhtaç olmamak

3- Alkolden kaçınmak

Peyeto dini teşkilatı, ilk olarak 1914'de Oklahoma'da “İlk doğan İsa kilisesi”, 1918'de “Amerika Yerlileri Kilisesi” ola­rak görünmüştür. Bugün Amerika yerlileri kilisesi olarak faaliyet gösteren peyeto dini, Kuzey Amerika'da din özgürlüğü için mücadele vermektedir.

 

Phılocalıe (Philokalia):

 

Philocalie “Güzellik aşkı” anlamına gelir. Bu güzel­lik, Allah'ın güzelliğidir ve Tanrısal nurla yıkanmış yaratılış güzelliğidir. Çok geniş anlamda manevi metinler ontolojisini be­lirtir. Buna göre duaya sülük etmiş her in­san, güzelliğe doğru özel seyrini kolaylaş­tırmak için virdlerini kompozeye çağrıl­mıştır. Philocali'nin en mükümmeli 1872'de Venedik'te görülendir. İki sütun halinde 1200 sahifeden faz!a olan abidevî esere “Philocalie des Saint Neptiques” ismi verilmiştir. Orada, aktif ve tefekkürlü hayat felsefesiyle, ruhun nasıl temizlendi­ği, aydınlandığı, mükemmelleştiği görü­lür. Bu, Piskopos Corintheli Macaire (1713-1805) ile Athonite (Athos daği zahi­di) olan Nicoeme L'Hagiorite (1749-1809)’in müşterek bir eseridir. Modern in­sanın saltanatı, meydan okuyuşu, buhranı karşısında her ikisi de, “İsa'nın duası” ve sakramentel hayata önem veren manevî kalkınma için büyük çabaya girişmişler­dir. O halde 1872'de “Philocalie”, Hesychaste” (Manevî bir zahidlik tecrü­besi) geleneğinin, seçme şiirler örneğidir, iç murakebe metodu ile, tapınmayla dü­zenlenmiş yüksek teoloji ile, manevî ba­banın rehberliği ile, havarilere has ilâhî inayet yollarında yol arkadaşı ile, Philocalie; akim ışıkları ansiklopedisi ve bir Novalis’in büyülü gece ansiklopedisi karşısında, yaratılmamış nur ansiklopedi­si ve “parlak karanlık” ansiklopedisi ola­rak kendini gösterir. Bu eser, Romanya'da ve Rusya'da güçlü bir yeniliğin can­landırıcısı olan büyük hami Paissie Velithocsky (1722-1794) sayesinde fevka­lâde bir başarı kazanacaktır. 1970'den beri Tropistes tarikat mensupları, çok sayıda Ortodox'un iştirakiyle “Philocalie'nin” değişik, fakat tam bir baskısını Fransızca olarak yapma hazırlığı içindedirler.

 

Philon (İskenderiyyeli): (M.Ö. 15-10 M.S:45-50):

 

Yahudi Philon olarak şöhret yapan Helenist filozoftur. Bu açıdan Philon, Helenistik felsefenin öncülerinden sayılmaktadır. Yahudi vahyi ile felsefi düşünce arasında belli oranda sentez yapan düşünürdür. Yahudi filozofu olan Phiion, aynı zamanda İskenderiyye Yahudiliğinin de temsilcisidir. M.Ö. 15-10 tarihleri arasında zengin bir aileden doğan Philon, ciddi bir Helenistik eğitim almıştır. İyi bir Yahudi olan Philon, Yahudi imanı ile felsefi düşünce arasında bir denge oluşturmaya çalışmıştır. Yahudi mezheplerinden Essenilere yakın olan Cenobit Yahudiliği çizgisinde olan philon, “Vie Contemplative” isimli eserinde onları uzun uzun tasvir etmektedir. Philon, aynı zamanda bir aksiyon adamıdır. Çünkü Roma nezdinde girişimlerde bulunmak üzere bir delegasyonu 40-41 yıllarında Roma'ya göndermiştir.

Philon çok erken dönemlerde eserler vermeye başlamıştır. Eserlerini Yunanca yazmıştır. Yunan felsefesini çok iyi bilmektedir. Philon'un eserleri, onun çok dindar bir düşünür olduğunun ipuçlarını vermektedir. Philon, Yahudi akaidi ve ibadeti konusunda çok önemli derlemeler yapmıştır. Philon'un eserleri üç grupta toplanabilir:

1- Tora üzerindeki yorumları

2- Felsefi ve dini denemeleri. Burada insanın özgür irade sahibi olduğu, dünyanın  ebediliği,  Tanrının  dünya ile ilişkisi ve hayvanların ruhları gibi konular ele alınmıştır.

3- Yahudi imanını savunma ve Therapeutae mezhebi ile ilgili bir övgü denemesi.

Philon'un en önemli eserlerinden biri “la Vie de Moise” (Musa'nın hayatı) isimli eseridir. Bu eserde Hz. Musayı, ideal kralın en son tipi, kanun koyucu, rahip ve pey­gamber olarak takdim etmektedir. Yine Hz. İbrahim, Hz. Musa ve On Emir üzerinde eserler yazmıştır. Philon'un, allegorik eserleri de vardır. Özellikle “Şeriatın Mecazı” üzerindeki çalışması, dikkat çekicidir. Bu eserde, allergorik mistik düşünceler sergilemektedir. Yine bu konuda “Sacrifice d'Abel et Cain” (Habil ve Kabil’in Kurbanı) isimli eseri önemlidir. Kitab-ı Mukaddesin Tekvin ve Çıkış kitapları üzerine “sorular” isimli kitabı, en ciddi konuları ele almaktadır.

 

Photios (820-891):

 

Photios'un çocukluk yılları ikonoklast hareket döneminde geçmiştir. Putkıran hareket döneminde ai­lesi sürgüne gönderilmiştir. Anne ve ba­basının ölümünden sonra, Theodora’nın vekillik döneminde (842-856) saraya öğretmen olmuştur. Daha sonraki dönem­lerde sarayda resmi görevlerde bulun­muştur. 885'den önce imparatorun baş danışmanı olmuştur. 858 Noelinde, İstan­bul patrikliğine atanmıştır. Photios, ikonoklazm tartışmaları sırasında Roma'nın yetki alanlarından çıkarılan ve Bizans patrikliğine bağlanan piskoposluk bölge­lerini geri vermeyi reddettiği için papa ile arası açılmıştır. Bunun üzerine Doğu pat­riklerine bir genelge ile, Bulgaristan'daki lâtin misyonerlerinin ayin usullerini be­ğenmediğini bildirmiştir. 867 yılında İs­tanbul'da toplanan konsilde, kendisim meşru patrik olarak görmeyen papa 1. Nicolaus'u aforoz etmiştir. Ancak bu dö­nemde Photios'un, devletin başı ile arası iyi değildi. Bardas’ın düşmesi, durumu iyice kötüleştirdi. Nitekim 867 sonbaha­rında görevden alındı ve yerine İgnati­os yeniden patrikliğe getirildi. Bu dö­nemde papa II. Hadrianus olmuştu. Hadrianus, Roma ile Bizans arasındaki anlaşmazlıklara bir çözüm bulmaya çalış­tı. Fakat bu mümkün olmadı. İgnatios, Bulgaristan'a kendi piskoposluklarını atamıştı.  877'de İgnatios ölünce,  Photios yeniden patrik oldu. Bu defa durum daha iyiydi. Çünkü Roma Photios'u destekli­yordu. Hatta Akdeniz sahillerinde tehlike oluşturan müslümanlara karşı, papa VIII. Johannes, Bizansla işbirliği yapmaya ihti­yaç duyuyordu. Bizans kilisesi tarafından “Birleşme Konsili” adı altında bir konsil toplanmıştı (879-880). Bu konsilde Photios'a, resmen itibarı iade edilmiş ve papa VIII. Johannes delege göndermiştir. Bu toplantı sonrası, Bulgaristan Roma'ya bağlanmıştı.   Ancak, Bizanslı piskoposlar, Doğu'dan kültürel bağlarını hiçbir Vaman koparmadılar. Bizans ayin usulü Slavca konuşan bütün bölgelerde yayıldı. Ortalığın yumuşamasını isteyen papalık, duruma göz  yumdu ve İstanbul patrikliğinin yetki alanına giren İtalya ve Yunanistan'daki  Rum piskoposluk bölgeleri   içinde   herhangi   bir talepde bulunmadı. Roma’nın Bizans'a toleransı çok daha ileriye giderek, İznik Konsili (325) iman  ilkelerine,   Batı  kiliselerince eklenen ifadelerin  mahkum edilmesi yönündeki Bizans isteklerini bile kabul etmişlerdi. Papa VIII. Johannes’in 882 yılında öldürülmesiyle birlikte Photios'un yeniden Roma ile arası bozuldu. Ancak papa III. Hadrianus (884-885) ve  V. Stephanus (886) dönemlerinde Roma ile arası düzelmişti fakat 886 yılında tahta oturan VI. Leon  döneminde,  Photios görevinden alınmıştır.

 

Pietizm:

 

XVII. yüzyılda Luthercilik ha­reketinin içinde Almanya'da doğan bir harekettir. Kişisel iman üzerinde duran çok Önemli bir dini akımdır. Aslında Luther, yeni bir mezhebin oluşmasını istemeksizin, Katolik Kilisesine ve papaların günah affetmesine karşı çıkmıştı. Ancak, Katolik Kilisesi, Lutherin tenkidlerine kulak vermemişti. Böylece, Lutherle-Roma Katolik Kilisesi arasında sert bir skolastik mücadele başlamış oldu. 1618-1648 yılları arasında otuz yıl süren Din savaşları, Lutherin devletin yanında yer almasıyla yeni bir boyut kazanmıştı. Almanya'da dini yönden bazı yenileşmeler de dikkat çekmeye başlamıştı. Almanya'daki dini konuların tartışılması, dini yayınlara ilginin artmasına tesir etmişti. İngiliz ceden yapılan bazı tercümelerle, İngiliz puritenliği Avrupa'da dikkat çekmeye başlamış ve bu konuda Richard Boxer; John Bunyası'nın kitapları büyük bir kesim tarafından okunan kitaplar arasına girmişti. William Ames gibi ilâhiyatçı ve din adamları Felemenk'e has bir pietizmin temelini atmışlardı. Bu hareket, Alman Lutherci çevrelerde oluşan katı Reform­culukla paralellik arzediyordu. Bu Lutherci çizgi, Johann Arndt'ın (1555-1621) yazılarıyla çok geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış oldu. Bu çalışmaları, Philipp Jacob Spener (1653-1705) çok geniş bir platformda sentez yapmayı başarmıştı. Collegia pietatis (Tanrıya bağlılık toplulukları) isimli bir teşkilat kurmuştu. Bu toplantıya katılanlar, Pietist olarak isimlendirildiler. Alman pietizminin önderliğini Spener'den sonra Halk Üniversitesinden August Hermann Francke (1663-1727) üstlendi. Francke'ın önderliğinde Hall, gittikçe pietizmin önemli bir merkezi haline gelmisti. Hall'de eğitim gören Zinzen-Dorf, Nikolaus Ludwig (1700-1760) Sakyondaki topraklarında yaşayan ve pietistler için Moravya Kilisesini kur­muştur. Zinzendorf'un bu çalışmaları pietizmin Almanya dışında yayılmasında en önemli faktörlerden birisi olmuştur. Metodizmin kurucusu John Wesley, Moravya kilisesinden etkilenmiştir. Pietizmin vaaz teknikleri, misyonerlik ve ibadet yöntemleri, birçok yeni mezhebi etkilemiştir. Pietizm, en parlak dönemini XVIII. yüzyılda yaşamıştır. Bugün pietizm, Almanya'da ve Mcravya kilisesinde varlığını sürdürmektedir. Evanjelik kilisesi, pietizmin bazı prensiplerini tatbik etmektedir. XIX. ve XX. yüzyılın yeni dini cereyanlarının, pietizmle ciddi alakası olmuştur.

 

Piramitler:

 

Mısır'da Nil’in batı sahillerindeki alanda M.Ö. 2613-2494 yılları arasında firavunlar için yapılmış olan mezarlardır. Dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilmiştir. Kuzeyde bulunanı, IV. Sülalenin ikinci Firavunu olan Keops yaptırmıştır. Buna büyük piramit denmektedir. Ortadaki piramidi ise, IV. Sülalenin dördüncü Firavunu  Kefren  yaptırmıştır.

Güneydeki ve sonradan inşa edilen piramet ise, IV. Sülalenin altıncı Firavunu Mikerinos yaptırmıştır. Her üç piramitde birer şaheserdir. Piramitlerde kullanılan taşların ağırlığı bugün bile insanı hayretler içinde bırakmaktadır. Piramitlerin inşa ediliş şekli hâlâ çözü­lebilmiş değildir.

Keops piramidinin güneyine doğru Kefren vadi tapınağı yakınındaki büyük Sfenks bulunmaktadır. Masif bir kayadan oyularak  yapılan  Sfenks  Kefren’in  yüz çizgilerine ve yatan bir aslanın bedenine sahiptir.

Dini planda piramitler farklı şekilde yo­rumlanmışlardır: Mısırlılar, yaratılış sıra­sında ilk okyanustan çıkan bir tepe ve Heliopolitain doktrinin tesiri altında, Heliopolis’in kutsal taşına benzer bir güneş sembolü olarak görmektedirler.

 

Piskopos:

 

Yunanca gözeten anlamına gelen episcopos kelimesinden gelmektedir. Hıristiyan kilise hiyerar­şisinin en yüksek derecesini oluştur­maktadır. Piskopos, piskoposluğun ruhani şefidir. Onun makamı, ülkesinin katedralinde bulunmaktadır. O, rahipleri yönetmekte, ordre ve confirmasyon sakramentini idare etmektedir. O, sivil yönetimin nezdinde gerekli bütün durumlarda ruhani iktidarı temsil etmektedir. Önemli piskoposluklarda piskopos yardımcıları vardır. Katolik kilisesinde piskoposlar, Vatikan yönetimi (Saint-Siege) tarafından atanmaktadırlar. Ortodoks kilisesi ve Anglikan kilisesi, piskoposlarını kendileri seçmektedir. Bizans sarayındaki âdetlere uygun olarak piskoposlar, rütbelerinin işaretlerini taşımak zorundadırlar. Âsa ve sivri âyin başlığı şeklindeki işaretlerin herbirinm özel anlamı vardır. Yüzük, ahit işaretidir. Hıristiyanlığın bidayetinde piskoposlar, bir veya birçok cemaatin müfettiş rahipleriydiler. Bunlar, havarilerin halefleri olarak telâkki ediliyorlardı. Bunun için, havarilerin onlara, ordre ve yargılama yetkisini tevdi ettiğine inanılıyordu. Geleneğin varisleri olarak piskoposlar, konsillerde yer alıyorlar, doğmaların tesbitine ve kilise disiplini konularına yardımcı olmaktadırlar.

 

Piskoposluk:

 

Kilise hiyerarşisinin en yüksek düzeyidir. Piskoposluk, piskoposu kutsallaştırmaktadır. Yunanca episkopos kelimesi, gözetleyen anlamına gelmektedir. Papa'nın üstünde bir seviye yoktur. O, Roma piskoposu olarak, evren­sel bir fonksiyonla mücehhezdir. Pisko­posluğun bir de “piskoposlar kurulu” anlamı vardır. Fransa, Afrika, Amerika piskoposluğu söz konusudur. Ayrıca, piskoposluğun, belli bir toprak parçası üzerinde bir piskoposun görevlerini ifâ etmesi gibi bir anlamı da vardır. Piskopos, havarilerin halefi olarak telâkki edilmektedir. Ordre sakramentini verme yetkisi sadece onundur. Piskopos, rahiplere emir verir. Piskoposlarla rahiplerin emir vermelerinde eşitlik söz konusu değildir. Bu durumda, kilisede, müesseselerin sürekliliğini piskopos sağlamaktadır. Piskoposun üzerinde, bir piskoposluğun görevi vardır. Bir piskoposluğu o, meşru şekilde papa ile piskoposlar meclisi ile birlikte yönetmektedir. Genel konsil toplama hakları vardır. Roma piskoposlar meclisine           delege gönderirler. Toplulukların gelişmesiyle, piskoposlukların da istişari gücü gerçekten küise evrenselliği üzerinde yaygınlaşmıştır.

Başpiskopos, özellikle önemli bir makamı işgal eden bir piskopostur. Çünkü onun sorumluluğu, birçok piskoposluğa uzanmaktadır.

 

Platonculuk:

 

Yunan filozofu Platon (Eflatun) (M.S. 427-348)'un diyaloglarının yorumu ile ortaya çıkan felsefi bir sistem­dir. Felsefe Tarihi boyunca, Eflatun'un fi­kirleri çok farklı şekilde yorumlanmıştır. Böylece farklı felsefeler ortaya çıkmıştır. Yeni-Eflatunculuk bunlardan biridir. Pla­ton felsefesinin en temel öğesi “İdea”lar nazariyesidir. Bu idealar düşüncesi, İslâm sufilerini ciddi şekilde etkilemiştir. Hz. Mevlana bunlardan birisidir. Bu fikre gö­re, görünen dünya, idealarda olan asıl dünyanın bir gölgesidır. Asıl dünya de­ğişmeyen dünyadır.

Platon'un fikirleri daha sonra talebesi Aristo tarafından geliştirilmiştir. Aristo, Lykeion okulunu kurarak, Platon'un fikirlerini kendi görüşler iye geliştirdi. Fakat gerçek Platonculuk, Akderhia'da devam ettirilmiştir. Arkesilaos'un yönetiminde Stoacılara karşı sürdürülen polemik, bir asır sonra Philon'un önderliğinde zirveye ulaşmıştır. Philon'dan sonra Akademia'da platonculuk biraz geriledi. Atinalı Plutarkhosk bu dönemin en iyi örneğini teşkil etmektedir. Platon'un görüşleri III. yüzyılda Plotinos ile yeniden canlandırılmış oldu.

Hıristiyanlığın Roma topraklarında yayılması ve IV. yüzyılın sonunda devlet dini haline gelişinden sonra, Hıristiyan kilise babaları, platoncu görüşlerle Hıristiyanlığı uzlaştırmaya çalışmışlardır. Özellikle daha sonraki dönemlerde St. Augustinus ve Boethius'un etkisiyle platonculuk, ortaçağ boyunca Hıristiyan ilâhiyatçılarının çalışmalarında kendim açıkça gösterdi.

XIII. yüzyılda Hıristiyanlık dünyasında, İslâm dünyasındaki Yunan felsefesi ile ilgili çalışmaların Arapçadan, Lâtinceye çevrilmesiyle Aristo'nun etkisi, Platon'u geçmeye başladı. Aquinolu St. Thomas'ın Aristocu tutumu, Hıristiyan ilahiyatını kökten etkiledi. Aristo'ya karşı, Platon daha mistik bir düşüncenin temsilcisi durumundaydı.

XV. yüzyılda, Floransa'da Lorenzo de Medici, platoncu bir akademi kurmuştu. Bu akademi XVI. yüzyılda Avrupa'da Platonculuğun yeniden gelişmesine  yol açmıştı. Bunun sonucunda XVII. yüzyılda İngiltere’de “Cambridge platoncuları” adında bir grup ortaya çıktı. XIX. yüzyılda Alman idealizmcileri, Platon ve yeni-Eflatuncu fikirleri kullandılar.

 

Polinezya Dini:

 

Polynesie, Batı-Pasifik tarafından işgal edilmiş olan büyük bir bölgedir. Kuzeyde Havai adalarından başlayarak, güneyde yeni-Zelanda'ya kadar uzanmaktadır. Tanga, Samoan, Tahiti ve Cook adaları da Polynesie olarak geçmektedir. Adalar arasındaki göç, Polinezyalıların yaygın denizcilik faaliyetleri, adalar arasında uzaklık olsada dilde dikkat çekici bir homojenliğin oluşmasına neden olmuştur. Polynesiyalıların ibadetlerinde büyük ölçüde Hıristiyanlık yer almaktadır. Fakat, mahalli âdetlerde ve Folklor'da hâlâ eski Polinezya kültünün yaşadığı dikkat çekmektedir.

Polinezya dini, Melanezya dininden ay­rılmaktadır. Polinezya'da sosyal yapı, Aristokrat ailelerde merkezileşmiştir. Bu olay Micronezi'de ve Melanezi'de pek bi­linmez. Bu sosyal yapı, netice itibariyle, müşterek dini pratiklerde çok ahenkli bir yapı ve birçok halde de, oldukça eklemli bir ilahiyat, mitoloji ve çok ciddi bir din adamı sınıfı meydana getirmiştir. Tanrı­larla büyük aileler arasındaki sıkı bağ, so­nuç itibariyle detaylı bir Şecereye, dolayısı ile büyük atalara, büyük önem verdirmiştir. Komşu dini sistemlerin aksine, Tanrı­lar diğer Ruhlardan ve Atalardan daha önemli bir rol oynamaktadır. Yüce Tanrı Tangaroa, Samao'da, Tangaloa'da, Tahitı'di ve Havvai adalarının Kamaloa'da, herşeyin yaratıcısı olan Tanrıdır. Işık, gemilerin yapımı, ormanların Tanrısı Tane; Barış, şiir, hitabet ve ziraat Tanrısı Rongo; savaş Tanrısı Tu büyük Tanrılardandır. Te Papada dikkat çekici bir Tanrıça'dır.

Mitolojilerin yaratıcısı olarak Tangaroa görülmektedir. Tarihler, Tanrılar konusunda gelişmeyi gösteren bir şema takdim  etmektedirler. Bu gelişmeler, Tangaroa ile   başlamakta   ve   bir   dizi Tanrılarla sona ermektedir. Ses ve Işık konuları, başlıca rol oynamaktadır. Dini aktivite ibadetler üzerine ve hayatı güçlendiren güçlerin (Ora) davet edilmesine  dayanmaktadır. Ora kavramı, tehlikelere karşı  korunmayı, insan verimliliğini takviye etmeyi, başarı ve  Tanrılarla  uyumlu  yaşamayı  temin etmektedir. Şiirlerin ve ilâhilerin büyük bir kısmı, ilgi merkezlerinin farklılığına işaret etmektedir. Bu şiirler ve ilâhiler, arzu edilen lütufa ulaşmak için uygun tanrılara hitap etmektedir. Polinezyahların dinlerinin ikinci özelliği Tabulara (Tapou), gösterilen ilgidir. Melanezyalılarm Mana'sı tarzında Tabu, Kutsal’ın yanaşılamaz ve korkunç tarafını belirtmektedir. Tanrılardan gelen emirleri,  yerleri, faaliyetleri, insanlarda birleştirmektedir. Sosyal ve dini sistemin içinde hudutlar koymak için bu mefhum önemlidir. Polinezya dinlerinde, Tabulara riayet için çok enerji harcanmaktadır. Polinezya'da ölüler, batıda veya kuzey­doğuda kurulan bir yere gitmektedirler. Polinezya'da rahipler sınıfı oldukça dikkat çekicidir. Bu sınıf, kabile şefinin şeceresini  elinde  tutmakla  sorumludur. Bunların diğer görevleri, dini tefekkür ve ibadetlere itina göstermekti. Bu rahipler, hastalıkları tedavi, Tanrılaşma, kurbanlar ve bazen büyücülük gibi işlemlerde de bulunurlardı.

Netice olarak Polinezya dinini, kült fonk­siyonları ile Şamanik fonksiyonların ortaklaştığı bir din olarak görüyoruz. Kralı, dünyanın temeline bağlayan büyük kült yerlerine özgü faaliyetlere gösterilen ilgi ile ibadete ait olan dini boyut, yönetici sı­nıfların işi gibi görünmektedir.

 

Pontif:

 

Pontif, Roma'da kutsal bir kolleji oluşturmaktadır. Bunun ilk ortaya çıkışı kral Numa'ya dayanır. Başlangıçta beş üyelik bir kurul iken, daha sonra üye sayısı onbeşe yükselmiştir. Kolleje büyük pontif (Pontifex Maximus) başkanlık etmektedir. Roma pontifleri sadece dini sıfatlar değil, hukukî sıfatlarda taşı­maktadırlar. Bunların asli görevi, milli dini geleneği gözetmektir. Cemaatle ve özel olarak yapılan ibadetleri denetlemektedirler. Din adamları olmayan mabed ve tapınaklarda dini hizmetleri yerine getirmektedirler. Jüpiter'e sunulan kutsal şölenlerin masrafını üstlenirler. Büyük kurban merasimlerine müdahele etmektedirler. Günleri uğurlu veya uğursuz olarak ayırmada zamanın düzenlenmesini sağlarlar. Evlenme merasimlerinin tanıklığını yapmaktadırlar. Diğer yandan, Kutsal konularda özel bir hukuku ellerinde bulundurmaktadırlar. M.Ö. 300 yılından itibaren bu kollej halka açılmıştır. Büyük pontif, meslekdaşları tarafından tayin ediliyor ve Roma'nın eski krallarının dini imtiyazına varis oluyordu. Kralların sarayında oturuyor, vesta rahibeleri tarafından seçilmiş olan onbeş papazın atamasını yapıyordu. Jüpiter, Capitolin kültlerinde esas rolü icra ediyordu. Uzun karışıklıklar döneminde, yani yetmiş beş yıl boyunca büyük pontif unvanım kimse alamadı. Daha sonra Sezar, 63 yılında pontif unvanını üstlendi. Bu unvan M.S. 378 yılına kadar imparatorluk icraatlarına bağlı kaldı.

 

Pontifex:

 

Lâtince bir kelimedir. Anlamı “köprü kurucusu” demektir. Çoğulu pontificesdir. Hıristiyanlık öncesi Roma'­da rahipler kurulu (Collegium) üyesi an­lamına gelmektedir. Bu kurula bağlı olan İus divinum, devletin tanıdığı Tanrılarla halkın ilişkilerini düzenlemekteydi. Bu durumda bu kurul, Roma putperestliği­nin en yüksek dini kurulu özelliğini taşı­yordu. Bu kurul, halkın ibadetlerinden sorumluydu.

Roma Monarşisi döneminde bu kurul üç kişiden oluşuyordu ve Roma imparatoruna dini konularda danışmanlık yapıyordu, Roma Cumhuriyeti döneminde, dini kuralların uygulanma­sında kralın yetkilerini alan Pontifex Maximus (Başrahip) başkanlığında önemli bir duruma gelmişlerdir. Bu dönemde Pontifex sayısı artarak Julius Caesar döneminde on altıya çıkmıştır. Collegiume'a, belli bir Tanrının hizmetçileri olan rahipler, üç yardımcı ve Pontifex Maximus'un seçtiği Vesta rahibeler ide katılıyordu. Collegium'a üyeler Cumhuriyet döneminde seçimle getiriliyordu. Seçilenlerde ölünceye kadar üye olarak kalıyorlardı. Collegium'un en geniş yetkisi Pontifex Maximus'ta toplanmıştı. Diğer üyeler onun danışma kurulu üyeleri oluyorlardı. Pantifex Maximus'un görevleri arasında şunlar bulunuyordu:

1- Kefaret   törenleri   düzenlemek: Bu tören, felaket zamanlarında yapılıyordu.

2- Kutsal mekanların kutsanması: Tanrılara adanan her türlü mekan takdis ediliyordu.

3- Takvimin hazırlanması: Devlet hizmetleri için ve dini günler için takvimi belirliyordu.

4- Cenaze Törenlerini yönetmek: Atalar kültünü, cenaze törenlerini, mezarlıklarla ilgili törenleri yapıyorlardı.

5- Evlilik törenlerini yönetmek; Confarreatio'ların, Tanrı Jüpiter'e ekmek sunarak yaptıkları evlilik törenlerini, soyluların evliliklerinde de yapıyorlardı.

6- Evlat edinme yasalarını denetli­yorlardı.

7- Devlet arşivlerinin ve yüksek devlet görevlilerinin listesi ile  kendi kararlarının en önemli olayların kayıtlarını tutuyorlardı.

Roma'da Hıristiyanlık öncesi dönemde dini işlerle ömür boyu görevli bir ruhbanlık sınıfı yani bir collegium teşkilatı adı altında bir teşkilat kendini göstermişti. Bu kurulun yetki merkezini oluşturan Pontifex Maximus'da bir nevi yüksek bir devlet görevlisi durumundaydı. Bu makamı Julius Caesar ve Augustus, Pontifex Maximus olarak kendileri işgal etmişlerdir. Hıristiyanlık döneminde de Pontifex Maximus/papalık makamına dönüşerek, Roma imparatorluğunda yerini korumuştur. Bundan dolayı papaya “yüce pontif de denmektedir.

 

Poseidon:

 

Yunan mitolojisinde deniz ve su tanrısıdır. “Yeryüzünün Kocası” veya “Dünya'nın Efendisi” anlamına gelmektedir. Yunan mitolojisine göre beş Tanrı Kronos ile bereket Tanrıçası Rheia’nın oğlu, Zeus ile Hades’in karde­şidir. Babalarını tahtan indirdikten sonra çekilen kurada, denizlere egemenlik et­mek Poseidon'a düşmüştür. Poseidon elinde muhtemelen zıpkın olan üç çatallı bir silah taşıyan olarak düşünülmüştür. Yunan mitolojisinde Poseidon atlarla ya­kın ilişkili olarak düşünülmüş ve Yunanistan'a atı ilk getiren Tanrı olarak kabul edilmiştir.

Attika'yi ele geçirernediği halde Poseidon'a Attika'da da tapınılmıştır. Özellikle Kolonos'ta Hippios adıyla tanınmıştır ki bu kelime atlarla ilişkin anlamı­na gelmektedir. Posiedon, tatlı su kaynak­larının da Tanrısı olarak kabul edilmiştir.

Poseidon için yapılan en önemli merasim meşhur Atletizm oyunlarıdır. Bu oyunlar Korinthos'da, iki yılda bir düzenlenirdi. Poseidon, deniz Tanrısı olarak düşünülmüş ve üç çatallı mızrak, yunus ve orkinosla sİmgelenmiştir. Roma döneminde Poseidon, deniz tanrısı, Neptün ile özdeşleştirmişlerdir.

 

Potala:

 

Tibet Budizminde Semavi bir krallıktır. Orada Bodhisattva Avalokiteshvara oturmaktadır. Bu Tanrı, Mâhâyâna Tanrı panteonunun en yüce Tanrısıdır. Tibet bu Tanrıyı, koruyucu Tanrı Cheurezi ismi altında düşünmektedir.

Tibette Potala, Lhasa vadisine hakim olan kırmızı tepe olan Marpori'nin üzerine inşa edilen binaların tamamına verilen isimdir. Burası aynı zamanda bir Manastır ve Tibet hükümetinin idari merkezidir. Yine Dalai-Lama'nın kış ikametgagıdır. Çünkü bizzat Dalai-Lama'lar kendilerinin Avalokiteshvana'dan geldiklerine inanmaktadırlar. Tibetliler Potala'yı, ikinci Semavi krallık olarak veya ikinci Potala olarak isimlendirmektedirler. Potala on üç kattır ve binden fazla odası vardır. Yıllık büyük toplantı olan Monlam-Chenmoya gelen binden fazla Budist keşişini içinde toplayabilen büyük bir salonu vardır. Bu binaların altında da hükümetin hazinesi bulunmaktadır. Böylece Potala’nın sadece kendisi küçük bir şehirdir.

Bu büyük binanın ilk yapımcısı kral songtsen Gampo'dur. O, önce küçük bir şato yaptırmıştı. Böylece, başşehri Yarlung'tan daha merkezi olan Lhasa'ya taşımıştı. Bugünkü muhteşem Potala, beşinci Dalai-Lama’nın bakanı Sauggye Gyatso'nun büyük yardımı ile 1695'de ta­mamlanmıştır.

O dönemin taşımacılığındaki sıkıntılar ve malzeme yetersizliği gözönüne alınırsa Potala, mimari yönden dünyanın sekiz harikasından biri olarak düşünülebilir. Bugün Potaîa, Çin'i ziyarete gelen turistler için bir Müze görevi yap­maktadır.

 

Prajna:

 

Prajııa, Pali dilinde “Hikmet” veya “Bilgelik” demektir. Budizmin Hinayâna kolunda prajna, doğru düşünce ve doğru görüş olarak ifâde edilen asîl yolun, ilk iki faktörünün sonu olarak telâkki edilmiştir. Kısaca, canlı ve derin bir şuura erme olayından ibaretir. Yine o, dört asil hakikatin, derin şekilde anlaşıl­masından ibarettir. Bu derîn anlayış, Nirvana’nın gerçekleşmesini temin etmektedir. Bunun için bu, kurtarıcı bir bilgidir. Bu bilgi, eşyayı olduğu gibi göstermektedir.

Şüphesiz burada entellektüel planda bir kavrayış söz konusu değildir. Bilakis, cehaletten (Avidyâ) ve hayalden kurtaran bir manevi tecrübe söz konusudur. Buddizm'de Hakikat, bir ilâçtır. Bunun için, Buddizmi sadece bir felsefe olarak telâkki etmek yanlış olacaktır. Böylece o, bir kurtuluş yoludur... Mâhâyâna Budizminde (Büyük Araba), iki türlü prajnâ vardır. Bu, iki farklı şuur haline uygun, iki tip fonksiyona bağlıdır. İzafi ve uzlaşmacı (samvritisatya) hakikat gibi. Bu, zihinsel egzersizi, fenomenal dünyaya dahil etmekte ve hakikat, dualite (ikilik) alanında gelişme göstermektedir. Yüksek hakikate (paramârtha) sahib olan­lar, uyanışı (Badhi) elde edenlerdir. Buna da, prâjnâpâramitâ veya yüce hikmet uy­gun düşmektedir. Yüce hikmet, herçeşit ikiliğin ötesine geçirmektedir. Netice olarak, iki önemli Budizm ekolu olan Mâhâyâna ve Hinayâna, prajna kelimesini ayrı ayrı yorumlamışlardır.

 

Prâmitoksha:

 

Prâtimoksha, Pali dilindeki pâtimokkha kelimesinden gelmektedir. Anlamı, suçsuz veya sorumsuz demektir. Bu terim, Budist keşişin sakınması gereken farklı hatalar listesini ifade etmektedir. Bu liste, Mahâvibhanga’nın özeti olarak kabul edilmektedir. Buddha'ya sunulan bu hatalar listesi iki yüz yirmi yedi vak'ayı ortaya koymaktadır. Bu hatalar, bizzat Buddha tarafından kınanmıştır. Bunun için prâtimoksha, Vinaya'nın ilk çekirdeği olarak kabul edilmektedir. Yeni ve dolunayda, oruç zamanında keşişler cemaati toplanmakta ve cemaat lideri prâtimoksha okumaktadır. O, tasnif edilmiş günahları saymaktadır. Her kategoriden sonra şu soruyu sormaktadır: “Saygıdeğerler! Bu konuda size sitem edecek birşeye sahip değilsiniz, değil mi? Şayet bir rahip suçlu ise, hatasını herkesin önünde açıkça itiraf ediyordu. Neticede, hatasının ağırlığına göre bir itirafa maruz kalıyordu, Fakat zamanla, bu günah itirafı âdeti, kendisinden daha eski birinin önünde özel günah itirafına dönüşmüştü. Neticede, birinin prâtimoksta merasimine iştirak etmesi için, özel itiraflarla vicdanını temizlemesi gerekmektedir.

 

Pratityasamutpâda:  

 

Bu   kelime, Pâli   dilinde   paticca-samuppâda   olarak kullanılmaktadır. Bir Budist doktrinini be­lirtmektedir. Bu doktrine göre, bütün fizi­ki ve psişik fenomenler, karşılıklı olarak belli bir düzen içinde şartlanmışlardır. Bu teori Budda’nın uyanışının bir kısmını oluşturmaktadır. Ancak bu doktrin, Eski Buddizmde (Hinâyâna), tedrici şekilde hazırlanmıştır. Düzen ve Nidana sayılan bütün sûtralarda aynı değildir. Orada ba­zen 9 bazen 12 sayısı bulunmaktadır. Bu on iki terim tablosu şöyledir:

1- Cehalet: (Avijjâ) Sanskritçe: Avidyâ

2- Zihni formasyonlar: (Sankhâra) Sanskritçe: Samskâra

3- Vicdan (Vinnâna)

4- Beden ve zihniyet: (Nama-rûpa)

5- Altı temeller: (Ayatana)

6- İntiba ve temas: (phassa)

7- Heyecan: (Vedânâ)

8- Arzunun susuzluğu:  (Tanhâ). Sans­kritçe: Trishna

9- Bağlanma: (Upâdana)

10- Oluş süreci: (Bhava)

11- Doğuş: (jati)

12- İhtiyarlık ve ölüm: (jara-Marana)

Bütün bunlara Nidana adı verilmektedir. Bu iki türlü okunmaktadır: Ya birden on iki ye doğru yahut on ikiden bire doğru okunur.Hepsinin anlamı: “Ben acı içindeyim. Çünkü doğdum” demektir. Bazı yazarlar bu doktrini, Anattâ doktrinin bir tamamlayıcısı olarak takdim etmektedirler. Bu doktrine göre, fenomenin temelindeki şart kaybolduğu zaman, ihtiyarlığı ve ölümü kaybetmek için doğmamak gerekir. Buna göre, doğumdan kurtulmak  için, olmak sürecinden kurtulmak gerekir.

 

Proselit (Proselytes):

 

Proselytos teri­mi, kutsal kitabı Yunancaya tercüme eden yetmişlerin uydurduğu bir kelimedir. Bu kelimenin İbranice karşılığı ger kelimesidir. Bu da, yabana göçmen anlamına gelmektedir. Paroikos kelimesi, metinde en geniş anlamda dini bir anlam ifade et­mez. Aksine proselytos yabancının cema­ate kabul edildiğini göstermektedir. Bu­nun için, sünnet olmuş bir yabancı, Pas­kalya yemeğini yiyebilmektedir. [56]Oysa sünnetsiz, cemaatin dışında kalmaktadır.

Şüphesiz başlangıçta bir proselit sınıfı yoktu. Daha sonra, “Allah'tan korkanlar” sınıfı ortaya çıktı.

Proselitizm, Hıristiyan asrından önceki asırlarda büyük bir başarı kazandı. Milyonlarca mensubu oldu. Bu durum, putperestlerin istilâcı Yahudiliğe karşı bazı muhitlerin muhalefetini ortaya koymaktadır. Meselâ           sadece İskenderiyye'de 300.000 Yahudi vardı. Bunun ne kadarı Yahudi ırkından idi? Şüphesiz Yahudiliğe bunca geçişin sebepleri çoktur. Dini sebepleri sitenin kültlerinin gerilemesinden ve monoteist Yahudi neslinden kaynaklanmaktadır. Diğer bir sebep ise, annelerin çocuklarını Yahudiliğe geçirmeleridir. Filistin Yahudilerinin tutumu, değişiktir. İsa, müntesip elde etmek için, Ferisilerin çabalarına telmihte bulunmuştur. [57]Fakat Rabbinik gelenek Herodot döneminin iki büyük üstadından bu konuda muhalefet hatırası muhafaza etmiştir. Oysa, muhafazakar shammai, proselitleri sert şekilde yargılarken, Hillel onları hoş karşılamıştır. Proselit muhitler içinde, Hıristiyan misyonerleri büyük başarı elde et­mişlerdir. Miladi 70 yılında Kudüs'ün tahribi ve Hadrien’in zulmü, Yahudiliğe topyekün girme akımını durdurmuştur.

 

Protestanlık:

 

Batının din tarihi için­de Protestanlık başlangıçta kendini yeni bir dîn olarak takdim etmediği gibi, Hıris­tiyanlığın yeni bir şekli olarakda takdim etmemiştir. Protestanlık, Batı kilisesini uzuvları ve başı içinde derin bir reforma tabi tutma hareketidir. Protestanlık, idarî bir ihtilaftan değil; XIII. yüzyıla kadar u-zanan bir kilise reformu faaliyetine giriş­me teşebbüsüdür. Bu hareketi başlatan öncülerin bir kısmı, Katolik kilisesi tara­fından aforoz edilmiş, diğer bir kısmı ise aforoz edilmemiştir. Hussites ve Vaudois'lar birtakım zulümlere maruz kalmışlardır. Ancak, papalık ile hüküm­darlar arasındaki tartışma, korkunç bo­yutlara ulaştığı anlarda, hükümdarlar reformcuları desteklemişler ve Katolik kili­sesinden kopmalar olmuştur. Bunun için reformu, uzun süre düşünülmüş, stratejik plânlan yapılmış ve birtakım liderleri olan organizeli bir hareket olarak görme­mek gerekecektir. Çünkü Reform, Avrupa insanının çoğunluğunda mayalaşan ma­nevi bir ihtiyaca cevap olarak kendiliğin­den ve bizzat anarşik olarak patlak ver­miştir.

1520 senelerinin sonuna doğru bir kimse­nin Protestan olduğunu veya olmadığını söylemesi bile zor bir işti. Bundan dolayı, Reform taraftarları, sadece efkar-ı umümiyyenin verdiği ismi taşıyorlardı. Böylece Reformcular, Lutherienl'er, Biblien'ler, Evangelik'ler olarak isimlendi­riliyorlardı. Protestan kelimesi çok sonra tesadüfen ortaya çıkmıştır. 1529'da “dini azınlıkların, çoğunluğun karan ile ezilme olayına” karşı çıkanlara ve onların savunucularına” Protestan adı verilmiştir. Daha sonra bu kelime genel kabul gör­müştür. Meselâ Almanlar, protestan ke­limesini, Evangelik kelimesine tercih et­mişlerdir, ingilizler, Anglikanizm terimini kullanmaktadırlar. Reformdan asırlarca sonra     doğmuş olan Babtist'ler ve Metodist'ler, protestanlığa aidiyetlerini i-lân etmişlerdir. Böylece protestanlık keli­mesi, bütün reform hareketlerini içine alan bir cins isim haline gelmiştir. Reform hareketinin başlangıcı olarak genelde 1517 tarihi gösterilmektedir. 31 ekim 1517'de Luther, Wittenberg Şatosunun kilise kapısına enduljans kavgaları nedeniyle 95 maddelik görüşlerini ihtiva eden bir beyanname asmıştı. Luther, bu maddelerde esas olarak, enduljans satın alarak insanın günahından temizlenip temizlenmediği konusuna işaret ediyordu. Luther'e göre Allah'ın affı, kayıtsız şartsız insana ulaşabilirdi. Luther'e göre önemli olan imandı. Amellerle, Allah istemese yine gühanımızdan temizlenenleyiz diyordu Luther. “Allah, yine Allah'ın inayetiyle elde ettiğimiz sevapları mükafatlandırır” diyerek, bütün kurtuluşu endüljans satın almaya bağlayanlara karşı çıkıyordu. Luther işe önce enduljansla başlamış fakat kısa zaman sonra “Hıristiyan doktrinin” esasıyla meşgul olmaya başlamıştır. Daha sonra İncili Almancaya çevirmiş ve Reform üzerinde yazılar yazmaya devam etmiştir. Böylece Luther, Almanya'da reformun öncüsü olmuş ve reformun yayılmasını sağlamıştır. Kısa bir zaman sonra reform, Almanya dışına çıkmıştı. Jean Calvin, Luther’in fi­kirlerine ve Kitab-ı Mukaddes etüdüne bağlı kalmıştı. Calvin, Fransa'da 1534 yı­lından itibaren reformu yaymaya başla­mıştı. Fakat Calvin, kısa zaman sonra İs­viçre'nin Bale şehrine sığınmak zorunda kalmıştı. Daha sonra, Cenevre'ye gelmiş ve orada iki yıl kalarak reform hareketine devam etmişti. Calvin’in daha sonraki ha­yatı Strasbourg'da geçmiştir (1538-1541). Artık Calvin, Fransa'daki reform hareket­lerinin babası olmuştu. 1541'den 1546 yılına kadarki hayatını Cenevre'de geçiren Calvin, reformun yerleşmesi için bir hayli çalışma yapmıştır. Calvin, zamanının bü­yük bir kısmını vaaz, İncil yorumu papaz­lık müessesesinin oluşturulması, gelenek­lerin denetimi gibi işlere tahsis etmiş ve Hollanda'da ve talebesi John Knox tara­fından reformun idare edildiği İskoçya'da canlanan reform tipini benimseyen, tüm kiliselerin danışmanı ve önderi olmuştur. Lutherci reform, kilise teşkilâtına, dış kültür şekline, kilise hiyerarşisine büyük değişiklikler getirmeksizin Almanya'ya, İskandinav ülkelerine hakim olurken; Calvin tipi reform, isviçre'nin bir kısmına, Fransa'ya, Macaristan'a, Hollanda'ya yayılmıştı. Yine İsviçre'de görünen bir diğer reform şeklide Ulrich Zwingli'nin başlattığı reformdu. Zwingli'nin reformu diğer reformistlerden iki noktada ayrılıyordu:

1. O, cumhuriyetçi sivil iktidarla kilise yönetiminin arasında samimi bir ittifakı savunuyordu.

2. Evharistiya âyininin hatırlamaya vesile olma karakterini ortaya koyuyor ve İsa'nın varlığında bir realiteden çok bir sembol yapma temayülünü gösteriyordu. Reform liderleri arasında birtakım noktalarda uzlaşmazlıklar olmakla be­raber, protestanlık genelde iki temel prensipte buluşmaktadır. Bunlardan biri, Hıristiyanların hayatı ve iman konusunda, kutsal kitabın yüce otorite olduğu prensibidir. Diğeri günahkâr bir insanın amellerinin tesiri olmadan sadece ilâhi inayetle bağışlandığı prensibidir. Protestanlığın diğer önemli dayanağı ise “papa veya konsil” gibi günahsız bir otoritenin mevcut olmayışıdır. Çünkü böyle bir otoritenin mevcudiyetinin kabulü, kutsal kitaba itaati tahrip eder. İşte bunun için kilisenin, kendisini sürekli eleştirecek bir şeye ihtiyacı vardır.

Bugün dünya protestanlarının sayısı durmadan artmaktadır. Bunun sebebi misyonerlik faaliyetleridir. Katolik mez­hebinden Protestanlığa, Protestanlıktan Katolikliğe sürekli geçişler olmaktadır. Özellikle Amerika'da         Protestan mezhebleri, daha hızlı bir gelişme gös­termektedir. Protestanlığın yayıldığı ülke­leri, Avrupa, Kuzey Amerika, Afrika, Asya, Avusturalya, Güney Amerika ve İskandinav ülkeleri olarak görebiliriz.

 

Ptah:

 

Ptah, bir Mantoya veya mumyadan bir kılıfa sarılmış bir adam oiarak görünüyor. Bundan, sadece âsâ tutan elleri dışarı çıkıyor. Bu adam şekli traşlı veya deriden bir takke ile kapalı bir baş ile Tanrıları ve Firavunları belirten takma sakal taşımaktadır. Bu, Memphis şehrinin belli başlı Tanrılarındandır. Memphis'de, Sekhmut ve onların oğulları Nefertoum'un paredre'i tebcil edilmiştir. Ptah orada, mahalli kozmogoninin Demuirge'u olarak belirtilmiştir. O, tekniklerin mucididir. Sanatkârların patronudur.

Memphis, krallığın başkenti olunca, çok önemli rol oynamıştır. Ptah, birçok Tanrıların, özellikle Apis’in, karakterlerini önemsemiştir. Apis, onun cevheri olacaktır... Sokar, sonra Osiris bu güçlü şahsiyete yaklaştırılmişlardır. Aşağı dönemde Ptah, savaşçı bir Tanrı karakteri almaktadır. O, kafası yassılmış bir cüce görünümü altında tebcil edilmiştir.

 

Puech Henri-Charles:

 

Fransız dinler ta­rihi üstadlarındandır. 1902 yılında doğ­muştur. “Ecole Normale Süperieure” ün öğrencisidir. 1929 dan itibaren “Ecole pratique des Hautes Etudes'un 5. ci seksi­yonunun direktörü olmuştur. Ayrıca 1951'de “Ecole pratique des Hautes Etudes”ün   direktörlüğüne   getirilmiştir.

1952'den 1972'ye kadar “College de France” da “Dinler Tarihi Profesörlüğü” yapmıştır. Fransa'da ve dış ülkelerde bir­çok akademik kuruluşun üyesidir. Pa­ris'te yayınlanan “Dinler Tarihi Dergisi” (Revue d'Histoire des Religions)'nin çık­masında çok emeği geçmiştir. Puech’in bilimsel faaliyeti iki ana eksen etrafında gelişmiştir; Antik kilise tarihçisi olarak Puech, Hıristiyan ilahiyatı Formasyonunun  ilk menzilleri konusundaki bilgilerimizi artırmıştır. Bu konuda, 1946'da yukarı Mısırda Nag Hammadi'de bulunan gnostik bir mezhebin yazmalarını yorumlamıştır. Yine Puech, Mısır Fayoum'da bulunan Kıptice Manicheen yazmalar ve Türkistan'da Tourfan'da bulunan Çince yazmalar üzerine bilim dünyasının dikkatlerini toplamıştır. H. Ch. Puech’in gnostik incelemeler konusundaki bibliyografyası, “Melanges d'Histoire des Religions, Paris, 1971'de yayınlanmıştır. H. Ch. Puech’in bazı çalışmaları şunlardır:

1- Le  Manicheisme,  Son Fondateur,  sa doctrine, 1949

2- L'Evangile selon Thomas, 1959

3- En quete de la Gnöse I: la Gnose et le Temps II.

 

Puja:

 

Pûja, Hinduizm'de bir Tanrı veya saygıdeğer bir şahıs uğruna yapılan bir tebcil merasimidir. Pûja, zengin bir anlam ve çoğu zaman büyükgüzellik ihtiva et­mektedir. Mabedlerde pûja, putun etra­fında bir dizi merasimler ihtiva etmekte­dir. Bunların arasında şunları buluyoruz: Oturmaya davet, hoşgeldin konuşması, ayakları yıkama, prinç, ot, çiçekler, su ile temizlenme, banyo, elbise koyma, parfüm, buhur, hediyeler, takdimi. Bütün bunlar, mabedin karanlığı, görevlilerin tu­tumu, gaz lambalarının dengelenmesi, ilahiler içinde merasimi parlak bir haie ge­tirmektedir. Mabedin girişinde, Çan ve Tambur sesleri merasimi ilân etmektedir. Merasim, sabah ve akşam çoğu zaman öğ­leyin icra edilmektedir. Bu temelli unsur­lar içinde pûja bir sungudur. Vejetarienne bir takdimeye, yine misafirperverlik me­rasimleri ilave edilmiştir. İmaj, burada başlıca rol oynamaktadır. O, gözlerde mevcut olan Tanrıdır. Onun kulları, Darshana'ya veya “Mukaşefeye” sahip olmayı hedeflemektedir. Pûja sütle, tereyağı ile, susam yağlı ile yağlanma ile ve et dışındaki bir yiyeceğin Tanrıya su­numu ile icra edilmektedir. Mantralar (düşünme vasıtaları) ezberlenmiştir. Yanan lambalar ve lingalar taçlarla kaplanmıştır. Benares'deki Vıshvanath (Shiva), tapınağının içine, Hacılar Ganj nehrinde yıkandıktan sonra çık­maktadırlar. Hacılar Tapınma alâmeti olarak linganın (Siva'nın sembolü altında bir Tapınma) üzerine bir çömlek su dökmektedirler. Evlerde, ailenin tebcil ettiği Tanrılar şerefine “küçük puja” merasimleri yapılmaktadır. Tebcil edilen Tanrının resimleri, evin aile mihrabında bulunmaktadır.

 

Purana:

 

Purânâ veya antik rivayetler olarak kabul edilen, belgeleri gelenek, Hinduizmin klâsik dönemi olan IV. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadarki döneme yer­leştirmektedir. Bunlar, büyük dini gruplar olan Shivait ve Vishnouit grupların kutsal metinleridir. Bu efsanelerin,, temelini, dünyanın yaratılışı, Tanrıların ve antik a-zizlerin yaratılışı, kralların şeceresi teşkil etmektedir. Zamanla bu efsanelerin içine sayısız profan (Kutsal dışı) eser dahil edilmiştir. Fakat bu eserlerde hakim olan kutsal efsanelerdir. Dinler Tarihi için bü­yük ilgi uyandıran bu efsanelere, alanın uzmanı olmayanlar ulaşamaz. Bunların sayısının otuz altı olduğunu kabul eden­ler vardır. Bunlardan Bhâgavata purânâ, Eugene Burnouf'un tercümesi sayesinde, Fransızlar tarafından tanınmıştır. Bazı kaynaklar bu metinlerin Vedalar, Brahmana'lar, Upanişadlardan daha aşağı seviyede olduğunu belirterek, bunları aşağı sınıfların okuduklarını belirtmektedir.

 

Purusha:

 

Rilg-Veda'da (X. 90) ki bir ilâhi. İlk insanın yaratılışını terennüm eder. Kozmik boyutu ile purusha Adem’in pozisyonundan ayrıdır. Yine purusha’nın pozisyonu, Vedizmin Yama'sından, İran'ın Yima'sından, Manou'dan ayrılmaktadır. Purusha, lâtinlerin Tunisto'suna daha yakındır. Sanskritçede purusha, Yüce-Ruh anlamına gelmektedir. Bu, Sâmkhya'nın ruhudur. Purusha, mükemmel bir erkeği temsil etmektedir. Bu ilk yaratılan erkektir. Ancak bu ilk erkek diğer dinlerdeki yaratılan ilk erkeklerden ayrıdır.

 

Putperestlik:

 

Putperestlik kelimesi iki Yunanca kelimeden gelmektedir: Hidolon (resim) ve latreia (Tapınma), Putperestlik, resimlere yapılan bir ibadet­tir. Bu resimler, Tanrıların aynısı kabul edilmekte ve onlara ilâh olarak tapınıl-maktadır. Bir Tanrının, bu resim veya şek­lin içinde bulunduğuna inanılmaktadır. Putperestlik, resimlerin ötesinde dikilmiş taşlar, ağaçlar, dağlar, kaynaklar gibi maddi şeylere kadar uzanmaktadır. İlâh olarak telâkki edilen ve Tanrıların içinde bulunduğuna inanılan herşey putperestli­ği ilgilendirmektedir. İbraniler, monote­izmi yaratan putperestlikle mücadele et­mişlerdir. Hıristiyanlık, paganizme karşı mücadele vermiştir.  İslâmiyet ise, Arap yarımadasında hüküm süren politeizme dayalı putperestlikle savaşmıştır. Hı­ristiyan kilise tarihinde “İkonlara saygı” konusu daima bir tartışma konusu olmuş­tur. İkonlara saygı, putperestlik riski taşı­dığı için, kiliselerden ikonlarm, resimle­rin, heykellerin kaldırılması mücadelesi verilmiştir. Özellikle Ortodoks kilisesinde bir asra yakın bu mücadele devam etmiş­tir. İkonoklast hareket olarak kilise ta­rihine geçen bu “put kırma” olayı, Orto­doks kilisesinde büyük bir olay olmuştur. Neticede Ortodoks kilisesi, İkonoklast ha­rekete galip gelmiştir. Bunun için bir “İkon” ilahiyatı geliştirmişlerdir. Katolik mezhebi ve Ortodoks mezhebi II. İznik Konsilinde alman karar gereğince “İkon”lara karşı saygı göstermektedirler. Protestanlar ise, kiliselerdeki resimler karşısında itiyadlı bir tavır içindedirler.

Fransa'da Bossuet ve Fenelon arasındaki quietisme mücadelesini beslemiştir.



[1] Yuhanna 14/16.

[2] I. Kor. 16/22; Vahiy, 22/20

[3] Matta:24/3

[4] Mt. 24/36

[5] İth. 5/1-11.

[6] Kol. 3/4.

[7] Yuhana: 5/25-27; 11/25.

[8] Vahiy 3/20

[9] 2 Petrus: 3/8

[10] Matta. 26-27; Markos. 14-15; Luka. 22-23; Yuhanna. 18-19.

[11] I. Kor:15/3.

[12] Roma: 8/32.

[13] I Petrus: 2/21.

[14] Matta: 19/28.

[15] Luka: 23/34-43.

[16] Yuhanna: 18/28; 19/14.

[17] Matta:27/25.

[18] Resullerin. İşleri: 21, 39.

[19] Filipinlilere: 3/4-6

[20] Galatyalılara 1/14.

[21] Resullerin İşleri, 2/28.

[22] Resullerin İşleri, 8/1-3.

[23] Galatyalılara:  1/19. 1/13; Koles:15/9; Filipinlilere; 3/6.

[24] Galatyalılara:  1/19.

[25] Resullerin İşleri: 13-14.

[26] Galat: 2/1-10; Resullerin İşleri:15/34.

[27] Galatyalılara: 2/11-14.

[28] Resullerin İşleri:16.

[29] Filipililere: 3/4-11.

[30] 2. Korin­toslulara: 4/16

[31] 2. Korin­toslulara:5/16-18.

[32] I. Korin­toslulara: 13/12.

[33] Romalılara 7/15-25.

[34] Romalılara: 1/18, 3/21.

[35] Romalılara: 3/23-24.

[36] Romalılara: 5/12-21.

[37] 2 Korin­toslulara: 3/14.

[38] Alman ve İsviçre üniversitelerinde bağımsız profesörlere verilen bir unvan.

[39] Resullerin İşleri 2.

[40] Matta: XVI/18.

[41] IX/5

[42] Markos: l/36.

[43] Matta: XVI/15; Markos VIII/29; Luka IX/20.

[44] Luka: XXIV/34.

[45] I Misteri-1924

[46] Numen, 1.1954, 5.

[47] Alak: 96/l-4; Muzemmil: 73/l-5; Müddesir: 74/1-5; İbrahim: 14/10-ll; Kehf: 18/lll

[48] Nisa: 4/163

[49] Nahl: 16/44,64

[50] Fatır: 35/24, Fussilet: 41/4, İsra: 17/105, Furkan: 25/56.

[51] Enbiya: 21/7-8

[52] Luka: 1/67

[53] Luka: 22/67

[54] Yuhanna: 11/51

[55] I. Kor: 13/2

[56] Çıkış: 12/48.

[57] Matta: 23/15.