Islam Tarihi - 21 R - Index Web
R
Raşi: (Slomo Yitshaki) (1040-1105):
R
Râ-Re:
Eski Mısır'da güneş tanrısıdır. O, görünen bir realitedir. Güneş kültü, Mısır'ın en eski ve en önemli kültlerinden biridir. Güneş kültü, Firavundan önceki devirlerde bile vardır. Kozmogoni, güneşin seyirlerini ve rolünü ortaya koymuştur. Doğunun ufkunda doğmuş, köpek başlı maymunlar tarafından karşılanmış, günün kayığı üzerinde gezmiş, kayıklar değiştirmiş, tekrar şafakta görünmek için aşağı dünyalarda kalmıştır. Güneş’in bu seyrini, sayısız mitolojiler ve imajlar anlatmaktadır. Râ, dünyanın büyük ustasıdır. Theb'li Tanrıların zaferine rağmen en güçlü olandır. O, büyük pramitlerin cenaze kültüne iştirak etmiş, firavunların babası olmuş, büyük Tanrı Amon'un görünümü olarak kabul edilmiştir. Böylece de Amon-Re haline gelmiştir. Daha sonra da, Khnoum, Montou ve Sobek olmuştur.
Aton kültü, onu golgelememiştir. Güneş kültü, cenaze merasimlerinin tamamlayıcı bir veçhesini teşkil etmiştir.
Rabbi:
İbranice üstad anlamındaki Rabbi kelimesinden gelmektedir. Rabbi, kanun bilgini, yorumcu ve ilâhiyatçıdır, ibadeti idare edene de Rabbi denmiştir. Rabbi'lerin görevi, Diaspora döneminde daha da belirgin hale gelmiştir. Çünkü M.S. 70 yılında Kudüs mabedinin yıkılması ile dînî hizmetlerdeki hiyerarşi yıkılmıştır. Rabbinizm, Rabbi'ler tarafından hazırlanan doktrinlerin tamamını ifade etmektedir. Avrupada birçok yerde Rabbi okulları vardır. Rabbi'ler, hukuk ve dini konulardaki otoritedirler. Rabbi'ler, cumartesi ibadetlerini yönetirler, vaaz ederler, gençleri eğitirler, evlilik yapanları takdis ederler. Cenaze merasimini yönetirler. Fransa, önemli bir Yahudi seminerine sahiptir. Rabbiler, siyah ve geniş bir rob giymektedirler.
Rabbin Duası:
Lâtince Oratıo Dominica veya Pater Noster olarak ifade edilmektedir. Buna göre birincisi, “Efendinin Sözleri”, ikincisi de “Babamız” anlamına gelmektedir. Rabbin Duasını, Hz. İsa'nın havarilere öğrettiğine inanılmakta ve bütün Hıristiyanlar, bu duayı tekrar etmektedirler. Rabbin Duası Matta 6/9-13'de şöyle geçmektedir: “Ey Göklerde olan Babamız, İsmin mukaddes olsun; Melekûtun gelsin; Gökte olduğu gibi yerde de senin iraden olsun. Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver; ve bize borçlu olanlara bağışladığımız gibi, bizim borçlarımızı bize bağışla. Ve bizi igvaya götürme, fakat bizi şerirden kurtar. Çünkü Melekût ve Kudret ve izzet ebedlere kadar senindir. Amin” Rabbin Duasının bir kısmının sonradan eklendiği konusunda Hıristiyan ilâhiyatçıları ihtilâf etmektedirler. Ancak Rabbin Duası, Klâsik dua şekilleriyle benzerlik arzeder. Hz. İsa dönemindeki dualar, genelde üç özellik taşırlar: Tebcil, Dua ve Tanrısal krallığın tesiri. Rabbin Duası olarak bilinen bu dua, bugün Katolik kilisesinin resmi dua kitaplarında yer almıştır. Katolik kilisesinde yapılan bu duanın Rabbin Duası ile temcide anlam olarak hiçbir farki yoktur. Katolik kilisesinin duası şöyledir:
“1- Göklerdeki Babamız.
2- Adın yüceltilsin.
3- Hükümranlığın gelsin.
4- Senin iraden uygulansın.
5- Göklerde olduğu gibi yerde de.
6- Gündelik ekmeğimizi bugün bize ver.
7- Sen de bağışla suçlarımızı.
8- Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi.
9- Günahla sınanmamıza imkan verme.
10- Kötülükten kurtar bizi...” Protestan kiliseleri bu duaya şunları eklemektedir:
11- Çünkü senindir Hükümdarlıkta Kudret de, yücelik de, sonsuza kadar. Hıristiyan ilâhiyatçıları bu duanın, ilk Hıristiyanlar tarafından kommunyon ayininde okunduğu kanaatindedirler.
Rad Gerhard Von (1901-1971):
Eski Ahid uzmanıdır. Önce, Tesniye üzerinde yaptığı çalışmaları ile şöhret yapmıştır (1929). Daha sonra “Propleme de l'Histoire des Formes de l’Hexateuque (1938)”, konusunda çalışmalar yapmıştır. Le propleme Fondamental d'Une theologie biblîque de I'Ancien Testament (1943) isimli çalışmasında, “Theologie de I'Ancien Testament (cilt 1-2)” konusundaki kaliteli çalışmayı ortaya koymuştur.
Bu Kitab-ı Mukaddes üstadının düşüncesini dört noktada belirtebiliriz:
1- Şekiller tarihinin metoduna olan ilgi, bir metinde, özel olan şeye dikkate zorlamaktadır.
2- İsrail’in büyük nakil eserleri, Yahve'nin kurtuluş konusundaki tarihi sevkediş tarzına göre oluşmuştur.
3- Eski Ahid, bizim modern düşüncemize muhaliftir. Çünkü o, olayları, birbaşka açıdan görmektedir. Tarih, Yahve tarafından idare edilmiş ve yönetilmiştir.
4- Yahve'ye imanda esas olan, Tanrının tarihi durumlarına bağlı kaİmış olmasıdır. Diğer yandan, durmadan, peygamberlerin, eskatolojik mesajlarına varıncaya kadar bu durumları aktüelleştirmeleridir. Von Rad aşağıdaki engellerden sakındırmak istemiştir:
Birincisi, Hexateuque[1], gibi metinlerin kompleksliğine bağlı olarak bir kronoloji yapma teşebbüsüdür.
İkincisi: Metinleri, belirli yerlere bağlamaya teşebbüs etmektir.
Üçüncüsü: Teolojik kavramların tarihi-eleştiri yorumlarının tahlilini ayırmak. Böyle bir teşebbüs, Eski Ahidin mücerret ilahiyatını kaleme almaya sevkedecektir.
Radhakrishnan (1888 -1975):
Muhtelif Hindu Üniversitelerinde dersler veren bir Hind Filozofudur. Bu Üniversiteler arasında özellikle Mysore, Calcutta, Benares yer almaktadır. Ayrıca, Hindistan dışında, Oxford, Manchester'de de konferanslar vermiştir. Sarvepaltİ Radhakrishnan aynı zamanda uluslararası politik hayatın bir tahlil edicisi ve Hind politik adamlarından biridir. Rusya da, Hindistamn sefirliğini yapmış ve kongre partisinin başkan yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Hinduizmi, Advaita Vedântâ nokta-ı nazarından modern Hind entellektüelleri için yeniden belirlemeye teşebbüs etmiştir. Hinduizmin kelâmı olarak kabul edilebilecek birçok yazılar yazmıştır. Düşüncelerinde Vîvekânanda'nın büyük tesiri olmuştur. Ayrıca o, Hıristiyanlıktanda etkilenmiştir. O, dünya dinlerini iki temel kısma ayırmaktadır: Birincisi, Semi tik Dinlerdir. Bu dinler, konu üzerinde daha çok durmaktadır. İkincisi, de daha çok tecrübe üzerinde durmaktadır. İşte Hinduizm ve Budizm, bu ikinci kısma dahil olan dinlerdir. Birçok Flindli, Radhakrishna’nın felsefî kanaatlerini benimsemiş vaziyettedir.
Râm Mohun Roy (1772-1883):
Gelenekçi bir Brahman ailesinden, Bengal'de doğmuş, 1833'te ölmüştür. Roy, önce Delhi'de merkez idaresinde memur olmuş; 42 yaşında mesleki faaliyetini terke karar vermiş ve Hinduizmin reformuna kendini adamıştır. Müslüman ve Hıristiyan görevlilerle teması neticesinde politeizmin ve putperestliğin, geri bir dinin belirtileri olduğu sonucuna varmıştır. O halde, ona göre, ailesinde ve halk muhitinde icra edilen Hinduizmi aşmak ve ona orijinal safiyetini yeniden kazandırmak gerekiyordu. O, bunu gerçekleştirebilmek için önce bir kulüp ve mason locası şeklinde bir organizasyon kurmuş ve ona “Dostlar Cemiyeti” adını vermiştir. Fakat az sonra, bütün açıklığı ile farkına vardı ki Vedalar, Hindu, monoteist bir ayini gıdalandıracak hiçbir şeyi ona sağlamıyordu. Böylece, 1842'de Bronmo-Samaj (Allah'ın cemiyeti) diye bir başka organizasyon kurmaya yönelmiştir. O, bu teşkilatı, Protestan kilisesi tarzında organize etmişti. Yine de kısa zaman sonra bu teşkilat birbirine rakip gruplara bölünmekte gecikmedi. Bunların arasında en önemlisi, geleneksel Hinduizme dönüşü deneyen Kashab Chander Sen (1838-1884)’in, Nava Vıdhâna (Yeni Vahiy)si Shiv Narain Agnihotri'nin Deva Samajı (Tanrısal Toplum)dır. Orada dini hayat, canlı Allah olarak kabul edilen Guruya tapınmaya inhisar ettirilmiştir.
Râmâ:
Vishnu'nun yedinci avatarına verilmiş olan bir isimdir. Râmâyana'nın büyük Sanskritçe destanı Râma'yı böyle açıklamaktadır. Rama, Hinduizmde ideal genç Hindu tipini temsil eder. Zamanının en iyi ok atıcısı, güzel Sita'nın eşidir. Destanın konusu onun kaçırılmasıdır. Birçok tecrübelerden ve değişikliklerden sonra Rama, eşini bulur ve ona iki oğlan çocuğu verir. Mutlu olarak yaşar. Fakat Sita ölünce, artık hayatta kalamaz. Vishnu'nun avatarı olarak Rama, çok yaygın bir kült konusudur. Güney Hindistanda'ki Rameswaram tapınağı, bu kültün belli başlı merkezini oluşturur.
Râmakrishna:
1834'de Bangale'de doğmuş, 1886'da ölmüştür. Fakat bir Brahman ailesinde büyümüş olan genç Gadâdhara Chatterji, on dokuz yaşında Kâli'ye vakfedilen küçük bir mabedde görev almıştır. Bu görevde öyle bir gayret gösterdi ki birçok sofu, Ramakrishna adını taşıyan, onun tarafından icra edilen âyinde hazır bulunmak için Dakshineshran'a akın etmiştir. Zamanla, kendisi istememesine rağmen, zorlukla okumasını ve yazmasını bilen bu mütevazi köy rahibi, güzide talebesi Vivekânanda'nın tesiri altında çok büyük şöhretli, manevi bir üstad haline gelmiştir. Bütün bölgelerden onu görmeye gelenler oluyordu ve tilzimleri ona bağlanıyordu. Bütün bunlara rağmen Ramakrishna, bir murakebe, bir çile hane kurmamış, okul da açmamıştır. Ramakrishna, ekolü, ancak onun ölümünden sonra meydana gelmiştir. Ramakrishna'nın öğretisi, birliği aramakla belirginleşmiştir. O, çokluğun aldatıcı bir görünüş olduğu kanaatıyla, mutlağı tanımak için daha ileriye gitmenin zarureti üzerinde israr etmektedir. Brahmanı tanımak, hakikatte ondan ayrı olmayan şeyi gerçekleştirmektir. İşte bu gerçekleştirme, kurtuluşu teşkü etmektedir. Bizzat derin bir sofu olarak Ramakrishna, hakikate ulaşmak için en önemli yolun Bhakti olduğunu açıklamaktadır. Ona verilen isim, ne olursa olsun; Tanrıya yapılan hareketli bir tapınma olayıdır. Bu sıfatla bütün dinler, aynı değerdedir. Bunun için şöyle denmiştir: “Doktrinler veya dinler üzerinde tartışmayın. Onun hepsi birdir. Bütün nehirler okyanusa ulaşırlar. Büyük su, ırklara, çağlara, ruhlara göre inişi boyunca farklı bir yatak yapar. Fakat su, daima aynı sudur.” Ramakrishna, vecd halindeki birliği, sadece Kâli ile değil; Krishna, İsa ve Hz. Muhammed'le de tecrübe halinde yaşadığına işaret etmiştir. Bütün bunlara rağmen o, derin bir Hindu olarak kalmış ve yabancılarla münakaşa ettiği zaman, sürekli olarak Vedanta'ya ve Yoga'ya, Tantarizm'e baş vurmuştur. Bu bir yana o, geleneksel dinin manevî anlamı içinde Hinduizmin önemli bir reformatörü olarak görülmektedir. O, sıkı dharma pratiğinden daha çok, kalbin hidayeti üzerinde israr etmektedir. Bununla Ramakrishna, 1850'den beri Hindin dini tarihine hakim olan Hindiuzmin yenileşme hareketiyle, farkında olmaksızın bütünleşmektedir. 1897'de Kalkuta'da Vivekananda'nın kurduğu topluluk, Hindu azizlerinden Ramakrişna’nın (1836-1886) hayat tarzını esas alarak Vedanta öğretisini yaymayı ve Hint halkının sosyal şartlarını iyileştirmeyi hedef olarak seçmiştir. Bir nevi dinler Senknetizmine doğru giden Ramakrişna, bütün dinlerin aynı amaca götürdüğünü, fakat yolların ayrı olduğunu söylemektedir. Ramakrişna, kendisinden sonra yerine Narendranath Datta'yı (Vivekananda) seçmiştir, işte bu topluluk, Kalkuta yakınlarında Ganj kıyısında Belur'da kurulan ve 1898 yılında ibadete açılan Ramakrişna Manastırının (Math) çekirdeğini meydana getirmiştir. Diğer yandan 1953'te Kalkuta'da kurulan Şri Sarada Manastırı, Vivekananda'nın isteğine uyarak 1959'da ayrı bir örgüte dönüştürülmüştür. Bu kuruluş, kardeş Ramakrişna Sara'da misyonerleriyle birlikte Hindistan'da oldukça faal bir durum sergilemektedirler. Özellikle Kadınlara yönelik çalışmalarda bulunan farklı Ramakrişna misyonu teşkilâtları, Ramakrişna Sarada birleşmiş vaziyettedir. Ramakrişna hareketi, XIX. yüzyılın sonuna doğru Hindistan dışına çıkmış ve 1898 yılında New York kenti Vedanta Derneğini kurmuşlardır, 1893'te Chicago'da toplanan “Dünya Dinler Meclisinde” verdiği konferanstan sonra, Ramakrişna felsefesi, Amerika'da ve Avrupa ülkelerinde başlamıştır. 1980'de ABD'de onüç şube, ayrıca Bengladeş, Singapur, Fiji, Sri lanka, Moritanya, Fransa, İsviçre, Arjantin ve İngiltere'de Ramakrişna merkezleri açılmıştır. Bu merkezler, Ramakrişna öğretisi için faaliyet göstermişlerdir. Ancak Hindistan'daki yaklaşık doksan manastır ve misyonerlik merkezi, eğitim, sağlık yayın ve hayır işleriyle meşgul olmaktadır.
Râmana Maharshi:
1897 yılında Hindistan'ın güney ucunda doğmuş olan Rhamana, bütün hayatını orada geçirmiş ve 1950'de ölmüştür. Rhamana, bir âshram kurmayı kabul ve birtek mürit kabul etmemesine rağmen, memleketinde olduğu kadar Batıda da büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Çok titiz şekilde birliği (Nanduallisme) vaz ederek, shankara çizgisine yerleşmiştir. Fakat çoğu kez, Bhakti, ekseriya mukayese edildiği Râmakrishna'ya benzemeksizin onunla kıyaslanmaktadır. O, aynı şekilde, Tamoule lisanında birkaç şiir de yazmıştır. Bu bir çeşit, Upanishad olan “Varlık Bilgisini” teşkil eden tamamen Ortodoks metinler çizgisindedir. Onun ölümü ile tilmizler dağılmış ve Râmana Maharshi sadece onların hatıralarında yaşamıştır..
Râmânuja:
1017 yılında güney Hindistan'da bir Brahman ailesinde doğmuş o-lan Râmânuja erkenden evlenmiş, bir sankarienin (guru) yönetiminde Vedânta'yı tedris etmiştir. Hayatı, daha çok son nefesine kadar savaştığı Shankara1 mn hayatına benzemektedir. Henüz gençken hidayete mazhar olmuş, evini terk ederek tarik-i dünya (samnyâsin) olmuştur. Hindistan'ı baştan. başa dolaşmış ve kısa zaman sonra, onun manevi üstadlığının şöhreti, etrafına çok sayıda mürid cezbetmiştir. Tamoul'da, onun öğretimini sevmeyen bir kral tarafından işkence edilmiş, neticede 120 yaşında öldüğü (1137) Mysore'a iltica etmiştir. Shankara Shivaist olduğu halde Râmânuja, Vishnuisttir. Bu onun iyilik Tanrısı (vishnu Vasudeva) için olan derin bağlılığını ve onu Monizmi reddini açıklamaktadır. Gerçekten, Tanrısal inayetin lutuflarını tecrübe edebiliyorsak; eğer, mucizeler içindeki eserlerde ilâhi hürriyeti görebiliyorsak; bu, Allah'ın herşeye kadir olan bir varlık olmasındandır. Artık bu andan itibaren o, bir mutlaktır ve nötr, önemsiz birşey değildir. Buna göre Upanişadlar, Brahmandan bahsettikleri zaman, gizli bir isim altında aslında vishnuya müracaat etmektedirler. Bu durumda monizm bir gerçektir. Çünkü Yüce Tanrı birdir. Fakat onun olaylarla ilgili tezahürleri de (Tanrılar-Kainat-İnsanlar vs.) aynı şekilde gerçektir. Çünkü onlar da, bir nevi Tanrısa! şekillerdir. İşte, Vedanta’nın bütünleyici bir kısmını teşkil eden, Bhakti cereyanına katılan bir doktrine verilen “farklı Monizm” isminin kaynağı bu noktadır. Böylece de Bhakti anlayışına yeni bir anlam kazandırmıştır. Bu teoloji şeklî, Ortodoks Brahman çevrelerinde çok moda olmuştur. Çünkü bu, Hindde oldukça kuvvetli olan “Birlik Özlemi” ile Hinduizmin temeli olan politeist dindarlık tatbikatını uzlaştırmaya imkan vermektedir. Sonuçta Râmanuja dualizm olmayan bir felsefe geliştirmiştir. Bu felsefede Mutlak, Fenomenal dünyamızın dinî realitelerine bir dayanak sağlamaktadır.
Râmâyana:
Bir Hindu destanıdır. Bu destan, şair, Valmiki'ye atfedilmektedir. Valmiki, Râma'nın hikayesini anlatmaktadır. Rama, Ayodhyâ, kraliyet ailesinde bir prenstir. Bu prens bir müddet ormanlara sürgün edilmiştir. Bu sürgünde beraberinde eşi Sitâ ve kardeşi Lakshmana da vardır. Ormanda ikameti şifasında yerli bir klan şefi Sita'yı kaçırıyor, Râmâ dost kabilelerin yardımı ile sitâyı kurtarıyor ve Taç giydiği şehre geri dönüyor. Burada uzun süre saltanat sürüyor. Asırlar öncesine dayanan bu hikaye, Valmiki tarafından anlatılmaktadır. Hikaye, şeytanların veya Râkshasas’ın hedefi olan bir kahramanın, hikayesidir. Hindistan'da sıkça şerh edilen bu destan, Hinduizmin en önemli edebi kaynaklarından biridir. Bu destanı Budizm ve Jainizmde kabul etmektedir. Hindistan'da en mükemmel adaptasyon Tulsidâs'ın yaptığı çalışmadır.
Ram Singh (1816-1885):
Köylü bir aile çocuğudur. Çocukluk yıllarını, Namdahari mezhebinin içinde Balak Singh’in öğretileriyle ve hayat tarzı ile geçirmiştir. Yirmi yaşında Sinlerin Rancit Singh ordusuna katılmıştır. Da ha sonra, Rancit Singh’in ölümüyle, ordunun basma geçmiştir, Sihleri yeniden teşkilatlandırmıştır. Yeni bir kıyafet geliştirmiştir. Beyaz bir entari veya elbise, değişik bir başbağlama biçimi, asa, teşbih ve özel selâm gibi şeyler, bu yeni kıyafetin özelliklerini oluşturuyordu. Namdahari tapınaklarında sadeliğe önem verdi. Namdaharilerin Tanrının seçkin kulları olduklarım, öteki mezheplerin ise kirlendiklerini ana fikir olarak işlemiştir. Balak Singh’in ölümünden sonra, 1862’de Namdahari'lerin başına geçmiştir. 1863'de Amritsar'da Guru Gobind Singh olduğunu ilân etmiştir. İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığının takibine uğramış, bir köyde göz hapsinde tutulmuştur. İngiliz mallarına yapılan boykottan, İngilizler Ram Singh'i sorumlu tutmuşlardır. Böylece, Namdaharileri, İngilizler vahşice cezalandırmışlardır. “Atmışaltı Namdahari” kurşuna dizilmiş, Ram Singhde, Rangoon'a sürgün edilmiştir.
Ramses II:
M.Ö. XIII. yüzyılda Mısır'da yaşayan 19. sülalenin üçüncü firavunu olan Büyük Ramses (Usermare Remses) dir. Mısır firavunları arasında en uzun saltanat süren firavundur. Babasının sağlığında hükümdarlık makamına sahip olan II. Ramses, on yaşında ordu kumandanı olarak babası ile birçok savaşa katılmıştır. Mısır kentlerinin arasında Teb'e çok önem vermiştir. Çünkü orada Taurt dini şenlikleri icra ediliyordu. Döneminde, babasının yarım bıraktığı tapınakları ve binaları tamamlamıştır. Asya ile giriştiği askeri seferlerde Perramescu'yu üst olarak kullanmıştır. Burada birçok askeri tesisler inşa ettirmiştir. Anadolu halklarıyla ciddi savaşlara katıldı. Hititlere karşı giriştiği savaş bunların en Önemlilerinden birisi olmuştur Hitit kralının kızıyla evlenerek, Mısırla Anadolu halkı arasında akrabalığı tesis etmiş, barış ortamını meydana getirmiştir.
II. Ramses’in Mısırın birçok kentinde tapınaklar yaptırdığı görülmektedir. Bu tapınakların en meşhurları, büyük bir kayanın yontulmasıyla yapılan ve girişinde Ramses’in dört büyük heykeli bulunan Abu Simbel'deki iki tapınaktır. Bu tapınaklardan büyük olanın yapımına I. Seti döneminde başlanmış, öbür tapınak ise II. Ramses’in gayretiyle yapılmıştır. Tevrat, İsrail oğullarına işkence yapan bir Mısır Firavunundan ve onları iki şehrin inşasında kullandığını zikreder. Bu iki şehir, Pitom ve Ramses'tir. II. Ramses’in bu iki şehri İsrailoğullarına yaptırdığını Arkeolojik kazılar ortaya koymuştur. Daha sonra Tevrat, “Mısır Kralının öldüğünü” söylemektedir.
Firavunun ölmesi olayı, Hz. Musa'nın gençlik dönemindedir. Yani, O'nun Medyen'e kaçtığı ve henüz risalete nail olmadığı bir zamanda olmuştur. II. Ramses’in oğlu Minfitah babasına halef olmuştur. Hz. Musa'ya, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarmak için, Allah’ın gönderdiği Mısır firavunu bu adamdır.
Hz.Musa'ya denizde yetişip de boğulan budur. Kur'an-ı Kerim’in, “Bizde bugün seni beden olarak bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olsun”[2] diye bahsettiği Firavunun bu olduğu tahmin edilmektedir. Minfitah’ın cesedi, Kur'an-ı Kerim’in zikrettiği gibi şimdiye kadar kalmıştır. Hatta Mısır Müzesinde cesedinin sergilendiğinden ve daha sonra cesedin Londra milli müzesine nakledildiğini bazı kaynaklar nakletmektedir.
Ras Shamra:
Ras shamra sitesi, kuzey Suriye'nin akdeniz kıyısındaki Lattaquiee'ye 12 km'de bulunmaktadır. M.Ö. XIV. Asırdan kalma Teli el-Amarna metinlerine göre burası eski Ugarit'dir. 1929-1971 yılına kadar devam eden A. Schaeffer başkanlığındaki kazılarda bulunan bir mezar, çok önemli bir takım ipuçları vermiştir. Bu sitenin ilk işgal edilmesi Neolithique döneme kadar çıkar. Fakat en önemli dönem M.Ö. ikibininci yıldır. Site, 1180 yılına doğru uğradığı “Deniz halklarının” istilasında site, tamamen tahrip edilmiştir. Kazıların verdiği bilgilere göre, doksan odalı bir kraliyet sarayı, Baal ve Doğan Mabedleri, ayrıca, San'at değeri büyük mücevherler ve heykelcikler vardır.
Mezopotamya halkı heceli bir yazı kullanırken; Ugarit halkları, otuz işaretli bir alfabe icad etmişlerdir. Bundan da Fenike ve Yunan alfabesi çıkmıştır. Bu durumda Ugarit dili, Batı Sâmilerinin bilinen en eski temsilcisi olarak görülmektedir. Ugarit Kraliyet sarayının arşivlerinin sunduğu bilgiler, yakın doğunun ekonomik, sosyal ve politik hayatını aydınlatmaktadır. Ugarit, Asya ile Akdeniz havzası arasında özel bir transit yeridir.
Bunun için bu bölgeye olan ilginin nedenine şaşmamak gerekir. Fenike'nin eski mitolojisinin direkt tanıklarına ilk defa, Ugarit sarayının donneleri sayesinde malik bulunmaktayız. Deniz Tanrısı Yâm'a veya kuraklık ve ölüm tanrısı Möt'a karşı, Tanrı-oğul Baal'ın savaşlarını, Fırtına Tanrısı Baal tarafından serpilen buğday tanelerinin yazın ölüp, yağmurlu mevsimlerde dirilmelerini böylece öğrenmiş bulunuyoruz. Bir başka dönem, savaşçı Anat'ın faaliyetlerini tebcil etmektedir. Anat, yüksek göklerin kadınıdır. Keret’in efsanesi, babası boğa Tanrısı, El'e kadar çıkan nesilden, bir oğul elde etmek için sahneye özel bir kral çıkarmaktadır.
Ras Shamra hâlâ Fenikelilerin ve İsraillilerin Filistin'e gelmeden önceki yerli halk olan Kenanlıların dinini tanımamız için temel kaynaklarımızdan biridir.
Raskol:
Rus dilinde “Bölünme” anlamına gelen bu kelime, Rus Ortodoks kilisesiyle XVI. yüzyılda sakrament usulleri konusunda ortaya çıkan bölünmedir. Rus Ortodoks kilisesinin, Rum Ortodoks kilise inancından uzaklaşmasına son vermek i-çin, Rus patriği Nikon'un 1652-1657 yılları arasında giriştiği reformlara karşı çıkan gelenekçi gruba Raskolniki[3] (Bölücüler) adı verilmektedir.
Raşi: (Slomo Yitshaki) (1040-1105):
Ortaçağın ünlü Tevrat ve Talmud yorumcusu olan Yahudi bilgini, kendisinden önce ve kendi zamanındaki Yahudi âlimlerinden etkilenmiştir. Özellikle Rabbi Gerşom ben Yehuda’nın öğretilerini ve metodolojisini benimsemiştir. Onun akademik mirasını geliştirmiştir. Aynı zamanda Troyes'deki 100-200 kişilik küçük Yahudi cemaatının fiili başkanlığım yapmıştır. Raşi, geçimini ziraatle, özellikle bağcılıkla sağlıyordu. Eserlerinde ticaret ilişkileri, Yahudilerin Hıristiyanlığa bakışları, Kilise-Devlet mücadelesi gibi konular yer almaktadır. Papa II. Urbanus'un, Haçlı Seferlerini başlatması sonucu, Yahudilerin Avrupa'daki durumları, karşılaştıkları dini baskılar, zorunlu vaftiz olayları, beklenen mesih konulan, Raşi'nin eserlerinin ana konularını teşkil etmektedir. Raşi'nin müzikle de alakası, onun pişmanlık ilâhilerini bestelemesine sebep olmuştur. Yahudi ilahiyatçıları arasında Raşi'nin çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü o, Tora'run metne bağlı ve serbest yorumunu, Yahudi dünyasının kabul edeceği şekilde başarıyla gerçekleştirmiştir. Raşi, yorumlarına midraş ağırlıklı, allegorik ve sembolik yaklaşımla zenginlik kazandırmaktadır. Yapmış olduğu Tora tefsirleri, Yahudilik düşüncesi üzerinde daha sonraki yıllarda etkili olmuştur. Çünkü Raşi, anlamı kapalı kelimeleri açıklamıştır. Bu tur bir davranış, sonraki Tora çalışmalarına ışık tutmuştur.
Raşi Talmud üzerinde de çok önemli çalışmalar yapmıştır. Şüphesiz bu Tora ve Talmud çalışmalarında, Fransa'da kendinden önceki birikimi değerlendirmiştir. Raşi'nin Tora ve Talmud çalışmalarının daha sonra Avrupa'da yayılmasını sağlayan Raşi'nin torunları olmuştur. Bunlar Samuel ben Meir (Raşbam), Yakov ben Meir Tam (Rabbenu Tam) ve Yitshak ben Meir (Re ha-Zaken)dir.
Re:
Genelde güneş yuvarlağı ile taçlandırılmış bir şahıs olarak tasarlanmıştır. Re, özellikle Heliopolis de eskiden beri tebcil edilen güneşle bedenleşmiştir. Bazı Kozmogoniler, kutsal taş daha yüce olmadan önce, Noun'un dışında yüze çıktığını hatırlatmaktadır. Diğer bazı Kozmogoniler de Re'yi, Geb’in ve Nout'un oğlu olarak düşünmektedirler. Böylece Re'nin annesinin karnından her yeni yılda doğmakta olduğunu kabul etmektedirler. Bazen de Re'nin Antoum'la özdeşleştiği görülür. Doğuda, köpek başlı maymunlarla selâmlanmıştır. O, ebedi olarak “Kutsal Kayığı” ile bir günlük gök yolculuğu yapar ve gece ölüler diyarı olan aşağı semaya dalar.
IV. Hanedanlıktan beri, “güneşe tapma” krallık kurumundan ayrılmış; Krallar, Chephrenden beri “Re'nin oğlu” ismini vekaletlerine almışlardır. Güneş mabedlerinin yanma, piramidlerin dikilişi, onun büyük tesirini doğru!amaktadır. Bu tesir, cenaze törenlerinde icra edilmektedir. Orada Osiris, ölülerin yargılanmasında hakim rol oynayacaktır. Zenitteki güneş olarak Re, resmi Tanrılar Panteonunda büyük ilâhlardan biri olarak Re'nin kimliğine bürünecektir. Aton bile, antik güneş temelini ona borçludur. Yavaş yavaş birçok mit, Re'nin yüksek figürünün etrafında meydana gelmiştir. Bazı efsaneler, onun yeryüzündeki savaşını, âsilere karşı Heliopolis'de bir kedi kılığında verdiği savaşı anlatmaktadır. Diğer bazı efsanelerde onun gücünü anlatırlar. Bir başka hikaye ise, Re'nin zayıflamasını ve yılan tarafından zehirlenmesini ve İsis'e teslim edilmesini anlatmaktadır. Yine güneşin gözü etrafında birçok efsane meydana getirilmiştir.
Reform:
XVI. yüzyılın ilk yarısında Batı Hıristiyanlığını ikiye bölen bir harekettir. Reform hareketi, Katolikleri, bazı yolsuzlukları protesto eden ve “protestan” denenlerden ayrılmakla sonuçlanmıştır. Reform hareketi, bir başka düşünce hareketi olan Rönesansın çağdaşıdır. Reformun öncüleri, az veya çok açık şekilde yüksek derecedeki din adamlarının yolsuzluklarını tetıkid etmişler ve kilise vergilerine karşı başkaldırmalardır. Yavaş yavaş da papanın üstünlüğünü reddetmişlerdir. Daha önce XIV. yüzyılda papanın otoritesi sarsılmıştır. Bu dönem'de papaya karşı, karşı bir papa ortaya çıkarılmıştır. XIV. yüzyılda, İngiltere'de Wyclif, Boheme1 de Jan Hus. Bazı din adamlarının Constance Konsili bu iki reformatörüde aforoz etmiştir. Aşağı yukarı bir asra yakın bir zaman sonra Le Fevre d'Etaples (1450-1537), Yeni Ahidi Fransızcaya çevirmiş ve Nerac sarayına sığınmıştır. Nihayet Reformun kahramanları arasına Almanya'da Lutherde girmişti. Humanistlerden Erasme, Thomas Morus Katolikliğe sadık kalırken; diğer Hümanistler, Luther'e bağlı kalıyorlardı. Luther, induljanslara hücum etmiş ve papanın kendisini aforoz eden bültenini yakmıştır. 1520'de Protestanlar arasında birçok görüş ayrılıkları meydana gelmiş ve Melanchton tarafından birleşme teşebbüsleri Marbourg'da 1527'de teklifler halinde sunulmuştur. Meşhur “Augsbourg itirafı” 1530'da yürürlüğe girmiştir.
Diğer ülkelerin de reformatörleri olmuştur: İsviçrede Zwingli, reformu organize etmiş, reformu bütün alanlarda incelemiştir. Fransa'da Calvin, reform işini üstlenmiştir. Zwingli'nin işini Cenevre'de tamamlamıştır. Bunların taraftarları Reformes adını almışlardır. İngilterede ise durum biraz farklı olmuştur. Orada zihinler Roma otoritesini redde hazırlanmıştır. VIII. Henri'nin, evliliğinin iptalini istemesi konusu, bir bahane olmuş ve Roma ile dini bağlar kopmuştu. İngiltere kilisesi, Hıristiyan doğmalarından çok az şeyi değiştirmiştir. Fakat gitgide bağımsız şekil almış ve kesin olarakta I. Elisabeth'le daha sonra da II. Charles’in saltanatından sonra bağımsız kilise olmuştur. İngiltere kilise tarihinde Cromvell ihtilali, protestanlığı daha radikal hale getirmiş ve farklı mezheplerin çoğalmasına müsamaha etmiştir. George Fox, taraftarlarını, yeni İngiltere'ye (Amerikaya) getirmiştir. Daha sonra XVIIL yüzyılda Wesley kardeşlerle dini bir uyanış görülmüştür. Böylece Amerika'da metodistler gelişmiştir. Avrupada Reforma, daima din savaşları refakat etmiştir. Fransa'da Huguenot'lar ve Katolikler, korkunç katliamlara girişmişler, Hollanda'da ayaklanan Protestanlar, kiliseleri yakmışlar, II. Philippe, İspanya'da protestanlığa silah ve ateşle karşı koymuştur. Yine otuz yıllık din savaşları, bütün Avrupa'yı paramparça etmiştir. Neticede Kuzey Almanya prenslikleri ve İskandinav kralları protestan olarak kalmışlardır.
Regifugium:
Arkaik toplumlar uğursuz bir zaman ve olayın karşısında görevinden ayrılan kralları, çok sayıda örnekle takdim etmektedir. Regifugium bir Roma örneğidir, Bu merasim her yıl, 24 Şubat'ta kutlanmakta idi. Çünkü, yeni yılın başlaması ile eski yılın bitişi arasındaki ayırım beş günlük bir zamandı. Bunun için Roma'da Şubat ayı, yirmi üç gün olarak kabul edilmekteydi. Bu merasim, kralın bir kurban takdiminden sonra kaçması ve emekliye ayrılmasıyla sonuçlanıyordu. Çünkü kral, uğursuzlukların ve felâketlerin sebebi olarak görülüyordu. Bu kraldan kurtulmak gerekirdi. Bu da Roma'da kralın görevinden çekilmesiyle oluyordu. İşte bu bayramın adı Roma'da Regifugium'du. Uzun zaman “Kralın Kaçış Merasiminin, ritüel bir cinayetin medenileşmiş bir hatırası olduğuna inanılmıştı. Yani, halkının verimliliğini sağlamayı başaramıyan yaşlı bir kralın cinayeti olduğu kabul edilmişti. Ancak bu merasime dikkatli bakış, bunun böyle olmadığını göstermektedir. Çünkü beş günün sonunda aynı kral, yeniden gelmektedir. Onun kaçışı veya çekilişi geçici bir silinmedir. Bu kaçışın sebebi, uğursuz bir zamandan kaçmadır. Çünkü bu beş gün, insan tarafından bir Kameri ayın normal süresine ilave edilmiştir. İlâve olarak verilen bu zaman önünde kral siliniyor; saltanatı, tehlikeli beşgünlük bir fetret dönemi olan yılın kritik bir safhasında kesiliyor ve yeniden başlama devresine giriyor.
Reinach Salomon (1858-1932):
Fransız Arkeologu ve Dinler Tarihçisidir. “Saint-Germain-en-Laye Milli Antikite Müzesinin” Müdürlüğünü yapmıştır. “Yazıtlar Akademisinin” üyesidir. Ansiklopedik bir merak ve abidevi bir eser olan Reinach, bunları halka ulaştırmıştır. 1890-1930 arasında Paris'te ve dışarda entellektüel bir sima olarak kabul edilmiştir.
Antropologiste ekolü meydana getiren Etnologların fikirlerini ve İngilizce yorumları geliştirmiş ve kişisel katkılarını sunmuştur. XVIII. yüzyıl Fransız ateizminden etkilenmiş bir Rasyonalist olan Reinach, onu, beşeri ideal bir kurtarıcı o-larak ikiye ayırmıştır: Cumartesi ve dinî ritüellere riayet etmeleri konusunda üzerlerine baskı yapılan “doğu yahudilerinî” kurtarmak için çaba sarfetmiştir. Diğer yandan, aşağı medeniyetler ve folklorlarla meşgul olmak için klâsik hümanizme oldukça nüfuz etmiştir. Şayet onun meşhur “Sanatın sîhirsel kökenleri teorisİ”nin, tarihi öncesi inançlarını ihmal etmediğini gösteriyorsa; bunlar Akdeniz’in, Yunan, Roma, Yahudilik, Çeltik ve Gallo-Romen büyük dinleridir. Reinach'ı bu kanaate götüren “Saint-Germaİn” müzesinin kolleksiyonları olmuştur. Reinach, her yerde totemik ve her türlü yasakların kalıntılarını aramıştır. İşte bu fikirler, L'Orpheus'a hakim bulunmaktadır.Bu kitap, Hıristiyanlık üzerine bir ışık tutmayı hedefliyordu. Ancak kitabın doktrinel darlığı ve Volterci alayı, daha çok polemik niyeti yansıtıyordu. Reinach'ın yorum kitabı, kendisine prensiplerin verdiği ilhamı yoğurmuştur. Dumezil’in dediği gibi Logos ve Mana sembollerinin altına yerleşerek Reinach, kutsal ve inancın evrensel araştırmasından vazgeçmiş dinleri daha çok kendilerinin sezgisine göre tasnif eden sonraki filozofları açıklamaya çalışmıştır. Yine de Reinach, okumuş halkın ve Tarihçilerin dikkatine “Dîn olayını” impoze etmek liyâkatini göstermiştir. Özellikle bütün Batı san'atmi kaplayan parlak repertuarı ona borçluyuz.
Reinach Salomon (1858-1932):
Fransız Arkeologu ve Dinler Tarihçisidir. “Saint-Germain-en-Laye Milli Antikite Müzesinin” Müdürlüğünü yapmıştır. “Yazıtlar Akademisinin” üyesidir. Ansiklopedik bir merak ve abidevi bir eser olan Reinach, bunları halka ulaştırmıştır. 1890-1930 arasında Paris'te ve dışarda entellektüel bir sima olarak kabul edilmiştir.
Antropologiste ekolü meydana getiren Etnologların fikirlerini ve İngilizce yorumları geliştirmiş ve kişisel katkılarını sunmuştur. XVIII. yüzyıl Fransız ateizminden etkilenmiş bir Rasyonalist olan Reinach, onu, beşeri ideal bir kurtarıcı olarak ikiye ayırmıştır: Cumartesi ve dinî ritüellere riayet etmeleri konusunda üzerlerine baskı yapılan “doğu Yahudilerini” kurtarmak için çaba sarfetmiştir. Diğer yandan, aşağı medeniyetler ve folklorlarla meşgul olmak için klâsik hümanizme oldukça nüfuz etmiştir. Şayet onun meşhur “Sanatın sihirsel kökenleri teorisi”nin, tarihi öncesi inançlarını ihmal etmediğini gösteriyorsa; bunlar Akdeniz'in, Yunan, Roma, Yahudilik, Çeltik ve Gallo-Romen büyük dinleridir. Reinach'ı bu kanaate götüren “Saint-Germain” müzesinin kolleksiyonları olmuştur. Reinach, her yerde totemik ve her türlü yasakların kalıntılarını aramıştır. İşte bu fikirler, L'Orpheus'a hakim bulunmaktadır. Bu kitap, Hıristiyanlık üzerine bir ışık tutmayı hedefliyordu. Ancak kitabın doktrinel darlığı ve Volterci alayı, daha çok polemik niyeti yansıtıyordu. Reinach'ın yorum kitabı, kendisine prensiplerin verdiği ilhamı yoğurmuştur. Dumezil'in dediği gibi Logos ve Mana sembollerinin altına yerleşerek Reinach, kutsal ve inancın evrensel araştırmasından vazgeçmiş dinleri daha çok kendilerinin sezgisine göre tasnif eden sonraki filozofları açıklamaya çalışmıştır. Yine de Reinach, okumuş halkın ve Tarihçilerin dikkatine “Din olayını” impoze etmek liyâkatini göstermiştir. Özellikle bütün Batı san'atmi kaplayan parlak repertuarı ona borçluyuz.
Renan Ernest (1823-1892):
Renan, ilk
formasyonunu 1838'de Treguier küçük Seminerinde aldıktan sonra, 1841-1843 de
papazlık eğitimini Saint-Sulpice seminerinde almıştır. Doğu dilleri ve Alman
felsefesine merak sarmıştır. O, Tabiatüstünü reddetmiş ve akim ihtiyaçlarının
tatminini hedef almıştır. Büyük kız kardeşi Henriette, onu bu zor zamanlarında
desteklemiştir. Daha sonra seminer derslerini terkederek, semıtik diller
öğrenmeye yönelmiştir. 30 temmuz 1847'de Felsefe doçenti olmuştur. İşte bu
andan itibaren I'Avenir de
Anadolu'yu ve
Yunanistam ziyaret etmişlerdir. Bu seyahatten sonra Renan 1866'da “Les Apötres
= Havarileri, 1869'da” “Saint paul=Aziz paul'u, 1873'de” “L'Antechrist =
Decalli 1877'de” “Les Evangiles (İnciller)'i 1879'da” L'Eglise chretienne (Hıristiyan
kilisesini) ve 1882'de” “Marc Aurele et
Renan'ın bundan sonraki hedefi “İsrail milletinin tarihim” yazmaktı. Nitekim “İsrail Milletinin Tarihi” isimli üç ciltlik bir eser yazmıştır. Bu eserin ilk üç cildi, 1887-1890 yılları arasında yayınlanmıştır. Son iki cildinin, yazmaları 1891 yılında hazırlanmış, ancak Renan'ın ölümünden sonra 1893'de yaymlanabilmiştir. Böylece Renan, “İsrail Dininin ve Hıristiyanlığın Bilimsel Açıklamalar Denemesini” yaşadığı çağa armağan etmiştir. Renan'ın bilimsel çalışmaları, sadece bu alanla sınırlı kalmamıştır. Diğer başka a-lanlarda Renan çok değerli eserler vermiştir. Meselâ, Corpus Inscriptionum Semiticarum 1867'de, L'Ecclesiaste ise 1882'de yayınlanmıştır. Yine Renan'ın Dini tarih alanında birikmiş olan notlarından yaptığı ilk yayım “Etudes d'Histoire Religıeuse (Dinî Tarih Etüdleri) ismiyle 1857'de, ikincisi, “Nouvelles Etudes d'Histoire Religieuse (Dîni Tarihin Yeni Etüdleri)” ismiyle 1884'de yayınlanmıştır. Bu çalışmalar, Renan'ın çalışma metodunu sergilemektedir.
Bunların dışında, “journal
des Debats'da”, “Revue des Deux Mondes'da”, “Questions
Contemporaines' dela Monarchie Constitutiönelle en France”da yayınlanan
muhtelif makalelerde Renan, zamanın toplumu konusunda tavır koymasını
bilmiştir. Renan
1878'den itibaren akademi üyesi olan Renan, bilim ve edebiyat dünyasının sevilen bir şahsiyeti olmuştur. Onun dostları ve saygı duyduğu şahsiyetler arasında Marcelin Berthelot, Hippolyte Taine, Paul Bourget, Maurice Barres, Jules Lemaitre gibi zamanın büyük şahsiyetleri bulunuyordu.
Renan
Resullerin İşleri:
Hıristiyan Kutsal Kitap kolleksiyonu içinde, İndilerden sonra en önemli kitaplardan birisidir. Yirmi yedi babdan oluşmaktadır. İlk Hıristiyanlar hakkında çok önemli bilgiler veren Resullerin İşleri kitabı, Hıristiyanlığın oluşumundaki ilk dini ve sosyai problemler hakkında en önemli kaynaktır. Bu kitabın Luka tarafından yazıldığı kabul edilmektedir.
“Resullerin İşleri” İncillerin sıralanışında Yuhanna İncilinden sonra yer almaktadır. Resullerin İşlerinin nerede yazıldığı bilinmemektedir. Bazı kaynaklar Roma'da yazıldığını söylemektedirler. Ancak bu, çok zayıf bir ihtimaldir. Resullerin İşleri, pentakot gününden sonra, Havarilere Kutsal-Ruhun inişini ve Yahudi olmayanlar arasında Kutsal-Ruhun önderliğinde, Hıristiyanların yayılışını ve sünnet olma gibi çok önemli bir Yahudi kuralının tedricen kilisede yer almaması olayını anlatmaktadır.
Hıristiyan kiliseleri bünyesinde “Yabancıların Havarisi” ismini alan St. Paul hakkında en geniş bilgiyi “Resullerin İşlerin” den öğrenmekteyiz. Resullerin İşleri sayesinde St. Paul'un mektuplarındaki kapalı ifadeleri de rahat bir şekilde anlamaktayız.
Reville Albert (1826-1906):
Dieppe'de doğmuştur.
İlk ilahiyat tahsilini 1844-1848 yılları arasında Cenevre'de yapmıştır.
1848'de Strasbourg İlâhiyat Fakültesinde ilahiyatla ilgili tezini savunmuş ve
1849'da pastör olmuştur. 1851'de Rotterdam Walonne kilisesinin yönetimine
getirilmiştir. Bu görevde yirmi iki yıl kalmıştır. Bu esnada Leiden
Üniversitesi ile ve Schollen tarafından yönetilen “Liberal Hıristiyanlık”
hareketi ile sıkı ilişkiye girmiştir. Diğer yandan Tübingenli liberal
ilâhiyatçılarla teması da sürdürmüştür. Bu yıllar Reville'in yaptığı, büyük
yorum çalışmalarının tarihini taşımaktadır. 1873'de, Cumhuriyetçiler ve liberaller
lehine çalışmak üzere Dieppele dönmüştür.
1- İncil'e ait yorumlar
2- Doğmalar Tarihi
3- Dinler Tarihi
Hayatının sonuna kadar bu üç araştırma çizgisine devam eden A. Reville, Nasıralı İsa'ya ve onun düşüncesine ilgi gösterdiği gibi, insanlığın diğer dinlerine de ilgi göstermiştir. Tiele ekolünün çizgisinde olan bu metodda, Dinin tarih içinde büründüğü şekillerden çok, dinin özü üzerinde İsrar edilmiştir. Diğer yandan, insan zihnini, esrarlı varlığa bağlayan dini duygunun önemi üzerinde de durulmuştur. Üçüncü olarak, bütün dinlerde müşterek fenomen olan mitoloji, sembol, dini erkan, kurban, kutsama, ve profetizm gibi fenomenler açığa çıkarılmıştır. Bu çalışma metodu, iki dini fenomenoloji teşebbüsünü ortaya koymuştur. Bunun için Reville, Dinler İlmini, mukayeseli bir araştırma üzerine oturtmuş, lâik bir ilahiyat olarak düşünmüştür.
“Prolegomenes de I'Histoire des Religion, paris-1881”de A. Reville, gerçekten bilimsel bir ilahiyata yol çizmeyi denemiştir. “Revue del'Histoire des Religions”da yavınlanan çok sayıdaki araştırmalarında bu yeni disiplinin rolü üzerinde İsrar etmektedir. Ona göre bu Dinler ilmi, doğmalar ve vahiyler üzerine oturan teolojinin yerine geçmelidir. Bu dinler ilmi, Dini Fenomenoloji üzerine oturan, mukayeseli bir araştırma vasıtasıyla hazırlanmıştır. Ancak, 1880'den 1900 yılma kadar Dinler Tarihinin etrafını çeviren tartışmaların merkez noktasını, Dini Fenomenoloji teşkil etmiştir,
Bununla beraber A. Reville “Dinlerin genel tarihinin” dışına çıkmamıştır. 1883'de, Dinlerin tarihi incelenmesine tahsis edilen bir diziye başlamıştır:
1- Les Religions des peuples non civilises, iki cilt, Paris-1883.
2- Les Religions du Mexique, de I'Amerique Centrale et du perou, Paris-1885.
3-
Makaleleri, kitapları, dersleri ve konferansları ile A. Reville, Fransa'da ve dışarda büyük bir şöhret yapmıştır. “Revue de l'Histoire des Religions” isimli dinler tarihi dergisinin kurulmasında ve yayılmasında büyük emeği geçmiştir. 1900 yılında Paris'te toplanan I. Dinler Tarihi Kongresi kısmen onun eseri olmuştur. Yetiştirdiği öğrencileri arasında oğlu Jean Reville'i (1854-1908) görüyoruz. Montbeliard'da pastör, Ecole des Hautes Etudes (1885) de profesör, 1907'de College de France'de profesörlük yapan Jean Reville, metodoloji üzerinde Les Phases Successives de l'Histoire des Religions, Paris, 1909 isimli kitabın yazarıdır.
Rig-Veda:
Dört Veda'dan biridir. Kig-Veda'nın en önemli kısmı, belli başlı Tanrılar olan İndra'ya (Savaş Tanrısı), Agni'ye (Ateş), Varuna'ya (Hükümdar), Vâyu'ya (Rüzgar), Soma'ya (Ölümsüzlük iksiri) adanan binlerce ilâhiden meydana gelmiştir. Bu şiirler, peygamberler tarafından görülmüş ve onlara Rishi denmiştir. Kısaca burada, kalbin müşahede ettiği dahili bir vizyon söz konusudur. Diğer ilâhiler, dünyanın yaratılışını tebcil etmektedir. Bazıları da, tarihi olaylara işaret etmektedir. Bütün şiirlerin iyimser, adınlık, tutarlı bir dünya görüşünü yansıttığı söylenebilir. Şairler yorulmadan, aydınlık, ateş, güneş ve hayatı terennüm etmektedirler. Fakat şiirler oldukça kapalıdır. Yine de Veda'nın en yüce kısmını oluşturmaktadırlar. Bugün bile her gelenekçi Brahman, ortalama oiarak on bin bendi ezberden bilmek zorundadır ve her gün en azından bir kısmı okunmalıdır. Çünkü Vedâ'nm sözü bizatihi bir takdisdir. Ayrıca, şu veya bu bend, ritüel bir jest için ayinde okunabilmektedir. Veda'nın sözlerini telâffuz etmek en önemli dini fonksiyonlardan birini teşkil etmektedir. Çünkü dini merasimin geçerliliğini, Veda'nın sözlerinin okunması temin etmektedir.
Rit (Rite):
Lâtince Ritus kelimesinden gelmektedir. Bir dini merasimin uygulanmasıyla ilgili kurallar bütünüdür. Yani ayinlerdeki tâdil-i erkandır. İlkel toplumlarda, giriş merasimlerine eşlik eden geçiş erkanı vardır. Bu merasimler, gruptan ayrılmayı ve yeni bir yaş sınıfı ile veya yeni bir halkla bütünleşmeyi ifade etmektedirler. Büyü merasimlerinde olduğu gibi ilkel dinlerde de dini erkan oldukça önemlidir. Veda'larda ifâde edilen “Kurban erkanın”da olduğu gibi kesin inançları ihtiva etmektedir.
Rit mefhumu, ahlâki ve ritüel düzeni meydana getiren kozmik bir güçtür. Rit gücü, bazı jestlerde bulunan dini bir fenomendir. Dini erkandaki mekaniklik, çoğu zaman şekilciliğe ve dinden soğumaya götürmektedir. Roma dinlerinde ve Konfüçyanizm'de durum böyle olmuştur. Vaktiyle Çin'de bir Rit sorumlusu mevcuttu. Bu, âyinlerle, tarikatlerle ve topyekün dini erkanla meşgul oluyordu. Katoiik mezhebinde bütün dini merasimler ve kilise sırları, belirli bir dini erkana göre yapılmaktadır. Bu erkan bazı ayrılıklar ifade etmektedir. Meselâ, Roma âyin usulü, Doğu âyin usulü veya Melkit âyin usulü gibi. Papa Sixte Quint tarafından Vatikan'da kurulmuş olan “Rit Kurulu” 1908'de Papa X. pie tarafından reforme edilmiş ve bu kurul, âyin ve dini merasimlerle meşgul olmaya başlamıştır. Sır dinlerinin hakim olduğu toplumlarda dini merasim adabı çok önemli rol oynamaktadır. Bunlar, farklı derecedeki giriş merasimleriyle birlikte bulunmaktadır. Bu dini erkanın tamamı, çoğu zaman bir kitapta veya bir ritüelde yer almaktadır. Meselâ Mısır'da, “Ölüler Kitabı” bir ritüel kitabıdır. Bu kurallar, öbür dünyaya geçişin esaslarını belirtmektedir. Bütün dinlerde oldukça çok rit bulunmaktadır. Bağışlanma ritleri, hac ritleri, misafirlik ritleri, takdis ve temizlenme ritleri gibi. Büyü, evcilleştirme ve merasimlerle ilgili ritler de vardır. Ziraat, yağmur, kan akıtma ritleri de dikkat çekmektedir.
Roma:
M.Ö. 1500 yıllarına kadar varan bir tarihi olan Roma, M.Ö. 1000 yılının eserlerinin kalıntılarına sahiptir. Roma'da-ki yerleşimin, M.Ö. VIII. yüzyıla doğru, Hint-Avrupai halkîarca gerçekleştirildiğini kaynaklar bildirmektedir. Bu halkların, Palatium, Aventinus ve Esquilinus, Quirinalis tepelerine yerleştikleri bilinmektedir. M.S. VI. yüzyılda merkezi otoriteye sahip bir yönetim kendini göstermiştir. Bu halklar, daha sonra, Akdeniz'e kadar olan bölgeye hâkim olmuşlardır. Roma, M.S. II. yüzyılda tarihinin en parlak dönemlerini yaşamıştır. Bu dömemde kent, dönemine göre en parlak yapılanmaya girmiştir. Julius Caesar, Tiber ırmağının akışını düzenleyerek Roma'ya yeni bir çehre kazandırmıştır. Neron, şehri milâdi 64 yılında yendien inşa etirmiş ve kalıntıları bugüne kadar gelen Altın Evi yaptırmıştır.
Roma yüzyıllar içinde birçok yangın veya veba gibi hastalıklarla karşılaşmış ve şehir nüfusu azalmıştır. 476 yılında yıkılan Batı Roma imparatorluğu ile Roma yeni bir döneme girmiştir. Milâdi 380 yılında Hıristiyanlığı devlet dini haline getiren Batı Roma V. yüzyılın sonuna doğru kuzeyden gelen Barbarların istilasına uğramış ve yıkılmıştır. Ancak Dini teşkilat ve kilise yönetimi, Barbar istilasından sağlam şekilde çıkmasını bilmiştir. Hatta işgal kuvvetleri, Hıristiyanları kabul etmek durumunda kalmıştır. IX. asırda Roma, Hıristiyanlığın en güçlü merkezi haline gelmiştir. Bu durum, hem Doğu Roma, Kem de Batı Roma İmparatorluğu için geçerlidir. Çünkü Doğu Roma İmparatorluğu dini konularda Roma'ya bağlıdır. Bu bağlılık XI. yüzyıla kadar devam edecek; XI. yüzyılda Roma'da “Latin Katolik Kilisesi”, İstanbul'da da “Rum Ortodoks Kilisesi” adıyia iki önemli dini merkez oluşaçaktır. Roma'da IX. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar dini otorite ile siyasi otorite zaman zaman rekabete girdilerse de, genelde iki ayrı güç ve siyasi otoritenin dini otoriteye saygılı davranmasıyla uyum içinde olma şartlan hazırlanmıştır. Çünkü siyasi otorite, papalık tarafından tanınmadığı zamanlar ciddi karışıklıklar meydana gelmiştir. Roma başlangıçtan beri, Hıristiyanlığın dini merkezi olmuştur. Aslında Roma, Hıristiyanlık öncesi de Roma paganizminin dini merkeziydi. Hıristiyanlığın 313 yılında Roma topraklarında serbestçe yayılma imkanı bulmasıyla Roma'nm Hıristiyan mirası açıkça ortaya çıkmıştı. Çünkü Hz. İsa'nın en önde gelen havarisi St. Petrus ve St. Paul'un cesetleri Roma'da bulunmaktadır.
Roma uzun süre papalık merkezi olarak ve bütün Hıristiyanların dini konularda ilk başvuracağı bir makam olarak kaldı. Bunun için ilk Hıristiyan kiliseleri arasında ve hatta birinci sıraya Roma kilisesi kondu. Papa V. Clemens 1309'da siyasi gerginlik nedeniyle papalık mekezini Roma'dan Avignon'a taşıdı. Uzun süre dini otorite ile siyasi otorite arasındaki gerginlik devam etti. 1377'de papalık merkezi yeniden Roma'ya taşındı. Ancak siyasi ve dini gerginlik bitmedi. 1420 yılında papa V. Martinus, Roma'yı yeniden onarmayı ve şehrin eski haline gelmesini planladı ve icraata koydu. Sonunda Roma, papalığın denetimi altına girdi ve Rönesans kültürünün önemli merkezlerinden birisi oldu. Roma'da bu dönemde ciddi bir canlanma oldu. Ancak bu canlanma her alanda oldu. Ancak 1527'de, kutsal Cermen İmparatorluğunun, Roma'yı yağmalamasına kadar sürdü. Şehir yeniden harabeye dönmüştü. Papa V. Sixtus (1585-1590) yeniden Romayı imara başladı. Laterano ve Vatikan saraylarını yeniden yaptırdı.
XVII. ve XVIII. yüzyıllarda kilise yönetimi soylu ailelerin eline geçtiği için, sanata ve kültüre çok Önem verilmeye başlanmıştı. XIX. yüzylda Nepoleon'un Roma'yı işgali ile birlikte yeni bir dönem başlamıştı ve papalık devletleri Fransa'ya bağlanmıştı. Papalık, ancak 1814'de Roma'ya dönebilecekti. İtalyanlar Roma'ya ancak 1870'de girebilmişlerdir. Bu tarihten sonra Roma, birleşik İtalya'nın başkenti olmuştur. Yeni yönetimin papalığa Önem vermemesi ve yaptığı düzenlemeden dolayı papa IX. Pius (1846-1878), kendisini Vatikan'a hapsetmişti. İtalyan hükümeti ile papalık arasındaki ihtilaf papa XI. Pius ile Mussolini arasında 1929'da imzalanan Laterano Antlaşması ile çözülmüştür. Beni Mussolini'nin yönetimi sırasında, Roma'da ciddi bir arkeolojik kazı başlatılmıştır. Böylece Antik çağdan birçok eser ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca, birçok tarihi yapı ile dünyanın en meşhur başkentlerinden birisi haline gelmiştir. Katolik kilisesinin merkezi olan Vatikan'ın Roma'da bulunması, bu şehre hem tarihi ve hem de dini bir anlam kazandırmaktadır. Roma, dünyada inanç turizminin en önemli merkezlerinden biridir. Roma'da, Hıristiyanlığın varlığını canlı şekilde hissetmek mümkündür.
Roma Dini:
Roma çok eski dönemlerden beri birçok milletin gelip geçtiği bir yer olmuştur. Bunun için de Romalıların dini dünyası, oldukça karmaşık bir yapı sergilemektedir. Roma dini dünyasının temel felsefesi, krallar devrinden imparatorluk devrinin geç dönemine kadar, kült ve dini erkanda kendini korumuştur. Zaman içinde bölgede görülen etnik değişim, beraberinde kültürel ve dini değişimi getirmiştir. İtalya yarımadasının yerleşik halkları, Hindu-Cermen ve Lâtin kavimleri görülürken, Anadolu'dan İtalya'ya birçok göç yapıldığı da bilinen bir vakadır. Diğer yandan hâlâ kökleri tartışma konusu olan Etrüskler Roma'da ikamet ettikten sonra, Sardunya'ya, oradan da Korsika'ya geçtiklerini kaynaklar bildirmektedir. Yine Dinler Tarihi kaynakları, Etrüsklerin Romalılara dini ve kültürel yönden etkili olduklarını yazmaktadırlar. Bu fikri ileri sürenlere göre daha önce Romalılar, tapınmada tasvir kullanmadıkları halde, M.Ö. VI. yüzyılın ikinci yarısında Etrüsklerin tesiri ile kültlere özgü heykeller görülmeye başlamıştır. Diğer yandan yapılan görkemli cenaze törenleri de kurban edilen hayvanların bağırsaklarına ya da şimşeğe bakarak kehanette bulunmayı Etrüsklerin öğrettiği sanılmaktadır. Etrüsklerin Romalılara yaptığı etkilerden birisi de Güneş takvimini, Romalıların kullandığı ay takviminin yerine koydurması olmuştur. Roma kameri takvimi de on iki aydan oluşuyordu. Ancak Etrüskler güneş takvimini kullanmaya başlamışlardır. M.S. IV. yüzyılda Romalılar sadece Etrüskler değil; başka milletlerden dini yönden etkilenmişlerdir. Bu dönemde en önemli Roma kültü, Jüpiter latiaris kültü idi. Bu kült Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı resmen kabulüne kadar ihtişamlı şekilde gelişme göstermiştir. Bu dönemde Jüpiter'e Iuno ve Minerva da ilave edilmiştir. Şühpesiz bunlar, Etruria yolu ile gelen Yunan tesirini gösteriyordu. Bu iki Tanrıça, Zeus'un karısı Hera ve kızı Athena ile özdeşleştirilmişlerdi. Venüs, Fortuna ve Diana, bu dönemde İtalyan kültüründen doğan Tanrılardır. Özellikle Diana, lâtinlerin çok saygı ve hürmet ettikleri bir Tanrıydı. Diana'nın kült yeri, Nemi gölü kenarındaki bir ormandı. Diana kültü, imparatorluk döneminde de varlığını korumuştur. Romalıların dininde daha birçok Tanrı dikkat çekmektedir. Bu Tanrıların başka milletlerin tesiriyle Roma'ya girdiği kabul edilmektedir. Meselâ, ateş Tanrısı Vul-Canus, Satumus Tiber ırmağının Tanrısı olan Volturnus bunlar arasında sayılabilir.
Roma imparatorluğu genişledikçe Güney İtalya'daki Yunan tesiriyle daha yakınlaşmıştır. Büyük İskender'den sonra gelen imparatorluklarla Roma imparatorluğu ciddi ilişkilere girmiştir. Böylece Yunan kültleri, Roma dini hayatı üzerinde etkili olmaya başladı. Romalılarda Yunan Tanrısı Apollon'un karşılığı yoktu. Asklepios kültü, bir veba salgınına karşı koruyucu olarak M.Ö. 293'de Roma'ya getirildi. Daha sonra Anadolu'nun meşhur Tanrıçası Kybele Kültü Roma'ya gelmişti. Bu kült şekli, M.S. 204'de II. Pün savaşı sırasında Romahlarca benimsenmişse do, Roma devleti külte katılmayı yasaklamıştı. Ancak daha sonra Kybele Kültü, Roma'da yaygınlaşmıştı. Roma dinindeki Helenleşmenin en belirgin işareti, M.Ö. 217'de Roma Tanrılarının da hazır bulunduğu Lectis-Ternium şenliğiydi. Bu törenin yeniliği, törende Tanrı heykellerinin bulunmasıydı. Eskiden bu tür törenlerde Tanrılar hazır bulunmazdı. M.Ö. 217'de düzenlenen lectisternium şöleninde Tanrı heykelleri huzurunda kültler icra edilmiştir. Bu törende, Yunan kültüne ait Tanrı çiftleri oluşturulmuştur: Jüpiter ile Iuno, Mars ile Venüs gibi. Sonuçta Yunan Tanrı panteonuna benzeyen on iki Tanrı kümesi meydana getirilmişti. Böylece Roma Tanrıları, Yunan tesiri ile Yunan dini karakterine bürünmüş oldu.
Augustus döneminden sonra Doğu dinlerinin tesiri daha çok görülmeye başladı. Doğu dinlerinde, yapılan icraatlar sonunda Tanrıların lütfuna mazhar olma fikri işleniyordu. Hatta ölümsüzlük bile elde edilebiliyordu. Bu tesirde öncülüğü, Mısır dinleri almıştı. Bunun için önce Roma'ya İsis kültü girmişti. İsis kültü, Helenleşerek Roma'ya girmiştir. Daha sonra Kybele'nin eşi Attis kültü dikkat çekerek, Anadolu dini hayatının etkisi görüldü. Dikkat çeken diğer bir kült biçimi ise, İran Kökenli Mitra kültü oldu. Mitra kültü, daha çok erkeklerin diniydi. Kadınlar bu dine giremiyordu. Bu din önce Asker sınıfının dini olmuştu. Augustus döneminden sonra büyü ve astrolojiye ilgi çok artmıştı, imparator döneminin sonuna doğru Güneş Kültü Roma'da etkili bir kült haline geldi. Auelianus döneminde (öl:275) Sol Invıctus, Roma’nın yüce Tanrısı mertebesine yerleşmişti. Hıristiyanlığın Roma topraklarında M.S. 313 yılından itibaren resmen yayılma ve propaganda imkanı bulmasıyla, Hıristiyanlık hızlı bir şekilde Roma devleti bünyesinde kabul görmüştü. Konstantin’in himayesinde yayılan Hıristiyanlık, Milâdi 380 tarihinde Roma İmparatoru Theodos'un saltanatında Roma imparatorluğunun Devlet Dini haline gelmiştir. Roma Dini konusunda yeterli kaynakların olmayışı, Hıristiyanlık öncesi Roma Dininin mahiyetini kesin hatlarla tespite imkan vermemektedir. Ancak Roma Dini, bir nevi pağanist bir karakterle kendini göstermiştir. Aile ve devlet kültü üzerine oturan Roma Dini, eksiklerini, tarih boyunca diğer dinlerden tamamlamıştır. Roma Dini hayatını etkileyen belli başlı faktörler şunlardır:
1- M. Ö. VIII. yüzyılda, Etrüsk tesiri.
2- M.Ö. VI. yüzyılda, Yunan tesiri.
3- M.Ö. III. yüzyılda, Helenistik ve Doğu tesiri.
4- M.S. I. IV. asırda Hıristiyanlık tesiri.
Rudolf Karl Bultmann:
Geliştirdiği Formangesehiete (Edebî Şekiller Tarihi) teorisi, İncil’in yorumuna canlılık kazandırmıştır. Bu teori, bugünün teolojik tartışmalarının merkezini teşkil etmektedir. Buna göre, sözlü ve yazılı formlar halinde ilk tanıkların geleneklerim belirten İncillerin, bir tarih öncesi mevcuttur. Bunlar, sonradan düzenli yazmalarla “İnciller” halinde toplanmışlardır. Bu yeni İncil (şekil), imanın, propagandanın, muhitin tesiri altında “İlk Parçaların” tekâmülü ile oluşmuştur. Böylece, tabiî sembolik düşüncenin kollektifleşme temayülüne uygun olarak birçok efsaneleşme icra edilmiştir, işte bundan dolayı İncillerdeki temel esasları ortaya çıkarabilmek için, İncilleri efsanelerden temizlemek söz konusudur. Bu efsanevî uydurmacılığa, sonradan oluştuğuna inanılan bir takım rivayetler de dahildir. Bu efsaneler arasında, İsa'nın çocukluğu ile ilgili rivayetleri, Ürdün nehrindeki vaftizi, İsa'nın çehre değiştirmesi, bir takım mucizeler vs. ile ilgili rivayetler bunlar arasındadır.
İşte bu teoriye göre, böylece her türlü tabiatüstü unsurdan tecrid edilmiş ve olumlu bir hayata kavuşturulmuş İsa'nın tarihi ve onun gerçek tebliği ortaya çıkmış olacaktır. Bultmann'ı bir septik (şüpheci) olarak göstermek isteyen bazı yorumcular, haksızlık içindedirler. Çünkü Bultmann, İncil'deki ilâhî kelâma inanıyor. Fakat onun, Heidegger’in existansialist çizgisi içinde, şimdilik her İnsanın katılabildiği “Kilisenin, devam eden İsa'dan başka bir şey olmadığı” şeklindeki bir proje olarak yorumlanması gerektiğine de inanıyor.
Ruhbanlık:
Bazı dünya dinlerinde Ruhbanlık müessesesi, çok önemli bir kurumdur. Bu kurum, Hıristiyanlık ve Budizm gibi çağdaş dinlerde hâlâ bütün canlılığı ile yaşamaya devam etmektedir. Ruhbanlık, birçok ilkei ve pagan toplumda da varlığını sürdürmüştür. Din adamlığı görevini icra etmekle, ruhbanlık arasında çok yakın bir alâka olmakla beraber, her din adamı ruhban değildir. Ruhbanlığın en ayırt edici yönü, dini hizmetleri ifâ eden kişilerin dünya ile alakalarını tamamen keserek, kendilerini dini işlere ve ibadetlere vermeleridir. Bazı dinlerde ruhbanlık, disiplinli bir hayat tarzı sonunda meydana gelmektedir. Rahiplik kurumu, Eski Roma'da, Anadolu'da Mısır'da ve daha birçok yerde görülmektedir. Ruhbanlık sınıfının en karakteristik özelliği, dini ihtiyaçları karşılamaktır. Yine belirtmek gerekir ki, her dini görevi yerine getiren ruhban sayılmaz. Meselâ, ilkel kabile dinlerinde, dini görevleri genelde özel kabiliyeti olan kişiler üstlenirler. Gelenek olarak ruhbanlık, toplumun benimsediği ilâhi güçlerin veya tabiatüstü varlıkların gerektirdiği ayinlerin kurallara uygun olarak yerine getirilmesini sağlamaktadır. Tarih boyunca, ruhbanlar ve din adamlarının icra ettikleri en Önemli görev, kurban takdim törenlerinin yerine getirilmesi olmuştur. Eski Roma'da, Hind dinlerinde, Sümer ve Babil dinlerinde kurban takdim törenleri dikkat çekicidir. Hinduizmdeki Brahmanların en aslî görevi, hâlâ kurban takdim törenlerini yönetmektir. İnka, Maya ve Azteklerde de rahipler dini takdim törenlerinin baş aktörlerindendir. Dini tarihte, birçok dinde görülen ruhbanlık sınıfı, günümüzde tam anlamı ile Hıristiyanlıkta ve Budizmde yaşamaktadır. Özellikle Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks kanadında ruhbanlığın canlı şekilde yaşadığını görüyoruz. Ruhbanlığa en çok sahip çıkan Hıristiyan temayülleri, katolik ağırlıklı mezhepler olmuştur. Mistik dünyalarında derinleşen Ortodoks kilise manastırları da, Katolik Manastır ve Kiliselerinden geri kalmamaktadır. Hıristiyanlıkta ruhbanlığın kökenleri, İsa’nın ve havarilerin hayat tarzlarından kaynaklanmaktadır. Ruhbanlığın kurumsallaşması daha sonraki yüzyıllarda olmuşsa da, tohumları ilk Hıristiyanlar la birlikte atılmıştır. İnciller'de, Resullerin İşlerinde ve mektuplarında, ruhbanlığın temel felsefesini görmek mümkündür. Hz. İsa'nın aile müessesine olan ilgisizliği, bu konuda St. Paul'un bekarlığı teşvik eden nasihatleri, Hıristiyanlığın başlangıcında tam olarak uygulanmaya konmamış da olsa, sonraki Hıristiyanlık şekillenmesinde Ruhbanlık, Hıristiyanlıkta büyük ölçüde kabul görmüştür. Hıristiyanlıkta Ruhbanlığın iki mekansal gelişme gösterdiğine şahit oluyoruz: Birincisi Manastır keşişlik hayat çizgisi. İkincisi, kilise rahiplik çizgisi.
Katolik Hıristiyanlık bünyesinde XVI. yüzyıldaki kopuştan meydana gelen protestanlık hareketinde ruhbanlığa yer verilmemiştir. Hatta din hizmetlerini sadece rahiplere tahsis etmeyi de reddeden protestanlık, kadın piskopos seçerek, kadınların da âyin yapmasını kabul eder durumdadır. Bugün birisi, Bonn'da diğeri İngiltere'de iki protestan kadın piskopos bulunmaktadır.
Ruhbanlıkla içice olan dinlerden birisi de Budizm'dir. Dünyaya menfi bir çizgide yaklaşan Budizm, dini hayat içinde, ruhbanlığı ana prensip olarak benimsemektedir. Budizmin hem Mâhâyana hem de Hinâyâna kolu için rahiplik, Önemli bir dini yaşam tarzıdır. Hem Budizmin rahipleri, hem de rahibeleri tam olarak ruhbanlığın İçinde bulunmaktadırlar. Dünya ile ilgili hiçbir şeyle ilgilenmeyen bu ruhban sınıfı, bütün geçim yükünü Budist cemaate yüklemiş vaziyettedir. Budist mabedleri ve Budist manastırları, ruhbanlığın gelişme ortamları olarak görülmektedir. Tibet Budizmi olarak Tibet'te bilinen Budizm, Dalay Lamaların önderliğinde, Budist rahipleri ruhbanlığı en sert şekilde bir hayat tarzı olarak göstermeye devam etmektedirler. Hem Katolik Hıristiyanlıkta, hem de Budizmde ruhbanlık, Manastırla-Mabedde birleşmiş vaziyettedir. İslâmiyette ise, ruhbanlığa giden yollar kapanmıştır.
İslâmiyet hayatla bütünleşen bir ahlâk ve din anlayışı sergilemekte ve dini hizmetleri yapanlara manevi bir otorite hakkı vermemektedir.
Rus Ortodoks Kilisesi:
Hıristiyanlık, Slav ırkı arasında X. yüzyılda yayılmaya başlamıştır. I. Vladimir döneminde 988'de Hıristiyanlığı devlet dini haline getiren de KİEV devleti olmuştur. Rusya'da kilise yapısı ve yönetimi İstanbul Roma Ortodoks kilisesi tarafından idare edilmiştir. Bu durum 1504'ten 1453 yılma kadar devam etmiştir. İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesinden sonra, Moskova patrikliği kendisini üçüncü Roma yapma idealine kaptırmıştır. Aslında Rus Ortodoks kilisesi, 1439 yılından itibaren bağımsızlık sevdasına kapılmıştır. 1589 yılında Moskova Metropoliti İov patrikliğe yükseltilerek, İstanbul, İskenderiyye Antakya ve Kudüs patrikliğinden sonra beşinci patriklik merkezi haline gelmiştir. Ancak Moskova patrikliği çevredeki tüm Ortodokslar bünyesinde temsil gücünü gösterememiştir. Ukrayna'da 1458-1687 arasında Polonya'nın denetimindeki bölgede, İstanbul Rum-Ortodoks kilisesine bağlı “Kiev ve Bütün Rusya” metropolitliği varlığını korumuştur. 1596 yılındaki bir değişimle din adamlarının ve halkın büyük bir kısmı Brest-Litousk'taki katoliklerle birleşmişti. Ancak, 1687'de Kiev metropolitliğinin Moskova patrikliği ile birleşmesinden sonra, bir kısmı yeniden Ortodoksluğa dönmüştür. Çar I. Petro (Büyük) 1721'de Moskova patrikliğini devre dışı bırakarak devlet denetiminde bir konsey oluşturmuştur. 1917'de komünist devrimden kısa bir süre önce, Moskova patrikliği yeniden kurulmuştur. Bu dönemde patrik Tihon olmuştur. Komünist dönemde Moskova Ortodoks patrikliği devletin kontrolüne girdi ve devlet, yenilenmiş kiliseyi desteklemeye başladı. 1922'de patrik Tihon görevden alındı ve yetkiler yeniden konseye devredildi.
Patrik Tihon 1925'de öldükten sonra komünist partisi, yeniden patrik seçimini yasakladı. 1927'de metropolit Sergius, Sovyet hükümetine ve devletine bağlılığını ifade ederek güven tazeledi ve kilise-devlet ilişkileri kısmen barış içine girmiş oldu. Ancak, bölünmelere yol açtı. Amerika ve Batı Avrupa'daki Rus metropolitleri Moskova ile ilişkilerini kestiler. 1939'da başlayan ikinci dünya savaşı, Rusya'da komünist devletin din politikasını yumuşattı. 1943 yılından itibaren iyice yumuşadı. Bu durumdan yararlanan Rus Ortodoks patrikliği, yemden toparlandı ve yeni bir din politikasından istifade eden Moskova patrikliği, ilahiyat okulları açarak dini hayatı zenginleştirmeye çalıştı. Kapatılan kiliseler yeniden açıldı. Çünkü savaş yıllarında komünist şefler de dahil, her Rus vatandaşı, dindarlıkla-milliyetçiliği aynı paralelde görmek zorunda kalmışlardır. Böylece, Savaş öncesi “Afyon” olarak gördükleri dinden, komünist şefler; savaş sonrası, moral almak zorunda kalmışlardır. Bu dönemde açık kilise sayısı yirmi beş bine varıyordu. Ancak 1959-1964 yıllarında Kruşçev döneminde yeniden din düşmanlığı yapılmaya başlandı ve birçok kilise yeniden kapatıldı. Böylece açık kilise sayısı on bine inmişti. Yine de Moskova patrikliği, Rus devletinin kontrolünde yaşamaya devam etti. Hatta Moskova patrikliği dünya barışı için çaba sarf etmeye başladı.
Donemin Moskova patriği olan Pimen, âdeta papanın oynadığı rolü üstlenmeye çalışmıştı. Hatta Rus politikası gereği papayı, Amerikan Emparyalizminin işbirlikçisi olarak görüyordu. Vatikan'ın 1962-1965 yıllarında Roma'da gerçekleştirdiği II. Vatikan Konsilinden sonra başlattığı Diyalog çalışmalarına Rus Ortodoks kilisesi de zahiren destek vermiş görünmüştür. 1990 yılında Rusya'nın çöküşüne kadar Moskova patrikliği zaman zaman dini yönden rahatlama dönemlerini yaşamış da olsa, Komünist yönetimden çok zarar görmüştür. Bunun için Rus Ortodoks kilisesi sürekli göç vermiştir. İşte bu göçlerle Pariste Saint-Serge İlahiyat Enstitüsü kurulmuştur. Amerika'da ise, New-York'ta, Amerika Ortodoksluğunun bir meyvesi olarak Saint Vladimir papaz okulu açılmıştır. Bugün Japonya'da ve Amerika'da Rus göçmenlerin kurduğu Ortodoks kiliseleri, bağımsız olarak çalışmalarını sürdürmektedirler. Amerika'da Ortodoks kiliselerinin temellerini, Moskova metropoliti olan ve komünist yönetime bağlılığını yeminle ifade etmeyen Platon atmıştır. 1970'de Moskova patrikliği, Amerika'daki bağımsız Ortodoks kilisesini tanımak zorunda kalmıştır. Aynı yıl, Japonya'daki Ortodoks kilisesini de tanımıştır.
1985'de Mihail Gorbaçov'un başlattığı şeffaflık ve yeniden yapılanma hareketinden sonra Rus Ortodoks kilisesi, üzerindeki baskılardan tamamen kurtulmuştur. Hatta Balkanlardaki demokratikleşme hareketinde Balkan Ortodoks kiliselerinin rolü çok büyük olmuştur. Bugün Rus Ortodoks kilisesi, yetmiş yıllık baskı ve zulmün izlerim izale etmek için çaba sarf etmektedir. Ancak, Rus Ortodoks kilisesinin geçmişin bıraktığı izlerini kısa bir zamanda silmesi mümkün görülmemektedir. Çünkü Rus Ortodoks kilisesinin kilise mülkleri tamamen dağılmış vaziyettedir. Moskova patrikliğinin yönetimi altında bütün bunların yeniden düzenlenmesi ve yetmiş yıllık dinsizlik hayatının bıraktığı psikolojiyi tamir etmesi için, sadece Ortodoks kilisesinin değil; diğer dini kurumların da çok çaba sarf etmesi gerekmektedir.
Russel Bertrand:
1894 yılında Amerikalı bir Quaker olan Alys Pearsall, Smith ile evlenmiştir. Almanya'da iktisat tahsili yapmış ve İngiltere'ye dönüşünde London School of Economics and Political Science'da ders vermeye başlamıştır. Çok yönlü bir adam olan Rusell, ilk kitabını “Alman Sosyal Demokrasisi” adıyla, 1896'da yayınlamıştır. “Geometrinin Temelleri Üzerine Bir Deneme” isimli teziyle Trinity College'e öğretim üyesi olarak kabul edilmiştir. 1940 yılında yayınladığı “Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Soruşturma” isimli kitabıyla, insan bilgisinin kuşkulu yönlerini incelemiştir. 1948 yılında yayınladığı “İlimden Beklediklerimiz” isimli eseride aynı doğrultuda bir çalışmayı ortaya Rusell’in önemli eserlerinden birisi olan “Matematiğin İlkeleri” isimli eseri 1903 yılında yayınlanmıştır. Russel bu eserde Matematik-Mantık ilişkisini açıklamaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Russel’in yazdığı diğer kitaplar ise şunlardır: “Maddenin Analizi-1927,” Zihnin Analizi-1921”, “Leibniz Felsefesinin Eleştirel bir Açıklaması” isimli kitabından sonra Russell, mantık ve matematikle ilgili önemli eserini yayınladı. (1903)
Russell, bu yoğun çalışma şamasının içindeyken ani bir “mistik aydınlama” içine girmiştir. Bu psikoloji ile birlikte “Özgür İnsanın İbadeti-1902” isimli çalışmasını ortaya koydu. XX. yüzyılın ilk çeyreğindeki I. dünya savaşı sırasında passifizmi seçen Russell, matematiksel felsefeyle çalışmalarını sürdürürken, siyasetle de ilgilenmiş ve 1920 de yazdığı “Bolşevizm uygulaması ve Bolşevizm Nazariyesi” isimli eseriyle, totoliter rejime karşı olduğunu belirtmiştir. 1920’lerde de çok yönlü çalışmalarını sürdüren Russell, 1925'te “İnandıklarım”, 1929'da “Evlilik ve Ahlâk”, 1931'de “Bilimden Beklediklerimiz”, 1932'de Eğitim ve Toplum Düzeni” İsimli çalışmalarını ortaya koymuştur. 1927 yılında karısı Dora İle birlikte Petersfield yakınında “Telegraph House” da deneysel bir okul açmıştır. 1931'de ağabeyi sinin ölümüyle, kontluk unvanını almıştır. 1938'de Münih'te İngiliz politikasını desteklemiştir. Hitler aleyhinde fikirlerde bulunmuştur. 1938-1939 yıllarında Amerika'ya gitmiştir. Amerika'da, ahlak kurallarına aykırı cinselliği savunduğu iddiasıyla tepki almıştır. Daha sonra Pennsylvania'daki Barnes Vakfı'nda konferanslar vermek üzere beş yıllık bir anlaşma imzalamıştır. Ancak anlaşma 1943'de geçersiz sayılmıştır. 1945'de “Batı Felsefesi Tarihi” isimli kitabını yayınlamıştır. Bu kitap, hem Amerika'da hem de İngiltere'de çok satılan kitaplar arasına girmiştir. 1944'de İngiltere'ye dönen Russell, yeniden Trinity College'de göreve başlamıştır.
İkinci dünya savaşını takip eden yıllarda Russell’in şöhreti gittikçe arttı. 1949'da Liyakat Nişanı, 1950'de Nobel Edebiyat ö-dülüne lâyık görüldü. 1952'de Russell, ikinci evliliğini, Amerikalı Edith Finch'le yaptı. Bu yıllarda dünyada sosyalist akımlar büyük kabul görmeye başladı ve Russellde sol akımlara karşı ılımlı tavrı ile bu kesimin ilgisine mazhar oldu. Onun bu ilgiye sahip çıkmasını, Nobel ödüllü bilim adamları eleştirdi ve geleneksel değerlere saygılı olmasını belirttiler. Ancak Russell, çizgisini sürdürdü. Amerika'nın Vietnam politikasına karşı çıktı. Fransa'da Jean-Paul Satre gibi var oluş felsefecileriyle işbirliği yaptı.
Russell’in hayatında dinin yeri var mıydı, yok muydu? Bu, üzerinde durulması gereken bir konudur. Russell, daha gençlik yıllarında dini konularda septik bir tavır sergilemiştir. Daha on dört yaşındayken “özgür irade, ötümsüzlük ve Tanrı problemi” konularında şüphesini izhar etmiştir. Bu tavrın rahatsız edici psikolojik ezikliğinden dolayı on sekiz yaşlarında Deist Tanrı inancının içine girmiştir. Fakat kaynakların verdikleri bilgilere göre on sekiz yaşında S. Mill’in, hayatını okuyarak, Ateist çizgide yer almıştır. Russell, eserlerinde Tanrı problemleriyle meşgul olmuştur. Russell, Tanrı probleminin tartışma konusu yapılması taraftarıdır. Russell, Tanrı veya Tanrılar kelimesini kullanmaktadır. Russell, “Yüce Tanrı” kavramı olarak Tanrıya yaklaşır. Hıristiyan teolojisi açısından Tanrıya yaklaşmaz ve bunu benimsemez. Hatta Tanrının varlığı ile ilgili delilleri tenkid eder. Russell'e göre Tanrıyı ispat zordur. Bunun İçin Ateisttir. Tanrının varlığını isbat için ileri sürülen ontolojik delil, eksiktir ve yetersizdir. Ona göre bu delil, tümden gelim metodunu kullanmakla, modern mantığın kurallarını uygulamamaktadır. Tanrı konusunda Kozmolojik delili de tenkid etmiştir. Bu delilinde Tanrıyı isbat edemediğini belirtmektedir. Teolojık delilin ise, tesadüfü ortadan kaldıramadığını söylemektedir.
Sonuç olarak Russell, Tanrı-Alem arasında hiçbir münasebetin olmadığını ileri sürmektedir. Ancak hayatı boyunca Russell, yinede tek düzeyde gitmemiş ve Teist, Deist ve Ateist çizgide zikzaklar çizmiştir. Bunun için de Tanrının yok olduğunu değil; Tanrının yokluğunun da ispatlanamayacağını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu açıdan Russell’in bir Agnostik olduğunu söyleyebiliriz.
İslami Okul Okulların En Önemlisi