Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 21 R - Index Web

R.. 2

Râ-Re:2

Rabbi:2

Rabbin Duası:2

Rad Gerhard Von (1901-1971):2

Radhakrishnan (1888 -1975):3

Râm Mohun Roy (1772-1883):3

Râmâ:3

Râmakrishna:3

Râmana Maharshi:4

Râmânuja:4

Râmâyana:4

Ram Singh (1816-1885):5

Ramses II:5

Ras Shamra:5

Raskol:6

Raşi: (Slomo Yitshaki) (1040-1105):6

Re:6

Reform:6

Regifugium:7

Reinach Salomon (1858-1932):7

Reinach Salomon (1858-1932):8

Renan Ernest (1823-1892):8

Resullerin İşleri:9

Reville Albert (1826-1906):9

Rig-Veda:10

Rit (Rite):10

Roma:10

Roma Dini:11

Rudolf Karl Bultmann:12

Ruhbanlık:12

Rus Ortodoks Kilisesi:13

Russel Bertrand:14


R

 

Râ-Re:

 

Eski Mısır'da güneş tanrısıdır. O, görünen bir realitedir. Güneş kültü, Mı­sır'ın en eski ve en önemli kültlerinden bi­ridir. Güneş kültü, Firavundan önceki de­virlerde bile vardır. Kozmogoni, güneşin seyirlerini ve rolünü ortaya koymuştur. Doğunun ufkunda doğmuş, köpek başlı maymunlar tarafından karşılanmış, gü­nün kayığı üzerinde gezmiş, kayıklar de­ğiştirmiş, tekrar şafakta görünmek için aşağı dünyalarda kalmıştır. Güneş’in bu seyrini, sayısız mitolojiler ve imajlar an­latmaktadır. Râ, dünyanın büyük ustası­dır. Theb'li Tanrıların zaferine rağmen en güçlü olandır. O, büyük pramitlerin cena­ze kültüne iştirak etmiş, firavunların ba­bası olmuş, büyük Tanrı Amon'un görü­nümü olarak kabul edilmiştir. Böylece de Amon-Re haline gelmiştir. Daha sonra da, Khnoum,   Montou   ve   Sobek  olmuştur.

Aton kültü, onu golgelememiştir. Güneş kültü, cenaze merasimlerinin tamamlayıcı bir veçhesini teşkil etmiştir.

 

Rabbi:

 

İbranice üstad anlamındaki Rabbi kelimesinden gelmektedir. Rabbi, kanun bilgini, yorumcu ve ilâhiyatçıdır, ibadeti idare edene de Rabbi denmiştir. Rabbi'lerin görevi, Diaspora döneminde daha da belirgin hale gelmiştir. Çünkü M.S. 70 yılında Kudüs mabedinin yıkıl­ması ile dînî hizmetlerdeki hiyerarşi yı­kılmıştır. Rabbinizm, Rabbi'ler tarafından hazırlanan doktrinlerin tamamını ifade etmektedir. Avrupada birçok yerde Rabbi okulları vardır. Rabbi'ler, hukuk ve dini konulardaki otoritedirler. Rabbi'ler, cu­martesi ibadetlerini yönetirler, vaaz ederler, gençleri eğitirler, evlilik yapanları takdis ederler. Cenaze merasimini yöne­tirler. Fransa, önemli bir Yahudi semine­rine sahiptir. Rabbiler, siyah ve geniş bir rob giymektedirler.

 

Rabbin Duası:

 

Lâtince Oratıo Dominica veya Pater Noster olarak ifade edilmektedir. Buna göre birincisi, “Efen­dinin Sözleri”, ikincisi de “Babamız” an­lamına gelmektedir. Rabbin Duasını, Hz. İsa'nın havarilere öğrettiğine inanılmakta ve bütün Hıristiyanlar, bu duayı tekrar etmektedirler. Rabbin Duası Matta 6/9-13'de şöyle geçmektedir: “Ey Göklerde olan Babamız, İsmin mukaddes olsun; Melekûtun gelsin; Gökte olduğu gibi yerde de senin iraden olsun. Gündelik ekmeğimizi bize bugün ver; ve bize borçlu olanlara bağışladığımız gibi, bizim borçlarımızı bize bağışla. Ve bizi igvaya götürme, fakat bizi şerirden kur­tar. Çünkü Melekût ve Kudret ve izzet ebedlere kadar senindir. Amin” Rabbin Duasının bir kısmının sonradan eklendiği konusunda Hıristiyan ilâhiyat­çıları ihtilâf etmektedirler. Ancak Rabbin Duası, Klâsik dua şekilleriyle benzerlik arzeder. Hz. İsa dönemindeki dualar, ge­nelde üç özellik taşırlar: Tebcil, Dua ve Tanrısal krallığın tesiri. Rabbin Duası olarak bilinen bu dua, bu­gün Katolik kilisesinin resmi dua kitapla­rında yer almıştır. Katolik kilisesinde ya­pılan bu duanın Rabbin Duası ile temcide anlam olarak hiçbir farki yoktur. Katolik kilisesinin duası şöyledir:

“1- Göklerdeki Babamız.

2- Adın yüceltilsin.

3- Hüküm­ranlığın gelsin.

4- Senin iraden uy­gulansın.

5- Göklerde olduğu gibi yerde de.

6- Gündelik ekmeğimizi bugün bize ver.

7- Sen de bağışla suçlarımızı.

8- Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi.

9- Günahla sınanmamıza imkan verme.

10- Kötülükten kurtar bizi...” Protestan kiliseleri bu duaya şunları eklemektedir:

11- Çünkü senindir Hükümdarlıkta Kudret de, yücelik de, sonsuza kadar. Hıristiyan ilâhiyatçıları bu duanın, ilk Hı­ristiyanlar  tarafından  kommunyon   ayi­ninde okunduğu kanaatindedirler.

 

Rad Gerhard Von (1901-1971):

 

Eski Ahid uzmanıdır. Önce, Tesniye üzerinde yaptı­ğı çalışmaları ile şöhret yapmıştır (1929). Daha sonra “Propleme de l'Histoire des Formes de l’Hexateuque (1938)”, konu­sunda çalışmalar yapmıştır. Le propleme Fondamental d'Une theologie biblîque de I'Ancien Testament (1943) isimli çalışma­sında, “Theologie de I'Ancien Testament (cilt 1-2)” konusundaki kaliteli çalışmayı ortaya koymuştur.

Bu Kitab-ı Mukaddes üstadının düşünce­sini dört noktada belirtebiliriz:

1- Şekiller tarihinin metoduna olan ilgi, bir metinde, özel olan şeye dikkate zor­lamaktadır.

2- İsrail’in büyük nakil eserleri, Yahve'nin kurtuluş konusundaki tarihi sevkediş tar­zına göre oluşmuştur.

3- Eski Ahid, bizim modern düşüncemize muhaliftir. Çünkü o, olayları, birbaşka açıdan görmektedir. Tarih, Yahve tarafın­dan idare edilmiş ve yönetilmiştir.

4- Yahve'ye imanda esas olan, Tanrının ta­rihi durumlarına bağlı kaİmış olmasıdır. Diğer yandan, durmadan, peygamberle­rin, eskatolojik mesajlarına varıncaya ka­dar bu durumları aktüelleştirmeleridir. Von Rad aşağıdaki engellerden sakındır­mak istemiştir:

Birincisi, Hexateuque[1], gibi me­tinlerin kompleksliğine bağlı olarak bir kronoloji yapma teşebbüsüdür.

İkincisi: Metinleri, belirli yerlere bağla­maya teşebbüs etmektir.

Üçüncüsü: Teolojik kavramların tarihi-eleştiri yorumlarının tahlilini ayırmak. Böyle bir teşebbüs, Eski Ahidin mücerret ilahiyatını kaleme almaya sevkedecektir.

 

Radhakrishnan (1888 -1975):

 

Muh­telif Hindu Üniversitelerinde dersler ve­ren bir Hind Filozofudur. Bu Üniversite­ler arasında özellikle Mysore, Calcutta, Benares yer almaktadır. Ayrıca, Hindistan dışında, Oxford, Manchester'de de konfe­ranslar           vermiştir. Sarvepaltİ Radhakrishnan aynı zamanda ulus­lararası politik hayatın bir tahlil edicisi ve Hind politik adamlarından biridir. Rusya da, Hindistamn sefirliğini yapmış ve kongre partisinin başkan yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Hinduizmi, Advaita Vedântâ nokta-ı nazarından modern Hind entellektüelleri için yeniden belirlemeye teşebbüs etmiştir. Hinduizmin kelâmı olarak kabul edilebi­lecek birçok yazılar yazmıştır. Düşüncele­rinde Vîvekânanda'nın büyük tesiri ol­muştur. Ayrıca o, Hıristiyanlıktanda etki­lenmiştir. O, dünya dinlerini iki temel kısma ayırmaktadır: Birincisi, Semi tik Dinlerdir. Bu dinler, konu üzerinde daha çok durmaktadır. İkincisi, de daha çok tecrübe üzerinde durmaktadır. İşte Hin­duizm ve Budizm, bu ikinci kısma dahil olan dinlerdir. Birçok Flindli, Radhakrishna’nın felsefî kanaatlerini be­nimsemiş vaziyettedir.

 

Râm Mohun Roy (1772-1883):

 

Gele­nekçi bir Brahman ailesinden, Bengal'de doğmuş, 1833'te ölmüştür. Roy, önce Del­hi'de merkez idaresinde memur olmuş; 42 yaşında mesleki faaliyetini terke karar vermiş ve Hinduizmin reformuna kendini adamıştır. Müslüman ve Hıristiyan görev­lilerle teması neticesinde politeizmin ve putperestliğin, geri bir dinin belirtileri olduğu sonucuna varmıştır. O halde, ona göre, ailesinde ve halk muhitinde icra edi­len Hinduizmi aşmak ve ona orijinal safi­yetini yeniden kazandırmak gerekiyordu. O, bunu gerçekleştirebilmek için önce bir kulüp ve mason locası şeklinde bir orga­nizasyon kurmuş ve ona “Dostlar Cemi­yeti” adını vermiştir. Fakat az sonra, bü­tün açıklığı ile farkına vardı ki Vedalar, Hindu, monoteist bir ayini gıdalandıracak hiçbir şeyi ona sağlamıyordu. Böylece, 1842'de Bronmo-Samaj (Allah'ın cemiyeti) diye bir başka organizasyon kurmaya yö­nelmiştir. O, bu teşkilatı, Protestan kilisesi tarzında organize etmişti. Yine de kısa zaman sonra bu teşkilat birbirine rakip gruplara bölünmekte gecikmedi. Bunların arasında en önemlisi, geleneksel Hindu­izme dönüşü deneyen Kashab Chander Sen (1838-1884)’in, Nava Vıdhâna (Yeni Vahiy)si Shiv Narain Agnihotri'nin Deva Samajı (Tanrısal Toplum)dır. Orada dini hayat, canlı Allah olarak kabul edilen Guruya tapınmaya inhisar ettirilmiştir.

 

Râmâ:

 

Vishnu'nun yedinci avatarına ve­rilmiş olan bir isimdir. Râmâyana'nın bü­yük Sanskritçe destanı Râma'yı böyle açıklamaktadır. Rama, Hinduizmde ideal genç Hindu tipini temsil eder. Zamanının en iyi ok atıcısı, güzel Sita'nın eşidir. Des­tanın konusu onun kaçırılmasıdır. Birçok tecrübelerden ve değişikliklerden sonra Rama, eşini bulur ve ona iki oğlan çocuğu verir. Mutlu olarak yaşar. Fakat Sita ölün­ce, artık hayatta kalamaz. Vishnu'nun avatarı olarak Rama, çok yaygın bir kült konusudur. Güney Hindistanda'ki Rameswaram tapınağı, bu kültün belli başlı merkezini oluşturur.

 

Râmakrishna:

 

1834'de Bangale'de doğmuş, 1886'da ölmüştür. Fakat bir Brahman ailesinde büyümüş olan genç Gadâdhara Chatterji, on dokuz yaşında Kâli'ye vakfedilen küçük bir mabedde gö­rev almıştır. Bu görevde öyle bir gayret gösterdi ki birçok sofu, Ramakrishna adı­nı taşıyan, onun tarafından icra edilen âyinde hazır bulunmak için Dakshineshran'a akın etmiştir. Zamanla, ken­disi istememesine rağmen, zorlukla oku­masını ve yazmasını bilen bu mütevazi köy rahibi, güzide talebesi Vivekânanda'nın tesiri altında çok büyük şöhretli, manevi bir üstad haline gelmiştir. Bütün bölgelerden onu görmeye gelenler olu­yordu ve tilzimleri ona bağlanıyordu. Bü­tün bunlara rağmen Ramakrishna, bir murakebe, bir çile hane kurmamış, okul da açmamıştır. Ramakrishna, ekolü, ancak onun ölümünden sonra meydana gelmiş­tir. Ramakrishna'nın öğretisi, birliği ara­makla belirginleşmiştir. O, çokluğun alda­tıcı bir görünüş olduğu kanaatıyla, mut­lağı tanımak için daha ileriye gitmenin zarureti üzerinde israr etmektedir. Brahmanı tanımak, hakikatte ondan ayrı olmayan şeyi gerçekleştirmektir. İşte bu gerçekleştirme, kurtuluşu teşkü etmekte­dir. Bizzat derin bir sofu olarak Ramakrishna, hakikate ulaşmak için en önemli yolun Bhakti olduğunu açıkla­maktadır. Ona verilen isim, ne olursa ol­sun; Tanrıya yapılan hareketli bir tapınma olayıdır. Bu sıfatla bütün dinler, aynı de­ğerdedir. Bunun için şöyle denmiştir: “Doktrinler veya dinler üzerinde tartış­mayın. Onun hepsi birdir. Bütün nehirler okyanusa ulaşırlar. Büyük su, ırklara, çağ­lara, ruhlara göre inişi boyunca farklı bir yatak yapar. Fakat su, daima aynı sudur.” Ramakrishna, vecd halindeki birliği, sa­dece Kâli ile değil; Krishna, İsa ve Hz. Muhammed'le de tecrübe halinde yaşadı­ğına işaret etmiştir. Bütün bunlara rağ­men o, derin bir Hindu olarak kalmış ve yabancılarla münakaşa ettiği zaman, sü­rekli olarak Vedanta'ya ve Yoga'ya, Tantarizm'e baş vurmuştur. Bu bir yana o, geleneksel dinin manevî anlamı içinde Hinduizmin önemli bir reformatörü ola­rak görülmektedir. O, sıkı dharma prati­ğinden daha çok, kalbin hidayeti üzerinde israr etmektedir. Bununla Ramakrishna, 1850'den beri Hindin dini tarihine hakim olan Hindiuzmin yenileşme hareketiyle, farkında olmaksızın bütünleşmektedir. 1897'de Kalkuta'da Vivekananda'nın kur­duğu topluluk, Hindu azizlerinden Ramakrişna’nın (1836-1886) hayat tarzını esas alarak Vedanta öğretisini yaymayı ve Hint halkının sosyal şartlarını iyileştirme­yi hedef olarak seçmiştir. Bir nevi dinler Senknetizmine doğru giden Ramakrişna, bütün dinlerin aynı amaca götürdüğünü, fakat yolların ayrı olduğunu söylemekte­dir. Ramakrişna, kendisinden sonra yeri­ne Narendranath Datta'yı (Vivekananda) seçmiştir, işte bu topluluk, Kalkuta    yakınlarında Ganj kıyısında Belur'da kurulan ve 1898 yılında ibade­te açılan  Ramakrişna  Manastırının (Math) çekirdeğini meydana getirmiştir. Diğer yandan 1953'te Kalkuta'da kurulan Şri Sarada Manastırı, Vivekananda'nın isteğine uyarak 1959'da ayrı bir örgüte dönüştürülmüştür. Bu kuruluş, kardeş Ramakrişna Sara'da misyonerleriyle bir­likte Hindistan'da oldukça faal bir durum sergilemektedirler.  Özellikle  Kadınlara yönelik     çalışmalarda    bulunan    farklı Ramakrişna   misyonu    teşkilâtları,    Ra­makrişna Sarada birleşmiş vaziyettedir. Ramakrişna hareketi, XIX. yüzyılın sonu­na doğru Hindistan dışına çıkmış ve 1898 yılında New York kenti Vedanta Derne­ğini kurmuşlardır, 1893'te Chicago'da toplanan “Dünya   Dinler   Meclisinde” verdiği konferanstan sonra, Ramakrişna felsefesi, Amerika'da ve Avrupa ülkele­rinde başlamıştır. 1980'de ABD'de onüç şube, ayrıca Bengladeş, Singapur, Fiji, Sri lanka, Moritanya, Fransa, İsviçre, Arjantin ve İngiltere'de Ramakrişna merkezleri açılmıştır. Bu merkezler, Ramakrişna öğre­tisi için faaliyet göstermişlerdir. Ancak Hindistan'daki yaklaşık doksan manastır ve misyonerlik merkezi, eğitim, sağlık ya­yın ve hayır işleriyle meşgul olmaktadır.

 

Râmana Maharshi:  

 

1897 yılında Hindistan'ın güney ucunda doğmuş olan Rhamana, bütün hayatını orada geçirmiş ve 1950'de ölmüştür. Rhamana, bir âshram kurmayı kabul ve birtek mürit kabul etmemesine rağmen, memleketinde olduğu kadar Batıda da büyük bir şöhrete ulaşmıştır. Çok titiz şekilde birliği (Nanduallisme) vaz ederek, shankara çizgisine yerleşmiştir. Fakat çoğu kez, Bhakti, ekseriya mukayese edildiği Râmakrishna'ya benzemeksizin onunla kıyaslanmaktadır. O, aynı şekilde, Tamoule lisanında birkaç şiir de yazmış­tır. Bu bir çeşit, Upanishad olan “Varlık Bilgisini” teşkil eden tamamen Ortodoks metinler çizgisindedir. Onun ölümü ile tilmizler dağılmış ve Râmana Maharshi sadece onların hatıralarında yaşamıştır..

 

Râmânuja:

 

1017 yılında güney Hindis­tan'da bir Brahman ailesinde doğmuş o-lan Râmânuja erkenden evlenmiş, bir sankarienin (guru) yönetiminde Vedânta'yı tedris etmiştir. Hayatı,  daha çok son  nefesine   kadar savaştığı Shankara1 mn    hayatına  benzemektedir. Henüz gençken hidayete mazhar olmuş, evini  terk  ederek  tarik-i      dünya (samnyâsin) olmuştur. Hindistan'ı baştan. başa dolaşmış ve kısa zaman sonra, onun manevi üstadlığının şöhreti, etrafına çok sayıda mürid cezbetmiştir. Tamoul'da, onun öğretimini sevmeyen bir kral tara­fından işkence edilmiş, neticede 120 ya­şında öldüğü (1137) Mysore'a iltica etmiş­tir. Shankara Shivaist olduğu halde Râmânuja,  Vishnuisttir. Bu onun  iyilik Tanrısı (vishnu Vasudeva) için olan derin bağlılığını ve onu Monizmi reddini açıklamaktadır. Gerçekten, Tanrısal inayetin lutuflarını tecrübe edebiliyorsak; eğer, mucizeler içindeki eserlerde ilâhi hürriye­ti görebiliyorsak; bu, Allah'ın herşeye kadir olan bir varlık olmasındandır. Artık bu andan itibaren o, bir mutlaktır ve nötr, önemsiz birşey değildir. Buna göre Upanişadlar, Brahmandan bahsettikleri zaman, gizli bir isim altında aslında vishnuya müracaat etmektedirler. Bu du­rumda monizm bir gerçektir. Çünkü Yüce Tanrı birdir. Fakat onun olaylarla ilgili te­zahürleri de (Tanrılar-Kainat-İnsanlar vs.) aynı şekilde gerçektir. Çünkü onlar da, bir nevi Tanrısa! şekillerdir. İşte, Vedanta’nın bütünleyici bir kısmını teşkil eden, Bhakti cereyanına katılan bir doktrine verilen “farklı Monizm” isminin kaynağı bu noktadır. Böylece de Bhakti anlayışına yeni bir anlam kazandırmıştır. Bu teoloji şeklî, Ortodoks Brahman çevrelerinde çok moda olmuştur. Çünkü bu, Hindde ol­dukça kuvvetli olan “Birlik Özlemi” ile Hinduizmin temeli olan politeist dindar­lık tatbikatını uzlaştırmaya imkan vermektedir. Sonuçta Râmanuja dualizm ol­mayan bir felsefe geliştirmiştir. Bu felse­fede Mutlak, Fenomenal dünyamızın dinî realitelerine bir dayanak sağlamaktadır.

 

Râmâyana:

 

Bir Hindu destanıdır. Bu destan, şair, Valmiki'ye atfedilmektedir. Valmiki, Râma'nın hikayesini anlatmak­tadır. Rama, Ayodhyâ, kraliyet ailesinde bir prenstir. Bu prens bir müddet orman­lara sürgün edilmiştir. Bu sürgünde bera­berinde eşi Sitâ ve kardeşi Lakshmana da vardır. Ormanda ikameti şifasında yerli bir klan şefi Sita'yı kaçırıyor, Râmâ dost kabilelerin yardımı ile sitâyı kurtarıyor ve Taç giydiği şehre geri dönüyor. Burada uzun süre saltanat sürüyor. Asırlar önce­sine dayanan bu hikaye, Valmiki tarafın­dan anlatılmaktadır. Hikaye, şeytanların veya Râkshasas’ın hedefi olan bir kahra­manın,   hikayesidir.   Hindistan'da   sıkça şerh edilen bu destan, Hinduizmin en önemli edebi kaynaklarından biridir. Bu destanı Budizm  ve Jainizmde kabul etmektedir. Hindistan'da en mükemmel adaptasyon Tulsidâs'ın yaptığı çalışmadır.

 

Ram Singh (1816-1885):

 

Köylü bir aile çocuğudur. Çocukluk yıllarını, Namdahari mezhebinin içinde Balak Singh’in öğretileriyle ve hayat tarzı ile geçirmiştir. Yirmi yaşında Sinlerin Rancit Singh ordusuna katılmıştır. Da ha sonra, Rancit Singh’in ölümüyle, ordunun basma geçmiştir, Sihleri yeniden teşkilatlandırmıştır. Yeni bir kıyafet geliştirmiştir. Beyaz bir entari veya elbise, değişik bir başbağlama biçimi, asa, teşbih ve özel se­lâm gibi şeyler, bu yeni kıyafetin özellik­lerini oluşturuyordu. Namdahari tapınak­larında sadeliğe önem verdi. Namdaharilerin Tanrının seçkin kulları olduk­larım, öteki mezheplerin ise kirlendikleri­ni ana fikir olarak işlemiştir. Balak Singh’in ölümünden sonra, 1862’de Namdahari'lerin başına geçmiştir. 1863'de Amritsar'da Guru Gobind Singh olduğunu ilân etmiştir. İngiliz iş­gal kuvvetleri komutanlığının takibine uğramış, bir köyde göz hapsinde tutul­muştur. İngiliz mallarına yapılan boykot­tan, İngilizler Ram Singh'i sorumlu tut­muşlardır. Böylece, Namdaharileri, İngilizler vahşice cezalandırmışlardır. “Atmışaltı Namdahari” kurşuna dizilmiş, Ram Singhde, Rangoon'a sürgün edilmiştir.

 

Ramses II:

 

M.Ö. XIII. yüzyılda Mısır'da yaşayan 19. sülalenin üçüncü firavunu olan Büyük Ramses (Usermare Remses) dir. Mısır firavunları arasında en uzun saltanat süren firavundur. Babasının sağ­lığında hükümdarlık makamına sahip olan II. Ramses, on yaşında ordu kuman­danı olarak babası ile birçok savaşa katıl­mıştır. Mısır kentlerinin arasında Teb'e çok önem vermiştir. Çünkü orada Taurt dini şenlikleri icra ediliyordu. Dönemin­de, babasının yarım bıraktığı tapınakları ve binaları tamamlamıştır. Asya ile giriş­tiği askeri seferlerde Perramescu'yu üst olarak kullanmıştır. Burada birçok as­keri tesisler inşa ettirmiştir. Anadolu halk­larıyla ciddi savaşlara katıldı. Hititlere karşı giriştiği savaş bunların en Önemlile­rinden birisi olmuştur Hitit kralının kızıy­la evlenerek, Mısırla Anadolu halkı ara­sında akrabalığı tesis etmiş, barış ortamını meydana getirmiştir.

II. Ramses’in Mısırın birçok kentinde ta­pınaklar yaptırdığı görülmektedir. Bu tapınakların en meşhurları, büyük bir ka­yanın yontulmasıyla yapılan ve girişinde Ramses’in dört büyük heykeli bulunan Abu Simbel'deki iki tapınaktır. Bu tapı­naklardan büyük olanın yapımına I. Seti döneminde başlanmış, öbür tapınak ise II. Ramses’in gayretiyle yapılmıştır. Tevrat, İsrail oğullarına işkence yapan bir Mısır Firavunundan ve onları iki şehrin inşasında kullandığını zikreder. Bu iki şe­hir, Pitom ve Ramses'tir. II. Ramses’in bu iki şehri İsrailoğullarına yaptırdığını Ar­keolojik kazılar ortaya koymuştur. Daha sonra Tevrat, “Mısır Kralının öldüğünü” söylemektedir.

Firavunun ölmesi olayı, Hz. Musa'nın gençlik dönemindedir. Yani, O'nun Medyen'e kaçtığı ve henüz risalete nail olmadığı bir zamanda olmuştur. II. Ramses’in oğlu Minfitah babasına halef olmuştur. Hz. Musa'ya, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarmak için, Allah’ın gönder­diği Mısır firavunu bu adamdır.

Hz.Musa'ya denizde yetişip de boğulan budur. Kur'an-ı Kerim’in, “Bizde bugün seni beden olarak bırakacağız ki, arkan­dan geleceklere bir ibret olsun”[2] diye bahsettiği Firavunun bu olduğu tahmin edilmektedir. Minfitah’ın cesedi, Kur'an-ı Kerim’in zik­rettiği gibi şimdiye kadar kalmıştır. Hatta Mısır Müzesinde cesedinin sergilendiğin­den ve daha sonra cesedin Londra milli müzesine nakledildiğini bazı kaynaklar nakletmektedir.

 

Ras Shamra:

 

Ras shamra sitesi, kuzey Suriye'nin  akdeniz kıyısındaki Lattaquiee'ye 12 km'de bulunmaktadır. M.Ö. XIV. Asırdan kalma Teli el-Amarna metinlerine göre burası eski Ugarit'dir. 1929-1971 yılına kadar devam eden A. Schaeffer başkanlığındaki kazılarda bulu­nan bir mezar, çok önemli bir takım ipuç­ları vermiştir. Bu sitenin ilk işgal edilmesi Neolithique döneme kadar çıkar. Fakat en önemli dönem M.Ö. ikibininci yıldır. Site, 1180 yılına doğru uğradığı “Deniz halk­larının” istilasında site, tamamen tahrip edilmiştir. Kazıların verdiği bilgilere göre, doksan odalı bir kraliyet sarayı, Baal ve Doğan Mabedleri, ayrıca, San'at değeri büyük mücevherler ve heykelcikler var­dır.

Mezopotamya halkı heceli bir yazı kulla­nırken; Ugarit halkları, otuz işaretli bir al­fabe icad etmişlerdir. Bundan da Fenike ve Yunan alfabesi çıkmıştır. Bu durumda Ugarit dili, Batı Sâmilerinin bilinen en es­ki temsilcisi olarak görülmektedir. Ugarit Kraliyet sarayının arşivlerinin sunduğu bilgiler, yakın doğunun eko­nomik, sosyal ve politik hayatını aydın­latmaktadır. Ugarit, Asya ile Akdeniz havzası arasında özel bir transit yeridir.

Bunun için bu bölgeye olan ilginin nede­nine şaşmamak gerekir. Fenike'nin eski mitolojisinin direkt tanık­larına ilk defa, Ugarit sarayının donneleri sayesinde malik bulunmaktayız. Deniz Tanrısı Yâm'a veya kuraklık ve ölüm tan­rısı Möt'a karşı, Tanrı-oğul Baal'ın savaş­larını, Fırtına Tanrısı Baal tarafından ser­pilen buğday tanelerinin yazın ölüp, yağ­murlu mevsimlerde dirilmelerini böylece öğrenmiş bulunuyoruz. Bir başka dönem, savaşçı Anat'ın faaliyet­lerini tebcil etmektedir. Anat, yüksek gök­lerin kadınıdır. Keret’in efsanesi, babası boğa Tanrısı, El'e kadar çıkan nesilden, bir oğul elde etmek için sahneye özel bir kral çıkarmaktadır.

Ras Shamra hâlâ Fenikelilerin ve İsraillile­rin Filistin'e gelmeden önceki yerli halk olan Kenanlıların dinini tanımamız için temel kaynaklarımızdan biridir.

 

Raskol:

 

Rus dilinde “Bölünme” anla­mına gelen bu kelime, Rus Ortodoks kili­sesiyle XVI. yüzyılda sakrament usulleri konusunda ortaya çıkan bölünmedir. Rus Ortodoks kilisesinin, Rum Ortodoks kilise inancından uzaklaşmasına son vermek i-çin, Rus patriği Nikon'un 1652-1657 yıl­ları arasında giriştiği reformlara karşı çı­kan gelenekçi gruba Raskolniki[3] (Bölü­cüler) adı verilmektedir.

 

Raşi: (Slomo Yitshaki) (1040-1105):

 

Ortaçağın ünlü Tevrat ve Talmud yorum­cusu olan Yahudi bilgini, kendisinden ön­ce ve kendi zamanındaki Yahudi âlimle­rinden etkilenmiştir. Özellikle Rabbi Gerşom ben Yehuda’nın öğretilerini ve metodolojisini benimsemiştir. Onun aka­demik mirasını geliştirmiştir. Aynı za­manda Troyes'deki 100-200 kişilik küçük Yahudi cemaatının fiili başkanlığım yapmıştır. Raşi, geçimini ziraatle, özellikle bağcılıkla sağlıyordu. Eserlerinde ticaret ilişkileri, Yahudilerin Hıristiyanlığa ba­kışları, Kilise-Devlet mücadelesi gibi ko­nular yer almaktadır. Papa II. Urbanus'un, Haçlı Seferlerini baş­latması sonucu, Yahudilerin Avrupa'daki durumları, karşılaştıkları dini baskılar, zorunlu vaftiz olayları, beklenen mesih konulan, Raşi'nin eserlerinin ana konula­rını teşkil etmektedir. Raşi'nin müzikle de alakası, onun pişmanlık ilâhilerini beste­lemesine sebep olmuştur. Yahudi ilahiyatçıları arasında Raşi'nin çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü o, Tora'run metne bağlı ve serbest yorumunu, Yahudi dünyasının kabul edeceği şekilde başarıy­la gerçekleştirmiştir. Raşi, yorumlarına midraş ağırlıklı, allegorik ve sembolik yaklaşımla zenginlik kazandırmaktadır. Yapmış olduğu Tora tefsirleri, Yahudi­lik düşüncesi üzerinde daha sonraki yıl­larda etkili olmuştur. Çünkü Raşi, anlamı kapalı kelimeleri açıklamıştır. Bu tur bir davranış, sonraki Tora çalışmalarına ışık tutmuştur.

Raşi Talmud üzerinde de çok önemli ça­lışmalar yapmıştır. Şüphesiz bu Tora ve Talmud çalışmalarında, Fransa'da ken­dinden önceki birikimi değerlendirmiştir. Raşi'nin Tora ve Talmud çalışmalarının daha sonra Avrupa'da yayılmasını sağla­yan Raşi'nin torunları olmuştur. Bunlar Samuel ben Meir (Raşbam), Yakov ben Meir Tam (Rabbenu Tam) ve Yitshak ben Meir (Re ha-Zaken)dir.

 

Re:

 

Genelde güneş yuvarlağı ile taçlandı­rılmış bir şahıs olarak tasarlanmıştır. Re, özellikle Heliopolis de eskiden beri tebcil edilen güneşle bedenleşmiştir. Bazı Koz­mogoniler, kutsal taş daha yüce olmadan önce, Noun'un dışında yüze çıktığını ha­tırlatmaktadır. Diğer bazı Kozmogoniler de Re'yi, Geb’in ve Nout'un oğlu olarak düşünmektedirler. Böylece Re'nin annesi­nin karnından her yeni yılda doğmakta olduğunu kabul etmektedirler. Bazen de Re'nin Antoum'la özdeşleştiği görülür. Doğuda, köpek başlı maymunlarla selâmlanmıştır. O, ebedi olarak “Kutsal Ka­yığı” ile bir günlük gök yolculuğu yapar ve gece ölüler diyarı olan aşağı semaya dalar.

IV. Hanedanlıktan beri, “güneşe tapma” krallık kurumundan ayrılmış; Krallar, Chephrenden beri “Re'nin oğlu” ismini vekaletlerine almışlardır. Güneş mabedlerinin yanma, piramidlerin dikili­şi, onun büyük tesirini doğru!amaktadır. Bu tesir, cenaze törenlerinde icra edilmek­tedir. Orada Osiris, ölülerin yargılanma­sında hakim rol oynayacaktır. Zenitteki güneş olarak Re, resmi Tanrılar Panteonunda büyük ilâhlardan biri olarak Re'nin kimliğine bürünecektir. Aton bile, antik güneş temelini ona borçludur. Ya­vaş yavaş birçok mit, Re'nin yüksek figü­rünün etrafında meydana gelmiştir. Bazı efsaneler, onun yeryüzündeki savaşını, âsilere karşı Heliopolis'de bir kedi kılı­ğında verdiği savaşı anlatmaktadır. Diğer bazı efsanelerde onun gücünü anlatırlar. Bir başka hikaye ise, Re'nin zayıflamasını ve yılan tarafından zehirlenmesini ve İsis'e teslim edilmesini anlatmaktadır. Yine güneşin gözü etrafında birçok efsane meydana getirilmiştir.

 

Reform:

 

XVI. yüzyılın ilk yarısında Batı Hıristiyanlığını ikiye bölen bir harekettir. Reform hareketi, Katolikleri, bazı yolsuz­lukları protesto eden ve “protestan” de­nenlerden ayrılmakla sonuçlanmıştır. Reform hareketi, bir başka düşünce hareketi olan Rönesansın çağdaşıdır. Reformun öncüleri, az veya çok açık şekilde yüksek derecedeki din adamlarının yolsuzlukla­rını tetıkid etmişler ve kilise vergilerine karşı başkaldırmalardır. Yavaş yavaş da papanın üstünlüğünü reddetmişlerdir. Daha önce XIV. yüzyılda papanın otorite­si sarsılmıştır. Bu dönem'de papaya karşı, karşı bir papa ortaya çıkarılmıştır. XIV. yüzyılda, İngiltere'de Wyclif, Boheme1 de Jan Hus. Bazı din adamlarının Constance Konsili bu iki reformatörüde aforoz etmiş­tir. Aşağı yukarı bir asra yakın bir zaman sonra Le Fevre d'Etaples (1450-1537), Yeni Ahidi Fransızcaya çevirmiş ve Nerac sarayına sığınmıştır. Nihayet Reformun kahramanları arasına Almanya'da Lutherde girmişti. Humanistlerden Erasme, Thomas Morus Katolikliğe sadık kalırken; diğer Hümanistler, Luther'e bağ­lı kalıyorlardı. Luther, induljanslara hücum etmiş ve papanın kendisini aforoz eden bültenini yakmıştır. 1520'de Protestanlar arasında birçok gö­rüş ayrılıkları meydana gelmiş ve Melanchton tarafından birleşme te­şebbüsleri Marbourg'da 1527'de teklifler halinde          sunulmuştur. Meşhur “Augsbourg itirafı” 1530'da yürürlüğe girmiştir.

Diğer ülkelerin de reformatörleri ol­muştur: İsviçrede Zwingli, reformu orga­nize etmiş, reformu bütün alanlarda ince­lemiştir. Fransa'da Calvin, reform işini üstlenmiştir. Zwingli'nin işini Cenevre'de tamamlamıştır. Bunların taraftarları Reformes adını almışlardır. İngilterede ise durum biraz farklı olmuştur. Orada zihin­ler Roma otoritesini redde hazırlanmıştır. VIII. Henri'nin, evliliğinin iptalini istemesi konusu, bir bahane olmuş ve Roma ile dini bağlar kopmuştu. İngiltere kilisesi, Hıristiyan doğmalarından çok az şeyi de­ğiştirmiştir. Fakat gitgide bağımsız şekil almış ve kesin olarakta I. Elisabeth'le daha sonra da II. Charles’in saltanatından sonra bağımsız kilise olmuştur. İngiltere kilise tarihinde Cromvell ihtilali, protestanlığı daha radikal hale getirmiş ve farklı mez­heplerin çoğalmasına müsamaha etmiştir. George Fox, taraftarlarını, yeni İngil­tere'ye (Amerikaya) getirmiştir. Daha sonra XVIIL yüzyılda Wesley kardeşlerle dini bir uyanış görülmüştür. Böylece Amerika'da metodistler gelişmiştir. Avrupada Reforma, daima din savaşları refakat etmiştir. Fransa'da Huguenot'lar ve Katolikler, korkunç katliamlara giriş­mişler, Hollanda'da ayaklanan Protestan­lar, kiliseleri yakmışlar, II. Philippe, İs­panya'da protestanlığa silah ve ateşle kar­şı koymuştur. Yine otuz yıllık din savaşla­rı, bütün Avrupa'yı paramparça etmiştir. Neticede Kuzey Almanya prenslikleri ve İskandinav kralları protestan olarak kal­mışlardır.

 

Regifugium:

 

Arkaik toplumlar uğur­suz bir zaman ve olayın karşısında göre­vinden ayrılan kralları, çok sayıda örnekle takdim etmektedir. Regifugium bir Roma örneğidir, Bu merasim her yıl, 24 Şubat'ta kutlanmakta idi. Çünkü, yeni yı­lın başlaması ile eski yılın bitişi arasındaki ayırım beş günlük bir zamandı. Bunun için Roma'da Şubat ayı, yirmi üç gün ola­rak kabul edilmekteydi. Bu merasim, kra­lın bir kurban takdiminden sonra kaçması ve emekliye ayrılmasıyla sonuçlanıyordu. Çünkü kral, uğursuzlukların ve felâketle­rin sebebi olarak görülüyordu. Bu kraldan kurtulmak gerekirdi. Bu da Roma'da kralın görevinden çekilmesiyle oluyordu. İşte bu bayramın adı Roma'da Regifugium'du. Uzun zaman “Kralın Kaçış Mera­siminin, ritüel bir cinayetin medenileşmiş bir hatırası olduğuna inanılmıştı. Yani, halkının verimliliğini sağlamayı başaramıyan yaşlı bir kralın cinayeti ol­duğu kabul edilmişti. Ancak bu merasime dikkatli bakış, bunun böyle olmadığını göstermektedir. Çünkü beş günün so­nunda aynı kral, yeniden gelmektedir. Onun kaçışı veya çekilişi geçici bir silin­medir. Bu kaçışın sebebi, uğursuz bir za­mandan kaçmadır. Çünkü bu beş gün, in­san tarafından bir Kameri ayın normal sü­resine ilave edilmiştir. İlâve olarak verilen bu zaman önünde kral siliniyor; saltanatı, tehlikeli beşgünlük bir fetret dönemi olan yılın kritik bir safhasında kesiliyor ve ye­niden başlama devresine giriyor.

 

Reinach Salomon (1858-1932):

 

Fransız Arkeologu ve Dinler Tarihçisidir. “Saint-Germain-en-Laye Milli Antikite Müzesinin” Müdürlüğünü yapmıştır. “Yazıtlar Akademisinin” üyesidir. Ansik­lopedik bir merak ve abidevi bir eser olan Reinach, bunları halka ulaştırmıştır. 1890-1930 arasında Paris'te ve dışarda entellektüel bir sima olarak kabul edilmiş­tir.

Antropologiste ekolü meydana getiren Etnologların fikirlerini ve İngilizce yo­rumları geliştirmiş ve kişisel katkılarını sunmuştur. XVIII. yüzyıl Fransız ateiz­minden etkilenmiş bir Rasyonalist olan Reinach, onu, beşeri ideal bir kurtarıcı o-larak ikiye ayırmıştır: Cumartesi ve dinî ritüellere riayet etmeleri konusunda üzer­lerine baskı yapılan “doğu yahudilerinî” kurtarmak için çaba sarfetmiştir. Diğer yandan, aşağı medeniyetler ve folklorlarla meşgul olmak için klâsik hümanizme ol­dukça nüfuz etmiştir. Şayet onun meşhur “Sanatın sîhirsel kökenleri teorisİ”nin, tarihi öncesi inançlarını ihmal etmediğini gösteriyorsa; bunlar Akdeniz’in, Yunan, Roma, Yahudilik, Çeltik ve Gallo-Romen büyük dinleridir. Reinach'ı bu kanaate gö­türen “Saint-Germaİn” müzesinin kolleksiyonları olmuştur. Reinach, her yerde totemik ve her türlü yasakların kalıntılarını aramıştır. İşte bu fikirler, L'Orpheus'a hakim bulunmaktadır.Bu kitap, Hıristiyanlık üzerine bir ışık tutmayı hedefliyordu. Ancak kitabın doktrinel darlığı ve Volterci alayı, daha çok polemik niyeti yansıtıyordu. Reinach'ın yorum kitabı, kendisine pren­siplerin verdiği ilhamı yoğurmuştur. Dumezil’in dediği gibi Logos ve Mana sembollerinin altına yerleşerek Reinach, kutsal ve inancın evrensel araştırmasın­dan vazgeçmiş dinleri daha çok kendile­rinin sezgisine göre tasnif eden sonraki fi­lozofları açıklamaya çalışmıştır. Yine de Reinach, okumuş halkın ve Tarihçilerin dikkatine “Dîn olayını” impoze etmek li­yâkatini göstermiştir. Özellikle bütün Batı san'atmi kaplayan parlak repertuarı ona borçluyuz.

 

Reinach Salomon (1858-1932):

 

Fransız Arkeologu ve Dinler Tarihçisidir. “Saint-Germain-en-Laye Milli Antikite Müzesinin” Müdürlüğünü yapmıştır. “Yazıtlar Akademisinin” üyesidir. Ansik­lopedik bir merak ve abidevi bir eser olan Reinach, bunları halka ulaştırmıştır. 1890-1930 arasında Paris'te ve dışarda entellektüel bir sima olarak kabul edilmiş­tir.

Antropologiste ekolü meydana getiren Etnologların fikirlerini ve İngilizce yo­rumları geliştirmiş ve kişisel katkılarını sunmuştur. XVIII. yüzyıl Fransız ateiz­minden etkilenmiş bir Rasyonalist olan Reinach, onu, beşeri ideal bir kurtarıcı olarak ikiye ayırmıştır: Cumartesi ve dinî ritüellere riayet etmeleri konusunda üzer­lerine baskı yapılan “doğu Yahudilerini” kurtarmak için çaba sarfetmiştir. Diğer yandan, aşağı medeniyetler ve folklorlarla meşgul olmak için klâsik hümanizme ol­dukça nüfuz etmiştir. Şayet onun meşhur “Sanatın sihirsel kökenleri teorisi”nin, tarihi öncesi inançlarını ihmal etmediğini gösteriyorsa; bunlar Akdeniz'in, Yunan, Roma, Yahudilik, Çeltik ve Gallo-Romen büyük dinleridir. Reinach'ı bu kanaate gö­türen “Saint-Germain” müzesinin kolleksiyonları olmuştur. Reinach, her yerde totemik ve her türlü yasakların kalıntılarını aramıştır. İşte bu fikirler, L'Orpheus'a hakim bulunmaktadır. Bu kitap, Hıristiyanlık üzerine bir ışık tutmayı hedefliyordu. Ancak kitabın doktrinel darlığı ve Volterci alayı, daha çok polemik niyeti yansıtıyordu. Reinach'ın yorum kitabı, kendisine pren­siplerin verdiği ilhamı yoğurmuştur. Dumezil'in dediği gibi Logos ve Mana sembollerinin altına yerleşerek Reinach, kutsal ve inancın evrensel araştırmasın­dan vazgeçmiş dinleri daha çok kendile­rinin sezgisine göre tasnif eden sonraki fi­lozofları açıklamaya çalışmıştır. Yine de Reinach, okumuş halkın ve Tarihçilerin dikkatine “Din olayını” impoze etmek li­yâkatini göstermiştir. Özellikle bütün Batı san'atmi kaplayan parlak repertuarı ona borçluyuz.

 

Renan Ernest (1823-1892):

 

Renan, ilk formasyonunu 1838'de Treguier küçük Seminerinde aldıktan sonra, 1841-1843 de papazlık eğitimini Saint-Sulpice semine­rinde almıştır. Doğu dilleri ve Alman fel­sefesine merak sarmıştır. O, Tabiatüstünü reddetmiş ve akim ihtiyaçlarının tatmini­ni hedef almıştır. Büyük kız kardeşi Henriette, onu bu zor zamanlarında des­teklemiştir. Daha sonra seminer derslerini terkederek, semıtik diller öğrenmeye yö­nelmiştir. 30 temmuz 1847'de Felsefe doçenti olmuştur. İşte bu andan itibaren I'Avenir de la Science (İlmin Geleceği) i-simli eserinin konularını düşünmeye baş­lamıştır. Bu eser, 1890 yılında yayınlan­mıştır. Bu kitapta Renan, dinin “ilim” ol­duğunu açıklamaktadır. İbn Rüşt ve İbn Rüştçülük konusunda, Roma'da, Napoli'de, Floransa ve Vene­dik'te topladığı malzemelerle 11 Ağustos 1852'de “Edebiyat Doktoru” olmuştur. 1851'den 1864'e kadar milli kütüphanede “kadro dışı” çalışmıştır. Bu arada çok önemli çalışmalar yapmıştır. Bunların için­de en Önemlisi “Histoire generale des Langues Serhitigues (Semitik dillerin Ge­nel tarihi) dir. Renan, ressam bir ailenin kızı olan Cornelie Scheffer'le evlenmiştir. “Journal des Debats ve la Revue des Deux Mondes” gibi bilimsel yayınlara iş­tirak etmiştir. Bu dönem de Ferdkeye yeni bi seyahat yapmıştır (1860-1861). Bu seya­hat Renan'a, “la vie de jesus=İsa'nın Haya­tı” isimli kitabın yazılmasını sağlamıştır. Renan 1862'de College de France'a profe­sör olarak atanmıştır. 22 Şubat 1862'deki açılış dersinde İsa'yı “Eşsiz İnsan” olarak vasıflandırmıştır. Bu vasıflandırma birçok protestoya vesile olmuş ve Renan'ın, College de Franca'daki dersleri askıya alınmış ve görevden alınmıştır. Ancak 1871'de yeniden göreve gelmiştir. Daha sonra Renan, Paris milli kü­tüphanesindeki yazmalar bölümüne ya­pılmış olan resmi atamayı kabul etmemiş­tir. “La vie de jesus=İsa'nın Hayatı” isimli kitabını yayınladıktan sonra Renan, mad­di sıkıntısını gidermiştir. Renan 1864-1865 yılları arasında yeniden bir doğu seyahatine yönelmiştir. Bu defa, Renan, Aziz Paul'un izlerini takip etmiş­tir. Bu vesile ile Renan ve eşi, Suriye'yi,

Anadolu'yu ve Yunanistam ziyaret etmiş­lerdir. Bu seyahatten sonra Renan 1866'da “Les Apötres = Havarileri, 1869'da” “Saint paul=Aziz paul'u, 1873'de” “L'Antechrist = Decalli 1877'de” “Les Evangiles (İnciller)'i 1879'da” L'Eglise chretienne (Hıristiyan kilisesini) ve 1882'de” “Marc Aurele et la Fin du Monde Antique = Mare Aurele ve Antik dünyanın sonu” isimli kitaplarını yayın­lamıştır. Renan'a göre Marc Aurele'in ölümü ile Hıristiyan doktrin ve organizas­yonu sona ermiştir.

Renan'ın bundan sonraki hedefi “İsrail milletinin tarihim” yazmaktı. Nitekim “İs­rail Milletinin Tarihi” isimli üç ciltlik bir eser yazmıştır. Bu eserin ilk üç cildi, 1887-1890 yılları arasında yayınlanmıştır. Son iki cildinin, yazmaları 1891 yılında hazır­lanmış, ancak Renan'ın ölümünden sonra 1893'de yaymlanabilmiştir. Böylece Renan, “İsrail Dininin ve Hıristiyanlığın Bilimsel Açıklamalar Denemesini” yaşa­dığı çağa armağan etmiştir. Renan'ın bilimsel çalışmaları, sadece bu alanla sınırlı kalmamıştır. Diğer başka a-lanlarda Renan çok değerli eserler vermiş­tir. Meselâ, Corpus Inscriptionum Semiticarum 1867'de, L'Ecclesiaste ise 1882'de yayınlanmıştır. Yine Renan'ın Dini tarih alanında birikmiş olan notlarından yaptığı ilk yayım “Etudes d'Histoire Religıeuse (Dinî Tarih Etüdleri) ismiyle 1857'de, ikincisi, “Nouvelles Etudes d'Histoire Religieuse (Dîni Tarihin Yeni Etüdleri)” ismiyle 1884'de yayınlanmıştır. Bu çalışmalar, Renan'ın çalışma metodunu sergilemek­tedir.

Bunların dışında, “journal des Debats'da”, “Revue des Deux Mondes'da”, “Questions Contemporaines' dela Monarchie Constitutiönelle en France”da yayınlanan muhtelif makalelerde Renan, zamanın toplumu konusunda tavır koy­masını bilmiştir. Renan 16 Mayıs 1877'den sonra eski fikirlerini koruyarak kesin ola­rak Cumhuriyete bağlı kalmıştır. 1876'da kültürlü halka “Dialogues et Fragments philosophiques isimli ça­lışmalarını sunmuştur. Bu diyaloglar, ke­sin inançlar, İhtimaller ve hayaller olmak üzere üç kısımda mütalaa edilebilir. Drames philosophiques (1878), L'eau de jauvence (1881), Le pretre de Nemi (1885), L'Abesse de jouarre (1886), ideal varlığın gerçekleşmesinde aşkın ve bilim Aristok­rasisinin savunucusu bir Renan ortaya koymaktadır.

1878'den itibaren akademi üyesi olan Renan, bilim ve edebiyat dünyasının sevi­len bir şahsiyeti olmuştur. Onun dostları ve saygı duyduğu şahsiyetler arasında Marcelin Berthelot, Hippolyte Taine, Paul Bourget, Maurice Barres, Jules Lemaitre gibi zamanın büyük şahsiyetleri bulu­nuyordu.

Renan 2 Ekim 1892 yılında “College de France”da hocalık yaparken ölmüştür. Pozitivizmin tam etkisinde kalan Renan din gibi “Tabiatüstü” bir kavramı pozitivist perspektiften incelemeye yö­nelmiştir. Hıristiyanlık ve dinler konu­sundaki yazılan, kilise çevrelerince tasvip edilmemiştir.

 

Resullerin İşleri:

 

Hıristiyan Kutsal Kitap kolleksiyonu içinde, İndilerden sonra en önemli kitaplardan birisidir. Yirmi yedi babdan oluşmaktadır. İlk Hı­ristiyanlar hakkında çok önemli bilgiler veren Resullerin İşleri kitabı, Hıristiyanlı­ğın oluşumundaki ilk dini ve sosyai problemler hakkında en önemli kaynaktır. Bu kitabın Luka tarafından yazıldığı kabul edilmektedir.

“Resullerin İşleri” İncillerin sıralanışında Yuhanna İncilinden sonra yer almaktadır. Resullerin İşlerinin nerede yazıldığı bi­linmemektedir. Bazı kaynaklar Roma'da yazıldığını söylemektedirler. Ancak bu, çok zayıf bir ihtimaldir. Resullerin İşleri, pentakot gününden sonra, Havarilere Kutsal-Ruhun inişini ve Yahudi olmayan­lar arasında Kutsal-Ruhun önderliğinde, Hıristiyanların yayılışını ve sünnet olma gibi çok önemli bir Yahudi kuralının ted­ricen kilisede yer almaması olayını anlat­maktadır.

Hıristiyan kiliseleri bünyesinde “Ya­bancıların Havarisi” ismini alan St. Paul hakkında en geniş bilgiyi “Resullerin İşle­rin” den öğrenmekteyiz. Resullerin İşleri sayesinde St. Paul'un mektuplarındaki kapalı ifadeleri de rahat bir şekilde anla­maktayız.

 

Reville Albert (1826-1906):

 

Dieppe'de doğmuştur. İlk ilahiyat tah­silini 1844-1848 yılları arasında Ce­nevre'de yapmıştır. 1848'de Strasbourg İlâhiyat Fakültesinde ilahiyatla ilgili tezini savunmuş ve 1849'da pastör olmuştur. 1851'de Rotterdam Walonne kilisesinin yönetimine getirilmiştir. Bu görevde yir­mi iki yıl kalmıştır. Bu esnada Leiden Üniversitesi ile ve Schollen tarafından yö­netilen “Liberal Hıristiyanlık” hareketi ile sıkı ilişkiye girmiştir. Diğer yandan Tübingenli liberal ilâhiyatçılarla teması da sürdürmüştür. Bu yıllar Reville'in yaptığı, büyük yorum çalışmalarının tarihini ta­şımaktadır. 1873'de, Cumhuriyetçiler ve liberaller lehine çalışmak üzere Dieppele dönmüştür. 10 Haziran 1880'de, Paul Bert ve Jules Ferry, College'de France'da kur­dukları “Dinler Tarihi Kürsüsünü” Revilleye bırakmışlardır. Bu yıl, Fransa'da Din bilimlerinin başa geçiş yılıdır. Çünkü Dinler Tarihi Dergisi (Revue de I'Histoire des Religions) nin ve Paris Katolik Üni­versitesinde bir Dinler Tarihi kürsüsünün kurulması bu yılın tarihini taşımaktadır. 1886 yılında Sorbon Üniversitesinde I'Ecole pratique des Flautes Etudes bölü­münün kurulmasıyla A. Reville, buraya “Doğmalar Tarihi” profesörü olmuş ve daha sonra da başkan olmuştur. A. Reville'in bilimsel çalışmalarında üç araştırma çizgisi buluyoruz:

1- İncil'e ait yorumlar

2- Doğmalar Tarihi

3- Dinler Tarihi

Hayatının sonuna kadar bu üç araştırma çizgisine devam eden A. Reville, Nasıralı İsa'ya ve onun düşüncesine ilgi gösterdiği gibi, insanlığın diğer dinlerine de ilgi gös­termiştir. Tiele ekolünün çizgisinde olan bu metodda, Dinin tarih içinde büründüğü şekillerden çok, dinin özü üzerinde İsrar edilmiştir. Diğer yandan, insan zih­nini, esrarlı varlığa bağlayan dini duygu­nun önemi üzerinde de durulmuştur. Üçüncü olarak, bütün dinlerde müşterek fenomen olan mitoloji, sembol, dini erkan, kurban, kutsama, ve profetizm gibi feno­menler açığa çıkarılmıştır. Bu çalışma me­todu, iki dini fenomenoloji teşebbüsünü ortaya koymuştur. Bunun için Reville, Dinler İlmini, mukayeseli bir araştırma üzerine oturtmuş, lâik bir ilahiyat olarak düşünmüştür.

“Prolegomenes de I'Histoire des Religion, paris-1881”de A. Reville, gerçekten bilim­sel bir ilahiyata yol çizmeyi denemiştir. “Revue del'Histoire des Religions”da yavınlanan çok sayıdaki araştırmalarında bu yeni disiplinin rolü üzerinde İsrar et­mektedir. Ona göre bu Dinler ilmi, doğ­malar ve vahiyler üzerine oturan teoloji­nin yerine geçmelidir. Bu dinler ilmi, Dini Fenomenoloji üzerine oturan, mukayeseli bir araştırma vasıtasıyla hazırlanmıştır. Ancak, 1880'den 1900 yılma kadar Dinler Tarihinin etrafını çeviren tartışmaların merkez noktasını, Dini Fenomenoloji teş­kil etmiştir,

Bununla beraber A. Reville “Dinlerin ge­nel tarihinin” dışına çıkmamıştır. 1883'de, Dinlerin tarihi incelenmesine tahsis edilen bir diziye başlamıştır:

1- Les Religions des peuples non civilises, iki cilt, Paris-1883.

2- Les Religions du Mexique, de I'Amerique Centrale et du perou, Paris-1885.

3- La Religion chinoise, iki cilt, Paris-1889. Bunların dışında Reville, çok sayıdaki araştırmasında, Hind, Mısır, Asur, Yunan ve Roma dinlerini incelemiştir. Diğer yandan, İsrail dini, onun daima dikkatini çekmiştir. Bunun için, iki ciltlik, “jesus de Nazareth, Paris-1897” isimli eserini yayın­lamıştır.

Makaleleri, kitapları, dersleri ve kon­feransları ile A. Reville, Fransa'da ve dışarda büyük bir şöhret yapmıştır. “Revue de l'Histoire des Religions” isimli dinler tarihi dergisinin kurulmasında ve yayılmasında büyük emeği geçmiştir. 1900 yılında Paris'te toplanan I. Dinler Tarihi Kongresi kısmen onun eseri olmuş­tur. Yetiştirdiği öğrencileri arasında oğlu Jean Reville'i (1854-1908) görüyoruz. Montbeliard'da pastör, Ecole des Hautes Etudes (1885) de profesör, 1907'de College de  France'de  profesörlük yapan Jean Reville, metodoloji üzerinde Les Phases Successives de l'Histoire des Religions, Paris, 1909 isimli kitabın yazarıdır.

 

Rig-Veda:

 

Dört Veda'dan biridir. Kig-Veda'nın en önemli kısmı, belli başlı Tan­rılar olan İndra'ya (Savaş Tanrısı), Agni'ye (Ateş), Varuna'ya (Hükümdar), Vâyu'ya (Rüzgar), Soma'ya (Ölümsüzlük iksiri) adanan binlerce ilâhiden meydana gel­miştir. Bu şiirler, peygamberler tarafından görülmüş ve onlara Rishi denmiştir. Kısa­ca burada, kalbin müşahede ettiği dahili bir vizyon söz konusudur. Diğer ilâhiler, dünyanın yaratılışını tebcil etmektedir. Bazıları da, tarihi olaylara işaret etmekte­dir. Bütün şiirlerin iyimser, adınlık, tutarlı bir dünya görüşünü yansıttığı söylene­bilir. Şairler yorulmadan, aydınlık, ateş, güneş ve hayatı terennüm etmektedirler. Fakat şiirler oldukça kapalıdır. Yine de Veda'nın en yüce kısmını oluş­turmaktadırlar. Bugün bile her gelenekçi Brahman, ortalama oiarak on bin bendi ezberden bilmek zorundadır ve her gün en azından bir kısmı okunmalıdır. Çünkü Vedâ'nm sözü bizatihi bir takdisdir. Ayrı­ca, şu veya bu bend, ritüel bir jest için ayinde okunabilmektedir. Veda'nın sözlerini telâffuz etmek en önemli dini fonk­siyonlardan birini teşkil etmektedir. Çün­kü dini merasimin geçerliliğini, Veda'nın sözlerinin okunması temin etmektedir.

 

Rit (Rite):

 

Lâtince Ritus kelimesinden gelmektedir. Bir dini merasimin uygu­lanmasıyla ilgili kurallar bütünüdür. Yani ayinlerdeki tâdil-i erkandır. İlkel toplum­larda, giriş merasimlerine eşlik eden geçiş erkanı vardır. Bu merasimler, gruptan ay­rılmayı ve yeni bir yaş sınıfı ile veya yeni bir halkla bütünleşmeyi ifade etmektedir­ler. Büyü merasimlerinde olduğu gibi ilkel dinlerde de dini erkan oldukça önem­lidir. Veda'larda ifâde edilen “Kurban erkanın”da olduğu gibi kesin inançları ihti­va etmektedir.

Rit mefhumu, ahlâki ve ritüel düzeni meydana getiren kozmik bir güçtür. Rit gücü, bazı jestlerde bulunan dini bir fe­nomendir. Dini erkandaki mekaniklik, çoğu zaman şekilciliğe ve dinden soğu­maya götürmektedir. Roma dinlerinde ve Konfüçyanizm'de durum böyle olmuştur. Vaktiyle Çin'de bir Rit sorumlusu mev­cuttu. Bu, âyinlerle, tarikatlerle ve topyekün dini erkanla meşgul oluyordu. Katoiik mezhebinde bütün dini merasim­ler ve kilise sırları, belirli bir dini erkana göre yapılmaktadır. Bu erkan bazı ayrılık­lar ifade etmektedir. Meselâ, Roma âyin usulü, Doğu âyin usulü veya Melkit âyin usulü gibi. Papa Sixte Quint tarafından Vatikan'da kurulmuş olan “Rit Kurulu” 1908'de Papa X. pie tarafından reforme edilmiş ve bu kurul, âyin ve dini merasimlerle meşgul olmaya başlamıştır. Sır dinlerinin hakim olduğu toplumlarda dini merasim adabı çok önemli rol oyna­maktadır. Bunlar, farklı derecedeki giriş merasimleriyle birlikte bulunmaktadır. Bu dini erkanın tamamı, çoğu zaman bir kitapta veya bir ritüelde yer almaktadır. Meselâ Mısır'da, “Ölüler Kitabı” bir ritü­el kitabıdır. Bu kurallar, öbür dünyaya geçişin esaslarını belirtmektedir. Bütün dinlerde oldukça çok rit bulunmak­tadır. Bağışlanma ritleri, hac ritleri, misa­firlik ritleri, takdis ve temizlenme ritleri gibi. Büyü, evcilleştirme ve merasimlerle ilgili ritler de vardır. Ziraat, yağmur, kan akıtma ritleri de dikkat çekmektedir.

 

Roma:

 

M.Ö. 1500 yıllarına kadar varan bir tarihi olan Roma, M.Ö. 1000 yılının eserlerinin kalıntılarına sahiptir. Roma'da-ki yerleşimin, M.Ö. VIII. yüzyıla doğru, Hint-Avrupai halkîarca gerçekleştiril­diğini kaynaklar bildirmektedir. Bu halk­ların, Palatium, Aventinus ve Esquilinus, Quirinalis tepelerine yerleştikleri bilin­mektedir. M.S. VI. yüzyılda merkezi otori­teye sahip bir yönetim kendini göstermiş­tir. Bu halklar, daha sonra, Akdeniz'e ka­dar olan bölgeye hâkim olmuşlardır. Ro­ma, M.S. II. yüzyılda tarihinin en parlak dönemlerini yaşamıştır. Bu dömemde kent, dönemine göre en parlak yapılan­maya girmiştir. Julius Caesar, Tiber ırma­ğının akışını düzenleyerek Roma'ya yeni bir çehre kazandırmıştır. Neron, şehri mi­lâdi 64 yılında yendien inşa etirmiş ve kalıntıları bugüne kadar gelen Altın Evi yaptırmıştır.

Roma yüzyıllar içinde birçok yangın veya veba gibi hastalıklarla karşılaşmış ve şehir nüfusu azalmıştır. 476 yılında yıkılan Batı Roma imparatorluğu ile Roma yeni bir döneme girmiştir. Milâdi 380 yılında Hı­ristiyanlığı devlet dini haline getiren Batı Roma V. yüzyılın sonuna doğru kuzey­den gelen Barbarların istilasına uğramış ve yıkılmıştır. Ancak Dini teşkilat ve kili­se yönetimi, Barbar istilasından sağlam şekilde çıkmasını bilmiştir. Hatta işgal kuvvetleri, Hıristiyanları kabul etmek du­rumunda kalmıştır. IX. asırda Roma, Hı­ristiyanlığın en güçlü merkezi haline gel­miştir. Bu durum, hem Doğu Roma, Kem de Batı Roma İmparatorluğu için geçerli­dir. Çünkü Doğu Roma İmparatorluğu dini konularda Roma'ya bağlıdır. Bu bağ­lılık XI. yüzyıla kadar devam edecek; XI. yüzyılda Roma'da “Latin Katolik Kilise­si”, İstanbul'da da “Rum Ortodoks Kilise­si” adıyia iki önemli dini merkez oluşaçaktır. Roma'da IX. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar dini otorite ile siyasi otorite zaman zaman rekabete girdilerse de, genelde iki ayrı güç ve siyasi otoritenin dini otoriteye saygılı davranmasıyla uyum içinde olma şartlan hazırlanmıştır. Çünkü siyasi otori­te, papalık tarafından tanınmadığı zaman­lar ciddi karışıklıklar meydana gelmiştir. Roma başlangıçtan beri, Hıristiyanlığın dini merkezi olmuştur. Aslında Roma, Hı­ristiyanlık öncesi de Roma paganizminin dini merkeziydi. Hıristiyanlığın 313 yılın­da Roma topraklarında serbestçe yayılma imkanı bulmasıyla Roma'nm Hıristiyan mirası açıkça ortaya çıkmıştı. Çünkü Hz. İsa'nın en önde gelen havarisi St. Petrus ve St. Paul'un cesetleri Roma'da bulun­maktadır.

Roma uzun süre papalık merkezi olarak ve bütün Hıristiyanların dini konularda ilk başvuracağı bir makam olarak kaldı. Bunun için ilk Hıristiyan kiliseleri arasın­da ve hatta birinci sıraya Roma kilisesi kondu. Papa V. Clemens 1309'da siyasi gerginlik nedeniyle papalık mekezini Roma'dan Avignon'a taşıdı. Uzun süre dini otorite ile siyasi otorite arasındaki gerginlik devam etti. 1377'de papalık merkezi yeniden Roma'ya taşındı. Ancak siyasi ve dini gerginlik bitmedi. 1420 yı­lında papa V. Martinus, Roma'yı yeniden onarmayı ve şehrin eski haline gelmesini planladı ve icraata koydu. Sonunda Ro­ma, papalığın denetimi altına girdi ve Rönesans kültürünün önemli merkez­lerinden birisi oldu. Roma'da bu dönem­de ciddi bir canlanma oldu. Ancak bu canlanma her alanda oldu. Ancak 1527'de, kutsal Cermen İmparatorluğunun, Ro­ma'yı yağmalamasına kadar sürdü. Şehir yeniden   harabeye dönmüştü. Papa V. Sixtus (1585-1590) yeniden Romayı imara başladı. Laterano ve Vatikan saraylarını yeniden yaptırdı.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda kilise yönetimi soylu ailelerin eline geçtiği için, sanata ve kültüre çok Önem verilmeye başlanmıştı. XIX. yüzylda Nepoleon'un Roma'yı işgali ile birlikte yeni bir dönem başlamıştı ve papalık devletleri Fransa'ya bağlanmıştı. Papalık, ancak 1814'de Roma'ya dönebile­cekti. İtalyanlar Roma'ya ancak 1870'de girebilmişlerdir. Bu tarihten sonra Roma, birleşik İtalya'nın başkenti olmuştur. Yeni yönetimin papalığa Önem vermemesi ve yaptığı düzenlemeden dolayı papa IX. Pius (1846-1878), kendisini Vatikan'a hap­setmişti. İtalyan hükümeti ile papalık ara­sındaki ihtilaf papa XI. Pius ile Mussolini arasında 1929'da imzalanan Laterano Antlaşması ile çözülmüştür. Beni Mussolini'nin yönetimi sırasında, Roma'da ciddi bir arkeolojik kazı başla­tılmıştır. Böylece Antik çağdan birçok eser ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca, birçok tarihi yapı ile dünyanın en meşhur başkentle­rinden birisi haline gelmiştir. Katolik kili­sesinin merkezi olan Vatikan'ın Ro­ma'da bulunması, bu şehre hem tarihi ve hem de dini bir anlam kazandırmaktadır. Roma,  dünyada inanç turizminin en önemli  merkezlerinden biridir.  Roma'da, Hıristiyanlığın varlığını canlı şekilde his­setmek mümkündür.

 

 

Roma Dini:

 

Roma çok eski dö­nemlerden beri birçok milletin gelip geç­tiği bir yer olmuştur. Bunun için de Ro­malıların dini dünyası, oldukça karmaşık bir yapı sergilemektedir. Roma dini dün­yasının temel felsefesi, krallar devrinden imparatorluk devrinin geç dönemine ka­dar, kült ve dini erkanda kendini korumuştur. Zaman içinde bölgede görülen etnik değişim, beraberinde kültürel ve di­ni değişimi getirmiştir. İtalya yarımada­sının yerleşik halkları, Hindu-Cermen ve Lâtin kavimleri görülürken, Anadolu'dan İtalya'ya birçok göç yapıldığı da bilinen bir vakadır. Diğer yandan hâlâ kökleri tartışma konusu olan Etrüskler Ro­ma'da ikamet ettikten sonra, Sardunya'ya, oradan da Korsika'ya geçtiklerini kay­naklar bildirmektedir. Yine Dinler Tarihi kaynakları, Etrüsklerin Romalılara dini ve kültürel yönden etkili olduklarını yaz­maktadırlar. Bu fikri ileri sürenlere göre daha önce Romalılar, tapınmada tasvir kullanmadıkları halde, M.Ö. VI. yüzyılın ikinci yarısında Etrüsklerin tesiri ile kült­lere özgü heykeller görülmeye başlamış­tır. Diğer yandan yapılan görkemli cenaze törenleri de kurban edilen hayvanların bağırsaklarına ya da şimşeğe bakarak ke­hanette bulunmayı Etrüsklerin öğrettiği sanılmaktadır. Etrüsklerin Romalılara yaptığı etkilerden birisi de Güneş takvi­mini, Romalıların kullandığı ay takvimi­nin yerine koydurması olmuştur. Roma kameri takvimi de on iki aydan oluşuyor­du. Ancak Etrüskler güneş takvimini kul­lanmaya başlamışlardır. M.S. IV. yüzyılda Romalılar sadece Et­rüskler değil; başka milletlerden dini yönden etkilenmişlerdir. Bu dönemde en önemli Roma kültü, Jüpiter latiaris kültü idi. Bu kült Roma İmparatorluğunun Hı­ristiyanlığı resmen kabulüne kadar ihti­şamlı şekilde gelişme göstermiştir. Bu dö­nemde Jüpiter'e Iuno ve Minerva da ilave edilmiştir. Şühpesiz bunlar, Etruria yolu ile gelen Yunan tesirini gösteriyordu. Bu iki Tanrıça, Zeus'un karısı Hera ve kızı Athena ile özdeşleştirilmişlerdi. Venüs, Fortuna ve Diana, bu dönem­de İtalyan kültüründen doğan Tanrılardır. Özellikle Diana, lâtinlerin çok saygı ve hürmet ettikleri bir Tanrıydı. Diana'nın kült yeri, Nemi gölü kenarındaki bir or­mandı. Diana kültü, imparatorluk döne­minde de varlığını korumuştur. Romalıla­rın dininde daha birçok Tanrı dikkat çekmektedir. Bu Tanrıların başka milletle­rin tesiriyle Roma'ya girdiği kabul edil­mektedir. Meselâ, ateş Tanrısı Vul-Canus, Satumus Tiber ırmağının Tanrısı olan Volturnus bunlar arasında sayılabi­lir.

Roma imparatorluğu genişledikçe Güney İtalya'daki Yunan tesiriyle daha yakın­laşmıştır. Büyük İskender'den sonra gelen imparatorluklarla Roma imparatorluğu ciddi ilişkilere girmiştir. Böylece Yunan kültleri, Roma dini hayatı üzerinde etkili olmaya başladı. Romalılarda Yunan Tan­rısı Apollon'un karşılığı yoktu. Asklepios kültü, bir veba salgınına karşı koru­yucu olarak M.Ö. 293'de Roma'ya getiril­di. Daha sonra Anadolu'nun meşhur Tan­rıçası Kybele Kültü Roma'ya gelmişti. Bu kült şekli, M.S. 204'de II. Pün savaşı sı­rasında Romahlarca benimsenmişse do, Roma devleti külte katılmayı yasaklamış­tı. Ancak daha sonra Kybele Kültü, Ro­ma'da yaygınlaşmıştı. Roma dinindeki Helenleşmenin en belir­gin işareti, M.Ö. 217'de Roma Tanrılarının da hazır bulunduğu Lectis-Ternium şenliğiydi. Bu törenin yeniliği, törende Tanrı heykellerinin bulunmasıydı. Eski­den bu tür törenlerde Tanrılar hazır bu­lunmazdı. M.Ö. 217'de düzenlenen lectisternium şöleninde Tanrı heykelleri huzurunda kültler icra edilmiştir. Bu tö­rende, Yunan kültüne ait Tanrı çiftleri oluşturulmuştur: Jüpiter ile Iuno, Mars ile Venüs gibi. Sonuçta Yunan Tanrı panteo­nuna benzeyen on iki Tanrı kümesi mey­dana getirilmişti. Böylece Roma Tanrıları, Yunan tesiri ile Yunan dini karakterine bürünmüş oldu.

Augustus döneminden sonra Doğu dinle­rinin tesiri daha çok görülmeye başladı. Doğu dinlerinde, yapılan icraatlar sonun­da Tanrıların lütfuna mazhar olma fikri işleniyordu. Hatta ölümsüzlük bile elde edilebiliyordu. Bu tesirde öncülüğü, Mısır dinleri almıştı. Bunun için önce Roma'ya İsis kültü girmişti. İsis kültü, Helenleşerek    Roma'ya girmiştir. Daha sonra Kybele'nin eşi Attis kültü dikkat çekerek, Anadolu dini hayatının etkisi görüldü. Dikkat çeken diğer bir kült biçimi ise, İran Kökenli Mitra kültü oldu. Mitra kültü, daha çok erkeklerin diniydi. Kadınlar bu dine giremiyordu. Bu din önce Asker sını­fının dini olmuştu. Augustus döneminden sonra büyü ve astrolojiye ilgi çok artmıştı, imparator döneminin sonuna doğru Gü­neş Kültü Roma'da etkili bir kült haline geldi. Auelianus döneminde (öl:275) Sol Invıctus, Roma’nın yüce Tanrısı merte­besine yerleşmişti. Hıristiyanlığın Roma topraklarında M.S. 313 yılından itibaren resmen yayılma ve propaganda imkanı bulmasıyla, Hıristiyanlık hızlı bir şekilde Roma devleti bünyesinde kabul görmüş­tü. Konstantin’in himayesinde yayı­lan Hıristiyanlık,   Milâdi 380 tarihinde Roma İmparatoru Theodos'un sal­tanatında Roma imparatorluğunun Dev­let Dini haline gelmiştir. Roma Dini konusunda yeterli kaynakların olmayışı, Hıristiyanlık öncesi Roma Dini­nin mahiyetini kesin hatlarla tespite im­kan vermemektedir. Ancak Roma Dini, bir nevi pağanist bir karakterle kendini göstermiştir. Aile ve devlet kültü üzerine oturan Roma Dini, eksiklerini, tarih bo­yunca diğer dinlerden tamamlamıştır. Roma Dini hayatını etkileyen belli başlı faktörler şunlardır:

1- M. Ö. VIII. yüzyılda, Etrüsk tesiri.

2- M.Ö. VI. yüzyılda, Yunan tesiri.

3- M.Ö. III. yüzyılda, Helenistik ve Doğu tesiri.

4- M.S. I. IV. asırda Hıristiyanlık tesiri.

 

Rudolf Karl Bultmann:

 

20 Ağus­tos 1884'de Oldenburg yakınlarında doğ­muş olan tefsirci Bultmann, bir Protestan papazının oğludur. Tubingue, Berlin, Marbourg üniversitelerinde felsefe, ilahi­yat, yorumculuk tahsili yapmış olan Bultmann 1921'den 1951'e kadar Marbourg üniversitesinde “Yeni Ahit” yorumu okutmuştur. Bultmann’ın birçok eseri vardır. Bunların en meşhuru “Histoire de la Tradition Synoptique” adlı ese­ridir.

Geliştirdiği Formangesehiete (Edebî Şekil­ler Tarihi) teorisi, İncil’in yorumuna canlı­lık kazandırmıştır. Bu teori, bugünün teolojik tartışmalarının merkezini teşkil et­mektedir. Buna göre, sözlü ve yazılı form­lar halinde ilk tanıkların geleneklerim be­lirten İncillerin, bir tarih öncesi mevcut­tur. Bunlar, sonradan düzenli yazmalarla “İnciller” halinde toplanmışlardır. Bu ye­ni İncil (şekil), imanın, propagandanın, muhitin tesiri altında “İlk Parçaların” te­kâmülü ile oluşmuştur. Böylece, tabiî sembolik düşüncenin kollektifleşme te­mayülüne uygun olarak birçok efsane­leşme icra edilmiştir, işte bundan dolayı İncillerdeki temel esasları ortaya çıkara­bilmek için, İncilleri efsanelerden temiz­lemek söz konusudur. Bu efsanevî uydurmacılığa, sonradan oluştuğuna inanı­lan bir takım rivayetler de dahildir. Bu ef­saneler arasında, İsa'nın çocukluğu ile il­gili rivayetleri, Ürdün nehrindeki vaftizi, İsa'nın çehre değiştirmesi, bir takım mu­cizeler vs. ile ilgili rivayetler bunlar ara­sındadır.

İşte bu teoriye göre, böylece her türlü ta­biatüstü unsurdan tecrid edilmiş ve olumlu bir hayata kavuşturulmuş İsa'nın tarihi ve onun gerçek tebliği ortaya çıkmış olacaktır. Bultmann'ı bir septik (şüpheci) olarak göstermek isteyen bazı yorumcu­lar, haksızlık içindedirler. Çünkü Bultmann, İncil'deki ilâhî kelâma inanı­yor. Fakat onun, Heidegger’in existansialist çizgisi içinde, şimdilik her İnsanın katılabildiği “Kilisenin, devam eden İsa'dan başka bir şey olmadığı” şek­lindeki bir proje olarak yorumlanması ge­rektiğine de inanıyor.

 

Ruhbanlık:

 

Bazı dünya dinlerinde Ruhbanlık müessesesi, çok önemli bir ku­rumdur. Bu kurum, Hıristiyanlık ve Bu­dizm gibi çağdaş dinlerde hâlâ bütün can­lılığı ile yaşamaya devam etmektedir. Ruhbanlık, birçok ilkei ve pagan toplum­da da varlığını sürdürmüştür. Din adamlığı görevini icra etmekle, ruhbanlık ara­sında çok yakın bir alâka olmakla bera­ber, her din adamı ruhban değildir. Ruh­banlığın en ayırt edici yönü, dini hiz­metleri ifâ eden kişilerin dünya ile alaka­larını tamamen keserek, kendilerini dini işlere ve ibadetlere vermeleridir. Bazı din­lerde ruhbanlık, disiplinli bir hayat tarzı sonunda meydana gelmektedir. Rahiplik kurumu, Eski Roma'da, Anadolu'da Mı­sır'da ve daha birçok yerde görül­mektedir. Ruhbanlık sınıfının en karakte­ristik özelliği, dini ihtiyaçları karşılamaktır. Yine belirtmek gerekir ki, her dini gö­revi yerine getiren ruhban sayılmaz. Me­selâ, ilkel kabile dinlerinde, dini görevleri genelde özel kabiliyeti olan kişiler üstle­nirler. Gelenek olarak ruhbanlık, toplu­mun benimsediği ilâhi güçlerin veya tabiatüstü varlıkların gerektirdiği ayinlerin kurallara uygun olarak yerine getirilme­sini sağlamaktadır. Tarih boyunca, ruh­banlar ve din adamlarının icra ettikleri en Önemli görev, kurban takdim törenlerinin yerine getirilmesi olmuştur. Eski Roma'da, Hind dinlerinde, Sümer ve Babil dinlerinde kurban takdim törenleri dikkat çekicidir. Hinduizmdeki Brahmanların en aslî görevi, hâlâ kurban takdim törenlerini yönetmektir. İnka, Maya ve Azteklerde de rahipler dini takdim tören­lerinin baş aktörlerindendir. Dini tarihte, birçok dinde görülen ruhban­lık sınıfı, günümüzde tam anlamı ile Hı­ristiyanlıkta ve Budizmde yaşamaktadır. Özellikle Hıristiyanlığın Katolik ve Orto­doks kanadında ruhbanlığın canlı şekilde yaşadığını görüyoruz. Ruhbanlığa en çok sahip çıkan Hıristiyan temayülleri, katolik ağırlıklı mezhepler olmuştur. Mistik dün­yalarında derinleşen Ortodoks kilise ma­nastırları da, Katolik Manastır ve Kilisele­rinden geri kalmamaktadır. Hıristiyanlıkta ruhbanlığın kökenleri, İsa’nın ve havarilerin hayat tarzlarından kaynaklanmaktadır. Ruhbanlığın kurum­sallaşması daha sonraki yüzyıllarda ol­muşsa da, tohumları ilk Hıristiyanlar la birlikte atılmıştır. İnciller'de, Resullerin İş­lerinde ve mektuplarında, ruhbanlığın temel felsefesini görmek mümkündür. Hz. İsa'nın aile müessesine olan ilgisizliği, bu konuda St. Paul'un bekarlığı teşvik eden nasihatleri, Hıristiyanlığın başlangıcında tam olarak uygulanmaya konmamış da olsa, sonraki Hıristiyanlık şekil­lenmesinde Ruhbanlık, Hıristiyanlıkta büyük ölçüde kabul görmüştür. Hıristi­yanlıkta Ruhbanlığın iki mekansal geliş­me gösterdiğine şahit oluyoruz: Birincisi Manastır keşişlik hayat çizgisi. İkincisi, ki­lise rahiplik çizgisi.

Katolik Hıristiyanlık bünyesinde XVI. yüzyıldaki kopuştan meydana gelen protestanlık hareketinde ruhbanlığa yer verilmemiştir. Hatta din hizmetlerini sa­dece rahiplere tahsis etmeyi de reddeden protestanlık, kadın piskopos seçerek, ka­dınların da âyin yapmasını kabul eder durumdadır. Bugün birisi, Bonn'da diğeri İngiltere'de iki protestan kadın piskopos bulunmaktadır.

Ruhbanlıkla içice olan dinlerden birisi de Budizm'dir. Dünyaya menfi bir çizgide yaklaşan Budizm, dini hayat içinde, ruh­banlığı ana prensip olarak benimsemek­tedir. Budizmin hem Mâhâyana hem de Hinâyâna kolu için rahiplik, Önemli bir dini yaşam tarzıdır. Hem Budizmin rahip­leri, hem de rahibeleri tam olarak ruh­banlığın İçinde bulunmaktadırlar. Dünya ile ilgili hiçbir şeyle ilgilenmeyen bu ruh­ban sınıfı, bütün geçim yükünü Budist cemaate yüklemiş vaziyettedir. Budist mabedleri ve Budist manastırları, ruhban­lığın gelişme ortamları olarak görül­mektedir. Tibet Budizmi olarak Tibet'te bilinen Budizm, Dalay Lamaların önder­liğinde, Budist rahipleri ruhbanlığı en sert şekilde bir hayat tarzı olarak göstermeye devam etmektedirler. Hem Katolik Hıristiyanlıkta, hem de Budizmde ruhbanlık, Manastırla-Mabedde birleşmiş vaziyettedir. İslâmiyette ise, ruhbanlığa giden yollar kapanmıştır.

İslâmiyet hayatla bütünleşen bir ahlâk ve din anlayışı sergilemekte ve dini hizmet­leri yapanlara manevi bir otorite hakkı vermemektedir.

 

Rus Ortodoks Kilisesi:

 

Hı­ristiyanlık, Slav ırkı arasında X. yüzyılda yayılmaya başlamıştır. I. Vladimir döne­minde 988'de Hıristiyanlığı devlet dini haline getiren de KİEV devleti olmuştur. Rusya'da kilise yapısı ve yönetimi İstan­bul Roma Ortodoks kilisesi tarafından idare edilmiştir. Bu durum 1504'ten 1453 yılma kadar devam etmiştir. İstanbul'un Türkler tarafından fethedilmesinden son­ra, Moskova patrikliği kendisini üçüncü Roma yapma idealine kaptırmıştır. Aslın­da Rus Ortodoks kilisesi, 1439 yılından itibaren bağımsızlık sevdasına kapılmıştır. 1589 yılında Moskova Metropoliti İov patrikliğe yükseltilerek, İstanbul, İskenderiyye Antakya ve Kudüs pat­rikliğinden sonra beşinci patriklik merke­zi haline gelmiştir. Ancak Moskova pat­rikliği çevredeki tüm Ortodokslar bünye­sinde temsil gücünü gösterememiştir. Uk­rayna'da 1458-1687 arasında Polonya'nın denetimindeki bölgede, İstanbul Rum-Ortodoks kilisesine bağlı “Kiev ve Bü­tün Rusya” metropolitliği varlığını ko­rumuştur. 1596 yılındaki bir değişimle din adamlarının ve halkın büyük bir kısmı Brest-Litousk'taki katoliklerle birleş­mişti. Ancak, 1687'de Kiev metropolitliğinin Moskova patrikliği ile birleş­mesinden sonra, bir kısmı yeniden Orto­doksluğa dönmüştür. Çar I. Petro (Büyük) 1721'de Moskova patrikliğini devre dışı bırakarak devlet denetiminde bir konsey oluşturmuştur. 1917'de komünist devrimden kısa bir süre önce, Moskova patrikliği yeniden kurulmuştur. Bu dönemde patrik Tihon ol­muştur. Komünist dönemde Moskova Or­todoks patrikliği devletin kontrolüne gir­di ve devlet, yenilenmiş kiliseyi destek­lemeye başladı. 1922'de patrik Tihon görevden alındı ve yetkiler yeniden konseye devredildi.

Patrik Tihon 1925'de öldükten sonra komünist partisi, yeniden patrik seçimini yasakladı. 1927'de metropolit Sergius, Sovyet hükümetine ve devletine bağlılığı­nı ifade ederek güven tazeledi ve kilise-devlet ilişkileri kısmen barış içine girmiş oldu. Ancak, bölünmelere yol açtı. Ame­rika ve Batı Avrupa'daki Rus metropo­litleri Moskova   ile ilişkilerini kestiler. 1939'da başlayan ikinci dünya savaşı, Rusya'da komünist devletin din politika­sını yumuşattı. 1943 yılından itibaren iyi­ce yumuşadı.  Bu durumdan yararlanan Rus Ortodoks patrikliği, yemden topar­landı ve yeni bir din politikasından istifa­de eden Moskova patrikliği, ilahiyat okul­ları açarak dini hayatı zenginleştirmeye çalıştı. Kapatılan kiliseler yeniden açıldı. Çünkü savaş yıllarında komünist şefler de dahil, her Rus vatandaşı, dindarlıkla-milliyetçiliği aynı paralelde görmek zo­runda kalmışlardır. Böylece, Savaş öncesi “Afyon” olarak gördükleri dinden,  ko­münist şefler; savaş sonrası, moral almak zorunda kalmışlardır. Bu dönemde açık kilise sayısı yirmi beş bine varıyordu. Ancak 1959-1964 yıllarında Kruşçev dö­neminde yeniden din düşmanlığı yapıl­maya başlandı ve birçok kilise yeniden kapatıldı. Böylece açık kilise sayısı on bi­ne inmişti. Yine de Moskova patrikliği, Rus devletinin kontrolünde yaşamaya devam etti. Hatta Moskova patrikliği dünya barışı için çaba sarf etmeye başladı.

Donemin Moskova patriği olan Pimen, âdeta papanın oynadığı rolü üstlenmeye çalışmıştı. Hatta Rus politikası gereği pa­payı, Amerikan Emparyalizminin işbirlik­çisi olarak görüyordu. Vatikan'ın 1962-1965 yıllarında Roma'da gerçekleştirdiği II. Vatikan Konsilinden sonra başlattığı Diyalog çalışmalarına Rus Ortodoks kili­sesi de zahiren destek vermiş görünmüş­tür. 1990 yılında Rusya'nın çöküşüne ka­dar Moskova patrikliği zaman zaman dini yönden rahatlama dönemlerini yaşamış da olsa, Komünist yönetimden çok zarar görmüştür. Bunun için Rus Ortodoks kili­sesi sürekli göç vermiştir. İşte bu göçlerle Pariste Saint-Serge İlahiyat Enstitüsü kurulmuştur. Amerika'da ise, New-York'ta, Amerika Ortodoksluğunun bir meyvesi olarak Saint Vladimir papaz okulu açılmıştır. Bugün Japonya'da ve Amerika'da Rus göçmenlerin kurduğu Ortodoks kiliseleri, bağımsız olarak ça­lışmalarını sürdürmektedirler. Amerika'­da Ortodoks kiliselerinin temellerini, Moskova metropoliti olan ve komünist yönetime bağlılığını yeminle ifade etme­yen Platon atmıştır. 1970'de Moskova pat­rikliği, Amerika'daki bağımsız Ortodoks kilisesini tanımak zorunda kalmıştır. Aynı yıl, Japonya'daki Ortodoks kilisesini de tanımıştır.

1985'de Mihail Gorbaçov'un başlattığı şef­faflık ve yeniden yapılanma hareketinden sonra Rus Ortodoks kilisesi, üzerindeki baskılardan tamamen kurtulmuştur. Hatta Balkanlardaki demokratikleşme hare­ketinde Balkan Ortodoks kiliselerinin rolü çok büyük olmuştur. Bugün Rus Orto­doks kilisesi, yetmiş yıllık baskı ve zul­mün izlerim izale etmek için çaba sarf etmektedir. Ancak, Rus Ortodoks kilisesinin geçmişin bıraktığı izlerini kısa bir zamanda silmesi mümkün görülmemek­tedir. Çünkü Rus Ortodoks kilisesinin ki­lise mülkleri tamamen dağılmış vaziyet­tedir. Moskova patrikliğinin yönetimi al­tında bütün bunların yeniden düzenlen­mesi ve yetmiş yıllık dinsizlik hayatının bıraktığı psikolojiyi tamir etmesi için, sa­dece Ortodoks kilisesinin değil; diğer dini kurumların da çok çaba sarf etmesi ge­rekmektedir.

 

Russel Bertrand:

 

18 Mayıs 1872'de doğdu ve 1970'de öldü. Bir asırlık bir ömür sürmüştür. Matematik, mantık ala­nında, siyaset ve felsefe alanında önemli çalışmalar yapmıştır. İyi bir eğitim alarak yetişmiştir. 1890'da Cambridge'de Trinity College girmiş ve dikkat çeken bir öğrenci olmuştur. Havariler kulübüne üye olmuş­tur. Bu okuldan 1893 yılında mezun ol­muş ve felsefeyle ilgilenmiştir. 1894 yılın­da ahlâk bilimleri bölümünden mezun olmuştur.

1894 yılında Amerikalı bir Quaker olan Alys Pearsall, Smith ile evlenmiştir. Almanya'da iktisat tahsili yapmış ve İngiltere'ye dönüşünde London School of Economics and Political Science'da ders vermeye başlamıştır. Çok yönlü bir adam olan Rusell, ilk kitabını “Alman Sosyal Demokrasisi” adıyla, 1896'da yayın­lamıştır. “Geometrinin Temelleri Üzerine Bir Deneme” isimli teziyle Trinity College'e öğretim üyesi olarak kabul edilmiştir. 1940 yılında yayınladığı “Anlam ve Doğruluk Üzerine Bir Soruşturma” isimli kitabıyla, insan bilgisinin kuşkulu yönlerini incelemiştir. 1948 yılında yayınladığı “İlimden Beklediklerimiz” isimli eseride aynı doğrultuda bir çalışmayı ortaya Rusell’in önemli eserlerinden birisi olan “Matematiğin İlkeleri” isimli eseri 1903 yılında yayınlanmıştır. Russel bu eserde Matematik-Mantık ilişkisini açıklamaya çalışmıştır. Bu doğrultuda Russel’in yaz­dığı diğer kitaplar ise şunlardır: “Madde­nin Analizi-1927,” Zihnin Analizi-1921”, “Leibniz Felsefesinin Eleştirel bir Açıkla­ması” isimli kitabından sonra Russell, mantık ve matematikle ilgili önemli eserini yayınladı. (1903)

Russell, bu yoğun çalışma şamasının için­deyken ani bir “mistik aydınlama” içine girmiştir. Bu psikoloji ile birlikte “Özgür İnsanın İbadeti-1902” isimli çalışmasını ortaya koydu. XX. yüzyılın ilk çeyreğin­deki I. dünya savaşı sırasında passifizmi seçen Russell, matematiksel felsefeyle ça­lışmalarını sürdürürken, siyasetle de ilgi­lenmiş ve 1920 de yazdığı “Bolşevizm uy­gulaması ve Bolşevizm Nazariyesi” isimli eseriyle, totoliter rejime karşı olduğunu belirtmiştir. 1920’lerde de çok yönlü ça­lışmalarını sürdüren Russell, 1925'te “İnandıklarım”, 1929'da “Evlilik ve Ahlâk”, 1931'de “Bilimden Beklediklerimiz”, 1932'de Eğitim ve Toplum Düzeni” İsimli çalışmalarını ortaya koymuştur. 1927 yılında karısı Dora İle birlikte Petersfield yakınında “Telegraph House” da deneysel bir okul açmıştır. 1931'de ağabeyi sinin ölümüyle, kontluk unvanını almıştır. 1938'de Münih'te İngiliz politika­sını desteklemiştir. Hitler aleyhinde fikir­lerde bulunmuştur. 1938-1939 yıllarında Amerika'ya gitmiştir. Amerika'da, ahlak kurallarına aykırı cinselliği savunduğu iddiasıyla tepki almıştır. Daha sonra Pennsylvania'daki Barnes Vakfı'nda kon­feranslar vermek üzere beş yıllık bir an­laşma imzalamıştır. Ancak anlaşma 1943'de geçersiz sayılmıştır. 1945'de “Batı Felsefesi Tarihi” isimli kitabını yayınla­mıştır. Bu kitap, hem Amerika'da hem de İngiltere'de çok satılan kitaplar arasına girmiştir. 1944'de İngiltere'ye dönen Russell, yeniden Trinity College'de göreve başlamıştır.

İkinci dünya savaşını takip eden yıllarda Russell’in şöhreti gittikçe arttı. 1949'da Li­yakat Nişanı, 1950'de Nobel Edebiyat ö-dülüne lâyık görüldü. 1952'de Russell, ikinci evliliğini, Amerikalı Edith Finch'le yaptı. Bu yıllarda dünyada sosyalist akım­lar büyük kabul görmeye başladı ve Russellde sol akımlara karşı ılımlı tavrı ile bu kesimin ilgisine mazhar oldu. Onun bu ilgiye sahip çıkmasını, Nobel ödüllü bilim adamları eleştirdi ve geleneksel değerlere saygılı olmasını belirttiler. Ancak Russell, çizgisini sürdürdü. Amerika'nın Vietnam politikasına karşı çıktı. Fransa'da Jean-Paul Satre gibi var oluş felsefecileriyle iş­birliği yaptı.

Russell’in hayatında dinin yeri var mıydı, yok muydu? Bu, üzerinde durulması ge­reken bir konudur. Russell, daha gençlik yıllarında dini konularda septik bir tavır sergilemiştir. Daha on dört yaşındayken “özgür irade, ötümsüzlük ve Tanrı prob­lemi” konularında şüphesini izhar etmiş­tir. Bu tavrın rahatsız edici psikolojik ezikliğinden dolayı on sekiz yaşlarında Deist Tanrı inancının içine girmiştir. Fakat kaynakların verdikleri bilgilere göre on sekiz yaşında S. Mill’in, hayatını okuya­rak, Ateist çizgide yer almıştır. Russell, eserlerinde Tanrı problemleriyle meşgul olmuştur. Russell, Tanrı proble­minin tartışma konusu yapılması tarafta­rıdır. Russell, Tanrı veya Tanrılar kelime­sini kullanmaktadır. Russell, “Yüce Tanrı” kavramı olarak Tanrıya yaklaşır. Hıris­tiyan teolojisi açısından Tanrıya yaklaş­maz ve bunu benimsemez. Hatta Tanrının varlığı ile ilgili delilleri tenkid eder. Russell'e göre Tanrıyı ispat zordur. Bunun İçin Ateisttir. Tanrının varlığını isbat için ileri sürülen ontolojik delil, eksiktir ve ye­tersizdir. Ona göre bu delil, tümden gelim metodunu kullanmakla, modern mantığın kurallarını uygulamamaktadır. Tanrı ko­nusunda Kozmolojik delili de tenkid et­miştir. Bu delilinde Tanrıyı isbat edeme­diğini belirtmektedir. Teolojık delilin ise, tesadüfü ortadan kaldıramadığını söyle­mektedir.

Sonuç olarak Russell, Tanrı-Alem arasın­da hiçbir münasebetin olmadığını ileri sürmektedir. Ancak hayatı boyunca Russell, yinede tek düzeyde gitmemiş ve Teist, Deist ve Ateist çizgide zikzaklar çizmiştir. Bunun için de Tanrının yok ol­duğunu değil; Tanrının yokluğunun da ispatlanamayacağını ortaya koymaya ça­lışmıştır. Bu açıdan Russell’in bir Agnos­tik olduğunu söyleyebiliriz.

 



[1] Tekvin,çıkış Levililer, Sayılar, Tesniye, İşaya

[2] Yunus: 10/92.

[3] Tekvin,çıkış Levililer, Sayılar, Tesniye, İşaya