Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 22 S - Index Web

S. 3

Sabatay Sevi (Tsvi):3

Sabbat:4

Sabiiler:4

Sadhana:7

Sâdhu:7

Sadukiler:7

Saint André Roublev:8

Saint Gregoire Palamas (1296-1359):8

Saînt Jean De La Croix:8

Saint-Simon (1760-1825) :9

Sakrament:9

Sakya-Sakyapa:9

Salienler:9

Sam-Yé:10

Sâma-Veda:10

Samâdhi:10

Samaritenler:10

Samkhya:11

Samsâra:11

Samskâra:12

San Jiao:12

Sangha:12

Sannyâsin:13

Sanskritçe:13

Sartre Jean-Paul (1905-1980):13

Sarvâstivâdın:14

Sati:14

Satyagraha:14

Saul:15

Savunma (Apologétique):15

Scheler Max (1874-1928):15

Schieımachbr Friedrich (1768-1834):16

Schimidt. P. Wılhelm (1868-1954):16

Seba:18

Sebt:18

Sefaradlar (Sépharades):19

Sefer Ha-Bahir:19

Sefer Ha-Temuna:20

Sefer Yetsira:20

Sefer Ha-Zohar:20

Sefirot:21

Seltik Dini (Celtic Religion):21

Sembol:21

Semitik:22

Sfenks:22

Shaker'ler:22

Shakti Ve Shaktisme:23

Shankara:23

Shântideva:23

Shıngon:23

Shinran:24

Shiva:24

Sharadda (Budizmde):24

Shraddhâ (Hinduizmde):25

Shruti:25

Shudra:25

Shûnyata:25

Sır Dinleri:26

Sihizm:26

Sina Dağı:27

Sinagog:27

Sinod (Synod):28

Siyantoloji:28

Siyonizm:29

Skolastisizm:30

Smıth Joseph:30

Smriti:31

Sol (Güneş):31

Soma:32

Son Yağlama (Hastal Yağlama):32

Son Yargı:32

Söderblom Nathan (1866-1931):33

Sören Kierkegaard:33

Spenta:33

Stuacılık:34

Stûpa:34

Su (Vater = Eau):34

Sûtra:35

Süleyman (Hz.):35

Sümer:36

Sümer Dili:36

Sümer Dini:36

Sünnet Olma:38

Swamı:46


S

 

Sabatay Sevi (Tsvi):

 

İbranice Şabatay Zevi olarak söylenmektedir. 23 Temmuz 1926 yılında İzmir'de doğmuş ve 1976'da bugün, parçalanmış Yugoslavya toprakla­rında bulunan Ulcini'de vefat etmiştir. İzmirli bir tüccarın oğiu olan Sabatay Se­vi, iyi bir eğitim görmüştür. İzmir’in meş­hur hahamlarından İsak d'Alba'nın ted­risinde yetişmiştir. Genç yaşında Tora ve Kabbala konusunda ciddi bir ilmi biriki­me sahip olmuştur. Sabatay Sevi, ilk tahsilinden sonra Kabbalist âlim Kavâskâpâ'dan, (Toref Eskapa) Yahudi mistisizmi üzerinde dersler almıştır. Bu tahsil gereği Sabatay’ın ilgisi gittikçe Kabbalizme doğru kaymıştır.

Kavaskâpa'ın (Tosef Eskapa) okulunun adı o günlerde “Yeşiba” okuluydu. Sabatay Sevi bu okulda on beş yaşında Kabbala'yı öğrenmiştir. Ayrıca Sabatay’ın çocukluğu, hep ilim meclislerinde geçmiş, bu ortamda iyi yetişme imkanı bul­muştur. Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerin­den yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. On sekiz yaşında, öğretmenliğe başlamıştı. Ona göre gerçek dünya, sadece “Kabbala’nın dünyasıydı”. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin ediyordu. Kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçiriyordu. Bu arada Sabatay'dan sudur eden bir takım mucizeler olduğu ve vücudundan koku­lar yayıldığı propagandası yapılıyordu. Bütün bu şeyler,  onun âdeta mesihliğe hazırlandığı imajını veriyordu. Bunu hem kendisi, hem de hayranları sürekli canlı tutuyordu. Zamanın kötü bir durum arz etmesi, mesih beklentisini körüklü­yordu, işte zamanın şartlarını değerlendi­ren Sabatay Sevi'nin şu sonuca vardığını kaynaklar belirtmektedir. “Mevcut din­ler, binlerce yıl önce ortaya çıkmışlardır. Artık bu dinler, bugünkü insanları tat­min edecek durumda değildir. İnsanlık her gün yeni  bir âleme doğru git­mektedir. Dinden uzaklaşma dolayısıyla ahlaken bozulma oluyor”. Sabatay Sevi, dönemindeki bozulmaları ifade ettikten sonra, bunun çarelerini de ortaya koyma­ya çalışıyordu. Yani bir anlamda prob­lemin yegane çözücüsünün de kendisinin olabileceğini imâ ediyordu. Özellikle Yahudi muhitlerde XVII. yüz­yılda bir mesihin geleceği fikri iyice yayılmıştı. Bilhassa halk kesimi, bunun çok yakında olabileceğine inanıyordu. Sanki Sabatay Sevide bu düşüncede idi. O da Kabalist matematiğe göre Mesihin gelece­ğine iyice inanmıştı. Tora'daki bazı sözle­rin matematiksel okunuşu Mesihin gelme zamanının 1648 yılı olacağım belirtiyordu. Yahudi düşüncesine göre Mesih, Yahudi milletinin zulümler canına tak ettiği za­man, geleceğine ve Sabatay’ın etrafındaki insanlar onun beklenen mesih olduğunu yaymaya ve kendisinin de bu propagan­dayı desteklediğine dair ciddi işaretler vardır. Gerek Avrupa'da ve gerekse Os­manlı devletinin hudutları içindeki Ya­hudi ve Hıristiyanların mesih beklentisini değerlendiren ve öteden beri böyle bir beklentiyi kullanmak istediği açık olan Sabatay Sevi'nin, evlendiği kadınlara yak­laşmaması, zahidane bir hayat tarzı yaşar görünmesi, onun hep bu emel içinde olduğunu göstermektedir. Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen Mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada Sabatay Sevi yirmi iki yaşındadır. Sabatay Sevi'nin “Mesih”lik iddiası İzmir'de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi ha­hamları, ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında veya birkaç yıl sonra İzmir'i terk etmek zorunda kalmış­tır. İzmir'den sonra, İstanbul'a geldiğinde bazı kaynaklar ittifak halindedir. Sabatay Sevi'nin İstanbul'da Abraham Yachi isim­li bir hahamla işbirliği yap tığından bahsedilmektedir. Bu hahamın, Eski Ahidden uydurduğu “Mezamîr-i Süley­man Tefsiri” adlı risalesini, Sabatay Sevi'ye verdiğinden söz edilmektedir. Bu ri­salede beklenen mesihin 1648 değil 1666'da geleceğinden söz edilmektedir. Risalenin muhtevası şöyledir: “...1626 se­nesinde Sabetay isminde bir erkek çocuk dünyaya gelecek ve büyük ecderhayi ye­necek, o gerçek mesih olacak ve silahsız dövüşecek” [1]Bu risalenin uydurma olduğu konusunda birçok şey yazılmışsa da, Sabatay mesihlik iddiasına devam etmiş­tir. Hatta İstanbul'dan Sefarad Yahudi­liğinin güçlü olduğu selanik'e geldiği söylenmektedir. Orada, şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin'e ve Ka-hire'ye gitmiştir. Kahire'de Sara isimli bir kadınla evlenmiştir. Kudüs'te büyük bir hüsnü kabul görmüştür. Kudüs'te Gazzeli Natan isimli bir genç, mesihin haberciliği rolünü üstlenerek ilân etmeye başlamıştır. Natan, İsrail’in yeni­den kurulacağı Sabetay’in kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği haberlerini yayıyor ve 1666 yılının kıyametin kopa­cağı yıl olduğunu söylüyordu. Ancak Sa­batay Sevi, Kudüste fazla kalmamıştır. Çünkü hahamlar aleyhinde propaganda yapıyorlardı. Bunun için 1665 yılında İz­mir'e dönmek zorunda kaldı. Sabatay İz­mir'de iyi karşılandı. Yahudilerin yeni yıl bayramında mesih olduğunu açıkça ilân etmişti. Artık Sabatay Sevi'nin şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Lond­ra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır. Osmanlı Devleti durumdan endişe etmeye başlamıştı. Bunun üzerine 1666 yılında İstanbul'a gelen Sabatay Sevi tutuklanmıştır. Daha sonra Çanakkale’de bir kalede hapsedilmiştir. Bu kaleye, Sabatay’ın müritleri, “Migdal Oz” yani “güç kalesi” adını vermişlerdir. IV. Mehmed Edirne'de Sabatay Seviyi huzu­runa çağırmış ve Sabatay Sevi'nin, Şeyhu'l-İslâm Minkârizade Yahya Efendi ve Vani Efendi tarafından sorgulaması yapılmıştır. Bu sorgulama sırasında Sabatay müslüman olduğunu ilân etmiş­tir. Böylece adı “Mehmet Efendi” olmuş ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır. Zahiren müslüman olan Sabatay, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmiştir. Hatta gizlice ayinler yaparak, müritleriyle mesihliği yaşattığı öğrenil­miştir. Osmanlı güvenlik teşkilatı onu ye­niden İstanbul'a daha sonra da Arnavut­luğa sürgün etmiş ve orada ölmüştür. [2]

Sabatay Sevi'nin ölümünden sonra karısı ve kardeşi Abdullah Yakubu, Sabatay Sevi'nin oğlu olduğunu beyan ederek Mesih vekili olduğunu ilân etmişlerdir. Sabatay m bazı müritleri bunu kabul ede­rek ona inanmışlar, fakat bir kısmı kabul etmemişlerdir. Kabul etmeyenler, Mustafa Çelebi adlı birinin liderliğinde yeni bir grup oluşturmuşladır. Bunlar yeni bir yol deneyerek, Sabatay Sevi'nin Osman adlı bir çocuk olarak yeniden dünyaya geldi­ğine inanıyorlardı. Bunun üzerine, Osman baba, Osman Ağa, ya da Bevvab Osman adıyla efsanevi bir mesih vekili ortaya çıkmıştı. Sabatay Sevi'ciler, Sabatay’in mesihlik iddiası ile Yahudilikten uzak­laşmasını masum göstermeye çalışarak, onun din değiştirmesini mesihliğe doğru bir adım olarak yorumladılar. Bunlara gö­re, “insan, kendi içinde Yahudi kaldığı sürece dışa yönelik yaptıklarının öne­minin olmadığına dikkat çektiler”. Sabatay Sevi'nin bu yaşam tarzı ile ortaya koyduğu prensipler ise şunlardır:

1- Allah birdir. Ondan başka Tanrı yok­tur.

2- Onun Mesihinin hakiki Mesih ol­duğuna, ondan başka kurtarıcı ol­madığına, Sabatay Sevi'nin Davud nes­linden geldiğine iman edilsin.

3- Yalan yere yemin edilmesin.

4- Tanrının adı anıldığı zaman saygı gös­terildiği gibi, Mesihin adı anılınca da say­gı gösterilsin.

5- Mesihin sırrını anlatmak için top­lantıdan toplantıya gidilsin.

6- Sabatayistler arasında katiller bu­lunmasın.

7- Kislev ayının (Yahudi yılının do­kuzuncu ayı) on altıncı günü herkes bir evde toplanarak  Mesih hakkında   ve “Mesihin imanının Sırrı” hakkında duy­duklarını biri birine anlatsın.

8- Aralarında zina hüküm sürmesin.

9- Yalancı şahitlikte bulunulmasın.

10- Hiç kimse sarık imanına (İslâmiyete) inansa dahi zorla sokulmasın.

11- Aralarında kıskançlar ve kendilerine ait olmayan şeylere göz dikenler olmasın.

12- Kislev ayının on altısındaki bayram sevinçle ilân edilsin.

13- Biribirine karşı merhametle davranılsın ve kendine yakın olanların arzu­larına kendi arzusu imiş gibi gayret göste­rilsin.

14- Her gün gizlice Mezamir (Hz. Da­vud'un Mezmuru) okunsun.

15- Her ay, ayın doğuşu tetkik ve müşa­hede olunsun ve ayın yüzünü güneşe çe­virmesi ve ayla güneşin karşı  karşıya, yüz yüze bakışmaları için dua edilsin.

16- Türklerin âdetlerine, onların gözlerini örtmek için dikkat edilsin. Ramazan oru­cunu tatbik etmek için sıkıntı gösterilme­sin ve aynı şey kurban için yapılsın. Gö­zün gördüğü her şey ifâ edilsin.

17- Müslümanlarla nikah yapılmasın.

18- Çocukları sünnet etmek için itina olunsun. Bu, mukaddes milletten ha­yasızlığı kaldırmak içindir. Görüldüğü gibi Sabatay Sevi'nin ortaya attığı prensipler Yahudiliğin on emrinden mülhem olarak tespit edilmiştir. Buna göre en önemli hadise “müslüman gibi gö­rünüp Yahudice yaşamak”, Sabatay Sevi hareketinin ana felsefesi    olarak gö­rünmektedir. [3]

 

Sabbat:

 

İbranice istirahat etmek anla­mına gelen Shabbat kelimesinden gelmek­tedir. Haftanın yedinci günüdür. Bu günü kainatın yaratıcısı ilân etmiştir. Cumartesi günü Yahudiliğe göre “Rabbin günü­dür”. Rabb, O gün yaratılışı bitirmiştir. Bunun için Sabbat kelimesi “durdurmak” anlamına da gelmektedir. Bu konuda Tekvin kitabının I. babında ve II. babında bilgi verilmektedir. Yahudi geleneğine göre, bu güne herkes saygı göstermelidir. Bugün bütün faaliyetler durdurulmalıdır. Yahudilik dinî hayatın merkezine “cu­martesine riayeti” koymuştur. O gün için tüm faaliyetler yasaklanmıştır. Cumartesi günü, cuma akşamı başlar (takriben gü­neşin batışından bir saat önce) cumartesi akşamı sona erer. Bugün istirahate, ibade­te ve Tevrat okumaya tahsis edilmelidir. Bazı Hıristiyan mezhepleri özellikle Adventistler cumartesi gününe saygı gös­termektedirler. Ancak, bazı modem Ya­hudi mezhepleri bu günün yasağının kal­dırılması için faaliyet göstermektedirler. Bunlar reformist Yahudi mezhepleridir.

 

Sabiiler:

 

Mandeen veya Mandayya di­ninin tarihçesi üzerinde birçok tez ileri sürülmüştür. Ancak Mande dininin Babil'e dayandırılması ve gnostik teoriler ihtiva etmesi üzerindeki eğilim genellikle kabul edilen bir tez olarak görülmektedir. Böylece Mandeenlerin esas vatanlarının güney Mezopotamya olduğu hususu da kabul edilmektedir. Ancak buna karşı ge­liştirilen tezler de vardır. Bunlardan birisi bizzat Sâbiî geleneğinin kabul ettiği tezdir ki buna göre Sâbiîler’in asıl vatanları, Filistin-Ürdün bölgesi görünmektedir. Sâbiîler konusunda ileri   sürülen   tezler bunlardan ibaret değildir. Ancak bu tezle­rin hepsini anlatmak için burası uygun değildir. Burada belirtmek istediğimiz temel konu, Sâbiîlik konusunda gerek Sâbiîlerin kendileri ve gerekse Batılı bilgin­ler, birçok araştırma yapmışlar ve bu alanda çok önemli kaynaklar ortaya çık­mıştır. Belki de Sâbiîler konusunda en güvenilir kaynak Sâbiî kaynaklardır. Sâbiîler kendi dinlerini, Hz.Adem'e ka­dar varan bir tarihe yerleştirmektedirler. Buna göre, ışık elçilerinden olan Manda, Hz. Adem ve eşi Havvayı kötü güçlerden koruma yollarını öğretmiştir. Ancak Sâbiîler, din kurucuları hakkında fazla bilgiye sahip değillerdir. Sâbiîlik hakkın­da en eski bilgiyi veren Romalı yazar Plini'dir, Plini, Sâbiîlerin M.S. I, yüzyılda Fi­listin'den göç ettiklerini yazmaktadır, Plini, Sâbiîlerin kendilerine Mandanı de­diklerini belirtmektedir. Mandanı kelime­siyle Mandaye kelimesi arasında ciddi şe­kilde benzerlik görülmektedir. Sâbiî kutsal kitaptan olan Ginza ve Ha­ran Gavaita'da Sâbiîlerin ana vatan­larının Filistin-Ürdün bölgesi olduğu söy­lenmektedir. Yine kendi ifadelerine göre Sâbiîler, Yahudilerin baskıları sonucu bölgeyi terk etmişlerdir. Nitekim Sâbiî geleneğindeki bazı unsurlar bu bölgenin izini taşımaktadır. Bunlardan en önemlisi Sâbiîlerin kullandığı Mandeencedir. Bu dilin Aramca ile ciddi akrabalığı vardır. Mandeencenin yazı karakteri, Harran bölgesinde yaşamış olan Nebatlılar'ın ya­zı karakteriyle yakınlık göstermektedir. Sâbiîliğin ne zaman doğduğu ve nasıl ge­liştiği konusunda elimizde çok açık bilgi­ler yoktur. Buna göre Sâbiîliğin, Hıristi­yanlık öncesi çağdan zamanımıza kadar geçirdiği süreçte birçok kültürlerle sentez yaparak geliştiğini söylememiz mümkündür. Bunun için Sâbiîlikte hem Yahu­dilik, hem Hıristiyanlık hem de diğer dinî kültürlerin tortularını bulmak mümkün­dür.

Sâbiî dininde dikkat çeken özelliklerden birisi de Gnostik unsurlara fazlaca sahip olmasıdır. Sâbulik hakkında en doğru bil­giyi kendi kutsal kitapları olarak kabul et­tikleri kitaplarda bulmak mümkündür. Sabitlerin en önemli kutsal kitapları Gin­za Rabba (Büyük Hazine) veya Sidra Rabba (Büyük Kitap) gibi isimlerle anı­lan Ginza'dır. Bu kitapta muhtelif konu­lar ele alınmıştır. Hatta bu kitap ikiye ay­rılmaktadır: Sağ Ginza, teolojik, mitolojik ve dünyanın yaratılışı ile ilgili konulara ağırlık verirken; Sol Ginza, psikolojik ve eskatolojik konulara ağırlık vermektedir. Sağ Ginza, on sekiz kısımdan meydana gelmektedir.

Ginza ilk defa 1813 yılında İsveçli bilgin M. Norberg tarafından bilim dünyasına kazandırılmıştır. Daha sonra M. Litbarski önemli bir önsözle Ginza 'nın Almanca bir tercümesini yayınlamıştır. Yine daha sonraki yıllarda Ginza'nın bazı bölümleri İngilizceye tercüme edilmiştir. Sabitlerin kutsal kabul ettikleri başka kitaplar da vardır:

1- Draşia d. Yahya' (Yahya'nın öğretileri)

2- Draşia d Malke (Kralların öğretileri) Her iki kitapta da işlenen konularda Ya­hudi ve İslâm kültürlerinin izleri görül­mektedir. Bunun için Draşia d Yahya ki­tabının İslâmî devirde derlendiğine dair görüşler ileri sürülmüştür.

3- Qolasta (övgü): Bu koleksiyon da çeşitli dua ve ilâhiler vardır. Günlük ibadetlerde okunması gereken dualar toplanmıştır. Bu dua ve ilahiler vaftiz ve ölü ile ilgili dua­lar ve ilahilerdir. Bu kitap üzerinde yapı­lan çalışmalar onun M.S. III. yüzyıla ait olduğunu ortaya koymuştur. Sâbiîlik üzerinde yapılan çalışmalarda Sâbiî   rahiplerinin     kullandığı Batınî (Esoterigue)   metinlerin   olduğundan   da bahsedilmektedir. Bu Metinler Şunlardır:

1- Alf Trisar Şuialîa: İbadetler hakkında, ilmihal tipi sorular ve cevaplar şeklinde bilgi verilmektedir. Yedi bölümden olu­şur.

2- Alma Rişaia Rabba: Büyük ve küçük alem olmak üzere iki kitap şeklindedir. Ezoterik bilgilerle büyü ile ilgili bilgileri ihtiva eder.

3- Divan Malkuta Alaita (ilahi krallık di­vanı): Rahipliğe giriş merasimlerini an­latmaktadır.

4- Taraşa d Taga d Şişlam Rabba (yüce Şilam’ın rahipliğe girişi): Bu kitap rahipli­ğe giriş törenini anlatmaktadır.

5- Divan Masbuta d Hibil Ziva (Hibil Ziva’nın Vaftizi ile ilgili Divan): Bu kitap Hibil Ziran'ın karanlıklar ülkesine yaptığı seyahatten ve temizlenmesinden bahset­mektedir.

6-  Şerh d Qabin d Şişlam Rabba (yüce Şişlam’ın evliliği ile ilgili açıklama).

7- Zihnin Raza Kasia (gizli sır Zihrun): Tarih boyunca. Sabitliğin inançları ve iba­det şekilleri, muhtelif kültürler ve dinler­den etkileşerek karışık bir kompozisyon şeklini almıştır.

Sâbiîlik'teki temel inanç esaslarını aşağı­daki başlıklar altında gösterebiliriz:

1- Hayat Prensibi: Bu prensip, kadir ve güçlü bilinmez bir prensib olarak görülür. Bu adetâ İslâmiyetteki besmele gibi, her işin başında tekrar edilir. Hatta kitaplar bununla başlar.

Sâbiîlik Hayat prensibi ile âdeta kadiri mutlak bir yaratıcıyı ifade etmeye çalış­maktadır. Bu inancın zaman içinde gnostik bir çehre kazandığı söylenebilir.

Nitekim “Hayat prensibi” inancı içinde rakip iki varlık dikkat çekmektedir. Buna göre bir tarafta aydınlık ve bereket, diğer yanda karanlık ve yokluk bulunmaktadır. Sâbiîlikteki bu inancın gerisinde Zerdüştlüğün izlerini görmek mümkündür. Sâbiîlikte iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık üzerinde birçok felsefe geliştiril­miştir. Ruh inancı, Peygamberlik inancı gibi konular müphemde olsa bu ebedî re­kabetin içinde izah bulmaktadır. Sâbiîliğe göre ruh, temiz bir şekilde dünyaya gel­miştir. Kötü güçler onu kuşatmış ve kendi temiz benliğini unutmuştur. Bunun için ruhun çok önemli bir kurtuluş sürecine girmesi gerekmektedir. Bunun yegane yo­lu, ruhun ışıkla aydınlanmasıdır. Bunun için elçi olan Manda d Hiia gönderilmiş­tir. Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber ve elçi kelimesi olarak Nbiha kelimesi kullanılır. Peygamberlik inancı İçine Ya­hudi kültürü de dahil edilerek bazı pey­gamberler, Sâbiîlikte kabul görmüştür. Meselâ, Şit, Nuh, Sam, Yahya bunlardan­dır.

Sâbiîlikte dikkat çekici konulardan birisi de eskatolojik olaylardır. Dünyanın so­nunda felâketler maddi ve manevi yön­den çoğalacaktır. Kıyametin kopacağı şek­linde İslâmiyette ve Zerdüştlükte olduğu gibi açık ifadeler varsa da, Ahir zaman kötülüklerle yaşanacak bir dönem olarak gösterilmekte ve her şey bozulmuş ve İn­sanlar bir kaos içinde yaşamaktadırlar. Bunlar dünyanın sonunun geldiğinin ala­metleridir. İşte bu dönemde bir “son savaşçı” gelecektir. Bu “son kral” dır. O, bütün kötülükleri giderir ve mutlu bir dönemi başlatır.

Sâbiîlikteki bu “Son kral” anlayışı, Hıris­tiyanlıktaki Hz. İsa'nın dünyanın sonun­da gelişini, diğer birçok dinlerdeki Mesih ve mehdi inancını hatırlatmaktadır ki, muhtemelen Sâbiîlik bu düşüncelere, Ya­hudilik ve Zerdüştlükten etki sonucu sa­hip olmuştur.

Sâbiîlik'te ölüm ve sonrası için ilginç fikir­ler vardır. İnsanların ölümü, ölüm meleği Sauriel tarafından gerçekleştirilir. Ancak ölen insan bedeni, ruhun kendisiyle me­zara gelmesini ister. Böylece bedenden ayrılan ruh, cesetle birlikte mezara girer. Daha sonra ruh mezardan ayrılır ve se­yahate çıkar. Bu yolculuğun kırk gün sür­düğünden bahsedilir. Buradaki kırk ra­kamı da üzerinde durulması gereken bir konudur. Daha sonra ruh, ışık âlemine göğe doğru ilerler. Bu seyahatte ruhların günahkar veya günahsız olmalarına göre hızlı çıkmaları söz konusudur. Abatur te­razisinde ruhlar tartılır. Günahsız be­denlerin ruhlar tartılmada yeterli gö­rülerek yollarına devam ederler ve mane­vi ışık alemine yükselirler. Günahkâr be­denlerin ruhları tekrar dünyaya dönerek, günahlarının cezasını çekerler ve hesap gününe kadar sıkıntı içinde yaşamaya devam ederler.

Sâbiîlikteki günahkâr ruhların azaba duçar olmaları ve ölümden sonraki hesap işlemleri gibi konuların İslâmiyetin ve Zerdüştlüğün etkisi ile Sâbiîliğe girme ih­timali olduğu gibi, Sabitliğin ilahi dinler içinde olduğu ve zamanla ilahi özellikle­rini kaybettiği şeklinde bir değerlendir­meye tabi tutulması da imkan dahilinde­dir. Ahirette yapılan hesap sonucunda suçluların, kötülüklerle birlikte yok ola­cağı inancı Sâbiîlikte önemli bir yer tut­maktadır. Sâbiîlikte dikkat çeken konu­lardan birisi de iyilerin ve iyi amel işle­yenlerin ruhlarının ışık alemine yüksel­mesidir. Bu ise adeta cennetin karşılığı bir yer olarak görülmektedir.

Sabitliğin ibadet sekileri de Dinler Tarihi açısından önemli bir konudur. Sâbiîliğin değişik kültürlerle teması sonunda oluşan ibadet şekilleri şunlardır:

1- Su ile temizlenme: Sâbiîlikte suya da­lıp çıkma şeklindeki dinî erkan, birçok dinde görülen su ile temizlenme olayının bir uzantısıdır- Hıristiyanlıktaki vaftiz, İslâmiyetteki abdest ve gusül olayı bun­lardan biridir. Sâbiîlerde kullanılan “Su ile temizlenme” işlemi, kişiyi maddi ve manevi kirlerden ve kötü ruhlardan arın­dırmayı hedeflemektedir. Burada asıl amaç, kutsalın karşısına arınmış olarak çıkmaktır. Sâbiîler “Su ile temizlenme” işlemini genelde akarsularda icra ederler. Bunun için su ile yakın yaşamayı tercih ederler. Sâbiîlerin ibadetinin Hıristiyan vaftiz törenleriyle ciddi benzerliği olduğu kesindir. Ancak Sâbiîlerin bu törenlerine “Vaftiz töreni” deyip demiyeceği üzerin­de durmak gerekir. Batı kaynakları bunu vaftiz olarak isimlendirmekle birlikte, bi­zim aynı kelimeyi kullanmamız zorunluğu yoktur. Sâbiîlere göre bu su ameliyesine Adem de maruz kalmıştır. Sâbiîler'de “su ile temizlenme” üzerinde çok fazla gnostik ve felsefî yorum yapıl­mıştır.

2- Dua: Sâbiîlerin yaptıkları ibadetlerin başında dua gelir. Bu İslâmdaki namazın yerini işgal eder. Ancak İslâmiyetin na­mazı ile bir ilişkisi yoktur. Sâbiîler dindar insanlardır. Dua, onların hayatlarını baş­tanbaşa kuşatmıştır. Sâbiîler, hem “su ile temizlenme töreninde”,  hem de diğer Hturjilerde dua etmektedirler.

3- Kurban: Sâbiîler kurban olarak koç ve güvercini kullanmaktadırlar. Dişi koyun­lar kurban edilmezler. Dîni yemek tören­lerinde genellikle güvercin tercih edilir. Kurban törenleri rahipler aracılığı ile icra

edilirler. Kurban kesecek olan rahibin, su ile bir nevi abdest alması gerekir. Kesim sırasında rahibin yüzünü kuzeye çe­virmesi gerekir.

4- Oruç: Oruç genelde uzak durmak şek­linde anlaşılmaktadır. Dindar Sâbiîler, kö­tülüklerden sakınmak için oruç tutmaya çağrılırlar.

Sâbiîlerin kutsal mekanları olan mabedler, diğer dinlerde olduğu gibi, içinde ibadet edilen yerler değildir. Sembolik bir ibadet kulübesi şeklindedir. Kült kulübesi olan bu mabede sadece Sâbü rahipleri gire­bilirler. Herkes kült kulübesine giremez. Genelde bu tapınaklar, nehir kenarlarına yapılmaktadır ve kıble kuzeydir. Pencere­si olmayan, alçak karanlık bir yapıdır. Sâbiî mabedlerine Manda adı verilir. Burada yapılan tek tören, “Mabedin tak­disi” törenidir. Bu iki safhada gerçekleşir: Rahipler, mabedin avlusundaki havuzun başına toplanırlar, elbiselerini takdis eder­ler. Daha sonra başrahip, diğer rahipleri takdis eder. Sonra rahipler, yağlanır. Başrahip aldığı suyu mabede atar. Daha son­ra takdis edilen ekmekler pişirilir ve ra­hipler arasında dağıtılır. Dualar okunur ve el sıkışma merasimi yapılır. Ekmekler yenir, havuzdan götürülen su içilir. Daha önce hazırlanan menekşe dalı nehre atılır. Törenin ikinci aşamasında başrahip, mabedin her tarafına kutsal suyu serpmeye başlar. Çeşitli dualar okunur. Başrahip, mabedin kapısından içeri girer ve iç du­varları yıkar. Ayrıca kurban edilecek kuş, yiyecekler ve yakacak şeyler avluda hazır­lanır. Bütün malzeme, su ile takdis edilir, malzemeler mabed içine alınır. Buraya kadar anlattıklarımızdan Sa­bitliğin/dinî ve kültürel yönden birçok farklı dinî motifler taşıdığına şahit olduk. Bunun için Sâbiîlik konusunda şu hususların bilinmesi zarureti vardır:

1-  Şâbiîliğin dini kökeni hakkında, kesin bilgiler veren kaynaklara sahip değiliz.

2- Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresinin 62. ayetinde “Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Ahiret gününe hakkıyla inanıp, salih amel işleyenler için Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar, üzüntü çekmeyeceklerdir” buyrulmaktadır. Burada Sâbiîler Yahudilerden ve Hıristiyanlardan sonra zikredilmiştir. Maide sü­resinin 69. ayetinde ise, “Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlar   Allah'a   ve Ahiret gününe inanıp iyi amel yapanlar üzerine asla korku yoktur, onlar üzüle­cek de değillerdir” denmektedir. Burada Sâbiîler, Yahudilerle-Hıristiyanların ara­sında zikredilmiştir. Yine Hac sûresinin 17. ayetinde “Yahudiler, Sâbiîler, Hıris­tiyanlar, Mecûsiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar ara­sında kıyamet gününde hüküm verir” buyrulmuştur.

Kur'an-ı Kerim'de geçen “Sâbüyûn” ke­limesinin hangi din olduğu konusunda kesin bilgi verememişlerdir. İslâm bilgin­leri, Kur'an-ı Kerim'de geçen “Sâbiiyûn”un, Harrar ve Irak bölgesinde yaşayan Sâbiîlerle ilgisini izah etmişler ve Sâbiîleri iki kısma ayırmışlardır:

1- Hanif olan Sâbiîler: Bunların, Hz. İb­rahim’in Harran'daki taraftarları olduğu söylenmiştir.

2- Müşrik Sâbiîlerden bozulanlar Allaha şirk koşanlar ve yıldızlara tapanlardır. Arapçada Sabee ve Sâbii   kelimeleri “Bir şeyden   bir şeye   çıktı”   veya   “Bir­birinden diğerine çıktı” şeklinde kulla­nılmaktadır.   Nitekim   Peygamberimizde “Kavminin dininden çıkan bir kimseyi “Sâbien” olarak isimlendirmiştir. Birçok yerde de “Sâibe” kelimesi “Hanifler”i be­lirtmiştir. Meselâ İslâmın zuhuru yılların­da “Arap putperestliğini terk edenlere” “Sâbie” denmiştir. Buna göre kavminin dinini terk edenlere, Arap müşrikleri “Sâbiiyûn” diyorlardı. Bunlar, putperest­liği terk ederek İslâmiyete girenlerdir. İslâm dünyasında Sâbiîler üzerinde yapı­lan son araştırmalarda, İslâm bilginlerinin görüşleri şöyle aktarılmıştır:

1- Sâbiîler, mecûsilerden bir gruptur.

2- Meleklere tapanlardır.

3- Yıldızlara tapanlardır.

4- Güneşe tapanlar ve günde beş vakit güneşe ibadet edenlerdir.

5- Yahudilerle-Hıristiyanlar arası fi­lanlar, Allaha iman edenler, Zeburu okuyanlar, meleklere ibadet edenler ve kabeye yönelerek namaz kılanlar. Bun­lar, her dinden bir şey almışlardır.

6- Onların dinlerinin aslı Hz. Nuh'un dinidir.

7- Onların dinleri yoktur.

Sâbiîler hakkında kesin hatlarla bir şey söylemek oldukça zor görünmektedir. Sâbiîlik yüzyıllar içinde oluşan bir dinler senkretizmini temsil etmektedir. Buna gö­re Sâbiîlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilâhi dinlerin bir kısım özelliklerini taşır­ken, Zerdüştlüğün de izlerini taşımakta­dır. Bu konuda gerek ülkemizde ve ge­rekse İslâm dünyasında ve Avrupa da ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Doç. Dr. Şinasi Gündüz'ün Son Gnostikler, Sâbiîler, inanç esasları ve iba­detleri, Ankara, 1995” isimli kitabı bu ko­nuda öncü bir çalışma niteliği taşımaktadır.

 

Sadhana:

 

Tantrik Budizm'de bir meditasyon biçimi olarak icra edilmektedir. Sadhana meditasyonu esnasında Budist, nasında Budist, kutsal bir mefhumla bü­tünleşir. Sadhana esnasında, kutsal beden hareketleri (mudra) yapılır. Kutsal sözler söylenir ve zihinde kutsal nesneler can­landırılır. Görüntülerin nasıl canlandırıla­cağı ve her biri için hangi mantraların kul­lanılacağı, Tanrılar için hazırlanmış olan yazılı Sadhanalarda belirtilmiştir. Bu ha­zırlanan Sadhanaların en meşhuru, V-XI. yüzyıllar arasında yazıldığı sanılan Sadhanamalar'dır. Yazılı Sadhanalar, heykeltraşlar ve ressamlar tarafından da kullanılır. Bu tür derlemede yer alan üç yüz Sadhanadan bazıları değişik pratik amaçlar için hazırlanmıştır. Bazı Sadhanalar ise, ruhi yönden ilerlemeyi hedef almışlardır.

Sadhanadaki egzersizlerin yapılabilmesi için her gün birkaç saat çalışmak gerek­mektedir.

 

Sâdhu:

 

Sâdhu, mükemmel ve kutsal an­lamına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Bu kelime, cemiyetten uzak kalmaya karar veren Hinduları belirtmektedir. Sâdhu, dış görünüş itibariyle normal işlerin ter­kiyle kendini gösterir. Târik-i dünya, ça­lışmaz, yaşaması için gerekli olanı dilenir (Kimden olursa olsun, onu kabul eder). İyi kasttaki insanların yaptıkları gibi, traş olmaz, sakal bırakır, saçlarını kesmez. Birçok sâdhu çıplaktır, bir kısmı da dikiş­siz safran renginde basit bir kumaş parça­sı giymektedir. Sâdhuların bir çift sandal, baston, sadaka kasesi ve bazen de bir teşbih taşımaları gerekir. Üstelik onlar, eşit bir hüviyete de sahip değillerdir. On­lar, bizzat kendilerinin seçtikleri veya “guru”larından aldıkları yeni bir isimle adlandırılmaktadırlar. Gerçek Sâdhu, Guru'ya dönüşmez. O, durmadan Hind topraklarında dolaşır, şehir ve köylerden kaçar. Diğer târik-i dünyalarla ancak birkaç önemli hac vesilesiyle bir araya gel­mektedir. Çokları, sessizlik içinde yaşar­lar. Onlar bu durumda “muni” adını al­maktadırlar. Bazen de fevkalâde çile ha­yatı yaşamaktadırlar (mutlak hare­ketsizlik, ölüm orucu v.s. gibi). Yine de bir kısım sâdhular, bazı tilmizleri kabul ede­rek manevî üstad (Guru) olmaktadır. Mezhep kurucularının çoğu, Mahavira, Buddha, Shankara v.s. dahil sâdhulardandır. Hepsi yoga egzersizlerini tatbik etmektedirler. Hemen hemen çoğu defa bu sıfatla (yoga) Guru haline gelmektedir­ler.

Modern Hindistan'da bugün milyonlarca Sâdhu vardır. Fakat sâdhular normal bir hayat tarzına sahip olmadıkları için ista­tistiklerin onları tam olarak ortaya koy­ması mümkün değildir.

 

Sadukiler:

 

Bunlar, kral Süleymanın rahibi olan [4] Sadoq'un müntesipleridir. Sadukiler kelimeside Sadoq'dan gelmektedir. Bunlar, gerçek otoriteyi temsil ettiklerini iddia etmekte­dirler. [5]Sadukiler sosyal ve dini muhafazarlıklarıyla tanınmaktadır­lar.

Sadukiler, Tora'da yazılı olmayan şeyleri kabul etmemektedirler. Meselâ ruhun ölümsüzlüğünü ve öldükten  sonra   diril­meyi reddetmektedirler. [6]

Sadukilerin Özellikleri:

1- Musa şeriatinde yazılı olmayan bütün kuralları reddederler.

2- Tevratın ilk beş kitabını, özellikle Çıkış, Levililer ve Tesniye'ye çok önem verirler.

3- Öldükten sonra dirilmeyi kabul etmez­ler.

4- Kaderi inkar ederler.

5- Materyalist düşünceye sahiptirler.

6- İnsanın kurtuluşu ile ilgilenmezler. Bilakis insanın, kendi sefaletini hazırladığı­na inanırlar.

7- Ruhun ölümsüzlüğüne inanmazlar.

 

Saint André Roublev:

 

Rouble’in hayatı ve eseri, Saint Serge de Radonege’in çevresindeki manastırın tesi­riyle XIV ve XV. asırlarda Rus kültür ge­lişmesi ve millî kalkınmasıyla aynı zama­na rastlamaktadır. 1360-1370 arasında doğmuş olan Roublev çok genç yaşta Rinite-Saint-Serge manastırında keşiş olmuştur. O Bizans'ın büyük ressam­larının izini taşımakla beraber, yeni üsluplar ortaya koymakta da gecikmemiş­tir. Moskova'da Annociation Katedralini (1405'e doğru) ve Vladimir'de Dormition Katedralini süsleyecek olan (1408'e doğ­ru) Roublev’in belli başlı ikonlan bugün, Moskova Tretiakov galerisinde ve Le­ningrad müzesindedir. Roublev, 1427 ve 1430 yılları arasında ölmüştür. Gömülü olduğu Andronikov Manastırı, şimdi adı­na tahsis edilmiş bir müzedir. Sanatının manevî değeri ona, çok erken­den ermiş olmayı sağlamıştır. Şüphesiz, Aziz Andre Roublev eski Rusya'nın en büyük ressamıdır ve Ortodoksluğun kut­sal sanatının en büyük yaratıcılarından biridir. O, şekil değiştiren bir Hıristiyanlı­ğın hizmetine onları sokabilmek için, Bi­zans ikonlarının arasında Antik sanatın ahengini ve akıcılığını yeniden keş­fetmiştir. Son derece saydam renkler, ek­seriya yuvarlak bir şekilde düzenlenmiş olan çizgiler, neşeli ve ciddî bir takım si­luetler ve veçheler Roublev'i, mistik bir ilâhiyatın imtiyazlı tanığı haline getirmiş­tir. Onun şaheseri olan “Trinite bugün, “Tretiakov galerisindedir.

 

Saint Gregoire Palamas (1296-1359):

 

Ortodoks geleneğin çok önemli bir simasıdır. Onun Ortodoksluk için yaptığı sentez, Saint Thomas d'Aquin’in, Katoliszm için yaptığı kadar önemlidir. Hatta Palamas'ın sentezinin daha aktüel olduğu söylenebilir. Çünkü onun sentezi kavramsal değil, manevî bir tecrübenin sembolüdür.

İstanbul'da asil bir aileden doğan Palamas, 1316'da, keşiş olmak için politik bir meslekten ayrılmıştır. Athos'ta yirmi beş sene “yeni hesychaste” zahitliğini öğ­renmiş ve neticede bu manevî tecrübe me­todunun üstadı olmuştur. Hümanist rasyonalistler “Hesychasmi” [7]tartışma konusu yaparlar­ken ve onların psikosomatik metodlarıyla alay ederlerken, “Thabor ışığının” yara­tılmamış karakterini ve ona gerçekten işti­rakin imkânını inkâr ederlerken Palamas 1340'da Athonitlerin isteği üzerine “Ma­nevî tecrübesinin esaslarını” açıklamaya girişmiştir. 1341'den 1347'ye kadar ortalı­ğı yakıp yıkan savaş, krizin çözümünü geciktirmiş, Palamas da tutuklanmıştır. 1347'de serbest bırakıldıktan sonra İstan­bul'da toplanmış olan birçok Konsil, Palamas’ın doktrinini benimsemiş, bilhas­sa 1351'de Tome Synodale tarafından takdis edilmiştir [8]

 

Saînt Jean De La Croix:

 

Therese d'Avilla'nın tesiriyle Karmes (Carmes) ta­rikatını, ilk devirlerdeki disiplinine yeni­den kavuşturan reformisttir. “Montee du Carmel” “Nuit obscure”, “Vive Flarnme d'Amour”, “Cantique spirituel” şiirleriyle mistik bir şair olan Jean de la Croix (1542-1591) aynı zamanda murakabe hayatının da ozanıdır. Bu marakabede ruh, temizle­yici gecelerden geçerek Allah'la birleşinceye kadar yükselmiştir. Hayatında, reformatörlüğünden dolayı acı ve ızdıraba ma­ruz kalmıştır.

 

Saint-Simon (1760-1825) :

 

XVIII. yüz­yılın Ansiklopedist düşünürleri ile XIX. yüzyılın düşünürleri arasında bir yer tu­tan Saint-Simon, dinin önemli bir yer tut­tuğu bir kitap yazmıştır. Saint - Simonda, Fourier ve Proudhon gibi şiddetli bir şe­kilde Katolik mezhebini tenkit etmiştir. Ancak Hıristiyanlığı yeniden yaratmanın gerekliliği üzerinde de durmuştur. Ona göre yeni bir bilimsel bilgi, Tanrının yeri­ne geçecek ve bilimin boşluklarını dol­durmaktan başka bir hizmet görmeyecek­tir. Yeni bir endüstri iktidarı, rahipler ve filozoflar tarafından düzenlenen dini ikti­darın yerine geçecektir. Ona göre, İncille canlanmış yeni bir istek, herkese mutlu­luk vermek için beşeri kurumları kökten reforme edecektir.

Onun eseri olan Nouveau Christi anisine, (yeni Hıristiyanlık) liberal metafiziğe, Protestan reformuna ve tüm ferdiyetçi temellere karşı kaleme alınmıştır.

 

Sakrament:

 

Lâtince kutsal şey anla­mına gelen Sacramentum kelimesinden gelmektedir. Hıristiyanlarda sakrament, Mü’minlerin kutsallaşması için İsa-Mesih tarafından tesis edilen, hissedilen alâmet­lerdir. Bunun için aziz Augustin “Kutsal Ayini” görünmez inayetin görünen şekli olarak tarif etmiştir. Böylece o, bir iç ina­yetin dış alâmeti olmaktadır. Sakramentler, hayatın belli başlı menzillerini, inayetin kurtuluş işaretleri altına koymaktadırlar. Katolik kilisesi yedi sakrament kabul etmektedir: 

1- Vaftiz

2- Konfirmasyon

3- Evharîstİya

4- Tövbe

5- Ordre

6- Evlenme

7- Son-yağlama

Ortodoks ki­lisesi bazı erkan farkı ile bu sakramentleri aynen kabul etmektedir. Protestanlar sa­dece iki sakrament kabul etmektedirler. O da Vaftiz ve Evharistiya'dır. Quakersler ve Unitarienler bütün sakramentleri red­dederler. Çünkü onlar, Allah ile insan arasına hiçbir şeyi koymazlar. Hı­ristiyanlığın başlangıcından beri, sakramentler, Kutsal-Ruhun bir tezahürü olarak görünmüşlerdir. Kutsal sakrament adını taşıyan birçok tarikatler meydana gelmiştir. Meselâ, “kutsal-sakrament ra­hipleri” bunlardan biridir (1856). Hinduizm'de de bir takını sakramentler vardır. Samskara bu sakramentleri ihtiva etmektedir.

 

Sakya-Sakyapa:

 

Sakya, fonetik ola­rak sa-skya şekiinde yazılmaktadır. Tibet Budizminin merkezini sa-kya oluştur­maktadır. Bu meşhur manastır, 1073 yı­lında uçuk sarı bir tepenin üzerine ku­rulmuştur. İşte sa-skya ismi bu tepeden dolayı verilmiştir. Böylece Sa-skya, “Ren­gi uçuk sarı yer” anlamına gelmektedir. Bu tepe, Tibet’in ikinci önemli şehri olan Shika-Tse'den 85 km uzakta bir ırmağın yakınında bulunmaktadır. Sa-skya ma­nastırı yedi kattır. Çok sayıda Tibet metin­lerini ihtiva eden büyük bir kütüphanesi vardır. Bu kütüphanede, oldukça nadir ve orijinal sanskritçe yüzlerce eser bulun­maktadır.

Sa-kya-pa, Gelukpa ekolü ortaya çıkınca­ya kadar hem politik hem de öğretim yö­nünden en önemli ekollerden birisi du­rumundaydı. Bunun için Tibet tarihinde çok önemli rol oynamıştır. Gelukpa eko­lünün aksine Sa-kya-pa ekolünün başkan­lığı babadan oğula geçmektedir. Sa-kya-pa'nın başkanları sonsuz hikmetin üstadı Manjushri'den çıkmış olarak telâkki edil­mişlerdir. İki aile, münavebeli şekilde ik­tidarı paylaşmaktadır. Aktüel Dolma-phodang ekolünün şefi, Hindistan'da ikamet etmektedir. Diğer ai­leyi temsil eden Phuntshok Phodang, Amerikaya yerleşmiştir. Böylece Sa-kya-pa ekolünün Tibette çok sayıda manastın mevcuttur.

 

Salienler:

 

Eski Roma rahipleri tarika­tıdır. Bunlara Salii'ler denmekteydi. Te­mel özellikleri kendilerini Mars kültüne adamış olmalarıdır. Tek patrik etrafında toplanmış olan Salien'ler böylece iki grup oluşturmaktaydılar. Grupların biri, Tanrı Mars'a palatin üzerinde ibadet ediyordu. Diğer grup, Marsa Quirinal üzerinde ta­pmıyordu. Bunların esas görevi, Mart'ta ve Ekim'de savaşçı mevsimini dinî mera­simlerle ve ilâhilerle açmak ve kapamaktı. Mart ayında, savaşçı mevsimini açmak, kutsal kalkan hareketini harekete geçir­meyi, at yarışlarını, savaş silahlarını ve trampetlerini temizlemeyi ve bir kurbanı ihtiva ediyordu. Ekim'de bu mevsimin sona erişini bir başka silah temizlikleri, at yarışları ve at kurbanı belirliyordu. Açma ve kapama merasimleri boyunca Salien'­ler, Roma caddelerinde koşuyorlar, bir şe­fin liderliğinde dansa ve koroya iştirak ediyorlardı. Şarkılar ve kalkanların birbirine vurularak çıkardıkları ses üç zamanlı bir ritüel dansı meydana getiri­yordu. Akşam ise bir şölene iştirak edi­yorlardı.

 

Sam-Yé:

 

Tibette kurulan ilk Budist ma­nastırıdır. 763 milâdi yılına doğru kral, Tri-Song-De-Tsen tarafından ku­rulmuştur. Bu manastırda, Shântarakshita ve Padmasambhava'nın öğretileri takib edilmektedir.   Manastır,    Hindistan’daki Udantapuri mabedinin modeline göre in­şa edilmiştir.

Bu manastır Tsang-Po ırmağının kuzey sahilinde inşa edilmiştir. Lhasa'nın güney batısına bir buçuk günlük mesafededir. İçinde dört kolej, bir büyük mabed, keşiş­ler için çok sayıda hücre bulunmaktadır. Çok sayıda orijinal Hindu yazması büyük kütüphanesinde korunmaktadır. Anlatılan bir efsaneye göre, bina Padmasambhava'nın emrine boyun eğen şeytanlar tarafından inşa edilmiştir. Yine Çinli keşişlerle, Hindli bilge Kamalashila arasındaki teolojik tartışma burada cere­yan etmiştir. Bu tartışmada Çinli keşişler mağlup olmuştur.

Budizme ait binlerce metin, bu ma­nastırda Hindli tercümanların yardımı ile tercüme edilmiştir.

Bu manastırdaki en değerli şey, Hindistandan getirilen ve mabedin ortasına konan Buda'dan kalan kutsal kalıntıdır. Bunun için Sanıye, en kutsal yerlerden biri olarak kabul edilir. Tibet Budizminin en önemli merkezlerinden birisidir. Bu­gün burası, Çin komünizmi tarafından yerle bir edilmiştir.

 

Sâma-Veda:

 

Melodiler Vedası (Saman) dır. Bu kolleksiyon ilâhilerden oluşmak­tadır. Rig-Veda'dan alınmışlardır. Müzik notalarıyla okunan ilahiler haline gelmiş­tir. Hindu dinî musikisi yönünden önem­lidir.

 

Samâdhi:

 

Sanskritçe bir kelimedir. Üst üste yığmak anlamına gelir. Buna göre, ruhun bir obje üzerinde merkezileştirilmesidir. Bunun için Samadhi kelimesi genelde “Ruhî merkezileşme” olarak tercüme edilmiştir. Samâdhi yoga­da temel prensiptir. Yoganın sekizinci ve son makamı olarak değerlendirilmiştir. Bu makamda seyredilen eşya, gerçek şekli ile görünmektedir. Artık o anda, ondan başka bir şey yoktur. Samâdhi, öyle bir haldir ki basit dış tahriklerle kesintiye uğ­ramaz. Bu, Batıda extase-vecd diye tarif edilen hale benzemektedir. Ancak, extase, benlikten çıkma olayı olurken, Sâmâdhi benlikte temerküz anlamına gelmektedir. Denildiğine göre Râmakrisha, Samâdhi'yi elde etmek için bir yoginin gelmesini ve onu bir cam parçasında derinleşmesi için muhayyilesinin ötesine geçmesini sağla­masını beklemek zorunda kalmıştır. O, bu noktada merkezileşerek, bütün imajları yok etmiş ve Samâdhi'ye ulaşmıştır. Üç gün hareketsiz kalmıştır. Daha sonra sık sık Samâdhi'ye girmiştir.

 

Samaritenler:

 

Bunlar kendilerinin, Musa'nın ve Hahamların geleneklerinin bekçileri olduklarını iddia etmektedirler. Diğer Yahudileri, Musa'nın şeriatına ila­veler yapmakla itham etmektedirler. Orta çağa kadar çoğalmışlardır. Bugün ise ol­dukça azınlığa düşmüşlerdir. Bunların en karakteristik dinî özellikleri, Garizim da­ğında paskalya kuzusu kesmeleridir. Leed üniversitesinde bunlar hakkında birçok etüd yapılmıştır. Bu etüdler, onla­rın kompleks geleneklerinin düğümlerini çözmeye ve onları genel tarihin doneleri­ne bağlamaya çalışmaktadır. Samaritenlerin kökeni: Samarie sitesi Omri tarafından (M.Ö. 886-875), kuzey krallığının başkenti olarak seçilmiştir. Ya­pılan kazılar, (M.Ö. 721) yılında Asurlular tarafından yıkılıncaya kadar, kuzey kral­lığının refahını göstermektedir. Burada oturanların bir kısmı sürgün edilmiş, Mezopotamya’dan gelenler de kendi Tanrıla­rına yaptıkları kültü korumuşlardır. [9]Bu melez ırka Yahudiler daima hakir gözle bakmışlardır. [10]

Kudüs'ün tahribinden sonra (M.Ö. 587) Samarie valisi, Filistin’in büyük bir kıs­mından kendini sorumlu görmüştür. Hat­ta Babil'e sürgün edilen Yahudilikle bile ilgilenmiştir. Kudüs mabedini inşaya te­şebbüs etmiş, Samariten Yahudilerine ka­tılmak istemiş, fakat Zorobabel [11]'den kovulmuşlardır. Ezra, Devlet şeria­tı olarak Musa kanununu yürürlüğe ko­yunca [12] bu şeriat Samarie'ye uzanmıştır. İşte bu durum Samariten Tevratının, Yahudi Tevratına benzerliğini izah etmektedir.

Göründüğüne göre kesin bölünme M.Ö. IV. asrın ortalarında vuku bulmuştur. Bu da İskenderin fethinden az önceye rast­lamaktadır. Bölünmeden sonra Samaritenler Garizim dağına bir mabet yapmışlardır. Garizim dağı, kutsal ittifak dağıdır. Yahudiler İshak'ın kurban edil­mesinin bu kutsal dağda vuku bulduğuna inanmaktadırlar. [13]İskender önce çok iyi karşılanmış, fakat daha sonra Samaritenler ayaklan­mışlar ve valiyi yakmışlardır. Bundan sonra şiddetli baskı uygulanmıştır: Samarie helenistik bir şehir haline geti­rilmiş, sakinleri Garizim yakınındaki Sicfıem sitesine yerleşmişlerdir. Daliyev vadisinde bulunmuş olan Aramice metin­ler yayınlandığı zaman bu dramatik dö­nem aydınlanacaktır. M.Ö. 128 tarihinde Jean Hyrcan tarafın­dan Garizim tapınağı yerle bir edilmiştir. Bu olay, Samaritenlerin atasal kinlerinin doğmasını [14] meydana getirmiştir. Roma işgali altında Samaritenler meşru teba olarak kabul edilmiştir.

Mevcut zihniyete karşı çıkan İsa, meşhur bir Samariten örneği vermektedir.[15] İsa, Eyub kuyusunun yanında bir kadına hitap etmiştir. Onun hidayete gelmesi, köyün hidayete gelmesini sağ­lamıştır. [16]Bu Samaritenle yapılan diyalog, İsa tarafından getirilen vahiyle, Samariten geienek arasındaki gerçek bir karşılaşmayı ihtiva etmektedir. Resullerin işleri, Philippe tarafından Samarielerin Hıristiyanlaşmasını naklet­mektedir. [17]Samaritenlerin küçük bir kısmı Hıris­tiyanlığı kabul etmiştir. IV. asırda yaşamış olan Amram oğlu Marguah, Hz. Musa'nın kitaplarını şerh etmiştir. Orada Marguah, Samaritenlerin imanını beş noktada özetlemiştir:

1- Allah'ın Birliği

2- Yüce Peygamber olarak Musa'ya iman

3- Vahyin yegane kaynağı olarak şeriata İman

4- Kurban yeri olarak Garizim’in kut­sallığına iman

5- Yargı gününe iman.

Bu alanda yapılan en yeni araştırmalar, Marguah'ın, Musa'dan ve Yuhanna'nın kıristolojisinden takdim ettiği kavram arasındaki yaklaşımları göstermektedir. Göründüğüne göre, Samaritenler bazı Hıristiyanı fikirleri benimsemişlerdir. Samaritenler Yahudiler gibi, Davud nes­linden bir mesih bekleme fikrini kabul etmemektedirler. Ancak Taheb’in gelişini kabul etmektedirler. [18]Taheb, “geri gelen” demektir. Bazılarına göre bu, Musa'ya bazılarına göre de, İsa'ya benzetilmişlerdir. Bizans döneminde ve Orta Çağda Samaritenler, Diaspora'da da kök salmış­lardır. Meselâ Şam'da ve Mısırda Samaritenler görülmektedir. Naplouse [19]Samaritenleri, kendi kut­sal kitaplarının en eskisi olduklarına inanmaktadırlar. Kutsal kitaplarının yazı karakteri, inanıldığı gibi, sürgünden ön­ceye dayanmamakta, M.Ö. II. yüzyıla dayanmaktadır.

Tevratın en eski Samariten nüshası, mila­di XII. yüzyıla dayanmaktadır. En ilginç özellik, Çıkış’ın XX. babında bulunmak­tadır. Buna göre, onuncu emri müteaki­ben [20] kurbanlar için Garizim dağının seçimi ile ilgili bir metin ve Mu­sa'ya benzer bir Peygamber’in geleceği dahil edilmiştir. [21]Samri Tevratının yanında Samaritenler, Aramice çok edebî bir Targum'a (Tercümeye) sa­hiptir.

Hıristiyanlık döneminde Samari ten'ler tamamen ayrı bir grup olarak yaşamışlar­dır. O dönemde Samariten kelimesi bir hakareti ifade ediyordu. Flatta havari Philippe’in onlardan birkaçını Hıristiyan yaptığı ifade edilmektedir. Diğer Samaritenler ise, kendi geleneklerine sa­dık kalmışlar ve kapalı bir cemaat yapısı izhar etmişlerdir.

 

Samkhya:

 

Bu kelime Sanskritçe “Say­ma” veya “Analiz” anlamına gelmekte­dir. Büyük dershanelerden biridir. Sanıklıya, tedrici şekilde Vedanta tara­fından elenmiştir. Fakat Yoga ve Tantrizmde yaşamıştır. Samkhya'ya göre erkek olan Purusha, dişi olan Fraktın; ruh ile maddeye uygun düşmektedir. Mü­kemmel ve tam bir denge içinde bu İki prensip birbirinden yar arla tırnaktadır. Samkhya iyimserdir. Bunun için de ilâhî inayete ihtiyacı yoktur. Dünya sürekli ol­duğu için Tanrı, onu korumaya müdahale etmemektedir. Bu düalist sistem, Kapila adında bir hakim tarafından mitolojik bir dönemde kurulmuştur. Fakat M.S. IV. yüzyıla doğru yeniden gözden geçi­rilmiştir.  Bu  sistem, dünyayı oluşturan şeyi analiz etmektedir. Prakriti ilk mad­dedir. O da üç cevherden oluşmaktadır: Sattva: Sâfiyet, aydınlık ve iyi; Raja: ener­ji, hareket, kirli prensip Tama: Karanlıklar prensibi. Bunlar kainatta olan her şeyi dü­zenleyen gunasların farklı dozajlarıdır. Kainat, kalpa adı verilen zaman devrele­rinden sonra oluşmaktadır. Çünkü madde ebedidir. Bu dünya maddesinin karşısın­da aktif olmayan ruhlar olan purushalar vardır. Sanıklıya, ontolojik realiteyi yeni­den bulmayı ve bir kurtuluş metodu ge­tirmeyi hedeflemektedir. Tabiatta her şey dinamiktir. Orada dünyanın düzeni Kar­man ve Tenasühle sağlanmıştır. Bu dü­şünce ise, Tanrıyı ikinci plana koymakta­dır. Bu durum, Samkhya ateizmini açıkla­maktadır.

 

Samsâra:

 

Sanskritçe bir kelimedir. Hinduizmde durmadan doğumları belir­ten Tenasüh için Samsara kelimesi kullanılmaktadır. Buna göre ebedî ruh (atman), bünyeden bünyeye durmadan göç etmek­tedir. Samsâra kelimesi, Vedalar döne­minde Upanişadlarda görünmektedir. Fa­kat hangi kelimeden geldiği belirtilme­mektedir. Karman veya kurtuluş keli­mesine sıkı sıkıya bağlıdır. Bilindiği gibi MÖ., VI. yüzyılda Jainizm ve Budizm gibi dinler de İnsan hayatının “Karman”a bağ­lı olduğunu kabul ediyorlardı. Samsâra doktrinine göre, insanlar varlık okyanusuna veya varlık çarkına kurtuluşu olma­dan dalmaktadırlar. Bu olay kozmik devr-i daim süresince devam etmektedir. Bu devri daimin sonunda (kalpa) kainatın bütün elementleri gibi ruh da Brahman'da yok olacaktır. Çünkü ruh bidayette ondan çıkmıştır.

İşte bunlardan kurtulabilenler ve baş­kalarına gösterenler Tirthankara ola­rak adlandırılmışlardır. Bunun için hem Jainizmin hem de Budizmin kurucuları böyle isimlendirilmişlerdir. Yine Vishnouda kurtarıcı pozisyonundadır. Fakat Hindu dini terimlerinin çoğu Upanişad döneminden itibaren bu mer­kezi kurtuluş problemi ile meşgul olmuş­lar ve ona ulaşmanın yollarını aramışlar­dır.

Bu durumda Samsâra, Tenasüh çarkını belirtmektedir. Bu anlamda, hem Hindu­izmde hem de Budizmde kabul edilmek­tedir. Yani Samsâra, durmadan yeni do­ğuşlar ve ruh göçünü belirtmektedir. Bu­nunla beraber Budizmde Samsârayı farklı şekilde yorumlayanlar da vardır. Budizmdeki Anatta doktrini nedeniyle durum farklılaşmaktadır. Buna göre ruh göçünü bedenleşme olarak kavramak zordur. Çünkü daimi bir suje yoktur. Bunun için ruhun, bir başka bedene geçişi şeklindeki düşünceden sakınmak gerecek­tir.

Bu durumda Samsârayı nasıl izah edece­ğiz? Burada bilmemiz gereken “Samsâranın motoru” olan karmadır. Karma, önemli bir gücü oluşturan hayat enerjisidir. Bu enerji, fizikî organizmanın tamamen durması ile yok edilemez. Ölüm dediğimiz bu fiziki organizmanın durma­sı varlıkta bir düşüşü meydana getirmek­tedir. Bu, “yeniden doğuş” olarak adlan­dırılır. Diğer taraftan varlıkta düşüş ola­yının bir ruh veya daimi bir varlık olmaksızın meydana gelmesi bizi, bu hayatın içinde varlıksız var olmaya devam ettiği­miz telâkkisine götürmektedir. Netice olarak hayat boyunca her an ölü­yoruz ve doğuyoruz. Böylece ölüm, önemli bir menzilden başka bir şey değildir. Bu, bir an sürekli olarak devam etmekte­dir fakat her an değişmektedir. Bu tıpkı gece yanan bir alev gibidir.

 

Samskâra:

 

Vedalar döneminde, ilk üç kasttaki insanların yararlanmaları için konmuş olan erkana “Samskâra” denmiş­tir. Samskâra, ferde gelişme seyri boyunca rehber olmaktadır. Böylece Hindu, tam bir disiplin içinde yaşamaya davet edil­miştir. Bu durumda onun enerjileri, iyi korunmuş bir kanalın içinde gelişmekte ve ona bir hedef tespit etmektedir. Samskâra listesi metinlere göre değişmek­tedir. Bu mahalli âdetle ve belli bir kasta özgü özellikle açıklanabilir. Manou ka­nunları bunları on iki olarak belirtir. Bu, annenin çocuğunu doğurması ile başlar. İkincisi, giriş merasimi sırasında ger­çekleşir. Üçüncüsü ocağa kurban takdimi ile tamamlanır. Samskâralar arasında en önemli olanlar, doğum merasimi, isim koyma merasimi, saçların ilk kesilmesi merasimi, genç Hindunun öğretime giriş merasimidir. Bu merasim sekiz ile on iki yaş arasında, bir guruya teslim edilmesiy­le başlamaktadır. Burada genç Hindu, Veda öğrenmeye başlamaktadır. Diğer bir merasim, evlenme merasimidir. Bu mera­simde aile kurbanı takdim edilmektedir. Diğer bir merasim, cenaze merasimidir. Buda çok önemli bir merasimdir. Çünkü bir Hindu İçin gelecek dünya, bu dün­yadan çok daha önemlidir. Bugün de Samskâra önemini koru­maktadır. Evlenme, cenaze merasimi, öğ­renmeye başlama merasimi birçok Hindu ailesinde önemli merasimlerdir.

 

San Jiao:

 

Üç doktrini belirtmektedir. Bu üç doktrin Konfüçyanizm, Budhizm ve Taoizm'dir. Bunlar, Çin’in geleneksel kabul ettiği üç yoldur. Pratikte ve iç dünya­da benimsenen bir yaşama modelidir. Bu yaşama biçiminde dogmatizm ve politika yoktur. Bu bir halk dinidir. Kötülükten ve mutsuzluktan korunmak için seçilmiş bir modeldir. Herkesin kendi grubu ile ilişki­lerini düzeltmesi için daima mutluluk pe­şinde bulunulmaktadır.

 

Sangha:

 

Budizm'de keşiş cemaatini be­lirten terimdir. Budizm'deki iman ikrarı­nın üç unsurundan birisini Sangha teşkil etmektedir. Buna göre “Buddha'ya sığı­nıyorum. Dharma'ya sığınıyorum. Sangha'ya sığınıyorum”, Budist kredosunu teşkil etmektedir. Sangha teş­kilatı, Buddha tarafından kurulmuştur. Genelde bekar rakiplerden oluşmaktadır. Bu bir anlamda bir ruhban cemaatidir. Aslında Sangha topluluğu sadece rahip ve rahibelerden oluşmaz. Halktan da bu topluluğun içine girerek, bu hayat tarzını benimseyenler yer alabilmektedir. Buddha'ya sığınıyorum - Dharma'ya sığı­nıyorum - Sangha'ya sığınıyorum” şek­lindeki kredo, Budizm'de Tri-Natna olarak ifade edilmektedir. Bizzat Buddha tarafından kurulan Sangha topluluğu, dünyevi hayata önem verme­me ve arzuları öldürme felsefesi üzerine oturmaktadır. Buddha'dan sonra topla­nan müritler, bir nevi ilk Hıristiyan toplu­luğu gibi ortak yaşam tarzında, halkın verdikleriyle geçinmeye başlamışlardı. Aslında Buddha zamanında da aynı şey söz konusuydu. Sangha cemaati için en önemli toplandı günleri, dolunay ve ye­niay zamanlarıydı. Bu günlerde Sangha topluluğu bir araya gelerek, Budist kredosunu tekrar ederlerdi. Genelde ilk Sangha cemaatı, yağmur mevsimini inzi­vada geçirirlerdi. Bu zamanla alışkanlık haline geldi.

Sangha topluluğu bir anlamda bir keşiş topluluğudur. Bu topluluk belirli disiplin kurallarını yerine getirmekle vakitlerini geçirirler. Halk bunların geçimlerini karşı­lamak zorundadır. Bu tür Sangha toplulukları, hemen hemen bütün Budist bölge­lerde dikkat çekmektedir. Güney-Doğu Asya’daki Theravada keşişleri, bu konuda çok önemli bir örnek teşkil eder.

 

Sannyâsin:

 

Hindu toplumunda Sannyâsin, âshramanın dördüncü ve son mertebesine giren “münzeviler” dir. Bun­lar, her şeyi terk edenler olarak, toprak rengi bir entari giyerler, bir bastona sahip olurlar, su taşı ve bir süzgeçle yollara ko­yulurlar. Bunlar evsiz hacılardır, sadece mutluluğu elde etmek için uğraşırlar. Bunlar, aileleri için yaşayan ölüler gibidir. Öldükleri zaman, daha önce ölü kabul edilerek gömülürler.

Vedalar sonrası bir Upanişadlar gru­bunun varlığından söz edilir. Bunlara Sannyâsa-Upanişadlar denir. Bunlar, Sannyâsinlerin yaşayışı ve eğitimini tasvir etmektedirler. Manou kanununa göre, “Sannyâsin hali” ancak Ashramanm ilk üç mertebesinden geçen biri tarafından kabul edilmektedir.

Bu konuda VIII. yüzyılda Shankara tara­fından bir reform meydana getirilmiştir. Bu reforma göre hayatın birinci dönemin­den itibaren Sannyâsin hayatına geçmeye izin verilmiştir. Yine buna göre, dinî tari­katlara girmek mümkündür. Bu amaçla bu dönemde bazı tarikatlar teşekkül et­miştir. İşte Dashanâmisler bunlardan­dır.

Sannyâsinler, Hindistan'da dikkat çekici bir ideali teşkil etmeye devam etmektedir­ler. Bhayavadl-Gita gerçek feragatin aksi­yondan sakınmak değil; ilgisiz yaşamak olduğunu açıklamaktadır. Tamamen hiyerarşik yapıdaki bir cemiyette, dünya­dan yüz çevirmek, ferdin dünya dışında bir statü elde etmesine imkan vermekte­dir. Bu konuda L. Dumont, Archives de Sociologice no: 7'de şöyle demektedir:

“Münzevi, dünyayı arkasında bırakan ki­şidir. Bunu da kendi bağımsızlığı için, kendini kurban ederek yapmaktadır. Bu durumda o, seçtiği bir üstada boyun eğ­mekte ve bir manastır cemaatina dahil olmaktadır.”

Hinduizmde değişik “dünyayı terk” metodları vardır. Meselâ Sâdhus'lar, Sannyâsinler, Yoğisler, Vairâgisler, Fakir­ler, Bikshuslar ve Mounis'ler bunlardan­dır. Bu münzevi teşkilatlarının bir kısmı meşru, bir kısmı heterodokstur. Hindis­tan'da bir buçuk milyonla iki milyon er­kek ve kadın böyle tarikatlarda yaşamak­tadır.

 

Sanskritçe:

 

Eski Hind-Ari dil ailesindendir. Sanskrit (Samskrta), hazırlıklı, eği­tilmiş, arınmış, incelmiş anlamına gelmektedir. Vedalar, Upanişad, Bhagava'd-Gita, Tantara gibi Hinduizmin belli başlı kitaplarının yazıldığı dildir. Sanskritçenin Latİncenin, Yunancanın, eski Slavca'nın, Cermenanin, Seltikçenin kardeşi bir dil olduğu söylenmektedir. Aslında bu ko­nuda yapılan araştırmalar, Sanskritçe'nin, Hindistan'ın kuzey batısında konuşulan bir lehçeye dayandığından bahsetmekte­dirler. Sanskritçe, M.Ö. V. yüzyılda Panini'nin gramer kitabıyla sabit bir şekil almıştır.

Klâsik Sanskrit edebiyat M.Ö. 500 ile M.S. 1000 yılları arasında oluşmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Bugün de Sanskritçe üze­rinde ciddi şekilde çalışmaktadırlar. Hatta Hindistan'da Sanskritçeyi bir edebiyat dili olarak değerlendirenler de vardır. Sans­kritçe bugün Hindistan’da yeniden adlan­dırılma faaliyetleriyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Sanskritçe karmaşık bir dildir. Buna rağ­men gerek Hindistan'da ve gerekse Av­rupa'da birçok Sanskritçe uzmanı vardır.

Hatta bu alanda XIX. yüzyıldan beri Av­rupalı Sanskritçe uzmanları bir hayli yol almışlardır. Bugün, Batı dillerinde birçok Sanskritçe gramer ve metinler bulmak mümkündür.

 

Sartre Jean-Paul (1905-1980):

 

Hıristi­yan bir ailenin çocuğu olarak Paris'te doğmuştur. Burjuva ve Hıristiyan bir ai­leye mensup olma duygusundan kurtul­mak için erken yaşlarda çaba sarf etmiştir. Eserlerinde mutlak hürriyetin savunucu­luğunu yapmıştır. Ateizmin propaganda­sına çok yer verdi. Düşüncede, Allah fikri olmadan  yol alınmasını tercih  etti. 1943'de temel eseri olan “L'etre et le neant”  (varlık ve yokluk)  yayınladı. Sartre’in Existentialismei 1950'lerde do­ruk noktaya ulaştı. Oysa  “L'exis-tentialismest un humanisme” (existansiyalizm bir Hümanizmdir) isimli eseri  1946'da yayınlanmıştı. İnandığı prensipleri gazetelerde ve tiyatrolarda pa­rayla yayınlamıştır. Bir müddet komünist partisine sempati duymuştur ve marksizmin zamanımızın vazgeçilmez felsefesi olduğunu ilân etmiştir. Fakat onun Marksizmi, daha çok kendi fikirlerine bağımlıydı. Bunu “Critique de la vaison dialectique” (1960)   de görmek müm­kündür. 1963'de kaleme aldığı Les Mots (Kelimeler) isimli denemesinde oto­biyografisini  incelemiş ve bu eseriyle Nobel ödülüne lâyık görülmüştür. Haya­tının sonuna kadar burjuvazi değerlere karşı mücadeleye devam etmiştir. Edebi­yatın her alanında eser vermiştir. Savaş sonrası atmosfer, Sartre'a ait keli­melerin ses uyumu ile dolmuştur: Kaygı, bulantı, saçmalık, yokluk ve kötü inanç. Başlık olan tek kelime: Hürriyettir. Sartre bütün fikriyatını bu kelimenin etrafında geliştirmiştir. Bunun için “Hürriyetin varlığının kumaşını” oluşturduğunu söyler Sartre. Çünkü Sartre'a göre insanı, hürri­yet tarif etmektedir.

Fakat Sartre'a göre bu hürriyet, sürekli tehlikede olmaktadır. Ona göre Allah, bu hürriyetin önünde başlıca engeldir.  Bu­nun için Sartre'nin existansiyalizmi, Ateits, çizgide devam etmiştir. Fakat Sart­re’in Ateist, existansiyalizmi on yıl gibi bir zaman diliminde tesirini kaybetmiştir. Bugün, Sartre çizgisinde bir felsefi ekolün varlığından söz etmek oldukça zordur. Ülkemizde Sartre’in ateizmi üzerinde, kültür ve turizm bakanlığı tarafından ya­yınlanan Prof. Dr. Kenan Gürsoy'un “J.P. Sartre Ateizminin Doğurduğu Problem­ler”[22], isimli eseri bu konuda önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Sartre’in belli başlı eserleri:

1- L'etre et le Neant-Paris, 1943.

2- Les Mouches-Paris, 1943.

3- L'existentialisme est un humanisme, Paris-1946.

4- Situations, I, Paris-1947.

5- Le Diable et le Bon Dieu, Paris-1951.

6- Les Mots-Paris-1963.

7- Situations-IX, Paris, 1972.

 

Sarvâstivâdın:    

 

Eski Budizm'de, Sarvastivadın ekolü, M.Ö. III. asrın ortala­rına doğru Sthavira’nın bünyesinde doğ­muştur.     Sarvâstivâdinler, II. Budist Konsili olan Pâtaliputra konsiline bağlı olan Sthavirahlara karşıdırlar. Bunların isimleri Sanskritçe “Her şey vardır” anla­mındaki “Sarva Anti” den gelmektedir. Burada söz konusu olan Dharmas'dır. Bu­rada bu, dünyayı oluşturan müşahhas un­surları belirtmektedir. Böylece buradaki problem, yeniden doğuşlar devri daimi boyunca karmık sonuçlarla daimi benliğin (Anattâ) devamlılığını uzlaştırmaktır. Sthaviralara göre Dharmaslar ancak şimdi mevcutturlar. Gelecek dharmasların do­ğumu için kaybolmaktadırlar. Sarvâstivâdinler ise, dharmas'ların bozulmadığını, hem gelecekte hem de geçmişte var ol­duklarını kabul etmektedirler.

 

Sati:

 

Hinduizmde, kocasının cenaze tö­reninde yanan cesedi üzerine dul kalan karısının atılması olayına verilen addır. Bu bir nevi dul kadının intihan sayılmak­tadır. Bu adetin çok yaygın olduğu söyle­nemez.  Uygulamalarda,  çoğu zaman ölüm olayı meydana gelmez. Bu âdet ge­nelde 1825 yılma kadar devam etmiştir. İngilizlerin işgaliyle birlikte bu âdet ya­saklanmıştır. Ancak, bazı geri bölgelerde yer yer uygulandığı görülmektedir. Sanskrit dilinde sati, “iffetli eş” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda sati, Hindu­izmde Tanrıçanın adıdır. Sati geleneği, ölen erkeğin öbür dünyada yalnız kalma­ması ve karışma ihtiyaç duymaması inan­cına dayanmaktadır. Bu geleneği yerine getiren kadınlar için Sati taşları dikilmiş­tir. Bu taşlardan en eskisi M.S. 510 tarihini taşımaktadır.

M.Ö. I. yüzyılda yaşamış olan Yunanlı Diodoros Sikeliotes M.Ö. IV. yüzyılda Pencab'da Sati âdetinden söz etmektedir. Yine bazı kaynaklar, 1680-1880 yıllan ara­sında Brahmanlar arasında Sati uygula­masının çok yaygın olduğundan bahset­mektedir.

Hind kültüründeki Sati uygulamasının aslında isteğe bağlı olarak yapılmasına rağmen, dul kadınların Sati işlemine zorla tabi tutulduğunu görüyoruz. Hindistan'ın Türkler tarafından işgalinden sonra Sati işlemi yas aklanmışsa da tamamen kaldırı­lamamıştır.

 

Satyagraha:

 

“Hakikat gücü” veya “hakikate adama” anlamlarına gelen Hindce bir kelimedir. Mahatma Gandhi'nin felsefesini belirten bir akım olarak XX. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Mü­cadelenin Ahimsa yani şiddet kullanma­dan yapılmasıdır, yani, şiddet kullanma­dan gerçekleştirilen bir direniş hareketi­dir. Şüphesiz Satyagraha hareketi bir İhti­yaçtan doğmuştur. Hint halkının, İngiliz Emperyalizmine karşı savaş felsefesi olan Satyagraha, Gandhi'nin başlattığı direniş hareketinin kullandığı bir mücadele tek­niğidir. Bu felsefeye göre, Satyagrafi (Bu felsefeyi tatbik eden kişi) hakikati ba­rış ve sevgi dolu bir ruhla bulup, zihnini şiddetten arındırma işlemi yapmaktadır. Bu yolla mutlaka hakikata ulaşılır ve yan­lışa boyun eğmekten uzaklaşılır. Satyagrafi, kötüyle karşı karşıya geldiğinde şiddete başvurmamalıdır. Çünkü şiddet, insanın doğru algılamasına mani olmaktadır. Satyagrafi, açıkça ne yapaca­ğını belli eder. Sinsilik ve gizlilikten uzak­tır. Satyag-Raha, yalnız pasif hare­ketlerle sınırlı değildir. Aynı felsefe içinde siyasal ve ekonomik davranışlar da içer­mektedir. Bunun için bu felsefenin hedefi, düşmanını değiştirmektir. Sonuç, onun için başarılı veya başarısız olarak değil; yeni bir durum olarak değerlendirilir. Gandhi, Satyagraha felsefesini geliş­tirirken, Yahudi-Hıristiyan kutsal metin­lerinden ve Hind kutsallığının önemli bir unsuru olan “Bhagavadgita” dan yarar­lanmıştır.   Hindistan'da  ilk  Satyag-raha hareketi  1917  yılında  Çampa-Ran'da ortaya konulmuştur. Oruç tutma, dükkan kapatma,  mal satmama gibi yöntemler Satyagraha felsefesinin en önemli ey­lemleridir.

 

Saul:

 

İsrailoğulları tarihinin ilk kralı ola­rak kabul edilen Saul, (M.Ö. XI. yüzyıl) hakkında Eski Ahidin Ketubim bölümün­de bilgi verilmektedir. I. Samuel'de bildirildiğine göre o, hem hâkim hem de kral olarak takdim edilmektedir. Krallığı dö­neminde Filistin'i yabancı ve yerli düş­manlara karşı korumuştur. I. Samuel ki­tabının verdiği tarihi bilgilere göre, Benyaminî bir aileden gelen bir kişinin oğ­luydu. Adı da Saul'du, cesur ve yiğitti. Aynı zamanda çok güzeldi ve kavmin en uzun boylusu idi. Allah adamı Samuel, Saul'u takdis etmişti. Çünkü Rab, Samuel'e bunu önceden haber vermişti. Rabbin emri üzerine Samuel Saul'e “ken­di mirası üzerine reis olarak Rab seni meshetti” dedi. Samuel, Saul'a üzerinde birtakım değişikliklerin olacağını, pey­gamberlerle peygamberlik yapacağını bildirmişti. Saul, İsrail halkının düş­manlarından çektiklerini görmüştü. Halk ağlıyordu. Halk arkasına toplanmaya baş­lamıştı. Her tarafa haberler gönderdi. Kavm korkmuştu. İsrailoğullarından üç yüz bin kişi, Yahuda'dan otuz bin kişi toplanmıştı. Saul toplanan halkı üç bölüğe ayırmıştı. İsrail’in düşmanı Amoniler vurmuşlardı. Amoniler, dağılmışlardı. Saul'un gösterdiği bu zaferden sonra kavm, Gilgala'da toplanıp, Saul'u Rabbin önünde kral seçmişlerdi. [23]Saul'un krallığı İsrail'de bay­ram sevinci yapmıştı. Saul kral olduğu zaman kırk yaşındaydı, iki yıl krallık yaptıktan sonra Saul, İsra­il'den üç bin kişi seçmişti. Bunlardan iki bin kişi Mikmuş'ta ve Beyt-el dağında Saul'un yanındaydı. Bin kişi de Benyamin Gebâsında Yonatan'ın yanındaydı. Yonatan Gebeasındaki, İsrail’in amansız düşmanı olan Filistinlileri vurmuştu. Saul bunu, bütün İsrail'e duyurmuştu. Ancak Saul'un krallığı ebedî olmayacaktı. Çünkü Rabbin inayetini dilememişti. [24]Daha sonra oğlu Yonatanın desteği de yine İsraile önemli zaferler kazandırmıştı. Samuel’in onayı ile kral seçilen Saul'un krallığının gerilemesinde, Samuel' den Saul'un uzaklaşmasının çok önemli rolü olduğu I. Samuel'de anlatılmaktadır. Samuel ve Saul'un arasının açılmasının sebebi, Saul'un dinî konulardaki gevşek­liğidir. Bunun için Allah adamı olan Samuel, Saul'den manevi desteğini çek­miştir. Saul'un askeri yönden en önemli destekçisi Davuddu. Davud'un çaldığı müzikle Saul'un teskin olduğu I. Samuel'de anlatılmaktadır. Ancak bazı bölümlerde Saul'un, Davud'un askeri ba­şarısını kıskandığından bahsedil­mektedir. Bunun için, Davud’u öldürme planları yapmış, ancak başarılı olamadı. Davud Filistinlilerin içine kaçmıştı. Yizrael vadisinde Filistinlilere yenilen Saul, oğullarıyla birlikte öldürülmüştür. Daha sonra yerine Davud kral olmuştur.

 

Savunma (Apologétique):

 

Hasım­larının itirazlarına ve hücumlarına karşı bir din vakıası içinde bir düşünceyi, bir dogmayı, savunmaya (Bu Apologetiğin negatif yönüdür), veya dogmanın inandırıcılığını ortaya koymaya (bu da Apologetiğin müsbet  yönüdür) Apologetik adı verilir. Apologetik isbat, doğrudan doğruya bir dogmanın muhte­vasına dayanmaz. Bu konuda derinleşme işi teolojiye aittir. Apolojetik, bu dogmayı doğrulayan şehadetleri ve ne kadar esra­rengiz olursa olsun bu ifade edilen ger­çeklerin akim kanunları ile çatışmamasını dikkate alır. Hatta çok defa daha da uzak­lara giderek böyle bir dinî hakikatin, in­san ruhunun derinliklerindeki isteklere uygun geldiğini gösterir veya bununla da iktifa etmeyerek bazı sezgileri ortaya ko­yar. Apolojetik, imanın, hiçbir zaman saçmalığa sahip olmadığım, bil'akis onun sağlam nedenlere dayandığını göstererek aklı, imana açılmaya hazırlar. Fakat o, iman veremez. İman, sadece Allah'ın bir lütfudur.

Kilisenin ilk asırlarında pagan dünyaya karşı savaşa girişen bazı kilise babaları veya Hıristiyan yazarlar Apolojist (Apologiste=savunucu) ismini almışlardır. Bunlar, II. ve III. asırda yaşamış olan Justin, Tatien, Athenogore, Minucius Felix, Tertulien'dir.

 

Scheler Max (1874-1928):

 

Münihde Yahudi bir aileden doğmuştur. Max Scheler, önce Protestanlıktan daha sonra Katoliklik'ten etkilenmiştir. 1922'de Kato­liklik'ten ayrılmıştır. Akademik hayata atılmış ve Münih üniversitelerinde privatdoçent olarak çalışmış, daha sonrada 1919 yılında Cologne üniversitesine profesör olmuştur. Öldüğü esnada Frankfort üni­versitesinde “Sosyal Felsefe” profesörü olarak çalışmaktaydı. Berne'de 1954 yı­lından beri yayınlanmakta olan 13 ciltlik Gesamemmelt Werke isimli eserini eşi Maria Scheler yayın hayatına hazır­lamıştır.

Düşüncesinin gelişiminde üç dönem önem arz etmektedir:

Birincisi: Çıraklık dönemi; Bu dönemde takip edilen bir üstad vardır. Bu, Rudolf Eucken ve onun spiritüalizmidir. Bilimsel pozitivizm ve Kantizm gibi savaşacak ha­sımları vardır. Onun yapması gereken işi olarak gördüğü iyi bir felsefi metod da sosyoloji ve psikolojiyi uzlaştırmaktır. Bu dönemde içgüdülerle zihin güçleri ara­sında bir uçurum açılmıştır. Bunun için spiritüel değerlerle ahlâki değerler ara­sındaki düzeni yeniden kurmak gerekir.

İkincisi: Bu dönem çift keşifle çınla­maktadır. Bu da, Fenomenoloji ve Katolisizmdir. Fenomenoloji Husserl tarafından Geottingue'de 1905 yılından beri geliştirilmektedir. Husserl, bilginin obje ve sujesi arasındaki parçaları birleştirmeyi hedefleyen “İradî Bilinç” mefhumunu önermektedir. Bu mefhum ayrıca, “Tran­sandantal bir Redüksiyon” metodu ihti­va etmektedir. Bu Sujeyi ön yargılardan, objeyi de form değişikliklerinden, saf bir karşılaşma amacıyla soyutlamaya yönel­miştir. Husserl Fenomenoloji s inin tasvir­leri ve düşünceleri Scheler'i heyecanlan­dırmıştır. Böylece Scheler, bu düşünce va­sıtalarını dinî ve ahlâkî vicdanın heyecan­larına uygulamaya karar vermiştir. 1906'daki katolikliğe girişi imanın düzenlediği ebedî hakikatler düzenini inceleme ateşli­liğini yenilemiştir.

İşte Scheler’in belli başlı eserleri böylece ortaya çıkmıştır. Bu eserlerden biri, “Nature et Forme de la Sympathie (1913)”dir. Bu eser 1928'de Fransızca'ya tercüme edilmiştir. Bu eserde niyetin, he­defin, sevgi ile iştirakin, sempatinin, dün­yanın düzenini, başkasının varlığını, kişi­nin esrarını, Tanrı sırrını yaşamaya koy­maktadır. Sempati, insanın madde ile ru­hun, ruh ile vücudun, cemiyetin, Tanrı­nın, kimliğini tespit etmeye başladığı bir labaratuvardır.

Üçüncüsü: Burada sarhoşluğu geçmiş bir yazar görünmektedir. Mutlu coşku, sön­müştür. Eros, Agape'ye dönüşmüştür. “Les Formes du Savoir et de la Societe, Leipzig” adlı eserde (1926) kollektif ger­çeklere, Schelerin fenomenolojisi uygu­lanmıştır. Bu açıdan o, sosyologları kültür sosyolojisi alanına yönlendirmektedir. Bu projeden bir antropoloji doğacak mıdır?, sorusu akla gelebilir. Bu soruya, ölümün araya girdiği kısa bir denemesi olan “la Situation de İ'homme dans le Monde”, Darmstadt (1928) isimli eserle cevap verilmiştir. Bu eser Fransızca'ya 1951 yılında tercüme edilmiştir.

Scheler’in düşüncesi; insan derinliklerini ve imanın derinliklerini harekete geçir­mektedir. 1953'te bugünkü papa (II. Jean-Paul) Karol Vojtyla, doktora tezini” Max Scheler üzerinde yapmıştır; Le Systeme Phenomenolojique de Max Scheler Peut-il etre employe comme instrument d'elaboration de l'ethique chretienne?

 

Schieımachbr Friedrich (1768-1834):

 

1768'de Breslau'da doğdu. Babası Reform kilisesine bağlı, annesi ise Kalvinist bir ai­lenin çocuğu idi. Orta öğretimden sonra papazlık eğitimi almak üzere Freres Moraues tarikatının okuluna devanı et­miştir. Bu ortam, Friedrich Scheleimarcher'yi dindar hale getirmiştir. 1787'de Halle üniversitesine girmiş, orada felsefe ve ilahiyat tahsili yapmıştır. On yı­la yakın vaizlik, ardından rahiplik yaptık­tan sonra, muhtelif konularda uzmanlaş­mıştır. 1796'dan itibaren Schlegel ve ro­mantizm ile temas kurmuştur. Schleiermacher önce 1799'da “Discours sur la  Religion  â  ceux  de ses contempteurs qui sont des  esprits cultives”  isimli   kitabını yayınlamıştır. Müteakip  sene, Monologues'larla  ahlâk konusunda Spinoza'ya, Leibniz'e Kant'a referans yaparak açıklamalar yapmıştır. Birkaç yıl sonra (1804) “Lignes Fondamentales d'une eritique de l'Enseignement Moral doné Jusqua Aujourd'hui” İsimli çalışmasıyla ahlak üzerindeki düşüncesini derinleştirecektir. 1804'de Halle'de ilahiyat profesörü iken, Schleiremacher, 36 yaşında akademik ha­yatının ilk açılışını yapmış ve Berlin'de devam ettirmiştir. 1810'dan ölüm tarihi olan  1834   yılına   kadar   Berlin  üniver­sitesinde hocalık yapmıştır.  Otuz yıllık akademik hayatı boyunca, politik, kültü­rel, dini ve üniversiter alanlarda çok çeşit­li çalışmalar sergilemiştir. İlahiyat ve fel­sefe ile ilgili çalışmalara çok Önem vermiş­tir. Bu çalışmaları, zamanının kilise ve di­nî ihtiyaçları ile sıkı şekilde bağlantılı ola­rak ortaya koymuştur. Meselâ, “la Fete de Noel (1806) ve Courte presentation des etudes theologique (1810)”, isimli eserleri ile ilahiyata çok katkı sağlamıştır. La Foi chretienne  presentation      Synthetique d'Apres les principes de l'Lglise Evangelique” (1821-1822) isimli eserinde, ilahiyatın üç bölümden teşekkül ettiğini ileri sürmektedir: Felsefi, tarihi ve pratik. Ona göre en önemlisi o üçüncüsüdür. Schleieremacher'de görülen ilahiyatın en çok pozitivist kavramıdır. Bu noktada o, iki akımla itham ediliyor: Birincisi, aydın­lanmanın akılcı akımı. İkincisi, Ortodoks­luğun tabiatüstücü akımı. Birbirine zıt olan bu akımlarla Schleiermacher, Hıristi­yanlığı önce amprik bir olay, sonra da sosyokültürel bir realite olarak değerlendirmektedir. Ona göre, insanlık tarihi­nin tamamında en geniş şekilde yayılan müşahhas fenomenlerden birisi dini ce­maat ve dindir.

Discours'da, dinî duygunun ve sezginin üstüne oturtuyor ve dîni “sonsuzun tadı ve anlamı” olarak tarif ediyor. Dinin bü­tün doğmalardan bağımsız olduğunu söy­lemektedir.

Daha sonra, la Foi chretionne de Schleiermacher çok açık şekilde duyguyu, saf bir ferdî psikolojik heyecan olarak kavramadığını gösterecektir. O, “şartsız bir bağımlılık” duygusundan bahsetmektedir. Buradan, bütün varlığın temel tecrübesini görmektedir. Tabiat ötecilerin ve rasyonalistlerin iddia ettikleri­nin ailesine dinî tecrübe, doğrudan bir tanrısal şuur vermektedir. Bu tecrübe, Tanrı ile existansiyel bir temas kuruyor. Schleiremacher bunu Hıristiyanlığa tatbik etmektedir. Bu dinin en belirgin yönü Nasıralı İsa'ya ve onun getirdiği kutuluşa bağlı olmasıdır.

 

Schimidt. P. Wılhelm (1868-1954):

 

Alman antropologu ve Katolik rahibi olan W. Schimidt Dortmund-Horde'de bir fab­rika işçisinin oğlu olarak 16 Şubat 1868'de dünyaya geldi.

1883'de Steyl'de (hollanda) misyoner oku­luna girdi.  Burada Verbi Divini görevi yaptı. Verbi Divini 1875'te kuruldu. İkinci olarak Felsefe ve İlahiyat öğrenimi yaptı. 1892'de papaz olarak atandı. 1893'ten 1895'e kadar    Berlin Üniversitesinde Semitik dillerini  araştırdı. 1895'te Mödling Sant Gabrielinde ilahiyat ala­nında yardımcı doçent oldu. Misyonerlerin değişik soru ve prob­lemleri, özellikle (Yeni Gine'den) Schmidt'i Linguistİk, Etnolojik ve din ça­lışmalarına itti. 1906'da Antropos'u kur­du. Sonra uluslar arası Etnoloji ve Linguistİk dergisini çıkardı. 1931'd' Modlige'de Antropos Enstitüsünü kurdu. Bu Enstitüde 1952'ye kadar enstitünün müdürlüğünü yaptı. 1962'den beri Enstitü Bonn yakınlarında Saint Agustin'de bu­lunuyor. 1921'de Viyana Üniversitesinde profesör oldu. Roma'da etnoloji misyon Müzesinin donatımıyla ilgilendi (II. Pius denetiminde) 1927-1939 arası bu müzenin müdürlüğünü yaptı. Mart 1938 Avus­turya'nın ilhakından sonra İsviçre'de Antropos Enstitüsüne yeniden getirildi. Fribourg Üniversitesinde profosör oldu (1939-1951). 10 Şubat 1954'de Fribourg'da öldü ve Mödling mezarlığına defnedildi. Scmidt okul cemiyetlerinin üyesiydi ve al­tı üniversiteden onur derecesi aldı.

Schmidt, Iinguistik çalışmalarına Yeni Gine ana dillerini inceleyerek başladı. Fa­kat araştırmalarına tüm Okyanusyayı da­hil etti. O, Austronesian (daha önce Mala­ya Polenazyası olarak bilinen) dillerinin bazı Güney doğu Asya topraklarındaki bazı dil gruplarıyla ilişkili olduğunu gös­terdi. O, Güney doğu dillerini Austroasitic dilleri olarak tasnif etti. Onun çalışması Die Mon -kmer-Völker: İlin Bindeglied zwisehen Völkerrn Zentralasiens   und   Austroneisens   (The Mon-Khmer  Peoples:   A   Link   between Peoples in Central Asia and Austronesia: 1906) (Mon Kmer toplulukları Orta Asya İndenosya Okyanus toplulukları arasın­daki bağıntı 1906). Bu kitabın özel bir önemi vardır. Onun ilgisi gittikçe kültürel antropoloji alanına kaymaktaydı. 1910'da Pigme toplulukları hakkında kitap yayın­lamıştır. Die Stellung der Pygmdenvölker in der Entwicklungsgeschichte Menschen (İnsanlığın tarihi gelişiminde Peygam­berlerin yeri). 1924 yılında Völker und Kulturen (Halklar ve Kültürler) yayınlan­dı. Bunu Wilhelm Kopersl'e yazdı. İkinci eseri, kültür çevreleri sistemine dayalı kültür oldu.  Bu yöndeki ilgisi antropo-coğrafyaci Friedrich Ratzel ve Etnelog Leo Frobenüs ve Fritz Graebner'den gelmek­teydi (Bk. Kulturkreislehre ve Frobenius ve Graebner biyografisi). Schmidt’in sistemine göre, Amerika buzul bölgesinde ve Güney-doğu Avustralya'da bulunan Huntergatherers (Avcı-Tolayıcılar) gibi Pygme ve Pygmoidsler de  dünyanın  en  eski  kültürüdür.  Bu Urkültürden (İlk kültür), birbirinden ba­ğımsız olarak üç ana temel kültür meyda­na gelmiştir:

1- Bitkilerin yetiştirilmesine dayalı

2- Erkekler tarafından kontrol edilen ve beraberinde totemizm olan “yüksek av­lanma kültürü”

3- Göçebe hayvan tarımına dayalı patrikci pastoral (ya da eskiye dönük) kültür. Schimidt tarafından meydana getirilen bu üç temel kültür halkalarının her biri ona göre, bir kereye mahsus olmak üzere veri­len bir coğrafi alanda canlanmış ve daha sonra göçle diğer yerlere yayılmıştır. Kül­türün ekonomik temellerindeki değinil­meyen değişiklikler de toplum ve din üzerine etki etmiştir. Schmidt’in Die Sprachfamilien und Sprchenkreise der Erde [25] çalışmasında etnolojik dil sentezine değinilmiştir. Viyana prehistoryacı Oswad Menghin kendisinin Weltgeschicte der Steinzeit [26] adlı eserinde, kendi çapında prehistorik ve etnolojik kültürlerin karşılaştırılması teşebbüsünde bulundu. Daha sonra Schmidt, Handbuch der Methode der kulturhistorisehen Ethnologie 1937 (Etnoloji­nin tarih kültür metodu) kitabında Graebner, tarihi kültür metodu üzerine Özenle araştırma yapmış ve aynı zamanda kendi düşüncelerini düzgün sistematik bir formda organize çalışması gerçekleş­tirmiştir.

Kültürlerin gelişimi ile ilgili bakış açısına göre Schmidt, doğa bilimlerinin etkisinde kalan evrimci görüş yerine tarihsel temel­lere dayalı sistemi yerleştirmek istemiştir. Ne yazık ki Schmidt’in kritiklerinden an­laşıldığı kadarıyla, bu yeni yaklaşım se­çimi, çok fazla katı ve şematikti. Her ne kadar onun ortaya koyduğu kültürel formlar, tarihsel realiteler olarak sayılma­sa da yine de klasifikasyon için araç ola­rak değerliydiler. Onun, önemsiz denip reddedilemeyecek olan öncü çalışmaları araştırmada bir basamağı temsil etmektedir. Dönemindekiler tarafından onun sisteminin detaylarına getirilen eleş­tirilere rağmen, büyük çoğunluk onun okur-yazar olmayan kültürlerin bile tarih­sel gelişim gösterdiği şeklindeki anlayışı­nı onaylamıştır.

1900'lerden hemen sonra Schmidt’in araş­tırmalarının esas konusu, dinin gelişimi­nin açıklanması olmaya başlamıştır. Onun bu konuya ilgisi kesin olarak AndreW Lang'la başlamıştır. 1898 yılında “The Making of Religion” adlı kitabında, Lang E.B. Taylor'un, animizmin bütün dinlerin orijini olduğuna dair then-influential teo­risini yalanlamıştır. Lang, Avustralya aborjileri ve diğer çok basit topluluklarda bir Tanrıya inancın açık varlığını göster­miştir. Schmidt, kendi çalışmalarına da­yanarak 1908'den 1910 yılma kadar Antropos dergisinde “L'origine de l'idee de Dieu” genel başlığı altında bir dizi makale yayınladı. Bu makalelerde, Schmidt, dinin orijini ile ilgili olan var o­lan teorilere karşı çıktı ve Güney Doğu Avustralya’daki mevcut materyali iyice tetkik etti. Bu çalışmanın Almanca orjinali 1912 yılında “Der Ursprung Der Gottesidee” [27]'ın birinci cildi ola­rak tashih edilmiş halde yayınlandı. Bu çalışmanın ikinci ciltten altıncı cilde kadar olan kısmı “ilkel toplulukların” dinleriyle ilgilidir. [28]Yedinci cilt­ten on ikinci cilde kadar Afrika ve Asya göçebelerini ele almaktadır. Schmidt, Der Ursprung der Gottesideé'de aşağıdaki sonuçlara varmıştır: O, öncelikle monoteizmin, kendisi tarafın­dan incelenen hâlâ mevcut olan hunter­gatherers (avcı-toplayıcı) topluluklarının dini olduğunu kaydetmiştir. Onların Tan­rısı, dünyayı yaratan, onların ahlaki de­ğerlerine yarışır ve büyük bir saygıyla tapılır. İkinci olarak, madem bu topluluklar bize, insan kültürünün elde edilebilen en eski formunu göstermektedir, öyle ise moneteizm,   insanlığın en eski dinidir. Üçüncü olarak ifade etmektedir ki, ma­dem bu insanların dinleri, özellikle de Tanrıyı tasvirleri, pek çok ortak karakte­ristik noktalar göstermektedir o halde on­ların tek bir tarihi orjini bulunduğunu ka­bul etmek gerekir.  Dördüncü olarak, Schmidt tahmin etmektedir ki, ilkel toplu­luklar tarafından betimlenen Tanrının imajı öylesine yücedir ki, bu insan tecrübe­lerinden elde edilmiş olamaz ve bu ne­denle kökenleri ilahi ilk vahye dayandırılmalıdır. Son olarak o, daha sonraki ge­lişmeleri boyunca dış kültürdeki ilerleme­lerin pek çok kişi tarafından ele alındığını ve şimdiye kadar çöküşlerin genellikle din ve ahlaki değerlerde meydana geldi­ğini bir gerçek olarak kabul etmektedir. Schmidt'e göre, orijinal Tanrı inancı, gö­çebe toplulukların semavi  bir Tanrıya mükemmel saf bir bağlılıkla inanmalarıyla muhafaza edilmiştir. Diğer kültürlerde bu fikir temelini   kaybetmiştir. Güneşe tapma ve büyücülük totemistik kültürler­de yaygınlaşmış ve ana erkil tarım kültür­leri, toprağa ve verimliliğe ibadet edenlere ay mitolojisine ve ölüme tapanlara yer açmıştır.

Schmidt’in birkaç argumentinden bazıla­rıydı onlar. Schmidt bir kişinin Moneteizmden konuşması için-Yüce varlıkla ilgili vasıflarının ötesine geçmesi ge­rektiğine inanıyordu. Raffaele Pettazoni'ye göre Monetiezm, Politeizm’in yerleşmesine karşın reformist din akımcılarının bunlara karşı verdikleri mücadeleden sonra ortaya konmuştur. Schmidt’in bir Tanrıya inanma düşüncesi skolastik teolojik Allah düşüncesine uymaktadır. Bunu var oluşu açıklamak için zorlandığı zaman görebilmiştir. Schmidt üstelik genellikle ilkel toplulukların dinle­riyle ilgili, önemsiz diye nitelendirilen de­tayları, daha sonraki kültürlerin dejene­rasyonuna ya da etkilerine kadar araştır­dı. Ancak, bu doğrultudaki tartışmalar, onun kültür halkaları sisteminin uluhiyetiyle birlikte çoğalıp azalmaktadır. Schmidt, dinlerin tarihsel sınırlarını atla­mıştır. Felsefi ve teolojik ifadeler kullan­mıştır.

Şöyle söylenebilir; Schmidt’in bir yüceliğe inanma kurumu, ilkel toplumlar arasında din tarifi alanında değerini korumuştur. Zira Schmidt’in öne sürdüğü tarihsel, fel­sefi ve ilahiyatla ilgili sonuçlara kesin bir gözle bakılmamıştır. Ancak Schmidt’in “yüce varlık” veya “yüce Tanrı” teorisi, temelsiz görüşler değildir. Nitekim Dinler tarihinde W. Schmidt’in “yüce Tanrı” ve­ya “Gök Tanrı” Teorileri, Urmonoteismus (ilkel monoteizm) kavramının dini termi­nolojiye girmesini sağlamıştır. Schmidt’in verdiği hizmetin ve ön ayak olduğu araştırmanın, cahil toplumlar arasındaki tanrı inancı üzerine çok büyük bir dikkatle du­rulmuş olduğunu göstermektedir. Tanrı fikri sorusunun yanında, Diğer yandan Schmidt, diğer dini fenomenlerin açık­lanmasında mesela özellikle kurban, mitoloji ve Şamanizm konularına büyük katkılarda bulunmuştur.

 

Seba:

 

Tarih kitapları, güneybatı Arabis­tan'da kurulan Seba devletinden bahset­mektedirler. Yahudi kutsal kitabında (eski Ahitte) Hz. Süleyman ile Seba kraliçesinin ilişkilerinden bahsedilmektedir. Ancak M.Ö. VIII. yüzyıldan MÖ. V. yüzyıla ka­dar olan Asur, Yunan ve Roma kaynaklan da Seba'dan bahsetmektedirler. Sami so­yundan gelen Sebalıların Güney Arabistan'a ne zaman geldikleri bilin­memektedir.

Seba krallığının kurulduğu bölge baharat ve tarım ürünleri bakımından oldukça zengindi. Seba krallarının ve kraliçeleri­nin böylece ünü destanlaşmıştı. Seba kral­larının ve kraliçelerinin ünü ve yaşadıkla­rı lüks hayat Yahudi, Hıristiyan ve İslâm kültürlerine kadar girmiştir. Yahudi kut­sal kitabı Tanah'da Seba ile ilgili geniş bilgi verilmiştir:

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Süleyman ile Seba Melikesi olan Belkıs'ın arasında geçen olaylar nakledilmektedir. Kur'an-ı Kerim’in Nemi süresinde verilen bilgilere göre, Hûdhûd kuşunun, Sebe'den gerçek haber getirdiğinden ve oradaki lüks ha­yattan bahsettiğinden söz edilmektedir. Ayrıca Sebe halkının “Allah’ı bırakıp gü­neşe secde ettiklerinden” haber veril­mektedir. Bu haberi duyan Hz. Süleyman, Hüdhüd'e bir mektup vererek, onu Belkıs'a götürmesini söylemiştir. Böylece Nemi suresinde Hz. Süleymanla Belkıs'ın haberleşmeleri, hediyeleşmeleri ve Belkıs’ın tahtının getirilmesi gibi olağanüstü vak'alardan bahsedilmektedir.[29]

 

Sebt:

 

İbranice Şabat olarak söylenen bu kelime, ara vermek veya durmak anla­mına gelmektedir. Yani pazardan başlayan çalışma ve iş hayatı, Yahudilikte Sebt günü yani cumartesi günü seçilmekte ve o gün Tanrı Yehova'ya tahsis edilmektedir. Sebt günü, Yahudiler için alelade bir tatil günü değildir. Sebt günü, cuma günü, gün batımından başlayarak, cumartesi ak­şam vaktine kadar devam etmektedir. Yahudi kutsal kitabı Tora, sebt gününe saygılı olunması için çok sert kurallar ge­tirmiştir. Sebt gününde, Yahudiler için dünya ile ilgili bütün işlemler yasaktır.

Her Yahudi’nin kendini, Allah'a vermesi ve Allah işleriyle uğraşması gerekir. Yahudilerde haftalık ibadet günü olarak cumartesi günü seçilmiştir. Yahudiler, cuma günü güneş batımından itibaren, Tora okumaya ve ibadet yapmaya başlar­lar. Sinagog, en canlı günü bugün yaşar. İnsanlar, Sinagoglara dua etmek için akın ederler. Sebt ibadeti, Sinagog'da, To­ra'dan bir parça okumakla başlamaktadır. Bunu Nebiim'den bir parça takip eder. Mezmur'lar da okunan parçalar arasın­dadır. Sinagogda cumartesi günü en çok yapılan merasimlerden birisi, erkek ço­cukların buluğ çağı törenleridir. Buna Bar Mitzva töreni adı verilmektedir. Yahudi muhitlerde sebt günü mera­simleri, cuma akşamından belli olmaya başlar. Cuma akşamı, evlerde şamdanlar yakılır, Tanrıya şükran duaları yapılır. Sebt günü sonunda, Sinagog'da Haudala törenleri yapılır. Bu tören, ışık ile karanlığın ayrıldığı bir törendir. Yani, kutsal olan günle, olmayan günler bu tö­renle ayrılır.

Çağdaş Yahudilikte Sebt kurallarına çok Önem verilmektedir. Ancak bir takım dinî akımların Sebt gününe karşı tavrı aynı değildir. Muhafazakar Yahudiler, Sebt gününden taviz vermezler. Bütün kural­ların sert bir şekilde uygulanması tarafta­rıdırlar. Ancak reformist Yahudiler, Sebt günü kurallarının çağdışı olduğunu ileri sürerek, reddederler. Bunlar, Sebt ayinini pazar günü yapmayı tercih ederler. Yahudilerin kullandığı takvim, modern takvimden farklıdır: Bu dini takvime göre bazı cumartesileri çok anlamlıdır. Bu özel cumartesilerde Toradan, her zamankin­den ayrı bölümler okunur. Bu dört özel Sebt için, ayrı birer Hattara vardır: Şekalim-Zahor-Parahahodeş. Ayrıca her biri, o gün okunan Hattara ile anılan üç Sebt günü daha vardır: Şabat Hazan-Sabat Nahamu-Şabat Şuva. Şabat Bereşit'te Tora hatmedilir ve yeniden baş­lanır.

Bugün İsrail'de Sebt gününe çok önem verilmektedir. Cumartesi günü tam bir dini tatil günüdür. Dünya ile ilgili işler askıya alınmıştır. Hatta o gün asansörler bile otomatiktir. Hiç kimse dünya işi diye düğmeye basmaz. Avrupa’da Yahudilerin büyük bir çoğunluğu cumartesi kuralları­na uyarlar. Avrupa toplumu içinde en­tegre olmuş Yahudiler de vardır.

 

Sefaradlar (Sépharades):

 

İspanya ve Portekiz'den sürülen ve Akdeniz havza­sına yerleşen Yahudilere verilen bir isim­dir. Zaten Sefarad kelimesi İspanyol de­mektir. Bunlar Aşkenazlardan, dil ve bir­çok âdet yönünden ayrılmaktadır. Aşkenazlar ayinlerine liturjik şiirler ilave et­mektedirler. Bugün İsrail'de yaşayan Ya­hudilerin birçoğu Sefâradimdir.  Bunlara İslâm dünyası Yahudileri de denmektedir. 1492 yılında İspanya'dan göç ederek İtal­ya'ya, Balkanlara ve Osmanlı topraklarına yerleşen Sefarad Yahudileri, Osmanlı dev­letinin hoşgörülü politikası içinde çok ra­hat bir hayat sürmüşlerdir. İspanya'dan kovulup, Osmanlı devleti topraklarına sı­ğınan Sefarad Yahudilerinin sayısının iki yüz bine ulaştığını kaynaklar yazmak­tadır.

İspanya'dan gelen Yahudiler (Se'faradlar), yerleştikleri şehirlerde ticaret, doktorluk, tercümanlık gibi işlerle meşgul olmuşlar­dır. Özellikle Selanik, Edirne ve İstanbul, Sefarad Yahudilerinin en önemli şehirleri olmuştur. Sefarad Yahudilerinin diğer bir kolu da Kuzey Afrika yoluyla Filistin'e ulaşmıştır. Muhtemelen Yahudi edebiyatına bu kelime, XV. yüzyıldan sonra girmiş olmalıdır. Zaman içinde hızla ço­ğalan Sefarad Yahudi göçü, Osmanlı top­raklarında yaşayan Romaniot, Aşkenaz ve Karay Yahudi cemaatlerini sayıca aşmış­tır. Zaman içinde İstanbul Hahambaşılığı Sefarad Yahudilerinin eline geçmiştir. Sefarad Yahudileri,  Osmanlı şehirlerine ciddi bir  sosyal aktivite getirmişlerdir. Bunun için,  XVI-  ve XVIII.  yüzyıllarda Osmanlı devletinde en önde gelen hahamlar, hukukçular en seçkin Yahudi doktor ve bilim adamları, çoğunlukla Sefarad kökenlidir. Bunlar, Osmanlı top­lumunda üstün bir ekonomik pozisyon elde etmişlerdir. Sefarad Yahudilerinin konuştukları dil, Ladino adı verilen Yahudi-İspanyolcasıdır. Bu dilin hâlâ İs­tanbul'da yaşayan Yahudilerden bir kısmı tarafından muhafaza edildiğini söyleyebi­liriz.

Sefarad Yahudileri, İstanbul'a geldikten sonra bir basım evi tesis etmişler ve İbranice yayınlar yapmaya   başlamışlardır. İstanbul'da matbaanın öncülüğünü 1493 yılında İstanbul'a gelen Davİd ve Samuel Nahmias kardeşler yapmıştır. Bu matbaa 1494'de Rabbi Jacob ben Ashe of Toleda (1270-1340)'nun yazdığı, dini yasa olarak kabul edilen “The Four Columns” isimli kitabı basmıştır. Daha sonra birçok Yahu­di kitabı yayınlanmıştır. Diğer yandan Sefarad Yahudileri, İs­panyolca, Fransızca ve diğer Batı dillerini bildikleri için, Osmanlı devlet diplomasi­sinde çok etkili olmuşlardır. İstanbul yerli Yahudi cemaati olan Romaniotlar, İspanya kökenli Yahudileri çok iyi karşılamışlar ve onlar için çok para harcamışlardır. Ancak zamanla Sefarad cemaati ile Romaniot ve Aşkenaz cemaat­leri arasında gerginlikler artmış ve iki ce­maatin arası bazı nedenlerle bozulmuştur.

Romaniot kökenli hahambaşı olan Moşe Kapsali ve Eliyau Mizrahi'nin ölümünden sonra, Sefarad cemaati özerk bir yönetim arzu etmeye başlamıştır. Hatta Romaniot veya Aşkenaz kökenli bir Hahambaşı is­temediklerini belirtmişler, aksi takdirde Rav akçesi vermeyeceklerini bildir­mişlerdir. Çoğunlukta olan Sefarad Ya­hudileri, zamanla Hahambaşılığı ele ge­çirmişler ve bu durum, Aşkenaz ve Romaniot Yahudi cemaatleri kendilerine ayrı bir hahamı yönetici yapmaya kadar götürmüştür.

Görüldüğü gibi başlangıçta Romaniot ve­ya Aşkenaz Yahudileri için tek bir Ha­hambaşı var iken daha sonra buna Sefarad Yahudileri de katılmış, ancak Sefarad Yahudilerinin ağır basması sonu­cu; Romaniot ve Aşkenaz Yahudileri, Sefarad hahambaşına sembolik olarak bağlı olmakla birlikte kendi cemaat başla­rı tarafından idare edilmişlerdir. Bu du­rum, uzun süre devam etmiştir. Bugün İs­tanbul'daki Yahudilerin büyük bir bölü­münü Sefarad Yahudi cemaatı oluştur­maktadır.

 

Sefer Ha-Bahir:

 

İbranice “Aydınlık kitabı” anlamına gelir. Kabalizm’in ge­lişmesinde etkili bir kaynak olmuştur. Se­fer ha-Bahir, XII. yüzyılda Provence ola­rak kaleme alınmıştır. Sefer ha Bahir ki­tabının kaynağı ve konusu tartışmalıdır. Kim tarafından yazıldığından ziyade ki­tabın Doğu mistik Yahudi düşüncesinin kökenlerim taşıması bakımından önemli­dir. Sefer ha-Bahir kitabı hem dil, hem de anlam bakımından zor anlaşılan bir kitap­tır. Kitabın dili, İbranice ve Aramca karı­şımı bir lehçe ile yazılmıştır. Sefer ha Ba­hir kitabı, İbrani alfabesindeki harflerin mistik anlamlarını vermektedir. Bunun için Kabalizme çok ciddi şekilde simgeciliği sokmuştur. Yahudi bilgini Gerşom Gerhard Şöleni, Sefer ha-Bahir’in, Yahudi dinî düşüncesine yaptığı en büyük hizme­tin, bu sembolizm olduğunu belirtmiştir. Yine kainatın yaratılışındaki sır, on Tan­rısal türeyiş bu kitapta yer almaktadır. Bu esrar perdesi, Kabala'da Sefirot adıyla yaygınlaşmıştır.

Kabaiizm'de ruh göçü (gilgul) ve Tanrı'nın yaratıcı gücünün seyrini simgeleyen kozmik ağaç kavramını Sefer ha Bahir or­taya koymuştur. Kitabın son bölümünde Büyük Sır (Razza Rabba), bir ilk çağ met­nine dayanmaktadır. Sefer ha Bahir kitabı entellektüel boyutta kabul görmektedir. Fakat bu kabul genel bir kabul değildir. Sefer ha Bahir kitabını reddedenler de gö­rülmektedir.

 

Sefer Ha-Temuna:

 

Bu kitap İbrani al­fabesinin mistik yorumlanmasından meydana getirilmiştir. Tora’nın görün­mez bölümü olarak kabul edilmektedir. Sefer ha-Temuna kitabı, XIII. yüzyılda İs­panya'da ortaya çıkmıştır. Yazarı belli değildir. Bu kitapta kozmik devirler (Şemitot) kavramı geliştirilmiştir. Anlayı­şa göre, Tora bu devirlerden herbirine karşılık gelen Tanrının sıfatına göre yo­rumlanmaktadır. “Sefer ha-Temuna” ki­tabında incelenen temel kavramlar, Kayra, Yargı Esirgeme kavramlarıdır. Buna göre Tora, güncelleşmektedir. Torayı göreli açıdan yorumlayan bu akım, XVII. yüzyılda Osmanlı Devletinde ortaya çıkan Sabataycılığın kök itibariyle “Sefer ha Temuna”daki fikirlerle çok yakın ben­zerlik içinde olduğunu düşünmektedir. Sefer Tora: İbranice “yasa kitabı” an­lamına gelmektedir. Yahudiliğin ilk beş kitabına verilen isimdir. Bu kitaplara pentateq yani beş kitap da denmektedir. Bilindiği gibi Yahudi kutsal kitabı Tanah adı verilen üç bölümden oluşmak­tadır. Tora, Ketubim ve Nebiim. To­ra, tekvin, çıkış, levîliler, sayılar ve tesniye olmak üzere beş kitabı meydana getirmektedir.

Sefer Tora, Yahudilerce Hz. Musa'ya, Sina dağında Rab Yehova'nın verdiği kut­sal yasadır. Allah kelamıdır. Tarih boyun­ca kutsallığını korumuştur. Doğu Yahudi­leri olan Sefarad'lar, Sefer Tora'yı ah­şap veya demir dolaplarda saklamışlardır. Avrupa Yahudileri olan Aşkenaziler (Alman, Polonya Yahudileri) ise dinî mo­tiflerle süslü bir bohçada muhafaza etmiş­lerdir. Sefaradlar, Torayı okumadan ce­maata gösterirler, Aşkenazîler ise okunduktan sonra Torayı cemaata göstermek­tedirler.

 

Sefer Yetsira:

 

İbranicede “Yaratılış kitabı”dir. Daha çok büyü ve kozmolojiye dayanır. Yetsira kitabına göre Evren, İb­rani alfbesindeki yirmi iki harf ile on kut­sal sayıdan oluşmaktadır. Bunların ta­mamı, “Gizli hikmetin otuz iki yolu”nu göstermektedir. Yatsira kitabı miladi III-VI. yüzyıllarda yazıldığı için, “ottiyyot de Avraham Avinu” [30]biçiminde anılmaktadır. Kitabın temel felsefesini oluşturan “on sefıra” sonraki dönemlerde Yahudiliğin gelişmesini önemli ölçüde etkilemiştir. İlk dört sayı, evrendeki varlığın temeli olan öğeleri, yani “Tanrının Ruhu, hava, su, ateşi, ondan sonra gelen altı sayı da varlı­ğın uzaydaki durumunu sim­gelemektedir. Sefirot ve İbrani alfabesinin harfleri, insan bedenindeki organlarla da benzer şekilde ilişkilendirilmiştir. Böyle­ce, insan küçük evren olarak kabul edil­miştir.

Sefer Yetsira'dan, Avrupa'da ortaya çıkan Hasidizm oldukça etkilenmiştir. Diğer yandan Yetsira üzerinde birçok yorumlar yapılmıştır. En önemli yorumlar, Said bin Yusuf el-feyyumi ile Yitshak ben Şlomo Luria'nın (1534-1572) yaptıkları yorum­lardır.

 

Sefer Ha-Zohar:

 

XIII. yüzyılda Kabalizmi besleyen temel kitaplardan bi­risidir. Kitabın büyük bir bölümü Aramcadır. Sefer ha Zohar kitabı, Yahudi dini düşüncesi için üçüncü önemli dini kaynak olarak kabul edilmektedir. Bunlardan bi­rincisi Tora, ikincisi Talmud ve üçüncüsü de Zohar kitabıdır. Sefer ha-Zohar kitabı, birkaç bölümden meydana gelir. En önemli bölüm Zohar ismini taşı­yan bölümdür. Bu bölümde Tora'nın me­tinleri Batıni şekilde yorumlanmıştır. Zohar kitabında, Tekvin - Çıkış - Levililer - Sayılar - Tesniye, Rut kitaplarının ve Neşideler Neşidesinin Batıni yorumları yapılmıştır.

Sefer ha-Zohar'da uzun nasihatler veril­mektedir. Zohar kitabının kimin tarafın­dan yazıldığı konusu da tartışılmıştır. Ba­tıda bu alanda yapılan çalışmalar, Zohar'ın büyük bir bölümünün İspanyol Leon'lu Moşe ben Şem Tov tarafından ya­zıldığını ortaya koymuştur. Ancak Zohar metnine, çok eski Yahudi mistik düşünce­leri de dahil edilmiştir. Bu kitapta, yaratı­lışın gizemi, yaratıcı tanrının on kutsal tü­reyişi gibi konular tartışılmaktadır. Yine Zohar'da, Kainat'taki iyi-kötü zıtlığı insan amellerinin değeri gibi konular işlenmek­tedir.

Kısaca Sefer ha-Zohar, Yahudi dini dü­şüncesine çok büyük katkılar sağlayan ve Yahudi mistizminin teşekkülünü sağla­yan çok önemli bir kitaptır.

 

Sefirot:

 

Sefer Yetsira'da, Allahın dün­yayı, Hikmetin otuz iki esrarlı yoluna göre yarattığından bahsedilir. Yaratılışın anlamında otuz iki defa Elohim ismi geç­mektedir. İbrani alfabesinin yirmi iki har­fi, yirmi iki yolu temsil etmektedir. Diğer on yol Sefirotları meydana getirir. On Sefirot, Bir’in on vechesidir. Bu bir beşeri idrakda kesret olarak görülmektedir. On Sefirot, birliğinin sembolü, İbrani iba­deti esnasında “elleri kaldırma” ile temsil edilmektedir, orada aynı bedenden ayrıl­mış olan parmaklar birleşmiş bulunmak­tadır.

Sefirotlar şunlardır: Kether (Taç) -Hocmah (Hikmet) - Binah (Akıl) - Hased (inayet) veya Gedullah (Şefaat) - Din (yargılama) veya Geburah (Sertlik) -Tiphereth (güzellik) veya Rahamim (Ba­ğışlayan) - Netsah (Basar) - Hod (zafer) -Yesod (Temel) veya Tsedek (adalet) -Malechouth (krallık). Sefirot terimi ilk defa sefer yetsira’nın ilk bölümünde geçmiştir. Burada “Sephiroth Belima” (sertlik) diye tercüme edilmiştir. Sefer Yetsira'ya göre, on parmak gibi, on Sefirot vardır. Bunlar, onsuz On'dur. Hay olan Tanrının nefesi, nefesler arasında ne­fes, soluk arasında su, su arasında ateş, yüksek, alçak, doğu, batı, sol ve sağ.

1- Sefirot: Hayy olan Allahın ruhudur. Tanısal hikmet,  kelimeye  (davar'a) uy­gundur.

2- Sefirot: Allah’ın ruhundan gelen nefesdir. O,  kelimenin ve düşüncenin maddi işaretidir. Bu nefesin içine, alfabe­nin harfleri yerleştirilmiştir.

3- Sefirot: Su'dur. Havadan doğmuştur. Nefesten kelime tarafından yaratılmıştır.

4- Sefîrot: Ateştir, suyun ateşi veya suyun en elverişli kısmı. Rabb, Ateşin içine zafer tahtını koymuştur.

Diğer altı Sefiroth, dört temel noktayı ve iki kutbu göstermektedir.

 

Seltik Dini (Celtic Religion):

 

Selt halk­ları, Hin di-Avrupai gruptan çıkarak İ.Ö. II. bin yılda oluşumlarını tamamlamışlar ve Batı Avrupa’ya büyük ölçüde yayılmış­lardır. Roma fetihleri döneminde, Büyük Britanya'ya, Hollanda'ya Rhenaniye, Gael'e İ.Ö. VI. yüzyılda yerleşmişlerdir. Bun­ların klan teşkilatları, din adamı kastları, dinleri hakkındaki bilgilerimizi Arkeolo­jiye borçluyuz. Latin yazarların tasvirleri, Gael (İrlanda), Galloisların ve nadiren Gaouloislıların epik rivayetleri bize Çeltik dini hakkında bilgi vermektedir. Onların bereket ve verimlilik dini, çoğu defa hayvan karakterli çok sayıda tanrıyı tebcil ediyordu. Bunlar, savaş tanrıçaları, kurban isteyen tanrılardı. Bu tanrılar, in­san kurbanı istemekteydiler. Tanrı rızası­na yönelik bu icraatlar, mevsimlik büyük bayramlar sırasında yapılmaktaydı. 1 Kasım'da Samain bayramı ve 1 Mayısta Beltane bayramı kutlanıyordu. Özellik­le İrlanda'da tanınmış olan Tanrı Lug, ismini Lyon şehrine vermişti (Lug-Dunum). Bununla birlikte Gaulois özelli­ği, mahalli tanrıları ve Seltik Tanrılarının farklı yönlerini çoğaltmıştır. Su kaynakla­rı, nehirler, ormanlar, göller, semavi ci­simler, tabiat kuvvetleri, atmosferik olay­lar gibi birçok hayvan da kutsal telakki edilmiştir. Genelde üç boynuzla tasvir e-dilen Boğa Tanrı, Ayı Tanrı, Yabandomuzu Tanrıçası, meraklı Epona, Ahır ve At Tanrıçaları özellikle Gaulois karakterlidirler. Roma fetihleri birçok Seltik Tanrısını, Greko Romen mitolojile­rine uygun olan Tanrılarla, Antropo­morfizme doğru meyli artırarak eritmek istemelerine rağmen Gallois karakterleri belirgindir. Böylece savaşın gaddar Tanrı­sı, Albiorix diye adlandırılan Teutates, Mars olmuştur. Refahın habercisi olan

Smertrios, muhtelif vechlerde Mercure Sucellus haline gelmiştir. Chthonien, ölü­ler Tanrısı Plüton idi. Melez karakteriyle o,  aynı zamanda Tokmak Tanrısı veya emziricilerin koruyucu şefi Silvain idi. Seltlerin atası olan Dis Pater, Ana tanrı­çalara nisbetle verimlilik Tanrısı idi. Ana Tanrıçalar,   genelde üçlü  gösterilmiştir: Vulcain, Taranis ve Jüpiter. Apollon veya Bacchus şifa verici tanrılardır. Genellikle yüksek yerlerde yarım daire veya devre şeklinde kült yerleri ve kemer­li mabed izleri bulunmuştur. Çoğu defa Seltler, kültlerde megalitler kullanmışlar­dır. Çok sayıda kurban vazoları ve kazan­lar, insan ve hayvan kurbanının önemini ispat etmektedir. İbadet erkanı, Druidler tarafından okunan ilahileri ve yakarışları İhtiva etmektedir. Druidisme, Roma müstevlilerine karşı Gaulois milliyetçiliğini kristalize etmiştir. Roma ve doğu kültleri­nin tesiri, Galio-Romen veya greko-seltik bir senkretizme ulaşmıştır. Böylece özel­likle Atıîs ve Cybele sır kültleri benim­senmiştir.

Hıristiyanlığın yayılması ile birlikte Seltik dini yavaş yavaş kaybolmuştur. Fakat o, uzun müddet folklorda ve efsanelerde ya­şamıştır.

 

Sembol:

 

Yunanca Sumbolein kelimesi, toptan atmak ve birleştirmek anlamına gelmektedir. Semboi, iki ayrı varlık arasında bir tanıma alametidir. Bu iki varlık­tan her biri bu alametin yarısına sahip bu­lunmaktadır. Diğer yarısına bakarak biri diğerini tanımaktadır. İşte bunun için An­tikitede, bir takım pazarlar, ittifaklar, ta­ahhütler, yeniden bulunan şeylerin an­laşmaları yapılıyordu. Böylece sembol, daha genel bir şekilde bir tanıma vasıtası olmuştur. Mesela, bilimsel semboller, inanç sembolleri, sosyal semboller gibi...

Fakat bu semboller, bir kanaattan çıkmak­tadır... Bunlar, insanlar arasındaki müş­terek anlaşma kararlarının işaretleridir. Bu işaretlere güçlü duygusal değerler at­fedilebilir.

Tabiatı oldukça kompleks olan başka semboller de vardır Tabii semboller, dini, mistik, şiirsel ve sanatsal düşüncede çok büyük bir rol oynamaktadırlar. Dini bilgi vasıtası olarak tabii sembol, analojiden ayrılmaktadır. Sembol, bir işaretten daha çok şey ifade etmektedir. Hikmet, muha­kemeden çok, sembolle ifade edilmek­tedir.

Dinî sembolizm, iki anlama gelen kelime­lerle doludur. O, mecazda durabilir; o zaman, realiteyi resimde gelişmeye bıra­kabilir. Bazen de Anolojide durur. Analo­ji, onu aklileştirerek, realiteye bir takım insani boyutlar getirmektedir. Birinci du­rumda, her dini done, subjektifleşmiştir. İkinci de ise, objektifleşmiştir. Tümü için­de kavranmak şartıyla kutsalın en iyi ta­şıyıcısı semboldür. O, bütün Sakramentlerde bulunmaktadır: Vaftiz suyu, konfirmasyon yağı, evharistiya ek­meği, haç işareti, evlilik yüzüklerinin de­ğişimi, hasta yağı gibi.

 

Semitik:

 

Tekvin’in 6 ve 9. bablarındaki rivayete göre Semite veya Semitik ismi, Nuh'un oğlu Şam'dan gelmektedir. Sam, soyundan gelen büyük bir topluluğun atasıdır. [31]Suriye-Arabis­tan çölünün uçsuz alanları Sami kavimle­rin mekanı olmuştur. M.Ö. III. bin yılın­dan itibaren Sami kavimleri verimli bölgelere sızmaya başlamışlardır. Akkad Sâmileri olarak adlandırılan diğer bir grup savaşla ülkeyi fethetmiştir. Sami kavimler ikiye ayrılmaktadır: Me­zopotamya Sâmileri ve Batı Sâmileri ola­rak ikiye ayrılmaktadır.

Mezopotamya Sâmileri, Sümerlerin içinde erimişlerdir. Batı Sâmileri ise, Ebla tabletleriyle haklarında kısmen bilgi sahibi olunmaktadır. Tahminen III. bin yılda ya­şadıkları tahmin edilmektedir. Batı Sâmi­leri, genelde Kitab-ı Mukaddes polemikleriyle tanınmaktadır. Ras Shamra tabletle­rinde bunlar hakkında bilgi bulunmak­tadır.

Eski Ahidin Tanrısı, Fenike'de EL kültü­nün, Mezopotamya'da da “kişisel Tanrı kültünün” hudutları içinde patrikler di­ninin nasıl yerleştiğini göstermektedir. İs­rail dininin orijinalitesi, sadece Yahve kül­tünde bulunmaktadır. Çünkü Tanrı Yahve, ittifak Tanrısıdır. Hz. Musa'dan sonra gelen Peygamberler bütün enerjile­rini Kenanlıların Baalleriyle ve Bereketi sembolize eden “Kutsal Fahişelik”le mü­cadeleye harcamışlardır. Yine de İsrail di­ninin birçok çizgisi Batı Sâmilerinin dinle­rine çok yakındır.

M.Ö. XIV. yüzyılda yeni bir istilacı dalga­sı olarak Aramiler ortaya çıkmıştır. Bunlar Suriye'ye yerleşmişler ve orada krallıkla­rını kurmuşlardır. Asurlulardan etkilen­mişler ve ancak dillerini korumuşlar ve Aramice devletin dili olmuştur. Bu dili Yahudiler de benimsemiştir. Daniel ve Esdras kitabının bir kısmı Aramice yazıl­mıştır. Hz. İbrahim, üç büyük dinin kabul ettiği Peygamber olarak semitik dünya­daki monoteist dinlerin birbirine bağımlılığını göstermektedir.

 

Sfenks:

 

Mısır ve Yunan kültürlerinde insan başlı hayvan gövdeli heykellere ve­rilen isimdir. Ancak Sfenkslerin maddi ve manevi gücünün yüksek olduğuna ina­nılmaktadır. En eski Sfenksin Mısır'da M.Ö. 2550 yılına ait olan Sfenks olduğu kabul edilmektedir. Hatta kaynaklar bu­lunan Sfenksin, Firavuna ait bir heykel olduğunu söylemektedirler. Çünkü Mı­sır'da Firavun heykelleri, Sfenksler biçi­minde yapılmıştır. Bu durumda başka bölgelerde Sfenksler görülse de, Mısır kültüründen yayılmıştır, çünkü Asya'daki Sfenksler kanatlı yapılmışlardır. Diğer bir farklılık M.S. XV. yüzyılda ortaya çıkan dişi Sfenks olayıdır. Dişi Sfenksler arka ayaküstüne oturmuş ve bir pençelerini havaya kaldırmış olarak çoğu zaman bir aslan, bir griffon ya da başka bir sfenksle bir arada bulundurulmuştur. Eski Yunanda görülen Sfenksler, M.Ö. 1600 yıllarının tarihini taşımaktadır. Geç Heladik Dönem Kuyu mezarlarından çı­kan Sfenkslerin de kanatlı olduğu görül­müştür. Bu ortaklık, Sfenksin Yunanistan'a Asya'dan gelmiş olmasına bağlan­maktadır. Ancak Yunan Sfenkslerinde başta kep benzeri bir şey bulunuyordu. Bunun ne anlama geldiği hâlâ anlaşıla­bilmiş değildir.

Asya'da Sfenkslerin varlığı daha ciddi şe­kilde dikkat çekmektedir. Ancak Yunan sanatında M.Ö. VIII. yüzyılda Sfenks sa­natı yeniden görülmüştür. Bu Sfenksler, tamamen Doğu Sfenkslerinin özelliğini taşıyordu. Genelde bu dönem, Sfenksleri dişiydi. Başlarında uzun peruklar bulu­nuyordu. Ayrıca san'at eserleri olarak Asya Sfenkslerinden daha sanatkarane yapılmışlardı. Vazolar, fildişi ve meta! eş­ya Sfenkslerle süsleniyordu. Sanat tarihi­ne göre, Arkaik dönemin sonlarında, tapı­naklarda Sfenkslerle süslenmeye baş­lanmıştır.

 

Shaker'ler:

 

Bunların kökeni İngiliz Quaker'lerine kadar gitmektedir. Yine de tarihleri oldukça dolambaçlıdır.

Shakerlerin bir mezhep mi yoksa bir ekol mü olduğu hâlâ tartışma konusudur. Bu hareket kurucusu olan Arın Lee'nin damgasmı taşımaktadır. O, evli bir kadındır ve hepsi ölü doğan dört çocuk annesidir. Ann Lee, bir hakikata sahip olduğu iddia­sıyla ortaya çıkmıştır. Bu hakikat ona, toplumdan uzaklaştığı ve yalnızlığa gömüldüğü bir anda gelmiştir. Onun dava ve ideal haline getirdiği Hakikat “Sek­süel İlişkilerin En Üst Seviyede Günah Olduğu Konusuydu.” Ona göre erkek ve kadın bekâr kalmalıdır. Çünkü evrensel bekarlık, insan ırkının sona ermesiyle sonuçlanırken, dünyanın da sonunun yakın olduğu gerçeği Ann Iee tarafından hararetle vaaz ediliyordu. Böylece o ruhundaki etkili ve derin şekil­de yaşanmış olan kişisel tecrübeden ev­renselliğe giden bir sistem kuracaktır. De­rinlemesine tattığı yoksun kalmış anne ümitsizliği onu, evrensel bir gerçeği kabu­le ve itirafa götürmüştür. Öyle ki erkekle­rin olduğu kadar kadınlarında, insan ta­biatına oldukça ters bir doktrini yaşamayı tercihe sürüklemesi ve tarihin en hareketli ve tahripkâr İki asrı içinden bize dek ge­lebilmesi için Ann Lee'nin inancının çok güçlü olması gerekirdi. Nitekim bu inanç­la Ann Lee Amerika'da beş yıl içinde bin­lerce taraftar toplamıştı. Hem de “okuma ve yazma bilmeyen” bir kadın olarak. 1784'de Ann Lee ölünce, topluluğun li­derliğini Joseph Meacham ve Lucy Wright üstlenmişti.  İşte bu iki şahsiyet Shaker topluluğunu iyi bir şekilde organize et­meyi başardı. İlk Shakerler yerleşim yeri olarak New York'ta 1787'de New Ebanon'da kurulmuş oldu. Shaker hareketi buradan Kentucky,  Ohio ve İndiana'ya doğru yayıldı. 1826 yılında yapılan tespite göre, sekiz eyalette Shakerlere ait on sekiz yerleşim birimi oluşturulmuştu. Shakerler, siyasi ve politik hayattan tecrid oldukları için daha çok çiftlik köyleriyle meşgul oluyorlardı. Hatta Shaker'lerin örnek çiftlikleri vardı. Bunun için çevre­dekilerin takdirini kazanmışlardı. Çiftliklerde birçok teknik icad ettiler. Meselâ ilk çamaşır makinesini onlar bulmuşlardı. Geliştirdikleri tohum türlerini ambalaj sis­temiyle satmayı ilk deneyenler Shakerler olmuştur. Yine tıbbi bitki üretenler de on­lardı.

Shakerler, düzenli yaşamayı kendilerine prensip edinmişlerdir. Bunun için toplantı evlerinin, ürettikleri el sanatlarının ve yaptıkları samanlıkların birer estetik de­ğeri vardı. Shaker hareketi, gittikçe maddeleşen dünyada ilerleme imkanı bula­madı. 1840'larda altı bin üyesi olan Shaker hareketinin 1874'lerde üye bul­makta sıkıntı çektikleri görülmektedir. Hâlâ Amerika'da bir grup olarak yaşayan Shaker'lerin belli sayıda üyeleri olduğu bilinmektedir.

 

Shakti Ve Shaktisme:

 

Shakti keli­mesi, “enerji” anlamına gelmektedir. Bu doğrudan doğruya “Kutsal enerjiye” tat­bik edilebilir. Tanrı Shiva, özünde tama­men spiritüeldir. Shiva, bu dünyadaki aksiyonunda shaktisini yaymaktadır. Dans eden bir Shiva statüsü, kutupsuzluğu ve Tanrının iki muhalif veçhesini ifade etmektedir. Shakti, kişileştiği zaman Tan­rıça Shri veya Mahâdevi'nin dişi veçhesini almaktadır. Bu olmadan Tanrı, bu dünya­da hareket edememektedir Böylece, Tanrı ile Tanrıça birbirinin dengi olmaktadır. Sonuç itibariyle, her İkisi de aynı ibadeti kabul etmektedir. Mü’minler, Tanrıçaya ibadeti ve kutsallığı tercih ederlerse (İshtâ devatâ) o zaman Shâkta diye isimlendiri­lirler ve özel ibadet biçimine sahip olur­lar. Bunun tamamına Shaktisme adı veri­lir. Tanrının dişi veçheleri, burada dindar­lığın konusu hâline gelmiştir.

Shaktisme, Tantrizme yakından bağlıdır. Tantrizm, şiddet vasıtaları ile insanın realisazyonunu önerir ve fertte Tanrısal Shakti'nin varlığını tanır. Bu durumda Shaktizm, Shivaizmin özel bir gelişme şeklidir. Shaktizm, Vişnuizmi etkilemiştir. Vişnu, Brahma vasıtasıyla dünyayı ya­ratmıştır. Vişnu'nun tecellisi olan Lakshmi'nin yaratıcı bir rolü yoktur. Böy­lece Vişnuizm, Shaktizmin tesirinden kur­tulmuştur. Daha sonraki yıllarda Krişna’nın yanında, eşi Rukmini shakti olarak telakki edilerek tebcil edilmiştir.

 

Shankara:

 

Hindistan'ın en tanınmış düşünürlerinden biridir. VIII. yüzyılın sonunda yaşamıştır. Ölüm tarihi 838'dir. Birinci Ashramadan doğrudan dördüncü Ashramaya geçmiştir. Upanişadların, Bhagavad Gitarların ve Brahma -Sutraların yorumunda advaita diye isim­lendirilen bir pozisyon elde etmiştir. Bu pozisyon mutlak ikilik olmayan bir du­rumdur. Çünkü bu durumda olan adam bir tek gerçek kabul etmektedir. O da At­man - Brahman'dır ve onun düşüncesi­nin gücü buradan gelmektedir. Bu düşün­ce ona herkesin tanıdığı bir otorite ver­miştir. O, gelenekle akıl arasında bir den­ge kurmuştur. Böylece o, Hind kültürü ile akıl planında kabul edilebilen bir sentezi gerçekleştirmiştir. Onun doktrini mutlak monizm özelliği taşımaktadır. Yani, Brah­man'dan başkası yoktur. Onun düşündeki her şey bir hayaldir.

Diğer yandan Hinduizm'de birçok konu­da reform gerçekleştirmiştir. Kanlı kurban uygulamaları ile mücadele etmiş, Sannyasin olmak isteyen öğrenciler için manastırlar açmıştır.

XIX. yüzyıldaki reformatörlere etki etmiş­tir. Meselâ, Râmakrishna ve Vivekânanda bunlardandır. Shankara'ya   göre dünya, bizim içindir. Fakat dünyanın varlıkları, fenomenler dünyasına aittir. Fenomenler dünyası geçicidir ve cevherden boştur. Buna rağmen Brahma, gerçektir ve saftır.

 

Shântideva:

 

Mahâyâna Budizminin meşhur şairlerinden biridir. VII. yüzyılda yaşamıştır. Bombay'ın kuzeyinde Suvâstra kralının oğludur. Dini hararetle, tahtı terk etmiştir. Birçok şiir yazmıştır. Bodhicaryâvatâra'nın yazandır.

 

Shıngon:

 

IX. yüzyılın başında Kûkai tarafından kurulan bir mezheptir. Shingon mezhebi, tamamen bâtını bir Bu­dist doktrini öğretmektedir. [32]Bu öğreti, Çin doktrini tarafından yorumla­narak ortaya konmuştur. Zamanla kurucusunun pragmatizminden uzaklaşan Shingon mezhebi, XIII. yüzyıldan itibaren tamamen mezafizik bir doktrin yaymaya başlamıştır. Bu mezhep, Kûkai tarafından kurulduktan üç asır sonra, bir bölünmeye maruz kalmıştır. Bu bölünmenin de mü­sebbibi Kakuban olmuştur. Günümüzde hâlâ bu bölünme devam etmekte ve her grub, aşağı yukarı altı bin mabede sahip olmaktadır. Toplam olarak her iki grub, on iki milyon müntesibe sahiptir. 1786'da Juin (1718-1804), Shingonritsu adı ile yeni bir mezhep kurmuştur. Bu mezhep daha çok sert bir keşişlik disiplini istemektedir. Her iki mezhep de, doktrin­lerde bir modernizasyona teşebbüs etmiş­lerdir. Okano Shogen (1881-1948) isimli bir shingon rahibi, bütün inananların doktrine girmelerini sağlayan Gedatsu Hoon Kanshakai iyi kurmuştur. 1936'da Ho Shingo ise Shinnyoen mezhebini kur­muştur. Bu mezhep, elit bir zümreye shingon batiniliğini öğretmeye yönelmiş­tir.

 

Shinran:

 

Japon rahibidir (1173-1262), Amidaiste mezhebinin kurucusudur. Ön­ce, Hiei dağı tapınağına girmiştir. Daha sonra Kyöto'da Amidaizmi vaaz eden Hönen'e bağlanmıştır. Üstadının sürgü­nüne kadar orada kalmıştır. Kanto'ya gitmiş ve orada evlenmiştir. O da Amidaizmi vaaza devam etmiştir. Talebe­leri onun öğretisini “Temiz yeryüzünün gerçek mezhebi” diye adlandırmışlardır. [33]Talebelerinden biri olan Yuiembo, üstadının ve Honen’in sözlerini itizalleri kınayan bir el kitabında topla­mıştır. [34]Bu kitap, mezhebin te­mel kitabıdır.

 

Shiva:

 

Vişnu'nun tersi olan Shiva Vedalarda görülmez. Shiva’nın ismini duymak için Upanişad'ları beklemek gerekecektir. Upanişadlar Shiva'yı, Hindu Teslisinin üç unsurundan biri olarak takdim etmekte­dir.  Hindu  teslisinin  diğer iki  unsuru, Brahma ve Vişnu'dur. Bu da Shiva kül­tünün daha önce olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Indus vadisinde Mohenjo-Daro'da M.Ö. II. bin yılının tari­hini taşıyan mühürler bulunmuştur.  Bu mühürlerde bir “Proto-Shiva” bulunmak­tadır.  Bir anlamda Shiva, Tanrının kor­kunç bir veçhesini temsil etmektedir. O, kafataslarından bir kolye ile süslenmiş ve üçlü bir yapı sergileyerek “ölü yakma” yerlerinde görünmektedir ve ondan kanlı kurban sunarak, yardım istenmektedir. Yine de o, büyük mutluluktur (Ananda). Çünkü ilahiyatçıların dediğine göre onun boynunda taşıdığı kafatasları, mensupla­rını kurtarmak için engellediği şeytanlar­dır. Çünkü o, Shiva’nın mutlu tabiatını bilmektedir. Shiva’nın korkunç görünü­mü, Tanrının cenneti olan Kailâsa'nın ka­zanılmasını temin etmektedir. Çünkü o, orada eşi Pârvâti ile birlikte oturmaktadır. Diğer yandan  Shiva, seksüel  faaliyetin başında gelmektedir. Onun gözde hayva­nı boğadır. Sembolik işareti ise sertleşmiş erkek uzvudur. [35]Hindistan'ın her yerindeki Shivaist mabedlerde, kır­larda, yolların kenarlarında, her boyda ve her   şekilde dikilmiş taşlara rastlanıl­maktadır. Bu da erkek uzvunun bir sem­bolü olarak yapılmaktadır (Sanskritçede linga=le Phallus). Yine linga ile birlikte kadın uzvu da (le yoni) görülmektedir. Bu daha çok seksüel aktiviteyi sembolize et­mektedir. Bu durum birçok Şivaisti, Shilla'ya yönelttikleri kültte tantrik unsur­larla bütünleşmeye götürmüştür. Yine de Tanrı, Yoğa’nın patronu olarak kabul edilmiştir. Yoğa ise Mâhâ-Yogin (Büyük Kul) diye adlandırılmıştır. Bu demektir ki, seksüalite sadece spiritüel bir hedef için icra edilmelidir. Yoğa disiplini ile sâlik, seksüel faaliyeti aşmaktadır. Shiva’nın kozmik fonksiyonu, devr-i da­imin tamamlandığında kainatın dağılma­sına başkanlık etmesindedir. Zamanların sonunun ateşi, ona aittir. Birçok resimler, Shiva'yı dans ederek ve alevlerle oynar­ken göstermektedir. Şeytanı mağlup ettiği zaman da shiva dans etmişti:

 

Sharadda (Budizmde):

 

Shradda, Pâli dilinde Saddhâ olarak ifade edilmektedir. Bu da “iman” anlamına gelir. Bununla Budist, kendini Buddha'ya ve onun öğre­tilerine (Dharma) teslim etmektedir. Yine Budizm'de rahipler cemaat veya Sangha, Budistin güvenine ve saygısına lâyıktır. Çünkü onların varlık nedeni, sadece üye­lerine Budist idealin gerçekleşmesinde el­verişli hayat şartlarını sağlamak değil, aynı zamanda doktrinin açıklanmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Onların görevle­rinden birisi de lâikler için ahlâki fazilet örneği vermektir. Budizmde imanın yeri ve önemi,  ancak manevi tecrübe ile anlaşılabilir. Samyuttanikâya bu soruyu şöyle açıklamaktadır: “Ey rahipler! Kimin imanı var ve anitya doktrinine güveniyorsa o, imanda yürü­yen olarak isimlendirilir. Yine ey rahipler, kime bu doktrin nüfuz etmiş ve ılımlı şe­kilde tasvip görmüşse, imanda yürüyen olarak adlandırılır. Bu doktrini gerçekten bilen “ırmağı geçmiş adam” olarak isim­lendirilir. O, “aydınlanmaya yönelmiştir”.

Böylece Budizmin yoluna girmek için iman gereklidir. Öğretiye karşı saygılılık, bu yolda yürümeye izin vermektedir. Bu­nun sonucunda elde edilen manevi tecrü­be doktrine daha derin nüfuzu kolaylaş­tırmaktadır. Doktrin iyi anlaşıldığı tak­dirde daha mükemmel manevi tecrübeye imkan vermekte ve böylece Budist yüksek hikmet derecesine girebilmektedir. Bu hikmet derecesi, Prajna'dır. Bu derece, eş­yayı olduğu gibi göstermektedir. Böylece, elverişli olanla olmayanın arasını ayırma kabiliyetine ulaşmaktadır. Bu durumda Budist Mü’min, imanından, sezgiye geçer. Görüldüğü gibi, Budizmde iman önemli bir rol oynamaktadır. Ancak geçici bir de­ğeri vardır.

Bütün bunlar, Budizmin tümü için geçer­lidir. Bununla beraber Mahâyana müntesipleri için, imanın rolü daha büyüktür. Bu da bhakti sofuluğu içindir.

 

Shraddhâ (Hinduizmde):

 

Shraddhâ kelimesi Lâtince credo (iman-akide) keli­mesine yakın bir kelimedir. Shraddha'tun özel anlamı “sunguların fazileti içinde iman veya güven”dir. Bu bir yandan Hind-İran dilleri içindeki kelimelerde yer almıştır, diğer yandan İtalya-Celtik dilleri içinde yer almıştır. Bunların arasında din­le, özellikle kült liturjusi ile kurbanla ilgi­li çok sayıda kelime bulunmaktadır.

Vedalar döneminde Hinduizm'de, dini erkanın tesiri içinde kurban icraatına, in­sanlar güven göstermişlerdir. Bunun için şöyle inanılmıştır: “Shraddâ'ya sahip ola­rak kurban takdim edilirse, yapılan kur­ban hiçbir zaman kayıp olmaz”. Fakat ic­raata güven, kurbanı takdim edene dön­mektedir. Shraddhâ, herhalukârda kur­ban takdim edene zarurî imanı gerektir­mektedir.

Bhakti'de Shraddhâ kelimesi güven ve iman anlamına gelmektedir. Burada iman, Krişna gibi seçilmiş kutsal olarak tayin edilmiş Rabbin mutluluğu içine konul­muştur. Bhagavad Gita'ya göre Shraddhâ, herkesin sahip olduğu kaliteye göre de­ğişmektedir.

Yine, Gourunun ve talebesinin güven iliş­kisi içinde Shraddhâ'dan bahsedil­mektedir.

Ma'rifet yolunda Shraddhâ, her kurtuluş basamağında bir ön pozisyondur. Sonuç olarak dişi kelime olan Shraddhâ, daha çok Hindu cenaze merasimlerinin tamamlayıcısı olarak ve Brahmanlardan oluşan davetlilerin bulunduğu bir yemeği belirtmektedir.

 

Shruti:

 

İşitmek anlamına gelen Shru (çru) fiilinden türemiş bir kelimedir. Sankritçe shruti kelimesi “işitme” anla­mına gelmektedir. Bu kelime, “işitme olayı” ve “işitilen” anlamlarına da gelmek­tedir. Hindu edebiyatında daha açık bir anlamı vardır. Bu da Veda'yı belirtmesi­dir. Buna Bhagavad-Gita'yı da ilave ede­biliriz. Shruti, Yahudilikte, Hıristi­yanlıkta ve İslâmiyetteki kutsal kitaplar gibi Hinduizm’in kutsal metinlerini gös­termektedir. Shruti, Veda’nın şifahi ola­rak intikalini belirtir.

Shruti'nin değeri ebedî hakikat olan dharmadan gelmektedir. Onu işiten veya dinleyen Rishis'ler, onu tekrarla yetin­mektedirler. Mimamsâ, Shruti'nin beşerî olmayan kökeni üzerinde israr ediyor ve kelime üzerinde bir teori geliştiriyor. Darshanaların en teisti olan Nyâya kişisel bir Rab tarafından doğrudan Hakikatin vahyinden bahsetmektedir.

 

Shudra:

 

Hindu toplumunda dördüncü kastı meydana getirmektedir. Bunlar, bü­yük destanlara (Mahâbharata, Râmayana) ve Purâna'ya girmişlerdir. Esmer renkleri, Rig-Veda'da Shudra kelimesinin geç zik­redilmesi, üçlü sistemde ilave bir sosyal kast oldukları ve yerli halkı oluştur­dukları şeklindeki teoriye hak ver­mektedir. Aryenler Hindistan'a girerek onları köleleştirmişlerdir. Bunların sosyal statüleri zamanla değiş­miştir. Çünkü aralarından birçoğu “köylü” olmuşlardır.

Mahârâshtra'da Shudralar hakim sınıftır. Krallar ve imparatorlar bunlardan çıkmış­tır.

 

Shûnyata:

 

Pâli dilinde Shûnyatâ, “boş ve boşluk” anlamına gelmektedir. Bu mefhum, müşterek Budist doktrinine ait­tir. Fakat Hinayâna ve Mahâyâna Budizminde farklı yorumlanmıştır. Eski Budizmde, bütün realiteler boştur, yani onlar, gayri müşahhas ve cevhersiz­dirler (Anattâ). Burada “Bir benlik boşluğu” söz konusudur. Mahâyâna Budizmi daha da uzağa giderek sadece -''kompoze olmuş gerçekler” değil; aynı zamanda “herşey” ve “dharma”da boştur. Başka bir tabirle çokluğu, elemanlardan ayıran ve bunları “gerçek” gören kişi, hayalin (mâya) mahkumudur. Çünkü gerçek, her türlü ikiliğin ötesindedir. Kavramlar çok­luğundan kurtulunmazsa, o, olduğu gibi kavranıtamaz. Çünkü kavramlar çokluğunda kalan, sadece eşyanın geçici te­zahürlerini ifade etmektedir. En yüksek hikmetin sezgisi ile gerçekler olduğu gibi kavranabilir. Böylece, boşluk doktrininin anlaşılmasına girilebilir. Bu boşluk dokt­rini, prajnâpâramitâsutra içinde açıklan­mıştır. Bu doktrini çok uzaklara götüren Mahâyâna ekolü, orta-yol veya Madhyamaka ekolünü meydana getirmiştir.

 

Sır Dinleri:

 

Eski Yunanda ve Roma'da yaşayan dinlerdir. Bu kült önderlerine Hierophantes  (kutsalı açığa vuran) denmiştir. Özellikle Roma'da, Hz. İsa'dan sonraki ilk üçyüzyıl içinde sır dinleri çok rağbet görmüştür. Bu dinlerin mensupla­rı, toplu yemekle, danslarla ve özellikle ölümün ve dirilişin sembolik canlan­dırılması ile dikkat çekmektedirler. Eski Yunan'da sır dinleri önce Eleusis'te, Atina'da gelişen, Toprak ve Be­reket Tanrıçası Demeter Kültü şek­linde kendini göstermiştir. Demeter kültü, şarkılar ve tiyatro eşliğinde efsaneleşmiş­tir. Sefahat alemi Tanrısı Dionysos şere­fine düzenlenen şenliklerde Şaraplar içilmekte ve sevişilmektedir. Orpheus kültünde ise, daha çok beka­ret, perhiz (et yememe) ve şarap içmeme dikkat çeker. Orpheus kültü, zahidane bir karakter taşımaktadır. Pythaçorasçılar, Orpheus kültünü benimse­mişlerdir. Bu doğrultuda, öldükten son­raki inanç, matematik ve astronomi konu­larında sırlı inançlar geliştirmişlerdir. M.Ö. VI. yüzyılda yaşayan Yunan filozofu Platon, Yunan sır dinlerinden yararla­narak önemli düşünceler geliştirmiştir. Helenistik dönemdeki doğu kültürü ile karşılama, sır dinlerini zenginleştirmiştir. Yunan ve Mısır kültürlerinin karşılaşması da, Mısır'da, Mısır inancı üzerinde yeni sentezler meydana getirmiştir. Bunların sonunda, Roma'da Dionysos, Mısır'da İsis, Anadolu'da Kybele, İran'da Mitra çevresinde sır dinleri gelişmiştir.

 

Sihizm:

 

Sikh kelimesi, Sanskritçe shishya kelimesinin Penjabice aldığı şe­kildir. Bu kelime ise, talebe veya mürit anlamına gelmektedir. Sikhler Guru Nanak’ın talebeleridir. Bunların inançla­rına Sihizm denmektedir. Guru Nanak 1469 yılında, Lahorun güney batısına 60 km. uzaklıkta olan bir köyde Kshatriya kabilesinde doğmuştur. Orada büyümüştür. Köyünde hem Hindularm hem de Müslümanların saygısını kazan­mıştır. Evlendikten sonra, yirmi yedi ya­şında vaaz turnesine başlamıştır. “Sessiz­ler cemaatinin içinde iken üçüncü günden sonra ağzından şu sözler çıkmıştır: “Ne Hindu ne Müslüman vardır”. Onun va­azları onu, Hindistan'ın dört bir köşesine götürmüştür. Hatta Mekke'ye ve Bağdat'a kadar gitmiştir. Yirmi dört yıl boyunca yorulmadan seyahat etmiş ve eşitlik, aşk ve iman konularında mesajını duyurmuş­tur.

Ondan önce birtakım mistik mezhepler özellikle Bhaktas Hindular ve Müslüman Sûfiler iç tecrübe üzerinde durarak, bütün şekilciliği ve kuralcılığı reddetmişlerdir. Guru Nanak, bu temayülleri miras bı­rakmış ancak kendisi, hiçbir organizeli sisteme dahil olmamıştır. Kabirle ve onun edebî kompozisyonları ile karşılaştığı konusunda kesinlik yoktur. Guru Nanak, “AHahın Birliğini” sıkı bir monoteizm hududu içinde öğretmeye yö­nelmiştir. O, “yüce varlığı” sadece Bir diye adlandırıyordu O, ebedi idi, sonsuz­du, herşeye nüfuz edici idi. O, zamanla sınırlı değildi. O, bizatihi vardı. O, aşkın ve inayetin kaynağı idi. O hiçbir şeyle bedenleşmiş değildi. Hiçbir resim, Onu iha­ta edemezdi.

Yüce kurtuluşun hedefi mukti idi. Bunun tümeli, ise, kurtuluşu sağlayan sofuluktu. Mukti, Tanrının ismini zikre daimî olarak dalmakla elde edilir. Mukti, ego'dan ve ferdî bağlardan kurtulmaktan ibarettir. Böylece “doğuşlar” çarkından ölümden ve “yeniden doğuşlar”dan kurtulunmaktadır. Çünkü insanın köleleşmesinin sebebi önce, onun bencilliğidir (ego) veya İnsanı orijinal kaynağından ayıran benlik kaygısıdır. İnsanın köleleşmesi ise, insandaki Tanrısal kıvılcımı karartmakta ve kör etmektedir. Bencillik (haumai) aşılarak, Hakikata ulaşılır. Tanrı ile tam birliğe gö­türen yol budur. Bu ise İnsanın, nihâi he­defidir.

Guru Nanak, Hakikatin (Tanrı) anla­şılması üzerinde daha çok durmak için, dindarlığın dış şekillerini reddetmiştir. Hakikatin anlaşılması için Tanrı’nın yoğun aşkı olmalı ve ona tam teslimiyet te­şekkül etmeli, Tanrının iradesine tam bir iman olmalıdır.

Guru Nanak, o zaman Hindistan'da din­lere hakim olan yayılma ruhundan uzak durarak, toplumdaki hataların ve kötü­lüklerin bilincinde olmuş ve onu tedavi etmek istemiştir. O, Allah’ın yaratığı ola­rak ve onun ışığına iştirak eden insanın, temelde iyi olduğunu düşünmektedir. Yi­ne ona göre kötülük, insanın cehaletinden ve bencilliğinden gelmektedir. Sikhizmde bu dünya, bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Çünkü dünya, bir tek Tanrının özel ikametgahıdır. Bu düşünce, insanın dünyada ikametine bir mevsukiyet karakteri vermektedir. Bunun için sikh imanı, insanın maddi mutlulu­ğunu, birini diğerine bağlıyarak manevi kurtuluşu kadar önemli görmektedir. Guru Nanak, ahlâki gidişe çok önem vermektedir. Doğru gidiş, doğru düşün­me kadar önemlidir. Bunun çin o, tevazu içindeki hizmeti, toplumun mutluluğunu ileriye götürme hedefi içinde mütalaa ediyor. Bunu hedef yapmak, başkaları ile paylaşmak, Guru Nanak’ın öğretisinin özünü teşkil etmektedir. Guru Nanak, Tanrı tarafından kendisine emanet edilen bir görevi tamamlamayı düşünmektedir. O, kendini ilahi vahyin bir elçisi olarak takdim etmiştir. Vaaz ge­zisinin sonunda, kendi kurduğu köy olan Kartapur'a yerleşmiştir. Etrafında bir cemaat oluşmuştur. Cemaat ye­mekhanesinde (Lazigar), bütün talebeler aynı yemeği hep birlikte yemektediler. Bu yemekte inanç ve kast ayırımı yapılmaz. Tevazu içinde hizmet, dinî ve sosyal ha­yatın yeniden inşasının metodik anahta­rıdır. İşte tarihi sikhizmin ilk şekli böyle­dir.

Guru Nanak, kendisine bir halef seçmiş­tir. Onu kendisi ile eşit tutmuş, kendi ışı­ğını emanet etmiş ve ona “Angad” ismini vermiştir. Yani onu kendi bedeninden bir uzuv oİarak görmüştür. Aynı usûl, onun­cu Guruya kadar tekrar edilmiştir. Bu son Guru, Gubind Singh'dir. Böylece Sik­hizm, farklı bedenler olmasına rağmen ruhta bir tek olan On Guru, kabul etmek­tedir. Maneviyatta eşit ve aynı vahyi pay­laşan on Guru fenomeni, Sikhizme özgü­dür.

İkinci Guru Angad (1504-1552), Amritsar'da Selefi Guru Nanak’ın sosyal aktivitesini ve öğretimini devam ettirmiş­tir. Guru Amar Dâs (1479-1574) 22 pisko­postuk bir kilise yapısı tesis etmiştir. Ay­rıca, Sikhierin toplantı günlerini tesbit etmiş, sosyal adaletsizlikle mücadele etmiş­tir. Diğer yandan doğum, evlenme ve ölüm törenleri için basit merasimler tesis etmiştir.

Guru Râm Dâs (1534-1581), Amritsar'da bir merkez tesis etmiştir. Guru Arjun (1563-1606), Amritsârda gölün ortasına bir mabed inşa ettirmiştir. Bu modern zamanların Altın Tapınağıdır. Grantlı Sâhib, (kutsal kitap) 16 Ağustos 1604'de Allah tapınağın ortasına konmuştur. Al­tın tapınak ve kutsal kitap, Sikhierin sos­yal ve dinî hayatlarında çok önemli bir yer tutmaktadır.

Guru Arjun, imparator Cihangir’in salta­natı döneminde ölmüştür. Onun oğlu Hargobind (1595-1644) yani altıncı Guru, âyinlerinde bir kılıç taşımaya başlamıştır. Bu kılıç onun için, zulmün ve adaletsizli­ğin yok edilmesi ve eşitliği sembolize edi­yordu. Bununla beraber, savaşçı karakte­rine rağmen o, seleflerinden daha dindar ve daha sâde bir pozisyonu muhafaza et­miştir. Guru Har Râli (1630-1661), ve Gu­ru Har Krishan (1656-1664) da aynı sade­liği korumuşlar ve İktidarlarında barışı muhafaza etmişlerdir. Dokuzuncu Guru Tegh Bahâdur (1621-1675) Delhi'de öldürülmüştür. Onun oğlu Guru Gobind Singh (1666-1708) “Tanrının Seçilmişle­ri” denen Khalsa ordusunu kurmuştur. Bunlar tam bir feragat içinde yaşamışlar­dır. Bunlara Singh (Aslan) ismi verilmiş­tir. Belirgin dış Özellikleri:

1- Kesilmemiş saçlar,

2- Saçlarda bir tarak,

3- Çelikten bir bilezik,

4- Kısa kilot,

5- Hançer.

Guru Gobind Singh, Kutsal kitabı yerleş­tirmiştir. Gurular soyu, böylece sona er­miştir. Miras, Guru Granth'a geçmiştir. Böylece o, Sikhler için daimi bir otorite olmuştur. Onun varlığı cemaatin birliğinin bir garantisidir. Guru Nanak’ın Mo­noteist ve ahlâki bir öğretisi ile başlayan Sikhizm hareketi, tedrici şekilde, çok özel bir birlik haline gelmiştir. Guru Gubind Singh’in ölümünden yarım asır sonra Sikhizm, politik bir güç haline gelmiştir. Bağımsız Sikh arazileri, Ranjet Singh (1780-1839) ile Khâlsâ devletinde XIX. yüzyılda Penjab'da birleşmiştir. Fakat İn­gilizlerle yapılan iki savaş,  Sikh hükü­metinin sonunu getirmiştir. Singh Sabhâ'nın başlattığı reformist bir akım, Sikh öğretisinin safiyetini ve özünü yeniden bulmaya yönelmiştir. Ancak iki önemli unsur, Sikhleri zor durumda bı­rakmıştır:  Birincisi,  Hıristiyanlaştırma, ikincisi, Batı tarzı eğitim. Singh Sabhâ'nın reformu yine de Sikhizmi köküne kadar etkilemiştir. Böylece daha dinamik bir Sikhizm ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan konu, Sikh kimliğinin ortaya çıkmış olmasıdır. Çünkü bu reform hareketinde Sikhizmin ahlâki gücü ve hayatiyeti yeni­den keşfedilmiştir. Böylece Sikhler, mo­dern gelişmelere açılmışlar ve aktif bir e-ğitim ve edebiyat dönemine girmişlerdir. Sikhler, Hind toplumundaki ihtilâlci ha­reketlere de katılmışlardır. Meselâ, Hin­distan'ın bağımsızlık mücadelesine gir­mişler ve bu davaya büyük katkı sağla­mışlardır. 1947'de Penjab'ın bölünmesi Sikhleri ikiye ayırmış ve onlara sert bir darbe vurmuştur.  Fakat girişimci ve israrlı tabiatları iie, milli hayatta kendile­rine gerekli yeri sağlamışlardır. Modern Sikhizm, bugün geleceğe doğru yönelmiştir.  Dinî miraslarına   derinden bağlı, tarihlerinin bilincinde ve kutsal ki­taplarının aracılığı ile Sikhizm herşeyden önce bir imandır. Bu iman, sadece sabah ve akşam dualarında yapılan şu formüllere münhasır değildir: “Nanak” ismin ve namın daima muzaffer olsun! Barış ve refah her şahsa ve herkese iraden içinde gelsin”.

 

Sina Dağı:

 

İbranice Har Sınaı olarak bilinen Sina dağı, Arapça Cebel-i Musa, olarak ifade edilmektedir. Sina Dağı, Yahudi tarihinde çok önemli bir yer tutar. Hz. Musa, Tanrı Yehova'dan vahyi, bura­da almıştır. Hepsinden önemlisi Tora’nın en önemli kısmı olan on emrin verildiği yer Sina Dağı'dır. [36]Müslümanlarda aynı inancı paylaşmaktadırlar. [37]Yahudi-Hıristiyan ve İslâm geleneklerinde Cebel-i Musa olarak bilinen Sina dağı, kutsal bir dağdır. Hatta Kur'an-ı Kerım'de Hz. Musa'nın, kutsal bir vadide bulunduğu hatırlatılarak, ayakkabılarını çıkarması istenmiştir. [38]

M.S. 530 yıllarında Sina dağının kuzey eteğine Katherina Manastırı yapıl­mıştır. Bugün bu manastırda Rum Ortodoks kilisesi keşişleri barınmaktadır. Ortadoğunun ve Hıristiyanlığın en eski manastırlarından birisi, Katherina manas­tırıdır.

 

Sinagog:

 

Yahudi mabedlerine verilen isimdir. İbranice Beit ha-knesset’in Yu­nanca tercümesidir. Beit ha-knesset “toplanma evi” anlamına gelir. Smagog'un kökü, Babil esaretine kadar gitmektedir. Her halükârda, Rabbınik gelenek, Kudüs mabedinin dışında, oruç günleri ve Ma'amadot esnasında, ülkenin muhtelif bölgelerinden gelmiş olan delegasyon, Mabedde takdim edilen kurbanlara yar­dım ederek halkı temsil ediyorlardı. Ma'amad temsilcileri Kudüs'e vardıkla­rında hareket ettikleri yerde diğer oturanlar toplu ibadet için şehrin meydanlarında toplanıyorlardı. Muhtemelen yavaş yavaş, bu ibadet toplantılarını, kötü havadan ko­rumak için bir takım binalar inşa edilmiş­tir. Diaspora ülkelerinde, Kudüs'ü ziya­ret, Filistin'den daha onur verici bir şeydi. Babil sürgününde bir ibadet şekli geliş­miştir. Bu ibadete halkın iştiraki, Kudüs Mabedinden daha aktif hale gelmiştir. Bu­radaki kült, münhasıran rahiplere ve Levilitere bağlı idi.

Sinagog, herşeyden önce bir toplantı ye­riydi. Her nekadar ibadet üzerinde durulmuşsa da, diğer kullanımlara da izin verilmiştir. Yani, “cemaatin bütün ihtiyaç­ları için “Sinagogun kullanılabileceğini, özellikle okul amaçlı olarak kullanılacağı­nı Rabbinik gelenek belirtecektir. Orada ilk amaca uymayan patavatsızlıktan sa­kınmak gerekir.

Mimari yönden Sinagog, kutsal dışı bina­lardan ilham alınarak inşa edilmiştir. Fa­kat içi, ibadet toplantılarına göre düzen­lenmiştir. İçinde Bimah denilen, kutsal kitabı okumak için yüksekçe bir seki bu­lunmaktadır. Bu daha sonrki mimari ge­lişmelerde “kutsal sandık” haline dö­nüşmüştür. Genelde duvara gömülü ola­rak yerleştirilmiş vaziyettedir. Tevrat to­marları burada muhafaza edilmektedir. Bunun için Yahudiler ibadetlerinde Ku­düs mabedine doğru yönelmektedirler. Sinagog, gittikçe kutsal bir karaktere bü­rünmüştür. Özellikle Kudüs Mabedinin tahribinden sonra; bunun için her ne za­man on kişi cemaatle ibadet için Sina­gog'da toplanırsa           aralarında Shekhinah'ın hazır olduğu söylenecektir. Mabedin aksine Sinagog, hiyerarşik ve demokratik olarak teşkilatlanmıştır. Gele­neğin koyduğu esaslara uygun olarak ibadetleri takdim etmeye kabiliyetli kimse, ibadet yöneticisi olabilir. Ancak, çok eski­den beri, Sinagog'da, din görevlileri bu­lunmaktadır. Her sinagog, kendi yöne­timini kendisi sağlar. İkinci Mabed döneminde Kudüs mabedi ve sinagoglar yanyana yaşamışlar ve ahenkli şekilde birbirlerini tamamlamış­lardır. Rabbinik gelenek, mabedde bir si­nagogun varlığından söz etmektedir. Yine Rabbinik gelenek her önemli kalabalığın bir sinagogunun olduğunu ve şehirlerde birçok sinagogun bulunduğunu bildirir. Diaspora ülkelerinde de aynı şekilde bir­çok sinagog olmuştur. Bu sinagoglar sa­yesinde Yahudi liturjisi gelişme göster­miştir.

Sinagogların mimarisi, ülkelere göre deği­şiklik gösterse de Yahudi ibadetinin yeri olarak, düzenleme gelenekle sağlanmıştır. Ancak, modern zamanlarda kısmen bu düzenleme değişmiştir. XIX. yüzyılda si­nagoglara çevrenin etkisi ile Yahudi haya­tının modernizasyonu etki yapmıştır. Böylece, birçok sinagogda “okuma şekil­leri” “Kutsal Sandık” şekline doğru ge­lişme göstermiş, org ve karma korolar si­nagoga dahil edilmiştir. Amerika'da “liberal Yahudilik” ve “mu­hafazakar Yahudilik”, erkek ve kadın ayırımcılığını sinagoglardan kaldırmış ve sıralar koymuşlardır. Protokolü artırmak için, din hizmetleri yapanlara liturjîk elbi­seler geliştirmişlerdir. Bu kıyafet bazı Or­todoks meyilli sinagoglar tarafından da benimsenmiştir.

 

Sinod (Synod):

 

Sinod kelimesi, Yunancadaki Sunodus kelimesinden gel­mektedir. Sunodus ise, yol almak anlamı­na gelmektedir. Sinod, cemaatin işlerini tartışmak için davet edilmiş dini şeflerin toplantısına verilen bir addır. Protestan din görevlileri Sinod halinde toplanmak­tadırlar.

Bizans usulünce ayin yapan Ortodoks ki­liselerinin de bir kutsal Sinodları vardır. Bu konseyde bir milli kilisenin metropoliti veya patriği hazır bulunmakta ve bazen iktidarın tamamını elinde tutmaktadır. Katolik kiliselerimnde rahiplerini, pis­koposların etrafında toplayan piskopos Sinodları vardır. Bunlar, en az on yılda bir toplanmaktadırlar. Sinodlar, piskoposluk statüleri veya düzenlemeleri yayınlamak­tadırlar. Piskopaslar arası Sinodlar, bölge­sel, milli veya kıtalararası olabilmektedir. Piskoposlar ve onların danışmanları müş­terek bir problemi incelemek için toplan­maktadırlar. VI. Paul tarafından 15 Eylül 1965'te bir piskoposlar Sinodu tesis edil­miştir. Bu Sinod, kilisenin merkezi bir or­ganizmasını teşkil etmektedir. Roma'da bulunan bir daimi sekreterya ile teçhiz edilmiştir. Her iki yılda bir düzenli olarak toplanmaktadır. Papa’nın yanında istişari bir görev üstlenmektedir. Papa istediği takdirde, müzakereci bir rol oynamakta­dır.

 

Siyantoloji:

 

Bu hareketin kurucusu olan Ronald Hubard, 13 Mart 1911 yılın­da, Amerika'nın Nebraska bölgesinde Tilden'de bir seyahat yapmıştır. On se­kiz yaşında Amerikaya dönen Hubbard, Nükleer fizik tahsili yapmıştır. Ancak Hubbard’ın hiçbir tahsili tamamlayamadığı konusunda kaynaklar müttefiktir. Hubbard, kendini kurgu-filim romanları yazmaya vermiştir. 1950 yılında Dianetique isimli eserini yayınlamıştır. Siyantoloji mensupları için 1950 yılı, yeni yılın başlangıcını belirtir. Hubbard’ın fi­kirlerine bağlı olanlar siyantoloji mensuplarını meydana getirmektedir, Siyantoloji kendini, yüksek yetenekle mücehhez ve başka şahıslara, yüksekliklerinin tabiatını gösterebilecek bir grup olarak takdim et­mektedir. Siyantolojiye girmek demek, kurtulmuşlar grubuna dahil olmak de­mektir. Zaten Siyontoloji, bilginin öğre­tilmesi anlamına gelmektedir. Siyantoloji hem bir felsefe, hem de bir dindir. Siyantolojinin hedefi, savaşsız, cinayetsiz, çılgınlık olmayan bir medeniyet meydana getirmektir. Siyantolojinin kullandığı metodlar üç seviyede kendini göstermiş­tir:

1- Auditing: Bu, içinde cevabı olan bir ta­kım soruların, siyantoloji derneğine gire­cek kimseye sorulmasıdır.

2- Thetan: Thetan, ruhu kullanır ve be­dende ikamet eder.  Beden ölümsüzdür. Thetan bir bedenden, diğerine geçebilir, İşte siyantoloji, Thetan'ı kurtarmayı, onu bedenin zorlamalarından uzaklaştırmayı hedef almıştır.

3- Training: O, belli sayıda, eksersizler ih­tiva etmektedir. O, Auditing’in tamam­lanmasını tescil eder. Siyantoloji, çok sıkı bir teşkiatlanmaya sahiptir. Bugün siyantolojinin başına Janc Kember geçmiştir. Hubbard’ın ne yaptığı bilinmemektedir. Bir siyantoloğ'un belli başlı dört görevi vardır:

1- Bilgiyi yaymak,

2- Kitap satmak,

3- Çevreyi kontrol etmek,

4- Evreni kurtar­mak.

Siyantolojinin en önemli faaliyetlerinden birisi pazar toplantılarıdır. Bu toplantılar, daha çok propaganda faaliyeti mahiye­tindedir. Felsefi konuşmalardan sonra toplantı bir dua ile bitmektedir. Siyantolojiye iki önemli tenkid yapıl­mıştır:

1- Siyantoloji, kendisini bir kilise olarak takdim etmektedir. Ancak kitap satışına çok önem verdiği için bir ticaret merkezi olarak görülmektedir.

2- Siyantoloji cemaatı, tecrübesiz in­sanlardan meydana gelmiştir. Hıristiyan kiliseleri,  siyantolojiye cephe almış vaziyettedirler. Siyantolojinin, dinle alakası yoktur.

 

Siyonizm:

 

Bu kelime XIX. yüzyılın so­nunda şekillenmiştir. Siyonizmin hedefi, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devletinin kuruluşunu sağlamaktır. Siyonizm, daha çok Yahudi milliyetçiliği ve ırkçılığı üze­rine dayanmaktadır. Buna göre Yahudiler bir millettir. Bir ülkeye ve müşterek bir di­le sahip olmaları gerekir. Siyonizm açık olarak bu milli unsurların Yahudi mille­tinde bizzat gerçekleşmesini hedef almış­tır.

Siyonist Manifestosu, Siyonizmin, gele­neksel değil, münhasıran politik bir hare­ket olduğunu belirtmektedir. Ancak Ma­nifesto, Sion aşkı içinde bütün Yahudi ta­rihini özetlemekte ve atalarının ülkesine dönüş ümidini beslemektedir. Tarih boyunca, imkanlara göre, fertler ve gruplar eski vatanlarının yolunu tutmuş­lardır. Bunu daima dinî motiflerle yap­mışlardır. Bazı Yahudi otoritelerine göre, Yahudi şeriatı, şartlar hazır olduğu zaman İsrail'de oturmanın gereğinden bahset­mişlerdir. Bu şartlar oluşmadan, İsrail'e dönüşün vakitsiz olduğunu belirtmişlerdir.

XIX. yüzyıl boyunca, Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumda assimile olmalarına engel olmak için “Siyona dönüş” tavsiye edilmiştir. Doğu Avrupa'da İbrani edebi­yatının yeniden doğuşu, Çarlık Rusyasmdaki  programlar,  bu gelişmeyi desteklemişlerdir. Birçok Rus şehirlerinde “siyan aşıkları” grupları oluşmuştur. Bunlar, Yahudileri İsrail'e göre teşvik edi­yorlardı. Siyonizmin yaratıcısı Viyanalı gazeteci Theodore Herzl (1860-1904) dir. Herzl, assimile olmuş bir Yahudi muhiti­ne aittir. Avusturya'nın büyük bir günlük gazetesinde Dreyfus (Yahudi düşmanlığı olayı) olayının muhabirliğini yapmıştır. Herzl, assimilasyonun, Yahudiler için iyi bir çözüm olmadığına inanıyordu. 1896'da “Yahudi Devleti” (Der Judenstaat) isimli kitabını yayınlamış, orada Yahudi probleminin milli temelde çözümünü önermiştir. Bu fikirde olan bir­çok Yahudi Herzl’in etrafında toplanarak Max Nordau'num yardımları ile geniş kapsamlı bir propaganda faaliyetine gir­miştir.

1897'de Bale (İsviçre) I. Siyonist kongresi yapılmıştır. Bu kongrede, Filistin'de, Ya­hudi milleti için hukuken garantilenmiş bir ocak meydana getirilmesi üzerinde durulmuştur. Herzl, kongre öncesinden itibaren sadece Filistin üzerinde durmuş­tur. Başka alternatif kabul etmemiştir. Bu­rada özellikle takdik icabı, hakim bir Ya­hudi devleti meydana getirme düşünce­sinden vazgeçilmiştir. Bu birinci Siyonist kongresinde alınan ka­rarlar şunlardır:

1- Yahudi sorunu, millî bir sorundur.

2- Yahudi sorunu, sürgünde çözüme ula­şamaz.

3- Yahudi sorunu, Yahudilerin kollektif sorunudur.

4- Yahudilerin toplanacağı yer, Filis­tin'den başka yer olamaz.

Birinci dünya savaşı sırasında Siyonist yöneticiler, İngiliz Dışişleri Bakanlığını dış işleri için kullanmışlardır. İngiliz hükümeti, Filistin'de Yahudi milleti için “milli bir ocak” meydana getirmeyi memnuniyetle kabul etmiştir. Hatta bunu bir deklarasyonla açıklamışlardır. İşte 1948'de Filistin'de Yahudi Devletinin ku­ruluşu ile sonuçlanan gelişmenin temelini bu İngiliz deglarasyonu teşkil etmektedir. Ancak Siyonist fikri, bütün Yahudilerce heyecanla karşılanmamıştır. İki kutup da­ima var olmuştur. Bir yanda, diğer millet­ler içinde erime yanlısı olanlar, diğer yanda Ortodoks Yahudiler. Asimilasyon taraftarları, Siyonizmi tarihe aykırı bir fe­nomen olarak kabul etmişlerdir. Çünkü Siyonizm, her bir toplum içinde Yahu­diliğin, geçmişin kalıntılarından kur­tulmuş olarak gelişmesine engel ol­maktadır.

Dinî muhitlerde olan bu muhalefet, iki şekilde açıklanabilir: Bazıları Yahudilerin, kutsal ata topraklarına dönmesinin, mesihi zamanların eskatolojik bir olayın­dan başka birşey olmadığını düşünmek­tedirler. Bunun için bunlara göre, kutsal topraklara dönüşte insani insiyatif yok, Tanrısal inayet vardır. Diğer bazılarına göre bu dönüşte insanî insiyatif olacaktır. Ancak bunlar, Siyonist programın lâik ka­rakteri ile dinî gelenekten uzak modem bir Yahudi devleti kurma yönelişleriyle çatışmaktadırlar.

İkinci dünya savaşı sonrası İsrail devleti­nin kurulmasıyla, bu Siyonist muhalefet­ler büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak bazı Ortodoks Yahudi muhitlerde bu dü­şünce yaşamaktadır. Yine de İsrail devle­tinin kuruluşunun Yahudi probleminin yegane çözüm yolu olmadığını düşünen başkalanda vardır.

 

Skolastisizm:

 

Orta çağda Hıristiyan düşünce tarzının geleneksel felsefe problemleri içinde ağırlığını hissettirmesinin adıdır. Lâtince Schola (okul) kelimesinden gelmektedir. Felsefenin eski Yunan ve Roma dinlerinden aktarılan düşünce ve yöntemlerinin dinsel konuları ve inançları temellendirmekte kullanılması da felsefe­nin dinin hizmetçisi durumuna düşmesini sağlamış ve sonunda skolastisizm mey­dana gelmiştir.

Orta çağda kilise babalarının görüşleri önemini korurken, XI. yüzyılda Petrus Abaeladus'un düşüncesi Skolastik felsede, mantığın öne çıkmasını sağ­lamıştır. Skolostİk düşünce, Avrupada Aquinolu Thomas'ın düşünceleriyle sağlamlaşmıştır. Böylece, Hıristiyan ilahiyatı, dinî tebliğden ve kutsal kitap yorumla­rından çok, kesin bilgi yerine kullanılma­ya başlamıştır. Bu durumda en sağlam bilgi, ilahiyat alanındaki bilgi kabul edil­meye başlandı. Fakat skolastik düşünce tek biçimli olarak gelişmedi. Farklı skolas­tik akımlar görüldü. Bu farklı skolastik okullar, farklı grupları oluşturdu: Bunlar­dan biri Duns Scotus'un yolunu takıp eden Fransiskenlerdir. İkincisi de Aquinolu Thomas'ın yolunu izleyen Domini-kenlerdir. Fransiskenler, Tanrı­nın mutlak bir özgürlük içinde yarattığı dünyada tam ve kesin zorunlu nedenlerin bulunamayacağı fikrindedirler. Domini-kenler ise, inancın genel olarak aklıliğı kabul ettiğini ileri sürmektedirler. Aquinolu Thomas'ın yolu, zamanla ağır basmış ve onun meşhur eseri olan “Summa Theologica”si (1265-1273) Skolastizmin temel eseri olarak kabul edilmiştir.

XVI. yüzyılda Reform hareketinin başamasıyla birlikte skolastik felsefe ye­niden gündeme geldi. Katolik   kilisesi skolastisizme bağlı kalırken, Reform kili­seleri bunun aksini savunarak, kutsal me­tinlerin sözel anlamı üzerinde fazlaca durdu. Katolik kilisesinin karşı-reform çabasının bir ürünü olan katolik ruhlu Cizvit hareketin önemli simalarından bi­risi olan Francisco Suarez, Skolastisizme yeni bir şekil vermeye çalıştı. 1597 yılında yayınladığı “Disputationes Metaphysicae” (Metafizik Tartışmalar) isimli eserinde Aquinalı Thomas'ın öğreti­sini yorumlamak yerine, kendisi diğer ça­lışmalardan da yararlanarak orijinal bir çalışma ortaya koydu. Onun açtığı bu yo­lu, Juan de Santo Tomas devam ettirdi. O da “Cursus Philosophicus” (Felsefe Dersi) isimli eserinde kendine has bir Hıristiyan felsefesi geliştirdi. Bu ilk çalışmaları daha sonra yeni çalışmalar takip etti. Bu felsefî çalışmalar kilise ilmi, Apolojetik, Ahlâki ilahiyat ve kozmoloji başlıkları altında eserler ortaya koydu. Şüphesiz bu eserler­de ortaçağ skolastisizminin ortaya koy­duğu eserlerden yararlandılar.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda skolastik felse­fe, çöküş dönemine girdi. Skolastik felsefe içinde eğitimlerini sürdüren Katolik okul­ları ve kurumlan varlıklarını korudular, ancak toplumdan uzak ve kapalı bir bi­çimde kaldılar. Aslında yapılması gereken Hıristiyanlığın yeniçağ felsefesinde yerini almasıydı. Sonuçta, lâtincenin kullanıldığı skolastik eğitim, Katolik ilahiyat öğrenci­lerinin ezberciliğiyle sınırlı kaldı.

XIX.  yüzyılın sonlarına doğru Papa XIII. Leo'nun öncülüğü ile Yeni-Thomasçı bir felsefe oluşturulmaya  çalışıldı. Papa'nın “Aeterni Patris”[39] isimli eserinden sonra,  yeni-skolastisizm adı altında oluşmaya başla­yan bu yeni eğilim de fazla parlak bir durum gösteremedi. Ancak, Katolik üniver­sitelerde rağbet gördü. Yine de Hıristiyan felsefesi yeniçağ felsefesiyle bir en­tegrasyon yapamadı. Hâlâ Katolik ku­rumlar Hıristiyanlığı hem fikren hem de felsefî derinlikte yeni bir oluşumun içi­ne dahil edememişlerdir. Katolik kurum­ların ve düşünce adamlarının yeni felsefe­lere ulaşamamalarının nedeni, felsefeyi dine bağımlı kılarak hür düşünce ortamı­nı yakalayamamalarıdır. Skolastik düşün­cenin tek olumlu yönü, dinin mantıksal boyutta temellendirilme çalışmalarım or­taya koymasıdır.

 

Smıth Joseph:

 

Joseph Smith 1805'de, Amerika'nın Sharon şehrinde doğmuştur. 1844'de de Navoo'da ölmüştür. 1830'da, Isa Mesih’in kilisesi veya ahir zamanın azizlerinin kilisesini kurmuştur. Bu kilise “Mormoııs'ların Kilisesi” adı ile şöhret yapmıştır. Joseph Smith’in doktrini “Mormon Kitabı” ve Peygamberin ölü­münden itibaren kilisenin almaya devam ettiği ilhamlarla belirlenmiştir. Mormon kilisesinin merkezi Salt Lake City'dir. Bu­rası Utah devletinin başkentidir. Bu şe­hir Smith’in müritleri tarafından kurul­muştur. Smith’in halefi Brigham Young, yönetiminde müritler 1847'de batıya doğ­ru göç etmişler ve bu şehri kurmuşlardır. Utah'ın ve Özellikle Salt Lake Gty'nin sa­kinlerinin çoğu Mormon'dur. Mormon kilisesi, kâhin, başkan, iki da­nışman ve on iki havari tarafından yöne­tilmektedir. Mormon teşkilatı, çok sıkıdır. Teşkilatın piskoposları, büyük rahipleri, rahipleri ve misyonerleri vardır. 1962'den bari başkan David Oman Mckay'ın faali­yetiyle Mormon misyonerlerinin sayısı, 12.000'e çıkmıştır. Yılda 180.000 kişinin kendilerine katıldığı söylenmektedir.

1970'de dünyada 868 kilise açılmıştır. Bu kiliselerin 142 tanesi Batı Avrupadadır. Görüldüğü gibi Mormon'lar yayılmakta­dır. Mormonların genel nüfusunu tayin çok zordur. 1955'e doğru bir milyon Mormonun varlığı düşünülürken, 1965'e doğru iki milyona ulaşmıştır. Bunun % 80'i Amerika'da oturmaktadır. Her Mormon, muntazam olarak gelirinin. % 10'unu kiliselerine yatırmaktadır. Bunun için Mormon kilisesi zengindir ve güçlüdür.

Mormonlarda diğer Hıristiyanlar gibi ay­nı Tanrıya inanmaktadırlar. Teslisin ikinci unsuru olarak İsa'ya inanmaktadırlar. Onların inandığı en büyük dini şahsiyet Joseph Smith'dir. Dinî sırlarından en dikkat çekici şey, ölüleri vaftiz etmeleri­dir. Her Mormon, geçmiş ecdadını da vaf­tiz ettirebilmektedir. Mormonlar arasında poligaminin yaygın olduğu söylen­mektedir.

 

Smriti:

 

Sanskritçe Smriti kelimesi, hafı­za demektir. Diğer bir anlamı ise, emanet edilen ve hafıza ile tutulan şey demektir. Hinduizm'de Smriti, metinlerin tamamını ve Shruti'den ayrı kutsal geleneği göster­mektedir. Zaman içinde hakimler tarafın­dan hazırlanmıştır. Bu metinlerin kutsal karakteri şüpheden uzaktır. Fakat Smriti'nin otoritesi Shruti ile aynı değil­dir. Smriti, Veda'ya ilave edilen bazı me­tinleri ve post-vedik metinler olan Purânaları veya Dharma’nın metinlerini de ihtiva etmektedir. Shruti ile uygunluk arzeden Dharma metinleri ahlâkî, dinî ve sosyal davranışları açıklamaktadır. Post-vedik döneminde Hindular, sak­lanması gereken şeyleri zihnen sakla­maya çalışmışlardır.

 

Sol (Güneş):

 

Romalılar, kozmik güneş Tanrısı kültürü geliştirmişlerdir. Gerçek­ten, “sol indiges”e tahsis edilen kültün kökenleri, iyi tesis edilmemiştir ve köken­leri çok eski Roma temellerine dayanmaz. Bu kült, Yunan ve Suriye tesiri ile çift şe­kilde olmuştur. Sol İndiges 11 Aralık'ta Aurore bayramı esnasında kutlanmak­tadır. Cumhuriyetin sonuna doğru Güneş, politik bir ilahiyatın monoter bir sembolü olarak görülmüştür. Hakikatte, politik ik­tidarla Güneş Tanrısı arasındaki bağ, monarşik dönemde çok önemli bir feno­mendi: Her sabah güneş karanlıklardan muhteşem şekilde görünüyor ve bütün dünyaya egemen oluyor. Böylece, bir gü­neş dini, monarşik iktidarın kutsallaşma­sına hizmet etmektedir. İmparator Güneş Tanrısının yeryüzündeki temsilcisi haline geliyor. Ebedî tabiata ve yenilmez (invictus) güneşin zaferine iştirak ediyor. Bir Tanrısal hukuk monarşisi, bu güneş monoteizminden çıkıyor ve III. Milâdî asırdan sonra da imparatorluk gücünü takviye ediyor. Suriyeli imparatorların te­siri ile güneşe yapılan monoteist tapınma, imparatorun yegane gücüne uygun hale geliyor ve ona kutsiyet atfediliyor. Aurelien ona büyük bir mabed tahsis edi­yor ve yeni bir dini okul meydana getiri­yor.

25 Aralık bütün imparatorlukta Natalis Solis bayramı kutlanıyor. Bu imparator­luğun dinî ve ahlâki birliğini devam et­tirmek için yapılıyordu. 323 yılında Constantin, saf bir politika ile güneş kül­tünü terkedecek ve ona düşmanlık ilan edecektir. Ancak, bu politik din şekli, im­paratorluk kültünün en sağlamlaştıncı sebeplerinden biri olacaktır.

Hititlerde Güneş Kütü: Anadolu'da güneş kültünün eskiliği, Alaca Höyük arkeo­loji kazılarında ispatlanmıştır. Çünkü bu konularda birçok güneş amblemi ortaya çıkarılmıştır. Hathisler, güneşe çok önemli bir yer vermişlerdir. Bunun özü Güneş Tanrıçası Arinna'dır. Bunun Hattice'deki ismi Wurushemu'dur. Daha sonraki dö­nemde Hittit imparatorluğu altında, Hourritelerin Hebat’ında assimile olmuş­tur.

Güneş Tanrıçası Arinna, resmî Hittit pan­teonuna eşi fırtana tanrısı ile birlikte ha­kim durumdadır. Hittitler,   cehennemin kraliçesi olan Lehvani'de bütünleşen yer­yüzü Güneş Tanrıçasından, gökler güne­şine daha seçkin bir yer vermektedirler. Eski krallıktan beri, Ishtanu, Mezopotamyalı özelliklerle ve dualarla süslenmiştir. Böylece Hitit güneşi, Mezopotamya tipine göre kısmen yeniden modelleşmiştir. Babil'deki Shamash gibi Hitit güneşi, herşeyden önce adalet Tanrısıdır.

Mayalarda Güneş Kültü: Güneş kültü Mayalarda da çok önemli bir rol oynamaktadır. Mayalarda güneş, kin veya kinich ahau ismi ile belirtilmiştir. O, dört­gen şeklinde geniş gözlü, ağzından dışarı çıkmış bir dişe sahip bir adam şeklinde tasvir edilmiştir. Belli başlı rahipler, Ah kin unvanını taşıyordu. Bu güneş demek­ti. Palengue'de Güneş mabedinin iç mih­rabının içine yerleştirilmiş olan pano, üzerinde bir insan yüzünün alt kabartmalar şeklinde kazıldığı bir güneş diskini gös­termektedir.

Maya yazılarında güneş sembolü, seksüel birleşmeyi sembolize eden sitilize edilmiş çiçektir. Maya mitolojisine göre güneş ve ay ilk çiftlerdir, vaktiyle yeryüzünde ya­şıyorlardı. Ay, eşine sadakatsiz davrandı­ğı için, güneş eşinin bir gözünü sökmüştür. O zamandan beri, gökyüzünde son­suz şekilde biribirini takip etmektedirler. Azteklerde güneş Tonatiuh veya Xiuhpilli ismi ile anılmaktadır. Onun sembolü, kartaldır. Jaguar ise, yıldızlarla beneklenmiş karanlık bir geceyi semboli­ze etmektedir. Böylece Jaguarlı iki şöval­ye, gündüze ve geceye uygun düşüyordu. Doğan güneş, “yükselen kartal” olarak vasıflandırılmıştır. Batan güneş de, alça­lan kartalı sembolize ediyordu. Savaşta veya kurbanda ölenler “Kartalın arkadaş­ları” haline geliyordu. Aztek takvimi denilen Monolith üzerinde alt kabartmalar halinde güneş, dilini çı­karmış bir yüz şeklinde tasvir edilmiştir. Bu durumda güneş susamış ve kan iste­mektedir. Bunun için insan kurbanı, gü­neşe yiyecek sağlamaktaydı. Çünkü kur­banların kanlan ve kalbleri,  kartal kabı olan quauhxicalli içine konuyordu. Kutsal kitaplarda güneş, sırtında ışınlarla süslenmiş kızarmış bir disk taşıyan insan görünümünde tasvir edilmiştir. Azteklerin kabilevi Tanrısı Uitzilopochtli, öğle güneşi olarak müşahhaslaşmış, Zenith'e ulaşmış ve diğer bütün yıldızları silmiştir.

Yine bir Aztek geleneğine göre dünyamızı aydınlatan güneş bir kurbandan doğmuş­tur. Şöyle ki, karanlıklar saltanat sürer­ken, Tanrılar Teotihuacan'da top­lanmışlardı. Küçük Tanrı Nanauatzin ate­şe atılmış ve oradan güneş şeklinde çık­mıştır. Dünyamız beşinci güneşe uygun düşmektedir. Daha önce dört dünya kaybolmuştur.

Mezopotamyahlarda Güneş Kültü: Gü­neş, Sümerlerde Outou olarak adlandı­rılmıştır. Nanna’nın oğlu, Inanna’nın kar­deşidir. Güneş, aydınlatmakta ve ısıtmaktadır. O, sırları ve en samimi düşünceleri bilmektedir. O halde o, cezalandırır ve mükafatlandırır. O, adalet Tanrısıdır, kö­tülükleri dağıtmak için davet edilmiştir. Shamash, eski bir semitik tanrıdır. Ancak Sümer Tanrısı Outou ile özdeşleşmiştir. Akkadlarda Shamash’ın rolü, Sümerdeki Outou'nun rolünden biraz siliktir. Güneş Tanrısı'nın eşi, Sümerlerde Shenirda'dır. Babil'de Aya'dır. Güneş Tanrısı, Sippar'da ve Larsa'da kabul edilmiş ve mabedleri é babbar olarak ad­landırılmıştır. Sümer destanlarında Enmerkar’ın babasıdır.

 

Soma:

 

Vedizmin ölümsüzlük likörüdür. Soma, aynı zamanda verimli bir yağmur veren Ay ve yıldızlar tanrısıdır. Soma kurbanı, Brahmane'lar tarafından komp­like bir merasimle ifâ edilmiştir. Kurbanın özü soma merasimidir. Sarhoşluk veren bu içki, benzeri olmayan bir bitkiden elde edilmiştir. Muhtemelen bu, Hind ke­neviridir. Bu içki, coşkulu özellikler ve ölümsüzlük verir. Ateş kültü merasim­lerinde soma, başlıca sunguyu teşkil ek­mekte ve iştirakçiler tarafından içilmektedir.

 

Son Yağlama (Hastal Yağlama):

 

Ka­tolik kilisesinin benimsediği yedi sakramentten biridir. Bu merasim hastala­ra ve ölüm döşeğinde bulunanlara yapıl­maktadır. Merasimin yapılma nedeni, hastaların acılarını dindirmek, günahla­rından temizlemek, onların iyi şekilde ölmesini sağlamaktır. Bu merasim tekrar tekrar yapılabilir. Bu merasimin yapılma nedeni prensip olarak Yakub'un mektu­bundaki V; 14-16 daki şu ifadelere da­yanmaktadır. “İçinizden biri hasta mı­dır? Kilisenin ihtiyarlarını çağırtsın ve onu Rabbin ismi ile yağla meshederek üzerine dua etsinler. İman duası hastayı kurtaracak ve Rab onu kaldıracaktır. Eğer günahlar işlemişse, kendisine bağış­lanacaktır. İmdi şifa bulaşınız diye, biribirinize günahlarınızı ikrar edin ve biribiriniz için dua edin. Salihİn yalvarı­şı işlemesinde çok tesirlidir”. Hastaları yağlama merasimi ancak X. asırdan itiba­ren, ölülerden ayrı bir sakrament olarak görülmeye başlanmıştır. Bu merasimin bir sakrament haline gelişi, reformistlerin in­karlarına karşı ancak Trente konsilinden sonra olmuştur.

Ortodoks kilisesinde bu merasim bir “can çekişme” merasiminden daha çok ilk Hı­ristiyan geleneğinde olduğu gibi “Hasta­ları yağlama” merasimi olarak kabul edilmektedir. İlkel gelenekte bu merasim daha ziyade manevi bir şifa vasıtası ola­rak kabul ediliyordu.

 

Son Yargı:

 

Dinler tarihinde birçok dinde insanların öldükten sonra dirilerek veya öldükten hemen sonra “son yargı­lamaya” maruz kalacakları bildirilmekte­dir. Bu dinler, öldükten sonra yeniden di­rilme ile veya dirilmeden öbür dünyada yaşamaya devam edildiğine iman inan­maktadırlar.

Son yargı kavramı ve inancını en iyi şe­kilde temellendiren dinler, ilâhi dinlerdir. Bu dinler vahye dayandığı için hemen hemen aynı esprileri dile getirmekle bera­ber bu konuda en açık inancı İslâmiyet sergilemektedir. Yahudilikte ölüm sonrası hayat üzerinde fazla bilgi yoktur. Hıristi­yanlık, İsa'nın dünyanın sonunda kuraca­ğı “Tanrısal krallığa” çok önem vermekte ve bir anlamda kıyameti burada semboli­ze etmektedir. Ancak Hıristiyanlığa göre, Tanrısal krallıktan sonra da yeni bir hayatın başlayacağı bir ahiret dönemi vardır. Fakat bu konuda Hıristiyanlıkla İslâmiyet kadar açık ve net değildir. İsa'nın ikinci gelişinde, bütün insanların Tanrının huzurunda yargılanacaklarından bahsedil­mektedir. Hıristiyan sanatında yargıç şek­lindeki İsa tasvirleri dikkat çekicidir. An­cak Hıristiyanlıkta öbür alemle ilgili üç kavram dikkat çeker: Cennet, Cehennem ve Araf.

İslâmiyette öldükten sonraki Ahiret haya­tına iman, inanç esasları içinde verilmek­tedir. İnsanların öldükten sonra belli bir vakitte dirilecekleri, mahşerde toplana­cakları ve hesap verecekleri, sonunda cennet veya ceyhenneme gidecekleri Kur'anda açık olarak belirtilmiştir. Diğer dinlerde de ceza ve mükafatın ölümden sonra gerçekleşeceğine ina­nılmaktadır. Meselâ Zerdüşt dini, ölüm­den sonra ruhun mezarda üç gece bekle­diğini, dördüncü gün iyi ve kötü eylemle­rinin tartıldığt “Bedel köprüsüne” gitti­ğini kabul etmektedir. İyi amelleri kötü­lerden ağır gelirse, ruh cennete gider; kö­tü amellerin ağır basması halinde köprü daralır ve ruh cehenneme gider. Fakat Ahuramazda, sonunda kötülük ilahı olan Angramenyu'yu yenecek ve dünyada iyi­lik hakim olacaktır.

Zerdüştlükteki ahiret telâkkisi, sırat köp­rüsüne benzeyen inançlar ve Tek Tanrının hakimiyeti düşünceleri Zerdüşt'ün bir Peygamber olabileceği düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

 

Söderblom Nathan (1866-1931):

 

Lutherci bir rahip olan Söderblom, Uppsala piskoposu olmuştur. Hıristiyan birliği konusundaki endişesi, onun aksi­yonunun kaynağı olmuştur. Diğer dinleri anlama arzusu, düşüncesinin temelini oluşturmuştur. 1894'ten         itibaren Sorbonne'da “Ecole pratique des Hautes Etudes” da öğrenim görmüştür. 1901'de “la vie Future d'apres le Mazdeizm” isimli doktora tezini takdim etmiştir. Uppsala üniversitesi ona “Dinler Tarihi Kürsüsünü” tevdi etmiştir. 1912 ve 1914 yılında Leipzig üniversitesi davet etmiş­tir. Adolphe Hamack'ın uzun muhalefe­tinden sonra, Almanya'da İlk Dinler Tari­hi Kürsüsüne oturmuştur. Döneminin problemleriyle karşılaşmıştır. 13u problemler, dinlerin menşei, ilkel dinlerin sitatüsü, monoteizm ve vahiy konularıdır. Söderblom'un ilk çalışmaları, İsveç'te ya­yınlanmıştır. Bunların büyük bir kısmı Almanca'ya tercüme edilmiştir. Bu çalış­malar, tabiatçı teoloji ile ilgilidir. 1913 yılından itibaren Encyclopedia of Religion and Ethics'de yazdığı bir mad­dede Kutsalı, mukayeseli Dinler tarihinin konularından biri olarak ortaya koymak­tadır. Burada kutsal mefhumu, Tanrı mefhumundan daha önemlidir. Kutsal, “yaşayan Allah” tecrübesinin merkezinde gizli bir ocaktır.

Söderblom, Schleiermacher’in talebeliğini yapmıştır. Fakat 1900 yıllarında: Rüdolf Otto ile karşılaşmış “yaşayan Tarirı”nın hissedilir anlayışını naklettiğinde, yenileştirici olarak görünmüştür. Onun için “So­fu, kutsal için bir şeyi tutandır”. Yaşayan Tanrı dinlerinin mukayeseli tari­hi, onun tesisine bağlıdır. Söderblom, sosyolojinin ve etnolojinin sağladığı dökümanlara başvurmaktadır. Özellikle Mana mefhumundan ilham almaktadır. Bu gayr-ı müşahhas anonim güç, Durkheime ekolüne göre, sipiritüel tabiat­lı kutsal bir güçtür. Bu aynı zamanda, Tanrı  bilgisinin  ve dinî  faktörün  tabiî kaynağıdır.

Önemli bir fenomen olan kutsal, dinler ta­rihini yönlendirmektedir. Söderblom'un fikirleri, Paul Tillich’in fikirlerine benze­mektedir. 1931'de Nobel Barış ödülüne layık görülmüştür. Şu sözün ona ait oldu­ğu söylenir: “Biliyorum ki Allah yaşıyor. Dinler Tarihi ile onu isbat edebilirim.”

 

Sören Kierkegaard:

 

Berlin'de (1841-1842) Schelling’in okul arkadaşı olan Danimarkalı ilâhiyatçı ve fizolof Kierkegaard 1813'de Copenhague'da doğmuştur. İstihza kavramı [40]üzerinde bir tez savunması yapmış olan Kierkegaard, 11 Kasım 1855'de ölmüştür. Existansiyalist hareke­tin kaynağında Kierkegaard bulunmakta­dır. 1837'de karşılaştığı nişanlısı Regine Olsen'le olan münasebetlerinin acı tecrü­besi, onun düşüncesine çok etki yapmış­tır. Hegelci idealizme ve dinî kuralcılığa karşı düşüncesinin merkezine, ferdin altedilmez değerini koymuştur. Ona göre, ebeveynine, nişanlısına, dostlarına, ken­dine ve Allah'a âşık olan herkes bed­bahttır. O kaygıları, duyguları, yoksun­lukları, yalnızlığı, dile getirilemez durum­ları analiz eder; bundan, zamanın karşısında ve kendi içine kapanmış insanın durumu karşısında, ümitsiz bir tutum çı­karır ve buradan da bu dünyanın şartlarına ters düşen Hıristiyan ahlâkının ancak ebedilik içinde tatbik edilebileceği sonu­cunu ortaya kor. Bu ahlâk, “Ebedilik, za­manın tüm yaralarını iyileştirecektir” sözüyle ifade edilmiştir. Kierkegaard hayatı, üç menzilli uzun bir yürüyüş olarak tasavvur eder. Bu menzil­ler; duyarlılığın parodoxlariyle kuşatılmış olan Estetik dönem; Aklın çıkmazları üzerinde düşünceler devresi olan Ahlâkî Dönem; Bu dünyanın geçici şartlarının dışında olan, Dinî Dönemdir.

Ateşli arayışları, sadece onun “Dinî Şair” olduğunu ortaya koymuştur.

Kierkegaard, Hıristiyanlığın ebediliğini ve tarihîliğini şu formüllerle uzlaştırıyor: “Eğer bir olay, sonsuzluğa dek gerçek bir olaysa; o aynı şekilde bütün devirlere ya­kın demektir.”

Kierkegaard’ın önemli ve orijinal eseri Fransa'da ancak ölümünden 80 sene son­ra yayılmaya başlamıştır. Onun tesirini bilhassa, Heidegger, Jaspers, Max Scheller, Kari Barth, Jean Wahl, Gabriel Marcel, Jean-Paul Sartre üzerinde gör­mekteyiz. Başlıca eserleri:

S. Kierkegaard:

1- Le Traite du deses-poir, Paris, 1932.

2- Le Consept de I'Angoisse, Paris, 1935.

3- Crainte et tremblement, Paris, 1935.

4- Riens philisophiques, Paris, 1937.

5- Post-Scriptum aux mietles, philo-sophiques, Paris, 1941.

6- Oubien... ou bien, Paris, 1943.

7- Etape sur le ehemin de la Vie, Paris, 1948.

8- Journal, Paris, 1941'den 1961'e kadar. Ayrıca Kierkegaard hakkında bkz. Jean Wahl,  Etudes Kierkegaardiennes,  Paris, 1949.

 

Spenta:

 

Spenta kelimesi, Avesta'da geçmektedir. Aziz, kutsal anlamına gelir. Ahura Mazda'yı vasıflandırmaktadır. Ba­zen de çift anlam ifade eder. Bazen Spenta Mainyu'yu (kutsal-ruh) bazen de Spenta Armaiti   (kutsal-sofuluk)’yi  ifade  eder. İnsanlarıda vasıflandırır, tabii ki öncelikle Zarathustra'yı.

 

Stuacılık:

 

Stuacılık herşeyden önce bir ahlâk, bir hayat felsefesidir. O, asırlar bo­yunca tesirlerini icra etmiştir. Acı olaylar karşısında Stuacı bir tutumdan müşterek bir anlatım bahsetmiyor mu? Bununla be­raber Antikitede Stuacı ahlâk bir ilahiyat­la karışık fizikî dayanışma içindeydi; yani onun derin dinî kökleri vardı. Oysa Stoa Felsefesi ihmal edilmeyen bir iz bırakmış­tı. Dünya ile Allah arasındaki ilişkiler, Hı­ristiyan olsun, pagan olsun eski düşünür­lere çoğu zaman ilham vermiştir. Hikmet insan ve Tanrısal şeylerin ilmidir. Fazilete göre yaşamayı öğretmektedir. O, insanın gerçek iyiliğini, teşkil etmekte ve insanın mutluluğu için de kâfi gelmekte­dir. O halde fazilete göre yaşamak, bir ruhla mücehhez büyük bir beden olarak tasarlanan bir tabiatla uyum içinde yaşa­mak demektir.

Stoacılar Yunan felsefesinin bazı temayül­lerini sertleştirmektedirler ve Platon'un kozmik ilahiyatını hatırlatmaktadırlar. Fakat onun tanrısı, fizikî dünyayı mün­demiçtir. Herşeyin seyrini kumanda eden bu akılcı kanunla bütünleşmiştir. İnsan, ölümlü mikrokozmda bu tanrısal logostan bir parça elde etmektedir. Bütün istekleri­ni oraya katarak ve hayatını oraya uydu­rarak iç birliğini gerçekleştiriyor ve üniversal tabiatla mükemmel bir birlik meydana getiriyor. İşte beşerî hürriyetin büyüklüğünün anlamı burada bulunmak­tadır.

İmparatorluk döneminin Stuacı filo­zofları, manevi rehberlerdi. Onlar, müşte­rek kanaatleri hakir görüyorlar ve geleneksel pratiklerin daha dahili kültlere bo­yun eğmesini düşünüyorlardı. Fakat Epicurizme karşı kendilerini antik mirasın savunucuları oldukları şeklinde takdim ediyorlar ve ona allegorik metot­larını uyguluyorlardı. Mitolojilerin ahlâki yorumu onlara bir takım hikmet modelle­ri sunmaktadır. Heracks onların imtiyazlı kahramanlarıdır. Yine fizik yorumlan on­lara, Antropomorfik Tanrıları yüce Tanrı­dan sudur eden tabiat güçlerine asimileye imkan veriyordu. İşte Tanrısal birliğe tezad olmayan Tanrıların çokluğu böylece tasarlanmıştır. Hafifletilmiş geleneksel inançlara yapılan bu daimi referans ve Stuacı dinin başlangıçta büründüğü gayri müşahhas karakter,  Zenon'un ilk halefi olan Cleanthe'den itibaren muhafaza edil­miştir. Seneque (MÖ. 4; M.S. 65). Hâki­min, Tanrı ile olan dostluk ve akrabalık ilişkilerine iradiliğini hatırlatıyordu. Ona göre Tanrı, “İyi insanların çok sevgili ba­balarıdır. [41]Epictete (50-130), Roma'ya yerleşmiş olan bu eski Yunan köle de dindarlık, en kişi­sel özellikler oluyor ve Hayy olan Allah'la gerçek bir dialog telkin ediyor. Burada, Stuacı fizikin müşahhas varlığından uzak bulunuyoruz. Kalbte olan bir Allah var­dır, ona hitap edilmekte, ölüm anında ona teslim olunmaktadır. “Sana her zaman parlak bir yüz takdim etmedin mi? Ben hazırım. Bir işaret? Bir emir? Şimdi, bay­ramı terketmemi mi istiyorsun? Terkediyorum. Ama, sana minnet dolu, çünkü büyük bayramı, eserlerini ve hükü­metini anlamamı paylaşmaya beni layık gördün.” [42]

Böylece iki eğilim, Stuasyen dinde uyu­şuyor. Yani evrensellik ve iç derinleşme.

 

Stûpa:

 

Yarım küre şeklinde sitilize edilmiş bir mezar tümülüsünü ifade etmektedir. Bazen bu, kutsal eşyaların ko­runduğu bir sandığı da ifade etmektedir. Stûpa, bize kadar muhafaza edilen en eski Budist abidesini meydana getirmektedir. Ancak bunu ortaya koyan, Budizm ol­mamıştır. Çünkü Budist olmayan çevre­lerde de Stûpaya rastlamak mümkündür. Yarım-kürenin tepesinde, çok katlı bir şemsiye yükselmektedir ki bu liyakat alametidir. Stûpa'nın iki kısmı vardır: Alt kısmı yarım küredir, üst kısmı ise şemsiye ile oluşmaktadır. Her iki kısımda sitilleşerek ve değişik orantılar alarak zaman içinde Budist san'atının gelişmesine göre seyir takip edecektir. Bazen Stûpa, kozmik bir sembolizm ihtiva eder. Onun sayısız katları, evrenin farklı­lıklarını temsil etmektedir. Bilhassa Buddha'dan kalan şeylerin veya önemli kişilerin eşyalarını muhafaza etmekte­dir. Bu kalıntılardan bazıları, kutsal metin parçalarını oluşturmaktadır. Buradaki ba­zı parçalar da hatırlama eşyalarıdır. Seylan'da Stûpa, Daçaba diye adlandı­rılır. Tibet'te ise, Tshorten adını almakta­dır.

 

Su (Vater = Eau):

 

Her dinde kutsal sözler­le takdis edilmiş veya kutsallaştırılmış bir takım şeylerle temasta olan temizleyici sular mevcuttur. Bu sular temizler, takdis eder, İblisleri kovar ve yeni bir hayat bah­şederler. İşte dinlerdeki abdest, su serp­me, banyo gibi çok sayıdaki pratiklerin anlamı budur. Kutsal Kitap geleneğinde su, aynı şekilde hayat gücü ve hayat kaynağı olarak tasar­lanmıştır. Çölü verimlileştiren, insanları ve sürüleri sulayan, yıkayan ve temizle­yen sudur. Yine su, tufanlarla, sağanak­larla, baskınlarla ilâhi bir ceza olarak tah­rip edici de olabilir.

Allah, gök kubbeden dökülen ve kay­naklardan fışkıran suların Rabbidir. Al­lah, isterse sularla insanların liyakatleri ve dualarına göre kuraklık veya verimlilik yapar, isterse deniz ve göllerin sularını sakin veya dalgalı yapar. Yine su, hayatın ve ahlâkî maceranın üç veçhesi olarak mükafat, korkunç ceza ve temizleme va­sıtasıdır.

Hıristiyanlıkta su, inayetin, Kutsal Ruhun, İncil doktrininin, sembolüdür. Vaftizde su, temizleyici rolünü yeniden kazanır. Hinduizm kavramı içindeki kâinatın te­mel yapısının beş unsurundan birisini su teşkil eder. Başlangıçta ana sular, Demiurge [43] haline dönüşen bir embriyon meydana getirmişlerdir. İşte bu doğar doğmaz, yukarıdaki sulan aşağıdakilerden ayırıyor ve yaşadığımız bu dünyayı meydana getiriyor. O halde küre, okyanuslar üstünde iğreti bir şekilde yü­zen bir sala benzemektedir. Bazı hallerde, yukardaki sular, yeri su altında bırakabi­lir. Fakat yukardaki sular aynı zamanda yararlıdırlar da: Yağmurlar, ırmakların taşması gibi...

İşte canlandırıcı, mesrur edici, bereketlendirici tanrıçalar olarak onlara yapı­lan kültler buradan kaynaklanmaktadır. Nihayet sular, temizleyicidir de: Hiçbir âyin yoktur ki temizleyici sularla başlan­mamış ve bitirilmemiş olsun.

 

Sûtra:

 

Sanskritçe bir kelimedir. İp, zin­cir ve iplik anlamına gelir. Küçük cümle­lerden oluşan ve birbirine ilave olunan cümlelerden meydana gelen metne veri­len bir isimdir. Hinduizm'de Sûtra şekli altında farklı dershaneler, milâdî I. asırda ortaya çıkmaya başlamıştır. Sûtralarda bilginin yoğunlaşmış şekli, ikinci bir edebî şekli ortaya çıkarmıştır. O da yorumdur, çünkü Sûtralar kısa ve anlaşılması zordur. Sûtra'ların en meşhuru Vedânta'nın Brahma - Sûtrası, Yoga - Sûtrası ve Kâma sûtrasıdır. Yahut aşk üzerindeki özdeyişlerdir.

 

Süleyman (Hz.):

 

Hz. Davud'un dör­düncü oğlu olan Süleyman, İsra-iloğullarınm kralıdır. Hz. Süleyman'ın di­ğer bir adı, Yedidyah'dır. [44]Hz. Süleyman, Davud'un ölü­münden sonra İsrailoğullarmın kralı olmuştur. Hz. Süleyman'ın krallık dönemi, kırk yıl devam etmiştir (M.Ö. 968-928). Süleyman, Hz. Davud'un bütün tavsiyele­rine harfiyen uymuştur. Zaten Süleymanı babası hayattayken takdis etmiş ve ağa­beyi Adonias'a tercih etmiştir. Süleyman tahta oturunca ağabeyini pasif hale getir­miş, haham Eviathar'ı sürgüne göndermiş ve ordu kumandanı Joab'ı devre dışı bı­rakmıştır. [45]Hz. Süleyman, kırk yıllık krallıktan sonra çok güçlü bir krallık miras bırakmıştır. Onun krallığının sınırları, doğuda Fırat üzerindeki Tiphsah'a, batıda ise Gazze'ye kadar uzanıyordu. Tanah Hz. Süleyman dönemini barış ve sükûnet dönemi olarak takdim etmektedir. Bu dönemde İsrail krallığı, Mezopotamya'nın nimetlerinden yararlanıyordu. Buna, Mısır ve Asuru'da ilave etmek yerinde olacaktır. Hz. Süleyman, güvenliği ve akrabalığı temin için, bölge kralllanrun kızlarıyla ev­lenmeyi bir politika haline getirmiştir. Mesela Moab, Ammon, Sidon ve Heth kralları bunlardandır. [46]Hz. Süleyman'ın eşlerinin sayısı yediyüze, cariyelerim sayısı ise üç yüze varmaktadır. [47]İlk karısı Mısır Firavu­nunun kızıydı. [48]Hz. Süley­man'ın evliliği, onun prestijinin ve gücü­nün habercisi oluyordu. Aslında Mısır kraliyetinde, yabancılarla evlenmek ol­dukça nadir bir olaydı. Hz. Süleyman, krallığını iyice sağlamlaştırmak için gele­cek tehditlere evlilikle çare buluyordu ve krallığının güvenliğini garanti altına alı­yordu.

Hz. Süleyman, İsrailoğullarım tek bir mil­let haline getirmek için, ülkeyi on iki böl­geye ayırmıştı. Bu bölgeleri valiler yöne­tiyordu. Ancak Hz. Süleyman Kudüs baş­ta olmak üzere ülke genelinde geniş bir bayındırlık hizmetleri başlatmıştı. Bu pro­je doğrultusunda bütün İsrail toprakları, ciddi bir kalkınma hamlesine girmişti. Şüphesiz böyle bir kalkınma devleti, halk­tan büyük oranda vergi toplamaya götü­rüyordu. Bu ise halkın şikayetine sebep oluyordu. Hz. Süleyman'ın döneminde yaptığı en önemli ve en mühim inşaat, hü­kümdarlığının dördüncü yılında Ku­düs'te inşa ettirmeye başladığı Bet ha-Mikdaş'dı. Bu “kutsal ev” anlamına geli­yordu ve Süleyman Mabedi denilen bu mabed, yedi yılda tamamlanmıştı. Bet ha-Mikdaş, adalet sarayı, kraliyet sarayı gibi birimlerle birlikte muhteşem bir mimariyi meydana getiriyordu. Mabedin haricin­deki müştemilatların tamamlanması yirmi yılı bulmuştu. Yine Süleyman Azar Megido ve Gezer gibi stratejik öneme haiz şekilde inşa ettirmişti. Hz. Süleyman'ın dillere destan olan kah­ramanlığı ve efsanevi şahsiyeti, onun şöh­retini çok uzak yerlere kadar götürmüştü. [49]Çok zeki ve çalışkan bir şahsiyete sahip olan Hz. Süleyman, aynı zamanda edebiyatta da çok başarılı idi. “Neşideler Neşidesini” gençliğinde, “meselleri” yetişkinliğinde “vaaz” yaşlı­lığında yazdığı kabul edilmektedir. Hz. Süleyman'ın efsanevi hikmeti, birçok alanda ifade edilmiştir.  Hukuki alanda gösterdiği başarılar, bol bol anlatılmakta­dır. [50]Saba Melikesi, Sü­leyman'ın zekasına ve servetine hayran kalmıştır. Hz. Süleyman da ona kıymetli hediyeler vermiştir. Saba melikesi, bir müddet kaldıktan sonra ülkesine  dön­müştür. Saba Melikesi, Hz. Süleyman'a sorduğu oldukça zor soruların doğru şe­kilde cevaplandığını görünce şaşırmıştır. [51]

Talmud'a (Haggadah) göre Hz. Süleyman on iki yaşında tahta geçmiştir. Onun İbanice ismi olan Chelomoh, barışı hatır­latmaktadır.

Hz. Süleyman'ın en önemli üslerinden bi­risi olan “Bet ha Mikdaş” in inşaatında, Hz. Süleyman'a melekler ve şeytanlar yardım etmişlerdir. Mabedin inşaatı mu­cizevi şekilde yükselmiştir. Ancak Hz. Süleyman'ın zamanla krallığı zayıflamaya yüz tutmuş ve ülke krize düşmüştür. Süleyman'ın ölümünden son­ra ülke Süleyman'ın oğulları arasında tak­sim edilmiştir. Ülke, kuzeyde on kabile­nin birleştiği bir yapıya sahip olmuştur. Bu birlik kuzey krallığını meydana getirmiştir. Bu krallığa İsrail krallığı denmiş­tir. Diğer krallık Kudüs'te meydana gelmiştir. Buna da Yahuda krallığı adı ve­rilmiştir.

İslâmiyettede Hz. Süleyman'a çok yer ve­rilmiştir. Hz. Davud ve oğlu Hz. Süley­man'ın doğru hüküm verme   yeteneği Kur'an-ı Kerim'de bildirilir[52]. Yine Kur'an-ı Kerim'e göre rüzgar Hz. Süleyman'ın emrindedir[53]. Şeytanlar gibi varlıkları, Hz. Süleyman kullanmaktadır[54]. Cinlerde Hz. Süleyman'ın emrindeydiler[55]. Hz. Süleyman Kur'anm beya­nına göre ilim sahibi idi ve kuşların dilini biliyordu. Onun cümlelerden, insanlardan ve kuşlardan orduları vardı, karıncaların dilini de biliyordu[56]. Kur'an-ı Kerim’in beyanına göre,  yaptığı yokla­mada   Hüdhüd kuşunu   görememiş  ve sonra Hüdhüd gelerek Hz. Süleyman'a şöyle demişti: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe'den sana sağlam bir ha­ber getirdim”. Kur'an-ı Kerim'e göre Hüdhüd, Sebe melikesinden bahsetmişti. Hz. Süleyman, Hüdhüdün ifadelerinin doğru olup olmadığını bir mektup gönde­rerek denemişti.  Mektubu Hüdhüd ge­tirmiş ve atmıştı. Mektup üzerine Sebe Melikesi, Hz. Süleyman'a hediyeler gön­dermiş ve daha sonra, Hz. Süleyman etra­fındakilerden Sebe melikesinin tahtını ya­nına getirmesini istemiştir. Yanındakilerden biri, onu göz açıp kapamadan ge­tirmiştir[57]. Sebe Melikesinin tah­tını bozan Hz. Süleyman'ın maharetinden sonra Sebe Melikesi, Allah'a teslim olmuş­tur[58].

 

Sümer:

 

Fırat ve Dicle havzasının aşağı kısmını oluşturan Mezopotamyada M.Ö. IV. bin ile II. bin arasında büyük bir me­deniyet meydana gelmiştir. Daha sonra aynı bölgede 1700 yılına doğru Hamurabi saltanatı başlamıştır. Bu medeniyet, re­simli ve köşeli yazıyı, heykeltraşlığı, ateşi, ziraatı ve sulamayı biliyordu. Sümer im­paratorluğunun en büyük şehirlerinden birisi Ur şehriydi. Hz. İbrahim 1850'ye doğru oradan Kaide ülkesine göç etmiştir. Sümer dinî inançlarını açıklamak zordur. Sümer dinî metinleri, yaratılışla, tufanla, cehennemle, göğe yükselmelerle, semavi, tabii ve milli tanrılarla ilgili birçok gele­neğin varlığından bahsetmektedir.

 

Sümer Dili:

 

Mezopotamya bölgesinde konuşulan ve çivi yazısı ile yazılan dile Sümerlerin dili denmektedir. Tarihçiler ve Arkeologlar Sümer dilini dört döneme ayırmışlardır:

1- Arkaik Dönem

2- Klâsik dönem

3- Yeni dönem

4- Sümerler son­rası dönem.

Birinci dönem olan Arkaik dönem M.Ö. 3100-2500 yıllan arasını kap­samaktadır. Arkaik dönem Sümer dili da­ha çok ticaret ve eğitimle ilgili çivi yazıla­rını içermektedir. Ancak tam olarak çözü­lememiştir.

İkinci dönem, M.Ö. 2500-2300 yılları arasını kapsamaktadır. Klasik Sü­mer dili lagaş krallarına ait olan metinle­rin dilidir. Bu metinler, ticari anlaşmaları ihtiva etmektedir. Ayrıca, büyü ve mek­tup türü yazılar da dikkat çekmektedir.

Üçüncü dönem, M.Ö. 2000'de sona eren dönemdir. Bu dönemde Akad dili, Sümer dilini gölgelemiştir. Bu dönem, Sami halk­ların 3. Ur sülalesini yıkıp İsin, Larsa ve Babil'de Sami hanedanları kurmaları üze­rine M.Ö. 2000'de sona erdi. Bu hanedan­lar dönemi, eski Babil dönemi olarak bilinmektedir.

M.Ö. 2000'den sonra Sümerler, ege­menliklerini kaybedip Akadların dilini konuşmaya başlamışlardır. Ancak Sümerce, çivi yazısında kullanılmaya de­vam edilmiştir. Aslında bu dönemde ya­zıtlarda iki dil kullanılmıştır. Biri Sümer, diğeri Babil dili idi. Sümer dilinin destan, ilâhi, dua, büyü gibi konularda zengin bir kullanım alanı olmuştur. Bugün Sümerce'nin en ciddi sözlüğü, Pennsylvania üniversitesi öğretim üyele­rince hazırlanan ve birinci ciidi 1984'de yayınlanan sözlüktür.

 

Sümer Dini:

 

Sümerler Mezopo­tamya'nın güney kısmında yaşamışlardır. Bu bölge Our'dan güneyde Nippur'a ka­dar uzanmaktadır. Kuzeyde de Fıratla Dicle'nin aşağı ağzma kadar uzanır. Fırat ve Dicle nehirlerinin kanalları sayesinde verimli bir bölgedir. Burada önemli bir medeniyet gelişmiştir. Sümer yazısı, mi­marisi önemli bir kültürel varlık olarak medeniyet tarihinde yer almıştır. M.Ö. 2100 tarihinden itibaren bu bölgede par­lak bir medeniyet kendini göstermiştir. Sümerlerin menşei, genel olarak kabul edildiğine göre pek bilinmemektedir. Akkadların hakimiyetinden ve Gouteenlerin istilasından sonra ülke, 2100-2003 yılları arasında bir Sümer rönesansı yaşamıştır. Daha sonra Sümer dili ve kül­türü bir asra yakın parlak şekilde yaşa­mıştır. Bu dönem zarfında, geçmişin bü­yük ve önemli eserleri toplanmış ve kopyelenmiştir.

Sümerce üçüncü bin yılının sonuna kadar konuşulmuştur. Daha sonra yazı dili ol­muş ve bu dille çok önemli eserler verilmistir. Sonra da okullarda ve mabedlerde Sümerce kullanılmıştır. Sümer dini hakkındaki bilgimiz genelde şu kaynaklara dayanmaktadır:

1- M.Ö. 2100-1900 yılları arasında din adamları tarafından muhafaza edilen şiir­ler, ilâhiler ve mitolojiler.

2- Tarihi ve ekonomik kayıtlar. Bunların tarihi iyice belirgindir.

Bazıları Sümer dini ile Akkad dinini a-yirmaya çalışmışlarsa da bu doğru değil­dir. Çünkü bu iki millet, Antikiteden beri biribirine karışmıştır. Bu görüşü şu delil­lere dayandır abiliriz:

a- Sümerler ve Akkadlar, asırlardan beri Mezopotamya'da yerleşmişler ve kültür­leri birlikte gelişmiştir. Bunun için, birine ait bir dinî özelliği, diğerinden ayırmak mümkün değildir. Diğer yandan Sümerlerden önce bölgede oturan halkların da bir takım dinî kavranılan vardı. Bu dini inançlar, sonradan gelenlerin inançları ile karışmıştır.

b- Sümer metinleri, medeniyetin eskiliği­ne nazaran çok sonraki kaynakları teşkil etmektedirler. Çünkü Sümerce metinler III. binin sonunda derlenmişlerdir. Bugün sahip olunan bu metinlerin kopyeleri, bu tarihten bir asır sonraya ait bulunmakta­dır. Bu kopyelerin arasında Sümer dininin saf bir şekilde bulunması hayal olarak düşünülmektedir.

c- Bir metnin dili, onun yazarı üzerinde bir işaret vermez. Böyle bir Akadlara ait bir metin, birçok Sümer fikrini yeniden almış olabilir. Bunun tersi de bir gerçektir. Bir Sümer ilâhisi, pekala semitik fikirler taşıyabilmektedir.

Şayet bu fikirleri doğru kabul edersek, on­ları fazla abartmaktan sakınılacak tır.

a- Semitik kavimlerin tesirini, III. bin yılın büyük bir kısmı boyunca mübalağa et­memek gerekir. Çünkü burada kültürsüz göçebe kavimler söz konusudur. Bunların erkenden ve derin şekilde yerlilerin dini hayatını değiştirebilmelerinden şüphe edilir.

b-Yeni keşifler, Fara döneminin (2600 den 2500'e kadar) büyük edebî eserlerin orta­ya çıkmasını sağladığını   göstermiştir. Hatta yeni olarak kabul edilen çok sayıda eserin, çok eski zamanlara kadar gittiği görülmektedir.

c- Gittikçe farklılıkların, dini duyguların ifadesinde, 2000 yılından önce kabul edil­diği ve sonra geliştiği, belirginleştiği fakat sürekliliğin kendini gösterdiği görülmek­tedir.

Sümer dininin temel kavramlarından biri­si Me terimi ile belirtilmiştir. Çoğul olarak anlaşılan bu mefhum, bütün insan aktivitesini kaplamaktadır. Meselâ kült, krallık, sanatkârlık, zeka ve bilgi, toplum­sal hayat (savaşlar, hukuk, fahişelik) ve müzik gibi... Me'ler, bir şahıs bir obje, bir fonksiyon yapmaktadırlar. Bunlar, bir modele, bir tipe uygundur. Kral, diğer fertler gibi bir şahıs değildir. Yeterki krallığın Me'ler'i, ona emanet edilmemiş olsun, Me'den istifade eden bir şehir, bir şehir olma fikrine cevap veri­yordu. Şayet düşman onu işgal ederse Me'ler, kararma riskine düşerler ve şehir hayatı, iyi bir kral onu restore edinceye kadar bozulur. Tanrısal tabiatlı olmaksızın Me'ler, Tanrılar dünyasına aittirler. Meselâ An ve Enlil onlarda sahip ve pay­laştırıcı durumdadırlar. İnanna herşeye sahip olarak kabul edilmiştir. Enki, gök­teki ve yerdekileri tanımaktadır. Bu Tanrı, yerdekileri ve göktekileri, mabedlere, krallara, mekanlara veya imtiyazlı eşyala­ra nakletmektedir. Krallar azizlere sahip olmakla övünürler.

Me'ler gayri maddi oldukları halde, bazen hediye olabilmekte, kırılabilmekte ve toplanabilmektedirler. Onlar büyük, değerli, sürekli, yüce, kutsal ve sayısızdırlar. Gök­te, yeryüzünde veya cehennemi dünyada mevcutturlar. Me ile ilgili kelimeler zen­gindir.

Me kelimesi, “Tanrısal güçler” olarak ter­cüme edilmiştir. Bunun, Mana fikrinden mülhem olduğu düşünülmektedir. Akkadlılar, Me'leri (mu şeklinde yazıl­mıştır) daha çok “Dini erkan” içinde eritmişlerdir.

Castellino, Me'leri Platon'un “idelerine” benzetmektedir.

Sümerler için aziz ve kutsal, temiz ve kirli kategorilerine bağlıdır. Kutsallık duygu­su, büyüleyici ve korkutucu bir heyecan meydana getirmektedir. Bunu yakalamak için mecazlar kullanmak gerekir ve sem­bollerin buna eşlik etmesi icabeder (Arslanlar, yılanlar ve ejderhalar). Bir mabed Me'lere sahiptir. Bir Tanrı, bu­rayı daimi veya geçici olarak ikamet için seçmiştir. Onun dış dekorasyonu, gümüş­le tasvir edilmiştir. O, parlamaktadır ve korku ilham eden bir ışık çıkmaktadır. Es­rarengiz bir koku içinde yüzmektedir. Oraya bayağı kişiler giremez. Kutsal eşya­ları görmek yasaktır. Mihrapta öldürmek, soymak yasak olduğu gibi, oraya ateş koymak da yasaktır. Yine heykelleri kır­mak yasaktır.

Mabed, göğü yere bağlamaktadır. O bir gök kuşağıdır. Tanrı, Antropomorfizm'e sahiptir. Bir mitolojinin anlattığına göre,

“Tanrılar birgün doğmuşlar, sonra kader­leri tespit edilmiştir. Tanrıçalar, hamiledir ve doğurmaktadırlar. Kabul edilmektedir ki, böyle bir Tanrı, böyle bir Tanrıçanın eşidir, çocuklar onlardan doğmaktadır. Panteonun belli başlı Tanrısı olan Enlil, bizzat An’in oğludur. Tanrılar yerler, içer­ler, sevinirler ve şikayette bulunurlar. Sümer Tanrıları, birtakım tabiat güçlerini temsil etmektedirler. Şehir hayatı organi­ze edilince ve siteler arası rekabet oluşun­ca Tanrılar, mutlak hakim olarak tasar­lanmışlardır. Yüksek görevler üstlenmiş­lerdir. Meselâ Gök Tanrısı, ve Ourouk'un patronu olan An, gülünç bir önceliğe sa­hipti. Oysa Nippour'un patronu olan Enlil, büyük bir rol oynuyordu. Eridou'nun Tanrısı olan Enki, entellektüelleri temsil ediyordu. O, kurnazdı ve en kritik problemlere çözümler getiri­yordu.

Diğer Tanrıçalar birkaç gruba ayrılabil­mektedir:

a- Ana Tanrıçalar: Nin-Hoursag, Nin-Mah-Nin-Tou.

b- Yıldızla ilgili Tanrılar: Outou, güneş, Nanna, ay, İnarına, akşam yıldızı ve sabah yıldızı.

c- Poliade Tanrılar: Oumma'da Sara, Lagash'da Nin-Girsou

d- Tanrılaşmış Kahramanlar: Gılgamış, Doumuzi,

e- Cehennemi Tanrılar:

Sümerler, bir takım şahıs Tanrıları da ka­bul etmektedirler. Bunlar kralları, hane­danlığı, fertleri ve onların ailelerini koru­yorlardı.

Kült: Kült merasimleri, genelde mabedlerde yapılmaktadır, Mabed,  sadece “Tanrının Evi”dir. Akkadça mabed, bitumdur. Bir başka terim ise, Esdir. Sümerce mabed é dir. Aritilutede en eski dönemlere kadar uzanan mabed kavramı, bir teras üzerinde yükselen bina demektir. Mabedin iç durumu aşağıdaki plana göre düzenlenmiştir: Bir mihrapla kaplanıp kaplanmadığını bilmediğimiz bir mekan (burada bir salon veya bir avlu söz konu­su olabilir). Prensip olarak mabedler, aynı yerlere yapılmakta ve salonlar gittikçe ço­ğalmaktadır. Mabed planlarının değişimi gittikçe uyumsuzluk yaratmaktadır. Çün­kü belli başlı odalar, kutsal dışı işlerde mesela, özel evler olarak kullanıl­maktadır. Girişten itibaren ki sal'a geçil­mektedir. Sonra Parpahsa ve nihayet kitus'a geçilir. Nihayet, mabedin tam orta­sında é.sa da Tanrının heykeli bulunur. Bu heykel, bir kaidenin üstüne konmuş vaziyettedir. Bu kaideye Sümerce bara, Akkadça parakkum denmektedir. Mabedler ayrıca ekonomik merkezlerdir. Ur'daki III. hanedanlık döneminde mabed görevlileri, ziraatla meşgul olu­yordu. Halbuki sivil iktidar hayvan yetiş­tiriciliği ve dokumacılıkla meşgul olmak­taydı. Bu dönemde mabedler gelirleri sa­yesinde yeterince servete sahip bulunu­yorlardı. Diğer sektörlere borç veriyorlar­dı.

Yeni-Babil döneminde de mabedlerin ekonomik rolleri ilk sıradaydı, Meselâ, Eanna Mabedi elverişli arazilere sahip bu­lunuyordu.

 

Sünnet Olma:

 

Yahudi geleneğinde, “Sünnet olma” Cumartesi ve gıda ile ilgili yasaklar gibi riayet edilen belli başlı kri­terlerden  birini  teşkil   etmektedir.   Hz. İbrahimle Allah arasında akdedilen Ahit’in [59] hatırasına ya­pılmaktadır. Buna, Berİt Milah yani “Sünnet Ahiti” adı verilmiştir, Talmud “Sünnet Ahitinin”, diğer bütün Yahudi emirleri kadar önemli olduğunu ve onun on üç veçhe ihtiva ettiğini söylemektedir. Hz. İbrahim’in sünnetle ilgili sözlerinden anlaşıldığı gibi Yahudi şeriatı, her erkek çocuğun doğumunun sekizinci günü sün­net olmasını gerektirmektedir. O gün Cumartesi veya kippur günü bile olsa. Çocuğu sünnet ettirmek görevi, babaya düşmektedir. Eğer çocuğun babası bu gö­revi yapmazsa bu görev cemaatin otorite­lerine düşmektedir. Eğer bir Yahudi ço­cuğu on üç yaşma kadar sünnet olmamış ise çocuğun bu yaşta mecburen sünnet olması gerekmektedir. Sünnet olmayan biri varsa onun kavmiyle ilişkisi kesile­cektir. [60]Yahudi geleneğine göre sünnet olmayanın, ölüm cezasıyla cezalandırılması gerekir. Yahudilikte “Sünnet olma”, eğer çocuğun hayatı ile ilgili bir tehlike arz ediyorsa, daha sonraki bir tarihe ertelenebilir. Fakat bir annenin iki çocuğu “Sünnet sonrası” bu operasyondan dolayı ölmüşse, üçüncü çocuk için Sünnet olmak yasaktır. [61]

Sünnet, normal olarak kuralları bilen bir operatör tarafından yapılmalıdır. Yani, e-linde bu işe yetenekli olduğuna dair ha­hamlardan aldığı bir belge bulunan bir yetkili (Mohel) tarafından yapılmalıdır. Yahudilikte sünnet, çok önemli dinî bir faaliyettir. Bu erkan için iki kutlama ya­pılmaktadır: Birisi, operatörle, diğeri ço­cuğun ebeveyni ile icra edilmektedir. Ya­hudilikte çocuğa isim de sünnet esnasında verilmektedir. Sünnet merasiminin icrası içinde yapılan bir başka fonksiyon, çocuğu operasyon esnasında dinlerinin üstünde tutan Sandek'e düşmektedir. Bu, Yahudilikte, Hıristiyanlıktaki vaftiz ba­basının yerini almaktadır. Sünnet babası (sandek), sinagogda “Elie peygamberin makamı” denilen özel yerini almaktadır. Eskiden beri sünneti, bir yemek merasimi takip etmektedir. [62]Sünnet, Yahudilikte çok önemli bir dinî faaliyet olmakla beraber, her sünnet olan Yahudi olamaz. Sünnetli bir Yahudinin en azından Yahudi bir anneden doğması ge­rekmektedir.

Yahudilikte sünnet, Yahudiliğe giren bir başkası için de gerekli olmaktadır. Gerçi, Mişna üstadları Mühtedinin sünnet olma­sını tartışma konusu yapmışlardır. Bazıla­rı, “dinî bir banyo”dan Mikve yapmasını kafi görürken, bazıları da onun sünnet olmasını şart koşmuşlardır. [63]Liberal Yahudiler “Sünnet merasimine” son yıllarda pek riayet etmemektedirler. Fakat büyük Yahudi çoğunluğu “Sünnet'e titiz şekilde riayet etmektedirler. Islâmda Sünnet: İslâmi muhitlerde de sünnete çok önem verilmiş olup, hatta müslümanla kafiri ayıran bir alâmet ola­rak gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in ha­disleri sünneti, Hz. İbrahim’in bir âdeti olarak belirtmektedir. İslâm bilginleri sünnet üzerinde çok durmuşlardır. Bazııları “Vacib”, bazıları “farz” olarak sün­neti kabul etmişlerdir. Bir kısım âlimler de İslâmi kabul eden bir muhtedininde sünnet olmasını şart koşmuşlardır. Aslın­da, “Sünnet olma” İslama giriş şartı de­ğildir. Ebu Davud'un, Taharet bahsinde naklettiği bir hadiste “İslama girince küfür kılını at, sonra da sünnet ol” diye be­lirtmektedir. Bu hadisin sıhhat derecesi tartışmalıdır.

İslâmiyette sünnetin yaşı konusunda kati bir emir yoktur. Doğumun ilk gününden başlayarak on iki on üç yaşlarına kadar çocuklar sünnet ettirilmektedir. İslâm dünyası, sünnete çok önem vermiş­tir. Türkler İslâmi kabul ettikten sonra, sünnet olmayı dinin aslî vecibeleri gibi kabul etmişler ve öyle kabul etmeye de­vam etmektedirler. Türkler arasında gör­kemli sünnet merasimleri icra edilmekte­dir.

3- Süryaniler: Türkiye'de uzun bir ta­rih içinde yaşayan ve bugün Türk vatan­daşı olan gayr-i müslim unsurlardan birisi de Süryanilerdir. Ülkemizde Ortodoks, Katolik ve Protestan olmak üzere üç kilise halinde temsil edilen Süryani kilisesi, bu­günlere arkasında bazen mutlu, bazen de acı uzun tarihi süreçler bırakarak gelmiş­lerdir. Süryani tabirinin, İran kralı Sirus'un isminden veya Suriye'yi ele geçi­ren Kilikos'un kardeşi Suros'un ismin­den kaynaklandığı şeklinde görüşler var­dır. Genel kabul gören bu ikinci görüştür. Bunun için bugünkü Süryani kiliselerinin teşekkül tarihi oldukça eskilere gitmekte­dir. Hz. İsa'dan sonra, Hıristiyan misyon görevi onun havarilerine düşmüştür. Ku­düs cemaatinin başına Hz. İsa'nın, yakın akrabası olan Yakub geçmiştir. İsa'dan sonra en aktif Hıristiyan cemaati, bu Ku­düs cemaatidir.

Kudüs cemaatini meydana getirenler Petrus, Yuhanna, Yakub, Andreas, Filipus, Thomas, Bartolomeus, Matta, Taddeus, Alfeusun oğlu Yakub, Gayyur Simun ve Yakubun oğlu Yahuda idi, Hıristiyanlığın ilk çağlarında Filistin ve çev­resi, yeni misyon için yoğun faaliyetlerle içice yaşarken; Antakya bu yeni din için, çok önemli bir mekan olduğu işaretlerini veriyordu. Bunun için Kıbrıs'a, Fenike'ye ve özellikle Antakya'ya seyahatler yapı­lıyordu. Antakya'da ilk Hıristiyan müntesipler olunca, Kudüs cemaatinin dikkatle­ri buraya çevrilmiş ve havariler tebliğ için buraya gönderilmiştir. Daha sonraki dö­nemlerde Havarilere katılan St. Paulde Antakya'da özel çalışma yapmıştır. Hz. İsa'nın mesajını kabul eden bu Antakya cemaati, tarihte ilk defa “Hıristiyan” is­mini alan cemaat olmuştur. Bu konudaki bilgiler “Resullerin işleri” XI. bölümde ve­rilmektedir.

Antakya Hıristiyan cemaatinde St. Pierre’in (Petrusun) rolü konusunda kay­naklarda ihtilaflar görülmektedir. Petrus'un Antakya'ya gelip gelmediği, geldiyse ne zaman geldiği bir tartışma konusudur. St. Paulun, Galatyalılara yaz­dığı mektubda[64] Kifasla (St. Pierre=Petrus) Antakya'da karşılaştığın­dan bahsedilmektedir. Antakya Hıristiyan cemaati üzerinde St. Paul'ün ve Barnabas’ın etkisi kesin olmakla beraber, Petrus'un da etkili olduğu, Kudüs Hıris­tiyan cemaatinin de Antakya' daki geliş­meleri kontrol altında tuttuğu da gerçek­tir. Bunun için Antakya kilisesi üzerinde St. Pierre’in nüfuzu ve kontrolü mutlaka olmuştur. Önemli bir kilise tarihçisi olan Mor Ignattus Yakub'un verdiği bil­gilere göre Petrus, 52 yılından 60 yılına kadar Antakya'da kalmıştır. Altmışlı yıl­larda buradan ayrılırken yerine Yahudi asıllı Arâmi Afudyos'u vekil bırakmış­tır.  Burada dikkat çekici nokta,  Antakya'da biri Yahudilikten Hıristiyanlığa ge­len cemaatin St. Pierre yanında yer alma­sı, diğeri de putperestlikten Hıristiyanlığa gelen cemaatin, St. Paul'un yanında yer almasıdır. Antakya'daki bu durum tarihin ilk Hıristiyanlık toplantısı olan Kudüs toplantısındaki Yahudi eğilimlerle yeni Hıristiyan olanların durumu konusunda­ki tartışmada da kendini göstermektedir. Kudüs toplantısının tarihi üzerinde kay­naklarda ittifak yok ise de, bu toplantının St. Paul'un Hıristiyanlığa girişinden sonra olduğu kesindir. Bu toplantının milâdi 47 ile 52 yılları arasında olması gerekir. Bu­rada toplantıda tartışılan konu, Hıristiyan mesajını kabul eden birinin “Sünnet olup olmaması” konusuydu. Yahuda'dan ge­len bazı kişiler ve Ferisilere mensup olan Hıristiyanlar, Hıristiyan imanını benim­seyenlere “Sünnet olunmazsanız, kurtu­lamazsınız” diyorlardı. Kudüs toplantı­sının ana konusu işte bu “sünnet olma” konusuydu. Yahudi - Hıristiyan çizgideki görüşle, sünnet olma âdetini önemseme­yen yeni mesajın taraftarları arasında cid­di bir şekilde konunun tartışıldığı bu konsilde, Petrus, şu tarihi konuşmayı yapmıştır. “Ne bizim ne de atalarımızın taşıyabildiği bir boyunduruğu öğrencile­rin boynuna geçirerek şimdi neden Tanrı­yı sınıyorsunuz. [65]Burada Petrus'un geldiği nokta, Yahudilerin bile zorlukla taşıdıkları şeriat yükünü bu in­sanların üzerine yüklememekti. Toplantı­nın diğer konuşmacıları sırayla Barnaba, Paul ve Yakub olmuştu. Neticede, “putla­ra sunulan kurbanlar, zina, boğularak öl­dürülen hayvanlar ve kan” dışında yeni Hıristiyan olan birine yasak yoktu. Bu Yahudilikten Hıristiyanlığa gelenler için olduğu gibi, putperestlikten gelenler için de böyleydi. [66]Aslında gerek Petrus'un ve gerekse Yakub'un ko­nuşmaları doğrudan sünnet olmanın aleyhine değil, Yahudi-Hıristiyanların, ye­ni Hıristiyan olanları bu konuda zorlamamaları gerektiği şeklinde anlaşılması gerekir. Böylece bu topantıda Ferisi kö­kenli Hıristiyanlarla, putperest ortamdan gelen Hıristiyanlar arasında adeta bir hoş­görü ortamı meydana getirilmiştir. Çünkü Resullerin işlerinden anladığımız kada­rıyla Antakya'ya elçiler gönderilmesine karar verilmişti. Böylece Antakya'daki iki ayrı cemaatin arası yakınlaşmış oluyor ve en azından sünnet olma olayı cemaatler arasında bir problem olmaktan çıkıyordu. [67]Antakya'ya gönderilen elçiler, Bamaba, St. Paul, Silas ve Yahuda'dan oluşuyordu. Elçiler Kudüs kilise­sinden bir mektupla Antakya'ya gelmişler, mektubu hem okumuşlar hem de açıklamışlardı. [68]Bu mektup ve elçilerin gayretleriyle An­takya kilisesindeki ihtilafların, kısmen ya­tıştığı ve cemaatlerin biribirine kısmen yakınlaştığı tahmin edilmektedir.  Daha sonra Yahuda ile Silas, Antakya'dan ayrı­larak Kudüs'e dönmüşlerdir. Paul ile Barnaba bir müddet Antakya'da kalarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Barnabas ile birlikte St. Paul Suriye ve Kilikya bölgelerine dolaşmak üzere Antakya'dan ayrılmışlardır. Görüldüğü üzere “Yabancıların Havarisi”olarak anılan Pavlos,  Antakya'da daha çok putperestler arasında faaliyet göste­rirken, Petrus taraftarları Yahudiler ara­sında misyon faaliyetlerine devam ederek iki ayrı Hıristiyan cemaatin oluşumunu

sağlamışlardır. Daha sonraki dönemde Yahudilerin dışında Hıristiyanlığa gelen­lerin, Yahudi şeriatıyla yükümlülüğü, özellikle Sünnet olmaları konusu, Antak­ya'da ciddi bir problem oluşturmuştur. İş­te Kudüs toplantısı, kısmen bu problemin yatışmasını sağlamıştır. Daha sonraki dönemlerde Roma İmpara­toru Neron'un zulmü Antakya Hıristiyanlarına ulaşmış, Afudyos milâdi 68 yı­lında öldürülmüştür.  Bu durumda An­takya Hıristiyan cemaatinin lideri Ignatıus Nuranı olmuştur. Milâdi 70 yılın­da Yahudilerin Kudüs'teki isyanı sonucunda, Romalılar Kudüs'ü tahrip edince, Kudüs Hıristiyan cemaati,  faaliyetlerini kısmen durdurarak çöle   çekilmişlerdir. Böylece Antakya Süryani kilisesi, bölgede çok önemli bir Hıristiyan merkezi haline gelmiştir. Antakya Hıristiyaniarı, Roma vatandaşlığını da elde ederek, çok İmti­yazlı bir duruma gelmişler ve Kudüs kili­sesi etkisinden kurtularak bağımsız hale gelmişlerdir. Artık, Antakya Hıristiyania­rı şefi olan Iğnatius Nuranî, kendisi için “Süryani Başpiskoposu” unvanını kul­lanmaya başlamıştır. Epİskopos rütbesiyle Iğnatius Nuranî, önce Antakya'da dinî ih­tilafları gidermiş, daha sonra Anadoludaki Hıristiyan cemaatleri beili bir disipline' sokmuştur. Yine tesis ettiği güçlü bir misyonerlik teşkilatı sayesinde Anadolu'da, Mezopotamya'da Suriye ve Filistin'de Hıristiyanlığın yayılmasını sağ­lamıştır. Ancak Roma İmparatorluğu, Hı­ristiyanların çoğalmasından endişe duyuyordu. Bunun üzerine Trajan, Doğu se­feri sırasında Antakya'ya uğrayarak kırk yıla yakın Antakya patriği olan Iğnatius Nuranî'yi zincire vurdurarak Roma'ya göndermiş ve öldürtmüştür. İgnatius'dan sonra İron (169-182) ve Maximinos (182-191) Antakya patriklik makamında bu­lunmuşlardır.

Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Kudüs kili­sesinden sonra en kıdemli olan Antakya kilisesidir. Antakya Süryanî kilisesinin Başpiskoposluk karakterini resmiyete dö­nüştüren 191 yılında patrik seçilen Serefiyon olmuştur. Antakya Süryani kilise­si bölgede en güçlü Hıristiyan merkezi olarak, dinî ihtilafların çözümünde ve top­lanan mahalli konsîllerde önderlik yap­mıştır. Nihayet, patrik Fitalyos dönemin­de Antakya Süryani kilisesi, Suriye, Me­zopotamya ve Anadoludaki kiliseleri ida­resi altına alarak, kendi istikametinde yönlendirmiştir. Antakya Süryani kilisesi, III. asırda Doğunun en büyük ve en ciddi kiliselerinden biri haline gelmiştir. Bu dö­nemde üç önemli kilise merkezi dikkat çekiyordu: Antakya, İskenderiye ve Ku­düs. Şüphesiz IV. yüzyılın başında Hıris­tiyanlık, hâlâ Roma imparatorluğunun takibinden kurtulmuş değildi. Bu takip, Konstantin’in Roma imparatoru oluşuna ve 313 yılında yayınladığı Milan fer­manına kadar devam etmiştir. Konstantin, Milan fermanı ile Hıristiyanlığın Roma vatandaşları arasında yayılmasına ve din olarak seçilmesine izin vermiştir. Milan fermanından sonra Hıristiyanlık bir nefes almış ve misyon faaliyetlerine meşru bir zemin bulmuştur. Konstantin’in Hıristi­yanlığa verdiği bu imkan, biraz da siya­siydi. Çünkü dağınık olan Roma impara­torluğunu, Hıristiyan dini ile birleştirmek ve ülkede manevi sükuneti sağlamak isti­yordu. Ancak durum öyle olmadı. Üç asır baskı altında ve gizli yayılan Hıristiyanlık, değişik temayüllerle gelişmiş ve şimdi bu serbest ortamda bu temayüller gün ışığına çıkmaya başlamıştı. Bu dinî İhtilaf­lar da Antakya Süryani kilisesi, İskenderiyye kilisesi, Roma kilisesi ve Kudüs kiliseleri arasında Teslisin unsurları ko­nusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı. Ki­lise tarihinde kristolojik cereyanlar olarak bilinen bu tartışmalara bir son vermek ve ülkedeki dini bütünlüğü sağlamak için Konstantin çok tarihi bir karar verdi ve İznik'te ilk Hıristiyan genel konsili olacak olan konsili 325 yılında topladı. Bu konsilin toplanma nedeni, İskenderİyyeli rahip Arius'un “Teslisin unsurlarından oğulu, açık bir şekilde Babanın yarat­tığını, böylece oğulun, ezeli olarak mev­cut olmadığını söylemesi” idi. Arius'un görüşü İskenderiyye'de çok canlı tartış­malara neden olmuş ve büyük bir taraftar bulmuştu. Arius'un görüşleri 318 yılında Mısır'da toplanan bir konsilde İskenderiyye piskoposu Alexandre tarafından aforoz edilmiştir. Arius hemen bir iman savunma broşürü hazırlayarak piskopos­lara göndermişti. Böylece, Arius'un fikir­leri, özellikle Mısır'da imparatorluğu bö­lünmeye doğru götürüyordu. Konstantin’in dikkatini çeken bu durum, onu harekete getirmişti. Bunun üzerine Kurtuba piskoposu Hosiusu duruma bir çözüm bulması için İskenderiyye'ye gön­dermişti. Ancak Hosuisda başarılı olama­dı. Antakya'da bir konsil toplamaya karar veren Konstantin, bölgedeki çalkantının büyük olması nedeniyle konsili 325'de iz­nik'te toplamaya karar verdi. Hıristiyan konsiller tarihinin ilk genel konsili olacak olan bu konsil, İznik'te top­lanmış ve konsile bizzat Konstantin başkanlık etmiştir. Üçyüz on sekiz piskopo­sun katıldığı Konsilde Baba-oğul'un aynı tabiatta (Homoousios) olduğu iman pren­sibi olarak kabul edilerek Arius aforoz edilmiştir. Ancak Aryanizm tamamen yok edilememişti. Hatta zaman zaman yayılma temayülü gösteriyor veya yeni şekiller altında görünüyordu. Bunun için Mısır'da yeni teolojik kavgalar gündeme geliyor­du. Mısır'ı hiçbir zaman elden çıkarmak istemeyen Konstantin bile bu süreç içinde Aryanizme yeşil ışık yakma eğilimi gös­termiştir. Ancak Aryenler birçok mezhebe bölünerek zayıflamışlardır. Yine IV. yüzyılın sonuna doğru İstanbul piskoposu Macedoine, Kutsal-Ruhu, tes­lisin ikinci uknumunun bir yaratığı du­rumuna getiriyordu.  Böylece yeni  bir itizal hareketi kendini göstermişti. Roma İmparatoru büyük Theodos(379-395), imparatorluğun bütün Doğu piskoposla­rını 381'de İstanbul'da bir konsilde top­lamış, böylece Arius ve taraftarlarını ve Kutsal-Ruhun, tanrısal tabiatını kabul et­meyen Macedoine itizalini aforoz ederek, “Kutsal-Ruhun tanrısal tabiatını” be­lirtmiştir. Böylece büyük Theodos dönemi en şiddetli şekilde Aryanizme veAryanizmin bütün şekillerine karşı şid­detli bir mücadele ile geçmiştir. I. İstanbul konsili olarak tarihe geçecek olan 381 konsili ile “İznik Amentüsü” bir defa da­ha resmen tekrarlanmış ve Macedoine’in fikirleri lanetlenmiştir. 381 konsiline Batı piskoposları çağrılmamıştır. Çünkü, Macedoine itizali doğuya has bir itizal özelliği taşıyordu. Ancak bu konsilde kilise hiyerarşisi açısından da önemli bir karar alınmıştı: Bu karara göre, kilise hiyerarşi­sinde birinci sırayı Roma kilisesi, ikinci sırayı İstanbul kilisesi alıyordu. Halbuki o güne kadar İskenderiyye kilisesi ikinci sı­rada idi. Fakat bu karara, İskenderiyye ve Antakya piskoposları katılmamıştır. As­lında bu karar, Ariusçuluğa karşı mücadelede, İskenderiyye kilisesinin gösterdiği zaaf ve doğuda kiliseler üzerindeki egemen olma niyetinin sonucunda İskenderiyye kilisesine verilen bir ceza özelliği taşıyordu. Papalık, İstanbul'un üstünlüğünü bir şeref üstünlüğü olarak görüyordu; bunun için  meseleyi fazla büyütmemişti.

İskenderiyye patriği Theophile (385-412) zamanında, İskenderiyye'nin veya İstanbul'un üstünlüğü konusu İstanbul piskoposu Jean Chrysostome'la giriştiği mücadelede iyice belirginleşmişti. Chrysostome, Theophik tarafından kovulan Mısırlı rahiplere kucak açmış ve onlardan, üçüncü asrın en büyük ilâhiyat­çılarından biri olan Origene tarafından acele verilen mahkumiyeti kaldırmıştı. Ancak Theophik, kraliçe ile birleşerek, Chrysostome'u 403 yılında sürgün etmiş­ti. İstanbul için bu aşağılatıcı bir durum olarak kabul edildi. Bu durum, belli başlı doğu kiliseleri arasında açılmış olan reka­beti ortaya koyuyordu. Bu rekabet, İskenderiyye patriği Theophile'nin halefi olan yeğeni Cyrille (412-444) zamanında iyice belirginleşmiş ve doktriner karakter­li kabul edilen teslisin üç unsurunun aynı olduğu ve tek ilâhi tabiata sahip olduğu fikri, yeni prob­lemleri doğuruyordu. Bu problem şuydu: Teslisin ikinci, unsuru, insan tabiatıyla, tesliste nasıl bir birleşme yapabilirdi? Bi­lindiği gibi, bu problem daha önce Aryenler tarafından ortaya atılmış oğlun Tanrısallığını inkar etmişlerdi. Onlara gö­re İsa'nın ruhu kelâmdı. Suriye piskoposu Apollinaire'le yeni bir tartışma konusu or­taya çıkmıştı. Apollinaire, Yunan filozofu Eflatun'u takip ederek, insandaki ruhu, akli ruh ve hayvanı ruh olmak üzere ikiye ayırıyor ve Allahın oğlunun, aklî ruhla aynı olduğunu iddia ediyordu. Bu görüş­ler, fazla bir başarı sağlayamadı. Ancak İsa'daki İnsani ve Tanrısal tabiatla­rın birliği veya ayrılığı konusundaki tar­tışmaları, ilâhiyatçıların nezdinde canlan­dırmış oldu.

İsa'daki tabiatlar konusunda, iki ekol yön­lendirici rol üstleniyordu: Bunlardan bi­rincisi İskenderiyye diğeri de An­takya ekolü idi. İskenderiyye ekolü, İsa'nın Tanrısal tabiatı üzerinde İsrar edi­yordu. Bu ekolün temsilcileri “oğulun bedenleşmesinden sonra iki tabiatın tam birleşmesinden bahsediyorlardı”. An­takya ekolü ise, İskenderiyye ekolünün ifadelerinde tehlike görüyorlardı. Buna göre, insanî tabiat, ilâhî tabiat tarafından yutulmuş oluyordu. Bu kristolojik kavga­da yeni başkentin piskoposları da kendi­lerini göstermeye başlamışlardı. 379 yılın­da tahta oturan Theodosius, Doğu kilise­lerinin çok önemli ekolleri olan Antakya ve İskenderiyye kiliselerine karşı, İstanbul kilisesini patriklik seviyesine çıkararak, kiliseler bünyesindeki teolojik kavgaları kontrolü altına almak istiyordu. Ancak teolojik kavgalar bitmiyor, aksine şiddet­leniyordu. Antakya ekolü, İsa'nın beşeri tabiatı üzerinde israr ettiklerinden ve bedenleşmiş kelime olan İsa'da ayrı tabiatın varlığını ileri sürdüklerinden ana dokt­rinden uzaklaşmakla itham ediliyorlardı. Şüphesiz böyle bir öğretinin mantıki sonucu, İsa'nın annesi olan Meryem’in, Al­lah annesi değil; sadece İsa'nın annesi olabileceğidir. Bu görüşe İstanbul piskopo­su Nestorius da katılmıştı. Buna İskenderiyyeli Cyrille, şiddetle tepki göstermiş­tir. Çünkü o, Nestorius'un öğretilerinde yalnız Ortodoks katolik imanına bir saldı­rı değil; kilise hiyerarşisi içinde Antak­ya'nın perestijini yükseltmek ve İstanbul kilisesini aşağılatmak niyetini de güdü­yordu. Papa Nestorius'un öğretisini red­dederek, Cyrille’in görüşlerini doğru bu­lunca, durum iyice karıştı. Cyrille, papa­nın adına hareket ederek Nestorius'u afo­rozu gerektiren bir hata listesi hazırlamış­tı. Devrin imparatoru II. Theodose karı­şıklığı gidermek için 431'de Efes'te bir konsil toplamaya karar vermiştir. İstanbul ile İskenderiyye kiliseleri arasın­daki rekabet yüzünden konsil oturumları tartışmalı geçiyordu. Bu tartışmalarda Antakya kilisesi, İstanbul kilisesini des­tekler görünüyordu. O vakit, İskenderiyye piskoposu Cyrille, üstlenmiş olduğu Papa'nın temsilciliği rolüne daya­narak, Nestorius'un mahkumiyetini sağ­lamak için, Antakyalıların ve Papalık de­legelerinin gelmesini beklemeden, konsili yüz elli üç piskoposla açmıştı. Konsil ba­baları, Nestorius'u mahkum ederek, “İsa'da bir kişilikli iki tabiatın olduğunu kabul etmişlerdir”. Daha sonra, Efes'e gelen papalık delgeleri de konsil kararma katılmışlardır. Antakya piskoposu Jean, bu duruma çok üzülerek, topladığı Sinodda Cyrille'i aforoz etmiştir. Daha sonra kararında yumuşayan Cyrille, sara­yı yanma alarak Nestorius'u sürgüne göndermiştir. İskenderiyye kilisesi ile An­takya kilisesi 433'te bir anlaşma yaparak aralarındaki gerginliği gidermeye çalış­mışlardır. Böylece 431 Efes konsîlinde “İsa'da iki tabiat” ve Meryem’in Tanrı an­nesi olduğu kabul ediliş ve Nestorius afo­roz edilmiştir. Çünkü Nestorius Mer­yem’in insan annesi olduğu eğiliminde idi.

Efes konsili, İskenderiyye'nin, İstanbul ve Antakya üzerindeki zaferini sembolize ediyordu. Iskenderiyye ilâhiyatçıları, bedenleşmiş oğulun ilâhi tabiatı üzerinde fazlaca duruyorlardı. Böylece ilâhi tabiat bu noktada, İsa'nın insanî tabiatını yutu­yordu. Bedenleştikten sonra “Allah’ın oğ­lu” sadece ilâhi tabiata sahip bulu­nuyordu. Monofizitlik olarak isimlen­dirilen İsa'nın biricik tabiatı doktrinini savunan bu hareket, Mısır'da çabucak popüler olmuştu.

Yunan felsefesinin etkisinde, Antakya ilâ­hiyatçılarından daha fazla kalan Iskenderiyye ilâhiyatçılarına, monofisizm fazlaca cazip gelmişti. Yeni Eflatunculu­ğun kurucusu, İskenderiyye'nin son bü­yük filozofu Platin, insanın tanrılaşması için kişisel bir ahlâki disiplinin gerekli ol­duğunu söylemişti. Bu düşünce, birçok Hıristiyan düşünürünü etkilemişti. İşte Yunan felsefesi mefhumundan hareket ederek, insanın tanrılaşması problemini İskenderiyye ekolünün ele alış tarzının niçini şüphesiz bu idi. Böylece, insanın Tanrılaşması problemi, Kıptî veya Yunan olmayanlara da cazip geliyordu. İşte Kıptî rahiplerinin monofizitliği fanatikçe sa­vunmalarının sebebi budur. Monofizitlikle Ortodoks Hıristiyanlık ara­sındaki ilk çatışma, patrik Flavien’in, Monofizit yorumcularından biri olan Eutyches'i mahkum ettiği zaman İstanbul'da meydana gelmişti. Ancak İstan­bul'da, monofizit doktrinin birçok tarafta­rı olmuştu. Hatta bunlar, sarayda bile bir­çok dostluklar kurmuşlardı. İskenderiyye patriği Dıoscore'da bu uğurda çok gayret sarfetmişti. Böylece, imparator II. Theodose'un yeni bir konsil toplamasını sağlamıştı. Bu konsil, 449'da Efes'te top­landı. Papa I. Leon mono-fizitliği kabul etmiyordu ve İsa'da iki tabiatın varlığı üzerinde duruyordu. Ancak Dioscore konsile hakim olarak, monofizitlik lehine karar çıkartmıştı. Papalığın insiyatifi doğ­rultusunda toplanmayan bu konsile “Haydutlar siııodu” adı verilmiştir. Böylece Papa I. Leon, Hıristiyan Ortodoks doktrinini belirlemek için yeni bir konsil toplamayı imparatordan talep etmişti. Papa’nın konsil toplama isteğini, Marcıen (450-457) yerine getirmiş ve 451'de Kadıköy Konsilini toplamıştır. Konsile altıyüzden fazla delege katılmışır. 449 Efes konsilinin kararlan aforoz edilmiş, ye­ni bir dogmatik formül kompoze edilmiş­tir. Bu formülün metni şöyleydi: “Hepi­miz, ittifakla bir tek ve biricik oğul İsa'yı kabul ediyoruz. Ve yine O'nun, bir tek şahısla birleşmiş iki tabiatını kabul ediyoruz”. Bu konsilin altıncı oturumu sı­rasında, İstanbul kilisesine ikinci kilise olma imtiyazı verilmişti. Papa buna karşı çıkmasına rağmen bu, kabul edilmişti. Roma, Antakya ve Iskenderiyye hiyerarşik seviye olarak, havarilerin bura­larda kalışlarının şerefini taşıyordu. İs­tanbul ise, bundan mahrumdu. Kadıköy konsilînde monofizitler aforoz edilmişti fakat bu ateş sürdürülememişti. Daima Rumları kıskanan, imparatorlukta ve doğu kilisesi içinde İstanbul'un üstünlük kazanmasına kızan Mısır Kıptileri, monofizitliği milli din olarak telakki et­mişler ve “Kadıköy konsili” taraftarlarını “Melkitler” yani “imparator taraftarları” olarak adlandırmışlardır. İskenderiyye, Antakya, Kudüs, Monofizit temayüllü piskoposlarca işgal edilmişti. Roma İmpa­ratoru I. Leon (457-474)'un döneminde monofisizmle bir uzlaşma eğilimi görül­mesine rağmen bu fazla devam etmedi. I. Justin (518-527) dönemi ise daha da acılı geçmişti. Yeğeni Justinien’in ve Papa Hormisedes (519-523)’in insiyatifi eriyle bir takım girişimlerde bulunulmuştu. Me­sela Papa tarafından doğu piskoposlarına imzalanmak üzere gönderilen “uzlaşma mektubu” sadece Kadıköy konsili karar­larını bütün Hıristiyanlara mecbur etmi­yor; ayrıca İsa-Mesih’in St. Pierre'e vaadleri üzerine kurulmuş olan [69] Roma kilisesinin, İman konusun­daki ruçhaniyetinide açıkça belirtiyordu. Roma imparatorları, Monofizitliğe karşı, bazen politik ve askeri nedenlerle yumu­şak yaklaşımlar içine girmiş olsalar da Antakya Süryani kilisesi, kadıköy konsili sonrası büyük bir zulüm ve işkence altına girmiştir. Ancak, bu zulümler sadece monofizitliğin güçlenmesini sağlamıştır. Antakya Süryani patriği büyük Severıos, bu zulümler karşısında istifayı tercih etmiştir. Bizans ile İran arasında meydana gelen gerginlikten dolayı Sür­yaniler biraz rahatlamışlar fakat I. Justin’in ölümünden sonra yerine yeğeni Justinien’in (527-565) tahta oturması, du­rumu değiştirecekti. Justinien “tek devlet tek kanun, tek kilise” sloganı ile işe baş­lamıştı. Bu politika içinde monofizitlik yok edilmeye çalışılıyordu.

6 Şubat 538'de Antakya Süryani kilisesi­nin patrik vekili Tella'lı Yuhanna'nın ve iki gün sonra büyük Severıos 'un ölü­müyle Monofizit Süryani kilisesi başsız kalmıştır. Aynı dönemde İskenderiye Monofizit kilisesi patriği Theodosius'da İstanbul'a götürülmüştür. Devam eden beş yıllık baskı ve terör döneminde monofizit piskoposlar kendilerini gizle­mişlerdir. Bu piskoposlar bu dönemde Mardin'de, İran sınırında ve İskenderiyye'de saklanmışlardır. Kıpti ki­lisesi bile bu zor dönemde bir patriğe sa­hipti. Bu arada İran'la Bians'ın savaşı de­vam ediyordu. Bu savaşta Bizans yıpran­mıştı. Gassan Meliki Haris bin Cebele, Doğu Suriye'de Arap boylarını birleştire­rek, Bizans'a bağlı güçlü bir devlet kur­muştu. İmparator Justinien, Haris'e güve­niyordu. Ona Patricus unvanını tevdi et­mişti. Haris bin Cebele bölgesindeki Hı­ristiyanlar, Monofizit Hıristiyanlardi. Halk Haris'ten din adamı istiyordu. Hem halkın desteğini kazanmak hem de halka Bizans'a karşı güven vermek için din adamı aramaya başlamıştı. Bu arada Jaques Baradai (Yakup Baradai) diye bi­linen bir rahiple tanışmıştı. Haris, İmparatoriçe Theodora'yla temasa geçerek, Doğu Hıristiyanlarının İran'a karşı örgüt­lenmesi gerektiği noktasında onu ikna etmişti. Bunun için monofizit piskoposlar gerektiğini açıklamıştır. İmparatoriçe monofizit eğilimli idi ve onları koru­yordu. İmparator Justinien tarafından Jaques Baradai İstanbul'a çağrılmış ve Theodora ile görüşmüştü. Baradai Süryanice ve Yunanca'yı çok iyi biliyordu ve konuşuyordu. İmparatoriçe Jaques Baradai'yi çok beğenmişti. Yakub Baradai konuşuyordu. İmparatoriçe Jaques Baradai'yi çok beğenmişti. Yakub Baradai hemen tanındı ve şöhrete ulaştı. İstan­bul'da göz hapsinde olan İskenderiyye patriği Theodosius'un, Yakub'u ve Theodor isimli bir başka rahibi takdis et­mesi sağlandı. Böylece iki yeni isim orta­ya çıkmıştı. Biri, Jaques Zanzalos veya Baradai, diğeri Theodore idi. Her ikisi de İskenderiyye patriği tarafından takdis edilmişlerdi. Theodore, Bostra piskoposu olarak Arabistan ve Filistin'de, Jaques Baradai ise Urfa piskoposu olarak Suriye, Mozopotamya ve küçük Asya'da egemen olacaklardı. Theodore, tarihte arkasında iz bırakmadan kaybolmuştur. Jaques Baradai'nin ise, İskenderiyye patriğinden almış olduğu metropolit unvanıyla daha geniş yetkileri vardı.

İki genç rahip, monofizit kiliseleri yeni­den canlandırmak için 543 yılında İstan­bul'dan ayrılmışlardı. Artık şans monofizitlere gülüyordu. Jaques Baradai, Haris bin Cebele'nin desteğiyle bütün Anadolu'yu gezdi. Daha sonra Batı Anadoluyu dolaştı. Aynı yıl İstanbul'a dönerek, İskenderiyye patriği Theodosius'a çalışmaları hakkında bilgi vermiştir. Yakub Baradai'nin çalışmala­rından memnun kalan patrik, bir mektup­la onu Mısır'a göndermişti. Mısırda, üç piskoposu takdis ederek, Kilikya ve Suri­ye'ye gönderdi. Birçok kilise teşkilatı kur­duktan sonra 543'te yine İstanbul'da dönmüştür. Şimdi sıra beş yıldan beri patriksiz kalan Antakya Süryani kilisesine bir patrik buimaya gelmişti. Jaques Baradai, yakın arkadaşı Tella'lı Sergis'i, Antakya Süryani kilisesine patrik olarak takdis etmiş ve atama piskoposlara bildirilmişti. Ancak 518-538 yılına kadar monofizit Antakya Süryani patrikliği Mısır'da bulunmuştur. Şimdi ise İstanbul'a naklediliyordu. Artık monofizit kiliseler ve onların temsilcileri İstanbul'da İmpara­toriçe Theodora’nın himayesinde kendile­rini güvende hissediyorlardı. Yakub Baradai Suriye ve Mısır bölgelerindeki monofizit kiliseleri teşkilatlandırmıştı. Şimdi sıra Anadolu'daki kiliselerdeydi. Anadolu kiliselerini de Diyarbakır'dan başlayarak teşkilatlandırmıştı. Böylece Yakub Baradai, monofizit kiliseler için takdis ettiği piskoposlarla ve atadığı Sür­yani patriği ile Süryaniler nezdinde çok itibar kazanmıştı.

İstanbul Süryani patriği Sergis 546 yı­lında ölünce yerine 550 yılına kadar patrik seçilmemiştir. İskenderiyye Patriği Theodosius, sekreteri Pavlos'a iki mektup vermişti. Mektuplardan biri, Diyarbakır metropoliti Unumos'a ve o bölge pisko­poslarına yazılmıştı. Diğeri de Jaques Baradai'ye ve bütün Doğu piskoposlarına hitap ediyordu. Mektupda “uzun zaman­dır bir patrik düşünüyorum. Bu göreve sekreterim Pavlos'u uygun buldum, siz­den onu patrik seçmenizi istiyorum” di­yordu.

Jaques Baradai, mektup doğrultusunda harekete geçerek, bölge piskoposlarından Pavlos için onay almıştır. Daha sonra, Di­yarbakır meropolitiyle birlikte bir mektup yazarak İstanbul'a Pavlos'un patrikliğinin uygun olduğunu bildirmişlerdir. Böylece Kıptî asıllı biri, Süryani patriği oluyordu. İki kilise arasındaki (Antakya - İsken­deriye) rekabet de bitiyordu. Pavlos'un, Süryani patrikliğini, Doğu Anadolu veya Doğu Suriye'de temsil ettiğini kaynaklar belirtmektedir. Süryani kilisesi bu dö­nemde tam bir sükunet içinde bulunu­yordu.

Bu dönemde Jaques Baradai'yi İran'da görüyoruz. İran topraklarındaki mono­fizit kiliseleri bir merkez etrafında örgüt­lemeyi düşünüyordu. Bunun için Bes Araboya piskoposu Ahudeme'yi, İran'daki Monofizit kiliselerin sorumlusu yapmıştı. Süryaniler için bir sükûnet dö­nemi olan bu dönemde Doğu'da manastır sayısı oldukça artmıştı. Yeni yetişen genç rahipler, Kadıköy konsili kararlarını ye­niden ele alıyorlar ve canlı tartışma konu­lan gündeme geliyordu. Böylece genç Süryanilerle Kadıköy konsili taraftarları arasında yeniden bir gerilim görülüyor­du. Bu arada Doğu Roma imparatorlu­ğunda tahta II. Justinien oturmuş, karısı İmparatoriçe Sophiada aktif şekilde yöne­time katılmıştı. O da monofizit düşüncele­re yatkındı. 566 yılında İstanbul'da küçük bir konsil toplanmıştı. Bu konsilde, ülke­deki dini ayrılıkları yok etmek ve ülkeye dini huzuru getirmek gibi konular tartışı­lıyordu. Hatta ülke barışı sağlanırsa, İs­tanbul'da bulunan İskenderiyye patriği Theodosius yeniden İskenderiyye'ye dö­necekti. Bu konsil toplantılarına Jaques Baradai de katılmıştı. Bizzat İmparatoriçe Sophia, imparatorun büyük elçisi Yuhanna'yı üike barışı için görevlendirdi. Yakub, Yuhanna ile işbirliği yapacak ve ülkede dini huzuru temin etmeye çalışa­caktı. Ülkedeki dinî huzuru en çok Yakub istiyordu. Yirmi yıldan fazla bir zaman bu iş için çalışmıştı. Rakka'da bir toplantı dü­zenlendi. Toplantıda elçi Yuhannada var­dı. Yuhanna toplantı sonrası, Yakub'un başkanlığında bir komisyon kurmuştu. Komisyon, yeni bir iman ilkesi hazırla-

mıştı. Metni tartışılmış, fakat ittifak sağla­namamıştı. Sefir Yuhanna bu olaya çok üzüldü. Yakub, yeniden durumu düzelt­mek için çabalar sarfediyordu. Fakat Jaques Baradai aleyhine olan gruplar ço­ğalıyordu. Bunun üzerine Jaques Baradai fikir değiştirerek, komisyonun hazırladığı iman prensiplerinin geçersiz olduğunu belirten bir mektubu elçi Yuhanna'ya ulaştırdı. Yuhanna İstanbul'a vardığında durumu, imparatora ve Sophiaya'ya bildirdi.

Yakub'un büyük emeklerle toparladığı Süryani kilisesi, bu rahat dönemde kendi içinde kristolojik kavgalara eğilim göste­rerek, parçalanmaya girmişti. Süryani ki­lisesi içindeki bölünmeyi başlatan bizzat Jaques Baradai'nin takdis ettiği Yuhanna İskanağisti (John Asquanages). Yuhanna, 557 yılında üç tabiat teorisiyle “teslisin her uknumunun ayn ayrı tabiatı oldu­ğunu” iddia ediyordu. Bu teoriyi, İskenderiyye'li Yuhanna Filifinos “üç ilah, üç öz ve üç doğa” formüyle ifade etmişti. Yuhanna İskanagis görüşlerini kilise ba­balarının görüşleriyle desteklemiş ve bir­çok taraftar bulmuştu. İstanbul'da, saray çevresinden de bir takım taraftarlar bul­muştu. Jaques Baradai'nin samimi arka­daşları olan Tarsus piskoposu Kanun ve Silokya piskoposu Evgîn'de bu görüşü destekliyorlardı. Jaques Baradai bu du­ruma çok üzülmüştü. Böylece birlik ve beraberlik için yıllarını verdiği Süryani ki­lisesi bölünecekti. Yakub Baradai, Maraş'a gelerek Evgin'i fikirlerinden caydırmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Doğu­da, Bizans'ın sadık bekçisi olan Haris bin Cebele, durumdan imparatoru haberdar etmek için İstanbul'un yolunu tutmuştu. Böylece Süryani kilisesi bünyesinde yeni gelişmeler olmuş ve Yakub Baradai, Ev­gin ve Kanun'u aforoz etmişti. Yakub, Evgin ve Kanun arasında şiddetli tartış­malar başlamıştı. Evgin ve Kanun, durumu imparatora bildirmişlerdi. Bunun üze­rine imparator II. Justinien, Suriye ku­mandanına emir göndererek, Yakub'u ve Süryani önderlerini İstanbul'a gönderme­sini taleb etmişti. Ancak genç ruhbanlar, İstanbul'la hiçbir uzlaşmaya yanaş­mıyorlardı. Durumdan korkan Jaques Baradai, İstanbul'a gitmedi. Duruma çok kızan II. Justinien, yeniden emir gönderdi. Fakat Yakub yine emri dinlemedi. Ancak patrik Pavlos, Efesli Yuhanna, İlişe istifan ve Butulamas isimli piskoposlar, impara­torun emri üzerine İstanbul'a gelmişlerdi. İstanbul'da, İstanbul patriği Yuhanna Sermini, Süryani patriği Pavlos'la, ihtilaf­lar için bir görüşme yapmışlardı. İstanbul patriği Yuhanna Sermini, birlikte hareket ettikleri takdirde Bizans imparatorunun Kadıköy konsili kararlarını İptal edeceği konusunda teminat verdi. Bunun üzerine müşterek bir ayin düzenlediler. Ancak Kadıköy konsili kararlarının iptali için herhangi bir adım atılmamıştı. Bu konuda Pavlos, direnmişti. Bunun üzerine, Pavlos ve Efesli Yuhanna manastırda hapse­dilmişler, İlişe ise serbest bırakılmıştır. İs­tifan ve Butulamas yeni görevlere atan­mıştır.

İstanbul'da Pavlos'un yaptıkları doğuda duyulunca aleyhine büyük bir muhalefet oluşmuştu. Ancak Pavlos, manastırdan kaçarak Suriyeye gelmiş ve Munzir b. Cebele'ye sığınmıştı. Nedamet mektubunu Yakub'a ve doğu piskoposlarına gönder­mişti. Üç yıl sonra Mar Hananya Manastı­rında toplanan konsüle, Pavlus'un nedameti kabul edilmiş ve bu durumu Yakub, bütün doğu piskoposlarına bildirerek şöy­le yazmıştır: “Biz patrik olarak Pavlos'u kabul ediyoruz. Bizi kabul eden, onu da eder, onu kabul etmeyen, bizi de kabul etmiyor demektir”. Bundan sonra, Kadı­köy konsili kararlarına katılanlarla birlik­te olmayı, yemek yemeyi, dost olmayı, kendilerine haram kıldılar ve bunun için yemin ettiler.

Yakub'un bu davranışı, İskenderiyye kili­sesinde şok etkisi yaptı. İskenderiyye kili­sesi, Süryani kilisesiyle bütün ilişkilerin kesilmesi için karar aldı. Bunun üzerine Yakub, Pavlos'u patriklikten azlettiğini duyurdu. Fakat bu da bir bölünmeye ne­den oldu. Süryanilerin bir kısmı Yakub'un yanında bir kısmı patrik II. Pavlos'un ya­nında yer alarak ikiye bölündü. Böylece, Yakup Baradai'nin yanında olanlar “Ya­kubiler” veya “Yakubi kilisesi” diye i-simlendirildiler. Bu İsmi daha çok II. Pavlos yanlıları vermişti. Bu duruma çok üzülen Pavlos, Yakub'a birçok kez mek­tupla birleşmelerini, gerekirse her cezaya razı olduğunu bildirmişti. Fakat Yakub etrafındakilerin de tesiriyle bunu kabul etmedi ve Pavlos'a yüz vermedi. Yakub, Iskenderiyye'ye giderek bir defa daha Pavlos'u görevden aldığını ilân etti. Suri­ye bölgesinde de bunun ilanı için üç pis­koposu görevlendirdi. Bunun üzerine Pavlos, İstanbul'a dönmek zorunda kaldı. Yakub Baradai ile Pavlos arasındaki bu durum Doğu kiliselerini bölmüştü. Yeni bir patriğe ihtiyaç duyuluyordu. Ancak bir türlü yeni patrik seçilemedi. Durumu İskenderiyye'lilerle görüşmek için yeni­den gittiği İskenderiyye'de Yakub Baradai 578 yılında ölmüştür.

H. Pavlos'un İstanbul'a gelişi ve Yakub Baradai'nin ölümü ile Süryani kilisesi yi­ne patriksiz kalmıştı. Bunun üzerine Suri­yeli piskoposlar, Rakkal'ı Pavlos oğlu Petrus'u yeni patrik olarak seçtiler. Böyle­ce Pavlos, meşruluğunu kaybetti. Daha sonra da İstanbul'da bir manastırda öldü. Yeni patrik Petrus (581-591) döneminde Bizans imparatorluğuna Maurıcus ge­tirilmişti (582-602). Bizans devleti bu dö­nemde iç meselelerle uğraşıyordu. Sürya­niler dağınık fakat rahattı. 591'de I. Julian (591-595) Süryani kilisesi patrikliğine gelmişti. 595'de patriğin ölümü üzerine, patrikliğe Athanasios Cemmal (Athanasius Gamolo) getirilmişti. Athanasios, Süryani kilisesini yeniden toparlamaya çalıştı ve Çamani Meliki ile işbiriği yaptı. Ancak Bizans imparatoru Maurıcus bizzat Süryanilerin üzerine eğilmiş ve do­ğuda Kadıköy konsili aleyhinde olanlar ciddi şekilde takip edilmişler, doğu Ana­dolu ve Mezopotamya bölgesindeki Sür­yaniler imha edilmişlerdir. Mauricus'dan sonra, Bizans imparatoru olan Phokas, Süryanilere karşı daha da acımasız davrandı ve büyük zulümlere gi­rişti. Ancak Bizans-İran savaşı, Süryanileri kurtardı. İran'ın Anadolu'da başarılı olması, Süryanilerin işine geldi. Bu arada 3 ekim 610 yılında tahta Heraklios oturdu. Heraklios'un tahta geçişi Süryanileri se­vindirdi. Süryani patriği Athanasios Cemmal, dağılan Süryani kilisesini topar­lamaya çalıştı. Yakubi kilisesi ile îskenderiyye kilisesi arasında olan kırgın­lığı giderdi. Böylece İskenderiyye kilisesi ile diğer doğu kiliseleri yeniden monofizit düşüncede birlik sağlamışlardır. Herakliosda Doğu'da birliği sağlamak için, Süryanileri monofizit inançlardan uzaklaştırmak istiyordu. Bunun için bir-iki girişim yaptı ancak başarılı olamadı. Fa­kat Halİd b. Velid kumandasındaki müslüman ordusu, 636 yılında Yermuk'ta Bizans ordusunu yenerek, Bizans'ı Suri­ye'den çıkarmıştı. Artık talih Süryanilere gülüyordu. 518 yılından beri Antakya'dan uzakta kalan Süryani patrikliği, artık An­takya'ya dönecek, dinî bir hoşgörü orta­mını müslümanlarla tadacaklardı. Müslümanların hakimiyeti altında Sürya­niler, eski kilise ve patrik merkezleri olan Antakya'da uzun süre kalmışlardır. An­cak, dönemin politik şartlarına göre pat­riklik mekanını sürekli değiştirmişlerdir. Patrik mekanları uzun süre geçici mekan­lar olmuştur. Halep, Harran, Rakka, Kinnesrİn gibi şehirler, Süryani pat­rikliğine, patriklik merkezliği yapmıştır, 969 tarihinden itibaren Roma kilisesinin baskısı sonucu Süryani patriği VII. Yuhanna, patrikliği, Malatya'da bulunan Barıd Manastırına nakletmiştir. Bir müddet sonra patriklik merkezi, aynı yerde bulunan Mor Barsavmo ma­nastırına geçmiştir (985). Daha sonraki dönemlerde Roma baskısından dolayı, patrik Diyonosiyos VI. 1034 yılında Süryani patriklik merkezini Diyarbakır'daki Meryem ana kilisesine nak­letmiştir. Patrik Diyonosiyos IV, patrikliği Mardin’in doğusundaki tepede bulunan Deyruz-Zafarân (Mor Hanonyo) manastı­rına taşımıştır. Bu manastırın doğu cephe­sinde Süryanice olarak “patriklik merke­zi 1056 yılında Mor Hanonya manastırı­na taşınmıştır” yazısı vardır. XII. yüzyıl­da patriklik merkezi tekrar Malatya'ya ta­şınmış ancak kısa süre sonra yeniden 722 “ Ptoi. Dr. Mehmet Aydın Mardin'e nakledilmiştir. Mardin, Süryani patriklik merkezi olmasına rağmen, Malatyadaki Mor Barsaumo manastırı, patriklerin sık sık ziyaret ve ikamet ettik­leri mekan olarak görülmektedir. Çünkü Malatya bölgesinde yoğun bir Süryani topluluğu bulunmaktaydı. Patrik Filüksinos Nemrut 1293 yılında Deyru'z-Zafaran manastırında vefat etmiş ve on­dan sonraki patrikler Mor Ignatiyos [70]Yusuf Bar Vahip sürekli Deyrü'z-Zaf'aran'da ikamet etmişlerdir. 1917 yılın­da patrik makamına seçilen Mor Ignatiyos'a patrik III. İlyas Şakir unvanı tevdi edilmiştir. Patrik III. İlyas, Mustafa Kemal Atatürk'le iyi dostluk kurmuştur. Birlikte çektirdikleri fotoğrafları halen manastırın patrik odasında sergilenmek­tedir. 1922 yılında Patrik III. İlyas Anka­ra'da Atatürk'le görüşmüştür. Ankara dönüşünde patrik, Mardin'de devlet töre­ni ile karşılanmıştır. Patrik III. İlyas Şakir, Hindistan'da bulunan Süryani cemaatini ziyaret etmek için 1932 yılında Hindisan'a gitmiş Kerala vilayetinin Mancanikara köyündeki Mor Stefanos kilisesinde kaldığı sırada hastalanmış, 12.03.1932 tari­hinde vefat etmiş ve kilisenin avlusuna gömülmüştür. Kabrinin üzerine Mor Ignatiyos Manastırı İnşa edilmiştir. Her yıl Şubat ayının 2'si Mor Ignatiyos manastın için bir kült günü olarak kut­lanmaktadır.

Süryani patriği III. İlyas Şakir’in ölümün­den sonra patriklik merkezi, Süryani metropolitlerinin ittifakı ile, Suriye'nin Hu­mus şehrine nakledilmiştir. Böylece Sür­yani patrikliği 1932 yılına kadar Mar­din'de kalmıştır.   1959 yılında patriklik Şam'a nakledilmiştir. Bu tarihten itibaren patriklik merkezi Şam'da bulunmaktadır. Ancak Şam Süryani patrikliğinin ismi yi­ne Antakya ismini taşıyarak “Antakya Ve Bütün Doğu Patriği - Süryani Ortodoks Kilisesi Genel Patriği” olarak ifade edilmektedir. Bugün bu ma­kamda  “Moran Mor Ignatiyos I. Zekka Ayvaz” bulunmaktadır. Hıristiyanlığın başından beri çok önemli rol oynayan Süryanilerin geçirdiği tarihi ve dinî süreci kısaca anlattıktan sonra, şimdi de Süryanilerin bugünkü durumu hakkında kısaca bilgi verelim: Süryanile­rin esas yerleşim alanları Mezopotamya, Anadolu ve Suriye bölgesidir. De­mografik olarak Süryaniler tarih boyunca sürekli kan kaybetmişlerdir. Bugün onla­rın Anayurtlarında fazla Süryani kalma­mıştır. Bölgedeki terör gerginliği, Kuzey Irak'taki güvenliğin yokluğu, bölge Süryaniler’in başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin    muhtelif şehirlerine göç yapmalarını sağlamıştır. Bu arada başta Amerika, İsveç, İsviçre, Almanya, Fransa, Hollanda, Brezilya, Hindistan gibi ülke­lere göçedenler de olmuştur. Türkiye'deki Süryanileri dini karakter yapıları itibariyle üç grupta görüyoruz: Süryan-ı Kadimler, Katolik Süryaniler ve Protestan Süryaniler.

A- Süryani Kadim Cemaatı: Ülkemizdeki Süryani kadim cemaatinin patriklik mer­kezi Şam'daki  “Antakya Süryani Orto­doks Patrikliğidir”. Ülkemizde Mardin'de bir metropolitlik ile Midyad'da bir Başpiskoposluk   vardır. Fakat bugün Mardin'de bir patriklik vekili ile Midyafta bir başpiskopos bulunmaktadır. Ülkemizde kırk elli bin civarında Süryani var iken, bunların sayısı son yıllarda dış göçlerle azalmıştır. Dış göçlerin en büyük sebebi ekonomik problemlerdir. Süryani kadim cemaatinin Türkiye genel metropoliti Yusuf Çetin'dir. İstanbul'da ikamet etmekte ve ülkemizdeki Süryani kadim cemaatini temsil etmektedir. Yusuf Çetin 1954 Mardin doğumludur. İlahiyat tahsili yapmış ve Şam'da Antakya Sürya­ni Ortodoks patriğinin yanında iki buçuk yıl eğitim görmüştür. Arapça, Süryanice ve Türkçeyi çok İyi bilmektedir. 1986 yı­lından beri, Ankara çevresi Süryani Başpiskoposluğunu da üstlenmiş durumda­dır. Mardin patrik vekili ve başrahibi İb­rahim Türker'dir. Midyat metropoliti ise Samüel Aktaş'dır.

Bugün Mardin bölgesinde çok önemli Süryani kültür değerleri vardır. Bunların başında Deyru'z-Zafaran manastın gelir. Mardin’in 3 km. Doğusundaki tepede inşa edilmiş olan bu manastır, çok eskilere da­yanan Süryani kültür mirasının bir belge­sidir. Asıl adı Mor Hanonyo iken XV. asırdan beri Deyru'z-Zafaran ismi ile anılmaya başlanmıştır. Deyru'z-Zafaran manastırı, içindeki kiliseleri, kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, ka­pıları, taş mimarisi, dinî ve tarih özelliği ile dünya çapında bir kültür abidesi özel­liği taşımaktadır.

Mardin patrik vekili ve başrahip R. İbra­him Türker başkanlığındaki otuz -otuzbeş kişilik bir kadro, bölgedeki Sür­yani kültür varlıklarını yaşatmaya çalışmaktadır.  Deyru'z-Zafaran manastırının fahri yönetim kurulu başkanı Münir Ki­limci ve üyeler de ayrıca takdire şayan hizmetler vermektedirler. 1990 yılında Türk Devletinin resmi   makamları  350 metrelik bir kuyu kazdırmışlar, hem ma­nastır hem de çevre kuraklıktan kurtul­muştur. Mardin ve çevresinde birçok Sür­yani kilisesi yardır. Bu kiliselerin bir kıs­mı hizmet dışı kalmış, bir kısmı da hizmet vermektedir. Mardin Midyad'dakidinî hizmetleri burada bulunan ruhaniler vermektedirler.  Bugün Süryani   kadim cemaati ruhanileri monofizit ismini kabul etmiyorlar. Bu ismin, Batılılar tarafından verildiğini belirterek “iki tabiattan olu­şan tek tabiat” olarak İsa'yı kabul ettik­lerini belirtiyorlar. Süryani kadimlerin İs­tanbul'da bir kiliseleri; Mardin,  Elazığ, Diyarbakır ve muhtelif yerlerde otuz kili­seleri vardır. Bu kiliseler bugün faaldirler.

B- Süryani Katolik Cemaati: Ülkemizde bulunan Süryani katolik cemaatin sayısı fazla değildir.  Bunların sayısının 2.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. Kato­lik Süryani patrikliği Beyrutta bulun­maktadır. Süryani katolikler 451 Kadıköy konsilindeki kararlara bağlıdırlar. Ayrılık tarihi XVIII. yüzyıldır. 1783'de Halep başpiskoposu Michel Jaroue, ölen patrik tarafından patrik ilan edilmiştir. Ancak onun Roma yanlısı olmasından  dolayı, Süryani ruhaniler onu kabul etmeyip yeni bir patrik seçerek İstanbul patrikliği ile temasa geçmişlerdir. İstanbul yeni patrik­liği desteklediğini bildirerek gerekli güçle takviye etmiştir. Halep piskoposu Michel Jaroue bu durumdan endişe ederek, pa­padan yardım talep etmiş, Papa kendisini patrik olarak tanımıştır. Ancak, Jaroue takip edildiğini düşünerek, önce Bağdat'a sonra da Lübnan'a kaçmıştır. Orada meş­hur Charfe manastırının temellerini at­mıştır. Süryani katolik patriklik merkezini de orada tesis etmiştir.  Michel Jarone 1801'de ölmüş, Süryani katoliklerin sayısı her geçen gün artmıştır. Süryani kadim cemaatı, Süryani katolikleri 1843'de res­men tanımışlardır. Süryani katoliklerin içine Jaques Baradai'nin cemaatinin bir kısmınında dahil olduğunu bazı   kaynaklar zikrediyorsa da bu kesin olarak bi­linmemektedir. Osmanlı hükümeti, 1845'de Süryani katoliklerin   sayılarını tespit ettikten sonra resmen tanımıştır. Bugün İstanbul'da Süryani katolik patrik­liği vekilliği vardır. Bu görevi Yusuf Sağ temsil etmektedir. Yusuf Sağ 1935 Mardin doğumludur. İlk tahsilini Mardin'de yapmıştır. Beyrut'ta İlahiyat tahsili yap­mış ve felsefe eğitimi görmüştür. Aynı zamanda İskandinavya ve orta Avrupa Süryanilerinin ruhani lideridir. İstanbul Süryani katolik patriklik vekilliği, [71]de bu­lunmaktadır. Süryani katolik cemaat, İs­tanbul'da bulunan bir Süryani katolik ki­lisesinden istifade etmekte ve Roma'nın Türkiye'de bulunan Episcopale conference ma dahil bulunmaktadır. Burada dikkat çekici konu, hem Süryani katolik patrik vekili Yusuf Sağ’in, hem de Antakya Süryani Ortodoks patrikliği metropoliti olan Yusuf Çetin’in Mardin doğumlu olmasıdır. Bu durumda Mardin bölgesindeki Süryanilerin her iki cemaate de mensup gruplardan oluştuğu görülmektedir. Bugün Mardin'de Süryani katolikliğe bağlı birkaç aile kalmıştır.

C- Süryani Protestan Cemaati: Anadoludaki Süryani cemaatinin bir kısmı 1852'den itibaren protestanlığa girmişler­dir. Süryani protestanlarm ruhani liderli­ğine Diyarbakırlı Cercis Hedaye getiril­miştir. Bugün Türkiye'de az sayıda Sür­yani protestan vardır. Türkiye'de Süryani kadim,  Süryani katolik ve Süryani ptotestan cemaatleri olarak yaşayan Süryanilerin çoğunluğunu Süryani kadim cemaati oluşturur. Sürya­niler Türkiye'de azınlık değil; Türk va­tandaşı olarak kabul edilirler ve kendileri de böyle kabul ederler. Süryani vatandaş­lar dinî. vazifelerini kolay bir şekilde ifâ etmektedirler. Diyarbakır, Mardin ve İs­tanbul'da kendilerine ait mabedleri var­dır.  Mabed    olmayan  yerlerde,  Keldanilerle veya diğer  Hıristiyan ce­maatlerle birlikte ibadet etmektedirler. Süryani aileler çocuklarını Türk okulla­rında okutmaktadırlar. Bugün yüksek tahsil yapan binlerce Süryani vardır. Dev­let görevlerinde çalışanlarda çoğunlukta­dır. Her Türk vatandaşının sahip olduğu herşeye Süryanilerde sahiptir. Süryaniler genelde Türkiye'de kuyumculuk, maran­gozluk, süsleme işleri ve terzilik gibi iş­lerde çalışmaktadırlar. Ermeniler gibi kendilerine ait okulları ve hastahaneleri yoktur.  Süryani çocukları Mardin'de Deyru'z-Zafaran manastırında ve Süryani kiliselerinde Süryanice ve dinî eğitim almaktadırlar. Türk Süryanilerinin bugün en büyük problemi işsizliktir. Özellikle Güney Doğu'daki terörden çok ra­hatsız olan Süryaniler, göçle birlikte ciddi ekonomik problemlerle karşılaş­maktadırlar. Ancak hızla gelişen Tür­kiye'de birgün bu problem de çözüme ulaşacaktır. Bütün Türkler gibi, Süryaniler de rahata kavuşacaklardır. Türkiye'deki Süryaniler’in dil problemi yoktur. Hem Süryaniceyi, hem de Türkçeyi ve hatta Arapça'yı birçokları rahat konuşmak­tadırlar. Süryaniler, Türk devletine bağlı­dırlar. Devlete itaat ve hizmetleri takdire şayandır. Türkiye'nin bütünlüğünü ön planda tutmaktadırlar. Türkiye Cumhuri­yeti, Atatürk'ten beri Süryanilere sadık bir vatandaş gözüyle bakmaktadır. Sür­yaniler de bu bakış açısına zarar verici bir yol izlememişlerdir. Bunu Süryani katolik Yusuf Sag'ın şu sözleri de doğruluyor: “Allah'a taparcasına, sizi yöneten devle­te bağlı olunuz. Yönetici iyi veya kötü ise, cezasını o çeker. Sizin göreviniz sa­dâkattir”. Süryani cemaati metropoliti Yusuf Çetin'de şöyle diyor: “Türkiye'de doğdum, Türkiye'ye bağlı kaldım ve kendimi hayatım boyunca bir Türk in­sanı gibi hissettim”.

Türk Süryanileri kültürel yönden de önemli adımlar atmışlardır. Aylık olarak çıkardıkları “Gençlik Bülteni”, isimli der­gi ile ve Türkçe-Süryanice yayınladıkları dini ibadet kitapları ile ve metropolit Gregorius Bulos Behnan tarafından hazır­lanan “Theodora” ile Süryani kültü­rünü gençlere aşılamaya yönelik çok önemli çalışmalar yapmaktadırlar. Yine de burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Türkiye'de Süryaniler üzerinde yeterli çalışma yapılmış değildir. Özellikle Süryani kilise tarihi çok karışıktır. Bunun için hem Türklerin hemde Süryanilerin bu konularda ciddi çalışmalar yapmaları, ilk Hıristiyanlardan olan Süryaniler hakkında insanımıza ve dünya kültürüne büyük bir hizmet.

 

Swamı:

 

Hinduizm'de Swami veya ma­nevi üstad bir grup zahitler kategorisine denmektedir. Bunlar, Sanny asililerden daha az dünyadan uzaktırlar. Sâdhulardan daha bilgilidirler, kendilerini daha çok öğretime ve vaaza vermişlerdir. Bu unvan XVII. asırda güney Hindistan'da Madura'ya verilmiştir. Vivekânanda, Hıristiyan dinî tarikat mo­delleri üzerinde hiyerarşileştirilmiş bir manastır tarikatı tesis etmiştir. Bu manas­tırın başrahipleri Swamis diye isimlendi­rilmişlerdir. Bu isim, Ramakrishna mis­yonunun bütün rahiplerine verilmiştir. Çağımızın hakîmi Ramdâs da Swami Ramdâs olarak adlandırılmıştır. Daha ya­kınlarda Bhaktivedanta Svâmi veya Svâmi parabhupada, Kaliforniya'da Hare krishna hareketini kurmuştur.



[1] Yahudi Ansiklopedisi XI/220.

[2] 17 Eylül 1676.

[3] Bu konuda geniş bilgi için bak. Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi Rehber Yayınları, Anka­ra, 1990.

[4] I. Krallar, 2/35

[5] Ezekiel, 40/46.

[6] Markos 12/24-27; Resullerin İşleri, 23/8.

[7] Ortodoks zahitlerinin Zâhidâne ve mistik metodlarıdır

[8] Palamas, Defense des Saint Hesychastes Louvin, Spicilegium Sacrum Lovniens, 1959. Ayrıca Bkz.: J. Meyendorff, Introduction â I'Etude de Gregoire Palamas, Paris, 1959.

[9] II. Krallar 17/24-41.

[10] Yuhanna: 4/9.

[11] Ezra: 4.

[12] Nehemya: 8

[13] Tekvin 22 ve Tekvin 28-10-19.

[14] Luka: 9/53, Yuhanna: 4/9

[15] Luka: 10/29-37

[16] Yuhanna: 4/1-42.

[17] Resullerin İşleri: 8/5-25.

[18] Yuhanna: 4/25.

[19] Filistin'de Garizim’in dibinde bulunmaktadır.

[20] Çıkış: 20/17

[21] Tesniye: 18/18-22.

[22] Ankara, 1987

[23] I. Samuel Bab XI/14-15.

[24] XIII/12.

[25] Dünya dil aileleri ve dil halkaları 1926

[26] Taş devri dünya tarihi 1931

[27] 2d. ed., 1926

[28] Urkulturvölker.

[29] Neml: 27/22-44.

[30] Babamız İbrahimin Al­fabesi

[31] Tekvin: 10/21-32.

[32] Mikyö.

[33] Jodo-Shin-shû.

[34] Tannisho.

[35] Le Phallus.

[36] Çıkış: 20; Tesniye: 5.

[37] Tâhâ: 20/9-80.

[38] Taha: 20/9-36.

[39] Ölümsüz Baba 1879

[40] Le Consept d'ironie.

[41] De la Providence, 1,5; 21, 6-7; Mektuplar: 110,10 vs..

[42] Entretiens, III, 5, 8-10 tercüme M. Sanneut.

[43] Bu Platon tarafından kâinatın düzenleyicisine verilen bir isimdir, ona göre bu Allah'tan ayrıdır

[44] 2. Samuel 12/24-25.

[45] I. Krallar 2. baskı.

[46] I. Krallar 11/1.

[47] I. Krallar, 11/3.

[48] I. Krallar 3/1.

[49] I. Krallar 3/16-28.

[50] I. Krallar 3/16-28.

[51] I. Krallar, 10/1-13.

[52] Enbiya: 21/78-79

[53] Enbiya:21/ 81

[54] Enbiya:  21/81; Sebe: 34/12

[55] Sebe: 34/12

[56] Neml: 27/15-20

[57] Neml: 27/39

[58] Neml: 27/44.

[59] Tekvin: XVII, 9-21.

[60] Tekvin: 17-14.

[61] Shab: 1349.

[62] Shab, 1309.

[63] Yeb, 469.

[64] 2/11-12 de

[65] Resullerin İşleri: XV/10.

[66] Resullerin İşleri: XV/13-21.

[67] Resullerin İşleri: XV/22.

[68] Resullerin İşleri: XV/23-29.

[69] Matta: XVI/18

[70] Ignatiyos, patriklere verilen bir unvan. 1293 yılında patrik Yusuf Bar Vahib'e ve­rilmiş ve aynı lakap hâlâ kullanılmakta­dır.

[71] Saray arkası sk. No: 15, Ayazpaşa/İstanbul, Tel: 0.212. 243 25 21 - 22 Fax: 249 02 61