Islam Tarihi - 22 S - Index Web
S
Saint Gregoire Palamas (1296-1359):
Schieımachbr Friedrich (1768-1834):
Schimidt. P. Wılhelm (1868-1954):
Seltik Dini (Celtic Religion):
S
Sabatay Sevi (Tsvi):
İbranice Şabatay Zevi olarak söylenmektedir. 23 Temmuz 1926 yılında İzmir'de doğmuş ve 1976'da bugün, parçalanmış Yugoslavya topraklarında bulunan Ulcini'de vefat etmiştir. İzmirli bir tüccarın oğiu olan Sabatay Sevi, iyi bir eğitim görmüştür. İzmir’in meşhur hahamlarından İsak d'Alba'nın tedrisinde yetişmiştir. Genç yaşında Tora ve Kabbala konusunda ciddi bir ilmi birikime sahip olmuştur. Sabatay Sevi, ilk tahsilinden sonra Kabbalist âlim Kavâskâpâ'dan, (Toref Eskapa) Yahudi mistisizmi üzerinde dersler almıştır. Bu tahsil gereği Sabatay’ın ilgisi gittikçe Kabbalizme doğru kaymıştır.
Kavaskâpa'ın (Tosef Eskapa) okulunun adı o günlerde “Yeşiba” okuluydu. Sabatay Sevi bu okulda on beş yaşında Kabbala'yı öğrenmiştir. Ayrıca Sabatay’ın çocukluğu, hep ilim meclislerinde geçmiş, bu ortamda iyi yetişme imkanı bulmuştur. Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerinden yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. On sekiz yaşında, öğretmenliğe başlamıştı. Ona göre gerçek dünya, sadece “Kabbala’nın dünyasıydı”. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin ediyordu. Kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçiriyordu. Bu arada Sabatay'dan sudur eden bir takım mucizeler olduğu ve vücudundan kokular yayıldığı propagandası yapılıyordu. Bütün bu şeyler, onun âdeta mesihliğe hazırlandığı imajını veriyordu. Bunu hem kendisi, hem de hayranları sürekli canlı tutuyordu. Zamanın kötü bir durum arz etmesi, mesih beklentisini körüklüyordu, işte zamanın şartlarını değerlendiren Sabatay Sevi'nin şu sonuca vardığını kaynaklar belirtmektedir. “Mevcut dinler, binlerce yıl önce ortaya çıkmışlardır. Artık bu dinler, bugünkü insanları tatmin edecek durumda değildir. İnsanlık her gün yeni bir âleme doğru gitmektedir. Dinden uzaklaşma dolayısıyla ahlaken bozulma oluyor”. Sabatay Sevi, dönemindeki bozulmaları ifade ettikten sonra, bunun çarelerini de ortaya koymaya çalışıyordu. Yani bir anlamda problemin yegane çözücüsünün de kendisinin olabileceğini imâ ediyordu. Özellikle Yahudi muhitlerde XVII. yüzyılda bir mesihin geleceği fikri iyice yayılmıştı. Bilhassa halk kesimi, bunun çok yakında olabileceğine inanıyordu. Sanki Sabatay Sevide bu düşüncede idi. O da Kabalist matematiğe göre Mesihin geleceğine iyice inanmıştı. Tora'daki bazı sözlerin matematiksel okunuşu Mesihin gelme zamanının 1648 yılı olacağım belirtiyordu. Yahudi düşüncesine göre Mesih, Yahudi milletinin zulümler canına tak ettiği zaman, geleceğine ve Sabatay’ın etrafındaki insanlar onun beklenen mesih olduğunu yaymaya ve kendisinin de bu propagandayı desteklediğine dair ciddi işaretler vardır. Gerek Avrupa'da ve gerekse Osmanlı devletinin hudutları içindeki Yahudi ve Hıristiyanların mesih beklentisini değerlendiren ve öteden beri böyle bir beklentiyi kullanmak istediği açık olan Sabatay Sevi'nin, evlendiği kadınlara yaklaşmaması, zahidane bir hayat tarzı yaşar görünmesi, onun hep bu emel içinde olduğunu göstermektedir. Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen Mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada Sabatay Sevi yirmi iki yaşındadır. Sabatay Sevi'nin “Mesih”lik iddiası İzmir'de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi hahamları, ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında veya birkaç yıl sonra İzmir'i terk etmek zorunda kalmıştır. İzmir'den sonra, İstanbul'a geldiğinde bazı kaynaklar ittifak halindedir. Sabatay Sevi'nin İstanbul'da Abraham Yachi isimli bir hahamla işbirliği yap tığından bahsedilmektedir. Bu hahamın, Eski Ahidden uydurduğu “Mezamîr-i Süleyman Tefsiri” adlı risalesini, Sabatay Sevi'ye verdiğinden söz edilmektedir. Bu risalede beklenen mesihin 1648 değil 1666'da geleceğinden söz edilmektedir. Risalenin muhtevası şöyledir: “...1626 senesinde Sabetay isminde bir erkek çocuk dünyaya gelecek ve büyük ecderhayi yenecek, o gerçek mesih olacak ve silahsız dövüşecek” [1]Bu risalenin uydurma olduğu konusunda birçok şey yazılmışsa da, Sabatay mesihlik iddiasına devam etmiştir. Hatta İstanbul'dan Sefarad Yahudiliğinin güçlü olduğu selanik'e geldiği söylenmektedir. Orada, şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin'e ve Ka-hire'ye gitmiştir. Kahire'de Sara isimli bir kadınla evlenmiştir. Kudüs'te büyük bir hüsnü kabul görmüştür. Kudüs'te Gazzeli Natan isimli bir genç, mesihin haberciliği rolünü üstlenerek ilân etmeye başlamıştır. Natan, İsrail’in yeniden kurulacağı Sabetay’in kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği haberlerini yayıyor ve 1666 yılının kıyametin kopacağı yıl olduğunu söylüyordu. Ancak Sabatay Sevi, Kudüste fazla kalmamıştır. Çünkü hahamlar aleyhinde propaganda yapıyorlardı. Bunun için 1665 yılında İzmir'e dönmek zorunda kaldı. Sabatay İzmir'de iyi karşılandı. Yahudilerin yeni yıl bayramında mesih olduğunu açıkça ilân etmişti. Artık Sabatay Sevi'nin şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Londra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır. Osmanlı Devleti durumdan endişe etmeye başlamıştı. Bunun üzerine 1666 yılında İstanbul'a gelen Sabatay Sevi tutuklanmıştır. Daha sonra Çanakkale’de bir kalede hapsedilmiştir. Bu kaleye, Sabatay’ın müritleri, “Migdal Oz” yani “güç kalesi” adını vermişlerdir. IV. Mehmed Edirne'de Sabatay Seviyi huzuruna çağırmış ve Sabatay Sevi'nin, Şeyhu'l-İslâm Minkârizade Yahya Efendi ve Vani Efendi tarafından sorgulaması yapılmıştır. Bu sorgulama sırasında Sabatay müslüman olduğunu ilân etmiştir. Böylece adı “Mehmet Efendi” olmuş ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır. Zahiren müslüman olan Sabatay, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmiştir. Hatta gizlice ayinler yaparak, müritleriyle mesihliği yaşattığı öğrenilmiştir. Osmanlı güvenlik teşkilatı onu yeniden İstanbul'a daha sonra da Arnavutluğa sürgün etmiş ve orada ölmüştür. [2]
Sabatay Sevi'nin ölümünden sonra karısı ve kardeşi Abdullah Yakubu, Sabatay Sevi'nin oğlu olduğunu beyan ederek Mesih vekili olduğunu ilân etmişlerdir. Sabatay m bazı müritleri bunu kabul ederek ona inanmışlar, fakat bir kısmı kabul etmemişlerdir. Kabul etmeyenler, Mustafa Çelebi adlı birinin liderliğinde yeni bir grup oluşturmuşladır. Bunlar yeni bir yol deneyerek, Sabatay Sevi'nin Osman adlı bir çocuk olarak yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı. Bunun üzerine, Osman baba, Osman Ağa, ya da Bevvab Osman adıyla efsanevi bir mesih vekili ortaya çıkmıştı. Sabatay Sevi'ciler, Sabatay’in mesihlik iddiası ile Yahudilikten uzaklaşmasını masum göstermeye çalışarak, onun din değiştirmesini mesihliğe doğru bir adım olarak yorumladılar. Bunlara göre, “insan, kendi içinde Yahudi kaldığı sürece dışa yönelik yaptıklarının öneminin olmadığına dikkat çektiler”. Sabatay Sevi'nin bu yaşam tarzı ile ortaya koyduğu prensipler ise şunlardır:
1- Allah birdir. Ondan başka Tanrı yoktur.
2- Onun Mesihinin hakiki Mesih olduğuna, ondan başka kurtarıcı olmadığına, Sabatay Sevi'nin Davud neslinden geldiğine iman edilsin.
3- Yalan yere yemin edilmesin.
4- Tanrının adı anıldığı zaman saygı gösterildiği gibi, Mesihin adı anılınca da saygı gösterilsin.
5- Mesihin sırrını anlatmak için toplantıdan toplantıya gidilsin.
6- Sabatayistler arasında katiller bulunmasın.
7- Kislev ayının (Yahudi yılının dokuzuncu ayı) on altıncı günü herkes bir evde toplanarak Mesih hakkında ve “Mesihin imanının Sırrı” hakkında duyduklarını biri birine anlatsın.
8- Aralarında zina hüküm sürmesin.
9- Yalancı şahitlikte bulunulmasın.
10- Hiç kimse sarık imanına (İslâmiyete) inansa dahi zorla sokulmasın.
11- Aralarında kıskançlar ve kendilerine ait olmayan şeylere göz dikenler olmasın.
12- Kislev ayının on altısındaki bayram sevinçle ilân edilsin.
13- Biribirine karşı merhametle davranılsın ve kendine yakın olanların arzularına kendi arzusu imiş gibi gayret gösterilsin.
14- Her gün gizlice Mezamir (Hz. Davud'un Mezmuru) okunsun.
15- Her ay, ayın doğuşu tetkik ve müşahede olunsun ve ayın yüzünü güneşe çevirmesi ve ayla güneşin karşı karşıya, yüz yüze bakışmaları için dua edilsin.
16- Türklerin âdetlerine, onların gözlerini örtmek için dikkat edilsin. Ramazan orucunu tatbik etmek için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için yapılsın. Gözün gördüğü her şey ifâ edilsin.
17- Müslümanlarla nikah yapılmasın.
18- Çocukları sünnet etmek için itina olunsun. Bu, mukaddes milletten hayasızlığı kaldırmak içindir. Görüldüğü gibi Sabatay Sevi'nin ortaya attığı prensipler Yahudiliğin on emrinden mülhem olarak tespit edilmiştir. Buna göre en önemli hadise “müslüman gibi görünüp Yahudice yaşamak”, Sabatay Sevi hareketinin ana felsefesi olarak görünmektedir. [3]
Sabbat:
İbranice istirahat etmek anlamına gelen Shabbat kelimesinden gelmektedir. Haftanın yedinci günüdür. Bu günü kainatın yaratıcısı ilân etmiştir. Cumartesi günü Yahudiliğe göre “Rabbin günüdür”. Rabb, O gün yaratılışı bitirmiştir. Bunun için Sabbat kelimesi “durdurmak” anlamına da gelmektedir. Bu konuda Tekvin kitabının I. babında ve II. babında bilgi verilmektedir. Yahudi geleneğine göre, bu güne herkes saygı göstermelidir. Bugün bütün faaliyetler durdurulmalıdır. Yahudilik dinî hayatın merkezine “cumartesine riayeti” koymuştur. O gün için tüm faaliyetler yasaklanmıştır. Cumartesi günü, cuma akşamı başlar (takriben güneşin batışından bir saat önce) cumartesi akşamı sona erer. Bugün istirahate, ibadete ve Tevrat okumaya tahsis edilmelidir. Bazı Hıristiyan mezhepleri özellikle Adventistler cumartesi gününe saygı göstermektedirler. Ancak, bazı modem Yahudi mezhepleri bu günün yasağının kaldırılması için faaliyet göstermektedirler. Bunlar reformist Yahudi mezhepleridir.
Sabiiler:
Mandeen veya Mandayya dininin tarihçesi üzerinde birçok tez ileri sürülmüştür. Ancak Mande dininin Babil'e dayandırılması ve gnostik teoriler ihtiva etmesi üzerindeki eğilim genellikle kabul edilen bir tez olarak görülmektedir. Böylece Mandeenlerin esas vatanlarının güney Mezopotamya olduğu hususu da kabul edilmektedir. Ancak buna karşı geliştirilen tezler de vardır. Bunlardan birisi bizzat Sâbiî geleneğinin kabul ettiği tezdir ki buna göre Sâbiîler’in asıl vatanları, Filistin-Ürdün bölgesi görünmektedir. Sâbiîler konusunda ileri sürülen tezler bunlardan ibaret değildir. Ancak bu tezlerin hepsini anlatmak için burası uygun değildir. Burada belirtmek istediğimiz temel konu, Sâbiîlik konusunda gerek Sâbiîlerin kendileri ve gerekse Batılı bilginler, birçok araştırma yapmışlar ve bu alanda çok önemli kaynaklar ortaya çıkmıştır. Belki de Sâbiîler konusunda en güvenilir kaynak Sâbiî kaynaklardır. Sâbiîler kendi dinlerini, Hz.Adem'e kadar varan bir tarihe yerleştirmektedirler. Buna göre, ışık elçilerinden olan Manda, Hz. Adem ve eşi Havvayı kötü güçlerden koruma yollarını öğretmiştir. Ancak Sâbiîler, din kurucuları hakkında fazla bilgiye sahip değillerdir. Sâbiîlik hakkında en eski bilgiyi veren Romalı yazar Plini'dir, Plini, Sâbiîlerin M.S. I, yüzyılda Filistin'den göç ettiklerini yazmaktadır, Plini, Sâbiîlerin kendilerine Mandanı dediklerini belirtmektedir. Mandanı kelimesiyle Mandaye kelimesi arasında ciddi şekilde benzerlik görülmektedir. Sâbiî kutsal kitaptan olan Ginza ve Haran Gavaita'da Sâbiîlerin ana vatanlarının Filistin-Ürdün bölgesi olduğu söylenmektedir. Yine kendi ifadelerine göre Sâbiîler, Yahudilerin baskıları sonucu bölgeyi terk etmişlerdir. Nitekim Sâbiî geleneğindeki bazı unsurlar bu bölgenin izini taşımaktadır. Bunlardan en önemlisi Sâbiîlerin kullandığı Mandeencedir. Bu dilin Aramca ile ciddi akrabalığı vardır. Mandeencenin yazı karakteri, Harran bölgesinde yaşamış olan Nebatlılar'ın yazı karakteriyle yakınlık göstermektedir. Sâbiîliğin ne zaman doğduğu ve nasıl geliştiği konusunda elimizde çok açık bilgiler yoktur. Buna göre Sâbiîliğin, Hıristiyanlık öncesi çağdan zamanımıza kadar geçirdiği süreçte birçok kültürlerle sentez yaparak geliştiğini söylememiz mümkündür. Bunun için Sâbiîlikte hem Yahudilik, hem Hıristiyanlık hem de diğer dinî kültürlerin tortularını bulmak mümkündür.
Sâbiî dininde dikkat çeken özelliklerden birisi de Gnostik unsurlara fazlaca sahip olmasıdır. Sâbulik hakkında en doğru bilgiyi kendi kutsal kitapları olarak kabul ettikleri kitaplarda bulmak mümkündür. Sabitlerin en önemli kutsal kitapları Ginza Rabba (Büyük Hazine) veya Sidra Rabba (Büyük Kitap) gibi isimlerle anılan Ginza'dır. Bu kitapta muhtelif konular ele alınmıştır. Hatta bu kitap ikiye ayrılmaktadır: Sağ Ginza, teolojik, mitolojik ve dünyanın yaratılışı ile ilgili konulara ağırlık verirken; Sol Ginza, psikolojik ve eskatolojik konulara ağırlık vermektedir. Sağ Ginza, on sekiz kısımdan meydana gelmektedir.
Ginza ilk defa 1813 yılında İsveçli bilgin M. Norberg tarafından bilim dünyasına kazandırılmıştır. Daha sonra M. Litbarski önemli bir önsözle Ginza 'nın Almanca bir tercümesini yayınlamıştır. Yine daha sonraki yıllarda Ginza'nın bazı bölümleri İngilizceye tercüme edilmiştir. Sabitlerin kutsal kabul ettikleri başka kitaplar da vardır:
1- Draşia d. Yahya' (Yahya'nın öğretileri)
2- Draşia d Malke (Kralların öğretileri) Her iki kitapta da işlenen konularda Yahudi ve İslâm kültürlerinin izleri görülmektedir. Bunun için Draşia d Yahya kitabının İslâmî devirde derlendiğine dair görüşler ileri sürülmüştür.
3- Qolasta (övgü): Bu koleksiyon da çeşitli dua ve ilâhiler vardır. Günlük ibadetlerde okunması gereken dualar toplanmıştır. Bu dua ve ilahiler vaftiz ve ölü ile ilgili dualar ve ilahilerdir. Bu kitap üzerinde yapılan çalışmalar onun M.S. III. yüzyıla ait olduğunu ortaya koymuştur. Sâbiîlik üzerinde yapılan çalışmalarda Sâbiî rahiplerinin kullandığı Batınî (Esoterigue) metinlerin olduğundan da bahsedilmektedir. Bu Metinler Şunlardır:
1- Alf Trisar Şuialîa: İbadetler hakkında, ilmihal tipi sorular ve cevaplar şeklinde bilgi verilmektedir. Yedi bölümden oluşur.
2- Alma Rişaia Rabba: Büyük ve küçük alem olmak üzere iki kitap şeklindedir. Ezoterik bilgilerle büyü ile ilgili bilgileri ihtiva eder.
3- Divan Malkuta Alaita (ilahi krallık divanı): Rahipliğe giriş merasimlerini anlatmaktadır.
4- Taraşa d Taga d Şişlam Rabba (yüce Şilam’ın rahipliğe girişi): Bu kitap rahipliğe giriş törenini anlatmaktadır.
5- Divan Masbuta d Hibil Ziva (Hibil Ziva’nın Vaftizi ile ilgili Divan): Bu kitap Hibil Ziran'ın karanlıklar ülkesine yaptığı seyahatten ve temizlenmesinden bahsetmektedir.
6- Şerh d Qabin d Şişlam Rabba (yüce Şişlam’ın evliliği ile ilgili açıklama).
7- Zihnin Raza Kasia (gizli sır Zihrun): Tarih boyunca. Sabitliğin inançları ve ibadet şekilleri, muhtelif kültürler ve dinlerden etkileşerek karışık bir kompozisyon şeklini almıştır.
Sâbiîlik'teki temel inanç esaslarını aşağıdaki başlıklar altında gösterebiliriz:
1- Hayat Prensibi: Bu prensip, kadir ve güçlü bilinmez bir prensib olarak görülür. Bu adetâ İslâmiyetteki besmele gibi, her işin başında tekrar edilir. Hatta kitaplar bununla başlar.
Sâbiîlik Hayat prensibi ile âdeta kadiri mutlak bir yaratıcıyı ifade etmeye çalışmaktadır. Bu inancın zaman içinde gnostik bir çehre kazandığı söylenebilir.
Nitekim “Hayat prensibi” inancı içinde rakip iki varlık dikkat çekmektedir. Buna göre bir tarafta aydınlık ve bereket, diğer yanda karanlık ve yokluk bulunmaktadır. Sâbiîlikteki bu inancın gerisinde Zerdüştlüğün izlerini görmek mümkündür. Sâbiîlikte iyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık üzerinde birçok felsefe geliştirilmiştir. Ruh inancı, Peygamberlik inancı gibi konular müphemde olsa bu ebedî rekabetin içinde izah bulmaktadır. Sâbiîliğe göre ruh, temiz bir şekilde dünyaya gelmiştir. Kötü güçler onu kuşatmış ve kendi temiz benliğini unutmuştur. Bunun için ruhun çok önemli bir kurtuluş sürecine girmesi gerekmektedir. Bunun yegane yolu, ruhun ışıkla aydınlanmasıdır. Bunun için elçi olan Manda d Hiia gönderilmiştir. Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber ve elçi kelimesi olarak Nbiha kelimesi kullanılır. Peygamberlik inancı İçine Yahudi kültürü de dahil edilerek bazı peygamberler, Sâbiîlikte kabul görmüştür. Meselâ, Şit, Nuh, Sam, Yahya bunlardandır.
Sâbiîlikte dikkat çekici konulardan birisi de eskatolojik olaylardır. Dünyanın sonunda felâketler maddi ve manevi yönden çoğalacaktır. Kıyametin kopacağı şeklinde İslâmiyette ve Zerdüştlükte olduğu gibi açık ifadeler varsa da, Ahir zaman kötülüklerle yaşanacak bir dönem olarak gösterilmekte ve her şey bozulmuş ve İnsanlar bir kaos içinde yaşamaktadırlar. Bunlar dünyanın sonunun geldiğinin alametleridir. İşte bu dönemde bir “son savaşçı” gelecektir. Bu “son kral” dır. O, bütün kötülükleri giderir ve mutlu bir dönemi başlatır.
Sâbiîlikteki bu “Son kral” anlayışı, Hıristiyanlıktaki Hz. İsa'nın dünyanın sonunda gelişini, diğer birçok dinlerdeki Mesih ve mehdi inancını hatırlatmaktadır ki, muhtemelen Sâbiîlik bu düşüncelere, Yahudilik ve Zerdüştlükten etki sonucu sahip olmuştur.
Sâbiîlik'te ölüm ve sonrası için ilginç fikirler vardır. İnsanların ölümü, ölüm meleği Sauriel tarafından gerçekleştirilir. Ancak ölen insan bedeni, ruhun kendisiyle mezara gelmesini ister. Böylece bedenden ayrılan ruh, cesetle birlikte mezara girer. Daha sonra ruh mezardan ayrılır ve seyahate çıkar. Bu yolculuğun kırk gün sürdüğünden bahsedilir. Buradaki kırk rakamı da üzerinde durulması gereken bir konudur. Daha sonra ruh, ışık âlemine göğe doğru ilerler. Bu seyahatte ruhların günahkar veya günahsız olmalarına göre hızlı çıkmaları söz konusudur. Abatur terazisinde ruhlar tartılır. Günahsız bedenlerin ruhlar tartılmada yeterli görülerek yollarına devam ederler ve manevi ışık alemine yükselirler. Günahkâr bedenlerin ruhları tekrar dünyaya dönerek, günahlarının cezasını çekerler ve hesap gününe kadar sıkıntı içinde yaşamaya devam ederler.
Sâbiîlikteki günahkâr ruhların azaba duçar olmaları ve ölümden sonraki hesap işlemleri gibi konuların İslâmiyetin ve Zerdüştlüğün etkisi ile Sâbiîliğe girme ihtimali olduğu gibi, Sabitliğin ilahi dinler içinde olduğu ve zamanla ilahi özelliklerini kaybettiği şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutulması da imkan dahilindedir. Ahirette yapılan hesap sonucunda suçluların, kötülüklerle birlikte yok olacağı inancı Sâbiîlikte önemli bir yer tutmaktadır. Sâbiîlikte dikkat çeken konulardan birisi de iyilerin ve iyi amel işleyenlerin ruhlarının ışık alemine yükselmesidir. Bu ise adeta cennetin karşılığı bir yer olarak görülmektedir.
Sabitliğin ibadet sekileri de Dinler Tarihi açısından önemli bir konudur. Sâbiîliğin değişik kültürlerle teması sonunda oluşan ibadet şekilleri şunlardır:
1- Su ile temizlenme: Sâbiîlikte suya dalıp çıkma şeklindeki dinî erkan, birçok dinde görülen su ile temizlenme olayının bir uzantısıdır- Hıristiyanlıktaki vaftiz, İslâmiyetteki abdest ve gusül olayı bunlardan biridir. Sâbiîlerde kullanılan “Su ile temizlenme” işlemi, kişiyi maddi ve manevi kirlerden ve kötü ruhlardan arındırmayı hedeflemektedir. Burada asıl amaç, kutsalın karşısına arınmış olarak çıkmaktır. Sâbiîler “Su ile temizlenme” işlemini genelde akarsularda icra ederler. Bunun için su ile yakın yaşamayı tercih ederler. Sâbiîlerin ibadetinin Hıristiyan vaftiz törenleriyle ciddi benzerliği olduğu kesindir. Ancak Sâbiîlerin bu törenlerine “Vaftiz töreni” deyip demiyeceği üzerinde durmak gerekir. Batı kaynakları bunu vaftiz olarak isimlendirmekle birlikte, bizim aynı kelimeyi kullanmamız zorunluğu yoktur. Sâbiîlere göre bu su ameliyesine Adem de maruz kalmıştır. Sâbiîler'de “su ile temizlenme” üzerinde çok fazla gnostik ve felsefî yorum yapılmıştır.
2- Dua: Sâbiîlerin yaptıkları ibadetlerin başında dua gelir. Bu İslâmdaki namazın yerini işgal eder. Ancak İslâmiyetin namazı ile bir ilişkisi yoktur. Sâbiîler dindar insanlardır. Dua, onların hayatlarını baştanbaşa kuşatmıştır. Sâbiîler, hem “su ile temizlenme töreninde”, hem de diğer Hturjilerde dua etmektedirler.
3- Kurban: Sâbiîler kurban olarak koç ve güvercini kullanmaktadırlar. Dişi koyunlar kurban edilmezler. Dîni yemek törenlerinde genellikle güvercin tercih edilir. Kurban törenleri rahipler aracılığı ile icra
edilirler. Kurban kesecek olan rahibin, su ile bir nevi abdest alması gerekir. Kesim sırasında rahibin yüzünü kuzeye çevirmesi gerekir.
4- Oruç: Oruç genelde uzak durmak şeklinde anlaşılmaktadır. Dindar Sâbiîler, kötülüklerden sakınmak için oruç tutmaya çağrılırlar.
Sâbiîlerin kutsal mekanları olan mabedler, diğer dinlerde olduğu gibi, içinde ibadet edilen yerler değildir. Sembolik bir ibadet kulübesi şeklindedir. Kült kulübesi olan bu mabede sadece Sâbü rahipleri girebilirler. Herkes kült kulübesine giremez. Genelde bu tapınaklar, nehir kenarlarına yapılmaktadır ve kıble kuzeydir. Penceresi olmayan, alçak karanlık bir yapıdır. Sâbiî mabedlerine Manda adı verilir. Burada yapılan tek tören, “Mabedin takdisi” törenidir. Bu iki safhada gerçekleşir: Rahipler, mabedin avlusundaki havuzun başına toplanırlar, elbiselerini takdis ederler. Daha sonra başrahip, diğer rahipleri takdis eder. Sonra rahipler, yağlanır. Başrahip aldığı suyu mabede atar. Daha sonra takdis edilen ekmekler pişirilir ve rahipler arasında dağıtılır. Dualar okunur ve el sıkışma merasimi yapılır. Ekmekler yenir, havuzdan götürülen su içilir. Daha önce hazırlanan menekşe dalı nehre atılır. Törenin ikinci aşamasında başrahip, mabedin her tarafına kutsal suyu serpmeye başlar. Çeşitli dualar okunur. Başrahip, mabedin kapısından içeri girer ve iç duvarları yıkar. Ayrıca kurban edilecek kuş, yiyecekler ve yakacak şeyler avluda hazırlanır. Bütün malzeme, su ile takdis edilir, malzemeler mabed içine alınır. Buraya kadar anlattıklarımızdan Sabitliğin/dinî ve kültürel yönden birçok farklı dinî motifler taşıdığına şahit olduk. Bunun için Sâbiîlik konusunda şu hususların bilinmesi zarureti vardır:
1- Şâbiîliğin dini kökeni hakkında, kesin bilgiler veren kaynaklara sahip değiliz.
2- Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresinin 62. ayetinde “Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve Ahiret gününe hakkıyla inanıp, salih amel işleyenler için Rableri katında mükafatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar, üzüntü çekmeyeceklerdir” buyrulmaktadır. Burada Sâbiîler Yahudilerden ve Hıristiyanlardan sonra zikredilmiştir. Maide süresinin 69. ayetinde ise, “Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlar Allah'a ve Ahiret gününe inanıp iyi amel yapanlar üzerine asla korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir” denmektedir. Burada Sâbiîler, Yahudilerle-Hıristiyanların arasında zikredilmiştir. Yine Hac sûresinin 17. ayetinde “Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah, bunlar arasında kıyamet gününde hüküm verir” buyrulmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de geçen “Sâbüyûn” kelimesinin hangi din olduğu konusunda kesin bilgi verememişlerdir. İslâm bilginleri, Kur'an-ı Kerim'de geçen “Sâbiiyûn”un, Harrar ve Irak bölgesinde yaşayan Sâbiîlerle ilgisini izah etmişler ve Sâbiîleri iki kısma ayırmışlardır:
1- Hanif olan Sâbiîler: Bunların, Hz. İbrahim’in Harran'daki taraftarları olduğu söylenmiştir.
2- Müşrik Sâbiîlerden bozulanlar Allaha şirk koşanlar ve yıldızlara tapanlardır. Arapçada Sabee ve Sâbii kelimeleri “Bir şeyden bir şeye çıktı” veya “Birbirinden diğerine çıktı” şeklinde kullanılmaktadır. Nitekim Peygamberimizde “Kavminin dininden çıkan bir kimseyi “Sâbien” olarak isimlendirmiştir. Birçok yerde de “Sâibe” kelimesi “Hanifler”i belirtmiştir. Meselâ İslâmın zuhuru yıllarında “Arap putperestliğini terk edenlere” “Sâbie” denmiştir. Buna göre kavminin dinini terk edenlere, Arap müşrikleri “Sâbiiyûn” diyorlardı. Bunlar, putperestliği terk ederek İslâmiyete girenlerdir. İslâm dünyasında Sâbiîler üzerinde yapılan son araştırmalarda, İslâm bilginlerinin görüşleri şöyle aktarılmıştır:
1- Sâbiîler, mecûsilerden bir gruptur.
2- Meleklere tapanlardır.
3- Yıldızlara tapanlardır.
4- Güneşe tapanlar ve günde beş vakit güneşe ibadet edenlerdir.
5- Yahudilerle-Hıristiyanlar arası filanlar, Allaha iman edenler, Zeburu okuyanlar, meleklere ibadet edenler ve kabeye yönelerek namaz kılanlar. Bunlar, her dinden bir şey almışlardır.
6- Onların dinlerinin aslı Hz. Nuh'un dinidir.
7- Onların dinleri yoktur.
Sâbiîler hakkında kesin hatlarla bir şey söylemek oldukça zor görünmektedir. Sâbiîlik yüzyıllar içinde oluşan bir dinler senkretizmini temsil etmektedir. Buna göre Sâbiîlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi ilâhi dinlerin bir kısım özelliklerini taşırken, Zerdüştlüğün de izlerini taşımaktadır. Bu konuda gerek ülkemizde ve gerekse İslâm dünyasında ve Avrupa da ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Doç. Dr. Şinasi Gündüz'ün Son Gnostikler, Sâbiîler, inanç esasları ve ibadetleri, Ankara, 1995” isimli kitabı bu konuda öncü bir çalışma niteliği taşımaktadır.
Sadhana:
Tantrik Budizm'de bir meditasyon biçimi olarak icra edilmektedir. Sadhana meditasyonu esnasında Budist, nasında Budist, kutsal bir mefhumla bütünleşir. Sadhana esnasında, kutsal beden hareketleri (mudra) yapılır. Kutsal sözler söylenir ve zihinde kutsal nesneler canlandırılır. Görüntülerin nasıl canlandırılacağı ve her biri için hangi mantraların kullanılacağı, Tanrılar için hazırlanmış olan yazılı Sadhanalarda belirtilmiştir. Bu hazırlanan Sadhanaların en meşhuru, V-XI. yüzyıllar arasında yazıldığı sanılan Sadhanamalar'dır. Yazılı Sadhanalar, heykeltraşlar ve ressamlar tarafından da kullanılır. Bu tür derlemede yer alan üç yüz Sadhanadan bazıları değişik pratik amaçlar için hazırlanmıştır. Bazı Sadhanalar ise, ruhi yönden ilerlemeyi hedef almışlardır.
Sadhanadaki egzersizlerin yapılabilmesi için her gün birkaç saat çalışmak gerekmektedir.
Sâdhu:
Sâdhu, mükemmel ve kutsal anlamına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Bu kelime, cemiyetten uzak kalmaya karar veren Hinduları belirtmektedir. Sâdhu, dış görünüş itibariyle normal işlerin terkiyle kendini gösterir. Târik-i dünya, çalışmaz, yaşaması için gerekli olanı dilenir (Kimden olursa olsun, onu kabul eder). İyi kasttaki insanların yaptıkları gibi, traş olmaz, sakal bırakır, saçlarını kesmez. Birçok sâdhu çıplaktır, bir kısmı da dikişsiz safran renginde basit bir kumaş parçası giymektedir. Sâdhuların bir çift sandal, baston, sadaka kasesi ve bazen de bir teşbih taşımaları gerekir. Üstelik onlar, eşit bir hüviyete de sahip değillerdir. Onlar, bizzat kendilerinin seçtikleri veya “guru”larından aldıkları yeni bir isimle adlandırılmaktadırlar. Gerçek Sâdhu, Guru'ya dönüşmez. O, durmadan Hind topraklarında dolaşır, şehir ve köylerden kaçar. Diğer târik-i dünyalarla ancak birkaç önemli hac vesilesiyle bir araya gelmektedir. Çokları, sessizlik içinde yaşarlar. Onlar bu durumda “muni” adını almaktadırlar. Bazen de fevkalâde çile hayatı yaşamaktadırlar (mutlak hareketsizlik, ölüm orucu v.s. gibi). Yine de bir kısım sâdhular, bazı tilmizleri kabul ederek manevî üstad (Guru) olmaktadır. Mezhep kurucularının çoğu, Mahavira, Buddha, Shankara v.s. dahil sâdhulardandır. Hepsi yoga egzersizlerini tatbik etmektedirler. Hemen hemen çoğu defa bu sıfatla (yoga) Guru haline gelmektedirler.
Modern Hindistan'da bugün milyonlarca Sâdhu vardır. Fakat sâdhular normal bir hayat tarzına sahip olmadıkları için istatistiklerin onları tam olarak ortaya koyması mümkün değildir.
Sadukiler:
Bunlar, kral Süleymanın rahibi olan [4] Sadoq'un müntesipleridir. Sadukiler kelimeside Sadoq'dan gelmektedir. Bunlar, gerçek otoriteyi temsil ettiklerini iddia etmektedirler. [5]Sadukiler sosyal ve dini muhafazarlıklarıyla tanınmaktadırlar.
Sadukiler, Tora'da yazılı olmayan şeyleri kabul etmemektedirler. Meselâ ruhun ölümsüzlüğünü ve öldükten sonra dirilmeyi reddetmektedirler. [6]
Sadukilerin Özellikleri:
1- Musa şeriatinde yazılı olmayan bütün kuralları reddederler.
2- Tevratın ilk beş kitabını, özellikle Çıkış, Levililer ve Tesniye'ye çok önem verirler.
3- Öldükten sonra dirilmeyi kabul etmezler.
4- Kaderi inkar ederler.
5- Materyalist düşünceye sahiptirler.
6- İnsanın kurtuluşu ile ilgilenmezler. Bilakis insanın, kendi sefaletini hazırladığına inanırlar.
7- Ruhun ölümsüzlüğüne inanmazlar.
Saint André Roublev:
Rouble’in hayatı ve eseri, Saint Serge de Radonege’in çevresindeki manastırın tesiriyle XIV ve XV. asırlarda Rus kültür gelişmesi ve millî kalkınmasıyla aynı zamana rastlamaktadır. 1360-1370 arasında doğmuş olan Roublev çok genç yaşta Rinite-Saint-Serge manastırında keşiş olmuştur. O Bizans'ın büyük ressamlarının izini taşımakla beraber, yeni üsluplar ortaya koymakta da gecikmemiştir. Moskova'da Annociation Katedralini (1405'e doğru) ve Vladimir'de Dormition Katedralini süsleyecek olan (1408'e doğru) Roublev’in belli başlı ikonlan bugün, Moskova Tretiakov galerisinde ve Leningrad müzesindedir. Roublev, 1427 ve 1430 yılları arasında ölmüştür. Gömülü olduğu Andronikov Manastırı, şimdi adına tahsis edilmiş bir müzedir. Sanatının manevî değeri ona, çok erkenden ermiş olmayı sağlamıştır. Şüphesiz, Aziz Andre Roublev eski Rusya'nın en büyük ressamıdır ve Ortodoksluğun kutsal sanatının en büyük yaratıcılarından biridir. O, şekil değiştiren bir Hıristiyanlığın hizmetine onları sokabilmek için, Bizans ikonlarının arasında Antik sanatın ahengini ve akıcılığını yeniden keşfetmiştir. Son derece saydam renkler, ekseriya yuvarlak bir şekilde düzenlenmiş olan çizgiler, neşeli ve ciddî bir takım siluetler ve veçheler Roublev'i, mistik bir ilâhiyatın imtiyazlı tanığı haline getirmiştir. Onun şaheseri olan “Trinite bugün, “Tretiakov galerisindedir.
Saint Gregoire Palamas (1296-1359):
Ortodoks geleneğin çok önemli bir simasıdır. Onun Ortodoksluk için yaptığı sentez, Saint Thomas d'Aquin’in, Katoliszm için yaptığı kadar önemlidir. Hatta Palamas'ın sentezinin daha aktüel olduğu söylenebilir. Çünkü onun sentezi kavramsal değil, manevî bir tecrübenin sembolüdür.
İstanbul'da asil bir aileden doğan Palamas, 1316'da, keşiş olmak için politik bir meslekten ayrılmıştır. Athos'ta yirmi beş sene “yeni hesychaste” zahitliğini öğrenmiş ve neticede bu manevî tecrübe metodunun üstadı olmuştur. Hümanist rasyonalistler “Hesychasmi” [7]tartışma konusu yaparlarken ve onların psikosomatik metodlarıyla alay ederlerken, “Thabor ışığının” yaratılmamış karakterini ve ona gerçekten iştirakin imkânını inkâr ederlerken Palamas 1340'da Athonitlerin isteği üzerine “Manevî tecrübesinin esaslarını” açıklamaya girişmiştir. 1341'den 1347'ye kadar ortalığı yakıp yıkan savaş, krizin çözümünü geciktirmiş, Palamas da tutuklanmıştır. 1347'de serbest bırakıldıktan sonra İstanbul'da toplanmış olan birçok Konsil, Palamas’ın doktrinini benimsemiş, bilhassa 1351'de Tome Synodale tarafından takdis edilmiştir [8]
Saînt Jean De La Croix :
Therese d'Avilla'nın
tesiriyle Karmes (Carmes) tarikatını, ilk devirlerdeki disiplinine yeniden
kavuşturan reformisttir. “Montee du Carmel” “Nuit obscure”, “Vive Flarnme
d'Amour”, “Cantique spirituel” şiirleriyle mistik bir şair olan Jean de
Saint-Simon (1760-1825) :
XVIII. yüzyılın Ansiklopedist düşünürleri ile XIX. yüzyılın düşünürleri arasında bir yer tutan Saint-Simon, dinin önemli bir yer tuttuğu bir kitap yazmıştır. Saint - Simonda, Fourier ve Proudhon gibi şiddetli bir şekilde Katolik mezhebini tenkit etmiştir. Ancak Hıristiyanlığı yeniden yaratmanın gerekliliği üzerinde de durmuştur. Ona göre yeni bir bilimsel bilgi, Tanrının yerine geçecek ve bilimin boşluklarını doldurmaktan başka bir hizmet görmeyecektir. Yeni bir endüstri iktidarı, rahipler ve filozoflar tarafından düzenlenen dini iktidarın yerine geçecektir. Ona göre, İncille canlanmış yeni bir istek, herkese mutluluk vermek için beşeri kurumları kökten reforme edecektir.
Onun eseri olan Nouveau Christi anisine, (yeni Hıristiyanlık) liberal metafiziğe, Protestan reformuna ve tüm ferdiyetçi temellere karşı kaleme alınmıştır.
Sakrament:
Lâtince kutsal şey anlamına gelen Sacramentum kelimesinden gelmektedir. Hıristiyanlarda sakrament, Mü’minlerin kutsallaşması için İsa-Mesih tarafından tesis edilen, hissedilen alâmetlerdir. Bunun için aziz Augustin “Kutsal Ayini” görünmez inayetin görünen şekli olarak tarif etmiştir. Böylece o, bir iç inayetin dış alâmeti olmaktadır. Sakramentler, hayatın belli başlı menzillerini, inayetin kurtuluş işaretleri altına koymaktadırlar. Katolik kilisesi yedi sakrament kabul etmektedir:
1- Vaftiz
2- Konfirmasyon
3- Evharîstİya
4- Tövbe
5- Ordre
6- Evlenme
7- Son-yağlama
Ortodoks kilisesi bazı erkan farkı ile bu sakramentleri aynen kabul etmektedir. Protestanlar sadece iki sakrament kabul etmektedirler. O da Vaftiz ve Evharistiya'dır. Quakersler ve Unitarienler bütün sakramentleri reddederler. Çünkü onlar, Allah ile insan arasına hiçbir şeyi koymazlar. Hıristiyanlığın başlangıcından beri, sakramentler, Kutsal-Ruhun bir tezahürü olarak görünmüşlerdir. Kutsal sakrament adını taşıyan birçok tarikatler meydana gelmiştir. Meselâ, “kutsal-sakrament rahipleri” bunlardan biridir (1856). Hinduizm'de de bir takını sakramentler vardır. Samskara bu sakramentleri ihtiva etmektedir.
Sakya-Sakyapa:
Sakya, fonetik olarak sa-skya şekiinde yazılmaktadır. Tibet Budizminin merkezini sa-kya oluşturmaktadır. Bu meşhur manastır, 1073 yılında uçuk sarı bir tepenin üzerine kurulmuştur. İşte sa-skya ismi bu tepeden dolayı verilmiştir. Böylece Sa-skya, “Rengi uçuk sarı yer” anlamına gelmektedir. Bu tepe, Tibet’in ikinci önemli şehri olan Shika-Tse'den 85 km uzakta bir ırmağın yakınında bulunmaktadır. Sa-skya manastırı yedi kattır. Çok sayıda Tibet metinlerini ihtiva eden büyük bir kütüphanesi vardır. Bu kütüphanede, oldukça nadir ve orijinal sanskritçe yüzlerce eser bulunmaktadır.
Sa-kya-pa, Gelukpa ekolü ortaya çıkıncaya kadar hem politik hem de öğretim yönünden en önemli ekollerden birisi durumundaydı. Bunun için Tibet tarihinde çok önemli rol oynamıştır. Gelukpa ekolünün aksine Sa-kya-pa ekolünün başkanlığı babadan oğula geçmektedir. Sa-kya-pa'nın başkanları sonsuz hikmetin üstadı Manjushri'den çıkmış olarak telâkki edilmişlerdir. İki aile, münavebeli şekilde iktidarı paylaşmaktadır. Aktüel Dolma-phodang ekolünün şefi, Hindistan'da ikamet etmektedir. Diğer aileyi temsil eden Phuntshok Phodang, Amerikaya yerleşmiştir. Böylece Sa-kya-pa ekolünün Tibette çok sayıda manastın mevcuttur.
Salienler:
Eski Roma rahipleri
tarikatıdır. Bunlara Salii'ler denmekteydi. Temel özellikleri kendilerini
Mars kültüne adamış olmalarıdır. Tek patrik etrafında toplanmış olan Salien'ler
böylece iki grup oluşturmaktaydılar. Grupların biri, Tanrı Mars'a palatin
üzerinde ibadet ediyordu. Diğer grup, Marsa Quirinal üzerinde tapmıyordu.
Bunların esas görevi, Mart'ta ve Ekim'de savaşçı mevsimini dinî merasimlerle
ve ilâhilerle açmak ve kapamaktı. Mart ayında, savaşçı mevsimini açmak, kutsal
kalkan hareketini harekete geçirmeyi, at yarışlarını, savaş silahlarını ve
trampetlerini temizlemeyi ve bir kurbanı ihtiva ediyordu. Ekim'de bu mevsimin
sona erişini bir başka silah temizlikleri, at yarışları ve at kurbanı belirliyordu.
Açma ve kapama merasimleri boyunca Salien'ler, Roma caddelerinde koşuyorlar,
bir şefin liderliğinde dansa ve koroya iştirak ediyorlardı. Şarkılar ve
kalkanların birbirine vurularak çıkardıkları ses üç zamanlı bir ritüel dansı
meydana getiriyordu.
Sam-Yé:
Tibette kurulan ilk Budist manastırıdır. 763 milâdi yılına doğru kral, Tri-Song-De-Tsen tarafından kurulmuştur. Bu manastırda, Shântarakshita ve Padmasambhava'nın öğretileri takib edilmektedir. Manastır, Hindistan’daki Udantapuri mabedinin modeline göre inşa edilmiştir.
Bu manastır Tsang-Po ırmağının kuzey sahilinde inşa edilmiştir. Lhasa'nın güney batısına bir buçuk günlük mesafededir. İçinde dört kolej, bir büyük mabed, keşişler için çok sayıda hücre bulunmaktadır. Çok sayıda orijinal Hindu yazması büyük kütüphanesinde korunmaktadır. Anlatılan bir efsaneye göre, bina Padmasambhava'nın emrine boyun eğen şeytanlar tarafından inşa edilmiştir. Yine Çinli keşişlerle, Hindli bilge Kamalashila arasındaki teolojik tartışma burada cereyan etmiştir. Bu tartışmada Çinli keşişler mağlup olmuştur.
Budizme ait binlerce metin, bu manastırda Hindli tercümanların yardımı ile tercüme edilmiştir.
Bu manastırdaki en değerli şey, Hindistandan getirilen ve mabedin ortasına konan Buda'dan kalan kutsal kalıntıdır. Bunun için Sanıye, en kutsal yerlerden biri olarak kabul edilir. Tibet Budizminin en önemli merkezlerinden birisidir. Bugün burası, Çin komünizmi tarafından yerle bir edilmiştir.
Sâma-Veda:
Melodiler Vedası (Saman) dır. Bu kolleksiyon ilâhilerden oluşmaktadır. Rig-Veda'dan alınmışlardır. Müzik notalarıyla okunan ilahiler haline gelmiştir. Hindu dinî musikisi yönünden önemlidir.
Samâdhi:
Sanskritçe bir kelimedir. Üst üste yığmak anlamına gelir. Buna göre, ruhun bir obje üzerinde merkezileştirilmesidir. Bunun için Samadhi kelimesi genelde “Ruhî merkezileşme” olarak tercüme edilmiştir. Samâdhi yogada temel prensiptir. Yoganın sekizinci ve son makamı olarak değerlendirilmiştir. Bu makamda seyredilen eşya, gerçek şekli ile görünmektedir. Artık o anda, ondan başka bir şey yoktur. Samâdhi, öyle bir haldir ki basit dış tahriklerle kesintiye uğramaz. Bu, Batıda extase-vecd diye tarif edilen hale benzemektedir. Ancak, extase, benlikten çıkma olayı olurken, Sâmâdhi benlikte temerküz anlamına gelmektedir. Denildiğine göre Râmakrisha, Samâdhi'yi elde etmek için bir yoginin gelmesini ve onu bir cam parçasında derinleşmesi için muhayyilesinin ötesine geçmesini sağlamasını beklemek zorunda kalmıştır. O, bu noktada merkezileşerek, bütün imajları yok etmiş ve Samâdhi'ye ulaşmıştır. Üç gün hareketsiz kalmıştır. Daha sonra sık sık Samâdhi'ye girmiştir.
Samaritenler:
Bunlar kendilerinin, Musa'nın ve Hahamların geleneklerinin bekçileri olduklarını iddia etmektedirler. Diğer Yahudileri, Musa'nın şeriatına ilaveler yapmakla itham etmektedirler. Orta çağa kadar çoğalmışlardır. Bugün ise oldukça azınlığa düşmüşlerdir. Bunların en karakteristik dinî özellikleri, Garizim dağında paskalya kuzusu kesmeleridir. Leed üniversitesinde bunlar hakkında birçok etüd yapılmıştır. Bu etüdler, onların kompleks geleneklerinin düğümlerini çözmeye ve onları genel tarihin donelerine bağlamaya çalışmaktadır. Samaritenlerin kökeni: Samarie sitesi Omri tarafından (M.Ö. 886-875), kuzey krallığının başkenti olarak seçilmiştir. Yapılan kazılar, (M.Ö. 721) yılında Asurlular tarafından yıkılıncaya kadar, kuzey krallığının refahını göstermektedir. Burada oturanların bir kısmı sürgün edilmiş, Mezopotamya’dan gelenler de kendi Tanrılarına yaptıkları kültü korumuşlardır. [9]Bu melez ırka Yahudiler daima hakir gözle bakmışlardır. [10]
Kudüs'ün tahribinden sonra (M.Ö. 587) Samarie valisi, Filistin’in büyük bir kısmından kendini sorumlu görmüştür. Hatta Babil'e sürgün edilen Yahudilikle bile ilgilenmiştir. Kudüs mabedini inşaya teşebbüs etmiş, Samariten Yahudilerine katılmak istemiş, fakat Zorobabel [11]'den kovulmuşlardır. Ezra, Devlet şeriatı olarak Musa kanununu yürürlüğe koyunca [12] bu şeriat Samarie'ye uzanmıştır. İşte bu durum Samariten Tevratının, Yahudi Tevratına benzerliğini izah etmektedir.
Göründüğüne göre kesin bölünme M.Ö. IV. asrın ortalarında vuku bulmuştur. Bu da İskenderin fethinden az önceye rastlamaktadır. Bölünmeden sonra Samaritenler Garizim dağına bir mabet yapmışlardır. Garizim dağı, kutsal ittifak dağıdır. Yahudiler İshak'ın kurban edilmesinin bu kutsal dağda vuku bulduğuna inanmaktadırlar. [13]İskender önce çok iyi karşılanmış, fakat daha sonra Samaritenler ayaklanmışlar ve valiyi yakmışlardır. Bundan sonra şiddetli baskı uygulanmıştır: Samarie helenistik bir şehir haline getirilmiş, sakinleri Garizim yakınındaki Sicfıem sitesine yerleşmişlerdir. Daliyev vadisinde bulunmuş olan Aramice metinler yayınlandığı zaman bu dramatik dönem aydınlanacaktır. M.Ö. 128 tarihinde Jean Hyrcan tarafından Garizim tapınağı yerle bir edilmiştir. Bu olay, Samaritenlerin atasal kinlerinin doğmasını [14] meydana getirmiştir. Roma işgali altında Samaritenler meşru teba olarak kabul edilmiştir.
Mevcut zihniyete karşı çıkan İsa, meşhur bir Samariten örneği vermektedir.[15] İsa, Eyub kuyusunun yanında bir kadına hitap etmiştir. Onun hidayete gelmesi, köyün hidayete gelmesini sağlamıştır. [16]Bu Samaritenle yapılan diyalog, İsa tarafından getirilen vahiyle, Samariten geienek arasındaki gerçek bir karşılaşmayı ihtiva etmektedir. Resullerin işleri, Philippe tarafından Samarielerin Hıristiyanlaşmasını nakletmektedir. [17]Samaritenlerin küçük bir kısmı Hıristiyanlığı kabul etmiştir. IV. asırda yaşamış olan Amram oğlu Marguah, Hz. Musa'nın kitaplarını şerh etmiştir. Orada Marguah, Samaritenlerin imanını beş noktada özetlemiştir:
1- Allah'ın Birliği
2- Yüce Peygamber olarak Musa'ya iman
3- Vahyin yegane kaynağı olarak şeriata İman
4- Kurban yeri olarak Garizim’in kutsallığına iman
5- Yargı gününe iman.
Bu alanda yapılan en yeni araştırmalar, Marguah'ın, Musa'dan ve Yuhanna'nın kıristolojisinden takdim ettiği kavram arasındaki yaklaşımları göstermektedir. Göründüğüne göre, Samaritenler bazı Hıristiyanı fikirleri benimsemişlerdir. Samaritenler Yahudiler gibi, Davud neslinden bir mesih bekleme fikrini kabul etmemektedirler. Ancak Taheb’in gelişini kabul etmektedirler. [18]Taheb, “geri gelen” demektir. Bazılarına göre bu, Musa'ya bazılarına göre de, İsa'ya benzetilmişlerdir. Bizans döneminde ve Orta Çağda Samaritenler, Diaspora'da da kök salmışlardır. Meselâ Şam'da ve Mısırda Samaritenler görülmektedir. Naplouse [19]Samaritenleri, kendi kutsal kitaplarının en eskisi olduklarına inanmaktadırlar. Kutsal kitaplarının yazı karakteri, inanıldığı gibi, sürgünden önceye dayanmamakta, M.Ö. II. yüzyıla dayanmaktadır.
Tevratın en eski Samariten nüshası, miladi XII. yüzyıla dayanmaktadır. En ilginç özellik, Çıkış’ın XX. babında bulunmaktadır. Buna göre, onuncu emri müteakiben [20] kurbanlar için Garizim dağının seçimi ile ilgili bir metin ve Musa'ya benzer bir Peygamber’in geleceği dahil edilmiştir. [21]Samri Tevratının yanında Samaritenler, Aramice çok edebî bir Targum'a (Tercümeye) sahiptir.
Hıristiyanlık döneminde Samari ten'ler tamamen ayrı bir grup olarak yaşamışlardır. O dönemde Samariten kelimesi bir hakareti ifade ediyordu. Flatta havari Philippe’in onlardan birkaçını Hıristiyan yaptığı ifade edilmektedir. Diğer Samaritenler ise, kendi geleneklerine sadık kalmışlar ve kapalı bir cemaat yapısı izhar etmişlerdir.
Samkhya:
Bu kelime Sanskritçe “Sayma” veya “Analiz” anlamına gelmektedir. Büyük dershanelerden biridir. Sanıklıya, tedrici şekilde Vedanta tarafından elenmiştir. Fakat Yoga ve Tantrizmde yaşamıştır. Samkhya'ya göre erkek olan Purusha, dişi olan Fraktın; ruh ile maddeye uygun düşmektedir. Mükemmel ve tam bir denge içinde bu İki prensip birbirinden yar arla tırnaktadır. Samkhya iyimserdir. Bunun için de ilâhî inayete ihtiyacı yoktur. Dünya sürekli olduğu için Tanrı, onu korumaya müdahale etmemektedir. Bu düalist sistem, Kapila adında bir hakim tarafından mitolojik bir dönemde kurulmuştur. Fakat M.S. IV. yüzyıla doğru yeniden gözden geçirilmiştir. Bu sistem, dünyayı oluşturan şeyi analiz etmektedir. Prakriti ilk maddedir. O da üç cevherden oluşmaktadır: Sattva: Sâfiyet, aydınlık ve iyi; Raja: enerji, hareket, kirli prensip Tama: Karanlıklar prensibi. Bunlar kainatta olan her şeyi düzenleyen gunasların farklı dozajlarıdır. Kainat, kalpa adı verilen zaman devrelerinden sonra oluşmaktadır. Çünkü madde ebedidir. Bu dünya maddesinin karşısında aktif olmayan ruhlar olan purushalar vardır. Sanıklıya, ontolojik realiteyi yeniden bulmayı ve bir kurtuluş metodu getirmeyi hedeflemektedir. Tabiatta her şey dinamiktir. Orada dünyanın düzeni Karman ve Tenasühle sağlanmıştır. Bu düşünce ise, Tanrıyı ikinci plana koymaktadır. Bu durum, Samkhya ateizmini açıklamaktadır.
Samsâra:
Sanskritçe bir kelimedir. Hinduizmde durmadan doğumları belirten Tenasüh için Samsara kelimesi kullanılmaktadır. Buna göre ebedî ruh (atman), bünyeden bünyeye durmadan göç etmektedir. Samsâra kelimesi, Vedalar döneminde Upanişadlarda görünmektedir. Fakat hangi kelimeden geldiği belirtilmemektedir. Karman veya kurtuluş kelimesine sıkı sıkıya bağlıdır. Bilindiği gibi MÖ., VI. yüzyılda Jainizm ve Budizm gibi dinler de İnsan hayatının “Karman”a bağlı olduğunu kabul ediyorlardı. Samsâra doktrinine göre, insanlar varlık okyanusuna veya varlık çarkına kurtuluşu olmadan dalmaktadırlar. Bu olay kozmik devr-i daim süresince devam etmektedir. Bu devri daimin sonunda (kalpa) kainatın bütün elementleri gibi ruh da Brahman'da yok olacaktır. Çünkü ruh bidayette ondan çıkmıştır.
İşte bunlardan kurtulabilenler ve başkalarına gösterenler Tirthankara olarak adlandırılmışlardır. Bunun için hem Jainizmin hem de Budizmin kurucuları böyle isimlendirilmişlerdir. Yine Vishnouda kurtarıcı pozisyonundadır. Fakat Hindu dini terimlerinin çoğu Upanişad döneminden itibaren bu merkezi kurtuluş problemi ile meşgul olmuşlar ve ona ulaşmanın yollarını aramışlardır.
Bu durumda Samsâra, Tenasüh çarkını belirtmektedir. Bu anlamda, hem Hinduizmde hem de Budizmde kabul edilmektedir. Yani Samsâra, durmadan yeni doğuşlar ve ruh göçünü belirtmektedir. Bununla beraber Budizmde Samsârayı farklı şekilde yorumlayanlar da vardır. Budizmdeki Anatta doktrini nedeniyle durum farklılaşmaktadır. Buna göre ruh göçünü bedenleşme olarak kavramak zordur. Çünkü daimi bir suje yoktur. Bunun için ruhun, bir başka bedene geçişi şeklindeki düşünceden sakınmak gerecektir.
Bu durumda Samsârayı
nasıl izah edeceğiz? Burada bilmemiz gereken “Samsâranın motoru” olan
karmadır. Karma, önemli bir gücü oluşturan hayat enerjisidir. Bu enerji, fizikî
organizmanın tamamen durması ile yok edilemez. Ölüm dediğimiz bu fiziki
organizmanın durması varlıkta bir düşüşü meydana getirmektedir. Bu, “yeniden
doğuş” olarak adlandırılır. Diğer taraftan varlıkta düşüş olayının bir ruh
veya daimi bir varlık olmaksızın meydana gelmesi bizi, bu hayatın içinde
varlıksız var olmaya devam ettiğimiz telâkkisine götürmektedir. Netice olarak
hayat boyunca her an ölüyoruz ve doğuyoruz. Böylece ölüm, önemli bir menzilden
başka bir şey değildir. Bu, bir an sürekli olarak devam etmektedir fakat her
an değişmektedir. Bu tıpkı
Samskâra:
Vedalar döneminde, ilk üç kasttaki insanların yararlanmaları için konmuş olan erkana “Samskâra” denmiştir. Samskâra, ferde gelişme seyri boyunca rehber olmaktadır. Böylece Hindu, tam bir disiplin içinde yaşamaya davet edilmiştir. Bu durumda onun enerjileri, iyi korunmuş bir kanalın içinde gelişmekte ve ona bir hedef tespit etmektedir. Samskâra listesi metinlere göre değişmektedir. Bu mahalli âdetle ve belli bir kasta özgü özellikle açıklanabilir. Manou kanunları bunları on iki olarak belirtir. Bu, annenin çocuğunu doğurması ile başlar. İkincisi, giriş merasimi sırasında gerçekleşir. Üçüncüsü ocağa kurban takdimi ile tamamlanır. Samskâralar arasında en önemli olanlar, doğum merasimi, isim koyma merasimi, saçların ilk kesilmesi merasimi, genç Hindunun öğretime giriş merasimidir. Bu merasim sekiz ile on iki yaş arasında, bir guruya teslim edilmesiyle başlamaktadır. Burada genç Hindu, Veda öğrenmeye başlamaktadır. Diğer bir merasim, evlenme merasimidir. Bu merasimde aile kurbanı takdim edilmektedir. Diğer bir merasim, cenaze merasimidir. Buda çok önemli bir merasimdir. Çünkü bir Hindu İçin gelecek dünya, bu dünyadan çok daha önemlidir. Bugün de Samskâra önemini korumaktadır. Evlenme, cenaze merasimi, öğrenmeye başlama merasimi birçok Hindu ailesinde önemli merasimlerdir.
San Jiao:
Üç doktrini belirtmektedir. Bu üç doktrin Konfüçyanizm, Budhizm ve Taoizm'dir. Bunlar, Çin’in geleneksel kabul ettiği üç yoldur. Pratikte ve iç dünyada benimsenen bir yaşama modelidir. Bu yaşama biçiminde dogmatizm ve politika yoktur. Bu bir halk dinidir. Kötülükten ve mutsuzluktan korunmak için seçilmiş bir modeldir. Herkesin kendi grubu ile ilişkilerini düzeltmesi için daima mutluluk peşinde bulunulmaktadır.
Sangha:
Budizm'de keşiş cemaatini belirten terimdir. Budizm'deki iman ikrarının üç unsurundan birisini Sangha teşkil etmektedir. Buna göre “Buddha'ya sığınıyorum. Dharma'ya sığınıyorum. Sangha'ya sığınıyorum”, Budist kredosunu teşkil etmektedir. Sangha teşkilatı, Buddha tarafından kurulmuştur. Genelde bekar rakiplerden oluşmaktadır. Bu bir anlamda bir ruhban cemaatidir. Aslında Sangha topluluğu sadece rahip ve rahibelerden oluşmaz. Halktan da bu topluluğun içine girerek, bu hayat tarzını benimseyenler yer alabilmektedir. Buddha'ya sığınıyorum - Dharma'ya sığınıyorum - Sangha'ya sığınıyorum” şeklindeki kredo, Budizm'de Tri-Natna olarak ifade edilmektedir. Bizzat Buddha tarafından kurulan Sangha topluluğu, dünyevi hayata önem vermeme ve arzuları öldürme felsefesi üzerine oturmaktadır. Buddha'dan sonra toplanan müritler, bir nevi ilk Hıristiyan topluluğu gibi ortak yaşam tarzında, halkın verdikleriyle geçinmeye başlamışlardı. Aslında Buddha zamanında da aynı şey söz konusuydu. Sangha cemaati için en önemli toplandı günleri, dolunay ve yeniay zamanlarıydı. Bu günlerde Sangha topluluğu bir araya gelerek, Budist kredosunu tekrar ederlerdi. Genelde ilk Sangha cemaatı, yağmur mevsimini inzivada geçirirlerdi. Bu zamanla alışkanlık haline geldi.
Sangha topluluğu bir anlamda bir keşiş topluluğudur. Bu topluluk belirli disiplin kurallarını yerine getirmekle vakitlerini geçirirler. Halk bunların geçimlerini karşılamak zorundadır. Bu tür Sangha toplulukları, hemen hemen bütün Budist bölgelerde dikkat çekmektedir. Güney-Doğu Asya’daki Theravada keşişleri, bu konuda çok önemli bir örnek teşkil eder.
Sannyâsin:
Hindu toplumunda Sannyâsin, âshramanın dördüncü ve son mertebesine giren “münzeviler” dir. Bunlar, her şeyi terk edenler olarak, toprak rengi bir entari giyerler, bir bastona sahip olurlar, su taşı ve bir süzgeçle yollara koyulurlar. Bunlar evsiz hacılardır, sadece mutluluğu elde etmek için uğraşırlar. Bunlar, aileleri için yaşayan ölüler gibidir. Öldükleri zaman, daha önce ölü kabul edilerek gömülürler.
Vedalar sonrası bir Upanişadlar grubunun varlığından söz edilir. Bunlara Sannyâsa-Upanişadlar denir. Bunlar, Sannyâsinlerin yaşayışı ve eğitimini tasvir etmektedirler. Manou kanununa göre, “Sannyâsin hali” ancak Ashramanm ilk üç mertebesinden geçen biri tarafından kabul edilmektedir.
Bu konuda VIII. yüzyılda Shankara tarafından bir reform meydana getirilmiştir. Bu reforma göre hayatın birinci döneminden itibaren Sannyâsin hayatına geçmeye izin verilmiştir. Yine buna göre, dinî tarikatlara girmek mümkündür. Bu amaçla bu dönemde bazı tarikatlar teşekkül etmiştir. İşte Dashanâmisler bunlardandır.
Sannyâsinler, Hindistan'da dikkat çekici bir ideali teşkil etmeye devam etmektedirler. Bhayavadl-Gita gerçek feragatin aksiyondan sakınmak değil; ilgisiz yaşamak olduğunu açıklamaktadır. Tamamen hiyerarşik yapıdaki bir cemiyette, dünyadan yüz çevirmek, ferdin dünya dışında bir statü elde etmesine imkan vermektedir. Bu konuda L. Dumont, Archives de Sociologice no: 7'de şöyle demektedir:
“Münzevi, dünyayı arkasında bırakan kişidir. Bunu da kendi bağımsızlığı için, kendini kurban ederek yapmaktadır. Bu durumda o, seçtiği bir üstada boyun eğmekte ve bir manastır cemaatina dahil olmaktadır.”
Hinduizmde değişik “dünyayı terk” metodları vardır. Meselâ Sâdhus'lar, Sannyâsinler, Yoğisler, Vairâgisler, Fakirler, Bikshuslar ve Mounis'ler bunlardandır. Bu münzevi teşkilatlarının bir kısmı meşru, bir kısmı heterodokstur. Hindistan'da bir buçuk milyonla iki milyon erkek ve kadın böyle tarikatlarda yaşamaktadır.
Sanskritçe:
Eski Hind-Ari dil ailesindendir. Sanskrit (Samskrta), hazırlıklı, eğitilmiş, arınmış, incelmiş anlamına gelmektedir. Vedalar, Upanişad, Bhagava'd-Gita, Tantara gibi Hinduizmin belli başlı kitaplarının yazıldığı dildir. Sanskritçenin Latİncenin, Yunancanın, eski Slavca'nın, Cermenanin, Seltikçenin kardeşi bir dil olduğu söylenmektedir. Aslında bu konuda yapılan araştırmalar, Sanskritçe'nin, Hindistan'ın kuzey batısında konuşulan bir lehçeye dayandığından bahsetmektedirler. Sanskritçe, M.Ö. V. yüzyılda Panini'nin gramer kitabıyla sabit bir şekil almıştır.
Klâsik Sanskrit edebiyat M.Ö. 500 ile M.S. 1000 yılları arasında oluşmuş ve bugüne kadar gelmiştir. Bugün de Sanskritçe üzerinde ciddi şekilde çalışmaktadırlar. Hatta Hindistan'da Sanskritçeyi bir edebiyat dili olarak değerlendirenler de vardır. Sanskritçe bugün Hindistan’da yeniden adlandırılma faaliyetleriyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Sanskritçe karmaşık bir dildir. Buna rağmen gerek Hindistan'da ve gerekse Avrupa'da birçok Sanskritçe uzmanı vardır.
Hatta bu alanda XIX. yüzyıldan beri Avrupalı Sanskritçe uzmanları bir hayli yol almışlardır. Bugün, Batı dillerinde birçok Sanskritçe gramer ve metinler bulmak mümkündür.
Sartre Jean-Paul (1905-1980):
Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak Paris'te doğmuştur. Burjuva ve Hıristiyan bir aileye mensup olma duygusundan kurtulmak için erken yaşlarda çaba sarf etmiştir. Eserlerinde mutlak hürriyetin savunuculuğunu yapmıştır. Ateizmin propagandasına çok yer verdi. Düşüncede, Allah fikri olmadan yol alınmasını tercih etti. 1943'de temel eseri olan “L'etre et le neant” (varlık ve yokluk) yayınladı. Sartre’in Existentialismei 1950'lerde doruk noktaya ulaştı. Oysa “L'exis-tentialismest un humanisme” (existansiyalizm bir Hümanizmdir) isimli eseri 1946'da yayınlanmıştı. İnandığı prensipleri gazetelerde ve tiyatrolarda parayla yayınlamıştır. Bir müddet komünist partisine sempati duymuştur ve marksizmin zamanımızın vazgeçilmez felsefesi olduğunu ilân etmiştir. Fakat onun Marksizmi, daha çok kendi fikirlerine bağımlıydı. Bunu “Critique de la vaison dialectique” (1960) de görmek mümkündür. 1963'de kaleme aldığı Les Mots (Kelimeler) isimli denemesinde otobiyografisini incelemiş ve bu eseriyle Nobel ödülüne lâyık görülmüştür. Hayatının sonuna kadar burjuvazi değerlere karşı mücadeleye devam etmiştir. Edebiyatın her alanında eser vermiştir. Savaş sonrası atmosfer, Sartre'a ait kelimelerin ses uyumu ile dolmuştur: Kaygı, bulantı, saçmalık, yokluk ve kötü inanç. Başlık olan tek kelime: Hürriyettir. Sartre bütün fikriyatını bu kelimenin etrafında geliştirmiştir. Bunun için “Hürriyetin varlığının kumaşını” oluşturduğunu söyler Sartre. Çünkü Sartre'a göre insanı, hürriyet tarif etmektedir.
Fakat Sartre'a göre bu hürriyet, sürekli tehlikede olmaktadır. Ona göre Allah, bu hürriyetin önünde başlıca engeldir. Bunun için Sartre'nin existansiyalizmi, Ateits, çizgide devam etmiştir. Fakat Sartre’in Ateist, existansiyalizmi on yıl gibi bir zaman diliminde tesirini kaybetmiştir. Bugün, Sartre çizgisinde bir felsefi ekolün varlığından söz etmek oldukça zordur. Ülkemizde Sartre’in ateizmi üzerinde, kültür ve turizm bakanlığı tarafından yayınlanan Prof. Dr. Kenan Gürsoy'un “J.P. Sartre Ateizminin Doğurduğu Problemler”[22], isimli eseri bu konuda önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Sartre’in belli başlı eserleri:
1- L'etre et le Neant-Paris, 1943.
2- Les Mouches-Paris, 1943.
3- L'existentialisme est un humanisme, Paris-1946.
4- Situations, I, Paris-1947.
5- Le Diable et le Bon Dieu, Paris-1951.
6- Les Mots-Paris-1963.
7- Situations-IX, Paris, 1972.
Sarvâstivâdın:
Eski Budizm'de, Sarvastivadın ekolü, M.Ö. III. asrın ortalarına doğru Sthavira’nın bünyesinde doğmuştur. Sarvâstivâdinler, II. Budist Konsili olan Pâtaliputra konsiline bağlı olan Sthavirahlara karşıdırlar. Bunların isimleri Sanskritçe “Her şey vardır” anlamındaki “Sarva Anti” den gelmektedir. Burada söz konusu olan Dharmas'dır. Burada bu, dünyayı oluşturan müşahhas unsurları belirtmektedir. Böylece buradaki problem, yeniden doğuşlar devri daimi boyunca karmık sonuçlarla daimi benliğin (Anattâ) devamlılığını uzlaştırmaktır. Sthaviralara göre Dharmaslar ancak şimdi mevcutturlar. Gelecek dharmasların doğumu için kaybolmaktadırlar. Sarvâstivâdinler ise, dharmas'ların bozulmadığını, hem gelecekte hem de geçmişte var olduklarını kabul etmektedirler.
Sati:
Hinduizmde, kocasının cenaze töreninde yanan cesedi üzerine dul kalan karısının atılması olayına verilen addır. Bu bir nevi dul kadının intihan sayılmaktadır. Bu adetin çok yaygın olduğu söylenemez. Uygulamalarda, çoğu zaman ölüm olayı meydana gelmez. Bu âdet genelde 1825 yılma kadar devam etmiştir. İngilizlerin işgaliyle birlikte bu âdet yasaklanmıştır. Ancak, bazı geri bölgelerde yer yer uygulandığı görülmektedir. Sanskrit dilinde sati, “iffetli eş” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda sati, Hinduizmde Tanrıçanın adıdır. Sati geleneği, ölen erkeğin öbür dünyada yalnız kalmaması ve karışma ihtiyaç duymaması inancına dayanmaktadır. Bu geleneği yerine getiren kadınlar için Sati taşları dikilmiştir. Bu taşlardan en eskisi M.S. 510 tarihini taşımaktadır.
M.Ö. I. yüzyılda yaşamış olan Yunanlı Diodoros Sikeliotes M.Ö. IV. yüzyılda Pencab'da Sati âdetinden söz etmektedir. Yine bazı kaynaklar, 1680-1880 yıllan arasında Brahmanlar arasında Sati uygulamasının çok yaygın olduğundan bahsetmektedir.
Hind kültüründeki Sati uygulamasının aslında isteğe bağlı olarak yapılmasına rağmen, dul kadınların Sati işlemine zorla tabi tutulduğunu görüyoruz. Hindistan'ın Türkler tarafından işgalinden sonra Sati işlemi yas aklanmışsa da tamamen kaldırılamamıştır.
Satyagraha:
“Hakikat gücü” veya “hakikate adama” anlamlarına gelen Hindce bir kelimedir. Mahatma Gandhi'nin felsefesini belirten bir akım olarak XX. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Mücadelenin Ahimsa yani şiddet kullanmadan yapılmasıdır, yani, şiddet kullanmadan gerçekleştirilen bir direniş hareketidir. Şüphesiz Satyagraha hareketi bir İhtiyaçtan doğmuştur. Hint halkının, İngiliz Emperyalizmine karşı savaş felsefesi olan Satyagraha, Gandhi'nin başlattığı direniş hareketinin kullandığı bir mücadele tekniğidir. Bu felsefeye göre, Satyagrafi (Bu felsefeyi tatbik eden kişi) hakikati barış ve sevgi dolu bir ruhla bulup, zihnini şiddetten arındırma işlemi yapmaktadır. Bu yolla mutlaka hakikata ulaşılır ve yanlışa boyun eğmekten uzaklaşılır. Satyagrafi, kötüyle karşı karşıya geldiğinde şiddete başvurmamalıdır. Çünkü şiddet, insanın doğru algılamasına mani olmaktadır. Satyagrafi, açıkça ne yapacağını belli eder. Sinsilik ve gizlilikten uzaktır. Satyag-Raha, yalnız pasif hareketlerle sınırlı değildir. Aynı felsefe içinde siyasal ve ekonomik davranışlar da içermektedir. Bunun için bu felsefenin hedefi, düşmanını değiştirmektir. Sonuç, onun için başarılı veya başarısız olarak değil; yeni bir durum olarak değerlendirilir. Gandhi, Satyagraha felsefesini geliştirirken, Yahudi-Hıristiyan kutsal metinlerinden ve Hind kutsallığının önemli bir unsuru olan “Bhagavadgita” dan yararlanmıştır. Hindistan'da ilk Satyag-raha hareketi 1917 yılında Çampa-Ran'da ortaya konulmuştur. Oruç tutma, dükkan kapatma, mal satmama gibi yöntemler Satyagraha felsefesinin en önemli eylemleridir.
Saul:
İsrailoğulları tarihinin ilk kralı olarak kabul edilen Saul, (M.Ö. XI. yüzyıl) hakkında Eski Ahidin Ketubim bölümünde bilgi verilmektedir. I. Samuel'de bildirildiğine göre o, hem hâkim hem de kral olarak takdim edilmektedir. Krallığı döneminde Filistin'i yabancı ve yerli düşmanlara karşı korumuştur. I. Samuel kitabının verdiği tarihi bilgilere göre, Benyaminî bir aileden gelen bir kişinin oğluydu. Adı da Saul'du, cesur ve yiğitti. Aynı zamanda çok güzeldi ve kavmin en uzun boylusu idi. Allah adamı Samuel, Saul'u takdis etmişti. Çünkü Rab, Samuel'e bunu önceden haber vermişti. Rabbin emri üzerine Samuel Saul'e “kendi mirası üzerine reis olarak Rab seni meshetti” dedi. Samuel, Saul'a üzerinde birtakım değişikliklerin olacağını, peygamberlerle peygamberlik yapacağını bildirmişti. Saul, İsrail halkının düşmanlarından çektiklerini görmüştü. Halk ağlıyordu. Halk arkasına toplanmaya başlamıştı. Her tarafa haberler gönderdi. Kavm korkmuştu. İsrailoğullarından üç yüz bin kişi, Yahuda'dan otuz bin kişi toplanmıştı. Saul toplanan halkı üç bölüğe ayırmıştı. İsrail’in düşmanı Amoniler vurmuşlardı. Amoniler, dağılmışlardı. Saul'un gösterdiği bu zaferden sonra kavm, Gilgala'da toplanıp, Saul'u Rabbin önünde kral seçmişlerdi. [23]Saul'un krallığı İsrail'de bayram sevinci yapmıştı. Saul kral olduğu zaman kırk yaşındaydı, iki yıl krallık yaptıktan sonra Saul, İsrail'den üç bin kişi seçmişti. Bunlardan iki bin kişi Mikmuş'ta ve Beyt-el dağında Saul'un yanındaydı. Bin kişi de Benyamin Gebâsında Yonatan'ın yanındaydı. Yonatan Gebeasındaki, İsrail’in amansız düşmanı olan Filistinlileri vurmuştu. Saul bunu, bütün İsrail'e duyurmuştu. Ancak Saul'un krallığı ebedî olmayacaktı. Çünkü Rabbin inayetini dilememişti. [24]Daha sonra oğlu Yonatanın desteği de yine İsraile önemli zaferler kazandırmıştı. Samuel’in onayı ile kral seçilen Saul'un krallığının gerilemesinde, Samuel' den Saul'un uzaklaşmasının çok önemli rolü olduğu I. Samuel'de anlatılmaktadır. Samuel ve Saul'un arasının açılmasının sebebi, Saul'un dinî konulardaki gevşekliğidir. Bunun için Allah adamı olan Samuel, Saul'den manevi desteğini çekmiştir. Saul'un askeri yönden en önemli destekçisi Davuddu. Davud'un çaldığı müzikle Saul'un teskin olduğu I. Samuel'de anlatılmaktadır. Ancak bazı bölümlerde Saul'un, Davud'un askeri başarısını kıskandığından bahsedilmektedir. Bunun için, Davud’u öldürme planları yapmış, ancak başarılı olamadı. Davud Filistinlilerin içine kaçmıştı. Yizrael vadisinde Filistinlilere yenilen Saul, oğullarıyla birlikte öldürülmüştür. Daha sonra yerine Davud kral olmuştur.
Savunma (Apologétique):
Hasımlarının itirazlarına ve hücumlarına karşı bir din vakıası içinde bir düşünceyi, bir dogmayı, savunmaya (Bu Apologetiğin negatif yönüdür), veya dogmanın inandırıcılığını ortaya koymaya (bu da Apologetiğin müsbet yönüdür) Apologetik adı verilir. Apologetik isbat, doğrudan doğruya bir dogmanın muhtevasına dayanmaz. Bu konuda derinleşme işi teolojiye aittir. Apolojetik, bu dogmayı doğrulayan şehadetleri ve ne kadar esrarengiz olursa olsun bu ifade edilen gerçeklerin akim kanunları ile çatışmamasını dikkate alır. Hatta çok defa daha da uzaklara giderek böyle bir dinî hakikatin, insan ruhunun derinliklerindeki isteklere uygun geldiğini gösterir veya bununla da iktifa etmeyerek bazı sezgileri ortaya koyar. Apolojetik, imanın, hiçbir zaman saçmalığa sahip olmadığım, bil'akis onun sağlam nedenlere dayandığını göstererek aklı, imana açılmaya hazırlar. Fakat o, iman veremez. İman, sadece Allah'ın bir lütfudur.
Kilisenin ilk asırlarında pagan dünyaya karşı savaşa girişen bazı kilise babaları veya Hıristiyan yazarlar Apolojist (Apologiste=savunucu) ismini almışlardır. Bunlar, II. ve III. asırda yaşamış olan Justin, Tatien, Athenogore, Minucius Felix, Tertulien'dir.
Scheler Max (1874-1928):
Münihde Yahudi bir aileden doğmuştur. Max Scheler, önce Protestanlıktan daha sonra Katoliklik'ten etkilenmiştir. 1922'de Katoliklik'ten ayrılmıştır. Akademik hayata atılmış ve Münih üniversitelerinde privatdoçent olarak çalışmış, daha sonrada 1919 yılında Cologne üniversitesine profesör olmuştur. Öldüğü esnada Frankfort üniversitesinde “Sosyal Felsefe” profesörü olarak çalışmaktaydı. Berne'de 1954 yılından beri yayınlanmakta olan 13 ciltlik Gesamemmelt Werke isimli eserini eşi Maria Scheler yayın hayatına hazırlamıştır.
Düşüncesinin gelişiminde üç dönem önem arz etmektedir:
Birincisi: Çıraklık dönemi; Bu dönemde takip edilen bir üstad vardır. Bu, Rudolf Eucken ve onun spiritüalizmidir. Bilimsel pozitivizm ve Kantizm gibi savaşacak hasımları vardır. Onun yapması gereken işi olarak gördüğü iyi bir felsefi metod da sosyoloji ve psikolojiyi uzlaştırmaktır. Bu dönemde içgüdülerle zihin güçleri arasında bir uçurum açılmıştır. Bunun için spiritüel değerlerle ahlâki değerler arasındaki düzeni yeniden kurmak gerekir.
İkincisi: Bu dönem çift keşifle çınlamaktadır. Bu da, Fenomenoloji ve Katolisizmdir. Fenomenoloji Husserl tarafından Geottingue'de 1905 yılından beri geliştirilmektedir. Husserl, bilginin obje ve sujesi arasındaki parçaları birleştirmeyi hedefleyen “İradî Bilinç” mefhumunu önermektedir. Bu mefhum ayrıca, “Transandantal bir Redüksiyon” metodu ihtiva etmektedir. Bu Sujeyi ön yargılardan, objeyi de form değişikliklerinden, saf bir karşılaşma amacıyla soyutlamaya yönelmiştir. Husserl Fenomenoloji s inin tasvirleri ve düşünceleri Scheler'i heyecanlandırmıştır. Böylece Scheler, bu düşünce vasıtalarını dinî ve ahlâkî vicdanın heyecanlarına uygulamaya karar vermiştir. 1906'daki katolikliğe girişi imanın düzenlediği ebedî hakikatler düzenini inceleme ateşliliğini yenilemiştir.
İşte Scheler’in belli
başlı eserleri böylece ortaya çıkmıştır. Bu eserlerden biri, “Nature et Forme
de
Üçüncüsü:
Burada sarhoşluğu geçmiş bir yazar görünmektedir. Mutlu coşku, sönmüştür.
Eros, Agape'ye dönüşmüştür. “Les Formes du Savoir et de
Scheler’in düşüncesi; insan derinliklerini ve imanın derinliklerini harekete geçirmektedir. 1953'te bugünkü papa (II. Jean-Paul) Karol Vojtyla, doktora tezini” Max Scheler üzerinde yapmıştır; Le Systeme Phenomenolojique de Max Scheler Peut-il etre employe comme instrument d'elaboration de l'ethique chretienne?
Schieımachbr Friedrich (1768-1834):
1768'de Breslau'da
doğdu. Babası Reform kilisesine bağlı, annesi ise Kalvinist bir ailenin çocuğu
idi. Orta öğretimden sonra papazlık eğitimi almak üzere Freres Moraues
tarikatının okuluna devanı etmiştir. Bu ortam, Friedrich Scheleimarcher'yi
dindar hale getirmiştir. 1787'de Halle üniversitesine girmiş, orada felsefe ve
ilahiyat tahsili yapmıştır. On yıla yakın vaizlik, ardından rahiplik yaptıktan
sonra, muhtelif konularda uzmanlaşmıştır. 1796'dan itibaren Schlegel ve romantizm
ile temas kurmuştur. Schleiermacher önce 1799'da “Discours sur
Discours'da, dinî duygunun ve sezginin üstüne oturtuyor ve dîni “sonsuzun tadı ve anlamı” olarak tarif ediyor. Dinin bütün doğmalardan bağımsız olduğunu söylemektedir.
Daha sonra,
Schimidt. P. Wılhelm (1868-1954):
Alman antropologu ve
Katolik rahibi olan W. Schimidt Dortmund-Horde'de bir fabrika işçisinin oğlu
olarak
1883'de Steyl'de
(hollanda) misyoner okuluna girdi.
Burada Verbi Divini görevi yaptı. Verbi Divini 1875'te kuruldu. İkinci
olarak Felsefe ve İlahiyat öğrenimi yaptı. 1892'de papaz olarak atandı.
1893'ten 1895'e kadar Berlin
Üniversitesinde Semitik dillerini
araştırdı. 1895'te Mödling Sant Gabrielinde ilahiyat alanında yardımcı
doçent oldu. Misyonerlerin değişik soru ve problemleri, özellikle (Yeni
Gine'den) Schmidt'i Linguistİk, Etnolojik ve din çalışmalarına itti. 1906'da
Antropos'u kurdu. Sonra uluslar arası Etnoloji ve Linguistİk dergisini
çıkardı. 1931'd' Modlige'de Antropos Enstitüsünü kurdu. Bu Enstitüde 1952'ye
kadar enstitünün müdürlüğünü yaptı. 1962'den beri Enstitü Bonn yakınlarında
Saint Agustin'de bulunuyor. 1921'de Viyana Üniversitesinde profesör oldu.
Roma'da etnoloji misyon Müzesinin donatımıyla ilgilendi (II. Pius denetiminde)
1927-1939 arası bu müzenin müdürlüğünü yaptı. Mart 1938 Avusturya'nın
ilhakından sonra İsviçre'de Antropos Enstitüsüne yeniden getirildi. Fribourg
Üniversitesinde profosör oldu (1939-1951).
Schmidt, Iinguistik çalışmalarına Yeni Gine ana dillerini inceleyerek başladı. Fakat araştırmalarına tüm Okyanusyayı dahil etti. O, Austronesian (daha önce Malaya Polenazyası olarak bilinen) dillerinin bazı Güney doğu Asya topraklarındaki bazı dil gruplarıyla ilişkili olduğunu gösterdi. O, Güney doğu dillerini Austroasitic dilleri olarak tasnif etti. Onun çalışması Die Mon -kmer-Völker: İlin Bindeglied zwisehen Völkerrn Zentralasiens und Austroneisens (The Mon-Khmer Peoples: A Link between Peoples in Central Asia and Austronesia: 1906) (Mon Kmer toplulukları Orta Asya İndenosya Okyanus toplulukları arasındaki bağıntı 1906). Bu kitabın özel bir önemi vardır. Onun ilgisi gittikçe kültürel antropoloji alanına kaymaktaydı. 1910'da Pigme toplulukları hakkında kitap yayınlamıştır. Die Stellung der Pygmdenvölker in der Entwicklungsgeschichte Menschen (İnsanlığın tarihi gelişiminde Peygamberlerin yeri). 1924 yılında Völker und Kulturen (Halklar ve Kültürler) yayınlandı. Bunu Wilhelm Kopersl'e yazdı. İkinci eseri, kültür çevreleri sistemine dayalı kültür oldu. Bu yöndeki ilgisi antropo-coğrafyaci Friedrich Ratzel ve Etnelog Leo Frobenüs ve Fritz Graebner'den gelmekteydi (Bk. Kulturkreislehre ve Frobenius ve Graebner biyografisi). Schmidt’in sistemine göre, Amerika buzul bölgesinde ve Güney-doğu Avustralya'da bulunan Huntergatherers (Avcı-Tolayıcılar) gibi Pygme ve Pygmoidsler de dünyanın en eski kültürüdür. Bu Urkültürden (İlk kültür), birbirinden bağımsız olarak üç ana temel kültür meydana gelmiştir:
1- Bitkilerin yetiştirilmesine dayalı
2- Erkekler tarafından kontrol edilen ve beraberinde totemizm olan “yüksek avlanma kültürü”
3- Göçebe hayvan tarımına dayalı patrikci pastoral (ya da eskiye dönük) kültür. Schimidt tarafından meydana getirilen bu üç temel kültür halkalarının her biri ona göre, bir kereye mahsus olmak üzere verilen bir coğrafi alanda canlanmış ve daha sonra göçle diğer yerlere yayılmıştır. Kültürün ekonomik temellerindeki değinilmeyen değişiklikler de toplum ve din üzerine etki etmiştir. Schmidt’in Die Sprachfamilien und Sprchenkreise der Erde [25] çalışmasında etnolojik dil sentezine değinilmiştir. Viyana prehistoryacı Oswad Menghin kendisinin Weltgeschicte der Steinzeit [26] adlı eserinde, kendi çapında prehistorik ve etnolojik kültürlerin karşılaştırılması teşebbüsünde bulundu. Daha sonra Schmidt, Handbuch der Methode der kulturhistorisehen Ethnologie 1937 (Etnolojinin tarih kültür metodu) kitabında Graebner, tarihi kültür metodu üzerine Özenle araştırma yapmış ve aynı zamanda kendi düşüncelerini düzgün sistematik bir formda organize çalışması gerçekleştirmiştir.
Kültürlerin gelişimi ile ilgili bakış açısına göre Schmidt, doğa bilimlerinin etkisinde kalan evrimci görüş yerine tarihsel temellere dayalı sistemi yerleştirmek istemiştir. Ne yazık ki Schmidt’in kritiklerinden anlaşıldığı kadarıyla, bu yeni yaklaşım seçimi, çok fazla katı ve şematikti. Her ne kadar onun ortaya koyduğu kültürel formlar, tarihsel realiteler olarak sayılmasa da yine de klasifikasyon için araç olarak değerliydiler. Onun, önemsiz denip reddedilemeyecek olan öncü çalışmaları araştırmada bir basamağı temsil etmektedir. Dönemindekiler tarafından onun sisteminin detaylarına getirilen eleştirilere rağmen, büyük çoğunluk onun okur-yazar olmayan kültürlerin bile tarihsel gelişim gösterdiği şeklindeki anlayışını onaylamıştır.
1900'lerden hemen sonra Schmidt’in araştırmalarının esas konusu, dinin gelişiminin açıklanması olmaya başlamıştır. Onun bu konuya ilgisi kesin olarak AndreW Lang'la başlamıştır. 1898 yılında “The Making of Religion” adlı kitabında, Lang E.B. Taylor'un, animizmin bütün dinlerin orijini olduğuna dair then-influential teorisini yalanlamıştır. Lang, Avustralya aborjileri ve diğer çok basit topluluklarda bir Tanrıya inancın açık varlığını göstermiştir. Schmidt, kendi çalışmalarına dayanarak 1908'den 1910 yılma kadar Antropos dergisinde “L'origine de l'idee de Dieu” genel başlığı altında bir dizi makale yayınladı. Bu makalelerde, Schmidt, dinin orijini ile ilgili olan var olan teorilere karşı çıktı ve Güney Doğu Avustralya’daki mevcut materyali iyice tetkik etti. Bu çalışmanın Almanca orjinali 1912 yılında “Der Ursprung Der Gottesidee” [27]'ın birinci cildi olarak tashih edilmiş halde yayınlandı. Bu çalışmanın ikinci ciltten altıncı cilde kadar olan kısmı “ilkel toplulukların” dinleriyle ilgilidir. [28]Yedinci ciltten on ikinci cilde kadar Afrika ve Asya göçebelerini ele almaktadır. Schmidt, Der Ursprung der Gottesideé'de aşağıdaki sonuçlara varmıştır: O, öncelikle monoteizmin, kendisi tarafından incelenen hâlâ mevcut olan huntergatherers (avcı-toplayıcı) topluluklarının dini olduğunu kaydetmiştir. Onların Tanrısı, dünyayı yaratan, onların ahlaki değerlerine yarışır ve büyük bir saygıyla tapılır. İkinci olarak, madem bu topluluklar bize, insan kültürünün elde edilebilen en eski formunu göstermektedir, öyle ise moneteizm, insanlığın en eski dinidir. Üçüncü olarak ifade etmektedir ki, madem bu insanların dinleri, özellikle de Tanrıyı tasvirleri, pek çok ortak karakteristik noktalar göstermektedir o halde onların tek bir tarihi orjini bulunduğunu kabul etmek gerekir. Dördüncü olarak, Schmidt tahmin etmektedir ki, ilkel topluluklar tarafından betimlenen Tanrının imajı öylesine yücedir ki, bu insan tecrübelerinden elde edilmiş olamaz ve bu nedenle kökenleri ilahi ilk vahye dayandırılmalıdır. Son olarak o, daha sonraki gelişmeleri boyunca dış kültürdeki ilerlemelerin pek çok kişi tarafından ele alındığını ve şimdiye kadar çöküşlerin genellikle din ve ahlaki değerlerde meydana geldiğini bir gerçek olarak kabul etmektedir. Schmidt'e göre, orijinal Tanrı inancı, göçebe toplulukların semavi bir Tanrıya mükemmel saf bir bağlılıkla inanmalarıyla muhafaza edilmiştir. Diğer kültürlerde bu fikir temelini kaybetmiştir. Güneşe tapma ve büyücülük totemistik kültürlerde yaygınlaşmış ve ana erkil tarım kültürleri, toprağa ve verimliliğe ibadet edenlere ay mitolojisine ve ölüme tapanlara yer açmıştır.
Schmidt’in birkaç argumentinden bazılarıydı onlar. Schmidt bir kişinin Moneteizmden konuşması için-Yüce varlıkla ilgili vasıflarının ötesine geçmesi gerektiğine inanıyordu. Raffaele Pettazoni'ye göre Monetiezm, Politeizm’in yerleşmesine karşın reformist din akımcılarının bunlara karşı verdikleri mücadeleden sonra ortaya konmuştur. Schmidt’in bir Tanrıya inanma düşüncesi skolastik teolojik Allah düşüncesine uymaktadır. Bunu var oluşu açıklamak için zorlandığı zaman görebilmiştir. Schmidt üstelik genellikle ilkel toplulukların dinleriyle ilgili, önemsiz diye nitelendirilen detayları, daha sonraki kültürlerin dejenerasyonuna ya da etkilerine kadar araştırdı. Ancak, bu doğrultudaki tartışmalar, onun kültür halkaları sisteminin uluhiyetiyle birlikte çoğalıp azalmaktadır. Schmidt, dinlerin tarihsel sınırlarını atlamıştır. Felsefi ve teolojik ifadeler kullanmıştır.
Şöyle söylenebilir; Schmidt’in bir yüceliğe inanma kurumu, ilkel toplumlar arasında din tarifi alanında değerini korumuştur. Zira Schmidt’in öne sürdüğü tarihsel, felsefi ve ilahiyatla ilgili sonuçlara kesin bir gözle bakılmamıştır. Ancak Schmidt’in “yüce varlık” veya “yüce Tanrı” teorisi, temelsiz görüşler değildir. Nitekim Dinler tarihinde W. Schmidt’in “yüce Tanrı” veya “Gök Tanrı” Teorileri, Urmonoteismus (ilkel monoteizm) kavramının dini terminolojiye girmesini sağlamıştır. Schmidt’in verdiği hizmetin ve ön ayak olduğu araştırmanın, cahil toplumlar arasındaki tanrı inancı üzerine çok büyük bir dikkatle durulmuş olduğunu göstermektedir. Tanrı fikri sorusunun yanında, Diğer yandan Schmidt, diğer dini fenomenlerin açıklanmasında mesela özellikle kurban, mitoloji ve Şamanizm konularına büyük katkılarda bulunmuştur.
Seba:
Tarih kitapları, güneybatı Arabistan'da kurulan Seba devletinden bahsetmektedirler. Yahudi kutsal kitabında (eski Ahitte) Hz. Süleyman ile Seba kraliçesinin ilişkilerinden bahsedilmektedir. Ancak M.Ö. VIII. yüzyıldan MÖ. V. yüzyıla kadar olan Asur, Yunan ve Roma kaynaklan da Seba'dan bahsetmektedirler. Sami soyundan gelen Sebalıların Güney Arabistan'a ne zaman geldikleri bilinmemektedir.
Seba krallığının kurulduğu bölge baharat ve tarım ürünleri bakımından oldukça zengindi. Seba krallarının ve kraliçelerinin böylece ünü destanlaşmıştı. Seba krallarının ve kraliçelerinin ünü ve yaşadıkları lüks hayat Yahudi, Hıristiyan ve İslâm kültürlerine kadar girmiştir. Yahudi kutsal kitabı Tanah'da Seba ile ilgili geniş bilgi verilmiştir:
Kur'an-ı Kerim'de Hz. Süleyman ile Seba Melikesi olan Belkıs'ın arasında geçen olaylar nakledilmektedir. Kur'an-ı Kerim’in Nemi süresinde verilen bilgilere göre, Hûdhûd kuşunun, Sebe'den gerçek haber getirdiğinden ve oradaki lüks hayattan bahsettiğinden söz edilmektedir. Ayrıca Sebe halkının “Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerinden” haber verilmektedir. Bu haberi duyan Hz. Süleyman, Hüdhüd'e bir mektup vererek, onu Belkıs'a götürmesini söylemiştir. Böylece Nemi suresinde Hz. Süleymanla Belkıs'ın haberleşmeleri, hediyeleşmeleri ve Belkıs’ın tahtının getirilmesi gibi olağanüstü vak'alardan bahsedilmektedir.[29]
Sebt:
İbranice Şabat olarak söylenen bu kelime, ara vermek veya durmak anlamına gelmektedir. Yani pazardan başlayan çalışma ve iş hayatı, Yahudilikte Sebt günü yani cumartesi günü seçilmekte ve o gün Tanrı Yehova'ya tahsis edilmektedir. Sebt günü, Yahudiler için alelade bir tatil günü değildir. Sebt günü, cuma günü, gün batımından başlayarak, cumartesi akşam vaktine kadar devam etmektedir. Yahudi kutsal kitabı Tora, sebt gününe saygılı olunması için çok sert kurallar getirmiştir. Sebt gününde, Yahudiler için dünya ile ilgili bütün işlemler yasaktır.
Her Yahudi’nin kendini, Allah'a vermesi ve Allah işleriyle uğraşması gerekir. Yahudilerde haftalık ibadet günü olarak cumartesi günü seçilmiştir. Yahudiler, cuma günü güneş batımından itibaren, Tora okumaya ve ibadet yapmaya başlarlar. Sinagog, en canlı günü bugün yaşar. İnsanlar, Sinagoglara dua etmek için akın ederler. Sebt ibadeti, Sinagog'da, Tora'dan bir parça okumakla başlamaktadır. Bunu Nebiim'den bir parça takip eder. Mezmur'lar da okunan parçalar arasındadır. Sinagogda cumartesi günü en çok yapılan merasimlerden birisi, erkek çocukların buluğ çağı törenleridir. Buna Bar Mitzva töreni adı verilmektedir. Yahudi muhitlerde sebt günü merasimleri, cuma akşamından belli olmaya başlar. Cuma akşamı, evlerde şamdanlar yakılır, Tanrıya şükran duaları yapılır. Sebt günü sonunda, Sinagog'da Haudala törenleri yapılır. Bu tören, ışık ile karanlığın ayrıldığı bir törendir. Yani, kutsal olan günle, olmayan günler bu törenle ayrılır.
Çağdaş Yahudilikte Sebt kurallarına çok Önem verilmektedir. Ancak bir takım dinî akımların Sebt gününe karşı tavrı aynı değildir. Muhafazakar Yahudiler, Sebt gününden taviz vermezler. Bütün kuralların sert bir şekilde uygulanması taraftarıdırlar. Ancak reformist Yahudiler, Sebt günü kurallarının çağdışı olduğunu ileri sürerek, reddederler. Bunlar, Sebt ayinini pazar günü yapmayı tercih ederler. Yahudilerin kullandığı takvim, modern takvimden farklıdır: Bu dini takvime göre bazı cumartesileri çok anlamlıdır. Bu özel cumartesilerde Toradan, her zamankinden ayrı bölümler okunur. Bu dört özel Sebt için, ayrı birer Hattara vardır: Şekalim-Zahor-Parahahodeş. Ayrıca her biri, o gün okunan Hattara ile anılan üç Sebt günü daha vardır: Şabat Hazan-Sabat Nahamu-Şabat Şuva. Şabat Bereşit'te Tora hatmedilir ve yeniden başlanır.
Bugün İsrail'de Sebt gününe çok önem verilmektedir. Cumartesi günü tam bir dini tatil günüdür. Dünya ile ilgili işler askıya alınmıştır. Hatta o gün asansörler bile otomatiktir. Hiç kimse dünya işi diye düğmeye basmaz. Avrupa’da Yahudilerin büyük bir çoğunluğu cumartesi kurallarına uyarlar. Avrupa toplumu içinde entegre olmuş Yahudiler de vardır.
Sefaradlar (Sépharades):
İspanya ve Portekiz'den sürülen ve Akdeniz havzasına yerleşen Yahudilere verilen bir isimdir. Zaten Sefarad kelimesi İspanyol demektir. Bunlar Aşkenazlardan, dil ve birçok âdet yönünden ayrılmaktadır. Aşkenazlar ayinlerine liturjik şiirler ilave etmektedirler. Bugün İsrail'de yaşayan Yahudilerin birçoğu Sefâradimdir. Bunlara İslâm dünyası Yahudileri de denmektedir. 1492 yılında İspanya'dan göç ederek İtalya'ya, Balkanlara ve Osmanlı topraklarına yerleşen Sefarad Yahudileri, Osmanlı devletinin hoşgörülü politikası içinde çok rahat bir hayat sürmüşlerdir. İspanya'dan kovulup, Osmanlı devleti topraklarına sığınan Sefarad Yahudilerinin sayısının iki yüz bine ulaştığını kaynaklar yazmaktadır.
İspanya'dan gelen Yahudiler (Se'faradlar), yerleştikleri şehirlerde ticaret, doktorluk, tercümanlık gibi işlerle meşgul olmuşlardır. Özellikle Selanik, Edirne ve İstanbul, Sefarad Yahudilerinin en önemli şehirleri olmuştur. Sefarad Yahudilerinin diğer bir kolu da Kuzey Afrika yoluyla Filistin'e ulaşmıştır. Muhtemelen Yahudi edebiyatına bu kelime, XV. yüzyıldan sonra girmiş olmalıdır. Zaman içinde hızla çoğalan Sefarad Yahudi göçü, Osmanlı topraklarında yaşayan Romaniot, Aşkenaz ve Karay Yahudi cemaatlerini sayıca aşmıştır. Zaman içinde İstanbul Hahambaşılığı Sefarad Yahudilerinin eline geçmiştir. Sefarad Yahudileri, Osmanlı şehirlerine ciddi bir sosyal aktivite getirmişlerdir. Bunun için, XVI- ve XVIII. yüzyıllarda Osmanlı devletinde en önde gelen hahamlar, hukukçular en seçkin Yahudi doktor ve bilim adamları, çoğunlukla Sefarad kökenlidir. Bunlar, Osmanlı toplumunda üstün bir ekonomik pozisyon elde etmişlerdir. Sefarad Yahudilerinin konuştukları dil, Ladino adı verilen Yahudi-İspanyolcasıdır. Bu dilin hâlâ İstanbul'da yaşayan Yahudilerden bir kısmı tarafından muhafaza edildiğini söyleyebiliriz.
Sefarad Yahudileri, İstanbul'a geldikten sonra bir basım evi tesis etmişler ve İbranice yayınlar yapmaya başlamışlardır. İstanbul'da matbaanın öncülüğünü 1493 yılında İstanbul'a gelen Davİd ve Samuel Nahmias kardeşler yapmıştır. Bu matbaa 1494'de Rabbi Jacob ben Ashe of Toleda (1270-1340)'nun yazdığı, dini yasa olarak kabul edilen “The Four Columns” isimli kitabı basmıştır. Daha sonra birçok Yahudi kitabı yayınlanmıştır. Diğer yandan Sefarad Yahudileri, İspanyolca, Fransızca ve diğer Batı dillerini bildikleri için, Osmanlı devlet diplomasisinde çok etkili olmuşlardır. İstanbul yerli Yahudi cemaati olan Romaniotlar, İspanya kökenli Yahudileri çok iyi karşılamışlar ve onlar için çok para harcamışlardır. Ancak zamanla Sefarad cemaati ile Romaniot ve Aşkenaz cemaatleri arasında gerginlikler artmış ve iki cemaatin arası bazı nedenlerle bozulmuştur.
Romaniot kökenli hahambaşı olan Moşe Kapsali ve Eliyau Mizrahi'nin ölümünden sonra, Sefarad cemaati özerk bir yönetim arzu etmeye başlamıştır. Hatta Romaniot veya Aşkenaz kökenli bir Hahambaşı istemediklerini belirtmişler, aksi takdirde Rav akçesi vermeyeceklerini bildirmişlerdir. Çoğunlukta olan Sefarad Yahudileri, zamanla Hahambaşılığı ele geçirmişler ve bu durum, Aşkenaz ve Romaniot Yahudi cemaatleri kendilerine ayrı bir hahamı yönetici yapmaya kadar götürmüştür.
Görüldüğü gibi başlangıçta Romaniot veya Aşkenaz Yahudileri için tek bir Hahambaşı var iken daha sonra buna Sefarad Yahudileri de katılmış, ancak Sefarad Yahudilerinin ağır basması sonucu; Romaniot ve Aşkenaz Yahudileri, Sefarad hahambaşına sembolik olarak bağlı olmakla birlikte kendi cemaat başları tarafından idare edilmişlerdir. Bu durum, uzun süre devam etmiştir. Bugün İstanbul'daki Yahudilerin büyük bir bölümünü Sefarad Yahudi cemaatı oluşturmaktadır.
Sefer Ha-Bahir:
İbranice “Aydınlık kitabı” anlamına gelir. Kabalizm’in gelişmesinde etkili bir kaynak olmuştur. Sefer ha-Bahir, XII. yüzyılda Provence olarak kaleme alınmıştır. Sefer ha Bahir kitabının kaynağı ve konusu tartışmalıdır. Kim tarafından yazıldığından ziyade kitabın Doğu mistik Yahudi düşüncesinin kökenlerim taşıması bakımından önemlidir. Sefer ha-Bahir kitabı hem dil, hem de anlam bakımından zor anlaşılan bir kitaptır. Kitabın dili, İbranice ve Aramca karışımı bir lehçe ile yazılmıştır. Sefer ha Bahir kitabı, İbrani alfabesindeki harflerin mistik anlamlarını vermektedir. Bunun için Kabalizme çok ciddi şekilde simgeciliği sokmuştur. Yahudi bilgini Gerşom Gerhard Şöleni, Sefer ha-Bahir’in, Yahudi dinî düşüncesine yaptığı en büyük hizmetin, bu sembolizm olduğunu belirtmiştir. Yine kainatın yaratılışındaki sır, on Tanrısal türeyiş bu kitapta yer almaktadır. Bu esrar perdesi, Kabala'da Sefirot adıyla yaygınlaşmıştır.
Kabaiizm'de ruh göçü (gilgul) ve Tanrı'nın yaratıcı gücünün seyrini simgeleyen kozmik ağaç kavramını Sefer ha Bahir ortaya koymuştur. Kitabın son bölümünde Büyük Sır (Razza Rabba), bir ilk çağ metnine dayanmaktadır. Sefer ha Bahir kitabı entellektüel boyutta kabul görmektedir. Fakat bu kabul genel bir kabul değildir. Sefer ha Bahir kitabını reddedenler de görülmektedir.
Sefer Ha-Temuna:
Bu kitap İbrani alfabesinin mistik yorumlanmasından meydana getirilmiştir. Tora’nın görünmez bölümü olarak kabul edilmektedir. Sefer ha-Temuna kitabı, XIII. yüzyılda İspanya'da ortaya çıkmıştır. Yazarı belli değildir. Bu kitapta kozmik devirler (Şemitot) kavramı geliştirilmiştir. Anlayışa göre, Tora bu devirlerden herbirine karşılık gelen Tanrının sıfatına göre yorumlanmaktadır. “Sefer ha-Temuna” kitabında incelenen temel kavramlar, Kayra, Yargı Esirgeme kavramlarıdır. Buna göre Tora, güncelleşmektedir. Torayı göreli açıdan yorumlayan bu akım, XVII. yüzyılda Osmanlı Devletinde ortaya çıkan Sabataycılığın kök itibariyle “Sefer ha Temuna”daki fikirlerle çok yakın benzerlik içinde olduğunu düşünmektedir. Sefer Tora: İbranice “yasa kitabı” anlamına gelmektedir. Yahudiliğin ilk beş kitabına verilen isimdir. Bu kitaplara pentateq yani beş kitap da denmektedir. Bilindiği gibi Yahudi kutsal kitabı Tanah adı verilen üç bölümden oluşmaktadır. Tora, Ketubim ve Nebiim. Tora, tekvin, çıkış, levîliler, sayılar ve tesniye olmak üzere beş kitabı meydana getirmektedir.
Sefer Tora, Yahudilerce Hz. Musa'ya, Sina dağında Rab Yehova'nın verdiği kutsal yasadır. Allah kelamıdır. Tarih boyunca kutsallığını korumuştur. Doğu Yahudileri olan Sefarad'lar, Sefer Tora'yı ahşap veya demir dolaplarda saklamışlardır. Avrupa Yahudileri olan Aşkenaziler (Alman, Polonya Yahudileri) ise dinî motiflerle süslü bir bohçada muhafaza etmişlerdir. Sefaradlar, Torayı okumadan cemaata gösterirler, Aşkenazîler ise okunduktan sonra Torayı cemaata göstermektedirler.
Sefer Yetsira:
İbranicede “Yaratılış kitabı”dir. Daha çok büyü ve kozmolojiye dayanır. Yetsira kitabına göre Evren, İbrani alfbesindeki yirmi iki harf ile on kutsal sayıdan oluşmaktadır. Bunların tamamı, “Gizli hikmetin otuz iki yolu”nu göstermektedir. Yatsira kitabı miladi III-VI. yüzyıllarda yazıldığı için, “ottiyyot de Avraham Avinu” [30]biçiminde anılmaktadır. Kitabın temel felsefesini oluşturan “on sefıra” sonraki dönemlerde Yahudiliğin gelişmesini önemli ölçüde etkilemiştir. İlk dört sayı, evrendeki varlığın temeli olan öğeleri, yani “Tanrının Ruhu, hava, su, ateşi, ondan sonra gelen altı sayı da varlığın uzaydaki durumunu simgelemektedir. Sefirot ve İbrani alfabesinin harfleri, insan bedenindeki organlarla da benzer şekilde ilişkilendirilmiştir. Böylece, insan küçük evren olarak kabul edilmiştir.
Sefer Yetsira'dan, Avrupa'da ortaya çıkan Hasidizm oldukça etkilenmiştir. Diğer yandan Yetsira üzerinde birçok yorumlar yapılmıştır. En önemli yorumlar, Said bin Yusuf el-feyyumi ile Yitshak ben Şlomo Luria'nın (1534-1572) yaptıkları yorumlardır.
Sefer Ha-Zohar:
XIII. yüzyılda Kabalizmi besleyen temel kitaplardan birisidir. Kitabın büyük bir bölümü Aramcadır. Sefer ha Zohar kitabı, Yahudi dini düşüncesi için üçüncü önemli dini kaynak olarak kabul edilmektedir. Bunlardan birincisi Tora, ikincisi Talmud ve üçüncüsü de Zohar kitabıdır. Sefer ha-Zohar kitabı, birkaç bölümden meydana gelir. En önemli bölüm Zohar ismini taşıyan bölümdür. Bu bölümde Tora'nın metinleri Batıni şekilde yorumlanmıştır. Zohar kitabında, Tekvin - Çıkış - Levililer - Sayılar - Tesniye, Rut kitaplarının ve Neşideler Neşidesinin Batıni yorumları yapılmıştır.
Sefer ha-Zohar'da uzun nasihatler verilmektedir. Zohar kitabının kimin tarafından yazıldığı konusu da tartışılmıştır. Batıda bu alanda yapılan çalışmalar, Zohar'ın büyük bir bölümünün İspanyol Leon'lu Moşe ben Şem Tov tarafından yazıldığını ortaya koymuştur. Ancak Zohar metnine, çok eski Yahudi mistik düşünceleri de dahil edilmiştir. Bu kitapta, yaratılışın gizemi, yaratıcı tanrının on kutsal türeyişi gibi konular tartışılmaktadır. Yine Zohar'da, Kainat'taki iyi-kötü zıtlığı insan amellerinin değeri gibi konular işlenmektedir.
Kısaca Sefer ha-Zohar, Yahudi dini düşüncesine çok büyük katkılar sağlayan ve Yahudi mistizminin teşekkülünü sağlayan çok önemli bir kitaptır.
Sefirot:
Sefer Yetsira'da, Allahın dünyayı, Hikmetin otuz iki esrarlı yoluna göre yarattığından bahsedilir. Yaratılışın anlamında otuz iki defa Elohim ismi geçmektedir. İbrani alfabesinin yirmi iki harfi, yirmi iki yolu temsil etmektedir. Diğer on yol Sefirotları meydana getirir. On Sefirot, Bir’in on vechesidir. Bu bir beşeri idrakda kesret olarak görülmektedir. On Sefirot, birliğinin sembolü, İbrani ibadeti esnasında “elleri kaldırma” ile temsil edilmektedir, orada aynı bedenden ayrılmış olan parmaklar birleşmiş bulunmaktadır.
Sefirotlar şunlardır: Kether (Taç) -Hocmah (Hikmet) - Binah (Akıl) - Hased (inayet) veya Gedullah (Şefaat) - Din (yargılama) veya Geburah (Sertlik) -Tiphereth (güzellik) veya Rahamim (Bağışlayan) - Netsah (Basar) - Hod (zafer) -Yesod (Temel) veya Tsedek (adalet) -Malechouth (krallık). Sefirot terimi ilk defa sefer yetsira’nın ilk bölümünde geçmiştir. Burada “Sephiroth Belima” (sertlik) diye tercüme edilmiştir. Sefer Yetsira'ya göre, on parmak gibi, on Sefirot vardır. Bunlar, onsuz On'dur. Hay olan Tanrının nefesi, nefesler arasında nefes, soluk arasında su, su arasında ateş, yüksek, alçak, doğu, batı, sol ve sağ.
1- Sefirot: Hayy olan Allahın ruhudur. Tanısal hikmet, kelimeye (davar'a) uygundur.
2- Sefirot: Allah’ın ruhundan gelen nefesdir. O, kelimenin ve düşüncenin maddi işaretidir. Bu nefesin içine, alfabenin harfleri yerleştirilmiştir.
3- Sefirot: Su'dur. Havadan doğmuştur. Nefesten kelime tarafından yaratılmıştır.
4- Sefîrot: Ateştir, suyun ateşi veya suyun en elverişli kısmı. Rabb, Ateşin içine zafer tahtını koymuştur.
Diğer altı Sefiroth, dört temel noktayı ve iki kutbu göstermektedir.
Seltik Dini (Celtic Religion):
Selt halkları, Hin di-Avrupai gruptan çıkarak İ.Ö. II. bin yılda oluşumlarını tamamlamışlar ve Batı Avrupa’ya büyük ölçüde yayılmışlardır. Roma fetihleri döneminde, Büyük Britanya'ya, Hollanda'ya Rhenaniye, Gael'e İ.Ö. VI. yüzyılda yerleşmişlerdir. Bunların klan teşkilatları, din adamı kastları, dinleri hakkındaki bilgilerimizi Arkeolojiye borçluyuz. Latin yazarların tasvirleri, Gael (İrlanda), Galloisların ve nadiren Gaouloislıların epik rivayetleri bize Çeltik dini hakkında bilgi vermektedir. Onların bereket ve verimlilik dini, çoğu defa hayvan karakterli çok sayıda tanrıyı tebcil ediyordu. Bunlar, savaş tanrıçaları, kurban isteyen tanrılardı. Bu tanrılar, insan kurbanı istemekteydiler. Tanrı rızasına yönelik bu icraatlar, mevsimlik büyük bayramlar sırasında yapılmaktaydı. 1 Kasım'da Samain bayramı ve 1 Mayısta Beltane bayramı kutlanıyordu. Özellikle İrlanda'da tanınmış olan Tanrı Lug, ismini Lyon şehrine vermişti (Lug-Dunum). Bununla birlikte Gaulois özelliği, mahalli tanrıları ve Seltik Tanrılarının farklı yönlerini çoğaltmıştır. Su kaynakları, nehirler, ormanlar, göller, semavi cisimler, tabiat kuvvetleri, atmosferik olaylar gibi birçok hayvan da kutsal telakki edilmiştir. Genelde üç boynuzla tasvir e-dilen Boğa Tanrı, Ayı Tanrı, Yabandomuzu Tanrıçası, meraklı Epona, Ahır ve At Tanrıçaları özellikle Gaulois karakterlidirler. Roma fetihleri birçok Seltik Tanrısını, Greko Romen mitolojilerine uygun olan Tanrılarla, Antropomorfizme doğru meyli artırarak eritmek istemelerine rağmen Gallois karakterleri belirgindir. Böylece savaşın gaddar Tanrısı, Albiorix diye adlandırılan Teutates, Mars olmuştur. Refahın habercisi olan
Smertrios, muhtelif vechlerde Mercure Sucellus haline gelmiştir. Chthonien, ölüler Tanrısı Plüton idi. Melez karakteriyle o, aynı zamanda Tokmak Tanrısı veya emziricilerin koruyucu şefi Silvain idi. Seltlerin atası olan Dis Pater, Ana tanrıçalara nisbetle verimlilik Tanrısı idi. Ana Tanrıçalar, genelde üçlü gösterilmiştir: Vulcain, Taranis ve Jüpiter. Apollon veya Bacchus şifa verici tanrılardır. Genellikle yüksek yerlerde yarım daire veya devre şeklinde kült yerleri ve kemerli mabed izleri bulunmuştur. Çoğu defa Seltler, kültlerde megalitler kullanmışlardır. Çok sayıda kurban vazoları ve kazanlar, insan ve hayvan kurbanının önemini ispat etmektedir. İbadet erkanı, Druidler tarafından okunan ilahileri ve yakarışları İhtiva etmektedir. Druidisme, Roma müstevlilerine karşı Gaulois milliyetçiliğini kristalize etmiştir. Roma ve doğu kültlerinin tesiri, Galio-Romen veya greko-seltik bir senkretizme ulaşmıştır. Böylece özellikle Atıîs ve Cybele sır kültleri benimsenmiştir.
Hıristiyanlığın yayılması ile birlikte Seltik dini yavaş yavaş kaybolmuştur. Fakat o, uzun müddet folklorda ve efsanelerde yaşamıştır.
Sembol:
Yunanca Sumbolein kelimesi, toptan atmak ve birleştirmek anlamına gelmektedir. Semboi, iki ayrı varlık arasında bir tanıma alametidir. Bu iki varlıktan her biri bu alametin yarısına sahip bulunmaktadır. Diğer yarısına bakarak biri diğerini tanımaktadır. İşte bunun için Antikitede, bir takım pazarlar, ittifaklar, taahhütler, yeniden bulunan şeylerin anlaşmaları yapılıyordu. Böylece sembol, daha genel bir şekilde bir tanıma vasıtası olmuştur. Mesela, bilimsel semboller, inanç sembolleri, sosyal semboller gibi...
Fakat bu semboller, bir kanaattan çıkmaktadır... Bunlar, insanlar arasındaki müşterek anlaşma kararlarının işaretleridir. Bu işaretlere güçlü duygusal değerler atfedilebilir.
Tabiatı oldukça kompleks olan başka semboller de vardır Tabii semboller, dini, mistik, şiirsel ve sanatsal düşüncede çok büyük bir rol oynamaktadırlar. Dini bilgi vasıtası olarak tabii sembol, analojiden ayrılmaktadır. Sembol, bir işaretten daha çok şey ifade etmektedir. Hikmet, muhakemeden çok, sembolle ifade edilmektedir.
Dinî sembolizm, iki anlama gelen kelimelerle doludur. O, mecazda durabilir; o zaman, realiteyi resimde gelişmeye bırakabilir. Bazen de Anolojide durur. Analoji, onu aklileştirerek, realiteye bir takım insani boyutlar getirmektedir. Birinci durumda, her dini done, subjektifleşmiştir. İkinci de ise, objektifleşmiştir. Tümü içinde kavranmak şartıyla kutsalın en iyi taşıyıcısı semboldür. O, bütün Sakramentlerde bulunmaktadır: Vaftiz suyu, konfirmasyon yağı, evharistiya ekmeği, haç işareti, evlilik yüzüklerinin değişimi, hasta yağı gibi.
Semitik:
Tekvin’in 6 ve 9. bablarındaki rivayete göre Semite veya Semitik ismi, Nuh'un oğlu Şam'dan gelmektedir. Sam, soyundan gelen büyük bir topluluğun atasıdır. [31]Suriye-Arabistan çölünün uçsuz alanları Sami kavimlerin mekanı olmuştur. M.Ö. III. bin yılından itibaren Sami kavimleri verimli bölgelere sızmaya başlamışlardır. Akkad Sâmileri olarak adlandırılan diğer bir grup savaşla ülkeyi fethetmiştir. Sami kavimler ikiye ayrılmaktadır: Mezopotamya Sâmileri ve Batı Sâmileri olarak ikiye ayrılmaktadır.
Mezopotamya Sâmileri, Sümerlerin içinde erimişlerdir. Batı Sâmileri ise, Ebla tabletleriyle haklarında kısmen bilgi sahibi olunmaktadır. Tahminen III. bin yılda yaşadıkları tahmin edilmektedir. Batı Sâmileri, genelde Kitab-ı Mukaddes polemikleriyle tanınmaktadır. Ras Shamra tabletlerinde bunlar hakkında bilgi bulunmaktadır.
Eski Ahidin Tanrısı, Fenike'de EL kültünün, Mezopotamya'da da “kişisel Tanrı kültünün” hudutları içinde patrikler dininin nasıl yerleştiğini göstermektedir. İsrail dininin orijinalitesi, sadece Yahve kültünde bulunmaktadır. Çünkü Tanrı Yahve, ittifak Tanrısıdır. Hz. Musa'dan sonra gelen Peygamberler bütün enerjilerini Kenanlıların Baalleriyle ve Bereketi sembolize eden “Kutsal Fahişelik”le mücadeleye harcamışlardır. Yine de İsrail dininin birçok çizgisi Batı Sâmilerinin dinlerine çok yakındır.
M.Ö. XIV. yüzyılda yeni bir istilacı dalgası olarak Aramiler ortaya çıkmıştır. Bunlar Suriye'ye yerleşmişler ve orada krallıklarını kurmuşlardır. Asurlulardan etkilenmişler ve ancak dillerini korumuşlar ve Aramice devletin dili olmuştur. Bu dili Yahudiler de benimsemiştir. Daniel ve Esdras kitabının bir kısmı Aramice yazılmıştır. Hz. İbrahim, üç büyük dinin kabul ettiği Peygamber olarak semitik dünyadaki monoteist dinlerin birbirine bağımlılığını göstermektedir.
Sfenks:
Mısır ve Yunan kültürlerinde insan başlı hayvan gövdeli heykellere verilen isimdir. Ancak Sfenkslerin maddi ve manevi gücünün yüksek olduğuna inanılmaktadır. En eski Sfenksin Mısır'da M.Ö. 2550 yılına ait olan Sfenks olduğu kabul edilmektedir. Hatta kaynaklar bulunan Sfenksin, Firavuna ait bir heykel olduğunu söylemektedirler. Çünkü Mısır'da Firavun heykelleri, Sfenksler biçiminde yapılmıştır. Bu durumda başka bölgelerde Sfenksler görülse de, Mısır kültüründen yayılmıştır, çünkü Asya'daki Sfenksler kanatlı yapılmışlardır. Diğer bir farklılık M.S. XV. yüzyılda ortaya çıkan dişi Sfenks olayıdır. Dişi Sfenksler arka ayaküstüne oturmuş ve bir pençelerini havaya kaldırmış olarak çoğu zaman bir aslan, bir griffon ya da başka bir sfenksle bir arada bulundurulmuştur. Eski Yunanda görülen Sfenksler, M.Ö. 1600 yıllarının tarihini taşımaktadır. Geç Heladik Dönem Kuyu mezarlarından çıkan Sfenkslerin de kanatlı olduğu görülmüştür. Bu ortaklık, Sfenksin Yunanistan'a Asya'dan gelmiş olmasına bağlanmaktadır. Ancak Yunan Sfenkslerinde başta kep benzeri bir şey bulunuyordu. Bunun ne anlama geldiği hâlâ anlaşılabilmiş değildir.
Asya'da Sfenkslerin varlığı daha ciddi şekilde dikkat çekmektedir. Ancak Yunan sanatında M.Ö. VIII. yüzyılda Sfenks sanatı yeniden görülmüştür. Bu Sfenksler, tamamen Doğu Sfenkslerinin özelliğini taşıyordu. Genelde bu dönem, Sfenksleri dişiydi. Başlarında uzun peruklar bulunuyordu. Ayrıca san'at eserleri olarak Asya Sfenkslerinden daha sanatkarane yapılmışlardı. Vazolar, fildişi ve meta! eşya Sfenkslerle süsleniyordu. Sanat tarihine göre, Arkaik dönemin sonlarında, tapınaklarda Sfenkslerle süslenmeye başlanmıştır.
Shaker'ler:
Bunların kökeni İngiliz Quaker'lerine kadar gitmektedir. Yine de tarihleri oldukça dolambaçlıdır.
Shakerlerin bir mezhep
mi yoksa bir ekol mü olduğu hâlâ tartışma konusudur. Bu hareket kurucusu olan
Arın Lee'nin damgasmı taşımaktadır. O, evli bir kadındır ve hepsi ölü doğan
dört çocuk annesidir. Ann Lee, bir hakikata sahip olduğu iddiasıyla ortaya
çıkmıştır. Bu hakikat ona, toplumdan uzaklaştığı ve yalnızlığa gömüldüğü bir
anda gelmiştir. Onun dava ve ideal haline getirdiği Hakikat “Seksüel
İlişkilerin En Üst Seviyede Günah Olduğu Konusuydu.” Ona göre erkek ve kadın bekâr
kalmalıdır. Çünkü evrensel bekarlık, insan ırkının sona ermesiyle
sonuçlanırken, dünyanın da sonunun yakın olduğu gerçeği Ann Iee tarafından
hararetle vaaz ediliyordu. Böylece o ruhundaki etkili ve derin şekilde
yaşanmış olan kişisel tecrübeden evrenselliğe giden bir sistem kuracaktır. Derinlemesine
tattığı yoksun kalmış anne ümitsizliği onu, evrensel bir gerçeği kabule ve
itirafa götürmüştür. Öyle ki erkeklerin olduğu kadar kadınlarında, insan tabiatına
oldukça ters bir doktrini yaşamayı tercihe sürüklemesi ve tarihin en hareketli
ve tahripkâr İki asrı içinden bize dek gelebilmesi için Ann Lee'nin inancının
çok güçlü olması gerekirdi. Nitekim bu inanç
Shakerler, düzenli yaşamayı kendilerine prensip edinmişlerdir. Bunun için toplantı evlerinin, ürettikleri el sanatlarının ve yaptıkları samanlıkların birer estetik değeri vardı. Shaker hareketi, gittikçe maddeleşen dünyada ilerleme imkanı bulamadı. 1840'larda altı bin üyesi olan Shaker hareketinin 1874'lerde üye bulmakta sıkıntı çektikleri görülmektedir. Hâlâ Amerika'da bir grup olarak yaşayan Shaker'lerin belli sayıda üyeleri olduğu bilinmektedir.
Shakti Ve Shaktisme:
Shakti kelimesi, “enerji” anlamına gelmektedir. Bu doğrudan doğruya “Kutsal enerjiye” tatbik edilebilir. Tanrı Shiva, özünde tamamen spiritüeldir. Shiva, bu dünyadaki aksiyonunda shaktisini yaymaktadır. Dans eden bir Shiva statüsü, kutupsuzluğu ve Tanrının iki muhalif veçhesini ifade etmektedir. Shakti, kişileştiği zaman Tanrıça Shri veya Mahâdevi'nin dişi veçhesini almaktadır. Bu olmadan Tanrı, bu dünyada hareket edememektedir Böylece, Tanrı ile Tanrıça birbirinin dengi olmaktadır. Sonuç itibariyle, her İkisi de aynı ibadeti kabul etmektedir. Mü’minler, Tanrıçaya ibadeti ve kutsallığı tercih ederlerse (İshtâ devatâ) o zaman Shâkta diye isimlendirilirler ve özel ibadet biçimine sahip olurlar. Bunun tamamına Shaktisme adı verilir. Tanrının dişi veçheleri, burada dindarlığın konusu hâline gelmiştir.
Shaktisme, Tantrizme yakından bağlıdır. Tantrizm, şiddet vasıtaları ile insanın realisazyonunu önerir ve fertte Tanrısal Shakti'nin varlığını tanır. Bu durumda Shaktizm, Shivaizmin özel bir gelişme şeklidir. Shaktizm, Vişnuizmi etkilemiştir. Vişnu, Brahma vasıtasıyla dünyayı yaratmıştır. Vişnu'nun tecellisi olan Lakshmi'nin yaratıcı bir rolü yoktur. Böylece Vişnuizm, Shaktizmin tesirinden kurtulmuştur. Daha sonraki yıllarda Krişna’nın yanında, eşi Rukmini shakti olarak telakki edilerek tebcil edilmiştir.
Shankara:
Hindistan'ın en tanınmış düşünürlerinden biridir. VIII. yüzyılın sonunda yaşamıştır. Ölüm tarihi 838'dir. Birinci Ashramadan doğrudan dördüncü Ashramaya geçmiştir. Upanişadların, Bhagavad Gitarların ve Brahma -Sutraların yorumunda advaita diye isimlendirilen bir pozisyon elde etmiştir. Bu pozisyon mutlak ikilik olmayan bir durumdur. Çünkü bu durumda olan adam bir tek gerçek kabul etmektedir. O da Atman - Brahman'dır ve onun düşüncesinin gücü buradan gelmektedir. Bu düşünce ona herkesin tanıdığı bir otorite vermiştir. O, gelenekle akıl arasında bir denge kurmuştur. Böylece o, Hind kültürü ile akıl planında kabul edilebilen bir sentezi gerçekleştirmiştir. Onun doktrini mutlak monizm özelliği taşımaktadır. Yani, Brahman'dan başkası yoktur. Onun düşündeki her şey bir hayaldir.
Diğer yandan Hinduizm'de birçok konuda reform gerçekleştirmiştir. Kanlı kurban uygulamaları ile mücadele etmiş, Sannyasin olmak isteyen öğrenciler için manastırlar açmıştır.
XIX. yüzyıldaki reformatörlere etki etmiştir. Meselâ, Râmakrishna ve Vivekânanda bunlardandır. Shankara'ya göre dünya, bizim içindir. Fakat dünyanın varlıkları, fenomenler dünyasına aittir. Fenomenler dünyası geçicidir ve cevherden boştur. Buna rağmen Brahma, gerçektir ve saftır.
Shântideva:
Mahâyâna Budizminin meşhur şairlerinden biridir. VII. yüzyılda yaşamıştır. Bombay'ın kuzeyinde Suvâstra kralının oğludur. Dini hararetle, tahtı terk etmiştir. Birçok şiir yazmıştır. Bodhicaryâvatâra'nın yazandır.
Shıngon:
IX. yüzyılın başında Kûkai tarafından kurulan bir mezheptir. Shingon mezhebi, tamamen bâtını bir Budist doktrini öğretmektedir. [32]Bu öğreti, Çin doktrini tarafından yorumlanarak ortaya konmuştur. Zamanla kurucusunun pragmatizminden uzaklaşan Shingon mezhebi, XIII. yüzyıldan itibaren tamamen mezafizik bir doktrin yaymaya başlamıştır. Bu mezhep, Kûkai tarafından kurulduktan üç asır sonra, bir bölünmeye maruz kalmıştır. Bu bölünmenin de müsebbibi Kakuban olmuştur. Günümüzde hâlâ bu bölünme devam etmekte ve her grub, aşağı yukarı altı bin mabede sahip olmaktadır. Toplam olarak her iki grub, on iki milyon müntesibe sahiptir. 1786'da Juin (1718-1804), Shingonritsu adı ile yeni bir mezhep kurmuştur. Bu mezhep daha çok sert bir keşişlik disiplini istemektedir. Her iki mezhep de, doktrinlerde bir modernizasyona teşebbüs etmişlerdir. Okano Shogen (1881-1948) isimli bir shingon rahibi, bütün inananların doktrine girmelerini sağlayan Gedatsu Hoon Kanshakai iyi kurmuştur. 1936'da Ho Shingo ise Shinnyoen mezhebini kurmuştur. Bu mezhep, elit bir zümreye shingon batiniliğini öğretmeye yönelmiştir.
Shinran:
Japon rahibidir (1173-1262), Amidaiste mezhebinin kurucusudur. Önce, Hiei dağı tapınağına girmiştir. Daha sonra Kyöto'da Amidaizmi vaaz eden Hönen'e bağlanmıştır. Üstadının sürgününe kadar orada kalmıştır. Kanto'ya gitmiş ve orada evlenmiştir. O da Amidaizmi vaaza devam etmiştir. Talebeleri onun öğretisini “Temiz yeryüzünün gerçek mezhebi” diye adlandırmışlardır. [33]Talebelerinden biri olan Yuiembo, üstadının ve Honen’in sözlerini itizalleri kınayan bir el kitabında toplamıştır. [34]Bu kitap, mezhebin temel kitabıdır.
Shiva:
Vişnu'nun tersi olan Shiva Vedalarda görülmez. Shiva’nın ismini duymak için Upanişad'ları beklemek gerekecektir. Upanişadlar Shiva'yı, Hindu Teslisinin üç unsurundan biri olarak takdim etmektedir. Hindu teslisinin diğer iki unsuru, Brahma ve Vişnu'dur. Bu da Shiva kültünün daha önce olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Indus vadisinde Mohenjo-Daro'da M.Ö. II. bin yılının tarihini taşıyan mühürler bulunmuştur. Bu mühürlerde bir “Proto-Shiva” bulunmaktadır. Bir anlamda Shiva, Tanrının korkunç bir veçhesini temsil etmektedir. O, kafataslarından bir kolye ile süslenmiş ve üçlü bir yapı sergileyerek “ölü yakma” yerlerinde görünmektedir ve ondan kanlı kurban sunarak, yardım istenmektedir. Yine de o, büyük mutluluktur (Ananda). Çünkü ilahiyatçıların dediğine göre onun boynunda taşıdığı kafatasları, mensuplarını kurtarmak için engellediği şeytanlardır. Çünkü o, Shiva’nın mutlu tabiatını bilmektedir. Shiva’nın korkunç görünümü, Tanrının cenneti olan Kailâsa'nın kazanılmasını temin etmektedir. Çünkü o, orada eşi Pârvâti ile birlikte oturmaktadır. Diğer yandan Shiva, seksüel faaliyetin başında gelmektedir. Onun gözde hayvanı boğadır. Sembolik işareti ise sertleşmiş erkek uzvudur. [35]Hindistan'ın her yerindeki Shivaist mabedlerde, kırlarda, yolların kenarlarında, her boyda ve her şekilde dikilmiş taşlara rastlanılmaktadır. Bu da erkek uzvunun bir sembolü olarak yapılmaktadır (Sanskritçede linga=le Phallus). Yine linga ile birlikte kadın uzvu da (le yoni) görülmektedir. Bu daha çok seksüel aktiviteyi sembolize etmektedir. Bu durum birçok Şivaisti, Shilla'ya yönelttikleri kültte tantrik unsurlarla bütünleşmeye götürmüştür. Yine de Tanrı, Yoğa’nın patronu olarak kabul edilmiştir. Yoğa ise Mâhâ-Yogin (Büyük Kul) diye adlandırılmıştır. Bu demektir ki, seksüalite sadece spiritüel bir hedef için icra edilmelidir. Yoğa disiplini ile sâlik, seksüel faaliyeti aşmaktadır. Shiva’nın kozmik fonksiyonu, devr-i daimin tamamlandığında kainatın dağılmasına başkanlık etmesindedir. Zamanların sonunun ateşi, ona aittir. Birçok resimler, Shiva'yı dans ederek ve alevlerle oynarken göstermektedir. Şeytanı mağlup ettiği zaman da shiva dans etmişti:
Sharadda (Budizmde):
Shradda, Pâli dilinde Saddhâ olarak ifade edilmektedir. Bu da “iman” anlamına gelir. Bununla Budist, kendini Buddha'ya ve onun öğretilerine (Dharma) teslim etmektedir. Yine Budizm'de rahipler cemaat veya Sangha, Budistin güvenine ve saygısına lâyıktır. Çünkü onların varlık nedeni, sadece üyelerine Budist idealin gerçekleşmesinde elverişli hayat şartlarını sağlamak değil, aynı zamanda doktrinin açıklanmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Onların görevlerinden birisi de lâikler için ahlâki fazilet örneği vermektir. Budizmde imanın yeri ve önemi, ancak manevi tecrübe ile anlaşılabilir. Samyuttanikâya bu soruyu şöyle açıklamaktadır: “Ey rahipler! Kimin imanı var ve anitya doktrinine güveniyorsa o, imanda yürüyen olarak isimlendirilir. Yine ey rahipler, kime bu doktrin nüfuz etmiş ve ılımlı şekilde tasvip görmüşse, imanda yürüyen olarak adlandırılır. Bu doktrini gerçekten bilen “ırmağı geçmiş adam” olarak isimlendirilir. O, “aydınlanmaya yönelmiştir”.
Böylece Budizmin yoluna girmek için iman gereklidir. Öğretiye karşı saygılılık, bu yolda yürümeye izin vermektedir. Bunun sonucunda elde edilen manevi tecrübe doktrine daha derin nüfuzu kolaylaştırmaktadır. Doktrin iyi anlaşıldığı takdirde daha mükemmel manevi tecrübeye imkan vermekte ve böylece Budist yüksek hikmet derecesine girebilmektedir. Bu hikmet derecesi, Prajna'dır. Bu derece, eşyayı olduğu gibi göstermektedir. Böylece, elverişli olanla olmayanın arasını ayırma kabiliyetine ulaşmaktadır. Bu durumda Budist Mü’min, imanından, sezgiye geçer. Görüldüğü gibi, Budizmde iman önemli bir rol oynamaktadır. Ancak geçici bir değeri vardır.
Bütün bunlar, Budizmin tümü için geçerlidir. Bununla beraber Mahâyana müntesipleri için, imanın rolü daha büyüktür. Bu da bhakti sofuluğu içindir.
Shraddhâ (Hinduizmde):
Shraddhâ kelimesi Lâtince credo (iman-akide) kelimesine yakın bir kelimedir. Shraddha'tun özel anlamı “sunguların fazileti içinde iman veya güven”dir. Bu bir yandan Hind-İran dilleri içindeki kelimelerde yer almıştır, diğer yandan İtalya-Celtik dilleri içinde yer almıştır. Bunların arasında dinle, özellikle kült liturjusi ile kurbanla ilgili çok sayıda kelime bulunmaktadır.
Vedalar döneminde Hinduizm'de, dini erkanın tesiri içinde kurban icraatına, insanlar güven göstermişlerdir. Bunun için şöyle inanılmıştır: “Shraddâ'ya sahip olarak kurban takdim edilirse, yapılan kurban hiçbir zaman kayıp olmaz”. Fakat icraata güven, kurbanı takdim edene dönmektedir. Shraddhâ, herhalukârda kurban takdim edene zarurî imanı gerektirmektedir.
Bhakti'de Shraddhâ kelimesi güven ve iman anlamına gelmektedir. Burada iman, Krişna gibi seçilmiş kutsal olarak tayin edilmiş Rabbin mutluluğu içine konulmuştur. Bhagavad Gita'ya göre Shraddhâ, herkesin sahip olduğu kaliteye göre değişmektedir.
Yine, Gourunun ve talebesinin güven ilişkisi içinde Shraddhâ'dan bahsedilmektedir.
Ma'rifet yolunda Shraddhâ, her kurtuluş basamağında bir ön pozisyondur. Sonuç olarak dişi kelime olan Shraddhâ, daha çok Hindu cenaze merasimlerinin tamamlayıcısı olarak ve Brahmanlardan oluşan davetlilerin bulunduğu bir yemeği belirtmektedir.
Shruti:
İşitmek anlamına gelen Shru (çru) fiilinden türemiş bir kelimedir. Sankritçe shruti kelimesi “işitme” anlamına gelmektedir. Bu kelime, “işitme olayı” ve “işitilen” anlamlarına da gelmektedir. Hindu edebiyatında daha açık bir anlamı vardır. Bu da Veda'yı belirtmesidir. Buna Bhagavad-Gita'yı da ilave edebiliriz. Shruti, Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslâmiyetteki kutsal kitaplar gibi Hinduizm’in kutsal metinlerini göstermektedir. Shruti, Veda’nın şifahi olarak intikalini belirtir.
Shruti'nin değeri ebedî hakikat olan dharmadan gelmektedir. Onu işiten veya dinleyen Rishis'ler, onu tekrarla yetinmektedirler. Mimamsâ, Shruti'nin beşerî olmayan kökeni üzerinde israr ediyor ve kelime üzerinde bir teori geliştiriyor. Darshanaların en teisti olan Nyâya kişisel bir Rab tarafından doğrudan Hakikatin vahyinden bahsetmektedir.
Shudra:
Hindu toplumunda dördüncü kastı meydana getirmektedir. Bunlar, büyük destanlara (Mahâbharata, Râmayana) ve Purâna'ya girmişlerdir. Esmer renkleri, Rig-Veda'da Shudra kelimesinin geç zikredilmesi, üçlü sistemde ilave bir sosyal kast oldukları ve yerli halkı oluşturdukları şeklindeki teoriye hak vermektedir. Aryenler Hindistan'a girerek onları köleleştirmişlerdir. Bunların sosyal statüleri zamanla değişmiştir. Çünkü aralarından birçoğu “köylü” olmuşlardır.
Mahârâshtra'da Shudralar hakim sınıftır. Krallar ve imparatorlar bunlardan çıkmıştır.
Shûnyata:
Pâli dilinde Shûnyatâ, “boş ve boşluk” anlamına gelmektedir. Bu mefhum, müşterek Budist doktrinine aittir. Fakat Hinayâna ve Mahâyâna Budizminde farklı yorumlanmıştır. Eski Budizmde, bütün realiteler boştur, yani onlar, gayri müşahhas ve cevhersizdirler (Anattâ). Burada “Bir benlik boşluğu” söz konusudur. Mahâyâna Budizmi daha da uzağa giderek sadece -''kompoze olmuş gerçekler” değil; aynı zamanda “herşey” ve “dharma”da boştur. Başka bir tabirle çokluğu, elemanlardan ayıran ve bunları “gerçek” gören kişi, hayalin (mâya) mahkumudur. Çünkü gerçek, her türlü ikiliğin ötesindedir. Kavramlar çokluğundan kurtulunmazsa, o, olduğu gibi kavranıtamaz. Çünkü kavramlar çokluğunda kalan, sadece eşyanın geçici tezahürlerini ifade etmektedir. En yüksek hikmetin sezgisi ile gerçekler olduğu gibi kavranabilir. Böylece, boşluk doktrininin anlaşılmasına girilebilir. Bu boşluk doktrini, prajnâpâramitâsutra içinde açıklanmıştır. Bu doktrini çok uzaklara götüren Mahâyâna ekolü, orta-yol veya Madhyamaka ekolünü meydana getirmiştir.
Sır Dinleri:
Eski Yunanda ve Roma'da yaşayan dinlerdir. Bu kült önderlerine Hierophantes (kutsalı açığa vuran) denmiştir. Özellikle Roma'da, Hz. İsa'dan sonraki ilk üçyüzyıl içinde sır dinleri çok rağbet görmüştür. Bu dinlerin mensupları, toplu yemekle, danslarla ve özellikle ölümün ve dirilişin sembolik canlandırılması ile dikkat çekmektedirler. Eski Yunan'da sır dinleri önce Eleusis'te, Atina'da gelişen, Toprak ve Bereket Tanrıçası Demeter Kültü şeklinde kendini göstermiştir. Demeter kültü, şarkılar ve tiyatro eşliğinde efsaneleşmiştir. Sefahat alemi Tanrısı Dionysos şerefine düzenlenen şenliklerde Şaraplar içilmekte ve sevişilmektedir. Orpheus kültünde ise, daha çok bekaret, perhiz (et yememe) ve şarap içmeme dikkat çeker. Orpheus kültü, zahidane bir karakter taşımaktadır. Pythaçorasçılar, Orpheus kültünü benimsemişlerdir. Bu doğrultuda, öldükten sonraki inanç, matematik ve astronomi konularında sırlı inançlar geliştirmişlerdir. M.Ö. VI. yüzyılda yaşayan Yunan filozofu Platon, Yunan sır dinlerinden yararlanarak önemli düşünceler geliştirmiştir. Helenistik dönemdeki doğu kültürü ile karşılama, sır dinlerini zenginleştirmiştir. Yunan ve Mısır kültürlerinin karşılaşması da, Mısır'da, Mısır inancı üzerinde yeni sentezler meydana getirmiştir. Bunların sonunda, Roma'da Dionysos, Mısır'da İsis, Anadolu'da Kybele, İran'da Mitra çevresinde sır dinleri gelişmiştir.
Sihizm:
Sikh kelimesi, Sanskritçe shishya kelimesinin Penjabice aldığı şekildir. Bu kelime ise, talebe veya mürit anlamına gelmektedir. Sikhler Guru Nanak’ın talebeleridir. Bunların inançlarına Sihizm denmektedir. Guru Nanak 1469 yılında, Lahorun güney batısına 60 km. uzaklıkta olan bir köyde Kshatriya kabilesinde doğmuştur. Orada büyümüştür. Köyünde hem Hindularm hem de Müslümanların saygısını kazanmıştır. Evlendikten sonra, yirmi yedi yaşında vaaz turnesine başlamıştır. “Sessizler cemaatinin içinde iken üçüncü günden sonra ağzından şu sözler çıkmıştır: “Ne Hindu ne Müslüman vardır”. Onun vaazları onu, Hindistan'ın dört bir köşesine götürmüştür. Hatta Mekke'ye ve Bağdat'a kadar gitmiştir. Yirmi dört yıl boyunca yorulmadan seyahat etmiş ve eşitlik, aşk ve iman konularında mesajını duyurmuştur.
Ondan önce birtakım mistik mezhepler özellikle Bhaktas Hindular ve Müslüman Sûfiler iç tecrübe üzerinde durarak, bütün şekilciliği ve kuralcılığı reddetmişlerdir. Guru Nanak, bu temayülleri miras bırakmış ancak kendisi, hiçbir organizeli sisteme dahil olmamıştır. Kabirle ve onun edebî kompozisyonları ile karşılaştığı konusunda kesinlik yoktur. Guru Nanak, “AHahın Birliğini” sıkı bir monoteizm hududu içinde öğretmeye yönelmiştir. O, “yüce varlığı” sadece Bir diye adlandırıyordu O, ebedi idi, sonsuzdu, herşeye nüfuz edici idi. O, zamanla sınırlı değildi. O, bizatihi vardı. O, aşkın ve inayetin kaynağı idi. O hiçbir şeyle bedenleşmiş değildi. Hiçbir resim, Onu ihata edemezdi.
Yüce kurtuluşun hedefi mukti idi. Bunun tümeli, ise, kurtuluşu sağlayan sofuluktu. Mukti, Tanrının ismini zikre daimî olarak dalmakla elde edilir. Mukti, ego'dan ve ferdî bağlardan kurtulmaktan ibarettir. Böylece “doğuşlar” çarkından ölümden ve “yeniden doğuşlar”dan kurtulunmaktadır. Çünkü insanın köleleşmesinin sebebi önce, onun bencilliğidir (ego) veya İnsanı orijinal kaynağından ayıran benlik kaygısıdır. İnsanın köleleşmesi ise, insandaki Tanrısal kıvılcımı karartmakta ve kör etmektedir. Bencillik (haumai) aşılarak, Hakikata ulaşılır. Tanrı ile tam birliğe götüren yol budur. Bu ise İnsanın, nihâi hedefidir.
Guru Nanak, Hakikatin (Tanrı) anlaşılması üzerinde daha çok durmak için, dindarlığın dış şekillerini reddetmiştir. Hakikatin anlaşılması için Tanrı’nın yoğun aşkı olmalı ve ona tam teslimiyet teşekkül etmeli, Tanrının iradesine tam bir iman olmalıdır.
Guru Nanak, o zaman Hindistan'da dinlere hakim olan yayılma ruhundan uzak durarak, toplumdaki hataların ve kötülüklerin bilincinde olmuş ve onu tedavi etmek istemiştir. O, Allah’ın yaratığı olarak ve onun ışığına iştirak eden insanın, temelde iyi olduğunu düşünmektedir. Yine ona göre kötülük, insanın cehaletinden ve bencilliğinden gelmektedir. Sikhizmde bu dünya, bir gerçek olarak kabul edilmiştir. Çünkü dünya, bir tek Tanrının özel ikametgahıdır. Bu düşünce, insanın dünyada ikametine bir mevsukiyet karakteri vermektedir. Bunun için sikh imanı, insanın maddi mutluluğunu, birini diğerine bağlıyarak manevi kurtuluşu kadar önemli görmektedir. Guru Nanak, ahlâki gidişe çok önem vermektedir. Doğru gidiş, doğru düşünme kadar önemlidir. Bunun çin o, tevazu içindeki hizmeti, toplumun mutluluğunu ileriye götürme hedefi içinde mütalaa ediyor. Bunu hedef yapmak, başkaları ile paylaşmak, Guru Nanak’ın öğretisinin özünü teşkil etmektedir. Guru Nanak, Tanrı tarafından kendisine emanet edilen bir görevi tamamlamayı düşünmektedir. O, kendini ilahi vahyin bir elçisi olarak takdim etmiştir. Vaaz gezisinin sonunda, kendi kurduğu köy olan Kartapur'a yerleşmiştir. Etrafında bir cemaat oluşmuştur. Cemaat yemekhanesinde (Lazigar), bütün talebeler aynı yemeği hep birlikte yemektediler. Bu yemekte inanç ve kast ayırımı yapılmaz. Tevazu içinde hizmet, dinî ve sosyal hayatın yeniden inşasının metodik anahtarıdır. İşte tarihi sikhizmin ilk şekli böyledir.
Guru Nanak, kendisine bir halef seçmiştir. Onu kendisi ile eşit tutmuş, kendi ışığını emanet etmiş ve ona “Angad” ismini vermiştir. Yani onu kendi bedeninden bir uzuv oİarak görmüştür. Aynı usûl, onuncu Guruya kadar tekrar edilmiştir. Bu son Guru, Gubind Singh'dir. Böylece Sikhizm, farklı bedenler olmasına rağmen ruhta bir tek olan On Guru, kabul etmektedir. Maneviyatta eşit ve aynı vahyi paylaşan on Guru fenomeni, Sikhizme özgüdür.
İkinci Guru Angad (1504-1552), Amritsar'da Selefi Guru Nanak’ın sosyal aktivitesini ve öğretimini devam ettirmiştir. Guru Amar Dâs (1479-1574) 22 piskopostuk bir kilise yapısı tesis etmiştir. Ayrıca, Sikhierin toplantı günlerini tesbit etmiş, sosyal adaletsizlikle mücadele etmiştir. Diğer yandan doğum, evlenme ve ölüm törenleri için basit merasimler tesis etmiştir.
Guru Râm Dâs
(1534-1581), Amritsar'da bir merkez tesis etmiştir. Guru Arjun (1563-1606),
Amritsârda gölün ortasına bir mabed inşa ettirmiştir. Bu modern zamanların
Altın Tapınağıdır. Grantlı Sâhib, (kutsal kitap)
Guru Arjun, imparator Cihangir’in saltanatı döneminde ölmüştür. Onun oğlu Hargobind (1595-1644) yani altıncı Guru, âyinlerinde bir kılıç taşımaya başlamıştır. Bu kılıç onun için, zulmün ve adaletsizliğin yok edilmesi ve eşitliği sembolize ediyordu. Bununla beraber, savaşçı karakterine rağmen o, seleflerinden daha dindar ve daha sâde bir pozisyonu muhafaza etmiştir. Guru Har Râli (1630-1661), ve Guru Har Krishan (1656-1664) da aynı sadeliği korumuşlar ve İktidarlarında barışı muhafaza etmişlerdir. Dokuzuncu Guru Tegh Bahâdur (1621-1675) Delhi'de öldürülmüştür. Onun oğlu Guru Gobind Singh (1666-1708) “Tanrının Seçilmişleri” denen Khalsa ordusunu kurmuştur. Bunlar tam bir feragat içinde yaşamışlardır. Bunlara Singh (Aslan) ismi verilmiştir. Belirgin dış Özellikleri:
1- Kesilmemiş saçlar,
2- Saçlarda bir tarak,
3- Çelikten bir bilezik,
4- Kısa kilot,
5- Hançer.
Guru Gobind Singh, Kutsal
kitabı yerleştirmiştir. Gurular soyu, böylece sona ermiştir. Miras, Guru
Granth'a geçmiştir. Böylece o, Sikhler için daimi bir otorite olmuştur. Onun
varlığı cemaatin birliğinin bir garantisidir. Guru Nanak’ın Monoteist ve
ahlâki bir öğretisi ile başlayan Sikhizm hareketi, tedrici şekilde, çok özel
bir birlik haline gelmiştir. Guru Gubind Singh’in ölümünden yarım asır sonra
Sikhizm, politik bir güç haline gelmiştir. Bağımsız Sikh arazileri, Ranjet
Singh (1780-1839) ile Khâlsâ devletinde XIX. yüzyılda Penjab'da birleşmiştir.
Fakat İngilizlerle yapılan iki savaş,
Sikh hükümetinin sonunu getirmiştir. Singh Sabhâ'nın başlattığı
reformist bir akım, Sikh öğretisinin safiyetini ve özünü yeniden bulmaya
yönelmiştir. Ancak iki önemli unsur, Sikhleri zor durumda bırakmıştır: Birincisi,
Hıristiyanlaştırma, ikincisi, Batı tarzı eğitim. Singh Sabhâ'nın reformu
yine de Sikhizmi köküne kadar etkilemiştir. Böylece daha dinamik bir Sikhizm
ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan konu, Sikh kimliğinin ortaya çıkmış
olmasıdır. Çünkü bu reform hareketinde Sikhizmin ahlâki gücü ve hayatiyeti yeniden
keşfedilmiştir. Böylece Sikhler, modern gelişmelere açılmışlar ve aktif bir
e-ğitim ve edebiyat dönemine girmişlerdir. Sikhler, Hind toplumundaki ihtilâlci
hareketlere de katılmışlardır. Meselâ, Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesine
girmişler ve bu davaya büyük katkı sağlamışlardır. 1947'de Penjab'ın
bölünmesi Sikhleri ikiye ayırmış ve onlara sert bir darbe vurmuştur. Fakat girişimci ve israrlı tabiatları iie,
milli hayatta kendilerine gerekli yeri sağlamışlardır. Modern Sikhizm, bugün
geleceğe doğru yönelmiştir. Dinî
miraslarına derinden bağlı,
tarihlerinin bilincinde ve kutsal kitaplarının aracılığı ile Sikhizm herşeyden
önce bir imandır. Bu iman, sadece
Sina Dağı:
İbranice Har Sınaı olarak bilinen Sina dağı, Arapça Cebel-i Musa, olarak ifade edilmektedir. Sina Dağı, Yahudi tarihinde çok önemli bir yer tutar. Hz. Musa, Tanrı Yehova'dan vahyi, burada almıştır. Hepsinden önemlisi Tora’nın en önemli kısmı olan on emrin verildiği yer Sina Dağı'dır. [36]Müslümanlarda aynı inancı paylaşmaktadırlar. [37]Yahudi-Hıristiyan ve İslâm geleneklerinde Cebel-i Musa olarak bilinen Sina dağı, kutsal bir dağdır. Hatta Kur'an-ı Kerım'de Hz. Musa'nın, kutsal bir vadide bulunduğu hatırlatılarak, ayakkabılarını çıkarması istenmiştir. [38]
M.S. 530 yıllarında Sina dağının kuzey eteğine Katherina Manastırı yapılmıştır. Bugün bu manastırda Rum Ortodoks kilisesi keşişleri barınmaktadır. Ortadoğunun ve Hıristiyanlığın en eski manastırlarından birisi, Katherina manastırıdır.
Sinagog:
Yahudi mabedlerine verilen isimdir. İbranice Beit ha-knesset’in Yunanca tercümesidir. Beit ha-knesset “toplanma evi” anlamına gelir. Smagog'un kökü, Babil esaretine kadar gitmektedir. Her halükârda, Rabbınik gelenek, Kudüs mabedinin dışında, oruç günleri ve Ma'amadot esnasında, ülkenin muhtelif bölgelerinden gelmiş olan delegasyon, Mabedde takdim edilen kurbanlara yardım ederek halkı temsil ediyorlardı. Ma'amad temsilcileri Kudüs'e vardıklarında hareket ettikleri yerde diğer oturanlar toplu ibadet için şehrin meydanlarında toplanıyorlardı. Muhtemelen yavaş yavaş, bu ibadet toplantılarını, kötü havadan korumak için bir takım binalar inşa edilmiştir. Diaspora ülkelerinde, Kudüs'ü ziyaret, Filistin'den daha onur verici bir şeydi. Babil sürgününde bir ibadet şekli gelişmiştir. Bu ibadete halkın iştiraki, Kudüs Mabedinden daha aktif hale gelmiştir. Buradaki kült, münhasıran rahiplere ve Levilitere bağlı idi.
Sinagog, herşeyden önce bir toplantı yeriydi. Her nekadar ibadet üzerinde durulmuşsa da, diğer kullanımlara da izin verilmiştir. Yani, “cemaatin bütün ihtiyaçları için “Sinagogun kullanılabileceğini, özellikle okul amaçlı olarak kullanılacağını Rabbinik gelenek belirtecektir. Orada ilk amaca uymayan patavatsızlıktan sakınmak gerekir.
Mimari yönden Sinagog, kutsal dışı binalardan ilham alınarak inşa edilmiştir. Fakat içi, ibadet toplantılarına göre düzenlenmiştir. İçinde Bimah denilen, kutsal kitabı okumak için yüksekçe bir seki bulunmaktadır. Bu daha sonrki mimari gelişmelerde “kutsal sandık” haline dönüşmüştür. Genelde duvara gömülü olarak yerleştirilmiş vaziyettedir. Tevrat tomarları burada muhafaza edilmektedir. Bunun için Yahudiler ibadetlerinde Kudüs mabedine doğru yönelmektedirler. Sinagog, gittikçe kutsal bir karaktere bürünmüştür. Özellikle Kudüs Mabedinin tahribinden sonra; bunun için her ne zaman on kişi cemaatle ibadet için Sinagog'da toplanırsa aralarında Shekhinah'ın hazır olduğu söylenecektir. Mabedin aksine Sinagog, hiyerarşik ve demokratik olarak teşkilatlanmıştır. Geleneğin koyduğu esaslara uygun olarak ibadetleri takdim etmeye kabiliyetli kimse, ibadet yöneticisi olabilir. Ancak, çok eskiden beri, Sinagog'da, din görevlileri bulunmaktadır. Her sinagog, kendi yönetimini kendisi sağlar. İkinci Mabed döneminde Kudüs mabedi ve sinagoglar yanyana yaşamışlar ve ahenkli şekilde birbirlerini tamamlamışlardır. Rabbinik gelenek, mabedde bir sinagogun varlığından söz etmektedir. Yine Rabbinik gelenek her önemli kalabalığın bir sinagogunun olduğunu ve şehirlerde birçok sinagogun bulunduğunu bildirir. Diaspora ülkelerinde de aynı şekilde birçok sinagog olmuştur. Bu sinagoglar sayesinde Yahudi liturjisi gelişme göstermiştir.
Sinagogların mimarisi, ülkelere göre değişiklik gösterse de Yahudi ibadetinin yeri olarak, düzenleme gelenekle sağlanmıştır. Ancak, modern zamanlarda kısmen bu düzenleme değişmiştir. XIX. yüzyılda sinagoglara çevrenin etkisi ile Yahudi hayatının modernizasyonu etki yapmıştır. Böylece, birçok sinagogda “okuma şekilleri” “Kutsal Sandık” şekline doğru gelişme göstermiş, org ve karma korolar sinagoga dahil edilmiştir. Amerika'da “liberal Yahudilik” ve “muhafazakar Yahudilik”, erkek ve kadın ayırımcılığını sinagoglardan kaldırmış ve sıralar koymuşlardır. Protokolü artırmak için, din hizmetleri yapanlara liturjîk elbiseler geliştirmişlerdir. Bu kıyafet bazı Ortodoks meyilli sinagoglar tarafından da benimsenmiştir.
Sinod (Synod):
Sinod kelimesi, Yunancadaki Sunodus kelimesinden gelmektedir. Sunodus ise, yol almak anlamına gelmektedir. Sinod, cemaatin işlerini tartışmak için davet edilmiş dini şeflerin toplantısına verilen bir addır. Protestan din görevlileri Sinod halinde toplanmaktadırlar.
Bizans usulünce ayin
yapan Ortodoks kiliselerinin de bir kutsal Sinodları vardır. Bu konseyde bir
milli kilisenin metropoliti veya patriği hazır bulunmakta ve bazen iktidarın
tamamını elinde tutmaktadır. Katolik kiliselerimnde rahiplerini, piskoposların
etrafında toplayan piskopos Sinodları vardır. Bunlar, en az on yılda bir
toplanmaktadırlar. Sinodlar, piskoposluk statüleri veya düzenlemeleri yayınlamaktadırlar.
Piskopaslar arası Sinodlar, bölgesel, milli veya kıtalararası olabilmektedir.
Piskoposlar ve onların danışmanları müşterek bir problemi incelemek için
toplanmaktadırlar. VI. Paul tarafından
Siyantoloji:
Bu hareketin kurucusu
olan Ronald Hubard,
1- Auditing: Bu, içinde cevabı olan bir takım soruların, siyantoloji derneğine girecek kimseye sorulmasıdır.
2- Thetan: Thetan, ruhu kullanır ve bedende ikamet eder. Beden ölümsüzdür. Thetan bir bedenden, diğerine geçebilir, İşte siyantoloji, Thetan'ı kurtarmayı, onu bedenin zorlamalarından uzaklaştırmayı hedef almıştır.
3- Training: O, belli sayıda, eksersizler ihtiva etmektedir. O, Auditing’in tamamlanmasını tescil eder. Siyantoloji, çok sıkı bir teşkiatlanmaya sahiptir. Bugün siyantolojinin başına Janc Kember geçmiştir. Hubbard’ın ne yaptığı bilinmemektedir. Bir siyantoloğ'un belli başlı dört görevi vardır:
1- Bilgiyi yaymak,
2- Kitap satmak,
3- Çevreyi kontrol etmek,
4- Evreni kurtarmak.
Siyantolojinin en önemli faaliyetlerinden birisi pazar toplantılarıdır. Bu toplantılar, daha çok propaganda faaliyeti mahiyetindedir. Felsefi konuşmalardan sonra toplantı bir dua ile bitmektedir. Siyantolojiye iki önemli tenkid yapılmıştır:
1- Siyantoloji, kendisini bir kilise olarak takdim etmektedir. Ancak kitap satışına çok önem verdiği için bir ticaret merkezi olarak görülmektedir.
2- Siyantoloji cemaatı, tecrübesiz insanlardan meydana gelmiştir. Hıristiyan kiliseleri, siyantolojiye cephe almış vaziyettedirler. Siyantolojinin, dinle alakası yoktur.
Siyonizm:
Bu kelime XIX. yüzyılın sonunda şekillenmiştir. Siyonizmin hedefi, Filistin'de bağımsız bir Yahudi devletinin kuruluşunu sağlamaktır. Siyonizm, daha çok Yahudi milliyetçiliği ve ırkçılığı üzerine dayanmaktadır. Buna göre Yahudiler bir millettir. Bir ülkeye ve müşterek bir dile sahip olmaları gerekir. Siyonizm açık olarak bu milli unsurların Yahudi milletinde bizzat gerçekleşmesini hedef almıştır.
Siyonist Manifestosu, Siyonizmin, geleneksel değil, münhasıran politik bir hareket olduğunu belirtmektedir. Ancak Manifesto, Sion aşkı içinde bütün Yahudi tarihini özetlemekte ve atalarının ülkesine dönüş ümidini beslemektedir. Tarih boyunca, imkanlara göre, fertler ve gruplar eski vatanlarının yolunu tutmuşlardır. Bunu daima dinî motiflerle yapmışlardır. Bazı Yahudi otoritelerine göre, Yahudi şeriatı, şartlar hazır olduğu zaman İsrail'de oturmanın gereğinden bahsetmişlerdir. Bu şartlar oluşmadan, İsrail'e dönüşün vakitsiz olduğunu belirtmişlerdir.
XIX. yüzyıl boyunca, Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumda assimile olmalarına engel olmak için “Siyona dönüş” tavsiye edilmiştir. Doğu Avrupa'da İbrani edebiyatının yeniden doğuşu, Çarlık Rusyasmdaki programlar, bu gelişmeyi desteklemişlerdir. Birçok Rus şehirlerinde “siyan aşıkları” grupları oluşmuştur. Bunlar, Yahudileri İsrail'e göre teşvik ediyorlardı. Siyonizmin yaratıcısı Viyanalı gazeteci Theodore Herzl (1860-1904) dir. Herzl, assimile olmuş bir Yahudi muhitine aittir. Avusturya'nın büyük bir günlük gazetesinde Dreyfus (Yahudi düşmanlığı olayı) olayının muhabirliğini yapmıştır. Herzl, assimilasyonun, Yahudiler için iyi bir çözüm olmadığına inanıyordu. 1896'da “Yahudi Devleti” (Der Judenstaat) isimli kitabını yayınlamış, orada Yahudi probleminin milli temelde çözümünü önermiştir. Bu fikirde olan birçok Yahudi Herzl’in etrafında toplanarak Max Nordau'num yardımları ile geniş kapsamlı bir propaganda faaliyetine girmiştir.
1897'de Bale (İsviçre) I. Siyonist kongresi yapılmıştır. Bu kongrede, Filistin'de, Yahudi milleti için hukuken garantilenmiş bir ocak meydana getirilmesi üzerinde durulmuştur. Herzl, kongre öncesinden itibaren sadece Filistin üzerinde durmuştur. Başka alternatif kabul etmemiştir. Burada özellikle takdik icabı, hakim bir Yahudi devleti meydana getirme düşüncesinden vazgeçilmiştir. Bu birinci Siyonist kongresinde alınan kararlar şunlardır:
1- Yahudi sorunu, millî bir sorundur.
2- Yahudi sorunu, sürgünde çözüme ulaşamaz.
3- Yahudi sorunu, Yahudilerin kollektif sorunudur.
4- Yahudilerin toplanacağı yer, Filistin'den başka yer olamaz.
Birinci dünya savaşı sırasında Siyonist yöneticiler, İngiliz Dışişleri Bakanlığını dış işleri için kullanmışlardır. İngiliz hükümeti, Filistin'de Yahudi milleti için “milli bir ocak” meydana getirmeyi memnuniyetle kabul etmiştir. Hatta bunu bir deklarasyonla açıklamışlardır. İşte 1948'de Filistin'de Yahudi Devletinin kuruluşu ile sonuçlanan gelişmenin temelini bu İngiliz deglarasyonu teşkil etmektedir. Ancak Siyonist fikri, bütün Yahudilerce heyecanla karşılanmamıştır. İki kutup daima var olmuştur. Bir yanda, diğer milletler içinde erime yanlısı olanlar, diğer yanda Ortodoks Yahudiler. Asimilasyon taraftarları, Siyonizmi tarihe aykırı bir fenomen olarak kabul etmişlerdir. Çünkü Siyonizm, her bir toplum içinde Yahudiliğin, geçmişin kalıntılarından kurtulmuş olarak gelişmesine engel olmaktadır.
Dinî muhitlerde olan bu muhalefet, iki şekilde açıklanabilir: Bazıları Yahudilerin, kutsal ata topraklarına dönmesinin, mesihi zamanların eskatolojik bir olayından başka birşey olmadığını düşünmektedirler. Bunun için bunlara göre, kutsal topraklara dönüşte insani insiyatif yok, Tanrısal inayet vardır. Diğer bazılarına göre bu dönüşte insanî insiyatif olacaktır. Ancak bunlar, Siyonist programın lâik karakteri ile dinî gelenekten uzak modem bir Yahudi devleti kurma yönelişleriyle çatışmaktadırlar.
İkinci dünya savaşı sonrası İsrail devletinin kurulmasıyla, bu Siyonist muhalefetler büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak bazı Ortodoks Yahudi muhitlerde bu düşünce yaşamaktadır. Yine de İsrail devletinin kuruluşunun Yahudi probleminin yegane çözüm yolu olmadığını düşünen başkalanda vardır.
Skolastisizm:
Orta çağda Hıristiyan düşünce tarzının geleneksel felsefe problemleri içinde ağırlığını hissettirmesinin adıdır. Lâtince Schola (okul) kelimesinden gelmektedir. Felsefenin eski Yunan ve Roma dinlerinden aktarılan düşünce ve yöntemlerinin dinsel konuları ve inançları temellendirmekte kullanılması da felsefenin dinin hizmetçisi durumuna düşmesini sağlamış ve sonunda skolastisizm meydana gelmiştir.
Orta çağda kilise babalarının görüşleri önemini korurken, XI. yüzyılda Petrus Abaeladus'un düşüncesi Skolastik felsede, mantığın öne çıkmasını sağlamıştır. Skolostİk düşünce, Avrupada Aquinolu Thomas'ın düşünceleriyle sağlamlaşmıştır. Böylece, Hıristiyan ilahiyatı, dinî tebliğden ve kutsal kitap yorumlarından çok, kesin bilgi yerine kullanılmaya başlamıştır. Bu durumda en sağlam bilgi, ilahiyat alanındaki bilgi kabul edilmeye başlandı. Fakat skolastik düşünce tek biçimli olarak gelişmedi. Farklı skolastik akımlar görüldü. Bu farklı skolastik okullar, farklı grupları oluşturdu: Bunlardan biri Duns Scotus'un yolunu takıp eden Fransiskenlerdir. İkincisi de Aquinolu Thomas'ın yolunu izleyen Domini-kenlerdir. Fransiskenler, Tanrının mutlak bir özgürlük içinde yarattığı dünyada tam ve kesin zorunlu nedenlerin bulunamayacağı fikrindedirler. Domini-kenler ise, inancın genel olarak aklıliğı kabul ettiğini ileri sürmektedirler. Aquinolu Thomas'ın yolu, zamanla ağır basmış ve onun meşhur eseri olan “Summa Theologica”si (1265-1273) Skolastizmin temel eseri olarak kabul edilmiştir.
XVI. yüzyılda Reform hareketinin başamasıyla birlikte skolastik felsefe yeniden gündeme geldi. Katolik kilisesi skolastisizme bağlı kalırken, Reform kiliseleri bunun aksini savunarak, kutsal metinlerin sözel anlamı üzerinde fazlaca durdu. Katolik kilisesinin karşı-reform çabasının bir ürünü olan katolik ruhlu Cizvit hareketin önemli simalarından birisi olan Francisco Suarez, Skolastisizme yeni bir şekil vermeye çalıştı. 1597 yılında yayınladığı “Disputationes Metaphysicae” (Metafizik Tartışmalar) isimli eserinde Aquinalı Thomas'ın öğretisini yorumlamak yerine, kendisi diğer çalışmalardan da yararlanarak orijinal bir çalışma ortaya koydu. Onun açtığı bu yolu, Juan de Santo Tomas devam ettirdi. O da “Cursus Philosophicus” (Felsefe Dersi) isimli eserinde kendine has bir Hıristiyan felsefesi geliştirdi. Bu ilk çalışmaları daha sonra yeni çalışmalar takip etti. Bu felsefî çalışmalar kilise ilmi, Apolojetik, Ahlâki ilahiyat ve kozmoloji başlıkları altında eserler ortaya koydu. Şüphesiz bu eserlerde ortaçağ skolastisizminin ortaya koyduğu eserlerden yararlandılar.
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda skolastik felsefe, çöküş dönemine girdi. Skolastik felsefe içinde eğitimlerini sürdüren Katolik okulları ve kurumlan varlıklarını korudular, ancak toplumdan uzak ve kapalı bir biçimde kaldılar. Aslında yapılması gereken Hıristiyanlığın yeniçağ felsefesinde yerini almasıydı. Sonuçta, lâtincenin kullanıldığı skolastik eğitim, Katolik ilahiyat öğrencilerinin ezberciliğiyle sınırlı kaldı.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru Papa XIII. Leo'nun öncülüğü ile Yeni-Thomasçı bir felsefe oluşturulmaya çalışıldı. Papa'nın “Aeterni Patris”[39] isimli eserinden sonra, yeni-skolastisizm adı altında oluşmaya başlayan bu yeni eğilim de fazla parlak bir durum gösteremedi. Ancak, Katolik üniversitelerde rağbet gördü. Yine de Hıristiyan felsefesi yeniçağ felsefesiyle bir entegrasyon yapamadı. Hâlâ Katolik kurumlar Hıristiyanlığı hem fikren hem de felsefî derinlikte yeni bir oluşumun içine dahil edememişlerdir. Katolik kurumların ve düşünce adamlarının yeni felsefelere ulaşamamalarının nedeni, felsefeyi dine bağımlı kılarak hür düşünce ortamını yakalayamamalarıdır. Skolastik düşüncenin tek olumlu yönü, dinin mantıksal boyutta temellendirilme çalışmalarım ortaya koymasıdır.
Smıth Joseph:
Joseph Smith 1805'de, Amerika'nın Sharon şehrinde doğmuştur. 1844'de de Navoo'da ölmüştür. 1830'da, Isa Mesih’in kilisesi veya ahir zamanın azizlerinin kilisesini kurmuştur. Bu kilise “Mormoııs'ların Kilisesi” adı ile şöhret yapmıştır. Joseph Smith’in doktrini “Mormon Kitabı” ve Peygamberin ölümünden itibaren kilisenin almaya devam ettiği ilhamlarla belirlenmiştir. Mormon kilisesinin merkezi Salt Lake City'dir. Burası Utah devletinin başkentidir. Bu şehir Smith’in müritleri tarafından kurulmuştur. Smith’in halefi Brigham Young, yönetiminde müritler 1847'de batıya doğru göç etmişler ve bu şehri kurmuşlardır. Utah'ın ve Özellikle Salt Lake Gty'nin sakinlerinin çoğu Mormon'dur. Mormon kilisesi, kâhin, başkan, iki danışman ve on iki havari tarafından yönetilmektedir. Mormon teşkilatı, çok sıkıdır. Teşkilatın piskoposları, büyük rahipleri, rahipleri ve misyonerleri vardır. 1962'den bari başkan David Oman Mckay'ın faaliyetiyle Mormon misyonerlerinin sayısı, 12.000'e çıkmıştır. Yılda 180.000 kişinin kendilerine katıldığı söylenmektedir.
1970'de dünyada 868 kilise açılmıştır. Bu kiliselerin 142 tanesi Batı Avrupadadır. Görüldüğü gibi Mormon'lar yayılmaktadır. Mormonların genel nüfusunu tayin çok zordur. 1955'e doğru bir milyon Mormonun varlığı düşünülürken, 1965'e doğru iki milyona ulaşmıştır. Bunun % 80'i Amerika'da oturmaktadır. Her Mormon, muntazam olarak gelirinin. % 10'unu kiliselerine yatırmaktadır. Bunun için Mormon kilisesi zengindir ve güçlüdür.
Mormonlarda diğer Hıristiyanlar gibi aynı Tanrıya inanmaktadırlar. Teslisin ikinci unsuru olarak İsa'ya inanmaktadırlar. Onların inandığı en büyük dini şahsiyet Joseph Smith'dir. Dinî sırlarından en dikkat çekici şey, ölüleri vaftiz etmeleridir. Her Mormon, geçmiş ecdadını da vaftiz ettirebilmektedir. Mormonlar arasında poligaminin yaygın olduğu söylenmektedir.
Smriti:
Sanskritçe Smriti kelimesi, hafıza demektir. Diğer bir anlamı ise, emanet edilen ve hafıza ile tutulan şey demektir. Hinduizm'de Smriti, metinlerin tamamını ve Shruti'den ayrı kutsal geleneği göstermektedir. Zaman içinde hakimler tarafından hazırlanmıştır. Bu metinlerin kutsal karakteri şüpheden uzaktır. Fakat Smriti'nin otoritesi Shruti ile aynı değildir. Smriti, Veda'ya ilave edilen bazı metinleri ve post-vedik metinler olan Purânaları veya Dharma’nın metinlerini de ihtiva etmektedir. Shruti ile uygunluk arzeden Dharma metinleri ahlâkî, dinî ve sosyal davranışları açıklamaktadır. Post-vedik döneminde Hindular, saklanması gereken şeyleri zihnen saklamaya çalışmışlardır.
Sol (Güneş):
Romalılar, kozmik
güneş Tanrısı kültürü geliştirmişlerdir. Gerçekten, “sol indiges”e tahsis edilen
kültün kökenleri, iyi tesis edilmemiştir ve kökenleri çok eski Roma
temellerine dayanmaz. Bu kült, Yunan ve Suriye tesiri ile çift şekilde
olmuştur. Sol İndiges 11 Aralık'ta Aurore bayramı esnasında kutlanmaktadır.
Cumhuriyetin sonuna doğru Güneş, politik bir ilahiyatın monoter bir sembolü
olarak görülmüştür. Hakikatte, politik iktidarla Güneş Tanrısı arasındaki bağ,
monarşik dönemde çok önemli bir fenomendi: Her
25 Aralık bütün imparatorlukta Natalis Solis bayramı kutlanıyor. Bu imparatorluğun dinî ve ahlâki birliğini devam ettirmek için yapılıyordu. 323 yılında Constantin, saf bir politika ile güneş kültünü terkedecek ve ona düşmanlık ilan edecektir. Ancak, bu politik din şekli, imparatorluk kültünün en sağlamlaştıncı sebeplerinden biri olacaktır.
Hititlerde Güneş Kütü: Anadolu'da güneş kültünün eskiliği, Alaca Höyük arkeoloji kazılarında ispatlanmıştır. Çünkü bu konularda birçok güneş amblemi ortaya çıkarılmıştır. Hathisler, güneşe çok önemli bir yer vermişlerdir. Bunun özü Güneş Tanrıçası Arinna'dır. Bunun Hattice'deki ismi Wurushemu'dur. Daha sonraki dönemde Hittit imparatorluğu altında, Hourritelerin Hebat’ında assimile olmuştur.
Güneş Tanrıçası Arinna, resmî Hittit panteonuna eşi fırtana tanrısı ile birlikte hakim durumdadır. Hittitler, cehennemin kraliçesi olan Lehvani'de bütünleşen yeryüzü Güneş Tanrıçasından, gökler güneşine daha seçkin bir yer vermektedirler. Eski krallıktan beri, Ishtanu, Mezopotamyalı özelliklerle ve dualarla süslenmiştir. Böylece Hitit güneşi, Mezopotamya tipine göre kısmen yeniden modelleşmiştir. Babil'deki Shamash gibi Hitit güneşi, herşeyden önce adalet Tanrısıdır.
Mayalarda Güneş Kültü: Güneş kültü Mayalarda da çok önemli bir rol oynamaktadır. Mayalarda güneş, kin veya kinich ahau ismi ile belirtilmiştir. O, dörtgen şeklinde geniş gözlü, ağzından dışarı çıkmış bir dişe sahip bir adam şeklinde tasvir edilmiştir. Belli başlı rahipler, Ah kin unvanını taşıyordu. Bu güneş demekti. Palengue'de Güneş mabedinin iç mihrabının içine yerleştirilmiş olan pano, üzerinde bir insan yüzünün alt kabartmalar şeklinde kazıldığı bir güneş diskini göstermektedir.
Maya yazılarında güneş
sembolü, seksüel birleşmeyi sembolize eden sitilize edilmiş çiçektir. Maya
mitolojisine göre güneş ve ay ilk çiftlerdir, vaktiyle yeryüzünde yaşıyorlardı.
Ay, eşine sadakatsiz davrandığı için, güneş eşinin bir gözünü sökmüştür. O
zamandan beri, gökyüzünde sonsuz şekilde biribirini takip etmektedirler.
Azteklerde güneş Tonatiuh veya Xiuhpilli ismi ile anılmaktadır. Onun sembolü,
kartaldır. Jaguar ise, yıldızlarla beneklenmiş karanlık bir geceyi sembolize
etmektedir. Böylece Jaguarlı iki şövalye, gündüze ve geceye uygun düşüyordu.
Doğan güneş, “yükselen kartal” olarak vasıflandırılmıştır. Batan güneş de, alçalan
kartalı sembolize ediyordu. Savaşta veya kurbanda ölenler “Kartalın arkadaşları”
haline geliyordu. Aztek takvimi denilen Monolith üzerinde alt kabartmalar
halinde güneş, dilini çıkarmış bir yüz şeklinde tasvir edilmiştir. Bu durumda
güneş susamış ve kan istemektedir. Bunun için insan kurbanı, güneşe yiyecek
sağlamaktaydı. Çünkü kurbanların kanlan ve kalbleri, kartal kabı olan quauhxicalli içine
konuyordu. Kutsal kitaplarda güneş, sırtında ışınlarla süslenmiş kızarmış bir
disk taşıyan insan görünümünde tasvir edilmiştir. Azteklerin kabilevi Tanrısı
Uitzilopochtli,
Yine bir Aztek geleneğine göre dünyamızı aydınlatan güneş bir kurbandan doğmuştur. Şöyle ki, karanlıklar saltanat sürerken, Tanrılar Teotihuacan'da toplanmışlardı. Küçük Tanrı Nanauatzin ateşe atılmış ve oradan güneş şeklinde çıkmıştır. Dünyamız beşinci güneşe uygun düşmektedir. Daha önce dört dünya kaybolmuştur.
Mezopotamyahlarda Güneş Kültü: Güneş, Sümerlerde Outou olarak adlandırılmıştır. Nanna’nın oğlu, Inanna’nın kardeşidir. Güneş, aydınlatmakta ve ısıtmaktadır. O, sırları ve en samimi düşünceleri bilmektedir. O halde o, cezalandırır ve mükafatlandırır. O, adalet Tanrısıdır, kötülükleri dağıtmak için davet edilmiştir. Shamash, eski bir semitik tanrıdır. Ancak Sümer Tanrısı Outou ile özdeşleşmiştir. Akkadlarda Shamash’ın rolü, Sümerdeki Outou'nun rolünden biraz siliktir. Güneş Tanrısı'nın eşi, Sümerlerde Shenirda'dır. Babil'de Aya'dır. Güneş Tanrısı, Sippar'da ve Larsa'da kabul edilmiş ve mabedleri é babbar olarak adlandırılmıştır. Sümer destanlarında Enmerkar’ın babasıdır.
Soma:
Vedizmin ölümsüzlük likörüdür. Soma, aynı zamanda verimli bir yağmur veren Ay ve yıldızlar tanrısıdır. Soma kurbanı, Brahmane'lar tarafından komplike bir merasimle ifâ edilmiştir. Kurbanın özü soma merasimidir. Sarhoşluk veren bu içki, benzeri olmayan bir bitkiden elde edilmiştir. Muhtemelen bu, Hind keneviridir. Bu içki, coşkulu özellikler ve ölümsüzlük verir. Ateş kültü merasimlerinde soma, başlıca sunguyu teşkil ekmekte ve iştirakçiler tarafından içilmektedir.
Son Yağlama (Hastal Yağlama):
Katolik kilisesinin benimsediği yedi sakramentten biridir. Bu merasim hastalara ve ölüm döşeğinde bulunanlara yapılmaktadır. Merasimin yapılma nedeni, hastaların acılarını dindirmek, günahlarından temizlemek, onların iyi şekilde ölmesini sağlamaktır. Bu merasim tekrar tekrar yapılabilir. Bu merasimin yapılma nedeni prensip olarak Yakub'un mektubundaki V; 14-16 daki şu ifadelere dayanmaktadır. “İçinizden biri hasta mıdır? Kilisenin ihtiyarlarını çağırtsın ve onu Rabbin ismi ile yağla meshederek üzerine dua etsinler. İman duası hastayı kurtaracak ve Rab onu kaldıracaktır. Eğer günahlar işlemişse, kendisine bağışlanacaktır. İmdi şifa bulaşınız diye, biribirinize günahlarınızı ikrar edin ve biribiriniz için dua edin. Salihİn yalvarışı işlemesinde çok tesirlidir”. Hastaları yağlama merasimi ancak X. asırdan itibaren, ölülerden ayrı bir sakrament olarak görülmeye başlanmıştır. Bu merasimin bir sakrament haline gelişi, reformistlerin inkarlarına karşı ancak Trente konsilinden sonra olmuştur.
Ortodoks kilisesinde bu merasim bir “can çekişme” merasiminden daha çok ilk Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi “Hastaları yağlama” merasimi olarak kabul edilmektedir. İlkel gelenekte bu merasim daha ziyade manevi bir şifa vasıtası olarak kabul ediliyordu.
Son Yargı:
Dinler tarihinde birçok dinde insanların öldükten sonra dirilerek veya öldükten hemen sonra “son yargılamaya” maruz kalacakları bildirilmektedir. Bu dinler, öldükten sonra yeniden dirilme ile veya dirilmeden öbür dünyada yaşamaya devam edildiğine iman inanmaktadırlar.
Son yargı kavramı ve inancını en iyi şekilde temellendiren dinler, ilâhi dinlerdir. Bu dinler vahye dayandığı için hemen hemen aynı esprileri dile getirmekle beraber bu konuda en açık inancı İslâmiyet sergilemektedir. Yahudilikte ölüm sonrası hayat üzerinde fazla bilgi yoktur. Hıristiyanlık, İsa'nın dünyanın sonunda kuracağı “Tanrısal krallığa” çok önem vermekte ve bir anlamda kıyameti burada sembolize etmektedir. Ancak Hıristiyanlığa göre, Tanrısal krallıktan sonra da yeni bir hayatın başlayacağı bir ahiret dönemi vardır. Fakat bu konuda Hıristiyanlıkla İslâmiyet kadar açık ve net değildir. İsa'nın ikinci gelişinde, bütün insanların Tanrının huzurunda yargılanacaklarından bahsedilmektedir. Hıristiyan sanatında yargıç şeklindeki İsa tasvirleri dikkat çekicidir. Ancak Hıristiyanlıkta öbür alemle ilgili üç kavram dikkat çeker: Cennet, Cehennem ve Araf.
İslâmiyette öldükten
sonraki Ahiret hayatına iman, inanç esasları içinde verilmektedir. İnsanların
öldükten sonra belli bir vakitte dirilecekleri, mahşerde toplanacakları ve
hesap verecekleri, sonunda cennet veya ceyhenneme gidecekleri Kur'anda açık
olarak belirtilmiştir. Diğer dinlerde de ceza ve mükafatın ölümden sonra
gerçekleşeceğine inanılmaktadır. Meselâ Zerdüşt dini, ölümden sonra ruhun
mezarda üç
Zerdüştlükteki ahiret telâkkisi, sırat köprüsüne benzeyen inançlar ve Tek Tanrının hakimiyeti düşünceleri Zerdüşt'ün bir Peygamber olabileceği düşüncesini kuvvetlendirmektedir.
Söderblom Nathan (1866-1931):
Lutherci bir rahip olan Söderblom, Uppsala piskoposu olmuştur. Hıristiyan birliği konusundaki endişesi, onun aksiyonunun kaynağı olmuştur. Diğer dinleri anlama arzusu, düşüncesinin temelini oluşturmuştur. 1894'ten itibaren Sorbonne'da “Ecole pratique des Hautes Etudes” da öğrenim görmüştür. 1901'de “la vie Future d'apres le Mazdeizm” isimli doktora tezini takdim etmiştir. Uppsala üniversitesi ona “Dinler Tarihi Kürsüsünü” tevdi etmiştir. 1912 ve 1914 yılında Leipzig üniversitesi davet etmiştir. Adolphe Hamack'ın uzun muhalefetinden sonra, Almanya'da İlk Dinler Tarihi Kürsüsüne oturmuştur. Döneminin problemleriyle karşılaşmıştır. 13u problemler, dinlerin menşei, ilkel dinlerin sitatüsü, monoteizm ve vahiy konularıdır. Söderblom'un ilk çalışmaları, İsveç'te yayınlanmıştır. Bunların büyük bir kısmı Almanca'ya tercüme edilmiştir. Bu çalışmalar, tabiatçı teoloji ile ilgilidir. 1913 yılından itibaren Encyclopedia of Religion and Ethics'de yazdığı bir maddede Kutsalı, mukayeseli Dinler tarihinin konularından biri olarak ortaya koymaktadır. Burada kutsal mefhumu, Tanrı mefhumundan daha önemlidir. Kutsal, “yaşayan Allah” tecrübesinin merkezinde gizli bir ocaktır.
Söderblom, Schleiermacher’in talebeliğini yapmıştır. Fakat 1900 yıllarında: Rüdolf Otto ile karşılaşmış “yaşayan Tarirı”nın hissedilir anlayışını naklettiğinde, yenileştirici olarak görünmüştür. Onun için “Sofu, kutsal için bir şeyi tutandır”. Yaşayan Tanrı dinlerinin mukayeseli tarihi, onun tesisine bağlıdır. Söderblom, sosyolojinin ve etnolojinin sağladığı dökümanlara başvurmaktadır. Özellikle Mana mefhumundan ilham almaktadır. Bu gayr-ı müşahhas anonim güç, Durkheime ekolüne göre, sipiritüel tabiatlı kutsal bir güçtür. Bu aynı zamanda, Tanrı bilgisinin ve dinî faktörün tabiî kaynağıdır.
Önemli bir fenomen olan kutsal, dinler tarihini yönlendirmektedir. Söderblom'un fikirleri, Paul Tillich’in fikirlerine benzemektedir. 1931'de Nobel Barış ödülüne layık görülmüştür. Şu sözün ona ait olduğu söylenir: “Biliyorum ki Allah yaşıyor. Dinler Tarihi ile onu isbat edebilirim.”
Sören Kierkegaard:
Berlin'de (1841-1842)
Schelling’in okul arkadaşı olan Danimarkalı ilâhiyatçı ve fizolof Kierkegaard
1813'de Copenhague'da doğmuştur. İstihza kavramı [40]üzerinde
bir tez savunması yapmış olan Kierkegaard,
Ateşli arayışları, sadece onun “Dinî Şair” olduğunu ortaya koymuştur.
Kierkegaard, Hıristiyanlığın ebediliğini ve tarihîliğini şu formüllerle uzlaştırıyor: “Eğer bir olay, sonsuzluğa dek gerçek bir olaysa; o aynı şekilde bütün devirlere yakın demektir.”
Kierkegaard’ın önemli ve orijinal eseri Fransa'da ancak ölümünden 80 sene sonra yayılmaya başlamıştır. Onun tesirini bilhassa, Heidegger, Jaspers, Max Scheller, Kari Barth, Jean Wahl, Gabriel Marcel, Jean-Paul Sartre üzerinde görmekteyiz. Başlıca eserleri:
S. Kierkegaard:
1- Le Traite du deses-poir, Paris, 1932.
2- Le Consept de I'Angoisse, Paris, 1935.
3- Crainte et tremblement, Paris, 1935.
4- Riens philisophiques, Paris, 1937.
5- Post-Scriptum aux mietles, philo-sophiques, Paris, 1941.
6- Oubien... ou bien, Paris, 1943.
7- Etape sur
le ehemin de
8- Journal, Paris, 1941'den 1961'e kadar. Ayrıca Kierkegaard hakkında bkz. Jean Wahl, Etudes Kierkegaardiennes, Paris, 1949.
Spenta:
Spenta kelimesi, Avesta'da geçmektedir. Aziz, kutsal anlamına gelir. Ahura Mazda'yı vasıflandırmaktadır. Bazen de çift anlam ifade eder. Bazen Spenta Mainyu'yu (kutsal-ruh) bazen de Spenta Armaiti (kutsal-sofuluk)’yi ifade eder. İnsanlarıda vasıflandırır, tabii ki öncelikle Zarathustra'yı.
Stuacılık:
Stuacılık herşeyden önce bir ahlâk, bir hayat felsefesidir. O, asırlar boyunca tesirlerini icra etmiştir. Acı olaylar karşısında Stuacı bir tutumdan müşterek bir anlatım bahsetmiyor mu? Bununla beraber Antikitede Stuacı ahlâk bir ilahiyatla karışık fizikî dayanışma içindeydi; yani onun derin dinî kökleri vardı. Oysa Stoa Felsefesi ihmal edilmeyen bir iz bırakmıştı. Dünya ile Allah arasındaki ilişkiler, Hıristiyan olsun, pagan olsun eski düşünürlere çoğu zaman ilham vermiştir. Hikmet insan ve Tanrısal şeylerin ilmidir. Fazilete göre yaşamayı öğretmektedir. O, insanın gerçek iyiliğini, teşkil etmekte ve insanın mutluluğu için de kâfi gelmektedir. O halde fazilete göre yaşamak, bir ruhla mücehhez büyük bir beden olarak tasarlanan bir tabiatla uyum içinde yaşamak demektir.
Stoacılar Yunan felsefesinin bazı temayüllerini sertleştirmektedirler ve Platon'un kozmik ilahiyatını hatırlatmaktadırlar. Fakat onun tanrısı, fizikî dünyayı mündemiçtir. Herşeyin seyrini kumanda eden bu akılcı kanunla bütünleşmiştir. İnsan, ölümlü mikrokozmda bu tanrısal logostan bir parça elde etmektedir. Bütün isteklerini oraya katarak ve hayatını oraya uydurarak iç birliğini gerçekleştiriyor ve üniversal tabiatla mükemmel bir birlik meydana getiriyor. İşte beşerî hürriyetin büyüklüğünün anlamı burada bulunmaktadır.
İmparatorluk döneminin Stuacı filozofları, manevi rehberlerdi. Onlar, müşterek kanaatleri hakir görüyorlar ve geleneksel pratiklerin daha dahili kültlere boyun eğmesini düşünüyorlardı. Fakat Epicurizme karşı kendilerini antik mirasın savunucuları oldukları şeklinde takdim ediyorlar ve ona allegorik metotlarını uyguluyorlardı. Mitolojilerin ahlâki yorumu onlara bir takım hikmet modelleri sunmaktadır. Heracks onların imtiyazlı kahramanlarıdır. Yine fizik yorumlan onlara, Antropomorfik Tanrıları yüce Tanrıdan sudur eden tabiat güçlerine asimileye imkan veriyordu. İşte Tanrısal birliğe tezad olmayan Tanrıların çokluğu böylece tasarlanmıştır. Hafifletilmiş geleneksel inançlara yapılan bu daimi referans ve Stuacı dinin başlangıçta büründüğü gayri müşahhas karakter, Zenon'un ilk halefi olan Cleanthe'den itibaren muhafaza edilmiştir. Seneque (MÖ. 4; M.S. 65). Hâkimin, Tanrı ile olan dostluk ve akrabalık ilişkilerine iradiliğini hatırlatıyordu. Ona göre Tanrı, “İyi insanların çok sevgili babalarıdır. [41]Epictete (50-130), Roma'ya yerleşmiş olan bu eski Yunan köle de dindarlık, en kişisel özellikler oluyor ve Hayy olan Allah'la gerçek bir dialog telkin ediyor. Burada, Stuacı fizikin müşahhas varlığından uzak bulunuyoruz. Kalbte olan bir Allah vardır, ona hitap edilmekte, ölüm anında ona teslim olunmaktadır. “Sana her zaman parlak bir yüz takdim etmedin mi? Ben hazırım. Bir işaret? Bir emir? Şimdi, bayramı terketmemi mi istiyorsun? Terkediyorum. Ama, sana minnet dolu, çünkü büyük bayramı, eserlerini ve hükümetini anlamamı paylaşmaya beni layık gördün.” [42]
Böylece iki eğilim, Stuasyen dinde uyuşuyor. Yani evrensellik ve iç derinleşme.
Stûpa:
Yarım küre şeklinde sitilize edilmiş bir mezar tümülüsünü ifade etmektedir. Bazen bu, kutsal eşyaların korunduğu bir sandığı da ifade etmektedir. Stûpa, bize kadar muhafaza edilen en eski Budist abidesini meydana getirmektedir. Ancak bunu ortaya koyan, Budizm olmamıştır. Çünkü Budist olmayan çevrelerde de Stûpaya rastlamak mümkündür. Yarım-kürenin tepesinde, çok katlı bir şemsiye yükselmektedir ki bu liyakat alametidir. Stûpa'nın iki kısmı vardır: Alt kısmı yarım küredir, üst kısmı ise şemsiye ile oluşmaktadır. Her iki kısımda sitilleşerek ve değişik orantılar alarak zaman içinde Budist san'atının gelişmesine göre seyir takip edecektir. Bazen Stûpa, kozmik bir sembolizm ihtiva eder. Onun sayısız katları, evrenin farklılıklarını temsil etmektedir. Bilhassa Buddha'dan kalan şeylerin veya önemli kişilerin eşyalarını muhafaza etmektedir. Bu kalıntılardan bazıları, kutsal metin parçalarını oluşturmaktadır. Buradaki bazı parçalar da hatırlama eşyalarıdır. Seylan'da Stûpa, Daçaba diye adlandırılır. Tibet'te ise, Tshorten adını almaktadır.
Su (Vater = Eau):
Her dinde kutsal sözlerle takdis edilmiş veya kutsallaştırılmış bir takım şeylerle temasta olan temizleyici sular mevcuttur. Bu sular temizler, takdis eder, İblisleri kovar ve yeni bir hayat bahşederler. İşte dinlerdeki abdest, su serpme, banyo gibi çok sayıdaki pratiklerin anlamı budur. Kutsal Kitap geleneğinde su, aynı şekilde hayat gücü ve hayat kaynağı olarak tasarlanmıştır. Çölü verimlileştiren, insanları ve sürüleri sulayan, yıkayan ve temizleyen sudur. Yine su, tufanlarla, sağanaklarla, baskınlarla ilâhi bir ceza olarak tahrip edici de olabilir.
Allah, gök kubbeden dökülen ve kaynaklardan fışkıran suların Rabbidir. Allah, isterse sularla insanların liyakatleri ve dualarına göre kuraklık veya verimlilik yapar, isterse deniz ve göllerin sularını sakin veya dalgalı yapar. Yine su, hayatın ve ahlâkî maceranın üç veçhesi olarak mükafat, korkunç ceza ve temizleme vasıtasıdır.
Hıristiyanlıkta su, inayetin, Kutsal Ruhun, İncil doktrininin, sembolüdür. Vaftizde su, temizleyici rolünü yeniden kazanır. Hinduizm kavramı içindeki kâinatın temel yapısının beş unsurundan birisini su teşkil eder. Başlangıçta ana sular, Demiurge [43] haline dönüşen bir embriyon meydana getirmişlerdir. İşte bu doğar doğmaz, yukarıdaki sulan aşağıdakilerden ayırıyor ve yaşadığımız bu dünyayı meydana getiriyor. O halde küre, okyanuslar üstünde iğreti bir şekilde yüzen bir sala benzemektedir. Bazı hallerde, yukardaki sular, yeri su altında bırakabilir. Fakat yukardaki sular aynı zamanda yararlıdırlar da: Yağmurlar, ırmakların taşması gibi...
İşte canlandırıcı, mesrur edici, bereketlendirici tanrıçalar olarak onlara yapılan kültler buradan kaynaklanmaktadır. Nihayet sular, temizleyicidir de: Hiçbir âyin yoktur ki temizleyici sularla başlanmamış ve bitirilmemiş olsun.
Sûtra:
Sanskritçe bir kelimedir. İp, zincir ve iplik anlamına gelir. Küçük cümlelerden oluşan ve birbirine ilave olunan cümlelerden meydana gelen metne verilen bir isimdir. Hinduizm'de Sûtra şekli altında farklı dershaneler, milâdî I. asırda ortaya çıkmaya başlamıştır. Sûtralarda bilginin yoğunlaşmış şekli, ikinci bir edebî şekli ortaya çıkarmıştır. O da yorumdur, çünkü Sûtralar kısa ve anlaşılması zordur. Sûtra'ların en meşhuru Vedânta'nın Brahma - Sûtrası, Yoga - Sûtrası ve Kâma sûtrasıdır. Yahut aşk üzerindeki özdeyişlerdir.
Süleyman (Hz.):
Hz. Davud'un dördüncü oğlu olan Süleyman, İsra-iloğullarınm kralıdır. Hz. Süleyman'ın diğer bir adı, Yedidyah'dır. [44]Hz. Süleyman, Davud'un ölümünden sonra İsrailoğullarmın kralı olmuştur. Hz. Süleyman'ın krallık dönemi, kırk yıl devam etmiştir (M.Ö. 968-928). Süleyman, Hz. Davud'un bütün tavsiyelerine harfiyen uymuştur. Zaten Süleymanı babası hayattayken takdis etmiş ve ağabeyi Adonias'a tercih etmiştir. Süleyman tahta oturunca ağabeyini pasif hale getirmiş, haham Eviathar'ı sürgüne göndermiş ve ordu kumandanı Joab'ı devre dışı bırakmıştır. [45]Hz. Süleyman, kırk yıllık krallıktan sonra çok güçlü bir krallık miras bırakmıştır. Onun krallığının sınırları, doğuda Fırat üzerindeki Tiphsah'a, batıda ise Gazze'ye kadar uzanıyordu. Tanah Hz. Süleyman dönemini barış ve sükûnet dönemi olarak takdim etmektedir. Bu dönemde İsrail krallığı, Mezopotamya'nın nimetlerinden yararlanıyordu. Buna, Mısır ve Asuru'da ilave etmek yerinde olacaktır. Hz. Süleyman, güvenliği ve akrabalığı temin için, bölge kralllanrun kızlarıyla evlenmeyi bir politika haline getirmiştir. Mesela Moab, Ammon, Sidon ve Heth kralları bunlardandır. [46]Hz. Süleyman'ın eşlerinin sayısı yediyüze, cariyelerim sayısı ise üç yüze varmaktadır. [47]İlk karısı Mısır Firavununun kızıydı. [48]Hz. Süleyman'ın evliliği, onun prestijinin ve gücünün habercisi oluyordu. Aslında Mısır kraliyetinde, yabancılarla evlenmek oldukça nadir bir olaydı. Hz. Süleyman, krallığını iyice sağlamlaştırmak için gelecek tehditlere evlilikle çare buluyordu ve krallığının güvenliğini garanti altına alıyordu.
Hz. Süleyman, İsrailoğullarım tek bir millet haline getirmek için, ülkeyi on iki bölgeye ayırmıştı. Bu bölgeleri valiler yönetiyordu. Ancak Hz. Süleyman Kudüs başta olmak üzere ülke genelinde geniş bir bayındırlık hizmetleri başlatmıştı. Bu proje doğrultusunda bütün İsrail toprakları, ciddi bir kalkınma hamlesine girmişti. Şüphesiz böyle bir kalkınma devleti, halktan büyük oranda vergi toplamaya götürüyordu. Bu ise halkın şikayetine sebep oluyordu. Hz. Süleyman'ın döneminde yaptığı en önemli ve en mühim inşaat, hükümdarlığının dördüncü yılında Kudüs'te inşa ettirmeye başladığı Bet ha-Mikdaş'dı. Bu “kutsal ev” anlamına geliyordu ve Süleyman Mabedi denilen bu mabed, yedi yılda tamamlanmıştı. Bet ha-Mikdaş, adalet sarayı, kraliyet sarayı gibi birimlerle birlikte muhteşem bir mimariyi meydana getiriyordu. Mabedin haricindeki müştemilatların tamamlanması yirmi yılı bulmuştu. Yine Süleyman Azar Megido ve Gezer gibi stratejik öneme haiz şekilde inşa ettirmişti. Hz. Süleyman'ın dillere destan olan kahramanlığı ve efsanevi şahsiyeti, onun şöhretini çok uzak yerlere kadar götürmüştü. [49]Çok zeki ve çalışkan bir şahsiyete sahip olan Hz. Süleyman, aynı zamanda edebiyatta da çok başarılı idi. “Neşideler Neşidesini” gençliğinde, “meselleri” yetişkinliğinde “vaaz” yaşlılığında yazdığı kabul edilmektedir. Hz. Süleyman'ın efsanevi hikmeti, birçok alanda ifade edilmiştir. Hukuki alanda gösterdiği başarılar, bol bol anlatılmaktadır. [50]Saba Melikesi, Süleyman'ın zekasına ve servetine hayran kalmıştır. Hz. Süleyman da ona kıymetli hediyeler vermiştir. Saba melikesi, bir müddet kaldıktan sonra ülkesine dönmüştür. Saba Melikesi, Hz. Süleyman'a sorduğu oldukça zor soruların doğru şekilde cevaplandığını görünce şaşırmıştır. [51]
Talmud'a (Haggadah) göre Hz. Süleyman on iki yaşında tahta geçmiştir. Onun İbanice ismi olan Chelomoh, barışı hatırlatmaktadır.
Hz. Süleyman'ın en önemli üslerinden birisi olan “Bet ha Mikdaş” in inşaatında, Hz. Süleyman'a melekler ve şeytanlar yardım etmişlerdir. Mabedin inşaatı mucizevi şekilde yükselmiştir. Ancak Hz. Süleyman'ın zamanla krallığı zayıflamaya yüz tutmuş ve ülke krize düşmüştür. Süleyman'ın ölümünden sonra ülke Süleyman'ın oğulları arasında taksim edilmiştir. Ülke, kuzeyde on kabilenin birleştiği bir yapıya sahip olmuştur. Bu birlik kuzey krallığını meydana getirmiştir. Bu krallığa İsrail krallığı denmiştir. Diğer krallık Kudüs'te meydana gelmiştir. Buna da Yahuda krallığı adı verilmiştir.
İslâmiyettede Hz. Süleyman'a çok yer verilmiştir. Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman'ın doğru hüküm verme yeteneği Kur'an-ı Kerim'de bildirilir[52]. Yine Kur'an-ı Kerim'e göre rüzgar Hz. Süleyman'ın emrindedir[53]. Şeytanlar gibi varlıkları, Hz. Süleyman kullanmaktadır[54]. Cinlerde Hz. Süleyman'ın emrindeydiler[55]. Hz. Süleyman Kur'anm beyanına göre ilim sahibi idi ve kuşların dilini biliyordu. Onun cümlelerden, insanlardan ve kuşlardan orduları vardı, karıncaların dilini de biliyordu[56]. Kur'an-ı Kerim’in beyanına göre, yaptığı yoklamada Hüdhüd kuşunu görememiş ve sonra Hüdhüd gelerek Hz. Süleyman'a şöyle demişti: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe'den sana sağlam bir haber getirdim”. Kur'an-ı Kerim'e göre Hüdhüd, Sebe melikesinden bahsetmişti. Hz. Süleyman, Hüdhüdün ifadelerinin doğru olup olmadığını bir mektup göndererek denemişti. Mektubu Hüdhüd getirmiş ve atmıştı. Mektup üzerine Sebe Melikesi, Hz. Süleyman'a hediyeler göndermiş ve daha sonra, Hz. Süleyman etrafındakilerden Sebe melikesinin tahtını yanına getirmesini istemiştir. Yanındakilerden biri, onu göz açıp kapamadan getirmiştir[57]. Sebe Melikesinin tahtını bozan Hz. Süleyman'ın maharetinden sonra Sebe Melikesi, Allah'a teslim olmuştur[58].
Sümer:
Fırat ve Dicle havzasının aşağı kısmını oluşturan Mezopotamyada M.Ö. IV. bin ile II. bin arasında büyük bir medeniyet meydana gelmiştir. Daha sonra aynı bölgede 1700 yılına doğru Hamurabi saltanatı başlamıştır. Bu medeniyet, resimli ve köşeli yazıyı, heykeltraşlığı, ateşi, ziraatı ve sulamayı biliyordu. Sümer imparatorluğunun en büyük şehirlerinden birisi Ur şehriydi. Hz. İbrahim 1850'ye doğru oradan Kaide ülkesine göç etmiştir. Sümer dinî inançlarını açıklamak zordur. Sümer dinî metinleri, yaratılışla, tufanla, cehennemle, göğe yükselmelerle, semavi, tabii ve milli tanrılarla ilgili birçok geleneğin varlığından bahsetmektedir.
Sümer Dili:
Mezopotamya bölgesinde konuşulan ve çivi yazısı ile yazılan dile Sümerlerin dili denmektedir. Tarihçiler ve Arkeologlar Sümer dilini dört döneme ayırmışlardır:
1- Arkaik Dönem
2- Klâsik dönem
3- Yeni dönem
4- Sümerler sonrası dönem.
Birinci dönem olan Arkaik dönem M.Ö. 3100-2500 yıllan arasını kapsamaktadır. Arkaik dönem Sümer dili daha çok ticaret ve eğitimle ilgili çivi yazılarını içermektedir. Ancak tam olarak çözülememiştir.
İkinci dönem, M.Ö. 2500-2300 yılları arasını kapsamaktadır. Klasik Sümer dili lagaş krallarına ait olan metinlerin dilidir. Bu metinler, ticari anlaşmaları ihtiva etmektedir. Ayrıca, büyü ve mektup türü yazılar da dikkat çekmektedir.
Üçüncü dönem, M.Ö. 2000'de sona eren dönemdir. Bu dönemde Akad dili, Sümer dilini gölgelemiştir. Bu dönem, Sami halkların 3. Ur sülalesini yıkıp İsin, Larsa ve Babil'de Sami hanedanları kurmaları üzerine M.Ö. 2000'de sona erdi. Bu hanedanlar dönemi, eski Babil dönemi olarak bilinmektedir.
M.Ö. 2000'den sonra Sümerler, egemenliklerini kaybedip Akadların dilini konuşmaya başlamışlardır. Ancak Sümerce, çivi yazısında kullanılmaya devam edilmiştir. Aslında bu dönemde yazıtlarda iki dil kullanılmıştır. Biri Sümer, diğeri Babil dili idi. Sümer dilinin destan, ilâhi, dua, büyü gibi konularda zengin bir kullanım alanı olmuştur. Bugün Sümerce'nin en ciddi sözlüğü, Pennsylvania üniversitesi öğretim üyelerince hazırlanan ve birinci ciidi 1984'de yayınlanan sözlüktür.
Sümer Dini:
Sümerler Mezopotamya'nın güney kısmında yaşamışlardır. Bu bölge Our'dan güneyde Nippur'a kadar uzanmaktadır. Kuzeyde de Fıratla Dicle'nin aşağı ağzma kadar uzanır. Fırat ve Dicle nehirlerinin kanalları sayesinde verimli bir bölgedir. Burada önemli bir medeniyet gelişmiştir. Sümer yazısı, mimarisi önemli bir kültürel varlık olarak medeniyet tarihinde yer almıştır. M.Ö. 2100 tarihinden itibaren bu bölgede parlak bir medeniyet kendini göstermiştir. Sümerlerin menşei, genel olarak kabul edildiğine göre pek bilinmemektedir. Akkadların hakimiyetinden ve Gouteenlerin istilasından sonra ülke, 2100-2003 yılları arasında bir Sümer rönesansı yaşamıştır. Daha sonra Sümer dili ve kültürü bir asra yakın parlak şekilde yaşamıştır. Bu dönem zarfında, geçmişin büyük ve önemli eserleri toplanmış ve kopyelenmiştir.
Sümerce üçüncü bin yılının sonuna kadar konuşulmuştur. Daha sonra yazı dili olmuş ve bu dille çok önemli eserler verilmistir. Sonra da okullarda ve mabedlerde Sümerce kullanılmıştır. Sümer dini hakkındaki bilgimiz genelde şu kaynaklara dayanmaktadır:
1- M.Ö. 2100-1900 yılları arasında din adamları tarafından muhafaza edilen şiirler, ilâhiler ve mitolojiler.
2- Tarihi ve ekonomik kayıtlar. Bunların tarihi iyice belirgindir.
Bazıları Sümer dini ile Akkad dinini a-yirmaya çalışmışlarsa da bu doğru değildir. Çünkü bu iki millet, Antikiteden beri biribirine karışmıştır. Bu görüşü şu delillere dayandır abiliriz:
a- Sümerler ve Akkadlar, asırlardan beri Mezopotamya'da yerleşmişler ve kültürleri birlikte gelişmiştir. Bunun için, birine ait bir dinî özelliği, diğerinden ayırmak mümkün değildir. Diğer yandan Sümerlerden önce bölgede oturan halkların da bir takım dinî kavranılan vardı. Bu dini inançlar, sonradan gelenlerin inançları ile karışmıştır.
b- Sümer metinleri, medeniyetin eskiliğine nazaran çok sonraki kaynakları teşkil etmektedirler. Çünkü Sümerce metinler III. binin sonunda derlenmişlerdir. Bugün sahip olunan bu metinlerin kopyeleri, bu tarihten bir asır sonraya ait bulunmaktadır. Bu kopyelerin arasında Sümer dininin saf bir şekilde bulunması hayal olarak düşünülmektedir.
c- Bir metnin dili, onun yazarı üzerinde bir işaret vermez. Böyle bir Akadlara ait bir metin, birçok Sümer fikrini yeniden almış olabilir. Bunun tersi de bir gerçektir. Bir Sümer ilâhisi, pekala semitik fikirler taşıyabilmektedir.
Şayet bu fikirleri doğru kabul edersek, onları fazla abartmaktan sakınılacak tır.
a- Semitik kavimlerin tesirini, III. bin yılın büyük bir kısmı boyunca mübalağa etmemek gerekir. Çünkü burada kültürsüz göçebe kavimler söz konusudur. Bunların erkenden ve derin şekilde yerlilerin dini hayatını değiştirebilmelerinden şüphe edilir.
b-Yeni keşifler, Fara döneminin (2600 den 2500'e kadar) büyük edebî eserlerin ortaya çıkmasını sağladığını göstermiştir. Hatta yeni olarak kabul edilen çok sayıda eserin, çok eski zamanlara kadar gittiği görülmektedir.
c- Gittikçe farklılıkların, dini duyguların ifadesinde, 2000 yılından önce kabul edildiği ve sonra geliştiği, belirginleştiği fakat sürekliliğin kendini gösterdiği görülmektedir.
Sümer dininin temel kavramlarından birisi Me terimi ile belirtilmiştir. Çoğul olarak anlaşılan bu mefhum, bütün insan aktivitesini kaplamaktadır. Meselâ kült, krallık, sanatkârlık, zeka ve bilgi, toplumsal hayat (savaşlar, hukuk, fahişelik) ve müzik gibi... Me'ler, bir şahıs bir obje, bir fonksiyon yapmaktadırlar. Bunlar, bir modele, bir tipe uygundur. Kral, diğer fertler gibi bir şahıs değildir. Yeterki krallığın Me'ler'i, ona emanet edilmemiş olsun, Me'den istifade eden bir şehir, bir şehir olma fikrine cevap veriyordu. Şayet düşman onu işgal ederse Me'ler, kararma riskine düşerler ve şehir hayatı, iyi bir kral onu restore edinceye kadar bozulur. Tanrısal tabiatlı olmaksızın Me'ler, Tanrılar dünyasına aittirler. Meselâ An ve Enlil onlarda sahip ve paylaştırıcı durumdadırlar. İnanna herşeye sahip olarak kabul edilmiştir. Enki, gökteki ve yerdekileri tanımaktadır. Bu Tanrı, yerdekileri ve göktekileri, mabedlere, krallara, mekanlara veya imtiyazlı eşyalara nakletmektedir. Krallar azizlere sahip olmakla övünürler.
Me'ler gayri maddi oldukları halde, bazen hediye olabilmekte, kırılabilmekte ve toplanabilmektedirler. Onlar büyük, değerli, sürekli, yüce, kutsal ve sayısızdırlar. Gökte, yeryüzünde veya cehennemi dünyada mevcutturlar. Me ile ilgili kelimeler zengindir.
Me kelimesi, “Tanrısal güçler” olarak tercüme edilmiştir. Bunun, Mana fikrinden mülhem olduğu düşünülmektedir. Akkadlılar, Me'leri (mu şeklinde yazılmıştır) daha çok “Dini erkan” içinde eritmişlerdir.
Castellino, Me'leri Platon'un “idelerine” benzetmektedir.
Sümerler için aziz ve kutsal, temiz ve kirli kategorilerine bağlıdır. Kutsallık duygusu, büyüleyici ve korkutucu bir heyecan meydana getirmektedir. Bunu yakalamak için mecazlar kullanmak gerekir ve sembollerin buna eşlik etmesi icabeder (Arslanlar, yılanlar ve ejderhalar). Bir mabed Me'lere sahiptir. Bir Tanrı, burayı daimi veya geçici olarak ikamet için seçmiştir. Onun dış dekorasyonu, gümüşle tasvir edilmiştir. O, parlamaktadır ve korku ilham eden bir ışık çıkmaktadır. Esrarengiz bir koku içinde yüzmektedir. Oraya bayağı kişiler giremez. Kutsal eşyaları görmek yasaktır. Mihrapta öldürmek, soymak yasak olduğu gibi, oraya ateş koymak da yasaktır. Yine heykelleri kırmak yasaktır.
Mabed, göğü yere bağlamaktadır. O bir gök kuşağıdır. Tanrı, Antropomorfizm'e sahiptir. Bir mitolojinin anlattığına göre,
“Tanrılar birgün doğmuşlar, sonra kaderleri tespit edilmiştir. Tanrıçalar, hamiledir ve doğurmaktadırlar. Kabul edilmektedir ki, böyle bir Tanrı, böyle bir Tanrıçanın eşidir, çocuklar onlardan doğmaktadır. Panteonun belli başlı Tanrısı olan Enlil, bizzat An’in oğludur. Tanrılar yerler, içerler, sevinirler ve şikayette bulunurlar. Sümer Tanrıları, birtakım tabiat güçlerini temsil etmektedirler. Şehir hayatı organize edilince ve siteler arası rekabet oluşunca Tanrılar, mutlak hakim olarak tasarlanmışlardır. Yüksek görevler üstlenmişlerdir. Meselâ Gök Tanrısı, ve Ourouk'un patronu olan An, gülünç bir önceliğe sahipti. Oysa Nippour'un patronu olan Enlil, büyük bir rol oynuyordu. Eridou'nun Tanrısı olan Enki, entellektüelleri temsil ediyordu. O, kurnazdı ve en kritik problemlere çözümler getiriyordu.
Diğer Tanrıçalar birkaç gruba ayrılabilmektedir:
a- Ana Tanrıçalar: Nin-Hoursag, Nin-Mah-Nin-Tou.
b- Yıldızla
ilgili Tanrılar: Outou, güneş, Nanna, ay, İnarına,
c- Poliade Tanrılar: Oumma'da Sara, Lagash'da Nin-Girsou
d- Tanrılaşmış Kahramanlar: Gılgamış, Doumuzi,
e- Cehennemi Tanrılar:
Sümerler, bir takım şahıs Tanrıları da kabul etmektedirler. Bunlar kralları, hanedanlığı, fertleri ve onların ailelerini koruyorlardı.
Kült: Kült merasimleri, genelde mabedlerde yapılmaktadır, Mabed, sadece “Tanrının Evi”dir. Akkadça mabed, bitumdur. Bir başka terim ise, Esdir. Sümerce mabed é dir. Aritilutede en eski dönemlere kadar uzanan mabed kavramı, bir teras üzerinde yükselen bina demektir. Mabedin iç durumu aşağıdaki plana göre düzenlenmiştir: Bir mihrapla kaplanıp kaplanmadığını bilmediğimiz bir mekan (burada bir salon veya bir avlu söz konusu olabilir). Prensip olarak mabedler, aynı yerlere yapılmakta ve salonlar gittikçe çoğalmaktadır. Mabed planlarının değişimi gittikçe uyumsuzluk yaratmaktadır. Çünkü belli başlı odalar, kutsal dışı işlerde mesela, özel evler olarak kullanılmaktadır. Girişten itibaren ki sal'a geçilmektedir. Sonra Parpahsa ve nihayet kitus'a geçilir. Nihayet, mabedin tam ortasında é.sa da Tanrının heykeli bulunur. Bu heykel, bir kaidenin üstüne konmuş vaziyettedir. Bu kaideye Sümerce bara, Akkadça parakkum denmektedir. Mabedler ayrıca ekonomik merkezlerdir. Ur'daki III. hanedanlık döneminde mabed görevlileri, ziraatla meşgul oluyordu. Halbuki sivil iktidar hayvan yetiştiriciliği ve dokumacılıkla meşgul olmaktaydı. Bu dönemde mabedler gelirleri sayesinde yeterince servete sahip bulunuyorlardı. Diğer sektörlere borç veriyorlardı.
Yeni-Babil döneminde de mabedlerin ekonomik rolleri ilk sıradaydı, Meselâ, Eanna Mabedi elverişli arazilere sahip bulunuyordu.
Sünnet Olma:
Yahudi geleneğinde, “Sünnet olma” Cumartesi ve gıda ile ilgili yasaklar gibi riayet edilen belli başlı kriterlerden birini teşkil etmektedir. Hz. İbrahimle Allah arasında akdedilen Ahit’in [59] hatırasına yapılmaktadır. Buna, Berİt Milah yani “Sünnet Ahiti” adı verilmiştir, Talmud “Sünnet Ahitinin”, diğer bütün Yahudi emirleri kadar önemli olduğunu ve onun on üç veçhe ihtiva ettiğini söylemektedir. Hz. İbrahim’in sünnetle ilgili sözlerinden anlaşıldığı gibi Yahudi şeriatı, her erkek çocuğun doğumunun sekizinci günü sünnet olmasını gerektirmektedir. O gün Cumartesi veya kippur günü bile olsa. Çocuğu sünnet ettirmek görevi, babaya düşmektedir. Eğer çocuğun babası bu görevi yapmazsa bu görev cemaatin otoritelerine düşmektedir. Eğer bir Yahudi çocuğu on üç yaşma kadar sünnet olmamış ise çocuğun bu yaşta mecburen sünnet olması gerekmektedir. Sünnet olmayan biri varsa onun kavmiyle ilişkisi kesilecektir. [60]Yahudi geleneğine göre sünnet olmayanın, ölüm cezasıyla cezalandırılması gerekir. Yahudilikte “Sünnet olma”, eğer çocuğun hayatı ile ilgili bir tehlike arz ediyorsa, daha sonraki bir tarihe ertelenebilir. Fakat bir annenin iki çocuğu “Sünnet sonrası” bu operasyondan dolayı ölmüşse, üçüncü çocuk için Sünnet olmak yasaktır. [61]
Sünnet, normal olarak kuralları bilen bir operatör tarafından yapılmalıdır. Yani, e-linde bu işe yetenekli olduğuna dair hahamlardan aldığı bir belge bulunan bir yetkili (Mohel) tarafından yapılmalıdır. Yahudilikte sünnet, çok önemli dinî bir faaliyettir. Bu erkan için iki kutlama yapılmaktadır: Birisi, operatörle, diğeri çocuğun ebeveyni ile icra edilmektedir. Yahudilikte çocuğa isim de sünnet esnasında verilmektedir. Sünnet merasiminin icrası içinde yapılan bir başka fonksiyon, çocuğu operasyon esnasında dinlerinin üstünde tutan Sandek'e düşmektedir. Bu, Yahudilikte, Hıristiyanlıktaki vaftiz babasının yerini almaktadır. Sünnet babası (sandek), sinagogda “Elie peygamberin makamı” denilen özel yerini almaktadır. Eskiden beri sünneti, bir yemek merasimi takip etmektedir. [62]Sünnet, Yahudilikte çok önemli bir dinî faaliyet olmakla beraber, her sünnet olan Yahudi olamaz. Sünnetli bir Yahudinin en azından Yahudi bir anneden doğması gerekmektedir.
Yahudilikte sünnet, Yahudiliğe giren bir başkası için de gerekli olmaktadır. Gerçi, Mişna üstadları Mühtedinin sünnet olmasını tartışma konusu yapmışlardır. Bazıları, “dinî bir banyo”dan Mikve yapmasını kafi görürken, bazıları da onun sünnet olmasını şart koşmuşlardır. [63]Liberal Yahudiler “Sünnet merasimine” son yıllarda pek riayet etmemektedirler. Fakat büyük Yahudi çoğunluğu “Sünnet'e titiz şekilde riayet etmektedirler. Islâmda Sünnet: İslâmi muhitlerde de sünnete çok önem verilmiş olup, hatta müslümanla kafiri ayıran bir alâmet olarak gösterilmiştir. Hz. Peygamber’in hadisleri sünneti, Hz. İbrahim’in bir âdeti olarak belirtmektedir. İslâm bilginleri sünnet üzerinde çok durmuşlardır. Bazııları “Vacib”, bazıları “farz” olarak sünneti kabul etmişlerdir. Bir kısım âlimler de İslâmi kabul eden bir muhtedininde sünnet olmasını şart koşmuşlardır. Aslında, “Sünnet olma” İslama giriş şartı değildir. Ebu Davud'un, Taharet bahsinde naklettiği bir hadiste “İslama girince küfür kılını at, sonra da sünnet ol” diye belirtmektedir. Bu hadisin sıhhat derecesi tartışmalıdır.
İslâmiyette sünnetin yaşı konusunda kati bir emir yoktur. Doğumun ilk gününden başlayarak on iki on üç yaşlarına kadar çocuklar sünnet ettirilmektedir. İslâm dünyası, sünnete çok önem vermiştir. Türkler İslâmi kabul ettikten sonra, sünnet olmayı dinin aslî vecibeleri gibi kabul etmişler ve öyle kabul etmeye devam etmektedirler. Türkler arasında görkemli sünnet merasimleri icra edilmektedir.
3- Süryaniler: Türkiye'de uzun bir tarih içinde yaşayan ve bugün Türk vatandaşı olan gayr-i müslim unsurlardan birisi de Süryanilerdir. Ülkemizde Ortodoks, Katolik ve Protestan olmak üzere üç kilise halinde temsil edilen Süryani kilisesi, bugünlere arkasında bazen mutlu, bazen de acı uzun tarihi süreçler bırakarak gelmişlerdir. Süryani tabirinin, İran kralı Sirus'un isminden veya Suriye'yi ele geçiren Kilikos'un kardeşi Suros'un isminden kaynaklandığı şeklinde görüşler vardır. Genel kabul gören bu ikinci görüştür. Bunun için bugünkü Süryani kiliselerinin teşekkül tarihi oldukça eskilere gitmektedir. Hz. İsa'dan sonra, Hıristiyan misyon görevi onun havarilerine düşmüştür. Kudüs cemaatinin başına Hz. İsa'nın, yakın akrabası olan Yakub geçmiştir. İsa'dan sonra en aktif Hıristiyan cemaati, bu Kudüs cemaatidir.
Kudüs cemaatini meydana getirenler Petrus, Yuhanna, Yakub, Andreas, Filipus, Thomas, Bartolomeus, Matta, Taddeus, Alfeusun oğlu Yakub, Gayyur Simun ve Yakubun oğlu Yahuda idi, Hıristiyanlığın ilk çağlarında Filistin ve çevresi, yeni misyon için yoğun faaliyetlerle içice yaşarken; Antakya bu yeni din için, çok önemli bir mekan olduğu işaretlerini veriyordu. Bunun için Kıbrıs'a, Fenike'ye ve özellikle Antakya'ya seyahatler yapılıyordu. Antakya'da ilk Hıristiyan müntesipler olunca, Kudüs cemaatinin dikkatleri buraya çevrilmiş ve havariler tebliğ için buraya gönderilmiştir. Daha sonraki dönemlerde Havarilere katılan St. Paulde Antakya'da özel çalışma yapmıştır. Hz. İsa'nın mesajını kabul eden bu Antakya cemaati, tarihte ilk defa “Hıristiyan” ismini alan cemaat olmuştur. Bu konudaki bilgiler “Resullerin işleri” XI. bölümde verilmektedir.
Antakya Hıristiyan cemaatinde St. Pierre’in (Petrusun) rolü konusunda kaynaklarda ihtilaflar görülmektedir. Petrus'un Antakya'ya gelip gelmediği, geldiyse ne zaman geldiği bir tartışma konusudur. St. Paulun, Galatyalılara yazdığı mektubda[64] Kifasla (St. Pierre=Petrus) Antakya'da karşılaştığından bahsedilmektedir. Antakya Hıristiyan cemaati üzerinde St. Paul'ün ve Barnabas’ın etkisi kesin olmakla beraber, Petrus'un da etkili olduğu, Kudüs Hıristiyan cemaatinin de Antakya' daki gelişmeleri kontrol altında tuttuğu da gerçektir. Bunun için Antakya kilisesi üzerinde St. Pierre’in nüfuzu ve kontrolü mutlaka olmuştur. Önemli bir kilise tarihçisi olan Mor Ignattus Yakub'un verdiği bilgilere göre Petrus, 52 yılından 60 yılına kadar Antakya'da kalmıştır. Altmışlı yıllarda buradan ayrılırken yerine Yahudi asıllı Arâmi Afudyos'u vekil bırakmıştır. Burada dikkat çekici nokta, Antakya'da biri Yahudilikten Hıristiyanlığa gelen cemaatin St. Pierre yanında yer alması, diğeri de putperestlikten Hıristiyanlığa gelen cemaatin, St. Paul'un yanında yer almasıdır. Antakya'daki bu durum tarihin ilk Hıristiyanlık toplantısı olan Kudüs toplantısındaki Yahudi eğilimlerle yeni Hıristiyan olanların durumu konusundaki tartışmada da kendini göstermektedir. Kudüs toplantısının tarihi üzerinde kaynaklarda ittifak yok ise de, bu toplantının St. Paul'un Hıristiyanlığa girişinden sonra olduğu kesindir. Bu toplantının milâdi 47 ile 52 yılları arasında olması gerekir. Burada toplantıda tartışılan konu, Hıristiyan mesajını kabul eden birinin “Sünnet olup olmaması” konusuydu. Yahuda'dan gelen bazı kişiler ve Ferisilere mensup olan Hıristiyanlar, Hıristiyan imanını benimseyenlere “Sünnet olunmazsanız, kurtulamazsınız” diyorlardı. Kudüs toplantısının ana konusu işte bu “sünnet olma” konusuydu. Yahudi - Hıristiyan çizgideki görüşle, sünnet olma âdetini önemsemeyen yeni mesajın taraftarları arasında ciddi bir şekilde konunun tartışıldığı bu konsilde, Petrus, şu tarihi konuşmayı yapmıştır. “Ne bizim ne de atalarımızın taşıyabildiği bir boyunduruğu öğrencilerin boynuna geçirerek şimdi neden Tanrıyı sınıyorsunuz. [65]Burada Petrus'un geldiği nokta, Yahudilerin bile zorlukla taşıdıkları şeriat yükünü bu insanların üzerine yüklememekti. Toplantının diğer konuşmacıları sırayla Barnaba, Paul ve Yakub olmuştu. Neticede, “putlara sunulan kurbanlar, zina, boğularak öldürülen hayvanlar ve kan” dışında yeni Hıristiyan olan birine yasak yoktu. Bu Yahudilikten Hıristiyanlığa gelenler için olduğu gibi, putperestlikten gelenler için de böyleydi. [66]Aslında gerek Petrus'un ve gerekse Yakub'un konuşmaları doğrudan sünnet olmanın aleyhine değil, Yahudi-Hıristiyanların, yeni Hıristiyan olanları bu konuda zorlamamaları gerektiği şeklinde anlaşılması gerekir. Böylece bu topantıda Ferisi kökenli Hıristiyanlarla, putperest ortamdan gelen Hıristiyanlar arasında adeta bir hoşgörü ortamı meydana getirilmiştir. Çünkü Resullerin işlerinden anladığımız kadarıyla Antakya'ya elçiler gönderilmesine karar verilmişti. Böylece Antakya'daki iki ayrı cemaatin arası yakınlaşmış oluyor ve en azından sünnet olma olayı cemaatler arasında bir problem olmaktan çıkıyordu. [67]Antakya'ya gönderilen elçiler, Bamaba, St. Paul, Silas ve Yahuda'dan oluşuyordu. Elçiler Kudüs kilisesinden bir mektupla Antakya'ya gelmişler, mektubu hem okumuşlar hem de açıklamışlardı. [68]Bu mektup ve elçilerin gayretleriyle Antakya kilisesindeki ihtilafların, kısmen yatıştığı ve cemaatlerin biribirine kısmen yakınlaştığı tahmin edilmektedir. Daha sonra Yahuda ile Silas, Antakya'dan ayrılarak Kudüs'e dönmüşlerdir. Paul ile Barnaba bir müddet Antakya'da kalarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Barnabas ile birlikte St. Paul Suriye ve Kilikya bölgelerine dolaşmak üzere Antakya'dan ayrılmışlardır. Görüldüğü üzere “Yabancıların Havarisi”olarak anılan Pavlos, Antakya'da daha çok putperestler arasında faaliyet gösterirken, Petrus taraftarları Yahudiler arasında misyon faaliyetlerine devam ederek iki ayrı Hıristiyan cemaatin oluşumunu
sağlamışlardır. Daha sonraki dönemde Yahudilerin dışında Hıristiyanlığa gelenlerin, Yahudi şeriatıyla yükümlülüğü, özellikle Sünnet olmaları konusu, Antakya'da ciddi bir problem oluşturmuştur. İşte Kudüs toplantısı, kısmen bu problemin yatışmasını sağlamıştır. Daha sonraki dönemlerde Roma İmparatoru Neron'un zulmü Antakya Hıristiyanlarına ulaşmış, Afudyos milâdi 68 yılında öldürülmüştür. Bu durumda Antakya Hıristiyan cemaatinin lideri Ignatıus Nuranı olmuştur. Milâdi 70 yılında Yahudilerin Kudüs'teki isyanı sonucunda, Romalılar Kudüs'ü tahrip edince, Kudüs Hıristiyan cemaati, faaliyetlerini kısmen durdurarak çöle çekilmişlerdir. Böylece Antakya Süryani kilisesi, bölgede çok önemli bir Hıristiyan merkezi haline gelmiştir. Antakya Hıristiyaniarı, Roma vatandaşlığını da elde ederek, çok İmtiyazlı bir duruma gelmişler ve Kudüs kilisesi etkisinden kurtularak bağımsız hale gelmişlerdir. Artık, Antakya Hıristiyaniarı şefi olan Iğnatius Nuranî, kendisi için “Süryani Başpiskoposu” unvanını kullanmaya başlamıştır. Epİskopos rütbesiyle Iğnatius Nuranî, önce Antakya'da dinî ihtilafları gidermiş, daha sonra Anadoludaki Hıristiyan cemaatleri beili bir disipline' sokmuştur. Yine tesis ettiği güçlü bir misyonerlik teşkilatı sayesinde Anadolu'da, Mezopotamya'da Suriye ve Filistin'de Hıristiyanlığın yayılmasını sağlamıştır. Ancak Roma İmparatorluğu, Hıristiyanların çoğalmasından endişe duyuyordu. Bunun üzerine Trajan, Doğu seferi sırasında Antakya'ya uğrayarak kırk yıla yakın Antakya patriği olan Iğnatius Nuranî'yi zincire vurdurarak Roma'ya göndermiş ve öldürtmüştür. İgnatius'dan sonra İron (169-182) ve Maximinos (182-191) Antakya patriklik makamında bulunmuşlardır.
Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Kudüs kilisesinden sonra en kıdemli olan Antakya kilisesidir. Antakya Süryanî kilisesinin Başpiskoposluk karakterini resmiyete dönüştüren 191 yılında patrik seçilen Serefiyon olmuştur. Antakya Süryani kilisesi bölgede en güçlü Hıristiyan merkezi olarak, dinî ihtilafların çözümünde ve toplanan mahalli konsîllerde önderlik yapmıştır. Nihayet, patrik Fitalyos döneminde Antakya Süryani kilisesi, Suriye, Mezopotamya ve Anadoludaki kiliseleri idaresi altına alarak, kendi istikametinde yönlendirmiştir. Antakya Süryani kilisesi, III. asırda Doğunun en büyük ve en ciddi kiliselerinden biri haline gelmiştir. Bu dönemde üç önemli kilise merkezi dikkat çekiyordu: Antakya, İskenderiye ve Kudüs. Şüphesiz IV. yüzyılın başında Hıristiyanlık, hâlâ Roma imparatorluğunun takibinden kurtulmuş değildi. Bu takip, Konstantin’in Roma imparatoru oluşuna ve 313 yılında yayınladığı Milan fermanına kadar devam etmiştir. Konstantin, Milan fermanı ile Hıristiyanlığın Roma vatandaşları arasında yayılmasına ve din olarak seçilmesine izin vermiştir. Milan fermanından sonra Hıristiyanlık bir nefes almış ve misyon faaliyetlerine meşru bir zemin bulmuştur. Konstantin’in Hıristiyanlığa verdiği bu imkan, biraz da siyasiydi. Çünkü dağınık olan Roma imparatorluğunu, Hıristiyan dini ile birleştirmek ve ülkede manevi sükuneti sağlamak istiyordu. Ancak durum öyle olmadı. Üç asır baskı altında ve gizli yayılan Hıristiyanlık, değişik temayüllerle gelişmiş ve şimdi bu serbest ortamda bu temayüller gün ışığına çıkmaya başlamıştı. Bu dinî İhtilaflar da Antakya Süryani kilisesi, İskenderiyye kilisesi, Roma kilisesi ve Kudüs kiliseleri arasında Teslisin unsurları konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı. Kilise tarihinde kristolojik cereyanlar olarak bilinen bu tartışmalara bir son vermek ve ülkedeki dini bütünlüğü sağlamak için Konstantin çok tarihi bir karar verdi ve İznik'te ilk Hıristiyan genel konsili olacak olan konsili 325 yılında topladı. Bu konsilin toplanma nedeni, İskenderİyyeli rahip Arius'un “Teslisin unsurlarından oğulu, açık bir şekilde Babanın yarattığını, böylece oğulun, ezeli olarak mevcut olmadığını söylemesi” idi. Arius'un görüşü İskenderiyye'de çok canlı tartışmalara neden olmuş ve büyük bir taraftar bulmuştu. Arius'un görüşleri 318 yılında Mısır'da toplanan bir konsilde İskenderiyye piskoposu Alexandre tarafından aforoz edilmiştir. Arius hemen bir iman savunma broşürü hazırlayarak piskoposlara göndermişti. Böylece, Arius'un fikirleri, özellikle Mısır'da imparatorluğu bölünmeye doğru götürüyordu. Konstantin’in dikkatini çeken bu durum, onu harekete getirmişti. Bunun üzerine Kurtuba piskoposu Hosiusu duruma bir çözüm bulması için İskenderiyye'ye göndermişti. Ancak Hosuisda başarılı olamadı. Antakya'da bir konsil toplamaya karar veren Konstantin, bölgedeki çalkantının büyük olması nedeniyle konsili 325'de iznik'te toplamaya karar verdi. Hıristiyan konsiller tarihinin ilk genel konsili olacak olan bu konsil, İznik'te toplanmış ve konsile bizzat Konstantin başkanlık etmiştir. Üçyüz on sekiz piskoposun katıldığı Konsilde Baba-oğul'un aynı tabiatta (Homoousios) olduğu iman prensibi olarak kabul edilerek Arius aforoz edilmiştir. Ancak Aryanizm tamamen yok edilememişti. Hatta zaman zaman yayılma temayülü gösteriyor veya yeni şekiller altında görünüyordu. Bunun için Mısır'da yeni teolojik kavgalar gündeme geliyordu. Mısır'ı hiçbir zaman elden çıkarmak istemeyen Konstantin bile bu süreç içinde Aryanizme yeşil ışık yakma eğilimi göstermiştir. Ancak Aryenler birçok mezhebe bölünerek zayıflamışlardır. Yine IV. yüzyılın sonuna doğru İstanbul piskoposu Macedoine, Kutsal-Ruhu, teslisin ikinci uknumunun bir yaratığı durumuna getiriyordu. Böylece yeni bir itizal hareketi kendini göstermişti. Roma İmparatoru büyük Theodos(379-395), imparatorluğun bütün Doğu piskoposlarını 381'de İstanbul'da bir konsilde toplamış, böylece Arius ve taraftarlarını ve Kutsal-Ruhun, tanrısal tabiatını kabul etmeyen Macedoine itizalini aforoz ederek, “Kutsal-Ruhun tanrısal tabiatını” belirtmiştir. Böylece büyük Theodos dönemi en şiddetli şekilde Aryanizme veAryanizmin bütün şekillerine karşı şiddetli bir mücadele ile geçmiştir. I. İstanbul konsili olarak tarihe geçecek olan 381 konsili ile “İznik Amentüsü” bir defa daha resmen tekrarlanmış ve Macedoine’in fikirleri lanetlenmiştir. 381 konsiline Batı piskoposları çağrılmamıştır. Çünkü, Macedoine itizali doğuya has bir itizal özelliği taşıyordu. Ancak bu konsilde kilise hiyerarşisi açısından da önemli bir karar alınmıştı: Bu karara göre, kilise hiyerarşisinde birinci sırayı Roma kilisesi, ikinci sırayı İstanbul kilisesi alıyordu. Halbuki o güne kadar İskenderiyye kilisesi ikinci sırada idi. Fakat bu karara, İskenderiyye ve Antakya piskoposları katılmamıştır. Aslında bu karar, Ariusçuluğa karşı mücadelede, İskenderiyye kilisesinin gösterdiği zaaf ve doğuda kiliseler üzerindeki egemen olma niyetinin sonucunda İskenderiyye kilisesine verilen bir ceza özelliği taşıyordu. Papalık, İstanbul'un üstünlüğünü bir şeref üstünlüğü olarak görüyordu; bunun için meseleyi fazla büyütmemişti.
İskenderiyye patriği Theophile (385-412) zamanında, İskenderiyye'nin veya İstanbul'un üstünlüğü konusu İstanbul piskoposu Jean Chrysostome'la giriştiği mücadelede iyice belirginleşmişti. Chrysostome, Theophik tarafından kovulan Mısırlı rahiplere kucak açmış ve onlardan, üçüncü asrın en büyük ilâhiyatçılarından biri olan Origene tarafından acele verilen mahkumiyeti kaldırmıştı. Ancak Theophik, kraliçe ile birleşerek, Chrysostome'u 403 yılında sürgün etmişti. İstanbul için bu aşağılatıcı bir durum olarak kabul edildi. Bu durum, belli başlı doğu kiliseleri arasında açılmış olan rekabeti ortaya koyuyordu. Bu rekabet, İskenderiyye patriği Theophile'nin halefi olan yeğeni Cyrille (412-444) zamanında iyice belirginleşmiş ve doktriner karakterli kabul edilen teslisin üç unsurunun aynı olduğu ve tek ilâhi tabiata sahip olduğu fikri, yeni problemleri doğuruyordu. Bu problem şuydu: Teslisin ikinci, unsuru, insan tabiatıyla, tesliste nasıl bir birleşme yapabilirdi? Bilindiği gibi, bu problem daha önce Aryenler tarafından ortaya atılmış oğlun Tanrısallığını inkar etmişlerdi. Onlara göre İsa'nın ruhu kelâmdı. Suriye piskoposu Apollinaire'le yeni bir tartışma konusu ortaya çıkmıştı. Apollinaire, Yunan filozofu Eflatun'u takip ederek, insandaki ruhu, akli ruh ve hayvanı ruh olmak üzere ikiye ayırıyor ve Allahın oğlunun, aklî ruhla aynı olduğunu iddia ediyordu. Bu görüşler, fazla bir başarı sağlayamadı. Ancak İsa'daki İnsani ve Tanrısal tabiatların birliği veya ayrılığı konusundaki tartışmaları, ilâhiyatçıların nezdinde canlandırmış oldu.
İsa'daki tabiatlar konusunda, iki ekol yönlendirici rol üstleniyordu: Bunlardan birincisi İskenderiyye diğeri de Antakya ekolü idi. İskenderiyye ekolü, İsa'nın Tanrısal tabiatı üzerinde İsrar ediyordu. Bu ekolün temsilcileri “oğulun bedenleşmesinden sonra iki tabiatın tam birleşmesinden bahsediyorlardı”. Antakya ekolü ise, İskenderiyye ekolünün ifadelerinde tehlike görüyorlardı. Buna göre, insanî tabiat, ilâhî tabiat tarafından yutulmuş oluyordu. Bu kristolojik kavgada yeni başkentin piskoposları da kendilerini göstermeye başlamışlardı. 379 yılında tahta oturan Theodosius, Doğu kiliselerinin çok önemli ekolleri olan Antakya ve İskenderiyye kiliselerine karşı, İstanbul kilisesini patriklik seviyesine çıkararak, kiliseler bünyesindeki teolojik kavgaları kontrolü altına almak istiyordu. Ancak teolojik kavgalar bitmiyor, aksine şiddetleniyordu. Antakya ekolü, İsa'nın beşeri tabiatı üzerinde israr ettiklerinden ve bedenleşmiş kelime olan İsa'da ayrı tabiatın varlığını ileri sürdüklerinden ana doktrinden uzaklaşmakla itham ediliyorlardı. Şüphesiz böyle bir öğretinin mantıki sonucu, İsa'nın annesi olan Meryem’in, Allah annesi değil; sadece İsa'nın annesi olabileceğidir. Bu görüşe İstanbul piskoposu Nestorius da katılmıştı. Buna İskenderiyyeli Cyrille, şiddetle tepki göstermiştir. Çünkü o, Nestorius'un öğretilerinde yalnız Ortodoks katolik imanına bir saldırı değil; kilise hiyerarşisi içinde Antakya'nın perestijini yükseltmek ve İstanbul kilisesini aşağılatmak niyetini de güdüyordu. Papa Nestorius'un öğretisini reddederek, Cyrille’in görüşlerini doğru bulunca, durum iyice karıştı. Cyrille, papanın adına hareket ederek Nestorius'u aforozu gerektiren bir hata listesi hazırlamıştı. Devrin imparatoru II. Theodose karışıklığı gidermek için 431'de Efes'te bir konsil toplamaya karar vermiştir. İstanbul ile İskenderiyye kiliseleri arasındaki rekabet yüzünden konsil oturumları tartışmalı geçiyordu. Bu tartışmalarda Antakya kilisesi, İstanbul kilisesini destekler görünüyordu. O vakit, İskenderiyye piskoposu Cyrille, üstlenmiş olduğu Papa'nın temsilciliği rolüne dayanarak, Nestorius'un mahkumiyetini sağlamak için, Antakyalıların ve Papalık delegelerinin gelmesini beklemeden, konsili yüz elli üç piskoposla açmıştı. Konsil babaları, Nestorius'u mahkum ederek, “İsa'da bir kişilikli iki tabiatın olduğunu kabul etmişlerdir”. Daha sonra, Efes'e gelen papalık delgeleri de konsil kararma katılmışlardır. Antakya piskoposu Jean, bu duruma çok üzülerek, topladığı Sinodda Cyrille'i aforoz etmiştir. Daha sonra kararında yumuşayan Cyrille, sarayı yanma alarak Nestorius'u sürgüne göndermiştir. İskenderiyye kilisesi ile Antakya kilisesi 433'te bir anlaşma yaparak aralarındaki gerginliği gidermeye çalışmışlardır. Böylece 431 Efes konsîlinde “İsa'da iki tabiat” ve Meryem’in Tanrı annesi olduğu kabul ediliş ve Nestorius aforoz edilmiştir. Çünkü Nestorius Meryem’in insan annesi olduğu eğiliminde idi.
Efes konsili, İskenderiyye'nin, İstanbul ve Antakya üzerindeki zaferini sembolize ediyordu. Iskenderiyye ilâhiyatçıları, bedenleşmiş oğulun ilâhi tabiatı üzerinde fazlaca duruyorlardı. Böylece ilâhi tabiat bu noktada, İsa'nın insanî tabiatını yutuyordu. Bedenleştikten sonra “Allah’ın oğlu” sadece ilâhi tabiata sahip bulunuyordu. Monofizitlik olarak isimlendirilen İsa'nın biricik tabiatı doktrinini savunan bu hareket, Mısır'da çabucak popüler olmuştu.
Yunan felsefesinin etkisinde, Antakya ilâhiyatçılarından daha fazla kalan Iskenderiyye ilâhiyatçılarına, monofisizm fazlaca cazip gelmişti. Yeni Eflatunculuğun kurucusu, İskenderiyye'nin son büyük filozofu Platin, insanın tanrılaşması için kişisel bir ahlâki disiplinin gerekli olduğunu söylemişti. Bu düşünce, birçok Hıristiyan düşünürünü etkilemişti. İşte Yunan felsefesi mefhumundan hareket ederek, insanın tanrılaşması problemini İskenderiyye ekolünün ele alış tarzının niçini şüphesiz bu idi. Böylece, insanın Tanrılaşması problemi, Kıptî veya Yunan olmayanlara da cazip geliyordu. İşte Kıptî rahiplerinin monofizitliği fanatikçe savunmalarının sebebi budur. Monofizitlikle Ortodoks Hıristiyanlık arasındaki ilk çatışma, patrik Flavien’in, Monofizit yorumcularından biri olan Eutyches'i mahkum ettiği zaman İstanbul'da meydana gelmişti. Ancak İstanbul'da, monofizit doktrinin birçok taraftarı olmuştu. Hatta bunlar, sarayda bile birçok dostluklar kurmuşlardı. İskenderiyye patriği Dıoscore'da bu uğurda çok gayret sarfetmişti. Böylece, imparator II. Theodose'un yeni bir konsil toplamasını sağlamıştı. Bu konsil, 449'da Efes'te toplandı. Papa I. Leon mono-fizitliği kabul etmiyordu ve İsa'da iki tabiatın varlığı üzerinde duruyordu. Ancak Dioscore konsile hakim olarak, monofizitlik lehine karar çıkartmıştı. Papalığın insiyatifi doğrultusunda toplanmayan bu konsile “Haydutlar siııodu” adı verilmiştir. Böylece Papa I. Leon, Hıristiyan Ortodoks doktrinini belirlemek için yeni bir konsil toplamayı imparatordan talep etmişti. Papa’nın konsil toplama isteğini, Marcıen (450-457) yerine getirmiş ve 451'de Kadıköy Konsilini toplamıştır. Konsile altıyüzden fazla delege katılmışır. 449 Efes konsilinin kararlan aforoz edilmiş, yeni bir dogmatik formül kompoze edilmiştir. Bu formülün metni şöyleydi: “Hepimiz, ittifakla bir tek ve biricik oğul İsa'yı kabul ediyoruz. Ve yine O'nun, bir tek şahısla birleşmiş iki tabiatını kabul ediyoruz”. Bu konsilin altıncı oturumu sırasında, İstanbul kilisesine ikinci kilise olma imtiyazı verilmişti. Papa buna karşı çıkmasına rağmen bu, kabul edilmişti. Roma, Antakya ve Iskenderiyye hiyerarşik seviye olarak, havarilerin buralarda kalışlarının şerefini taşıyordu. İstanbul ise, bundan mahrumdu. Kadıköy konsilînde monofizitler aforoz edilmişti fakat bu ateş sürdürülememişti. Daima Rumları kıskanan, imparatorlukta ve doğu kilisesi içinde İstanbul'un üstünlük kazanmasına kızan Mısır Kıptileri, monofizitliği milli din olarak telakki etmişler ve “Kadıköy konsili” taraftarlarını “Melkitler” yani “imparator taraftarları” olarak adlandırmışlardır. İskenderiyye, Antakya, Kudüs, Monofizit temayüllü piskoposlarca işgal edilmişti. Roma İmparatoru I. Leon (457-474)'un döneminde monofisizmle bir uzlaşma eğilimi görülmesine rağmen bu fazla devam etmedi. I. Justin (518-527) dönemi ise daha da acılı geçmişti. Yeğeni Justinien’in ve Papa Hormisedes (519-523)’in insiyatifi eriyle bir takım girişimlerde bulunulmuştu. Mesela Papa tarafından doğu piskoposlarına imzalanmak üzere gönderilen “uzlaşma mektubu” sadece Kadıköy konsili kararlarını bütün Hıristiyanlara mecbur etmiyor; ayrıca İsa-Mesih’in St. Pierre'e vaadleri üzerine kurulmuş olan [69] Roma kilisesinin, İman konusundaki ruçhaniyetinide açıkça belirtiyordu. Roma imparatorları, Monofizitliğe karşı, bazen politik ve askeri nedenlerle yumuşak yaklaşımlar içine girmiş olsalar da Antakya Süryani kilisesi, kadıköy konsili sonrası büyük bir zulüm ve işkence altına girmiştir. Ancak, bu zulümler sadece monofizitliğin güçlenmesini sağlamıştır. Antakya Süryani patriği büyük Severıos, bu zulümler karşısında istifayı tercih etmiştir. Bizans ile İran arasında meydana gelen gerginlikten dolayı Süryaniler biraz rahatlamışlar fakat I. Justin’in ölümünden sonra yerine yeğeni Justinien’in (527-565) tahta oturması, durumu değiştirecekti. Justinien “tek devlet tek kanun, tek kilise” sloganı ile işe başlamıştı. Bu politika içinde monofizitlik yok edilmeye çalışılıyordu.
6 Şubat 538'de Antakya Süryani kilisesinin patrik vekili Tella'lı Yuhanna'nın ve iki gün sonra büyük Severıos 'un ölümüyle Monofizit Süryani kilisesi başsız kalmıştır. Aynı dönemde İskenderiye Monofizit kilisesi patriği Theodosius'da İstanbul'a götürülmüştür. Devam eden beş yıllık baskı ve terör döneminde monofizit piskoposlar kendilerini gizlemişlerdir. Bu piskoposlar bu dönemde Mardin'de, İran sınırında ve İskenderiyye'de saklanmışlardır. Kıpti kilisesi bile bu zor dönemde bir patriğe sahipti. Bu arada İran'la Bians'ın savaşı devam ediyordu. Bu savaşta Bizans yıpranmıştı. Gassan Meliki Haris bin Cebele, Doğu Suriye'de Arap boylarını birleştirerek, Bizans'a bağlı güçlü bir devlet kurmuştu. İmparator Justinien, Haris'e güveniyordu. Ona Patricus unvanını tevdi etmişti. Haris bin Cebele bölgesindeki Hıristiyanlar, Monofizit Hıristiyanlardi. Halk Haris'ten din adamı istiyordu. Hem halkın desteğini kazanmak hem de halka Bizans'a karşı güven vermek için din adamı aramaya başlamıştı. Bu arada Jaques Baradai (Yakup Baradai) diye bilinen bir rahiple tanışmıştı. Haris, İmparatoriçe Theodora'yla temasa geçerek, Doğu Hıristiyanlarının İran'a karşı örgütlenmesi gerektiği noktasında onu ikna etmişti. Bunun için monofizit piskoposlar gerektiğini açıklamıştır. İmparatoriçe monofizit eğilimli idi ve onları koruyordu. İmparator Justinien tarafından Jaques Baradai İstanbul'a çağrılmış ve Theodora ile görüşmüştü. Baradai Süryanice ve Yunanca'yı çok iyi biliyordu ve konuşuyordu. İmparatoriçe Jaques Baradai'yi çok beğenmişti. Yakub Baradai konuşuyordu. İmparatoriçe Jaques Baradai'yi çok beğenmişti. Yakub Baradai hemen tanındı ve şöhrete ulaştı. İstanbul'da göz hapsinde olan İskenderiyye patriği Theodosius'un, Yakub'u ve Theodor isimli bir başka rahibi takdis etmesi sağlandı. Böylece iki yeni isim ortaya çıkmıştı. Biri, Jaques Zanzalos veya Baradai, diğeri Theodore idi. Her ikisi de İskenderiyye patriği tarafından takdis edilmişlerdi. Theodore, Bostra piskoposu olarak Arabistan ve Filistin'de, Jaques Baradai ise Urfa piskoposu olarak Suriye, Mozopotamya ve küçük Asya'da egemen olacaklardı. Theodore, tarihte arkasında iz bırakmadan kaybolmuştur. Jaques Baradai'nin ise, İskenderiyye patriğinden almış olduğu metropolit unvanıyla daha geniş yetkileri vardı.
İki genç rahip, monofizit kiliseleri yeniden canlandırmak için 543 yılında İstanbul'dan ayrılmışlardı. Artık şans monofizitlere gülüyordu. Jaques Baradai, Haris bin Cebele'nin desteğiyle bütün Anadolu'yu gezdi. Daha sonra Batı Anadoluyu dolaştı. Aynı yıl İstanbul'a dönerek, İskenderiyye patriği Theodosius'a çalışmaları hakkında bilgi vermiştir. Yakub Baradai'nin çalışmalarından memnun kalan patrik, bir mektupla onu Mısır'a göndermişti. Mısırda, üç piskoposu takdis ederek, Kilikya ve Suriye'ye gönderdi. Birçok kilise teşkilatı kurduktan sonra 543'te yine İstanbul'da dönmüştür. Şimdi sıra beş yıldan beri patriksiz kalan Antakya Süryani kilisesine bir patrik buimaya gelmişti. Jaques Baradai, yakın arkadaşı Tella'lı Sergis'i, Antakya Süryani kilisesine patrik olarak takdis etmiş ve atama piskoposlara bildirilmişti. Ancak 518-538 yılına kadar monofizit Antakya Süryani patrikliği Mısır'da bulunmuştur. Şimdi ise İstanbul'a naklediliyordu. Artık monofizit kiliseler ve onların temsilcileri İstanbul'da İmparatoriçe Theodora’nın himayesinde kendilerini güvende hissediyorlardı. Yakub Baradai Suriye ve Mısır bölgelerindeki monofizit kiliseleri teşkilatlandırmıştı. Şimdi sıra Anadolu'daki kiliselerdeydi. Anadolu kiliselerini de Diyarbakır'dan başlayarak teşkilatlandırmıştı. Böylece Yakub Baradai, monofizit kiliseler için takdis ettiği piskoposlarla ve atadığı Süryani patriği ile Süryaniler nezdinde çok itibar kazanmıştı.
İstanbul Süryani patriği Sergis 546 yılında ölünce yerine 550 yılına kadar patrik seçilmemiştir. İskenderiyye Patriği Theodosius, sekreteri Pavlos'a iki mektup vermişti. Mektuplardan biri, Diyarbakır metropoliti Unumos'a ve o bölge piskoposlarına yazılmıştı. Diğeri de Jaques Baradai'ye ve bütün Doğu piskoposlarına hitap ediyordu. Mektupda “uzun zamandır bir patrik düşünüyorum. Bu göreve sekreterim Pavlos'u uygun buldum, sizden onu patrik seçmenizi istiyorum” diyordu.
Jaques Baradai, mektup doğrultusunda harekete geçerek, bölge piskoposlarından Pavlos için onay almıştır. Daha sonra, Diyarbakır meropolitiyle birlikte bir mektup yazarak İstanbul'a Pavlos'un patrikliğinin uygun olduğunu bildirmişlerdir. Böylece Kıptî asıllı biri, Süryani patriği oluyordu. İki kilise arasındaki (Antakya - İskenderiye) rekabet de bitiyordu. Pavlos'un, Süryani patrikliğini, Doğu Anadolu veya Doğu Suriye'de temsil ettiğini kaynaklar belirtmektedir. Süryani kilisesi bu dönemde tam bir sükunet içinde bulunuyordu.
Bu dönemde Jaques Baradai'yi İran'da görüyoruz. İran topraklarındaki monofizit kiliseleri bir merkez etrafında örgütlemeyi düşünüyordu. Bunun için Bes Araboya piskoposu Ahudeme'yi, İran'daki Monofizit kiliselerin sorumlusu yapmıştı. Süryaniler için bir sükûnet dönemi olan bu dönemde Doğu'da manastır sayısı oldukça artmıştı. Yeni yetişen genç rahipler, Kadıköy konsili kararlarını yeniden ele alıyorlar ve canlı tartışma konulan gündeme geliyordu. Böylece genç Süryanilerle Kadıköy konsili taraftarları arasında yeniden bir gerilim görülüyordu. Bu arada Doğu Roma imparatorluğunda tahta II. Justinien oturmuş, karısı İmparatoriçe Sophiada aktif şekilde yönetime katılmıştı. O da monofizit düşüncelere yatkındı. 566 yılında İstanbul'da küçük bir konsil toplanmıştı. Bu konsilde, ülkedeki dini ayrılıkları yok etmek ve ülkeye dini huzuru getirmek gibi konular tartışılıyordu. Hatta ülke barışı sağlanırsa, İstanbul'da bulunan İskenderiyye patriği Theodosius yeniden İskenderiyye'ye dönecekti. Bu konsil toplantılarına Jaques Baradai de katılmıştı. Bizzat İmparatoriçe Sophia, imparatorun büyük elçisi Yuhanna'yı üike barışı için görevlendirdi. Yakub, Yuhanna ile işbirliği yapacak ve ülkede dini huzuru temin etmeye çalışacaktı. Ülkedeki dinî huzuru en çok Yakub istiyordu. Yirmi yıldan fazla bir zaman bu iş için çalışmıştı. Rakka'da bir toplantı düzenlendi. Toplantıda elçi Yuhannada vardı. Yuhanna toplantı sonrası, Yakub'un başkanlığında bir komisyon kurmuştu. Komisyon, yeni bir iman ilkesi hazırla-
mıştı. Metni tartışılmış, fakat ittifak sağlanamamıştı. Sefir Yuhanna bu olaya çok üzüldü. Yakub, yeniden durumu düzeltmek için çabalar sarfediyordu. Fakat Jaques Baradai aleyhine olan gruplar çoğalıyordu. Bunun üzerine Jaques Baradai fikir değiştirerek, komisyonun hazırladığı iman prensiplerinin geçersiz olduğunu belirten bir mektubu elçi Yuhanna'ya ulaştırdı. Yuhanna İstanbul'a vardığında durumu, imparatora ve Sophiaya'ya bildirdi.
Yakub'un büyük emeklerle toparladığı Süryani kilisesi, bu rahat dönemde kendi içinde kristolojik kavgalara eğilim göstererek, parçalanmaya girmişti. Süryani kilisesi içindeki bölünmeyi başlatan bizzat Jaques Baradai'nin takdis ettiği Yuhanna İskanağisti (John Asquanages). Yuhanna, 557 yılında üç tabiat teorisiyle “teslisin her uknumunun ayn ayrı tabiatı olduğunu” iddia ediyordu. Bu teoriyi, İskenderiyye'li Yuhanna Filifinos “üç ilah, üç öz ve üç doğa” formüyle ifade etmişti. Yuhanna İskanagis görüşlerini kilise babalarının görüşleriyle desteklemiş ve birçok taraftar bulmuştu. İstanbul'da, saray çevresinden de bir takım taraftarlar bulmuştu. Jaques Baradai'nin samimi arkadaşları olan Tarsus piskoposu Kanun ve Silokya piskoposu Evgîn'de bu görüşü destekliyorlardı. Jaques Baradai bu duruma çok üzülmüştü. Böylece birlik ve beraberlik için yıllarını verdiği Süryani kilisesi bölünecekti. Yakub Baradai, Maraş'a gelerek Evgin'i fikirlerinden caydırmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Doğuda, Bizans'ın sadık bekçisi olan Haris bin Cebele, durumdan imparatoru haberdar etmek için İstanbul'un yolunu tutmuştu. Böylece Süryani kilisesi bünyesinde yeni gelişmeler olmuş ve Yakub Baradai, Evgin ve Kanun'u aforoz etmişti. Yakub, Evgin ve Kanun arasında şiddetli tartışmalar başlamıştı. Evgin ve Kanun, durumu imparatora bildirmişlerdi. Bunun üzerine imparator II. Justinien, Suriye kumandanına emir göndererek, Yakub'u ve Süryani önderlerini İstanbul'a göndermesini taleb etmişti. Ancak genç ruhbanlar, İstanbul'la hiçbir uzlaşmaya yanaşmıyorlardı. Durumdan korkan Jaques Baradai, İstanbul'a gitmedi. Duruma çok kızan II. Justinien, yeniden emir gönderdi. Fakat Yakub yine emri dinlemedi. Ancak patrik Pavlos, Efesli Yuhanna, İlişe istifan ve Butulamas isimli piskoposlar, imparatorun emri üzerine İstanbul'a gelmişlerdi. İstanbul'da, İstanbul patriği Yuhanna Sermini, Süryani patriği Pavlos'la, ihtilaflar için bir görüşme yapmışlardı. İstanbul patriği Yuhanna Sermini, birlikte hareket ettikleri takdirde Bizans imparatorunun Kadıköy konsili kararlarını İptal edeceği konusunda teminat verdi. Bunun üzerine müşterek bir ayin düzenlediler. Ancak Kadıköy konsili kararlarının iptali için herhangi bir adım atılmamıştı. Bu konuda Pavlos, direnmişti. Bunun üzerine, Pavlos ve Efesli Yuhanna manastırda hapsedilmişler, İlişe ise serbest bırakılmıştır. İstifan ve Butulamas yeni görevlere atanmıştır.
İstanbul'da Pavlos'un yaptıkları doğuda duyulunca aleyhine büyük bir muhalefet oluşmuştu. Ancak Pavlos, manastırdan kaçarak Suriyeye gelmiş ve Munzir b. Cebele'ye sığınmıştı. Nedamet mektubunu Yakub'a ve doğu piskoposlarına göndermişti. Üç yıl sonra Mar Hananya Manastırında toplanan konsüle, Pavlus'un nedameti kabul edilmiş ve bu durumu Yakub, bütün doğu piskoposlarına bildirerek şöyle yazmıştır: “Biz patrik olarak Pavlos'u kabul ediyoruz. Bizi kabul eden, onu da eder, onu kabul etmeyen, bizi de kabul etmiyor demektir”. Bundan sonra, Kadıköy konsili kararlarına katılanlarla birlikte olmayı, yemek yemeyi, dost olmayı, kendilerine haram kıldılar ve bunun için yemin ettiler.
Yakub'un bu davranışı, İskenderiyye kilisesinde şok etkisi yaptı. İskenderiyye kilisesi, Süryani kilisesiyle bütün ilişkilerin kesilmesi için karar aldı. Bunun üzerine Yakub, Pavlos'u patriklikten azlettiğini duyurdu. Fakat bu da bir bölünmeye neden oldu. Süryanilerin bir kısmı Yakub'un yanında bir kısmı patrik II. Pavlos'un yanında yer alarak ikiye bölündü. Böylece, Yakup Baradai'nin yanında olanlar “Yakubiler” veya “Yakubi kilisesi” diye i-simlendirildiler. Bu İsmi daha çok II. Pavlos yanlıları vermişti. Bu duruma çok üzülen Pavlos, Yakub'a birçok kez mektupla birleşmelerini, gerekirse her cezaya razı olduğunu bildirmişti. Fakat Yakub etrafındakilerin de tesiriyle bunu kabul etmedi ve Pavlos'a yüz vermedi. Yakub, Iskenderiyye'ye giderek bir defa daha Pavlos'u görevden aldığını ilân etti. Suriye bölgesinde de bunun ilanı için üç piskoposu görevlendirdi. Bunun üzerine Pavlos, İstanbul'a dönmek zorunda kaldı. Yakub Baradai ile Pavlos arasındaki bu durum Doğu kiliselerini bölmüştü. Yeni bir patriğe ihtiyaç duyuluyordu. Ancak bir türlü yeni patrik seçilemedi. Durumu İskenderiyye'lilerle görüşmek için yeniden gittiği İskenderiyye'de Yakub Baradai 578 yılında ölmüştür.
H. Pavlos'un İstanbul'a gelişi ve Yakub Baradai'nin ölümü ile Süryani kilisesi yine patriksiz kalmıştı. Bunun üzerine Suriyeli piskoposlar, Rakkal'ı Pavlos oğlu Petrus'u yeni patrik olarak seçtiler. Böylece Pavlos, meşruluğunu kaybetti. Daha sonra da İstanbul'da bir manastırda öldü. Yeni patrik Petrus (581-591) döneminde Bizans imparatorluğuna Maurıcus getirilmişti (582-602). Bizans devleti bu dönemde iç meselelerle uğraşıyordu. Süryaniler dağınık fakat rahattı. 591'de I. Julian (591-595) Süryani kilisesi patrikliğine gelmişti. 595'de patriğin ölümü üzerine, patrikliğe Athanasios Cemmal (Athanasius Gamolo) getirilmişti. Athanasios, Süryani kilisesini yeniden toparlamaya çalıştı ve Çamani Meliki ile işbiriği yaptı. Ancak Bizans imparatoru Maurıcus bizzat Süryanilerin üzerine eğilmiş ve doğuda Kadıköy konsili aleyhinde olanlar ciddi şekilde takip edilmişler, doğu Anadolu ve Mezopotamya bölgesindeki Süryaniler imha edilmişlerdir. Mauricus'dan sonra, Bizans imparatoru olan Phokas, Süryanilere karşı daha da acımasız davrandı ve büyük zulümlere girişti. Ancak Bizans-İran savaşı, Süryanileri kurtardı. İran'ın Anadolu'da başarılı olması, Süryanilerin işine geldi. Bu arada 3 ekim 610 yılında tahta Heraklios oturdu. Heraklios'un tahta geçişi Süryanileri sevindirdi. Süryani patriği Athanasios Cemmal, dağılan Süryani kilisesini toparlamaya çalıştı. Yakubi kilisesi ile îskenderiyye kilisesi arasında olan kırgınlığı giderdi. Böylece İskenderiyye kilisesi ile diğer doğu kiliseleri yeniden monofizit düşüncede birlik sağlamışlardır. Herakliosda Doğu'da birliği sağlamak için, Süryanileri monofizit inançlardan uzaklaştırmak istiyordu. Bunun için bir-iki girişim yaptı ancak başarılı olamadı. Fakat Halİd b. Velid kumandasındaki müslüman ordusu, 636 yılında Yermuk'ta Bizans ordusunu yenerek, Bizans'ı Suriye'den çıkarmıştı. Artık talih Süryanilere gülüyordu. 518 yılından beri Antakya'dan uzakta kalan Süryani patrikliği, artık Antakya'ya dönecek, dinî bir hoşgörü ortamını müslümanlarla tadacaklardı. Müslümanların hakimiyeti altında Süryaniler, eski kilise ve patrik merkezleri olan Antakya'da uzun süre kalmışlardır. Ancak, dönemin politik şartlarına göre patriklik mekanını sürekli değiştirmişlerdir. Patrik mekanları uzun süre geçici mekanlar olmuştur. Halep, Harran, Rakka, Kinnesrİn gibi şehirler, Süryani patrikliğine, patriklik merkezliği yapmıştır, 969 tarihinden itibaren Roma kilisesinin baskısı sonucu Süryani patriği VII. Yuhanna, patrikliği, Malatya'da bulunan Barıd Manastırına nakletmiştir. Bir müddet sonra patriklik merkezi, aynı yerde bulunan Mor Barsavmo manastırına geçmiştir (985). Daha sonraki dönemlerde Roma baskısından dolayı, patrik Diyonosiyos VI. 1034 yılında Süryani patriklik merkezini Diyarbakır'daki Meryem ana kilisesine nakletmiştir. Patrik Diyonosiyos IV, patrikliği Mardin’in doğusundaki tepede bulunan Deyruz-Zafarân (Mor Hanonyo) manastırına taşımıştır. Bu manastırın doğu cephesinde Süryanice olarak “patriklik merkezi 1056 yılında Mor Hanonya manastırına taşınmıştır” yazısı vardır. XII. yüzyılda patriklik merkezi tekrar Malatya'ya taşınmış ancak kısa süre sonra yeniden 722 “ Ptoi. Dr. Mehmet Aydın Mardin'e nakledilmiştir. Mardin, Süryani patriklik merkezi olmasına rağmen, Malatyadaki Mor Barsaumo manastırı, patriklerin sık sık ziyaret ve ikamet ettikleri mekan olarak görülmektedir. Çünkü Malatya bölgesinde yoğun bir Süryani topluluğu bulunmaktaydı. Patrik Filüksinos Nemrut 1293 yılında Deyru'z-Zafaran manastırında vefat etmiş ve ondan sonraki patrikler Mor Ignatiyos [70]Yusuf Bar Vahip sürekli Deyrü'z-Zaf'aran'da ikamet etmişlerdir. 1917 yılında patrik makamına seçilen Mor Ignatiyos'a patrik III. İlyas Şakir unvanı tevdi edilmiştir. Patrik III. İlyas, Mustafa Kemal Atatürk'le iyi dostluk kurmuştur. Birlikte çektirdikleri fotoğrafları halen manastırın patrik odasında sergilenmektedir. 1922 yılında Patrik III. İlyas Ankara'da Atatürk'le görüşmüştür. Ankara dönüşünde patrik, Mardin'de devlet töreni ile karşılanmıştır. Patrik III. İlyas Şakir, Hindistan'da bulunan Süryani cemaatini ziyaret etmek için 1932 yılında Hindisan'a gitmiş Kerala vilayetinin Mancanikara köyündeki Mor Stefanos kilisesinde kaldığı sırada hastalanmış, 12.03.1932 tarihinde vefat etmiş ve kilisenin avlusuna gömülmüştür. Kabrinin üzerine Mor Ignatiyos Manastırı İnşa edilmiştir. Her yıl Şubat ayının 2'si Mor Ignatiyos manastın için bir kült günü olarak kutlanmaktadır.
Süryani patriği III. İlyas Şakir’in ölümünden sonra patriklik merkezi, Süryani metropolitlerinin ittifakı ile, Suriye'nin Humus şehrine nakledilmiştir. Böylece Süryani patrikliği 1932 yılına kadar Mardin'de kalmıştır. 1959 yılında patriklik Şam'a nakledilmiştir. Bu tarihten itibaren patriklik merkezi Şam'da bulunmaktadır. Ancak Şam Süryani patrikliğinin ismi yine Antakya ismini taşıyarak “Antakya Ve Bütün Doğu Patriği - Süryani Ortodoks Kilisesi Genel Patriği” olarak ifade edilmektedir. Bugün bu makamda “Moran Mor Ignatiyos I. Zekka Ayvaz” bulunmaktadır. Hıristiyanlığın başından beri çok önemli rol oynayan Süryanilerin geçirdiği tarihi ve dinî süreci kısaca anlattıktan sonra, şimdi de Süryanilerin bugünkü durumu hakkında kısaca bilgi verelim: Süryanilerin esas yerleşim alanları Mezopotamya, Anadolu ve Suriye bölgesidir. Demografik olarak Süryaniler tarih boyunca sürekli kan kaybetmişlerdir. Bugün onların Anayurtlarında fazla Süryani kalmamıştır. Bölgedeki terör gerginliği, Kuzey Irak'taki güvenliğin yokluğu, bölge Süryaniler’in başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin muhtelif şehirlerine göç yapmalarını sağlamıştır. Bu arada başta Amerika, İsveç, İsviçre, Almanya, Fransa, Hollanda, Brezilya, Hindistan gibi ülkelere göçedenler de olmuştur. Türkiye'deki Süryanileri dini karakter yapıları itibariyle üç grupta görüyoruz: Süryan-ı Kadimler, Katolik Süryaniler ve Protestan Süryaniler.
A- Süryani Kadim Cemaatı: Ülkemizdeki Süryani kadim cemaatinin patriklik merkezi Şam'daki “Antakya Süryani Ortodoks Patrikliğidir”. Ülkemizde Mardin'de bir metropolitlik ile Midyad'da bir Başpiskoposluk vardır. Fakat bugün Mardin'de bir patriklik vekili ile Midyafta bir başpiskopos bulunmaktadır. Ülkemizde kırk elli bin civarında Süryani var iken, bunların sayısı son yıllarda dış göçlerle azalmıştır. Dış göçlerin en büyük sebebi ekonomik problemlerdir. Süryani kadim cemaatinin Türkiye genel metropoliti Yusuf Çetin'dir. İstanbul'da ikamet etmekte ve ülkemizdeki Süryani kadim cemaatini temsil etmektedir. Yusuf Çetin 1954 Mardin doğumludur. İlahiyat tahsili yapmış ve Şam'da Antakya Süryani Ortodoks patriğinin yanında iki buçuk yıl eğitim görmüştür. Arapça, Süryanice ve Türkçeyi çok İyi bilmektedir. 1986 yılından beri, Ankara çevresi Süryani Başpiskoposluğunu da üstlenmiş durumdadır. Mardin patrik vekili ve başrahibi İbrahim Türker'dir. Midyat metropoliti ise Samüel Aktaş'dır.
Bugün Mardin bölgesinde çok önemli Süryani kültür değerleri vardır. Bunların başında Deyru'z-Zafaran manastın gelir. Mardin’in 3 km. Doğusundaki tepede inşa edilmiş olan bu manastır, çok eskilere dayanan Süryani kültür mirasının bir belgesidir. Asıl adı Mor Hanonyo iken XV. asırdan beri Deyru'z-Zafaran ismi ile anılmaya başlanmıştır. Deyru'z-Zafaran manastırı, içindeki kiliseleri, kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, kapıları, taş mimarisi, dinî ve tarih özelliği ile dünya çapında bir kültür abidesi özelliği taşımaktadır.
Mardin patrik vekili ve başrahip R. İbrahim Türker başkanlığındaki otuz -otuzbeş kişilik bir kadro, bölgedeki Süryani kültür varlıklarını yaşatmaya çalışmaktadır. Deyru'z-Zafaran manastırının fahri yönetim kurulu başkanı Münir Kilimci ve üyeler de ayrıca takdire şayan hizmetler vermektedirler. 1990 yılında Türk Devletinin resmi makamları 350 metrelik bir kuyu kazdırmışlar, hem manastır hem de çevre kuraklıktan kurtulmuştur. Mardin ve çevresinde birçok Süryani kilisesi yardır. Bu kiliselerin bir kısmı hizmet dışı kalmış, bir kısmı da hizmet vermektedir. Mardin Midyad'dakidinî hizmetleri burada bulunan ruhaniler vermektedirler. Bugün Süryani kadim cemaati ruhanileri monofizit ismini kabul etmiyorlar. Bu ismin, Batılılar tarafından verildiğini belirterek “iki tabiattan oluşan tek tabiat” olarak İsa'yı kabul ettiklerini belirtiyorlar. Süryani kadimlerin İstanbul'da bir kiliseleri; Mardin, Elazığ, Diyarbakır ve muhtelif yerlerde otuz kiliseleri vardır. Bu kiliseler bugün faaldirler.
B- Süryani Katolik Cemaati: Ülkemizde bulunan Süryani katolik cemaatin sayısı fazla değildir. Bunların sayısının 2.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir. Katolik Süryani patrikliği Beyrutta bulunmaktadır. Süryani katolikler 451 Kadıköy konsilindeki kararlara bağlıdırlar. Ayrılık tarihi XVIII. yüzyıldır. 1783'de Halep başpiskoposu Michel Jaroue, ölen patrik tarafından patrik ilan edilmiştir. Ancak onun Roma yanlısı olmasından dolayı, Süryani ruhaniler onu kabul etmeyip yeni bir patrik seçerek İstanbul patrikliği ile temasa geçmişlerdir. İstanbul yeni patrikliği desteklediğini bildirerek gerekli güçle takviye etmiştir. Halep piskoposu Michel Jaroue bu durumdan endişe ederek, papadan yardım talep etmiş, Papa kendisini patrik olarak tanımıştır. Ancak, Jaroue takip edildiğini düşünerek, önce Bağdat'a sonra da Lübnan'a kaçmıştır. Orada meşhur Charfe manastırının temellerini atmıştır. Süryani katolik patriklik merkezini de orada tesis etmiştir. Michel Jarone 1801'de ölmüş, Süryani katoliklerin sayısı her geçen gün artmıştır. Süryani kadim cemaatı, Süryani katolikleri 1843'de resmen tanımışlardır. Süryani katoliklerin içine Jaques Baradai'nin cemaatinin bir kısmınında dahil olduğunu bazı kaynaklar zikrediyorsa da bu kesin olarak bilinmemektedir. Osmanlı hükümeti, 1845'de Süryani katoliklerin sayılarını tespit ettikten sonra resmen tanımıştır. Bugün İstanbul'da Süryani katolik patrikliği vekilliği vardır. Bu görevi Yusuf Sağ temsil etmektedir. Yusuf Sağ 1935 Mardin doğumludur. İlk tahsilini Mardin'de yapmıştır. Beyrut'ta İlahiyat tahsili yapmış ve felsefe eğitimi görmüştür. Aynı zamanda İskandinavya ve orta Avrupa Süryanilerinin ruhani lideridir. İstanbul Süryani katolik patriklik vekilliği, [71]de bulunmaktadır. Süryani katolik cemaat, İstanbul'da bulunan bir Süryani katolik kilisesinden istifade etmekte ve Roma'nın Türkiye'de bulunan Episcopale conference ma dahil bulunmaktadır. Burada dikkat çekici konu, hem Süryani katolik patrik vekili Yusuf Sağ’in, hem de Antakya Süryani Ortodoks patrikliği metropoliti olan Yusuf Çetin’in Mardin doğumlu olmasıdır. Bu durumda Mardin bölgesindeki Süryanilerin her iki cemaate de mensup gruplardan oluştuğu görülmektedir. Bugün Mardin'de Süryani katolikliğe bağlı birkaç aile kalmıştır.
C- Süryani Protestan Cemaati: Anadoludaki Süryani cemaatinin bir kısmı 1852'den itibaren protestanlığa girmişlerdir. Süryani protestanlarm ruhani liderliğine Diyarbakırlı Cercis Hedaye getirilmiştir. Bugün Türkiye'de az sayıda Süryani protestan vardır. Türkiye'de Süryani kadim, Süryani katolik ve Süryani ptotestan cemaatleri olarak yaşayan Süryanilerin çoğunluğunu Süryani kadim cemaati oluşturur. Süryaniler Türkiye'de azınlık değil; Türk vatandaşı olarak kabul edilirler ve kendileri de böyle kabul ederler. Süryani vatandaşlar dinî. vazifelerini kolay bir şekilde ifâ etmektedirler. Diyarbakır, Mardin ve İstanbul'da kendilerine ait mabedleri vardır. Mabed olmayan yerlerde, Keldanilerle veya diğer Hıristiyan cemaatlerle birlikte ibadet etmektedirler. Süryani aileler çocuklarını Türk okullarında okutmaktadırlar. Bugün yüksek tahsil yapan binlerce Süryani vardır. Devlet görevlerinde çalışanlarda çoğunluktadır. Her Türk vatandaşının sahip olduğu herşeye Süryanilerde sahiptir. Süryaniler genelde Türkiye'de kuyumculuk, marangozluk, süsleme işleri ve terzilik gibi işlerde çalışmaktadırlar. Ermeniler gibi kendilerine ait okulları ve hastahaneleri yoktur. Süryani çocukları Mardin'de Deyru'z-Zafaran manastırında ve Süryani kiliselerinde Süryanice ve dinî eğitim almaktadırlar. Türk Süryanilerinin bugün en büyük problemi işsizliktir. Özellikle Güney Doğu'daki terörden çok rahatsız olan Süryaniler, göçle birlikte ciddi ekonomik problemlerle karşılaşmaktadırlar. Ancak hızla gelişen Türkiye'de birgün bu problem de çözüme ulaşacaktır. Bütün Türkler gibi, Süryaniler de rahata kavuşacaklardır. Türkiye'deki Süryaniler’in dil problemi yoktur. Hem Süryaniceyi, hem de Türkçeyi ve hatta Arapça'yı birçokları rahat konuşmaktadırlar. Süryaniler, Türk devletine bağlıdırlar. Devlete itaat ve hizmetleri takdire şayandır. Türkiye'nin bütünlüğünü ön planda tutmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk'ten beri Süryanilere sadık bir vatandaş gözüyle bakmaktadır. Süryaniler de bu bakış açısına zarar verici bir yol izlememişlerdir. Bunu Süryani katolik Yusuf Sag'ın şu sözleri de doğruluyor: “Allah'a taparcasına, sizi yöneten devlete bağlı olunuz. Yönetici iyi veya kötü ise, cezasını o çeker. Sizin göreviniz sadâkattir”. Süryani cemaati metropoliti Yusuf Çetin'de şöyle diyor: “Türkiye'de doğdum, Türkiye'ye bağlı kaldım ve kendimi hayatım boyunca bir Türk insanı gibi hissettim”.
Türk Süryanileri kültürel yönden de önemli adımlar atmışlardır. Aylık olarak çıkardıkları “Gençlik Bülteni”, isimli dergi ile ve Türkçe-Süryanice yayınladıkları dini ibadet kitapları ile ve metropolit Gregorius Bulos Behnan tarafından hazırlanan “Theodora” ile Süryani kültürünü gençlere aşılamaya yönelik çok önemli çalışmalar yapmaktadırlar. Yine de burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Türkiye'de Süryaniler üzerinde yeterli çalışma yapılmış değildir. Özellikle Süryani kilise tarihi çok karışıktır. Bunun için hem Türklerin hemde Süryanilerin bu konularda ciddi çalışmalar yapmaları, ilk Hıristiyanlardan olan Süryaniler hakkında insanımıza ve dünya kültürüne büyük bir hizmet.
Swamı:
Hinduizm'de Swami veya manevi üstad bir grup zahitler kategorisine denmektedir. Bunlar, Sanny asililerden daha az dünyadan uzaktırlar. Sâdhulardan daha bilgilidirler, kendilerini daha çok öğretime ve vaaza vermişlerdir. Bu unvan XVII. asırda güney Hindistan'da Madura'ya verilmiştir. Vivekânanda, Hıristiyan dinî tarikat modelleri üzerinde hiyerarşileştirilmiş bir manastır tarikatı tesis etmiştir. Bu manastırın başrahipleri Swamis diye isimlendirilmişlerdir. Bu isim, Ramakrishna misyonunun bütün rahiplerine verilmiştir. Çağımızın hakîmi Ramdâs da Swami Ramdâs olarak adlandırılmıştır. Daha yakınlarda Bhaktivedanta Svâmi veya Svâmi parabhupada, Kaliforniya'da Hare krishna hareketini kurmuştur.
[1] Yahudi Ansiklopedisi XI/220.
[2]
[3] Bu konuda geniş bilgi için bak. Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi Rehber Yayınları, Ankara, 1990.
[4] I. Krallar, 2/35
[5] Ezekiel, 40/46.
[6] Markos 12/24-27; Resullerin İşleri, 23/8.
[7] Ortodoks zahitlerinin Zâhidâne ve mistik metodlarıdır
[8] Palamas, Defense des Saint Hesychastes Louvin, Spicilegium Sacrum Lovniens, 1959. Ayrıca Bkz.: J. Meyendorff, Introduction â I'Etude de Gregoire Palamas, Paris, 1959.
[9] II. Krallar 17/24-41.
[10] Yuhanna: 4/9.
[11] Ezra: 4.
[12] Nehemya: 8
[13] Tekvin 22 ve Tekvin
[14] Luka: 9/53, Yuhanna: 4/9
[15] Luka: 10/29-37
[16] Yuhanna: 4/1-42.
[17] Resullerin İşleri: 8/5-25.
[18] Yuhanna: 4/25.
[19] Filistin'de Garizim’in dibinde bulunmaktadır.
[20] Çıkış: 20/17
[21] Tesniye: 18/18-22.
[22] Ankara, 1987
[23] I. Samuel Bab XI/14-15.
[24] XIII/12.
[25] Dünya dil aileleri ve dil halkaları 1926
[26] Taş devri dünya tarihi 1931
[27] 2d. ed., 1926
[28] Urkulturvölker.
[29] Neml: 27/22-44.
[30] Babamız İbrahimin Alfabesi
[31] Tekvin: 10/21-32.
[32] Mikyö.
[33] Jodo-Shin-shû.
[34] Tannisho.
[35] Le Phallus.
[36] Çıkış: 20; Tesniye: 5.
[37] Tâhâ: 20/9-80.
[38] Taha: 20/9-36.
[39] Ölümsüz Baba 1879
[40] Le Consept d'ironie.
[41] De
[42] Entretiens, III, 5, 8-10 tercüme M. Sanneut.
[43] Bu Platon tarafından kâinatın düzenleyicisine verilen bir isimdir, ona göre bu Allah'tan ayrıdır
[44] 2. Samuel 12/24-25.
[45] I. Krallar 2. baskı.
[46] I. Krallar 11/1.
[47] I. Krallar, 11/3.
[48] I. Krallar 3/1.
[49] I. Krallar 3/16-28.
[50] I. Krallar 3/16-28.
[51] I. Krallar, 10/1-13.
[52] Enbiya: 21/78-79
[53] Enbiya:21/ 81
[54] Enbiya: 21/81; Sebe: 34/12
[55] Sebe: 34/12
[56] Neml: 27/15-20
[57] Neml: 27/39
[58] Neml: 27/44.
[59] Tekvin: XVII, 9-21.
[60] Tekvin: 17-14.
[61] Shab: 1349.
[62] Shab, 1309.
[63] Yeb, 469.
[64] 2/11-12 de
[65] Resullerin İşleri: XV/10.
[66] Resullerin İşleri: XV/13-21.
[67] Resullerin İşleri: XV/22.
[68] Resullerin İşleri: XV/23-29.
[69] Matta: XVI/18
[70] Ignatiyos, patriklere verilen bir unvan. 1293 yılında patrik Yusuf Bar Vahib'e verilmiş ve aynı lakap hâlâ kullanılmaktadır.
[71] Saray arkası sk. No: 15, Ayazpaşa/İstanbul, Tel:
0.212.
İslami Okul Okulların En Önemlisi