Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 23 S2 - Index Web

Ş. 2

Şaman (Tâltos) Ve Şamanizm:2

Şapel:3

Eş-Şehristani (1086-1153):3

Şehit (Marthyre):3

Şeytan:4

Şintoizm:5

Şirk:7

Şükran (Eucharistie) Âyîni:7


Ş

 

Şaman (Tâltos) Ve Şamanizm:

 

Kuzey Avrasya'da çok sayıda halklarla eski Magyar inançlarında bulunan mer­kezi şahsiyetlere verilen isimdir. Dünya­lar arasında bağ kurma vasıtasıdır. Yaşa­yan insanî varlıklarla, ölü ruhları arasında temas sağlamaktadırlar. Bu erkeklerin, nadiren de kadınların kültleri, diğer din­lere mukavemet etmiş gibi görünmekte­dir.

Chaman kelimesi Mançu-Tunguz kökün­den bir kelime olarak “Bilen kişi” anla­mına gelmektedir. Buna göre burada gnostik ilkel bir mefhum söz konusu ol­maktadır, Chaman olan kişiler, insanlarla-Tanrılar arasında aracılık fonksiyonu yap­tıklarından, büyük bir prestij elde etmek­tedirler. Şamanın, sinirsel bir gücü vardır. Şamanlar, Ruhlar tarafından seçilmiş­lerdir. Şamanın seçimi kişisel iradeye bağ­lı bir seçim değildir. Bazan böyle bir se­çimi bir takım alâmetler ortaya koymak­tadır: Yani, Şaman olacak kişi, olağan üstü yeteneğini önceden gösterir ve halk onu Şaman olarak kabul eder. Meselâ, yeni doğan bir çocuk dişleri çıkmış olarak do­ğarsa veya altı parmaklı doğarsa, onun Şaman olması beklenmektedir. Bunların dışında “Şaman adayı” hastalık­la veya uzun süre klanından uzaklaşıp, daha sonra ortaya çıkmakla da kendini gösterebilir. O, bu işlemlerden geçerken, oldukça işkenceli bir hayat yaşamaktadır. İşkenceli hayat bitince, yeniden kendine gelmekte ve klana dönmekte ve Şaman hayatına başlamaktadır. Yeni Şaman olan birinin ilk rivayetleri, bilgi edinmekten gelmektedir. Burada bir formül bulunmaktadır: Buna göre ruhlar, Şarnan'i götürmüşler ve işkence yapmış­lardır. Bu işkence, Şamanın vücudunun parçalanmasına kadar varmıştır. Ruhlar Şaman adayını, ya şimdi yahut daha son­ra ölecek şekilde atmışlardır. Şayet bu de­ney müsbetse Şamanın vücudu yeniden oluşmakta,  aday daha kuvvetli şekilde kendine gelmektedir. İşte bu andan itibaren bilgin olan Şaman “Dünya ağacını” tırmanmakta ve ruhlarla temasa geçmektedir. İşte bu, Şamanın esas görevidir. Bir merdiven üzerine veya ağaca çıkma onun halka gösterdiği bir deneydir. Daha sonra Şaman, temel âlet­lerini elde edecektir. Bu âletler Tambur ve peri atı sembolüdür (bu at bazan beş ba­caklı olmaktadır). Bununla ilgili Macaris­tan'da halk hikayeleri vardır. Kuzey Av­rasya halkları, bunun Ren geyiği olduğu­na inanmaktadırlar. Tambur, sihirsel hay­vanların derileri ile kaplıdır. Tamburun Sesi, Şamanın, ruhların yanında yer değiş­tirdiğini veya ruhlara hitap ettiğini sem­bolize etmektedir. Bütün gücünü göster­mesi için tambur hazırlanmaktadır.  Bunun için sulanır ve ateşe tutulur. Merasim, geyik veya öküz boynuzlarıyla, kuş tüyleri ile süslenmiş bir külahı gerekli kılmaktadır. Sibirya'da bazı mağaralarda bulunan yazılar bunu doğrulamaktadır. Bunun bronz çağma kadar dayandığı söy­lenmektedir. Macaristan folklorunda boynuz, büyü ve büyücü alametidir. Şa­manın çıktığı ağaca gelince, Avarlarm eş­yalarında bu gösterilmiştir. Bu ağaç bazan Şamanın evinin önünde bitmektedir. Fa­kat genelde bu bir kamıştır veya bir mer­divendir. Bu ağaç veya merdiven, Tanrıla­ra giden bir yoldur.

Şamanın aktiviteleri çoktur. Fakat her zaman bulunması gereken bir unsur var­dır ki bu da extase veya trans halidir. Bu hal, genelde bir uyku haline benzemekte­dir. Külahı giydikten ve tambura ateşin yanında gittikçe kuvvetlenen ritmlerle vurduktan sonra, Şaman yere düşer, bi­lincini kaybeder ve ruhu onu terkeder. İş­te bu an, Şamanın ruhlarla iletişim kur­duğu andır. Şaman kendine geldikten sonra, daha önce sorulan sorulara cevap vermektedir. Diğer Samanların ruhları ile de savaşmaya çağrılabilmektedir. Riva­yete göre, her iki Samanında ruhları bir hayvan şeklinde kendini gösterebilir (Me­selâ iki boğa olabilir). Şamanın ruhu şek­linde görülen hayvan, mağlup edilirse, Şaman hasta düşer, bir müddet sonra da ölür. Bu duruma düşen Şaman, ağaca tırmanamaz ve yere düşer. Şamanın mera­simi sırasında ilâhiler okunmaktadır. Şamanın faaliyet alanı belli başlı dört şey­de sınırlıdır:

1- Ruh çağırma,

2- Tedavi,

3- Büyü,

4- Kehanet. Şamanın rahiplik fonk­siyonu aslî görevlerinden değil, daha son­raki fonksiyonlarından sayılmaktadır. Şa­man, kötü ruhları kovmak, gelecekle ilgili haberleri toplamak, verimlilik, kıtlık gibi olayları haber vermek görevini yerine ge­tirmektedir.

Şamanın aslî görevleri olarak yukarıda belirttiğimiz görevler bidayette bir Allah elçisinin görevleri ile âdeta bir benzerlik arzeder. Peygamberde Allah'la temas ku­rarak bazı bilgileri vahiyle almaktadır. İş­te Peygamberin bu tavrı, Şamanda za­manla kılık değiştirerek, belli bir şekle bü­rünmüştür. Bu da bizi ilk Şamanın bir peygamber olma ihtimaline götür­mektedir. Nitekim Kırgızlar, Samanlarına Faghinunım adını vermektedirler. Bu ke­lime ise “Allah’ın Peygamberi” anlamına gelen kelimenin bozulmuş şeklidir. Bazı kaynaklarda Türklerin dininin Şamanizm olduğu şeklinde bilgiler vardır. Bu bilgiler yanlıştır. Türklerin Şamanizm diye bir dinleri yoktur. Çünkü Şamanizm bir din değildir. Şamanizm, yüzyıllarca muhtelif dinlerin etkisinde kalmış bir ka­rışımdır. Bu karışıma din demek doğru olmaz. Çünkü Şamanizm, bütün dinî faa­liyetleri kapsamaz. Bunun için Şamanizme bir din değil; bir vecd tekniği diye­biliriz.

Türklerin, Tek Tanrı inancına sahip oldu­ğunu görüyoruz. Bu inanç Gök Tanrı inancı olarak görülmektedir. Bunun için Türklerin Hanif bir millet olma durumları dikkate şayandır. Çünkü Türkler, Tarih boyunca Gök Tengri ve Tangri kelimele­rini kullanmışlar ve bu Tanrılara inanmış­lardır.

 

Şapel:

 

Fransızca bir kelime olan Chapelle, Hıristiyanlıkta kilise yapısı içinde bir azize adanmış ibadet yerine ve­rilen bir isimdir. Önceleri kilise yapılan içinde Şapeller bir azize tahsis edilen iba­det yerini gösterirken, ilk olarak bu isim, Tours'lu aziz Martin’in saklandığı kutsal bir yapıya tahsis edilmiştir. Daha sonra, Avrupa'da Hz. Meryem'e tapınma olayı yaygınlaşınca, onun adına Şapeller inşa edilmeye başlanmıştır. Böy­lece XIV. yüzyılın sonunda Batı Avrupada birçok şehirdeki belli başlı kiliselerde Meryem Ana Şapeli oluşturulmaya baş­lanmıştır. Şapellere en çok ilgi gösterenler ve geliştirenler genelde Hıristiyan tarikatleri olmuştur. Bu şapel uygulama­ları, Reİms, Amiens, Le Mans gibi kated­rallerde belirgin hale gelmiştir. Tarikatler, Manastır kiliselerinin doğu ucuna Şapel­leri eklemişlerdir. Yukarıdaki Şapellere benzer yapılar, İngiltere’de Westminster ve Canterbury katedrallerinde de gerçek­leştirilmiştir.

Şapel sayısı ortaçağda iyice artmıştır. Bu­nun iki sebebi vardır: Birincisi, zengin Hıristiyanlar, öldükten sonra ayin ve dua­ların yapılması için Şapel yaptırıyorlardı. İkincisi, Lonca üyeleri toplu ibadet için Şapel yaptırıyorlardı. Hıristiyan kilise tarihinde Şapellerin eve, okula ait olanları da vardı. Bunlara kilise dilinde Oratuvar adı verilmiştir. Me­selâ Roma'da Vatikan'da bulunan Sistina Şapeli, özel bir şapeldir. Diğer yandan, Paris'teki Saint-Capelle'i, Kral IX. Louis, sarayın bir Oratuvarı olarak yaptırmıştır.

 

Eş-Şehristani (1086-1153):

 

Muhammed b, Abdulkerim b. Ahmed Ebu'1-Feth, Horasan'ın kuzeyindeki Şehristan'da doğmuştur. Küçük yaşta ilim tahsiline başlamış ve devrin çok önemli âlimlerinden dersler almıştır. Gençlik yıl­larında yapmış olduğu seyahatlerden çok istifade etmiştir. Özellikle Harezm ve Ho­rasan bölgesindeki kültürel çevreden ya­rarlanmıştır. Otuz yaşında Hacca gitmiş, Bağdat'a uğramış ve orada üç yıl ilim muhitlerinde dolaşmıştır. Olgunluk dö­neminin en önemli eseri 1127 yılında ka­leme aldığı, “el-Milel ve'n-Nihal” adlı eseridir. Şehristani bu kitabında dinler ve mezhepler hakkında geniş bilgi vermek­tedir. Bunun için bu kitap, sahasında ya­pılmış yegane eser olma özelliğini ka­zanmıştır.   

Şehristani'nin “el-Milel ve'n-Nihal'i” hem İslâm aleminde hem de Batıda şöhre­te ulaşmıştır. Meselâ, Alman Bilgin, Haarbrücker “el-Milel ve'n-Nihal” adlı eserin, felsefe tarihinde eski ile yeni ara­sındaki boşluğu doldurduğundan söz et­mektedir. Bazı İslâm bilginleri, şehristani'nin filozoflar hakkındaki nakil­lerinin yanlış olduğunu söyleseler de “el-Milel ve'n-Nihal” çok önemli bir eserdir. Şehristani bu eserini, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Veziri' Ebu'l-Kasım Muhammed b. Muzaffer'e takdim etmiş­tir.

Dinler ve Mezhepler tarihi alanında tarihi bir eser olan “el-Milel ve'n-Nihal”, İslâm mezhepleri yanında, Yahudilik, Hıristi­yanlık, Maniheizm, Mazdek dinleri ve Hind Dinlerinden de bahsetmektedir. Şehristani, dinler ve mezhepler konusun­da bilgi verirken oldukça objektif davran­maktadır. Hatta bu metoddan dolayı İs­lâm bilginlerince tenkid edilmiştir. Mese­lâ, Şiî olmakla itham edilmiştir. Fakat Şehristani bir Eş'ari kelamcısıdır. İtikadı ve imanı sağlam bir müslümandır. Şehristani el-Milel ve'n-Nihal'den başka kitaplar da yazmıştır:

1- el-Musaraatü'1-Felâsife

2- Nihayetü'l-İkdam fi İlmi'l-Kelâm, Neşr. Eden: Alpherd Gerillaume, 1934.

3- el-Cüz'ûl-Lezi la Yetecezzeu

4- el-İrşadü ilâ Akaidi'1-İbad

5- Şûbûhatu Aristo, Tales, İbn Sina ve Nakziha

6- Nihayetü'l-Evham

Şehristani'nin bazı kitapları, risaleler ha­linde yazılmış ve Nihayetü'l-İkdam'da zikredilmiştir. Şehristani'nin en çok tutu­lan kitabı şüphesiz “el-Milel ve'n-Nihal” olmuştur. el-Milel ve nihai, Fransızcaya D. Gimaret, J. Jolivet ve G. Monnot tara­fından tercüme edilmiştir.

 

Şehit (Marthyre):

 

Eski ve Ortodoks Hı­ristiyanlık geleneği içinde şehitlik, sadece bu dünyanın güçleri ve hakimlerin karşı­sında kam ile mühürlenmiş bir tanıklık değil; o, ızdırabın sevinç haline geldiği, dirilmenin bilincinde olunduğu bir aşk cezbesi ve en yüksek mistik haldir. Şehit, bizzat güçsüzüğüne ve sefaletine rağmen felâketleri güvenle ve alçak gö­nüllülükle karşılamasını bilirse, bu tak­dirde kutsal ruhla ölümsüzlüğe ulaşır. Bizans kilisesine ait bir duada   “İsa ile ızdırap çekerek, ruhun kömürleriyle yok oluyorsunuz” der. “İşte kanını ver, ruhu al” şeklindeki atasözü buradan neş'et etmektedir. XX. asırda özellikle, Rusya'da şehitliğin hiçbir zaman yok olmayacak bir başka veçhesi ağırlık kazanmıştır. O da, cellâdının kurtuluşu için, mazlumun dua etmesidir. Vahyin 7 ve 18. cümlelerinde dendiği gibi, şehitlerin kültü azizlerin kül­tünün ilk şekli olmuş ve onların ruhları göksel mihrabın altına konmuştur. Bunun içindir ki, onların cesetlerinin kalıntıları yerin mihrabının altına konmuştur. Zira gerçek mihrab, onların cesetlerinin kalıntılarıdır.

İslâmiyette'de şehitlik çok önemli bir mevkidir. Kur'an-ı Kerimde “Allah yo­lunda öldürenler için “ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz his­setmezsiniz”[1]. İslâmiyette din, vatan, bayrak, hüriyet için verilen sa­vaşta ölenler şehittirler. Ülke bütünlüğü­nü bozanlar, anarşistler, teröristler şehit­lik mevkiine yükselemezler.

 

Şeytan:

 

Dünyadaki Animist anlayış, bütün unsurların gerisinde iyi veya kötü güçlerin olduğuna inanmaktadır. Böylece paganist dinler, az veya çok komplike bir demonoloji (şeytan bilim) geliştirmişler­dir. Bunların anlayışı, politeist kavramla­ra bağlanıyordu.

1- Yahudilikte Şeytan: Yahudilik, mitolojik tasavvurlara yeni bir şeytan anlayışı getirmiştir. İnsanın kötülük tecrübesinin merkezine şeytanı yerleş­tirmiş ve şeytanı kötülükle mücehhez bir yorumlama şeklî altında ifade etmiştir. Bunu yaparken de Yahudi monoteizmiyle uyumlu hale getirmiştir. Bunun için “kötü ruhlar”ın çöllerde, viranelerde, cehenneme gönderilmiş ölülerin güçle­rinde oturdukları kabul edilmiştir. Yahudiliğin şeytan          tasavvuru, Kenanlıların paganist tanrıları ile özdeş­leşmiş ve böylece onlar şeytan haline gel­mişlerdir. Meselâ, Eqrön'un savaşçı Tan­rısı olan [2] Beelzeboul, nihayet onların prensi olarak tak­dim edilecektir. [3]İnsanı kötü­lüğe götüren bu kır Tanrısını hatırlatmak için, Babil[4], İran ve Yunan liklerinden sorumlu bir dünyanın organi­ze edilmesi için Apokrif bir kitap olan Henoch'u beklemek gerekecektir. Bu ki­tabın ortaya çıkış tarihi M.Ö. III. asırdır. Fakat Tekvin, başlangıçlardaki dramdaki “Kötülük Gücünün”, faaliyetini anlat­maktadır.  Bu dünyaya,   günahı,   ölümü “kötülük gücü” sokmuştur. [5]Tekvin şeytana “yılanın karakterini” yük­lemiştir. [6]Ancak, yaratılış dü­zenini korumak için Allah, yılanı yok ede­cektir.

Şeytan'a (Satan) gelince o, başlangıçta “bu iftiracı ordusuna ait değildi”. Calomniateur, Yunanca da “Diable” demektir. Satan'ın da bir “deneme” görevi vardı. [7]Bunu Allah, bazen baskı altında tutuyordu. [8]Niha­yet, daha sonraki Yahudilik şeytana igvacı, desiseci sıfatını yüklemiştir. Kötü­lük dünyasının sahibi olan Şeytan, iyilik dünyasının sahibi olan Allah'ın kar­şısında bir güç gibi telakki edilmiştir. An­cak Yahudi Monoteizmi, şeytanı da Tan­rıya bağımlı kılarak bu problemi çözmüş­tür.

2- Hıristiyanlıkta Şeytan: İsa'nın, “Allah’ın Saltanatını” ilân ettiği muhitte, şey­tan inancı vardı. “Kötü Ruhlar”ın her hastalığın, her felaketin arkasında olduğu inancı yaygındı. İsa'ya göre Allah, kötü­lüğe ve düşmana galebe çalacaktır. Bunun tabiatı, şekli ve tezahürü ne olursa olsun, galibiyet kesindir. İsa'nın gösterdiği mu­cizeler buna işaret etmektedir. İsa şeytan­ları kovmuştur. Bunu yaparken İsa, Ya­hudiler tarafından icra edilen büyüsel işlemlere başvurmaz. Bu ise “Tanrının sal­tanatının” geldiğine delildir. [9]

İsa, Şeytan üzerinde hem fizik hem de moral yönden zafer kazanmıştır. [10]Bu­nun için İsa, zaferinden emin olduğu hal­de, şeytanın gökten “Şimşek” gibi düştü­ğünü söylemektedir. [11]Şey­tanla giriştiği düello onu ölüme götürecek bir komplo ile tamamlanmıştır. [12]Fakat bu dünyanın prensi, Baba'ya itaati nedeniyle ona karşı değildir. [13]Aziz Paul da, cehennemi güçlerin galibi olarak “Isanın dirildiğini” ilan etmiştir. Bu cehennemi güçler, günah ve ölümdür. [14]Aziz Paul, bu güç­lerden bahsetmek için Yahudiliğin demonolojisine, Yunan çevrelerinden ge­len bazı tasavvurları ilave etmiştir. [15]Fakat bu edebî unsur, İncillerin doktrinlerini değiştirmez. İncil doktrinine göre, İsa'nın kötülük üzerin­deki zaferi kesindir.

Sonuç olarak, Apokalips muhayyileye gö­re, şeytana karşı İsa'nın zaferim açıkla­mak için sembolik tasavvurlar bir araya gelmiştir. Bu tasavvurlar, Ejderha, Yılan, Şeytan [16] ve müttehim[17] dir. Ayrıca, putperest imparatorluklar ve Allaha karşı düşmanları sembolize eden hayvanlar da zikredilmiştir. [18]İsa'nın çarmıhı, Hıristiyanlık için, Şeytana karşı kazanılmış önemli bir zaferdir. Bu Hıristiyan kültürünün birçok san'at kolunda gösterilmiştir. Çarmıhtan sonra şeytanın hakimiyeti yok olacaktır. Dün­yanın sonunda, İsa'nın gelişi ile nihaî za­fer şeytan üzerinde ebediyyen tesis edile­cek ve insanlık şeytandan kurtulacaktır.

3- İslâmîyette Şeytan: Kur'an-ı Kerim ve Sahih hadis kitapları şeytandan bahset­mişlerdir. Buna göre İslâm bilginleri, şey­tanın tarifi üzerinde durmuşlardır. Bu konuda çeşitli tarifler yapılmıştır. Şeytan konusunda üzerinde durulan genel tarif şöyledir: “Azgın, inat, daima kötülüğe sevkeden bir varlıktır”. İslâmda şeytan, bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden da­ha çok, cin cinsinden olan “Cin Şeyta­nı” anlaşılmıştır. Fakat kötü ruhlu insanlara da şeytan denilmiştir. Bunun için “Cin şeytanı” denildiği gibi, insan şeytanı veya hayvan şeytanı da denmektedir. Kur'an-ı Kerim'de de “Şeyatin-i ins ve Şeyatîn-i cin” denilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şeytan ve iblis kelime­leri muhtelif şekillerde geçmektedir, eş-Şeytan, kelimesi otuz bir süre, yetmiş ayette tekil isim olarak geçmektedir. Eş-Şeyâtin, on bir süre, on sekiz ayette, çoğul olarak geçmektedir. Böylece, kırk iki sûre, seksen sekiz ayette Ş-T-N maddesi zikre­dilmiştir. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de İblâs, Mublis, İblis kelimeleri de kullanılmıştır. Genel olarak, Kur'an-ı Kerim'de elli altı surede toplam yüz üç ayette şeytandan bahsedilmiştir. [19]İslâm bilginleri İblis’in, Hz. Adem'den önce her yönü ile övülmeye değer bir var­lık olarak karşımıza çıktığını söyler, hatta ona Tavusu'l-Melâike dendiğini belirt­mektedirler.

İslâmda şeytanın mahiyeti üzerindeki tar­tışmaları ilim adamları, üç grupta hulâsa etmektedirler:

1- İblis’in Aslı Melektir

2- İblis’in Aslı Cindir

3- İblis ne cindir, ne melektir, kendine münhasır bir varlığı vardır.

İslâm bilginleri, bu konularda ciddi tar­tışmalar ortaya koymuşlardır. İslâm bilginlerinin üzerinde durduğu di­ğer bir konu da İblis’in yaratılmasındaki hikmettir. Bu tartışma doğrultusunda İb­lis niçin yaratılmıştır? Şüphesiz bir hikme­te mebni olarak yaratılmıştır. Kötülüğün kaynağı sayılan İblis olmasaydı iyilik de yeterince bilinemezdi. Şeytanın igvasını bilenler, imanlarını daha da güçlen­dirirler. Bunun için Şeytanın “ihlasa eren kulların üzerinde hiçbir hakimiyeti yok­tur” [20]buyrulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de kullanılan şeytan isim­leri şunlardır:

1- İblis,

2- Şeytan,

3- Garur,

4- Vesvas,

5- Hannas,

6- Kâfir,

7- Sâgir,

8- Marid,

9- Tai­fe,

10- Fatih,

11- Mel'un,

12- Mez'un,

13- Makzuf,

14- Medhur,

15- Kefur,

16- Hazul,

17- Adüvv,

18- Mudill,

19- Merîd.

İblis’in küfrü, Allahı inkar ettiği için değil; Allah'ın emrine uymadığı içindir. Hz. Adem'e secde etmeyen İblis, kendisinin Adem'den hayırlı olduğunu iddia etmiştir[21]. İblis, Âdeme secde etmeyince cennetten kovulmuştur[22]. İblis, Allah'ın lanetine uğradıktan sonra Allah'la bazı konuşmalara girişmiştir: Bunlardan birinde İblis, Allah'tan kıyamete kadar mühlet istemiştir. [23]Allah kendisine istenilen mühleti vermiştir. Ancak, salih kulları üzerinde şeytanın hakimiyetinin olamıyacağını da belirtmektedir. [24]Şeytan konusunda İslâmda varılan nihaî fikir, şeytanın Allah'a isyan etmiş bir kâfir olduğu ve Âdem neslinin baş düşmanı olduğu konusudur. Şeytan, insanı doğru yoldan ayırabilmek için türlü fikirlerle in­sana yaklaşır. Şeytanın, Allah'a sımsıkı sarılmayanların üzerinde hakimiyeti bü­yüktür. İhlasa erenler üzerinde ise onun hiçbir fonksiyonu olmayacaktır.[25]

 

Şintoizm:

 

Şinto, “karnilerin yolu” de­mektir. Genelde karni kavramı üzerine dayanan ve Japonlar arasında gelişen geleneksel pratiklerin adıdır. Şintoizm, bir yaşama biçimi ve bu pratikleri destekle­yen fikirlerdir. Şintoizmin, belli bir dokt­rini yoktur. Sembolik ve ritüel modeller içinde ifade edilen görüşleri vardır. Bun­lar Japon halkının değerler sistemini oluş­turmaktadır. Bunun için Şintoizm, Japon halkının milli dinî İnançlarını oluşturmak­tadır. Bugün Şintoizm’in dört şekli vardır:

1- İmparatorluk Sarayının Şintosu: Japon imparatorunun yaptığı dini erkandan iba­rettir. Bu merasimi  Japon     kralı, Amaterasu-Ömikami  (Güneş Tanrıçası)'nın şerefine yapmaktadır. Bu merasim­ler, Japon milletinin ataları ve imparator­ları tarafından daima yerine getirilmiştir. Vaktiyle bu merasimleri devlet organize ediyordu. Şimdi ise, bu merasimler özel bir karakter almıştır.

2- Mabedler Şintosu: Bu şinto şekli, şinto geleneğinin belli başlı akımını teşkil et­mektedir. Bu Şinto, dinî erkanın tamamını ve inançları belirtir. Bu merasimler daha çok mabedler etrafında merkezileşmiştir. Mabedler Şintosu, birçok dinî unsurla te­şekkül etmiştir. Bunlardan birçoğu, Şinto mabedler derneği olarak adlandırılan Jinja Honchö olarak isimlendirilen birlik içinde toplanmıştır. İmparatorluk evinin Şintosu ile mabedler Şintosu,    devlet Şintosunun merkezini oluşturmaktadır. Devlet Şintosunun başlangıcı Meiji dö­neminde başlamış ve ikinci dünya sava­şından sonra kaldırılmıştır. Devlet Şintosu dinî olmaktan çok bir hükümet mües­sesesi durumunda idi. Çünkü bunun he­defi, Japon kimliğini takviye etmekti.

3- Mezhepler Şintosu: Bu Şinto, on üç di­nî gruba dayanmaktadır. Bu gruplar ge­nelde XIX. yüzyılda ortaya çıkmışlardır.

Bu gruplardan biri hariç hepsi karizmatik şahsiyetler tarafından kurulmuşlardır. Hepsi de mabedler Şintosundan daha çok, kişisel iman öğretimi üzerinde durmak­tadırlar. Şinto'dan çıkan bu yeni dinler­den en tanınmışı Tenrikyo'dur. Bu uzun zamandan beri, bir Şinto mezhebi de­ğil, evrensel bir din olarak kabul edilmek­tedir.

4- Halk Şintosu; Japon halkının benimse­diği Şintodur. Bu da Şintoizmin önemli şekillerinden biridir. Bu Şinto, Japon hal­kının dinî inançlarının unsurlarını ortaya koyar. Bunlar, büyüsel-dinî merasimlerde ve halk uygulamalarında açıkça görül­mektedir. Bu Şinto şekli, Japon dinî inanı­şının en derin şeklidir. Budizm ve diğer geleneksel inançlardan bu inanç şekli etki­lenmiştir.

Şinto'nun Tarihi: Şinto tarihi, Japon hal­kını meydana getiren Şinto'nun farklı klanların dinî uygulamalarına kadar in­mektedir. Bu farklı klanlar, Yamato klanının idaresi altında yavaş yavaş birle­şerek bir sosyal ünite oluşturmuşlardır. Yamato klanı, bugünkü imparatorluk ai­lesinin atalarını teşkil etmektedir. Şinto ismi ilk defa, Budizm ve Çin'den gelen geleneksel pratiklerden ayrılmak ihtiyacı ile VI. asırdan itibaren kullanılmaya baş­lamıştır. Muhtelif mitolojilerin birleşimi ve milli karni düzeyinde klanların hamisi olarak Kami'nin yükselişi ilk edebî ifade­sini Kotiki (Geçmişin olayları) lerde ve Nihon Shoki'de (Japon tarihi) bulmuştur. Bu eserler, VIII. yüzyılın başlarında sara­yın emri ile derlenmiştir. Aynı zamanda Şinto, hakim olan klan ik­tidarını daha çok sağlamlaştırmıştır. Eski mirasın organizasyonunun ayrı bir gele­nek halinde mitolojisi,  ayinleri ve mabedleri ile teşekkülü için; Budist ve Çin geleneklerine karşı reaksiyon göstererek oluşması için, asırlara ihtiyaç duyulmuş­tur. Yinede Şinto ile Budizm arasında farklı seviyelerde bir karışım sözkonusu olmuştur. Özellikle, Budizme karşı XIII. yüzyılda ciddi bir reaksiyon kendini gös­termiştir. Edo döneminde Budizm devlet dini olmuştur.        Zamanla, yeni-konfüçyanizm de etkili olmuş, eski Japon kültürüne ilgi artmış böylece bir yenileş­me olayı   meydana   gelmiş   ve   Şinto Renaissant (yeniden doğan Şinto) ortaya çıkmıştır.  Bu,  motoori Norinaga (1730-1801) ve Hirata Atsutane (1176-1843) ile uygulama alanı bulmuştur. Bunların düşüncesi, 1868 yılındaki Meiji ıslahatını hızlandırmıştır: Neticede Şİnto ve Budizm'den ayrılarak devlet Şintosunu tesis etmek gibi bir eğilim ortaya çıkmış­tır. Şinto ile devletin bu sıkı ilişkisi 1945 yılında sona ermiştir. Şinto, diğer dini or­ganizasyonlar seviyesine inmiştir. Japon milli kimliğini yeniden teyid eden aktüel atmosfer içinde hareketler, Şinto ile Devlet arasında bazı bağların tesisini ve Japon halkı üzerinde Şintonun tesisini canlandırmayı ön görmektedir.

İman ve Şinto Dini Pratikleri: Şinto, teo­rik olarak karnilerde kişisel bir iman ihti­va etmesine rağmen; pratikte Japon halkı­nın müşterek hayat modelinin ifadesi, asırlar içinde dini merasimlerde ifadesini bulmuştur. Bunun için Şinto, cemaate ai­diyeti tasdik eden merasimlere İştirakin üzerinde fazlaca durmuştur. Bunun neti­cesinde insanlar Budizm ve Hıristiyanlık gibi dinlere müracaat ettiğinde ve müşte­rek hayatın ahengini bozmadığı ölçüde, problem görülmemektedir. Şinto ayinleri, ferdin, cemiyetin ve milletin hayatının belli başlı olaylarım anmaktan ibarettir. Ancak ölümle ilgili merasimlerin çoğu genelde Budizmin merasimleri olarak gö­rülmektedir. Bu   vesilelerle dinî me­rasimler evlerde muhafaza edilmekte ve mabedlerde tamamlanmaktadır. Şinto dininde, bayram ve günlük hayatın kutlamaları, merkezi bir durum göster­mektedir. Ancak halkın Şinto mümini ol­duğunun bilinci oldukça zayıftır. Kami kavramı, Japon mitolojisinde görü­len binlerce Tanrısal varlıkla ilgilidir. An­cak bu, saygılı bir dindarlığı ilham etmek­tedir. Böylece, insan varlıkları olduğu ka­dar tabiî fenomenler de karnilerin tabiatı­na sahip olmaktadır. Netice olarak esa­sında onlar iyidirler. Bütün hayat karnilerle birlikte ve onlarla uyum halinde iken, saf bir kalble inayeti bilebilir. Böyle­ce karnilerin himayesinde takdise geçilebilir. Bunun ihtiva ettiği mutluluk, gelecek hayat için beklenmemelidir. Özellikle bu hayat için beklenmelidir. Burada Ölüm bir trajedi, bir lanet olarak görülmüştür. Hayatı tebcil eden merasim­lerden birisi, hayata ve karnilerin eğlence­sine verilen yerdir. Ayrıca, ataların ruhları da sevince iştirak için bu dünyaya ve in­sanların mutluluğuna davet edilmişlerdir. Bu da insanların, tabiatın ve kutsal varlık­ların derin kozmik birliği içinde olmuştur. Bu   durum içinde hâlâ  bugünkü Ja­ponya'da önemli bir rol oynamaktadır. Diğer yandan, sosyo-kültürel değişiklikle­re bağlı olarak geleneksel bağların gev­şemesi ve milletlerarası etkileşimin tesiri ile Japonya'da milli din olan Şinto dininin rolüne karşı bir meydan okuma dikkat çekmektedir.

 

Şirk: 

 

İslâmt literatürde Allah'a ortak koşma eylemine “şirk koşma” adı verilinektedir. İslâm dininde, Tevhid akidesi­ne çok önem verilmektedir. Hatta İslâm dininin merkez noktası, tevhid akidesidir. Bunun için, Allah inancına zarar veren herşey, İslâm dininde “Şirk” kabul edil­miştir. Hatta İslâm dininde İşlenen en ağır suç, şirktir. Allah'ın zatına bir hakaret olan “şirk günahı” affedilmeyecektir. Bu­nun için Kur'an-ı Kerim en çok müşrikler­le ilgilenmiş ve müşrikliğin ne derece gü­nah olduğunu açıklamıştır.[26]

Şirk ve müşriklik konusunda Dinler tari­hinde en çok duran din, İslâm dinidir. Yahudiliktede, Allah'ın adının boş yere anılması, oyma putlar yapılması yasak edilmişse de, Tanrıya insanî şekiller isnat edilmektedir. Böylece Yahudilik, biryerde tevhide dayanırken; bir başka yerde Tan­rı, insanî özelliklere sahip olarak takdim edilmektedir.

İslâm dininde şirk, Allah'a ortak koşmak, Allahı aciz kabul etmek, Allah'ı güçsüz ve kudretsiz olarak telâkki etmek hudutları içinde düşünülür. Ayrıca, Allah'a bazı varlıkları aracı olarak kullanmak, onları aracı yapmak da şirke girmektedir.

 

Şükran (Eucharistie)Âyîni:

 

Eucharistie, bağışlama anlamına gelen Yunanca eukharîstia kelimesinden alınmıştır. Eukharistia Allah'ın nimetleri karşısında Allah'a sunulan saygı ve şükran duasıdır. Daha açık manada eucharistiya, çift veçhe arzeden bir kilise sırrıdır. O, İsa-mesihin havarileriyle yediği son yemeği yeniden canlandırma merasimidir. İsa'nın tutuklanma ve ölümünden önceki son yemek günü, Yahudiler, Paskalya kuzusunu yi­yorlardı. Âyin esnasında bu vesile ile söylenmiş olan İsa'nın sözleri tekrarlanırken, Katolik ve Ortodoks doktrinine göre ra­hip, ekmek ve şarap görünümü altında Allah ve insan, ruh ve beden olan İsa'nın, sır ve gerçek varlığını temin etmiş olu­yordu. İsa'nın kendini gösterdiği evharistiya yemeğinde İsa, yeni paskalya kuzusu olarak; gücünü ve aşkını Mü’minlere ulaştırmaktadır. Yine bu ye­meğin bir kurban görünümü vardır: Aynı türler altında babaya takdim edilen ek­mek ve şarap, bütün insanların kurtuluşu için ortaya çıkmış olan İsa'nın bedeni ve kanıdır.

Hıristiyanlığın en karakteristik, en mani­dar ve en önemli anı olan bu âyini boyun­ca, evharistiya sırrı veya bir kısım ilâhi­yatçıların dediği gibi kurban sarkamenti tamamlanmaktadır. Bu âyinde, insanın takdimesi Allah'a doğru yükselirken; Al­lah'ın ihsanı da insana doğru iner. Ayinle icra edilen bu çift hareket, Protestanlara göre sadece sembol olarak, Katolik ve Or­todokslara göre ise gerçek olarak tahak­kuk etmiştir. Bu manayı daha açık hale getirmek için âyinle ilgili modern reform, takdimeden, takdisden, komünyondan önce gelen kutsal kitabı okuma konusun­da ısrar eder.

Evharistiya sadece geçmiş olayların basit tasvirinden ibaret değildir. Son yemeğin ve Haç’ın, ilâhî inayetin olacağı, Allah'ın krallığının, yeni dünyanın, yeni Ahit’in başlayacağı dünyanın sonu ile ilgili de bir anlamı vardır. Çünkü Evharistiya, dün­yaya, her inayetin kaynağı olan bedenleşmiş kelimeyi (Verbe) sunuyor. Böylece onunla gelecek, şimdiden tezahür ediyor. II. yüzyıldan itibaren Antakyalı Ignace, Evharistiyayı ölümsüzlüğün bir ilâcı (pharmaçon Athanasiae) olarak adlandırır. Bultmann'a göre böyle bir formül mi­tolojik düşünceyi karakterize eder. Hıris­tiyanlığın kendini ondan temizlemesi ge­rekir.[27] Yine Evharistiya, İsa'nın ekmek ve şarap konusundaki şu nuktunu da özetler: “Benim etimi yiyip kanımı içenin, ebedî hayatı vardır. Ben de onu son günde kı­yam ettireceğim.”[28] Aslında mitolojik de olsa bu ifade, cümle­nin gerçek anlamını yok etmez. Çünkü İncil’in çok kuvvetli kelimeleri olan ye­mek ve içmek, Katolik Mü’minin gözün­de, takdis edilmiş şarabı ve ekmeği yemekle, ölmüş ve dirilmiş olan İsa'nın ha­yatı ile gerçekten bütünleşmeyi ifade eder.



[1] el-Bakara: 2/154.

[2] 2. krallar 1, 2. Samuel

[3] Matta 12/24.

[4] İşaya 34/14

[5] Tekvin: 3.

[6] İşaya: 27/1.

[7] Eyub: 1-2.

[8] Zekarya: 3/1-2.

[9] Matta: 12/22-28.

[10] Matta: 4/1-11; Luka: 4/1-13; Markos: 8/32-33.

[11] Luka: 10/18.

[12] Luka: 22/3; Yuhanna: 13/2.

[13] Yuhanna: 14/30.

[14] Romalılar: 5/12-21.

[15] Efesoslulara: 6/12.

[16] Vahiy: 12/9

[17] 12/10

[18] Vahiy: 13.

[19] Saad: 38/72-76; el-Araf: 7/11-12; el-Bakara: 2/34-36; el-Hicr: 15/31-33; el-İsra: 17/61-62; el-Kehf: 18/50; Taha: 20/116; eş-Şuara: 26/94-95; Sebe: 34/20; en-Nahl: 16/98.

[20] İsra: 17/65

[21] Saad: 38/76

[22] Saad: 38/77-78

[23] el-Hicr: 15/28-43.

[24] el-Hicr: 15/28-43.

[25] Not: Bu konuda, Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın “İlâhi Dinlerde Şeytan İnancı ve Anlayışı” Ba­sılmamış Doktora Tezi isimli kitabına bakılabilir.

[26] Şuara: 26/213; Kasas: 28/88; Rûm: 30/31; Zümer: 39/65-66; Mü'min: 40/66; Fussilet: 41/37; Muhammed 47/15-36; Zâriyât: 51/51.

[27] Krş. Bultmann'ın tenkidi ve açık­laması için bk.: Rene Marle, la Singularite Chretienne, Paris 1971

[28] Yuhanna, VI, 54