Islam Tarihi - 23 S2 - Index Web
Ş
Ş
Şaman (Tâltos) Ve Şamanizm:
Kuzey Avrasya'da çok sayıda halklarla eski Magyar inançlarında bulunan merkezi şahsiyetlere verilen isimdir. Dünyalar arasında bağ kurma vasıtasıdır. Yaşayan insanî varlıklarla, ölü ruhları arasında temas sağlamaktadırlar. Bu erkeklerin, nadiren de kadınların kültleri, diğer dinlere mukavemet etmiş gibi görünmektedir.
Chaman kelimesi Mançu-Tunguz kökünden bir kelime olarak “Bilen kişi” anlamına gelmektedir. Buna göre burada gnostik ilkel bir mefhum söz konusu olmaktadır, Chaman olan kişiler, insanlarla-Tanrılar arasında aracılık fonksiyonu yaptıklarından, büyük bir prestij elde etmektedirler. Şamanın, sinirsel bir gücü vardır. Şamanlar, Ruhlar tarafından seçilmişlerdir. Şamanın seçimi kişisel iradeye bağlı bir seçim değildir. Bazan böyle bir seçimi bir takım alâmetler ortaya koymaktadır: Yani, Şaman olacak kişi, olağan üstü yeteneğini önceden gösterir ve halk onu Şaman olarak kabul eder. Meselâ, yeni doğan bir çocuk dişleri çıkmış olarak doğarsa veya altı parmaklı doğarsa, onun Şaman olması beklenmektedir. Bunların dışında “Şaman adayı” hastalıkla veya uzun süre klanından uzaklaşıp, daha sonra ortaya çıkmakla da kendini gösterebilir. O, bu işlemlerden geçerken, oldukça işkenceli bir hayat yaşamaktadır. İşkenceli hayat bitince, yeniden kendine gelmekte ve klana dönmekte ve Şaman hayatına başlamaktadır. Yeni Şaman olan birinin ilk rivayetleri, bilgi edinmekten gelmektedir. Burada bir formül bulunmaktadır: Buna göre ruhlar, Şarnan'i götürmüşler ve işkence yapmışlardır. Bu işkence, Şamanın vücudunun parçalanmasına kadar varmıştır. Ruhlar Şaman adayını, ya şimdi yahut daha sonra ölecek şekilde atmışlardır. Şayet bu deney müsbetse Şamanın vücudu yeniden oluşmakta, aday daha kuvvetli şekilde kendine gelmektedir. İşte bu andan itibaren bilgin olan Şaman “Dünya ağacını” tırmanmakta ve ruhlarla temasa geçmektedir. İşte bu, Şamanın esas görevidir. Bir merdiven üzerine veya ağaca çıkma onun halka gösterdiği bir deneydir. Daha sonra Şaman, temel âletlerini elde edecektir. Bu âletler Tambur ve peri atı sembolüdür (bu at bazan beş bacaklı olmaktadır). Bununla ilgili Macaristan'da halk hikayeleri vardır. Kuzey Avrasya halkları, bunun Ren geyiği olduğuna inanmaktadırlar. Tambur, sihirsel hayvanların derileri ile kaplıdır. Tamburun Sesi, Şamanın, ruhların yanında yer değiştirdiğini veya ruhlara hitap ettiğini sembolize etmektedir. Bütün gücünü göstermesi için tambur hazırlanmaktadır. Bunun için sulanır ve ateşe tutulur. Merasim, geyik veya öküz boynuzlarıyla, kuş tüyleri ile süslenmiş bir külahı gerekli kılmaktadır. Sibirya'da bazı mağaralarda bulunan yazılar bunu doğrulamaktadır. Bunun bronz çağma kadar dayandığı söylenmektedir. Macaristan folklorunda boynuz, büyü ve büyücü alametidir. Şamanın çıktığı ağaca gelince, Avarlarm eşyalarında bu gösterilmiştir. Bu ağaç bazan Şamanın evinin önünde bitmektedir. Fakat genelde bu bir kamıştır veya bir merdivendir. Bu ağaç veya merdiven, Tanrılara giden bir yoldur.
Şamanın aktiviteleri çoktur. Fakat her zaman bulunması gereken bir unsur vardır ki bu da extase veya trans halidir. Bu hal, genelde bir uyku haline benzemektedir. Külahı giydikten ve tambura ateşin yanında gittikçe kuvvetlenen ritmlerle vurduktan sonra, Şaman yere düşer, bilincini kaybeder ve ruhu onu terkeder. İşte bu an, Şamanın ruhlarla iletişim kurduğu andır. Şaman kendine geldikten sonra, daha önce sorulan sorulara cevap vermektedir. Diğer Samanların ruhları ile de savaşmaya çağrılabilmektedir. Rivayete göre, her iki Samanında ruhları bir hayvan şeklinde kendini gösterebilir (Meselâ iki boğa olabilir). Şamanın ruhu şeklinde görülen hayvan, mağlup edilirse, Şaman hasta düşer, bir müddet sonra da ölür. Bu duruma düşen Şaman, ağaca tırmanamaz ve yere düşer. Şamanın merasimi sırasında ilâhiler okunmaktadır. Şamanın faaliyet alanı belli başlı dört şeyde sınırlıdır:
1- Ruh çağırma,
2- Tedavi,
3- Büyü,
4- Kehanet. Şamanın rahiplik fonksiyonu aslî görevlerinden değil, daha sonraki fonksiyonlarından sayılmaktadır. Şaman, kötü ruhları kovmak, gelecekle ilgili haberleri toplamak, verimlilik, kıtlık gibi olayları haber vermek görevini yerine getirmektedir.
Şamanın aslî görevleri olarak yukarıda belirttiğimiz görevler bidayette bir Allah elçisinin görevleri ile âdeta bir benzerlik arzeder. Peygamberde Allah'la temas kurarak bazı bilgileri vahiyle almaktadır. İşte Peygamberin bu tavrı, Şamanda zamanla kılık değiştirerek, belli bir şekle bürünmüştür. Bu da bizi ilk Şamanın bir peygamber olma ihtimaline götürmektedir. Nitekim Kırgızlar, Samanlarına Faghinunım adını vermektedirler. Bu kelime ise “Allah’ın Peygamberi” anlamına gelen kelimenin bozulmuş şeklidir. Bazı kaynaklarda Türklerin dininin Şamanizm olduğu şeklinde bilgiler vardır. Bu bilgiler yanlıştır. Türklerin Şamanizm diye bir dinleri yoktur. Çünkü Şamanizm bir din değildir. Şamanizm, yüzyıllarca muhtelif dinlerin etkisinde kalmış bir karışımdır. Bu karışıma din demek doğru olmaz. Çünkü Şamanizm, bütün dinî faaliyetleri kapsamaz. Bunun için Şamanizme bir din değil; bir vecd tekniği diyebiliriz.
Türklerin, Tek Tanrı inancına sahip olduğunu görüyoruz. Bu inanç Gök Tanrı inancı olarak görülmektedir. Bunun için Türklerin Hanif bir millet olma durumları dikkate şayandır. Çünkü Türkler, Tarih boyunca Gök Tengri ve Tangri kelimelerini kullanmışlar ve bu Tanrılara inanmışlardır.
Şapel:
Fransızca bir kelime olan Chapelle, Hıristiyanlıkta kilise yapısı içinde bir azize adanmış ibadet yerine verilen bir isimdir. Önceleri kilise yapılan içinde Şapeller bir azize tahsis edilen ibadet yerini gösterirken, ilk olarak bu isim, Tours'lu aziz Martin’in saklandığı kutsal bir yapıya tahsis edilmiştir. Daha sonra, Avrupa'da Hz. Meryem'e tapınma olayı yaygınlaşınca, onun adına Şapeller inşa edilmeye başlanmıştır. Böylece XIV. yüzyılın sonunda Batı Avrupada birçok şehirdeki belli başlı kiliselerde Meryem Ana Şapeli oluşturulmaya başlanmıştır. Şapellere en çok ilgi gösterenler ve geliştirenler genelde Hıristiyan tarikatleri olmuştur. Bu şapel uygulamaları, Reİms, Amiens, Le Mans gibi katedrallerde belirgin hale gelmiştir. Tarikatler, Manastır kiliselerinin doğu ucuna Şapelleri eklemişlerdir. Yukarıdaki Şapellere benzer yapılar, İngiltere’de Westminster ve Canterbury katedrallerinde de gerçekleştirilmiştir.
Şapel sayısı ortaçağda iyice artmıştır. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, zengin Hıristiyanlar, öldükten sonra ayin ve duaların yapılması için Şapel yaptırıyorlardı. İkincisi, Lonca üyeleri toplu ibadet için Şapel yaptırıyorlardı. Hıristiyan kilise tarihinde Şapellerin eve, okula ait olanları da vardı. Bunlara kilise dilinde Oratuvar adı verilmiştir. Meselâ Roma'da Vatikan'da bulunan Sistina Şapeli, özel bir şapeldir. Diğer yandan, Paris'teki Saint-Capelle'i, Kral IX. Louis, sarayın bir Oratuvarı olarak yaptırmıştır.
Eş-Şehristani (1086-1153):
Muhammed b, Abdulkerim b. Ahmed Ebu'1-Feth, Horasan'ın kuzeyindeki Şehristan'da doğmuştur. Küçük yaşta ilim tahsiline başlamış ve devrin çok önemli âlimlerinden dersler almıştır. Gençlik yıllarında yapmış olduğu seyahatlerden çok istifade etmiştir. Özellikle Harezm ve Horasan bölgesindeki kültürel çevreden yararlanmıştır. Otuz yaşında Hacca gitmiş, Bağdat'a uğramış ve orada üç yıl ilim muhitlerinde dolaşmıştır. Olgunluk döneminin en önemli eseri 1127 yılında kaleme aldığı, “el-Milel ve'n-Nihal” adlı eseridir. Şehristani bu kitabında dinler ve mezhepler hakkında geniş bilgi vermektedir. Bunun için bu kitap, sahasında yapılmış yegane eser olma özelliğini kazanmıştır.
Şehristani'nin “el-Milel ve'n-Nihal'i” hem İslâm aleminde hem de Batıda şöhrete ulaşmıştır. Meselâ, Alman Bilgin, Haarbrücker “el-Milel ve'n-Nihal” adlı eserin, felsefe tarihinde eski ile yeni arasındaki boşluğu doldurduğundan söz etmektedir. Bazı İslâm bilginleri, şehristani'nin filozoflar hakkındaki nakillerinin yanlış olduğunu söyleseler de “el-Milel ve'n-Nihal” çok önemli bir eserdir. Şehristani bu eserini, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Veziri' Ebu'l-Kasım Muhammed b. Muzaffer'e takdim etmiştir.
Dinler ve Mezhepler tarihi alanında tarihi bir eser olan “el-Milel ve'n-Nihal”, İslâm mezhepleri yanında, Yahudilik, Hıristiyanlık, Maniheizm, Mazdek dinleri ve Hind Dinlerinden de bahsetmektedir. Şehristani, dinler ve mezhepler konusunda bilgi verirken oldukça objektif davranmaktadır. Hatta bu metoddan dolayı İslâm bilginlerince tenkid edilmiştir. Meselâ, Şiî olmakla itham edilmiştir. Fakat Şehristani bir Eş'ari kelamcısıdır. İtikadı ve imanı sağlam bir müslümandır. Şehristani el-Milel ve'n-Nihal'den başka kitaplar da yazmıştır:
1- el-Musaraatü'1-Felâsife
2- Nihayetü'l-İkdam fi İlmi'l-Kelâm, Neşr. Eden: Alpherd Gerillaume, 1934.
3-
el-Cüz'ûl-Lezi
4- el-İrşadü ilâ Akaidi'1-İbad
5- Şûbûhatu Aristo, Tales, İbn Sina ve Nakziha
6- Nihayetü'l-Evham
Şehristani'nin bazı kitapları, risaleler halinde yazılmış ve Nihayetü'l-İkdam'da zikredilmiştir. Şehristani'nin en çok tutulan kitabı şüphesiz “el-Milel ve'n-Nihal” olmuştur. el-Milel ve nihai, Fransızcaya D. Gimaret, J. Jolivet ve G. Monnot tarafından tercüme edilmiştir.
Şehit (Marthyre):
Eski ve Ortodoks Hıristiyanlık geleneği içinde şehitlik, sadece bu dünyanın güçleri ve hakimlerin karşısında kam ile mühürlenmiş bir tanıklık değil; o, ızdırabın sevinç haline geldiği, dirilmenin bilincinde olunduğu bir aşk cezbesi ve en yüksek mistik haldir. Şehit, bizzat güçsüzüğüne ve sefaletine rağmen felâketleri güvenle ve alçak gönüllülükle karşılamasını bilirse, bu takdirde kutsal ruhla ölümsüzlüğe ulaşır. Bizans kilisesine ait bir duada “İsa ile ızdırap çekerek, ruhun kömürleriyle yok oluyorsunuz” der. “İşte kanını ver, ruhu al” şeklindeki atasözü buradan neş'et etmektedir. XX. asırda özellikle, Rusya'da şehitliğin hiçbir zaman yok olmayacak bir başka veçhesi ağırlık kazanmıştır. O da, cellâdının kurtuluşu için, mazlumun dua etmesidir. Vahyin 7 ve 18. cümlelerinde dendiği gibi, şehitlerin kültü azizlerin kültünün ilk şekli olmuş ve onların ruhları göksel mihrabın altına konmuştur. Bunun içindir ki, onların cesetlerinin kalıntıları yerin mihrabının altına konmuştur. Zira gerçek mihrab, onların cesetlerinin kalıntılarıdır.
İslâmiyette'de şehitlik çok önemli bir mevkidir. Kur'an-ı Kerimde “Allah yolunda öldürenler için “ölülerdir” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Fakat siz hissetmezsiniz”[1]. İslâmiyette din, vatan, bayrak, hüriyet için verilen savaşta ölenler şehittirler. Ülke bütünlüğünü bozanlar, anarşistler, teröristler şehitlik mevkiine yükselemezler.
Şeytan:
Dünyadaki Animist anlayış, bütün unsurların gerisinde iyi veya kötü güçlerin olduğuna inanmaktadır. Böylece paganist dinler, az veya çok komplike bir demonoloji (şeytan bilim) geliştirmişlerdir. Bunların anlayışı, politeist kavramlara bağlanıyordu.
1- Yahudilikte Şeytan: Yahudilik, mitolojik tasavvurlara yeni bir şeytan anlayışı getirmiştir. İnsanın kötülük tecrübesinin merkezine şeytanı yerleştirmiş ve şeytanı kötülükle mücehhez bir yorumlama şeklî altında ifade etmiştir. Bunu yaparken de Yahudi monoteizmiyle uyumlu hale getirmiştir. Bunun için “kötü ruhlar”ın çöllerde, viranelerde, cehenneme gönderilmiş ölülerin güçlerinde oturdukları kabul edilmiştir. Yahudiliğin şeytan tasavvuru, Kenanlıların paganist tanrıları ile özdeşleşmiş ve böylece onlar şeytan haline gelmişlerdir. Meselâ, Eqrön'un savaşçı Tanrısı olan [2] Beelzeboul, nihayet onların prensi olarak takdim edilecektir. [3]İnsanı kötülüğe götüren bu kır Tanrısını hatırlatmak için, Babil[4], İran ve Yunan liklerinden sorumlu bir dünyanın organize edilmesi için Apokrif bir kitap olan Henoch'u beklemek gerekecektir. Bu kitabın ortaya çıkış tarihi M.Ö. III. asırdır. Fakat Tekvin, başlangıçlardaki dramdaki “Kötülük Gücünün”, faaliyetini anlatmaktadır. Bu dünyaya, günahı, ölümü “kötülük gücü” sokmuştur. [5]Tekvin şeytana “yılanın karakterini” yüklemiştir. [6]Ancak, yaratılış düzenini korumak için Allah, yılanı yok edecektir.
Şeytan'a (Satan) gelince o, başlangıçta “bu iftiracı ordusuna ait değildi”. Calomniateur, Yunanca da “Diable” demektir. Satan'ın da bir “deneme” görevi vardı. [7]Bunu Allah, bazen baskı altında tutuyordu. [8]Nihayet, daha sonraki Yahudilik şeytana igvacı, desiseci sıfatını yüklemiştir. Kötülük dünyasının sahibi olan Şeytan, iyilik dünyasının sahibi olan Allah'ın karşısında bir güç gibi telakki edilmiştir. Ancak Yahudi Monoteizmi, şeytanı da Tanrıya bağımlı kılarak bu problemi çözmüştür.
2- Hıristiyanlıkta Şeytan: İsa'nın, “Allah’ın Saltanatını” ilân ettiği muhitte, şeytan inancı vardı. “Kötü Ruhlar”ın her hastalığın, her felaketin arkasında olduğu inancı yaygındı. İsa'ya göre Allah, kötülüğe ve düşmana galebe çalacaktır. Bunun tabiatı, şekli ve tezahürü ne olursa olsun, galibiyet kesindir. İsa'nın gösterdiği mucizeler buna işaret etmektedir. İsa şeytanları kovmuştur. Bunu yaparken İsa, Yahudiler tarafından icra edilen büyüsel işlemlere başvurmaz. Bu ise “Tanrının saltanatının” geldiğine delildir. [9]
İsa, Şeytan üzerinde hem fizik hem de moral yönden zafer kazanmıştır. [10]Bunun için İsa, zaferinden emin olduğu halde, şeytanın gökten “Şimşek” gibi düştüğünü söylemektedir. [11]Şeytanla giriştiği düello onu ölüme götürecek bir komplo ile tamamlanmıştır. [12]Fakat bu dünyanın prensi, Baba'ya itaati nedeniyle ona karşı değildir. [13]Aziz Paul da, cehennemi güçlerin galibi olarak “Isanın dirildiğini” ilan etmiştir. Bu cehennemi güçler, günah ve ölümdür. [14]Aziz Paul, bu güçlerden bahsetmek için Yahudiliğin demonolojisine, Yunan çevrelerinden gelen bazı tasavvurları ilave etmiştir. [15]Fakat bu edebî unsur, İncillerin doktrinlerini değiştirmez. İncil doktrinine göre, İsa'nın kötülük üzerindeki zaferi kesindir.
Sonuç olarak, Apokalips muhayyileye göre, şeytana karşı İsa'nın zaferim açıklamak için sembolik tasavvurlar bir araya gelmiştir. Bu tasavvurlar, Ejderha, Yılan, Şeytan [16] ve müttehim[17] dir. Ayrıca, putperest imparatorluklar ve Allaha karşı düşmanları sembolize eden hayvanlar da zikredilmiştir. [18]İsa'nın çarmıhı, Hıristiyanlık için, Şeytana karşı kazanılmış önemli bir zaferdir. Bu Hıristiyan kültürünün birçok san'at kolunda gösterilmiştir. Çarmıhtan sonra şeytanın hakimiyeti yok olacaktır. Dünyanın sonunda, İsa'nın gelişi ile nihaî zafer şeytan üzerinde ebediyyen tesis edilecek ve insanlık şeytandan kurtulacaktır.
3- İslâmîyette Şeytan: Kur'an-ı Kerim ve Sahih hadis kitapları şeytandan bahsetmişlerdir. Buna göre İslâm bilginleri, şeytanın tarifi üzerinde durmuşlardır. Bu konuda çeşitli tarifler yapılmıştır. Şeytan konusunda üzerinde durulan genel tarif şöyledir: “Azgın, inat, daima kötülüğe sevkeden bir varlıktır”. İslâmda şeytan, bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden daha çok, cin cinsinden olan “Cin Şeytanı” anlaşılmıştır. Fakat kötü ruhlu insanlara da şeytan denilmiştir. Bunun için “Cin şeytanı” denildiği gibi, insan şeytanı veya hayvan şeytanı da denmektedir. Kur'an-ı Kerim'de de “Şeyatin-i ins ve Şeyatîn-i cin” denilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de şeytan ve iblis kelimeleri muhtelif şekillerde geçmektedir, eş-Şeytan, kelimesi otuz bir süre, yetmiş ayette tekil isim olarak geçmektedir. Eş-Şeyâtin, on bir süre, on sekiz ayette, çoğul olarak geçmektedir. Böylece, kırk iki sûre, seksen sekiz ayette Ş-T-N maddesi zikredilmiştir. Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de İblâs, Mublis, İblis kelimeleri de kullanılmıştır. Genel olarak, Kur'an-ı Kerim'de elli altı surede toplam yüz üç ayette şeytandan bahsedilmiştir. [19]İslâm bilginleri İblis’in, Hz. Adem'den önce her yönü ile övülmeye değer bir varlık olarak karşımıza çıktığını söyler, hatta ona Tavusu'l-Melâike dendiğini belirtmektedirler.
İslâmda şeytanın mahiyeti üzerindeki tartışmaları ilim adamları, üç grupta hulâsa etmektedirler:
1- İblis’in Aslı Melektir
2- İblis’in Aslı Cindir
3- İblis ne cindir, ne melektir, kendine münhasır bir varlığı vardır.
İslâm bilginleri, bu konularda ciddi tartışmalar ortaya koymuşlardır. İslâm bilginlerinin üzerinde durduğu diğer bir konu da İblis’in yaratılmasındaki hikmettir. Bu tartışma doğrultusunda İblis niçin yaratılmıştır? Şüphesiz bir hikmete mebni olarak yaratılmıştır. Kötülüğün kaynağı sayılan İblis olmasaydı iyilik de yeterince bilinemezdi. Şeytanın igvasını bilenler, imanlarını daha da güçlendirirler. Bunun için Şeytanın “ihlasa eren kulların üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur” [20]buyrulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de kullanılan şeytan isimleri şunlardır:
1- İblis,
2- Şeytan,
3- Garur,
4- Vesvas,
5- Hannas,
6- Kâfir,
7- Sâgir,
8- Marid,
9- Taife,
10- Fatih,
11- Mel'un,
12- Mez'un,
13- Makzuf,
14- Medhur,
15- Kefur,
16- Hazul,
17- Adüvv,
18- Mudill,
19- Merîd.
İblis’in küfrü, Allahı inkar ettiği için değil; Allah'ın emrine uymadığı içindir. Hz. Adem'e secde etmeyen İblis, kendisinin Adem'den hayırlı olduğunu iddia etmiştir[21]. İblis, Âdeme secde etmeyince cennetten kovulmuştur[22]. İblis, Allah'ın lanetine uğradıktan sonra Allah'la bazı konuşmalara girişmiştir: Bunlardan birinde İblis, Allah'tan kıyamete kadar mühlet istemiştir. [23]Allah kendisine istenilen mühleti vermiştir. Ancak, salih kulları üzerinde şeytanın hakimiyetinin olamıyacağını da belirtmektedir. [24]Şeytan konusunda İslâmda varılan nihaî fikir, şeytanın Allah'a isyan etmiş bir kâfir olduğu ve Âdem neslinin baş düşmanı olduğu konusudur. Şeytan, insanı doğru yoldan ayırabilmek için türlü fikirlerle insana yaklaşır. Şeytanın, Allah'a sımsıkı sarılmayanların üzerinde hakimiyeti büyüktür. İhlasa erenler üzerinde ise onun hiçbir fonksiyonu olmayacaktır.[25]
Şintoizm:
Şinto, “karnilerin yolu” demektir. Genelde karni kavramı üzerine dayanan ve Japonlar arasında gelişen geleneksel pratiklerin adıdır. Şintoizm, bir yaşama biçimi ve bu pratikleri destekleyen fikirlerdir. Şintoizmin, belli bir doktrini yoktur. Sembolik ve ritüel modeller içinde ifade edilen görüşleri vardır. Bunlar Japon halkının değerler sistemini oluşturmaktadır. Bunun için Şintoizm, Japon halkının milli dinî İnançlarını oluşturmaktadır. Bugün Şintoizm’in dört şekli vardır:
1- İmparatorluk Sarayının Şintosu: Japon imparatorunun yaptığı dini erkandan ibarettir. Bu merasimi Japon kralı, Amaterasu-Ömikami (Güneş Tanrıçası)'nın şerefine yapmaktadır. Bu merasimler, Japon milletinin ataları ve imparatorları tarafından daima yerine getirilmiştir. Vaktiyle bu merasimleri devlet organize ediyordu. Şimdi ise, bu merasimler özel bir karakter almıştır.
2- Mabedler Şintosu: Bu şinto şekli, şinto geleneğinin belli başlı akımını teşkil etmektedir. Bu Şinto, dinî erkanın tamamını ve inançları belirtir. Bu merasimler daha çok mabedler etrafında merkezileşmiştir. Mabedler Şintosu, birçok dinî unsurla teşekkül etmiştir. Bunlardan birçoğu, Şinto mabedler derneği olarak adlandırılan Jinja Honchö olarak isimlendirilen birlik içinde toplanmıştır. İmparatorluk evinin Şintosu ile mabedler Şintosu, devlet Şintosunun merkezini oluşturmaktadır. Devlet Şintosunun başlangıcı Meiji döneminde başlamış ve ikinci dünya savaşından sonra kaldırılmıştır. Devlet Şintosu dinî olmaktan çok bir hükümet müessesesi durumunda idi. Çünkü bunun hedefi, Japon kimliğini takviye etmekti.
3- Mezhepler Şintosu: Bu Şinto, on üç dinî gruba dayanmaktadır. Bu gruplar genelde XIX. yüzyılda ortaya çıkmışlardır.
Bu gruplardan biri hariç hepsi karizmatik şahsiyetler tarafından kurulmuşlardır. Hepsi de mabedler Şintosundan daha çok, kişisel iman öğretimi üzerinde durmaktadırlar. Şinto'dan çıkan bu yeni dinlerden en tanınmışı Tenrikyo'dur. Bu uzun zamandan beri, bir Şinto mezhebi değil, evrensel bir din olarak kabul edilmektedir.
4- Halk Şintosu; Japon halkının benimsediği Şintodur. Bu da Şintoizmin önemli şekillerinden biridir. Bu Şinto, Japon halkının dinî inançlarının unsurlarını ortaya koyar. Bunlar, büyüsel-dinî merasimlerde ve halk uygulamalarında açıkça görülmektedir. Bu Şinto şekli, Japon dinî inanışının en derin şeklidir. Budizm ve diğer geleneksel inançlardan bu inanç şekli etkilenmiştir.
Şinto'nun Tarihi: Şinto tarihi, Japon halkını meydana getiren Şinto'nun farklı klanların dinî uygulamalarına kadar inmektedir. Bu farklı klanlar, Yamato klanının idaresi altında yavaş yavaş birleşerek bir sosyal ünite oluşturmuşlardır. Yamato klanı, bugünkü imparatorluk ailesinin atalarını teşkil etmektedir. Şinto ismi ilk defa, Budizm ve Çin'den gelen geleneksel pratiklerden ayrılmak ihtiyacı ile VI. asırdan itibaren kullanılmaya başlamıştır. Muhtelif mitolojilerin birleşimi ve milli karni düzeyinde klanların hamisi olarak Kami'nin yükselişi ilk edebî ifadesini Kotiki (Geçmişin olayları) lerde ve Nihon Shoki'de (Japon tarihi) bulmuştur. Bu eserler, VIII. yüzyılın başlarında sarayın emri ile derlenmiştir. Aynı zamanda Şinto, hakim olan klan iktidarını daha çok sağlamlaştırmıştır. Eski mirasın organizasyonunun ayrı bir gelenek halinde mitolojisi, ayinleri ve mabedleri ile teşekkülü için; Budist ve Çin geleneklerine karşı reaksiyon göstererek oluşması için, asırlara ihtiyaç duyulmuştur. Yinede Şinto ile Budizm arasında farklı seviyelerde bir karışım sözkonusu olmuştur. Özellikle, Budizme karşı XIII. yüzyılda ciddi bir reaksiyon kendini göstermiştir. Edo döneminde Budizm devlet dini olmuştur. Zamanla, yeni-konfüçyanizm de etkili olmuş, eski Japon kültürüne ilgi artmış böylece bir yenileşme olayı meydana gelmiş ve Şinto Renaissant (yeniden doğan Şinto) ortaya çıkmıştır. Bu, motoori Norinaga (1730-1801) ve Hirata Atsutane (1176-1843) ile uygulama alanı bulmuştur. Bunların düşüncesi, 1868 yılındaki Meiji ıslahatını hızlandırmıştır: Neticede Şİnto ve Budizm'den ayrılarak devlet Şintosunu tesis etmek gibi bir eğilim ortaya çıkmıştır. Şinto ile devletin bu sıkı ilişkisi 1945 yılında sona ermiştir. Şinto, diğer dini organizasyonlar seviyesine inmiştir. Japon milli kimliğini yeniden teyid eden aktüel atmosfer içinde hareketler, Şinto ile Devlet arasında bazı bağların tesisini ve Japon halkı üzerinde Şintonun tesisini canlandırmayı ön görmektedir.
İman ve Şinto Dini Pratikleri: Şinto, teorik olarak karnilerde kişisel bir iman ihtiva etmesine rağmen; pratikte Japon halkının müşterek hayat modelinin ifadesi, asırlar içinde dini merasimlerde ifadesini bulmuştur. Bunun için Şinto, cemaate aidiyeti tasdik eden merasimlere İştirakin üzerinde fazlaca durmuştur. Bunun neticesinde insanlar Budizm ve Hıristiyanlık gibi dinlere müracaat ettiğinde ve müşterek hayatın ahengini bozmadığı ölçüde, problem görülmemektedir. Şinto ayinleri, ferdin, cemiyetin ve milletin hayatının belli başlı olaylarım anmaktan ibarettir. Ancak ölümle ilgili merasimlerin çoğu genelde Budizmin merasimleri olarak görülmektedir. Bu vesilelerle dinî merasimler evlerde muhafaza edilmekte ve mabedlerde tamamlanmaktadır. Şinto dininde, bayram ve günlük hayatın kutlamaları, merkezi bir durum göstermektedir. Ancak halkın Şinto mümini olduğunun bilinci oldukça zayıftır. Kami kavramı, Japon mitolojisinde görülen binlerce Tanrısal varlıkla ilgilidir. Ancak bu, saygılı bir dindarlığı ilham etmektedir. Böylece, insan varlıkları olduğu kadar tabiî fenomenler de karnilerin tabiatına sahip olmaktadır. Netice olarak esasında onlar iyidirler. Bütün hayat karnilerle birlikte ve onlarla uyum halinde iken, saf bir kalble inayeti bilebilir. Böylece karnilerin himayesinde takdise geçilebilir. Bunun ihtiva ettiği mutluluk, gelecek hayat için beklenmemelidir. Özellikle bu hayat için beklenmelidir. Burada Ölüm bir trajedi, bir lanet olarak görülmüştür. Hayatı tebcil eden merasimlerden birisi, hayata ve karnilerin eğlencesine verilen yerdir. Ayrıca, ataların ruhları da sevince iştirak için bu dünyaya ve insanların mutluluğuna davet edilmişlerdir. Bu da insanların, tabiatın ve kutsal varlıkların derin kozmik birliği içinde olmuştur. Bu durum içinde hâlâ bugünkü Japonya'da önemli bir rol oynamaktadır. Diğer yandan, sosyo-kültürel değişikliklere bağlı olarak geleneksel bağların gevşemesi ve milletlerarası etkileşimin tesiri ile Japonya'da milli din olan Şinto dininin rolüne karşı bir meydan okuma dikkat çekmektedir.
Şirk:
İslâmt literatürde Allah'a ortak koşma eylemine “şirk koşma” adı verilinektedir. İslâm dininde, Tevhid akidesine çok önem verilmektedir. Hatta İslâm dininin merkez noktası, tevhid akidesidir. Bunun için, Allah inancına zarar veren herşey, İslâm dininde “Şirk” kabul edilmiştir. Hatta İslâm dininde İşlenen en ağır suç, şirktir. Allah'ın zatına bir hakaret olan “şirk günahı” affedilmeyecektir. Bunun için Kur'an-ı Kerim en çok müşriklerle ilgilenmiş ve müşrikliğin ne derece günah olduğunu açıklamıştır.[26]
Şirk ve müşriklik konusunda Dinler tarihinde en çok duran din, İslâm dinidir. Yahudiliktede, Allah'ın adının boş yere anılması, oyma putlar yapılması yasak edilmişse de, Tanrıya insanî şekiller isnat edilmektedir. Böylece Yahudilik, biryerde tevhide dayanırken; bir başka yerde Tanrı, insanî özelliklere sahip olarak takdim edilmektedir.
İslâm dininde şirk, Allah'a ortak koşmak, Allahı aciz kabul etmek, Allah'ı güçsüz ve kudretsiz olarak telâkki etmek hudutları içinde düşünülür. Ayrıca, Allah'a bazı varlıkları aracı olarak kullanmak, onları aracı yapmak da şirke girmektedir.
Şükran (Eucharistie)Âyîni:
Eucharistie, bağışlama anlamına gelen Yunanca eukharîstia kelimesinden alınmıştır. Eukharistia Allah'ın nimetleri karşısında Allah'a sunulan saygı ve şükran duasıdır. Daha açık manada eucharistiya, çift veçhe arzeden bir kilise sırrıdır. O, İsa-mesihin havarileriyle yediği son yemeği yeniden canlandırma merasimidir. İsa'nın tutuklanma ve ölümünden önceki son yemek günü, Yahudiler, Paskalya kuzusunu yiyorlardı. Âyin esnasında bu vesile ile söylenmiş olan İsa'nın sözleri tekrarlanırken, Katolik ve Ortodoks doktrinine göre rahip, ekmek ve şarap görünümü altında Allah ve insan, ruh ve beden olan İsa'nın, sır ve gerçek varlığını temin etmiş oluyordu. İsa'nın kendini gösterdiği evharistiya yemeğinde İsa, yeni paskalya kuzusu olarak; gücünü ve aşkını Mü’minlere ulaştırmaktadır. Yine bu yemeğin bir kurban görünümü vardır: Aynı türler altında babaya takdim edilen ekmek ve şarap, bütün insanların kurtuluşu için ortaya çıkmış olan İsa'nın bedeni ve kanıdır.
Hıristiyanlığın en karakteristik, en manidar ve en önemli anı olan bu âyini boyunca, evharistiya sırrı veya bir kısım ilâhiyatçıların dediği gibi kurban sarkamenti tamamlanmaktadır. Bu âyinde, insanın takdimesi Allah'a doğru yükselirken; Allah'ın ihsanı da insana doğru iner. Ayinle icra edilen bu çift hareket, Protestanlara göre sadece sembol olarak, Katolik ve Ortodokslara göre ise gerçek olarak tahakkuk etmiştir. Bu manayı daha açık hale getirmek için âyinle ilgili modern reform, takdimeden, takdisden, komünyondan önce gelen kutsal kitabı okuma konusunda ısrar eder.
Evharistiya sadece geçmiş olayların basit tasvirinden ibaret değildir. Son yemeğin ve Haç’ın, ilâhî inayetin olacağı, Allah'ın krallığının, yeni dünyanın, yeni Ahit’in başlayacağı dünyanın sonu ile ilgili de bir anlamı vardır. Çünkü Evharistiya, dünyaya, her inayetin kaynağı olan bedenleşmiş kelimeyi (Verbe) sunuyor. Böylece onunla gelecek, şimdiden tezahür ediyor. II. yüzyıldan itibaren Antakyalı Ignace, Evharistiyayı ölümsüzlüğün bir ilâcı (pharmaçon Athanasiae) olarak adlandırır. Bultmann'a göre böyle bir formül mitolojik düşünceyi karakterize eder. Hıristiyanlığın kendini ondan temizlemesi gerekir.[27] Yine Evharistiya, İsa'nın ekmek ve şarap konusundaki şu nuktunu da özetler: “Benim etimi yiyip kanımı içenin, ebedî hayatı vardır. Ben de onu son günde kıyam ettireceğim.”[28] Aslında mitolojik de olsa bu ifade, cümlenin gerçek anlamını yok etmez. Çünkü İncil’in çok kuvvetli kelimeleri olan yemek ve içmek, Katolik Mü’minin gözünde, takdis edilmiş şarabı ve ekmeği yemekle, ölmüş ve dirilmiş olan İsa'nın hayatı ile gerçekten bütünleşmeyi ifade eder.
[1] el-Bakara: 2/154.
[2] 2. krallar 1, 2. Samuel
[3] Matta 12/24.
[4] İşaya 34/14
[5] Tekvin: 3.
[6] İşaya: 27/1.
[7] Eyub: 1-2.
[8] Zekarya: 3/1-2.
[9] Matta: 12/22-28.
[10] Matta: 4/1-11; Luka: 4/1-13; Markos: 8/32-33.
[11] Luka: 10/18.
[12] Luka: 22/3; Yuhanna: 13/2.
[13] Yuhanna: 14/30.
[14] Romalılar: 5/12-21.
[15] Efesoslulara: 6/12.
[16] Vahiy: 12/9
[17] 12/10
[18] Vahiy: 13.
[19] Saad: 38/72-76; el-Araf: 7/11-12; el-Bakara: 2/34-36; el-Hicr: 15/31-33; el-İsra: 17/61-62; el-Kehf: 18/50; Taha: 20/116; eş-Şuara: 26/94-95; Sebe: 34/20; en-Nahl: 16/98.
[20] İsra: 17/65
[21] Saad: 38/76
[22] Saad: 38/77-78
[23] el-Hicr: 15/28-43.
[24] el-Hicr: 15/28-43.
[25] Not: Bu konuda, Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın “İlâhi Dinlerde Şeytan İnancı ve Anlayışı” Basılmamış Doktora Tezi isimli kitabına bakılabilir.
[26] Şuara: 26/213; Kasas: 28/88; Rûm: 30/31; Zümer: 39/65-66; Mü'min: 40/66; Fussilet: 41/37; Muhammed 47/15-36; Zâriyât: 51/51.
[27] Krş. Bultmann'ın tenkidi ve açıklaması için bk.: Rene
Marle,
[28] Yuhanna, VI, 54
İslami Okul Okulların En Önemlisi