Islam Tarihi - 24 T - Index Web
T
Theodoretos (Kyrrhoslu) (393-458):
Theodoros (Mopsuestiali) (350-428):
Theophilos (İskenderiyyeli Aziz):
Toplu Dua Kitabı (Book Of Common Prayer):
Türk Ortodoks Patrikliği Erenol Pavli (=Pavli Eftim Erenol):
Tylor, Sir Edward Burnett (1832-1917):
T
Taberiye:
Latince Tiberias, İbranice Teverya olarak ifade edilen şehir, İsrail’in kutsal kabul ettiği şehirlerden birisidir. Teverya'nın, Romalılar döneminde kurulduğu, bunun için bu şehre Tiberius'un adının verildiği nakledilir. Mitolojiye göre burası, Eski Ahitte belirtilen Rakkat’ın bulunduğu yerdir. Yahuda krallığının yıkılmasından sonra, Yahudi nüfusu Celile'ye toplanmış ve Taberiyye'nin önemi bir hayli artmıştır. Daha sonra bölge, VII. yüzyılda müslüman Arapların eline geçmiştir. Haçlı seferleri sırasında, Salahaddin-i Eyyubinin Kudüs'ü Haçlılar'dan kurtarması ile Taberiye önemini kaybetmiştir. Taberiye, 1560'da Kanunî Sultan Süleyman tarafından, Naksos dükü Jose Nasi'ye (1520-1579) verilmiştir. Taberiye tarih boyunca en önemli gelişmeyi, 1882 yılından sonraki dönemde Osmanlı egemenliğinde göstermiştir. Taberiye'de nüfusun çoğunluğunu Yahudiler oluşturuyordu. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından sonra Taberiye'ye dışardan gelen Yahudiler yerleştirilmiştir. Taberiye Yahudi dinî ve kültürü için son derece önemli bir yer olarak görülmektedir. Birçok Yahudi âlimin mezarı Taberiye'de bulunmaktadır: Meselâ, İbn Meymun (öl. 1204), Talmud sarihi Yohanan ben Zakkai, Akiba ben Joseph’in mezarları ile Talmud yorumcusu haham Meir’in mezarları Taberiye'dedir. Taberiye kaplıcaları son derece önemli bir turizm merkezi görevi yapmaktadır. Bunun için Taberiye, hem inanç, hem de seyahat turizminin çok önemli bir merkezidir. Bugün kentin nüfusu, elli binin üzerindedir.
Taberiye Gölü:
İbranice yam Kinneret olarak bilinir. 166 km2'lik bir alanı işgal eder. Şeria ırmağı gölün içinden geçmektedir. Eski Ahitte bu gölden Kinerot diye bahsedilmektedir. Ancak M.Ö. VI. yüzyılda “Gennesaret Gölü” diye bahsedilmiştir. İklim ve coğrafya olarak Taberiye Gölü'nün sahillerinde yaşama kolaylığı, birçok kültürün burada yaşamasını sağlamıştır. Gölün kenarları, çok eski tarihi oluşumlara sahiptir. Yine bölgede M.Ö. 2000-1000 yıllarına ait Kenan yapıları ortaya çıkarılmıştır. Tarihi kaynaklar, gölün çevresinde dokuz kentin varlığından bahsetmektedir. Bunlardan sadece Taberiye günümüze gelebilmiştir.
Tabernakl:
Bu kelime “toplanma çadırı” anlamına gelen lâtince taber-naclum kelimesinden gelmektedir. Tabernakl, Mısır'dan arz-ı mevuda doğru[1] uzun yolculuk sırasında Tanrının milleti ile karşılaşmayı vaadettiği randevu çadırıdır. Bu günün hatırasını Yahudiler, her sene eylül ayında “Tabernakl bayramı” adı ile kutlamaktadırlar. Yine bu bayram da, bağ bozumu, zeytin ve meyve toplama bayramları gibi Tanrının lutufkar varlığı sembolize edilmektedir.
Tabernakl, önce İsraillilerin saygı ile muhafaza ettikleri bir sandık şeklini almıştır. İsrailliler bu sandığı, daimi ittifakın tanığı olarak beraberlerinde taşıyorlardı. Daha sonra, Hz. Süleyman, Kudüs mabedini yaptırmıştır. Artık Tanrı ile randevu, karşılaşma ve tanıklık yeri, burası olmuştur. Bugün Tabernakl, Hıristiyan kiliselerinin mihraplarının üzerine konmuştur. Bu da, aynı şekilde evharistik türler (adanmış kurbanlar) ihtiva etmektedir. ‘inananların gözünde Tanrı, gerçekten Tabemakl'de hazır bulunmaktadır.
Tabor Dağı:
İbranice Har Tabor (Tabor Dağı) olarak bilinen dağdır. Tabor Dağı, Nasıra'nın güney doğusunda Galile'nin kutsal dağıdır. Hıristiyanlığa göre İsa, bu dağ üzerinde şekil değişikliğine (Transfigure) maruz kalmıştır. [2]ve dirildikten sonra orada havarilere görünmüştür. [3]Özellikle Ortodoks Hıristiyan kilisesinde geliştirilen Mistisizm, Tabor dağına özgü olan bu ışığı, Tanrısal Nurun tezahürü ve onun mistik ruha girişi olarak kabul etmektedir.
Tabor dağının, Eski Ahitte'de bahsi geçmektedir. Buna göre, İsrailli komutan Barak'ın Kenanlı önder Sisera karşısındaki zaferinden bahsedilir. Tabor dağı, Sinoptik İncillerden ziyade, İbranilerin Apokrif İncilinde geçmektedir. Tabor dağındaki ilk kiliselerin inşa tarihi, M.S. IV. yüzyılın tarihini taşımaktadır. Bugün Tabor dağmın tepesinde, bir Fransisken kilisesi, bir Ortodoks kilisesi ve bir de düşkünler evi bulunmaktadır.
Tabu:
Polinezce bir kelime olan Tabou kelimesi, aslında tapu şeklinde telaffuz edilmektedir. Havaicede aynı kelime kapou şeklinde ifade edilmektedir. Bu Tabu kelimesi bugün geniş şekilde dinî terminoloji içinde kullanılmaktadır. Polinezcede tabu kelimesi, sosal ve dinî âdetler içinde, kral, rahip gibi bazı şahısları, beslenme, dinî erkanla ilgili bazı eşyaları ve bazı sosyal ilişkileri ayıran ve onları bir yana koyan veya onlarla ilişkiyi belirleyen kurallarla onları kuşatan bir takım sınırları belirtmektedir. Tabunun bir müsbet bir de menfi boyutu vardır. Konulan sınırlamalar, koruma ve himaye amacını güdüyorsa pozitif; ayırma veya kimliğin teşekkülü amacı ile konulan sınırlamalar ise kontrol veya hakim olma şekli olarak menfi tabuları belirtmektedir. Tabu kelimesi, ilk defa Batıya, kaptan Cook'un Pasifiklere yaptığı üçüncü seyahatin raporları arasında girmiştir. Cook bu terimi ilk defa 1777'de Tonga adasında işitmiş ve onun kullanımını menfi olarak belirterek bir yasağın karakterini göstermek için kullanıldığına işaret etmiştir. Batıda Tabu, özellikle 1911 yılında J. G. Frazer tarafından evrensel dinî bir kategori olma noktasında kullanıldıktan sonra yayılmıştır. Tabu kelimesi, bu durumda, kutsalın tecrübesinin yasaklayıcı ve menfi bir boyutunu göstermektedir. Bu boyut, kutsala yaklaşma ve ondan ayrılma, temizlik ve kirlilik, bir dine girenle girmeyen arasındaki ayrım kurallarına kadar herşeyi kapsıyordu. R.R. Marett, 1921'de tabuyu Mana'nın menfi yönü olarak vasıflamıştır. Bu durumda tabu, kutsal dünya ile kutsal dışı dünyanın arasını ayıran, toplumda temiz ve izin verilenle pis ve yasak olanı belirten bir yasaklar sistemi olarak görülmüştür. 1913 yılında Freud, Tabu terimini psikanalitik alana dahil etmiş ve Nevroz tabunun rolünü araştırmıştır. Diğer yandan tabu kelimesi, etnoğrafik incelemelerde geniş şekilde kullanılmış, yasaklar ağının sistematize edilmesine hizmet etmiştir.
Polinezyacada tabu kavramı, sadece dinî bir kavram değildir. O, dinî olduğu kadar, sosyal sınırlamaları da belirtiyordu. Bu bölgede tabu kelimesini mantıki ve tutarlı bir şekilde sistematize etmek mümkün, değildi. Çünkü tabu teriminin kullanılmasında büyük bir fark görülmüyordu. XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında dinin tekâmülü ve kökenleri konusundaki hipotezlerin geliştirilmesi için mana terimi gibi tabu terimi de egemen bir terim haline gelmiştir. Çünkü her kültürün kendine has yasakları vardı ve bunları birtakım sınırlar meydana getirmek ve hüviyeti tespit için kullanıyordu. Her kültürde bu sınırların tabiatı, değişebiliyor ve farklı olabiliyordu. Bunun için tabunun sadece kutsal alanla ilişkisini kabul etmek doğru olmayacaktır. Tabu kelimesi, sadece kutsalla ilişkili görülürse bunun doğru olduğu kadar yanlışlığı da kabul edilmelidir.
Tahtacı:
Bugün Anadolu'da tahtacılar olarak bahsedilen bu insanların Oğuz Türkmenlerinden olduğu kabul edilmektedir. Bunlar ağaç işleriyle uğraştıkları için kendilerine tahtacı denmiştir. Aslında Alevi Türkmenlerdir. Timur, Türkistanı işgal edince Anadolu'ya göçmüşler ve muhtelif bölgelere yerleşmişlerdir. Bunlara Oğuzlarda Agaçeriler denmiştir. Timur XV. yüzyılda Anadolu'ya gelerek, Yıldırım Bayazit'i Ankara yakınlarında mağlup edince, bir kısım Agaçerİler Suriye'ye geçmişlerdir. Timur'un ölümünden sonra bunların Anadolu'ya geri döndüğü söylenmektedir.
Anadolu halkı bunlara “Tahtacılar” demektedir. Halâ Anadolu'da birçok yerde bu kelime kullanılmaktadır. Tahtacılar günümüzde daha çok Maraş, Adana, İçel, Muğla, Denizli, İsparta, Burdur, Balıkesir, Aydın, İzmir'de yoğun olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Hızar makinesinin olmadığı yerlerde ağaç biçerek geçimlerini kazanan tahtacılar, kadınlı erkekli birlikte çalışarak iş yaparlar. Anadolu Tahtacılarının kökeni Alevilik olmakla beraber, İran ve Doğu Anadolu'daki Alevilerle ortak yönleri çok azdır. Ancak, yüzyılların içinden gelen tahtacılar, birçok inancı cehaletle yaşatmışlardır. Bu inançların bir kısmı Samanlığa, bir kısmı batıniliğe, bir kısmı da sunni İslama dayanmaktadır. Özbe öz Türk olan Anadolu tahtacıları, bugün Anadolu sunni Türk halkıyla birlikte yaşamaya devam etmektedirler.
Taize:
Roger Schutz tarafından Bourgogne'da kurulan bir Protestan cemaatıdır. Roger Schutz, Lozan ilahiyat fakültesinde okumuştur. 1940'da bir ev satın almış ve harp sırasında oradan ayrılmış, 1944'de talebeleriyle birlikte geri gelmiştir. Bu eve yetimleri ve emeklileri kabul etmiştir. Böylece yavaş yavaş bir cemaat oluşmuştur. Bugün muhtelif ülkelerden gelen yetmiş kişi bu cemaatı oluşturmaktadır. Bunlar iffetli, fakir ve itaatkâr bir hayat yaşamaktadırlar. Cemaatin hedefi, ayrılıkçılarla savaşmak ve birleşik bir kilise meydana getirmektir. II. Vatikan konsiline bir müşahit göndermişlerdir. Papalık meclisinde daimi bir temsilci bulundurmaktadırlar.
Bu zaman zarfında dünyanın her tarafından gelen genç insanlar, Taize'de toplanmışlardır. Orada geniş bir gençlik konsili hazırlığı içindedirler. Bu konsilde Ateist kanaatlerle birleşmiş olan bütün dinler bir arada olacaklardır. Bu cemaat orada, İncillerin saf ateşini bulmaya ve büyük liturjilerin anlamını keşfe çalışmaktadırlar. Bazı akşamlar, bir bayram havası çalınır, oyunlar oynanır şiir ve dualar okunur. Taize'nin manevî ışığı durmadan yayılmaktadır. Bu hareket, çağımızın en karakteristik dinî fenomenlerinden birini teşkil etmektedir. Çünkü burada materyalist bir medeniyetten kopuş ve manevi neşeyi buluş bulunmaktadır. Rahiplerin bekarlığına önem vermektedirler. Bazıları, Taize'nin ışığının bir insanın kişisel değerine çok bağlı olduğunu düşünmektedir.
Talmud:
Bir anlamda Mishnah ile Tora eskiden aynı anlama geliyordu. Her ikisi de Yahudi şeriatını belirtiyordu. Yehudah ha-Nassi şifahi olarak yayılan Mişnah'ı yazıya geçirdikten sonra onun muhtevasını daha çok açıklamak ve onu dış şartlara adapte etmek gerekti. Mişna üzerindeki bu çalışmalar asırlarca devam etmiştir. Bu çalışmalar, Babil ve Filistin akademilerinde gerçekleşmiştir. Bu iki akademideki Mişna metinleri üzerindeki çalışmalardan iki Talmud meydana gelmiştir. Bunlardan biri Kudüs talmudu, diğeri Babil talmudu ismini almıştır. Filistin veya Kudüs Talmudu denilen Talmud çalışmaları, Kudüs'te yapılmamakla beraber, bu ismi almıştır. Buna göre Talmud, Mişna'nın bir yorumudur. Bu yoruma, Gemera adı verilmiştir. Böylece Talmud, iki unsurdan teşekkül etmiştir: Mişna ve Gemera. Esas Talmud kısmı, yorum olan Gemera olduğuna göre, iki Gemera teşekkül etmiştir: Babil Gemerası (Babil Talmudu), Kudüs Gemerası (Kudüs Talmudu).
1- Babil Talmudu: Milâdi III. asrın birinci yarısından itibaren Babil ve orada teşekkül eden akademiler, Yahudi geleneğinin gerçek öğretim merkezleri haline gelmişlerdir. Bunun için Rab Abba Arekha ve Rab Samuel ile Babil Talmudu dönemi başlatılmaktadır. Bu iki bilgin, bu dönemin en otoriter Yahudi gelenekçileri olarak kabul edilmektedir. Bu dönemin sonu, 499 yılında Rab Rabina ile sona ermektedir.
Gemarada takdim edilen Mişna'nın yorumları, Mişna'da ortaya atılan farklı konular hakkındaki üstadların tartışmalarını yansıtmaktadır. Bunun için Talmud'un kendine mahsus bir sitili vardır. Bundan dolayı Talmud'daki tartışmalardan sistematik bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Temelde “şifahi yazı” söz konusu olduğu için orada edebî sun'ilik yoktur. İşte Taîmud'daki bu sistematikliğin olmayışı ve metindeki karmaşıklık, Talmudu bir okyanusla (Yam ha-Talmud) mukayeseye götürmüştür. Bu yerinde bir mukayesedir. Şüphesiz bu, Talmudun çok geniş ve derin karakterini gösterdiği kadar, hiçbir çeşit sertliğin olmayışını da izah eder. İbranice'nin gelişmesinde Mişna'nın rolü önem arzeder.
Babil Talmudu'nun metni, 5894 sahifede iki buçuk milyon kelime ihtiva etmektedir. Bu kelimelerin üçte biri Halakhah'ya ve üçte ikisi Haggadah'ya tahsis edilmiştir. Babil Talmudu, günlük hayatı yansıtan ve gerçek problemlerle ilgili çok geniş tartışmaları içermekte ve tarih, tıp, astronomi, ticaret, ziraat, büyü, botanik, zooloji gibi çok geniş bir bilgi alanını kendisine konu edinmektedir. Bundan dolayı Gemara sadece bir yorum değildir. Onda asırlardan beri üstatlar tarafından öğretilen tüm gelenek, çok önemli dinî ve hukuki tartışmalar, Yahudi hayatını ilgilendiren herşey mevcuttur. Bunların dışında Talmud, Tevratın yorumu olan ahlâki prensiplere, atasözlerine, ibadetlere, masallara ve hikayelere de yer vermektedir.
Mişna 63 kitaptan oluşmakta, iken Babil Talmudu 36,5 kitaptan oluşmaktadır. Kitapların durumu aynen Mişna'daki gibidir. Daha sonra küçük kitaplar ilave edilmiştir.
Babil Talmudunun yazmaları olarak tam bir yazması muhafaza edilmemiştir. Münih yazması 1334 tarihini taşımaktadır. İlk baskı 1520-1523'de Venedik'te gerçekleşmiştir. Bu baskı, sonraki baskılara temel teşkil etmiştir.
Yahudi hayatının öneminden dolayı, Babil Talmudunun çok sayıda yorumu yapılmıştır. Bunların en meşhuru Rashi'nin (1040-1105) tefsiridir.
2- Kudüs Talmudu: Filistin akademilerinin tartışmalarından meydana gelmiştir. Bu akademiler, Cesaree, Tİberiade, Sepphoris akademileridir. Kudüs Talmudu milâdi 400 yılma doğru tamamlanmıştır. Bu tarih, Babil Talmudundan bir asır önceyi göstermektedir.
Şüphesiz Kudüs Talmudu, Babil talmudundan temel olarak farklıdır; lüzumsuz sözü uzatma yerine daha kısa ve özlüdür. Delil arama yerine, mantıkî muhakemeyi tercih etmektedir. Kudüs Talmudunda birçok tekrar ve çelişki vardır. Bunun için birlik yoktur. Mesela, Haggadique metinler (kıssa ve menkıbeler) tüm metnin altıda birini teşkil etmektedir. Babil’in aksine, Filistin'de Haggadot derlemeleri vardır.
Dil yönünden Babil Talmudu, önemli ölçüde İbrani deyimlerle doğu Aramicesi ile yazıldığı halde; Kudüs Talmudu, Batı Aramicesi ile yazılmış ve çok sayıda Yunanca ve başka dillerden kelimeler kullanılmıştır.
Bugün Kudüs Talmudu, Mişna'nın altmış üç kitabından sadece otuz dokuzunu ihtiva etmektedir. Dünyada sadece 1289 tarihli bir tek yazma nüsha Ley'de bulunmaktadır. İlk baskı Venedik'te 1523-1524'te yapılmıştır. Kudüs Talmudu, Babil Talmudundan daha az yorumlanmıştır. Asırlar boyunca yorum çalışması, birkaç münferit çalışma ile sınırlı kalmıştır. Kudüs Talmudunun tam yorumunu Moise Margolies'ye borçluyuz. Bu da kısmen XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yayınlanmıştır. Geri kalan kısım ise, XIX. yüzyılda yayın hayatına girmiştir. Filistin'de Yahudi geleneğinin etüdü, ciddi şekilde milâdi 421 yılında engellenmiştir. Son Talmud akademisi olan Tiberiade böylece kapatılmıştır. Yine de her iki Talmud, müslüman dönemine kadar saygı görmüştür. VIII. yüzyılda Bağdat'ta Abbasi halifesi tahta oturduktan sonra, Babil Talmud akademisinin otoriteleri, kendilerini tedrici şekilde Yahudi dünyasına kabul ettirmişlerdir. Böylece, Babil Talmudu, Kudüs Talmudunun aksine normatif bir değer olarak kabul edilmiştir. Bunu resmen tasdik eden Babil Talmud üstadı R. İsaac Alfassi (1013-1103) olmuştur.
Tammuz:
Mezopotamya'da Akad, Sümer'lerde önde gelen Tanrılardan birisidir. Akadça'da Dumuzi olarak bilinir. İlkbaharda tabiatın yeniden canlanmasını sağlayan bereket Tanrısıdır. Sümercede Damu-Zid olarak tanınmaktadır. Tamımız kelimesinin, Akadça Tammuziden türediği sanılmaktadır. Mezopotamya bölgesinin en eski Tanrılarından birisi olarak kabul edilen Tammuz ile ilgili metinlerin M.Ö. 2600-2334 yıllarına dayandığı tahmin edilmektedir. Ancak Tammuzi'ye inancın M.Ö. III. ve II. yıllarda bile varlığından söz edilmektedir. Tanrı Tammuz, genelde kutsal kesimin ilgi duyduğu bir Tanrıdır. Bunun için bu Tanrıya Sipad adı verilmektedir. Sipad ise çoban demektir. Tammuz'un babası Ea veya Enki, Annesi ise Tanrıça Duttur'dur. Mezopotamya dini tarihinde hayvan ve toprakla özdeşleşen Tammuz, Asurlularda bu alanlardaki bereketi sembolize eder. Ancak bazı dönemlerde doğrudan doğruya tahıl ile ilgili bir Tanrı özelljği taşır.
Tanrı Tammuz ile ilgili olarak düzenlenen kült merasimleri vardır: Bunlardan biri, Tanrıça İnanna ile (Akadça'da İştar) evliliği kutlanan külttür. Diğeri ise, ölüler dünyasıyla ilgili olarak kötü ruhların ellerinde olduğunu sembolize eden külttür. Bugün bir yas günüdür. Ur'un üçüncü sülâlesi süresince Tanrının evliliği, Şubat-Mart aylarında kutlanırdı. Hatta Işınlarsa döneminde (M.Ö. 2004-1792) kral, evlilik töreninde Tanrıyla özdeşleşir ve Tanrıçayı simgeleyen bir Rahibe ile birleşerek o yıl için tabiatı döller ve bereket verirdi. Yas törenleri ise Mart-Nisan aylarında yapılırdı. Bu törende çöle doğru Tanrı'run ağılına yürünürdü. M.Ö. VII. yüzyılda Asur'da bu tören, haziran-temmuz aylarında yapılıyordu. Bu törende, belli başlı kentlerde Tanrının yatacağı bir sedir kurularak, Tammuz'un bedeni sebzeler, bal ve çeşitli yiyeceklerden oluşan bir yığınla temsil edilmektedir. Mezopotamya mitolojisinde, Tammuz ile ilgili birçok mitolojiye yer verilmiştir. Bu konuda Akad efsanesi önem taşır. Sümer mitolojisinde İnanna'nın inişinin ikinci bölümünde de İnanna'nın Tamınuz'u kendi yerine ölüler dünyasına yolladığı anlatılır. Bu mitolojide Tammuz'un kız kardeşi Geştinanna onu bulur ve sonunda İnanna yılın yansını Tammuzun, yansım da kız kardeşinin ölüler dünyasında geçirmesine karar verir. Mezopotamya'da yaygın mitolojiye göre Tammuz'un düğünü, aşk şarkılarıyla doludur. Daha sonraki gelişmelerde bir sürü bereket Tanrısı, Tamımızla özdeşleştirilmiştir. Dumuzi-Amauşumgalana bütünleşmeyi açık şekilde göstermektedir. Yine gelişmeler sonucunda, Dumuzi -Abzu bütünleşmesi sağlanarak, bitki özündeki gücü simgelemiştir.
Tanrılaşma (Deîfication):
Ortodoks Kilisesi geleneği, “insanın Tanrı olabilmesi için, Allah'ın İnsan olmasını” kabul etmiştir. İnsan tüm varlığı ile - bedeni dahil - Tanrısal hayata iştirak etmek ve onu kâinata ulaştırmak için yaratılmıştır. Aslında günah bir kendini tanrılaştırma teşebbüsüdür. İsa'da gerçekleşen kefaret ise kâinat ve insaniyetin potansiyel olarak tanrılaşmasıdır. Bu İsa'ya has olan realite - canlandırıcı ruhun krallığı - Kilisede, kendini insanlara dirilme sırrı olarak takdim etmiştir. Kilise babaları, Aziz Paul'un ve Aziz Yuhanna’nın; Allah - insan birleşmesi ve oğulda kabul edilmemiz konularındaki büyük itirafları, realist bir tarzda yorumlanmıştır. İnsanın rolü, “Gerçek dirilme kuvveti” olan Evharistik ve Vaftizle ilgili inayetin bilincine serbest bir şekilde varmaktır. O, onu Paskalya'nın sırrında aynîleşen dirümiş ölünün gelişimi ile kendi yokluğunda ölerek yapmıştır. O halde Tanrılaşma (Deification), kişiler arası bir karşılaşmada Tanrısallığa ontolojik ve gerçek bir iştiraktir. Bu durumda “Tanrılaşan” insan, Teslisi birleşimin benzerliğinde büyük insanî birleşmeyi gerçekleştiriyor. Yine böylece o, ölüm ve kâinatın şekil değiştirmesinde kat'i zaferi hazırlıyor. Daha şimdiden o, evrensel hayatın yükünü azaltıyor, onu teskin ediyor, o konuda bir takım kehânetlerde bulunuyor, tedaviler yapıyor, ruhları ayırıyor, neticede kurtarıcı bir Babalık icra ediyor.
Tanrının Krallığı:
Hıristiyanlıkta, Tanrının krallığı, Tanrının Melekûtu veya Göklerin Melekûtu, aynı anlamı ifade etmektedir. Kısaca bu, yeryüzünde Tanrı iradesinin gerçekleşmesidir. Yeni Ahitte bizzat İsa tarafından kullanılan bir tabir olarak görülmektedir. Krallık kelimesinin Aramca karşılığı Melkut'tur. Tanrının krallığı, Tanrının hükümranlığını belirtmektedir. Tanrısal krallığın kurulmasını, yine Tanrının göndereceği bir mesih gerçekleştirecektir. Hıristiyanlığa göre bu Mesih İsa-Mesih'ti. İncillerde Tannsal krallığın yakın olduğundan bahsedilmektedir.[4]Tanrısal krallık, İsa'nın çarmıha gerilip, dirilmesiyle gerçekleştiği şeklinde gelişen Hıristiyan düşüncesiyle zenginleşmiştir. Böylece İsa'nın arkasında gidenler, Tanrısal krallığa kavuşanlar olarak telakki edilmişlerdir. Hıristiyan ilahiyatına göre, Tannsal krallığın tesisi için dünyanın sonunun beklenilmesi gerekecektir. Bu aynı zamanda son yargının başlama zamanı olacaktır.
Tanrının Ölümü Hareketi:
Protestan ilahiyat okulunun Amerika'da 1960'larda başlattıkları önemli bir harekettir. Aslında bu hareketin kökü, inançsızlığa dayanmaktadır. Kurtuluşun dindışı bir hayatta olduğu felsefesi, temel inanç olarak harekete yön vermektedir. Bu hareketin ilâhiyatçılarından olan Thomas JJ. Altizer'e göre, Hz. İsa'nın çarmıhta ölmesi ile Yahudi - Hıristiyan düşüncesinin geleneksel tanrısı gerçekten ölmüş ve din dışı bir döneme girilmiştir. Yine bu harekete göre Tanrıdan bahsetmek saçmadır. Yine hareketin öncülerinden birisi olan William Hamilton, Tanrının yokluğunun ya da ölümünün, insana, gökteki babaya bağımlı olmadan bu dünyada çalışma ve sevme sorumluluğunu tümüyle üstlenme ve bu uğurda çalışma yolunu açtığım öne sürmektedir. Gabriel Vahaniah'a göre Tanrının ölümü hareketi, hem dinsel hem de kültürel bir olgudur. Ona göre, Hıristiyan inancını, özünde putperestliğe özgü mitolojik terimlerle dile getirmenin, günümüz dünyasında artık geçerliliği kalmamıştır. Artık bugün aşkın bir Tanrıya inanılmalıdır.
Tanrının ölümü hareketi, kısa bir süre canlı bir hareket olarak yaşamış, ancak sonradan hızını kaybetmiştir.
Tantrizm:
Bu kelime Sanskritçe, dokuma sistematik olarak açıklama ve kitap anlamına gelmektedir. Tantra'nın prensipleri A. Avolan tarafından İngilizceye tercüme ve şerh edilmiştir. [5]Tanrıçaya tapınma, bizzat gelişmekte olan Krishna Kültü ile rekabet halinde bulunan modern Hinduizmin belli başlı, belkide en önemli cereyanlarından biridir. Bu dini cereyan Tantara adı verilen bir takım kitaplara sahiptir. Bunlar, tarihi iyice tespit edilmemiş olan tahminen Miladi X. miladi asır dolaylarında sanskritçe kaleme alman didaktik hacimli şiirlerdir (Binlerce bendden meydana gelmiştir). Bu şiirlerde tarih öncesine varan birçok eski inançların yeniden ortaya çıktığı görülmektedir. Tantrizmin temel doktirini, her erkek Tanrının yanında, kainatta fonksiyonun gerektirdiği şey sayesinde gerçekleştirdiği bir dişilik gücü (shakti)nün var olması şeklinde ifade edilebilir. Mitolojik olarak shakti, Tanrı’nın eşi, bazen de kızı olarak t'âkdim edilir. Shiva'run tasvirleride Tanrı, vücudunun yansında erkeklik vasıfları diğer yarısında ise kadınlık vasıfları taşır halde gösterilmiştir. Bu durumdan tanrıçaya ibadet yapılması sonucunu çıkarırlar. Çünkü Tanrı hareketsiz olarak kalırken, Tanrıça hareket halindedir. Ayrıca, güney-Hindistan'daki kurnan (genç kız) veya Durgâ (Hindu ilahlar panteonunun avcı Diane) gibi bağımsız Tanrıçalar da vardır. Tanrının bu kadın veçhesinin tebcili, metinleri, bütün şekilleri altında ve her türlü muhayyile katkıları ile “ebedî dişiliği” tebcile sevketmiştir. O halde cinsel bir tantrik vardır ki, onun en dikkat çekici belirtileri Khajuraho'nun (X. asır) heykelleri ve Konarak (XIII. asır)'ın büyük mabedinin kabartmalarıdır. Birçok mezhep, “Shakta” (Tantrizmin mensupları) dinî ayinler sırasında değişik seksüel ilişkilerin gerçekleşmesini tavsiye eder. Teolojide Tantrizm, en yüksek mutluluğun (Ananda) sürekli birleşik halde bulunan Shiva-pârvâti çiftinin mutluluğu olduğunu öğreterek bu ilişkiyi doğrulamaktadır. Oysa, küçük evren (insan) büyük evrene benzemektedir. Yaşayan varlıkların erkek ve dişi olarak bölünmesi, kurtuluşu elde etmek İçin kullanılmış olmalıdır. Daha derin bir manada insan, bizzat kendinde bir erkeklik prensibine (Atman) ve omuriliğin dibinde kıvrılmış bir halde uyuyan bir yılana benzeyen bir dişilik unsuruna sahiptir. İnsan, uygun bir takım pratiklerle yılanın gücünü uyandırmaya ulaşabilir ve onu Atmanla birleşmeye götürebilir. Bu durumda insan, mükemmel sevinci tanır ve devamlı doğuşlar (samsâra) çarkından kurtulur. Hind kaynaklarından hareket eden Tantrizm, Mâhâyâna ile yayılmıştır. III. asırda Çin'e girmiş orada imparator Tang tarafından himaye edilmiş; “Sır okulların”da doktrin olarak gelişme göstermiştir. Bu cereyan, Saicho ve Shingon mezhebinin kurucusu olan Kukai ile Japonya'ya girmiştir. Tantrizm, en eski Lamaik mezhebin kurucusu olan Padma-Sambhava ile Tibet'e nüfuz etmiştir. Bu mezhep, bazı rahiplerin evlenmesine izin vermektedir.
Tanyu Hikmet (Prof. Dr.):
Türkiye'de Dinler Tarihinin müstakil bir kürsü olarak kurulması,
Hikmet Tanyu ile başlamaktadır. Hikmet Tanyu
Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1962-1963 yıllarında İsrail'e gitmiş, İbranice öğrenmiştir. Almanca, İbranice ve Osmanlıca bilen Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Dinler Tarihinin Türkiye'de gelişmesi için çok önemli çalışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki Dinler Tarihi derslerini verirken, 1966-67 yıllarında Kayseri yüksek İslâm enstitüsününde de Dinler tarihi dersleri vermiştir. Ankara Üniversitesi Dinler Tarihi kürsüsü başkanı olarak birçok öğrencinin doktora tez danışmanlığını yapmıştır. Bugün Türkiye'deki birçok Dinler tarihi profesörünün ve doçentinin hocası olan Prof. Tanyu, Dinler tarihinde bir ekol olma şerefine nail olmuştur. Bugün onun yetiştirdiği talebeler, Türkiye'deki Dinler tarihi çalışmaları ile “Dinler Tarihi Derneğini” kurmuşlar ve bu derneği “Uluslararası Dinler Tarihi” derneğine üye yapmaya çalışmaktadırlar. Dinler tarihi derneği “Dinler Tarihi Araştırmaları” dergisini yayınlamaktadır. Böylece Prof. Tanyu'nun çekirdek olarak oluşturduğu talebeleri, Dinler tarihinin belli bir yere gelmesi için ciddi bilimsel gayret göstermişlerdir. Prof. Dr. Hikmet Tanyu'nun çalışmaları;
1- Türk kültürü ve tarihi
2- Dinler tarihi, olmak üzere iki başlık altında toplayabiliriz. Prof. Tanyu'nun çalışmalarının sayısı yüzü geçmektedir. Prof. Dr. Tanyu'nun Dinler tarihi ile ilgili çalışmalarının daha çok tarihi ve fenomenolojik olduğunu söyleyebiliriz. Akademik hayatında yapmış olduğu iki tez, dinler tarihinin daha çok fenomenolojik yönüne hitap etmektedir. Yahudilik, Türklerin dini tarihi gibi konulardaki çalışmaları daha çok tarihi fenomenolojik yöne hitap etmektedir. Türk Dini tarihi konusunda Prof. Dr. Tanyu'nun ileri sürdüğü “Türklerdeki tek Tanrı inancı” ve Türklerin Şamanist” olmadığı tezleri dinler tarihi açısından orijinal fikirler sayılmaktadır. Prof. Tanyu, bu görüşleriyle yıllardır Türkiye'de ve Türkiye dışında “Türklerin İslâm öncesi dönemde Şamanizmi” din kabul ettikleri tezini çürütmekte ve Türklerin “Gök Tengri'ye” olan inançlarının milli bir özellik olarak görüldüğünün altını çizmektedir.
Prof. Tanyu'nun “Yehova Şahitleri” konusundaki yazıları da Türkiye açısından önem taşıyan çalışmalardır. Türk kültürü ve tarihi açısından Prof. Tanyu'nun çalışmaları dikkat çekicidir. Hayatı boyunca milliyetçi çizgiden ayrılmayan Prof. Tanyu şövenist bir milliyetçilik yerine kültürel Türk milliyetçiliğini savunmuş dinine, milletine ve devletin bütünlüğüne sadakat göstermiştir. Yetiştirdiği talebelerine hep bu yönde örnek olmuştur. Türkiye'de Dinler Tarihinin gelişiminin söz konusu edildiği her yerde Prof. Tanyu'yu hatırlamamak mümkün değildir. Bugün Türkiye'de Dinler Tarihi, Prof. Tanyu'nun çizgisinde bir ekol halinde devam etmektedir.
Taoizm:
Çin dinlerinden biridir. Taoizm, bir hayat tarzıdır. Bunun için Taoizm, bir dindir. Bir ahlaktır, bir dünya sistemidir. Çinlinin bütün aktivitelerinin içine girmiş olan bir ilhamdır. Her Çinli, onunla bütünleşmeyi kabul eder. Taoizm kelimesi, yol anlamına gelen Dao'dan gelmektedir. Buradaki yol, gerçek realitedir. Bizatihi mevcuttur. Gerçek realiteden doğmuş olan insan, gök ve yer arasında yaşamakta ve yolun kucaklarında oturmaktadır. Yol, her hayatın annesidir, eğiticisidir.
Bir manastırda veya bir keşiş münzeviliğinde yaşanan Taoizm, ölümsüzlüğü veya ebedî hayatı aramadır. Taoistler, kendilerini bir takım araştırmalara, pratiklere vermişlerdir. Onlar, iç ve dış eserler simyacısıdırlar, Özel yogizm uzmanıdırlar. Muhtelif geleneksel ekollere göre, şairdirler, ressamdırlar, akupunkturcudurlar. Bunlar, yolu düşünürler. Düşünülen Tao hazinesinin zenginliğidir.
I- Taoizmin Temelleri: Taoist ekol ismi, laozi ve zhuangzi ekolüne verilmiştir. Taoist ekol, insanları ruh birliğine davet etmektedir. Taoist mesajları toplayıp yazan yazarlar, laozi isminin takma bir isim olduğunu iddia etmektedirler. Önemli bir Çin tarihçisi olan Sima Qian, laozi hakkında şöyle demektedir: “Laozi, münzevî bir adamdı, onun doktrini anlatılamaz.” Bunun için Taoist eğilimdeki insanlar, politik ve sosyal sorumluluktan kaçmaktadırlar. Bunun için bu ekolün keşişlerle başlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Yani bir tarik-i dünyalar yaşama modelidir. Bir felsefî bir de dinî taoizmden bahsetmek mümkündür. Dini Taoizm, bir takım şamanist pratiklerden oluşmaktadır; yağmur yağdırmak, büyücülük ve bir takım fevkalade işler yapmak gibi.
Çinli tarihçiler, Taoizmin Shang kültünden çıktığını söylemektedirler. Bu da M.Ö. 1766-1122 yıllarında hakim olan II. Hanedanlık dönemine dayanmaktadır. Shangların Zhoular tarafından fethedilmesinden itibaren (M.Ö. 1121) iki dinî eğilim toplanmıştır: Shang kültü ve (yukarlardaki imparator kültü) ve Tian kültü (Gök kültü) iki akımı biribirine karıştırmak eğilimine rağmen her ikisi de uzun zaman inanç olarak yaşamaya devam etmiştir. Yine de, Zhou hakimiyetinde resmî din, imparatorun ahengi üzerine kurulmuş olan kozmik dindir. Bu, zhou konfederal krallığı ile Gök'un ahengiydi. Bu safhada, ruhban sınıfı yoktu. Çok sayıdaki Tanrıları tebcil etmek ve yatıştırmak için, büyüsel işlemler yapılmaktaydı. İşte bu dinî pratikler, Taoizmin merkezini oluşturmaktadır, Çin düşüncesi. Tanrıların tebcilinden daha çok, insanın tebciline yöneldiği zaman, Laozi ve Zhuangzi sistemini ortaya çıkarmıştır. Bu sistemler insanı, mistik tecrübeye davet etmektedirler. M.Ö. I. yüzyılda Laozi, normal insanın üstünde bir insan olarak telâkki edilmiştir. M.S. 25-200 yılları arasındaki dönemde Laozi, en büyük ilâhlardan biri olmuştur. O, bu dönemde Huang Lao unvanı ile tebcil edilmiştir. Daha sonra ise, Huang Lao Jun olarak takdis edilmiştir. Hanlar döneminde Konfüçyanizm, devletin desteğinde resmî ideoloji olmuştur. Daha sonra Çin'e Budizm girmiştir. Bu iki din, Çin'de Taoizm sistemini hızlandırmıştır. Böylece Budizme yakın, fakat Çin kültürüne daha yakın bir din olan Taoizm doğmuştur. Taoizm, Konfüçyanizme muhalif bir dindir.
Felsefî Taoizmin fikirler sistemi dogmatizme hizmet ettiği kadar, hijyenist ekollere de hizmet etmiştir: Solunum egzersizleri, jimnastik, yatak odası sanatı, bunun sonucunda Çin'de doğmuştur. Taoizm, M.S. II. yüzyılın yarısından itibaren bir kilise haline gelmiştir. Birliğin mükemmel okulu adını alacak olan Zhenggi zong ekolü teşkil edilmiştir. Büylük üstad, “semavi üstad” olan Tianshi'dir. Bu ekol, kuruluşundan itibaren iki grup içinde kalmıştır: Zhang Daoling grubu ve Zhang Jue grubu. Bu ekol kısmen dinî bir yeniliğe yol açmış, Budizmde Taoist cereyanı tahrik etmiştir. Çin'de milli birlik, altıncı asırda Sui'nin saltanatı sırasında reforma uğramış, Budizm ve Taoizm gelişmiş ve resmî kültün dışında teşkilatlanmıştır.
II- Terminoloji ve Taoizmin Tarifi:
1- Terminoloji: En önemli Taoist ifadelerden birisi Daojia (Taochia) dır. Bu bir Taoist ekoldür. M.Ö. 206 yılından önce Laozi'nin mesajlarına inananlara verilen isimdir. Huainanzi'nin yazıları buna bağlanabilir. En önemli Taoist kolleksiyon Daozang'ın kolleksiyonudur.
Daojiao (Taochiao): Dinî Taoizmdir. Hem doktrini, hem pratiği hem de kültü ifade eder.
Dao (Tao): Yol; De (te): Fazilet; Pin: Esrarlı dişi; Mu: Anne, evrensel analıktır. Pratikte, De, te de ve Dao, Tao'da asimile olmuştur.
2- Tarif: Felsefî Taoizm, Laozi'ye ve Zhuangzi'ye göre bir hikmettir. Zhuangzi, hayatiyeti beslemektedir. Yang Sheng ifadelerini kapsamaktadır. Bu da hayatı beslemek anlamına gelir. Yang xing ise vücudu beslemek demektir. Bu pratikler, nefesi benliğin derinliklerine gönderme tarzıdır. Bu nefes egzersizlerine bedenî hareketler refakat etmektedir. Bu da bir nevi Çin’in yogasıdır.
Taoistler, rafine olmuş zincifre kullanırlar. Bu ölümsüzlük iksiridir. Çin’in Kuzeydoğu sahillerinde daima genç kalmış, Ö-lümsüz ihtiyarların yaşadığına inanılmaktadır. Çünkü bunlar iksirle beslenmektedirler.
III- Taoist Panteon:
1- Formasyon: Taoist bir mabedde “shen” diye isimlendirilen birçok heykel vardır. Bu heykeller, Tanrı seviyesinde kabul edilmiştir. Taoist kilise, halk inançlarında tebcil edilen birçok Tanrıyı benimsemiştir.
2- Yüce Tanrı, Taiyi: Yol kitabı ve fazilet kitabı, bu ifadeyi kullanmaktadır. Taiyi, ilk defa M.Ö. 206 yılında tebcil edilmiştir. Az sonra, “üç bire” kült yapıldığı dikkat çeker: Yüce Taiyi, Semavî Taiyi ve Arzı Diyi. İşte Taiyi, herşeyi içine alan bir görünüm arzeder.
3- Tanrılaşmış Laozi: M.Ö. II. asırda Laojun ismi altında Lao, laozi (Laotseu) bir Tanrıydı.
4- Üç saf üçlü: Song'un başında (960-1279) bu üçlü, semavî rabbi, spiritüel Rabbi ve Tanrısal Rabbi ihtiva etmektedir ki bütün varlıkları ilham eden odur.
IV-Taoist Teşkilat:
Taoizm, spiritüel pratiklerle büyüsel pratikleri birlikte icra etmektedir. Taoizm bir kilise teşkilatına sahipse de merkezi bir yapı arz etmez. Taoist kilise teşkilatı, rahiplerden (daoshi) oluşuyordu. Ancak Budizmin tesiri ile daha sonra, kadınlar da teşkilata girmiştir. M.Ö. 444 yılında Wei'nin saltanatı esnasında Taoizm, resmî din olmuştur. Taoizme ait beş ekol bilinmektedir:
1- Zhang DaoIİng'e bağlı olan ekoldür. En eskisi budur, Bu okul tam birlik okuludur.
2- Beizong ekolü (Kuzey ekolü): Bu okul X. asırda kurulmuştur.
3- Güney ekolü: Bu okulun kökenleri pek bilinmez. İlk iki ekol, ilham edici olarak M.S. 618-907 yıllarında saltanat süren Tang hanedanlığını kabul etmektedir.
4- Büyük Birlik ekolü:
5- Gerçek Yol ekolü:
Her İki ekolde M.S. 1277-1367 yıllarında saltanat süren Yuan hakimiyetinde gelişme göstermiştir. Her ikisinin de Budizmle karşılıklı büyük bir etkileşim içinde olduğu dikkat çeker.
Taoizm’in Budizmle yaptığı karşılıklı etkiyi Japonya'daki Chan (Zen Budizm) mezhebinde açıkça görmekteyiz. V- Spiritüel Egzersizler: Taoizm'deki spiritüel tecrübelerin başında, nefesi kontrol gelmektedir. Her Taoist, nefesini alır, vücudunun en ücra köşesine kadar götürür, sonra nefes beyne çıkar ve yeniden boğazdan çıkar. Bu nefes kontrolü, dinî bir egzersizdir. Diğer bir spiritüel işlem ise “Tanrıları görüntüleme” işlemidir. Bu, murakabenin en önemli veçhesini temsil eder. Taoist dindarlığın sonu Tanrı ile birleşmedir. Dinî tecrübelerin hedefi, buna doğru gitmektedir.
VI- Kat: Taoizm'de kült başlangıçtan beri, cemaatle yapılır. İbadetin hedefi, insanları kötülüklerden temizlemektir. Bağışlanma törenleri, cemaatle yapılmaktadır. Burada Tanrı'nın gücünün insanlara ulaştırılması esastır. Oruç, sadece seçkinlerin işidir.
VII- Mabed Ve Rahip Sınıfı: Taoizm'de her mahallenin, her köyün bir mabedi vardır. Çünkü Taoizm'de Tanrılar, günlük hayata karışmaktadırlar. Büyük Tanrı, Zhushen ve diğer çok sayıda Tanrı, mabedin salonuna konmaktadır. Mabedin, koruyucuları mabed kapısında beklemektedirler.
Mabedde Tanrılar, güneye doğru bakmaktadırlar. Halk inançlarının en büyük Tanrısı, Yuhuang Dayi'dir. Diğer gök Tanrıları şunlardır: Tiangong, Shangdi. Güney duvarının üzerinde Sanguanlar (Gök, yer, su) görülmektedir. Mazu, Guanyu, savaş ve edebiyat Tanrılarıdır. Diğer yandan, büyük şehirlerde duvar ve hendek Tanrılarıda vardır. Rahiplerin içinden bazıları, medyumlukla görevlendirilmişlerdir. Libation denilen Jiao (içkili merasim) merasimini sadece Daoshiler yönetir. Rahibler yönetemez. Rahipler, shen tören (Taoiz-min Tanrısı veya Tanrılaşmış kişiler) lerini idare ederler.
X- Taoist Littırji: Talisman mezhebi, (Fulupai), Semavî üstadlar mezhebi, (tianshi) Hturjiyi icra etmektedir. Ortodoks Taoizm, (Daojiao) Tianzum denilen, Semavî tebcili icra etmektedir. Tanrılaşmış kahraman Guangong da tebcil edilmektedir. Taoizm'de ibadet dili son derece edebidir. İbadetler yıllık olarak tespit edilmiş zamanlarda yapılmaktadır: Oruç günleri (Zhai) ve yıllık içkili merasim günleri (Jiao) tespit edilmiştir.
IX- Liturjik Elbiseler: Taoist dinî elbiseleri 240 parçadan oluşmaktadır. 10 kurdela ile ayrılmışlardır. Bunlar, üç yıldızı sembolize etmektedir. İki band, kemeri oluşturur. Başta Çin’in kutsal dağlarını temsil eden beş sivri taç bulunmaktadır.
X- Taoizmin Yayılışı: Taoizm bir Çin dini olmakla beraber, Çin’in dışına da yayılmıştır. M.S. I. asırda Vietnam'a girmiştir. Vietnamlı Taoistler'de, Çinliler gibi Tanrılar pantheonunun zirvesine gökte jade sarayında oturan imparator Auguste'u koymaktadırlar. Bir yanında güney yıldızı Nam Tao bulunmaktadır. Diğer yanında ise, kuzey yıldızı Bac Dâu vardır. Bunlar bakan seviyesindedir. Nam Tao, insanların doğumunu Bac Dâu ise insanların ölümlerini kaydetmektedir. Her ikisi de yılsonunda, Tanrı Tao Quan’ın insanlar ve ailelerle ilgili raporlarını incelemektedir. Bu üçlü, ölümsüz ruhlar ve cinlerle dünyayı yönetmektedirler. Vietnamlı Taoistler, Huyen Vu'ya büyük saygı gösterirler ve ibadet ederler. Huyen Vu, Çinli bir peridir. Bu peri, Vietnam'da “Hanoi'nın büyük Buddası” diye adlandırılmaktadır. Vietnamlılar bu kültü, Çin’in tesiri altında benimsemişlerdir. Bu peri, milli ve ölümsüz hale gelmiştir. Bunların dışında Vietnamlı ölümsüzler vardır: Göklerin kutsal annesi Lieu Hanh; yeryüzünün kutsal annesi Thuong Ngan; suların kutsal annesi, Mâu Thoai'dir. Vietnam milli kahramanı “Trân Hung Dao”dur.
Tara: (Sgrolma):
Nepal, Tibet ve Moğolistan'da Budacılar tarafından tebcil edilen ve çeşitli şekillerde görülebilen kurtarıcı Tanrıçadır. Bu Tanrıça, öbür tarafa geçmek için insanlara yardımcı olur, deniz ve kara seyahatlerinde insanları korur. Tara’nın, Avalokiteşvara’nın bir damla gözyaşından meydana geldiğine inanılmaktadır. Buna göre, yere damlayan gözyaşı bir göle dönüşür ve göl sularında biten bir Lotus çiçeğinin açmasıyla Tara doğar.
Tibet'te bütün kadınlar, Tara’nın bedenleşmesi olarak kabul edilir. Tibette Budizme sahip çıkan ilk Tibet kralı Srong-Brtsan-Sgam-Po'nun, biri Çinli, diğeri Nepalli olan iki karısı da Tara'nın iki temel biçimiyle bütünleştirilir: Beyaz Tara 'nın, (Sanskritçe Sitatara, Tibetçede sgrol-dkar), Çin'lİ prenses olarak bedenleştiğine inanılmaktadır. Tara, bu biçimiyle saflığı ve temizliği sembolize etmektedir. Avalokiteşvara, Tara 'nın eşi olarak görülür. Bu, güzel sanatlarda, eşi Avalokiteşvara’nın sağında ayakta dururken ya da elinde açmış bir lotus çiçeğiyle bağdaş kurup oturarak tasvir edilir. Tara'nın bir üçüncü göze sahip oduğuna inanılır.
Moğolistan'daki tasvirlerde, avuç içinde ve ayak tabanlarında da gözlerinin olduğu şeklinde tasvir edilmektedir. Bu durumda Tara'nın “yedi gözü” olduğuna inanılmaktadır.
Tara'nın diğer biçimi ise “Yeşil Tara” olarak yapılan tasvirleridir. Sanskritçe'de Şyamatara, Tibet dilinde sgrol-lijang olarak isimlendirilir. Avalokiteşvara'nın eşi ya da sevgilisi olan “Yeşil Tara” bazılarına göre esas Tara 'dır. Güzel sanatlarda genellikle Lotustan yapılmış bir makamda, sağ bacağı aşağı sarkmış durumda tasvir edilmektedir ve elinde açmamış mavi bir lotus bulunmaktadır. Tibet'te Lamaizmin etkisiyle Tara, daha değişik bir biçim almıştır. Hatta bu biçimlerin sayısı yüz sekizi bulmuştur. Tibet Budizmi tapınaklarındaki bayraklarda “Yeşil Tara”nın etrafına dizilmiş, beyaz, kırmızı ve sarı renklerde yirmi bir farklı Tara biçimi vardır. Tara'nın bir başka biçimi olan ve Ugra-Tara veya Ekacata adıyla bilinen korkunç görünümlü “Mavi Tara” ya, düşmanları mağlup etmek için tapınılmaktadır. Kırmızı renkle tasvir edilen Kurukulla, aşk Tanrıçasıdır. Canguli şeklindeki Tara, yılan sokmalarına karşı insanları korumaktadır. Sarı renkli Bhrikuti, çatık kaşlı, kızgın Tara 'yı temsil etmektedir.
Targum:
İbrani kutsal kitabının, Aramice yorumuna Targum adı verilmektedir. Bu yorum faaliyetinin temeli Pers İmparatorluğu sırasında Aramice'nin yayılması ile başlamıştır. Kutsal kitapların sinagoglarda okunması, yerli dillere tercüme ile yapılıyordu. Böylece, anlam daha iyi anlaşılıyordu. Başlangıçta yorum işi şifahi yapılıyordu. Böylece, metne bir takım ilaveler de ekleniyordu. Bu yorum işlemi, M.Ö. V. asırdan itibaren başlamıştır. Bu dönem, Esdras dönemidir. Ancak bu daha sonraki zamanlarda genelleşmiştir. Kumran yazıtları arasında Eyub kitabının bir Targumu bulunmuştur. Yine Levililer’in kısmı bir Targumu, Kumran'da ele geçmiştir. Eski Ahidin diğer kitapları daha sonraki lehçelerle yorumlanmıştır. Daniel ve Esdras-Nehemie, Aramice yorumlanmıştır. Tevratm yorumu olan Eski Ahidin diğer kitaplarının yorumları, aynı tarihi taşımamaktadır. Tevratın (Törah'ın) üç Targumu vardır:
1- Filistin Targumu: En eski Sinagog yorumlarını teşkil eder. Buna yapılan bazı ilaveler, yeni Ahitle paralellik göstermektedir.
2- Onkelos Targumu: Aramice diyaleke çok yakın olarak yazılmış ve orijinale yakındır. Milâdi IV. asra doğru Babil cemaatine uygun hale getirilmiştir.
3- Pseudo-Jönathan Targumu: Filistin ve Onkelos targumlarının karışımıdır. Orta çağda kompoze edildiği tahmin edilmektedir.
Filistin Targumu parçalı bir şekilde, XVI. yüzyıdan beri tanınmaktadır. Bugün, elimizde tam bir yazma metin vardır. [6]Buna Kahire'nin Guenizm semtinde bulunan papirüs üzerine yazılmış kısımlar da ilave edilmiştir. Kahinler Targumu (Le Targum des Prophetes), Jonathan bin Ouzziel'e atfedilmektedir. Buda Onkelos (ongelos) un yazıldığı dilde kaleme alınmıştır. Bunun ardında Filistin Targum'unun izleri görülmektedir. .
Eski Ahidin diğer kitaplarının Targum'ları, daha sonraki dönemlerin tarihini taşımaktadır (IV-VII. yüzyıl). Bunlarda eski sinagog yorumlarını ihtiva etmektedir. Meselâ Ester kitabının üç Targumu vardır: Birincisi çok edebidir. İkincisi çok geniştir. Üçüncüsü Birincinin çerçevesindedir ve Orta çağın tarihini taşımaktadır. Bir de, Samaritain Tevratının Targumu vardır. Bu da çok edebidir, ancak tarihi tartışmalıdır.
Tekvin:
Eski Ahidin ilk kitabına verilen isimdir. Çünkü bu kitap, yaratılıştan bahsetmektedir. İbranice bu kitabın adı Bereshith (Başlangıçta) dir. Tekvin kitabı üzerinde araştırma yapanlar, onu iki temel bölüme ayırmaktadırlar: 1-11. bablar, insanlığın tarih öncesi dininden bahsetmektedir. 12-50. bablar ise, İbrani peygamberlerinden bahsetmektedir. Tekvin, önce yaratılıştan bahsediyor (I/l-2,4), sonra insanlığın dinî dramından haber veriyor, cennetten ve oradan düşüşü anlatıyor. İlk vaadden bahsediyor (3/15), işlenen günahların tufana götürdüğü (Bab 6-8) anlatılıyor. Tanrı'nın, Nuh ve ahfadı ile yaptığı ahitleşmeye rağmen, kötülükler yeniden Babil'de herkesi kırıp geçiriyor (11/1-9). İnsanlar gururları için cezalandırılıyor.
Tanrının İbrahim'e olan vaadi ile (12/1-3) peygamberler dönemi başlıyor. Sara’nın kısırlığı, İshak'ın kurban edilmesi (22) anlatılıyor. Ahitleşme, İbrahimin nesli boyunca devam ediyor ve yenileniyor. Yakub'un on iki oğlundan ve on iki kabileden bahsediliyor. Yine Tekvin'de Yusuf'un hayatı (37-50) İsrail oğullarının Mısır'a yerleşmeleri anlatılıyor. Tekvin üzerinde birçok yorum yapılmıştır. İlgi çekici şeyler, Kilise babaları, Kitab-ı Mukaddes metinlerinin, zamanlarının kozmolojik tasavvurları ile uyumunu araştırmış; Özellikle Hıristiyan Antropolojisinin temel çizgilerini belirtmeye çalışmışlardır. Meselâ, Tanrı'nın benzeri olarak yaratılan insan imajı üzerinde durmuşlardır. Modern araştırıcılar, eski Doğu mitolojilerinde, Tekvin’in tasvirlerinin kökünü aramaya yönelmişlerdir.
Templier Tarikatı:
Mabedin şövalyeleri tarikatı diye adlandırılan tarikat mensupları, kısaca Templierler diye isimlendirilmişlerdir. Bu tarikata “İsa'nın fakir şövalyeleri” adı da verilir. Bu tarikat ilk defa, 1119'da “Kutsal yerleri ve Hacıları Savunmak” için, Kudüs'te Paynsli Hugues ve Saint-Omer'li Godefroy tarafından kurulmuştur. Kudüs kralı II. Baudouin, Süleyman mabedinin yeri üzerindeki sarayında ona bir yer vermiştir (tarikatın ismide buradan ileri gelmiştir). Bu tarikat hem dinî hem de askeri bir teşkilattır. Tarikat şövalyeleri, şövalye hizmetkârlarını, süt kardeşleri, kilise hizmetkârlarını ve rahipleri içine almaktadır. Aziz Benoit’in tarikat kuralı bu tarikata tatbik edilmiştir. Tarikatın başındaki kimse “Büyük üstad” diye adlandırılmış ve ilk sırada yer almıştır. Templier'lilerin bazıları askerî elbise giyerlerken, bazıları keşiş elbisesi yani kızılhaçla süslenmiş, beyaz büyük pardesü giymişlerdir. Savaşın dibinde fakirce yaşarken, aziz Bernard tarafından kabul edilmiş, fakat Filistin'i terkedip ve Kıbrıs'a sığınmaya tevessül ettikleri zaman, onların faaliyeti durumu değiştirmiştir.
Birçok bağış almışlar, hacıların yanında bankacı rolü oynamışlar, tüm Avrupa'da birtakım müesseseler kurmuşlardır. Haçlı seferlerinin sonunda anlamlarını yitirmişler ve çok zengin mülkiyet sahipleri olarak birçok dostları ve düşmanları olmuştur. Kralların ve prenslerin bankacıları olarak onlardan himaye görmüşlerdir. Bazı şövalyeler, müslümanlarla iyi ilişkiler içine girmişlerdir. Haklarında bir hayli itham yayılınca güzel Philippe ve Nogaret'li Guillaume bunları dava konusu etmiştir. Bu teşebbüs, V. Clement tarafından da desteklenmiş ve 1307'den 1314'e kadar devanı etmiştir. Bu dava, içlerinde büyük üstad Jaques de Molay'ın da bulunduğu elli dört kişinin yakılması ile sona ermiştir. 1312'de tarikatın kaldırılması ve mallarının Fransada müsadere edilmesinden sonra bunların gayrimenkulleri hastahanelere dönüştürülmüş ve güzel Philippe zenginliklere gark olmuştur.
Templier'lilere yapılan ithamlar başlıca şunlardı: Mağrur oîmak, aç gözlü olmak, dinsiz olmak, cahil olmak, homoseksüellik, sihirle uğraşmak ve Baphomet diye adlandırılan bir puta tapınak. Bu suçları bazı Templierliler işkence altında itiraf ederken, birçokları da sözlerini geri almışlardır. Daha sonra da büyük bir kısmı dinden dönmüş olarak ölüme mahkum edilmiştir.
Templier tarikatı üzerinde yapılan çalışmalar onlar hakkında değişik görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazı araştırmacılar Templierlilerde gnostiklerin izlerini görürken; diğer bazıları da onlarda İslâm dünyasında görülen İsmaililerin etkisini görmektedir. Diğer bir kısmı onları masonların cedîeri olarak görür. Yine de Templier konusunda son söz söylenmiş değildir.
Tenasüh (Transmigration):
Hinduizm, Jainizm, Sihizm ve Budizm her canlı varlığın muhtelif unsurlardan oluştuğunu kabul etmektedir. Bu unsurların arasında iki tanesi çok önemlidir: Beden ve Ruh. Ruh, fenomenler dünyasına sürülmüş olan metafizik bir varlıkdır. Ruhun, fertlerin yaptığı işlerin ağırlığını çekmeye mahkum olduğunu söylemektedirler. Bedeni canlandıranın ruh olduğuna inanmaktadırlar. Bu teoriye “Karma” adı verilmiştir. Karmanın ağırlığı veya hafif-
liği ile ruh hiyerarşik olarak yükselir veya alçalır. Bu yükselmeye göre, ferdin ölümünden sonra ruh bedenleşir. Böylece, kötü bir adam ölümünden sonra, bir hayvan bedeninde varlığını sürdürebilir. İyi bir adam ise ölümünden sonra bir başka iyi bedende varlığını sürdürmektedir. Bu olay, sonsuza kadar devam edecektir. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslâmiyette tenasüh inancı yoktur. Çünkü tenasüh inancı, ölümden sonraki ferdî hesabı kaldırmakta ve insanın fiillerinin cezasını ruh göçü ile çektiğine inanmaktadır. İslâm'da ise her ferd, yaptığı amelin karşılığını bizzat kendisi çekecektir. Ruhgöçü üzerine felsefesini kuran dinler, genelde Hint kökenli dinlerdir. Bazı İslâm tarikatlarının menkıbelerinde ruh göçünü hatırlatan ifadeler var ise de, bunları Hind ve Budizm tesiri olarak düşünmek gerekecektir. Hinduizm'e göre ruhgöçü, ancak kişinin kurtarıcı doğruya, yani atmanla Brahman arasındaki özdeşliği kavramasıyla son bulacaktır. Ancak bu hal, kolay elde edilen bir hal değildir. Jainizm'e göre Karmanın yoğunluğu kişinin amelleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle her ruh göçünden sonra eski karmanın yükü yeni karmana ilave olmaktadır. Budizm'de ruhların bedenden bedene geçişine inanmaktadır. Bu geçişin karmanla olduğuna inanılır. Ölümde beden yok olur, karman bir başka doğumla bir başka bedene geçer.
İslâm dini Tenasühü şiddetle reddetmesine rağmen, bazı müslüman sûfi temayüllerde ve şiî mezheplerde tenasüh inancına yer verilmektedir. Şiî mezhepler olarak bilinen ma’ıneriyye, cenahiyye, beyaniye, hattabiye, ravendiye ve keysaniye fırkalarında tenasüh inancına rastlanmaktadır. Gulat fırkalar olan bu fırkalar, inanç esaslarında Tenasühe dayalı inançlar sergilemektedirler. Bunların bazısı, ahireti inkar ederek, ruhun dünyada bir bedenden çıkıp başka bedene geçtiğine, dolayısıyla ahiretin olmadığına inanmaktadırlar.
İsmailiye fırkası, insan ruhunun hayvan bedenine geçmediğine inanmaktadır. İnsan ruhunun, imama inanmeaya ve onu tanıymcaya kadar insandan insana geçtiğini, imamı tanıdıktan sonra da nurlar alemine yükseldiğini kabul etmektedirler. İslâm'daki kelâmı ekollerin en önemlisi olan Mutezileden Ahmet bin Hait ve onun talebeleri de tenasühün, ruhların suçlarının ağırlığına göre insan veya hayvan bedeninde yeniden dünyaya döndüğüne inanmışlar ve bu göçün, ruhun arınmasına kadar devam edeceğini ileri sürmüşlerdir.
Teofani:
Teofani kelimesi, Yunanca bir kelime olan theophaneia kelimesinden gelmektedir, Theophaneia, “Tanrının Görünmesi” veya “Tanrının tezahürü” anlamına gelmektedir. Bu, bir anlamda “kutsalın tezahürü”dür. “Kutsalın tezahürü” anlamında teofani bütün dinlerde vardır. Eski Yunan ve Ortadoğu dinlerinde Tanrıların görünmesi bir teofani o-layı olarak kabul edilebilir. Fakat Teofani sadece mitolojilere has değildir. Bütün dinlerde Teofanik hadise varlığını sürdürür. Aksi takdirde dinin devamı mümkün değildir.
Eski Ahitte, Tanrının insan şeklinde, tabiî âfetlerde, yanan çalıda, bir bulut içinde görünmesi, Teofanik bir olaydır. Bunlar, Yahudi dinî tarihinin çok önemli olayları olarak takdim edilmektedir. Hıristiyan ilahiyatında, Hz. İsa'nın bütün hayatı, Teofanik bir olay olarak nakledilir. İsa, kendisi bir teofanidir.
Transfigurasyon olayı, İsa'nın Tanrının oğlu olması hadisesi, teofanik düşüncenin birer tezahürüdür. İslâm dininde teofanik olay, Tanrının mücerred varlığı ile pek uygunluk arz etmez. Allah her yerde vardır. İnsana şah damarından daha yakındır. Ancak, Tanrının tezahürü olarak herhangi birşey kabul edilmez. Fakat İslâm dininde teorik planda olmamakla beraber; pratik alanda halk müslümanlığı birçok teofani meydana getirmiş ve yaşatmıştır. Böylece de birçok teofani, uygulamada kendini göstermiştir. Fakat İslâm dininin, “Allah merkezli” bir din olduğunu bilmek teofanik olaylara kapıyı kapatmaktadır. Halk müslümanlığının yaşattığı türbelere olağanüstü saygı ve onlardan birşeyler talep etme hadisesi, ilkel kabilelerin teofanik uygulamalarıyla akrabalık içinde olduklarını göstermektedir.
Teozofi:
Theosophie kelimesi, kelime olarak “Tanrının Hikmeti” anlamına gelmektedir. Theologie ve philosophie kelimeleri ile yakm ilgisi vardır. XVIII. yüzyıldan itibaren, theosophie kelimesi, özel bir anlam kazanmıştır. XIX. yüzyılın sonundan itibaren de Batı-teozofisi, Doğu-teozofisi diye ikiye ayrılmıştır. Batı-teozofisi daha ziyade Grek felsefesine bağlı olarak, Sokrat'a, Eflâtun'a ve kilise babalarına göre gelişme göstermiştir. Kilise babalarından özellikle Clément, Ongene, önem taşımaktadır. Batı teozofisi, Gnostisizme ve Kabbala'ya bağlı olarak gelişmiştir.
Rönesanstan itibaren
teozoflar arasında Pic de
Teozofi, Tanrının aranmasının sonucunda elde edilen bir birikimdir. Bu aranma ve Tanrı hakkında bilgi edinme her türlü doğmanın ve felsefî ve dinî Ortodoksluğun dışında olmaktadır. Doğu teozofisine gelince, bu doğu ile batı cereyanlarının karşılaşmasından doğmuştur. Bunun temelinde, Madam Blavatsky (1831-1891) ve albay Olcott vardır. Bunlar 1875'de Amerika'da “Teozofik Cemiyeti” kurmuştur. Bu cemiyetin hedefi, batıniliği, okültizmi, telepatiyi ve spiritizmi incelemektir. Bu cemiyet 1883'de Hindistan'da Madras yakınında Adyar'da bir mülkiyet edinmiştir. Bugün burada dünya çapında bir merkez vardır. Doğu, bu teozoflara çok önemli malzemeler sunmuştur. Hinduizm ve Buddizm, Karma ve Samsara doktrinleriyle bazı fikirlerin daha kompleks gelişimini sağlamıştır. Rene Guenon bu cereyanı, senkretist teozofizm diye vasıflandırmıştır.
Tertullıen (155-220):
İlk Lâtin Hıristiyan kelamcısı ve ilâhiyatçısıdır. Milâdi 155 yılına doğru Kartaja'da doğmuş 220 yılma doğru ölmüştür. Bir takım komutanının oğludur. Roma'da çok iyi bir tahsil yapmış ve bu tahsil ona avkatlık yapma imkanı vermiştir. 193 yılına doğru Hıristiyanlığı kabul etmiş, 195 yılma doğru Afrika'ya gelmiştir. Hararetle Hıristiyan i-manını savunmuştur. Yazdığı yirmi kadar eser, bu dönemin tarihini taşımaktadır. Bunların arasında “Aux Martyres” 197 yılına doğru, Prescrîption des Hereriques, 200 yılma doğru ve onun şaheseri olan Apologetique (Apologeticum) 197 yılma doğru kaleme alınmıştır. Son eser, Hıristiyanlara zulüm yapan Roma valisine takdim edilmiştir. Tertullienin sert ahlâki yüksekliği onu, kiliseden ayrılmaya ve 207 yılına doğru montanist fikirleri benimsemeye sevketmiştir. Montan, eski Cybele rahibidir ve Hıristiyanlığı benimsemiştir. Peygamberleri, piskoposların üstüne koymuştur. Diğer yandan İsa'nın geleceğinin yakın olduğunu ilân etmiştir. Tertullien, Kutsal-Ruhla doğrudan temas isteyen müritlerden sonra, Marcion'a saygı duymamış ve 210 yılına doğru Contre Marcion isimli kitabını yazmıştır. Tertullien, kullandığı dildeki ustalığı ile Latin ilahiyat dilinin mucidi olmuştur. Bunu özellikle teslisin ve christolojinin savunmasında göstermiştir Tertullien’in diğer eserleri şunlardır:
1- Ad Nationes
2- Le Temoignage de l'ânıe
3- Contre Les Juifs
4- Contre Hermogene
5- Contre les valentıniens
6- Sur la chaire du clırist
7- Sur la resurrection de la chaire
8- Contre praxeas
Tesbih (Rosaire):
Bu, Meryem'e yapılan bir iltica şeklidir. Bunun kaynağı, ümmî Hıristiyanların Meryem'e yaptıkları yakarışları adet olarak saydıkları zamana dayanır. Kilisede çok önemli bir yeri olan bu mukarabe ekolü (tesbihle zikir), Meryem’in sırlarından herbirini gösteren onbeş onluk halinde 150 zikri ihtiva eder. Bir teşbih “Ave Maria” “Sizi selamlıyorum Meryem” şeklindeki zikrin beş onluğundan teşekkül etmektedir. Bu ise, Rosaire’in sadece üçte birini meydana getirir. Teşbihin tarihi XII. asra kadar uzanır. Özellikle Dominikenler tesbihi popüler hale getirmişlerdir.
Tesniye:
İbranice Devarim kelimesi çoğul olarak “Sözcükler” demektir. Yunanca, Deutoronomos ikinci yasa anlamına gelir. Tesniye, Tora'nın beş kitabından biridir. Hz. Musa, İsrailoğullarıyla Filistin'e gelmeden önce, onlara yaptığı konuşmalardan ve tekrar edilen Yahudi şeriatından bahsedildiği için Tesniye adı verilmiştir. Tesniye kitabında İsrailoğullarının tarihi anlatılır. Hz. Musa'nın Horeb'de (Sina dağı), Torayı halkına tebliğ edişi anlatılmaktadır. Tesniye'de üzerinde durulan temel felsefe, Yahudi şeriatına riayet eden İsrailoğullarmın, daima mutlu olacağı ve düşmanlara galip geleceği konusu olmuştur. Batıdaki Kitab-ı Mukaddes tetkikçileri, Tesniye'nin yazılma tarihi üzerinde ittifak etmemektedirler. Onlara göre Tesniye Hz. Musa'dan sonra yazılmıştır. Tesniye'nin ilk metninin, M.Ö. 621'de Kudüs'te bulunan, şeriat metinleriyle aynı olduğu kabul edilmektedir. [7]Bu ilk metnin, bugünkü Tesniye kitabının 5/26 ile 28. bablarıyla aynı olduğu kabul edilmektedir.
Tesniye'nin planı, genelde şöyledir: 5-11. Bölümler, Hz. Musa'nın kavmine verdiği öğütlerden oluşmaktadır, 12-26. Bölümler, Yahudi şeriatinin temel kutsalları tekrar edilir; bu bölüm bir ahidleşme bölümüdür. 28. bölüm, tanrı Yehova ile yapılan ahidleşmenin yerine getirilmesi için İsrailoğullarmın yapması gereken hususlar belirtilir. Kitab-ı Mukaddes araştırıcılarına göre M.Ö. 640-609 yılları arasında, Tesniye'ye yeni ilaveler yapılmıştır. Tesniye'ye son şeklini veren derleyicinin, Tesniye'nin başına 1-4. bölümleri eklediği tahmin edilmektedir.
Bugün Eski Ahidin beşinci kitabı olan Tesniye otuz dört babdan oluşmaktadır.
Teşub:
Hurritlerin milli Tanrısıdır. Aynı zamanda fırtına Tanrısıdır. Hurritlerin bulunduğu yerlerde, mahalli fırtına Tanrısı ile bütünleşmiş bir Teşub kültü bulunmaktadır. Kumarbi mitolojik tarihi, Teşub'un krallığı fetheden ve eski Tanrıların saltanatına son veren bir Tanrı olduğunu göstermektedir. Teşub, bunu kızak kardeşi İştar/Shauska ve Tanrı Ea’nın yardımları ile yapmıştır. Casius dağının zirvesinde ikamet eden Suriyeli Teşub, Halep yolu ile Hittit dini üzerinde bir etkiye sahip olmuştur. Batı'da Teşub'un benzeri, He'bat'tır. M.Ö. VIII. yüzyılda Urartu dökümanları, Teşub'un varlığından bahsetmektedir. Bu ise Urartularla Hurrit'lerin uzak akrabalığını ortaya koymaktadır. Böylece Teşub, sayısız senkretizmlerin toplandığı bir Tanrı olmuştur.
Theodora (500-548):
Bizans sarayına kraliçe olarak giren Theodora kadar, hiçbir kraliçe kendinden bahsettirememiştir. Ancak, Theodora hakkında verilen bilgiler de biribirini tutmamaktadır. Bugüne kadar ansiklopedilerde verilen bilgileri bir kenara bırakarak, burada Süryani kilisesinin Theodora'ya bakışını dikkate alarak, Theodora'dan bahsedeceğiz. Süryani kilisesinin güvendiği kaynaklara göre, Theodora’nın, VI. yüzyılın başlarında Halep ile Urfa arasında bulunan Menbiç'de doğduğu kabul edilmektedir. Babası bir Süryani Ortodoks rahibidir. Theodora'yj, döneminin kültürel ve dini yapısı içinde çok iyi şekilde yetiştirmiştir. Theodora’nın Yunanca ve Süryanice bildiği tahmin edilmektedir. Kaynaklar, Theodora’nın, hem ruhen hem de bedenen çok güzel olduğundan bahsederler. Bizans imparatoru, İranla savaşmak üzere Urfa Menbiç'ten geçerken, Menbiç süryani cemaatinin lideri rahip Yuhanna ve ailesi tarafmdan büyük bir saygı ile kabul edilmiş ve onuruna büyük bir ziyafet verilmiştir. Justinyen, bu arada Theodora'yı görmüş ve hoşlanmıştır. Diyalog devam eder ve Justinyen Theodora ile evlenmeye karar verir. Görkemli bir düğün yapılır. Theodora, taç giyerek yasal Bizans kraliçesi olur. Bu olay, 527 yılında olmuştur.
Theodora kraliçe olduktan sonra, Bizans sarayında çok geniş yetkilere sahip olmuştur. Deha derecesindeki zekasıyla, duygu dünyasının nüfuz ediciliği ile ve çoğu defa da kadınlığın verdiği avantajları kullanarak Theodora, hem dini hem de siyasi hayatta çok etkili bir rol oynamıştır. Theodora, eşi Justinyen’in en sadık mesaî arkadaşı olmuştur. Theodora bu özellikleriyle bütün imparatorluğa kendini sevdirmiştir. Bunun için Theodora, Bizans imparatorluğunun her işinde dikkat çekiyordu. Elçilere mektuplar gönderiyor, ülkede ahlâki, dinî, ekonomik gidişatı yakinen takip ediyordu. Ancak Bizans'da, Theodora aleyhinede ciddi bir dedikodu ortamıda meydana getirilmişti. Özellikle Brukobiyos, onun hakkında çok çirkin şeyler yazmaktadır. Fakat Süryani kilisesinin sadıka bir mümini olan Theodora'yı, Süryani kilisesi iffetli bir kadın imajıyla tanımakta ve ona sahip çıkmaktadır. Çünkü Süryani kilisesine en büyük hizmeti, Theodora yapmıştır. Justinüs 518 yılında Bizans tahtına oturduğu zaman, Süryani kilisesine karşı (monofizit kiliselere karşı) çok sert bir politika izleniyordu. Ancak 527 yılında Justinyen, Theodora ile evlenince bu zulümler durmuş ve yeni tutuklama olayları olmamıştır. Bu dönemde Bizans kilisesi ile Süryani kiliseleri arasında bir barış denemesi yapılıyordu. Fakat barış bir türiü sağlanamıyordu. Bu durum, Iheodora'yı çok üzüyordu. Theodora’nın bu dönemde yaptığı en önemli icraat, monofizit kilise rahiplerinin rahatını temin etmek ve onlara yapılan zulümleri hafifletmek olmuştur.
Bu konuda, Efesli Mar Yuhanna şöyle yazar: “İmanlı kraliçe Theodora, Hirmuzda sarayında, Süryani ve Yunanlı metropolitlerden beşyüz kişiyi topladı. Onları sık sık ziyaret eder ve onların dualarını alırdı. Tarihi kaynakların verdiği bilgilere göre Theodora, Süryani kilisesini himaye etmeye çalışıyordu. Yani, 451 Kadıköy konsilin de aforoz edilen Doğu kilisesi mensuplarının hamisi olmuştu. Bu bir yandan bu “Monofizit Hıristiyanlığın korunması” anlamına geliyordu. Süryani kilisesi tarihi içinde “Yakubiler” adı altında anılan grubun oluşmasına neden olan Yakup Baradai'yi (Burudamlı Yakub) Süryani kilisesinin derlenip toparlanması için görevlendiren yine Theodora olmuştur. Küçük Asya'da, birçok yerlerin Hıristiyanlaştırılmasında Theodora’nın büyük rolü olmuştur. Onun gayretleriyle, Şam, Urfa ve bütün Anadolu genel metropoliti olan Yakup Baradai' de Antakya dahil, Mardin'e ve Basra'ya kadar olan bütün bölgelerde Süryani kilisesini yeniden düzenlemişti (544). Bu durumdan en çok mutlu olan şüphesiz Theodora olmuştur. Bunun için Süryani kilisesi, Theodora'ya minnet borçlu olduğunu kabul etmektedir. 548 yılında Theodora öldüğünde onun ardından en çok üzülenler, monofizit eğilimli kilise mensupları olmuştur.
Theodoretos (Kyrrhoslu) (393-458):
Milâdi IV. asırda Antakya'da yetişmiş çok önemli bir kutsal kitap yorumcusudur. Milâdi 423'de Antakya Kyrrhos piskoposu olmuştur. Putperestliğe karşı, Hristiyanlığı savunmuş ve putperestliği tenkid için meşhur eseri “Therapeutike”yi yazmıştır. Antakya'daki felsefi birikimin de etkisiyle Antakya okulunun çok önemli bir ilâhiyatçısı olan Theodoretos yine Antakyalı ilâhiyatçı St. İoannes Khrysostomos ve Mopsuestiali Theodoros'un tesirinde kalmıştır. Milâdi 431 Efes konsili ile gündeme gelen ve 451 Kadıköy konsilinde düğümlenen Monofizit temayüllü İskenderiyye felsefi okuluna dayalı Kristoloji tartışmasında, İskenderiyye'ye muhalefet etmiştir. 431 Efes konsili döneminde, Nestorius'un görüşlerini tahlil ederek, Tanrının bedenleşmesiyle ilgili olarak 446'da Eranistes'i kaleme almıştır. Theodoros, eserlerinde İsa'nın, ruhsal benliği olduğunu, ancak bütün olarak insan şuuru taşıdığını savunmuştur. Bunun için İsa'nın Tanrısallığı ve insaniliği üzerinde ciddi tahliller yapmıştır.
Görüşlerinden dolayı Nestoriliğe saptığı ithamlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bunun için kendini savunmuştur. 449 da Efeste yapılan ve “Şekavet Konsili” adını alan İskenderiyyeli piskoposların konsilinde sapıklıkla itham edilmiş ve sürgüne gönderilmiştir. Ancak, Doğu Roma imparatoru Marcianos'un yardımıyla serbest bırakılmış ve 451 Kadıköy konsilinde, hakları iade edilmiştir. Ilımlı ve orta yolda olma tabiatı taşıyan Theodoretos'un İsa'nın tabiatıyla ilgili görüşlerinde de bu ılımlılık ve orta yol kendini göstermiştir. Ancak Devlet ve Papalık tarafından desteklenen Hıristiyanlığa bağlı kalmıştır.
İskenderiyyeli aziz Kyrillos'a karşı kaleme aldığı tezler, 553 II. İstanbul konsilinde kabul edilmemiştir. Theodaretos'un otuz beş kadar eseri vardır.
Theodoros (Mopsuestiali) (350-428):
Antakya'da doğan ve Adana'da ölen ünlü kutsal kitap yorumcusudur. Özellikle Süryani ilâhiyatçısı olarak tanınmaktadır. Aynı zamanda Kitab-ı Mukaddes tefsiri alanında Antakya okulunun öncüle-rindendir. Zahidane hayat tarzı ile Antakya'da bir manastırda 378 yılma kadar kalmıştır. Esas eğitimini orada almıştır. 381 yılında rahip olmuş 392 yılında da Antakya piskoposu olmuştur. Kilise içi teolojik tartışmalarda Doğu kilisesi içinde Antakya okulunu temsil etmiştir. Kilise dinî hayatı için çok önemli olan Rabbın Duası, İznik Kredosu, takdis ayinleri üzerinde ve Kitab-ı Mukaddes’in birçok kitabı konusunda tefsirler yapmıştır. Ayrıca Kutsal-Ruh, Tanrı'nın bedenleşmesi, kilise sırları, tefsir yöntemleri ve Hıristiyanlıkta keşişlik gibi konularda birçok eser yazmıştır. Eserleri o günkü şartlar da yazmalar halinde Urfa'da çoğaltılmış ve kilise muhitlerine ulaştırılmıştır. Theodoros, Kitab-ı Mukaddes tefsirinde, allegorik tefsir yerine, bilimsel ve mantıklı tefsir metodunu geliştirmiştir. Tefsirinde kendi zamanına kadar çok az kişinin kullandığı filolojik ve tarihsel yöntemleri kullanmıştır. Mezmurlar kitabının, M.S. 11. yüzyıla ait olduğunu göstermeye çalışmıştır. Kitab-ı Mukaddes’in içindeki bazı kitapların kutsallığının olmadığını ortaya koymuştur. Kiliseyi, birçok tefrikaya götüren kristolojik tartışmalarda Hz. İsa'nın insanî ve ilâhî iki tabiat taşıdığı tezini kabul etmiştir. İsa'daki iki tabiatın beden ile ruh olduğunu belirtmiştir. Büyük Hıristiyan kilise adamı Origenes'i, allegorik tefsir yaptığı için tenkid etmiştir.
Theodoros bütün bu fikirleriyle 431 Efes konsilinde aforoz edilen Nestori Kilisesini derinden etkilemiştir. Nestoriler, Theodoros'u, iman ile ilgili bütün konularda otorite olarak kabul etmektedirler. Theodoros'un görüşleri, II. İstanbul konsiline kadar (553) kilise nezdinde itibarlı olduğu halde, bu konsilde mahkum edilmiştir.
Ancak İran'da toplanan Nestori kilisesi konsilinde, Theodoros'un itibarı iade edilmiş ve görüşleri Nestori kilisesince doğru imanın bir açıklayıcısı olarak kabul edilmiştir.
Theophilos (İskenderiyyeli Aziz):
IV. yüzyılın sonlarına doğru 385' de İskenderiyye patriği oldu. Diğer dinlere karşı taassupla hareket eden Theophilos, kilise dışındaki tapınakları yıktırdı. Roma dönemi sır dinlerine ve sır dinleri tapınaklarına karşı savaş açtı. İmparator I. Theodosius'un izniyle, Mitra, Dionysos ve Serapis tapınaklarını yıktırmıştır. Ayrıca, ilk çağ kültürünü yok etmek için büyük bir çaba sarfetmiştir. Sır dinleri tapınakları malzemeleriyle kiliseleri inşa ettirmiştir. Theophilos, önceleri, Platoncu Hıristiyan ilahiyatını savunan Origenes’in görüşlerini benimsemiştir. Origenes, Allah'ı madde dışında kabul ediyordu o da bu görüşü benimsediği için, Mısırlı din adamlarının mukavemetine maruz kalmıştır. Daha sonra, Origenes’in görüşlerini bıraktı ve Origenesçilere karşı mücadeleye girişti. Hatta bu mücadeleye bizzat katıldı ve Origenesçi manastırların yıkımını idare etti.
Durum hakkında bilgisini almak üzere İstanbul'a çağrılan Theophilos, İoannas Khrysostomos'un görüşlerini benimsemediğini açıkça bildirmişti. Çünkü Origenes’in görüşleriyle Khrysostomos'un görüşleri arasında ciddi bağlantılar olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine 403'de toplanan bir konsilde Khrysostomos aforoz edildi ve sürüldü. Böylece Theophîlos'un durumu güçlendi ve İskenderiyye'nin görüşleri, İstanbul üzerine egemen olmaya başladı. Ayrıca, Doğu kiliselerinde Theophilos ciddi şekilde varlığını hissettirdi.
Theophilos'un dinî ayrılıklardaki yeri, Süryani kilisesi ile Kıptî kilisesi arasındaki bir yerde bulunmaktadır. Ancak, Theophilos'un yazıları günümüze kadar gelmemiştir.. Günümüze ulaşan yegane görüşleri, Khrysostomos'a karşı ileri sürdüğü birkaç tezde ve Hieronymus'a, Papa I. Anastasius'a ve I. İnnocentius'a yazdığı mektuplarda yer almaktadır.
Theotokos: (Tanrı Anası):
Kilise tarihinde ilk defa, 431 Efes konsilinde Hz. Meryem’in teolojik pozisyonu konusunda yapılan tartışmada gündeme gelmiş bir kelimedir. Kelime, yunanca, “Tanrı Anası” olarak Meryem için kullanılmıştır. Bu konu 431 tarihinde Efes'te yapılan bir konsilde tartışılmıştır. Aslında 431 Efes konsilinde İsa'nın tabiatı problemi yeniden gündeme gelmiştir. 381 İstanbul konsilinde alınan teslisin üç unsurunun uluhiyette eşitliği konusuna göre, “Teslisin ikinci unsuru (oğul), insan tabiatıyla, Tesliste nasıl birleşme yapabiliyordu?” problemi şimdi yeniden gündeme gelmiştir. Bu problem, doğrudan doğruya “Meryemden doğan Tanrı mıdır? Yoksa insan mıdır? Veya başka bir deyişle, Meryem, insan annesi midir? Tanrı annesi midir?”
Bu dönemde Doğu kilisesi, iki önemli teolojik ekolden besleniyordu: İskenderiye ekolü, Antakya ekolü. Birinci ekol, herşeyden önce İsa'nın Tanrısal tabiatı üzerinde israrla duruyordu. Bunlar, “oğulun bedenleşmesinden sonra iki tabiatın tam birleşmesinden” bahsediyorlardı. Antakya okulu ise, İskenderiyye okulunun ifadelerinde tehlike görüyordu. Buna göre, insanî tabiat, ilâhî tabiat tarafından yutulmuş oluyordu. Bunun için Antakya ilâhiyatçıları, İsa'nın beşerî tabiatı üzerinde İsrar ettiklerinden ve bedenleşmiş kelime olan İsa'da ayrı tabiatın varlığını ileri sürdüklerinden dolayı ana doktrinden uzaklaşmakla itham olundular. Şüphesiz böyle bir öğretinin mantıkî sonucu, İsa'nın annesi olan Meryem’in, Allah Annesi (Theotokos) değil, sadece İsa'nın annesi (Chrıstocos) olabileceğidir.
Bu problem, İstanbul kilisesiyle İskenderiyye kilisesi arasında canlı bir tartışma konusu olmuştu. Bunun üzerine İstanbul piskoposu Nestorius ile İskenderiyyeli Cyrille arasında şiddetli tartışmalar meydana gelmiş ve Cyrille Nestorius'un görüşlerinde Ortodoks katolik imanına bir saldırı görmüştü. İşte 431 Efes konsili, bunun için toplanmıştı. Konsilde, Papanın temsilciliğini elinde tutan Cyrille, Meryem'i insan annesi (Christocos) olarak gören Nestorius ve taraftarlarını aforoz ederek görevden almış ve Nestorius'un görüşlerini aforoz etmiş, “isa'nın biricik kişilikli, iki tabiatlı olduğunu” ve Meryem’inde Tanrı Annesi olduğunu (Theotokos) bir defa daha kesin olarak karara bağlamıştır. Kilise tarihinde 431 Efes konsili ile aforoz edilen Nestorius, bir itizal olarak Nestori kilisesi bünyesinde varlığını sürdürmüştür. Bugün, Nestorilerİn piskoposu Amerika Şikago'da yaşamaktadır. Irak'da, İran'da, Hindistan'da birçok Nestori kilisesi varlığını devam ettirmektedir.
Therese D'avila:
Karmel ve Karme (Carmel-Carmes) tarikatının reformcusu ve İspanya'da yirmi kadar manastırın kurucusu olan Saint Therese d'Avila (1515-1582), Hıristiyan mistik hayatının en yüksek simalarından biridir. O, “Le Livre des Fondations” adlı eserinde dua ve Allah'la birleşmenin safhalarını açıklamıştır. Kilise, onun doktrininin manevî derinliğini kabul ederek 1970 Ekiminde onu kilise doktoru ilân etmiştir.
Tillich Paul (1886-1965):
Almanya'da doğmuş bir Protestan ilâhiyatçısıdır. 1933 yılında Amerika'ya göç etmiş ve orada ölmüştür, Protestanlığa dahil olmuş olan, kritik ve aşkın prensibi üzerinde İsrarla durmuştur. Fakat bütün hümanizm ve kültür şekillerine açık ve sempatik olmuştur. Korelasyon metodundan sistematik teoloji girişiminin anahtarını yapmıştır. Bu metod, Hıristiyan iman muhtevasını existansiyel sorular ve karşılıklı biribirine bağımlı teolojik cevaplar vasıtasıyla açıklamaktan ibarettir.
Paul Tillich’in
ilahiyatı, eserlerinden birinin başlığına göre “bir kültür teolojisi” olarak
tanımlanabilir. Gerçekten ona göre, Din ve kültür sıkı bir ilişki ile birbirine
bağlıdır. Bunun için şöyle der: “Din, kültürün özü, kültür de dinin şeklidir”.
Onun için din, insanî realitenin özel bir bölgesi değildir. Din daha çok onda
yapıcı bir boyut arzeder. Din, herşeyin son anlamı ile kurulan ilişkidir. Buna
göre Din, her yerdedir. Fakat hiçbir obje ile aynı değildir. Bunun için
Tillich, her çeşit düalizme muhalefet etmektedir. Tillich'e göre
Hıristiyanlıkta temel sembol, “Mesih olarak İsa'dır”.
1- Bütün dinlerde vahyin ve kurtuluşun güçleri vardır.
2- Bunlar, insan tarafından tabiat, kültür ve tarihe özgü şartlarda kabul edilmiştir.
3- O andan itibaren her vahiyde, her realizasyona bağlı sınırların ve deformasyonlann tenkidi için bir yer vardır.
4- Nihayet Dinler Tarihinde, evrensel bir teolojiye imkan veren merkezi bir olay görülebilir.
P. Tillich’in, üzerinde sürekli çalıştığı “sistematik teolojiyi” geliştirmek için Dinlerin tarihi bilgisine ihtiyacı vardı. Bunun için 77 yaşında Mircea Eliade tarafından Chicago üniversitesi “ilahiyat fakültesinde” verilen seminere kaydolmuştu. Bu iki yıl boyunca Eliade ile işbirliği yapma imkanı bulmuştur. Tillich, “Dînin anlamı” ile “insanî değeri” kuvvetle kavramış bir bilgindi. Mitolojiden ve farklı ritüellerden aldığı olayları yenilikçi bir anlayış ve buluşlarla kutsalı izah etmek için kullanmıştır. Bunun için Tillich, öldüğü zaman “Bir yenilikçi” olarak değerlendirilmiştir.
Toplu Dua Kitabı (Book Of Common Prayer):
Anglikan kiliseler topluluğunun müştereken kullandıkları Dua kitabıdır. 1549 yılında İngiltere kilisesinde kullanılmaya başlanan Dua kitabı, 1552, 1559, 1604 ve 1662 yıllarında yeniden gözden geçirilmiştir. Bugün kullanılan “Toplu Dua Kitabı”nın metni, 1662 yılındaki metinle hemen hemen aynıdır. 1549'da İngiltere'nin çıkardığı yasayla kabul edilen The First Prayer Book of Edtvard VI (VI. Edward’ın Birinci Dua Kitabı) Chanterbury başpiskoposu Thomas Cranner tarafından düzenlenmiştir. Bu Dua Kitabı, Anglikan kilisesi içindeki ihtilafları uzlaştırıcı bir amaçla kaleme almıştır. Ancak bu kitaba karşı reaksiyonlar devam etmiştir. Reaksiyon gösterenleri, radikaller ve reformcular olarak belirtebiliriz. 1552 de reformcuların baskısıyla “The Scond Prayer Book Of Edward VI[8] ortaya çıkmıştır. Bu ikinci kitap, Protestan eğilimleri ihtiva etmektedir. Ancak İngiltere'de 1553'de yeni bir durum ortaya çıkmıştı. Katolik kraliçe Mary, Latince eski ayin kitaplarını yeniden pratiğe koymuştur. Bu durum, altı yıl kadar sürmüş ve 1558'de I. Elizabeth’in kraliçe olmasından sonra yeniden eski Dua kitabına dönülmüştür. Bu defa Dua kitabında çok az ve fakat önemli değişiklikler yapıldı. Bunlardan biri, komünyon ayininde İsa'nın gerçek varlığıyla mevcud olduğuna imandı. Yine daha önceki Dua kitabında Papa'nın aleyhine olan cümleler de çıkarılmıştı. Fakat İngiliz Püritenleri bununla yetinmediler. I. James’in tahta çıkmasıyla yapılan Hampton Sarayı konferansında (1604), Dua kitabında yeni değişiklikler yapıldı. 1642-1651 yıllarında Dua kitabı yönetim tarafından yasaklandı. 1662'de Dua kitabı yeniden gözden geçirildi. 1688'de yapılan yeni değişiklikler, Püritenîeri tatmin etti. Böylece Püritenlerle resmi İngiliz kilisesi uyum içine çekilmeye çalışıldı. Ancak, Püritenlerin değişiklik istekleri bitmedi. Fakat “Dua kitabı” değişmedi. 1927-1928
yıllarında Dua kitabında kısmî değişiklikler yapılmaya teşebbüs edildiyse de İngiliz parlementosu bunları reddetti. Anglikan kiliseler topluluğu tarafından müştereken kullanılan Dua kitabı, 1970'lerden sonra, Amerika protestan Episkopal kilisesi tarafından da kabul edildi.
Torah:
Öğretmek anlamına gelen İbranice kökenli bir kelime olan Torah, (dar anlamda ilk beş kitabı belirtir) Allah'ın insanlara verdiği bir öğretidir. Geleneğe göre Torah, Sina dağında Musa'ya sözlü bir tefsirle yani (Torah ehebealpe) olarak vahyedilmiştir (sözlü kanun daha sonra Talmud'da toplanmıştır). Geniş anlamda Tora, pratik ve bilgi açısından yazılı ve sözlü kanunlar topluluğunu ve onların tefsirlerini ihtiva eder. Yahudi geleneğinde Tekvin, Çıkış, Levili’ler, Sayılar ve Tesniye'den oluşan beş kitabı belirlemek için Tora kelimesi kullanılır. Tarih boyunca Yahudiler, Tora'ya çok önem vermişlerdir. Çünkü Tora’nın Sina dağında Musa'ya vahyedildiğine inanmaktadırlar. Bunun için Tora’nın Allah kelamı olduğunu kabul ederler. Tarih boyunca “Ahit Sandığı” denilen bir sandıkta Tora tomarlarını muhafaza etmeye çalışmışlardır. Bu sandık Yahudiler nezdinde kutsaldır. Tora, parşömen rulolar üzerine yazılmış olarak önceleri Bet ha-Mikdaş= (Kudüs Mabedi) da özel bir yerde korunmuştur. Ancak istila ve harbler sonucu Tora, sürekli değişik yerlere götürülmüştür. Yahudiler Kudüs haricinde, Tora'yı sinagoglarda muhafaza etmişlerdir. Bunun için bütün sinagoglarda kutsal Tora sandıklan bulunur. Yahudiler, Tora'ya ve Tora sandığına çok saygı gösterirler. Saygı ile bir yerden bir yere taşırlar. Tora, Yahudiler İçin bir Ahittir. Bu Ahit, Tanrıyla İsrailoğulları arasında yapılan bir sözleşmedir. Yahudi milletinin görevi, bu sözleşmeye uymaktır.
Yahudiler, Tevrat'ı belirtmek için sadece Tora kelimesini kullanırlar. Müslümanlar, Tevrat derler. Hıristiyanlar, dinlerinin Yahudiliğin üzerine dayandığını belirtmek için “Eski Ahit” derler, tncile de “yeni Ahİt” derler. Yahudiler, “Eski Ahit” kelimesini benimsemezler. Çünkü Yahudiler, için Tora eski bir Ahit değildir, Yahudiler, “yeni Ahit” kelimesini de benimsemezler. Çünkü Hıristiyanlığı bir din olarak görmezler. Buna göre, İslâmiyeti de din olarak görmezler. İslâmiyet, Yahudi kutsal kitabı Torayı Hz. Musa'ya indiği şekliyle kabul eder. Hıristiyanlığı da İncil’in İsa'ya vahyedildiği şekliyle benimser. Fakat ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar İslâmiyeti kendi inançları planında din olarak görmezler. Yahudiler için çok önemli bir yeri olan Tora üzerinde asırlardır yapılan sözlü şerhler ve yorumlar, Mişna'yı meydana getirir. Mişna üzerinde yapılan yorumlar iki önemli Talmud'un doğmasını sağlamıştır. Babil Talmudu ve Kudüs Talmudu.
Yahudilikte Tora, Yahudiliğin, dinî kurallarını, geleneklerini ve törenlerini ihtiva eden temel kitaptır.
Totem Direği:
Amerika kıt'asında kuzeybatı yerlileri tarafından kullanılan, birçok fonksiyon icra eden, boyalı ve oymalı şekilde yapılmış ağaç direklerdir. Bunların birçok fonksiyonları vardır: Meselâ bir ev sahip değiştirdiğinde, eski sahibini anmaya ve yeni sahibini göstermeye yarayan, mezarlara taş görevi yapan, evin çatı direği vazifesi gören, ortasına bir delik açılarak kapıya konulan, bir su kaynağında kaynak sahibini simgeleyen, ölüleri kaldırmak için kullanılan, başarısız olmuş önemli kişileri başaşağı göstererek çok çeşitli vazifeler ifâde etmektedir. Totemizm inancı, totem direklerinde görülmektedir. Bunun için totem direklerinde koruyucu ya da ata olarak kabul edilen simgesel hayvan ve ruhlar tasvir edilmektedir. Hayvan tasvirleri bütün kuzeybatı kıyısı yerlilerinin kullandığı biçimlerdir. Totem direğinde yerxalan gerçek ya da mitolojik hayvan resmi, aile reisinin soyunu, kişinin bağlı olduğu klanı gösterir. Bu aile arması gibidir. Totem direğinde, bir ailenin öyküsü ifade edilmek üzere, direk incelikle oyulmuş, süslü, karmaşık ve çok uzun şekillerde olabilir. Direklerdeki tasvirlerin iyi anlaşılabilmesi için, direkteki bir hayvan ya da ruh tasvirinin yerliler arasında neyi ifade ettiğinin, kabilenin tarih ve geleneklerinin bilinmesi gerekir. Bunu anlamak ve okumak, herkese ait değildir. Ailede çok bilgili biri bunu anlamakta ve okuyabilmektedir. Totem direkleri, sahibinin zenginliğini de gösterir. Bu direklerin en güzel örnekleri, XIX. yüzyılın başı ile ortası arasında yapılmıştır. Çok eskiden yapılan Totem direklerini nemli iklim çürüttüğünden, günümüze kadar gelme imkanı olmamıştır. Bir totem direği en fazla 60-70 yıl ayakta kalabilmektedir.
Totem Ve Totemizm:
Totem kelimesinin Algonquince bir terim olduğu kabul edilmektedir. Totem, bir hayvan, bir bitki ve bazen de tabiî bir fenomendir. Klanın hayatına, ecdada bağımlı şekilde ortaktır. Totem, bir saygı, korku ve kült konusudur. Okyanusta ve Amerika'da köyün girişine konmuş olan Totem direkleri, klanların ecdadının kalıtını temsil etmektedir. Totemizm ise, Toteme dayalı inancın adıdır. Totemizm teorisini kabul edenlere göre Totem, dinin menşeini teşkil etmektedir.
Totemizm konusunda lehte ve aleyhteki teorilerin ilkini, “İngiliz Antropoloji ekolü” meydana getirmiştir: J. G. Frazer, Londres, 1911 ve F. B. Jevon, An İntroduction to the History of Religions, Londres, 1896. Bu teoriler, totemik varlığı sosyal organizasyon prensibine bağlamaktadır.
Acaba burada W. Schmidt’in gerilemiş bir totem öncesi monoteizmi sözkonusu mudur? Jevon bu konu üzerinde düşürtmektedir. Frazer, Totemizmi, dış evlenmenin büyüsel kurumuna bağlamaktadır. Fransız sosyoloji ekolü, Jevon'un fikirlerinin tesirinde kalmıştır, Jevon'un fikirlerine göre, bitkilerin ve hayvanların evcilleşmesinde Totemizm önemli rol oynamıştır. M Mauss, B. Tylor'un araştırmalarındaki Totemizm teorilerini reddetmiştir. E. Durkheim, “Totemik sistemi” din seviyesine yükseltmektedir. Ona göre, Dinin ihtiva ettiği bütün unsurlar, orada vardır: Kutsal ve inanç, yasak ve korku, dindarlık ve fazilet, dinî erkan ve kurban. Fakat organizasyon prensibi başkadır: O sosyaldir. Bu kollektif şekil, kabilenin dinini ilham etmektedir. Kabilenin bizatihi kendi realitesinin tabiatına ve bilgisine girmek için buna ihtiyaç vardır. Bu konuda Durkheim’in, “Totemizme, Paris, 1900”; “Les Formes elementaires de la vie religieuse, Paris, 1912” eserlerinden bilgi alınabilir. S. Freud 1913 yılında “Totem et Tabou” isimli eserini yayınlamıştır. Psikanalizin kurucusu olan Freud, babanın ve şefin sert otoritesine bağlı ilkel cemiyetten Darvinci hipotezi yeniden incelemeye almaktadır. Freud'e göre, daima aktüel davranışların temeli olan ilkel olayların, kollektif bir hafızasını onarıp eski durumuna getirmek gerekir. Totem, öldürülen babanın hatırasına yenen yemek merasiminde söz konusu olmaktadır. Öldürülen totemik hayvan yeniyor, arkasından esef ediliyor, ağlanıyor ve bayram yapılıyor. Totemik yemek, kutsallaşmış hayatın yenmesidir. Gerçekte kurban edilen hayvan, babanın yerine geçmektedir. Böylece, Totemik yemeği yiyenler, babaları ile bütünleşmektedirler. İnsanların ilk bayramlarının yankısı olarak Totemik yemek, birçok şeyin hareket noktasını teşkil etmiştir: Sosyal teşkilatlar, ahlâkî kısıtlamalar, Dinler vs.
Totemizm konusunda lehte ve aleyhte birçok şey yazılmıştır. Özellikle Durkheim’in dinle ilgili olarak Totemizmle ve kutsalla ilgili yazdığı şeyler A. Goldemveiser tarafından eleştirilmiştir. [9]
Toynbee Arnold (1889-1975):
İngiliz tarih felsefecisidir. Çalışmalarını medeniyetler üzerinde yoğunlaştırmıştır. En önemli eseri on iki ciltlik “Study of History” (1934-1961)'dir. Toynbee 1911 yılında Oxford'da Balliol College'den mezun oldu. Daha sonra tahsilini Atina'daki İngiliz okulunda tamamladı. 1912 yılında, Balliol College'de Antik Çağ Tarihi dalında öğretim üyesi oldu. 1915'de Dışişleri Bakanlığı haber alma bölümünde çalışmaya başladı. Daha sonra, Londra Üniversitesi'nde Bizans ve Yunan araştırmaları profesörü oldu. 1921-1922 yılları arasında Türk kurtuluş savaşı döneminde Manchester Guardıan gazetesinin muhabirliğini yaptı. Bu dönemdeki bilgiler ışığında The Western Question in Greece and Turkey (Yunanistan ve Türkiye'de Batı Sorunu) isimli eserini yazdı. (1922).
1925'de “London School of Economics” tc uluslararası tarih araştırmaları profesörü oldu. Bir müddet Londra'daki kraliyet uluslararası ilişkiler enstitüsünün yöneticiliğini yaptı.
Toynbee çalışmalarında tarihin sürekliliği konusu üzerinde durur. “A Study of History” isimli eserinde keskin gözlemlerde bulunur. Tarihte, yirmi altı altı uygarlığın geçtiğini yazar. Ona göre uygarlıklar, seçkin önderlerden meydana gelen yaratıcı azınlıkların eseridir. Önderler, yaratıcı çözümler üretemeyince, uygarlıklar geriler. Sonunda ulusçuluk, militarizm ve despotizm gibi olumsuzluklar uygarlıkların ortadan kalkmasına neden olurlar. O, uygarlıkların yok olmasının kaçınılmazlığı fikrine katılmaz. Problemler çözülebildiği sürece, uygarlıkların yaşayacağına inanır. Toynbee, tarihin belirleyicisinin ekonomi değil, ruhsal faktörler olduğunu belirtir.
Toynbee İkinci dünya savaşından sonra Dinlerin tarihsel gelişmede oynadıkları rol üzerine eğilmiştir. Toynbee'nin çalışmaları ve fikirleri bir takım eleştirilerede maruz kalmıştır. Toynbee'ye yapılan en önemli tenkid, onun mitolojileri, müşahhas şekilde kullanması konusunda olmuştur. Diğer bir tenkid konusu ise, uygarlıkların yükseliş ve düşüşünde dinin oynadığı rol konusudur. Birçok tenkidd, Toynbee'nin değerlendirmelerinin bir tarihçiden çok bir Hıristiyan ahlakçının görüşlerine benzediğini ileri sürmüşlerdir. Yinede, onun tarih görüşleri geniş bir kabul görmüştür.
Toynbee'nin “Tarih Bilinci” (1-2) adıyla görüşleri, özetlenerek Türkçeye çevrilmiştir. Türkçe'ye çevrilen diğer çalışmaları şunlardır: Tarih üzerine iki konferans (1962); Dünya ve Garb ve Turkey (1964), Türkiye, Bir Devletin yeniden doğuşu, (1971), Hıristiyanlık ve Dünya Dinleri, (2000).
Töton Şövalyeleri:
Ortaçağ Alman tarikatı, Prusya'yı işgal ederek bir devlet kurmuşlardır. Aslında bu tarikatın kökü, XII. yüzyılda Filistin Akka da kurulmuştur. Tarikatın ilk hedefi, hayır işleriyle uğraşmak olarak belirlenmiştir. Ancak tarikat 1198'de bir şövalye sınıfına dönüşmüş, 1210-1239 yıllarında tarikatın şefi olan Hermann Von Salza, faaliyetlerini, Ortadoğu'dan Avrupa'ya kaydırmıştır. Tötan şövalyeleri, topraklarını İşgal eden putperest kumanlara karşı savaşan Macar kralı, II. Andreas'a destek vermişlerdir. Daha sonra Mazovya kralı Konrad'ın davetiyle putperest prus-yalılarm topraklarını terk etmek ve onları Hıristiyan yapmak üzere Torun'da bir kale kurmuşlardır. 1223'de Hermann Balk önderliğinde, Almanyalı gönüllülerden oluşan bir ordu kurarak Prusya'yı fethetmeye başlamışlardır. 1261-1283 yıllarında Prusya'yı tamamen feth etmişlerdir. Tarikat dine çok önem verdiğinden kilise çabucak güçlenmiş, kiliselere çok büyük mülkler bırakmış, işgal ettikleri bölgelerde askerî ve İdarî merkez olarak şatolar inşa etmişlerdir. Bu şatolar, aynı zamanda ikametgah olarak kullanılmıştır. Alman köylülerini, işgal ettikleri büyük arazilere yerleştirmişler ve kendilerine bağlamışlardır.
1263 yılında, daha önce yaptıkları fakirlik yeminini bozarak, papalıktan aldıkları izinle, ticaret yapmaya başladılar. Prusya'da kârlı tahıl ihracatı yaptılar. XV. yüzyıla doğru, Litvanyayı ele geçirdiler. Bu durum, Polonya'yı harekete geçirdi. Bu stratejik durum, Litvanya'yı ve Polonya'yı birlikte davranmaya sevketti. Böylece güçlerini birleştirdiler ve Grunwald'da şövalyeleri bozguna uğrattılar (1410). Bundan sonra tötan şövalyeleri sürekli ekonomik ve askeri krize maruz kaldı. 1454-1566 yılındaki on üçyıl savaşından yenilgiyle çıktılar. Tarikatın şeyhi Albrecht 1525 yılında Protestanlığa katılınca, tarikat dağıldı. Almanya'da tötan şövalyeleri orta ve güney bölgelerde yaşamaya devam ettiyse de, Napolyon tarikatı dağıtarak topraklarını Alman prenslere dağıttı. Toton tarikatı, 1834'de Avusturya imparatoru tarafından yeniden Viyana'da kuruldu. Ancak eski gelişme hızını kazanamadı. 1929'da tarikat yeniden gözden geçirildi.
Tövbe (Pénitence):
Lâtince Paenitentia kelimesi, sıkıntı içinde olmak, nadim olmak anlamına gelir. Tövbe, hatadan dolayı vicdanen hissedilmiş bir acıdır ve bir bağışlama irâdesini içine alır. Yani kısaca tövbe, hidâyet olayıdır. Böylece tövbe, bütün Kitab-ı Mukaddes'te ilâhi bir bağış hali ile ilâhî inayetin refakat ettiği bir hal olarak tasarlanmıştır.
Yahudilikte, bir rahibin önünde günâh itirafı ve indulgens (bağışlanma belgesi) yoktur. Hıristiyanların anladıkları anlamda bir inayeti de Yahudilik kabul etmez. Bir hata işleyen Yahudi, ancak dua, sadaka, kefaret ve tövbe ile bağışlanabilir. Tövbe, özelliklerinden biri nedeniyle Hıristiyanlıkta çoğu defa Confession diye isimlendirilen bir sakramente verilen isimdir. Tövbe sakramenti, biri tövbe eden, diğeri de tevbeyi idare eden rahip yönünden iki özellik ihtiva etmektedir. İşte bu iki şeyin birleşmesi, uzlaşma ve inayet halini sağlar. Onun etkili hareketlerini göstermek için bu sırra modern insan, uzlaşma (Reconcilliation) adını vermeyi tercih etmektedir. Bu sakramente imân, aziz Petrus'un şahsında havarilere verilen “Göklerin Melekutu Anahtarlarına” dayanır: “Göklerin melekutu anahtarlarını sana vereceğim; Yer yüzünde bağlayacağın her şey göklerde bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin herşey göklerde çözülmüş olur.” [10]
Transfiguration:
Bu kelime, Latince model anlamına gelen (figüre) kelimesinden ve “arasından geçme” anlamına gelen “trans” kelimesinden teşekkül etmiştir. Bu durumda transfiguration, yüzün daha parlak bir görünüşe inkılâb etmesidir. İsa-Mesih, Mesih olarak tanındığı anda üç havarisi olan Pierre, Jaques, Jean'ın önünde transfigure olmuştur. O zaman o, tanrısal risaletini teyid için tanık olarak Musa ve İlya ile çevrilmiş vaziyette Nur'dan parlaklık içinde görünmüş ve Allah'ın sesi, kendini şöyle diyerek işittirmişti: “Sevgili oğlum budur. Ondan razıyım. Onu dinleyin”.[11] Bir rivayete göre bu mucize, Tabor dağında cereyan etmiştir. [12]
Tridentin Katoliklik:
Trente Konsili kararlarına uygun olan Katoliklik demektir. Bu konsil, 1545-1563 yılları arasında toplanmıştır. Bu konsilde çok önemli Hıristiyan ilahiyatının konulan karara bağlanmıştır.
Trinite (Trinity):
Sayısız felsefî ve dinî teslis sistemlerinin karşısında Hıristiyan teslisi, tek, canlı, müşahhas olan cesur bir Tanrı anlayışına sahiptir. O öyle bir hayat anlayışına sahiptir ki yarlık ve cevher birliğine zarar vermeksizin batınî temaslarla, Baba - Oğul - Kutsal Ruh üçlü uknumuyla temayüz etmektedir. Bu uknumlardan ikincisi, birinciden; üçüncüsü ise ilk ikisinden kaynaklandığı halde, üçü de bir tek tabiat içinde eşittir ve bölünme kabul etmezler. Uknumlar, yaratma ve tabiatüstü düzeye yükselmelerinde birlik içinde hareket ettikleri halde; özellikle kudretle ilgili işler Baha'ya, bilgi İle ilgili hususlar oğula veya kelimeye, aşkla ilgili konular Kutsal Rulı'a atfedilmişlerdir. Teslis (trinite) kelimesi, Hıristiyan edebiyatında ancak II. yüzyıldan itibaren görünmeğe başlamıştır. Fakat “Teslis” Yeni Ahit'te iyice belirginleşinceye kadar Tevrat'ta tedrici şekilde kendini göstermiştir. Gerçekten Yeni Ahit'te, Baba-Oğul-Kutsal Ruh ilişkisinden oldukça sık bahsedilmiştir. [13]Onların varlığı, teorik ve bilimsel olarak değil; tartışmasız kabul edilmiş bir hakikat gibi, müşahhas tarzda tasdik edilmiştir. Akıl, burdaki esrarı başka bir yere nakletmekte ve onu üç ilâh (tritheisme) olarak veya sadece bir tek uknum [14] olarak tasavvur etmekte gecikmemiştir. Kilise ise, esrarı, tüm akılcı ve kavrama temayüllere karşı savunmaya devam etmiştir. Milâdî 325 İznik ve 381 İstanbul Genel Konsilleri, vahyedilmiş esrarı, sapkınların zararlarına karşı korumak üzere tanrısal uknumların cevherde mutlak olarak eşitlikte aynı olduklarını, sadece menşe' münasebetlerinde ayrıldıklarını resmî bir şekilde belirtmiştir. Aslında bu ifadeler, esrarı ortadan kaldırma hedefine değil, bilakis esrara tahammülü olmayan bir aklın veya onun getirmek istediği sapık açıklamaları, redde yöneliktir.
Ayrılığın Menşei: Yunan teolojisi, birliğe ulaşmak için tercihen üç uknumun ayrılmasına dikkat etmiştir. Lâtin teolojisi ise, önce Allah'ın birliğini, sonra kişisel münasebetlerin çıktığı yer olan onun hayatını hesaba katar. Farklı yaklaşımlara rağmen aşağı yukarı temelde bütün iman formüllerinde anlaşmış olan Ortodoks kiliseleri ve Roma Kilisesi Filioque (Kutsal Ruhun babadan ve oğuldan çıkması meselesi) problemi konusunda ayrılığa düşmüşlerdir. Önemli sonuçlar doğuracak olan bu tartışma, muhtemelen şarkın batıya boyun eğmeme gibi bilinçsiz bir arzusunu ihtiva eder. Çünkü İsa tarafından havarilerin prensi olarak belirlenen Petrus (Pierre) tarafından kurulan Roma Kilesesi, adeta kendini Allah'ın oğlu ile bir tutuyordu. Şark kilisesinin sıkıca bağlı olduğu kutsal ruh, oğuldan da çıktığı için (Rlioque); onun yeryüzündeki işleri, oğulun kilisesi olan Roma Kilisesi ile olan münasebetlerinden de çıkmış oluyordu. Şark kiliselerinin muhtariyeti ise bundan mutazarrırdı. Az veya çok formüle edilmemiş, bilinçsiz vefcaşka problemlerin tesiriyle karışık olan bu hassas teolojik - politik konu, bir uzlaşmaya varmaya engel teşkil etmiştir.
Teslis doğmasının Filioque veçhesi Orta Çağ'ın başlangıcında Hıristiyanlığı bölmüştür.
İlâhiyatçılar devamlı, teslisi felsefî analizlerle açıklamak için kıyasa başvurmuşlardır. Onların en meşhurları olan Saint Augustîn (354-430) ilâhî uknumların münasebetlerini insan psikolojisi içindeki aşk ve bilgi fenomenleri ile mukayese etmiştir. Aziz Thomas d'Aquin (1225-1274) ise ruhun mündemiç (immanent) meyvesi olan Logos (verbe) ve insanî iradede mündemiç olan aşk hadisesi üzerinde Aristotelci teorilerin de yardımı ile bu kıyaslamaları derinleştirmiştir. Exis-tansiyalist ve fenomenolojik olan modern felsefeler ise irade ve kişiler arası ilişki teorileri üzerine kurulan yeni kıyaslamalara doğru araştırmaları yönlendirmektedir.
Troeltsch Ernst (1865-1923):
Liberal bir ilâhiyatçı ve felsefe profesörü olan Troeltsch, Hıristiyanlığın tarihi sosyolojisine yönelmiş ve çağdaş dünyada Hıristiyanlığın karşılaştığı güçlükler üzerinde durmuştur. Max Weber’in yakın dostudur. Hıristiyanlık üzerinde yaptığı yayın 4000 sahifeyi bulmuştur. Troeltsch’in liberal teolojik pozisyonu, bütün tarihte Hıristiyanlığın özünü yakalama imkanı vermiştir. Bunu Ortodoks ve heterodoks varyantlar altında değerlendirmiştir. Yine onun sahip olduğu relativist pozisyon ona, Hıristiyan fenomen ile profan dünyanın tezahürleri arasındaki ilişkileri düşünme imkanı vermiştir.
Hıristiyanlık üzerindeki tarihi araştırma blançosu, tarihte Hıristiyan fikrinin açıklama tiplerini son derece verimli bir sosyolojik şekil içinde ortaya koymuştur.
Bunu bir tipoloji şeklinde yapmıştır. Böylece, Hıristiyanlığın iç farklılaşma sorununu, pozitif bir plan içinde doğru kabul edilen Hıristiyanlıkla, itizaller arasındaki dogmatik muhalefet ötesinde ortaya koyma işlemi yapılmıştır. Hıristiyanlık başlangıçtan beri üç sosyal mantığa göre gelişme göstermiştir:
1- Kilise tipi: Kitlelere açılan ve dünyaya uyum sağlayan bir kurumdur. İnayet ve kefaret gibi birçok hedefin içinde sübjektif kutsallığı soyutlayan bir teşkilattır.
2- Mezhep: Bilinçli ve çetin Hıristiyanların bir araya getirdikleri hür cemaattir. Bunlar, dünyadan feragat etmişler ve küçük gruplar halinde yaşamaya başlamışlardır. Mezhep, şeriata daha çok önem verdiği için radikal pratiklere ağırlık vermektedir.
3- Mistik tipi: Kişisel bağlarla yapılanmış dalgalı grupları biraraya getirmektedir. Doğmalar şekli altında sertleşmiş fikirler dünyasının içe dönüklüğünü temsil etmektedir.
Troeltsch için, sosyal öğretiler ve doğmalar Hıristiyan grup şekillerine göre değişmektedir. Bu gruplar, cemiyette aldıkları yerle bağlantı içindedirler. Böylece çoğulcu kilise, topyekün cemiyetle birlikte olmak İstemekte ve kendi yorumu içinde, kendini iakdim eden çizgilerini sakramentlere ve vaazlara devam ederek krallığın meydana gelme vasıtası olarak artırmaktadır. Diğer yandan mezhep, felsefî bir sistem içinde ilahiyatını kristalize etme yollarını aramaktadır. Bunun sonucunda oluşan otoritelerle pozitif ilişkiler ve krallık idealleriyle hakim olan ahlâki zorlamalar arasında bir uzlaşma ahlâkı meydana gelmektedir. Ayırdedici bir grup olarak mezhep, bulunduğu toplum içinde cemiyeti tasdik etmektedir.
Mezhep gibi, mistik de çoğulcu bir toplum önermektedir. Bu çoğulcu toplum, enformel ağları tolere etmektedir. Onun kurtuluş ilahiyatı, ruhun Allahla birleşmesi üzerinde durmaktadır. Orada zahitlik, ferdi boyuttadır, oysa mezhepte cemaat boyutundadır.
Tufan:
1872'de G. Smith tarafından Tufan'ın bir Babil versiyonu ortaya çıkarılmıştır. Bu versiyon, bilim dünyasında ve kültürlü çevrelerde büyük bir heyecan yaratmıştır. Kitab-ı Mukaddesteki anlatımla paralellik arzeden bu hikaye, Gılgamış destanının büyük bir kısmını oluşturuyordu. Gılgamış, ölümden korkuyor ve ondan kurtulmanın yollarını araştırıyordu. Kendisine ölümsüzlük verilen yegane insan Outa-Napishti'ye ölümsüzlüğün nasıl elde edileceğini sorar, o da “büyük ilâhların” bir gün bir Tufan meydana getirmeye karar verdiklerini anlatır, Tanrıları harekete getiren sebebin bize anlatılmadığını söyler. Üstelik Tanrı Ea’nın da bir ölümlüyü kurtarmayı niçin denediği bilinmez. Ancak hikayeye göre Tanrı Ea, Outa-Napishti'ye bir gemi inşa etmesini ve oraya yaşayan her hayvandan bir cins almasını tavsiye eder. Çok şiddetli bir fırtına kopar. Bundan Tanrılar bile heyecanlanmışlardır. Özellikle koruyucu Tanrı Ishtar bile. İnsanlığın yok olmasından do-” layı ağlar sızlar. Fırtına dinince, bütün insanlık kil haline gelmiştir. Yerler kuruyunca Outa-Napishti gemiden çıkar ve bir şükür kurbanı takdim eder. Tanrıların en yücesi olan Enlil öfkelenmiştir. Ancak, Outa-Napishti'yi ve karısını takdis eder. Böylece onlar da Tanrılarla eşit hale gelir. Yine M.Ö. 276 yılında, Babilli bir rahip olan Berose, I. Antiochus'a bir tufan hikayesi yazmıştır. Nakledildiğine göre, Berose felâketin tarihini vermektedir. Ayrıca, Babil edebiyatının bütün metinlerinin kurtarılması için yapılan teşebbüs anlatılmaktadır. Onlar Sippar'da toprağa gömülmüşlerdir. Böylece, tufandan zarar görmemişlerdir.
Tufan hikayesi, Paleo-Babil döneminin tarihini taşıyan bir şiirin bir kısmını meydana getirmektedir. Bu şiir, Atrahasis olarak bilinir. Bu hikayeye göre de, yaratılıştan 1200 sene sonra insanlar çoğalmıştır. Enlil, insanlığı yıkmak istemiştir. Tanrıça Nintou baş kaldırmış ve insanlığı yıktığı için Tanrılara sitem etmiştir. Fakat Enlil, yeni bir insanlık yaratacağı konusunda Enki'ye ve Nintou'ya söz vermiştir. Yine 1914'de Sümerce bir Tufan hikayesi daha bulunmuştur: Bu metin de M.Ö. 1600 tarihini taşımaktadır. Bu daha kısa bir tufan hikayesidir. Buradaki kahramanın adı Zi'usudradır. Enlil ona da “Bir Tanrı hayatı” vermeyi vadetmiştir. Tufan hakkındaki bütün bu hikayeler aslında biribirine benzemektedir. Muhtemelen bunlardan en eski olanı Atrahasis'dir. Buna göre bu olayın M.Ö. 2000 yılından az sonra oluştuğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda araştırma yapanlar, Babil’in birçok yeryüzü tehlikelerine maruz kaldığını ve Tufan olayının bunların hatırasını yansıttığını söylemişlerdir. Enum Aelisin başında “genç Tanrılar”, ebeveynleri olan Enki ve Ninmah'ı sarsıyorlar ve onlara başkaldırıyorlar. Bu karışıklık halkın mutlak hükümdarlara karşı bir ayaklanmasıydı. Bu durumda Tufan, asilerin yok olması, meşru otorite ile halkın olaya el koyması şeklinde yorumlanabilir.
Kitab-ı Mukaddeste Tufan: Tekvin kitabının içinde tufan olayı çok önemli bir yer tutmaktadır. [15]Çok kuvvetli yağmurlara bağlı olarak İnsanlığın bir su baskını ile yok olması, çok sayıda problemi ortaya koymaktadır. Önce Kitab-ı Mukaddesteki tufanla ilgili metinler üzerinde uzun zamandan beri inceleme yapılmaktadır. Bu konudaki metinler başlıca iki kategoriye ayrılmaktadır: Bu metinlerden bazıları Yahvist metinleri teşkil etmektedir. Bunlar Tekvin VI, 5-6, 7 ve 8’in (bir kısmı), VIII, 1-2, 3'ün (bir kısmı) ve 4-5, 7 (kısmen), 10-12, 16, 17, 22-23; Bunlar genelde yahvist metin olarak telâkki edilmişlerdir. Bu metinlerde Tanrı Musa'ya daima; Yahavo ismi ile vahyetmiştir.
Tufan konusunda elli ayeti içine alan diğer rivayet Tekvin’in VI, 9-12, VII, 6, 11, 13-16; 18-21, 24; VIII, 1-2, 3, 5,14,19; IX, 1-17 bablarında geçmektedir. Bu metinierin, Babile sürgün edilen hahamlar tarafından kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Şüphesiz bu iki rivayet M.Ö. V. yüzyılda birleşmiştir. Böylece tufan konusundaki iki ayrı rivayet bir rivayet şekline bürünmüştür. Kitab-ı Mukaddesin tufan hikayesi, İsrail’in Tanrısının işidir. Bu Tanrı bütün insanlığı cezalandırmak istemiştir. İnsanın tufanın yenilenmesi karşısındaki korkusunu gören Tanrı, artık bir daha tufanın olmayacağını ve Tanrıya inanmaları gerektiğini Kitab-ı Mukaddes metinlerinde göstermektedir. [16]
Kitab-ı Mukaddeste
tufanın kahramanı Nuh'tur. Tekvin VI. babda tufanın nedeni anlatılmaktadır.
Rab, yeryüzünde zorbalıklar olduğunu ve buna bir son vermek gerektiğini
düşünmektedir. Nuh'a gemi yapması
emredilmiştir. Böylece Tanrı, Nuhla ahdini yenilemek istemiştir. Gemiye,
yaşayan beden sahibi olan her canlıdan ikişer canlı almasını söylemektedir.
Nuh, Allah'ın emrini aynen yerine getirmiştir. Nuh ve ailesi gemiye biner,
yedi gün sonra, kırk gün kırk
Nuh şükür takdimeleri yapmış, bunun üzerine Rab, bir daha insanlığı vurmayacağını söylemişti. Artık canlı yeryüzünde yaşayacaktı. [17]Neticede Allah, Nuh'u ve oğullarını mübarek kılmıştı. “Semereli olun çoğalın ve yeryüzünü doldurun” [18]demişti. Yeni Ahittede tufan konusuna temas edilmiştîr. Ancak burada da iki zıt perspektif tufana işaret etmektedir. Matta XXIV, 37-39 da ve Luka XVII, 26-27'da Nuh'un zamanında meydana gelen tufan bir yıkım sembolüdür. Esas tufan, İsa'nın Tanrısal krallığı kurduğu zaman olacaktır.
Diğer tufanla ilgili I. Petrus III, 20-21'deki ifadede tufan pozitif anlamda kullanılmıştır. Çünkü sekiz kişi su ile kurtulmuştur. Bu, vaftize bir işaret yapmaktadır. 2. Petrus II, 5 ile İbranilere XI, 7'deki tufanla ilgili ifadelerden hem müsbet hemde menfi anlam çıkmaktadır. Çünkü burada bazıları cezalandırılırken, bazıları kurtulmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de Tufan: Tufan olayından Kur'an-ı Kerim de bahsetmektedir. Bu konuda Hûd sûresinde tafsilatlı bilgi vardır. Hz. Nuh, kavmine peygamber olarak gönderilmiştir. Ancak kavmi onu, bir türlü dinlememiştir. Nuh'un Allah'tan getirdiği mesajlara kulaklarını tıkamışlardır. Hz. Nuh, iyice bunalmıştır. Çünkü ne kadar da uğraşsa kavmi asla yola gelmemiştir. Hz. Nuh, Allah'ın denetimi altında bir gemi yapmaya başlamıştır. Hz. Nuh gemiyle uğraştıkça kavmi onunla alay ediyordu. Ancak gemi bitmişti. Allahın emriyle Nuh, her canlıdan bir erkek ve dişi alarak gemiye koymuştu. Nuh ve ona inananlar gemiye binmişlerdi. Her taraf su altında kalmıştı. Geminin dışında kalan bütün canlılar yok olmuştu. Nihayet tayin edilen vakit gelince Allah şöyle buyurmuştu: “Ey arz suyunu yut. Ey gök sen de tut.” Su kesildi, iş olup bitirildi. Gemide cûdi dağının üzerinde durmuştu. Kur'an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, Hz. Nuha inanan kavmi bereketli olmuş ve çoğalmıştı.
Bazı müsteşrikler, Nuh tufanının kaynağını Mezopotamya kültüründe aramaya yeltenmişlerdir. Hz. Nuh'un başından geçen bu olayın, daha sonraki milletleri etkilemiş olduğu hiç düşünülmemiştir. Diğer önemli bir hata da, Kur'an-ı Kerim'de geçen her hadisenin daha önceki bir kültürden nakledildiği imajını vermek gayretidir. Hatta bunun için hiç benzemeyen olaylarla bile ilişki kurma yönüne gidilmiştir. Bu ise, sübjektif bir yaklaşımdan ibarettir. Kur'an-ı Kerim'deki tufan hakkında “Hûd Sûresi”nin 37-49. ayetlerinde ve “el-kamer sûresinin” 9-14. ayetlerinde bilgi verilmiştir.
Tukârâm:
En alt kasta mensup bir butik sahibidir (1598-1650). Modem Hindde, henüz gelişmiş olan Vârkarî mezhebinin kurucusudur. Bu mezhep sâlikleri yılda bir defa, Pandharpur'da bulunan Vithobâ (vishnu'nun en küçük tecellisi) mabedine, Tukârân'a borçlu olunan ilâhileri söyleyerek hacc için gitmektedirler. Tukârâm’ın, şairane ve dini dehası, bu İlham mahsulü şiirlerde kendini göstermektedir. Tukâram, Allah inancının ve hararetli dinî yaşayışın bizzat dharmadan üstün olduğunu açıkladığı için o, bir Hinduizm reformatörü olarak kabul edilebilir. Çünkü ona göre, kim olursa olsun Vârkâri olabilmektedir. Veda bilgisi kurtuluş için faydasızdır.
Tutankamon:
Mısır firavunlarından birisidir. M.Ö. 1361-1352 yılları arasında Firavunluk yapmıştır. Arkeologlar 1922'de mezarını bulmuşlardır. Mumya üzerinde yapılan incelemeler, Ahenaton'un damadı olduğu fikrini vermektedir. Tel el-Amarna'da bulunan bir belgeye göre Ahenaton ve Smenhkare'nin ölümünden sonra firavun olmuştur. Tel el-Amarna'da bulunan bir takım belgeler Tutankamon'un firavunluğunun bir veya iki yılını burada geçirdiğini göstermektedir. Tutankamon tahta geçtiğinde henüz bir çocuktu. Başkomutan Horemheb kendisine büyük destek vermiştir. Tutankamon, çevresinin tesiriyle sarayını Memphis'e taşıdı. Artık bu dönemde Tutankamon ismi, Mısır'da tanındı. Kayınpederi gibi o da, Monoteizm'e meyilliydi. Yayınladığı bir fermanla Tanrı Amon'u yüce Tanrı mevkiine getirdi. Bir müddetten beri gözden düşen Amon, rahiblerine imtiyazlar verdi. Kayınpederi Ahenaton'un tek Tanrı olarak ilân ettiği Aton'u da yasaklamadı. Tutankamon on sekiz yaşında beklenmedik bir anda öldü. Yerine Ay geçti, muhtemelen onun dul karısıyla da evlendi.
Tutankamon'un mezarına ilk defa 1922'de İngiliz Arkeolog Howard Carter girdi. “Amarna kralları” olarak Bilinen Ahenaton, Smenhkare, Tutankamon ve Ay’in isimlen ondokuzuncu sülale döneminde firavunlar listesinden silinmesinden sonra, Tutankamon'un mezarı unutulmuştu. Yirminci sülale döneminde Tutankamon'un mezarı üzerine VI. Ramses’in mezarı yapılmış ve Tutankamon'un mezarı örtülmüştü. Bunun için, Tutankamon'un mezarına ulaşılamadı. Ancak İngiliz Arkeolog Carter, bunu başardı. Tutankamon'un mumyası, mezar odasında iç içe geçmiş üç tabutun içindedir. En içteki tabut som altından, ötekiler altın işlemelidir. Mumyanın üzeri ve sargıların arasında çok sayıda mücevher bulunmaktadır.
Türk Ortodoks Patrikliği Erenol Pavli (=Pavli Eftim Erenol):
Türk Ortodoksluğunun kurucusu olan patrik Eftim 1884 yılında Ankara ili, Yozgat sanacağı, Akdağmadeninde doğdu ve 1968 yılında İstanbul'da öldü. Türk asıllı bir Hıristiyan aileden geldiğini ve Türk olduğunu ifade etmiştir. 1908 yılında Ankara'ya gelerek Ortodoks kilisesinde vazifeye başlamıştır. 1912 yılında diyakozlukla beraber Akdağmadeninde rahiplik yapmış, 1918'de Keskin Metropolitliğine atanmıştır.
Kurtuluş Savaşı
sırasında Türk milletinin menfaatlerine ters düşen Fener Patrikhanesi'nin
kararlarına karşı çıkmıştır. Çünkü Fener Patrikhanesi, Pontus Devletini
canlandırma planlarını gerçekleştirme çabası içine girmiştir. Bunun için Anadolu'da
yaşayan Rumları tahrik ederek, Türklere karşı mücadeleye yönlendirmiştir.
Bunun üzerine
Papa I. Eftim’in ölümünden sonra oğlu Turgut Erenerol, Papa n. Eftim sıfatıyla 1968 yılında İstanbul Türk Ortodoksluğunun Patriği ve Başpiskoposu olmuştur.
1991 yılında Turgut
Erenerol'un vefatından sonra kardeşi Selçuk Erenerol 6 Mayıs 1991 yılında
Türk Ortodoks patriği olmuştur. Selçuk Erenerol'un
Tylor, Sir Edward Burnett (1832-1917):
Londra'da doğmuştur. İngiliz Antropologudur. Quaker dinî akımına mensuptur. Oxford üniversitesinde profesörlük yapmıştır. Kültürlere ilk defa mukayeseli metodu uygulamıştır. Kendinden sonraki bilginlere tesiri büyük olmuştur. En önemli eseri, Primitive Culture (1871) dur. İkinci önemli eseri 1865'de kaleme aldığı “Researches into the Early History of Mankind”dir. Animizm mefhumunu Tylor bulmuştur. Dinde evrimci yolu kabul etmektedir. Ona göre din ilkel animizimden çıkmıştır. Tylor'a göre “Büyük Tanrı” mefhumu çok sonraki dönemlere aittir. Tylor'un görüşü W. Schmidt tarafından şiddetle tenkid edilmiştir. Mitolojik formasyonların ve büyüsel pratiklerin oluşumunun farkına varmak için Tylor, kültürlerdeki sayısız benzerlikleri açıklayan “Dîfiusitm = yayılma”, kavramını devreye sokmaktadır.
[1] Çıkış: XXIX, 42
[2] Matta: XVII, 1-9
[3] Matta: XXVIII, 16.
[4] Markos: IX, 1.
[5] Madras Ganesh.
[6] Godex Neofiti-1.
[7] II. Krallar: 22/8; 34/15.
[8] VI.
[9] Bak: Religion And Society “Acritique of Emile Durkheims Theory of the origin and nature of Religion” Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Metod 14 1917 113-124, Early civilization New York, 1992 s, 360; History psychology and culture New York, 1933, s, 373.
[10] Matta: XVI, 19.
[11] Matta; XVII, 1-8
[12] Bu bayram 6 Ağustos'ta kutlanmaktadır.
[13] Krş.; Vocabulaire de theologie biblique, Paris, 1970.
[14] Unitarisme, modalisme, subordina-tionsme v.s.
[15] Tekvin VI, 5; IX, 17.
[16] Tekvin VIII, 21-22; IX, 11.
[17] Tekvin VIII, 22.
[18] IX, 1
İslami Okul Okulların En Önemlisi