Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 24 T - Index Web

T.. 2

Taberiye:2

Taberiye Gölü:2

Tabernakl:2

Tabor Dağı:2

Tabu:2

Tahtacı:3

Taize:3

Talmud:3

Tammuz:4

Tanrılaşma (Deîfication):5

Tanrının Krallığı:5

Tanrının Ölümü Hareketi:5

Tantrizm:6

Tanyu Hikmet (Prof. Dr.):6

Taoizm:7

Tara: (Sgrolma):9

Targum:9

Tekvin:10

Templier Tarikatı:10

Tenasüh (Transmigration):10

Teofani:11

Teozofi:11

Tertullıen (155-220):11

Tesbih (Rosaire):12

Tesniye:12

Teşub:12

Theodora (500-548):13

Theodoretos (Kyrrhoslu) (393-458):13

Theodoros (Mopsuestiali) (350-428):14

Theophilos (İskenderiyyeli Aziz):14

Theotokos: (Tanrı Anası):14

Therese D'avila:15

Tillich Paul (1886-1965):15

Toplu Dua Kitabı (Book Of Common Prayer):15

Torah:16

Totem Direği:16

Totem Ve Totemizm:16

Toynbee Arnold (1889-1975):17

Töton Şövalyeleri:17

Tövbe (Pénitence):18

Transfiguration:18

Tridentin Katoliklik:18

Trinite (Trinity):18

Troeltsch Ernst (1865-1923):19

Tufan:20

Tukârâm:21

Tutankamon:21

Türk Ortodoks Patrikliği Erenol Pavli (=Pavli Eftim Erenol):21

Tylor, Sir Edward Burnett (1832-1917):22


T

 

Taberiye:

 

Latince Tiberias, İbranice Teverya olarak ifade edilen şehir, İsra­il’in kutsal kabul ettiği şehirlerden birisi­dir. Teverya'nın, Romalılar döneminde kurulduğu, bunun için bu şehre Tiberius'un adının verildiği nakledilir. Mitolojiye göre burası, Eski Ahitte belirti­len Rakkat’ın bulunduğu yerdir. Yahuda krallığının yıkılmasından sonra, Yahudi nüfusu Celile'ye toplanmış ve Taberiyye'nin önemi bir hayli artmıştır. Daha sonra bölge, VII. yüzyılda müslüman Arapların eline geçmiştir. Haçlı seferleri sırasında, Salahaddin-i Eyyubinin Kudüs'ü Haçlılar'dan kur­tarması ile Taberiye önemini kaybet­miştir. Taberiye, 1560'da Kanunî Sultan Süleyman tarafından, Naksos dükü Jose Nasi'ye (1520-1579) verilmiştir. Taberiye tarih boyunca en önemli gelişmeyi, 1882 yılından sonraki dönemde Osmanlı ege­menliğinde göstermiştir. Taberiye'de nü­fusun çoğunluğunu Yahudiler oluşturu­yordu. 1948 yılında İsrail devletinin ku­rulmasından sonra Taberiye'ye dışardan gelen Yahudiler yerleştirilmiştir. Taberiye Yahudi dinî ve kültürü için son derece önemli bir yer olarak görülmekte­dir. Birçok Yahudi âlimin mezarı Taberiye'de bulunmaktadır: Meselâ, İbn Meymun (öl. 1204), Talmud sarihi Yohanan ben Zakkai, Akiba ben Joseph’in mezarları ile Talmud yorumcu­su haham Meir’in mezarları Taberiye'dedir. Taberiye kaplıcaları son derece önemli bir turizm merkezi görevi yapmaktadır. Bunun için Taberiye, hem inanç, hem de seyahat turizminin çok önemli bir merkezidir. Bugün kentin nüfu­su, elli binin üzerindedir.

 

Taberiye Gölü:

 

İbranice yam Kinneret olarak bilinir. 166 km2'lik bir alanı işgal eder. Şeria ırmağı gölün içinden geçmektedir. Eski Ahitte bu gölden Kinerot diye bahsedilmektedir. Ancak M.Ö. VI. yüzyılda “Gennesaret Gölü” diye bahsedilmiştir. İklim ve coğrafya ola­rak Taberiye Gölü'nün sahillerinde yaşa­ma kolaylığı, birçok kültürün burada ya­şamasını sağlamıştır. Gölün kenarları, çok eski tarihi oluşumlara sahiptir. Yine böl­gede M.Ö. 2000-1000 yıllarına ait Kenan yapıları ortaya çıkarılmıştır. Tarihi kay­naklar, gölün çevresinde dokuz kentin varlığından bahsetmektedir. Bunlardan sadece Taberiye günümüze gelebilmiştir.

 

Tabernakl:

 

Bu kelime “toplanma ça­dırı” anlamına gelen lâtince taber-naclum kelimesinden gelmektedir. Tabernakl, Mısır'dan arz-ı mevuda doğru[1] uzun yolculuk sırasında Tanrının mil­leti ile karşılaşmayı vaadettiği randevu çadırıdır. Bu günün hatırasını Yahudiler, her sene eylül ayında “Tabernakl bayra­mı” adı ile kutlamaktadırlar. Yine bu bay­ram da, bağ bozumu, zeytin ve meyve toplama bayramları gibi Tanrının lutufkar varlığı sembolize edilmektedir.

Tabernakl, önce İsraillilerin saygı ile mu­hafaza ettikleri bir sandık şeklini almıştır. İsrailliler bu sandığı, daimi ittifakın tanığı olarak beraberlerinde taşıyorlardı. Daha sonra, Hz. Süleyman, Kudüs mabedini yaptırmıştır. Artık Tanrı ile randevu, kar­şılaşma ve tanıklık yeri, burası olmuştur. Bugün Tabernakl, Hıristiyan kiliselerinin mihraplarının üzerine konmuştur. Bu da, aynı şekilde evharistik türler (adanmış kurbanlar) ihtiva etmektedir. ‘inananların gözünde Tanrı, gerçekten Tabemakl'de hazır bulunmaktadır.

 

Tabor Dağı:

 

İbranice Har Tabor (Tabor Dağı) olarak bilinen dağdır. Tabor Dağı, Nasıra'nın güney doğusunda Galile'nin kutsal dağıdır. Hıristiyanlığa göre İsa, bu dağ üzerinde şekil değişikli­ğine  (Transfigure) maruz kalmıştır. [2]ve dirildikten sonra orada havarilere görünmüştür. [3]Özellikle Ortodoks Hıristiyan kilise­sinde geliştirilen Mistisizm, Tabor dağına özgü olan bu ışığı, Tanrısal Nurun teza­hürü ve onun mistik ruha girişi olarak kabul etmektedir.

Tabor dağının, Eski Ahitte'de bahsi geç­mektedir. Buna göre, İsrailli komutan Barak'ın Kenanlı önder Sisera karşısındaki zaferinden bahsedilir. Tabor dağı, Sinoptik İncillerden ziyade, İbranilerin Apokrif İncilinde geçmektedir. Tabor da­ğındaki ilk kiliselerin inşa tarihi, M.S. IV. yüzyılın tarihini taşımaktadır. Bugün Tabor dağmın tepesinde, bir Fransisken kilisesi, bir Ortodoks kilisesi ve bir de düşkünler evi bulunmaktadır.

 

Tabu:

 

Polinezce bir kelime olan Tabou kelimesi,  aslında tapu şeklinde telaffuz edilmektedir. Havaicede aynı kelime kapou şeklinde ifade edilmektedir. Bu Tabu kelimesi bugün geniş şekilde dinî terminoloji içinde      kullanılmaktadır. Polinezcede tabu kelimesi, sosal ve dinî âdetler içinde, kral, rahip gibi bazı şahıs­ları, beslenme, dinî erkanla ilgili bazı eş­yaları ve bazı sosyal ilişkileri ayıran ve onları bir yana koyan veya onlarla ilişkiyi belirleyen kurallarla onları kuşatan bir ta­kım sınırları belirtmektedir. Tabunun bir müsbet bir de menfi boyutu vardır. Konu­lan sınırlamalar, koruma ve himaye ama­cını güdüyorsa pozitif; ayırma veya kim­liğin teşekkülü amacı ile konulan sınırla­malar ise kontrol veya hakim olma şekli olarak menfi tabuları belirtmektedir. Tabu kelimesi, ilk defa Batıya, kaptan Cook'un Pasifiklere yaptığı üçüncü seya­hatin raporları arasında girmiştir. Cook bu terimi ilk defa 1777'de Tonga adasında işitmiş ve onun kullanımını menfi olarak belirterek bir yasağın karakterini göster­mek için kullanıldığına işaret etmiştir. Batıda Tabu, özellikle 1911 yılında J. G. Frazer tarafından evrensel dinî bir kate­gori olma noktasında kullanıldıktan sonra yayılmıştır. Tabu kelimesi, bu durumda, kutsalın tecrübesinin yasaklayıcı ve menfi bir boyutunu göstermektedir. Bu boyut, kutsala yaklaşma ve ondan ayrılma, te­mizlik ve kirlilik, bir dine girenle girme­yen arasındaki ayrım kurallarına kadar herşeyi kapsıyordu. R.R. Marett, 1921'de tabuyu Mana'nın menfi yönü olarak vasıflamıştır. Bu durumda tabu, kutsal dünya ile kutsal dışı dünyanın arasını ayıran, toplumda temiz ve izin verilenle pis ve yasak olanı belirten bir yasaklar sistemi olarak görülmüştür. 1913 yılında Freud, Tabu terimini psikanalitik alana dahil etmiş ve Nevroz tabunun rolünü araştırmıştır. Diğer yan­dan tabu kelimesi, etnoğrafik inceleme­lerde geniş şekilde kullanılmış, yasaklar ağının sistematize edilmesine hizmet et­miştir.

Polinezyacada tabu kavramı, sadece dinî bir kavram değildir. O, dinî olduğu ka­dar, sosyal sınırlamaları da belirtiyordu. Bu bölgede tabu kelimesini mantıki ve tu­tarlı bir şekilde sistematize etmek müm­kün, değildi. Çünkü tabu teriminin kulla­nılmasında büyük bir fark görülmüyordu. XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın ba­şında dinin tekâmülü ve kökenleri konu­sundaki hipotezlerin geliştirilmesi için mana terimi gibi tabu terimi de egemen bir terim haline gelmiştir. Çünkü her kül­türün kendine has yasakları vardı ve bun­ları birtakım sınırlar meydana getirmek ve hüviyeti tespit için kullanıyordu. Her kültürde bu sınırların tabiatı, değişebili­yor ve farklı olabiliyordu. Bunun için ta­bunun sadece kutsal alanla ilişkisini kabul etmek doğru olmayacaktır. Tabu kelimesi, sadece kutsalla ilişkili görülürse bunun doğru olduğu kadar yanlışlığı da kabul edilmelidir.

 

Tahtacı:

 

Bugün Anadolu'da tahtacılar olarak bahsedilen bu insanların Oğuz Türkmenlerinden olduğu kabul edilmek­tedir. Bunlar ağaç işleriyle uğraştıkları için kendilerine tahtacı denmiştir. Aslında Alevi Türkmenlerdir. Timur, Türkistanı işgal edince Anadolu'ya göçmüşler ve muhtelif bölgelere yerleşmişlerdir. Bunla­ra Oğuzlarda Agaçeriler denmiştir. Timur XV. yüzyılda Anadolu'ya gelerek, Yıldırım Bayazit'i Ankara yakınlarında mağlup edince, bir kısım Agaçerİler Suri­ye'ye geçmişlerdir. Timur'un ölümünden sonra bunların Anadolu'ya geri döndüğü söylenmektedir.

Anadolu halkı bunlara “Tahtacılar” de­mektedir. Halâ Anadolu'da birçok yerde bu kelime kullanılmaktadır. Tahtacılar günümüzde daha çok Maraş, Adana, İçel, Muğla, Denizli, İsparta, Burdur, Balıkesir, Aydın, İzmir'de yoğun olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Hızar makinesinin olmadığı yerlerde ağaç biçerek ge­çimlerini kazanan tahtacılar, kadınlı er­kekli birlikte çalışarak iş yaparlar. Anadolu Tahtacılarının kökeni Alevilik olmakla beraber, İran ve Doğu Anado­lu'daki Alevilerle ortak yönleri çok azdır. Ancak, yüzyılların içinden gelen tahtacı­lar, birçok inancı cehaletle yaşatmışlardır. Bu inançların bir kısmı Samanlığa, bir kısmı batıniliğe, bir kısmı da sunni İslama dayanmaktadır. Özbe öz Türk olan Anadolu tahtacıları, bugün Anadolu sunni Türk halkıyla bir­likte yaşamaya devam etmektedirler.

 

Taize:

 

Roger Schutz tarafından Bourgogne'da kurulan bir Protestan ce­maatıdır. Roger Schutz, Lozan ilahiyat fakültesinde okumuştur. 1940'da bir ev sa­tın almış ve harp sırasında oradan ayrıl­mış, 1944'de talebeleriyle birlikte geri gelmiştir. Bu eve yetimleri ve emeklileri kabul etmiştir. Böylece yavaş yavaş bir cemaat oluşmuştur. Bugün muhtelif ülke­lerden gelen yetmiş kişi bu cemaatı oluş­turmaktadır. Bunlar iffetli, fakir ve itaat­kâr bir hayat yaşamaktadırlar. Cemaatin hedefi, ayrılıkçılarla savaşmak ve birleşik bir kilise meydana getirmektir. II. Vatikan konsiline bir müşahit göndermişlerdir. Papalık meclisinde daimi bir temsilci bu­lundurmaktadırlar.

Bu zaman zarfında dünyanın her ta­rafından gelen genç insanlar, Taize'de toplanmışlardır. Orada geniş bir gençlik konsili hazırlığı içindedirler. Bu konsilde Ateist kanaatlerle birleşmiş olan bütün dinler bir arada olacaklardır. Bu cemaat orada, İncillerin saf ateşini bulmaya ve büyük liturjilerin anlamını keşfe çalış­maktadırlar. Bazı akşamlar, bir bayram havası çalınır, oyunlar oynanır şiir ve du­alar okunur. Taize'nin manevî ışığı dur­madan yayılmaktadır. Bu hareket, çağı­mızın en karakteristik dinî fe­nomenlerinden birini teşkil etmektedir. Çünkü burada materyalist bir medeniyet­ten kopuş ve manevi neşeyi buluş bu­lunmaktadır. Rahiplerin bekarlığına önem vermektedirler. Bazıları, Taize'nin ışığının bir insanın kişisel değerine çok bağlı ol­duğunu düşünmektedir.

 

Talmud:

 

Bir anlamda Mishnah ile Tora eskiden aynı anlama geliyordu. Her ikisi de Yahudi şeriatını belirtiyordu. Yehudah ha-Nassi şifahi olarak yayılan Mişnah'ı yazıya geçirdikten sonra onun muhtevasını daha çok açıklamak ve onu dış şartlara adapte etmek gerekti. Mişna üzerindeki bu çalışmalar asırlarca devam etmiştir. Bu çalışmalar, Babil ve Filistin akademilerinde gerçekleşmiştir. Bu iki akademideki Mişna metinleri üzerindeki çalışmalardan iki Talmud meydana gel­miştir. Bunlardan biri Kudüs talmudu, diğeri Babil talmudu ismini almıştır. Filis­tin veya Kudüs Talmudu denilen Talmud çalışmaları, Kudüs'te yapılmamakla bera­ber, bu ismi almıştır. Buna göre Talmud, Mişna'nın bir yorumudur. Bu yoruma, Gemera adı verilmiştir. Böylece Talmud, iki unsurdan teşekkül etmiştir: Mişna ve Gemera. Esas Talmud kısmı, yorum olan Gemera olduğuna göre, iki Gemera teşekkül etmiştir: Babil Gemerası (Babil Talmudu), Kudüs Gemerası (Ku­düs Talmudu).

1- Babil Talmudu: Milâdi III. asrın bi­rinci yarısından itibaren Babil ve orada te­şekkül eden akademiler, Yahudi gelene­ğinin gerçek öğretim merkezleri haline gelmişlerdir. Bunun için Rab Abba Arekha ve Rab Samuel ile Babil Talmudu dönemi başlatılmaktadır. Bu iki bilgin, bu dönemin en otoriter Yahudi gelenekçileri olarak kabul edilmektedir. Bu dönemin sonu, 499 yılında Rab Rabina ile sona er­mektedir.

Gemarada takdim edilen Mişna'nın yo­rumları, Mişna'da ortaya atılan farklı ko­nular hakkındaki üstadların tartışmalarını yansıtmaktadır. Bunun için Talmud'un kendine mahsus bir sitili vardır. Bundan dolayı Talmud'daki tartışmalardan siste­matik bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Temelde “şifahi yazı” söz konusu ol­duğu için orada edebî sun'ilik yoktur. İşte Taîmud'daki bu sistematikliğin olmayışı ve metindeki karmaşıklık, Talmudu bir okyanusla (Yam ha-Talmud) mukayeseye götürmüştür. Bu yerinde bir mukayese­dir. Şüphesiz bu, Talmudun çok geniş ve derin karakterini gösterdiği kadar, hiçbir çeşit sertliğin olmayışını da izah eder. İbranice'nin gelişmesinde Mişna'nın rolü önem arzeder.

Babil Talmudu'nun metni, 5894 sahifede iki buçuk milyon kelime ihtiva etmekte­dir. Bu kelimelerin üçte biri  Halakhah'ya ve üçte ikisi Haggadah'ya tahsis edilmiştir. Babil Talmudu, günlük hayatı yansıtan ve gerçek problemlerle il­gili çok geniş tartışmaları içermekte ve ta­rih, tıp, astronomi, ticaret, ziraat, büyü, botanik, zooloji gibi çok geniş bir bilgi alanını kendisine konu edinmektedir. Bundan dolayı Gemara sadece bir yorum değildir. Onda asırlardan beri üstatlar ta­rafından öğretilen tüm gelenek,  çok önemli dinî ve hukuki tartışmalar, Yahudi hayatını ilgilendiren herşey mevcuttur. Bunların dışında Talmud, Tevratın yoru­mu olan ahlâki prensiplere, atasözlerine, ibadetlere, masallara ve hikayelere de yer vermektedir.

Mişna 63 kitaptan oluşmakta, iken Babil Talmudu 36,5 kitaptan oluşmaktadır. Ki­tapların durumu aynen Mişna'daki gibi­dir. Daha sonra küçük kitaplar ilave edilmiştir.

Babil Talmudunun yazmaları olarak tam bir yazması muhafaza edilmemiştir. Mü­nih yazması 1334 tarihini taşımaktadır. İlk baskı 1520-1523'de Venedik'te gerçekleş­miştir. Bu baskı, sonraki baskılara temel teşkil etmiştir.

Yahudi hayatının öneminden dolayı, Babil Talmudunun çok sayıda yorumu yapılmıştır. Bunların en meşhuru Rashi'nin (1040-1105) tefsiridir.

2- Kudüs Talmudu: Filistin aka­demilerinin tartışmalarından meydana gelmiştir. Bu akademiler, Cesaree, Tİberiade, Sepphoris akademileridir. Kudüs Talmudu milâdi 400 yılma doğru tamamlanmıştır. Bu tarih, Babil Talmudundan bir asır önceyi göstermek­tedir.

Şüphesiz Kudüs Talmudu, Babil tal­mudundan temel olarak farklıdır; lüzum­suz sözü uzatma yerine daha kısa ve öz­lüdür. Delil arama yerine, mantıkî muha­kemeyi tercih etmektedir. Kudüs Talmudunda birçok tekrar ve çelişki var­dır. Bunun için birlik yoktur. Mesela, Haggadique metinler (kıssa ve menkıbe­ler) tüm metnin altıda birini teşkil etmek­tedir. Babil’in aksine, Filistin'de Haggadot derlemeleri vardır.

Dil yönünden Babil Talmudu, önemli öl­çüde İbrani deyimlerle doğu Aramicesi ile yazıldığı halde; Kudüs Talmudu, Batı Aramicesi ile yazılmış ve çok sayıda Yu­nanca ve başka dillerden kelimeler kulla­nılmıştır.

Bugün Kudüs Talmudu, Mişna'nın altmış üç kitabından sadece otuz dokuzunu ihti­va etmektedir. Dünyada sadece 1289 ta­rihli bir tek yazma nüsha Ley'de bulun­maktadır. İlk baskı Venedik'te 1523-1524'te yapılmıştır. Kudüs Talmudu, Babil Talmudundan daha az yorumlan­mıştır. Asırlar boyunca yorum çalışması, birkaç münferit çalışma ile sınırlı kalmış­tır. Kudüs Talmudunun tam yorumunu Moise Margolies'ye borçluyuz. Bu da kısmen XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yayınlanmıştır. Geri kalan kısım ise, XIX. yüzyılda yayın hayatına girmiştir. Filistin'de Yahudi geleneğinin etüdü, cid­di şekilde milâdi 421 yılında engellenmiş­tir. Son Talmud akademisi olan Tiberiade böylece kapatılmıştır. Yine de her iki Talmud, müslüman dönemine kadar say­gı görmüştür. VIII. yüzyılda Bağdat'ta Abbasi halifesi tahta oturduktan sonra, Babil Talmud akademisinin otoriteleri, kendilerini tedrici şekilde Yahudi dünya­sına kabul ettirmişlerdir. Böylece, Babil Talmudu, Kudüs Talmudunun aksine normatif bir değer olarak kabul edilmiştir. Bunu resmen tasdik eden Babil Talmud üstadı R. İsaac Alfassi (1013-1103) olmuş­tur.

 

Tammuz:

 

Mezopotamya'da Akad, Sü­mer'lerde önde gelen Tanrılardan birisi­dir. Akadça'da Dumuzi olarak bilinir. İlkbaharda tabiatın yeniden canlanmasını sağlayan bereket Tanrısıdır. Sümercede Damu-Zid olarak tanınmaktadır. Tamımız kelimesinin, Akadça Tammuziden türediği sanılmaktadır. Me­zopotamya bölgesinin en eski Tanrıların­dan birisi olarak kabul edilen Tammuz ile ilgili metinlerin M.Ö. 2600-2334 yıllarına dayandığı tahmin edilmektedir. Ancak Tammuzi'ye inancın M.Ö. III. ve II. yıl­larda bile varlığından söz edilmektedir. Tanrı Tammuz, genelde kutsal kesimin ilgi duyduğu bir Tanrıdır. Bunun için bu Tanrıya Sipad adı verilmektedir. Sipad ise çoban demektir. Tammuz'un babası Ea veya Enki, Annesi ise Tanrıça Duttur'dur. Mezopotamya dini tarihinde hayvan ve toprakla özdeşleşen Tammuz, Asurlularda bu alanlardaki bereketi sem­bolize eder. Ancak bazı dönemlerde doğ­rudan doğruya tahıl ile ilgili bir Tanrı özelljği taşır.

Tanrı Tammuz ile ilgili olarak düzenlenen kült merasimleri vardır: Bunlardan biri, Tanrıça İnanna ile (Akadça'da İştar) ev­liliği kutlanan külttür. Diğeri ise, ölüler dünyasıyla ilgili olarak kötü ruhların elle­rinde olduğunu sembolize eden külttür. Bugün bir yas günüdür. Ur'un üçüncü sülâlesi süresince Tanrının evliliği, Şubat-Mart aylarında kutlanırdı. Hatta Işın­larsa döneminde (M.Ö. 2004-1792) kral, evlilik töreninde Tanrıyla özdeşleşir ve Tanrıçayı simgeleyen bir Rahibe ile bir­leşerek o yıl için tabiatı döller ve bereket verirdi. Yas törenleri ise Mart-Nisan ayla­rında yapılırdı. Bu törende çöle doğru Tanrı'run ağılına yürünürdü. M.Ö. VII. yüzyılda Asur'da bu tören, haziran-temmuz aylarında yapılıyordu. Bu tören­de, belli başlı kentlerde Tanrının yatacağı bir sedir kurularak, Tammuz'un bedeni sebzeler, bal ve çeşitli yiyeceklerden olu­şan bir yığınla temsil edilmektedir. Mezopotamya mitolojisinde, Tammuz ile ilgili birçok mitolojiye yer verilmiştir. Bu konuda Akad efsanesi önem taşır. Sümer mitolojisinde İnanna'nın inişinin ikinci bölümünde de İnanna'nın Tamınuz'u kendi yerine ölüler dünyasına yolladığı anlatılır. Bu mitolojide Tammuz'un kız kardeşi Geştinanna onu bulur ve sonunda İnanna yılın yansını Tammuzun, yansım da kız kardeşinin ölüler dünyasında ge­çirmesine karar verir. Mezopotamya'da yaygın mitolojiye göre Tammuz'un düğünü, aşk şarkılarıyla do­ludur. Daha sonraki gelişmelerde bir sürü bereket Tanrısı, Tamımızla özdeşleştirilmiştir. Dumuzi-Amauşumgalana bütün­leşmeyi açık şekilde göstermektedir. Yine gelişmeler sonucunda,  Dumuzi -Abzu bütünleşmesi sağlanarak, bitki özündeki gücü simgelemiştir.

 

Tanrılaşma (Deîfication):

 

Ortodoks Kilisesi geleneği, “insanın Tanrı olabil­mesi için, Allah'ın İnsan olmasını” kabul etmiştir. İnsan tüm varlığı ile - bedeni dahil - Tanrısal hayata iştirak etmek ve onu kâinata ulaştırmak için yaratılmıştır. Aslında günah bir kendini tanrılaştırma teşebbüsüdür. İsa'da gerçekleşen kefaret ise kâinat ve insaniyetin potansiyel olarak tanrılaşmasıdır. Bu İsa'ya has olan realite - canlandırıcı ruhun krallığı - Kilisede, kendini insanlara dirilme sırrı olarak tak­dim etmiştir. Kilise babaları, Aziz Paul'un ve Aziz Yuhanna’nın; Allah - insan bir­leşmesi ve oğulda kabul edilmemiz konu­larındaki büyük itirafları, realist bir tarz­da yorumlanmıştır. İnsanın rolü, “Gerçek dirilme kuvveti” olan Evharistik ve Vaf­tizle ilgili inayetin bilincine serbest bir şe­kilde varmaktır. O, onu Paskalya'nın sır­rında aynîleşen dirümiş ölünün gelişimi ile kendi yokluğunda ölerek yapmıştır. O halde Tanrılaşma (Deification), kişiler arası bir karşılaşmada Tanrısallığa ontolojik ve gerçek bir iştiraktir. Bu durumda “Tanrılaşan” insan, Teslisi birleşimin benzerliğinde büyük insanî birleşmeyi gerçekleştiriyor. Yine böylece o, ölüm ve kâinatın şekil değiştirmesinde kat'i zaferi hazırlıyor. Daha şimdiden o, evrensel ha­yatın yükünü azaltıyor, onu teskin ediyor, o konuda bir takım kehânetlerde bulunu­yor,  tedaviler yapıyor,  ruhları ayırıyor, neticede kurtarıcı bir Babalık icra ediyor.

 

Tanrının Krallığı:

 

Hıristiyanlıkta, Tanrının krallığı, Tanrının Melekûtu veya Göklerin Melekûtu, aynı anlamı ifade et­mektedir. Kısaca bu, yeryüzünde Tanrı iradesinin gerçekleşmesidir. Yeni Ahitte bizzat İsa tarafından kullanılan bir tabir olarak görülmektedir. Krallık kelimesinin Aramca karşılığı Melkut'tur. Tanrının krallığı, Tanrının    hükümranlığını be­lirtmektedir. Tanrısal krallığın kurul­masını, yine Tanrının göndereceği bir mesih  gerçekleştirecektir.  Hıristiyanlığa göre bu Mesih İsa-Mesih'ti. İncillerde Tannsal krallığın yakın olduğundan bah­sedilmektedir.[4]Tanrısal krallık, İsa'nın çarmıha gerilip, dirilmesiyle gerçekleştiği şeklinde gelişen Hıristiyan  düşüncesiyle zenginleşmiştir. Böylece İsa'nın arkasında gidenler, Tanrı­sal krallığa kavuşanlar olarak telakki edilmişlerdir. Hıristiyan ilahiyatına göre, Tannsal krallığın tesisi için dünyanın so­nunun beklenilmesi gerekecektir. Bu aynı zamanda son yargının başlama zamanı olacaktır.

 

Tanrının Ölümü Hareketi:

 

Pro­testan ilahiyat okulunun Amerika'da 1960'larda başlattıkları önemli bir hare­kettir. Aslında bu hareketin kökü, inanç­sızlığa dayanmaktadır. Kurtuluşun dindı­şı bir hayatta olduğu felsefesi, temel inanç olarak harekete yön vermektedir. Bu ha­reketin ilâhiyatçılarından olan Thomas JJ. Altizer'e göre, Hz. İsa'nın çarmıhta ölmesi ile Yahudi - Hıristiyan düşüncesinin gele­neksel tanrısı gerçekten ölmüş ve din dışı bir döneme girilmiştir. Yine bu harekete göre Tanrıdan bahsetmek saçmadır. Yine hareketin öncülerinden birisi olan William Hamilton, Tanrının yokluğunun ya da ölümünün, insana, gökteki babaya bağımlı olmadan bu dünyada çalışma ve sevme sorumluluğunu tümüyle üstlenme ve bu uğurda çalışma yolunu açtığım öne sürmektedir.  Gabriel Vahaniah'a   göre Tanrının ölümü hareketi, hem dinsel hem de kültürel bir olgudur. Ona göre, Hıristi­yan inancını, özünde putperestliğe özgü mitolojik terimlerle dile getirmenin, gü­nümüz dünyasında artık geçerliliği kal­mamıştır. Artık bugün aşkın bir Tanrıya inanılmalıdır.

Tanrının ölümü hareketi, kısa bir süre canlı bir hareket olarak yaşamış, ancak sonradan hızını kaybetmiştir.

 

Tantrizm:

 

Bu kelime Sanskritçe, dokuma sistematik olarak açıklama ve kitap anlamına gelmektedir. Tantra'nın prensipleri A. Avolan tarafından İngilizceye tercüme ve şerh edilmiştir. [5]Tanrıçaya tapınma, bizzat ge­lişmekte olan Krishna Kültü ile rekabet halinde bulunan modern Hinduizmin bel­li başlı, belkide en önemli cereyanlarından biridir. Bu dini cereyan Tantara adı veri­len bir takım kitaplara sahiptir. Bunlar, ta­rihi iyice tespit edilmemiş olan tahminen Miladi X.  miladi asır dolaylarında sanskritçe kaleme alman didaktik hacimli şiirlerdir (Binlerce   bendden   meydana gelmiştir). Bu şiirlerde tarih öncesine va­ran birçok eski inançların yeniden ortaya çıktığı görülmektedir. Tantrizmin temel doktirini, her erkek Tanrının yanında, ka­inatta fonksiyonun gerektirdiği şey saye­sinde gerçekleştirdiği bir dişilik gücü (shakti)nün var olması şeklinde ifade edi­lebilir. Mitolojik olarak shakti, Tanrı’nın eşi, bazen de kızı olarak t'âkdim edilir. Shiva'run tasvirleride Tanrı, vücudunun yansında erkeklik vasıfları diğer yarısın­da ise kadınlık vasıfları taşır halde göste­rilmiştir. Bu durumdan tanrıçaya ibadet yapılması sonucunu çıkarırlar. Çünkü Tanrı hareketsiz olarak kalırken, Tanrıça hareket halindedir. Ayrıca, güney-Hindistan'daki kurnan (genç kız) veya Durgâ (Hindu ilahlar pan­teonunun avcı Diane) gibi bağımsız Tanrıçalar da vardır. Tanrının bu kadın veç­hesinin tebcili, metinleri, bütün şekilleri altında ve her türlü muhayyile katkıları ile “ebedî dişiliği” tebcile sevketmiştir. O halde cinsel bir tantrik vardır ki, onun en dikkat çekici belirtileri Khajuraho'nun (X. asır) heykelleri ve Konarak (XIII. asır)'ın büyük mabedinin kabartmalarıdır. Birçok mezhep, “Shakta” (Tantrizmin mensupları) dinî ayinler sırasında değişik seksüel ilişkilerin gerçekleşmesini tavsiye eder. Teolojide Tantrizm, en yüksek mut­luluğun (Ananda)  sürekli birleşik halde bulunan Shiva-pârvâti çiftinin mutluluğu olduğunu öğreterek bu ilişkiyi doğru­lamaktadır. Oysa, küçük evren  (insan) büyük evrene benzemektedir. Yaşayan varlıkların erkek ve dişi olarak bölünmesi, kurtuluşu elde etmek İçin kullanılmış ol­malıdır. Daha derin bir manada insan, bizzat kendinde bir erkeklik prensibine (Atman) ve omuriliğin dibinde kıvrılmış bir halde uyuyan bir yılana benzeyen bir dişilik unsuruna sahiptir.  İnsan,  uygun bir takım pratiklerle yılanın gücünü uyan­dırmaya ulaşabilir ve onu Atmanla bir­leşmeye götürebilir. Bu durumda insan, mükemmel sevinci tanır ve devamlı do­ğuşlar (samsâra) çarkından kurtulur. Hind kaynaklarından     hareket eden Tantrizm, Mâhâyâna ile yayılmıştır. III. asırda Çin'e girmiş orada imparator Tang tarafından himaye edilmiş; “Sır okulların”da doktrin olarak gelişme göstermiş­tir. Bu cereyan, Saicho ve Shingon mezhebinin kurucusu olan Kukai ile Japonya'ya girmiştir. Tantrizm, en eski Lamaik mez­hebin kurucusu olan Padma-Sambhava ile Tibet'e nüfuz etmiştir. Bu mezhep, bazı rahiplerin evlenmesine izin vermektedir.

 

Tanyu Hikmet (Prof. Dr.):

 

Türkiye'de Dinler Tarihinin müstakil bir kürsü olarak kurulması, Hikmet Tanyu ile başlamakta­dır. Hikmet Tanyu 9 Ocak 1918 yılında Ankara'da doğmuş ve 11 Şubat 1992 yı­lında Heybeliada'da vefat etmiştir. Babası Kayseri'den Çivioğullarından Mehmet Nuri Efendi ve annesi Fahriye hanımdır. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Ankara'da tamamlayan Tanyu, iş hayatına çok erken yaşlarda başlamış, gazetecilik, memurluk gibi görevler yapmıştır. 1948 yılında An­kara üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Felsefe bölümünden mezun olan Tanyu, bir müddet orta öğretim ve köy enstitüsünde felsefe öğretmenliği yapmıştır. 1955 yılında Ankara üniversi­tesi ilahiyat fakültesine Dinler Tarihi asis­tanı olarak girmiştir. O yularda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde misafir hoca olarak bulunan Alman Dinler Tarih­çi Prof. Dr. Arma Marie Schimmel’in ya­nında asistanlık yıllarını geçiren Tanyu, çok ciddi bir bilimsel terbiye görmüş ve Schimmel'den istifade etmiştir. Hikmet Tanyu'nun bilimsel hayatı, “Ankara ve çevresinde Adak ve Adak yerleri” konulu doktora teziyle başlamış ve 30 Kasım 1966'da “Türkler'de taşla ilgili inançlar” konulu teziyle doçent olarak devam et­miştir.

Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1962-1963 yılla­rında İsrail'e gitmiş, İbranice öğrenmiştir. Almanca, İbranice ve Osmanlıca bilen Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Dinler Tarihinin Türkiye'de gelişmesi için çok önemli ça­lışmalar yapmıştır. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesindeki Dinler Tarihi ders­lerini verirken, 1966-67 yıllarında Kayseri yüksek İslâm enstitüsününde de Dinler tarihi dersleri vermiştir. Ankara Üniversi­tesi Dinler Tarihi kürsüsü başkanı olarak birçok öğrencinin doktora tez danışman­lığını yapmıştır. Bugün Türkiye'deki bir­çok Dinler tarihi profesörünün ve doçen­tinin hocası olan Prof. Tanyu, Dinler tari­hinde bir ekol olma şerefine nail olmuş­tur. Bugün onun yetiştirdiği talebeler, Türkiye'deki Dinler tarihi çalışmaları ile “Dinler Tarihi Derneğini” kurmuşlar ve bu derneği “Uluslararası Dinler Tarihi” derneğine üye yapmaya çalışmaktadırlar. Dinler tarihi derneği “Dinler Tarihi Araş­tırmaları” dergisini yayınlamaktadır. Böylece Prof. Tanyu'nun çekirdek olarak oluşturduğu talebeleri, Dinler tarihinin belli bir yere gelmesi için ciddi bilimsel gayret göstermişlerdir. Prof. Dr. Hikmet Tanyu'nun çalışmaları;

1- Türk kültürü ve tarihi

2- Dinler tarihi, olmak üzere iki başlık al­tında toplayabiliriz. Prof. Tanyu'nun ça­lışmalarının sayısı yüzü   geçmektedir. Prof. Dr. Tanyu'nun Dinler tarihi ile ilgili çalışmalarının daha çok tarihi ve fenomenolojik   olduğunu söyleyebiliriz. Akademik hayatında yapmış olduğu iki tez, dinler tarihinin daha çok feno­menolojik yönüne hitap etmektedir. Yahudilik, Türklerin dini tarihi gibi konu­lardaki çalışmaları daha çok tarihi fenomenolojik yöne hitap etmektedir. Türk Dini tarihi konusunda Prof. Dr. Tanyu'nun ileri sürdüğü “Türklerdeki tek Tanrı inancı” ve Türklerin Şamanist” olmadığı tezleri dinler tarihi açısından orijinal fikirler sayılmaktadır. Prof. Tanyu, bu görüşleriyle yıllardır Türki­ye'de ve Türkiye dışında “Türklerin İslâm öncesi dönemde Şamanizmi” din kabul ettikleri tezini çürütmekte ve Türklerin “Gök Tengri'ye” olan inançlarının milli bir özellik olarak görüldüğünün altını çizmektedir.

Prof. Tanyu'nun “Yehova Şahitleri” ko­nusundaki yazıları da Türkiye açısından önem taşıyan çalışmalardır. Türk kültürü ve tarihi açısından Prof. Tanyu'nun ça­lışmaları dikkat çekicidir. Hayatı boyunca milliyetçi çizgiden ayrılmayan Prof. Tanyu şövenist bir milliyetçilik yerine kültürel Türk milliyetçiliğini savunmuş dinine, milletine ve devletin bütünlüğüne sadakat göstermiştir. Yetiştirdiği tale­belerine hep bu yönde örnek olmuştur. Türkiye'de Dinler Tarihinin gelişiminin söz konusu edildiği her yerde Prof. Tanyu'yu hatırlamamak mümkün değil­dir. Bugün Türkiye'de Dinler Tarihi, Prof. Tanyu'nun çizgisinde bir ekol halinde de­vam etmektedir.

 

Taoizm:

 

Çin dinlerinden biridir. Taoizm, bir hayat tarzıdır. Bunun için Taoizm, bir dindir. Bir ahlaktır, bir dünya sistemidir. Çinlinin bütün aktivitelerinin içine girmiş olan bir ilhamdır. Her Çinli, onunla bütünleşmeyi kabul eder. Taoizm kelimesi, yol anlamına gelen Dao'dan gel­mektedir. Buradaki yol, gerçek realitedir. Bizatihi mevcuttur. Gerçek realiteden doğmuş olan insan, gök ve yer arasında yaşamakta ve yolun kucaklarında oturmaktadır. Yol, her hayatın annesidir, eğiticisidir.

Bir manastırda veya bir keşiş münzeviliğinde yaşanan Taoizm, ölümsüzlüğü veya ebedî hayatı aramadır. Taoistler, kendilerini bir takım araştırmalara, pra­tiklere vermişlerdir. Onlar, iç ve dış eser­ler simyacısıdırlar, Özel yogizm uzmanı­dırlar. Muhtelif geleneksel ekollere göre, şairdirler,  ressamdırlar,  akupunkturcudurlar. Bunlar, yolu düşünürler. Düşü­nülen Tao hazinesinin zenginliğidir.

I- Taoizmin Temelleri: Taoist ekol ismi, laozi ve zhuangzi ekolüne verilmiştir. Taoist ekol, insanları ruh birliğine davet etmektedir. Taoist mesajları toplayıp ya­zan yazarlar, laozi isminin takma bir isim olduğunu iddia etmektedirler. Önemli bir Çin tarihçisi olan Sima Qian, laozi hakkında şöyle demektedir: “Laozi, münzevî bir adamdı, onun doktrini anla­tılamaz.” Bunun için Taoist eğilimdeki in­sanlar, politik ve sosyal sorumluluktan kaçmaktadırlar. Bunun için bu ekolün ke­şişlerle başlamış olması kuvvetle muhte­meldir. Yani bir tarik-i dünyalar yaşama modelidir. Bir felsefî bir de dinî taoizmden bahsetmek mümkündür. Dini Taoizm, bir takım şamanist pratiklerden oluşmaktadır; yağmur yağdırmak, büyü­cülük ve bir takım fevkalade işler yapmak gibi.

Çinli tarihçiler, Taoizmin Shang kül­tünden çıktığını söylemektedirler. Bu da M.Ö. 1766-1122 yıllarında hakim olan II. Hanedanlık dönemine dayanmaktadır. Shangların Zhoular tarafından fethedilmesinden itibaren (M.Ö. 1121) iki dinî eğilim toplanmıştır: Shang kültü ve (yukarlardaki imparator kültü) ve Tian kültü (Gök kültü) iki akımı biribirine ka­rıştırmak eğilimine rağmen her ikisi de uzun zaman inanç olarak yaşamaya de­vam etmiştir. Yine de, Zhou hakimiye­tinde resmî din, imparatorun ahengi üze­rine kurulmuş olan kozmik dindir. Bu, zhou konfederal krallığı ile Gök'un ahengiydi. Bu safhada, ruhban sınıfı yoktu. Çok sayıdaki Tanrıları tebcil etmek ve ya­tıştırmak için, büyüsel işlemler yapılmak­taydı. İşte bu dinî pratikler,  Taoizmin merkezini oluşturmaktadır, Çin düşüncesi. Tanrıların tebcilinden da­ha çok, insanın tebciline yöneldiği zaman, Laozi ve Zhuangzi sistemini ortaya çı­karmıştır. Bu sistemler insanı, mistik tec­rübeye davet etmektedirler. M.Ö. I. yüz­yılda Laozi, normal insanın üstünde bir insan olarak telâkki edilmiştir. M.S. 25-200 yılları arasındaki dönemde Laozi, en büyük ilâhlardan biri olmuştur. O, bu dö­nemde Huang Lao unvanı ile tebcil edil­miştir. Daha sonra ise, Huang Lao Jun olarak takdis edilmiştir. Hanlar döneminde Konfüçyanizm, devle­tin desteğinde resmî ideoloji olmuştur. Daha sonra Çin'e Budizm girmiştir. Bu iki din, Çin'de Taoizm sistemini hızlandır­mıştır. Böylece Budizme yakın, fakat Çin kültürüne daha yakın bir din olan Taoizm doğmuştur. Taoizm, Konfüçyanizme muhalif bir dindir.

Felsefî Taoizmin fikirler sistemi dog­matizme hizmet ettiği kadar, hijyenist ekollere de hizmet etmiştir: Solunum eg­zersizleri, jimnastik, yatak odası sanatı, bunun sonucunda Çin'de doğmuştur. Taoizm, M.S. II. yüzyılın yarısından itiba­ren bir kilise haline gelmiştir. Birliğin mükemmel okulu adını alacak olan Zhenggi zong ekolü teşkil edilmiştir. Büylük üstad, “semavi üstad” olan Tianshi'dir. Bu ekol, kuruluşundan itiba­ren iki grup içinde kalmıştır: Zhang Daoling grubu ve Zhang Jue grubu. Bu ekol kısmen dinî bir yeniliğe yol açmış, Budizmde Taoist cereyanı tahrik etmiştir. Çin'de milli birlik, altıncı asırda Sui'nin saltanatı sırasında reforma uğramış, Bu­dizm ve Taoizm gelişmiş ve resmî kültün dışında teşkilatlanmıştır.

II- Terminoloji ve Taoizmin Tarifi:

1- Terminoloji: En önemli Taoist ifadeler­den birisi  Daojia  (Taochia)  dır.  Bu bir Taoist ekoldür. M.Ö. 206 yılından önce Laozi'nin mesajlarına inananlara verilen isimdir. Huainanzi'nin yazıları buna bağ­lanabilir. En önemli Taoist kolleksiyon Daozang'ın kolleksiyonudur.

Daojiao (Taochiao): Dinî Taoizmdir. Hem doktrini, hem pratiği hem de kültü ifade eder.

Dao (Tao): Yol; De (te): Fazilet; Pin: Esrar­lı dişi; Mu: Anne, evrensel analıktır. Pra­tikte, De, te de ve Dao, Tao'da asimile olmuştur.

2- Tarif: Felsefî Taoizm, Laozi'ye ve Zhuangzi'ye göre bir hikmettir. Zhu­angzi,  hayatiyeti beslemektedir.   Yang Sheng ifadelerini kapsamaktadır. Bu da hayatı beslemek anlamına gelir. Yang xing ise vücudu beslemek demektir. Bu pratikler, nefesi benliğin derinliklerine gönderme tarzıdır. Bu nefes egzersizlerine bedenî hareketler refakat etmektedir. Bu da bir nevi Çin’in yogasıdır.

Taoistler, rafine olmuş zincifre kullanırlar. Bu ölümsüzlük iksiridir. Çin’in Kuzey­doğu sahillerinde daima genç kalmış, Ö-lümsüz ihtiyarların yaşadığına inanılmak­tadır. Çünkü bunlar iksirle beslenmekte­dirler.

III- Taoist Panteon:

1- Formasyon: Taoist bir mabedde “shen” diye isimlendirilen birçok heykel vardır. Bu heykeller, Tanrı seviyesinde kabul edilmiştir. Taoist kilise, halk inançlarında tebcil edilen birçok Tanrıyı benimsemiştir.

2- Yüce Tanrı, Taiyi: Yol kitabı ve fazilet kitabı, bu ifadeyi kullanmaktadır. Taiyi, ilk defa M.Ö. 206 yılında tebcil edilmiştir. Az sonra, “üç bire” kült yapıldığı dikkat çeker: Yüce Taiyi, Semavî Taiyi ve Arzı Diyi. İşte Taiyi, herşeyi içine alan bir gö­rünüm arzeder.

3- Tanrılaşmış Laozi:  M.Ö. II. asırda Laojun ismi altında Lao, laozi (Laotseu) bir Tanrıydı.

4- Üç saf üçlü: Song'un başında (960-1279)   bu  üçlü,  semavî  rabbi, spiritüel Rabbi ve Tanrısal Rabbi ihtiva etmektedir ki bütün varlıkları ilham eden odur.

IV-Taoist Teşkilat:

Taoizm, spiritüel pratiklerle büyüsel pra­tikleri birlikte icra etmektedir. Taoizm bir kilise teşkilatına sahipse de merkezi bir yapı arz etmez. Taoist kilise teşkilatı, ra­hiplerden   (daoshi)   oluşuyordu.   Ancak Budizmin tesiri ile daha sonra, kadınlar da teşkilata girmiştir. M.Ö. 444 yılında Wei'nin saltanatı esna­sında Taoizm, resmî din olmuştur. Taoizme ait beş ekol bilinmektedir:

1- Zhang DaoIİng'e bağlı olan ekoldür. En eskisi budur, Bu okul tam birlik okuludur.

2- Beizong ekolü (Kuzey ekolü): Bu okul X. asırda kurulmuştur.

3- Güney ekolü: Bu okulun kökenleri pek bilinmez. İlk iki ekol, ilham edici olarak M.S. 618-907 yıllarında   saltanat   süren Tang hanedanlığını kabul etmektedir.

4- Büyük Birlik ekolü:

5- Gerçek Yol ekolü:

Her İki ekolde M.S. 1277-1367 yıllarında saltanat süren Yuan hakimiyetinde geliş­me göstermiştir. Her ikisinin de Budizmle karşılıklı büyük bir etkileşim içinde oldu­ğu dikkat çeker.

Taoizm’in Budizmle yaptığı karşılıklı et­kiyi Japonya'daki Chan (Zen Budizm) mezhebinde açıkça görmekteyiz. V- Spiritüel Egzersizler: Taoizm'deki spiritüel tecrübelerin başında, nefesi kontrol gelmektedir. Her Taoist, nefesini alır, vücudunun en ücra köşesine kadar götürür, sonra nefes beyne çıkar ve yeniden boğazdan çıkar. Bu nefes kontro­lü, dinî bir egzersizdir. Diğer bir spiritüel işlem ise “Tanrıları gö­rüntüleme” işlemidir. Bu, murakabenin en önemli veçhesini temsil eder. Taoist dindarlığın sonu Tanrı ile birleşmedir. Dinî tecrübelerin hedefi, buna doğru git­mektedir.

VI- Kat: Taoizm'de kült başlangıçtan beri, cemaatle yapılır. İbadetin hedefi, insanları kötülüklerden temizlemektir. Bağışlanma törenleri, cemaatle yapılmaktadır. Burada Tanrı'nın gücünün insanlara ulaştırılması esastır. Oruç, sadece seçkinlerin işidir.

VII- Mabed Ve Rahip Sınıfı: Taoizm'de her mahallenin,  her köyün bir mabedi vardır. Çünkü Taoizm'de Tanrılar, gün­lük hayata karışmaktadırlar. Büyük Tanrı, Zhushen ve diğer çok sayıda Tanrı, ma­bedin salonuna  konmaktadır.  Mabedin, koruyucuları mabed kapısında bekle­mektedirler.

Mabedde Tanrılar, güneye doğru bak­maktadırlar. Halk inançlarının en büyük Tanrısı, Yuhuang Dayi'dir. Diğer gök Tanrıları şunlardır: Tiangong, Shangdi. Güney duvarının üzerinde Sanguanlar (Gök, yer, su) görülmektedir. Mazu, Guanyu, savaş ve edebiyat Tanrılarıdır. Diğer yandan, büyük şehirlerde duvar ve hendek Tanrılarıda vardır. Rahiplerin içinden bazıları, medyumlukla görevlendirilmişlerdir. Libation denilen Jiao (içkili merasim) merasimini sadece Daoshiler yönetir. Rahibler yönetemez. Rahipler, shen tören (Taoiz-min Tanrısı veya Tanrılaşmış kişiler) lerini idare eder­ler.

X- Taoist Littırji:  Talisman mezhebi, (Fulupai), Semavî üstadlar mezhebi, (tianshi) Hturjiyi icra etmektedir. Orto­doks Taoizm, (Daojiao) Tianzum denilen, Semavî tebcili icra etmektedir. Tanrılaş­mış kahraman Guangong da tebcil edil­mektedir. Taoizm'de ibadet dili son dere­ce edebidir. İbadetler yıllık olarak tespit edilmiş zamanlarda yapılmaktadır: Oruç günleri (Zhai) ve yıllık içkili merasim günleri (Jiao) tespit edilmiştir.

IX- Liturjik Elbiseler: Taoist dinî elbisele­ri 240 parçadan oluşmaktadır. 10 kurdela ile ayrılmışlardır. Bunlar, üç yıldızı sem­bolize etmektedir. İki band, kemeri oluş­turur. Başta Çin’in kutsal dağlarını temsil eden beş sivri taç bulunmaktadır.

X- Taoizmin Yayılışı: Taoizm bir Çin dini olmakla beraber, Çin’in dışına da yayıl­mıştır. M.S. I. asırda Vietnam'a girmiştir. Vietnamlı Taoistler'de, Çinliler gibi Tanrı­lar pantheonunun zirvesine gökte jade sa­rayında    oturan imparator Auguste'u koymaktadırlar. Bir yanında güney yıldızı Nam Tao bulunmaktadır. Diğer yanında ise, kuzey yıldızı Bac Dâu vardır. Bunlar bakan seviyesindedir. Nam Tao, insanla­rın doğumunu Bac Dâu ise insanların ölümlerini kaydetmektedir. Her ikisi de yılsonunda, Tanrı Tao Quan’ın insanlar ve ailelerle ilgili raporlarını incelemektedir. Bu üçlü, ölümsüz ruhlar ve cinlerle dün­yayı yönetmektedirler. Vietnamlı Taoistler, Huyen Vu'ya büyük saygı gös­terirler ve ibadet ederler. Huyen Vu, Çinli bir peridir. Bu peri, Vietnam'da “Hanoi'nın büyük Buddası” diye adlan­dırılmaktadır. Vietnamlılar bu kültü, Çin’in tesiri altında benimsemişlerdir. Bu peri, milli ve ölümsüz hale gelmiştir. Bunların dışında Vietnamlı ölümsüzler vardır: Göklerin kutsal annesi Lieu Hanh; yeryüzünün kutsal annesi Thuong Ngan; suların kutsal annesi, Mâu Thoai'dir. Vi­etnam milli kahramanı “Trân Hung Dao”dur.

 

Tara: (Sgrolma):

 

Nepal, Tibet ve Moğo­listan'da Budacılar tarafından tebcil edi­len ve çeşitli şekillerde görülebilen kurta­rıcı Tanrıçadır. Bu Tanrıça, öbür tarafa geçmek için insanlara yardımcı olur, de­niz ve kara seyahatlerinde insanları korur. Tara’nın, Avalokiteşvara’nın bir damla gözyaşından meydana geldiğine inanıl­maktadır. Buna göre, yere damlayan göz­yaşı bir göle dönüşür ve göl sularında bi­ten bir Lotus çiçeğinin açmasıyla Tara doğar.

Tibet'te bütün kadınlar, Tara’nın bedenleşmesi olarak kabul edilir. Tibette Budizme sahip çıkan ilk Tibet kralı Srong-Brtsan-Sgam-Po'nun, biri Çinli, diğeri Nepalli olan iki karısı da Tara'nın iki temel biçimiyle bütünleştirilir: Beyaz Tara 'nın, (Sanskritçe Sitatara, Tibetçede sgrol-dkar), Çin'lİ prenses ola­rak bedenleştiğine inanılmaktadır. Tara, bu biçimiyle saflığı ve temizliği sembolize etmektedir. Avalokiteşvara, Tara 'nın eşi olarak görülür. Bu, güzel sanatlarda, eşi Avalokiteşvara’nın sağında ayakta du­rurken ya da elinde açmış bir lotus çiçeğiyle bağdaş kurup oturarak tasvir edilir. Tara'nın bir üçüncü göze sahip oduğuna inanılır.

Moğolistan'daki tasvirlerde, avuç içinde ve ayak tabanlarında da gözlerinin oldu­ğu şeklinde tasvir edilmektedir. Bu du­rumda Tara'nın “yedi gözü” olduğuna inanılmaktadır.

Tara'nın diğer biçimi ise “Yeşil Tara” ola­rak yapılan tasvirleridir. Sanskritçe'de Şyamatara, Tibet dilinde sgrol-lijang ola­rak isimlendirilir. Avalokiteşvara'nın eşi ya da sevgilisi olan “Yeşil Tara” bazıları­na göre esas Tara 'dır. Güzel sanatlarda genellikle Lotustan yapılmış bir ma­kamda, sağ bacağı aşağı sarkmış durum­da tasvir edilmektedir ve elinde açmamış mavi bir lotus bulunmaktadır. Tibet'te Lamaizmin etkisiyle Tara, daha değişik bir biçim almıştır. Hatta bu biçim­lerin sayısı yüz sekizi bulmuştur. Tibet Budizmi tapınaklarındaki bayraklarda “Yeşil Tara”nın etrafına dizilmiş, be­yaz, kırmızı ve sarı renklerde yirmi bir farklı Tara biçimi vardır. Tara'nın bir başka biçimi olan ve Ugra-Tara veya Ekacata adıyla bilinen kor­kunç görünümlü  “Mavi Tara” ya, düşmanları mağlup etmek için tapınılmaktadır.  Kırmızı renkle tasvir edilen Kurukulla, aşk Tanrıçasıdır. Canguli şek­lindeki Tara, yılan sokmalarına karşı in­sanları korumaktadır. Sarı renkli Bhrikuti, çatık kaşlı, kızgın Tara 'yı temsil etmek­tedir.

 

Targum:

 

İbrani kutsal kitabının, Aramice yorumuna Targum adı verilmek­tedir. Bu yorum faaliyetinin temeli Pers İmparatorluğu sırasında Aramice'nin ya­yılması ile başlamıştır. Kutsal kitapların sinagoglarda okunması, yerli dillere ter­cüme ile yapılıyordu. Böylece, anlam da­ha iyi anlaşılıyordu. Başlangıçta yorum işi şifahi yapılıyordu. Böylece, metne bir ta­kım ilaveler de ekleniyordu. Bu yorum iş­lemi, M.Ö. V. asırdan itibaren başlamıştır. Bu dönem, Esdras dönemidir. Ancak bu daha sonraki zamanlarda genelleşmiştir. Kumran yazıtları arasında Eyub kitabının bir Targumu bulunmuştur. Yine Levililer’in kısmı bir Targumu,  Kumran'da ele geçmiştir. Eski Ahidin diğer ki­tapları daha sonraki lehçelerle yorum­lanmıştır. Daniel ve Esdras-Nehemie, Aramice yorumlanmıştır. Tevratm yoru­mu olan Eski Ahidin diğer kitaplarının yorumları, aynı tarihi taşımamaktadır. Tevratın (Törah'ın) üç Targumu vardır:

1- Filistin Targumu: En eski Sinagog yo­rumlarını teşkil eder. Buna yapılan bazı ilaveler, yeni Ahitle paralellik göstermek­tedir.

2- Onkelos Targumu: Aramice diyaleke çok yakın olarak yazılmış ve orijinale ya­kındır. Milâdi IV. asra doğru Babil cemaa­tine uygun hale getirilmiştir.

3- Pseudo-Jönathan Targumu: Filistin ve Onkelos targumlarının karışımıdır. Orta çağda kompoze edildiği tahmin edilmek­tedir.

Filistin Targumu parçalı bir şekilde, XVI. yüzyıdan beri tanınmaktadır. Bugün, eli­mizde tam bir yazma metin vardır. [6]Buna Kahire'nin Guenizm sem­tinde bulunan papirüs üzerine yazılmış kısımlar da ilave edilmiştir. Kahinler Targumu (Le Targum des Prophetes), Jonathan bin Ouzziel'e atfe­dilmektedir. Buda Onkelos (ongelos) un yazıldığı dilde kaleme alınmıştır. Bunun ardında Filistin Targum'unun izleri gö­rülmektedir. .

Eski Ahidin diğer kitaplarının Targum'ları, daha sonraki dönemlerin tarihi­ni taşımaktadır (IV-VII. yüzyıl). Bunlarda eski sinagog yorumlarını ihtiva etmekte­dir. Meselâ Ester kitabının üç Targumu vardır: Birincisi çok edebidir. İkincisi çok geniştir. Üçüncüsü Birincinin çer­çevesindedir ve Orta çağın tarihini taşı­maktadır. Bir de, Samaritain Tevratının Targumu vardır. Bu da çok edebidir, ancak tarihi tartışmalıdır.

 

Tekvin:

 

Eski Ahidin ilk kitabına verilen isimdir. Çünkü bu kitap, yaratılıştan bah­setmektedir. İbranice bu kitabın adı Bereshith (Başlangıçta) dir. Tekvin kitabı üzerinde araştırma yapanlar, onu iki te­mel bölüme ayırmaktadırlar: 1-11. bablar, insanlığın tarih öncesi dininden bah­setmektedir. 12-50. bablar ise, İbrani pey­gamberlerinden bahsetmektedir. Tekvin, önce yaratılıştan bahsediyor (I/l-2,4), sonra insanlığın dinî dramından ha­ber veriyor, cennetten ve oradan düşüşü anlatıyor. İlk vaadden bahsediyor (3/15), işlenen günahların tufana götürdüğü (Bab 6-8) anlatılıyor. Tanrı'nın, Nuh ve ahfadı ile yaptığı ahitleşmeye rağmen, kötü­lükler yeniden Babil'de herkesi kırıp geçi­riyor (11/1-9). İnsanlar gururları için ceza­landırılıyor.

Tanrının İbrahim'e olan vaadi ile (12/1-3) peygamberler dönemi başlıyor. Sara’nın kısırlığı, İshak'ın kurban edilmesi (22) an­latılıyor. Ahitleşme, İbrahimin nesli bo­yunca devam ediyor ve yenileniyor. Yakub'un on iki oğlundan ve on iki kabi­leden bahsediliyor. Yine Tekvin'de Yu­suf'un hayatı (37-50) İsrail oğullarının Mı­sır'a yerleşmeleri anlatılıyor. Tekvin üzerinde birçok yorum yapıl­mıştır. İlgi çekici şeyler, Kilise babaları, Kitab-ı Mukaddes metinlerinin, zamanla­rının kozmolojik tasavvurları ile uyumu­nu araştırmış; Özellikle Hıristiyan Antro­polojisinin temel çizgilerini belirtmeye ça­lışmışlardır. Meselâ, Tanrı'nın benzeri olarak yaratılan insan imajı üzerinde dur­muşlardır. Modern araştırıcılar, eski Doğu mitolojilerinde, Tekvin’in tasvirlerinin kö­künü aramaya yönelmişlerdir.

 

Templier Tarikatı:

 

Mabedin şövalyeleri tarikatı diye adlandırılan tarikat mensupları, kısaca Templierler diye isim­lendirilmişlerdir. Bu tarikata “İsa'nın fa­kir şövalyeleri” adı da verilir. Bu tarikat ilk defa, 1119'da “Kutsal yerleri ve Hacı­ları Savunmak” için, Kudüs'te Paynsli Hugues ve Saint-Omer'li Godefroy tara­fından kurulmuştur. Kudüs kralı II. Baudouin, Süleyman mabedinin yeri üze­rindeki sarayında ona bir yer vermiştir (tarikatın ismide buradan ileri gelmiştir). Bu tarikat hem dinî hem de askeri bir teş­kilattır. Tarikat şövalyeleri, şövalye hiz­metkârlarını, süt kardeşleri, kilise hizmet­kârlarını ve rahipleri içine almaktadır. Aziz Benoit’in tarikat kuralı bu tarikata tat­bik edilmiştir. Tarikatın başındaki kimse “Büyük üstad” diye adlandırılmış ve ilk sırada yer almıştır. Templier'lilerin bazı­ları askerî elbise giyerlerken, bazıları keşiş elbisesi yani kızılhaçla süslenmiş, beyaz büyük pardesü giymişlerdir. Savaşın di­binde fakirce yaşarken, aziz Bernard tara­fından kabul edilmiş, fakat Filistin'i terkedip ve Kıbrıs'a sığınmaya tevessül ettikleri zaman, onların faaliyeti durumu değiştirmiştir.

Birçok bağış almışlar, hacıların yanında bankacı rolü oynamışlar, tüm Avrupa'da birtakım müesseseler kurmuşlardır. Haçlı seferlerinin sonunda anlamlarını yitirmiş­ler ve çok zengin mülkiyet sahipleri ola­rak birçok dostları ve düşmanları olmuş­tur. Kralların ve prenslerin bankacıları olarak onlardan himaye görmüşlerdir. Bazı şövalyeler, müslümanlarla iyi ilişkiler içi­ne girmişlerdir. Haklarında bir hayli it­ham yayılınca güzel Philippe ve Nogaret'li Guillaume bunları dava konu­su etmiştir. Bu teşebbüs, V. Clement tara­fından da desteklenmiş ve    1307'den 1314'e kadar devanı etmiştir. Bu dava, iç­lerinde büyük üstad Jaques de Molay'ın da bulunduğu elli dört kişinin yakılması ile sona ermiştir. 1312'de tarikatın kaldı­rılması ve mallarının Fransada müsadere edilmesinden sonra bunların gayrimen­kulleri hastahanelere dönüştürülmüş ve güzel Philippe zenginliklere gark olmuş­tur.

Templier'lilere yapılan ithamlar başlıca şunlardı: Mağrur oîmak, aç gözlü olmak, dinsiz olmak, cahil olmak, homoseksüel­lik, sihirle uğraşmak ve Baphomet diye adlandırılan bir puta tapınak. Bu suçları bazı Templierliler işkence altında itiraf ederken, birçokları da sözlerini geri almış­lardır. Daha sonra da büyük bir kısmı dinden dönmüş olarak ölüme mahkum edilmiştir.

Templier tarikatı üzerinde yapılan çalış­malar onlar hakkında değişik görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bazı araştırmacılar Templierlilerde gnostiklerin izlerini görürken; diğer bazı­ları da onlarda İslâm dünyasında görülen İsmaililerin etkisini görmektedir. Diğer bir kısmı onları masonların cedîeri olarak görür. Yine de Templier konusunda son söz söylenmiş değildir.

 

Tenasüh (Transmigration):

 

Hinduizm, Jainizm, Sihizm ve Budizm her canlı var­lığın muhtelif unsurlardan oluştuğunu kabul etmektedir. Bu unsurların arasında iki tanesi çok önemlidir: Beden ve Ruh. Ruh, fenomenler dünyasına sürülmüş olan metafizik bir varlıkdır. Ruhun, fertle­rin yaptığı işlerin ağırlığını çekmeye mahkum olduğunu söylemektedirler. Be­deni canlandıranın ruh olduğuna inan­maktadırlar. Bu teoriye “Karma” adı verilmiştir. Karmanın ağırlığı veya hafif-

liği ile ruh hiyerarşik olarak yükselir veya alçalır. Bu yükselmeye göre, ferdin ölü­münden sonra ruh bedenleşir. Böylece, kötü bir adam ölümünden sonra, bir hay­van bedeninde varlığını sürdürebilir. İyi bir adam ise ölümünden sonra bir başka iyi bedende varlığını sürdürmektedir. Bu olay, sonsuza kadar devam edecektir. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslâmiyette tenasüh inancı yoktur. Çünkü tenasüh inancı, ölümden sonraki ferdî hesabı kal­dırmakta ve insanın fiillerinin cezasını ruh göçü ile çektiğine inanmaktadır. İs­lâm'da ise her ferd, yaptığı amelin karşılı­ğını bizzat kendisi çekecektir. Ruhgöçü üzerine felsefesini kuran dinler, genelde Hint kökenli dinlerdir. Bazı İslâm tarikatlarının menkıbelerinde ruh göçünü hatırlatan ifadeler var ise de, bunları Hind ve Budizm tesiri olarak düşünmek gere­kecektir. Hinduizm'e göre ruhgöçü, ancak kişinin kurtarıcı doğruya, yani atmanla Brahman arasındaki özdeşliği kavramasıyla son bulacaktır. Ancak bu hal, ko­lay elde edilen bir hal değildir. Jainizm'e göre Karmanın yoğunluğu kişinin amelleriyle ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle her ruh göçünden sonra eski karmanın yükü yeni karmana ilave olmaktadır. Budizm'de ruhların bedenden bedene geçişine inanmaktadır. Bu geçişin karmanla olduğuna inanılır. Ölümde beden yok olur, karman bir başka doğumla bir başka bedene geçer.

İslâm dini Tenasühü şiddetle reddet­mesine rağmen, bazı müslüman sûfi te­mayüllerde ve şiî mezheplerde tenasüh inancına yer verilmektedir. Şiî mezhepler olarak bilinen ma’ıneriyye, cenahiyye, beyaniye, hattabiye, ravendiye ve keysaniye fırkalarında tenasüh inancına rastlanmaktadır. Gulat fırkalar olan bu fırkalar, inanç esaslarında Tenasühe daya­lı inançlar sergilemektedirler. Bunların bazısı, ahireti inkar ederek, ruhun dünya­da bir bedenden çıkıp başka bedene geç­tiğine, dolayısıyla ahiretin olmadığına inanmaktadırlar.

İsmailiye fırkası, insan ruhunun hayvan bedenine geçmediğine inanmaktadır. İn­san ruhunun, imama inanmeaya ve onu tanıymcaya kadar insandan insana geçti­ğini, imamı tanıdıktan sonra da nurlar alemine yükseldiğini kabul etmektedirler. İslâm'daki kelâmı ekollerin en önemlisi olan Mutezileden Ahmet bin Hait ve onun talebeleri de tenasühün, ruhların suç­larının ağırlığına göre insan veya hayvan bedeninde yeniden dünyaya döndüğüne inanmışlar ve bu göçün, ruhun arın­masına kadar devam edeceğini ileri sür­müşlerdir.

 

Teofani:

 

Teofani kelimesi, Yunanca bir kelime olan theophaneia kelimesinden gelmektedir, Theophaneia, “Tanrının Görünmesi” veya “Tanrının tezahürü” an­lamına gelmektedir. Bu, bir anlamda “kutsalın tezahürü”dür. “Kutsalın te­zahürü” anlamında teofani bütün dinler­de vardır. Eski Yunan ve Ortadoğu dinle­rinde Tanrıların görünmesi bir teofani o-layı olarak kabul edilebilir. Fakat Teo­fani sadece mitolojilere has değildir. Bü­tün dinlerde Teofanik hadise varlığını sürdürür. Aksi takdirde dinin devamı mümkün değildir.

Eski Ahitte, Tanrının insan şeklinde, tabiî âfetlerde, yanan çalıda, bir bulut içinde görünmesi, Teofanik bir olaydır. Bunlar, Yahudi dinî tarihinin çok önemli olayları olarak takdim edilmektedir. Hıristiyan ilahiyatında, Hz. İsa'nın bütün hayatı, Teofanik bir olay olarak nakledilir. İsa, kendisi bir teofanidir.

Transfigurasyon olayı, İsa'nın Tanrının oğlu olması hadisesi, teofanik düşüncenin birer tezahürüdür. İslâm dininde teofanik olay, Tanrının mücerred varlığı ile pek uygunluk arz etmez. Allah her yerde var­dır. İnsana şah damarından daha yakın­dır. Ancak, Tanrının tezahürü olarak her­hangi birşey kabul edilmez. Fakat İslâm dininde teorik planda olmamakla beraber; pratik alanda halk müslümanlığı birçok teofani meydana getirmiş ve yaşatmıştır. Böylece de birçok teofani, uygulamada kendini göstermiştir. Fakat İslâm dininin, “Allah merkezli” bir din olduğunu bilmek teofanik olaylara kapıyı kapatmaktadır. Halk müslümanlığının yaşattığı türbelere olağanüstü saygı ve onlardan birşeyler ta­lep etme hadisesi, ilkel kabilelerin teofanik uygulamalarıyla akrabalık içinde olduklarını göstermektedir.

 

Teozofi:

 

Theosophie kelimesi, kelime olarak “Tanrının Hikmeti” anlamına gelmektedir. Theologie ve philosophie kelimeleri ile yakm ilgisi vardır. XVIII. yüz­yıldan itibaren, theosophie kelimesi, özel bir anlam kazanmıştır. XIX. yüzyılın so­nundan itibaren de Batı-teozofisi, Doğu-teozofisi diye ikiye ayrılmıştır. Batı-teozofisi daha ziyade Grek felsefesine bağlı olarak, Sokrat'a, Eflâtun'a ve kilise babalarına göre gelişme göstermiştir. Kili­se babalarından özellikle Clément, Ongene, önem taşımaktadır. Batı teozofisi, Gnostisizme ve Kabbala'ya bağlı olarak gelişmiştir.

Rönesanstan itibaren teozoflar arasında Pic de la Mirandole, Marcile ficin, Jacob Boehme, Emmanuel swedenborg, louis claude yer almıştır.

Teozofi, Tanrının aranmasının sonucunda elde edilen bir birikimdir. Bu aranma ve Tanrı hakkında bilgi edinme her türlü doğmanın ve felsefî ve dinî Ortodokslu­ğun dışında olmaktadır. Doğu teozofisine gelince, bu doğu ile batı cereyanlarının karşılaşmasından doğmuş­tur. Bunun temelinde, Madam Blavatsky (1831-1891) ve albay Olcott vardır. Bunlar 1875'de Amerika'da “Teozofik Cemiyeti” kurmuştur. Bu cemiyetin hedefi, batıniliği, okültizmi, telepatiyi ve spiritizmi incelemektir. Bu cemiyet 1883'de Hindis­tan'da Madras yakınında Adyar'da bir mülkiyet edinmiştir. Bugün burada dün­ya çapında bir merkez vardır. Doğu, bu teozoflara çok önemli malzemeler sun­muştur. Hinduizm ve Buddizm, Karma ve Samsara doktrinleriyle bazı fikirlerin daha kompleks gelişimini sağlamıştır. Rene Guenon bu cereyanı, senkretist teozofizm diye vasıflandırmıştır.

 

Tertullıen (155-220):

 

İlk Lâtin Hıristi­yan kelamcısı ve ilâhiyatçısıdır. Milâdi 155 yılına doğru Kartaja'da doğmuş 220 yılma doğru ölmüştür. Bir takım komuta­nının oğludur. Roma'da çok iyi bir tahsil yapmış ve bu tahsil ona avkatlık yapma imkanı vermiştir. 193 yılına doğru Hıristi­yanlığı kabul etmiş, 195 yılma doğru Af­rika'ya gelmiştir. Hararetle Hıristiyan i-manını savunmuştur. Yazdığı yirmi kadar eser, bu dönemin tarihini taşımaktadır. Bunların arasında “Aux Martyres” 197 yı­lına doğru, Prescrîption des Hereriques, 200 yılma doğru ve onun şaheseri olan Apologetique (Apologeticum) 197 yılma doğru kaleme alınmıştır. Son eser, Hıristiyanlara zulüm yapan Roma valisine takdim edilmiştir. Tertullienin sert ahlâki yüksekliği onu, kiliseden ayrılmaya ve 207 yılına doğru montanist fikirleri be­nimsemeye sevketmiştir. Montan, eski Cybele rahibidir ve Hıristiyanlığı benim­semiştir. Peygamberleri, piskoposların üs­tüne koymuştur. Diğer yandan İsa'nın ge­leceğinin yakın olduğunu ilân etmiştir. Tertullien, Kutsal-Ruhla doğrudan temas isteyen müritlerden sonra, Marcion'a say­gı duymamış ve 210 yılına doğru Contre Marcion isimli kitabını yazmıştır. Tertullien, kullandığı dildeki ustalığı ile Latin ilahiyat dilinin mucidi olmuştur. Bunu özellikle teslisin ve christolojinin savunmasında göstermiştir Tertullien’in diğer eserleri şunlardır:

1- Ad Nationes

2- Le Temoignage de l'ânıe

3- Contre Les Juifs

4- Contre Hermogene

5- Contre les valentıniens

6- Sur la chaire du clırist

7- Sur la resurrection de la chaire

8- Contre praxeas

 

Tesbih (Rosaire):

 

Bu, Meryem'e yapılan bir iltica şeklidir. Bunun kaynağı, ümmî Hıristiyanların Meryem'e yaptıkları yaka­rışları adet olarak saydıkları zamana da­yanır. Kilisede çok önemli bir yeri olan bu mukarabe ekolü (tesbihle zikir), Mer­yem’in sırlarından herbirini gösteren onbeş onluk halinde 150 zikri ihtiva eder. Bir teşbih “Ave Maria” “Sizi selamlıyo­rum Meryem” şeklindeki zikrin beş onlu­ğundan teşekkül etmektedir. Bu ise, Rosaire’in sadece üçte birini meydana ge­tirir. Teşbihin tarihi XII. asra kadar uzanır. Özellikle Dominikenler tesbihi popüler hale getirmişlerdir.

 

Tesniye:

 

İbranice Devarim kelimesi çoğul olarak “Sözcükler” demektir. Yu­nanca, Deutoronomos ikinci yasa anlamına gelir. Tesniye, Tora'nın beş kitabından biridir. Hz. Musa, İsrailoğullarıyla Filis­tin'e gelmeden önce, onlara yaptığı ko­nuşmalardan ve tekrar edilen Yahudi şe­riatından bahsedildiği için Tesniye adı ve­rilmiştir. Tesniye kitabında İsrailoğullarının tarihi anlatılır. Hz. Musa'nın Horeb'de (Sina dağı), Torayı halkına tebliğ edişi anlatılmaktadır. Tesniye'de üzerinde durulan temel felsefe, Yahudi şeriatına riayet eden İsrailoğullarmın, da­ima mutlu olacağı ve düşmanlara galip geleceği konusu olmuştur. Batıdaki Kitab-ı Mukaddes tetkikçileri, Tesniye'nin yazılma tarihi üzerinde ittifak etmemektedirler. Onlara göre Tesniye Hz. Musa'dan sonra yazılmıştır. Tesniye'nin ilk metninin, M.Ö. 621'de Kudüs'te bulu­nan, şeriat metinleriyle aynı olduğu kabul edilmektedir. [7]Bu ilk metnin, bugünkü Tesniye kitabının 5/26 ile 28. bablarıyla aynı olduğu kabul edilmektedir.

Tesniye'nin planı, genelde şöyledir: 5-11. Bölümler, Hz. Musa'nın kavmine verdiği öğütlerden oluşmaktadır, 12-26. Bölümler, Yahudi şeriatinin temel kutsalları tekrar edilir; bu bölüm bir ahidleşme bölümü­dür. 28. bölüm, tanrı Yehova ile yapılan ahidleşmenin yerine getirilmesi için İsra­iloğullarmın yapması gereken hususlar belirtilir. Kitab-ı Mukaddes araş­tırıcılarına göre M.Ö. 640-609 yılları ara­sında, Tesniye'ye yeni ilaveler yapılmıştır. Tesniye'ye son şeklini veren derleyicinin, Tesniye'nin başına 1-4. bölümleri eklediği tahmin edilmektedir.

Bugün Eski Ahidin beşinci kitabı olan Tesniye otuz dört babdan oluşmaktadır.

 

Teşub:

 

Hurritlerin milli Tanrısıdır. Aynı zamanda fırtına Tanrısıdır. Hurritlerin bulunduğu yerlerde, mahalli fırtına Tanrısı ile bütünleşmiş bir Teşub kültü bu­lunmaktadır. Kumarbi mitolojik tarihi, Teşub'un krallığı fetheden ve eski Tanrı­ların saltanatına son veren bir Tanrı oldu­ğunu göstermektedir. Teşub, bunu kızak kardeşi İştar/Shauska ve Tanrı Ea’nın yardımları ile yapmıştır. Casius dağının zirvesinde ikamet eden Suriyeli Teşub, Halep yolu ile Hittit dini üzerinde bir et­kiye sahip olmuştur. Batı'da Teşub'un benzeri, He'bat'tır. M.Ö. VIII. yüzyılda Urartu dökümanları, Teşub'un varlığın­dan bahsetmektedir. Bu ise Urartularla Hurrit'lerin uzak akrabalığını ortaya koymaktadır. Böylece Teşub, sayısız senkre­tizmlerin toplandığı bir Tanrı olmuştur.

 

Theodora (500-548):

 

Bizans sarayına kraliçe olarak giren Theodora kadar, hiç­bir kraliçe kendinden bahsettirememiştir. Ancak, Theodora hakkında verilen bilgi­ler de biribirini tutmamaktadır. Bugüne kadar ansiklopedilerde verilen bilgileri bir kenara bırakarak, burada Süryani kili­sesinin Theodora'ya bakışını dikkate ala­rak, Theodora'dan bahsedeceğiz. Süryani kilisesinin güvendiği kaynaklara göre, Theodora’nın, VI. yüzyılın başlarında Halep ile Urfa arasında bulunan Menbiç'de doğduğu kabul edilmektedir. Babası bir Süryani Ortodoks rahibidir. Theodora'yj, döneminin kültürel ve dini yapısı içinde çok iyi şekilde yetiştirmiştir. Theodora’nın Yunanca ve Süryanice bil­diği tahmin edilmektedir. Kaynaklar, Theodora’nın, hem ruhen hem de bede­nen çok güzel olduğundan bahsederler. Bizans imparatoru, İranla savaşmak üzere Urfa Menbiç'ten geçerken, Menbiç süryani cemaatinin lideri rahip Yuhanna ve ailesi tarafmdan büyük bir saygı ile kabul edilmiş ve onuruna büyük bir ziya­fet verilmiştir. Justinyen, bu arada Theodora'yı görmüş ve hoşlanmıştır. Di­yalog devam eder ve Justinyen Theodora ile evlenmeye karar verir. Görkemli bir düğün yapılır. Theodora, taç giyerek ya­sal Bizans kraliçesi olur. Bu olay, 527 yı­lında olmuştur.

Theodora kraliçe olduktan sonra, Bizans sarayında çok geniş yetkilere sahip ol­muştur. Deha derecesindeki   zekasıyla, duygu dünyasının nüfuz ediciliği ile ve çoğu defa da kadınlığın verdiği avantajla­rı kullanarak Theodora, hem dini hem de siyasi hayatta çok etkili bir rol oynamıştır. Theodora, eşi Justinyen’in en sadık mesaî arkadaşı olmuştur. Theodora bu özellikle­riyle bütün imparatorluğa kendini sev­dirmiştir. Bunun için Theodora,  Bizans imparatorluğunun her işinde dikkat çeki­yordu. Elçilere mektuplar gönderiyor, ül­kede ahlâki, dinî,    ekonomik gidişatı yakinen takip ediyordu. Ancak Bizans'da, Theodora aleyhinede ciddi bir dedikodu ortamıda meydana ge­tirilmişti. Özellikle Brukobiyos, onun hakkında çok çirkin şeyler yazmaktadır. Fakat Süryani kilisesinin sadıka bir mü­mini olan Theodora'yı, Süryani kilisesi if­fetli bir kadın imajıyla tanımakta ve ona sahip çıkmaktadır. Çünkü Süryani kilise­sine en büyük hizmeti,  Theodora yap­mıştır. Justinüs 518 yılında Bizans tahtına oturduğu zaman, Süryani kilisesine karşı (monofizit kiliselere karşı) çok sert bir po­litika izleniyordu.   Ancak 527 yılında Justinyen, Theodora ile evlenince bu zu­lümler durmuş ve yeni tutuklama olayları olmamıştır. Bu dönemde Bizans kilisesi ile Süryani kiliseleri arasında bir barış de­nemesi yapılıyordu. Fakat barış bir türiü sağlanamıyordu. Bu durum, Iheodora'yı çok üzüyordu. Theodora’nın bu dönemde yaptığı en önemli icraat, monofizit kilise rahiplerinin rahatını temin etmek ve onla­ra yapılan zulümleri hafifletmek olmuş­tur.

Bu konuda, Efesli Mar Yuhanna şöyle yazar: “İmanlı kraliçe Theodora, Hirmuzda sarayında, Süryani ve Yunanlı metropolitlerden beşyüz kişiyi topladı. Onları sık sık ziyaret eder ve onların dua­larını alırdı.  Tarihi kaynakların verdiği bilgilere göre Theodora, Süryani kilisesini himaye etmeye çalışıyordu. Yani, 451 Ka­dıköy konsilin de aforoz edilen Doğu kili­sesi mensuplarının hamisi olmuştu. Bu bir yandan bu “Monofizit Hıristiyanlığın ko­runması” anlamına geliyordu. Süryani ki­lisesi tarihi içinde “Yakubiler” adı altında anılan   grubun oluşmasına neden olan Yakup Baradai'yi (Burudamlı Yakub) Süryani kilisesinin derlenip toparlanması için görevlendiren yine Theodora olmuş­tur. Küçük Asya'da, birçok yerlerin Hıristiyanlaştırılmasında Theodora’nın büyük rolü olmuştur. Onun gayretleriyle, Şam, Urfa ve bütün Anadolu genel metropoliti olan Yakup Baradai' de Antakya da­hil, Mardin'e ve Basra'ya kadar olan bü­tün bölgelerde Süryani kilisesini yeniden düzenlemişti (544). Bu durumdan en çok mutlu olan şüphesiz Theodora olmuştur. Bunun için Süryani kilisesi, Theodora'ya minnet borçlu olduğunu kabul etmekte­dir. 548 yılında Theodora öldüğünde onun ardından en çok üzülenler, monofizit eğilimli kilise mensupları olmuştur.

 

Theodoretos (Kyrrhoslu) (393-458):

 

Milâdi IV. asırda Antakya'da yetiş­miş çok önemli bir kutsal kitap yorumcusudur. Milâdi 423'de Antakya Kyrrhos piskoposu olmuştur. Putperestliğe karşı, Hristiyanlığı savunmuş ve putperestliği tenkid için meşhur eseri “Therapeutike”yi yazmıştır. Antakya'daki felsefi birikimin de etkisiyle Antakya oku­lunun çok önemli bir ilâhiyatçısı olan Theodoretos yine Antakyalı ilâhiyatçı St. İoannes Khrysostomos ve Mopsuestiali Theodoros'un tesirinde kalmıştır. Milâdi 431 Efes konsili ile gündeme gelen ve 451 Kadıköy konsilinde düğümlenen Monofizit temayüllü İskenderiyye felsefi okuluna dayalı Kristoloji tartışmasında, İskenderiyye'ye muhalefet etmiştir. 431 Efes konsili döneminde, Nestorius'un gö­rüşlerini tahlil ederek, Tanrının bedenleşmesiyle ilgili olarak 446'da Eranistes'i kaleme almıştır. Theodoros, eserlerinde İsa'nın, ruhsal benliği olduğunu, ancak bütün olarak insan şuuru taşıdığını sa­vunmuştur. Bunun için İsa'nın Tanrısallı­ğı ve insaniliği üzerinde ciddi tahliller yapmıştır.

Görüşlerinden dolayı Nestoriliğe saptığı ithamlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu­nun için kendini savunmuştur. 449 da Efeste yapılan ve “Şekavet Konsili” adını alan İskenderiyyeli piskoposların konsilinde sapıklıkla itham edilmiş ve sürgüne gönderilmiştir. Ancak, Doğu Roma imparatoru Marcianos'un yardı­mıyla serbest bırakılmış ve 451 Kadıköy konsilinde, hakları iade edilmiştir. Ilımlı ve orta yolda olma tabiatı taşıyan Theodoretos'un İsa'nın tabiatıyla ilgili gö­rüşlerinde de bu ılımlılık ve orta yol ken­dini göstermiştir. Ancak Devlet ve Papa­lık tarafından desteklenen Hıristiyanlığa bağlı kalmıştır.

İskenderiyyeli aziz Kyrillos'a karşı kale­me aldığı tezler, 553 II. İstanbul konsilinde kabul edilmemiştir. Theodaretos'un otuz beş kadar eseri vardır.

 

Theodoros (Mopsuestiali) (350-428):

 

Antakya'da doğan ve Adana'da ölen ünlü kutsal kitap yorumcusudur. Özellik­le Süryani ilâhiyatçısı olarak tanınmakta­dır. Aynı zamanda Kitab-ı Mukaddes tef­siri alanında Antakya okulunun öncüle-rindendir. Zahidane hayat tarzı ile An­takya'da bir manastırda 378 yılma kadar kalmıştır. Esas eğitimini orada almıştır. 381 yılında rahip olmuş 392 yılında da Antakya piskoposu olmuştur. Kilise içi teolojik tartışmalarda Doğu kilisesi içinde Antakya okulunu temsil etmiştir. Kilise dinî hayatı için çok önemli olan Rabbın Duası, İznik Kredosu, takdis ayin­leri üzerinde ve Kitab-ı Mukaddes’in bir­çok kitabı konusunda tefsirler yapmıştır. Ayrıca Kutsal-Ruh, Tanrı'nın bedenleşmesi, kilise sırları, tefsir yöntemleri ve Hı­ristiyanlıkta keşişlik gibi konularda birçok eser yazmıştır. Eserleri o günkü şartlar da yazmalar halinde Urfa'da çoğaltılmış ve kilise muhitlerine ulaştırılmıştır. Theodoros, Kitab-ı Mukaddes tefsirinde, allegorik tefsir yerine, bilimsel ve mantıklı tefsir metodunu geliştirmiştir. Tefsirinde kendi zamanına kadar çok az kişinin kul­landığı filolojik ve tarihsel yöntemleri kul­lanmıştır. Mezmurlar kitabının, M.S. 11. yüzyıla ait olduğunu göstermeye çalış­mıştır. Kitab-ı Mukaddes’in içindeki bazı kitapların kutsallığının olmadığını ortaya koymuştur. Kiliseyi, birçok tefrikaya gö­türen kristolojik tartışmalarda Hz. İsa'nın insanî ve ilâhî iki tabiat taşıdığı tezini ka­bul etmiştir. İsa'daki iki tabiatın beden ile ruh olduğunu belirtmiştir. Büyük Hıris­tiyan kilise adamı Origenes'i, allegorik tefsir yaptığı için tenkid etmiştir.

Theodoros bütün bu fikirleriyle 431 Efes konsilinde aforoz edilen Nestori Kilisesini derinden etkilemiştir. Nestoriler, Theodoros'u, iman ile ilgili bütün konu­larda otorite olarak kabul etmektedirler. Theodoros'un görüşleri, II. İstanbul konsiline kadar (553) kilise nezdinde iti­barlı olduğu halde, bu konsilde mahkum edilmiştir.

Ancak İran'da toplanan Nestori kilisesi konsilinde, Theodoros'un itibarı iade edilmiş ve görüşleri Nestori kilisesince doğru imanın bir açıklayıcısı olarak kabul edilmiştir.

 

Theophilos (İskenderiyyeli Aziz):

 

IV. yüzyılın sonlarına doğru 385' de İskenderiyye patriği oldu. Diğer dinlere karşı taassupla hareket eden Theophilos, kilise dışındaki tapınakları yıktırdı. Roma dönemi sır dinlerine ve sır dinleri tapınaklarına karşı savaş açtı. İmparator I. Theodosius'un izniyle, Mitra, Dionysos ve Serapis tapınaklarını yıktırmıştır. Ayrıca, ilk çağ kültürünü yok etmek için büyük bir çaba sarfetmiştir. Sır dinleri tapınakla­rı malzemeleriyle kiliseleri inşa ettirmiştir. Theophilos, önceleri, Platoncu Hıristiyan ilahiyatını savunan Origenes’in görüş­lerini benimsemiştir. Origenes, Allah'ı madde dışında kabul ediyordu o da bu görüşü benimsediği için, Mısırlı din adamlarının mukavemetine maruz kal­mıştır. Daha sonra, Origenes’in görüşleri­ni bıraktı ve Origenesçilere karşı mücade­leye girişti. Hatta bu mücadeleye bizzat katıldı ve Origenesçi manastırların yıkı­mını idare etti.

Durum hakkında bilgisini almak üzere İs­tanbul'a çağrılan Theophilos, İoannas Khrysostomos'un görüşlerini benim­semediğini açıkça bildirmişti. Çünkü Origenes’in görüşleriyle Khrysosto­mos'un görüşleri arasında ciddi bağlantı­lar olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine 403'de toplanan bir konsilde Khrysostomos aforoz edildi ve sürüldü. Böyle­ce Theophîlos'un durumu güçlendi ve İskenderiyye'nin görüşleri, İstanbul üze­rine egemen olmaya başladı. Ayrıca, Do­ğu kiliselerinde Theophilos ciddi şekilde varlığını hissettirdi.

Theophilos'un dinî ayrılıklardaki yeri, Süryani kilisesi ile Kıptî kilisesi arasındaki bir yerde bulunmaktadır. Ancak, Theophilos'un yazıları günümüze kadar gelmemiştir.. Günümüze ulaşan yegane görüşleri, Khrysostomos'a karşı ileri sür­düğü birkaç tezde ve Hieronymus'a, Papa I. Anastasius'a ve I. İnnocentius'a yazdığı mektuplarda yer almaktadır.

 

Theotokos: (Tanrı Anası):

 

Kilise tari­hinde ilk defa, 431 Efes konsilinde Hz. Meryem’in teolojik pozisyonu konusunda yapılan tartışmada gündeme gelmiş bir kelimedir. Kelime, yunanca, “Tanrı Ana­sı” olarak Meryem için kullanılmıştır. Bu konu 431 tarihinde Efes'te yapılan bir konsilde tartışılmıştır. Aslında 431 Efes konsilinde İsa'nın tabiatı problemi yeni­den gündeme gelmiştir. 381 İstanbul konsilinde alınan teslisin üç unsurunun uluhiyette eşitliği konusuna göre, “Tesli­sin ikinci unsuru (oğul), insan tabiatıyla, Tesliste nasıl birleşme yapabiliyordu?” problemi şimdi yeniden gündeme gel­miştir. Bu problem, doğrudan doğruya “Meryemden doğan Tanrı mıdır? Yoksa insan mıdır? Veya başka bir deyişle, Meryem, insan annesi midir? Tanrı an­nesi midir?”

Bu dönemde Doğu kilisesi, iki önemli teo­lojik ekolden besleniyordu: İskenderiye ekolü, Antakya ekolü. Birinci ekol, herşeyden önce İsa'nın Tanrısal tabiatı üzerinde israrla duruyordu. Bunlar, “oğulun bedenleşmesinden sonra iki ta­biatın tam birleşmesinden” bahsediyor­lardı. Antakya okulu ise, İskenderiyye okulunun ifadelerinde tehlike görüyordu. Buna göre, insanî tabiat, ilâhî tabiat tara­fından yutulmuş oluyordu. Bunun için Antakya ilâhiyatçıları, İsa'nın beşerî tabia­tı üzerinde İsrar ettiklerinden ve bedenleşmiş kelime olan İsa'da ayrı tabiatın varlığını ileri sürdüklerinden dolayı ana doktrinden uzaklaşmakla itham olundu­lar. Şüphesiz böyle bir öğretinin mantıkî sonucu, İsa'nın annesi olan Meryem’in, Allah Annesi (Theotokos) değil, sade­ce İsa'nın annesi (Chrıstocos) olabile­ceğidir.

Bu problem, İstanbul kilisesiyle İs­kenderiyye kilisesi arasında canlı bir tar­tışma konusu olmuştu. Bunun üzerine İs­tanbul piskoposu Nestorius ile İskenderiyyeli Cyrille arasında şiddetli tartışmalar meydana gelmiş ve Cyrille Nestorius'un görüşlerinde Ortodoks katolik imanına bir saldırı görmüştü. İşte 431 Efes konsili, bunun için toplan­mıştı. Konsilde, Papanın temsilciliğini elinde tutan Cyrille, Meryem'i insan annesi (Christocos) olarak gören Nestorius ve ta­raftarlarını aforoz ederek görevden almış ve Nestorius'un görüşlerini aforoz etmiş, “isa'nın biricik kişilikli, iki tabiatlı ol­duğunu” ve Meryem’inde Tanrı Annesi olduğunu (Theotokos) bir defa daha kesin olarak karara bağlamıştır. Kilise tarihinde 431 Efes konsili ile aforoz edilen Nestorius, bir itizal olarak Nestori kilisesi bünyesinde varlığını sürdürmüş­tür. Bugün, Nestorilerİn piskoposu Amerika Şikago'da yaşamaktadır. Irak'da, İran'da, Hindistan'da birçok Nestori kili­sesi varlığını devam ettirmektedir.

 

Therese D'avila:

 

Karmel ve Karme (Carmel-Carmes) tarikatının reformcusu ve İspanya'da yirmi kadar manastırın ku­rucusu olan Saint Therese d'Avila (1515-1582), Hıristiyan mistik hayatının en yük­sek simalarından biridir. O, “Le Livre des Fondations” adlı eserinde dua ve Allah'la birleşmenin safhalarını açıklamıştır. Kili­se, onun doktrininin manevî derinliğini kabul ederek 1970 Ekiminde onu kilise doktoru ilân etmiştir.

 

Tillich Paul (1886-1965):

 

Almanya'da doğmuş bir Protestan ilâhiyatçısıdır. 1933 yılında Amerika'ya göç etmiş ve orada ölmüştür, Protestanlığa dahil olmuş olan, kritik ve aşkın prensibi üzerinde İsrarla durmuştur. Fakat bütün hümanizm ve kültür şekillerine açık ve sempatik olmuş­tur. Korelasyon metodundan sistematik teoloji girişiminin anahtarını yapmıştır. Bu metod, Hıristiyan iman muhtevasını existansiyel sorular ve karşılıklı biribirine bağımlı teolojik cevaplar vasıtasıyla açık­lamaktan ibarettir.

Paul Tillich’in ilahiyatı, eserlerinden biri­nin başlığına göre “bir kültür teolojisi” olarak tanımlanabilir. Gerçekten ona göre, Din ve kültür sıkı bir ilişki ile birbirine bağlıdır. Bunun için şöyle der: “Din, kül­türün özü, kültür de dinin şeklidir”. Onun için din, insanî realitenin özel bir bölgesi değildir. Din daha çok onda yapıcı bir boyut arzeder. Din, herşeyin son an­lamı ile kurulan ilişkidir. Buna göre Din, her yerdedir. Fakat hiçbir obje ile aynı değildir. Bunun için Tillich, her çeşit düalizme muhalefet etmektedir. Tillich'e göre Hıristiyanlıkta temel sembol, “Mesih olarak İsa'dır”. 12 Ekim 1965'de Paul Tillich, Chicago üniversitesinde “Dinler tarihi oturumun­da” “sistematik teoloji için Dinler tarihi­nin önemi” isimli bir konferans vermiştir. Tillich, Toynbee, Jung, Teilhard'ın yakın dostu idi. Fakat o kendisini, Schleirmacher’in, Otto'nun ve Heîler’in talebesi olarak takdim ederdi. Tillich'e, Dört tez, Dinler biliminin ortak mirası olarak görünmüştür:                  

1- Bütün dinlerde vahyin ve kurtuluşun güçleri vardır.                          

2- Bunlar, insan tarafından tabiat, kültür ve tarihe özgü şartlarda kabul edilmiştir.

3- O andan itibaren her vahiyde, her realizasyona bağlı sınırların ve deformasyonlann tenkidi için bir yer vardır.

4- Nihayet Dinler Tarihinde, evrensel bir teolojiye imkan veren merkezi bir olay görülebilir.

P. Tillich’in, üzerinde sürekli çalıştığı “sistematik teolojiyi” geliştirmek için Dinlerin tarihi bilgisine ihtiyacı   vardı. Bunun için 77 yaşında Mircea Eliade tara­fından Chicago üniversitesi “ilahiyat fa­kültesinde” verilen seminere kaydolmuş­tu. Bu iki yıl boyunca Eliade ile işbirliği yapma imkanı bulmuştur. Tillich, “Dînin anlamı” ile “insanî değeri” kuvvetle kavramış bir bilgindi. Mitoloji­den ve farklı ritüellerden aldığı olayları yenilikçi bir anlayış ve buluşlarla kutsalı izah etmek için kullanmıştır. Bunun için Tillich, öldüğü zaman “Bir yenilikçi” ola­rak değerlendirilmiştir.

 

Toplu Dua Kitabı (Book Of Common Prayer):

 

Anglikan kiliseler top­luluğunun müştereken kullandıkları Dua kitabıdır. 1549 yılında İngiltere kilisesinde kullanılmaya başlanan Dua kitabı, 1552, 1559, 1604  ve 1662 yıllarında  yeniden gözden   geçirilmiştir. Bugün   kullanılan “Toplu Dua Kitabı”nın metni, 1662 yı­lındaki metinle hemen hemen aynıdır. 1549'da İngiltere'nin çıkardığı yasayla ka­bul edilen The First Prayer Book of Edtvard VI (VI. Edward’ın Birinci Dua Ki­tabı)     Chanterbury başpiskoposu Thomas Cranner tarafından düzenlen­miştir. Bu Dua Kitabı, Anglikan kilisesi içindeki ihtilafları uzlaştırıcı bir amaçla ka­leme almıştır. Ancak bu kitaba karşı reak­siyonlar devam etmiştir. Reaksiyon göste­renleri, radikaller ve reformcular olarak belirtebiliriz. 1552 de reformcuların baskı­sıyla “The Scond Prayer Book Of Edward VI[8] ortaya çıkmıştır. Bu ikinci kitap, Protestan eğilimleri ihtiva etmektedir. Ancak İngiltere'de 1553'de yeni bir du­rum ortaya çıkmıştı. Katolik kraliçe Mary, Latince eski ayin kitaplarını yeni­den pratiğe koymuştur. Bu durum, altı yıl kadar sürmüş ve 1558'de I. Elizabeth’in kraliçe olmasından sonra yeniden  eski Dua kitabına dönülmüştür. Bu defa Dua kitabında çok az ve fakat önemli değişik­likler yapıldı. Bunlardan biri, komünyon ayininde İsa'nın gerçek varlığıyla mevcud olduğuna imandı. Yine daha önceki Dua kitabında Papa'nın aleyhine olan cümleler de çıkarılmıştı. Fakat İngiliz Püritenleri bununla yetinmediler.  I. James’in tahta çıkmasıyla yapılan Hampton Sa­rayı konferansında (1604), Dua kitabın­da yeni değişiklikler yapıldı. 1642-1651 yıllarında Dua kitabı yönetim tarafından yasaklandı. 1662'de Dua kitabı yeniden gözden geçirildi. 1688'de yapılan yeni değişiklikler, Püritenîeri tatmin etti. Böylece Püritenlerle resmi İngiliz kilisesi uyum içine  çekilmeye  çalışıldı.  Ancak, Püritenlerin değişiklik istekleri bitmedi. Fakat “Dua kitabı” değişmedi. 1927-1928

yıllarında Dua kitabında kısmî değişiklik­ler yapılmaya teşebbüs edildiyse de İngi­liz parlementosu bunları reddetti. Anglikan kiliseler topluluğu tarafından müştereken kullanılan Dua kitabı, 1970'lerden sonra, Amerika protestan Episkopal kilisesi tarafından da kabul edildi.

 

Torah:

 

Öğretmek anlamına gelen İbranice kökenli bir kelime olan Torah, (dar anlamda ilk beş kitabı belirtir) Allah'ın insanlara verdiği bir öğretidir. Geleneğe göre Torah, Sina dağında Musa'ya sözlü bir tefsirle yani (Torah ehebealpe) olarak vahyedilmiştir (sözlü kanun daha sonra Talmud'da toplanmıştır). Geniş anlamda Tora, pratik ve bilgi açısından yazılı ve sözlü kanunlar topluluğunu ve onların tefsirlerini ihtiva eder. Yahudi geleneğin­de Tekvin, Çıkış, Levili’ler, Sayılar ve Tesniye'den oluşan beş kitabı belirlemek için Tora kelimesi kullanılır. Tarih bo­yunca Yahudiler, Tora'ya çok önem ver­mişlerdir. Çünkü Tora’nın Sina dağında Musa'ya vahyedildiğine inanmaktadırlar. Bunun için Tora’nın Allah kelamı oldu­ğunu kabul ederler. Tarih boyunca “Ahit Sandığı” denilen bir sandıkta Tora tomar­larını muhafaza etmeye çalışmışlardır. Bu sandık Yahudiler nezdinde kutsaldır. Tora, parşömen rulolar üzerine yazılmış olarak önceleri Bet ha-Mikdaş= (Kudüs Mabedi) da özel bir yerde korunmuştur. Ancak istila ve harbler sonucu Tora, sü­rekli değişik yerlere götürülmüştür. Ya­hudiler Kudüs haricinde, Tora'yı sinagog­larda muhafaza etmişlerdir. Bunun için bütün sinagoglarda kutsal Tora sandıklan bulunur. Yahudiler, Tora'ya ve Tora san­dığına çok saygı gösterirler. Saygı ile bir yerden bir yere taşırlar. Tora, Yahudiler İçin bir Ahittir. Bu Ahit, Tanrıyla İsrailoğulları arasında yapılan bir sözleş­medir. Yahudi milletinin görevi, bu söz­leşmeye uymaktır.

Yahudiler, Tevrat'ı belirtmek için sadece Tora kelimesini kullanırlar. Müslüman­lar, Tevrat derler. Hıristiyanlar, dinlerinin Yahudiliğin üzerine dayandığını belirt­mek için “Eski Ahit” derler, tncile de “yeni Ahİt” derler. Yahudiler, “Eski Ahit” kelimesini benimsemezler. Çünkü Yahudiler, için Tora eski bir Ahit değildir, Yahudiler, “yeni Ahit” kelimesini de be­nimsemezler. Çünkü Hıristiyanlığı bir din olarak görmezler. Buna göre, İslâmiyeti de din olarak görmezler. İslâmiyet, Yahu­di kutsal kitabı Torayı Hz. Musa'ya indiği şekliyle kabul eder. Hıristiyanlığı da İn­cil’in İsa'ya vahyedildiği şekliyle benim­ser. Fakat ne Yahudiler, ne de Hıristiyan­lar İslâmiyeti kendi inançları planında din olarak görmezler. Yahudiler için çok önemli bir yeri olan Tora üzerinde asır­lardır yapılan sözlü şerhler ve yorumlar, Mişna'yı meydana getirir. Mişna üzerinde yapılan yorumlar iki önemli Talmud'un doğmasını sağlamıştır. Babil Talmudu ve Kudüs Talmudu.

Yahudilikte Tora, Yahudiliğin, dinî ku­rallarını, geleneklerini ve törenlerini ihti­va eden temel kitaptır.

 

Totem Direği:

 

Amerika kıt'asında ku­zeybatı yerlileri tarafından kullanılan, bir­çok fonksiyon icra eden, boyalı ve oymalı şekilde yapılmış ağaç direklerdir. Bunla­rın birçok fonksiyonları vardır: Meselâ bir ev sahip değiştirdiğinde, eski sahibini anmaya ve yeni sahibini göstermeye yarayan, mezarlara taş görevi yapan, evin çatı direği vazifesi gören, ortasına bir de­lik açılarak kapıya konulan, bir su kayna­ğında kaynak sahibini simgeleyen, ölüleri kaldırmak için kullanılan, başarısız olmuş önemli kişileri başaşağı göstererek çok çe­şitli vazifeler ifâde etmektedir. Totemizm inancı, totem direklerinde gö­rülmektedir. Bunun için totem di­reklerinde koruyucu ya da ata olarak ka­bul edilen simgesel hayvan ve ruhlar tas­vir edilmektedir. Hayvan tasvirleri bütün kuzeybatı kıyısı yerlilerinin kullandığı bi­çimlerdir. Totem direğinde yerxalan ger­çek ya da mitolojik hayvan resmi, aile rei­sinin soyunu, kişinin bağlı olduğu klanı gösterir. Bu aile arması gibidir. Totem di­reğinde, bir ailenin öyküsü ifade edilmek üzere,   direk   incelikle  oyulmuş, süslü, karmaşık ve çok uzun şekillerde olabilir. Direklerdeki tasvirlerin iyi anlaşılabilmesi için, direkteki bir hayvan ya da ruh tasvi­rinin yerliler arasında neyi ifade ettiğinin, kabilenin tarih ve geleneklerinin bilinmesi gerekir. Bunu anlamak ve okumak, herke­se ait değildir. Ailede çok bilgili biri bunu anlamakta ve okuyabilmektedir. Totem direkleri, sahibinin zenginliğini de gösterir. Bu direklerin en güzel örnekleri, XIX. yüzyılın başı ile ortası arasında ya­pılmıştır. Çok eskiden yapılan Totem di­reklerini nemli iklim çürüttüğünden, gü­nümüze kadar gelme imkanı olmamıştır. Bir totem direği en fazla 60-70 yıl ayakta kalabilmektedir.

 

Totem Ve Totemizm:

 

Totem kelime­sinin Algonquince bir terim olduğu kabul edilmektedir. Totem, bir hayvan, bir bitki ve bazen de tabiî bir fenomendir. Klanın hayatına, ecdada bağımlı şekilde ortaktır. Totem, bir saygı, korku ve kült konusudur. Okyanusta ve Amerika'da köyün gi­rişine konmuş olan Totem direkleri, klan­ların ecdadının kalıtını temsil etmektedir. Totemizm ise, Toteme dayalı inancın adı­dır. Totemizm teorisini kabul edenlere gö­re Totem, dinin menşeini teşkil etmekte­dir.

Totemizm konusunda lehte ve aleyhteki teorilerin ilkini, “İngiliz Antropoloji eko­lü” meydana getirmiştir: J. G. Frazer, Londres, 1911 ve F. B. Jevon, An İntroduction to the History of Religions, Londres, 1896. Bu teoriler, totemik varlığı sosyal organizasyon prensibine bağla­maktadır.

Acaba burada W. Schmidt’in gerilemiş bir totem öncesi monoteizmi sözkonusu mu­dur? Jevon bu konu üzerinde düşürtmek­tedir. Frazer, Totemizmi, dış evlenmenin büyüsel kurumuna bağlamaktadır. Fran­sız sosyoloji ekolü, Jevon'un fikirlerinin tesirinde kalmıştır, Jevon'un fikirlerine göre, bitkilerin ve hayvanların evcil­leşmesinde Totemizm önemli rol oyna­mıştır. M Mauss, B. Tylor'un araştırmalarındaki Totemizm teorilerini reddetmiştir. E. Durkheim, “Totemik sistemi” din se­viyesine yükseltmektedir. Ona göre, Di­nin ihtiva ettiği bütün unsurlar, orada vardır: Kutsal ve inanç, yasak ve korku, dindarlık ve fazilet, dinî erkan ve kurban. Fakat organizasyon prensibi başkadır: O sosyaldir. Bu kollektif şekil, kabilenin di­nini ilham etmektedir. Kabilenin bizatihi kendi realitesinin tabiatına ve bilgisine girmek için buna ihtiyaç vardır. Bu konu­da Durkheim’in, “Totemizme, Paris, 1900”; “Les Formes elementaires de la vie religieuse, Paris, 1912” eserlerinden bilgi alınabilir. S. Freud 1913 yılında “Totem et Tabou” isimli eserini yayınlamıştır. Psikanalizin kurucusu olan Freud, babanın ve şefin sert otoritesine bağlı ilkel cemiyetten Darvinci hipotezi yeniden incelemeye almak­tadır. Freud'e göre, daima aktüel davra­nışların temeli olan ilkel olayların, kollektif bir hafızasını onarıp eski duru­muna getirmek gerekir. Totem, öldürülen babanın hatırasına yenen yemek merasi­minde söz konusu olmaktadır. Öldürülen totemik hayvan yeniyor, arkasından esef ediliyor, ağlanıyor ve bayram yapılıyor. Totemik yemek, kutsallaşmış hayatın yenmesidir. Gerçekte kurban edilen hay­van, babanın yerine geçmektedir. Böylece, Totemik yemeği yiyenler, babaları ile bü­tünleşmektedirler. İnsanların ilk bayram­larının yankısı olarak Totemik yemek, birçok şeyin hareket noktasını teşkil et­miştir: Sosyal teşkilatlar, ahlâkî kısıtlama­lar, Dinler vs.

Totemizm konusunda lehte ve aleyhte birçok şey yazılmıştır. Özellikle Durkheim’in dinle ilgili olarak Totemizmle ve kutsalla ilgili yazdığı şeyler A. Goldemveiser tarafından eleştirilmiştir. [9]

 

Toynbee Arnold (1889-1975):

 

İngiliz tarih felsefecisidir. Çalışmalarını medeni­yetler üzerinde yoğunlaştırmıştır. En önemli eseri on iki ciltlik “Study of History” (1934-1961)'dir. Toynbee 1911 yı­lında Oxford'da Balliol College'den me­zun oldu. Daha sonra tahsilini Atina'daki İngiliz okulunda tamamladı. 1912 yılında, Balliol College'de Antik Çağ Tarihi dalında öğretim üyesi oldu. 1915'de Dışiş­leri Bakanlığı haber alma bölümünde ça­lışmaya başladı. Daha sonra, Londra Üniversitesi'nde Bizans ve Yunan araş­tırmaları profesörü oldu. 1921-1922 yılları arasında Türk kurtuluş savaşı döneminde Manchester Guardıan gazetesinin muhabirliğini yaptı. Bu dönemdeki bilgi­ler ışığında The Western Question in Greece and Turkey (Yunanistan ve Türki­ye'de Batı Sorunu) isimli eserini yazdı. (1922).

1925'de “London School of Economics” tc uluslararası tarih araştırmaları profesörü oldu. Bir müddet Londra'daki kraliyet uluslararası ilişkiler enstitüsünün yönetici­liğini yaptı.

Toynbee çalışmalarında tarihin sürekliliği konusu üzerinde durur. “A Study of History” isimli eserinde keskin gözlem­lerde bulunur. Tarihte, yirmi altı altı uy­garlığın geçtiğini yazar. Ona göre uygar­lıklar, seçkin önderlerden meydana gelen yaratıcı azınlıkların eseridir. Önderler, ya­ratıcı çözümler üretemeyince, uygarlıklar geriler. Sonunda ulusçuluk, militarizm ve despotizm gibi olumsuzluklar uygar­lıkların ortadan kalkmasına neden olurlar. O, uygarlıkların yok olmasının kaçınıl­mazlığı fikrine katılmaz. Problemler çözü­lebildiği sürece, uygarlıkların yaşayacağı­na inanır. Toynbee, tarihin belirleyicisinin ekonomi değil, ruhsal faktörler olduğunu belirtir.

Toynbee İkinci dünya savaşından sonra Dinlerin tarihsel gelişmede oynadıkları rol üzerine eğilmiştir. Toynbee'nin çalış­maları ve fikirleri bir takım eleştirilerede maruz kalmıştır. Toynbee'ye yapılan en önemli tenkid, onun mitolojileri, müşah­has şekilde kullanması konusunda ol­muştur. Diğer bir tenkid konusu ise, uy­garlıkların yükseliş ve düşüşünde dinin oynadığı rol konusudur. Birçok tenkidd, Toynbee'nin değerlendirmelerinin bir ta­rihçiden çok bir Hıristiyan ahlakçının gö­rüşlerine benzediğini ileri sürmüşlerdir. Yinede, onun tarih görüşleri geniş bir ka­bul görmüştür.

Toynbee'nin “Tarih Bilinci” (1-2) adıyla görüşleri, özetlenerek Türkçeye çevrilmiş­tir. Türkçe'ye çevrilen diğer çalışmaları şunlardır: Tarih üzerine iki konferans (1962); Dünya ve Garb ve Turkey (1964), Türkiye, Bir Devletin yeniden doğuşu, (1971), Hıristiyanlık ve Dünya Dinleri, (2000).

 

Töton Şövalyeleri:

 

Ortaçağ Alman tarikatı, Prusya'yı işgal ederek bir devlet kurmuşlardır. Aslında bu tarikatın kökü, XII. yüzyılda Filistin Akka da kurulmuş­tur. Tarikatın ilk hedefi, hayır işleriyle uğ­raşmak olarak belirlenmiştir. Ancak tari­kat 1198'de bir şövalye sınıfına dönüş­müş, 1210-1239 yıllarında tarikatın şefi olan Hermann Von Salza, faaliyetlerini, Ortadoğu'dan Avrupa'ya kaydırmış­tır. Tötan şövalyeleri, topraklarını İşgal eden putperest kumanlara karşı savaşan Macar kralı, II. Andreas'a destek ver­mişlerdir. Daha sonra Mazovya kralı Konrad'ın davetiyle putperest prus-yalılarm topraklarını terk etmek ve onları Hıristiyan yapmak üzere Torun'da bir kale kurmuşlardır. 1223'de Hermann Balk önderliğinde, Almanyalı gönüllülerden oluşan bir ordu kurarak Prusya'yı fethet­meye başlamışlardır. 1261-1283 yıllarında Prusya'yı tamamen feth etmişlerdir. Tarikat dine çok önem verdiğinden kilise çabucak güçlenmiş, kiliselere çok büyük mülkler bırakmış, işgal ettikleri bölgeler­de askerî ve İdarî merkez olarak şatolar inşa etmişlerdir. Bu şatolar, aynı zamanda ikametgah olarak kullanılmıştır. Alman köylülerini, işgal ettikleri büyük arazilere yerleştirmişler ve kendilerine bağlamış­lardır.

1263 yılında, daha önce yaptıkları fakirlik yeminini bozarak, papalıktan aldıkları izinle, ticaret yapmaya başladılar. Prus­ya'da kârlı tahıl ihracatı yaptılar. XV. yüzyıla doğru, Litvanyayı ele geçirdiler. Bu durum, Polonya'yı harekete geçirdi. Bu stratejik durum,  Litvanya'yı ve Po­lonya'yı birlikte davranmaya sevketti. Böylece      güçlerini  birleştirdiler  ve Grunwald'da şövalyeleri bozguna uğrattı­lar (1410). Bundan sonra tötan şövalyeleri sürekli ekonomik ve askeri krize maruz kaldı. 1454-1566 yılındaki on üçyıl sava­şından yenilgiyle çıktılar. Tarikatın şeyhi Albrecht 1525 yılında Pro­testanlığa katılınca, tarikat dağıldı.  Al­manya'da tötan şövalyeleri orta ve güney bölgelerde yaşamaya devam ettiyse de, Napolyon tarikatı dağıtarak topraklarını Alman prenslere dağıttı. Toton tarikatı, 1834'de Avusturya imparatoru tarafından yeniden Viyana'da kuruldu. Ancak eski gelişme hızını kazanamadı. 1929'da tari­kat yeniden gözden geçirildi.

 

Tövbe (Pénitence):

 

Lâtince Paenitentia kelimesi, sıkıntı içinde olmak, nadim ol­mak anlamına gelir. Tövbe, hatadan dola­yı vicdanen hissedilmiş bir acıdır ve bir bağışlama irâdesini içine alır. Yani kısaca tövbe, hidâyet olayıdır. Böylece tövbe, bütün Kitab-ı Mukaddes'te ilâhi bir bağış hali ile ilâhî inayetin refakat ettiği bir hal olarak tasarlanmıştır.

Yahudilikte, bir rahibin önünde günâh iti­rafı ve indulgens (bağışlanma belgesi) yoktur. Hıristiyanların anladıkları anlam­da bir inayeti de Yahudilik kabul etmez. Bir hata işleyen Yahudi, ancak dua, sada­ka, kefaret ve tövbe ile bağışlanabilir. Tövbe, özelliklerinden biri nedeniyle Hı­ristiyanlıkta çoğu defa Confession diye isimlendirilen bir sakramente verilen isimdir. Tövbe sakramenti, biri tövbe eden, diğeri de tevbeyi idare eden rahip yönün­den iki özellik ihtiva etmektedir. İşte bu iki şeyin birleşmesi, uzlaşma ve inayet ha­lini sağlar. Onun etkili hareketlerini gös­termek için bu sırra modern insan, uzlaş­ma (Reconcilliation) adını vermeyi tercih etmektedir. Bu sakramente imân, aziz Petrus'un şahsında havarilere verilen “Göklerin Melekutu Anahtarlarına” da­yanır: “Göklerin melekutu anahtarlarını sana vereceğim; Yer yüzünde bağlayaca­ğın her şey göklerde bağlanmış olur ve yeryüzünde çözeceğin herşey göklerde çözülmüş olur.” [10]

 

Transfiguration:

 

Bu kelime, Latin­ce model anlamına gelen (figüre) kelime­sinden ve “arasından geçme” anlamına gelen “trans” kelimesinden teşekkül et­miştir. Bu durumda transfiguration, yü­zün daha parlak bir görünüşe inkılâb et­mesidir. İsa-Mesih, Mesih olarak tanındığı anda üç havarisi olan Pierre, Jaques, Jean'ın önünde transfigure olmuştur. O zaman o, tanrısal risaletini teyid için tanık olarak Musa ve İlya ile çevrilmiş vaziyette Nur'dan parlaklık içinde görünmüş ve Allah'ın sesi, kendini şöyle diyerek işittirmişti: “Sevgili oğlum budur. Ondan ra­zıyım. Onu dinleyin”.[11] Bir rivayete göre bu mucize, Tabor dağın­da cereyan etmiştir. [12]

 

Tridentin Katoliklik:

 

Trente Konsili kararlarına uygun olan Katoliklik demektir. Bu konsil, 1545-1563 yılları ara­sında toplanmıştır. Bu konsilde çok önem­li Hıristiyan ilahiyatının konulan karara bağlanmıştır.

 

Trinite (Trinity):

 

Sayısız felsefî ve dinî teslis sistemlerinin karşısında Hıristiyan teslisi, tek, canlı, müşahhas olan cesur bir Tanrı anlayışına sahiptir. O öyle bir hayat anlayışına sahiptir ki yarlık ve cevher bir­liğine zarar vermeksizin batınî temaslarla, Baba - Oğul - Kutsal Ruh üçlü uknumuyla temayüz etmektedir. Bu uknumlardan ikincisi, birinciden; üçüncüsü ise ilk iki­sinden kaynaklandığı halde, üçü de bir tek tabiat içinde eşittir ve bölünme kabul etmezler. Uknumlar, yaratma ve tabiatüs­tü düzeye yükselmelerinde birlik içinde hareket ettikleri halde; özellikle kudretle ilgili işler Baha'ya, bilgi İle ilgili hususlar oğula veya kelimeye, aşkla ilgili konular Kutsal Rulı'a atfedilmişlerdir. Teslis (trinite) kelimesi, Hıristiyan edebi­yatında ancak II. yüzyıldan itibaren gö­rünmeğe başlamıştır. Fakat “Teslis” Yeni Ahit'te iyice belirginleşinceye kadar Tev­rat'ta tedrici şekilde kendini göstermiştir. Gerçekten Yeni Ahit'te, Baba-Oğul-Kutsal Ruh ilişkisinden oldukça sık bahse­dilmiştir. [13]Onların varlığı, teo­rik ve bilimsel olarak değil; tartışmasız kabul edilmiş bir hakikat gibi, müşahhas tarzda tasdik edilmiştir. Akıl, burdaki esrarı başka bir yere nak­letmekte ve onu üç ilâh (tritheisme) olarak veya sadece bir tek uknum [14] ola­rak tasavvur etmekte gecikmemiştir. Kilise ise, esrarı, tüm akılcı ve kavrama te­mayüllere karşı savunmaya devam etmiş­tir. Milâdî 325 İznik ve 381 İstanbul Genel Konsilleri, vahyedilmiş esrarı, sapkınların zararlarına karşı korumak üzere tanrısal uknumların cevherde mutlak olarak eşit­likte aynı olduklarını, sadece menşe' mü­nasebetlerinde ayrıldıklarını resmî bir şe­kilde belirtmiştir. Aslında bu ifadeler, es­rarı ortadan kaldırma hedefine değil, bi­lakis esrara tahammülü olmayan bir aklın veya onun getirmek istediği sapık açıkla­maları, redde yöneliktir.

Ayrılığın Menşei: Yunan teolojisi, birliğe ulaşmak için tercihen üç uknumun ayrıl­masına dikkat etmiştir. Lâtin teolojisi ise, önce Allah'ın birliğini, sonra kişisel mü­nasebetlerin çıktığı yer olan onun hayatını hesaba katar. Farklı yaklaşımlara rağmen aşağı yukarı temelde bütün iman formül­lerinde anlaşmış olan Ortodoks kiliseleri ve Roma Kilisesi Filioque (Kutsal Ruhun babadan ve oğuldan çıkması meselesi) problemi konusunda ayrılığa düşmüşler­dir. Önemli sonuçlar doğuracak olan bu tartışma, muhtemelen şarkın batıya bo­yun eğmeme gibi bilinçsiz bir arzusunu ihtiva eder. Çünkü İsa tarafından havari­lerin prensi olarak belirlenen Petrus (Pierre) tarafından kurulan Roma Kilesesi, adeta kendini Allah'ın oğlu ile bir tutu­yordu. Şark kilisesinin sıkıca bağlı olduğu kutsal ruh, oğuldan da çıktığı için (Rlioque); onun yeryüzündeki işleri, oğulun kilisesi olan Roma Kilisesi ile olan münasebetlerinden de çıkmış oluyordu. Şark kiliselerinin muhtariyeti ise bundan mutazarrırdı. Az veya çok formüle edil­memiş, bilinçsiz vefcaşka problemlerin te­siriyle karışık olan bu hassas teolojik - po­litik konu, bir uzlaşmaya varmaya engel teşkil etmiştir.

Teslis doğmasının Filioque veçhesi Orta Çağ'ın başlangıcında Hıristiyanlığı böl­müştür.

İlâhiyatçılar devamlı, teslisi felsefî analizlerle açıklamak için kıyasa baş­vurmuşlardır. Onların en meşhurları olan Saint Augustîn (354-430) ilâhî uknumların münasebetlerini insan psikolojisi içindeki aşk ve bilgi fenomenleri ile mukayese et­miştir. Aziz Thomas d'Aquin (1225-1274) ise ruhun mündemiç (immanent) meyvesi olan Logos (verbe) ve insanî iradede mündemiç olan aşk hadisesi üzerinde Aristotelci teorilerin de yardımı ile bu kıyaslamaları derinleştirmiştir. Exis-tansiyalist ve fenomenolojik olan modern felsefeler ise irade ve kişiler arası ilişki te­orileri üzerine kurulan yeni kıyaslamalara doğru araştırmaları yönlendirmektedir.

 

Troeltsch Ernst (1865-1923):

 

Libe­ral bir ilâhiyatçı ve felsefe profesörü olan Troeltsch, Hıristiyanlığın tarihi sosyoloji­sine yönelmiş ve çağdaş dünyada Hıristi­yanlığın karşılaştığı güçlükler üzerinde durmuştur. Max Weber’in yakın dostu­dur. Hıristiyanlık üzerinde yaptığı yayın 4000 sahifeyi bulmuştur. Troeltsch’in liberal teolojik pozisyonu, bü­tün tarihte Hıristiyanlığın özünü yakala­ma imkanı vermiştir. Bunu Ortodoks ve heterodoks varyantlar altında değerlendirmiştir. Yine onun sahip olduğu relativist pozisyon ona, Hıristiyan feno­men ile profan dünyanın tezahürleri ara­sındaki ilişkileri düşünme imkanı vermiş­tir.

Hıristiyanlık üzerindeki tarihi araştırma blançosu, tarihte Hıristiyan fikrinin açık­lama tiplerini son derece verimli bir sos­yolojik şekil içinde ortaya koymuştur.

Bunu bir tipoloji şeklinde yapmıştır. Böy­lece, Hıristiyanlığın iç farklılaşma sorunu­nu, pozitif bir plan içinde doğru kabul edilen Hıristiyanlıkla, itizaller arasındaki dogmatik muhalefet ötesinde ortaya koyma işlemi yapılmıştır. Hıristiyanlık başlangıçtan beri üç sosyal mantığa göre gelişme göstermiştir:

1- Kilise tipi: Kitlelere açılan ve dünyaya uyum sağlayan bir kurumdur. İnayet ve kefaret gibi birçok hedefin içinde sübjektif kutsallığı soyutlayan bir teşkilattır.

2- Mezhep: Bilinçli ve çetin Hıris­tiyanların bir araya getirdikleri hür cema­attir. Bunlar, dünyadan feragat etmişler ve küçük gruplar halinde yaşamaya baş­lamışlardır. Mezhep, şeriata daha çok önem verdiği için radikal pratiklere ağırlık vermektedir.

3- Mistik tipi: Kişisel bağlarla yapılanmış dalgalı grupları biraraya getirmektedir. Doğmalar şekli altında sertleşmiş fikirler dünyasının içe dönüklüğünü temsil et­mektedir.

Troeltsch için, sosyal öğretiler ve doğma­lar Hıristiyan grup şekillerine göre de­ğişmektedir. Bu gruplar, cemiyette aldık­ları yerle bağlantı içindedirler. Böylece çoğulcu kilise, topyekün cemiyetle birlikte olmak İstemekte ve kendi yorumu içinde, kendini iakdim eden çizgilerini sakramentlere ve vaazlara devam ederek krallığın meydana gelme vasıtası olarak artırmaktadır. Diğer yandan mezhep, fel­sefî bir sistem içinde ilahiyatını kristalize etme yollarını aramaktadır. Bunun sonu­cunda oluşan otoritelerle pozitif ilişkiler ve krallık idealleriyle hakim olan ahlâki zorlamalar arasında bir uzlaşma ahlâkı meydana gelmektedir. Ayırdedici bir grup olarak mezhep, bulunduğu toplum içinde cemiyeti tasdik etmektedir.

Mezhep gibi, mistik de çoğulcu bir top­lum önermektedir. Bu çoğulcu toplum, enformel ağları tolere etmektedir. Onun kurtuluş ilahiyatı, ruhun Allahla birleş­mesi üzerinde durmaktadır. Orada zahitlik, ferdi boyuttadır, oysa mezhepte ce­maat boyutundadır.

 

Tufan:

 

1872'de G. Smith tarafından Tufan'ın bir Babil versiyonu ortaya çıkarıl­mıştır. Bu versiyon, bilim dünyasında ve kültürlü çevrelerde büyük bir heyecan ya­ratmıştır. Kitab-ı Mukaddesteki anlatımla paralellik arzeden bu hikaye, Gılgamış destanının büyük bir kısmını oluş­turuyordu. Gılgamış, ölümden korkuyor ve ondan kurtulmanın yollarını araştırı­yordu. Kendisine ölümsüzlük verilen ye­gane insan Outa-Napishti'ye ölümsüzlü­ğün nasıl elde edileceğini sorar, o da “bü­yük ilâhların” bir gün bir Tufan meydana getirmeye karar verdiklerini anlatır, Tan­rıları harekete getiren sebebin bize anlatılmadığını söyler. Üstelik Tanrı Ea’nın da bir ölümlüyü kurtarmayı niçin denediği bilinmez. Ancak hikayeye göre Tanrı Ea, Outa-Napishti'ye bir gemi inşa etmesini ve oraya yaşayan her hayvandan bir cins almasını tavsiye eder. Çok şiddetli bir fır­tına kopar. Bundan Tanrılar bile heyecan­lanmışlardır. Özellikle koruyucu Tanrı Ishtar bile. İnsanlığın yok olmasından do-” layı ağlar sızlar. Fırtına dinince, bütün in­sanlık kil haline gelmiştir. Yerler kuruyunca Outa-Napishti gemiden çıkar ve bir şükür kurbanı takdim eder. Tanrıların en yücesi olan Enlil öfkelenmiştir. Ancak, Outa-Napishti'yi ve karısını takdis eder. Böylece onlar da Tanrılarla eşit hale gelir. Yine M.Ö. 276 yılında, Babilli bir rahip olan Berose, I. Antiochus'a bir tufan hika­yesi yazmıştır. Nakledildiğine göre, Berose felâketin tarihini vermektedir. Ay­rıca, Babil edebiyatının bütün metinleri­nin kurtarılması için yapılan teşebbüs an­latılmaktadır. Onlar Sippar'da toprağa gömülmüşlerdir. Böylece, tufandan zarar görmemişlerdir.

Tufan hikayesi, Paleo-Babil döneminin ta­rihini taşıyan bir şiirin bir kısmını mey­dana getirmektedir. Bu şiir, Atrahasis ola­rak bilinir. Bu hikayeye göre de, yaratılış­tan 1200 sene sonra insanlar çoğalmıştır. Enlil, insanlığı yıkmak istemiştir. Tanrıça Nintou baş kaldırmış ve insanlığı yıktığı için Tanrılara sitem etmiştir. Fakat Enlil, yeni bir insanlık yaratacağı konusunda Enki'ye ve Nintou'ya söz vermiştir. Yine 1914'de Sümerce bir Tufan hikayesi daha bulunmuştur: Bu metin de M.Ö. 1600 tarihini taşımaktadır. Bu daha kısa bir tufan hikayesidir. Buradaki kahrama­nın adı Zi'usudradır. Enlil ona da “Bir Tanrı hayatı” vermeyi vadetmiştir. Tufan hakkındaki bütün bu hikayeler as­lında biribirine benzemektedir. Muhteme­len bunlardan en eski olanı Atrahasis'dir. Buna göre bu olayın M.Ö. 2000 yılından az sonra oluştuğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda araştırma yapanlar, Babil’in birçok yeryüzü tehlikelerine maruz kaldı­ğını ve Tufan olayının bunların hatırasını yansıttığını söylemişlerdir. Enum Aelisin başında “genç Tanrılar”, ebeveynleri olan Enki ve Ninmah'ı sarsı­yorlar ve onlara başkaldırıyorlar. Bu karı­şıklık halkın mutlak hükümdarlara karşı bir ayaklanmasıydı. Bu durumda Tufan, asilerin yok olması, meşru otorite ile hal­kın olaya el koyması şeklinde yo­rumlanabilir.

Kitab-ı Mukaddeste Tufan: Tekvin kita­bının içinde tufan olayı çok önemli bir yer tutmaktadır. [15]Çok kuvvetli yağmurlara bağlı olarak İnsanlı­ğın bir su baskını ile yok olması, çok sayı­da problemi ortaya koymaktadır. Önce Kitab-ı Mukaddesteki tufanla ilgili metin­ler üzerinde uzun zamandan beri ince­leme yapılmaktadır. Bu konudaki me­tinler başlıca iki kategoriye ayrılmaktadır: Bu metinlerden bazıları Yahvist metinleri teşkil etmektedir. Bunlar Tekvin VI, 5-6, 7 ve 8’in (bir kısmı), VIII, 1-2, 3'ün (bir kıs­mı) ve 4-5, 7 (kısmen), 10-12, 16, 17, 22-23; Bunlar genelde yahvist metin olarak te­lâkki edilmişlerdir. Bu metinlerde Tanrı Musa'ya daima; Yahavo ismi ile vahyetmiştir.

Tufan konusunda elli ayeti içine alan di­ğer rivayet Tekvin’in VI, 9-12, VII, 6, 11, 13-16; 18-21, 24; VIII, 1-2, 3, 5,14,19; IX, 1-17 bablarında geçmektedir. Bu metinierin, Babile sürgün edilen hahamlar tarafından kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Şüphesiz bu iki rivayet M.Ö. V. yüzyılda birleşmiştir. Böylece tufan konusundaki iki ayrı rivayet bir rivayet şekline bürün­müştür. Kitab-ı Mukaddesin tufan hika­yesi, İsrail’in Tanrısının işidir. Bu Tanrı bütün insanlığı cezalandırmak istemiştir. İnsanın tufanın yenilenmesi karşısındaki korkusunu gören Tanrı, artık bir daha tu­fanın olmayacağını ve Tanrıya inanmaları gerektiğini Kitab-ı Mukaddes metinlerin­de göstermektedir. [16]

Kitab-ı Mukaddeste tufanın kahramanı Nuh'tur. Tekvin VI. babda tufanın nedeni anlatılmaktadır. Rab, yeryüzünde zorba­lıklar olduğunu ve buna bir son vermek gerektiğini düşünmektedir. Nuh'a gemi yapması emredilmiştir. Böylece Tanrı, Nuhla ahdini yenilemek istemiştir. Gemi­ye, yaşayan beden sahibi olan her canlı­dan ikişer canlı almasını söylemektedir. Nuh, Allah'ın emrini aynen yerine getir­miştir. Nuh ve ailesi gemiye biner, yedi gün sonra, kırk gün kırk gece yağmur ya­ğar ve yeryüzünde hiçbir canlı kalmaz. Nuh bu vakit altıyüz yaşındadır. Canlı olarak sadece Nuh ve onun yanında olan­lar kalmışlardı. Daha sonra, yağmur ke­silmiş, yeryüzünden sular azalmış ve ge­mi Ararat dağı üzerine oturmuştu. Onun­cu ayda artık dağların başı görünmeye başlamıştır. Bir müddet sonra sular çe­kilmiş Nuh, geminin örtüsünü kaldırmış ve toprağı görmüştü. Gemidekilerle bir­likte çıkan Nuh, beraberinde getirdiği hayvanlarla yeniden canlıların üremesini sağlayacaktı.

Nuh şükür takdimeleri yapmış, bunun üzerine Rab, bir daha insanlığı vur­mayacağını söylemişti. Artık canlı yeryü­zünde yaşayacaktı. [17]Neti­cede Allah, Nuh'u ve oğullarını mübarek kılmıştı. “Semereli olun çoğalın ve yeryü­zünü doldurun” [18]demişti. Yeni Ahittede tufan konusuna temas edilmiştîr. Ancak burada da iki zıt perspektif tufana işaret etmektedir. Matta XXIV, 37-39 da ve Luka XVII, 26-27'da Nuh'un zamanında meydana gelen tufan bir yıkım sembolüdür. Esas tufan, İsa'nın Tanrısal krallığı kurduğu zaman olacak­tır.

Diğer tufanla ilgili I. Petrus III, 20-21'deki ifadede tufan pozitif anlamda kullanılmış­tır. Çünkü sekiz kişi su ile kurtulmuştur. Bu, vaftize bir işaret yapmaktadır. 2. Petrus II, 5 ile İbranilere XI, 7'deki tufanla ilgili ifadelerden   hem müsbet   hemde menfi anlam çıkmaktadır. Çünkü burada bazıları cezalandırılırken, bazıları kur­tulmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de Tufan: Tufan olayın­dan Kur'an-ı Kerim de bahsetmektedir. Bu konuda Hûd sûresinde tafsilatlı bilgi vardır. Hz. Nuh, kavmine peygamber ola­rak gönderilmiştir. Ancak kavmi onu, bir türlü dinlememiştir. Nuh'un Allah'tan ge­tirdiği mesajlara kulaklarını tıkamışlardır. Hz. Nuh, iyice bunalmıştır. Çünkü ne ka­dar da uğraşsa kavmi asla yola gelmemiş­tir. Hz. Nuh, Allah'ın denetimi altında bir gemi yapmaya başlamıştır. Hz. Nuh ge­miyle uğraştıkça kavmi onunla alay edi­yordu. Ancak gemi bitmişti. Allahın em­riyle Nuh, her canlıdan bir erkek ve dişi alarak gemiye koymuştu. Nuh ve ona inananlar gemiye binmişlerdi. Her taraf su altında kalmıştı. Geminin dışında kalan bütün canlılar yok olmuştu. Nihayet tayin edilen vakit gelince Allah şöyle buyur­muştu: “Ey arz suyunu yut. Ey gök sen de tut.” Su kesildi, iş olup bitirildi. Gemi­de cûdi dağının üzerinde durmuştu. Kur'an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, Hz. Nuha inanan kavmi bereketli olmuş ve çoğalmıştı.

Bazı müsteşrikler, Nuh tufanının kay­nağını Mezopotamya kültüründe ara­maya yeltenmişlerdir. Hz. Nuh'un ba­şından geçen bu olayın, daha sonraki mil­letleri etkilemiş olduğu hiç düşü­nülmemiştir. Diğer önemli bir hata da, Kur'an-ı Kerim'de geçen her hadisenin daha önceki bir kültürden nakledildiği imajını vermek gayretidir. Hatta bunun için hiç benzemeyen olaylarla bile ilişki kurma yönüne gidilmiştir. Bu ise, sübjektif bir yaklaşımdan ibarettir. Kur'an-ı Kerim'deki tufan hakkında “Hûd Sûresi”nin 37-49. ayetlerinde ve “el-kamer sûresinin” 9-14. ayetlerinde bilgi verilmiştir.

 

Tukârâm:

 

En alt kasta mensup bir bu­tik sahibidir (1598-1650). Modem Hindde, henüz gelişmiş olan Vârkarî mezhebinin kurucusudur. Bu mezhep sâlikleri yılda bir defa, Pandharpur'da bulunan Vithobâ (vishnu'nun en küçük tecellisi) mabedine, Tukârân'a borçlu olunan ilâhileri söyleye­rek hacc için gitmektedirler. Tukârâm’ın, şairane ve dini dehası, bu İlham mahsulü şiirlerde kendini göstermektedir. Tukâram, Allah inancının ve hararetli dinî yaşayışın bizzat dharmadan üstün oldu­ğunu açıkladığı için o, bir Hinduizm reformatörü olarak kabul edilebilir. Çün­kü ona göre, kim olursa olsun Vârkâri olabilmektedir. Veda bilgisi kurtuluş için faydasızdır.

 

Tutankamon:

 

Mısır firavunlarından birisidir. M.Ö. 1361-1352 yılları arasında Firavunluk yapmıştır. Arkeologlar 1922'de mezarını bulmuşlardır. Mumya üzerinde yapılan incelemeler, Ahenaton'un damadı olduğu fikrini vermekte­dir. Tel el-Amarna'da bulunan bir belgeye göre Ahenaton ve Smenhkare'nin ölü­münden sonra firavun olmuştur. Tel el-Amarna'da bulunan bir takım belgeler Tutankamon'un firavunluğunun bir veya iki yılını burada geçirdiğini göstermekte­dir. Tutankamon tahta geçtiğinde henüz bir çocuktu. Başkomutan Horemheb ken­disine büyük destek vermiştir. Tutankamon, çevresinin tesiriyle sarayını Memphis'e taşıdı. Artık bu dönemde Tutankamon ismi, Mısır'da tanındı. Ka­yınpederi gibi o da, Monoteizm'e meyil­liydi. Yayınladığı bir fermanla Tanrı Amon'u yüce Tanrı mevkiine getirdi. Bir müddetten beri gözden düşen Amon, rahiblerine imtiyazlar verdi. Kayınpederi Ahenaton'un tek Tanrı olarak ilân ettiği Aton'u da yasaklamadı. Tutankamon on sekiz yaşında beklenmedik bir anda öldü. Yerine Ay geçti, muhtemelen onun dul karısıyla da evlendi.

Tutankamon'un mezarına ilk defa 1922'de İngiliz Arkeolog Howard Carter girdi. “Amarna kralları” olarak Bilinen Ahenaton, Smenhkare, Tutan­kamon ve Ay’in isimlen ondokuzuncu sülale döneminde firavunlar listesinden silinmesinden sonra, Tutankamon'un mezarı unutulmuştu. Yirminci sülale dö­neminde Tutankamon'un mezarı üzerine VI. Ramses’in mezarı yapılmış ve Tutankamon'un mezarı örtülmüştü. Bu­nun için, Tutankamon'un mezarına ulaşı­lamadı. Ancak İngiliz Arkeolog Carter, bunu başardı. Tutankamon'un mumyası, mezar odasında iç içe geçmiş üç tabutun içindedir. En içteki tabut som altından, ötekiler altın işlemelidir. Mumyanın üzeri ve sargıların arasında çok sayıda mücev­her bulunmaktadır.

 

Türk Ortodoks Patrikliği Erenol Pavli (=Pavli Eftim Erenol):

 

Türk Ortodoksluğunun kurucusu olan patrik Eftim 1884 yılında Ankara ili, Yozgat sa­nacağı, Akdağmadeninde doğdu ve 1968 yılında İstanbul'da öldü. Türk asıllı bir Hıristiyan aileden geldiğini ve Türk oldu­ğunu ifade etmiştir. 1908 yılında Anka­ra'ya gelerek Ortodoks kilisesinde vazife­ye başlamıştır. 1912 yılında diyakozlukla beraber Akdağmadeninde rahiplik yap­mış, 1918'de Keskin Metropolitliğine atanmıştır.

Kurtuluş Savaşı sırasında Türk milletinin menfaatlerine ters düşen Fener Patrikhanesi'nin kararlarına karşı çıkmıştır. Çün­kü Fener Patrikhanesi, Pontus Devletini canlandırma planlarını gerçekleştirme ça­bası içine girmiştir. Bunun için Anado­lu'da yaşayan Rumları tahrik ederek, Türklere karşı mücadeleye yönlendirmiş­tir. Bunun üzerine 30 Kasım 1921'de Ana­dolu'daki 72 ruhani bölge başkanını Kayseri'de toplamıştır. İstanbul Fener Patrikhanesi'nin yetkisizliğini ilan ederek Kay­seri'de Türk Ortodoks Patrikliği'ni kur­duğunu ilan etmiştir. Kendisi de Papa I. Eftim sıfatıyla Patrik olmuştur. Fener Patrikhanesinin Türk Devletine ihanet içinde olduğunu bütün dünyaya duyurmuştur. 22 Temmuz 1922'de Kayse­ri'de “Anadolu'da Ortodoksluk Sadası” ismiyle bir dergi yayınlamış, dergide Türk Hıristiyanların ırken Türk oldukla­rını, Rumlukla alakalarının olmadığını açıklamaya çalışmışlardır. Lozan Antlaş­ması sonunda Atatürk'ün izniyle İstan­bul'a gelmiş ve orada görevini sürdür­müştür. İstanbul Fener Rum Patrikliği, Papa I. Eftim'i aforoz ederek, tanı­madığını belirtmiştir. Papa I. Eftim, Fener patrikhanesinin bu kararını tanımamıştır. 7 Kasım 1924'te Fener Patrikhanesinden ayrılan Galata Rum merkezi yönetim ku­rulu, Galata'daki Panhagia Kilisesinde toplanarak Papa I. Eftim'e katıldığını bil­dirmiştir. Böylece Episkopos olarak takdis edilen Papa I. Eftim 18 Mart 1926 yılında Bağımsız Türk Ortodoks Patrikliğini kur­du. Bu patrikliğe İstanbul'daki Aya Ya­ni, Aya Nikola ve Hristos kiliseleri de bağlandı.

Papa I. Eftim’in ölümünden sonra oğlu Turgut Erenerol, Papa n. Eftim sıfatıy­la 1968 yılında İstanbul Türk Ortodoks­luğunun Patriği ve Başpiskoposu olmuştur.

1991 yılında Turgut Erenerol'un vefatın­dan sonra kardeşi Selçuk Erenerol 6 Ma­yıs 1991 yılında Türk Ortodoks patriği olmuştur. Selçuk Erenerol'un 20 Aralık 2002 yılında vefat etmesi üzerine, Türk, Tük Ortodoks patrikliğinin işleri Selçuk Erenerol'un kızı Sevgi Erenerol ve kardeşi Paşa Erenerol tarafından yürütülmekte­dir.

 

Tylor, Sir Edward Burnett (1832-1917):

 

Londra'da doğmuştur. İngiliz Antropologudur. Quaker dinî akımına mensuptur. Oxford üniversitesinde profesörlük yapmıştır. Kültürlere ilk defa mu­kayeseli metodu uygulamıştır. Kendinden sonraki bilginlere tesiri büyük olmuştur. En önemli eseri, Primitive Culture (1871) dur. İkinci önemli eseri 1865'de kaleme aldığı “Researches into the Early History of Mankind”dir. Animizm mefhumunu Tylor bulmuştur. Dinde evrimci yolu ka­bul etmektedir. Ona göre din ilkel animizimden çıkmıştır. Tylor'a göre “Büyük Tanrı” mefhumu çok sonraki dönemlere aittir. Tylor'un görüşü W. Schmidt tara­fından şiddetle tenkid edilmiştir. Mitolo­jik formasyonların ve büyüsel pratiklerin oluşumunun farkına varmak için Tylor, kültürlerdeki sayısız benzerlikleri açıklayan “Dîfiusitm = yayılma”, kavramını devreye sokmaktadır.



[1] Çıkış: XXIX, 42

[2] Matta: XVII, 1-9

[3] Matta: XXVIII, 16.

[4] Markos: IX, 1.

[5] Madras Ganesh.

[6] Godex Neofiti-1.

[7] II. Krallar: 22/8; 34/15.

[8] VI. Edward'ın İkinci Dua Kitabı

[9] Bak: Religion And Society “Acritique of Emile Durkheims Theory of the origin and nature of Religion” Journal of Philosophy, Psychology and Scientific Metod 14 1917 113-124, Early civilization New York, 1992 s, 360; History psychology and culture New York, 1933, s, 373.

[10] Matta: XVI, 19.

[11] Matta; XVII, 1-8

[12] Bu bayram 6 Ağustos'ta kutlanmaktadır.

[13] Krş.; Vocabulaire de theologie biblique, Paris, 1970.

[14] Unitarisme, modalisme, subordina-tionsme v.s.

[15] Tekvin VI, 5; IX, 17.

[16] Tekvin VIII, 21-22; IX, 11.

[17] Tekvin VIII, 22.

[18] IX, 1