Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 25 U - Index Web

U.. 2

Ugarit Alfabesi:2

Uniate:2

Upanishad:2

Upâsaka:2

Uposhadha:2

Ur:3

Urartu Dini:3

VI. Urbanus (Bartolomen Prigmano) (1318-1389):4

Uthong Stili:4

Uşabti Figürü:4

Uygurlar:4


U

 

Ugarit Alfabesi:

 

M. Ö. XV. yüzyıl ile M.Ö. Xm. yüzyıl arasında Suriye'nin sa­hillerinde kullanılan bir alfabedir. Ugarit harflerinin bazısı kuzey Sami kavimleri alfabesine benzese de Ugarit alfabesi ba­ğımsız bir alfabe olarak görünmektedir. Çünkü kuzey Sami alfabesi, sağdan sola yazıldığı hal1e Ugarit alfabesi soldan sa­ğa yazılmaktadır. Kuzey Sami alfabesinde sessiz yirmi iki harf varken, Ugarit alfabe­sinde otuz harf vardır. Üç tanesi, işaretler­le sesli vazifesi görmektedir. Bugüne ka­dar ulaşan ugarit belgeleri M.Ö. XV. ve XIV. yüzyıllara ait bulunmaktadır. Sivri uçlu bir aletle yazılmış olan bu kil tablet­leri, Suriye kıyı şeridinde Ras Şamra'daki kazılarda bulunmuştur. Ayrıca, Tel-Bet Şemeş ve Galile'de bulunan tablet­ler, Ugarit alfabesinin, Filistin bölgesine yayıldığını göstermektedir.

 

Uniate:

 

Genelde Katolik kilisesinden ayrılmış olan ve Papa'nın hakimiyetini kabul eden Hıristiyanlardır. Bunlardan bazıları Nestori veya Monofizit bazıları da Ortodokstur. 1439 yılında toplanan Florance konsilini müteakip bu Hıristi­yanlar, Roma ile birleşmişlerdir. Bunlar kendi milli özelliklerini, kendi dillerini ve “Doğu” dinî erkanı denen metasimleri muhafaza etmesini bilmişlerdir. Polonya'daki Ruthenes'ler, Bizanslı Roumen'ler, Grekomelkitler, Süryani ve Ermeni Katolikler, Keldaniler, Ukrayna ve Rusya'daki “İstina” denen gruplar, Uniate topluluğuna dahildirler. Uniatelerin çoğu Amerika'ya yerleşmişler ve özel piskoposlara sahip olmuşlardır. Paris'te birçok küçük Uniate kilisesinin varlığı bilinmektedir. Katolik kilisesine bağlı bazı kiliseler, Bizans döneminde Or­todoks yapılarak, mülklerine el konulmuş ve katolik kilisesinden alakalarını kesmiş­lerdir. Bugün Uniate problemi. Fener Rum patrikhanesiyle-Vatikan arasında en ciddi problemlerden birini teşkil etmekte­dir.

 

Upanishad:

 

Hinduizmin didaktik me­tinleridir. Genelde kısa fakat spiritüel bir doktrin ihtiva etmektedirler. Kelimenin yapısı tartışmalıdır. Ancak, temel olarak kabul edilen bir doktrine müracaat etmek­tedir. Bu doktrin, dar çevrelerce hazır­lanmış olup, üstaddan talebeye nakledil­miştir. En eski örnekleri olan ondört Upanişad, Veda edebiyatına bağlan­maktadır. Bunun en yeni parçası, M.Ö. VI. yüzyıla ait görünmektedir. Veda Upanişadlarında, Atman’ın, Brah­man'ın hüviyetleri üzerindeki spekülasyonların belirginleştiği görül­mektedir. Yine orada, bhakti, yoga, shiraizm kendini göstermektedir. Hind fi­lozofları durmadan Upanişad'ları yorum­lamışlardır.

Vedalarda bağlantısı olmayan Upanişadların sayısı yüzden fazladır. Bunlar milâdi I. yüzyıldan başlayarak XVI. yüz­yıla kadar gelmektedir. Veda sonrası bu eserler içinde, Vedantik Upanişadlar, Ve­da Upaniş adlarının doktrinlerini aynen devam ettirdikleri iddiasındadırlar. Yoga Upanişadları, mezhep Upanişadları [1]ile vedantik upanişadları üç ayrı kısım oluşturmak­tadır.

Şüphesiz bu metinler, Dinler Tarihi için çok önemli malzeme sunmaktadır. 1801-1802 yılları arasında Anquetil-Duperron elli Upanişad'ı Lâtinceye çevirerek Avru­pa'ya tanıtmıştır.

 

Upâsaka:

 

Upâsaka (dişisi: Upâsika'dır) kelime olarak “in yanına oturmuş” anla­mına gelmektedir. İmanla dolu olan (shraddhâ) ve sofu olan (bhakti) lâik Budistleri belirtmektedir. Uposhadda kut­lamaları için topluluklara katılmaktalar ve hayatta şu beş temel prensibe riayet et­mektedirler:

1- Canlı varlık öldürmemek,

2- Hırsızlık yapmamak,

3- Gayri meşru cinsel ilişkiye girmemek,

4- Yalan söy­lememek,

5- Alkollü içki kullanmamak.

 

Uposhadha:

 

Pali dilindeki Uposatha kelimesinden gelir. Uposhadha, “oruç” demektir. Budistler tarafından riayet edi­len oruç günlerini belirtir: Oruç günleri dolunay, yeniay, ayın ilk ve son dört günleridir. Kameri ayların dört günü, lâ­ikler, manastırlarda yirmi dört saat vakit geçirirler, vaaz dinlerler, kutsal metin okumaya iştirak ederler, meditasyon seans­larına katılırlar. Keşişler, ayda iki defa, yeni ve dolunayda toplanarak “Gü­nahların bağışlanması” ayinine iştirak ederler. Buna pratimokshada denmektedir.

 

Ur:

 

Güney Mezopotamya'da bulunan es­ki bir Sümer yerleşim bölgesidir. Babil’in 225 km güney doğusundadır. 1918 yılın­dan sonra bölgede kazı yapan British museum görevlisi H.R. Hail, Ur'daki an­tik eserler hakkında ilk bilgiyi vermiştir. Daha sonra British museum ile Pannsylvania üniversitesinin birlikte yaptığı kazılar sonucunda zengin malzeme çıka­rılmıştır. Bu kazılar, 1922'den 1934'e ka­dar sürmüştür. Ur'un ilk kuruluş tarihi M.Ö. IV. yüzyıla kadar uzanmaktadır. M.Ö. 24-23 yüzyılar arasındaki, Eski süla­leler döneminde Ur, I. Ur sülalesinden (M.Ö. 25 yüzyıl) Sümer kralları idaresin­deki Mezopotamya'nın başkenti olmuş­tur. Bu bölgede yapılan kazılarda çok miktarda altın, gümüş, bronz elde edil­miştir. Bu bulgular, buradaki maddi zen­ginliği ortaya koymaktadır. Burada dikkat çeken diğer önemli bir durum, ölen kral­ların, kendilerine öteki dünyada hizmet etme derecesine erişen bütün yüksek rüt­beli saray memurları, hizmetlileri ve ka­dınlarıyla birlikte gömülmeleri geleneği­nin ortaya çıkarılmasıdır. Hem mezarlardaki eşyalar, hem de diğer bulgular, bu­rada çok gelişmiş bir medeniyetin varlığı­nı haber vermektedir. Ur'un kenar semti olan Tel el-Obeyt'de, zengin heykeller, mozaikler ve metal ka­bartmalarla süslenmiş, renkli taşlar ve ci­lalı bakır levhalarla kaplı sütunları olan küçük bir Tapınak ortaya çıkarılmıştır. Bulunan bazı belgeler, bu tapınağın I. Ur sülalesinden bir kral tarafından yaptırıl­dığını haber vermektedir. Yine bulgular, M.S. 24 yılında yaşayan Akad kralı I. Şaruki'nin (sargon) varlığını ortaya koy­maktadır.

MÖ. 22-21 yüzyıllarda Ur'un yeniden 3. Ur sülalesinin başkenti olduğunu, belge­ler haber vermektedir. Bu dönemin en dikkat çekici eseri, basamaklı bir piramide benzeyen üç katlı Ziggurat'tır. Bu ya­pılar, kerpiç malzemedendir ve dış yüzü tuğlalarla yapılmıştır. Ziggurat’ın tepesin­deki mekan kutsaldır. Ur'un koruyucu tanrısı Sin [2] burada ikamet etmektedir. Ziggurat’ın yüksekliği on iki metreyi bulmaktadır. Kuzeydoğu­sunda yüz basamaklı üç büyük merdiven bulunmaktadır. Her üç merdiven, birinci terasla ikinci teras arasındaki bir kapıya bağlanmakta, sonra tek merdiven, en üst terastaki Tanrının kutsal odasına çıkmak­tadır.

Bütün bu yapıların özellikleri, M.Ö. üç bin yılında, Sümer mimarlarının sütun, kemer, tonoz ve kubbe gibi mimarlığın temel unsurlarını bildiklerini ortaya koy­maktadır. Duvarlar içeriye doğru eğilimli olarak yükselir. Yapıda düz çizginin ol­maması, şaşırtıcı bir durum arzeder. M.Ö. 21-6. yüzyıllar arası, üçüncü sülale­nin kralları için yapılan tuğla anıt mezar­larla, tapınakları Elamlı'lar tahrip et­mişlerdir. Ancak daha sonra gelen İsin ve Larsa kralları, bu yapıları yeniden onarmışlardır. Böylece Ur bu dönemde başkent olmasa da Dini ve ticari önemini yeniden kazanmış oldu. Bu döneme ait bulunan mühürler, dış ticaretin önemini göstermektedir.

Kazılarda çıkarılan eserler, Hammurabi dönemini de aydınlatmaktadır. Bu dönem M.Ö. XVIII. yüzyıldır. Hz. İbrahim’in de bu dönemde Ur'da yaşadığı tahmin edilmektedir. Aile için yapılan evler olduk­ça geniş ve iki katlıdır. Aynı evde aile fert­leri, hizmetçiler ve misafirler birlikte kalabilmektedir. Hatta bazı evlerde, ailenin Tanrısı için yapılmış küçük bir tapınak da vardır. Ailenin ölüleri bu tapınakların zeminine gömülmektedir. Bölgede yapı­lan kazılar, birçok büyük tapınağın varlı­ğını ortaya çıkarmıştır. Yine özel kişilerce yaptırılan tapınaklar vardır. Bu tapınak­lar, Babil dinî dünyasını açıklamaktadır. Ur şehri, Babil kralı II. Nabukadnezar (M.Ö. 605-562)’ın yaptığı bayındırlık işle­riyle yeniden bu dönemde canlanmıştır. Babilin son kralı, Nabunaid (M.Ö. 556-539) tarihi Zigguratı yeniden ele almış, yükselterek yedi katlı bir yapı haline ge­tirmiştir. M.Ö. 6-4. yüzyıllarda Ahamenişler'den II. Kyros, Ur tanrılarını benimsemiş görünerek halkın moralini yükseltmeye çalışmıştır. Ancak Ur, her geçen gün gerilemiştir. Özellikle Fırat'ın yatağının değişmesi, Ur'u çöle çevirmiş ve Ur tarihi bir kalıntı olarak kalmıştır.

 

Urartu Dini:

 

Urartular, küçük Asya-run doğusunda Karadenizin ve Kafkasla­rın güneyinde hakimiyet kurmuşlardır. Bunların M.Ö. 900 ile 600 yılları arasında hakimiyet sağladıkları görülmektedir. Özellikle Van gölü çevresinde ve Van gö­lünün kuzeyinde önemli siteler kurmuş­lardır. Burada şunu belirtmekte yarar vardır ki Urartu Dinine geçişi hatır­latmadan Hourrite Dinini işlemek müm­kün değildir. Hourrite dünyası ile Urartu dünyası arasındaki yakınlık açıktır. Urar­tu çivi yazılı dokümanlar, M.Ö. VIII. ve VII. yüzyıllardan gelmektedir. Bununla beraber, Urartu dünyası ile Hourrite dün­yası arasında bir soy zinciri sonucuna varmak gerekli değildir. Aksine burada iki kardeş etnik grub sözkonusudur. Bu iki kardeş etnik grup, M.Ö. XIII. yüzyıl­dan itibaren,  Doğu Anadolu'da sıkı bir temas içinde yaşamışlardır. Urartu Dinî Panteonu, üçlü sistemin ha­kimiyeti altında görülmektedir. Haldi -Teisheba - Shiwini Haldi, Urartuların büyük milli Tanrısıdır. Onun için ya­pılan mabed, Ardini'de inşa edilmiştir. Teisheba, Hourilerin Teshub'undan başkası değildir. Büyük fırtına Tanrısıdır. Onun mabedi Kumme/ Kummiya'da bu­lunmaktadır.

Shiweni (Güneş) ise, Hourrite'lerin Shimegi'sine uygun düşmektedir. Bu­nun mabedi Tushpa'dadır. Şüphesiz Höurrite'Ierle, Urartular arasında bir ya­kınlaşma gerçekleştirmek uygun olacak­tır. Meselâ Hourritçe'de Eni=Tanrı; Urartular'da aynı anlamda İndu vardır. Fakat Höurrite'lerle Urartular arasındaki dini uyum, bu noktada kalmaktadır. Yukarı dönemden itibaren Tanrı panteo­nu, sabit Tanrıların yerlerinin fonksiyo­nunda farklılıklar göstermektedir. Hourritelerde, mahalli Tanrılar panteo­nunun fonksiyonu üzerinde durulmakta­dır. Hourritelerle, Urartular arasındaki benzerlik, Teshub ve Shimegi noktasında sınırlı kalmaktadır. Şayet Ay Tanrısı, her iki toplum tarafından tebcil ediliyorsa, unutmamak gerekiyor ki ay, birçok Tanrı panteonunun bir parçasını oluşturmakta­dır. Ay Tanrısı, Hourritelerde Kushuh; Urartular'da Shilardi diye adlandırılmak­tadır. Büyük Hourrite Tanrıları olan Hebat'tan, Kumarbi'den veya Shauska'dan hiçbir iz yoktur.

 

VI. Urbanus (Bartolomen Prigmano) (1318-1389):

 

Acerenza (1363) ve Bari (1377) başpiskoposluklarında bulunduk­tan sonra Papa XI. Gregorius'un sekreter­liğine getirilmiştir. 8 Nisan 1378'de de onun ardından papa seçilmiştir. Bu dönem siyasi ve dinî olarak çok karışık bir dönemdi. Çünkü Fransızlar papalık mer­kezini Avignon'a (1309-1377) taşıyarak, İtalya'ya egemen olmak istiyorlardı. Bu­nun için İtalyan asıllı birinin papa olması, Romalıları rahatlatmıştı. Fakat Urbanus, bazı reformlar yapmak istiyordu. Bu ise kardinaller arasında huzursuzluk yarattı. Kardinaller kutsal kuruluna yeni İtalyan üyelerin atanmasıyla, azınlığa düşecekle­rini düşünerek on üç Fransız kardinal, Roma'yı terketmişti. Muhalif kardinaller de dört ay sonra, Anagni'de baskı al­tında seçildiği gerekçesiyle Urbanus'un papalığını geçersiz ilân ettiler. 20 Eylül 1378'de Fondi'de seçtikleri Fran­sız Kardinal, Cenovalı Robert’in VII. Clemens adıyla karşı papa olması, Katolik kilisesinde 40 yıl sürecek olan dinî bö­lünmeyi meydana getirdi. 1378'de Fransa, Clemens’in papalığını onayladı. Daha sonra İskoçya, Portekiz, Kastilya ve diğer Katolik krallıklarıda bu karara katıldılar. Ancak İngiltere, Bohemya, Kutsal-Cermen imparatorluğu, Polonya, Macaristan Fe­lemenk krallıkları Urbanus'un yanında yer aldılar. Urbanus'u tahtından indirme­ye teşebbüs eden Clemens, başarılı ola­mayınca, Napoli'ye döndü. Clemens'e karşı halkın tepkisi büyük oldu ve Celemens, Napoli'yi 20 Haziran 1379'da terkederek Avignon'a geri döndü. Bu arada Urbanus, Napoli Kraliçesi I. Giovanna'yı Clemens'i kabul ettiği için aforoz etti. Hatta Napoli krallığını lanet­leyen bir ferman çıkardı (1385). Aquileia piskoposu ile Urbanus'un muhalifi olan kardinaller, Urbanus'a suikast girişiminde bulundular. Başarısız suikastçılar acıma­sızca öldürüldüler. Urbanusda büyük bir ihtimalle zehirlenerek öldürüldü.

 

Uthong Stili:

 

Budizmin benimsediği ikon türü. Bu ikon türü XIV. yüzyılda Siyam’ın güneyindeki Ayutthaya'da ortaya çıkmıştır. U Thong stili heykellerin Buda hayatta iken yapılanlara benzediğine ina­nılır. Buda heykelleri konusunda tarihte bazı üsluplar benimsenmiştir. Meselâ bunlardan birisi, Tay krallarının geliştir­diği Sukhothai   üslubudur.  Onu U Thong üslubu takip etmiştir. 1350 yılında Güney Tayland halkı, Sukhothai kentini ele geçirerek, İki ikon üslubunu birleştirmiş ve daha katı, köşeli bir Buda figürü ortaya çıkmıştır. Bu farklı­laşma da başın biçiminin ovalden kareye dönüşmesi ve yüz çizgilerinin daha geniş ve ciddi hale gelmesinden başka, yere bü­tün halinde oturan gövdenin kutleseîliği de dikkat çekicidir. Sukhothai üslubu çizgisel özelliğiyle dikkat çekerken, U Thong üslubu sağlam, kunt şekilleriyle dikkat çeker. U Thong figürleri kaba ve duygusuzluk belirtirken; Sukhothai figür­leri  estetik ve duygusallık görüntüle­mektedir. Bugün Tayland'da her iki üslup da taklit yoluyla yapılmaktadır.

 

Uşabti Figürü:

 

Mısır mezarlarında bulunan taş veya seramikten yapılmış kü­çük heykelcikler. Boyları 20-23 cm. olan bu figürlerin elinde bir çapa bulunmakta­dır. Uşabti'nin, ölümden sonraki hayat­ta tanrıların mezar sahibine verecekleri iş­leri, onun yerine üstleneceğine inanılırdı. Uşaptiler, cevap veren olarak tercüme edilmektedir. Mısır'da yeni krallık döne­minde (M.Ö. 1567-1085), mezar sahibine benzer şekilde mumyadan yapılmaya başlanmıştır.

 

Uygurlar:

 

Bugün Türkistan'ın muhte­lif bölgelerinde dağınık halde yaşayan Uygurlar, Göktürklerden sonra Orta Asyanın iç kesimlerinde Uygur devletim kurmuşlardır. Ancak bugünkü Uygurlar­la, ortaçağdaki Uygurların aynı olup olmadığı tartışılmalıdır. Çünkü günümüz Uygurlarıyla tarihteki Uygurlar arasında­ki bağ, bazı açılardan paralellik göster­mektedir.

Uygur adının kökeni de tartışmalı bir ko­nudur. Uygur kelimesinin Ogur (Gur) kelimesinden geldiğini   söyleyenler ço­ğunluktadır. Ancak bazı bilginler, Orhun kitabelerindeki dokuz Oğuz adının, ger­çekte            Uygurları belirttiğini söyemektedirler. Yeni bazı araştırmacılar, Çin kaynaklarındaki Şato adıyla belirti­len Dokuz Oğuzlar'ın IX. yüzyıi başında Tibetlilerin baskısıyla göç etmek zorunda kaldıklarını ve müslüman yazarların, Do­kuz Oğuz adını onlara varis olan Uygur­lar için kullandıklarını söylemektedirler. Diğer yandan VI. yüzyıldan  beri, Çin kaynaklarında kullanılan Hui-ho ismi Uygurları belirtmek için kullanılmıştır. Bu kaynaklar,  Uygur'ların Hunların soyun­dan geldiğini kabul etmektedir. Uygurlar, Selenge ırmağının yukarı yatağından Or­hun ırmağı kıyılarına ve Aral gölü kenar­larına kadar uzanıyordu.  630 yılında Barköl kenti çevresinde yaşayan Uygur­lar, Göktürklere karşı yer yer savaşmış­lardır. Çinlilerle ittifak kuran Tu-mi-tu, 648'de kağan unvanını   almıştır. Daha sonra Karluk, Basmil ve dokuz Oğuzlarla birleşerek bir konfederasyon oluşturmuş­lar ve Boyla Kağan önderliğinde Göktürk­lere karşı ayaklanmışlardır. 745'te Gök­türk yönetimine son vermişlerdir. Bu dö­nemde Uygur Kağanı Kutluğ Bilge Kül, Kağan ilân edilmiştir. Zaman içinde Uy­gur ülkesindeki bütün kavimler  Uygur adıyla anılmaya başlamışlardır. Böylece Orta Asya'da değişik kavimler içinde Uy­gur adı kullanılmaya başlamıştır. Kutluğ Bilge Kül'den sonra yerine oğlu Moyun-çur geçmiştir (747-769). Bugün Şine-Usu adı verilen yazıtı diktirmiştir. Bu dönemde Uygurlar, Çinlilerle dostluk kurarak, Karluk, Basmıl, Kırgız ve Türgiş türkleriyle mücadeleye devam etmiştir. Bu arada Çin'de meydana gelen ayaklan­maların bastırılmasında Uygurlar, Çinlile­re çok büyük destek vermişlerdir. Bögü Kağan'ın 762'de Çin'den Henan seferinden dönerken yanında dört Maniheist rahib getirerek, Uygurların Maniheizmi benimsemesini sağlamıştır. Maniheizmin benimsenmesinden sonra Uygur ve Basmıl hükümdarları “Iduk Kut” unvanıyla kutsal bir kişiliğe bü­rünmüşlerdir. Ayrıca Maniheizm, Uygurlar'la Çinli'leri biribirine yaklaştırmıştır. Uygurlar, yerleşik hayat tarzına daha çok önem vererek ticarete de önem vermeye başlamışlardı.

Maniheizmin tesiriyle Uygurlar, doğuda ve batıda çok önemli kültürel merkezler kurdular. Kaşgar bunlardan birisiydi. Uygurlarda, Mani kültürü gelişti. 840'da Uygur konfederasyonunun Kırgizlarca yok edilmesi sonucunda Uygurlar, Turfan havzasına çekilmişlerdir. Birçok uygur halkı Çin'e doğru çekilmiş ve Çin'deki birçok Uygurda Çinlileşmişti. Bu arada Kartukların soyundan gelen Karahanlılar, Maveraünnehir'de ve Doğu Türkistan'da kendi devletlerini kurdular. X ve XI. yüzyılda İslâmiyeti kabul eden Karahanlılar, tarihte ilk müslüman Türk devleti oldu. Bu sırada Uygurlar, Çin’in Gansu ilinin sınırlarına kadar çekilmişler­di. Uygurların burada kurdukları devlet 1028 yılında, Targut'lar tarafından yıkıldı. Bugün, Sining çevresinde yaşayan Uygurların bunların soyu olduğu kabul edil­mektedir. Türkistan'ın doğu kesiminde bir müddet daha yaşayan Uygurlar, Karahitaylarm egemenliğine girmişlerdir. Uygurlar soğd kökenli bir alfabeyi kendi­lerine mal ettiler. XI. yüzyılda Uygurlar, Hoçu, Sulmi, Canbahk ve Yenibalık şehir­lerini kurmuşlardır. Doğu Türkistan'daki Uygur Devleti, 1368 yılına kadar yaşamış­tır.

Uygurlar'da kültür ve medeniyet ala­nında ciddi ilerlemeler olmuştur. Uy­gurlar, tarımda, şiirde, müzikte ve maden işletmeciliğinde dikkat çekici bir duruma gelmişlerdir. Zaman içinde Uygurlar, Maniheizmin dışında, Budİzme ve Nestori Hıristiyanlığına da ilgi göstermiş­lerdir. Uygurlar, Mahayana Budizmine çok önem vermişlerdir. Uygur sanatı zikre değer bir durum arzetmektedir. Turfan'daki Uygur tapınakları,  çok güzel fresklerle süs­lenmiştir. Bulut, Ejderha ve Anka kuşu motifleri dikkat çekicidir. Uygur sanatı, İran-Sasani kültürü ile Çin kültürü ara­sında bir sentez teşkil etmektedir. Uygurlarda Buda tapınakları, Mani tapı­nağına dönüştürüldüğünde, resimler kal­dırılmamış ve üstü boyanmamış yalnızca bir duvar çekilerek kapatılmıştır. Böylece, Buda sanatı arka planda varlığını koru­muştur. Hoçu kentindeki tapınak kalıntı­larında Budizm,   Maniheizm ve Hıris­tiyanlıkla ilgili motifler yan yana bulunu­yordu. Bugün,  bu bölgelerden getirilen dünyanın en güzel san'at kalıntıları, Ber­lin, Paris müzelerinde teşhir edilmektedir.



[1] Vişnuist, Shivaist ve Shâkta

[2] Nanna: Ay Tanrısı