Islam Tarihi - 25 U - Index Web
U
VI. Urbanus (Bartolomen Prigmano) (1318-1389):
U
Ugarit Alfabesi:
M. Ö. XV. yüzyıl ile M.Ö. Xm. yüzyıl arasında Suriye'nin sahillerinde kullanılan bir alfabedir. Ugarit harflerinin bazısı kuzey Sami kavimleri alfabesine benzese de Ugarit alfabesi bağımsız bir alfabe olarak görünmektedir. Çünkü kuzey Sami alfabesi, sağdan sola yazıldığı hal1e Ugarit alfabesi soldan sağa yazılmaktadır. Kuzey Sami alfabesinde sessiz yirmi iki harf varken, Ugarit alfabesinde otuz harf vardır. Üç tanesi, işaretlerle sesli vazifesi görmektedir. Bugüne kadar ulaşan ugarit belgeleri M.Ö. XV. ve XIV. yüzyıllara ait bulunmaktadır. Sivri uçlu bir aletle yazılmış olan bu kil tabletleri, Suriye kıyı şeridinde Ras Şamra'daki kazılarda bulunmuştur. Ayrıca, Tel-Bet Şemeş ve Galile'de bulunan tabletler, Ugarit alfabesinin, Filistin bölgesine yayıldığını göstermektedir.
Uniate:
Genelde Katolik kilisesinden ayrılmış olan ve Papa'nın hakimiyetini kabul eden Hıristiyanlardır. Bunlardan bazıları Nestori veya Monofizit bazıları da Ortodokstur. 1439 yılında toplanan Florance konsilini müteakip bu Hıristiyanlar, Roma ile birleşmişlerdir. Bunlar kendi milli özelliklerini, kendi dillerini ve “Doğu” dinî erkanı denen metasimleri muhafaza etmesini bilmişlerdir. Polonya'daki Ruthenes'ler, Bizanslı Roumen'ler, Grekomelkitler, Süryani ve Ermeni Katolikler, Keldaniler, Ukrayna ve Rusya'daki “İstina” denen gruplar, Uniate topluluğuna dahildirler. Uniatelerin çoğu Amerika'ya yerleşmişler ve özel piskoposlara sahip olmuşlardır. Paris'te birçok küçük Uniate kilisesinin varlığı bilinmektedir. Katolik kilisesine bağlı bazı kiliseler, Bizans döneminde Ortodoks yapılarak, mülklerine el konulmuş ve katolik kilisesinden alakalarını kesmişlerdir. Bugün Uniate problemi. Fener Rum patrikhanesiyle-Vatikan arasında en ciddi problemlerden birini teşkil etmektedir.
Upanishad:
Hinduizmin didaktik metinleridir. Genelde kısa fakat spiritüel bir doktrin ihtiva etmektedirler. Kelimenin yapısı tartışmalıdır. Ancak, temel olarak kabul edilen bir doktrine müracaat etmektedir. Bu doktrin, dar çevrelerce hazırlanmış olup, üstaddan talebeye nakledilmiştir. En eski örnekleri olan ondört Upanişad, Veda edebiyatına bağlanmaktadır. Bunun en yeni parçası, M.Ö. VI. yüzyıla ait görünmektedir. Veda Upanişadlarında, Atman’ın, Brahman'ın hüviyetleri üzerindeki spekülasyonların belirginleştiği görülmektedir. Yine orada, bhakti, yoga, shiraizm kendini göstermektedir. Hind filozofları durmadan Upanişad'ları yorumlamışlardır.
Vedalarda bağlantısı olmayan Upanişadların sayısı yüzden fazladır. Bunlar milâdi I. yüzyıldan başlayarak XVI. yüzyıla kadar gelmektedir. Veda sonrası bu eserler içinde, Vedantik Upanişadlar, Veda Upaniş adlarının doktrinlerini aynen devam ettirdikleri iddiasındadırlar. Yoga Upanişadları, mezhep Upanişadları [1]ile vedantik upanişadları üç ayrı kısım oluşturmaktadır.
Şüphesiz bu metinler, Dinler Tarihi için çok önemli malzeme sunmaktadır. 1801-1802 yılları arasında Anquetil-Duperron elli Upanişad'ı Lâtinceye çevirerek Avrupa'ya tanıtmıştır.
Upâsaka:
Upâsaka (dişisi: Upâsika'dır) kelime olarak “in yanına oturmuş” anlamına gelmektedir. İmanla dolu olan (shraddhâ) ve sofu olan (bhakti) lâik Budistleri belirtmektedir. Uposhadda kutlamaları için topluluklara katılmaktalar ve hayatta şu beş temel prensibe riayet etmektedirler:
1- Canlı varlık öldürmemek,
2- Hırsızlık yapmamak,
3- Gayri meşru cinsel ilişkiye girmemek,
4- Yalan söylememek,
5- Alkollü içki kullanmamak.
Uposhadha:
Pali dilindeki Uposatha kelimesinden gelir. Uposhadha, “oruç” demektir. Budistler tarafından riayet edilen oruç günlerini belirtir: Oruç günleri dolunay, yeniay, ayın ilk ve son dört günleridir. Kameri ayların dört günü, lâikler, manastırlarda yirmi dört saat vakit geçirirler, vaaz dinlerler, kutsal metin okumaya iştirak ederler, meditasyon seanslarına katılırlar. Keşişler, ayda iki defa, yeni ve dolunayda toplanarak “Günahların bağışlanması” ayinine iştirak ederler. Buna pratimokshada denmektedir.
Ur:
Güney Mezopotamya'da bulunan eski bir Sümer yerleşim bölgesidir. Babil’in 225 km güney doğusundadır. 1918 yılından sonra bölgede kazı yapan British museum görevlisi H.R. Hail, Ur'daki antik eserler hakkında ilk bilgiyi vermiştir. Daha sonra British museum ile Pannsylvania üniversitesinin birlikte yaptığı kazılar sonucunda zengin malzeme çıkarılmıştır. Bu kazılar, 1922'den 1934'e kadar sürmüştür. Ur'un ilk kuruluş tarihi M.Ö. IV. yüzyıla kadar uzanmaktadır. M.Ö. 24-23 yüzyılar arasındaki, Eski sülaleler döneminde Ur, I. Ur sülalesinden (M.Ö. 25 yüzyıl) Sümer kralları idaresindeki Mezopotamya'nın başkenti olmuştur. Bu bölgede yapılan kazılarda çok miktarda altın, gümüş, bronz elde edilmiştir. Bu bulgular, buradaki maddi zenginliği ortaya koymaktadır. Burada dikkat çeken diğer önemli bir durum, ölen kralların, kendilerine öteki dünyada hizmet etme derecesine erişen bütün yüksek rütbeli saray memurları, hizmetlileri ve kadınlarıyla birlikte gömülmeleri geleneğinin ortaya çıkarılmasıdır. Hem mezarlardaki eşyalar, hem de diğer bulgular, burada çok gelişmiş bir medeniyetin varlığını haber vermektedir. Ur'un kenar semti olan Tel el-Obeyt'de, zengin heykeller, mozaikler ve metal kabartmalarla süslenmiş, renkli taşlar ve cilalı bakır levhalarla kaplı sütunları olan küçük bir Tapınak ortaya çıkarılmıştır. Bulunan bazı belgeler, bu tapınağın I. Ur sülalesinden bir kral tarafından yaptırıldığını haber vermektedir. Yine bulgular, M.S. 24 yılında yaşayan Akad kralı I. Şaruki'nin (sargon) varlığını ortaya koymaktadır.
MÖ. 22-21 yüzyıllarda Ur'un yeniden 3. Ur sülalesinin başkenti olduğunu, belgeler haber vermektedir. Bu dönemin en dikkat çekici eseri, basamaklı bir piramide benzeyen üç katlı Ziggurat'tır. Bu yapılar, kerpiç malzemedendir ve dış yüzü tuğlalarla yapılmıştır. Ziggurat’ın tepesindeki mekan kutsaldır. Ur'un koruyucu tanrısı Sin [2] burada ikamet etmektedir. Ziggurat’ın yüksekliği on iki metreyi bulmaktadır. Kuzeydoğusunda yüz basamaklı üç büyük merdiven bulunmaktadır. Her üç merdiven, birinci terasla ikinci teras arasındaki bir kapıya bağlanmakta, sonra tek merdiven, en üst terastaki Tanrının kutsal odasına çıkmaktadır.
Bütün bu yapıların özellikleri, M.Ö. üç bin yılında, Sümer mimarlarının sütun, kemer, tonoz ve kubbe gibi mimarlığın temel unsurlarını bildiklerini ortaya koymaktadır. Duvarlar içeriye doğru eğilimli olarak yükselir. Yapıda düz çizginin olmaması, şaşırtıcı bir durum arzeder. M.Ö. 21-6. yüzyıllar arası, üçüncü sülalenin kralları için yapılan tuğla anıt mezarlarla, tapınakları Elamlı'lar tahrip etmişlerdir. Ancak daha sonra gelen İsin ve Larsa kralları, bu yapıları yeniden onarmışlardır. Böylece Ur bu dönemde başkent olmasa da Dini ve ticari önemini yeniden kazanmış oldu. Bu döneme ait bulunan mühürler, dış ticaretin önemini göstermektedir.
Kazılarda çıkarılan eserler, Hammurabi dönemini de aydınlatmaktadır. Bu dönem M.Ö. XVIII. yüzyıldır. Hz. İbrahim’in de bu dönemde Ur'da yaşadığı tahmin edilmektedir. Aile için yapılan evler oldukça geniş ve iki katlıdır. Aynı evde aile fertleri, hizmetçiler ve misafirler birlikte kalabilmektedir. Hatta bazı evlerde, ailenin Tanrısı için yapılmış küçük bir tapınak da vardır. Ailenin ölüleri bu tapınakların zeminine gömülmektedir. Bölgede yapılan kazılar, birçok büyük tapınağın varlığını ortaya çıkarmıştır. Yine özel kişilerce yaptırılan tapınaklar vardır. Bu tapınaklar, Babil dinî dünyasını açıklamaktadır. Ur şehri, Babil kralı II. Nabukadnezar (M.Ö. 605-562)’ın yaptığı bayındırlık işleriyle yeniden bu dönemde canlanmıştır. Babilin son kralı, Nabunaid (M.Ö. 556-539) tarihi Zigguratı yeniden ele almış, yükselterek yedi katlı bir yapı haline getirmiştir. M.Ö. 6-4. yüzyıllarda Ahamenişler'den II. Kyros, Ur tanrılarını benimsemiş görünerek halkın moralini yükseltmeye çalışmıştır. Ancak Ur, her geçen gün gerilemiştir. Özellikle Fırat'ın yatağının değişmesi, Ur'u çöle çevirmiş ve Ur tarihi bir kalıntı olarak kalmıştır.
Urartu Dini:
Urartular, küçük Asya-run doğusunda Karadenizin ve Kafkasların güneyinde hakimiyet kurmuşlardır. Bunların M.Ö. 900 ile 600 yılları arasında hakimiyet sağladıkları görülmektedir. Özellikle Van gölü çevresinde ve Van gölünün kuzeyinde önemli siteler kurmuşlardır. Burada şunu belirtmekte yarar vardır ki Urartu Dinine geçişi hatırlatmadan Hourrite Dinini işlemek mümkün değildir. Hourrite dünyası ile Urartu dünyası arasındaki yakınlık açıktır. Urartu çivi yazılı dokümanlar, M.Ö. VIII. ve VII. yüzyıllardan gelmektedir. Bununla beraber, Urartu dünyası ile Hourrite dünyası arasında bir soy zinciri sonucuna varmak gerekli değildir. Aksine burada iki kardeş etnik grub sözkonusudur. Bu iki kardeş etnik grup, M.Ö. XIII. yüzyıldan itibaren, Doğu Anadolu'da sıkı bir temas içinde yaşamışlardır. Urartu Dinî Panteonu, üçlü sistemin hakimiyeti altında görülmektedir. Haldi -Teisheba - Shiwini Haldi, Urartuların büyük milli Tanrısıdır. Onun için yapılan mabed, Ardini'de inşa edilmiştir. Teisheba, Hourilerin Teshub'undan başkası değildir. Büyük fırtına Tanrısıdır. Onun mabedi Kumme/ Kummiya'da bulunmaktadır.
Shiweni (Güneş) ise, Hourrite'lerin Shimegi'sine uygun düşmektedir. Bunun mabedi Tushpa'dadır. Şüphesiz Höurrite'Ierle, Urartular arasında bir yakınlaşma gerçekleştirmek uygun olacaktır. Meselâ Hourritçe'de Eni=Tanrı; Urartular'da aynı anlamda İndu vardır. Fakat Höurrite'lerle Urartular arasındaki dini uyum, bu noktada kalmaktadır. Yukarı dönemden itibaren Tanrı panteonu, sabit Tanrıların yerlerinin fonksiyonunda farklılıklar göstermektedir. Hourritelerde, mahalli Tanrılar panteonunun fonksiyonu üzerinde durulmaktadır. Hourritelerle, Urartular arasındaki benzerlik, Teshub ve Shimegi noktasında sınırlı kalmaktadır. Şayet Ay Tanrısı, her iki toplum tarafından tebcil ediliyorsa, unutmamak gerekiyor ki ay, birçok Tanrı panteonunun bir parçasını oluşturmaktadır. Ay Tanrısı, Hourritelerde Kushuh; Urartular'da Shilardi diye adlandırılmaktadır. Büyük Hourrite Tanrıları olan Hebat'tan, Kumarbi'den veya Shauska'dan hiçbir iz yoktur.
VI. Urbanus (Bartolomen Prigmano) (1318-1389):
Acerenza (1363) ve
Bari (1377) başpiskoposluklarında bulunduktan sonra Papa XI. Gregorius'un
sekreterliğine getirilmiştir.
Uthong Stili:
Budizmin benimsediği ikon türü. Bu ikon türü XIV. yüzyılda Siyam’ın güneyindeki Ayutthaya'da ortaya çıkmıştır. U Thong stili heykellerin Buda hayatta iken yapılanlara benzediğine inanılır. Buda heykelleri konusunda tarihte bazı üsluplar benimsenmiştir. Meselâ bunlardan birisi, Tay krallarının geliştirdiği Sukhothai üslubudur. Onu U Thong üslubu takip etmiştir. 1350 yılında Güney Tayland halkı, Sukhothai kentini ele geçirerek, İki ikon üslubunu birleştirmiş ve daha katı, köşeli bir Buda figürü ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşma da başın biçiminin ovalden kareye dönüşmesi ve yüz çizgilerinin daha geniş ve ciddi hale gelmesinden başka, yere bütün halinde oturan gövdenin kutleseîliği de dikkat çekicidir. Sukhothai üslubu çizgisel özelliğiyle dikkat çekerken, U Thong üslubu sağlam, kunt şekilleriyle dikkat çeker. U Thong figürleri kaba ve duygusuzluk belirtirken; Sukhothai figürleri estetik ve duygusallık görüntülemektedir. Bugün Tayland'da her iki üslup da taklit yoluyla yapılmaktadır.
Uşabti Figürü:
Mısır mezarlarında bulunan taş veya seramikten yapılmış küçük heykelcikler. Boyları 20-23 cm. olan bu figürlerin elinde bir çapa bulunmaktadır. Uşabti'nin, ölümden sonraki hayatta tanrıların mezar sahibine verecekleri işleri, onun yerine üstleneceğine inanılırdı. Uşaptiler, cevap veren olarak tercüme edilmektedir. Mısır'da yeni krallık döneminde (M.Ö. 1567-1085), mezar sahibine benzer şekilde mumyadan yapılmaya başlanmıştır.
Uygurlar:
Bugün Türkistan'ın muhtelif bölgelerinde dağınık halde yaşayan Uygurlar, Göktürklerden sonra Orta Asyanın iç kesimlerinde Uygur devletim kurmuşlardır. Ancak bugünkü Uygurlarla, ortaçağdaki Uygurların aynı olup olmadığı tartışılmalıdır. Çünkü günümüz Uygurlarıyla tarihteki Uygurlar arasındaki bağ, bazı açılardan paralellik göstermektedir.
Uygur adının kökeni de tartışmalı bir konudur. Uygur kelimesinin Ogur (Gur) kelimesinden geldiğini söyleyenler çoğunluktadır. Ancak bazı bilginler, Orhun kitabelerindeki dokuz Oğuz adının, gerçekte Uygurları belirttiğini söyemektedirler. Yeni bazı araştırmacılar, Çin kaynaklarındaki Şato adıyla belirtilen Dokuz Oğuzlar'ın IX. yüzyıi başında Tibetlilerin baskısıyla göç etmek zorunda kaldıklarını ve müslüman yazarların, Dokuz Oğuz adını onlara varis olan Uygurlar için kullandıklarını söylemektedirler. Diğer yandan VI. yüzyıldan beri, Çin kaynaklarında kullanılan Hui-ho ismi Uygurları belirtmek için kullanılmıştır. Bu kaynaklar, Uygur'ların Hunların soyundan geldiğini kabul etmektedir. Uygurlar, Selenge ırmağının yukarı yatağından Orhun ırmağı kıyılarına ve Aral gölü kenarlarına kadar uzanıyordu. 630 yılında Barköl kenti çevresinde yaşayan Uygurlar, Göktürklere karşı yer yer savaşmışlardır. Çinlilerle ittifak kuran Tu-mi-tu, 648'de kağan unvanını almıştır. Daha sonra Karluk, Basmil ve dokuz Oğuzlarla birleşerek bir konfederasyon oluşturmuşlar ve Boyla Kağan önderliğinde Göktürklere karşı ayaklanmışlardır. 745'te Göktürk yönetimine son vermişlerdir. Bu dönemde Uygur Kağanı Kutluğ Bilge Kül, Kağan ilân edilmiştir. Zaman içinde Uygur ülkesindeki bütün kavimler Uygur adıyla anılmaya başlamışlardır. Böylece Orta Asya'da değişik kavimler içinde Uygur adı kullanılmaya başlamıştır. Kutluğ Bilge Kül'den sonra yerine oğlu Moyun-çur geçmiştir (747-769). Bugün Şine-Usu adı verilen yazıtı diktirmiştir. Bu dönemde Uygurlar, Çinlilerle dostluk kurarak, Karluk, Basmıl, Kırgız ve Türgiş türkleriyle mücadeleye devam etmiştir. Bu arada Çin'de meydana gelen ayaklanmaların bastırılmasında Uygurlar, Çinlilere çok büyük destek vermişlerdir. Bögü Kağan'ın 762'de Çin'den Henan seferinden dönerken yanında dört Maniheist rahib getirerek, Uygurların Maniheizmi benimsemesini sağlamıştır. Maniheizmin benimsenmesinden sonra Uygur ve Basmıl hükümdarları “Iduk Kut” unvanıyla kutsal bir kişiliğe bürünmüşlerdir. Ayrıca Maniheizm, Uygurlar'la Çinli'leri biribirine yaklaştırmıştır. Uygurlar, yerleşik hayat tarzına daha çok önem vererek ticarete de önem vermeye başlamışlardı.
Maniheizmin tesiriyle Uygurlar, doğuda ve batıda çok önemli kültürel merkezler kurdular. Kaşgar bunlardan birisiydi. Uygurlarda, Mani kültürü gelişti. 840'da Uygur konfederasyonunun Kırgizlarca yok edilmesi sonucunda Uygurlar, Turfan havzasına çekilmişlerdir. Birçok uygur halkı Çin'e doğru çekilmiş ve Çin'deki birçok Uygurda Çinlileşmişti. Bu arada Kartukların soyundan gelen Karahanlılar, Maveraünnehir'de ve Doğu Türkistan'da kendi devletlerini kurdular. X ve XI. yüzyılda İslâmiyeti kabul eden Karahanlılar, tarihte ilk müslüman Türk devleti oldu. Bu sırada Uygurlar, Çin’in Gansu ilinin sınırlarına kadar çekilmişlerdi. Uygurların burada kurdukları devlet 1028 yılında, Targut'lar tarafından yıkıldı. Bugün, Sining çevresinde yaşayan Uygurların bunların soyu olduğu kabul edilmektedir. Türkistan'ın doğu kesiminde bir müddet daha yaşayan Uygurlar, Karahitaylarm egemenliğine girmişlerdir. Uygurlar soğd kökenli bir alfabeyi kendilerine mal ettiler. XI. yüzyılda Uygurlar, Hoçu, Sulmi, Canbahk ve Yenibalık şehirlerini kurmuşlardır. Doğu Türkistan'daki Uygur Devleti, 1368 yılına kadar yaşamıştır.
Uygurlar'da kültür ve medeniyet alanında ciddi ilerlemeler olmuştur. Uygurlar, tarımda, şiirde, müzikte ve maden işletmeciliğinde dikkat çekici bir duruma gelmişlerdir. Zaman içinde Uygurlar, Maniheizmin dışında, Budİzme ve Nestori Hıristiyanlığına da ilgi göstermişlerdir. Uygurlar, Mahayana Budizmine çok önem vermişlerdir. Uygur sanatı zikre değer bir durum arzetmektedir. Turfan'daki Uygur tapınakları, çok güzel fresklerle süslenmiştir. Bulut, Ejderha ve Anka kuşu motifleri dikkat çekicidir. Uygur sanatı, İran-Sasani kültürü ile Çin kültürü arasında bir sentez teşkil etmektedir. Uygurlarda Buda tapınakları, Mani tapınağına dönüştürüldüğünde, resimler kaldırılmamış ve üstü boyanmamış yalnızca bir duvar çekilerek kapatılmıştır. Böylece, Buda sanatı arka planda varlığını korumuştur. Hoçu kentindeki tapınak kalıntılarında Budizm, Maniheizm ve Hıristiyanlıkla ilgili motifler yan yana bulunuyordu. Bugün, bu bölgelerden getirilen dünyanın en güzel san'at kalıntıları, Berlin, Paris müzelerinde teşhir edilmektedir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi