Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 27 V - Index Web

V.. 2

Vaftiz:2

Vaftizci Yahya:2

Vahiy (Revelation):3

Vairoçana:3

Vaishnava-Sahaciya:4

Vaişya:4

Vaişeshika:4

Vaiz Kitabı:4

Vajrayâna:5

Valentinizm:5

Varuna:5

Vatikan:5

Veda:6

Vedânta:7

Vedizm:7

Vesta:8

Vestal:8

Vihara:8

Vîşishtadvaita:8

Vişnu:9

Vişnuculuk:9

Vişnuizm Vişnu (Vishnou):10

Vivekânanda:10

Vulgat:11


V

 

Vaftiz:

 

Suya batırma merasimi olan Vaftiz, daha önce Esseniler (Esseniens) gibi bazı Yahudi mezhepleri tarafından icra edilmiştir. Bu, giriş törenlerine ben­zeyen bir merasimdir. Yunanca daldır­mak anlamına gelen baptizeim kelimesi, bizzat suyun rolüne sembolik olarak bağlı olan çift anlam ihtiva etmektedir: Vaftiz, bazı inançsızlık, saygısızlık, günahkârlık hallerinde temizlenme veya ölüm; bir mü’ınînler cemaatinin yeni bir üyesi olma durumunda, bereketlenme veya doğum gibi sembolik olarak bizzat suya bağlı çift bir manâ ifade eder.

Hıristiyanlıkta suya dalma, yavaş yavaş su serpme veya abdest şekline dönüştü­rülmüştür. Fakat sakrament haline gelen bu merasim, yine de çift görünümünü muhafaza etmiştir: Bunlardan biri, cema­atle ilgilidir. Bu yönden vaftiz, İsa-Mesih’in kilisesine kabul edilme, Allah’ın cemaatine iştirak, Mesih’in mistik bedeni­ne aidiyet anlamı taşır. Diğeri kişiseldir.

Buna göre, vaftiz imanla İsa-Mesih’in risaletine katılma, inayetle bizzat Allah'ın ha­yatına iştiraktir. Yine Vaftiz, dinamik ve aydınlatılmış ruhun yeni bir kuvvetidir. İman, vaftizin temelidir. Katolik Kilisesi, çocukları vaftiz etmek için, Hıristiyan ebeveynlerden vaftiz, ana ve babalarından bir iman ikrarı istemek­tedir. Böylece çocuk doğumundan itiba­ren vaftizin inayetinden yararlanır. O buluğ çağına geldiğinde daha önce kut­lanmış olan vaftizini, şahsî bir iman ikrarı ile ya kabul eder veya etmez. Ebeveynlerin arzusuna göre yapılan ço­cukların vaftizi, onların hürriyetlerine, Fransa veya Belçika Belediye kayıtlarına ve onların böyle bir sosyal kadro içinde eğitimlerine zarar vermemektedir. Fakat inançsız ebeveynlerin ve Vaftiz ba­balarının bir takım yolsuzlukları ve ba­ğımsızlığa saygı kuruntuları (çocuğu se­çiminde serbest bırakma), bugün birçok Hıristiyan rahibi ve lâiki, çocuğun gerçek vaftizini bulûğ çağına kadar ertelemeye doğru teşvik etmektedir.

 

Vaftizci Yahya:

 

Vaftizci Yahya, Yeni Ahitte, önemli bir yer işgal etmektedir. O, milâdi çağın başlarında Mesih’in habercisi olarak kendini takdim etmektedir. [1]Yine O, yeni ışığın bir tanığı olduğunu söylemektedir. [2]O, Mesihin yollarını hazır­layan bir peygamberdir. [3]Yi­ne vaftizci Yahya, Tanrının saltanatını ha­ber vermektedir. [4]Kısır bir anne olan Elizabet'den, annesinin karnın­da iken kutsal-ruhla dolu olarak doğmuş­tur. [5]Görevine Kayser Tiberius'un saltanatının onbeşinci yılında Ürdün nehrinin kenarında başlamıştır. [6]Vaftizci Yahya, kalblerin hidayetini vaaz ederek misyonuna başlamış ve günahların affı için suya batırma işle­miyle (yani vaftizle) bu hidayet olayını tamamlamıştır. Ancak kısa zaman sonra “yazıcıların” muhalefeti ile karşılaşmıştır. [7]Daha sonra Herode Antipas'ın emri ile boynu kesilmiştir. [8]İncillere ve Resullerin işlerine göre tak­dim ettiğimiz vaftizci Yahya modeli, İncil yazarlarının kendilerine göre bir vaftizci Yahya ortaya koydukları kanaatini ver­mektedir. Ancak Yahudi tarihçisi Flavius Joseph, vaftizci Yahya'yı, Herode'un va­azlarının meydana getirdiği karışıklıklara son vermek için öldürdüğü söylenmekte­dir. [9]Vaftizci Yahya vaazlarında “Tanrının Saltanatı’nın Gelişini” veya “gelecek yargılamayı” ve “Tanının gazabını” anlatıyordu. [10]Vaftizci Yahya'nın bir grup öğrencisi olmuş. [11]Onlara oruç tutturmuş ve ibadet etmeyi öğretmiştir. [12]Yine Yahya, günahların silinmesi için su ile vaftiz yapıyordu Şüphesiz bu vaftiz işi, yahudilerin abdest almasından farklı idi. Yahya'nın vaftizi suya dalma şeklinde idi. Bugün, Güney Irak'ta ve İran'da dinî bir grup bu eski vaftiz şeklini devam ettir­mektedir. Acaba vaftizci Yahya'nın göre­vi, sinoptik İncillerde dendiği gibi İsa'nın misyonunun bir habercisi miydi? Veya bizzat Yahya tarafından vaftiz olan İsa, Yahya'nın misyonu ile aynı anda mı gö­revlendirilmişti? [13]İslâm'da Yahya (a.s.) bir peygamber ola­rak kabul edilmektedir[14]. Kur'an-ı Kerim'de Yalıya (a.s.)'ın ismi bir kaç yerde geçmektedir. Kur'an-ı Kerim'e göre Zekeriyya (a.s.)’ın oğlu olan Yahya[15] daha sonra peygamber ol­muştur[16]. Kur'an-ı Kerim, Hz. Yahya'yı övmektedir[17]. Hz. Zekeriyya (a.s.)'a varis olan Hz. Yah­ya, Peygamberlik silsilesini devam ettirmiştir.

 

Vahiy (Revelation):

 

Dünyanın başlangı­cı, hayatın anlamı, insan kaderi tabiat ve Allah'ın iradesi ile ilgili insanî kararsızlık­lar üzerine, Allah'tan geldiği kabul edilen cevaplara, vahiy denir. Vahyin değeri, mesajın yüceliğinden ve tanığın veya elçinin vasfından ileri gelmektedir. Vahiy, toplulukların gözünde kabul görmesi için ekseriya alâmet, hatta mucize ile beraber bulunur.

Katolik Kilisesi doktrinine göre vahiy, bel­li bir tarihte muayyen olaylarla zaman ve tarih içinde kaydediliyor. Bizim için va­hiy, havarilerin ölümü ile tamamlanmış ve bitmiş olarak telakki edilir. Vahiy, bir vakıa ve aynı zamanda da bir sırdır. O, insan zihninin mahsûlü değil, bizzat Al­lah'ın insiyatifinden gelmiştir. Vahiy, en yüksek noktasına İsa-Mesih'te ulaşan, Es­ki Ahit gibi uzun bir tarihin içinde gelişen çok sayıda tedrici tezahürlere sahiptir. Bu konuda 19 Ocak 1962'de II. Vatikan Konsili'nde VI. Paul'un “Die Verbum” hakkındaki sözlerine bakınız: Vahyin ta­mamlanması, onun bir yorum konusu olmasına engel teşkil etmez. Çünkü o, bü­tün kültür insanlarına yönelirken ve Mü’minlerin elde edebildikleri bir anlayış içinde bir evrimin konusu olarak tarihî bir kültür muhitine bağlı, insanî ifade ile açıklamyor. İlk çekirdeğe ve vahye olan bağlılık; Papanın yanılmazlığı ve yüce yetkisiyle değerlendirilmiştir. Hıristi­yanlık akidesini öğreten Kilise, Papa VI. Paul'un deyimiyle doktrinini yeniden ihdas etmemektedir. O, sadece şahit, muha­fız, yorumcu ve aracıdır. Hıristiyan mesa­jının gerçekleri ile ilgili her hususta kilise kendisini muhafazakâr ve müsamahasız olarak görür. Kiliseye imanın daha kolay ve zamanın değişen ihtiyaçlarına daha uygun hale getirilmesi için baskı yapıldı­ğında kilise, havarilere tabi olarak bunun mümkün olamıyacağını (Non possumus) söyler. [18]Bununla beraber vahiy, tabiatüstü anlamı içinde, Allah'ın ışığı ve sözü olarak anlaşılmama­lı ve kabul edilmemeli; bilakis vahiy, vic­danın hür iradesiyle şahsen ilâhi kelâmı kabul etmesi ve tanrının aşk jestine iman ile cevap vermesi işi olarak düşünülmek­tedir. O halde ilâhî mesajı işitmek için muayyen bir sübjektif yeteneğe sahip olmak lâzımdır. Böyle bir ilâhî mesaj, zihin­leri iğfal etmez. İnsan arzuları ile karşıla­şır, onun ışığı, ümidi doğrular. Vahiy kavramı ve anlayışı, sadece Hı­ristiyanlıkta değil; Yahudilik ve İslâmiyette de çok önemli bir yer tut­maktadır. Tora Hz. Musa'ya, Sina dağında levhalar halinde vahyedilmiştir. Bunu Kur'an-ı Kerimde kabul etmektedir. Yahudilikte diğer peygamberler de bazen vahiy ve bazen de ilham şekli altında vahye mazhar olmuşlardır. Ancak daha Mısır'da iken bir takım yazılı olmayan vahiyler Hz. Musa'ya gelmiş ve İsrail halkım, Mısır'dan kurtarmak için, firavuna göndermiştir. Bunun için bir dizi mucize ihsan etmiştir. [19]İsrail Tanrısı ile Hz. Musa arasındaki vahiy ilişkisi ölünceye kadar ve Filistin yolculuğu boyunca devam etmiştir. Hz. Musa'dan sonra İsrail halkının başına Nun oğlu Yeşu geçmiştir. Onada İsrail Tanrısı,  birçok buyruk vermiştir. [20]

İslâm geleneğinde bütün peygamberler vahye mazhar olmuşlardır. Bu vahiylerin sonuncusuna Hz. Muhammed muhatap olmuş, bu hitaptan Kur'an-ı Kerim mey­dana gelmiştir. İslâmda bir peygambere vahiy çeşitli şekillerde gelebilir: Bunu Kur'an-ı Kerim, “Allah’ın bir insanla, sa­dece vahiy yoluyla veya perde arkasın­dan, bir elçi vasıtasıyla konuştuğunu ha­ber vermektedir.” [21]Böylece vahiy, ya doğrudan doğruya peygamberin kal­bine gelmekte veya bir elçi (melek) vasıta­sıyla gelmekte yahut perde arkasından peygamber vahyi duymakta fakat Aîlahı görmemektedir. Bu şekilde gelen vahiy, peygamberlerin kalbine yazılmaktadır.[22]

 

Vairoçana:

 

Sanskritçe aydınlatıcı an­lamına gelir. Budizmin Mahayana ve Vacrayana mezheplerinde Dhyani-Buda (kendi kendini doğurmuş) ya inananlar­dır. Doğu Asya'da, Tibet'te, Nepal ve Cava'daki Mahayana Budacılığmda bu, daha çok yüce Buda olarak kabul edilir ve Mahavairoçana (Büyük Güneş) adıyla Dhyani Budalarından farklı bir yapı gösterir, Vairoçana, Japonya'daki Şingon mezhebinin Ana Tanrısıdır. Yi­ne Japonya'da Dainiçi Nyorai (Büyük Güneş Budası) ya da Roşana, Çin’de Piluzhena, Tibet’te Rnam - Parsnang - Mozad veya Rnam-Snang (parlak ışık yayıcı) isimleriyle tanınmak­tadır. Vairoçana en çok, Sanskrit di­lindeki Avatansaka-Sutra'da anlatılmaktadır.

Dhyani Budalarından birisi olarak Nepal, Tibet ve Japonya sanatında tasvir edilen Vairoçana, diğer Dhyani Budalarının atası olarak Adi-Buda olarak adlandırılır.

Buddha Krakuçchanda olarak yeryü­zünde göründüğü zaman, geleceğin Budası olarak (Bodhisattva) Samantabhara olduğuna inanılır. Eşi Vacradhatvişvari ya da Tara, ailesi Moha, bineği ejder ya da Aslan, simgesi çakra (tekerlek), Skandhası (kişilik unsu­ru) rupa (madde-cisim), kutsal hecesi a veya om, öğesi uzay duyu algısı ses, duyu organı kulak, insan bedenindeki yeri ise baştır.

Çin ve Japonya'da Vairoçana'ya, Şingon Mezhebini kuran Yogaçara Bu-dacılarınca özel bir önem verilir. Japon­ya'da Vairoçana'ya kötülüklerle mücadele ve Ölüm ötesinde ruhları kontrol eden vahşi görünümlü Fudo Myo-o biçiminde de tapılır. Bunun için Vairoçana, Japon s an'atının belli başlı konusudur. Vairoçana'nın Japonya'daki en önemli heykeli, Roşana adını taşıyan M.S. 752'de Nara'daki Todai-Ci'nin avlu­sunda oturmuş vaziyetteki 16 metrelik Bronz heykeldir. Bu yüce Buda olarak tasvir edildiğinde altı öğe Mudra'sıyla gösterilmektedir. Bu durumda, sağ elinin beş parmağı ile sol elinin işaret parmağını tutmuş biçimde görülmektedir. Bu pozis­yon ruhî öğenin toprak, su, ateş, hava ve esirden oluşan beş öğeyle, bir bütünlük oluşturduğunu ifade etmektedir.

 

Vaishnava-Sahaciya:

 

Hinduizm kökenli bir anlayıştır. Bengal'de milâdî Vm. ve IX. yüzyıllarda Tantaracı ge­leneklerde Sahaca (Kolay) sistemi egemen olmaya başlamıştır. XII. yüzyılda Candidas ve XV. yüzyılda Vidyapati gibi şairler, Krişna ile Radha'nın aşk öyküleri­ni yazmışlardır. XV. ve XVI. yüzyılda Çaitanya, insan ve Tanrıya ait aşkı daha da derinleştirmiştir. İşte Vaishnava-Sahaciya kültü, bu geleneklerin sente­ziyle XVII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Vaishnava - Sahaciyalar, parakiyarati (Bir erkeğin, hukuken başka­sına ait olan bir kadına duyduğu aşk) yi Savakiyarati'den (evlilikteki aşk) üstün sayarlar. Onlara göre parakiyarati daha yoğundur. Çünkü o, toplumsal değerleri dikkate almaz. Böylece Tanrısal aşka daha çok benzer. İdeal parakiya kadını olarak görülen Radha, bazı Vaishnava mez­heplerinin tersine, hiçbir zaman Krişna'nın karısı olarak gösterilmez. Hind geleneğine göre de ters olan bu mezhebin fikirleri, Vaishnava - Sahaciyalar tarafından gizli yürütülmektedir.

 

Vaişya:

 

Hinduizm'deki dört kasttan bi­risidir. Vaişya, ilk insan olan Purusha’nın, uyluklarından yaratılmıştır. Purusha'nın ağzından Brahman, kolların­dan Kshatriya, ayaklarından sudra yara­tılmıştır.

Vaişya sınıfı tarım, hayvancılık ve ticaret­le uğraşan halk kesimidir. Bunlar üretici sınıftır. Bunların belli bir eğitimden geç­meleri, kurban ve adak sunmaları gerek­mektedir. Vaişyalar, iki üst sınıfı oluştu­ran Brahmanlar ve Kşhatriyalar gibi iki kez doğma imtiyazına sahiptirler. Upanayana töreninde (Hinduizmde erkek ço­cukların öğrencilik yaşamının başlangı­cını ve dinsel topluluğun tam üyesi olarak kabul edilişini belirten tören) kutsal ipliği aldıklarında ruhsal yeniden doğmanın gerçekleştiği kabul edilir. Vaişya sınıfı, davranışlarını değiştirerek, daha saygın kast adları benimseyerek toplumsal statü­lerini yükseltmek isteyenler için bir basa­maktır.

 

Vaişeshika:  

 

Hint felsefesindeki altı sistemden birisidir. Bu sistemi, M.S. n. yüzyılda başta Praşastapada, olmak üzere, Udayana ve Şridhara kur­muşlardır. Vaişesha okulu, bağımsız bir ekol özelliği taşırken, Nyaya okulu ile birleşerek XI. yüzyıldan sonra Nyaya -Vaişeshika ismini almıştır. Nyaya-Vaişeshika sistemi içinde altı varlık kate­gorisi yer almaktadır. Daha sonra bunlara yedinci kategori eklenmiştir. Bu altı varlık kategorisi şunlardır:

1- Dravya: Bağımsız bir varlıkkate­gorisidir. Ancak diğer bütün eşyanın maddi nedenlerini oluşturur. Dokuz Dravya vardır. Bunlar; toprak, su, ateş, hava, esir, zaman, mekan, ruh ve zihindir.

2- Guna: Yirmi dörtlü Guna vardır.

3- Karman: Tıpkı guna gibi dravya tara­fından meydana getirilir. Ondan bağımsız düşünülemez.

4- Samanya: Birçok eşyanın aynı sınıfta toplanmasını sağlar.

5- Vişesha: Bir yerde toplanan eşyalardan birini ayırır.

6- Samavaya: Biribirlerinden ayrılmaz ilişkı içinde bulunan eşyaları anlatır.

7- Abhava: Yokluk kategorisi içeriğinin olumsuzluğuna karşın,  olumlu bir izle­nim meydana getirir.

Vaişeska sisteminde atomcu bir dünya görüşü dikkat çeker. Dünyanın en küçük, bölünmez parçasına Anu yani Atom de-nir. Dünyada herşey, toprak, su, ateş, ha­va atomlarının bir birleşimidir. Bu atom­lardan ikisinin bir araya gelmesiyle ikili­ler, üç ikilinin bir araya gelmesiyle de mekanda üçlüler ortaya çıkar. Toprak, su, hava ve ateş atomları öncesiz ve sonrasız olmakla beraber, bir araya geldiklerinde bu özelliklerini yitirirler. Atomları, harekete geçiren Tanrı'dır.

 

Vaiz Kitabı:

 

İbranice kohelet (vaiz) olarak söylenmektedir. Tanah’ın hakimlere ait olan metinlerinden biridir. Tanah'ın ketuvim bölümünde yer almaktadır. Sü­leyman'ın meselleriyle Neşideler Neşidesi arasında yer almaktadır. On iki babdır. Bu düzenleme, yetmişlerin tercümesine göre­dir. Diğer düzenlemelerde Neşideler Neşidesiyle Yeremya'nın Mersiyesi arasında bulunmaktadır.

Vaiz kitabı, Yahudi bayramlarında okunmaktadır. Vaiz kitabı 1/1'deki ifade vaiz kitabını, Süleyman’ın oğlu Vaiz’in sözleri olarak belirtmektedir. Ancak bu belgelenmiş değildir. Vaiz kitabında işle­nen temel konu, insanların adaletle yaşa­maları felsefesidir. İnsan hayatım, Tanrı­sal kaderin belirlediği konusunda, bilgiler verilir. Tanrısal kaderi çözmek im­kansızdır. Bu boş bir çabadır. İnsana dü­şen şey, İlâhi emirlere uyarak yaşamaktır.

 

Vajrayâna:

 

Tantrik Budizme ait bir kelimedir. III., asırdan XII. asra kadar Ku­zey Hindistan'da yayılmış bir cereyandır. Tantrik Budizm, doruk nokayı VII. yüz­yılda yaşamıştır. Bu dönemde Tibet'e girmiştir. Vajra, yüce realiteyi belirtir ve sembolize eder. Bu Tanrısal güçtür. Esas itibariyle Hindu Tantrizmine bağlı­dır. Budist Tantrizmle Hindu Tantrizminin ortak özelliği, batınî karak­terli oluşları ve seksüel dualizme önem vermeleridir. Mantra uygulamalarına da önem vermektedirler. Bunun için o, mantrayâna olarak da isimlendirilir. Tantrik Budizmin en dikkat çekici yönü, ritüelin gelişmesidir. Doktrinel planda Tantrik ekoller, Mâdhyâmika’nın temel öğretisini ve Yogâcâra öğretisini koru­muştur. Bu doktrinler Tanrıların, ritlerin ve büyüsel pratiklerin çoğalmasına mani olmaz, bilakis onları kayırır.

Şayet nirvana, samsârada önceden mev­cutsa ve herşey ruhun yaratılışı ise Tanrı­lar, dünyanın geri kalanı gibi gerçek veya gayri gerçektirler. O halde, nihaî gerçeği ve evrensel realiteyi anlamak için boşluk zekası ile onlara hakim olarak vicdanın yaratıklarından niçin istifâde etmiyoruz? İşte Tantrik Budizmin paradoksu burada­dır. O, bir yandan kompleks ritüelleri üst­lenmişken, mükemmel saf uyanışı ara­maktadır. Fakat bu arayışta, her insanî varlık dahili olarak bulunmaktadır.

 

Valentinizm:

 

Gnostik bir cereyandır, ismini Alexandrin Valentinden almıştır. Romada M.S. 138-158 yıllan arasında Gnostik felsefeyi yaymıştır. Fikirlerini, Platoncu felsefeden ve mitolojik gelenek­ten almıştır. Eserlerinden birkaç parça muhafaza edilebilmiştir. Bu parçalar İskenderiyyeli Clement’in Stromates'larında yer almaktadır. Buradaki mitolojik unsurlar, Irenee tarafından nakledilmiştir. Ona halef olan talebeleri daha çok Batıda yer almıştır. Meselâ, Ptolemee, Hekacleon bunlardandır. Doğuda ise Theodote dik­kat çeker.

 

Varuna:

 

Rig-Veda'nın en eski ilâhileri Varunayı, panteonun en yüksek zirvesine yerleştirmektedir. Yardımcısı Mitra ile be­raber o, birinci fonksiyonun kişileşmesi olan büyü ve hukukî olmak üzere iki başlı bir hakimiyeti gösterir. Aynı şekilde, İran­lı Avesta da, mitra ile yardımlaşmış Ahura Mazda'ya birinci derecede yer vermiştir. Bununla beraber, en yeni Veda metinleri, İndra'yı, ilâhlar kralı dünyanın hakimi haline getirmişlerdir. Oğul İndra’nın babayı tahttan indirerek, otori­teyi ele aldığından bahseden birçok me­tinler, gerçek bir devrimden söz etmektedirler. İşte o zamandan beri Varuna, ikinci derecede bir gözetimci rolünü üst­lenmiş bulunmaktadır. O, sayısız gözleri sayesinde insanların aksiyonlarını bilmek­te ve kötülük yapan kişileri, filesinin içine almaktadır.

 

Vatikan:

 

İtalyanca “Stato Della Citta Del Vaticano” olarak isimlendirilen Vati­kan, Dünya Katolikliğinin merkezidir. Bugün Vatikan, 44 hektar arazinin üze­rinde bulunmaktadır. Nağah Roma dö­neminde Kâhinler, Vaticinia adı verilen mucizelerini bugünkü Vatikan'ın bulun­duğu tepede gösterdikleri için buraya Vatican adı verilmiştir. Bugün, Tiber nehrinin batı kıyısında, Roma şehrinin içinde kalan bir site devleti konumunda­dır. San Pietro meydanı haricinde Vati­kan'ın sınırlarını şehrin ortaçağ ve rönesans döneminden kalma surlar çiz­mektedir.

Hıristiyan geleneği St. Petrus'un (Pierre) cesedinin burada gömüldüğünü kabul etmektedir. Nitekim St. Pierre kilisesi bu­nun için buraya yapılmıştır. Konstantin döneminde (325-340) ilk Hıristiyan kilisesi de burada inşa edilmiştir. Zaman içinde bu tepeye, birçok inşaat yapılmış ve ge­nişletilmiştir. Bunun için bugün Vati­kan'da küçük kiliseler, saraylar, müzeler, kütüphaneler, galeriler, kollejler, süper-marketler ve papalık binaları bulunmaktadır. Vatikan sitesi, eski pontifikal devletlerin bir kalıntısı olan dünyanın en küçük dini devletidir. Pontifikal ismi, ön­ce Roma imparatorlarına verilmiş dinî bir unvandı. Bu unvan V. asırdan sonra pis­koposlara da verilmeye başlandı. Bütün pikoposların şefi olan Papa'ya da “Yüce Pontif” denmiştir. 11 Şubat 1929'da Papa   XI. Pie ile Mussolini arasında yapılan Lantran ant­laşmasıyla, Vatikan'ın sınırları yeniden tespit edilmiştir. Böylece, Vatikan'a milletler arası hukukta bağımsız bir devlet muamelesi yapılmaya başlanmıştır. Vatikan'ın kendine has bir bayrağı vardır. Vatikan site devletinin dünyanın birçok ülkesinde Nonciature denilen sefaretleri vardır. Birçok devletin de Roma'da Vati­kan sefiri bulunmaktadır. Türkiye'de bun­lardan birisidir.

Vatikan site devleti, dünyadaki bir milyar Hristiyamn dinî yönetimini üstlenmiş du­rumdadır. Bu siteye bağlı olarak çalışan 4210 piskopos vardır, Vatikan site devle­tinin başı papadır. Papa, kardinaller tara­fından kaydı hayat şartı İle seçilmektedir. Bugüne kadar gelen papaların sayısı 264'dür. Tarihte istifa yolu ile ayrılan pa­palar da olmuştur.

Vatikan'da doğrudan doğruya papa'ya bağlı üç kurul bulunmaktadır:

1- Kardinaller kurulu

2- Piskoposlar kurulu

3- Dışişleri Bakanlığı (Genel Kamu İşleri -Diplomasi)

1- Kardinaller Kurulu:

a- Piskopos kardinaller

b- Rahip kardinaller

c- Diyakos kardinaller

2- Piskoposlar Kurulu: Din eğitimi, aile, tövbe sakramenti, laikler gibi konuları in­celemektedirler. Bölgesel piskoposlar ku­rulu da vardır.

3- Genel Kamu İşleri ve Dışişleri Bakan­lığı: Doğrudan papaya bağlı olan bu bi­rim, Katolik Hıristiyan dîni merkezi olan Vatikan'ın genel din işleri ile ve bugün sayıları 123'e ulaşan dünya devletleri ile olan ilişkileri üstlenmiş vaziyettedir. Bu bakanlık iki önemli görevi yürütmektedir.

Birincisi; Katolik kiliselerinin kamusal iş­leri;

İkincisi; Diplomasi işleridir. Genel kamu işleri ve Dışişleri Bakanlığına bağlı üç ayrı birim vardır: Bunlardan biri, Dokuz Kongregasyonluk birimdir. Bu dokuz kurul şunlardır:

1- İman Doktrin kurulu

2- Doğu kiliseleri kurulu

3- İbadet ve sakramentler kurulu

4- Kutsallık kurulu

5- Piskoposlar kurulu

6- Hıristiyanlaştırma kurulu

7- Rahipler kurulu

8- Kutsallaşmış hayat kurulu

9- Katolik eğitim kurulu

Ayrıca genel kamu işleri ve Dışişleri Ba­kanlığına bağlı on iki komisyon vardır. Bunlar şunlardır:

1- Laikler komisyonu

2- Hıristiyanlar Birliği komisyonu

3- Aile Birliği komisyonu

4- Adalet ve Barış komisyonu

5- Birtek kalp komisyonu

6- Göçmenler komisyonu

7- Sağlık komisyonu

8- Kilise Hukuku komisyonu

9- Hıristiyanlar komisyonu

10- İnanmayanlarla Diyalog Komisyonu

11- Kültür komisyonu

12- Sosyal İletişim komisyonu

Genel kamu işleri ve Dışişleri Bakanlığına bağlı üç büro ve üç mahkeme hizmet vermektedir:

1- Apostolİk oda bürosu

2- Apostolik meclis mülkiyet bürosu

3- Apostolik meclis ekonomik bürosu Mahkemeler:

1- Apostolik kutsal bağışlama mahkemesi

2- Apostolik imza mahkemesi

3- On iki üyeli Roma mahkemesi.

Vatikan “kutsal meclisle” yönetilir. Bu meclise sakre kollej veya sen sinod adı ve­rilir. Bu meclis, otuz birimden oluşmakta­dır. Vatikan site devletinin içinde toplantı salonları, kütüphane, müze, helikopter alanı, garaj, süpermarket, radyo istasyonu, matbaa, resim müzesi, Habeşistan koleji, teleks merkezi, güçsüzler yurdu gibi birimlere ait yerler bulunmaktadır. Vatikan'da iki önemli konsil toplanmıştır. Birinci Vatikan konsili 8 Aralık 1869'dan 20 Ekim 1870 kadar devam etmiştir. Bu konsilin aldığı en önemli karar, Papanın yanılmazlığı konusunda olmuştur. Papa­nın yanılmazlığım kabul etmeyenler, “Eski Katolikler” adı ile vatikandan kopmuşlardır. İkinci Vatikan Konsili 11 Ekim 1962 - 8 Aralık 1965 yılları arasında top­lanmıştır. Bu konsil, Papa XXIII. Jean ve Papa VI. Paul dönemlerinde toplanmıştır. Bu konsil pastoral bir zihniyet içinde mo­dern dünyanın evrimi karşısında Hıristi­yan doktrinini yeniden gözden geçiren on altı belgeyi yürürlüğe koymuştur. II. Va­tikan Konsilinin, Katolik Kilisesine sağla­dığı dinamizm yanında, ona verdiği dışa açılma fırsatı çok önem taşımaktadır. Dinlerarası Diyalog çalışmaları ve Hıristiyanları Birleştirme sekretaryaları II. Vati­kan Konsilinin ortaya koyduğu sonuçlar olmuştur.

 

Veda:

 

Veda veya Vedalar, Sanskritçe ka­leme alınan dinî metinler bütününü be­lirtmektedir. Bu metinlerin oluşumu M.Ö. XVIII. yüzyıldan VII. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Veda kelimesi, “Bilmek” an­lamına gelir, bizzat Veda metinlerine ad olarak kullanılmıştır. Bu metinler çok önem taşımaktadır. Çünkü Hinduizm ve Brahmanizm konusunda en eski kay­naklar bunlardır. Bu geniş edebiyat, çok farklı edebî türlere göre hazırlanmıştır. Bu edebiyatın zuhuru şöyle olmuştur:

I- Eski dönemde birbirini tamamlayan üç edebiyat türü ortaya çıkmıştır,

a- Tanrılara yöneltilen ilâhiler: Bunlar bu­gün Rig-Veda'da toplanmıştır.

b- Kutsallıkla ilgili formüller: Bunlar Yajur Veda kolleksiyonunda toplanmıştır,

c- Melodiler eşliğinde söylenen ilâhiler: Bunlar Sama Veda'da toplanmıştır.

II- M.Ö. X. asırda kutsal metinler üzerinde bir takım yorumlar yapılmıştır. Bu yo­rumlara, Brâhmana adı verilmektedir.

III- Üçüncü dönemde Aranyaka adı veri­len batınî metinler ortaya çıkmıştır. Bu metinlerle “kutsal sözler” üzerinde batını bir spekülasyon hazırlanmıştır.

IV- M.Ö. VI. yüzyılda, yani son devrede Upanişad'lar ortaya çıkmıştır. Atman -Brahman manevi tecrübesi üzerinde merkezileşen küçük eserlerdir. Bu eserlerin hepsi Shruti'yi meydana ge­tirmektedir. Bunlar, Smriti'den ayrılırlar. Bu metin daha sonraki dönemin tarihini taşırlar.

Yukarıda zikrettiğimiz üç Veda'ya bir dördüncü ilave edilmiştir. Bu da Atharva Veda'dir. Bu veda büyüsel formüller ihtiva etmektedir. Bunlar, Brahmanik çevrelerin dışında geliştirilmiş dua ritüelleridir.

Birçok Hindu için Veda'ların otoritesi çok büyüktür. Bugün, Mantrâ, Samskâra, ev­lenme merasimi, vedaların çizgisini taşı­maktadır.

XIX. yüzyılda Brahma - Samaj ve Arya -Samaj, Vedalarda farklı şekilde ifade edilmiştir.

Bugün cemiyetin ve dinin belli başlı pren­siplerinde vedaların izleri hâlâ görülmek­tedir.

 

Vedânta:

 

Sanskritçede Vedantâ, Vedanın tamamlanması anlamına gel­mektedir. Brahmanizm ilahiyatı iki ana temayüle ayrılmaktadır: Biri taklitçi, ikilci, iyimser olarak Samkya'da ifadesini bul­maktadır. Diğeri ise birleştirici, tekilci, bedbin olarak vedânta olayı içinde ifade edilmiştir. Darshana (eşyaya bakış tarzı) Veda devrinin sonunda (M.Ö. VIII. asır) resmi dinle iktifa etmeyen birtakım fertle­rin, mutlak susuzluğu içinde kaynağını bulmaktadır. İşte bunun içindir ki birçok­ları dünyayı terketmektedirler (Bunlar, sâdhu yani azizler diye isimlendirilir). Bunlar, kainatın oluş nedenini bizzat kendilerinde keşfetmek için çöle çekil­mektedirler. Aslında, Budizm ve Jainizm böyle doğmuştur. Bunun için Vedânta'da ayru kadere doğru hazırlanıyordu. Bu­nunla beraber, Budizmin aksine Vedânta, Brahmanizmin birkaç prensibini özellikle Brahman mefhumunu tamamlayacaktı. Veda'da bu kelime, ayinlerin tesirini te­min eden esrarlı bir enerjiyi belirtmekte­dir. Daha geniş anlamda bu, dünyayı ta­şıyan bir güçtür. Vedantinler Brahmanı, mutlak bir metafizik feragat haline getiri­yorlar ve onu Atman (ruh) la aynı halde düşünüyorlar. İşte bundan sonra Vedânta'nın programı aşağıdaki tarzda gelişme gösterecektir: Önce insan, mevcut olan sefaletinin bilincine varacaktır ve ebediyyen fenomenler dünyasına onu bağlı kılacak olan (yeniden doğuşlar devr-i daimi = samsâra) karmam meydana geti­ren dünya ile ilgili faaliyetten vazgeçmeye çalışacaktır. Bu bilinçlenmeden sonra ferd, mutlakla (Brahman), ruhunun (at­man) aynısı olan mükemmel bilgiye (mü­şahhas bir gerçekleşmeye götüren) ulaş­maktadır. Bu bilgi, samsârâdan kurtarılmış olduğu anlamıyla onu, kurtuluşa götürmektedir. Titiz şekilde uygulanan bu program, aslında Ateist bir programdır. Çünkü ferd (ona rehber olan görünüm yardımı ile) bizzat kendisi kurtuluşa er­mektedir. Sankara (M.S. VIII. yüzyıl) için Allah, Brahmanın hipotezinden başka birşey değildir. Bununla beraber, XII. asırda Ramâjuna, kurtarıcı bilgiyi elde etmek için Allah'ın yardımının gerekli olduğunu açıklamıştır. Günümüzde Vedantâ, Ortodoks Hinduizmin müşterek teolojisi haline gelmiştir.

 

Vedizm:

 

Hinduizmin eski şeklidir. Vedalara dayanarak oluşmuştur. Daha çok halk dini ve klan dinî hayatını yansıtmak­tadır. Vedizmde belli başlı şu çizgiler dik­kat çeker:

1- Politeisttir: Veda ilâhileri, sayısız ilâhla­ra hitap etmektedir. Bu Tanrılar İndra, Agni, Soma, Mitra, Varuna Sur-Ya ve Vâyu'dur.

Vedalar döneminde Rudra-Shiva ve Vishnu çok önemli bir role sahiptir. Bununla beraber, bu politeizm zamanla düzeltilmiştir. Brahmanlar döneminde dünyanın menşei konusundaki spekülas­yonlar Prajâpati (yaratılmışların efen­disi), Yhiranyagarbha (Altın tohum) ve Eka (Bir) şeklinde kendini göstermiştir. Upanişad döneminde Brahman, bütün kainatın hareket noktası olarak görül­müştür.

2-  Veda dininin diğer bir karakteri, kur­banın önemidir. Başlangıçta ateşe süt dökmek (Agnihotra) veya peryodik soma kurbanı var iken zamanla kurban, Brah­man kastının büyük bir meşgalesi haline gelmiş ve komplike  bir      durum arzetmiştir. Veda döneminin sonunda, batını topluluklarda kurban ritleri esrarlı bilgilerden daha aşağı durumda kalmıştır. Bunların arasında Atman ile Brahman arasındaki bağlantı, temel iletişim olarak empoze edilmiştir. Bu ise, meditasyonla sağlanmaktadır. Derûnî hayata yönelik olan bu din, cemiyette çok az bir grubu etkilemektedir. Ancak, Hinduizmin diğer şekillerine doğru ilginç bir gelişme baş­latmıştır.

Sosyal açıdan Veda dönemi, dörtlü bir vizyon tanımaktadır: Sudralarda üçlü bir Aryen toplumu üstüste konmuştur. Bu üçlü yapı, Brahmanlardan, savaşçılardan, çoban-ziraatçı ve tüccarlardan oluşmak­tadır. Bu üç kast veya varna, yegane asil­lerdir (Arya) ve vedaya sadece onlar gir­mişlerdir. Yine veda mantrası ile kutsallaşmış samskâraya sadece onlar dahil ol­muştur.

Kutsal planda, aynı üçlü bölünmeyi bulu­yoruz: Mitra-Varuna manevi hakimiyetin fonksiyonunu temsil eder. İndra, savaşçı fonksiyonu veya dünyevi iktidarı ve Ashvm, Aurore, Gök, Gün, Sürya gibi si­lik tanrıları temsil etmektedir. Temelde bir klan dini olan Vedizm, içsel bir gelişme göstermiştir. Upanişadlar döneminde,Tanrı Brahma görünmektedir. Fakat onun liturjide pratik bir fonksiyonu yoktur. Brahma, bu dönemde Tanrılar dünyasına ve beşeri dünyaya başkanlık yapmaktadır.

 

Vesta:

 

Roma dininde, Hestia ile özdeş­leşen ocak Tanrıçasıdır. Ocak Tanrıçası vesta, çok eski çağlardan başlıyarak insanlar yanında önem kazanmıştır. Çün­kü Ateş, kolayca elde edilemiyordu. Bunun için ocaklarda ateş söndürülmeden duruyordu. Penatlar ve Larlar ile beraber her aile Vesta'ya ibadet ediyordu ve evlerin içinde Vesta Vesta tapınakları, büyük ocağa benzer şe­kilde daire biçiminde yapılıyordu. Vesta Rahibeleri, Vesta tapınağmdaki ocağın ateşini sürekli yanık tutarlardı. Her yıl 1 Martta, yeni yılın başlangıcı olarak ocak­taki ateş yenilenirdi. Tapınağın en içteki bölümü yalnızca yılda bir kez 7-15 Hazi­ran arasındaki Vestalia'da (Vesta Şenliği) çıplak ayakla ziyarete gelen kadınlara açı­lırdı. Roma halkmca, vestalya günleri uğursuz sayılırdı. Son gün yapının temizli­ği yapılır, çöpler Capitolino tepesinde toplanır veya Tiber nehrine atılırdı. Aksi takdirde uğursuzluk devam ederdi. Vesta Rahibeleri, Atrium Vestae'da oturuyor­lardı.

Vesta, giyinik olarak tasvir edilirdi ve yanında bir eşek bulunurdu. Ocak ateşi­nin tanrıçası olarak fırıncıların koruyucu Tanrısı kabul edilirdi. Değirmen taşını döndüren eşekle ve fırın Tanrısı Fornax'la ilgisi buradan geliyordu. Vesta'nın hizmetinde bulunan altı rahibe vardı. Baş rahib olan Pontifex Maximus (Baş rahip) tarafından 6-10 yaşlarındaki küçük kızlardan seçilen bu ralıibeler otuz yıl bu hizmeti devam ettirirler ve bakire kalırlardı. Otuz yıl sonunda evlenebilir­lerdi. Ancak, uğursuzluk getireceğine ina­nıldığı için evlenmezlerdi. Bunlara, “Vesta Rahibeleri” adı verilir. Bunlar, ate­şin sürekli yanmasını sağlar ayinlerdeki yiyecekleri hazırlar, tapınağın eşyalarını korurlar ve 7-15 Haziran arasındaki Vestalia törenlerini yönetirlerdi. Tapınak­taki görevlerini yapmamak, dayak cezası­nı gerektirirdi. Bakirelik yeminini bozma­nın cezası ise diri diri gömülmekti.

 

Vestal:

 

Roma dininin en kutsal dişisidir. Vestal kolleji, Tanrıça Vesta'nın hiz­metine tahsis edilmiş altı rahipten oluşmaktadır. Bu inancın kökeni, krallığın başlangıcına kadar uzanmaktadır. Yüce pontif tarafından patriklik ailelerinin kız­ları arasından altı ile on yıl için seçilmiş olan vestallar otuz yıl hayatlarını Virgo-vestalis Maxima’nın yönetimi altında Tanrıça'nın hizmetine adamışlardır. Be­yazlar giymiş, başları kutsal bandla çev­rilmiş halde zahidane bir hayat yaşıyorlar ve iffetli bir hayat sürüyorlardı. Adakla­rında kusur ettikleri vakit, yeraltı me­zarlarına canlı şekilde kapanıyorlardı. Başka Lâtin şehirlerinde olduğu gibi Vestallar’ın başlıca görevi, sitenin ocağını temsil eden daimi ateşi gözetlemektir. Bu ateş, hiçbir zaman sönmemelidir. Vesta mabedleri yuvarlaktır ve forumun üzerine yerleşmiştir. Rahibelerin evi, yüce pontifîn ve flâminlerin ikametgahı olan Regia’nın yanındadır. Otuz yıllık kutsallıklarının sonunda, vestallar kutsal bakireler olarak ikamet ederler ve vesta evinde yaşarlar veya sivil hayata girerler. Yılda bir defa, 7 ile 14 Ha­ziranda kutlanan Vestalia haftası boyunca Vestal evi sadece Romalı kadınlara açıktır. Vestaller, başka kültlere iştirak ederler, Pariliayı (süt ve yağ dökmek) ve kurban sırasında kutsal pastayı hazırlarlar.

 

Vihara:

 

Budizmde avlu içinde yanyana sıralanmış kapısı olmayan veya devamlı açık duran hücrelerden oluşan manastır şekli. Aslında sadece yağmurdan korun­mak amacıyla yapılmış olan bu hücrelere zamanla, Budizmin kutsal saydığı Stupalar ve Buddha heykelleri konularak kutsal bir mekan haline getirilmiştir. Viharalar, bulunulan coğrafi şartlara göre yapılmıştır. Meselâ Hindistan'da sarp ka­yalar oyularak yapılmıştır. Budist keşişler çoğaldıkça Vihara Stupa ve tapınaklardan oluşan büyük manastırlar yani Mahavihara'lar ortaya çıkmıştır. Bugün hâlâ III. ve IV. yüzyıllarda Andhra Pradesh eyaletindeki Nagarcunakonda'daki manastır kalıntıları görülmektedir. Yine, V-XII. yüzyıllar arasında bugünkü Bihar bölgesindeki Nalanda'da yapılan manastırlar dikkat çekmektedir.

 

Vîşishtadvaita:

 

Sanskritçe “Niteliği Belirlenmiş Birlik” anlamına gelmektedir. Hind Felsefesinde Vedanta’nın temel okullarından birisidir. Bu felsefî okulun kökeni, VII. yüzyılda ve sonrasında Gü­ney Hindistan'da yayılan Vişnuculuğa dayanmaktadır. Bu felsefe okulunun ilk önderlerinden birisi Tamil Nadu tapınağının başrahibi olan Nathamuni'dir (X. yüzyıl) Onu, Yamuna takip etmiştir (XI. yüzyıl).

Vişishtadvaita okulunun en büyük önde­ri, Yamuna'dan sonra gelen Ramanuca olmuştur. Drahma-sutralar (vedanta-sutra) ve Bhagavadgita üzerinde yorumlarının yanı sıra Upanişadları an­lama yöntemini açıklayan Vedarha-Sangraha (Vedaların anlamının özeti) isimli eserinde Ramanuca Upanişadlarda ve Vedanta-Sutralarda Brahmanı, Vişnu ile aynileştirmiştir. Böy­lece Brahmara soyutluktan çıkararak kişileştirilmiş bir yapıya kavuşturmuştur. Böylece Ramanuca, Upanişadlara da­yanarak Brahman'a yeni bir yorum getir­miş oldu. Bu yoruma göre, sonsuzla sonlu arasındaki ilişkiyi bedenle ruh arasındaki ilişkiye benzeterek biribirinden farklı, fakat temelde bir olan bir düşünce geliştir­di. Ramanuca'ya göre, beden nasıl ruha bağımlıysa, ruh ve maddenin varlığı da tümüyle Tanrı Brahmaya bağlıydı.

Ramanuca'ya göre ruhun kurtuluşu ruh göçünden ya da yeniden doğuş çarkından kurtulma gibi olumsuz bir biçimde değil; Tanrıyı düşünmenin mutluluğu gibi olumlu bir biçimde anlaşılmalıydı. Bunun için insanın kendini tümüyle Tanrıya adaması yani Bhakti olması gerekirdi. İn­sanın daima şükür içinde, dua ile yaşa­ması gerekecektir. Bu tavrı sergileyenlere Tanrı mutlaka yardımcı olacaktır. Vişishtadvaita okulu zamanla iki farklı düşünceye ayrıldı. Güney Hindistan'da Vadakalai okulu, kurtuluş için Tanrının inayetini gerekli olduğunu, fakat insanın da çaba göstermesi gerektiğini savundu. Kuzeydeki Tenkalai okulu ise, kurtuluş için Tanrının inayetinin yeterli olduğunu savunuyordu.

Vişishtadvaita’nın en önemli tesiri Vişnuculuğun yayılmasını sağlamak ola­rak görülmüştür.

 

Vişnu:

 

Hinduizmde teslisin ikinci uk­numudur. Vişnu, Hinduizm'de bilinci temsil eder. Buna göre Brahman varlığı Vişnu, bilinci; Shiva mutluluğu temsil et­mektedir. Vedalar'da Vişnu, bilinci temsil eden bir Tanrı görünümündedir. Vişnu, dünya düzeninin ve şeriatın koruyucusu olarak kabul edilir. Bunun için Dharmla ile sıkı ilişki içindedir. Vişnuda Shiva gibi, ikincil Tanrılarla ve yerel kahramanlarla birleşmektedir. Onun tecelli ettiği birçok Avatar vardır. Bunlardan Rama ve Krişna önem taşımaktadır. Vedalar döneminde Vişnu, Hinduizmin önde gelen Tanrılarından birisi değildir. M.Ö. 1400-1000 yıllarında birkaç Rigveda ilahisinde Vişnu, güneşle ilgili olarak gös­terilmektedir. Hind mitolojisinde Vişnu'nun üç adımda dünyaya aştığı anlatı­lır. Hind halkı, Vişnu ile ilgili efsaneleri çok sevmektedir. Bu mitolojiye göre Vişnu daha sonra cüce şeklindeki Vamana ile bütünleşir. Vişnu ile ilgili Avatar efsanelerinde ve Mahabharata destanında Vişnu'nun avatarları anlatıl­maktadır.

Vişnu, Hind mitolojisinde daima kötülü­ğün karşısında olan ve onunla savaşan bir pozisyonda gösterilir. Bunun İçin o, bir­çok şekilde tecelli etmektedir. Bu avatarların on kadar olduğuna inanılır. Tapınaklarda Vişnu'nun değişik heykelle­ri yer almaktadır: Vişnu oturarak, ayakta veya uzanmış olarak gösterilmektedir. Oturmuş   şekildeki Vişnu'nun  yanında, karıları olan Lakshmi (iyi talih tanrıçası) ile Bhumidevi (yer tanrıçası) yer almaktadır. Ayakta durur şeklindeki Vişnu heykelinin üstünde, görkemli elbiseler bu­lunmakta,  dört elinde (bazanda iki)  de Şankha (Denizkabuğu), Çakra (teker­lek), Gada (sopa) ya da Padma (lotus) gibi çeşitli silahları vardır. Göğsünün üze­rinde ölümsüzlük işareti sayılan saç bukleşi,(Şrivatsa), boynunda ise kaustubha mücevheri     bulunmaktadır. Vişnu'nun diğer bir tasviri, yılan Şesha'nın kıvrımları üzerine uzanmış olarak gösterilir. Bu tasvir, dünyanın yok oluş ve yenileniş dönemlerinde Vişnu'nun uyur halini ifade etmektedir. Vişnu'nun bineği, Vahana yani Garuda kuşudur. Vişnu, tasvirlerde esmer olarak gösterilir. Bu, Avatarı için de geçerlidir.

 

Vişnuculuk:

 

Vişnuculuk adı altında yaygınlaşan inanç, Vişnu'ya ve onun Avatarları olan Rama ve Krişna'ya ta­pınma hareketidir. Vişnu'ya ibadet ve ta­pınma, Hinduizmin temel ritlerinden bi­ridir. Burada da Bhakti hareketi çok önem taşımaktadır. Hinduizm Mü’minlerinin ana hedefi, doğum, ölüm ve yeniden do­ğum kısır döngüsünden kurtulmaktır. Ancak kurtuluş için Vişnu'nun inayeti şarttır. Bu durumda Vişnu, bir araç görevi üstlenmiştir. Vişnu'ya inanan bir kişi, hem iyilikte hem de kötülükte olgunlaş­mak zorundadır.

Vişnuculuğun tarihi M.Ö. VII-VI. yüz­yıllara kadar dayanmaktadır. Yadava ka­bilesinden Vasudeva-Krişna Tanrılaştırılarak Vişnuculuk meydana geimiştir. Çünkü, Vasudeva kültü, Tanrılaştırılan hakim Narayana'ya tapanların inançlarıyla kaynaşmış, M.S. II. yüzyılda Bhagavadgita destanında Vasudeva, Krişna ve Narayana isimleri Tanrı Vişnu'yu anmak için kullanılmıştır. Daha sonra buna tanrısal çoban Krişna kültü eklenmiştir.

Vişnucu felsefe okullarının temel düşün­celeri şunlardır:

1- Vişishtadvaita: Nitelikli olanın tekliği öğretisi XI. yüzyılda Ramanuca’nın eser­lerinde en güçlü ifadesini bulmuştur. Gü­ney Hindistan'da yayılmıştır.

2- Dvaîta: Dualizm'e dayanan bir felsefe­dir. XIII. yüzyılda ruhun Tanrı'ya bağımlı olduğunu, fakat ondan ayrı bir varlığı bu­lunduğunu ileri sürmüştür.

3- Dvaitadvaita: İkici tekçilik öğretisine dayanır. Nimbarka, XII. yüzyılda ruh ve madde dünyasının Tanrıdan hem farklı, hem de farksız olduğunu savunmuştur.

4- Şuddhadvaita: Saf tekçiiik üzerine da­yanan bir felsefî yaklaşımdır: Bu felsefeyi Vallabha savunmuştur.

5- Açintyabhedabbeda: Kavranamaz farklılık ve farksızlık öğretisini savunan Çaitanya ruh ve madde dünyası ile Tanrı arasındaki ilişkinin düşünce yoluyla kavranamıyacağı, fakat bunların hem aym, hem farklı olduğu görüşündedir. Bu felsefi görüşlerin herbiri ayrı mezhep­ler meydana getirmiştir. Ancak Vişnuculuk, halk arasında yaygın bir bi­çimde birçok inançta ifade edilmektedir. Hindçe yazan Tulsidas, Gucerat dilinde yazan Mira Bai ve Maratha dilinde yazan Namdeu ile Tukaram gibi Vişnucu şa­irler sayesinde Vişnuculuk halk arasında geniş şekilde yayılmıştır.

 

Vişnuizm Vişnu (Vishnou):

 

Hin­duizmin büyük Tanrısıdır. Vişnu Hin­duizmdeki bugün Shiva’nın işgal ettiği yüce mevkii, yavaş elde etmiştir. Hindu­izmin kutsal kitabında, Tanrıların en yü­cesinin İndra olduğu söylenir. Vişnu, indra’nın küçük kardeşidir ve tartışmasız yardımcısıdır.

Rig-Veda'da onun dünyayı üç adımda ölçtüğünden bahsedilir. Brahmanas'larda onun, kurbanlarda merkezi bir rol oyna­yan Nârâyana'ların yardımcısı olduğu gö­rülmektedir. Yine Purusha'nın da yanın­dadır fakat özellikle Purâna'larda, meselâ Bhagavata Purâna'da böyledir. Orada Vishnu, başlıca Tanrı özelliği ile görül­mektedir. Vişnu, Purusha ile özdeşleşmiş olarak görüldüğünde yüce kozmik bir şahsiyete bürünmekte ve dünyayı kucaklamaktadır. Bu durumda o, Vasudeva di­ye isimlendirilmektedir. Yine o, güneşle bütünleşerek ve güneşle temsil edilmek­tedir.

Vişnu'nun hakim çizgisi, uzayın dü­zenleyici çizgisidir. Var olan herşeyi o destekliyor ve idare ediyor. Onun zevcesi olan Lakshmİ, Shri diye isimlendirilmek­tedir. Bazı mitolojik ve tarihi şahıslarında bu dünyanın koruyucusu ve himaye edi­cisi unvanına da sahip olduğu görülmek­tedir.  Özellikle Bhagavad-Gita’nın Hikmet Tanrısı ve Râmâyana’nın kahramanı olan Rama, Vişnu'nun tanrısal tezahürleri olarak kabul edilmiştir. Meselâ, dün­yanın yaratıcısı olan Brahma, Vişnu'nun vekillerinden biri olarak kabul edilir ve Vişnu'nun göbeğinden çıktığı resmedilir. Şüphesiz Vishu'nun üstlendiği bu fonksi­yonlar, vişnuist ilahiyatçılara birçok problem getirmiştir. Bunun için, Vişnu'nun değişmezliği ile bu tezahürleri uzlaştır­mak için birçok teori geliştirilmiştir. Bu teorilerden en tanınmışı şudur: Vişnu geçici olarak görünmek ve Dharmayı yer­leştirmek için bir hayvan, insan veya karma bir şekil alıyor. Vişnu'nun tecellile­ri olan Avatâra'lar, dört, altı, on, yirmi iki'dir. Bhagavata purâna Avatâra'ların sayısız olduğunu söyleyerek bitmektedir. Şayet, Vithobâ veya Vittal gibi Toukâram'lar tarafından tebcil edilen bazı şe­killerin Vişnu'nun Avatârası olduğu veya bazı kült imajları, Tanrının görünen teza­hürleri olarak kabul edilirse, Vişnu'nun tezahürlerinin sonsuz sayıda olması anla­şılabilir.

İşte Vişnu etrafında oluşan bu dini pratik­lere ve inançlara Vişnuizm adı verilmek­tedir. Bhakti, tam olarak vişnuist bir fe­nomendir. Krisha ve Krishnaizm, Rama ve Ramaizm Vinuizmin içine girmektedir. Bütün bu Bhakti hareketleri, bugün de Hinduizmin içinde önemli rol oynamak­tadır.

Vişnuistleri biribirinden ayırmanın bir başka yönü, bağlı oldukları otoritelerin bi­linmesidir. Meselâ, Vaikhânasalar, Vikhanas isimli Yajur Veda'ya bağlı bir doktorun reklamını yapmaktadırlar ve Hinduizmlerine farklı Veda pratiklerini karıştırmaktadırlar. Diğer Vişnuistler, meselâ, pâncarâta “kolleksiyon”  denen samhita metinlerine dayanırlar ve kendi­lerini Vişnuist doktrinin gerçek temsilcile­ri olarak görürler. Shrivaishanava, Vişnu ve Lakshmi'yi tebcil ederler. Bu hareketin ilk üstadları Alvarlardır. XI. yüzyılda Râmânuja, bu harekete kesin bir felsefî ifade vermiştir. Bhâgavatalar, kutsal metin olarak “Bhâgavata Purâna”ya ve Vişnu purânaya sahiptir. Bunlar, Bhakti'nin mensuplarıdır.

Vişnuizmin modern gelişmeleri arasına Kabir'le veya talebesi Dâdû ile açılan Senkretik hareketleri dahil etmek müm­kündür.

 

Vivekânanda:

 

Râmakrishna’nın en çok sevilen talebesi olan Vivekânanda (1863-1902), üstadın fikirlerini sadece Hindde değil, bütün dünyada başkaların­dan daha çok yaymaya iştirak etmiştir. Bengalli aristokratik bir aileden gelen olan Vivekânanda, önce merakla Dakshineshwar'a gelmiş, fakat fakir rahibin parlak maneviyatının cezbesine kapılmakta ge­cikmemiştir. Bu harekete gönlünü kaptı­rarak, kendini tam olarak üstada adamış ve Râmakrishna'ya direkt bağlı küçük mürit topluluğunun bir nevi lideri haline gelmiştir. Râmakrishna’nın ölümünden sonra bir danışman ve kaydı hayat şartı ile seçilmiş bir keşişle iyice takviye edil­miş bir çeşit Râmakrishna tarikatı olan bir manastır tarikatı tesis etmiştir. Aslında, Hindde bu tip gruplar eksik değildi. Fa­kat çoğu kez, o derece sıkı bir teşkilâta sahip değillerdi. Böyle bir teşkilatta ayrı­ca, Hıristiyan tarikat modellerinin bir tak­lidi ve şeyhin öğretisini devam ettirme ar­zusu görülebilir. Hindu açısından hâlâ tuhaf olan şey, doktrinini dışa yaymaya yönelmiş bir Râmakrishna misyonunun yaratılmış olmasıdır. O, açıkça Hıristiyanlığı taklit etme iradesini belirtmekte ve Hıristiyan ülkelerine Hindu misyonerleri göndererek, Hıristiyanlık dünyasına mi­sillemede bulunmaktadır. Bu faaliyet, ge­lenekçi çevrelerce skandal olarak karşı­lanmıştır. Çünkü dharma, Hinduizmin sadece kutsal tarzda yani Hindde doğma şerefine lâyık olan insanlara tahsis edildi­ğini söylemektedir. İşte bunun içindir ki, Râmakrishna misyonu ve tarikatı Hind'de az gelişmiştir. Hindular, her çeşit dinî otoritenin yok olduğu bir dinî hayata alış­mışlardır.

Vivekânanda seya (hizmet) yolunu takdim etmiştir. Buna göre “Allah'ı bulmak isterseniz, İnsana hizmet ediniz” denmektedir. Bu yol, bilgi ve sofuluk hakkında gelenekçi yogalar kadar geçerli kurtuluş vasıtalarından biridir. Ancak bütün bu metodîar, birlikte tatbik edilebilir. Onun kral yogasının içinde (Rajayoga), Hindin manevi yollarını tasvir için haberdar olduğu batılı ilimlerden istifade etmektedir. Tarikat üyelerine (samnyadin) fakirliği, mutlak iffeti empoze etmektedir. Rajayoga hayati gücün (pranapineuma) kontrol ilmidir. Fakat, pratik bir ilim olan praxilogie, bu akıcılığın yüksek faaliyetlere doğru yükselmesini idareye yönelmiştir. Tefekkür, ruhun gelişmesi ve Tan­rılaşması için tamamen mevcut hale gelen prana kuvvetini merkezileştirmekte ve artırmaktadır. Vivekânanda tarafından uzunca açıklanan heyecanların söndürülmesi, teknik soluma, bir takım bedensel tavırlar bu merkezîleştirmeyi kolaylaştırmaktadır. Fakat o, saliklerini mistik olayların vakitsiz bir araştırmasının sonucu olabilecek uğursuz, Vedanta akımının ABD ve İngiltere'de ta­nınmasında büyük rolü olmuştur. Chica­go'da toplanan Dünya Dinler Meclisinde (1893), Hinduizmin sözcülüğünü yapmış­tır. Bu toplantıda yaptığı tesirli konuşma­lar nedeniyle, bir gazetede kendisinden “gücünü Tanrıdan alan bir hatip, mecli­sin en büyük kişisi” olarak söz edilmiş­tir. Daha sonra ABD'de ve İngiltere'de birçok konferans vererek Vedanta akımını güçlendirmiştir.

1897 yılında Hindistan'a dönen Vive­kânanda, Ganj nehri kenarında, Kalkuta yakınındaki Belur Mattı manastırında Ramakrişna misyonerlerini oluştur­muş ve bu cemaat vasıtasıyla fikirlerini yaymaya çalışmıştır. 1902 yılında ölü­müyle birlikte hem doğuda hem de batıda çok önemli izler bırakmıştır.

 

Vulgat:

 

Editio Vulgate ortak metin an­lamına gelir. Vulgate kelimesi, Latincede “Halk arasında yayılmış” anlamını ifade eden Vulgatus kelimesinden gelmektedir. Vulgate, IV. asrın sonunda ve V. asrın ba­şında Aziz Jerome (350-420) tarafından Yunanca ve İbranice metne göre yapılmış olan Kitab-ı Mukaddes tercümesidir. IV. asırda, ellerde dolaşan Kitab-ı Mukaddes nüshaları birçok tartışmayı da bera­berinde getiriyordu. Papa Damasus, 382 yılında Aziz Jerome'yu, Kitab-ı Mukadde­sin tamamını Latinceye tercümeyle gö­revlendirmişti. İncillerin latince çevirilerini gözden geçiren St. Jerome, eski Ahit’in yetmişler tercümesini (Septuagint) temel alarak, Mezmurlar kitabını, Eyub Kitabını ve başka birkaç kitabı yeniden Latinceye tercüme etti. Daha sonra yet­mişler tercümesinin latinceye çevirisinin yetersiz olduğunu görünce eski Ahidin ta­mamını, İbranice aslından çevirmeye karar vermiştir. Bu çalışmayı 405 yılında tamamlamıştır.

Aziz Jerome'un bu çevirisi papalık tara­fından kabul edilse de toplum birden ka­bul etmemiştir. Ancak VI. yüzyıl ortala­rından sonra Kitab-ı Mukaddes’in tek cilt­te toplanan tam metni yaygın şekilde kul­lanılmaya başlanmıştır. Bu tam metinde, St. Jerome'un çevirdiği Mezmur-lar Ki­tabı, Eski Ahit metni, Septuagint'ten çe­virdiği Mezmurlar Kitabı ile İncillerin dü­zeltilmiş çevirisi bulunuyordu. Yeni Ahit’in diğer kitapları eski Latince yazma­lardan küçük farklılıklar ihtiva ediyordu. Septuagintte bulunan diğer kitaplar, yani Protestanların apokrif kabul ettikleri ve Katoliklerin Deuterokanonik saydıkları kitaplar, daha eski metinlerden aktarıl­mıştır.

1546 yılında toplanan Trente konsilinde Vulgate, en az hatalı basılmış kitap kabul edilerek, Kitab-ı Mukaddesin tek latince metni olarak ilan edilmiştir. 1592 yılında Papa VIII. Clemens’in bastırdığı Vulgate metni, Katolik Kilisesinin güvendiği ye­gane metin oldu. 1962-1965 yıllarında top­lanan II. Vatikan konsilinde Vulgate'ı gözden geçirmek için bir komisyon ku­rulmuş, fakat bugüne kadar herhangi bir çalışma görülmemiştir.

 



[1] Resullerin İşleri: XIII/24-25.

[2] Yuhanna: 1/7.

[3] Markos: 1/3.

[4] Matta: III/2.

[5] Luka: 1/7-15.

[6] Luka: III/1.

[7] Markos: XI/30-32; Luka: VII/30-32.

[8] Markos: VII/17-29.

[9] Antiquite Juives: 18/116-119.

[10] Matta: II-1/7-12, Luka: m/7-18.

[11] Markos: VI/29.

[12] Markos: H/18; Luka: XI/1.

[13] Yuhanna: V/l-2.

[14] En' am: 6/85

[15] Meryem:19/ 7

[16] Meryem: 19/12-14

[17] Meryem: 19/15

[18] Resullerin İşleri, IV, 20.

[19] Çıkış: 4/1-31; 5/1-21.

[20] Yeşu: 1/1-17.

[21] Şûra: 42/51.

[22] Kıyame: 75/16-17.