Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 29 Y - Index Web

Y.. 2

Yahuda (Yeudah):2

Yahuda İskariyot:2

Yahuda Oğulları:2

Yahuda'nın Mektubu:3

Yahudilik:3

Yahudilikte On Emir:6

Yahudi Ayaklanmaları:7

Yahudi - Hıristiyanlık:7

Yahudi - Hristiyan Dostluğu:8

Yahudi Mezhepleri:9

Yahudi Paskalyası:9

Yahudi Şeriatı (Torah):9

Yahudi Şeriatı Ve Tatbiki:11

Yahudi Takvimi:11

Yajurveda:12

Yaksha:12

Yakub (Yaakov):12

Yanılmazlık (İnfailibilité):13

Yasht:13

Yasna:13

Yazılıkaya:13

Yechivah:13

Yecüc Ve Mecüc:15

Yehoudah Ha-Levi (Juda Halevi):15

Yehova:16

Yehova Şahitleri:16

Yehuda Ha-Nasi (M.S. 135-220):17

Yeni Ahit:17

Yeni Eflatunculuk (Neo-Platonisme):18

Yeni-Konfüçyüsçülük:18

Yeoşua (Hz.Yeşu):18

Yeremya Ve Yeremya Kitabı:19

Yetmişler Tercümesi:21

Yetsirah, Sefer: (Yaratılış Kitabı)21

Yılan:21

Yidiş:22

Yin - Yang:22

Yoga:23

Yogâcâra:24

Young Brigham (1801-1877):24

Yuhanna:25

Yuhanna İncili:25

Yunan Kilisesi:27

Yunan Mitolojisi:27

Yunus (Hz.):28

Yunus Kitabı:29

Yusuf (Aziz):31

Yusuf Arimateali Aziz:32


Y

 

Yahuda (Yeudah):

 

Filistin bölgesinin en önemli kısımlarından biridir. İsrailoğullarının bölgeye gelmesinden ön­ce, Yahuda'da Kenardılar hakimdi. M.Ö. X. yüzyılda Hz. Davud, İsrailoğullarının başına geçince, Kudüs ve diğer önemli şehirlerde egemenliğini tesis etmiştir. Böylece Kudüs, Yahuda devleti­nin başşehri olmuştur. Davudun oğlu Hz. Süleyman M.Ö. X. yüzyılda, babasından sonra bölgede İsrailoğulları egemenliğini güçlendirmiştir. İsrailoğulları, onun dö­neminde altınçağını yaşamıştır. Hz. Sü­leyman'ın M.Ö. X yüzyılda ölmesinden sonra, Kuzeyli on Kabile, Yahuda devle­tinden ayrılmıştır. Ancak Kudüs, Yahuda devletinin başkenti olmaya devam etmiş­tir. Ayrılan on kabile Kuzeyde İsrail Kral­lığını oluşturmuşlardır.  Ancak Filistin bölgesi, M.Ö. 586 da Babil Krallığı tara­fından işgal edilerek, Süleyman mabedi yıkılmış ve Yahudiler, Babile sürgün edilmişlerdir. Bu esaret, tarihe  “Babil Esareti” olarak geçmiştir. Daha sonraki dönemlerde Pers krallığı Babili işgal ede­rek, Yahudilerin Kudüs'e  dönmelerini sağlamışlardır (M.Ö.536). Böylece Ku­düs'teki Süleyman Mabedi, yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde Büyük İsken­der, Yahuda bölgesini işgal ederek Helenleştirmeye  çalışmıştır. Böylece Yahuda, önce Ptolemaios'lann, sonra da Selevkosların işgaline maruz kalmıştır. Selevkoslarm, Yahudilerin geleneksel inançlarını yok etme teşebbüslerine karşı ayaklanan Makabi'ler, Selevkosları ülke­den çıkarmışlar ve yeniden Yahuda krallığını kurmuşlardır. Ancak daha sonra bölgeyi Roma İmparatorluğu işgal etmiş ve herşeye son vermiştir. Böylece Filis­tin'de, Roma yönetimi kurulmuştur. Ro­ma bölgeye gönderdiği eyalet valisiyle, Filistini yönetiyordu. Bu dönemde, I. Herodos, M.Ö. 37'de önce Yahuda'nın, sonrada bütün Filistin’in (M.Ö. 24-4) kralı haline gelmişti. Roma denetimindeki Herodos yönetimi, Herodos'un   ölü­müyle tamamen Roma'nın eline geçmişti. M.S. 70 ayaklanmasiyla da Kudüs kenti yeniden tahrib edilmişti.

 

Yahuda İskariyot:

 

Hz. İsa'nın talebeleri olan on iki havariden birisi. Hz. İsayı ele veren, hain havari olarak tanınmaktadır, iskariyot lakabının da bunun için verildiği tahmin edilmektedir. Çünkü latince Sicarius kelimesi katil anlamına gelmek­tedir. Ayrıca Yahuda’nın o dönemde şid­dete dayanan radikal bir Yahudi cemaati­nin üyesi olduğu da sanılmaktadır.

Dört İncildeki Yahuda ile ilgili rivayetler, Yahuda’nın İsa'ya ihanet ettiğinde mütte­fiktirler. Buna göre Yahuda, “otuz parça gümüş” karşılığında İsa'yı, Yahudilerin hahamlarına teslim edeceğini bildirmiştir. Yahuda Hz. İsa'nın Havarileriyle birlik­te “son akşam yemeği” ve dua, ettiği sı­rada Getsemani Bahçesine, gelen asker­lere öpeceği kişinin Hz. İsa olduğunu söy­ler [1]ve Yuhanna, XI-I/6'daki ifadede, ihanetinin sebebini aç­gözlü olduğuna bağlar. Luka, XXII/3-6'da “içine şeytan girdiği için” ihanet ettiği anlatılır. Yuhanna da ise, son akşam ye­meğinde lokmayı aidıktan sonra “içine şeytan girdiği” rivayet edilir. [2]

Yahuda’nın akibeti hakkında İncillerde farklı ifadeler bulunmakla beraber, intihar ettiği söylenmektedir. Meselâ Matta İncili, XXVII/3-10 da, Hz. İsa'nın ölüme mah­kum edildiğini anlayınca pişmanlık duyar ve aldığı gümüşleri geri verdikten sonra kendini asar. Resullerin İşleri: 1/18 de Yahuda’nın başaşağı düşüp ortadan çatladığı, bütün bağırsaklarının döküldüğü bildirilmektedir. 1/19'da o tarlaya yani Akeldama yani Kan Tarlası denil­diği nakledilmektedir ki, aynı konuda Matta XXVII/3-8'de Yahuda’nın, yaptığı işten pişmanlık duyduğunu, otuz gümü­şü başkahinlere ve ihtiyarlara geri getirip, kendinin günahkar olduğunu söylediği nakledilmektedir. Yine aynı pasajlarda Başkahinlerin gümüşleri aldıklarını ve yabancılar için çömlekçinin tarlasını satın aldıklarını ve bu tarlaya kan tarlası denil­diği nakledilmektedir. Bütün bu bilgilere rağmen Yahuda’nın akibeti konusu, açık ve net değildir. Bazı müslüman yazarlar, Yahuda'nın, şekli değişerek İsaya benzetildiği ve askerlerin İsa diye onu yakalayıp çarmıha gerdikle­rini nakletmektedirler ki bu Yahuda oğul­larının Kur'an-ı Kerimin[3] beyanına uygun düşmektedir. Ancak ayette Yahuda’nın ismi zikredilme­mektedir.

 

Yahuda Oğulları:

 

İsrailoğullarını meydana getiren on iki kabileden birisi­dir. Hz. Yakub'un dördüncü oğlunun so­yuna bu ad verilmiştir. Görüldüğü üzere Yahuda adı hem bir kabilenin hemde bu bölgenin adıdır. Muhtemelen Yahuda oğullarının oturduğu bölgeye Yahuda bölgesi denmiştir. Hz. Musa, İsrail­oğullarını Mısır'dan çıkışta Filistin'e yer­leştirmek istiyordu. Fakat onun ölümü ve Yahudilerin tutumu, buna fırsat vermedi. Musa'dan sonra Yeşu, İsrailoğullarınm başına geçmişti. Yeşu döneminde Filis­tin'e girebilen İsrailoğullarından, Yahuda oğulları Kudüs'ün güneyine yerleşmiştir. Hz. Davud, Hz. Süleyman'ın da içinden çıktığı Yahuda oğullarının tarihi, Kuzey­deki İsrail Krallığının M.Ö. 721'de Asurlular tarafından yıkılmasından sonra, di­ğer İsrail kabileleriyle birleşmiş oldu. M.Ö. 586'da Babil istilasıyla yıkılan Yahuda krallığının halkı, Babil'e sürgün edilmişti. İsrailoğulları, Babü'den ancak II. Kyros (pers kralı) un Babil'i ele geçirme­sinden sonra dönebilmişlerdir (M.Ö. 538). Bu dönem, Yahudi tarihine II. Tapınak dönemi olarak girmiştir. Özellikle Babil esareti döneminde Yahudi kabileleri bir­leşik bir durum içine girmişler, Yahuda oğulları ve İsrailoğulları adı altında ya­şamaya devam etmişlerdir.

 

Yahuda'nın Mektubu:

 

Bu mektubu kimin yazdığı kesin olarak belli değildir. Yakub'un kardeşi Yahuda tarafından yazıldığı tahmin  edilmektedir.

Yahuda'nın mektubu, Yunanca yazılmış­tır. Yeni Ahit kitapları arasına alınmıştır. Yahuda’nın mektubunda, Hıristiyan ima­nında sebat gösterilmesi ve Hıristiyanlı­ğın düşmanlarına karşı uyanık olunması tavsiye edilmektedir. Mektubun yazılma nedeni olarak temelde bu konu gösteril­mektedir. Mektupta Yahudilerin Mısır'dan kurtarılışları, Allah'ın emirlerine uymayan Sodom ve Gomorra halkının he­lak oluşlarının hatırlanması üzerinde du­rulmaktadır. Yahuda’nın mektubu şu cümlelerle bitmektedir. “Şimdi sizi sürçmekten korumağa ve kendi izzetinin hu­zurunda büyük sevinçle lekesiz dur­durmağa Kadir olan kurtarıcımız tek Al­lah, Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla her vakitten evvel ve şimdi ve bütün vakitlere kadar izzet, haşmet, hâkimiyet ve kudret olsun.”

Yahuda'nın mektubu, yirmi dört cüm­leden meydana gelmektedir.

 

Yahudilik:

 

Kitap verilen ilâhi dinlerin başında Yahudilik gelmektedir. Yahudili­ği tebliğ etmek üzere Hz. Musa görevlendirilmiştir. İlâhî dinler denince hemen Yahudiliğin akla gelmesi, Yahudiliğin da­yandığı kutsal kitabın günümüze kadar germiş olmasından dolayıdır. Bugünkü Tevrat'ın yani Tora'nın Hz. Musa'ya vahyedilen Tora olmadığını, yüzyıllar bo­yunca değişikliğe uğradığını, Tora üze­rinde çalışan uzmanlar belirtmektedirler. Ancak, Yahudiliğin tek kutsal kitabı, yine elimizdeki Yahudi kutsal kitabıdır. Bunun için Yahudi dininin ve Yahudi tarihinin tek kaynağı, Tora ve Tora'nında içinde bulunduğu Yahudi Kutsal Kitabı olacak­tır. Yahudilik, İsrailoğullarınm, İbranilerin, Yahudilerin dinidir. Yahudi kelime­si, Hz. Yakub'un en büyük oğlunun adı olan “Yuda” veya “Yehuda” dan türetil­miş daha sonra onun izinden yürüdüğü bir millete ad olmuştur. Bazı kaynaklar da Yahudi isminin, Filistin’in güneyinde ku­rulan Yuda veya Yahuda krallığından ile­ri geldiğini belirtmektedirler. Tevrata göre, Yahudi tarihi Hz. İbrahimle başlamaktadır. Hz. İbrahim M.Ö. 2 bin yı­lının başında Tanrı'nın emriyle Harran'­dan Kenan ülkesine (Filistin)'e göç etme­sini emretmiştir. İbrahimde ailesiyle bir­likte Kenan diyarına göç etmiştir. [4]Tora'ya göre Hz. İbra­him’in ölümünden sonra yerine oğlu İshak geçmiş, daha sonrada torunu Yakub geçmiştir. Hz. Yakuba İsrail adı verilmiş­tir. İsrail kelimesi, “Güreşte yenen”, bir çarpışmada “üstün gelen” veya “Tanrıya Karşı Kuvvetli”  anlamına gelmektedir. İsrail kelimesi bu anlamıyla Tevratta kul­lanılmıştır. Buna göre Yakub, Tanrı Yehova'yı yenmiş ve kendisine “Artık sa­na Yakub değil, ancak İsrail” Allah'la uğraşan yahut Allah'la uğraşır denile­cek. “Çünkü Allah (Yehova) ile ve insan­larla uğraşıp yendin” denilmiştir. Daha sonra böylece kullanılan İsrail kelimesi, (Ben-i İsrail) İsrailoğulları adı ile Yahudi­lerin özel adı olmuştur. [5]Yahudilere verilen diğer bir ad da İb­rani ismidir. Filistin'e göç eden Yahudile­re Filistin’in yerli halkı olan Kenanlılar ta­rafından “Nehri geçen” anlamında İbrani denilmiştir.

Yahudi tarihi, Hz. Yakubla yeni bir dö­neme girmiştir. Yakub'un oğlu Yusuf, kardeşlerinin kıskançlığı nedeniyle Mısır­'a gitmekte olan İsmâili kervanına satılır. [6]Böylece kardeşle­ri Yusuf'tan kurtulmuş olurlar. Akşam eve dönen Yusuf'un kardeşleri babalarına, Yusuf'un kanlı gömleğini getirirler ve onu canavarın yediğini söylerler. [7]Yusuf Mısır'da, muhafız as­kerleri komutanı potifar'a satılır. Potifar'ın evinde iyi bir hayat süren Yusuf'a, potifar'ın karısı aşık olur, fakat Yusuf ce­vap vermez. Bunun üzerine iftira ile hap­se atılır. Ancak daha sonra  Firavunun gördüğü  rüyayı  tabir  ederek, hapisten kurtulur ve Fravun'un yanında büyük bir mevkiye yükselir. [8]Yu­suf, daha sonra Filistin'de bulunan babası Yakubu ve kardeşlerini de Mısır'a getirtir. Böylece İsrailoğulları,  Mısır'a yerleşmiş olur. [9]Daha sonraki çağlarda Mısır'da İbranilerin dayanılmaz acılar çektikleri, köle olarak yaşadıkları uzun bir süreçten geç­tikleri görülmektedir. [10]Bu sıkıntılı hayat, Hz. Musa'nın ortaya çıkıp, İsraillileri kurtarma işine giriştiği döneme kadar devam etmiştir. Hz. Musa'nın doğduğu dönemde Mısır'da Yahudilerin  erkek   çocukları,   Firavunun emriyle öldürülüyordu. Çünkü, Firavun, İbranilerin çoğalmasını istememektedir. Hz. Musa'nın annesi, Musa'yı üç ay kadar saklamış ve nihayet gizleyemeyeceğini anlayarak ziftle sıvanmış bir sepete ko­yarak, Nil nehrine bırakmıştır. Firavunun kızı tarafından alman sepetle boğulmak­tan kurtulan Hz. Musa, Firavunun sara­yında gençlik yıllarına kadar büyütül­müştür. [11]Tora'ya göre Hz. Musa gençlik yıllarında Yahudilere gider ve onların çektikleri kö­lelik hayatını öğrenir. Yine bir gün Hz. Musa kavga halinde olan bir Mısırlı ile bir İbraniyi ayırmak ister. Kazaen vurduğu bir tokatla Mısırlı ölür. Hz. Musa Midyan'a kaçar. Orada Midyan başkâhinin sürülerini otlatır ve kızı Tsippora ile evlenir. [12]Musa, otlattığı sürüyü Horebe getirir. Orada kendisine “Ateş alevinde” görünen Rab, Hz. Musa'ya şöyle der; “Ben, babanın Allah’ı, İbrahim’in Allah’ı, İshak'ın Allah'ı, Yakub'un Allahıyım. Gerçekten Mısır'da olan kavminin sıkıntısını gör­düm ve angarya memurlarının yüzün­den onların feryadını işittim. Çünkü on­ların acılarını bilirim. Şimdi gel ve be­nim kavmimi, İsrailoğullanni Mısır'dan çıkarmak için seni firavuna göndere­yim.”[13] İşte böylece Hz. Musa, İbranileri Mı­sır'dan çıkarmakla görevlendirilmiş ve kardeşi Harun'da kendisine yardımcı ola­rak verilmiştir. Bu görevle Mısır'a yeniden dönen Musa, İsrailoğull arını derleyip to­parlamaya çalışmış ve Firavuna karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Hz. Musa'nın görevi, İsrailoğullarını Filistin'e götürmektir. Fakat Firavun buna izin ver­mez. Hz. Musa ve Firavun arasındaki mücadele şiddetlenir. İş, mucize gös­termeye dökülür. Firavunun bütün sihir­bazları, hünerlerini gösterirler. Hz. Mu­sa'nın asası, kocaman bir yılan olarak bü­tün sihirleri yutar ve tekrar asâ haline gelir. [14]Ancak yine de Fira­vun insafa gelmez. Rab Allah'da Mısırlıla­rın başına belâ vermeye başlar. Verilen son belâ hepsinden ağırdır. Yahova, gece yarısında Mısır'ın ortasında çıkacağını ve “Taht üzerinde oturan Firavunun ilkin­den, değirmen ardından olan cariyenin İlkine kadar” Mısır diyarında ilk doğan­ları ve hayvanların ilk yavrularını öldüre­ceğini bildirmektedir. [15]Tanrı Yahova'nın vaadi gerçekleşir ve Mısır'da ilk doğanlar ölür. Bu ağır belâdan sonra Firavun, İsraillilere Mısır'dan çıkma iznini verir.

Bu İsrailliler için bir sevinç'dir. İsrailliler hemen, Kızildenize doğru hareket ederler. Hedef, Filistin'dir. Fakat biraz sonra Fira­vun pişman olur ve İsraillilerin arkasına düşer. Kızıl deniz yarılır, israilliler geçer. İsraillileri takip eden, Firavun ve askerleri ise deniz ' ortasında boğulur. [16]Mısır'dan çıkıştan iki ay sonra Sina çölüne gelen İsraillilere; Yahova, çöl­den ekmek, su, bıldırcın gibi yiyecekler vermiş, nimetlerini onların üstün'den ek­sik etmemiştir. Çöl yolculuğunun böylece devam ettiğini, uzun ve çetin muharebe­ler sonunda Hz. Musa'nın “Bal ve süt akan ülkeyi (Filistin'i) karşıdan gördüğü­nü ve neticede yüz yirmi yaşında öldü­ğünü” yine Tora'dan Öğreniyoruz [17] Hz. Musa'nın ölümünden sonra İsrailoğullarına Nuh oğlu Yeşu başkanlık et­miş ve İsrailoğullarının adanmış toprakla­ra girmeleri sağlanmıştır. [18]Bu dönemin en büyük yöneti­cisi Tora’nın kral Davud olarak bahsettiği Hz; Davud'dur. [19]Davuddan sonra yerine oğlu Süleyman geçer. M.Ö. 971-931 yıllarında saltanat süren Hz. Sü­leyman'ın en önemli icraatlarından birisi “Bet Ha-Mikdaş'ın yapımıdır. İsrail tarihine “Kudüs Mabedi” veya” Süleyman Mabedi” olarak geçecek olan “Kutsal E-vin” etrafında İsrailoğulları toplanmışlar ve mabedle bütünleşmişlerdir. İsrailo­ğulları, Kudüs Mabedine olan saygı­larından dolayı diğer yerlerde yaptıkları tapınaklara “Bet ha Mikdaş” dememişler sadece Sinagog ismiyle yetinmişlerdir. Bu dönem Yahudi tarihine Birinci Mabed dö­nemi diye geçmiştir.

Hz. Süleymanm bu saltanat dönemi fazla sürmez. Daha sonra Yahudiler için yeni dönemler başlar.            Asurlular, İsrailoğullarına saldırıp devleti yıkarlar. İbrani devleti önce ikiye ayrılır. Özellikle Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra ku­zeyde başkenti Samiriye olan İsrail devleti ile güneyde başkenti Kudüs olan Yahuda devletinin ortaya çıktığı görü­lür. Bu bölünme, Asurluların işini kolay­laştırmıştır. Asur ordusu İsrail toprakları­na girmiş, önce İsrail devletini, sonra da Yahuda devletini ortadan kaldırmıştır (M.Ö. 721).

Daha sonraki çağlarda da İsrailoğullarının başına bela gelmeye devam etmiştir. Me­selâ, Babil Kralı Nabukadnesar (Buhtunnasr), yeniden İbraniler üzerine yürümüş, Filistin halkını kılıçtan geçir­miş, kalanları da Babil'e sürgün etmiştir. İsrailoğulları tarihinde “Acı günler” diye anılan “Babil Esareti” işte budur (M.Ö. 586).

Babil Esareti, Yahudiliğin düşünüş ve inanç tarihi açısından son derece önemli olmuştur. İsrailoğulları için dıaspora dö­nemi olarak anılan bu dönem, yarım asır­dan fazla sürer. Fakat Babİl Esareti, Ya­hudi dîni ve sosyal hayatını derinden et­kiler. Bu dönemde “sünnet olma” ve “si­nagog” Yahudi kimliğini inşa eden çok önemli unsurlar olarak telâkki edil­mişlerdir. Daha sonra İranlıların Babil'i işgaliyle Yahudi esareti bitmiş ve İranlılar, Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine izin vermişlerdir (M.Ö. 538). Böylece Yahudi tarihinde ikinci mabed dönemi başlamış­tır.

Bundan sonraki çağlarda Filistin, Yunanlı­lar, Romalılar, Bizanslılar tarafından işgal edilmiş ve daha sonraki çağlarda da müslümanlarm eline geçmiştir. Böylece israiloğulları, yüzyıllarca değişik milletle­rin egemenliğinde yaşamışlardır.

Yahudilikte Tanah: Yahudilerin dini tari­hinde, Hz. Musa'ya Sina dağında verilen Tora'nın ve dolayısıyla On Emrin çok önemli bir yeri vardır: Bilindiği gibi Ya­hudilerin Kutsal Kitabı, Tanah adı al­tında üç bölümden meydana gelmiştir:

1- Tora: Arapça Tevrat olarak belirtilen, Yahudilerin Tora dedikleri kitaplar, bu­günkü Eski Ahidin ilk beş kitabını teşkil eder. Bu kitaplara Arapça'da Esfar-ı Hamse (Beş Kitap) denmektedir. Bu beş kitap: Tekvin-Çıkış -Levililer-Sayılar-Tesniye'dir. Yahudiler, bu beş kitabın Sina dağında Hz. Musa'ya vahyedildiğine inanmaktadırlar.

2- Nebiim (Peygamberler): İlk pey­gamberler ve son peygamberlerden bah­seden kitaplardır: Yahudilikte Nebiler ikiye ayrılır:

a- İlk Nebiler:   

1- Yeşu   

2- Hakimler

3- I.Samuel

4- II.Samuel

5- I. Krallar

6- II Krallar

b- Sonraki Nebiler:

1- İşaya

2- Yeremya

3- Hezekiel

4- Hoşea

5- Yoel

6- Amos

7- Obadya

8- Yunus

9-  Mika

10- Nahum

11- Habakkuk

12- Tesefanya

13- Haggay

14- Zekerya

15- Malaki

3- Ketubim (Kitaplar):

1- Mezmurlar

2- Süleyman’ın Meselleri

3- Eyub

4- Neşideler Neşidesi

5- Rut

6- Yeremya’nın Mersiyele­ri

7- Vaiz

8- Ester

9- Daniel

10- Ezra

11- Nehemya

12- I. Tarihler

13- II. Tarihler. Bugün Kitab-ı Mukaddes adı altında gö­rülen Kutsal Kitap, iki bölümden meyda­na gelmektedir. Birinci bölümü, Tanah'ı meydana getiren kitaplar oluşturmakta­dır. İkinci bölümüde Yeni Ahit’in kitapları oluşturmaktadır. Yahudilerin Tanah adı altında kutsal kabul ettikleri kitap sayısı otuz dokuzdur.

Yahudilerin, Yahova tarafından Hz. Musa'ya vahyedilen şeriatı, Tora adı altındaki beş kitap ihtiva etmektedir. Yahu­di dini hayatını düzenleyen kurallar, bu beş kitapta toplanmıştır. Ayrıca, Tora'nın sözlü tefsiri olan Talmud'da Yahudiler için çok önemli bir kanun kitabıdır.

Talmud: Yahudiler, Talmudu Tora'nın yorumu olarak kabul ettikleri için Talmudun da yeri Yahudiler yanında çok büyüktür. Tevratın, şifahi bir yorumu ola­rak değerlendirilen Talmud, başlangıçta Yahudi bilginlerinin nesilden nesile ak­tardıkları yorumları meydana getiriyor­du. İşte bu şifahi yorumlar, M.S. II. yüz­yılda Yahuda Ha Naşi tarafından derle­nerek yazıya geçirilmiştir. Böylece, şifahi yorumun derlenmesiyle meydana gelen kitaba “Mişna” adı verilmiştir. İbranice olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını meydana getirmiştir. Altı bölüme ay­rılmıştır. Bu altı bölüm şunlardır:

1- Zeraim (Ziraatle ilgili hükümler)

2- Moed (Günlerle ilgili hükümler)

3- Nashim (Kadınlarla ilgili hükümler)

4- Nezikin (Ceza ve medeni kanunlarla ilgili hükümler)

5- Kodashim (Mukaddes şeylerle ilgili hükümler)

6- Toharoth (Temizlikle ilgili hükümler)

Talmudun bu asıl metni üzerine yapılan şerhe Gemera denmiştir. Gemera, öğreti anlamına gelir ki asıl Talmud denilen bu yorumlardır. Aslında Mişna ile Gemera, Talmudu meydana getirmektedir. Mişna üzerinde çalışanlara Tannaim, Gemera üzerinde çalışanlara'da Amoraim denmiştir. Gemera konu itibariyle iki kısımda toplanmıştır.   Halakkah ve Haggadah. Dini ve iktikadi kısımları toplayan bölü­me Halakkah denmiştir.  Kıssa ve menkıbeleri toplayan bölüme de Hag­gadah denmiştir.

Gemera adı verilen Mişna üzerindeki yo­rum çalışmaları, iki ayrı ekol tarafından yapılmış ve iki ayrı Talmud ortaya çık­mıştır:

a- Gemera Babilî (Babil Talmudu): Bu Talmudu Babil'de kuruİan Talmud Aka­demisi uzmanları meydana getirmişlerdir. Bu çalışmalar M.S. 500 yıllarında tamam­lanmıştır.

b- Gemera Yeruşalmî (Kudüs Talmudu): Bu Talmudu da Kudüste kurulan Talmud Akademisi uzmanları meydana getirmiş­lerdir. Bu çalışmalar M.S. 400 yıllarında tamamlanmıştır.

Batı dünyasında her iki Talmud üzerinde de çalışmalar yapılmaktadır.

Kabbala: Yahudi Mistik düşüncesinin kaynağını Kabbala teşkil etmektedir. Kabbalah kelimesi, İbranicede anlamak ve kavramak anlamına gelmektedir. Yine Kabbalah kelimesi, gizli bilgi, hikmet an­lamında kullanılmaktadır. Kabbala’nın vahiy mahsulü olduğu görüşü yanında, İran, Babil, Yeni Eflatunculuk, Helenizm ve Apokaliptik fikirlerle beslendiği ve ge­liştiği düşüncesi de yaygındır. Kabbala, teorik ve pratik olmak üzere iki kısma ay­rılmıştır. Teorik Kabbala yazı ile tespit edilmiştir. Pratik Kabbala ise, şifahi olarak yaşamıştır. Ancak daha sonraki dönem­lerde pratik Kabbalada yazılmıştır. Bunlar “Sefer Yetsirah ile Sefer ha Zohar”dır. Yetsirah ile Zohar doktrinleri XHI. yüzyı­lın sonlarında İspanya'da çok büyük bir gelişme göstermişlerdir. Böylece, “Yahudi Mistik Geleneği” teşekkül etmiştir. Bu gelenek, Kabbala adı altında gelişmiştir. Kabbala, harf ve sayı esasına dayanan Yahudi Mistisizminin kaynağını teşkil etmekte ve mesih fikrini işlemektedir. Se­fer Yetsirah, yaratılış kitabını teşkil eder­ken; Sefer ha Bahir, bilgi ve hikmet kitabıru teşkil etmiştir. XIII. asrın sonunda Kabbala hareketine bağlı olarak Sefer ha Zohar ortaya çıkmıştır. Bu eser, R. Shimon b. Yohai ye aittir. Milâdi II. asrın ikinci yarısında yaşamıştır. Sonraki gelişme­lerde Zohar, Tora'nın batını anlamı olarak telâkki edilmiştir. Kabbalaya göre tarihi olaylar ve kanunlar, sadece Tanrısal ke­lâmın elbisesi ve bedenidir. Kabbala mis­tik hareketi, XVI. yüzyılda Haim Vital’in çalışmaları sayesinde Safed okulu tara­fından yenileştirilmiştir. Safed okulunun şefi, İsaac Louria'dır.

 

Yahudilikte On Emir:

 

Yahudiliğin dini ve felsefi temelini Tora'da zikredi­len On Emir oluşturur. On Emir, Sina dağında Tanrı Yehova tarafından Hz. Musa'ya vahyedilmiştir. On Emir, Hz. Musa'ya verilirken, gök gürlemeleri ol­muş, şimşekler çakmış, Sina dağı üzerin­de koyu bir bulut meydana gelmiştir. Bo­ru sesleri duyulmuş ve bütün Yahudiler titremiştir. [20]İşte Yahudi­likteki On Emir bu sırada Sina dağında Hz. Musa'ya tebliğ edilmiştir. Bu On Emir şunlardır:

1- Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yehova benim. Karşımda başka ilâhların olmayacaktır.

2- Kendin için oyma put, yukarda gökler­de olanın,  yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında olanın hiç  suretini yapmıyacaksın. Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmiyeceksin; çünkü ben, senin Allah’ın Rab, benden nefret edenler­den babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan, beni seven ve emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden, kıs­kanç bir Allah’ım.

3- Allah’ın Rabbin ismini boş yere ağzına almıyacaksm.  Çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.

4- Sebt (cumartesi) gününü takdis etmek için onu hatırında tut. Altı gün işliyeceksin ve bütün işini yapacaksın fa­kat yedinci gün Allah’ın Rabbe sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiç bir iş yapmıyacaksın. Çünkü Rab gök­leri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı ve yedinci gün istirahat etti. Bunun için Rab Sebt gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti.

5- Babana ve anana hürmet et. Ta ki, Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprak­ta ömrün uzun olsun.

6- Katletmiyeceksin.

7- Zina etmiyeceksin.

8- Çalmıyacaksm.

9- Komşuna karşı yalan şehadet et­miyeceksin.

10- Komşunun evine tamah etmiyeceksin. Komşunun karışma, yahut kölesine, ya­hut cariyesine, yahut  komşunun  hiçbir şeyine  tamah etmiyeceksin. [21]

Yahudilikteki bu On Emir ilâhi dinlerin hepsinde temel esas olarak kabul edilmiş­tir. Meselâ Kur'an-ı Kerimde En'am sure­sinin 151-153 ayetlerinde şöyle buyrulmuştur: “Deki geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyalım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-Babaya iyilik edin. Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onla­rın da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın. İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Erginlik çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksatla yaklaşın; ölçü ve tartıyı ada­letle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adaleti gözetin. Allah'a verdiğiniz sözü tutun, işte Allah size, iyice düşünesiniz diye bun­ları emretti. Şüphesiz bu benim dosdoğ­ru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah si­ze bunları emretti”.

Hıristiyanlıkta da hemen hemen aynı emirler verilmektedir. Nitekim Hz. İsa, “ebedi hayatı” olması için ne yapması ge­rektiğini soran birisine şu cevabı vermiş­tir: “Katletmiyeceksin - Zina etmiyeceksin - Çalmıyacaksm - Yalan şehadet etmiyeceksin - Babana ve anana hürmet edeceksin-Komşunu kendin gibi seveceksin.” [22]Aynı konu Markos: X/17-21'de ve Luka; XVIII/20-21 de geçmektedir.

Tarih boyunca Yahudiler bir yandan dini bir yandan da siyasi çalkantılarla içice ya­şamışlardır. Yahudilerin bu sosyal ve kül­türel ortamları onların düşünce ve dini yapılarında çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bugün üç Yahudi dini akımı bu durumu açık şekilde gös­termektedir:

1- Muhafazakar Yahudilik: XIX. yüzyılda Alman Yahudileri arasından çıkmıştır. Belli başlı temsilcileri, İsaac Bermays (1971-1849) ile Zacaria Franklen (1801-1875) olup daha sonra Amerika'da taraf­tar bulmuştur. Muhafazakâr Yahudilik, Reformist Yahudilik ile Ortodoks Yahudi­lik arasında bir yer işgal etmektedir. Muhafazakar Yahudilikte Siyonist hedefler fazlaca belirgin hale gelmiştir.

2- Ortodoks Yahudilik: M.S. 586 yılında I. Mabedin yıkılışından, zamanımıza kadar gelen Rabbinik karakterli   Yahudilerdir. Tora ve Talmud eğitimi alan Yahudi ha­hamlarının gösterdikleri istikamette dini hayatlarını düzenlemişlerdir. Bugünkü İs­rail'de hâkim unsur, Ortodoks Yahudi­lerdir. Bunlara ve bunların inandığı dîni esaslara Rabbİnik veya Rabbani Yahudilik veya Rabbani Yahudiler denmektedir.

3- Reformist Yahudilik: Moses Mendolsohn (1271-1786) ile başlayan Re­formist Yahudilik, özellikle Avrupa Ya­hudileri arasında gelişmiştir. Yahudilikte din ve dünya işlerini ilk kez birbirinden ayıranlar, Reformist Yahudiler olmuştur. Bunlar, ibadet şeklini, kadın erkek ayrı­lığını, cumartesi yasaklarının bazısını kaldırmışlardır. Meselâ, “Cumartesi gü­nü” ışık yakmak, otomobil kullanmak, bir yerden bir yere gitmek Ortodoks Yahudi­likte kesinlikle yasak iken, Reformist Ya­hudilikte Sinagoga gitmek, dinlenmek veya eğlenmek maksadıyla ışık yakılabilir. Bunlara göre ibadet esnasında müzik aletleri de kullanılmaktadır. İbadet esna­sında erkek ve kadınlar yanyana otur­maktadır. Reformist Yahudiler, lâikleşmiş Yahudilerdir.

 

Yahudi Ayaklanmaları:

 

Yahudi­ler, tarihte iki büyük ayaklanma başlat­mışlardır: Bunlar, M.S. 66-70; M.S. 132-135 yıllarında meydana gelmiştir. M.S. 66-70 yıllarındaki Yahudi ayaklanması, Roma yönetiminin aldığı tedbirlere karşı mey­dana gelmiştir. Yahudi boyları 66 yılında birleşerek, Roma işgaline karşı direnişe geçmişlerdir. Bunun üzerine Roma yöne­timi, Yahudileri Kudüs'ten sürmüş, ancak sürgün edilen Yahudiler, Beyt-Horon'da Gallus komutasındaki Roma birliğini yenmisler ve kendi yönetimlerini kurmuşlar­dır. Bu olay üzerine Roma İmparatoru Neron Vespasianus'u Kudüs'e gön­dermiştir. Titus komutasındaki kuvvet­lerin yardımı ile Galile'ye giren Vespasianus, Yahudi kuvvetleri yenerek tüm Filistin bölgesine hakim olmuştur. Böyle­ce 25 Ağustos 70 yılında Kudüs düşmüş. Kudüs Mabedi yıkılmış ve Yahudi ege­menliği sona ermiştir. Yahudilerle-Roma yönetimi arasındaki sürtüşme devam etse de Roma, bölgeye hakim olmuştur. Yahuda valisi Tinnius Rufus'un kötü yönetimi, imparator Hadrianus'un Kudüs'te bir Roma kolonisi kurmaya kalkması ve Yahudilerin dinsel uygulamalarına koyduğu baskılar, Filistin’de Yahudilerin yeniden ayaklan­masına yol açmıştır. Tarihe Bar Kohba is­yanı olarak geçecek olan bu ayaklanma, Bar Kohba önderliğinde başlatılmıştır. Bu ayaklanma önceleri başarılı olduysa da, Romalı Komutan İulîus Severus'un taktikleri karşısında Yahudi başarısı devam etmedi. 135 yılında Kudüsün düşmesi, daha sonra Caesarea'nın güney kıyısındaki Bethar Kalesi'nin düşmesiyle ayaklanma bastırıl­dı. Bu tarihten sonra Yahudilerin Kudüs'e girmeleri yasaklandı.

 

Yahudi - Hıristiyanlık:

 

Tarifi zor yapılan bir mefhum olarak “Yahudi-Hıristiyanlık”, Yahudi kökenli Hıristiyanlara verilmiş bir ad olarak görülmektedir. Özellikle Hıristiyanlığın başlangıcında dikkat çeken bu Hıristiyanlar, tarih bo­yunca, kilise bünyesinde ayrı bir grup olarak yaşamaya devam etmişlerdir. Bu grup, kendilerine ait özelliği koruyarak ve Yahudi dini kurallarını tatbik ederek ya­şamıştır.

Hıristiyanlığın başlangıcında Kudüs'teki ilk Hıristiyan cemaat, tabiatıyla Yahudi-Hıristiyan karakterli bir cemaattir. Bu ce­maat genelde Yahudilerden teşekkül et­miş olduğu halde, İncilin mesajına göre yaşamaya dikkat ediyorlardı. Bu cemaatin başı, İsa'nın kardeşi olarak adlandırılan Yakub idi. Ancak bu dönemde, Pavlos'un vaazı, onun “Yahudileştirme” hareketine karşı takındığı tavır ve doğrudan putpe­rest muhitlerden geçmiş olan kitlelerin, Hıristiyan cemaatına katılması gibi hare­ketler, sosyal ve dini durumu altüst etmiş­ti. Başlangıçta kilise, Yahudi mirasına bağlı kalmış, fakat tedricen Yahudiliğin kiliseye bıraktığı geleneği değiştirerek on­lara tamamen Hıristiyan bir şekil vermiş­tir. Kilise bu tavır içine girince, “Yahudi-Hıristiyanlık”da tedricen kenarda kal­mıştır. Öyleki, kristoloji konusunda Orto­doks gelişmeyi takipte büyük zorluklar çekmiştir. Yahudi-Hıristiyanlarm düş­manları onları “Ebionite”ler veya “Fakir­ler” diye adlandırmışlardır. İrenee ve Epiphane gibi yazarlar “Yahu-di-Hıristiyanlığı” diğer sapık fırkalarla aynı tutarken; M.S. II. yüzyılın ortasında yaşamış olan Justin Martyr, Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Yahudinin, onu başkaları­na empoze etmemesi ve kurtuluş için Hı­ristiyanlığı zaruri görmemesi şartıyla ya­şayabildiğini kabul etmektedir. [23]Epiphane ise, “Yahudi-Hıristiyanların” İsa'ya imanları nedeniyle Ya­hudilerle anlaşamadıklarını; Yahudi şeria­tına uymaları nedeniyle de diğer Hıristiyanlardan ayrıldıklarını yazmaktadır. [24]Musevî Şeriata riâyet eden Yahudi-Hıristiyanlar, kendileriyle diğer Hıristiyanlar arasında bir değerler hiyerarşisi tesis etmişlerdir. Diğer yandan, Yahudi şeriatına riayet, onlara İsrail’in imtiyazlarından istifade im­kanı tanırken; diğer Hıristiyanlar bu imti­yazlara sahip olamamışlardır. Oysa Yahudi-Hıristiyanların takındığı, hem Ya­hudi şeriatına riayet, hem de İncilin me­sajını kurtuluş için şart koşmama şeklin­deki tutumları, Pavlos'un öğretileriyle uyuşmuyordu. Aslında Yahudi-Hıristiyanlık hareketi, pavlos'un öğretisi­ne karşı derin bir tiksinti içindeydi. Bu­nun için onlar, “Pavlosu reddediyorlar ve onu döneklikle itham ediyorlardı.”[25] Yahudi-Hı­ristiyanlar hakkında bilgi veren yazarlar, onların sadece birtek İncili tanıdıklarını yazmaktadır. İrenee ve Epiphane'a göre onların kabul ettikleri İncil, sadece Matta İncilidir. Eusebe göre ise, onların kabul et­tikleri İncil, İbranilerin İncili'dir. [26]

Aslında, Yahudi-Hiristiyanları, diğer Hıristiyanlardan ayıran şeylerin, doktrin se­viyesindeki şeyler değil; disiplin seviye­sindeki şeyler olduğunu, Hıristiyan ilâhi­yatçıları sık sık tekrar etmişlerdir. Fakat bu konuda, söz konusu olan yegane şey, Kristoloji meselesidir. Bu konuda iki grup arasında önemli ayrılıklar vardır. Bunun için Antikite yazarları, “Yahudi-Hıristiyanların”, İsa'nın Tanrılığını red­dettiklerini söylemektedir. Çok sayıdaki seleflerinin söylediğinin aksine S. Jeröme, Ebionites'lerin İsa'ya, Tanrı'run oğlu ol­duğuna, Bakire Meryem'den doğduğuna, Ponce Plato’ın saltanatı altında çarmıha gerildiğine inandıklarını yazmaktadır. [27]Şüp­hesiz bu farklı şehadetleri uzlaştırmak ol­dukça zordur. Ancak bu konuda bazı te­mel esaslarda ayrılmakla beraber; Yahudi-Hıristiyanların birçok kanaat ve inancı, diğer Hıristiyanlarla paylaştıkları söyle­nebilir.

Yahudi-Hıristiyanlar, sadece Filistin böl­gesinde değil, bütün Orta-Doğu ülkeleri­ne yayılmışlardır. Her nekadar gittikçe marjinal duruma düşmüş olsalarda, milâ­di V. Asra kadar özellikle Ürdün, ölü de­niz ve Suriye'de yaşamışlardır.

 

Yahudi - Hristiyan Dostluğu:

 

Avrupadaki Yahudi katliamının uyandır­dığı heyecanla doğmuş olan bir hareket­tir. Bu hareketin kısaltılmış şekli A.J.C.F harfleri ile ifade edilmiştir. [28]Bu hareket 1942 yılında Lyon'da, P. Chaillet’in ve Pastör Roland de Pury'nin teşvikleri ile doğmuştur. Tehdit altındaki “Yahudi çocuklarını” kurtarmaya yönelen bu hareket, 1943 yılından itibaren Tarihçi Jules İsaac'ın “İsa ve İsrail” adlı 1948'de yayınlanan eseri ve daha önceki çalışmaları ile canlanmıştır. 1947 yılında yapılan Seelisberg Konferan­sı, ırkçılığın her çeşidini kınamaya ve Ya­hudi toplumuna kin ve nefret duymaya, yönelen bütün düşünceleri tahkir eden on prensip kabul etmişti. A.J.C.F'nin Hıristi­yan üyeleri bu prensipleri yasa olarak ka­bul etmişlerdir. 1948'de Jules İsaac, “Yahudi-Hıristiyan dostluğunun” ilk grubu­nu Aix-en-provence'da kurmuştur. Kısa süre sonra Edmond Fleg, Pariste federal manada milli bir teşkilat kurmuştur. A.J.C.F teşkilatı, genel bir Hıristiyan orga­nizasyonudur. Çünkü bu hareketin içinde Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar vardır. Fransız halkının çoğunluğunun Katolik olmasından dolayı bu hareketin başkanı Katoliktir. Birinci başkan Henri Marrou, ikinci başkan Jaques Madaule'dur. Teşkilat yasasının ikinci maddesi, “Yahudilerle-Hıristiyanlar arasında asırlara dayanan yanlış anlama ve düşmanlı­ğın yerine saygı, dostluk ve karşılıklı an­layışın geçmesini tavsiye etmektedir. Teş­kilatın esas hedefi, Yahudilerin maruz kaldığı haksızlıkları telâfi etmeye çalışa­rak, samimi ve faal bir işbirliğini meyda­na getirmektir. Bu organizasyon, her çeşit senkretik ve dinlerden birini kazanma fa­aliyetini amacı dışında bırakmıştır. Bunun için kiliseleri veya dinleri birleştirme gibi hiçbir faaliyete teşebbüs etmez. Hiçbir kimsenin inançlarından vazgeçmesini de talep etmez.

Bu teşkilatın yönetim kurulu her ayın ba­şında toplanmaktadır. Milli konsey her üç ayda bir toplanmaktadır. Genel kurul ise, yılda bir defa Paris'te veya Aix-en Provence'de toplanmaktadır. Bu vesile İle birtakım tezahüratlar yapılmaktadır. Bu teşkilat “International Council of Christians and jews”a bağlıdır. Milletlera­rası Yahudi ve Hıristiyan teşkilatının Al­man, İngiliz, İspanyol ve İtalyan teşkilat­ları da vardır. Bu uluslararası teşkilat, yıl­da iki defa herhangi bir başkentte top­lanmaktadır.

A.J.C.F yılda dört defa “L'Amitie Judeo-chretienne de France” isimli bir dergi çı­karmaktadır. Derginin ilk sayısı 1975'te çıkmıştır.

 

Yahudi Mezhepleri:

 

M.Ö. 135-106 yılları arasında hüküm süren kral Jean Hyrcan’ın saltanatı döneminde, milâdi I. asra kadar yaşayacak olan belli başlı dini ve politik Yahudi mezhepleri, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Milâdi I. asırda, Ferisi hareketi, Rabbinik Yahudiliğe üstün gele­rek Yahudiliğe yön vermiştir. Farklı Yahudi mezhepleri şeriat, öte dünya, tarih anlayışı konularında karşı karşı­ya gelmişlerdir.

M.Ö. III. asırda yaşamış olan rahip Sadok'un adını alan Saduceen'ler, Ma­bedin ve Kudüs'ün, Yahudiliğin çekirdeği olduğunu düşünmektedirler. Rahipler, önemli şahsiyetler, prensler ve büyük mal sahipleri, İsrail’in misyonunun, milli güç endişesi gerektirdiğini düşünmüşlerdir. Muhafaza kârlar ise,  şifahi geleneklere çağrıyı reddetmektedirler. Onlar, otorite olarak sadece yazılı kanunu kabul et­mekte ve büyük bir titizlikle şeriatı uygulamaya koymaktadırlar. O halde bunlar, Ferisilerin kabul ettikleri ruhun yaşadığı, ölülerin dirilmesi gibi  inançları reddet­mektedirler. Çünkü bu inançların Tora'da yer almadığını ileri sürmektedirler. Ferisiler (pharisiens) ise, yeni din duygu­su ile bütünleşmişlerdir. Onlar için milli bağımsızlık oldukça önemlidir. Çünkü o, şeriatı ve onun tatbikinin etüdünün kolaylaştırılması vasıtasından başka birşey değildir. Onları orta bilginler ve hahamlar sınıfı meydana getirmektedir. Ferisiler, yazılı şeriatın yanında Musa'ya kadar varan,  şeriatı tatbike ve yoruma imkan veren bir şifahi geleneğin varlığını kabul etmektedirler. İşte bu şifahi gelenek, Ferisi hahamları  veya Tannaimler tarafından  Mişna'da derlenmiş ve tasnif edilmiştir. İnsancıl, pedagog olan Ferisiler, halkın çoğunluğunu kendilerine katmaya çalış­mışlardır. Kralında büyük bir rahip oldu­ğunu kabul eden ve güçler ayırımını ka­bul etmeyen kral Jean Hyrcan hane­danlığından sonra Ferisiler, muhalefete düşmüşlerdir. Yahudi geleneğinde Ferisi kelimesi, hiçbir zaman aşağılayıcı bir mezhe­bidir. Dört bin kadar olan üyeleri, kendi­lerini ibadete, okumaya ve temizlenmeye vermişlerdir. (Bunlar, tabiatla oldukça sık ilişki içindedirler. Beyaz elbise giymek­tedirler. Birçok dini banyoları vardır). Esseniler daha çok zahidane ve cemaat hayatı sürmektedirler. Onların batini yazıları, ateşli bir mesih beklemeye işaret etmektedir. Esseniler, Roma işgaline karşı “karanlıkların oğullarına karşı aydınlı­ğın oğullarının savaşı” sloganını başlat­mışlardır. Esseniler tamamen mistik bir hareket olduğu için halk üzerinde fazla etkili olamamışlardır. Zelotes'lar: Bunlar başkaldıran Ferisilerdir. Şiddet dışı olan Ferisilerin aksine bunlar, insan aksiyonunun, Tanrısal realizasyonu çabuklaştıracağına inanmak­tadırlar. Onların habercileri olan Hassidim (sofular)ler, Antiochus'a karşı silâhı ellerine aldıkları gibi onlar da Ro­ma'ya karşı terörizme başvurmaktan çe­kinmemişlerdir. Uzlaşmaz bir sofulukla ve aşın bir milliyetçilikle 70 yılında Titüs tarafından kuşatılmış olan Kudüs'te çar­pışmışlardır.

 

Yahudi Paskalyası:

 

Bu bayram, Ya­hudilerin Mısır'dan çıkışlarının hatırasına ilkbaharda kutlanan Pessah bayramının adıdır. Bu bayram konusundaki merasim, Çıkış kitabında şöyle anlatılmaktadır: “Bugün sizin için anılma günü olacak, onu Rabbe bayram tutacaksınız; nesillerinizce ebedî kanun olarak onu bayram tu­tacaksınız. [29]Yahudi paskalya bayramı konusunda çıkış kitabının 12. ve 13. Bablarında genişçe bilgi verilmektedir. Pessah kelimesi, Pasah köküne bağ­lanmaktadır. Bu kelime, sıçramak, üs­tünden atlamak, Mısırlıların ilk do­ğanlarını çarptığı halde, İsraillilerin evle­rini bir kenara bırakan anlamlarına gel­mektedir. [30]Paskal­ya bayramında yapılan en karakteristik merasim, paskalya kuzusunun kurban edilmesidir. Bu her evde icra edilmekteydi. İbadetin merkezileşmesi şer'i kuralı ile ai­le şefleri bu kurbanı kesmek için Kudüs'e gitmeye mecbur edilmişlerdir. Böyiece Rahipler, mihraba kan akıtmış oluyorlar­dı. Milâdi 70 yılında Kudüs Mabedinin tahribi, bu merasimin kesilmesine neden olmuş, fakat evlerde paskalya yemeği yenmeye devam etmiştir. Samaritain denen Yahudiler 14 Nisan gecesi paskalya kuzusunu Garizim da­ğında kurban etmeye devam etmektedir­ler. Çünkü bu dağın Allah tarafından se­çilmiş olduğuna inanmaktadırlar.

 

Yahudi Şeriatı (Torah):

 

Tevratın Yunanca tercümeleri ve özellikle yetmiş­lerin tercümesi Torah’nın oluşmasını sağlamıştır. Bunun için “Yahudi şeriatı” sözü, Torah ile eş anlamda kullanılmış­tır.

Torah, etimolojik anlamda her şeyden önce Tanrısal bir öğretidir. Yahudi dü­şüncesine göre Torah, Tanrı ile milleti olan İsrail arasındaki bir antlaşma yasası­dır. Yani bir Ahit Kitabıdır. [31]Yaratıcının iradesinin normatif ifadesi olan Tanrısal buyrukları ihtiva ettiğinden Torah, kurallara itaati empoze etmektedir. Tanrı, İsrail Milleti, Torah'daki kurallarda ifade edilen Tanrının iradesine sadık kal­dığı ölçüde vaadine sadık kalacaktır. [32]İşte bu anlamda Torah bir şeriattır. Ona itaat gerekmektedir. Özellikle Babil Sürgünü sonrası (M.Ö. 539) dönemde, tedrici şekilde Torah’ın merkeziyetçi yeri kavramı empoze edil­miş ve Yahudiliğin temeli olmuştur. Ger­çekten o zaman milletin hayatını, Babil sürgününden önceki dış şartlardan ol­dukça farklı bir duruma göre yeniden organize ve cemiyeti yeniden yapılandır­mak söz konusu idi. Bu kaçınılmaz adap­tasyonun temelinde Torah bulunuyordu. Torah, nihaî şeklini bu dönemde ka­zanmıştı. Torah, İsrail Milletinin dini vic­danında, Sina dağında Hz. Musa'ya vahyedilmiş olarak kabul edilmiştir. Böy­lece Torah, bir yasa karakterine bürün­müş ve onun metni değişmez kabul edile­rek, bütün devirlerde tam olarak uygula­nabilen ve geçerli olan bir metin olarak düşünülmüştür.

Diğer yandan, Torah'ın aynı metninde, sürekli değişen durumlara göre yorum yapmaya izin veren ölçüler bulunması bir zarurettir.

İşte bu işlem, Midrash'ın en eski şekli sa­yesinde tamamlanmıştır. Rabbinİk gelenek bu yorum çalışma­larının başlangıcını Esdras'a ve “Büyük Meclîs adamlarına” dayandırmaktadır. Bu büyük meclis, bir çeşit üstadlar mecli­sidir. Bu üstadlar, Esdras'ın etrafını çe­virmiş vaziyettedir. Bu durumda o, son üç İsrail peygamberinin geleneğini elde et­miş durumdadır.

Hahamlık geleneğine göre, Torah'ın doğ­ru ve normatif yorumu ve müşahhas ha­yatın isteklerine tatbiki, ancak bu gelene­ğe göre yapılabilir.  Bu gelenek,  daima kutsal metinle beraberdir ve ondan eski­dir. Fakat o da Tanrısal kökenlidir ve oda yazıh kutsal metnin sahip olduğu otorite­ye sahiptir. İşte Yahudilikte böyle bu şe­kilde iki Torah meydana gelmiştir. Bir ta­rafta yazılı Torah, diğer tarafta şifahi torah. Her iki Torah'ın da Tanrı tarafın­dan Sına'da vahyedildiğine inanılmak­tadır. Bu durumda Şifahi Torah, yazılı Torah'nın yorumu olarak görülmektedir. Fakat bu prensip, Sadukiler ve daha sonra Karailer tarafından kabul edilmemiştir.

Hahamlık geleneği, şifahi Torah'ın muh­tevasını ve hayatını farklı şekillerde yo­rumlamaktadır.  Şifahi Torah,    yalnız Pentateuque'un dışındaki diğer kitapları değil, eski hahamlık edebiyatında belirti­len herşeyi tohum halinde kendinde top­luyordu. Kudüs Talmudu bu konuda, aşağıdaki [33] cümleye dayana­rak en mükemmel yorumu vermektedir: “Rab bana Allah’ın parmağı ile yazılmış iki taş levhayı verdi,[34] onların üzerinde, toplantı gününde,  dağda ateşin içinden Rabbin sizinle söyleştiği bütün sözlere gö­re yazılmıştı” Kudüs Talmuduna göre bütün sözlerin manası, kutsal yazılar, Mişnah, Talmud  ve Aggadah'dır.

Yahudi hayatının hedefi, Torah'da ifade edilen Tanrının iradesini mümkün ölçüde samimi şekilde ifâ etmektir. Bunun için o, daima öğretilmeli ve düşünülmelidir. Torah'ın kurallarının uygulama açısından incelenmesi, zaruri bir faaliyet olarak gö­rülmektedir. Çünkü Mişna, “Torah'ın in­celenmesinin diğer bütün şeylerden” üs­tün olduğunu haber vermektedir. [35]Torah’ın öğretilmesi ve yorumu, yo­rum kurallarını bilen ve otorite ile öğreten üstadlara verilmiştir. Halakhah, Torah'ın uygulama ile ilgili emirlerini ihtiva eden kurallar bütünüdür. Emirler ve yasaklan ihtiva etmektedir. Tora'nın bu şekildeki incelenmesinin so­nuçları, daha sonra eski hahamlık edebi­yatı  dökümanlarının  içinde  yazılmıştır. Bu edebiyatı, Midraş, Mişhna ve Talmud olarak belirtebiliriz. Bu yazılanlar da res­mi vahyin bir kolu olarak telâkki edilmiş­lerdir.

Yahudi geleneği, doğrudan doğruya Torah'dan çıkarılan bir prensibe dayanan Halakah ile üstadların öğretileri sonucu ortaya atılan şeyin arasını ayırmaktadır. Fakat böyle bir ayırım, ikİncilerin norma­tif karakterini etkilememektedir. Yazılı Torah, bir defa herkese verilmişse de, Şi­fahi Torah, hiçbir zaman kapanmamıştır. Çünkü onun yorumu ve aktüalitesi her nesilde geleneksel öğretimin üstadlarımn işi olmuştur. Değer bakımından “Yazılı Torah” “Şifahi Torah”ya üstündür. Yine de daima üstadlarm yorumunu göz-önünde tutmak gerekir. Çünkü Mişna'da şöyle denilmektedir: “Üstadların, Torah üzerindeki yorumları Torah'ın sözlerin­den daha ağırdır.” [36]Talmud ise şöyle demektedir: “Münhasıran kitap­la uğraşanlar (bilsinler ki), bu konuda sa­dece bir tek tarz yoktur. Mişna incelenme­siyle meşgul olanlar, bilsinler ki meyvayı toplayanlar ve mükafat kazananlar bunlardır. Talmud (Guemera) incelemesi ya­panlar bilsinlerki, en iyi yol bu değildir.” [37]

Tarihin belli döneminde Babil Talmudu, Dini kanun konusunda normatif hale gelmiştir. Bunun için Talmud, daima Halakah (Dini esaslar)ın takip edilmesini tavsiye etmektedir. Şüphesiz Babil Talmuduna başvurmak kolay değildir. Bu Talmuddan istifadeyi kolaylaştırmak için Babil ekolu şefleri, “Halakah Derlemele­ri”, meydana getirme endişesine ka­pılmışlardır. Bu' derlemeler, aynı za­manda Talmudun işlediği konulardaki ilk “Talmud Prensiplerini” teşkil etmekte­dir.

Fakat X. asırdan itibaren Kuzey Afrika akademilerinin çabaları ile Dini Kanunun tedvini ve sistemleştirmesi devri başla­maktadır. X. asırdan Maimonide’in zama­nına kadar[38] Talmud Halakah'sının tedvini konusunda iki metod kullanılmıştır: Bazıları, kararı Talmud tartışmasından çıkarmışlar ve onu kaynaklarını zikretmeksizin takdim etmişlerdir. Bir kısmı da, temel metne müracaat etmişlerdir. Kuzey Afrika'da bu dönemde dini şeriat konusunda tedvin edilen en önemli eser, R. İsaac Alfasi (113-1103)nin Halakhot'lardır. İspanya'da ise aynı rolü Maimonide’in Mişne Torah'sı oynamak­tadır. Maimonide’in sistemine göre ondört konu grubu, Tevrat yasasının ışığında, in­san hayatının belli başlı kaygılarını açık­lamaktadır.

Aynı yüzyılda, tedvin çalışmaları Fran­sa'da ve Almanya'da da yapılmıştır. Avrupada Halakah konusunda tedvin edilen belli başlı çalışmalar şunlardır:

1- R. Moise ben jacab de Coucy (XIII. yüz­yıl: sefer Mitswot Gadol)

2- R. Asher ben yehiel: (1250-1327). Halakhot

3- R. Jacob ben Asher: (Arbaah. Türim)

4- R. Joseph Caro (1488-1575): Beit Yossef Shülhan Arukh (özet)

5- R. Saloman Ganzfried   (1804-1886): kütsür shülhan, Arukh shûlhan Aruck (özet)

6- R. Abraham ben Yehiel Michael Dantzig (1748-1829) Hayyei Adam ve Hokhmat Adam.

 

Yahudi Şeriatı Ve Tatbiki:

 

Yahu­dilerce Torah, Tanrısal iradenin ifade edildiği kitaptır. Bütün yasama ve otorite­nin kaynağıdır. Bunun için hiçbir yasa, Tanrının sözünün yerine geçemez. Bu­nunla beraber, Tanrının sözünü yorum­lamak ve onu hayat şartlarına adapte et­mek gerekir. İşte bu adapte görevi, yüzyıllarca “Geleneği öğreten üstadların işi” olmuştur.

Mişna ile Tannaites'ler dönemi (Mişna üstadları) sona ermiştir. Mişna Torah'ın normatif yorumu olarak kabul edilmiştir. Herhangi bir problem açık ola­rak Tevratta çözüme ulaştırılamazsa, Mişna'ya müracaat edilmektedir. Çünkü Mişna, Tevrattan bağımsız olarak formüle edilen kanunların kaynağıdır. Mişna'nın otoritesi, onun yazıcısı ve derleyicisi olan R. Yehuda ha-Nassi'den gelmektedir. Mişna'nın evrensel olarak tanınmış olan otoritesi, henüz Amoraim (Talmud üstadları) döneminde mevcut değildi. Bununla beraber Amoraim'ler de Mişna'ya kadar varan bir gelenek akımı­nın temsilcileridir. Bunun için Talmudla (Guemera), Mişna arasındaki ilişkiler, Mişna ile Tora arasındaki ilişkilerle mu­kayese edilebilir. Talmudun otoritesi, Babilli hahamlar otoritesi topluluğunun gözetimi altında derlenmiş olması olayına dayanmaktadır. Buna mukabil “Kudüs Talmudu”nun böyle bir otoritesi yoktur. Talmud sonrası döneminde bir tek değil, çok sayıda otorite meydana gelmiştir. Me­selâ,  Alfası ve Maimonİde genel Babil ekolü şefleri olan Gueonim'lere karşı ka­rar almışlardır. Daha sonraki yüzyıllarda Yahudi ilahiyatı üstadları, Halakah (Ya­hudi Dini esasları) konularında poseqim (1000-1500 arasında Yahudi şeriatını öğreten)lerin görüşlerine pek itibar etmemiş­lerdir. İşte burada, Maimonide’in kararla­rına karşı ortaya çıkan muhalefetin sebebi kendini göstermektedir. Hayatın daima değişmesi sebebi ile karşılaşılan problem­lerin cevabı, ne Mişna'da ne de Talmudda bulunmamaktadır. O halde yeni prob­lemlerin çözümü için, bazı normlar mey­dana getirmek gereği daima ortaya çıkı­yordu. Bu konuda iki şey önem taşıyor­du: Birincisi, mahalli âdetlere (Minhag) saygı, diğeri geçmiş çağlardaki otoritele­rin (Rishonim= Gueonim'lerle XV. yüzyıl ortaları arasındaki üstâdlar) kararlarına saygıdır. Rishonim1 lerin kararlan, çağımızdaki yüksek mahkeme kararlarına benzemektedir. Bu kararlar, yanlışlığı açı­ğa çıkarıncaya kadar geçerli olmaktadır. Bugün liberal Yahudilik taraftarları Şifahi Torah'yı kabul etmemektedirler. Onlar, onu, daimi olarak değerini muhafaza eden bir şey değil, sırf tarihi olan bir şey olarak görmektedirler. Muhafazakar Yahudilik taraftarlarına ge­lince, bunlar, Liberal Yahudilikle-Ortodoks Yahudilik arasında yer al­maktadırlar. Onlar, prensip olarak Ha­hamların koyduğu kanunun otoritesini tanımakla beraber ikinci derecede önemli kabul etmektedirler.

 

Yahudi Takvimi:

 

Yahudiler hem ay, hem de güneş sistemine dayalı, bir takvim kullanırlar. Yahudi takvimine göre gün, güneşin batışından Öbür gün güneşin batımına kadar sürmektedir. Bir hafta yedi gün, bir ay ise yirmi dakuz veya otuz gün olmaktadır. Bir yıl, on iki ay, on bir gün­den meydana gelmektedir. Buna göre bir yıl 353, 354 veya 355 gündür. Bu takvimi güneşe ayarlayabilmek için, on dokuz yıl­lık bir dönemin, 3, 6, 8, 11, 14, 17 ve 19. yıl­larında otuz günlük bir on üçüncü ay eklenmektedir. Bunun için artık yıl, toplam olarak 383-385 gün sürmektedir. M.S. IX. yüzyılda kabul edilen ve hâlâ kullanılan Yahudi takvimi, dünyanın ya­ratılışını M.O. 3761 yılından başlatır. Bu da Tevrattaki hesaplardan kaynaklan­maktadır.

Yahudi takvimindeki ay adları Aramice, Akadça ve Babil dillerinin izlerini taşı­maktadır: Nisan (Mart-Nisan), Iyar (Nisan-Mayıs), Sivan (Mayıs-Haziran), Tammuz (Haziran-Temmuz) Av (Temmuz-Ağustos), Elul (Ağustos-Eylül), Tişrî (Eylül-Ekim), Heşvan veya Marheşvan (Ekim-Kasım), Kislev (Kasım-Aralık), tevet (Aralık-Mart). Artık yılın on üçüncü ayı Adar şeni (ve adar), Adar ayından önce gelir ve aslında adar ayında yapıl­ması gereken dini törenler bu ayda yapı­lır.

Dindışı Yahudi takvimi, Tişri ayı ile baş­lar. İlk günü Roş haşana (yeni yıl) tatilidir. Roş haşananın, hiçbir zaman pazar, çar­şamba veya cumaya rast gelmemesi gere­kir. Bunun için Roş haşana günü, bir veya iki gün öne alınabilir veya geriye atılabi­lir.

On Emirde ve Tora'da ismi geçen tek Ya­hudi tatil günü sebt günüdür. Sebt günü cumartesi günüdür. Dini takvimin bir yıl­lık akışı, 15-22 Nisan'da Pesah (Hamur­suz) kutlamalarıyla başlar. Yahudilerdeki diğer büyük bayram, 6-7 Sivan'da kut­lanan Şavuot'tur. On günlük nedamet 1-2 Tişri'deki Roş Haşana (yılbaşı) ile baş­layıp On Tişri'deki Yom Kippur'la (Kefa­ret günü) sona ermektedir. Roş Haşana'da çalışma ve diğer yasaklara uymak zorun­ludur. Ancak bu bayram, bir neşe bayra­mı olduğu için, eğlence yapılmaktadır. Yom Kippur, Yahudiliğin en kutsal bay­ramlarından biridir.

Yahudilikteki bayramların sonuncusu Sukot (çardaklar) bayramıdır. 15-21 Tişri'de kutlanır. Bu bayramın son günü Semini Atseret (yüce meclisin sekizinci günü), 22 Tişri'de kutlanan ayrı bir bay­ramdır. Yıl boyunca cemaat halinde sür­dürülen Tora okumaları da Semini Atseret'te ya da ertesi gün Simhat Tora ile sona ermektedir.

Yahudi dini takviminde birçok bayram ve perhiz günleri bulunur. Bu günlerde ça­lışma yasağı yoktur. 25 Kislev'de başlayan Hanukka'da Selevkos hükümdarı IV. Antiokhos Epiphanes'e karşı girişilen ayaklanma veTapınak’ın M.Ö. 164'te yeni­den takdisi hatırlanır. Purim'de ise İranlı Yahudilerin M.Ö. V. yüzyılda zulümden kurtulması kutlanır.

Yahudilerin önem verdiği beş perhiz gü­nünde de Yahudi tarihinin trajik olayları hatırlanır: Meselâ, M.Ö. 586 ve M.S. 70'de birinci ve ikinci tapınakların tahribi hatı­rasına sıra ile Şiva Aser be-Tammuz (17 Temmuz perhizi) ve Tişebe-av (9 Av per­hizi), Tsom Gedaliahu (3 Tişri), Aşara be-Tevet (10 Tevet perhizi) ve Taanit Ester (Ester perhizi 13 Adar). Okulların tatil edildiği Lag ba-Omer (18 iyar) ve Ağaç dikme bayramı olan Tu bi-Şevat (15 Şevat) kutlanır.

1948'de İsrail devletinin kurulmasından sonra Yahudiler üç bayram daha kabul etmişlerdir. Bunlar: Hurban (27 Nisan), hatırlama günü (4 İyar) ve Bağımsızlık günü (5 İyar)'dür.

 

Yajurveda:

 

Kurban törenlerinin Vedasıdır. Bu formüller, dini ritüellerde öneri­len formüllerdir. Bunlar, kurban törenleri sırasında alçak sesle okunmaktadır. M.Ö. XII. asırdan itibaren, Yajurveda kollek-siyonu vardır. Bugün Yajurveda kolleksiyonu, iki şekil altında kendini göstermektedir: Birincisi, sadece formül­lerden teşekkül etmektedir. Buna “Beyaz Yajurveda” adı verilir. Diğeri, açıklama­larla karıştırılmıştır. Buna da “Siyah Yajurveda” denmiştir.

 

Yaksha:

 

Hinduizmin ikinci derecede Tanrılarıdır. Yaksha'lar yer ve toprak cin­leri olarak da kabul edilir. Zenginlikleri koruma işlevleri de vardır. Çünkü o, zen­ginlikler üstadıdır. Hasatların ve tarlala­rın koruyucusudur. Köy kültlerinde önemli rol oynamaktadır. Hindistanda en eski heykeller. Yaksha’nın heykelleridir. Bunlar, erkek ve kadın şeklinde tasvir edilmişlerdir. Meselâ genç Tanrı Ganesha, başında bir fille temsil edilmiştir.

 

Yakub (Yaakov):

 

İsrailoğullarının üçüncü atasıdır. M.Ö. XVIII. yüzyılda ya­şadığı tahmin edilmektedir. Yitshak'ın Rivka'dan doğma ikiz oğludur. Annesi Rivka onu diğer kardeşi Esav'dan daha çok seviyordu. Onun Kenanlı kadınlarla evlenmesini istemiyordu. Bunun için Rivka, Yakub'un Laban'ın yanına gitme­sini ve oradan evlenmesini istemişti. Yakub, babasının duasını aldıktan sonra Laban'a gitmişti. Akşam, bir taşın üstün­de uyumuştu. Gördüğü rüyada “uyudu­ğun toprakları sana vereceğim. Sülâlen denizdeki kum gibi çok olacak ve bütün milletler seni   takdir edecek” denilir. Yakub uyandığı zaman o yere Tanrının evi anlamına gelen Bet-El adını vermiş­tir [39] Yakub daha sonra Harran'a varmıştır. Yakub Labanın evinde bir ay kaldıktan sonra kızı Rahel'i, kendisine evlenmek üzere ver­diği takdirde Laban'a yedi yıl hizmet edeceğini söylemiştir. Ancak yedi yıl son­ra Rahel yerine kardeşi Lea'yı Yakub'a vermiştir.  Laban duruma razı olmayan Yakub'a, o bölgede küçük kızı büyük kızdan önce evlendirmenin âdet olmadığını, Raheli de almak için yedi yıl daha çalış­ması gerektiğini söyler. Yakub yedi yıl daha çalışır ve Rahel'le evlenir. Yakub daha sonra Rahel ve Lea'nın hizmetçileri Bila ve Zilga ilede evlenerek dört kadına sahib olur. Bu dört kadından on iki erkek çocuk dünyaya gelmiştir. Yakub'un çocukları şunlardır: Reuven - Şimon - Levi - Yeuda - Yisahar - Zevulun - Dan -Naftali - Gad - Aşer - Yosef - Benyamin. Bir de Dina isimli kız çocuğu olmuştur. Yakub'un sahip olduğu şeyleri Laban ve oğlu kıskanmıştı. Nihayet Yakub, Kenana kaçtı. [40]Yakub kaçış yol­culuğunda Esav'ın yaşadığı Edom'a yak­laşınca adamlarını muhtemel bir savaş için iki ayrı yerde konaklattı. Bunun sebe­bi, hiç olmazsa grubun birinin kurtarıl­masını sağlamaktı.

Esav ile Yakub'un karşılaşmasından bir önceki gece Yakub bir melekle vuruştu. Melek gün doğmadan kaçmaya teşebbüs etmişti. Yakub, melekten gitmeden kendi­sini takdis etmesini istedi. Bunun üzerine Melek Yakub'a “İsrail” adını vermiştir. “Çünkü sen Tanrı ile insanlarla uğ­raştığın gibi uğraştın ve yendin” [41]Esav ile Yakub'un karşılaş­ması banş İçinde geçmiştir. Yine de Yakub, Esav'ın şerrinden korktuğu için ona birçok hediye takdim etmiştir [42]

Yakub'un çocuklarının Benyamin hariç tamamı Kenan'da doğmuştur. Bu çocuk­lar, on iki Kabile'nin ataları olmuşlardır. Yakub'un en küçük ve en sevgili oğlu o-Ian Benyamin, Bethleem yakınlarında doğmuştur. Ancak Rahel onun doğumu sırasında ölmüştür. [43]Yakub, Tanrının emri ile Bet-El'e döndü ve Tanrı ile Avraam ve Yitshak'ın yaptığı akdi tekrarladı. Bundan sonra Yakub'un babasının yanına gittiğini görüyoruz. Oğ­lu Yusuf Mısır'a gidince, daha sonra ba­bası Yakub'u da Mısır'a getirir ve böylece İsrailoğulları Mısır'da yaşamaya başlarlar. Yakub Mısır'a gittiğinde yüz otuz yaşın­daydı. Mısır'da on yedi yıl daha yaşamıştı. Yakub ölünce oğlu Yusuf, onu mumya­latarak, Kenan'a gömmüştür.[44]

 

Yanılmazlık (İnfailibilité):

 

Katolik­likte, hataya düşmeden, belirli şartlar al­tında bir takım akidevî tarifleri belirtmek, genel konsillere ve papaya özgü bir hu­sustur. Ahlâkî ve doktrinel öğretilere pa­pa ile birlikte karar veren piskoposlara da bu sıfat şamil olur. Bu imtiyaza lâyık ola­bilmek için, Allah'ın sözünün muhtevası, içinde bir imanı hakikati açıklamak kasdıyla, Konsilin ve papanın karar ver­meleri gerekir. Bu açıklama sadece papa tarafından yapılırsa buna “Ex Cathedra” denir. Yani, geleneğin doğrudan doğruya İsa-Mesih'ten alman mesajı naklettiği ha­varilerin halefi olarak, Petrus'un (Pierre) kürsüsünün üstünden o (Papa) bize onu bildirmiştir. Hakikatte paparan bu liyaka­ti, dünyanın sonuna kadar havarilerle be­raber olduğunu açıklayan İsa'nın vadine dayanır.[45] I. Vatikan Konsili [46] ve II. Vatikan Konsili (1965), Papaya ait olan bu masumiyeti, Allah tarafından vahyedilmiş doğma olarak ilân etmiştir. [47]Protes­tanlık bu doğmaya itiraz etmiş; Ortodoks­luk ise bunu farklı kabul etmiştir.

 

Yasht:

 

Avesta'nın ilk kısımlarını belirt­mektedir. Muhtelif Tanrılara yöneltilen duaları ihtiva eder. Bu dualar özellikle Mithra ve Anahita'ya yöneliktir. Dualar daha çok bayramlarda okunmaktadır. Yashta, kelime olarak “merasimde oku­nan şey” demektir. Yasht’ın beşi Ana­hita'ya, sekizi Tishtriya, onu Mithra'ya, on üçü Fravashi'ye, on dördü Verethragharaya ve on dokuzu Khvarenah'a tahsis edilmiştir.

 

Yasna:

 

Avesta'da kurbanı belirt­mektedir. Hindistan'da buna yajna de­mektedirler. Yine bu, Avesta'nın önemli bir kısmına verilen bir isimdir. Kurban esnasında rahip tarafından ezbere okun­maktadır. Yetmiş iki kısımdan oluşur. Bunların ortasında Yashna Haptanhaiti bulunmaktadır. Bu da on yedi gâtha ile çevrilmiştir.

Yasna merasimi haoma takdimesidir. Da­ha doğrusu, “kuru odun” takdimesidir. Ayrıca buhur, hayvanı yağ, süt takdim edilebilmektedir. Bu merasimin içine “gâthâ” okumaları da dahil edilmiştir. Son Yasna, Frasho kereti sırasında okun­maktadır.

Farsça Yasna ismi, jashn hafini alarak “bayram” anlamına gelmektedir.

 

Yazılıkaya:

 

Hattusa’nın 2 km u-zaklığında bulunan görkemli mabeddir. Hitit kralı Tudhaliya IV tarafından M.Ö. 1250 yılı civarında yapılmıştır. Ma­bedin önünde, kült binaları ortaya çıkmış­tır. Mabed kısmı kayaların içine gömül­müş iki odadan meydana gelmektedir. İlk ve büyük olan odaya, kült binasına odayı bağlayan avludan girilmektedir. Odanın dibindeki merkezi sahne, başlıca kutsal kubbeyi bize göstermektedir. Tanrı Teshub, iki dağ Tanrısının üzerinde ayakta­dır. Teshub'un bacakları arkasında, oğul Tanrı Sarrumma durmaktadır. Hebat’ın arkasında, Tanrıçaları takip eden Tanrı sarrumma farkedilmektedir. Bu merkezdeki sahneye doğru solda traş edilmiş Tanrılar sağda da merasim elbise­leri giymiş Tanrıçalar vardır. Bu Tanrıla­rın toplam sayısı yetmişe yükselmektedir. Belli başlı Tanrılar, Hourrite yazıları ile tespit edilmiştir.

Yazılıkaya mabedi, Anadolu geleneğini yansıtmaz. Daha çok Halep veya Kummanni geleneğini yansıtır. Bu da, Hi­tit İmparatorluğunun sonunda Hurritleştirmenin hangi noktaya kadar geldiğini gösterir.

Mabeddeki ikinci oda, daha mütevazidir. İki canavarın koruduğu dar bir koridor­dan bu odaya girilmektedir. Bu odayı bir­çok bilgin, Hitit krallarının cenaze odası olarak kabul etmektedirler. Kabartmalar, yürümekte olan on iki Tanrıyı takdim ederler. Tanrı Sarrumma kollan arasında kral IV. Tudhaliya'yı şefkatle tutmaktadır. Bir Tanrı da aslan şeklindeki topuzla tem­sil edilmektedir.

 

Yechivah:

 

Toplantı ve oturum anlamı­na gelen Yechivah'ın çoğulu Yechivot'tur. AncakYechivah Yahudi literatüründe farklı Talmud eğitim merkezlerini belirt­mektedir. Erets İsrael ve Babylonie Aka­demilerinde Mişna alimleri olan Amoraim (Amora) bilginleri, Mişna'yı ince­liyorlardı. Bu inceleme sonucunda iki Talmud ortaya çıkmıştır: Kudüs Talmudu ve Babil Talmudu. Geonim çağında, Ya­hudi maneviyatının otorite merkezleri olan Soura ve Poumbedita Akademi­lerinde bu Talmud çalışmaları yürütül­müştür. Gaon kelimesinin çoğulu olan Geonim   kelimesi, Talmud  sonrası   dö­nemde  Poumbedita  ve  Soura   akademi başkanlarına verilen bir şeref unvanıdır. Yechivot ismi, Bet-Midrach'dan gel­mektedir, III. asırdan itibaren birçok yer­de şubeler açmıştır. Yechivot,  aynı za­manda eğitim kurumları ve haham mah­kemelerinin cevaplarını temsil etmekte­dir. Daha sonra ise Yechivot,  öğretim merkezi haline gelmiştir. Yeşivaların tari­hini II. Mabed dönemine kadar dayandıranlar olmuştur. Yeşiva, Yahudi şeriatının okutulduğu en yüksek eğitim kurumla­rıydı. Yeşiva, zamanla sanhedrinin yerini de almıştı.

Babil'de Yeşiva III. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar sürmüştür. Bugün İsrail'de Ameri­ka'da ve Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde Yeşiva kurumları devam etmektedir. Yeşiva yüksek din okulla­rında Rabinik eğitim hedef olarak gö­rülmüştür. Bu okullarda Talmuddan parçalar okutulmaktadır. Genelde Rabbi'ler, öğrenimlerini Yeşiva 'da yapmaktadırlar. Tarihte Babil'de ve Filistin'deki Yeşiva okulları önemini kaybedince başka yerlerde daha Önemli Yeşivalar kurulmuştur. Milâdi X. yüzyılda Kudüs'te bir Yeşivanın olduğun­dan bahsedilir. Bu Yeşivanın Erets Yisrael'deki Yeşivanın kalıntısı olduğu tahmin yarısında Abrâham İbn Daoud tarafından yazılan Sefer  Haqabbalah'da anlattığı bir rivayete gö­re,  990  yılında  dört  Yahudi  din  alimi Babil'e   öğrenim   görmek   için   giderler. Bindikleri gemi korsanlar tarafından so­yulur. Bilginlerden biri kayıp olur. Diğer üçü köle olarak Biri kuzey Afrika'da, di­ğeri Mısır'da, öteki de İspanya'da satılır. Herbiri satıldığı bu bölgelerde birer Yeşiva açarlar.

Kuzey Afrika'da Milâdi VIII. yüzyılda Huşiel Ben Elhanam tarafından Kariuan'da bir Yeşiva açılmıştır. X. yüz­yılda bu Yeşiva, en parlak dönemini ya­şamıştır. Yine Foslat'da Maimonide’in yö­nettiği bir Yeşivadan bahsedilir. Aynı yüzyılda Filistin'deki Tiberiade akade­misi, Kudüs Yeşiva'sı haline gelmiştir. Bu Yeşiva, haçlı seferlerinde Şam'a nakledil­miştir. XII. yüzyılın sonuna kadar bu Yeşiva, Şam'da kalmıştır. Ancak bu dönemin en meşhur Yeşiva'sı, Gabdha Yeşivası idi. Orada dokuz küçük merkez faaliyet halindeydi.

İspanya'da I. asırda Moise ben Hanokh tarafından kurulan Kurtuba Yeşivası, Samuel ha-Nagiol tarafından kurulan Gırnata Yeşivası, Lucene Yeşivası en meşhur yeşivalardandi. Bu okullar, iki yüz elli sene boyunca eğitim vermişlerdir. İspanya'nın diğer şehirlerinde de birçok yeşiva açılmıştır.

Güney Fransa'da ilk yeşiva X. yüzyılda Narbonne'da açılmıştır. XII. yüzyılda Seyyah Benjamin de Tudele Lunel'deki Yeşivayı ziyaret etmiş ve bu okulun talebeleriyle karşılaşmıştır. Yine Marseille, Beziers ve Montpellier Yeşivaları çok önemliydi. Kuzey Fransa'da Rachi'nin ta­lebeleri tarafından Yeşiva kurulmuştur. Jacob ben Meir, Tam Ramerupt yeşivasmı, İsaac ben Samuel, Dampierre yeşivasını kurmuşlardır. Bütün Avrupadan oraya öğrenciler akın etmişlerdir. En önemli Yechivot Orleans'da, Falaise'de Coucy ve Chinon'da bulunmaktaydı. Pa­ris Yehiel Yeşiva'sının üçyüz öğrencisi vardı.

Aşkenazi Yeşivası hiçbir zaman geçmiş akademilere benzemiyordu. Aşkenazi Yeşivası, Rabbinik mahkeme fonksiyonu­nu icra etmiyordu. Yeşivalar sınırlıydı. Almanya'da yeşiva, Gerchom ben Yehoudah tarafından Mayence' de ku­rulmuş ve İspanya'dan birçok talebe gel­miştir. XI. ve XII. ve XIII. asırlarda benzer yeşivalar Spire'de, Parîste ve Bonn'da ku­rulmuştur. Buraya çıplak ayakla gelen öğ­rencilerle, yollardaki cemaat grupları meşgul oluyordu.

İtalya'da da Talmud eğitim merkezleri açılmıştır. IX. yüzyılda Venedik Yeşivasının çok büyük bir şöhreti vardır. Orta çağda güney İtalya'daki Yeşivaların çoğu yıkılmıştır. Kuzey İtalya'da bulunan Yeşivalar ise gerilemiştir. XV. ve XVI. asırlarda Fransa ve Almanya'dan kovulan Yahudiler İtalya'daki Yeşiva'lara yeni bir hız kazandırmışlardır. XVI. ve XVII. asırlarda birtakım yeni yeşivalar açılmıştır. Bu yeşivalar, Yu­nanistan'da, Türkiye'de ve Filistin'de açılmıştır. Özellikle İstanbul'daki Yeşivada, İspanya'dan gelen mülteciler çok önemli bir rol oynamışlardır. Osmanlı Devletinin çok önemli şehirleri olan, Selanik'te, İz­mir'de, Kudüs'te Safed'de ve Kahİre'de birçok meşhur yeşiva açılmıştır. 1802 yılından itibaren Yeşivalarda deği­şimler başlamıştır. Beyaz Rusya'da Volozhyn yeşivası açılmıştır. Eliyah ben Salomon, yeni bir eğitim metodu ihdas etmiştir. Orada Rusya'dan gelen dört yüz öğrenci okuyordu. Haskalah hareketine karşı Savaşta, Vdozhyn yeşivasının Rus manevi hayatında çok önemli bir yeri ol­muştur.

Osmanlı Devletinde bulunan Aşkenaz, Sefarad ve Karay Yahudi cemaatleri için­de Yeşıva’nın çok önemli bir yeri vardır. Özellikle Sefarad cemaatinin Edirne, Se­lanik ve İstanbul'da birçok Yeşiva merke­zi vardı. İstanbul'daki Yeşivalar şunlardı: Hahambaşılık - Balat - Hasköy - Orta Köy - Haydar Paşa - Çorapçı Han - Arnavut Köy - Kuzguncuk - Dağ Hamamı - Kuru Çeşme Yeşivaları bu dönemin önemli eğitim kurumlarıdır. Bunların dı­şında Girit'te ve İzmir'de de önemli yeşivalar vardı.

İkinci dünya harbinden on yıl önce, İbranice eğitimine ilgi, oldukça artmıştı. 1905'de Hayyim Tchernowitz tarafından kurulan Odessa yeşivası, bir akademiy­di. Orada bilimsel metodlar benimsenmişti. Talmud, yeni bir metodla okutuluyor­du. Rus ihtilalinden (1917) sonra, Rusya'daki bütün yeşivalar kapatılmıştır. Litvanya ve Polonya' daki yeşivalar, faali­yetlerine devam etmişlerdir. İkinci dünya savaşından önce, Kuzey Amerika'da yeşivaların sayısı azdı. XIX. yüzyılın sonunda yeşiva Ets Hayyim ve Yitshak Elhanan yeşivalarmın birleşme­siyle bir Yeşiva Uneversıty kurul­muştur. II. Dünya Savaşından sonra, Lakewood'da ki Rabbi Aaron Kotler İnstitute For Advanced Studie, Newyork'taki Torah Vadaas, Baltimore'daki Ner İsrael yeşivalan açıl­mıştır.

Bugün en önemli yeşiva merkezi, İsrail'de bulunmaktadır. İsrailde birinci dünya sa­vaşından sonra yeşivaların sayısında artış olmuştur. İsrail de bugün yetişkinlere hi­tap eden yeşivalar, üç kategoride topla­nabilir:

1- Yeşiva Htvaniennes. Burada sa­dece Talmud okunmaktadır.

2- Yeşiva Hassidik

3-Yeşiva Sioniste. Bunun en meşhuru Kudüs'te bulunan Markez ha-Rav kook yeşivasıdır. Bu, Abraham I. tarafından kurulmuştur. Ay­rıca İsrail'de lise ve kollej seviyesinde olan yeşivalarda vardır. Bugün Avrupa'daki en meşhur yeşivalar, İngiltere'deki Gateshead; Fransa'nın muh­telif şehirlerinde bulunan Beth Rivka eşivalarıdır.

 

Yecüc Ve Mecüc:

 

Yahudi ve İslâm di­ninde Yecüc ve Mecüc ile ilgili kısmi bilgi­ler verilmektedir. Yahudilikte daha çok Apokaliptik (Kıyametle ilgili) haberlerle birlikte zikredilmektedir. Yahudi Nebileri, Vahudi felsefe tarihini açıklarken, Babil sürgünü Yahudilere kurtarıcı bir rol yük­lemiştir. Çünkü Mesihi çağ yaklaşmıştır.

Böylece “Rabbin Günü” hazırlanıyordu. Orada dinsizler, güçlüler ve küçük kral­lıklar amellerinin mükafatını âdil şekilde alacaklardır. Kıyametin kopmasından ve korkunç olan Gog, Magoy kralı savaşla­rından sonra, Allanın krallığı yeryüzünde kurulmuş olacaktır. Hezekiel’in haber ver­diği gibi, kurumuş kemiklerin şaşılacak görünümü içinde ölüler dirilecektir. [48]

Yahudilikte kıyametle alakalı olarak Yecüc ve Mecüc olayının mahiyeti bilin­memektedir. Sadece, kıyamet sahnesin­den önce korkunç Yecüc ve Mecüc savaş­ları denilen bir savaş olacak, daha sonra kainat yok olup ölüler dirilecektir. İslâmiyettede Yecüc ve Mecüc'ün kı­yametle alakalı olduğunu görüyoruz. Çünkü kıyamet gününe takaddüm eden günlerde Yecüc ve Mecüc ortaya çıkacak­tır. Kur'an-ı Kerimde Yecüc ve Mecüc, iki yerde geçer: Birincisi, Zulkarneyn (a.s) doğuya sonra da kuzeye doğru giderken, Yecüc ve Mecüc'den söz edilmektedir. Zulkarneyn, Kuzeye doğru giderken Yecüc ve Mecüc adındaki bir halkın yer­yüzünde fesad çıkardığını öğrenir. Yecüc ve Mecüc' den korkan bir millet, Zülkameyn'den bir set yaparak onların şerrinden kendilerini kurtarmasını ister ve kendisine vergi vereceklerini bildirir­ler. Zulkarneyn bu milletle birlikte bu seddi inşa eder. Böylece, halk Yecüc ve Mecücün saldırılarından kurtulur. [49]Kur'an-ı Kerim ikinci defa, Yecüc ve Mecüc'den Enbiya Süresi 96-97 ayetle­rinde bahseder: “Buna göre Zülkarneyn’in yaptığı sed yıkılacak ve Yecüc ve Mecüc her tepeden akın ede­cektir”.

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerimde de Yecüc ve Mecüc belirsiz olarak ele alınmıştır. Yecüc ve Mecüc'ün kimler olduğu belli değildir.

İslâm tarihçileri ve müfessirleri bu konu­da birçok yorum yapmışlardır. Bazıları, Yecüc ve Mecüc'ün, Hz. Nuh'un oğlu Yu­suf'tan gelen iki topluluk olduğunu söy­lemişlerdir. Bazıları ise, Yecüc ve Mecüc'ün Orta Asya kavimlerinden, Ta­tarlar ve Türklerin olduklarını söylemiş­lerdir. Her iki yorum da bilimsel değildir. Tefsirciler Yecüc ve Mecüc'ün başka şe­kilde yorumunu da yapmışlardır. Ancak bunlarda dikkate alınacak yorumlar değildir. Yecüc ve Mecüc konusunda en iyi yorum, Yecüc ve Mecüc'ün kimliğinin bi­linmediğidir. Bunun için bu konuda ne söylenirse boş olacağıdır.

 

Yehoudah Ha-Levi (Juda Halevi):

 

Şair ve Filozof. İspanya'da doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiştir. Tıp tahsilinin yanısıra Felsefe, İbranice ve Arapça öğrenmiştir. Tolede ve Kurtuba da­hil birçok şehirde ikamet etmiştir. Doktor­luk ve ticaret yapmıştır. Hayatta ve işinde başarılı olmuş ve çevresinde Moise İbn Ezra ve Abraham İbn Ezra gibi dostları olmuştur. Onun yaşadığı dönemde, bir­çok Yahudi, kendileri için kesin bir kefa­retin yakın olduğuna inanmıştı. Yehoudah, altmış yaşında evini, karısını ve çocuklarını Erets İsrael'e gitmek için terketmiştir. O, Kutsal Toprak dışında yaşayan Yahudilerin eksik bir hayat ya­şadığı kanaatindedir. Yehoudah, Mısır'da bir müddet kalmıştır. Kahire'nin Genizah'ında keşfedilen mek­tuplar onun, tespit ettiği istikamete ulaş­madan öldüğünü göstermektedir. Ha-levi'nin şiiri, Arap şiirinden etkilenmiştir. Yehoudah ha-Levi'nin tanınmış sekiz yüz şiiri, İspanya Yahudi şiirinin alışılmış konularını ihtiva etmektedir. Bunların sek­seni aşk şiiridir. Bu şiirler, muhteva ve şe­kil yönünden Arab-İbrani şiirleriyle ya­kınlık göstermektedir. Yehoudah ha-Levi'nin din-dışı şiirlerinin çoğu, övgü şi­irleridir.

Üçyüz elli şiiri, Yehoudah bayramlar için kompoze etmiştir. Bu şiirler, Yahudi mil­letinin trajik tarihini yansıtmaktadır. Dünyanın sonu ile ilgili şiirleri, motifleri­ni Danîel kitabından almaktadır. Ha-Levi'nin en meşhur eseri Chire Tsiyon otuz beş şiirden meydana gelmektedir. Bu eserin orijinalliği, seçtiği konulardan gel­mektedir.

XIX. yüzyıldan itibaren araştırıcılar, Ha-Levi'nin yazma eserlerini gazetelerde ve peryodiklerde yayınlamaya başlamışlar­dır. Ha-Levi'nin, Arapça olarak kaleme aldığı bir eser XII. yüzyılda Yehoudah İbn Tibbon tarafından Sefer ha-Kouzari ismi ile İbraniceye çevrilmiştir. Bu eser, ilk de­fa 1506 Fano'da yayınlanmıştır. Defalarca Lâtince yayınlanmış ve İspanyolca ve Almancaya tercüme edilmiştir. Moise Ventura tarafından da Fransızcaya tercü­me edilmiştir.

Kouzari, Yahudiliği sistematik tarzda ele almaz. Ancak kitabının bir pasajında Elohim ve Yhwh isimlerini tahlil eder. Kouzari, zamanında çok büyük bir tesir meydana getirmiştir.

 

Yehova:

 

İbranice Yhvh kökünden gelen Yehova, Yahudiliğin milli Tanrısıdır. [50]Etimolojik olarak kelimenin an­lamı tartışmalıdır. Fakat Kitab-ı Mukad­des yazarlarına göre Yahve ismi, olmak anlamına gelen bir kökten gelmektedir. Eski Ahite, şöyle demiştir: “Atalarımızın Allahı Yehova ebediyyen ismim bu. Ve devirden devire anılmam budur. [51]Burada Yehova bize kıskanç Tanrı olarak takdim edilmiştir şöyle denmiştir: “Yehova, Yehova çok acıyan ve lütfeden, geç öfkelenen ve inayeti ve hakikati çok olan” [52]İbranicede Yahve şek­linde söylenmektedir. Yahudiler Yahve kelimesini kullanmakla beraber, M.Ö. 586'dan sonra bu kelimenin yerine Elohim kelimesi daha çok kullanılmaya baş­landı. Bunun sebebi, Yahudi Tanrısının sadece Yahudilerin değil; evrensel bir Tanrı olarak anlaşılmaya başlamasıydı. Böylece, Yahudiliğin Tanrı anlayışı, ev­renselleşmeye doğru da bir seyir takip ediyordu. Elohim (Tanrı) kelimesinin kul­lanılmasının diğer bir nedeni de Yehova veya Yahve kelimesinin boş yere ağza alınmasmın yasak olmasıydı. Yahudilerin Yahve yerine kullandıkları diğer bir keli­me “Rabbim” anlamına gelen İbranice Adonay kelimesidir. Özellikle Sina­goglarda bu kelime çok kullanılıyordu. Adonay kelimesi, Eski Ahidin Yunanca çevirisinde Kyrios (Rab) olarak kulla­nıldı.

Yahudi gelenekçileri olan Masoret âlimleri, Eski ahidi orijinal biçimiyle ortaya koyma çalışmaları yaparken, Yhvh ke­limesindeki ünlülerin yerine İbranice Adonay veya Elohim’in harekeleriyle Yehova (Yehovah) kelimesini ortaya koydular. Bu kelime Hıristiyan dünya­sında da geniş şekilde kabul gördü. An­cak XIX. ve XX. yüzyıllarda yeniden Yahve şeklindeki kelime, rağbet görme­ye başladı. Hatta M.S. II. yüzyılda Clemens da Yahve şeklinde telaffuz et­miştir.

Yahudilik, kendisini milli bir din olarak takdim etmekle beraber, Tanrı anlayışın­daki evrenselliğe doğru gelişen bu anla­yışla, evrensel Tanrı anlayışına sahip olmuştur. Bugün Yhvh kelimesi, var olan herşeyi yaratan anlamında kullanmakta­dır. Bunun için yahev-Aşer-yahve (var olan şeylerin hepsini yaratan) olarak kabul edilmektedir.

 

Yehova Şahitleri:

 

Milenarist hare­ketlerden biridir. Presbiterien bir Ameri­kalı olan Charles Russell (1852-1916), in­sanların ebedi lanete uğramış olmaların­dan endişe duyarak, Adventistlerle temas kurmuştur. İsa'nın 1914 yılında geri döne­ceği fikrini hararetli şekilde savunmuş ve propaganda yapmıştır. Halefi Joseph Rutherford, (1869-1942) İsa'nın dönüş tarihi olarak 1925 yılını gös­tererek, Russell’in fikrini yenilemiştir. Ay­rıca Kitab-ı Mukaddesin yegane tanığı olduğunu söyleyen Milletlerarası bir teşki­lat kurmuştur. Yehova şahitleri, New York'ta Brooklyn'deki merkezden yöneti­lir. Sonraki liderleri olan Nathan Knarr, (1905-1977) teşkilata alımlı bir karakter kazandırmıştır. Aynı zamanda Güead'da Watch Tower, Kitab-ı Mukaddes okulunu kurmuştur. Knorr'dan sonra Friederich W. Franz başkan olmuştur. Yehova şahit­leri, doktrin olarak bedbin bir dünya gö­rüşüne sahiptir. Çünkü bunlara göre dün­yaya şeytan hakimdir. Bizzat dinler bile şeytanidir. Dünyanın sonu yakındır. Dünya savaşlar ve felâketlerle doludur. Sadece Yehova şahitleri, yeryüzünde mut­lu yaşayacaklardır. İsa, hiçbir zaman Allah’ın oğlu değildir. İsa, manevi bir ya­ratıktır. Teslis, şeytan icadıdır. Yehova şahitleri, külte (ibadet) yer ver­mezler. Vaftiz, suya batıp çıkmakla yapı­lır. Sembolik bir harekettir. Onunla Yehova şahidi, Tanrının sözünün memu­ru haline gelmektedir. Yehova Şahidi, te­miz ve ahlaklı bir hayatla güçlü olmaktadır. Vatandaşlık sorumluluğunu reddederler, askerliği kabul etmezler: Bayrak onlar için kabul edilmez bir semboldür.

Bu gün 210 ülkede dört milyona yakın Yehova şahidinin olduğu tahmin edil­mektedir. Sadece Fransa'da 70.000 men­supları vardır. Aktif metod kullanmakta­dırlar. Yehova şahidleri, ateşli misyoner­lerdir. Her hangi bir dinden gelerek Yehova şahidi olanlar, artık tamamen “Yehova Şahidi” olduklarını beyan eder­ler, eski dinlerinden söz etmezler. Yehova Şahitlerinin ana hedefi, Din devle­ti olan “Tanrı Krallığını” kurmaktır. Bu krallık, dünyanın sonunda meydana gelecek olan bir kargaşadan sonra kurula­caktır. Bunun için Kitab-ı Mukaddesin Daniel ve Vahiy bölümlerini cemaat üyelerine okutmaktadırlar. Yehova şahitleri, İsa'nın Tanrı tarafından yeryüzünde bir din devleti kurmakla va­zifeli olduğuna ve günahkarların İsa vası­tasıyla yeniden Tanrı Yehova'ya döne­ceklerine inanmaktadırlar. Cehennem gibi kavramları pek kullanmazlar ve inanmakda istemezler. Yehova Şahit­lerinin toplandıkları yerlere “Krallık Sa­lonları” denir. Kilise kelimesini pek kul­lanmazlar. Ahlakî ilkelere sıkıca bağlıdırlar. Zina dışında boşanmayı red­dederler. Kan verme işlemini haram gö­rürler.

II. Dünya savaşı sırasında Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde Yehova Şahitle­rinin faaliyetleri yasaklanmıştır. Daha sonra Amerika'da da Yehova Şahitleri için birçok dava açılmıştır. Türkiye'de Yehova Şahitleri 1960'dan sonra görünmeye baş­lamıştır. Haklarında açılan davalarda mahkum oldular. Türkiye'de Yehova Şa­hitleri, çok planlı ve sistemli çalış­maktadırlar. Fakat halkımızdaki dini hassasiyeti yıkamadıkları için pek taraftar bulamamışlardır. Ancak, maddi destek, iş ve tahsil gibi vaadlerle Yehova Şahitleri, Türk gençlerini kandırmaktadır. Dünyanın en fanatik dini cemaatlerinden birisi olan Yehova Şahitleri, genelde ya­rım günlük işlerde çalışırlar ve geri kalan zamanlarını, Yehova Şahitliği yaparak ge­çirirler. Her Yehova Şahidinin, ayda “yüz saatini” Yehova Şahidliğine ayırması ge­rekir.

Yehova Şahitlerinin faaliyetlerini başlıca üç kuruluş yürütmüştür.

1. 1884'de Pennslyvania'da Russell tarafından kuru­lan “Watch Tower Bible And Tract Society'dir.

2. Bu cemiyetin New York şubesidir.

3. Uluslararası Kitab-ı Mukad­des öğrencileri Derneği'dir. Yehova Şahit­lerinin en önemli yayın organı Watch-Tower ve Awake'dir. Awake dergi­sinin seksenden fazla dilde yayınlandığı nakledilmektedir.

 

Yehuda Ha-Nasi (M.S. 135-220):

 

Ya­hudi Şifahi dini edebiyatı olan Mişna'yı, yazılı olarak bir araya getiren Yahudi bil­ginidir. Mişna alimi olan (Tanna) Yehuda ha Nasi, bilgisinden ve yaptığı bu önemli hizmetten dolayı ha-Nasî (prens), Rabbi (öğretmen), Rabbenu (öğret­menimiz) ve rabbenu ha-Kadoş (Kutsal Öğretmenimiz) gibi unvanlarla anılmıştır. Büyük Yahudi alimi Hillel’in soyundan gelen Yehuda, babası, II. Gamaliel'den, Filistindeki Sanhedir’in şefliğini devr almıştır. Bet Şearim'de ve daha sonra Sepphoris'te Yahudi cemaatinin başı olması nedeniyle Roma yetkilileriyle ya­kın ilişkilere girmiştir. Bet Şearim'de el­li yılını, Yahudi sözlü şeriatını inceleyerek geçirmiştir. Yehuda ha-Nas'i, topladığı bu sözlü dini şeriata Mişna adını vermiştir.

Mişna, altı bolümden (şişa Sedarim) oluşmaktadır. Bu altı bölüm şunlardır:

1- Zeraim (Tohumlar)

2- Moed (Belirli günler)

3- Nashim (Kadınlar)

4- Nezikin (Cezalar-Zararlar)

5- Kodashim (Kutsal Şeyler)

6- Toharoth (Arınmalar)

Mişna, İbranicede “Tekrar” anlamına gelmektedir. Mişna âlimlerine “Tannaim” denir. Mişna'nın bu altı bölümünü hazır­larken, Yehuda ha-Nasi, kendinden önce Mişna âlimi olan haham Akıba ile onun öğrencisi haham Meır’in metodlarını kul­lanmış ve Mişna'yı konulara göre der­lemiştir.

 

Yeni Ahit:

 

Ahit (Testament), bir mesa­jın veya bir iradenin açık ve kesin ifadesi­dir. Yeni Ahit kavramını sadece Hıristi­yanlar kullanmaktadırlar. Yahudiler, yeni Ahit kavramını ve yeni Ahitteki kitapların mevsukiyetini kabul etmezler. Hıristiyanlara göre, Ahit önce Yahve ile İsrail milleti arasında yapılmıştır. Bu Ahit, Eski Ahiti meydana  getimiştir. Yani bu sözleşme Tora'dır. Sonra Ahit, İsa-Mesihle yeni­lenmiştir. Bu da Yeni Ahit'i meydana getirmiştir. Hıristiyan kilise babalan ve ilâhiyatçıları, Kitab-ı Mukaddesi iki kısma ayırmaktadır: Birinci    sözleşme, İsa-Mesihin doğumundan önceki kitaplarda görülür. Bu Tora adı verilen Eski Ahittir. Diğeri ise Mesihin doğumu ile başlayan Yeni Ahittir. Hıristiyanlar bu Ahitin, Aliahm Krallığındaki ebedilik mirasından bir payı, İsa-Mesih'te birleşen herkese in­tikal ettirildiğine inanmaktadırlar. Hıristiyanların kutsal kabul ettiği Yeni Ahit, yirmi yedi kitaptan oluşmaktadır. Bu kitapların ilk dördü İncillerdir. Ancak, Yeni Ahit’in tamamına İncil denilmektedir. Angelion kelimesinden meydana gelen İncil, “iyi haber, iyi müjde” demek­tir. Yeni Ahit adı altında kabul edilen yirmi yedi kitap, şunlardır:

1- Matta İncili

2- Markos İncili

3- Luka İncili

4- Yuhanna İncili

5- Resullerin İşleri

6- Pavlusun Romalılara Mektubu

7- Pavlosun Korintoslulara I. Mektubu

8- Pavlusun Korintoslulara II. Mektubu

9- Pavlosun Galatyalılara Mektubu

10- Pavlosun Efesoslufara Mektubu

11- Pavlosun Filipinlilere Mektubu

12- Pavlosun Koleselilere Mektubu

13- Pavlosun Selaniklilere I. Mektubu

14- Pavlosun Selaniklilere II. Mektubu

15- Pavlosun Temoteosa I. Mektubu.

16- Pavlos'unTimoteosa II. Mektubu

17- Pavlos'un Titusa Mektubu

18- Pavlos'un Filimona Mektubu

19- İbranilere Mektub

20- Ya'kubun Mektubu

21- Petrus'un I. mektubu

22- Petrus'un II. Mektubu

23- Yuhanna’nın I. Mektubu

24- Yuhanna’nın II. Mektubu

25- Yuhanna’nın III. Mektubu

26- Yahuda'nın Mektubu

27- Yuhanna’nın Vahyi

Yeni Ahitteki kitaplar, yazılış tarihleri sı­rasına göre değil; anlatım ve konu sırası­na göre düzenlenmiştir. Yeni Ahit olarak zikredilen İnciller, Milâdi 100 yılına kadarki tarih içinde yazılmışlardır. Ancak Yeni Ahitteki mektupların oluşmasının tarihi 150-500 yılları arasıda meydana gelmiştir.

 

Yeni Eflatunculuk (Neo-Platonisme):      

 

Yeni Eflatunculuk cereyanı, Platonisme (Eflatunculuk)’in yeni şeklidir. II. asırda İskenderiyye'de geleneksel Plotonisme’in doğu düşüncesiyle (Yahudi-İran-Mısır) karşılaşmasından doğmuş­tur. Bu cereyan, birden çokluğa, çokluk­tan birliğe olan bir sudur doktrini ile ken­dini göstermiştir. Bu birlik, aynı zamanda derin bir manevî gerekliliktir. Bu birlik, Allah'tır. Her Ruh, O'na doğru yö­nelmektedir. Bu felsefe, VI. yüzyıla kadar etkili bir felsefedir.

Plotinos, Ennead (Dokuzluk) adıyla der­lenen eserinde Platon'u yorumlamaya ve onun fikirlerini geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle- o, Platon'un “İyi İdea”sı ile i-fade ettiği varlığın varoluşu aşan tek bir kaynağı olduğu görüşünü temel almış ve bunu kendine özgü bir bilgi felsefesi için­de geliştirmiştir. Böylece Yeni Eflatuncular, Platon Ve Aris­toteles'i tek bir sistem içinde ele alarak görüşleri arasında birlik kurmaya çalış­mışlardır. Ancak daha sonra Platon'u an­lamamakla itham edilmişlerdir. İlk dönem, yeni - Eflatuncuları arasında Porphyrios'u, iamblikhos'i, Proklos'u, Sîmplikios ve Boethius'u sayabiliriz. Yeni-Eflatuncu felsefe, Hıristiyanlığı önemli ölçüde etkilemiştir. Tanrının birliği, ölüm­süzlüğü ve yaratılmamışlığı fikirleri bü­yük ölçüde yeni - Eflatuncu felsefeden beslenmiştir. İslâm felsefesi de yeni-Eflatunculuktan etkilenmiştir.

 

Yeni-Konfüçyüsçülük:

 

Japonya'da XVII. ve XIX. yüzyıllarda Tokugava döneminin, resmi felsefesinin adıdır. Bu felsefe, Japönya'daki entellektüel kesimde benimsenmiştir. Zen-Budacı'lar tarafın­dan Çin'den aktarılan ve Japon kültürüyle senteze ulaştırılan bir felsefedir. Bu felse­fenin ana temeli, üst statüdekilerin iyilik ve hayır sever, alt statüdekilerin de itaat­kar ve saygılı olmayı bilmesine bağlıdır. Bunlara göre, sosyal ahengin temeli böy­lece temin edilebilir.

Japonya'da Tokugava döneminde Yeni - Konfüçyüsçülük, Buşido'nun (Savaşçının yolu) yayılmasında çok etkili olmuştur. Doğrudan doğruya Çin klâsiklerine dayanan bu felsefe, Japon entelektüellerinde tarih duygusunun gelişmesini sağlamıştır. Böylece, Japon Klâsikleride gündeme gelmiş oldu. So­nuçta Japon milli dini olan Şintoİzm ko­nusunda ciddi araştırmalar yapıldı. Japon toplumunda Yeni-Konfüçyüsçülük üç ana gelenek içinde gelişme göstermiş­tir:

1- Çinli filozof Zhuxi'nin görüşlerini temel alan şuşigaku ana baba sevgisi, sadakat, itaat, üstlerine minnet duyma gibi erdem­leri öne çıkararak eğitimin temelini kur­mak.

2- Çinli filozof Wang Yangming’inin öğre­tileri esas alınarak Oyomeigaku gelene­ğinde öğrenmenin en yüksek biçiminin kendini bilme olduğu ve doğrunun sezgi­sel olarak algılanması gereğini vurgula­mak.

3- Kogaku okulu ise, konfüçyüslülüğün öteki Yeni-Konfüçyüsçü Japon okullarmca yanlış anlaşıldığını ileri sürerek Konfüçyüs ve Mengzi gibi çin hakimleri­nin orijinal felsefelerini yeniden ortaya koymaya çalışmaktadır.

 

Yeoşua (Hz.Yeşu):

 

M.Ö. XIII. yüzyıl­da yaşamış olan Nun oğlu Yeşu, Hz. Mu­sa'dan sonra İsrailoğullarının idaresini eline alan kişidir. Yeşu'ya bu görevi Tanrı vermiştir. Tanrı, Yeşu'ya yardımcı olaca­ğını vadetmiş ve İsrailoğuilarına büyük bir ülke vereceğini haber vermiştir.[53] Bütün bu lutufların karşısın­da Rab, Yeşu'dan sadece “Musa'nın, kutsal yasasına” tâbi olmayı ve İsrailoğullarını bu yasaya göre yönetme­sini istemişti. [54]Yeşu, başarılı ol­mak için bu yasadan ayrılmayacaktı. Tan­rı tarafından görevlendirilen Yeşu, hemen halkın toplanmasını emretmiş ve onlara şöyle demiştir: “Kendinize kumanya ha­zırlayın. Çünkü Tanrınız Rab’in size vere­ceği ülkeye girip orayı mülk edinmek için üç gün sonra Şeria ırmağını geçeceksi­niz.” [55]

İsrailoğullarının önderleri Yeşuya “Bize ne buyurduysan yapacağız”. Bizi nereye gönderirsen gideceğiz. Her durumda Mu­sa'nın sözünü dinlediğimiz gibi, senin sö­zünü de dinleyeceğiz. Yeter ki, Rabbin, seninle birlikte olsun.” [56]Bu­nun üzerine Yeşu, Eriha kralının yur­dunu ele geçirmek için casuslar gönder­miştir. Kendisi de ordusuyla birlikte, Şe­ria ırmağına kadar gelmişti. Rabbin em­riyle her oymaktan bir kişi seçilerek on iki kişi, Ahit Sandığını sana ırmağından geçirmeye yönelmişlerdi. Ahit sandığını taşıyan kahinler, suların çekilmesi için ırmağın ortasında durdular ve bütün kavmin geçmesini beklediler. Bu mucize­vi geçişin ardından Eriha'ya ayak bas­mışlardı. [57]Yine Rabbin emriyle, Şeria ırmağından geçerken birer taş almışlardı. Bu taşlar, bi­rer hatıra taşı olacaklardı. Bu olayı yaşa­yanlar, gelecekte çocuklarına Şeria ırma­ğının, önlerinde nasıl çekildiğini; bu taşın ne olduğunu sorduklarında anlatacaklar­dı. [58]Şeria ırmağını geçen İsrailoğulları, Eriha'nın doğu sınırına karargah kurmuşlardı ve Şeria ırma­ğından alman taşları oraya dikmişlerdi.

Burada Rab Yeşu'ya taştan bir bıçak yap­masını ve İsrailoğullarmı eskisi gibi sün­net etmesini emretmişti. [59]Yeşuda, İsrailoğullarını Givat-Haaralot'da Sünnet etti. Çünkü Mı­sır'dan Kenan ülkesine gelirken yolda doğan çocuklar, sünnetsizdi. Böyİece bun­lar da sünnet olmuş oldular. Gilgal'da, Eriha ovalarında konaklamış olan halk, ayın ondördüncü günü akşamı, Fısıh bayramını kutladı. Ertesi günü, ül­kenin ürününden mayasız ekmek yapıp ve kavrulmuş başakla karınlarını doyur­dular. [60]Nihayet Eriha'ya hücum ettiler ve Eriha düştü. Orada büyük bir katliam oldu. İsrailoğulları Yeşu önderliğinde zafere ulaşmıştı. Ancak İsrailoğulları, Rabbin emrinde dosdoğru olmuyorlardı. Bunun için Allah'ın gaza­bına uğruyorlardı. Ancak Yeşu, Rabbe yalvarmıştı. Ay kentine hücum etmişlerdi. Ay kentide düşmüştü. İsrailliler, ay ken­tinde tek canlı bırakmamışlardı. Ay kenti ateşe verilmişti. [61]Bundan sonra Yeşu, Eval dağında İsrail Tanrısına bir Sunak yapmıştır. Bu sunak yontulmamış ve demir alet değmeden yapılmıştı. İsrailoğulları orada “yakmalık sunular” sundular, kurbanlar kestiler. Yeşu orada kutsal yasanın kopyasını Taş Levhalara yazmıştı. [62]Halkı topladı ve Yasanın tümünü, kutsa­ma ve lanetle ilgili bölümleri, olduğu gibi okudu. Böylece Yeşu'nun, yabancıların da aralarında bulunduğu kadınlı çocuklu bü­tün İsrail topluluğuna, Musa'nın buyruk­larından okumadığı tek bir söz kalmadı. [63]

Ancak Yeşu'nun ilerlemesi, Şeria ırmağı­nın öte tarafındaki krallıkların da tedir­ginliğine yol açmış ve Yeşu'ya karşı bir it­tifak oluşturmuşlardır. Ancak yine bazı krallıklar, Yeşu ile antlaşma imzaladılar. Givonlular, bunların arasında idi. Yeşu, Amorlulara saldırarak onları perişan et­mişti. Kaçanların üzerine yolda dolu yağmıştı. [64]Hatta Amorlular'la savaşta bir mucize gerçekleşmişti. Buna göre “Güneş”, Givonda, Ay ise “Ayalon” vadisinde durmuştu. [65]Amorlu beş kral Makkeda'daki mağaraya saklanmışlardı. Yeşu bunu haber alınca, mağaranın ağzını taşlarla kapattırdı. [66]Yeşu İsrail halkı ile birlikte Makkeda'dan Livna'ya yürümüştü. Livna teslim olmuştu. Daha sonra Lakiş'e geçildi. Oradan Eglon'a yürün­dü, arkasından Hevron geldi. Daha sonra Goşen'e geçildi. Şimdi sıra Hasor, Madon, Şimron ve Akşaf krallıklarına gelmişti. Bütün bu krallar ordularım Merom suları kıyısına getirmişlerdi. Yeşu, beklenmedik bir taaruz ile onları teslim almıştı. Yeşu, bütün Kenan diyarını ele geçirmişti. Sonunda Yeşu, bütün bu kral­lıkları İsrail oymakları arasında bölüştürmüştür. [67]Artık Yeşu yaşlanmıştı. Ancak daha alı­nacak yerler vardı. Henüz Gesur bölgesi, Şihar, Ekron feth edilmemişti. Daha sonra buralar da feth edilerek Yeşu, bunları oğulları arasında taksim etmiş ve bütün is­raillileri toplayarak onlara nasihat etmiş, Rab Allaha kul olmaları için yol göster­miştir. İsraillilerden yabancı ilahları atma­larını istemiştir. Daha sonra boyları, top­raklarına gönderen Yeşu, yüz on yaşında ölmüştür. Onu Efrayim’in dağlık bölge­sindeki “Gaaş Dağı”nm kuzeyine, kendi mülkünün sınırları içinde kalan Timnat-Serah'a gömmüşlerdir. [68]

 

Yeremya Ve Yeremya Kitabı:

 

Ya­hudilikte peygamberler arasında kabul edilen Yeremya’nın, kendi ismiyle belir­tilen kitabıda kendisi kadar önem taşı­maktadır. Yahudalı bir peygamber olan Yeremya, Yahudi tarihinin en karışık dönemlerinden birinde yaşamıştır. Yeni­likçi kişiliğiyle Yeremya’nın MÖ. 650 yılından sonra yaşadığı tahmin edil­mektedir. Yeremya’nın çocukluğu Anatot'da geçmiş ve Hoşea'nın keha-netleriyle büyümüştü. Tora'da kendi adını taşıyan kitaba göre, onun peygam­berlik dönemi, kral Yoşiya'nın hükümran­lığının 13. yılında yani, M.Ö. 627/626 yıllarında başlamıştır. Bazı Yahudi kaynak­ları Yeremya’nın Tanrının vahyine mazhar olduğunu ve sonra vahiy üzerine Ku­düs Tapınağında kâhinliğe başladığını nakletmektedirler. Bazı Yahudi tarihçileri de onun bu şekildeki kahinliğe karşı çık­tıklarını yazarak bu görüşü benim­semezler. Yeremya’nın peygamberlik gö­revinin M.Ö. 609-598 yıllarında başladığı­nı ileri sürenler ağır basmaktadır. Yeremya, mesajlarında öncelikle Tanrının vahdaniyeti ve sosyal adaletin önemi üze­rinde durmaktadır. Bunun için o da vaftizci Yahya gibi Yahuda halkını tövbeye çağırıyordu. Yeremya ıslahatçı bir kişiliğe sahipti. Bunun için kral Yoşiya'nın başlat­tığı reformları desteklemiştir. Yeremya, Kudüs ve Yahuda çevrelerinde halkı uyarmıştır. Ancak halk, şeklen düzeliyor, ruhen birtüriü düzelmiyordu. Bu durum onu çok üzüyordu. Yehoyakim dönemi­nin başında meşhur “Tapınak Vaazı­nı” verdi ve halkı ıslah olmaya çağırdı. Bundan sonra tutuklandı ve ölüm cezasıyla yargılandı. Sonunda beraat etti fakat birdaha vaaz veremedi. Yeremya, yeni kralın bencilliğini, madde­ciliğini ve adaletsizliğini eleştirmeye de­vam ediyordu.  Birçok kehanette bulunmuştu. Bunlardan birisi, Mısır'ın yıkıma uğrayacağı idi. Nitekim 605'de Babilliler Mısır'ı ve Asurluları kesin yenilgiye uğ­rattı. Bu yenilgi, o dönemde Ortadoğudaki güç dengesini değiştirmiş­ti. Bunun üzerine Yeremya, kâtibi Baruh'a daha önceki tebliğlerini içeren bir yazı hazırlatmıştı. Bu yazı önce tapı­nakta okundu sonra, kral Yehoyakimin huzurunda okundu. Ancak bu yazı, kralın emriyle yırtıldı ve yakıldı. Daha sonra Yeremya, saklandı ve yeniden aynı tür yazıları yazdırmaya devam etti. Kral Yehoyakim yaklaşık olarak 601 de Babillİlere vergi ödemeyi bırakmıştı. Bu­nun üzerine Babil kralı Nabukadnezar, Kudüs'e bir ordu gönderdi. Bu sırada kral Yehoyakim ölmüş, yerine oğlu Yehoyakin geçmişti. Babil ordusu, Kudüs'ü işgal etmiştir (M.Ö. 16 Mart 597). Babil­liler Kudüs'te Stsedekiya'yı kral yaparak yönetimi kontrol altına aldılar. Tsedekiya yönetimi (M.S. 597-586) yılları arasında işbaşında kaldı. Ancak Tsedekiya’nın ka­rarsız ve beceriksiz yönetimi, Babil’in ye­niden müdahelesini gerektirdi ve Babil ordusu yeniden M.S. 586'da Kudüs'e gire­rek Yahudileri, Babil'e sürgün etti. [69]

Böylece Yahudiler için yeni bir dönem olan Babil sürgünü dönemi başladı. Yeremya Kudüs'te kaldı. Ancak gönder­diği mektuplarla Babildeki Yahudileri te­selli ediyordu. Çünkü ona göre bu sürgün Tanrının bir emriydi. Kudüs ve çevresin­de karışıklıklar devam ettiği için Yeremya Mısır'a gitti ve oradan Yahudileri tenkid etmeye devam etti. Kesin olmayan haber­lere göre Yeremya, Yahudilerce taşlana­rak öldürülmüştür.

Yeremya'nın mesajı, temel felsefe olarak kötülüğe sapan İsrailoğulları hakkında Allah’ın verdiği hükmü açıklamayı hedef­lemektedir. Yeremya, Allah'tan başka Tanrılara tapımlmasmı kınamakta ve sa­mimiyetsiz ibadetleri tenkid etmektedir. Sosyal adaletsizliklere karşı çıkmaktadır. İsrailoğullarını,  kötülükden dönmeye, putperestlerin Tanrılarını bırakmaya, Tanrı'ya verdikleri sözü yerine getirmeye çağırmaktadır.  Yeremya'nın en   önemli kehaneti şu cümlelerdir: “İşte, Rab diyor, İsrail evi ile ve Yahuda evi ile yeni bir ahit keseceğim günler geliyor. Atalarını Mısır diyarından çıkarmak için onların elini tut­tuğum gün kendileriyle kestiğim ahit gibi değil; onların efendisi olduğum halde, o ahdimi bozdular, Rab diyor. Fakat o gün­lerden sonra Rab diyor, İsrail evi ile kese­ceğim ahit şudur. Şeriatımı onların içleri­ne koyup, yürekleri üzerine onu yazaca­ğım ve ben onlara Allah olacağım ve on­lar bana kavm olacaklar. Ve artık herkes kendi komşusuna ve kendi kardeşine: Rabbi bilin, diye öğretmiyecekler; çünkü küçüğünden büyüğüne kadar onların hepsi beni bilecekler. Rab diyor; çünkü fe­satlarını bağışlayacağım ve artık suçlarını anmayacağım.”[70]Hıristiyanlıktaki  “Yeni Ahit”  sözünün, Yeremya'nın bu sözüne dayandırıl­masının sebebi, burada iyice anla­şılmaktadır.

Yeremya Kitabı: Yahudi Kutsal Kitabının yirmi dördüncü kitabı olan Yeremya, Yeremya'nın sözlerinden oluşmaktadır. Elli babdan meydana gelmektedir. Yeremya, Yahudalı bir peygamberdir. Yeremya kitabı, Yeremya'nın birçok ke­hanetlerini ihtiva etmektedir. Yeremya ki­tabının belli başlı konuları şunlardır: Yahuda ile Kudüs'e ait kehanetler. Bu bil­giler, Yeremya kitabının 1-25. bablarında verilmektedir. Yeremya'nın kendisi ile ilgili kehanetleri: Bu bilgilerde 26-45. bablarda verilmektedir. Yabancı mil­letlerle ilgili kehanetler: 45-51. bablarda verilmektedir. Yeremya'nın 52. babı, tarihi olaylardan bahsetmektedir. Yeremya ki­tabının birinci bölümündeki kehanetlerin çoğu Yeremya'ya aittir. Yeremya'nın ikin­ci bölümü ise kâtip Baruh'a aittir. Bu bölüm Yeremya'dan üçüncü kişi olarak bahsetmektedir. Yeremya'nın 45-51. bablarmdaki kehanetlerin bir kısmının Yeremya'ya ait olduğunu kaynaklar zik­retmektedir. Yeremya’nın 52. babındaki olayların çoğunluğunun, büyük ölçüde II. krallar kitabından alındığı tahmin edil­mektedir. [71]Yeremya kitabında dikkat çekici olan bir yön de Yeremya'nın itiraflarıdır. Yeremya, peygamberlik vazifesini yerine getirebilmek için hapse girdiği, bu uğurda girdiği iç çatışmaları ve iç savaşları kendi şahsıyla ilgili olarak anlatmaktadır. Onun verdiği bilgiler, israiloğulları tarihinin aydınlatılmasında çok önemli malzemeler vermektedir.

Yeremya kitabı üzerinde yapılan ça­lışmalar, Yeremya kitabının uzun ve karı­şık bir dönemde yazıldığını göstermektedir. Yeremya kitabının temelini, Yeremya'nın Baruha yazdırdığı sanılan Yahuda ve Kudüsle ilgili kehanetler oluş­turmaktadır. Yeremya'nın 26-45. bablarının Baruh tarafından sonradan derlendiği sanılmaktadır Yeremya kitabı­nın 46-51. bablarında yer alan bilgiler, başka kitaplardan alınan ve Yeremya'nın peygamberliğinin son dönemine ait olan bilgilerden oluşmaktadır. Yeremya'nın Mektubu: Katolik ve Ortodokslarca Eski Ahidin bir parçası sayıl­maktadır. Bunun için Eski Ahid kitaplarımn sayısı, Protestanların kabul ettiğinden fazla kabul edilmektedir. Yeremya'nın Mektubu, Yeremya pey­gamberin M.Ö. 597'de Babil'deki Yahudi sürgünlere gönderdiği bir metindir. An­cak bu metin veya mektup üzerinde hiç­bir esaslı belge yoktur. Yeremya’nın mek­tubu, Yeremya kitabındaki “onlara şöyle diyeceksiniz: Gökleri ve yeri yaratmıyan ilâhlar, yerden ve göklerin altından onlar yok olacaklar”[72], cümlelerden ha­reketle Yeremya'nın Mektubu meydana getirilmeye çalışılmıştır. Aslında bu mek­tubun M.Ö. 300 yıllarında Babü'de kalan bir Yahudi tarafından yazıldığı kabul edilmektedir.

Günümüze yalnız Yunancası ulaşan bu yazının dil ve anlatım özellikleri, aslının İbranice veya Aramca olabileceğini gös­termektedir. .

Yeremya'nın Mersiyeleri: Eski Ahitteki peygamber kitaplarından biri sayılmak­tadır. Bugün Tevrat'ın içindeki kitaplar­dan yirmi beşinci kitabı meydana getir­mektedir. Yeremya'nın Mersiyeleri, Talmudda ve Tevratm Yunanca çeviri­sinde de mersiyeler adı altında yer almak­tadır. Bu mersiyelerin Yeremya tarafından yazıldığı tartışmalıdır. Çünkü üslup yö­nüyle Yeremya'nın yazılarına benzemek­tedir. Yeremya’nın Mersiyelerinde ayetler ve şiirler ayrı ayrı yerlerde yer almıştır. Ancak hem ayetler hem de şiirler, kitaba bütünlük kazandırmaktadır. Mersiyelerin en önemli konusunu M.S. 586'da Kudüs Mabedinin yıkılması teşkil etmektedir. Bunun için mersiyelerin Babil sürgünü döneminde yazıldığı düşünülmektedir.

 

Yetmişler Tercümesi:

 

Aristonun, Philocrate'ye yazdığı mektupta ilk defa tasdik edildiği gibi [73] kral Ptolemee Philadelphe (M.Ö. 283-246) Filistinden 72 kişi getirterek, Hz. Musa'­nın Şeriatını resmen Yunancaya tercüme ettirmeye teşebbüs etmiştir. Böylece III. asırdan itibaren İskenderiyye halkı, Tora'nın Yunanca bir tercümesine sahip olmuştur. Bu tercüme, ptolemees'lerin tercümesi ismini almıştır. Bu yetmişler tercümesi, dikkatle incelenirse, tercüme safhalarını itiraf etmek ve İbranice Massoretique metinle Samuel ve Yeremya'nın bazı kitaplarının muhtevası­nın önemli farklılıklar ortaya koyduğu görülmektedir. Birçok işaret, tercümelerin aktüelleşme endişelerini ortaya koymak­tadır. Yani, çoğu defa evrenselcilik ve öl­dükten sonraki mükafat, tercümede oriji­nal metinden daha açık ve net ortaya konmuştur. İskenderiyyeli Philon, Yunan mütercimlerin ilhamına güvenmektedir. Diğer birçok kilise babaları da bunları kullanmıştır. Bugün bile doğu kiliseleri bu yetmişlerin tercümesi olan metni kullanırken, Batı kiliseleri S. Jerome'un hazır­ladığı Vulgate'ı kullanmaktadır. Vulgate Lâtinceye yapılan ilk kutsal kitap ter­cümesidir.

Bugün birçok ilâhiyatçı bu semitik olma­yan bir dille yapılan tercümenin vahiy değeri üzerinde haklı olarak ısrar etmek­tedirler. Ancak bu tercümenin, orijinal metinle mukayesesi yapılarak bu kanaata varmak gerekirdi. Yetmişlerin kullandığı metnin hangi metin olduğu hâlâ bir tar­tışma konusudur.

 

Yetsirah, Sefer: (Yaratılış Kitabı)

 

İb­ranice en eski Kozmoloji ve Kozmogoni kitabıdır. Muhtemelen III ve IV yüzyıllar arasında kaleme alınmıştır. Bu kitap, en yaygın nüshasında bile bin altı yüz keli­meyi geçmez. Bunun için bu eser, kısalığı ile dikkat çekmektedir. Tarihi perspektif açısından, İbranice kaleme alınan en eski Spekülatif metinlerden birini teşkil etmek­tedir. Sefer Yetsirah’ın iki versiyonu var­dır: En kısası, birçok yayınlarda bulunan nüshadır. Uzun olan ikincisi, bazen bir ilave olarak basılmıştır. Bu iki yayın, X. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmış ve bütün yazmaları, belirlemiştir. Onların en eskisi, muhtemelen XI. yüzyıla kadar çıktığı bili­nen ve Genizah (Kahire) de bulunan, 1947'do yayınlanan nüshadır. İki versiyonda da eser, altı bölüme ayrıl­mıştır: Michnayot veya halakhotda, yaza­rın kısa dogmatik İzahları vardır. Birinci bölümde kullanılan kelimeler, Merkavah mistiğinde bulunan kelimelere yakındır. Sefer Yetsirah'a göre yaratılış, iki ilkenin birleştirilmesi sonucunda olmuştur. Sayı­ların ve harflerin birleşik gücü, bünyesin­de tüm varlığı bulundurmaktadır. Bu Se­fer Yetsirah'da on sayı, “Sefirot” olarak tarif edilir ve beş belirsiz boyut veya ev­renin on yönünü belirtir: Doğu, Batı, Ku­zey, Güney, Aşağı, Yukarı, Başlangıç, Son, İyi ve Kötü. Bunlar, ayrıca üç elementin (Ateş, Su ve Hava’nın) oluşmasını sağla­yan evrelerdir.  Sefirot, Tanrıya ibadet eden ve O'nun tahtının önünde secde eden birimlerdir. Sefer Yetsirah, alfabe­nin harflerini üç gruba ayırmaktadır. Alef-Mem-Şin, üç elementi temsil eder. Yedi çift harf olan Bet - Gimel - Dalet - Kaf - Peh - Reş - Tav dan ibarettir. Geriye kalan on iki harf ise basit harfler olarak kabul edilmektedir. Sefer Yetsirah'a göre, tüm İbranice keli­meler iki harfli köklere bağlıdır ve bun­lardan iki yüz otuz bir adet bu­lunmaktadır. Birçok ortaçağ bilgini,  bir Golem’in yaratılması için bu eserden ya­rarlanmışlardır.  Saadia Gaon,  Sabeati Donolo ve Yuda Alevi gibi ilk yorumcu­lar, bu eseri bilimsel olarak görmüştür. XII. yüzyılın sonlarından itibaren ve özellikle XIII. yüzyılda Kabalizmin gelişme­sinde Sefer Yetsirah'ın rolü çok büyük ol­muştur.

 

Yılan:

 

Yılan kültü (ophiolâtrie), en eski dönemlerden beri, oldukça yaygındır. Ayrıca birçok inançlarda gizli olarak bu­lunmaktadır. Sürüngen bir varlık olarak yılan, yeraltı (cehennem) dünyasının hayvanıdır. O kötülüğün sembolü olarak tasarlanmıştır. Tekvin'de şeytanla aynileştirilmiştir. O, bazen koruyucu bir Tanrı, bazen de Mısır'da olduğu gibi bir kötülük Tanrısıdır. İran'da İse Ahrimen'dir. Fakat yılanı her yerde Tanrılar tarafından ölüme mahkum edilmiş görmekteyiz. Bazen de bu mahkum edilme, kahramanlar veya azizler tarafından yapılmaktadır. Yılan, ilkel dinlerdeki en yaygın ta­bulardan biridir. Çoğu zaman farklı sihirsel kültlerle beraber bulunmaktadır. Buna rağmen yılana, Şifa Fazileti için ço­ğu zaman tapınılmıştır. Gnostik bir mez­hep, yılanın şahsında “bilginin üstadına” saygı göstermektedir. Musa'nın Tunçtan yılanı ve Antik Yunandaki Esculap'ın or­tağı olan yılan, şifa ile alâkalıdır. Hindistan'da ise Naga'ların eski kültü ol­dukça önemlidir. Yılan, hazinelerin bekçi­sidir. Özellikle onun koruyucu kapşonu, Tanrıları, bilhassa Vishnu'yu ve Buddha'yı barındırmaktadır. Bazen yılan, insan şeklinde veya yarı insan şeklinde olabilmektedir. Amerika'da “çıngıraklı yılan”, tüylü yılan türü altında tebcil edilmektedir.

Afrika'da da yılan kültü, ziraî mera­simlerle birlikte çeşitli şekiller altında kut­lanmaktadır.

 

Yidiş:

 

Orta ve Doğu Avrupa'da yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin kullandığı dil. Aşkenazi kelimesi, Almanyalı anlamında kullanılmıştır. Almanya, Romanya, Po­lonya, Rusya kökenli Yahudilere Aşkenaz Yahudileri denmiştir. Böylece Yahudiler, İbranice, Aramice ve Yidiş olmak üzere üç yazı dili geliştirmişlerdir. XIX. yüzyılda Yidiş dili, Avrupada, Rusya'ya kadar ya­yılan geniş bir alanda Yahudilerin kul­landığı bir dil haline gelmiştir. Ancak bu­gün Avrupada çok az Yahudi, Yidiş dilini konuşmakta ve yazmaktadır. Yidiş dili, Sami ve Germen dillerinin kay­naşması sonucunda meydana gelmiştir. Bu dilin Sami kökeni, Ortadoğudan Avrupaya yerleşen ilk Yahudi toplulukla­rın getirdiği klâsik dönem sonrası İbrani­ce ve Aramiceden geliyordu. Germen kökü ise, Yukarı ve Orta Alman lehçelerin­den geliyordu. Yidiş dili, Roman dil­lerinden etkilenmiştir. Doğu Avrupadaki Yahudilerin Yidiş diline, Slavcadan da ke­limeler girmiştir. Böylece, iki yidiş dili or­taya çıkmış oldu. Batı yidiş dili, Almanca’nın konuşulduğu bölgelerde ge­lişirken; Doğu yidiş dili, Slavca'nın konu­şulduğu bölgelerde gelişti. Batı yidiş dili, yidiş dilinin en eski şeklini oluşturmakta­dır. Batı yidiş dili, Güneybatı yani, İsviçre, Alsace, Güney Almanya; Orta Almanya ve Kuzeybatı yani, Felemenk, Kuzey Al­manya lehçelerini ihtiva etmektedir. Doğu Yidiş dili, 1500-1700 yıllarında yaygınlık kazanmıştır. Bu kol, bugün yidişin konu­şulan bütün lehçelerini kapsamaktadır. En önemli lehçeleri, Güneydoğu yani Uk­rayna, Romanya, Ortadoğu yani, Polonya, Galiçya ve Doğu Macaristan ve Kuzeydo­ğu yani, Litvanya, Beyaz Rusya lehçeleri­dir. Yidiş’in bugünkü standart telaffuzu Kuzeydoğu lehçesine dayanmaktadır.

Yidiş dili, Avrupada bir ihtiyaçtan doğdu. Çünkü halkın günlük hayatında İbranice kâfi gelmiyordu. Bunun için Yidiş önce bir halk dili olarak doğdu, daha sonra edebiyat dili haline geldi ve XVI. yüzyılda ilk defa Yidiş metinleri basılmaya başlan­dı. Böylece, Batı Yidiş lehçesine dayanan standart bir edebiyat dili gelişmiş oldu. Ancak, bu dil, Almanca karşısında pek dayanamadı. Özellikle XVIII. yüzyıldan sonra başladı.

Doğu Yidiş ise, XIX. yüzyıla doğru gide­rek gelişti ve yeni edebiyat dilinin temeli­ni oluşturdu. XVIII ve XIX yüzyıllarda Hasidizmin etkisiyle canlandı ve çeşitli ülkelere yayıldı. Böylece, Doğu Yidiş dili, Yahudilerin kendi aralarında bir anlaşma dili olarak kabul gördü. Bu arada Yidiş dilini geliştirmek için bir­çok çalışma yapılmıştır. 1908'de toplanan Czernowitz Dil Konferansı, Yidiş dilini, Yahudilerin milli dili olarak kabul etmiş­tir. 1913 yılında Ber Borohov dil ve yazım kurallarında bir dizi reform yaptı. 1925 yı­lında Litvanya'daki Vilnius şehrinde Yidiş Enstitüsü kuruldu. Bu Enstitü 1940 yılında Amerika'nın New York şehrine ta­şınmıştır.

1938-1945 yılları arasında Yidiş konuşan Yahudiler, ciddi şekilde baskı altında kal­dılar. Kurtulanlar birçok ülkeye göç ede­bildiler. Böylece Yidiş dilini konuşanların sayısı azaldı. İsrail'de de Yidiş diline karşı bir politika sergilendi. Çünkü İsrail, çağ­daş İbranice'ye çok önem veriyordu, Günümüzde yidiş dili, muhtelif ülke­lerdeki Hassidi cemaatleri tarafından ko­nuşulmaya ve geliştirilmeye devam et­mektedir. Colombia, Kudüs, Mcgilli, Oxford ve Paris üniversitelerinde Yidiş dili öğretilmektedir.

 

Yin - Yang:

 

Çin felsefesinde hayatın an­lamını, varoluşunu, değişimini açıklayan bir felsefeyi belirtmektedir. Yin ve Yang birbirine karşıt bir güç ve ilke olarak ka­bul edilmektedir. YİN dişi, karanlık ve toprak olarak düşünülmektedir. Bunun vadilerde ve çift sayılarda olduğu kabul edilmektedir. Temsil ettiği renklerin, tu­runcu renkler ve kesik çizgiler olduğuna inanılır. Yang göğü, aydınlığı ve erkek­liği temsil etmektedir. Ejderha, gök mavisi ve kesiksiz çizgilerle belirtilmektedir. Yin ve Yang'ın yüce bir varlıktan meydana geldiği kabul edilmektedir. Yin-Yang'ın etkileşimi, kainatın düzenini sağlamakta­dır. Kainattaki ahengin sebebi, Yin-yang'ın yaşadığı sürecin sonucudur. Bir dairenin aydınlık ve karanlık yanlarını meydana getirdiklerine inanılmaktadır. Çin felsefesinde Yin-yang beş öğeyi ihtiva eder: Metal, ağaç, su, ateş, toprak. Kainat­taki oluşum ve dağılma devreleri daima birbirini izlemektedir. Tabiatla, insanî o-laylar birbirleriyle bağımlılık içindedir. Cinde Yin-yang felsefesinin kökenlerini bilmek oldukça zordur. M.Ö. III. yüzyıl­da Zou Yan, ayrı bir Yin-yang okulu­nun temellerini atmıştır. Bu okul, Kozmo­lojiye dayanıyordu. İşte bu düşünce, yüz­yıllar içinde, astroloji, kehanet, tıp, sanat ve yönetimleri etkiledi ve Çin düşünce­sine hakim oldu.

Daha sonra bu felsefe Japonya'yada geçti. M.S. 675 yılında Japonya'da in-yo felsefe­sine dayalı bir takvime bağlı bir devlet kuruluşu oldu. Daha sonra bu kuruluş yok olduysa da, felsefesi Japonyada ya­şamaya devam etti. Bunun sonucunda, şanslı ve şanssız günler, yönler, evlilikle­rin burçlara göre düzenlenmesi gibi inançlar, halk kesiminde canlı şekilde ya­şadı.

 

Yoga:

 

Bu kelime Sanskritçe birleştirmek anlamına gelen Yuj kelimesinden gel­mektedir. Hinduizm'de, insanın enerjilerini belli bir hedefe doğru yöneltmesidir. Zihinsel veya ruhî olarak bağımsız, fiziki şartların dışında Mutlakla bir birleş­me hadisesidir. Bunun için geniş anlamda Karma-Yoga'dan bahsedilmektedir. Yani, ödevler, dini erkan ve pratikleri ile kişisel bir disiplindir. Bhakti yoğa ise, so­fuca pratiklerle kişisel bir disiplindir. Jnâna-yoğa, murakebe ve tefekkürle icra edilen kişisel disiplindir. Tantra-yoğa, Tantra buyruklarına göre icra edilen kişi­sel disiplindir. Tapa-yoğa, Tanrının ismi­nin tekrar edilmesiyle icra edilen kişisel disiplindir. Bütün bu hallerde yoğa, ma­nevi bir yoldur. Burada söz konusu olan, egzersizlerle veya bir pratikle insanın güçlerini ve yeteneklerini yönlendirmek ve kontrol etmektir. Bunun için Bhagavad-Gîtâ birçok yoga metodu gös­termektedir.

Batıda kullanıldığı gibi yoga kelimesi, vü­cudun ve ruhun fiziki egzersizler yoluyla özel bir disipline girmesi olayıdır. Bu ek­seriya duruşlarla bir nefes tutma veya dü­şünceyi belli bir noktaya toplama ile ol­maktadır. Hindde yoga egzersizlerinin, çok eski bir tarihi vardır. Upanişadlar, Bhagavad-Gita ve ilk Budist metinleri yo­ga taslaklarından bahsetmektedirler. Mi­lâdi asrın başında yoga şekilleri Sûtra şekli altında yeniden gözden geçirilmiş ve ele alınmıştır. Yoga-sûtra, aslında patanjali geleneğine bağlı görülmüştür. Yoga'nın esas hedefi iyi anlamak için in­sanın hangi durumda olduğunu yakala­maktır. Patanjali için de Buddha gibi “Herşey acı vericidir.” Sadece vücud, fi­ziki acıların kaynağı değildir. İnsan vü­cudu nedeni ile anlamlar objesine köledir.

Onu dağıtan enerjiler arasında parçalan­dığı için, artık ona sahip değildir. O, dü­şüncesinde ve kalbinde istikrarsızlık ve dünyanın çoğulculuğunu yansıtmaktadır. İnsan, farklı objeler arkasında koşarak lafzen kendini kaybetmektedir. Fakat şü­kür ki, her ayrı anlamı kontrol imkanına sahiptir. Bunun için uygun egzersizlerle spiritüel yetenekleri içinde uyumsuz un­surlarla bütünleşmek gerekmektedir. So­nunda spiritüel varlık, maddi tabiatlı un­surlardan ayrılmış olacaktır. Bunun için yoğa, spiritüel varlığı izoleye ve orijinal safiyetine döndürerek, normal insan du­rumunu yüceltmektedir. Bu yüksek seviyeye ulaşmak için yogaya mensub olan kişinin üçlü dayanağa ihti­yacı vardır.

Birincisi, sağlam bir zihinsel dayanağı olması gerekir. Maddi tabiatlı bütün un­surları bilmesi ve ayırım yapması gerekir. Çünkü onlardan tedricen uzaklaşması icab eder. Bu zihinsel yetenek, ona üstadı tarafından öğretilir ve bir Darshana ile sağlanır. Yoganın bütün vakti orada ge­çer. Sâmkhya darshana, kainatın unsur­larının sayılması üzerine dayanır. Bu fel­sefi bir sistemdir. Bu sistem, spiritüel varlığın (purusha) yirmi üç prensipten olu­şan, maddi tabiat içinde mündemiç oldu­ğunu öğretmektedir. İşte bütün dağılma­ların ve sapmaların kaynağı bu münde­miç olma durumundan kaynaklanmak­tadır.

İkincisi, yoğa mensubunun, manevi bir yönetim yapısına ihtiyacı vardır. Yani, bir üstada ihtiyacı vardır. Araştırmalarında ona rehberlik edecek bir Guru'ya muhtaç­tır. Guru ile geçeceği yolları bulabilecek­tir. Guru ile kendini manevi bir kontroî al­tında görmektedir.

Yoğa-sûtralar, sekiz üye saymaktadır. Bunlar, yoğa mensubunun tedrici şekilde kabul etmesi gereken sekiz pratik model­dir. Bunlar, ruhun merkezileşmesine yar­dımcı olmaktadırlar. Bu modellerin anlamı şudur:

1- Birinci sırada ahlakî kurallar vardır (Yama): Canlı varlıkları öldürmemek (Ahimsâ), doğru söylemek,   çalmamak, perhize riayet etmek, bağış almamak.

2- Tamamlayıcı olarak riayet edilmesi ge­reken şeyler (Niyama): Temizlik, kanaat, zahitlik, veda etüdü, Rabb üzerinde zi­hinsel uygulama.

3- İstikrarlı olması gereken beden duruş­ları ile ilgili ve sağlığa iyi gelen şeyler.

4- Nefesi kontrol disiplini. Bu, nefes alıp verme ritmini tedrici şekilde yavaşlat­maktan ibarettir. Kısaca, nefes alıp ver­meyi daha derinleştirmektir. Diğer yan­dan nefes tutmada bunun içindedir.

5- Dış uyarılara karşı, spiritüel bir bağım­sızlık elde etme.

6 ve 7- dahili ve harici, kurgusal veya ger­çek olan herhangi bir obje üzerinde dikka­ti toplamaktan ibarettir. Şayet, dikkat, bir şey üzerinde uzun müddet sabit kalmayı başarırsa; yoga saliki, yedinci menzile ulaşır. Bu da Dhyâna'dır (Sürekli murahebe).

8- Şayet akıl ve ruh objede kaybolursa bu Samâdhidir veya obje üzerine tam sabit olma olayıdır. Buna Batıda extase denir. Hindular iki şekil ortaya korlar. Ya Siye, seyre daldığı objeden ayrı olma bilincin­dedir. Yahut spiritüel varlığı içinde biz­zat bilincinin muhtevasıdır. Alışılmış Hin­du doktrinine göre Atman, mutlak tabiat­tan (Brahman) ayrı değildir. Netice ola­rak, birleşme olduğu zaman; Atman, Brahmandan ayrı olamaz. Samâdhi'nin bu ikinci şeklini belirtmek için, (Bu birinciden daha derindir) Batılı yazarlar enstase terimini kullanmaktadırlar. Bu bilgilere biraz daha açıklık getirmek için bazı ilavelere ihtiyaç duyulmaktadır: Samâdhi hali, alışılmış bir hal değildir. Bu hal, istisnai ve imtiyazlı bir haldir. Râmakrishna gibi bazı mistikler, bunu sık sık tanımışlardır. Yoğa dereceleri ile batı­daki spiritüel hayat menzilleri arasında bazı benzerlikler vardır. Batıdaki temiz­leyici yol, yoganın ilk beş derecesine uy­gun düşmektedir. Yoğanm ilk beş derece­si, sâliki dış dünyanın etkisinden korumaktadır. Aydınlatıcı yol, 6. ve 7.ci dere­ceye ve birleştirici yol ise, son menzile uygun düşmektedir.

Batı gelenekleri ile yoğa gelenekleri ara­sındaki fark, özellikle metafizik, filozofik ve dini kavramlarda bulunmaktadır. Hesychasme ile yoğa arasında daha çok benzerlik söz konusudur. Yoganın spiritüel veya kurtarıcı hedefi, batılılar tarafından çoğu defa bilinmez. Onlar, nefes tutma ve merkezileşmedeki ilk adımları öğrenmekle yetinmektedirler. İlk menziller ve son menziller çoğu defa ihmal edilmiştir.

Yoğa tabiatı icabı dini değildir. O, insanı kurtarmayı hedef almaktadır. Burada, ah­lâk ve kişisel disiplin önemli bir role sa­hiptir. İnceleme ve ruhî uygulama, dini bir kişiliğe dayanmaktadır. Bu durumda, Rab (Ishvara)’ın geçişi bir uyarı rolü ve patanjali'nin öngördüğü gibi bir model rolü yoktur. Onun rolü, temel ve kesindir. Yoganın Aşkına açılması nedeniyle bazı doktrinlerde farklı şekillerde benimsen­miştir. Meselâ, Ateist Budizm, Ateist Jainizm, Shivaizm, Tantrizm ve Shaktisme farklı yoğa türlerine sahiptirler.

 

Yogâcâra:

 

Mahâyanânın belli başlı iki ekolundan biridir. Asanga tarafından mi­lâdi IV. Asırda kurulmuştur. Asanga, Brahman'ın oğludur. Vasubandhu isimli küçük kardeşi ile birlikte Budizme girmiş­lerdir. Önce, her ikiside Sarvâstivâdin ekollerine bağlı bulunuyorlardı. Asanga, Hinayâna'da öğretilenlerle tat­min olmamıştı. Diğer yandan, Shûnyatâ denilen “boşluk doktrinini” anlamıyordu. Efsaneye göre, o göğe kadar yüksel­miş, orada Bodhisattva Maitreya ona, Mahâyana'nın boşluk doktrinini öğret­miştir. O da bunu ezberlemiş ve yeni oku­lun doktrinin temeli olacak olan şeyleri açıklamıştı. Fakat bazı kaynaklara göre Asanga, Maitreyanâtha isimli bir üstad bulmuştur. Bu ekolün gerçek üstadı bu kişidir.

Asanga doktrini, Nâgârjuna’nın tamamen negatif diyalektiğine ve radikal cevher dışıcılığma karşı bir reaksiyon olarak gö­rülmektedir. Ayrıca o eski Abhidharmapitaka’nın (Himayâna) çok sayıdaki unsurlarının yeniden idealist bir pespektif içinde yorumudur. Bu persektif içinde kainat bütünü ile bir rüya ile (sypina), bir hayal ile (mâya) ve bir Hallusinasyonla mukayese edilmektedir. Bunlar, bir görüş hastalığı meydana ge­tirmektedir. Asanga ve talebeleri için eş­yalar, bilgi ve zihinsel fenomenlerden başka birşey değillerdir. Bunların dışında hiçbir realiteleri yoktur. Bunun için bu ekolün saliklerine “Vijnânavâdin”ler denmektedir. Bu da “Bilinci öğretenler demektir”. Bunlara göre, bilim dışında hiçbir şey yoktur. Gerçek, saf bilinçtir. Fa­kat bilincine herrürlü illüzyondan ve iki­likten temizlenmiş bir duruma gelmesi için sâlikin, yoğa disiplinine girmesi ge­rekmektedir.   Yoğa onu, tedrici şekilde varlığın bütün şartlarından kurtarmakta ve yükseltmektedir. Orada Suje ile Obje ikiliği kaldırılmıştır. Orada bilinç, mutİak olanla karışmıştır. Bu ekolün diğer ismi olan Yogâcâra buradan gelmektedir. Dünyanın aynı müşterek bilgisine bütün insanların sahip olması nasıl açıklanabilir? Diğer yandan, aynı illüzyonu nasıl el­de edebilirler? Bunun izahı, bu illüzyonun bütün insanlarda aynı dayanağa sahip ol­duğu şeklinde   yapılmaktadır. Şöyleki, bilgi ve bilginin süreci, rüyanın bilgisi ka­dar anarşik değildir. İşte yogâcâra bu mekanizmayı açıklamaktadır. Bilginin da­yanağı Âlâyavijnana'dır.  Bu  “Bilincin toplanma yeri” olarak tercüme edilebilir. Buna bazen “çok derin bilinç”de denir. Bu bilinç güçlü ve gayri müşahhas olarak telâkki edilmiştir. Orada herşey bir tohum (bija) halinde mevcuttur. Bu tohumlar ge­liştiğinde akıl ve anlam seviyesinde birta­kım kavramlar doğmaktadır. Bu tohumlar birbirine tepki gösterirlerse, ondan çıkan zihinsel temsillerin dünyası düzensizlik­ten kurtulur ve uygun bir tarzda gelişir. Diğer yandan, Alâyavijnana ve bijâlar, karşılıklı konuşular,   Öyleki  “Derin bi­linç”, Brahmanik Atman'a assimile ola­maz. Bu, ancak devamlı akan fakat su mo­leküllerinin durmadan yenilendiği bir ne­hirle mukayese edilebilir.  Böylece Yogâcâra, özellikle Budist Anatta doktri­nini  korumaya teşebbüs  etmiştir.  “Çok derin şuur” bütün düalist illüzyondan so­yunduğunda o tamamen temizlenmiş olur ve gerçek tabiatla yani eşyanın mutla­ğı ile karşılaşır. Fakat bu mutlak realite nedir? Asanga bu konuda Nâgârjuna ile aynı görüştedir. Bunun için şöyle der: Mutlak realite, ne varlıktır ne de yokluk. Ne benzerliktir ne bozulmadır. Yine de Asanga, mutlak realiteye pozitif bir anlam vermektedir. İşte bu noktada, Yogâcârin ve Mâdhyamika birbirinden ayrılmaktalar ve muhalefet etmektedirler. “Buddha'nın üç bünye” teorisini yeniden alarak Asanga, mutlak realitenin “Dharmakâya”, “Buddhanın tabiatı”, veya “Budhalaşmak”tan başka birşey olmadığını be­lirtmektedir. Bu durum ise, eşyanın mü­kemmel tabiatını ve tamamen temizlen­miş bilinci gösterir. Bu temiz bilinç uya­nıştır (Badhi ve Satori). Buddha'nın bu ta­biatı, her varlıkta gizli halde takdim edil­miştir. Böylece onun kurtuluşunun tohu­mu atılmıştır. Bunun için buna, “Tathâgatagarbha” yani “Tathâgata'nın Embryon”u denmektedir. Fakat her var­lıkta derin şekilde takdim edilen Buddha'nın tabiatı teorisi Upanişadlarda öğretilen Brahmanla Âtmân arasındaki benzerlik teorisini hatırlatmıyor mu? İşte Mâdhyamika, Yogâcârinlere bunun için sitem etmektedir.

 

Young Brigham (1801-1877):

 

1830 yı­lında okuduğu “Mormon Kitabı”nın etkisiyle vaftiz olan ve Mormon olan Young, Mormonların lideri Joseph Smith’in ölümünden sonra, Mormon kili­sesinin başına geçmiştir. Young, Mormon kilisesine katıldığı zaman, Mormon kilise­si “Ahir zaman Azizleri İsa-Mesih Kili­sesi” adını taşıyordu. Young'un bu kilise­ye katılma tarihi, Nisan 1832 yılıydı. Young, 1835'de on iki Havari Konseyi'nin üçüncü üyesi oldu.

Binlerce Mormon mensubunun Missouri'den göçe zorlandığı zaman, Mormon havari Konseyi üyesi olarak İllinois'daki Nouvoo'ya yerleşme işini yürüttü. Ertesi yıl İngiltere'ye giderek çok sayıda İngilizin Amerika'daki Mormon kilisesine katılmasını sağladı. Ayrıca Mormonluğun, İskandinavya ülkeleri baş­ta olmak üzere muhtelif Avrupa ülkele­rinde yayılmasını sağladı. Mormon kilisesinin kurucusu olan Josehp Smith’in Haziran 1844'de öldürülmesin­den sonra Nouvoo'ya dönerek kilisenin başına geçti. Saldırılar karşısında daya­namayarak Mormonları İllinois eyale­tinden de çıkararak 1846'da Batıya Mormon göçünü başlattı. Aralık 1847'de resmen Mormon kilisesine başkan oldu. Salt Lake City'yi üs olarak seçen Young, Utah başta olmak üzere bugün Kaliforniya, Arizona, Nevada, İdaho ve Wyoming eyaletlerinde Mormonların var­lıklarını hissettirmiştir.  1849'da Mormonlar, Deseret ismi altında geçici bir eyalet kurdular. Young Brigham'da vali oldu. Ancak Amerika yönetimi, 1857'da Başkan James Buchanan’ın emriyle Young'u görevden aldı. Bu olaydan sonra Young, herhangi bir resmi göreve gele­medi ve Mormon kilisesinin başkanı ola­rak ölümüne kadar Utah 'da kaldı. Mormon cemaatinin istikrarlı ve tutarlı bir yapıya kavuşmasını sağlayan Young, eğitim ve tiyatro alanındaki yenilikleri de desteklemiştir. Mormon kilisesinin çok kadınla evlenme iznine uyan Young'un yirmi karısı ve kırk yedi çocuğu vardır.

 

Yuhanna:

 

Hıristiyanlıkta dördüncü İncil olan Yuhanna İncilinin yazarıdır. Ayrıca Yuhanna'nın Vahyi'ni yazmıştır. Yeni Ahit kitapları arasında otontik ola­rak kabul edilen üç mektubun da yazan­dır.

İncillerde Kardeşi Ya'kub ile birlikte İsa'­nın çağırdığı ilk havariler arasında yer almaktadır. Markos İncilinde Yu­hanna'nın ismi, hep Yakub'dan sonra gelmektedi. [74]Markos İncilindeki “Yakub'u ve kardeşi Yuhanna'yı gördü” cümlesinden Yuhanna'nın, Yakub'un küçüğü olduğu anlaşılmakta­dır. Yuhanna'nın annesi, Markos lakaplı idi ve Meryem’in evine ziyarete gelmişti. [75]Yuhanna'nın annesinin havariler meclisine hizmet ettiği de söylenmektedir. Yuhanna Hz. İsa'nın en ya­kınlarından birisi olmuştur. Yuhanna İncilinde bahsedildiğine göre, Taberiye'de İsa, talebelerine göründüğünde orada Zebedenin oğulları da vardı. [76]

Hz. İsa'nın dirilişten sonra, Hıristiyanlığa gelenleri kutlamak için Petrusla birlikte Samiriye'ye gitmesi, Yuhanna'nın, ilk Hı­ristiyan kilisesindeki yerini göstermekte­dir. Yahudilerin dışında Hıristiyanlığa gi­renlerin konumu konusundaki Kudüs tar­tışmasında Yuhanna tavır sergile­memektedir. Bunun için ilk dönem ihtida hareketlerinde Yuhanna'nın, Paul'un Ya­hudi olmayanlara din değiştirmede gös­terdiği kolaylığı gösterip göstermediği bi­linmemektedir.

Yuhanna'nın ilk dönemdeki hayatı hak­kında fazla bilgi yoktur. Ancak II. yüzyıla doğru Yuhanna'nın hayatı, efsaneleşmeye doğru gitmiştir. Meselâ, II. yüzyıl sonla­rında Efes piskoposu Polykrates, Yuhanna'nın mezarının Efesos'ta olduğu­nu, onun “İsa'nın sevdiği havari” oldu­ğunu ileri sürüyordu. Lyon piskoposu olan İrenaeus ise, Yuhanna'nın Efeste öl­müş olabileceğini, İncilini ve mektuplarını burada yazdığını, Vahiy kitabını ise, Batnos'da yazdığını ifade etmektedir. IV. yüzyılda Yuhanna'nın mezarının Efes'te olduğu kabul edilmiştir. İmparator II. Theodosius, mezarın bulunduğuna inanılan kilisenin çevresine, St. Jean kilise­sini yaptırmıştır. Hastalıkların VI. yüzyılda, Yuhanna'nın mezarından alman toz­larla şifâya kavuştuğu inancı yaygınlaş­mıştır.

Batı Hıristiyanları arasındada Yuhanna ile ilgili efsaneler yayılmaya başlamıştır. Markos İncili Yuhanna'nın ve Yakub'un İsa'dan “sağında ve solunda oturma” is­tedikleri konusundaki İsa'nın sözlerinden Yuhanna'nın öldürüldüğü yorumu yapıl­mış ve bunun etrafında birçok efsane ge­liştirilmiştir. II. yüzyılda yaşayan ilâ­hiyatçı Tertullianus, Yuhanna'nın kaynar yağa atıldığını, ama yara bile al­madan kurtulduğunu, yazmıştır. Hatta VII., yüzyılda Laterano Bazilikasında bu olayı gösteren bir tablo yapılarak Roma'daki lâtin kapısına yerleştirilmiştir. Hatta bu olay her yıl 6 Mayıs'ta kutlanan bir kült merasimine dönüşmüştür. Aslın­da Yuhanna yortusu 27 Aralık günüdür. Daha sonraki dönemlerde Yuhanna'nın ölmediği inancı efsane şeklinde yayılmış­tır. Yuhanna'nın işleri isimli Apokrif bir metnin bildirdiğine göre Yuhanna ölür, ancak sonradan Enoş ve İlyas gibi göğe yükseldiği belirtilir. Bu konudaki bir baş­ka rivayete göre, Yuhanna'nın mezarının üstündeki toprak, sanki Yuhanna nefes alıyormuş gibi iner ve kalkar. Yuhanna'nın portreleri hep sakalsız ve genç olarak yapılmıştır. Ortaçağ Batı sa­natında en yaygın Yuhanna tasviri bu şe­kilde olmuştur. Bizans sanatında ise Yuhanna, saçı ve uzun ağarmış sakalı ile tasvir edilmiştir. Yuhanna'nın İncil yazarı olarak simgesi Kartal'dır. Yuhanna ef­sanelerinin kaynağı, onun İncili, mek­tupları ve vahiy kitabı olmuştur.

 

Yuhanna İncili:

 

Hıristiyanlıkta otontik olarak tanınan İncillerden birisi, Yuhanna İncili'dir. Yuhanna İncili, Sinoptik İncillerden değildir. Havari Yuhanna tarafından yazıldığı kabul edilse de gerçek yazarının kim olduğu kesin ola­rak bilinmemektedir. Kitabı Mukaddes mütehassısları, dili ve yüksek ilahiyat dü­şüncelerini ihtiva ettiği için, Yuhanna İn­cilini yazanın, Yuhanna'dan sonra yaşa­dığı ve Yuhanna'nın öğretilerinden yarar­lanabileceği düşüncesini savunmak­tadırlar. Hz. İsa'nın hayatına ilişkin birkaç bölümün öteki İnciller'deki sırayı izle­memesi ve son bölümün sonradan ek­lenmiş gibi durması nedeniyle, metnin ayrı zamanlarda, ayrı kişilerce yazılmış bölümlerden oluştuğu öne sürülmüştür. Diğer yandan İncilin yazıldığı yer ve ta­rih, kesinlik kazanmamaktadır. Bu konu­da birçok yazar, Yuhanna İncilinin Hele­nistik kökenli Hıristiyanlara hitaben M.S. 100 yılında Efes'te yazıldığını kabul et­mektedirler.

Yuhanna İncili, diğer İncillerden bazı nok­talarda ayrılmaktadır:

1. Diğer İncillerden farklı bir zaman dilimi ihtiva eder.

2. İsa'­nın hayatının büyük bir bölümünün Yahuda'da geçtiğini belirtir ve İsayı ilahi­yat konularında uzun konuşmalar yapa­rak bitirir.

3. Yazar, İsa'nın birçok simge­sel eylemini yazmamayı yeğlediğini; bun­ların yerine okuyucuların, Mesihin kilisesinin gizemli birliğini kavrayıp paylaşabilmeleri için özellikle belirli olayları ak­tardığını ifade eder. Yuhanna İncilinde mistik simgesellik öne çıkmaktadır. Yuhanna İncili, “Başlangıçta söz vardı. Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâm Al­lah idi.” [77]Yuhanna İncili, isa'nın mucizeleri üzerinde fazlaca durur: Beş bin kişiyi, İsa'nın doyurması.[78], Hayat ekmeği benim demesi [79] ifade­leriyle Yuhanna İncili İsa'yı açıkça ortaya koymaktadır. İsa, kendinin Tanrı oğlu olduğunu açıkça söyler. Halbuki bu konu, diğer İncillerde biraz kapalı geçmektedir. Yuhanna İncili, Helenistik felsefenin izle­rini fazlaca taşımaktadır.

Yuhanna'nın İşleri: Hıristiyanların İncillerinde yer almayan Yuhanna'nın yolcu­luklarını ve mucizelerini anlatan bu metin Hıristiyanların ellerinde dolaşmaktadır. Bu metnin M.S. 180 yıllarında yazıldığı tahmin edilmektedir. İstanbul patrikliği yapan Photios'a göre “Yuhanna'nın İşle­rini” yazan Leukios Kharinos'tur. Hıristi­yanlarca sapık kabul edilen Doketizmin görüşlerini yansıtan bu metin, Kilise tara­fından otantik kabul edilmemiş ve uy­durma metinler arasında zikredilmiştir. Doketizm, İsa'nın maddi bedeninin olma­dığını, onun bir görüntüden ibaret olduğunu ileri sürmektedir. “Yuhanna'nın İşleri”nde gnostik bilgiler yer almaktadır. Bu metin, kilise öğretisini saptırdığı için II. iznik Konsilinde 787 tarihinde aforoz edilmiştir.

Yuhanna’nın Mektupları: Yuhanna tara­fından yazıldığı kabul edilen üç mektup, Hıristiyan kilisesi tarafından resmen onaylanmıştır.

Yuhanna'nın Birinci Mek­tubu: Bu mektup beş babtan oluşmakta­dır. Ancak bu mektubun, Yuhanna’nın yazdığına dair hiçbir iz yoktur. Birinci mektupta, Baba ve İsa ile ortak payda kurmaktan, Tanrının ışık olduğundan, günahkarlıktan ve günahkarlıktan kur­tulmanın tek yolunun günahımızı itiraf etmek olduğundan bahsedilmektedir. Yi­ne birinci mektubun can alıcı konusu, Deccal konusu olmuştur. Deccal, Mesih karşıtı kişidir. Bu konuda Birinci Mektu­bun İkinci Babının on sekizinci cümlele­rinde şunları okuyoruz: “Çocuklar, bu son saattir. Mesih-Karşıtının (Deccal) ge­leceğini duydunuz. Nitekim daha şimdiden çok sayıda Mesih-Karşıtı türemiş bu­lunuyor. Son saat olduğunu bundan bili­yoruz. Bu Mesih-Karşıtı kişiler, İsa'nın Mesih olmadığını söylemektedirler. Bun­lar, Baba'yı ve Oğul'u inkar eden yalan­cılardır”. [80]

Yu­hanna'nın İkinci Mektubu: BuMektupda üslup ve konu yönü İle birinci mektupla benzerlik göstermektedir. Bu mektubu Yuharma, “Mesihin bedenleşip geldiği­ni” kabul etmeyenleri ikna için yazmaktadır. Bu konuda ikinci mektupta şunları okuyoruz: “Ne var ki, İsa Mesih’in be­den alıp geldiğini kabul etmeyen aldatı­cı birçok kimseler dünyanın her tarafına yayılmıştır.” [81]Yuhanna’nın bir bablık olan bu ikinci mektubu, sevgiden ve mesihe imandan söz ederek bitmek­tedir.

Yuhanna’nın Üçüncü Mektubu: Bu mek­tup bir bablık bir mektuptur. Yuhanna İkinci ve Üçüncü Mektubunda “Ben Yaşlı Önder” ifadesini kullanmaktadır. Böyle­ce, üçüncü mektubun da aynı kişi tarafın­dan yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu mektupdaki dil ve konu bütünlüğü mek­tubun aynı kişi tarafından yazıldığını gös­termektedir. Yuhanna bu mektubu, rnesih yanlılarını desteklemek için bir dostuna yazmıştır. “Diyotrefis” isimli birisinin, Yuhanna’nın fikirlerine muhalefet ettiğini, üçüncü mektuptan öğreniyoruz. Yuhanna, mektup yazdığı kişiye kendisini örnek almasını tavsiye ediyor. Bu her üç mektubun Yuhanna'ya ait ol­duğu, kilisece resmen kabul edilmiştir. İkinci ve Üçüncü Mektuplarda kullanılan Presbyteros, Yunanca Yaşlı anlamına gelmektedir. Bu kelime, Hıristiyanlığın başlangıç yıllarında Episkopos olarak kul­lanılmaktadır. Episkopos ise ruhbanlığa giren kimseyi belirtmektedir. Bu durumda Yuhanna, yaşlı kelimesini kullanırken aynı zamanda Episkopos kelimesini kul­lanmakta ve ruhbaniyete işaret etmekte­dir.

Hıristiyan kilise tarihinde Yuhanna'nın mektupları konusunda çok tartışma ya­pılmıştır. Ancak mektupların içeriği, kul­lanılan dil, her üç mektubun bir kalemden çıktığını göstermektedir. Yuhanna'nın Vahyi: Yunanca Apokalypsis, vahiy veya ilân etme anlamına gelmektedir. Buna göre “Yuhanna'nın Apokalipsi” “Yuhanna'nın Vahyi” olarak ifade edilmiştir. Yuhanna'nın Vahyi, İnci­lin son kitabını oluşturmaktadır. Bu me­tinlerin havari Yuhanna tarafından Ege Denizindeki Batnos adasında yazıldığı kabul edilmektedir. Ancak Hıristiyan Kutsal metinleri üzerinde çalışan ilâhiyat­çılar, Yuhanna’nın Vahyi'nin milâdi I. yüzyılın sonuna doğru farklı yazarların metinlerinden oluştuğunu düşünmekte­dirler. Yuhanna'nin Vahyi, iki ana konu etrafında şekillenmiştir: Bunlardan birin­cisi, Yedi Kilise'ye yazılan yazılardır. Bun­lar, yedi cemaati oluşturmaktadır. Bu ce­maatler ve kiliseler şunlardır: Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Şart, Filadelfiya ve Laodikya. Yuhanna bu mektuplarda bu kilise cemaatlerine ahlâki ve dini nasihat­ler yapmaktadır. Yuhanna’nın ele aldığı ikinci konu, dördüncü babtan yirmi ikinci bab'a kadarki bölümlerde dile getirilmek­tedir. Bu bölümlerde ele alman konular, birtakım İlhamlardan ve mecazlardan iba­rettir. Kitab-ı Mukaddes uzmanları, Yuhanna’nın anlattığı bu Vahiy'de dün­yanın sonundan çok, Roma'nın dini bas­kısının ilk Hıristiyan önderlerde meydana getirdiği ruhsal bunalıma bağlamaktadır­lar.

Roma'nın bu dini zulmünün geçici oldu­ğu, Tanrının zafer günlerini mutlaka ve­receği, ilk Hıristiyan cemaatlere hatırla­tılmakta ve onların dinlerine bağlı kalma­ları tavsiye edilmektedir. Meselâ, Yuhanna'nın Vahyinin VI. babında bah­sedilen “Yedi Mühür”, Hıristiyanların ge­lecekte göreceği iyi günlere bir işaret an­lamı taşımaktadır.

Yuhanna'nın Vahyinde sık sık, Tora'nın (Eski Ahit) Daniel ve Hezekiel kitaplarına atıfta bulunulmuştur. Yuhanna'nın Vah­yini iyi anlayabilmek için bu kitaplardaki kavramları iyi bilmek gerekmektedir. Yuhanna'nın Vahyinde milleniarist (Bin yıl) hareket dikkat çekicidir. Bin yılın so­nunda, şeytan tesirsiz ve etkisiz hale gelmiştir. Ancak bin yıl geçtikten sonra, İblis kısa bir süre yine serbest bırakılacaktır. Bu ise, insanların şeytanın hüviyetini ta­nıdıktan sonra etkisiz kalacağı mesajını vermektedir.

 

Yunan Kilisesi:

 

Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti yönetimi boyunca Yunan kilisesi, İstanbul Rum Ortodoks patrikliğine bağlı kalmıştır. Osmanlı İm­paratorluğunun gerileme döneminde 1833'de Navplion konsilinde bağımsız­lığını ilân etmiş, bu karar, 1850'de Fener Patrikhanesi tarafından da onaylanmıştır. Yunan kilisesi, Rusya'da I. Petro döneminde Devlet kilisesi haline getirilen Rus Ortodoks patrikliğinden örnek alarak kendini bir devlet kilisesi şeklinde teşkilatlandırmıştır. Yunan kilisesi Atina ve Yunanistan başpiskoposluğunun önderli­ğinde bütün Yunan Kilisesi piskoposları­nın katıldığı bir Sinodla yönetilmektedir. Yunanistan başpiskoposluğuna bağlı on iki piskopostan oluşan ikinci bir konsey daha vardır. Bu konseyde görev alan her bir piskopos bir yıl boyunca konseyde gö­rev yapmaktadır. Genel Sinod, Genel ki­lise problemleriyle ilgili konuları ele alır. On iki kişilik konsey ise, kilise yönetimi ile ilgili konularla meşgul olur. Yunanistan kilisesi, seksen bir pis­koposluk bölgesine sahiptir. Kilisede gö­revli papazların çoğu, lise seviyesinde öğ­retim gören insanlardır. Ancak, sön otuz yıldan beri yüksek öğrenim gören papaz­ların sayısı artmaktadır. Atina ve Selanik'­te piskoposluk öğretimi ve eğitimi veren iki ilahiyat fakültesi vardır. Ayrıca, İs­viçre Chambesy Ortodoks Patrikliğine bağlı yüksek öğretim kurumlarında da e-ğitim gören Yunanlı papazların sayısı az değildir.

Vaktiyle Ortodoks dünyanın bir manastır merkezi olan Athos adası (Aynaroz), hâlâ bir manastır merkezi olmaya devam et­mektedir. Kadınların girmesinin yasak olduğu Aynaroz, dini yoğunluğun fazlaca yaşandığı bir manastır merkezidir. Bura­da Ortodoksluğa bağlı değişik manevi ya­şam biçimleri vardır. Diğer yandan Paros adasındaki Longovarda ve Patmos adasındaki Aziz Yuhanna Manastırı tarihi manastır mirasının son kalıntıları olarak ayakta durmaktadır. Bugün bütün Batı dünyasının olduğu gibi, Yunanistan kili­sesinin de en büyük problemi, dini alanda hizmet verecek rahip ve rahibe bulma ko­nusudur. Bunun için Yunanistan kilisesi, lâik gruplarla işbirliğine önem vermiş ve İncil misyon hareketine ağırlık vermiştir. Yunanistan kilisesinin bünyesinde gelişen entellektüel bir misyonerlik hareketi olan “Zoe İlâhiyatçıları Tarikatı”, tamamı yüksek ilahiyat eğitimi görmüş rahip ve keşişlerden oluşmaktadır. Bunun dışında, Soter tarikatı ve Yunan devleti tarafın­dan desteklenen Apostoliki Diakonia (kilise bünyesinde misyon) tarikatleri vardır. Apostoüki Diakonia hareketi, Din, İlahiyat, ve âyin usulüne ait kitaplarla Eklesia, Theologia,  Foni kiriu gibi peryodikler yayınlamaktadır. Bu hareke­tin, pazar okulları da vardır.

 

Yunan Mitolojisi:

 

Yunan mitolojisi, Yunan kültür ve medeniyetinin bir ürü­nüdür.  Yunanlıların, Akdeniz çevresine M.Ö. 2000 yılında geldikleri tahmin edil­mektedir. Yunanlılar, Akdeniz havzasın­da kendi gök-Tanrıları olan Zeus ile ve ona bağlı ibadetlerle, Akdeniz havzası yerli inançlarını belli oranda senteze ulaş­tırmışlardır. Girit adasında gelişmiş olan Minos medeniyetinin en önemli Tanrıça­sı, vahşi hayvanların yılanlarla tasviri şek­li, daha sonraki dönemlerde Yunan Tanrı­larına örneklik yapmıştır. M.Ö. 2000'lerin ikinci yarısında Minos, medeniyetinin ye­rine Miken medeniyeti geçmiştir. M.S. 1100'lerde Yunan medeniyeti gerilemeye başlamıştır. Yunan medeniyetinin geriliği M.Ö.  800 yılına kadar devam etmiştir. M.S. 750-500 yılları arasında, Eski Yunan dini de çok gelişmiştir. Eski Yunan' da, ölümsüz Tanrılara ta­pınma, bu dönemin ortak özellikleridir. Toplumun her kesiminin veya tabiat güç­lerinin bir Tanrıya bağlı olduğu inancı yaygındı. Meselâ,  Zeus havadan; Posiedon denizlerden; Demeter   hasat mevsiminden; Hera evlilikten sorumlu kabul edilmiştir. Ayrıca Tanrılar, birtakım sıfatlarla adlandırılıyordu. Meselâ, Zeus Maimaktes (Fırtına gibi Zeus);  Zeus Ksenios (Misafirsever Zeus); Zeus Herkeios (Evlerin Koruyucusu Zeus) gi­bi...

Homeros'un destanlarıyla birlikte, Tanrı­ların Zeus'un egemenliğinde Olympos dağında toplu halde yaşadıklarına  ina­nılmaya başlanmıştır. Olympos Tanrıları­nın dışında başka Tanrılarda vardı. Bun­lar yer üstü ve yeraltı Tanrıları şeklinde düşünülüyordu. Meselâ, Pan, keçi Tanrısıydı. Nympha, su perileri, Dryaslar, ağaç Tanrısı; Nereus, deniz Tanrısı olarak ka­bul ediliyordu. Furia'lar, yeraltı güçleri­nin Tanrısı olarak kabul ediliyordu. Eski  Yunan dininde en önemli  ibadet kurbandı. Tanrılara göre kurban türleri değişiktir. Meselâ, Flera'ya İnek; Zeus'a boğa; Demeter'e domuz kurban edilirdi. Olympos Tanrılarına, güneş doğarken adak taşında kurbanlar kesilirdi. Kesilen kurban parçalara ayrılır, bir kısmı Tanrı­lara sunulur geri kalanda topluca yenirdi. Khthnoios'a (yeraltı Tanrısı olarak) kesi­len kurbanlar gece kesilmekteydi. Bu Tan­rılara kesilen kurbanlar. Siyah postlu hayvanlardan seçiliyordu. Bu kurbanların eti yenmezdi ve gömülürdü. Yunan dininde kurbandan başka ibadetler de vardır. Bunlar dua etme, yıkanma, yere içki dökme, toplu yürüyüş ve koşudur. Yunan dininde kehanet'de çok önemli bir yer tutuyordu. Kahinler, kuşlarla kehanet­te bulunuyordu. İbadet törenleri halka açık olarak yapılıyordu. Çok Özel dini tö­renlerde vardı. Halka açık törenlerin en önemlisi, Panathenata gibi törenler­di. Bu törenler'de    Atinalar  “Athena polias”a yeni elbiseler takdim ediyorlardı. Her dört yılda bir Batı Peloponnesos'ta Zeus adına bir tören yapılıyor­du. Bu törenlerin M.Ö.  776'da birincisi yapılmış, daha sonra olimpiyat oyunlarını da içine alan törenlere dönüşmüştü. Bü­tün bu törenler, mabedlerin içinde ve çev­resinde düzenleniyordu. Tanrılara önce sarayların bir bölümü ayrılırken, daha sonra Tanrılar adına tapınaklar yapılmış­tır. Herbir Tanrı için yapılan mabedler, önceleri ahşap evlerden ibaretken, daha sonra mermer yapılar yapılmaya başla­mıştır. Zamanla mabediere, mermer Tanrı heykelleri de konmuştur. Bu heykeller, bazen altınlarla süsleniyordu. Eski Yunan dini, Yunan filozoflarının sü­rekli tenkidlerine uğramıştır. M.Ö. VI. yüzyılda Ionyalı filozoflar, Yunan dinleri­ni akla uymadığı için eleştirmişlerdir. So­fistler bu tenkidleri devam ettirmişlerdir. Büyük İskender’in Anadolu ve İran'ı fet­hettikten sonra, bu bölgelerdeki inançlarla Yunan dini inançları belli oranda senteze uğradı. Bu dönemde Mısır kaynaklı İsis ve Osiris kültleri ile Astrolojiye bağımlı Sır dinleri ortaya çıkmıştı. M.S. 363'te Roma İmparatoru Julianus'un ölümüyle eski din en büyük destekçisini kaybetmiş­ti. Hıristiyanlığın hızla yayılmasına kar­şılık, Eski Yunan dininin bazı öğeleri Hı­ristiyan azizlerinin çevresince gelişen kültlerde ve yerel geleneklerde varlığını sürdürmüştü.

İşte Yunan mitolojisi, Yunan dininin eseri olarak ortaya çıkmıştır. Yunan mitolojisi­ne çok değişik yönden tenkidler yapılmış­tır. Her mitin, tarihsel bir olaya denk düş­tüğünü ileri sürenler olduğu gibi... Mitle­rin, asılsız olduğunu ileri sürenlerde var­dır. Ancak Dinler Tarihindeki son geliş­meler, mitolojinin birer yalanı değil; insanlığın existansiyel tarihini temsil ettiği­ne işaret etmektedir.

Yunan mitolojilerinin günümüze kadar gelmesini, edebiyat eserleri sağlamıştır. Bunların başında M.Ö. IX ve VIII. yy'larda yazılan İlyada ve Odysseia gelmektedir. Bu eser'de Olympos dağındaki Tanrılar konu edinilmiştir. Homerosla aynı çağda yaşayan Hesiodos'un, Theogonia (Tanrı­ların Doğuşu) ve Erga Kai hemerai (İşler ve Günler) adlı yapıtlarında ise dünyanın yaratılışı, Tanrılar arasındaki iktidar mü­cadelesi, insanın çektiği   sıkıntıların ve kurban uygulamasının kökeni anlatılır. Ayrıca, mitolojinin bugüne kadar nakle­dilmesini sağlayan diğer kaynaklar ara­sında “Homerosun” ilâhilerini ve Epik Şi­irlerini” de sayabiliriz. Yunan mitolojisinin işlediği konular arasında şunları görüyo­ruz:

1- Tanrıların doğuşu, kainatın olu­şumu.    

2- Dünyanın yaratılması ve Zeus'un, Olymposta egemenlik kurmasıy­la sonuçlanan Tanrıların mücadeleleri anlatılır.

3- Zeus'un ölümlü kadınlarla yap­tığı aşktan bahsedilmektedir. Kainatın yaratılışı ile ilgili mitolojiyi en iyi anlatan Hesiodos'un “Tanrıların Doğuşu” adlı kitaptır. Hesiodos'a göre dünya dört tanrısal varlığın ortaya çıkmasıyla yaratıl­mıştır. Bunlar: Khaos (Boşiuk), Gaia (Yer), Tartaros (Cehennem) ve Eros'tur (Aşk). Tanrıların   doğuşu  canavarlara ya da düşmanlara  karşı  kazandıkları zaferler, aşk serüvenleri, doğaüstü güçleri ve bir ayin ya da ayin yeriyle ilişkileri Tanrılarla ilgili  mitolojilerin  ana  konulandır.  Her Tanrının çeşitli özellikleri vardır. Meselâ Atina, Athena'nın manevi himayesi altında'dır. Athena, savaşçı bir Tanrıdır. Onun savaşçı karakterine özgü birçok mit anlatılır. Hermes ise, Hırsızlık ve Kurnaz­lık Tanrısıdır. Aşk Tanrıçası Aphrodite için de birçok mitoloji vardır. Dionysos ile ilgili mitolojilerde de şarap ve coşkunluk mitleri anlatılmaktadır. Yunan mitolojisi şiirin, destanların ve ti­yatro oyunlarının konusu olmuştur. Başta Ovidius'unkiler olmak üzere Latince ya­zılmış yapıtlar aracılığıyla, ortaçağ sanat ve edebiyatına, Yunan mitolojisi damga­sını vurmuştur. Yunan mitolojisi, bilim ve teknoloji kavramlarına konu olmuştur.

 

Yunus (Hz.):

 

Hem Yahudilerin hem de Müslümanların peygamber olarak kabul ettikleri bir şahıstır. Kur'an-ı Kerim'deki onuncu surenin adı “Yunus Suresi”dir. Bazı hadisler ve siyer kitapları, Yunustan Yunus bin Matta olarak bahsetmektedir. “Zunnûn” ve “Sahibu'1-Hat” gibi isimlerle anılan Yunus, peygamber olarak gönderildiği kavminin yola gel­memesi sonucu onlara kızarak, kavmini terk ertmiş ve bir gemiye binmişti. Gemi­nin batmaya yüz tutması üzerine hafifle­mesi için yolculardan birisinin suya atla­ması gerekti. Kimin suya atlayacağını tes­pit için kur'a çektiler. Kur'a Yunus'a isabet etti ve Yunus denize atıldı. Denizde Yunus'u bir balık yutmuştur. [82]“Sonunda Yunus, tesbih edenlerden olduğu için Allah onu, balığın karnından hasta olduğu halde, ağaçsız ve bir boş ye­re attı” [83]“ve üzerine kabak tü­ründen bir ağaç bitirdi.” [84]Daha sonra sağlığına kavuşan Yunus (a.s)’ın yüzbinden fazla insana peygamber olarak gönderildiğinden Kur'an-ı Kerim bahse­der. [85]Hz. Yunus'un, balığın karnında ne kadar kaldığı konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı bil­ginler bu süreyi, 40, 20, 7, 3 ve 1 gün olarak belirtmiştir.

Yahudi Kutsal kitabı olan “Yunus Kitabın”da Yunus'tan bahsedilmiştir. Bu kita­ba göre Yunus'un babasının adı Amittay'dır. [86]II. krallarda [87] kehanetlerde bulunan Yunus, Hz. Yunustur. Burada anlatıldığına göre, Allah Yunus'u Ninive'ye, halkı uyarmak için gönderir. Yunus, kavmin azgınlığını görünce başarısız olacağını anlar ve şehri terkeder. Bu nedenle Yafa'da bir gemiye biner ve kaçmaya başlar. Yolda çıkan fır­tınadan dolayı, fırtınanın gemideki birisi için çıktığına inanan yolcular, bu yolcuyu bulmaya çalışırlar. Bunun üzerine kur'a çekerler ve kur'a Yunus'a çıkar. O da fırtı­nanın kendisi yüzünden çıktığını itiraf eder. Kendi isteği üzerine denize atılır, fırtına hemen diner. Tanrının görevlendir­diği bir balık Yunus'u yutar. Yunus üç gün üç gece balığın karnında kalır, kur­tulmak için dua eder, balıkda onu karaya çıkarır. Bu defa Yunus tekrar Ninive'ye gider ve vazifesini yapar. Bunun üzerine Ninive halkı tövbe eder ve helak olmak­tan kurtulur.

Ancak kentin yok olmaması, Yunus'un çok gücüne gider. Allah, ona gölge yap­ması için topraktan bir asma kabağa çıkar­tır. Kabak ertesi gün kurur. Yunus buna çok üzülür. Allah hiç emek çekmediği halde asma kabağına üzülürken yüz yir­mi binden çok insanın yaşadığı Ninive şehrine acımadığı için Yunusu kınar. Yu­nus kitabı dört babtır. Birçok Kur'an müfessiri Hz. Yunusla ilgili ayetleri, Tevrattaki Yunus kitabından aldıkları bil­gilerle yorumlamışlardır.

 

Yunus Kitabı:

 

Yeni Ahitin otuz dokuz kitabından biri olarak kabul edilen Yunus kitabı, dört babtır. Yunus kitabının Hz. Yunus döneminden çok sonra kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Eski Ahitte, peygamberlere ait kitaplar arasında beşinci kitaptır. Bu metnin, M.Ö. VIII. yüz­yılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Ya­hudi kutsal metinleri arasında Apokrİf sayılan Ekklesiastikos, on iki Yahudi peygamber listesi arasında Yunus'tan da bahsetmektedir. Buna göre, Yunus kitabı­nın M.Ö. III., yüzyıldan önce yazılma ih­timali üzerinde durulmuştur. Eski Ahitîn, Rut, Ezra, Nehemya kitapları gibi, Yunus Kitabı da, Yahudi ırkçılığına karşı çık­maktadır. Yunus Kitabında geçen bazı semboller, Yahudilerin Babü'den dö­nüşlerini sembolize etmektedir. Hz. Yusuf: M.Ö. XVI. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Hz. Yusuf, Hz. Yakub'un Rahel İsimli karısının oğludur. Hz. Yusuf hakkında hem Tevrat'ta hem de Kur'anda bilgi verilmektedir. Tevratta (Tora) Hz. Yusuf'un hikayesi, Tekvin'de anlatılır. [88]Tekvin'de bildirilen bu rivayetlere göre Yusuf, Hz. Yakub'un en sevdiği oğludur. Bu sevgiyi, Yakub'un diğer oğulları kıskanırlar. Onu bir kuyuya atarlar. Oradan geçen midyaniler Yusuf'u kuyudan çıkarırlar ve onu İsmaililer, yirmi gümüşe satarlar. İs­railliler Yusuf'u, Mısır'a götürürler. Mı­sır'da Firavu'nun muhafız askerleri ko­mutanı potifar, Yusuf'u satın alır. Yusuf, potifarın evinde sevilen bir hizmetçi olur. Böylece potifar adına evde herşeyi yöne­tir. Evde bir bereketlilik olur, Evde herşey Yusuf'a bırakılmıştı. Ancak potifarın karı­sı Yusuf'a “kendisiyle yatma” teklifi yapmıştı. Yusuf bu teklifi reddetmişti. Fa­kat birgün potifarın karısı, Yusuf'u zor­lamış ve Yusuf'un gömleği kadının elinde kalmış ve Yusuf kaçmıştı. Potifarın karisi adamlarını çağırıp, Yusuf'un kendisine saldırdığı iftirasında bulundu. Bunun üzerine potifar, öfkelendi ve Yusuf'u hapse attırdı. Ancak Allah Yusufla beraberdi. Hapishane müdürünün yanında itibarlı hale geldi. Hatta hapishane müdürü gö­revini ona vermişti. Artık o herşeyi mü­dür adına yapıyordu. Bu durumdayken firavunun baş sucusu ve baş ekmekçisi de hapse düşmüştü. On­lar bir müddet hapishanede kalmış ve on­larla Hz. Yusuf ilgilenmişti. Baş sucu ile baş ekmekçi birer rüya görmüşlerdi. Yu­suf, rüyalarını anlattırdı. Baş sucu, “rüya­sında bir asma ve üç çubuk gördüğünü, çiçekleri açıp salkımları olan üzümler verdiğini. Firavunun kasesinin elinde ol­duğunu, üzümleri alıp onları firavunun kâsesi içine sıktığını, kâseyi firavunun e-line verdiğini” anlatmıştı. Yusuf bu rüya­yı şöyle yorumlamıştı: “Üç çubuk, üç gündür, artık üç güne kadar Firavun se­nin başını yükseltecek ve yine Firavunun kâsesini onun eline vereceksin.” [89]Fakat Yusuf çıktıktan sonra ken­disini unutmamasını, hapisten çıkartma­sını rica etmişti.

Baş ekmekçi, “Ben de rüyamda başımın üstünde üç sepet beyaz ekmek gördüm. En üstteki sepette, Firavunun yiyecekleri­nin her çeşidinden, ekmekçi işleri vardı. Kuşlar başının üzerindeki sepetten onları yiyorlardı.” demişti. Yusuf bu rüyayı şöy­le yorumlamıştı: Üç sepet üç gündür. Üç güne kadar Firavun senin başını senden kaldıracak ve seni ağaca asacak ve kuşlar, senin etini üzerinden yiyecekler. Bu yo­rumların hepsi aynen meydana gelmiştir. Ancak baş Saki, Yusuf'u, hatırlamadı. Yusuf hapiste tam iki yıl kalmıştı. Bu arada Firavun bir rüya görmüştü: Bu rüyaya gö­re “yedi semiz inek, daha sonra yedi zayıf inek görünmüştü. Zayıf inekler, semiz inekleri yemişlerdi. Firavun ikinci defa, bir rüya daha görmüştü. Bir sapta yedi semiz başak ve yedi zayıf başak vardı. Yine cılız başaklar, yedi semiz ve dolgun başağı yutmuşlardı. Firavun uyanınca rüyadan dolayı rahatsız olmuştu. Mısır'ın bütün sihirbazlarını çağırmış ve onlara sormuş­tu. Ancak onlar tabir edememişti. Baş sa­ki, Yusuf'u hatırlatmış ve hemen firavuna söylemişti. Firavun Yusuf'u getirtti. Fira­vun rüyasını anlattı. Yusuf şöyle dedi: “Yedi iyi inek, yedi iyi yıldır. Yedi güzel başak yedi yıldır. Yedi zayıf inek, yedi başak da yedi yıldır. Yedi kıtlık yılı ola­cağı anlamına gelir.” [90]Fi­ravun durumdan çok memnun olmuştu. Hemen Yusuf'u saraya aldı ve ülke yöne­timini ve mührünü ona verdi. Bu kıtlık döneminde Filistin'deki kar­deşleri yiyecek almak için Mısır'a gelmiş­lerdi. Yusuf kardeşlerini tanımıştı. Ancak onlar tanımadılar. Yusuf'un kardeşleri, Yusufa güven verebilmek için küçük kar­deşlerinin babalarının yanında kaldığını söylemişlerdi. Yusuf size yiyecek vermem için onu bana getirin demişti. Kardeş­lerinden birini alıp bağladı sonra küçük kardeşlerini getirmelerini söyledi. Hepsi­ne buğdayları verildi, paralar çuvalların içine konuldu. Yolda çuvalları açınca biri­si parasını gördü ve kardeşlerine param geri verilmiş ve işte hatta çuvalımdadır. Hepsi heyecanlanmışlardı. Kenan diyarı­na babalarının yanına geldiler ve herşeyi ona anlattılar. Ya'kub şöyle dedi: “Yusuf yok ve Şimeonda yok. Benyaminide alacaksınız. Bütün bunlar, benim başıma ge­liyor.”

Kıtlık Kenan diyarında olanca ağırlığı ile sürüyordu. Tekrar Mısır'a gitmek zorun­da kaldılar. Ancak Yusuf, onlara sıkı şe­kilde “Bir daha geldiğinizde, küçük kar­deşiniz sizinle olmazsa, yüzümü göre­mezsiniz” demişti. Böylece ikinci Mısır yolculuğuna küçük kardeşleri Benyamin'i alarak gitmek zorunda kaldılar. Yusuf Benyamin'i görünce, onlara büyük ik­ramda bulundu. Yusuf'un adamına, çu­vallarında çıkan paraların yanlışlıkla ko­nulduğunu düşünerek geri getirdik. Yu­suf'un adamı, onlara “selâmetle olun, korkmayın. Allanınız ve Babanızın Allahı size çuvallarınızda hazîne verdi.” [91]Kardeşleri Şimeonu onla­ra gösterdi. Yusuf'a getirdikleri hediyeleri verdiler. Yusuf, babalarından haber sor­du. Kardeşleri, Benyamin'i gördü. Çok üzüldü, odasına çekildi ağladı. Sonra iz­zette ve ikramda bulundu. Yusuf kâhyasına, bol yiyecekle çuvallarını doldurmasını emretti. “Küçük kardeşleri olan Benyaminin çuvalının içine kâsesini, gümüş kâsesini ve buğdayının parasını koymalarını da tembih etmişti”. Yusuf'un kardeşleri henüz şehirden çıkmışlardı ki arkadan gelen kâhya onlara şöyle demişti. “Niçin iyiliğe karşı kötülük ettiniz?” Yu­suf'un kardeşleri, böyle bir şeyin olamayacağını söylediler. Kahya, bütün çuvalların indirilmesini söyledi. Çuvallar indirildi arandı. Gümüş kâse Benyaminİn çuvalın­da bulundu. Hepsi çok üzüldü. Yusufa gelerek dövündüler. Kâseyi bulduğum çuvalın sahibi Benyamin benim kölem olacak. Siz babanıza gidin, diyen Yusuf'a Yahuda “Bizim kocamış babamızın Benyamin ihtiyarlık çocuğu, onun karde­şi öldü. Anasından yalnız o kaldı. Babası onu sever. Çocuk babasını bırakırsa, ba­bası ölür. Yusuf, yanındakileri dışarı çı­kardı. Kardeşleriyle birlikte kaldı kendini tanıttı, yüksek sesle ağladı. “Ben Yu­suf'um, babam hâlâ yaşıyormu? Yusuf'un kardeşleri donup kaldılar, Yusuf onları kendine yaklaştırdı”. Mısır'a sattığınız kardeşiniz Yusuf benim. Acele edin, ba­bama gidin.  Ve ona söyleyin:  Oğlun Yusuf, böyle diyor: Allah beni bütün Mısır diyarına hükümdar kıldı. Yanma in. Sizi burada beş yıl beslerim. Mısır'da olan bü­tün izzetimi, babama bildirin. Acele edip babamı buraya getirin. Hepsiyle kucaklaş­tı. ağladı.” Yusuf'un kardeşlerinin geldi­ğini duyan Firavun, Yusufa, kardeşlerini Mısır'a getirtmesini söyledi ve ilave etti: “Kardeşlerine söyle. Bunu yapın, hayvan­larınızı yükletin ve gidip Kenan diyarına varın. Babanızı ve evleriniz halkını alıp yanıma gelin. Size Mısır diyarında iyi olanı vereceğim.” [92]İsrailoğulları böyle yaptılar ve Mısır'a doğru yola çıktılar. Beer-Şeba'da konak­ladılar. Orada babaları İshak'a kurbanlar kesildi. Oradan kalkarak Mısır'a geldiler. İsrail Mısır'da Goşen vilayetinde oturdu­lar ve çoğaldılar.  Mısır'a göçten sonra Ya'kub on yedi yıl daha yaşadı.[93]  Yakub'un bütün ömrü yüz kırk yedi yıldı. Yakub, Yusuftan, öldüğünde Ata diyarı Filistin'e gömülmesi konu­sunda söz almıştı. Yakub öldüğünde Yu­suf onu mumyalattı ve Mısırlılar yetmiş gün Yakub'a ağladılar. Sonra Yusuf baba­sını, Kenan diyarına gömmek için Fira­vundan izin istedi ve babasını Kenan di­yarına götürdüler ve onu Mamre karşısında Makpela tarlasının mağarasına gömdüler. [94]Yakub'un gö­müldüğü mağarayı tarla ile birlikte Hz. İbrahim, kabir yapmak için Hitti Efron'dan satın almıştı. Yakub'un gömme işlemi tamamlandıktan sonra, Yusuf ve kardeşleri Mısır'a döndüler. Hz. Yusuf yüz on yıl yaşamıştır. [95]O da mumyalanmış ve bir tabuta konmuştur. Tekvin'deki ifadelerden Hz. Yusuf'un cesedinin Mısır'da kaldığı ve ancak gelecekte onun da kemiklerinin Mı­sır'dan çıkarılması için İsrail oğullarına yemin ettirdiği anlaşılmaktadır. [96]

Yahudi kutsal kitabı Tora'daki Hz. Yu­suf ile ilgili rivayetler, İsraüoğullannın bu şekilde Mısır'a geldikleri ve XIII. yüzyılda Hz. Musa'nın bunların arasından çıktığı anlatılmaktadır. Buna göre Hz. Yusuf'un M.Ö. XVI veya XV. yüzyıllarda yaşadığı tahmin edilebilir. Mısır dini ve kültürel hayatında çok önemli bir yer işgal eden Hz. Yusuf, bir İslâm peygamberi olarak, Tevhid inancını temsil etmiştir. Bütün İsrailoğulları da aynı inancı paylaşmışlar­dır. Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonra, Mı­sır'da Firavun Akhenaton, Aton (Güneş yuvarlağı ufku) inancını yani Mo­noteizmi yerleştirmeye çalışmasının arka­sında Hz. Yusuf'un ve İsrailoğullarırun dinî kültürlerinin tesirini düşünmek man­tıklı olacaktır. Böylece bazı Batı kay­naklarında belirtildiği gibi İsrailoğulları, Monoteizm inancını Aton inancından etkilenerek benimsemişlerdir tezi, mantık açısından daha az kabul edilebilir görül­mektedir.

Kur'an-ı Kerim'de de Hz. Yusuf hakkında, Tora'daki rivayetlerle paralellik gosteren ifadeler bulmak mümkündür. Hz. Yu­suf'un adına tahsis edilen on ikinci surede Hz. Yusuf kıssası nakledilir: Bu surede Hz. Yusuf'un hikayesi anlatılmaktadır. Yusuf suresinde Hz. Yusuf'un, rüyasında on bir yıldız, güneş ve ayı gördüğünü ve bunların kendisine secde ettiklerini, baba­sı Ya'kub'a anlattığını öğreniyoruz. Hz. Yakub ise, Yusuf’a “rüyasını kardeşlerine anlatmamasını” söylemiş ve Yakub ilave etmişti: “Rabbin seni seçecek ve sana rü'ya olaylarının yorumunu öğretecek. Sana ve Ya'kub soyuna nimetini tamam­layacaktır”[97]. “Hz. Yakub'un, en küçük çocukları olan Yusuf ve Benyamin'i çok sevmesi, diğer çocukları kıskançlığa sevketmişti. Böylece, babaları Ya'kub'a ve kardeşleri Yusufa buğz etmeye başlamış­lardı. Bu durumdan kurtulmanın tek yo­lunun “Yusuf'un öldürülmesi” veya “bir yere bırakılması” olduğunu, böylece ba­balarının sadece onlarla ilgilenecekleri teklifi gelmişti. Ancak içlerinden biri “Yu­suf'u öldürmeyin onu kuyunun dibine atın, Kervanlardan biri onu alsın” dedi. Bu teklif onlara daha cazip gelmişti. Yusuf'u kır'a oynamaya götürmek için babalarını ikna etmişlerdi. Nihayet, Yusuf'u götü­rüp, kuyunun dibine atmışlardı.” [98] “Eve dönünce babalarına “Yusuf'u kurtun yediğini” söylemişlerdi. Yusuf'un kanlı gömleğini de babalarına getirmiş­lerdi. Artık iş olup bitmişti. Hz. Yakub'a sadece sabretmek düşüyordu. Gelen bir Kervan Yusuf'u kuyudan çıkararak, Mı­sır'a götürür ve orada birine satarlar. Sa­tın alan, karısına “ona iyi bak, belki size yararı dokunur, ya da onu evlât ediniriz” [99]demiştir. “Böylece Yusuf Mı­sır'a yerleşmişti. Yusuf'un evinde kaldığıkadın, onu nefsinden murâd olmak istedi ve kapıları kitleyip “Haydi gelsene dedi”. Yusuf:

“Allah'a sığınırım. Efendim bana güzel baktı” dedi. Bu durumda kadın onu arzu etmişti. Allah’ın delilini gormeseydi, Yusuf da onu arzu etmişti. Böylece Allah, ondan fuhşu uzakl aştırmış ti. Kadın, Yusufa karşı koşmuştu. Yusufta kapıya doğru kaçmıştı. Kadın, Yusuf'un gömle­ğini arkadan yırtınıştı. Kapıda, kadının kocasıyla karşılaşmışlardı. Kadın: “Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Zindana kapatılnıak veya acı bir şekilde işkence edilmek değil midir?” de­di. Yusuf İtiraz etmişti. O benden murad almak istedi. Kadının ailesinden birisi de:

Eğer Yusuf'un gömleği, önden yırtılmışsa, kadın doğrudur. O, yalancılardandır. Gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan­cıdır. O, doğrulardandır.” [100]Kadının kocası, Yusuf'un gömleğinin ar­kadan yırtılmış olduğunu görünce, kadı­na:

“Bu, sizin düzenlerinizdendir” dedi, Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür. Yusuf’a, sen bundan vazgeç, karısına da sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen, günahkârlardan oldun, de­mişti.” [101]

Bu hadise şehirde dedikoduya vesile ol­muştu. Kadınlar:

“Vezirin karısı, uşağının nefsinden murad almak istemiş! Sevda onun bağrını yakmış! Biz onu açık bir sa­pıklık içinde görüyoruz diyorlardı. Vezi­rin karısı bu dedikoduları duyunca, o kadınları evine davet etti. Onlara ikramda bulundu. Tam kadınlar meyvelerini yerken, Yusuf onların yanma gelmişti ki, ka­dınlar Yusuf'a hayranlıklarından yedikle­ri meyve yerine, ellerini kesmişler ve şöy­le demişlerdi: “Allah için, hâşa bu insandeğildir. Bu ancak güzel bir melektir” dediler. [102]Bunun üzerine ev sa­hibi kadın dedi ki; “İşte siz beni bunun için kınamıştınız!    Ben kendisinden murad almak istedim de o, iffetinden ötürü  (beni)  reddetti. Ama kendisine emrettiğimi yapmazsa, elbette zindana atılacak ve alçalanlardan olacaktır.” Neticede Hz. Yusuf hapse atıldı. İki deli­kanlı daha hapse atılmıştı. Yusuf onların rüyalarını tabir etmişti. Her ikisinin de rüyasının tabiri doğru çıkmıştı. Onlardan birine, hapisten çıktığı zaman benim bu özelliğimi etrafına söyle demişti. Mısır krahda bir gün bir rüya görmüştü. Yedi semiz inek, yedi cılız ineği yemişti. Yedi yeşil, yedi kuru başak görmüştü. Kralın rüyasını hiç kimse iyi şekilde yorumlayamamışlardı. Hapisten çıkan delikanlı, Yusuf'u hatırlatmıştı. Hapishaneye gide­rek Yusuf'a,  kralın rüyasını anlatmıştı. Hz. Yusuf, “yedi bolluk yılı, yedide kıtlık yılı olacağını” söyleyerek rüyayı tabir et­mişti. Bu tabiri kral duyunca o adamı ba­na getirin demiş ve Yusuf'u krala getir­mişler. Kral Yusuf’u, kendine özel dost yapmıştır. Kralın güvenilir adamı oldu. Hazineden sorumluydu. Kıtlık yılları gelmişti.   Filistin'den kardeşleri Mısır'a buğday almaya gelmişti. Bundan sonraki olaylarla, Tekvin'de nakledilen olaylar arasında benzerlikler vardır. Ancak, “Yu­suf'un gömleğini babalarına götürmeleri” konusu Tekvin'de yer almaz. Nitekim Yu­suf'un gömleğini babalarına götürürler ve Hz. Yakub'un görmeyen gözü açılır, Yu­suf Suresi: 94 ayet'de Mısır'dan gelirken daha yolda “Yusuf'un gömleğinden”, Yu­suf'un kokusunu hissettiğini Hz. Yakub haber vermektedir. Daha sonraki zaman diliminde Hz. Yusuf, babasını ve kar­deşlerini Mısır'a getirtir. Hz. Yusuf ana-babasını tahtın üstüne çıkarır ve hepsi onun için secde eder. Bunun üzerine Yu­suf şöyle der: “Babacığım, işte bu önceden (gördüğün) rüyanın yorumudur”.[103]

Kur'an-i Kerim'deki Yusuf kıssası ile Tek­vin'deki kıssalar arasında benzerlikler olmasına rağmen, Yusuf suresinde Hz. Yakub'un yaşı ile Hz. Yusuf'un yaşı belir­tilmemiştir. Hz. Yakub'un gömüldüğü yerden de bahsedilmemektedir.

 

Yusuf (Aziz):

 

M.S. I. yüzyılda yaşadığj tahmin edilmektedir. Kilise 19 Mart gü­nünü ona tahsis etmiş ve yortu günü ola­rak kabul etmiştir. Aziz Yusuf, İsa'nın ba­balığı ve Hz. Meryemin kocasıdır. Katolik kilisesi, Aziz Yusuf'u, evrensel kilisesinin nâmisi olarak kabul etmektedir. Matta ve Li'ka İncilinde onun hayatı hakkında kısa bilgiler verilmektedir. Matta İncili bu ko­nuda şöyle yazar: “Meryemin nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan gizlice ayrılmak niyetindeydi.” [104]Bu konudaki rivayetler Mat­ta İncili 1/18-25 cümlelerinde anlatılmak­tadır. Aynı konu, Luka İncili 2/4-20 deki cümlelerde de nakledilmektedir. Her iki İncil rivayetlerine göre Yusuf, Davud so­yundan gelmektedir. Meryemle nişanlan­dıktan sonra, onun hamile olduğunu an­layınca, ondan ayrılmak ister, ancak bir melek ona Meryem’in hamile olduğu çocuğun “Tanrının oğlu olduğu”, Mer­yem’in kutsal ruh vasıtasıyla hamile kal­dığını rüyasında bildirir ve Yusuf, Mer­yem' den ayrılmaktan vazgeçer ve Meryemle evlenir. Zamanın kralı Büyük Herodes, müneccimleri vasıtasıyla İsa'­nın ileride kendisine problem olacağını öğrenir. Herodes’in zulmünden korkan Meryem ve Yusuf Mısır'a kaçarlar. Mı­sır'da Yusuf, melek vasıtasıyla Herodes’in öldüğünü ve Filistin’e dönebileceğini öğ­renir.

Herodes’in yerine geçen kraldan korkan Yusuf ve Meryem, Celile ve Nasıra'ya yer­leşirler. [105]Orada Yusuf, oğ­lu İsa'ya marangozluğu öğretir. [106]Yusuf ve Meryem’in, Kudüs'te kaybolan İsa'yı aradıkları ve onu mabedde buldukları İncillerde anlatıl­maktadır.

İnciller'de Yusuf'un akibeti konusunda hiçbir bilgi yoktur. Yuhanna: 19/26-27 deki bilgilerden, İsa'nın çarmıha gerildiği za­man yaşamadığı anlaşılmaktadır. Ancak milâdi II. yüzyıldan itibaren Yusufla ilgili birçok apokrif kitap kaleme alınmaya baş­lanmıştır. Bu kitaplarda Yusuf'un Meryemle nişanlandığı zaman, çocukları olduğu, hatta bu durumun “İsa'nın kar­deşleri” konusunda karışıklık yarattığı anlatılmaktadır. Bu kitaplara göre, Yusuf yüz onbir yaşında ölmüştür.

 

Yusuf Arimateali Aziz:

 

M.S. 30 yıl­larında doğduğu tahmin edilmektedir. Katolik kilisesi Arimateali Yusuf için 17 Martı Kutsal kabul etmektedir. Doğu Kili­sesi de 31 Temmuzu Arimateali Yusuf için kutsal gün kabul etmektedir. Arimateali Yusuf un İsa'nın gizli bir mensubu olduğu kabul edilmektedir. Roma yönetiminde çok yüksek makamlarda görev yapan Arimateali Yusuf, faziletli bir insandır. Hıristiyan halkı arasında yaygın olan inanca göre, İsa çarmıha gerilince, orada asılı kalmasına rıza göstermeyen Arimateali Yusuf, vali Pontius Pilatus'dan izin alarak, İsa’yı çarmıhtan indirmiş ve cenaze töreni yapmıştır. Daha sonra Arimateali Yusuf hakkında çok sayıda hikaye ve efsane yayılmıştır. Milâdi n. yüzyılda, kaleme alındığı tah­min edilen Petrus İncil isimli apokrif bir metinde Yusuf, İsanın ve Pilatus'un arka­daşı olarak gösterilmektedir. Nikodemos İncilinde de (Apokrif bir İncildir) İsa gömüldükten sonra Yusuf, hapse atıl­maktadır. Göğe yükselen İsa ise, Yusuf'u hapisten kurtarır. Böylece İsa'nın dirilişi­nin ilk tanığı olur.

Arimateali Yusuf (Joseph d'Arimathie) isimli Robert de Barron XII. yüzyılda yaz­dığı bir romanda İsa'nın, havarilerle yedi­ği son akşam yemeğinde kullandığı Kut­sal Kâse'nin Yusuf a emanet edildiği anla­tılmaktadır. Bu kitaba XIII. yüzyılda bir bölümün eklendiği kabul edilmektedir. Bu eklenen bölümde Yusuf'un, havari aziz Filipus tarafından İngiltere'ye gönde­rilen on iki misyonerin başında olduğu anlatılmaktadır.



[1] Matta: XXVI 14-16

[2] Yuhanna: XIII/27.

[3] Âli-İmran: 3/157

[4] Tekvin: XI/31; XII/5

[5] Tekvin: XXXH/27-28.

[6] Tekvin: XXXVII/27-28.

[7] Tekvin: XXXVII/33.

[8] Tekvin: XXXXI/40.

[9] Tekvin: XXXXVII/1.

[10] Çıkış: 1/12-13.

[11] Çıkış: II/1-7.

[12] Çıkış: 11/21.

[13] Çıkış: III/1-22.

[14] Çıkış: VII/9-12.

[15] Çıkış: XII/29.

[16] Çıkış: XIV/28.

[17] Tesniye: XXXIV/l-12.

[18] Tesniye: XXXIV/9.

[19] I. Krallar 1/1.

[20] Çıkış: XIX/16-25.

[21] Çıkış: XX/217.

[22] Matta: XIX/18-19.

[23] Dialogue, XLVII, 4.

[24] Panar, Hoer, 29,1, PG. XLL 389.

[25] İrenee, Adu. Haer, I, 26, 2.

[26] H.E. 3, 17, 4.

[27] Ep. ad Aug. 112,13; PL, XXH, 924.

[28] Amitie Judeo-chretienne.

[29] Çıkış: 12/14.

[30] Çıkış:12 ve 13. Bablar.

[31] Çıkış: 24, 7.

[32] Tesniye 26, 16-19.

[33] Tesniye: 9/10

[34] Tesniye   9/10.

[35] Peah 1, 1.

[36] Sanh, XI, 3.

[37] B.M. 339.

[38] XII. yüzyıl

[39] Tekvin: XXVIII/10.

[40] Tekvin: XXX/Bab.

[41] Tekvin; XXXII/25-30.

[42] Tekvin: XXXIII/l-15.

[43] Tekvin: XXXV/16-22.

[44] Tekvin: 49/29; 50/13.

[45] Bk. Matta, XXVIII/20

[46] 28 Temmuz 1870

[47] Constitution Lumen Gentium.

[48] Hezekiel, 37/46.

[49] Kehf: 18/88-96.

[50] Çı­kış: 3/14.

[51] Çıkış: 3/15.

[52] Çıkış: 36/6.

[53] Yeşu:l/4-5

[54] Yeşu: l/7.

[55] Yeşu: 1/11.

[56] Yeşu:l/15-17.

[57] Yeşu: 3/9-17.

[58] Yeşu: 4/1-7.

[59] Yeşu: 5/2.

[60] Yeşu: 5/10-11.

[61] Yeşu: 8/28.

[62] Yeşu: 8/30-32.

[63] Yeşu: 8/35.

[64] Yeşu: 10/11.

[65] Yeşu: 10/12.

[66] Yeşu: 10/18.

[67] Yeşu: 12/7-8.

[68] Yeşu: 24/30.

[69] Ağus­tos: M.Ö. 586.

[70] Yeremya: 31/3134.

[71] Bakınız: II. Tarihler: 24/18; 25/30.

[72] 10/11

[73] M.Ö. II. Asır

[74] Markos: 1/19.

[75] Resullerin İşleri: 12/12.

[76] Yuhanna: 21/2.

[77] Yuhanna: l/l-2.

[78] 6/1-15

[79] 6/31

[80] Yuhanna I, 2/22-23.

[81] Yuhanna: 11/7.

[82] Saffât: 37/141-142.

[83] Saffât: 37/145

[84] Saffât: 37/146.

[85] Saffât: 37/147.

[86] Yunus: 10/1/1.

[87] XIV/25

[88] Tekvin: 37-50. bablar.

[89] Tekvin: 40/1-13.

[90] Tekvin: 41/1-37.

[91] Tekvin: 43/23.

[92] Tekvin: 45/16-20.

[93] Tekvin: 47/28.

[94] Tekvin: 50/13.

[95] Tekvin: 5022.

[96] Tekvin: 50/25.

[97] Yusuf: 12/4-6

[98] Yusuf: 12/15.

[99] Yusuf: 12/21

[100] Yusuf: 12/23-27.

[101] Yusuf: 12/29.

[102] Yusuf: 12/31.

[103] Yusuf: 12/100.

[104] Matta: 1/19.

[105] Matta: 2/22-23.

[106] Luka: 2/41-48.