Islam Tarihi - 29 Y - Index Web
Y
Yehoudah Ha-Levi (Juda Halevi):
Yehuda Ha-Nasi (M.S. 135-220):
Yeni Eflatunculuk (Neo-Platonisme):
Yetsirah, Sefer: (Yaratılış Kitabı)
Y
Yahuda (Yeudah):
Filistin bölgesinin en önemli kısımlarından biridir. İsrailoğullarının bölgeye gelmesinden önce, Yahuda'da Kenardılar hakimdi. M.Ö. X. yüzyılda Hz. Davud, İsrailoğullarının başına geçince, Kudüs ve diğer önemli şehirlerde egemenliğini tesis etmiştir. Böylece Kudüs, Yahuda devletinin başşehri olmuştur. Davudun oğlu Hz. Süleyman M.Ö. X. yüzyılda, babasından sonra bölgede İsrailoğulları egemenliğini güçlendirmiştir. İsrailoğulları, onun döneminde altınçağını yaşamıştır. Hz. Süleyman'ın M.Ö. X yüzyılda ölmesinden sonra, Kuzeyli on Kabile, Yahuda devletinden ayrılmıştır. Ancak Kudüs, Yahuda devletinin başkenti olmaya devam etmiştir. Ayrılan on kabile Kuzeyde İsrail Krallığını oluşturmuşlardır. Ancak Filistin bölgesi, M.Ö. 586 da Babil Krallığı tarafından işgal edilerek, Süleyman mabedi yıkılmış ve Yahudiler, Babile sürgün edilmişlerdir. Bu esaret, tarihe “Babil Esareti” olarak geçmiştir. Daha sonraki dönemlerde Pers krallığı Babili işgal ederek, Yahudilerin Kudüs'e dönmelerini sağlamışlardır (M.Ö.536). Böylece Kudüs'teki Süleyman Mabedi, yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde Büyük İskender, Yahuda bölgesini işgal ederek Helenleştirmeye çalışmıştır. Böylece Yahuda, önce Ptolemaios'lann, sonra da Selevkosların işgaline maruz kalmıştır. Selevkoslarm, Yahudilerin geleneksel inançlarını yok etme teşebbüslerine karşı ayaklanan Makabi'ler, Selevkosları ülkeden çıkarmışlar ve yeniden Yahuda krallığını kurmuşlardır. Ancak daha sonra bölgeyi Roma İmparatorluğu işgal etmiş ve herşeye son vermiştir. Böylece Filistin'de, Roma yönetimi kurulmuştur. Roma bölgeye gönderdiği eyalet valisiyle, Filistini yönetiyordu. Bu dönemde, I. Herodos, M.Ö. 37'de önce Yahuda'nın, sonrada bütün Filistin’in (M.Ö. 24-4) kralı haline gelmişti. Roma denetimindeki Herodos yönetimi, Herodos'un ölümüyle tamamen Roma'nın eline geçmişti. M.S. 70 ayaklanmasiyla da Kudüs kenti yeniden tahrib edilmişti.
Yahuda İskariyot:
Hz. İsa'nın talebeleri olan on iki havariden birisi. Hz. İsayı ele veren, hain havari olarak tanınmaktadır, iskariyot lakabının da bunun için verildiği tahmin edilmektedir. Çünkü latince Sicarius kelimesi katil anlamına gelmektedir. Ayrıca Yahuda’nın o dönemde şiddete dayanan radikal bir Yahudi cemaatinin üyesi olduğu da sanılmaktadır.
Dört İncildeki Yahuda
ile ilgili rivayetler, Yahuda’nın İsa'ya ihanet ettiğinde müttefiktirler. Buna
göre Yahuda, “otuz parça gümüş” karşılığında İsa'yı, Yahudilerin hahamlarına
teslim edeceğini bildirmiştir. Yahuda Hz. İsa'nın Havarileriyle birlikte “son
Yahuda’nın akibeti hakkında İncillerde farklı ifadeler bulunmakla beraber, intihar ettiği söylenmektedir. Meselâ Matta İncili, XXVII/3-10 da, Hz. İsa'nın ölüme mahkum edildiğini anlayınca pişmanlık duyar ve aldığı gümüşleri geri verdikten sonra kendini asar. Resullerin İşleri: 1/18 de Yahuda’nın başaşağı düşüp ortadan çatladığı, bütün bağırsaklarının döküldüğü bildirilmektedir. 1/19'da o tarlaya yani Akeldama yani Kan Tarlası denildiği nakledilmektedir ki, aynı konuda Matta XXVII/3-8'de Yahuda’nın, yaptığı işten pişmanlık duyduğunu, otuz gümüşü başkahinlere ve ihtiyarlara geri getirip, kendinin günahkar olduğunu söylediği nakledilmektedir. Yine aynı pasajlarda Başkahinlerin gümüşleri aldıklarını ve yabancılar için çömlekçinin tarlasını satın aldıklarını ve bu tarlaya kan tarlası denildiği nakledilmektedir. Bütün bu bilgilere rağmen Yahuda’nın akibeti konusu, açık ve net değildir. Bazı müslüman yazarlar, Yahuda'nın, şekli değişerek İsaya benzetildiği ve askerlerin İsa diye onu yakalayıp çarmıha gerdiklerini nakletmektedirler ki bu Yahuda oğullarının Kur'an-ı Kerimin[3] beyanına uygun düşmektedir. Ancak ayette Yahuda’nın ismi zikredilmemektedir.
Yahuda Oğulları:
İsrailoğullarını meydana getiren on iki kabileden birisidir. Hz. Yakub'un dördüncü oğlunun soyuna bu ad verilmiştir. Görüldüğü üzere Yahuda adı hem bir kabilenin hemde bu bölgenin adıdır. Muhtemelen Yahuda oğullarının oturduğu bölgeye Yahuda bölgesi denmiştir. Hz. Musa, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkışta Filistin'e yerleştirmek istiyordu. Fakat onun ölümü ve Yahudilerin tutumu, buna fırsat vermedi. Musa'dan sonra Yeşu, İsrailoğullarınm başına geçmişti. Yeşu döneminde Filistin'e girebilen İsrailoğullarından, Yahuda oğulları Kudüs'ün güneyine yerleşmiştir. Hz. Davud, Hz. Süleyman'ın da içinden çıktığı Yahuda oğullarının tarihi, Kuzeydeki İsrail Krallığının M.Ö. 721'de Asurlular tarafından yıkılmasından sonra, diğer İsrail kabileleriyle birleşmiş oldu. M.Ö. 586'da Babil istilasıyla yıkılan Yahuda krallığının halkı, Babil'e sürgün edilmişti. İsrailoğulları, Babü'den ancak II. Kyros (pers kralı) un Babil'i ele geçirmesinden sonra dönebilmişlerdir (M.Ö. 538). Bu dönem, Yahudi tarihine II. Tapınak dönemi olarak girmiştir. Özellikle Babil esareti döneminde Yahudi kabileleri birleşik bir durum içine girmişler, Yahuda oğulları ve İsrailoğulları adı altında yaşamaya devam etmişlerdir.
Yahuda'nın Mektubu:
Bu mektubu kimin yazdığı kesin olarak belli değildir. Yakub'un kardeşi Yahuda tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir.
Yahuda'nın mektubu, Yunanca yazılmıştır. Yeni Ahit kitapları arasına alınmıştır. Yahuda’nın mektubunda, Hıristiyan imanında sebat gösterilmesi ve Hıristiyanlığın düşmanlarına karşı uyanık olunması tavsiye edilmektedir. Mektubun yazılma nedeni olarak temelde bu konu gösterilmektedir. Mektupta Yahudilerin Mısır'dan kurtarılışları, Allah'ın emirlerine uymayan Sodom ve Gomorra halkının helak oluşlarının hatırlanması üzerinde durulmaktadır. Yahuda’nın mektubu şu cümlelerle bitmektedir. “Şimdi sizi sürçmekten korumağa ve kendi izzetinin huzurunda büyük sevinçle lekesiz durdurmağa Kadir olan kurtarıcımız tek Allah, Rabbimiz İsa Mesih vasıtasıyla her vakitten evvel ve şimdi ve bütün vakitlere kadar izzet, haşmet, hâkimiyet ve kudret olsun.”
Yahuda'nın mektubu, yirmi dört cümleden meydana gelmektedir.
Yahudilik:
Kitap verilen ilâhi dinlerin başında Yahudilik gelmektedir. Yahudiliği tebliğ etmek üzere Hz. Musa görevlendirilmiştir. İlâhî dinler denince hemen Yahudiliğin akla gelmesi, Yahudiliğin dayandığı kutsal kitabın günümüze kadar germiş olmasından dolayıdır. Bugünkü Tevrat'ın yani Tora'nın Hz. Musa'ya vahyedilen Tora olmadığını, yüzyıllar boyunca değişikliğe uğradığını, Tora üzerinde çalışan uzmanlar belirtmektedirler. Ancak, Yahudiliğin tek kutsal kitabı, yine elimizdeki Yahudi kutsal kitabıdır. Bunun için Yahudi dininin ve Yahudi tarihinin tek kaynağı, Tora ve Tora'nında içinde bulunduğu Yahudi Kutsal Kitabı olacaktır. Yahudilik, İsrailoğullarınm, İbranilerin, Yahudilerin dinidir. Yahudi kelimesi, Hz. Yakub'un en büyük oğlunun adı olan “Yuda” veya “Yehuda” dan türetilmiş daha sonra onun izinden yürüdüğü bir millete ad olmuştur. Bazı kaynaklar da Yahudi isminin, Filistin’in güneyinde kurulan Yuda veya Yahuda krallığından ileri geldiğini belirtmektedirler. Tevrata göre, Yahudi tarihi Hz. İbrahimle başlamaktadır. Hz. İbrahim M.Ö. 2 bin yılının başında Tanrı'nın emriyle Harran'dan Kenan ülkesine (Filistin)'e göç etmesini emretmiştir. İbrahimde ailesiyle birlikte Kenan diyarına göç etmiştir. [4]Tora'ya göre Hz. İbrahim’in ölümünden sonra yerine oğlu İshak geçmiş, daha sonrada torunu Yakub geçmiştir. Hz. Yakuba İsrail adı verilmiştir. İsrail kelimesi, “Güreşte yenen”, bir çarpışmada “üstün gelen” veya “Tanrıya Karşı Kuvvetli” anlamına gelmektedir. İsrail kelimesi bu anlamıyla Tevratta kullanılmıştır. Buna göre Yakub, Tanrı Yehova'yı yenmiş ve kendisine “Artık sana Yakub değil, ancak İsrail” Allah'la uğraşan yahut Allah'la uğraşır denilecek. “Çünkü Allah (Yehova) ile ve insanlarla uğraşıp yendin” denilmiştir. Daha sonra böylece kullanılan İsrail kelimesi, (Ben-i İsrail) İsrailoğulları adı ile Yahudilerin özel adı olmuştur. [5]Yahudilere verilen diğer bir ad da İbrani ismidir. Filistin'e göç eden Yahudilere Filistin’in yerli halkı olan Kenanlılar tarafından “Nehri geçen” anlamında İbrani denilmiştir.
Yahudi tarihi, Hz. Yakubla yeni bir döneme girmiştir. Yakub'un oğlu Yusuf, kardeşlerinin kıskançlığı nedeniyle Mısır'a gitmekte olan İsmâili kervanına satılır. [6]Böylece kardeşleri Yusuf'tan kurtulmuş olurlar. Akşam eve dönen Yusuf'un kardeşleri babalarına, Yusuf'un kanlı gömleğini getirirler ve onu canavarın yediğini söylerler. [7]Yusuf Mısır'da, muhafız askerleri komutanı potifar'a satılır. Potifar'ın evinde iyi bir hayat süren Yusuf'a, potifar'ın karısı aşık olur, fakat Yusuf cevap vermez. Bunun üzerine iftira ile hapse atılır. Ancak daha sonra Firavunun gördüğü rüyayı tabir ederek, hapisten kurtulur ve Fravun'un yanında büyük bir mevkiye yükselir. [8]Yusuf, daha sonra Filistin'de bulunan babası Yakubu ve kardeşlerini de Mısır'a getirtir. Böylece İsrailoğulları, Mısır'a yerleşmiş olur. [9]Daha sonraki çağlarda Mısır'da İbranilerin dayanılmaz acılar çektikleri, köle olarak yaşadıkları uzun bir süreçten geçtikleri görülmektedir. [10]Bu sıkıntılı hayat, Hz. Musa'nın ortaya çıkıp, İsraillileri kurtarma işine giriştiği döneme kadar devam etmiştir. Hz. Musa'nın doğduğu dönemde Mısır'da Yahudilerin erkek çocukları, Firavunun emriyle öldürülüyordu. Çünkü, Firavun, İbranilerin çoğalmasını istememektedir. Hz. Musa'nın annesi, Musa'yı üç ay kadar saklamış ve nihayet gizleyemeyeceğini anlayarak ziftle sıvanmış bir sepete koyarak, Nil nehrine bırakmıştır. Firavunun kızı tarafından alman sepetle boğulmaktan kurtulan Hz. Musa, Firavunun sarayında gençlik yıllarına kadar büyütülmüştür. [11]Tora'ya göre Hz. Musa gençlik yıllarında Yahudilere gider ve onların çektikleri kölelik hayatını öğrenir. Yine bir gün Hz. Musa kavga halinde olan bir Mısırlı ile bir İbraniyi ayırmak ister. Kazaen vurduğu bir tokatla Mısırlı ölür. Hz. Musa Midyan'a kaçar. Orada Midyan başkâhinin sürülerini otlatır ve kızı Tsippora ile evlenir. [12]Musa, otlattığı sürüyü Horebe getirir. Orada kendisine “Ateş alevinde” görünen Rab, Hz. Musa'ya şöyle der; “Ben, babanın Allah’ı, İbrahim’in Allah’ı, İshak'ın Allah'ı, Yakub'un Allahıyım. Gerçekten Mısır'da olan kavminin sıkıntısını gördüm ve angarya memurlarının yüzünden onların feryadını işittim. Çünkü onların acılarını bilirim. Şimdi gel ve benim kavmimi, İsrailoğullanni Mısır'dan çıkarmak için seni firavuna göndereyim.”[13] İşte böylece Hz. Musa, İbranileri Mısır'dan çıkarmakla görevlendirilmiş ve kardeşi Harun'da kendisine yardımcı olarak verilmiştir. Bu görevle Mısır'a yeniden dönen Musa, İsrailoğull arını derleyip toparlamaya çalışmış ve Firavuna karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Hz. Musa'nın görevi, İsrailoğullarını Filistin'e götürmektir. Fakat Firavun buna izin vermez. Hz. Musa ve Firavun arasındaki mücadele şiddetlenir. İş, mucize göstermeye dökülür. Firavunun bütün sihirbazları, hünerlerini gösterirler. Hz. Musa'nın asası, kocaman bir yılan olarak bütün sihirleri yutar ve tekrar asâ haline gelir. [14]Ancak yine de Firavun insafa gelmez. Rab Allah'da Mısırlıların başına belâ vermeye başlar. Verilen son belâ hepsinden ağırdır. Yahova, gece yarısında Mısır'ın ortasında çıkacağını ve “Taht üzerinde oturan Firavunun ilkinden, değirmen ardından olan cariyenin İlkine kadar” Mısır diyarında ilk doğanları ve hayvanların ilk yavrularını öldüreceğini bildirmektedir. [15]Tanrı Yahova'nın vaadi gerçekleşir ve Mısır'da ilk doğanlar ölür. Bu ağır belâdan sonra Firavun, İsraillilere Mısır'dan çıkma iznini verir.
Bu İsrailliler için bir sevinç'dir. İsrailliler hemen, Kızildenize doğru hareket ederler. Hedef, Filistin'dir. Fakat biraz sonra Firavun pişman olur ve İsraillilerin arkasına düşer. Kızıl deniz yarılır, israilliler geçer. İsraillileri takip eden, Firavun ve askerleri ise deniz ' ortasında boğulur. [16]Mısır'dan çıkıştan iki ay sonra Sina çölüne gelen İsraillilere; Yahova, çölden ekmek, su, bıldırcın gibi yiyecekler vermiş, nimetlerini onların üstün'den eksik etmemiştir. Çöl yolculuğunun böylece devam ettiğini, uzun ve çetin muharebeler sonunda Hz. Musa'nın “Bal ve süt akan ülkeyi (Filistin'i) karşıdan gördüğünü ve neticede yüz yirmi yaşında öldüğünü” yine Tora'dan Öğreniyoruz [17] Hz. Musa'nın ölümünden sonra İsrailoğullarına Nuh oğlu Yeşu başkanlık etmiş ve İsrailoğullarının adanmış topraklara girmeleri sağlanmıştır. [18]Bu dönemin en büyük yöneticisi Tora’nın kral Davud olarak bahsettiği Hz; Davud'dur. [19]Davuddan sonra yerine oğlu Süleyman geçer. M.Ö. 971-931 yıllarında saltanat süren Hz. Süleyman'ın en önemli icraatlarından birisi “Bet Ha-Mikdaş'ın yapımıdır. İsrail tarihine “Kudüs Mabedi” veya” Süleyman Mabedi” olarak geçecek olan “Kutsal E-vin” etrafında İsrailoğulları toplanmışlar ve mabedle bütünleşmişlerdir. İsrailoğulları, Kudüs Mabedine olan saygılarından dolayı diğer yerlerde yaptıkları tapınaklara “Bet ha Mikdaş” dememişler sadece Sinagog ismiyle yetinmişlerdir. Bu dönem Yahudi tarihine Birinci Mabed dönemi diye geçmiştir.
Hz. Süleymanm bu saltanat dönemi fazla sürmez. Daha sonra Yahudiler için yeni dönemler başlar. Asurlular, İsrailoğullarına saldırıp devleti yıkarlar. İbrani devleti önce ikiye ayrılır. Özellikle Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra kuzeyde başkenti Samiriye olan İsrail devleti ile güneyde başkenti Kudüs olan Yahuda devletinin ortaya çıktığı görülür. Bu bölünme, Asurluların işini kolaylaştırmıştır. Asur ordusu İsrail topraklarına girmiş, önce İsrail devletini, sonra da Yahuda devletini ortadan kaldırmıştır (M.Ö. 721).
Daha sonraki çağlarda da İsrailoğullarının başına bela gelmeye devam etmiştir. Meselâ, Babil Kralı Nabukadnesar (Buhtunnasr), yeniden İbraniler üzerine yürümüş, Filistin halkını kılıçtan geçirmiş, kalanları da Babil'e sürgün etmiştir. İsrailoğulları tarihinde “Acı günler” diye anılan “Babil Esareti” işte budur (M.Ö. 586).
Babil Esareti, Yahudiliğin düşünüş ve inanç tarihi açısından son derece önemli olmuştur. İsrailoğulları için dıaspora dönemi olarak anılan bu dönem, yarım asırdan fazla sürer. Fakat Babİl Esareti, Yahudi dîni ve sosyal hayatını derinden etkiler. Bu dönemde “sünnet olma” ve “sinagog” Yahudi kimliğini inşa eden çok önemli unsurlar olarak telâkki edilmişlerdir. Daha sonra İranlıların Babil'i işgaliyle Yahudi esareti bitmiş ve İranlılar, Yahudilerin Kudüs'e dönmelerine izin vermişlerdir (M.Ö. 538). Böylece Yahudi tarihinde ikinci mabed dönemi başlamıştır.
Bundan sonraki çağlarda Filistin, Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar tarafından işgal edilmiş ve daha sonraki çağlarda da müslümanlarm eline geçmiştir. Böylece israiloğulları, yüzyıllarca değişik milletlerin egemenliğinde yaşamışlardır.
Yahudilikte Tanah: Yahudilerin dini tarihinde, Hz. Musa'ya Sina dağında verilen Tora'nın ve dolayısıyla On Emrin çok önemli bir yeri vardır: Bilindiği gibi Yahudilerin Kutsal Kitabı, Tanah adı altında üç bölümden meydana gelmiştir:
1- Tora: Arapça Tevrat olarak belirtilen, Yahudilerin Tora dedikleri kitaplar, bugünkü Eski Ahidin ilk beş kitabını teşkil eder. Bu kitaplara Arapça'da Esfar-ı Hamse (Beş Kitap) denmektedir. Bu beş kitap: Tekvin-Çıkış -Levililer-Sayılar-Tesniye'dir. Yahudiler, bu beş kitabın Sina dağında Hz. Musa'ya vahyedildiğine inanmaktadırlar.
2- Nebiim (Peygamberler): İlk peygamberler ve son peygamberlerden bahseden kitaplardır: Yahudilikte Nebiler ikiye ayrılır:
a- İlk Nebiler:
1- Yeşu
2- Hakimler
3- I.Samuel
4- II.Samuel
5- I. Krallar
6- II Krallar
b- Sonraki Nebiler:
1- İşaya
2- Yeremya
3- Hezekiel
4- Hoşea
5- Yoel
6- Amos
7- Obadya
8- Yunus
9- Mika
10- Nahum
11- Habakkuk
12- Tesefanya
13- Haggay
14- Zekerya
15- Malaki
3- Ketubim (Kitaplar):
1- Mezmurlar
2- Süleyman’ın Meselleri
3- Eyub
4- Neşideler Neşidesi
5- Rut
6- Yeremya’nın Mersiyeleri
7- Vaiz
8- Ester
9- Daniel
10- Ezra
11- Nehemya
12- I. Tarihler
13- II. Tarihler. Bugün Kitab-ı Mukaddes adı altında görülen Kutsal Kitap, iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümü, Tanah'ı meydana getiren kitaplar oluşturmaktadır. İkinci bölümüde Yeni Ahit’in kitapları oluşturmaktadır. Yahudilerin Tanah adı altında kutsal kabul ettikleri kitap sayısı otuz dokuzdur.
Yahudilerin, Yahova tarafından Hz. Musa'ya vahyedilen şeriatı, Tora adı altındaki beş kitap ihtiva etmektedir. Yahudi dini hayatını düzenleyen kurallar, bu beş kitapta toplanmıştır. Ayrıca, Tora'nın sözlü tefsiri olan Talmud'da Yahudiler için çok önemli bir kanun kitabıdır.
Talmud: Yahudiler, Talmudu Tora'nın yorumu olarak kabul ettikleri için Talmudun da yeri Yahudiler yanında çok büyüktür. Tevratın, şifahi bir yorumu olarak değerlendirilen Talmud, başlangıçta Yahudi bilginlerinin nesilden nesile aktardıkları yorumları meydana getiriyordu. İşte bu şifahi yorumlar, M.S. II. yüzyılda Yahuda Ha Naşi tarafından derlenerek yazıya geçirilmiştir. Böylece, şifahi yorumun derlenmesiyle meydana gelen kitaba “Mişna” adı verilmiştir. İbranice olan Mişna, Talmudun asıl metin kısmını meydana getirmiştir. Altı bölüme ayrılmıştır. Bu altı bölüm şunlardır:
1- Zeraim (Ziraatle ilgili hükümler)
2- Moed (Günlerle ilgili hükümler)
3- Nashim (Kadınlarla ilgili hükümler)
4- Nezikin (Ceza ve medeni kanunlarla ilgili hükümler)
5- Kodashim (Mukaddes şeylerle ilgili hükümler)
6- Toharoth (Temizlikle ilgili hükümler)
Talmudun bu asıl metni üzerine yapılan şerhe Gemera denmiştir. Gemera, öğreti anlamına gelir ki asıl Talmud denilen bu yorumlardır. Aslında Mişna ile Gemera, Talmudu meydana getirmektedir. Mişna üzerinde çalışanlara Tannaim, Gemera üzerinde çalışanlara'da Amoraim denmiştir. Gemera konu itibariyle iki kısımda toplanmıştır. Halakkah ve Haggadah. Dini ve iktikadi kısımları toplayan bölüme Halakkah denmiştir. Kıssa ve menkıbeleri toplayan bölüme de Haggadah denmiştir.
Gemera adı verilen Mişna üzerindeki yorum çalışmaları, iki ayrı ekol tarafından yapılmış ve iki ayrı Talmud ortaya çıkmıştır:
a- Gemera Babilî (Babil Talmudu): Bu Talmudu Babil'de kuruİan Talmud Akademisi uzmanları meydana getirmişlerdir. Bu çalışmalar M.S. 500 yıllarında tamamlanmıştır.
b- Gemera Yeruşalmî (Kudüs Talmudu): Bu Talmudu da Kudüste kurulan Talmud Akademisi uzmanları meydana getirmişlerdir. Bu çalışmalar M.S. 400 yıllarında tamamlanmıştır.
Batı dünyasında her iki Talmud üzerinde de çalışmalar yapılmaktadır.
Kabbala: Yahudi Mistik düşüncesinin kaynağını Kabbala teşkil etmektedir. Kabbalah kelimesi, İbranicede anlamak ve kavramak anlamına gelmektedir. Yine Kabbalah kelimesi, gizli bilgi, hikmet anlamında kullanılmaktadır. Kabbala’nın vahiy mahsulü olduğu görüşü yanında, İran, Babil, Yeni Eflatunculuk, Helenizm ve Apokaliptik fikirlerle beslendiği ve geliştiği düşüncesi de yaygındır. Kabbala, teorik ve pratik olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Teorik Kabbala yazı ile tespit edilmiştir. Pratik Kabbala ise, şifahi olarak yaşamıştır. Ancak daha sonraki dönemlerde pratik Kabbalada yazılmıştır. Bunlar “Sefer Yetsirah ile Sefer ha Zohar”dır. Yetsirah ile Zohar doktrinleri XHI. yüzyılın sonlarında İspanya'da çok büyük bir gelişme göstermişlerdir. Böylece, “Yahudi Mistik Geleneği” teşekkül etmiştir. Bu gelenek, Kabbala adı altında gelişmiştir. Kabbala, harf ve sayı esasına dayanan Yahudi Mistisizminin kaynağını teşkil etmekte ve mesih fikrini işlemektedir. Sefer Yetsirah, yaratılış kitabını teşkil ederken; Sefer ha Bahir, bilgi ve hikmet kitabıru teşkil etmiştir. XIII. asrın sonunda Kabbala hareketine bağlı olarak Sefer ha Zohar ortaya çıkmıştır. Bu eser, R. Shimon b. Yohai ye aittir. Milâdi II. asrın ikinci yarısında yaşamıştır. Sonraki gelişmelerde Zohar, Tora'nın batını anlamı olarak telâkki edilmiştir. Kabbalaya göre tarihi olaylar ve kanunlar, sadece Tanrısal kelâmın elbisesi ve bedenidir. Kabbala mistik hareketi, XVI. yüzyılda Haim Vital’in çalışmaları sayesinde Safed okulu tarafından yenileştirilmiştir. Safed okulunun şefi, İsaac Louria'dır.
Yahudilikte On Emir:
Yahudiliğin dini ve felsefi temelini Tora'da zikredilen On Emir oluşturur. On Emir, Sina dağında Tanrı Yehova tarafından Hz. Musa'ya vahyedilmiştir. On Emir, Hz. Musa'ya verilirken, gök gürlemeleri olmuş, şimşekler çakmış, Sina dağı üzerinde koyu bir bulut meydana gelmiştir. Boru sesleri duyulmuş ve bütün Yahudiler titremiştir. [20]İşte Yahudilikteki On Emir bu sırada Sina dağında Hz. Musa'ya tebliğ edilmiştir. Bu On Emir şunlardır:
1- Seni Mısır diyarından, esirlik evinden çıkaran Allah’ın Yehova benim. Karşımda başka ilâhların olmayacaktır.
2- Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında olanın hiç suretini yapmıyacaksın. Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmiyeceksin; çünkü ben, senin Allah’ın Rab, benden nefret edenlerden babalar günahını çocuklar üzerinde, üçüncü nesil üzerinde ve dördüncü nesil üzerinde arayan, beni seven ve emirlerimi tutanların binlercesine inayet eden, kıskanç bir Allah’ım.
3- Allah’ın Rabbin ismini boş yere ağzına almıyacaksm. Çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.
4- Sebt (cumartesi) gününü takdis etmek için onu hatırında tut. Altı gün işliyeceksin ve bütün işini yapacaksın fakat yedinci gün Allah’ın Rabbe sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiç bir iş yapmıyacaksın. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı ve yedinci gün istirahat etti. Bunun için Rab Sebt gününü mübarek kıldı ve onu takdis etti.
5- Babana ve anana hürmet et. Ta ki, Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.
6- Katletmiyeceksin.
7- Zina etmiyeceksin.
8- Çalmıyacaksm.
9- Komşuna karşı yalan şehadet etmiyeceksin.
10- Komşunun evine tamah etmiyeceksin. Komşunun karışma, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmiyeceksin. [21]
Yahudilikteki bu On Emir ilâhi dinlerin hepsinde temel esas olarak kabul edilmiştir. Meselâ Kur'an-ı Kerimde En'am suresinin 151-153 ayetlerinde şöyle buyrulmuştur: “Deki geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyalım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-Babaya iyilik edin. Fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıymayın. İşte şu size anlatılanları Allah vasiyet etti. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Erginlik çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksatla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söylediğiniz zaman yakınlarınız dahi olsa adaleti gözetin. Allah'a verdiğiniz sözü tutun, işte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti”.
Hıristiyanlıkta da hemen hemen aynı emirler verilmektedir. Nitekim Hz. İsa, “ebedi hayatı” olması için ne yapması gerektiğini soran birisine şu cevabı vermiştir: “Katletmiyeceksin - Zina etmiyeceksin - Çalmıyacaksm - Yalan şehadet etmiyeceksin - Babana ve anana hürmet edeceksin-Komşunu kendin gibi seveceksin.” [22]Aynı konu Markos: X/17-21'de ve Luka; XVIII/20-21 de geçmektedir.
Tarih boyunca Yahudiler bir yandan dini bir yandan da siyasi çalkantılarla içice yaşamışlardır. Yahudilerin bu sosyal ve kültürel ortamları onların düşünce ve dini yapılarında çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bugün üç Yahudi dini akımı bu durumu açık şekilde göstermektedir:
1- Muhafazakar Yahudilik: XIX. yüzyılda Alman Yahudileri arasından çıkmıştır. Belli başlı temsilcileri, İsaac Bermays (1971-1849) ile Zacaria Franklen (1801-1875) olup daha sonra Amerika'da taraftar bulmuştur. Muhafazakâr Yahudilik, Reformist Yahudilik ile Ortodoks Yahudilik arasında bir yer işgal etmektedir. Muhafazakar Yahudilikte Siyonist hedefler fazlaca belirgin hale gelmiştir.
2- Ortodoks Yahudilik: M.S. 586 yılında I. Mabedin yıkılışından, zamanımıza kadar gelen Rabbinik karakterli Yahudilerdir. Tora ve Talmud eğitimi alan Yahudi hahamlarının gösterdikleri istikamette dini hayatlarını düzenlemişlerdir. Bugünkü İsrail'de hâkim unsur, Ortodoks Yahudilerdir. Bunlara ve bunların inandığı dîni esaslara Rabbİnik veya Rabbani Yahudilik veya Rabbani Yahudiler denmektedir.
3- Reformist Yahudilik: Moses Mendolsohn (1271-1786) ile başlayan Reformist Yahudilik, özellikle Avrupa Yahudileri arasında gelişmiştir. Yahudilikte din ve dünya işlerini ilk kez birbirinden ayıranlar, Reformist Yahudiler olmuştur. Bunlar, ibadet şeklini, kadın erkek ayrılığını, cumartesi yasaklarının bazısını kaldırmışlardır. Meselâ, “Cumartesi günü” ışık yakmak, otomobil kullanmak, bir yerden bir yere gitmek Ortodoks Yahudilikte kesinlikle yasak iken, Reformist Yahudilikte Sinagoga gitmek, dinlenmek veya eğlenmek maksadıyla ışık yakılabilir. Bunlara göre ibadet esnasında müzik aletleri de kullanılmaktadır. İbadet esnasında erkek ve kadınlar yanyana oturmaktadır. Reformist Yahudiler, lâikleşmiş Yahudilerdir.
Yahudi Ayaklanmaları:
Yahudiler, tarihte
iki büyük ayaklanma başlatmışlardır: Bunlar, M.S. 66-70; M.S. 132-135
yıllarında meydana gelmiştir. M.S. 66-70 yıllarındaki Yahudi ayaklanması, Roma
yönetiminin aldığı tedbirlere karşı meydana gelmiştir. Yahudi boyları 66
yılında birleşerek, Roma işgaline karşı direnişe geçmişlerdir. Bunun üzerine
Roma yönetimi, Yahudileri Kudüs'ten sürmüş, ancak sürgün edilen Yahudiler,
Beyt-Horon'da Gallus komutasındaki Roma birliğini yenmisler ve kendi
yönetimlerini kurmuşlardır. Bu olay üzerine Roma İmparatoru Neron
Vespasianus'u Kudüs'e göndermiştir. Titus komutasındaki kuvvetlerin yardımı
ile Galile'ye giren Vespasianus, Yahudi kuvvetleri yenerek tüm Filistin
bölgesine hakim olmuştur. Böylece
Yahudi - Hıristiyanlık:
Tarifi zor yapılan bir mefhum olarak “Yahudi-Hıristiyanlık”, Yahudi kökenli Hıristiyanlara verilmiş bir ad olarak görülmektedir. Özellikle Hıristiyanlığın başlangıcında dikkat çeken bu Hıristiyanlar, tarih boyunca, kilise bünyesinde ayrı bir grup olarak yaşamaya devam etmişlerdir. Bu grup, kendilerine ait özelliği koruyarak ve Yahudi dini kurallarını tatbik ederek yaşamıştır.
Hıristiyanlığın başlangıcında Kudüs'teki ilk Hıristiyan cemaat, tabiatıyla Yahudi-Hıristiyan karakterli bir cemaattir. Bu cemaat genelde Yahudilerden teşekkül etmiş olduğu halde, İncilin mesajına göre yaşamaya dikkat ediyorlardı. Bu cemaatin başı, İsa'nın kardeşi olarak adlandırılan Yakub idi. Ancak bu dönemde, Pavlos'un vaazı, onun “Yahudileştirme” hareketine karşı takındığı tavır ve doğrudan putperest muhitlerden geçmiş olan kitlelerin, Hıristiyan cemaatına katılması gibi hareketler, sosyal ve dini durumu altüst etmişti. Başlangıçta kilise, Yahudi mirasına bağlı kalmış, fakat tedricen Yahudiliğin kiliseye bıraktığı geleneği değiştirerek onlara tamamen Hıristiyan bir şekil vermiştir. Kilise bu tavır içine girince, “Yahudi-Hıristiyanlık”da tedricen kenarda kalmıştır. Öyleki, kristoloji konusunda Ortodoks gelişmeyi takipte büyük zorluklar çekmiştir. Yahudi-Hıristiyanlarm düşmanları onları “Ebionite”ler veya “Fakirler” diye adlandırmışlardır. İrenee ve Epiphane gibi yazarlar “Yahu-di-Hıristiyanlığı” diğer sapık fırkalarla aynı tutarken; M.S. II. yüzyılın ortasında yaşamış olan Justin Martyr, Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Yahudinin, onu başkalarına empoze etmemesi ve kurtuluş için Hıristiyanlığı zaruri görmemesi şartıyla yaşayabildiğini kabul etmektedir. [23]Epiphane ise, “Yahudi-Hıristiyanların” İsa'ya imanları nedeniyle Yahudilerle anlaşamadıklarını; Yahudi şeriatına uymaları nedeniyle de diğer Hıristiyanlardan ayrıldıklarını yazmaktadır. [24]Musevî Şeriata riâyet eden Yahudi-Hıristiyanlar, kendileriyle diğer Hıristiyanlar arasında bir değerler hiyerarşisi tesis etmişlerdir. Diğer yandan, Yahudi şeriatına riayet, onlara İsrail’in imtiyazlarından istifade imkanı tanırken; diğer Hıristiyanlar bu imtiyazlara sahip olamamışlardır. Oysa Yahudi-Hıristiyanların takındığı, hem Yahudi şeriatına riayet, hem de İncilin mesajını kurtuluş için şart koşmama şeklindeki tutumları, Pavlos'un öğretileriyle uyuşmuyordu. Aslında Yahudi-Hıristiyanlık hareketi, pavlos'un öğretisine karşı derin bir tiksinti içindeydi. Bunun için onlar, “Pavlosu reddediyorlar ve onu döneklikle itham ediyorlardı.”[25] Yahudi-Hıristiyanlar hakkında bilgi veren yazarlar, onların sadece birtek İncili tanıdıklarını yazmaktadır. İrenee ve Epiphane'a göre onların kabul ettikleri İncil, sadece Matta İncilidir. Eusebe göre ise, onların kabul ettikleri İncil, İbranilerin İncili'dir. [26]
Aslında, Yahudi-Hiristiyanları, diğer Hıristiyanlardan ayıran şeylerin, doktrin seviyesindeki şeyler değil; disiplin seviyesindeki şeyler olduğunu, Hıristiyan ilâhiyatçıları sık sık tekrar etmişlerdir. Fakat bu konuda, söz konusu olan yegane şey, Kristoloji meselesidir. Bu konuda iki grup arasında önemli ayrılıklar vardır. Bunun için Antikite yazarları, “Yahudi-Hıristiyanların”, İsa'nın Tanrılığını reddettiklerini söylemektedir. Çok sayıdaki seleflerinin söylediğinin aksine S. Jeröme, Ebionites'lerin İsa'ya, Tanrı'run oğlu olduğuna, Bakire Meryem'den doğduğuna, Ponce Plato’ın saltanatı altında çarmıha gerildiğine inandıklarını yazmaktadır. [27]Şüphesiz bu farklı şehadetleri uzlaştırmak oldukça zordur. Ancak bu konuda bazı temel esaslarda ayrılmakla beraber; Yahudi-Hıristiyanların birçok kanaat ve inancı, diğer Hıristiyanlarla paylaştıkları söylenebilir.
Yahudi-Hıristiyanlar, sadece Filistin bölgesinde değil, bütün Orta-Doğu ülkelerine yayılmışlardır. Her nekadar gittikçe marjinal duruma düşmüş olsalarda, milâdi V. Asra kadar özellikle Ürdün, ölü deniz ve Suriye'de yaşamışlardır.
Yahudi - Hristiyan Dostluğu:
Avrupadaki Yahudi katliamının uyandırdığı heyecanla doğmuş olan bir harekettir. Bu hareketin kısaltılmış şekli A.J.C.F harfleri ile ifade edilmiştir. [28]Bu hareket 1942 yılında Lyon'da, P. Chaillet’in ve Pastör Roland de Pury'nin teşvikleri ile doğmuştur. Tehdit altındaki “Yahudi çocuklarını” kurtarmaya yönelen bu hareket, 1943 yılından itibaren Tarihçi Jules İsaac'ın “İsa ve İsrail” adlı 1948'de yayınlanan eseri ve daha önceki çalışmaları ile canlanmıştır. 1947 yılında yapılan Seelisberg Konferansı, ırkçılığın her çeşidini kınamaya ve Yahudi toplumuna kin ve nefret duymaya, yönelen bütün düşünceleri tahkir eden on prensip kabul etmişti. A.J.C.F'nin Hıristiyan üyeleri bu prensipleri yasa olarak kabul etmişlerdir. 1948'de Jules İsaac, “Yahudi-Hıristiyan dostluğunun” ilk grubunu Aix-en-provence'da kurmuştur. Kısa süre sonra Edmond Fleg, Pariste federal manada milli bir teşkilat kurmuştur. A.J.C.F teşkilatı, genel bir Hıristiyan organizasyonudur. Çünkü bu hareketin içinde Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar vardır. Fransız halkının çoğunluğunun Katolik olmasından dolayı bu hareketin başkanı Katoliktir. Birinci başkan Henri Marrou, ikinci başkan Jaques Madaule'dur. Teşkilat yasasının ikinci maddesi, “Yahudilerle-Hıristiyanlar arasında asırlara dayanan yanlış anlama ve düşmanlığın yerine saygı, dostluk ve karşılıklı anlayışın geçmesini tavsiye etmektedir. Teşkilatın esas hedefi, Yahudilerin maruz kaldığı haksızlıkları telâfi etmeye çalışarak, samimi ve faal bir işbirliğini meydana getirmektir. Bu organizasyon, her çeşit senkretik ve dinlerden birini kazanma faaliyetini amacı dışında bırakmıştır. Bunun için kiliseleri veya dinleri birleştirme gibi hiçbir faaliyete teşebbüs etmez. Hiçbir kimsenin inançlarından vazgeçmesini de talep etmez.
Bu teşkilatın yönetim kurulu her ayın başında toplanmaktadır. Milli konsey her üç ayda bir toplanmaktadır. Genel kurul ise, yılda bir defa Paris'te veya Aix-en Provence'de toplanmaktadır. Bu vesile İle birtakım tezahüratlar yapılmaktadır. Bu teşkilat “International Council of Christians and jews”a bağlıdır. Milletlerarası Yahudi ve Hıristiyan teşkilatının Alman, İngiliz, İspanyol ve İtalyan teşkilatları da vardır. Bu uluslararası teşkilat, yılda iki defa herhangi bir başkentte toplanmaktadır.
A.J.C.F yılda dört defa “L'Amitie Judeo-chretienne de France” isimli bir dergi çıkarmaktadır. Derginin ilk sayısı 1975'te çıkmıştır.
Yahudi Mezhepleri:
M.Ö. 135-106 yılları arasında hüküm süren kral Jean Hyrcan’ın saltanatı döneminde, milâdi I. asra kadar yaşayacak olan belli başlı dini ve politik Yahudi mezhepleri, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Milâdi I. asırda, Ferisi hareketi, Rabbinik Yahudiliğe üstün gelerek Yahudiliğe yön vermiştir. Farklı Yahudi mezhepleri şeriat, öte dünya, tarih anlayışı konularında karşı karşıya gelmişlerdir.
M.Ö. III. asırda yaşamış olan rahip Sadok'un adını alan Saduceen'ler, Mabedin ve Kudüs'ün, Yahudiliğin çekirdeği olduğunu düşünmektedirler. Rahipler, önemli şahsiyetler, prensler ve büyük mal sahipleri, İsrail’in misyonunun, milli güç endişesi gerektirdiğini düşünmüşlerdir. Muhafaza kârlar ise, şifahi geleneklere çağrıyı reddetmektedirler. Onlar, otorite olarak sadece yazılı kanunu kabul etmekte ve büyük bir titizlikle şeriatı uygulamaya koymaktadırlar. O halde bunlar, Ferisilerin kabul ettikleri ruhun yaşadığı, ölülerin dirilmesi gibi inançları reddetmektedirler. Çünkü bu inançların Tora'da yer almadığını ileri sürmektedirler. Ferisiler (pharisiens) ise, yeni din duygusu ile bütünleşmişlerdir. Onlar için milli bağımsızlık oldukça önemlidir. Çünkü o, şeriatı ve onun tatbikinin etüdünün kolaylaştırılması vasıtasından başka birşey değildir. Onları orta bilginler ve hahamlar sınıfı meydana getirmektedir. Ferisiler, yazılı şeriatın yanında Musa'ya kadar varan, şeriatı tatbike ve yoruma imkan veren bir şifahi geleneğin varlığını kabul etmektedirler. İşte bu şifahi gelenek, Ferisi hahamları veya Tannaimler tarafından Mişna'da derlenmiş ve tasnif edilmiştir. İnsancıl, pedagog olan Ferisiler, halkın çoğunluğunu kendilerine katmaya çalışmışlardır. Kralında büyük bir rahip olduğunu kabul eden ve güçler ayırımını kabul etmeyen kral Jean Hyrcan hanedanlığından sonra Ferisiler, muhalefete düşmüşlerdir. Yahudi geleneğinde Ferisi kelimesi, hiçbir zaman aşağılayıcı bir mezhebidir. Dört bin kadar olan üyeleri, kendilerini ibadete, okumaya ve temizlenmeye vermişlerdir. (Bunlar, tabiatla oldukça sık ilişki içindedirler. Beyaz elbise giymektedirler. Birçok dini banyoları vardır). Esseniler daha çok zahidane ve cemaat hayatı sürmektedirler. Onların batini yazıları, ateşli bir mesih beklemeye işaret etmektedir. Esseniler, Roma işgaline karşı “karanlıkların oğullarına karşı aydınlığın oğullarının savaşı” sloganını başlatmışlardır. Esseniler tamamen mistik bir hareket olduğu için halk üzerinde fazla etkili olamamışlardır. Zelotes'lar: Bunlar başkaldıran Ferisilerdir. Şiddet dışı olan Ferisilerin aksine bunlar, insan aksiyonunun, Tanrısal realizasyonu çabuklaştıracağına inanmaktadırlar. Onların habercileri olan Hassidim (sofular)ler, Antiochus'a karşı silâhı ellerine aldıkları gibi onlar da Roma'ya karşı terörizme başvurmaktan çekinmemişlerdir. Uzlaşmaz bir sofulukla ve aşın bir milliyetçilikle 70 yılında Titüs tarafından kuşatılmış olan Kudüs'te çarpışmışlardır.
Yahudi Paskalyası:
Bu bayram, Yahudilerin Mısır'dan çıkışlarının hatırasına ilkbaharda kutlanan Pessah bayramının adıdır. Bu bayram konusundaki merasim, Çıkış kitabında şöyle anlatılmaktadır: “Bugün sizin için anılma günü olacak, onu Rabbe bayram tutacaksınız; nesillerinizce ebedî kanun olarak onu bayram tutacaksınız. [29]Yahudi paskalya bayramı konusunda çıkış kitabının 12. ve 13. Bablarında genişçe bilgi verilmektedir. Pessah kelimesi, Pasah köküne bağlanmaktadır. Bu kelime, sıçramak, üstünden atlamak, Mısırlıların ilk doğanlarını çarptığı halde, İsraillilerin evlerini bir kenara bırakan anlamlarına gelmektedir. [30]Paskalya bayramında yapılan en karakteristik merasim, paskalya kuzusunun kurban edilmesidir. Bu her evde icra edilmekteydi. İbadetin merkezileşmesi şer'i kuralı ile aile şefleri bu kurbanı kesmek için Kudüs'e gitmeye mecbur edilmişlerdir. Böyiece Rahipler, mihraba kan akıtmış oluyorlardı. Milâdi 70 yılında Kudüs Mabedinin tahribi, bu merasimin kesilmesine neden olmuş, fakat evlerde paskalya yemeği yenmeye devam etmiştir. Samaritain denen Yahudiler 14 Nisan gecesi paskalya kuzusunu Garizim dağında kurban etmeye devam etmektedirler. Çünkü bu dağın Allah tarafından seçilmiş olduğuna inanmaktadırlar.
Yahudi Şeriatı (Torah):
Tevratın Yunanca tercümeleri ve özellikle yetmişlerin tercümesi Torah’nın oluşmasını sağlamıştır. Bunun için “Yahudi şeriatı” sözü, Torah ile eş anlamda kullanılmıştır.
Torah, etimolojik anlamda her şeyden önce Tanrısal bir öğretidir. Yahudi düşüncesine göre Torah, Tanrı ile milleti olan İsrail arasındaki bir antlaşma yasasıdır. Yani bir Ahit Kitabıdır. [31]Yaratıcının iradesinin normatif ifadesi olan Tanrısal buyrukları ihtiva ettiğinden Torah, kurallara itaati empoze etmektedir. Tanrı, İsrail Milleti, Torah'daki kurallarda ifade edilen Tanrının iradesine sadık kaldığı ölçüde vaadine sadık kalacaktır. [32]İşte bu anlamda Torah bir şeriattır. Ona itaat gerekmektedir. Özellikle Babil Sürgünü sonrası (M.Ö. 539) dönemde, tedrici şekilde Torah’ın merkeziyetçi yeri kavramı empoze edilmiş ve Yahudiliğin temeli olmuştur. Gerçekten o zaman milletin hayatını, Babil sürgününden önceki dış şartlardan oldukça farklı bir duruma göre yeniden organize ve cemiyeti yeniden yapılandırmak söz konusu idi. Bu kaçınılmaz adaptasyonun temelinde Torah bulunuyordu. Torah, nihaî şeklini bu dönemde kazanmıştı. Torah, İsrail Milletinin dini vicdanında, Sina dağında Hz. Musa'ya vahyedilmiş olarak kabul edilmiştir. Böylece Torah, bir yasa karakterine bürünmüş ve onun metni değişmez kabul edilerek, bütün devirlerde tam olarak uygulanabilen ve geçerli olan bir metin olarak düşünülmüştür.
Diğer yandan, Torah'ın aynı metninde, sürekli değişen durumlara göre yorum yapmaya izin veren ölçüler bulunması bir zarurettir.
İşte bu işlem, Midrash'ın en eski şekli sayesinde tamamlanmıştır. Rabbinİk gelenek bu yorum çalışmalarının başlangıcını Esdras'a ve “Büyük Meclîs adamlarına” dayandırmaktadır. Bu büyük meclis, bir çeşit üstadlar meclisidir. Bu üstadlar, Esdras'ın etrafını çevirmiş vaziyettedir. Bu durumda o, son üç İsrail peygamberinin geleneğini elde etmiş durumdadır.
Hahamlık geleneğine göre, Torah'ın doğru ve normatif yorumu ve müşahhas hayatın isteklerine tatbiki, ancak bu geleneğe göre yapılabilir. Bu gelenek, daima kutsal metinle beraberdir ve ondan eskidir. Fakat o da Tanrısal kökenlidir ve oda yazıh kutsal metnin sahip olduğu otoriteye sahiptir. İşte Yahudilikte böyle bu şekilde iki Torah meydana gelmiştir. Bir tarafta yazılı Torah, diğer tarafta şifahi torah. Her iki Torah'ın da Tanrı tarafından Sına'da vahyedildiğine inanılmaktadır. Bu durumda Şifahi Torah, yazılı Torah'nın yorumu olarak görülmektedir. Fakat bu prensip, Sadukiler ve daha sonra Karailer tarafından kabul edilmemiştir.
Hahamlık geleneği, şifahi Torah'ın muhtevasını ve hayatını farklı şekillerde yorumlamaktadır. Şifahi Torah, yalnız Pentateuque'un dışındaki diğer kitapları değil, eski hahamlık edebiyatında belirtilen herşeyi tohum halinde kendinde topluyordu. Kudüs Talmudu bu konuda, aşağıdaki [33] cümleye dayanarak en mükemmel yorumu vermektedir: “Rab bana Allah’ın parmağı ile yazılmış iki taş levhayı verdi,[34] onların üzerinde, toplantı gününde, dağda ateşin içinden Rabbin sizinle söyleştiği bütün sözlere göre yazılmıştı” Kudüs Talmuduna göre bütün sözlerin manası, kutsal yazılar, Mişnah, Talmud ve Aggadah'dır.
Yahudi hayatının hedefi, Torah'da ifade edilen Tanrının iradesini mümkün ölçüde samimi şekilde ifâ etmektir. Bunun için o, daima öğretilmeli ve düşünülmelidir. Torah'ın kurallarının uygulama açısından incelenmesi, zaruri bir faaliyet olarak görülmektedir. Çünkü Mişna, “Torah'ın incelenmesinin diğer bütün şeylerden” üstün olduğunu haber vermektedir. [35]Torah’ın öğretilmesi ve yorumu, yorum kurallarını bilen ve otorite ile öğreten üstadlara verilmiştir. Halakhah, Torah'ın uygulama ile ilgili emirlerini ihtiva eden kurallar bütünüdür. Emirler ve yasaklan ihtiva etmektedir. Tora'nın bu şekildeki incelenmesinin sonuçları, daha sonra eski hahamlık edebiyatı dökümanlarının içinde yazılmıştır. Bu edebiyatı, Midraş, Mişhna ve Talmud olarak belirtebiliriz. Bu yazılanlar da resmi vahyin bir kolu olarak telâkki edilmişlerdir.
Yahudi geleneği, doğrudan doğruya Torah'dan çıkarılan bir prensibe dayanan Halakah ile üstadların öğretileri sonucu ortaya atılan şeyin arasını ayırmaktadır. Fakat böyle bir ayırım, ikİncilerin normatif karakterini etkilememektedir. Yazılı Torah, bir defa herkese verilmişse de, Şifahi Torah, hiçbir zaman kapanmamıştır. Çünkü onun yorumu ve aktüalitesi her nesilde geleneksel öğretimin üstadlarımn işi olmuştur. Değer bakımından “Yazılı Torah” “Şifahi Torah”ya üstündür. Yine de daima üstadlarm yorumunu göz-önünde tutmak gerekir. Çünkü Mişna'da şöyle denilmektedir: “Üstadların, Torah üzerindeki yorumları Torah'ın sözlerinden daha ağırdır.” [36]Talmud ise şöyle demektedir: “Münhasıran kitapla uğraşanlar (bilsinler ki), bu konuda sadece bir tek tarz yoktur. Mişna incelenmesiyle meşgul olanlar, bilsinler ki meyvayı toplayanlar ve mükafat kazananlar bunlardır. Talmud (Guemera) incelemesi yapanlar bilsinlerki, en iyi yol bu değildir.” [37]
Tarihin belli döneminde Babil Talmudu, Dini kanun konusunda normatif hale gelmiştir. Bunun için Talmud, daima Halakah (Dini esaslar)ın takip edilmesini tavsiye etmektedir. Şüphesiz Babil Talmuduna başvurmak kolay değildir. Bu Talmuddan istifadeyi kolaylaştırmak için Babil ekolu şefleri, “Halakah Derlemeleri”, meydana getirme endişesine kapılmışlardır. Bu' derlemeler, aynı zamanda Talmudun işlediği konulardaki ilk “Talmud Prensiplerini” teşkil etmektedir.
Fakat X. asırdan itibaren Kuzey Afrika akademilerinin çabaları ile Dini Kanunun tedvini ve sistemleştirmesi devri başlamaktadır. X. asırdan Maimonide’in zamanına kadar[38] Talmud Halakah'sının tedvini konusunda iki metod kullanılmıştır: Bazıları, kararı Talmud tartışmasından çıkarmışlar ve onu kaynaklarını zikretmeksizin takdim etmişlerdir. Bir kısmı da, temel metne müracaat etmişlerdir. Kuzey Afrika'da bu dönemde dini şeriat konusunda tedvin edilen en önemli eser, R. İsaac Alfasi (113-1103)nin Halakhot'lardır. İspanya'da ise aynı rolü Maimonide’in Mişne Torah'sı oynamaktadır. Maimonide’in sistemine göre ondört konu grubu, Tevrat yasasının ışığında, insan hayatının belli başlı kaygılarını açıklamaktadır.
Aynı yüzyılda, tedvin çalışmaları Fransa'da ve Almanya'da da yapılmıştır. Avrupada Halakah konusunda tedvin edilen belli başlı çalışmalar şunlardır:
1- R. Moise ben jacab de Coucy (XIII. yüzyıl: sefer Mitswot Gadol)
2- R. Asher ben yehiel: (1250-1327). Halakhot
3- R. Jacob ben Asher: (Arbaah. Türim)
4- R. Joseph Caro (1488-1575): Beit Yossef Shülhan Arukh (özet)
5- R. Saloman Ganzfried (1804-1886): kütsür shülhan, Arukh shûlhan Aruck (özet)
6- R. Abraham ben Yehiel Michael Dantzig (1748-1829) Hayyei Adam ve Hokhmat Adam.
Yahudi Şeriatı Ve Tatbiki:
Yahudilerce Torah, Tanrısal iradenin ifade edildiği kitaptır. Bütün yasama ve otoritenin kaynağıdır. Bunun için hiçbir yasa, Tanrının sözünün yerine geçemez. Bununla beraber, Tanrının sözünü yorumlamak ve onu hayat şartlarına adapte etmek gerekir. İşte bu adapte görevi, yüzyıllarca “Geleneği öğreten üstadların işi” olmuştur.
Mişna ile Tannaites'ler dönemi (Mişna üstadları) sona ermiştir. Mişna Torah'ın normatif yorumu olarak kabul edilmiştir. Herhangi bir problem açık olarak Tevratta çözüme ulaştırılamazsa, Mişna'ya müracaat edilmektedir. Çünkü Mişna, Tevrattan bağımsız olarak formüle edilen kanunların kaynağıdır. Mişna'nın otoritesi, onun yazıcısı ve derleyicisi olan R. Yehuda ha-Nassi'den gelmektedir. Mişna'nın evrensel olarak tanınmış olan otoritesi, henüz Amoraim (Talmud üstadları) döneminde mevcut değildi. Bununla beraber Amoraim'ler de Mişna'ya kadar varan bir gelenek akımının temsilcileridir. Bunun için Talmudla (Guemera), Mişna arasındaki ilişkiler, Mişna ile Tora arasındaki ilişkilerle mukayese edilebilir. Talmudun otoritesi, Babilli hahamlar otoritesi topluluğunun gözetimi altında derlenmiş olması olayına dayanmaktadır. Buna mukabil “Kudüs Talmudu”nun böyle bir otoritesi yoktur. Talmud sonrası döneminde bir tek değil, çok sayıda otorite meydana gelmiştir. Meselâ, Alfası ve Maimonİde genel Babil ekolü şefleri olan Gueonim'lere karşı karar almışlardır. Daha sonraki yüzyıllarda Yahudi ilahiyatı üstadları, Halakah (Yahudi Dini esasları) konularında poseqim (1000-1500 arasında Yahudi şeriatını öğreten)lerin görüşlerine pek itibar etmemişlerdir. İşte burada, Maimonide’in kararlarına karşı ortaya çıkan muhalefetin sebebi kendini göstermektedir. Hayatın daima değişmesi sebebi ile karşılaşılan problemlerin cevabı, ne Mişna'da ne de Talmudda bulunmamaktadır. O halde yeni problemlerin çözümü için, bazı normlar meydana getirmek gereği daima ortaya çıkıyordu. Bu konuda iki şey önem taşıyordu: Birincisi, mahalli âdetlere (Minhag) saygı, diğeri geçmiş çağlardaki otoritelerin (Rishonim= Gueonim'lerle XV. yüzyıl ortaları arasındaki üstâdlar) kararlarına saygıdır. Rishonim1 lerin kararlan, çağımızdaki yüksek mahkeme kararlarına benzemektedir. Bu kararlar, yanlışlığı açığa çıkarıncaya kadar geçerli olmaktadır. Bugün liberal Yahudilik taraftarları Şifahi Torah'yı kabul etmemektedirler. Onlar, onu, daimi olarak değerini muhafaza eden bir şey değil, sırf tarihi olan bir şey olarak görmektedirler. Muhafazakar Yahudilik taraftarlarına gelince, bunlar, Liberal Yahudilikle-Ortodoks Yahudilik arasında yer almaktadırlar. Onlar, prensip olarak Hahamların koyduğu kanunun otoritesini tanımakla beraber ikinci derecede önemli kabul etmektedirler.
Yahudi Takvimi:
Yahudiler hem ay, hem de güneş sistemine dayalı, bir takvim kullanırlar. Yahudi takvimine göre gün, güneşin batışından Öbür gün güneşin batımına kadar sürmektedir. Bir hafta yedi gün, bir ay ise yirmi dakuz veya otuz gün olmaktadır. Bir yıl, on iki ay, on bir günden meydana gelmektedir. Buna göre bir yıl 353, 354 veya 355 gündür. Bu takvimi güneşe ayarlayabilmek için, on dokuz yıllık bir dönemin, 3, 6, 8, 11, 14, 17 ve 19. yıllarında otuz günlük bir on üçüncü ay eklenmektedir. Bunun için artık yıl, toplam olarak 383-385 gün sürmektedir. M.S. IX. yüzyılda kabul edilen ve hâlâ kullanılan Yahudi takvimi, dünyanın yaratılışını M.O. 3761 yılından başlatır. Bu da Tevrattaki hesaplardan kaynaklanmaktadır.
Yahudi takvimindeki ay adları Aramice, Akadça ve Babil dillerinin izlerini taşımaktadır: Nisan (Mart-Nisan), Iyar (Nisan-Mayıs), Sivan (Mayıs-Haziran), Tammuz (Haziran-Temmuz) Av (Temmuz-Ağustos), Elul (Ağustos-Eylül), Tişrî (Eylül-Ekim), Heşvan veya Marheşvan (Ekim-Kasım), Kislev (Kasım-Aralık), tevet (Aralık-Mart). Artık yılın on üçüncü ayı Adar şeni (ve adar), Adar ayından önce gelir ve aslında adar ayında yapılması gereken dini törenler bu ayda yapılır.
Dindışı Yahudi takvimi, Tişri ayı ile başlar. İlk günü Roş haşana (yeni yıl) tatilidir. Roş haşananın, hiçbir zaman pazar, çarşamba veya cumaya rast gelmemesi gerekir. Bunun için Roş haşana günü, bir veya iki gün öne alınabilir veya geriye atılabilir.
On Emirde ve Tora'da ismi geçen tek Yahudi tatil günü sebt günüdür. Sebt günü cumartesi günüdür. Dini takvimin bir yıllık akışı, 15-22 Nisan'da Pesah (Hamursuz) kutlamalarıyla başlar. Yahudilerdeki diğer büyük bayram, 6-7 Sivan'da kutlanan Şavuot'tur. On günlük nedamet 1-2 Tişri'deki Roş Haşana (yılbaşı) ile başlayıp On Tişri'deki Yom Kippur'la (Kefaret günü) sona ermektedir. Roş Haşana'da çalışma ve diğer yasaklara uymak zorunludur. Ancak bu bayram, bir neşe bayramı olduğu için, eğlence yapılmaktadır. Yom Kippur, Yahudiliğin en kutsal bayramlarından biridir.
Yahudilikteki bayramların sonuncusu Sukot (çardaklar) bayramıdır. 15-21 Tişri'de kutlanır. Bu bayramın son günü Semini Atseret (yüce meclisin sekizinci günü), 22 Tişri'de kutlanan ayrı bir bayramdır. Yıl boyunca cemaat halinde sürdürülen Tora okumaları da Semini Atseret'te ya da ertesi gün Simhat Tora ile sona ermektedir.
Yahudi dini takviminde birçok bayram ve perhiz günleri bulunur. Bu günlerde çalışma yasağı yoktur. 25 Kislev'de başlayan Hanukka'da Selevkos hükümdarı IV. Antiokhos Epiphanes'e karşı girişilen ayaklanma veTapınak’ın M.Ö. 164'te yeniden takdisi hatırlanır. Purim'de ise İranlı Yahudilerin M.Ö. V. yüzyılda zulümden kurtulması kutlanır.
Yahudilerin önem verdiği beş perhiz gününde de Yahudi tarihinin trajik olayları hatırlanır: Meselâ, M.Ö. 586 ve M.S. 70'de birinci ve ikinci tapınakların tahribi hatırasına sıra ile Şiva Aser be-Tammuz (17 Temmuz perhizi) ve Tişebe-av (9 Av perhizi), Tsom Gedaliahu (3 Tişri), Aşara be-Tevet (10 Tevet perhizi) ve Taanit Ester (Ester perhizi 13 Adar). Okulların tatil edildiği Lag ba-Omer (18 iyar) ve Ağaç dikme bayramı olan Tu bi-Şevat (15 Şevat) kutlanır.
1948'de İsrail devletinin kurulmasından sonra Yahudiler üç bayram daha kabul etmişlerdir. Bunlar: Hurban (27 Nisan), hatırlama günü (4 İyar) ve Bağımsızlık günü (5 İyar)'dür.
Yajurveda:
Kurban törenlerinin Vedasıdır. Bu formüller, dini ritüellerde önerilen formüllerdir. Bunlar, kurban törenleri sırasında alçak sesle okunmaktadır. M.Ö. XII. asırdan itibaren, Yajurveda kollek-siyonu vardır. Bugün Yajurveda kolleksiyonu, iki şekil altında kendini göstermektedir: Birincisi, sadece formüllerden teşekkül etmektedir. Buna “Beyaz Yajurveda” adı verilir. Diğeri, açıklamalarla karıştırılmıştır. Buna da “Siyah Yajurveda” denmiştir.
Yaksha:
Hinduizmin ikinci derecede Tanrılarıdır. Yaksha'lar yer ve toprak cinleri olarak da kabul edilir. Zenginlikleri koruma işlevleri de vardır. Çünkü o, zenginlikler üstadıdır. Hasatların ve tarlaların koruyucusudur. Köy kültlerinde önemli rol oynamaktadır. Hindistanda en eski heykeller. Yaksha’nın heykelleridir. Bunlar, erkek ve kadın şeklinde tasvir edilmişlerdir. Meselâ genç Tanrı Ganesha, başında bir fille temsil edilmiştir.
Yakub (Yaakov):
İsrailoğullarının
üçüncü atasıdır. M.Ö. XVIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Yitshak'ın
Rivka'dan doğma ikiz oğludur. Annesi Rivka onu diğer kardeşi Esav'dan daha çok
seviyordu. Onun Kenanlı kadınlarla evlenmesini istemiyordu. Bunun için Rivka,
Yakub'un Laban'ın yanına gitmesini ve oradan evlenmesini istemişti. Yakub,
babasının duasını aldıktan sonra Laban'a gitmişti.
Esav ile Yakub'un
karşılaşmasından bir önceki
Yakub'un çocuklarının Benyamin hariç tamamı Kenan'da doğmuştur. Bu çocuklar, on iki Kabile'nin ataları olmuşlardır. Yakub'un en küçük ve en sevgili oğlu o-Ian Benyamin, Bethleem yakınlarında doğmuştur. Ancak Rahel onun doğumu sırasında ölmüştür. [43]Yakub, Tanrının emri ile Bet-El'e döndü ve Tanrı ile Avraam ve Yitshak'ın yaptığı akdi tekrarladı. Bundan sonra Yakub'un babasının yanına gittiğini görüyoruz. Oğlu Yusuf Mısır'a gidince, daha sonra babası Yakub'u da Mısır'a getirir ve böylece İsrailoğulları Mısır'da yaşamaya başlarlar. Yakub Mısır'a gittiğinde yüz otuz yaşındaydı. Mısır'da on yedi yıl daha yaşamıştı. Yakub ölünce oğlu Yusuf, onu mumyalatarak, Kenan'a gömmüştür.[44]
Yanılmazlık (İnfailibilité):
Katoliklikte, hataya düşmeden, belirli şartlar altında bir takım akidevî tarifleri belirtmek, genel konsillere ve papaya özgü bir husustur. Ahlâkî ve doktrinel öğretilere papa ile birlikte karar veren piskoposlara da bu sıfat şamil olur. Bu imtiyaza lâyık olabilmek için, Allah'ın sözünün muhtevası, içinde bir imanı hakikati açıklamak kasdıyla, Konsilin ve papanın karar vermeleri gerekir. Bu açıklama sadece papa tarafından yapılırsa buna “Ex Cathedra” denir. Yani, geleneğin doğrudan doğruya İsa-Mesih'ten alman mesajı naklettiği havarilerin halefi olarak, Petrus'un (Pierre) kürsüsünün üstünden o (Papa) bize onu bildirmiştir. Hakikatte paparan bu liyakati, dünyanın sonuna kadar havarilerle beraber olduğunu açıklayan İsa'nın vadine dayanır.[45] I. Vatikan Konsili [46] ve II. Vatikan Konsili (1965), Papaya ait olan bu masumiyeti, Allah tarafından vahyedilmiş doğma olarak ilân etmiştir. [47]Protestanlık bu doğmaya itiraz etmiş; Ortodoksluk ise bunu farklı kabul etmiştir.
Yasht:
Avesta'nın ilk kısımlarını belirtmektedir. Muhtelif Tanrılara yöneltilen duaları ihtiva eder. Bu dualar özellikle Mithra ve Anahita'ya yöneliktir. Dualar daha çok bayramlarda okunmaktadır. Yashta, kelime olarak “merasimde okunan şey” demektir. Yasht’ın beşi Anahita'ya, sekizi Tishtriya, onu Mithra'ya, on üçü Fravashi'ye, on dördü Verethragharaya ve on dokuzu Khvarenah'a tahsis edilmiştir.
Yasna:
Avesta'da kurbanı belirtmektedir. Hindistan'da buna yajna demektedirler. Yine bu, Avesta'nın önemli bir kısmına verilen bir isimdir. Kurban esnasında rahip tarafından ezbere okunmaktadır. Yetmiş iki kısımdan oluşur. Bunların ortasında Yashna Haptanhaiti bulunmaktadır. Bu da on yedi gâtha ile çevrilmiştir.
Yasna merasimi haoma takdimesidir. Daha doğrusu, “kuru odun” takdimesidir. Ayrıca buhur, hayvanı yağ, süt takdim edilebilmektedir. Bu merasimin içine “gâthâ” okumaları da dahil edilmiştir. Son Yasna, Frasho kereti sırasında okunmaktadır.
Farsça Yasna ismi, jashn hafini alarak “bayram” anlamına gelmektedir.
Yazılıkaya:
Hattusa’nın 2 km u-zaklığında bulunan görkemli mabeddir. Hitit kralı Tudhaliya IV tarafından M.Ö. 1250 yılı civarında yapılmıştır. Mabedin önünde, kült binaları ortaya çıkmıştır. Mabed kısmı kayaların içine gömülmüş iki odadan meydana gelmektedir. İlk ve büyük olan odaya, kült binasına odayı bağlayan avludan girilmektedir. Odanın dibindeki merkezi sahne, başlıca kutsal kubbeyi bize göstermektedir. Tanrı Teshub, iki dağ Tanrısının üzerinde ayaktadır. Teshub'un bacakları arkasında, oğul Tanrı Sarrumma durmaktadır. Hebat’ın arkasında, Tanrıçaları takip eden Tanrı sarrumma farkedilmektedir. Bu merkezdeki sahneye doğru solda traş edilmiş Tanrılar sağda da merasim elbiseleri giymiş Tanrıçalar vardır. Bu Tanrıların toplam sayısı yetmişe yükselmektedir. Belli başlı Tanrılar, Hourrite yazıları ile tespit edilmiştir.
Yazılıkaya mabedi, Anadolu geleneğini yansıtmaz. Daha çok Halep veya Kummanni geleneğini yansıtır. Bu da, Hitit İmparatorluğunun sonunda Hurritleştirmenin hangi noktaya kadar geldiğini gösterir.
Mabeddeki ikinci oda, daha mütevazidir. İki canavarın koruduğu dar bir koridordan bu odaya girilmektedir. Bu odayı birçok bilgin, Hitit krallarının cenaze odası olarak kabul etmektedirler. Kabartmalar, yürümekte olan on iki Tanrıyı takdim ederler. Tanrı Sarrumma kollan arasında kral IV. Tudhaliya'yı şefkatle tutmaktadır. Bir Tanrı da aslan şeklindeki topuzla temsil edilmektedir.
Yechivah:
Toplantı ve oturum anlamına gelen Yechivah'ın çoğulu Yechivot'tur. AncakYechivah Yahudi literatüründe farklı Talmud eğitim merkezlerini belirtmektedir. Erets İsrael ve Babylonie Akademilerinde Mişna alimleri olan Amoraim (Amora) bilginleri, Mişna'yı inceliyorlardı. Bu inceleme sonucunda iki Talmud ortaya çıkmıştır: Kudüs Talmudu ve Babil Talmudu. Geonim çağında, Yahudi maneviyatının otorite merkezleri olan Soura ve Poumbedita Akademilerinde bu Talmud çalışmaları yürütülmüştür. Gaon kelimesinin çoğulu olan Geonim kelimesi, Talmud sonrası dönemde Poumbedita ve Soura akademi başkanlarına verilen bir şeref unvanıdır. Yechivot ismi, Bet-Midrach'dan gelmektedir, III. asırdan itibaren birçok yerde şubeler açmıştır. Yechivot, aynı zamanda eğitim kurumları ve haham mahkemelerinin cevaplarını temsil etmektedir. Daha sonra ise Yechivot, öğretim merkezi haline gelmiştir. Yeşivaların tarihini II. Mabed dönemine kadar dayandıranlar olmuştur. Yeşiva, Yahudi şeriatının okutulduğu en yüksek eğitim kurumlarıydı. Yeşiva, zamanla sanhedrinin yerini de almıştı.
Babil'de Yeşiva III. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar sürmüştür. Bugün İsrail'de Amerika'da ve Yahudilerin yoğun olduğu bölgelerde Yeşiva kurumları devam etmektedir. Yeşiva yüksek din okullarında Rabinik eğitim hedef olarak görülmüştür. Bu okullarda Talmuddan parçalar okutulmaktadır. Genelde Rabbi'ler, öğrenimlerini Yeşiva 'da yapmaktadırlar. Tarihte Babil'de ve Filistin'deki Yeşiva okulları önemini kaybedince başka yerlerde daha Önemli Yeşivalar kurulmuştur. Milâdi X. yüzyılda Kudüs'te bir Yeşivanın olduğundan bahsedilir. Bu Yeşivanın Erets Yisrael'deki Yeşivanın kalıntısı olduğu tahmin yarısında Abrâham İbn Daoud tarafından yazılan Sefer Haqabbalah'da anlattığı bir rivayete göre, 990 yılında dört Yahudi din alimi Babil'e öğrenim görmek için giderler. Bindikleri gemi korsanlar tarafından soyulur. Bilginlerden biri kayıp olur. Diğer üçü köle olarak Biri kuzey Afrika'da, diğeri Mısır'da, öteki de İspanya'da satılır. Herbiri satıldığı bu bölgelerde birer Yeşiva açarlar.
Kuzey Afrika'da Milâdi VIII. yüzyılda Huşiel Ben Elhanam tarafından Kariuan'da bir Yeşiva açılmıştır. X. yüzyılda bu Yeşiva, en parlak dönemini yaşamıştır. Yine Foslat'da Maimonide’in yönettiği bir Yeşivadan bahsedilir. Aynı yüzyılda Filistin'deki Tiberiade akademisi, Kudüs Yeşiva'sı haline gelmiştir. Bu Yeşiva, haçlı seferlerinde Şam'a nakledilmiştir. XII. yüzyılın sonuna kadar bu Yeşiva, Şam'da kalmıştır. Ancak bu dönemin en meşhur Yeşiva'sı, Gabdha Yeşivası idi. Orada dokuz küçük merkez faaliyet halindeydi.
İspanya'da I. asırda Moise ben Hanokh tarafından kurulan Kurtuba Yeşivası, Samuel ha-Nagiol tarafından kurulan Gırnata Yeşivası, Lucene Yeşivası en meşhur yeşivalardandi. Bu okullar, iki yüz elli sene boyunca eğitim vermişlerdir. İspanya'nın diğer şehirlerinde de birçok yeşiva açılmıştır.
Güney Fransa'da ilk yeşiva X. yüzyılda Narbonne'da açılmıştır. XII. yüzyılda Seyyah Benjamin de Tudele Lunel'deki Yeşivayı ziyaret etmiş ve bu okulun talebeleriyle karşılaşmıştır. Yine Marseille, Beziers ve Montpellier Yeşivaları çok önemliydi. Kuzey Fransa'da Rachi'nin talebeleri tarafından Yeşiva kurulmuştur. Jacob ben Meir, Tam Ramerupt yeşivasmı, İsaac ben Samuel, Dampierre yeşivasını kurmuşlardır. Bütün Avrupadan oraya öğrenciler akın etmişlerdir. En önemli Yechivot Orleans'da, Falaise'de Coucy ve Chinon'da bulunmaktaydı. Paris Yehiel Yeşiva'sının üçyüz öğrencisi vardı.
Aşkenazi Yeşivası hiçbir zaman geçmiş akademilere benzemiyordu. Aşkenazi Yeşivası, Rabbinik mahkeme fonksiyonunu icra etmiyordu. Yeşivalar sınırlıydı. Almanya'da yeşiva, Gerchom ben Yehoudah tarafından Mayence' de kurulmuş ve İspanya'dan birçok talebe gelmiştir. XI. ve XII. ve XIII. asırlarda benzer yeşivalar Spire'de, Parîste ve Bonn'da kurulmuştur. Buraya çıplak ayakla gelen öğrencilerle, yollardaki cemaat grupları meşgul oluyordu.
İtalya'da da Talmud eğitim merkezleri açılmıştır. IX. yüzyılda Venedik Yeşivasının çok büyük bir şöhreti vardır. Orta çağda güney İtalya'daki Yeşivaların çoğu yıkılmıştır. Kuzey İtalya'da bulunan Yeşivalar ise gerilemiştir. XV. ve XVI. asırlarda Fransa ve Almanya'dan kovulan Yahudiler İtalya'daki Yeşiva'lara yeni bir hız kazandırmışlardır. XVI. ve XVII. asırlarda birtakım yeni yeşivalar açılmıştır. Bu yeşivalar, Yunanistan'da, Türkiye'de ve Filistin'de açılmıştır. Özellikle İstanbul'daki Yeşivada, İspanya'dan gelen mülteciler çok önemli bir rol oynamışlardır. Osmanlı Devletinin çok önemli şehirleri olan, Selanik'te, İzmir'de, Kudüs'te Safed'de ve Kahİre'de birçok meşhur yeşiva açılmıştır. 1802 yılından itibaren Yeşivalarda değişimler başlamıştır. Beyaz Rusya'da Volozhyn yeşivası açılmıştır. Eliyah ben Salomon, yeni bir eğitim metodu ihdas etmiştir. Orada Rusya'dan gelen dört yüz öğrenci okuyordu. Haskalah hareketine karşı Savaşta, Vdozhyn yeşivasının Rus manevi hayatında çok önemli bir yeri olmuştur.
Osmanlı Devletinde bulunan Aşkenaz, Sefarad ve Karay Yahudi cemaatleri içinde Yeşıva’nın çok önemli bir yeri vardır. Özellikle Sefarad cemaatinin Edirne, Selanik ve İstanbul'da birçok Yeşiva merkezi vardı. İstanbul'daki Yeşivalar şunlardı: Hahambaşılık - Balat - Hasköy - Orta Köy - Haydar Paşa - Çorapçı Han - Arnavut Köy - Kuzguncuk - Dağ Hamamı - Kuru Çeşme Yeşivaları bu dönemin önemli eğitim kurumlarıdır. Bunların dışında Girit'te ve İzmir'de de önemli yeşivalar vardı.
İkinci dünya harbinden on yıl önce, İbranice eğitimine ilgi, oldukça artmıştı. 1905'de Hayyim Tchernowitz tarafından kurulan Odessa yeşivası, bir akademiydi. Orada bilimsel metodlar benimsenmişti. Talmud, yeni bir metodla okutuluyordu. Rus ihtilalinden (1917) sonra, Rusya'daki bütün yeşivalar kapatılmıştır. Litvanya ve Polonya' daki yeşivalar, faaliyetlerine devam etmişlerdir. İkinci dünya savaşından önce, Kuzey Amerika'da yeşivaların sayısı azdı. XIX. yüzyılın sonunda yeşiva Ets Hayyim ve Yitshak Elhanan yeşivalarmın birleşmesiyle bir Yeşiva Uneversıty kurulmuştur. II. Dünya Savaşından sonra, Lakewood'da ki Rabbi Aaron Kotler İnstitute For Advanced Studie, Newyork'taki Torah Vadaas, Baltimore'daki Ner İsrael yeşivalan açılmıştır.
Bugün en önemli yeşiva merkezi, İsrail'de bulunmaktadır. İsrailde birinci dünya savaşından sonra yeşivaların sayısında artış olmuştur. İsrail de bugün yetişkinlere hitap eden yeşivalar, üç kategoride toplanabilir:
1- Yeşiva Htvaniennes. Burada sadece Talmud okunmaktadır.
2- Yeşiva Hassidik
3-Yeşiva Sioniste. Bunun en meşhuru Kudüs'te bulunan Markez ha-Rav kook yeşivasıdır. Bu, Abraham I. tarafından kurulmuştur. Ayrıca İsrail'de lise ve kollej seviyesinde olan yeşivalarda vardır. Bugün Avrupa'daki en meşhur yeşivalar, İngiltere'deki Gateshead; Fransa'nın muhtelif şehirlerinde bulunan Beth Rivka eşivalarıdır.
Yecüc Ve Mecüc:
Yahudi ve İslâm dininde Yecüc ve Mecüc ile ilgili kısmi bilgiler verilmektedir. Yahudilikte daha çok Apokaliptik (Kıyametle ilgili) haberlerle birlikte zikredilmektedir. Yahudi Nebileri, Vahudi felsefe tarihini açıklarken, Babil sürgünü Yahudilere kurtarıcı bir rol yüklemiştir. Çünkü Mesihi çağ yaklaşmıştır.
Böylece “Rabbin Günü” hazırlanıyordu. Orada dinsizler, güçlüler ve küçük krallıklar amellerinin mükafatını âdil şekilde alacaklardır. Kıyametin kopmasından ve korkunç olan Gog, Magoy kralı savaşlarından sonra, Allanın krallığı yeryüzünde kurulmuş olacaktır. Hezekiel’in haber verdiği gibi, kurumuş kemiklerin şaşılacak görünümü içinde ölüler dirilecektir. [48]
Yahudilikte kıyametle alakalı olarak Yecüc ve Mecüc olayının mahiyeti bilinmemektedir. Sadece, kıyamet sahnesinden önce korkunç Yecüc ve Mecüc savaşları denilen bir savaş olacak, daha sonra kainat yok olup ölüler dirilecektir. İslâmiyettede Yecüc ve Mecüc'ün kıyametle alakalı olduğunu görüyoruz. Çünkü kıyamet gününe takaddüm eden günlerde Yecüc ve Mecüc ortaya çıkacaktır. Kur'an-ı Kerimde Yecüc ve Mecüc, iki yerde geçer: Birincisi, Zulkarneyn (a.s) doğuya sonra da kuzeye doğru giderken, Yecüc ve Mecüc'den söz edilmektedir. Zulkarneyn, Kuzeye doğru giderken Yecüc ve Mecüc adındaki bir halkın yeryüzünde fesad çıkardığını öğrenir. Yecüc ve Mecüc' den korkan bir millet, Zülkameyn'den bir set yaparak onların şerrinden kendilerini kurtarmasını ister ve kendisine vergi vereceklerini bildirirler. Zulkarneyn bu milletle birlikte bu seddi inşa eder. Böylece, halk Yecüc ve Mecücün saldırılarından kurtulur. [49]Kur'an-ı Kerim ikinci defa, Yecüc ve Mecüc'den Enbiya Süresi 96-97 ayetlerinde bahseder: “Buna göre Zülkarneyn’in yaptığı sed yıkılacak ve Yecüc ve Mecüc her tepeden akın edecektir”.
Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerimde de Yecüc ve Mecüc belirsiz olarak ele alınmıştır. Yecüc ve Mecüc'ün kimler olduğu belli değildir.
İslâm tarihçileri ve müfessirleri bu konuda birçok yorum yapmışlardır. Bazıları, Yecüc ve Mecüc'ün, Hz. Nuh'un oğlu Yusuf'tan gelen iki topluluk olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Yecüc ve Mecüc'ün Orta Asya kavimlerinden, Tatarlar ve Türklerin olduklarını söylemişlerdir. Her iki yorum da bilimsel değildir. Tefsirciler Yecüc ve Mecüc'ün başka şekilde yorumunu da yapmışlardır. Ancak bunlarda dikkate alınacak yorumlar değildir. Yecüc ve Mecüc konusunda en iyi yorum, Yecüc ve Mecüc'ün kimliğinin bilinmediğidir. Bunun için bu konuda ne söylenirse boş olacağıdır.
Yehoudah Ha-Levi (Juda Halevi):
Şair ve Filozof. İspanya'da doğmuş ve bütün hayatını orada geçirmiştir. Tıp tahsilinin yanısıra Felsefe, İbranice ve Arapça öğrenmiştir. Tolede ve Kurtuba dahil birçok şehirde ikamet etmiştir. Doktorluk ve ticaret yapmıştır. Hayatta ve işinde başarılı olmuş ve çevresinde Moise İbn Ezra ve Abraham İbn Ezra gibi dostları olmuştur. Onun yaşadığı dönemde, birçok Yahudi, kendileri için kesin bir kefaretin yakın olduğuna inanmıştı. Yehoudah, altmış yaşında evini, karısını ve çocuklarını Erets İsrael'e gitmek için terketmiştir. O, Kutsal Toprak dışında yaşayan Yahudilerin eksik bir hayat yaşadığı kanaatindedir. Yehoudah, Mısır'da bir müddet kalmıştır. Kahire'nin Genizah'ında keşfedilen mektuplar onun, tespit ettiği istikamete ulaşmadan öldüğünü göstermektedir. Ha-levi'nin şiiri, Arap şiirinden etkilenmiştir. Yehoudah ha-Levi'nin tanınmış sekiz yüz şiiri, İspanya Yahudi şiirinin alışılmış konularını ihtiva etmektedir. Bunların sekseni aşk şiiridir. Bu şiirler, muhteva ve şekil yönünden Arab-İbrani şiirleriyle yakınlık göstermektedir. Yehoudah ha-Levi'nin din-dışı şiirlerinin çoğu, övgü şiirleridir.
Üçyüz elli şiiri, Yehoudah bayramlar için kompoze etmiştir. Bu şiirler, Yahudi milletinin trajik tarihini yansıtmaktadır. Dünyanın sonu ile ilgili şiirleri, motiflerini Danîel kitabından almaktadır. Ha-Levi'nin en meşhur eseri Chire Tsiyon otuz beş şiirden meydana gelmektedir. Bu eserin orijinalliği, seçtiği konulardan gelmektedir.
XIX. yüzyıldan itibaren araştırıcılar, Ha-Levi'nin yazma eserlerini gazetelerde ve peryodiklerde yayınlamaya başlamışlardır. Ha-Levi'nin, Arapça olarak kaleme aldığı bir eser XII. yüzyılda Yehoudah İbn Tibbon tarafından Sefer ha-Kouzari ismi ile İbraniceye çevrilmiştir. Bu eser, ilk defa 1506 Fano'da yayınlanmıştır. Defalarca Lâtince yayınlanmış ve İspanyolca ve Almancaya tercüme edilmiştir. Moise Ventura tarafından da Fransızcaya tercüme edilmiştir.
Kouzari, Yahudiliği sistematik tarzda ele almaz. Ancak kitabının bir pasajında Elohim ve Yhwh isimlerini tahlil eder. Kouzari, zamanında çok büyük bir tesir meydana getirmiştir.
Yehova:
İbranice Yhvh kökünden gelen Yehova, Yahudiliğin milli Tanrısıdır. [50]Etimolojik olarak kelimenin anlamı tartışmalıdır. Fakat Kitab-ı Mukaddes yazarlarına göre Yahve ismi, olmak anlamına gelen bir kökten gelmektedir. Eski Ahite, şöyle demiştir: “Atalarımızın Allahı Yehova ebediyyen ismim bu. Ve devirden devire anılmam budur. [51]Burada Yehova bize kıskanç Tanrı olarak takdim edilmiştir şöyle denmiştir: “Yehova, Yehova çok acıyan ve lütfeden, geç öfkelenen ve inayeti ve hakikati çok olan” [52]İbranicede Yahve şeklinde söylenmektedir. Yahudiler Yahve kelimesini kullanmakla beraber, M.Ö. 586'dan sonra bu kelimenin yerine Elohim kelimesi daha çok kullanılmaya başlandı. Bunun sebebi, Yahudi Tanrısının sadece Yahudilerin değil; evrensel bir Tanrı olarak anlaşılmaya başlamasıydı. Böylece, Yahudiliğin Tanrı anlayışı, evrenselleşmeye doğru da bir seyir takip ediyordu. Elohim (Tanrı) kelimesinin kullanılmasının diğer bir nedeni de Yehova veya Yahve kelimesinin boş yere ağza alınmasmın yasak olmasıydı. Yahudilerin Yahve yerine kullandıkları diğer bir kelime “Rabbim” anlamına gelen İbranice Adonay kelimesidir. Özellikle Sinagoglarda bu kelime çok kullanılıyordu. Adonay kelimesi, Eski Ahidin Yunanca çevirisinde Kyrios (Rab) olarak kullanıldı.
Yahudi gelenekçileri olan Masoret âlimleri, Eski ahidi orijinal biçimiyle ortaya koyma çalışmaları yaparken, Yhvh kelimesindeki ünlülerin yerine İbranice Adonay veya Elohim’in harekeleriyle Yehova (Yehovah) kelimesini ortaya koydular. Bu kelime Hıristiyan dünyasında da geniş şekilde kabul gördü. Ancak XIX. ve XX. yüzyıllarda yeniden Yahve şeklindeki kelime, rağbet görmeye başladı. Hatta M.S. II. yüzyılda Clemens da Yahve şeklinde telaffuz etmiştir.
Yahudilik, kendisini milli bir din olarak takdim etmekle beraber, Tanrı anlayışındaki evrenselliğe doğru gelişen bu anlayışla, evrensel Tanrı anlayışına sahip olmuştur. Bugün Yhvh kelimesi, var olan herşeyi yaratan anlamında kullanmaktadır. Bunun için yahev-Aşer-yahve (var olan şeylerin hepsini yaratan) olarak kabul edilmektedir.
Yehova Şahitleri:
Milenarist hareketlerden biridir. Presbiterien bir Amerikalı olan Charles Russell (1852-1916), insanların ebedi lanete uğramış olmalarından endişe duyarak, Adventistlerle temas kurmuştur. İsa'nın 1914 yılında geri döneceği fikrini hararetli şekilde savunmuş ve propaganda yapmıştır. Halefi Joseph Rutherford, (1869-1942) İsa'nın dönüş tarihi olarak 1925 yılını göstererek, Russell’in fikrini yenilemiştir. Ayrıca Kitab-ı Mukaddesin yegane tanığı olduğunu söyleyen Milletlerarası bir teşkilat kurmuştur. Yehova şahitleri, New York'ta Brooklyn'deki merkezden yönetilir. Sonraki liderleri olan Nathan Knarr, (1905-1977) teşkilata alımlı bir karakter kazandırmıştır. Aynı zamanda Güead'da Watch Tower, Kitab-ı Mukaddes okulunu kurmuştur. Knorr'dan sonra Friederich W. Franz başkan olmuştur. Yehova şahitleri, doktrin olarak bedbin bir dünya görüşüne sahiptir. Çünkü bunlara göre dünyaya şeytan hakimdir. Bizzat dinler bile şeytanidir. Dünyanın sonu yakındır. Dünya savaşlar ve felâketlerle doludur. Sadece Yehova şahitleri, yeryüzünde mutlu yaşayacaklardır. İsa, hiçbir zaman Allah’ın oğlu değildir. İsa, manevi bir yaratıktır. Teslis, şeytan icadıdır. Yehova şahitleri, külte (ibadet) yer vermezler. Vaftiz, suya batıp çıkmakla yapılır. Sembolik bir harekettir. Onunla Yehova şahidi, Tanrının sözünün memuru haline gelmektedir. Yehova Şahidi, temiz ve ahlaklı bir hayatla güçlü olmaktadır. Vatandaşlık sorumluluğunu reddederler, askerliği kabul etmezler: Bayrak onlar için kabul edilmez bir semboldür.
Bu gün 210 ülkede dört milyona yakın Yehova şahidinin olduğu tahmin edilmektedir. Sadece Fransa'da 70.000 mensupları vardır. Aktif metod kullanmaktadırlar. Yehova şahidleri, ateşli misyonerlerdir. Her hangi bir dinden gelerek Yehova şahidi olanlar, artık tamamen “Yehova Şahidi” olduklarını beyan ederler, eski dinlerinden söz etmezler. Yehova Şahitlerinin ana hedefi, Din devleti olan “Tanrı Krallığını” kurmaktır. Bu krallık, dünyanın sonunda meydana gelecek olan bir kargaşadan sonra kurulacaktır. Bunun için Kitab-ı Mukaddesin Daniel ve Vahiy bölümlerini cemaat üyelerine okutmaktadırlar. Yehova şahitleri, İsa'nın Tanrı tarafından yeryüzünde bir din devleti kurmakla vazifeli olduğuna ve günahkarların İsa vasıtasıyla yeniden Tanrı Yehova'ya döneceklerine inanmaktadırlar. Cehennem gibi kavramları pek kullanmazlar ve inanmakda istemezler. Yehova Şahitlerinin toplandıkları yerlere “Krallık Salonları” denir. Kilise kelimesini pek kullanmazlar. Ahlakî ilkelere sıkıca bağlıdırlar. Zina dışında boşanmayı reddederler. Kan verme işlemini haram görürler.
II. Dünya savaşı sırasında Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde Yehova Şahitlerinin faaliyetleri yasaklanmıştır. Daha sonra Amerika'da da Yehova Şahitleri için birçok dava açılmıştır. Türkiye'de Yehova Şahitleri 1960'dan sonra görünmeye başlamıştır. Haklarında açılan davalarda mahkum oldular. Türkiye'de Yehova Şahitleri, çok planlı ve sistemli çalışmaktadırlar. Fakat halkımızdaki dini hassasiyeti yıkamadıkları için pek taraftar bulamamışlardır. Ancak, maddi destek, iş ve tahsil gibi vaadlerle Yehova Şahitleri, Türk gençlerini kandırmaktadır. Dünyanın en fanatik dini cemaatlerinden birisi olan Yehova Şahitleri, genelde yarım günlük işlerde çalışırlar ve geri kalan zamanlarını, Yehova Şahitliği yaparak geçirirler. Her Yehova Şahidinin, ayda “yüz saatini” Yehova Şahidliğine ayırması gerekir.
Yehova Şahitlerinin faaliyetlerini başlıca üç kuruluş yürütmüştür.
1. 1884'de Pennslyvania'da Russell tarafından kurulan “Watch Tower Bible And Tract Society'dir.
2. Bu cemiyetin New York şubesidir.
3. Uluslararası Kitab-ı Mukaddes öğrencileri Derneği'dir. Yehova Şahitlerinin en önemli yayın organı Watch-Tower ve Awake'dir. Awake dergisinin seksenden fazla dilde yayınlandığı nakledilmektedir.
Yehuda Ha-Nasi (M.S. 135-220):
Yahudi Şifahi dini edebiyatı olan Mişna'yı, yazılı olarak bir araya getiren Yahudi bilginidir. Mişna alimi olan (Tanna) Yehuda ha Nasi, bilgisinden ve yaptığı bu önemli hizmetten dolayı ha-Nasî (prens), Rabbi (öğretmen), Rabbenu (öğretmenimiz) ve rabbenu ha-Kadoş (Kutsal Öğretmenimiz) gibi unvanlarla anılmıştır. Büyük Yahudi alimi Hillel’in soyundan gelen Yehuda, babası, II. Gamaliel'den, Filistindeki Sanhedir’in şefliğini devr almıştır. Bet Şearim'de ve daha sonra Sepphoris'te Yahudi cemaatinin başı olması nedeniyle Roma yetkilileriyle yakın ilişkilere girmiştir. Bet Şearim'de elli yılını, Yahudi sözlü şeriatını inceleyerek geçirmiştir. Yehuda ha-Nas'i, topladığı bu sözlü dini şeriata Mişna adını vermiştir.
Mişna, altı bolümden (şişa Sedarim) oluşmaktadır. Bu altı bölüm şunlardır:
1- Zeraim (Tohumlar)
2- Moed (Belirli günler)
3- Nashim (Kadınlar)
4- Nezikin (Cezalar-Zararlar)
5- Kodashim (Kutsal Şeyler)
6- Toharoth (Arınmalar)
Mişna, İbranicede “Tekrar” anlamına gelmektedir. Mişna âlimlerine “Tannaim” denir. Mişna'nın bu altı bölümünü hazırlarken, Yehuda ha-Nasi, kendinden önce Mişna âlimi olan haham Akıba ile onun öğrencisi haham Meır’in metodlarını kullanmış ve Mişna'yı konulara göre derlemiştir.
Yeni Ahit:
Ahit (Testament), bir mesajın veya bir iradenin açık ve kesin ifadesidir. Yeni Ahit kavramını sadece Hıristiyanlar kullanmaktadırlar. Yahudiler, yeni Ahit kavramını ve yeni Ahitteki kitapların mevsukiyetini kabul etmezler. Hıristiyanlara göre, Ahit önce Yahve ile İsrail milleti arasında yapılmıştır. Bu Ahit, Eski Ahiti meydana getimiştir. Yani bu sözleşme Tora'dır. Sonra Ahit, İsa-Mesihle yenilenmiştir. Bu da Yeni Ahit'i meydana getirmiştir. Hıristiyan kilise babalan ve ilâhiyatçıları, Kitab-ı Mukaddesi iki kısma ayırmaktadır: Birinci sözleşme, İsa-Mesihin doğumundan önceki kitaplarda görülür. Bu Tora adı verilen Eski Ahittir. Diğeri ise Mesihin doğumu ile başlayan Yeni Ahittir. Hıristiyanlar bu Ahitin, Aliahm Krallığındaki ebedilik mirasından bir payı, İsa-Mesih'te birleşen herkese intikal ettirildiğine inanmaktadırlar. Hıristiyanların kutsal kabul ettiği Yeni Ahit, yirmi yedi kitaptan oluşmaktadır. Bu kitapların ilk dördü İncillerdir. Ancak, Yeni Ahit’in tamamına İncil denilmektedir. Angelion kelimesinden meydana gelen İncil, “iyi haber, iyi müjde” demektir. Yeni Ahit adı altında kabul edilen yirmi yedi kitap, şunlardır:
1- Matta İncili
2- Markos İncili
3- Luka İncili
4- Yuhanna İncili
5- Resullerin İşleri
6- Pavlusun Romalılara Mektubu
7- Pavlosun Korintoslulara I. Mektubu
8- Pavlusun Korintoslulara II. Mektubu
9- Pavlosun Galatyalılara Mektubu
10- Pavlosun Efesoslufara Mektubu
11- Pavlosun Filipinlilere Mektubu
12- Pavlosun Koleselilere Mektubu
13- Pavlosun Selaniklilere I. Mektubu
14- Pavlosun Selaniklilere II. Mektubu
15- Pavlosun Temoteosa I. Mektubu.
16- Pavlos'unTimoteosa II. Mektubu
17- Pavlos'un Titusa Mektubu
18- Pavlos'un Filimona Mektubu
19- İbranilere Mektub
20- Ya'kubun Mektubu
21- Petrus'un I. mektubu
22- Petrus'un II. Mektubu
23- Yuhanna’nın I. Mektubu
24- Yuhanna’nın II. Mektubu
25- Yuhanna’nın III. Mektubu
26- Yahuda'nın Mektubu
27- Yuhanna’nın Vahyi
Yeni Ahitteki kitaplar, yazılış tarihleri sırasına göre değil; anlatım ve konu sırasına göre düzenlenmiştir. Yeni Ahit olarak zikredilen İnciller, Milâdi 100 yılına kadarki tarih içinde yazılmışlardır. Ancak Yeni Ahitteki mektupların oluşmasının tarihi 150-500 yılları arasıda meydana gelmiştir.
Yeni Eflatunculuk (Neo-Platonisme):
Yeni Eflatunculuk cereyanı, Platonisme (Eflatunculuk)’in yeni şeklidir. II. asırda İskenderiyye'de geleneksel Plotonisme’in doğu düşüncesiyle (Yahudi-İran-Mısır) karşılaşmasından doğmuştur. Bu cereyan, birden çokluğa, çokluktan birliğe olan bir sudur doktrini ile kendini göstermiştir. Bu birlik, aynı zamanda derin bir manevî gerekliliktir. Bu birlik, Allah'tır. Her Ruh, O'na doğru yönelmektedir. Bu felsefe, VI. yüzyıla kadar etkili bir felsefedir.
Plotinos, Ennead (Dokuzluk) adıyla derlenen eserinde Platon'u yorumlamaya ve onun fikirlerini geliştirmeye çalışmıştır. Özellikle- o, Platon'un “İyi İdea”sı ile i-fade ettiği varlığın varoluşu aşan tek bir kaynağı olduğu görüşünü temel almış ve bunu kendine özgü bir bilgi felsefesi içinde geliştirmiştir. Böylece Yeni Eflatuncular, Platon Ve Aristoteles'i tek bir sistem içinde ele alarak görüşleri arasında birlik kurmaya çalışmışlardır. Ancak daha sonra Platon'u anlamamakla itham edilmişlerdir. İlk dönem, yeni - Eflatuncuları arasında Porphyrios'u, iamblikhos'i, Proklos'u, Sîmplikios ve Boethius'u sayabiliriz. Yeni-Eflatuncu felsefe, Hıristiyanlığı önemli ölçüde etkilemiştir. Tanrının birliği, ölümsüzlüğü ve yaratılmamışlığı fikirleri büyük ölçüde yeni - Eflatuncu felsefeden beslenmiştir. İslâm felsefesi de yeni-Eflatunculuktan etkilenmiştir.
Yeni-Konfüçyüsçülük:
Japonya'da XVII. ve XIX. yüzyıllarda Tokugava döneminin, resmi felsefesinin adıdır. Bu felsefe, Japönya'daki entellektüel kesimde benimsenmiştir. Zen-Budacı'lar tarafından Çin'den aktarılan ve Japon kültürüyle senteze ulaştırılan bir felsefedir. Bu felsefenin ana temeli, üst statüdekilerin iyilik ve hayır sever, alt statüdekilerin de itaatkar ve saygılı olmayı bilmesine bağlıdır. Bunlara göre, sosyal ahengin temeli böylece temin edilebilir.
Japonya'da Tokugava döneminde Yeni - Konfüçyüsçülük, Buşido'nun (Savaşçının yolu) yayılmasında çok etkili olmuştur. Doğrudan doğruya Çin klâsiklerine dayanan bu felsefe, Japon entelektüellerinde tarih duygusunun gelişmesini sağlamıştır. Böylece, Japon Klâsikleride gündeme gelmiş oldu. Sonuçta Japon milli dini olan Şintoİzm konusunda ciddi araştırmalar yapıldı. Japon toplumunda Yeni-Konfüçyüsçülük üç ana gelenek içinde gelişme göstermiştir:
1- Çinli filozof Zhuxi'nin görüşlerini temel alan şuşigaku ana baba sevgisi, sadakat, itaat, üstlerine minnet duyma gibi erdemleri öne çıkararak eğitimin temelini kurmak.
2- Çinli filozof Wang Yangming’inin öğretileri esas alınarak Oyomeigaku geleneğinde öğrenmenin en yüksek biçiminin kendini bilme olduğu ve doğrunun sezgisel olarak algılanması gereğini vurgulamak.
3- Kogaku okulu ise, konfüçyüslülüğün öteki Yeni-Konfüçyüsçü Japon okullarmca yanlış anlaşıldığını ileri sürerek Konfüçyüs ve Mengzi gibi çin hakimlerinin orijinal felsefelerini yeniden ortaya koymaya çalışmaktadır.
Yeoşua (Hz.Yeşu):
M.Ö. XIII. yüzyılda yaşamış olan Nun oğlu Yeşu, Hz. Musa'dan sonra İsrailoğullarının idaresini eline alan kişidir. Yeşu'ya bu görevi Tanrı vermiştir. Tanrı, Yeşu'ya yardımcı olacağını vadetmiş ve İsrailoğuilarına büyük bir ülke vereceğini haber vermiştir.[53] Bütün bu lutufların karşısında Rab, Yeşu'dan sadece “Musa'nın, kutsal yasasına” tâbi olmayı ve İsrailoğullarını bu yasaya göre yönetmesini istemişti. [54]Yeşu, başarılı olmak için bu yasadan ayrılmayacaktı. Tanrı tarafından görevlendirilen Yeşu, hemen halkın toplanmasını emretmiş ve onlara şöyle demiştir: “Kendinize kumanya hazırlayın. Çünkü Tanrınız Rab’in size vereceği ülkeye girip orayı mülk edinmek için üç gün sonra Şeria ırmağını geçeceksiniz.” [55]
İsrailoğullarının önderleri Yeşuya “Bize ne buyurduysan yapacağız”. Bizi nereye gönderirsen gideceğiz. Her durumda Musa'nın sözünü dinlediğimiz gibi, senin sözünü de dinleyeceğiz. Yeter ki, Rabbin, seninle birlikte olsun.” [56]Bunun üzerine Yeşu, Eriha kralının yurdunu ele geçirmek için casuslar göndermiştir. Kendisi de ordusuyla birlikte, Şeria ırmağına kadar gelmişti. Rabbin emriyle her oymaktan bir kişi seçilerek on iki kişi, Ahit Sandığını sana ırmağından geçirmeye yönelmişlerdi. Ahit sandığını taşıyan kahinler, suların çekilmesi için ırmağın ortasında durdular ve bütün kavmin geçmesini beklediler. Bu mucizevi geçişin ardından Eriha'ya ayak basmışlardı. [57]Yine Rabbin emriyle, Şeria ırmağından geçerken birer taş almışlardı. Bu taşlar, birer hatıra taşı olacaklardı. Bu olayı yaşayanlar, gelecekte çocuklarına Şeria ırmağının, önlerinde nasıl çekildiğini; bu taşın ne olduğunu sorduklarında anlatacaklardı. [58]Şeria ırmağını geçen İsrailoğulları, Eriha'nın doğu sınırına karargah kurmuşlardı ve Şeria ırmağından alman taşları oraya dikmişlerdi.
Burada Rab Yeşu'ya taştan bir bıçak yapmasını ve İsrailoğullarmı eskisi gibi sünnet etmesini emretmişti. [59]Yeşuda, İsrailoğullarını Givat-Haaralot'da Sünnet etti. Çünkü Mısır'dan Kenan ülkesine gelirken yolda doğan çocuklar, sünnetsizdi. Böyİece bunlar da sünnet olmuş oldular. Gilgal'da, Eriha ovalarında konaklamış olan halk, ayın ondördüncü günü akşamı, Fısıh bayramını kutladı. Ertesi günü, ülkenin ürününden mayasız ekmek yapıp ve kavrulmuş başakla karınlarını doyurdular. [60]Nihayet Eriha'ya hücum ettiler ve Eriha düştü. Orada büyük bir katliam oldu. İsrailoğulları Yeşu önderliğinde zafere ulaşmıştı. Ancak İsrailoğulları, Rabbin emrinde dosdoğru olmuyorlardı. Bunun için Allah'ın gazabına uğruyorlardı. Ancak Yeşu, Rabbe yalvarmıştı. Ay kentine hücum etmişlerdi. Ay kentide düşmüştü. İsrailliler, ay kentinde tek canlı bırakmamışlardı. Ay kenti ateşe verilmişti. [61]Bundan sonra Yeşu, Eval dağında İsrail Tanrısına bir Sunak yapmıştır. Bu sunak yontulmamış ve demir alet değmeden yapılmıştı. İsrailoğulları orada “yakmalık sunular” sundular, kurbanlar kestiler. Yeşu orada kutsal yasanın kopyasını Taş Levhalara yazmıştı. [62]Halkı topladı ve Yasanın tümünü, kutsama ve lanetle ilgili bölümleri, olduğu gibi okudu. Böylece Yeşu'nun, yabancıların da aralarında bulunduğu kadınlı çocuklu bütün İsrail topluluğuna, Musa'nın buyruklarından okumadığı tek bir söz kalmadı. [63]
Ancak Yeşu'nun ilerlemesi, Şeria ırmağının öte tarafındaki krallıkların da tedirginliğine yol açmış ve Yeşu'ya karşı bir ittifak oluşturmuşlardır. Ancak yine bazı krallıklar, Yeşu ile antlaşma imzaladılar. Givonlular, bunların arasında idi. Yeşu, Amorlulara saldırarak onları perişan etmişti. Kaçanların üzerine yolda dolu yağmıştı. [64]Hatta Amorlular'la savaşta bir mucize gerçekleşmişti. Buna göre “Güneş”, Givonda, Ay ise “Ayalon” vadisinde durmuştu. [65]Amorlu beş kral Makkeda'daki mağaraya saklanmışlardı. Yeşu bunu haber alınca, mağaranın ağzını taşlarla kapattırdı. [66]Yeşu İsrail halkı ile birlikte Makkeda'dan Livna'ya yürümüştü. Livna teslim olmuştu. Daha sonra Lakiş'e geçildi. Oradan Eglon'a yüründü, arkasından Hevron geldi. Daha sonra Goşen'e geçildi. Şimdi sıra Hasor, Madon, Şimron ve Akşaf krallıklarına gelmişti. Bütün bu krallar ordularım Merom suları kıyısına getirmişlerdi. Yeşu, beklenmedik bir taaruz ile onları teslim almıştı. Yeşu, bütün Kenan diyarını ele geçirmişti. Sonunda Yeşu, bütün bu krallıkları İsrail oymakları arasında bölüştürmüştür. [67]Artık Yeşu yaşlanmıştı. Ancak daha alınacak yerler vardı. Henüz Gesur bölgesi, Şihar, Ekron feth edilmemişti. Daha sonra buralar da feth edilerek Yeşu, bunları oğulları arasında taksim etmiş ve bütün israillileri toplayarak onlara nasihat etmiş, Rab Allaha kul olmaları için yol göstermiştir. İsraillilerden yabancı ilahları atmalarını istemiştir. Daha sonra boyları, topraklarına gönderen Yeşu, yüz on yaşında ölmüştür. Onu Efrayim’in dağlık bölgesindeki “Gaaş Dağı”nm kuzeyine, kendi mülkünün sınırları içinde kalan Timnat-Serah'a gömmüşlerdir. [68]
Yeremya Ve Yeremya Kitabı:
Yahudilikte peygamberler arasında kabul edilen Yeremya’nın, kendi ismiyle belirtilen kitabıda kendisi kadar önem taşımaktadır. Yahudalı bir peygamber olan Yeremya, Yahudi tarihinin en karışık dönemlerinden birinde yaşamıştır. Yenilikçi kişiliğiyle Yeremya’nın MÖ. 650 yılından sonra yaşadığı tahmin edilmektedir. Yeremya’nın çocukluğu Anatot'da geçmiş ve Hoşea'nın keha-netleriyle büyümüştü. Tora'da kendi adını taşıyan kitaba göre, onun peygamberlik dönemi, kral Yoşiya'nın hükümranlığının 13. yılında yani, M.Ö. 627/626 yıllarında başlamıştır. Bazı Yahudi kaynakları Yeremya’nın Tanrının vahyine mazhar olduğunu ve sonra vahiy üzerine Kudüs Tapınağında kâhinliğe başladığını nakletmektedirler. Bazı Yahudi tarihçileri de onun bu şekildeki kahinliğe karşı çıktıklarını yazarak bu görüşü benimsemezler. Yeremya’nın peygamberlik görevinin M.Ö. 609-598 yıllarında başladığını ileri sürenler ağır basmaktadır. Yeremya, mesajlarında öncelikle Tanrının vahdaniyeti ve sosyal adaletin önemi üzerinde durmaktadır. Bunun için o da vaftizci Yahya gibi Yahuda halkını tövbeye çağırıyordu. Yeremya ıslahatçı bir kişiliğe sahipti. Bunun için kral Yoşiya'nın başlattığı reformları desteklemiştir. Yeremya, Kudüs ve Yahuda çevrelerinde halkı uyarmıştır. Ancak halk, şeklen düzeliyor, ruhen birtüriü düzelmiyordu. Bu durum onu çok üzüyordu. Yehoyakim döneminin başında meşhur “Tapınak Vaazını” verdi ve halkı ıslah olmaya çağırdı. Bundan sonra tutuklandı ve ölüm cezasıyla yargılandı. Sonunda beraat etti fakat birdaha vaaz veremedi. Yeremya, yeni kralın bencilliğini, maddeciliğini ve adaletsizliğini eleştirmeye devam ediyordu. Birçok kehanette bulunmuştu. Bunlardan birisi, Mısır'ın yıkıma uğrayacağı idi. Nitekim 605'de Babilliler Mısır'ı ve Asurluları kesin yenilgiye uğrattı. Bu yenilgi, o dönemde Ortadoğudaki güç dengesini değiştirmişti. Bunun üzerine Yeremya, kâtibi Baruh'a daha önceki tebliğlerini içeren bir yazı hazırlatmıştı. Bu yazı önce tapınakta okundu sonra, kral Yehoyakimin huzurunda okundu. Ancak bu yazı, kralın emriyle yırtıldı ve yakıldı. Daha sonra Yeremya, saklandı ve yeniden aynı tür yazıları yazdırmaya devam etti. Kral Yehoyakim yaklaşık olarak 601 de Babillİlere vergi ödemeyi bırakmıştı. Bunun üzerine Babil kralı Nabukadnezar, Kudüs'e bir ordu gönderdi. Bu sırada kral Yehoyakim ölmüş, yerine oğlu Yehoyakin geçmişti. Babil ordusu, Kudüs'ü işgal etmiştir (M.Ö. 16 Mart 597). Babilliler Kudüs'te Stsedekiya'yı kral yaparak yönetimi kontrol altına aldılar. Tsedekiya yönetimi (M.S. 597-586) yılları arasında işbaşında kaldı. Ancak Tsedekiya’nın kararsız ve beceriksiz yönetimi, Babil’in yeniden müdahelesini gerektirdi ve Babil ordusu yeniden M.S. 586'da Kudüs'e girerek Yahudileri, Babil'e sürgün etti. [69]
Böylece Yahudiler için yeni bir dönem olan Babil sürgünü dönemi başladı. Yeremya Kudüs'te kaldı. Ancak gönderdiği mektuplarla Babildeki Yahudileri teselli ediyordu. Çünkü ona göre bu sürgün Tanrının bir emriydi. Kudüs ve çevresinde karışıklıklar devam ettiği için Yeremya Mısır'a gitti ve oradan Yahudileri tenkid etmeye devam etti. Kesin olmayan haberlere göre Yeremya, Yahudilerce taşlanarak öldürülmüştür.
Yeremya'nın mesajı, temel felsefe olarak kötülüğe sapan İsrailoğulları hakkında Allah’ın verdiği hükmü açıklamayı hedeflemektedir. Yeremya, Allah'tan başka Tanrılara tapımlmasmı kınamakta ve samimiyetsiz ibadetleri tenkid etmektedir. Sosyal adaletsizliklere karşı çıkmaktadır. İsrailoğullarını, kötülükden dönmeye, putperestlerin Tanrılarını bırakmaya, Tanrı'ya verdikleri sözü yerine getirmeye çağırmaktadır. Yeremya'nın en önemli kehaneti şu cümlelerdir: “İşte, Rab diyor, İsrail evi ile ve Yahuda evi ile yeni bir ahit keseceğim günler geliyor. Atalarını Mısır diyarından çıkarmak için onların elini tuttuğum gün kendileriyle kestiğim ahit gibi değil; onların efendisi olduğum halde, o ahdimi bozdular, Rab diyor. Fakat o günlerden sonra Rab diyor, İsrail evi ile keseceğim ahit şudur. Şeriatımı onların içlerine koyup, yürekleri üzerine onu yazacağım ve ben onlara Allah olacağım ve onlar bana kavm olacaklar. Ve artık herkes kendi komşusuna ve kendi kardeşine: Rabbi bilin, diye öğretmiyecekler; çünkü küçüğünden büyüğüne kadar onların hepsi beni bilecekler. Rab diyor; çünkü fesatlarını bağışlayacağım ve artık suçlarını anmayacağım.”[70]Hıristiyanlıktaki “Yeni Ahit” sözünün, Yeremya'nın bu sözüne dayandırılmasının sebebi, burada iyice anlaşılmaktadır.
Yeremya Kitabı: Yahudi Kutsal Kitabının yirmi dördüncü kitabı olan Yeremya, Yeremya'nın sözlerinden oluşmaktadır. Elli babdan meydana gelmektedir. Yeremya, Yahudalı bir peygamberdir. Yeremya kitabı, Yeremya'nın birçok kehanetlerini ihtiva etmektedir. Yeremya kitabının belli başlı konuları şunlardır: Yahuda ile Kudüs'e ait kehanetler. Bu bilgiler, Yeremya kitabının 1-25. bablarında verilmektedir. Yeremya'nın kendisi ile ilgili kehanetleri: Bu bilgilerde 26-45. bablarda verilmektedir. Yabancı milletlerle ilgili kehanetler: 45-51. bablarda verilmektedir. Yeremya'nın 52. babı, tarihi olaylardan bahsetmektedir. Yeremya kitabının birinci bölümündeki kehanetlerin çoğu Yeremya'ya aittir. Yeremya'nın ikinci bölümü ise kâtip Baruh'a aittir. Bu bölüm Yeremya'dan üçüncü kişi olarak bahsetmektedir. Yeremya'nın 45-51. bablarmdaki kehanetlerin bir kısmının Yeremya'ya ait olduğunu kaynaklar zikretmektedir. Yeremya’nın 52. babındaki olayların çoğunluğunun, büyük ölçüde II. krallar kitabından alındığı tahmin edilmektedir. [71]Yeremya kitabında dikkat çekici olan bir yön de Yeremya'nın itiraflarıdır. Yeremya, peygamberlik vazifesini yerine getirebilmek için hapse girdiği, bu uğurda girdiği iç çatışmaları ve iç savaşları kendi şahsıyla ilgili olarak anlatmaktadır. Onun verdiği bilgiler, israiloğulları tarihinin aydınlatılmasında çok önemli malzemeler vermektedir.
Yeremya kitabı üzerinde yapılan çalışmalar, Yeremya kitabının uzun ve karışık bir dönemde yazıldığını göstermektedir. Yeremya kitabının temelini, Yeremya'nın Baruha yazdırdığı sanılan Yahuda ve Kudüsle ilgili kehanetler oluşturmaktadır. Yeremya'nın 26-45. bablarının Baruh tarafından sonradan derlendiği sanılmaktadır Yeremya kitabının 46-51. bablarında yer alan bilgiler, başka kitaplardan alınan ve Yeremya'nın peygamberliğinin son dönemine ait olan bilgilerden oluşmaktadır. Yeremya'nın Mektubu: Katolik ve Ortodokslarca Eski Ahidin bir parçası sayılmaktadır. Bunun için Eski Ahid kitaplarımn sayısı, Protestanların kabul ettiğinden fazla kabul edilmektedir. Yeremya'nın Mektubu, Yeremya peygamberin M.Ö. 597'de Babil'deki Yahudi sürgünlere gönderdiği bir metindir. Ancak bu metin veya mektup üzerinde hiçbir esaslı belge yoktur. Yeremya’nın mektubu, Yeremya kitabındaki “onlara şöyle diyeceksiniz: Gökleri ve yeri yaratmıyan ilâhlar, yerden ve göklerin altından onlar yok olacaklar”[72], cümlelerden hareketle Yeremya'nın Mektubu meydana getirilmeye çalışılmıştır. Aslında bu mektubun M.Ö. 300 yıllarında Babü'de kalan bir Yahudi tarafından yazıldığı kabul edilmektedir.
Günümüze yalnız Yunancası ulaşan bu yazının dil ve anlatım özellikleri, aslının İbranice veya Aramca olabileceğini göstermektedir. .
Yeremya'nın Mersiyeleri: Eski Ahitteki peygamber kitaplarından biri sayılmaktadır. Bugün Tevrat'ın içindeki kitaplardan yirmi beşinci kitabı meydana getirmektedir. Yeremya'nın Mersiyeleri, Talmudda ve Tevratm Yunanca çevirisinde de mersiyeler adı altında yer almaktadır. Bu mersiyelerin Yeremya tarafından yazıldığı tartışmalıdır. Çünkü üslup yönüyle Yeremya'nın yazılarına benzemektedir. Yeremya’nın Mersiyelerinde ayetler ve şiirler ayrı ayrı yerlerde yer almıştır. Ancak hem ayetler hem de şiirler, kitaba bütünlük kazandırmaktadır. Mersiyelerin en önemli konusunu M.S. 586'da Kudüs Mabedinin yıkılması teşkil etmektedir. Bunun için mersiyelerin Babil sürgünü döneminde yazıldığı düşünülmektedir.
Yetmişler Tercümesi:
Aristonun, Philocrate'ye yazdığı mektupta ilk defa tasdik edildiği gibi [73] kral Ptolemee Philadelphe (M.Ö. 283-246) Filistinden 72 kişi getirterek, Hz. Musa'nın Şeriatını resmen Yunancaya tercüme ettirmeye teşebbüs etmiştir. Böylece III. asırdan itibaren İskenderiyye halkı, Tora'nın Yunanca bir tercümesine sahip olmuştur. Bu tercüme, ptolemees'lerin tercümesi ismini almıştır. Bu yetmişler tercümesi, dikkatle incelenirse, tercüme safhalarını itiraf etmek ve İbranice Massoretique metinle Samuel ve Yeremya'nın bazı kitaplarının muhtevasının önemli farklılıklar ortaya koyduğu görülmektedir. Birçok işaret, tercümelerin aktüelleşme endişelerini ortaya koymaktadır. Yani, çoğu defa evrenselcilik ve öldükten sonraki mükafat, tercümede orijinal metinden daha açık ve net ortaya konmuştur. İskenderiyyeli Philon, Yunan mütercimlerin ilhamına güvenmektedir. Diğer birçok kilise babaları da bunları kullanmıştır. Bugün bile doğu kiliseleri bu yetmişlerin tercümesi olan metni kullanırken, Batı kiliseleri S. Jerome'un hazırladığı Vulgate'ı kullanmaktadır. Vulgate Lâtinceye yapılan ilk kutsal kitap tercümesidir.
Bugün birçok ilâhiyatçı bu semitik olmayan bir dille yapılan tercümenin vahiy değeri üzerinde haklı olarak ısrar etmektedirler. Ancak bu tercümenin, orijinal metinle mukayesesi yapılarak bu kanaata varmak gerekirdi. Yetmişlerin kullandığı metnin hangi metin olduğu hâlâ bir tartışma konusudur.
Yetsirah, Sefer: (Yaratılış Kitabı)
İbranice en eski Kozmoloji ve Kozmogoni kitabıdır. Muhtemelen III ve IV yüzyıllar arasında kaleme alınmıştır. Bu kitap, en yaygın nüshasında bile bin altı yüz kelimeyi geçmez. Bunun için bu eser, kısalığı ile dikkat çekmektedir. Tarihi perspektif açısından, İbranice kaleme alınan en eski Spekülatif metinlerden birini teşkil etmektedir. Sefer Yetsirah’ın iki versiyonu vardır: En kısası, birçok yayınlarda bulunan nüshadır. Uzun olan ikincisi, bazen bir ilave olarak basılmıştır. Bu iki yayın, X. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmış ve bütün yazmaları, belirlemiştir. Onların en eskisi, muhtemelen XI. yüzyıla kadar çıktığı bilinen ve Genizah (Kahire) de bulunan, 1947'do yayınlanan nüshadır. İki versiyonda da eser, altı bölüme ayrılmıştır: Michnayot veya halakhotda, yazarın kısa dogmatik İzahları vardır. Birinci bölümde kullanılan kelimeler, Merkavah mistiğinde bulunan kelimelere yakındır. Sefer Yetsirah'a göre yaratılış, iki ilkenin birleştirilmesi sonucunda olmuştur. Sayıların ve harflerin birleşik gücü, bünyesinde tüm varlığı bulundurmaktadır. Bu Sefer Yetsirah'da on sayı, “Sefirot” olarak tarif edilir ve beş belirsiz boyut veya evrenin on yönünü belirtir: Doğu, Batı, Kuzey, Güney, Aşağı, Yukarı, Başlangıç, Son, İyi ve Kötü. Bunlar, ayrıca üç elementin (Ateş, Su ve Hava’nın) oluşmasını sağlayan evrelerdir. Sefirot, Tanrıya ibadet eden ve O'nun tahtının önünde secde eden birimlerdir. Sefer Yetsirah, alfabenin harflerini üç gruba ayırmaktadır. Alef-Mem-Şin, üç elementi temsil eder. Yedi çift harf olan Bet - Gimel - Dalet - Kaf - Peh - Reş - Tav dan ibarettir. Geriye kalan on iki harf ise basit harfler olarak kabul edilmektedir. Sefer Yetsirah'a göre, tüm İbranice kelimeler iki harfli köklere bağlıdır ve bunlardan iki yüz otuz bir adet bulunmaktadır. Birçok ortaçağ bilgini, bir Golem’in yaratılması için bu eserden yararlanmışlardır. Saadia Gaon, Sabeati Donolo ve Yuda Alevi gibi ilk yorumcular, bu eseri bilimsel olarak görmüştür. XII. yüzyılın sonlarından itibaren ve özellikle XIII. yüzyılda Kabalizmin gelişmesinde Sefer Yetsirah'ın rolü çok büyük olmuştur.
Yılan:
Yılan kültü (ophiolâtrie), en eski dönemlerden beri, oldukça yaygındır. Ayrıca birçok inançlarda gizli olarak bulunmaktadır. Sürüngen bir varlık olarak yılan, yeraltı (cehennem) dünyasının hayvanıdır. O kötülüğün sembolü olarak tasarlanmıştır. Tekvin'de şeytanla aynileştirilmiştir. O, bazen koruyucu bir Tanrı, bazen de Mısır'da olduğu gibi bir kötülük Tanrısıdır. İran'da İse Ahrimen'dir. Fakat yılanı her yerde Tanrılar tarafından ölüme mahkum edilmiş görmekteyiz. Bazen de bu mahkum edilme, kahramanlar veya azizler tarafından yapılmaktadır. Yılan, ilkel dinlerdeki en yaygın tabulardan biridir. Çoğu zaman farklı sihirsel kültlerle beraber bulunmaktadır. Buna rağmen yılana, Şifa Fazileti için çoğu zaman tapınılmıştır. Gnostik bir mezhep, yılanın şahsında “bilginin üstadına” saygı göstermektedir. Musa'nın Tunçtan yılanı ve Antik Yunandaki Esculap'ın ortağı olan yılan, şifa ile alâkalıdır. Hindistan'da ise Naga'ların eski kültü oldukça önemlidir. Yılan, hazinelerin bekçisidir. Özellikle onun koruyucu kapşonu, Tanrıları, bilhassa Vishnu'yu ve Buddha'yı barındırmaktadır. Bazen yılan, insan şeklinde veya yarı insan şeklinde olabilmektedir. Amerika'da “çıngıraklı yılan”, tüylü yılan türü altında tebcil edilmektedir.
Afrika'da da yılan kültü, ziraî merasimlerle birlikte çeşitli şekiller altında kutlanmaktadır.
Yidiş:
Orta ve Doğu Avrupa'da yaşayan Aşkenaz Yahudilerinin kullandığı dil. Aşkenazi kelimesi, Almanyalı anlamında kullanılmıştır. Almanya, Romanya, Polonya, Rusya kökenli Yahudilere Aşkenaz Yahudileri denmiştir. Böylece Yahudiler, İbranice, Aramice ve Yidiş olmak üzere üç yazı dili geliştirmişlerdir. XIX. yüzyılda Yidiş dili, Avrupada, Rusya'ya kadar yayılan geniş bir alanda Yahudilerin kullandığı bir dil haline gelmiştir. Ancak bugün Avrupada çok az Yahudi, Yidiş dilini konuşmakta ve yazmaktadır. Yidiş dili, Sami ve Germen dillerinin kaynaşması sonucunda meydana gelmiştir. Bu dilin Sami kökeni, Ortadoğudan Avrupaya yerleşen ilk Yahudi toplulukların getirdiği klâsik dönem sonrası İbranice ve Aramiceden geliyordu. Germen kökü ise, Yukarı ve Orta Alman lehçelerinden geliyordu. Yidiş dili, Roman dillerinden etkilenmiştir. Doğu Avrupadaki Yahudilerin Yidiş diline, Slavcadan da kelimeler girmiştir. Böylece, iki yidiş dili ortaya çıkmış oldu. Batı yidiş dili, Almanca’nın konuşulduğu bölgelerde gelişirken; Doğu yidiş dili, Slavca'nın konuşulduğu bölgelerde gelişti. Batı yidiş dili, yidiş dilinin en eski şeklini oluşturmaktadır. Batı yidiş dili, Güneybatı yani, İsviçre, Alsace, Güney Almanya; Orta Almanya ve Kuzeybatı yani, Felemenk, Kuzey Almanya lehçelerini ihtiva etmektedir. Doğu Yidiş dili, 1500-1700 yıllarında yaygınlık kazanmıştır. Bu kol, bugün yidişin konuşulan bütün lehçelerini kapsamaktadır. En önemli lehçeleri, Güneydoğu yani Ukrayna, Romanya, Ortadoğu yani, Polonya, Galiçya ve Doğu Macaristan ve Kuzeydoğu yani, Litvanya, Beyaz Rusya lehçeleridir. Yidiş’in bugünkü standart telaffuzu Kuzeydoğu lehçesine dayanmaktadır.
Yidiş dili, Avrupada bir ihtiyaçtan doğdu. Çünkü halkın günlük hayatında İbranice kâfi gelmiyordu. Bunun için Yidiş önce bir halk dili olarak doğdu, daha sonra edebiyat dili haline geldi ve XVI. yüzyılda ilk defa Yidiş metinleri basılmaya başlandı. Böylece, Batı Yidiş lehçesine dayanan standart bir edebiyat dili gelişmiş oldu. Ancak, bu dil, Almanca karşısında pek dayanamadı. Özellikle XVIII. yüzyıldan sonra başladı.
Doğu Yidiş ise, XIX. yüzyıla doğru giderek gelişti ve yeni edebiyat dilinin temelini oluşturdu. XVIII ve XIX yüzyıllarda Hasidizmin etkisiyle canlandı ve çeşitli ülkelere yayıldı. Böylece, Doğu Yidiş dili, Yahudilerin kendi aralarında bir anlaşma dili olarak kabul gördü. Bu arada Yidiş dilini geliştirmek için birçok çalışma yapılmıştır. 1908'de toplanan Czernowitz Dil Konferansı, Yidiş dilini, Yahudilerin milli dili olarak kabul etmiştir. 1913 yılında Ber Borohov dil ve yazım kurallarında bir dizi reform yaptı. 1925 yılında Litvanya'daki Vilnius şehrinde Yidiş Enstitüsü kuruldu. Bu Enstitü 1940 yılında Amerika'nın New York şehrine taşınmıştır.
1938-1945 yılları arasında Yidiş konuşan Yahudiler, ciddi şekilde baskı altında kaldılar. Kurtulanlar birçok ülkeye göç edebildiler. Böylece Yidiş dilini konuşanların sayısı azaldı. İsrail'de de Yidiş diline karşı bir politika sergilendi. Çünkü İsrail, çağdaş İbranice'ye çok önem veriyordu, Günümüzde yidiş dili, muhtelif ülkelerdeki Hassidi cemaatleri tarafından konuşulmaya ve geliştirilmeye devam etmektedir. Colombia, Kudüs, Mcgilli, Oxford ve Paris üniversitelerinde Yidiş dili öğretilmektedir.
Yin - Yang:
Çin felsefesinde hayatın anlamını, varoluşunu, değişimini açıklayan bir felsefeyi belirtmektedir. Yin ve Yang birbirine karşıt bir güç ve ilke olarak kabul edilmektedir. YİN dişi, karanlık ve toprak olarak düşünülmektedir. Bunun vadilerde ve çift sayılarda olduğu kabul edilmektedir. Temsil ettiği renklerin, turuncu renkler ve kesik çizgiler olduğuna inanılır. Yang göğü, aydınlığı ve erkekliği temsil etmektedir. Ejderha, gök mavisi ve kesiksiz çizgilerle belirtilmektedir. Yin ve Yang'ın yüce bir varlıktan meydana geldiği kabul edilmektedir. Yin-Yang'ın etkileşimi, kainatın düzenini sağlamaktadır. Kainattaki ahengin sebebi, Yin-yang'ın yaşadığı sürecin sonucudur. Bir dairenin aydınlık ve karanlık yanlarını meydana getirdiklerine inanılmaktadır. Çin felsefesinde Yin-yang beş öğeyi ihtiva eder: Metal, ağaç, su, ateş, toprak. Kainattaki oluşum ve dağılma devreleri daima birbirini izlemektedir. Tabiatla, insanî o-laylar birbirleriyle bağımlılık içindedir. Cinde Yin-yang felsefesinin kökenlerini bilmek oldukça zordur. M.Ö. III. yüzyılda Zou Yan, ayrı bir Yin-yang okulunun temellerini atmıştır. Bu okul, Kozmolojiye dayanıyordu. İşte bu düşünce, yüzyıllar içinde, astroloji, kehanet, tıp, sanat ve yönetimleri etkiledi ve Çin düşüncesine hakim oldu.
Daha sonra bu felsefe Japonya'yada geçti. M.S. 675 yılında Japonya'da in-yo felsefesine dayalı bir takvime bağlı bir devlet kuruluşu oldu. Daha sonra bu kuruluş yok olduysa da, felsefesi Japonyada yaşamaya devam etti. Bunun sonucunda, şanslı ve şanssız günler, yönler, evliliklerin burçlara göre düzenlenmesi gibi inançlar, halk kesiminde canlı şekilde yaşadı.
Yoga:
Bu kelime Sanskritçe birleştirmek anlamına gelen Yuj kelimesinden gelmektedir. Hinduizm'de, insanın enerjilerini belli bir hedefe doğru yöneltmesidir. Zihinsel veya ruhî olarak bağımsız, fiziki şartların dışında Mutlakla bir birleşme hadisesidir. Bunun için geniş anlamda Karma-Yoga'dan bahsedilmektedir. Yani, ödevler, dini erkan ve pratikleri ile kişisel bir disiplindir. Bhakti yoğa ise, sofuca pratiklerle kişisel bir disiplindir. Jnâna-yoğa, murakebe ve tefekkürle icra edilen kişisel disiplindir. Tantra-yoğa, Tantra buyruklarına göre icra edilen kişisel disiplindir. Tapa-yoğa, Tanrının isminin tekrar edilmesiyle icra edilen kişisel disiplindir. Bütün bu hallerde yoğa, manevi bir yoldur. Burada söz konusu olan, egzersizlerle veya bir pratikle insanın güçlerini ve yeteneklerini yönlendirmek ve kontrol etmektir. Bunun için Bhagavad-Gîtâ birçok yoga metodu göstermektedir.
Batıda kullanıldığı gibi yoga kelimesi, vücudun ve ruhun fiziki egzersizler yoluyla özel bir disipline girmesi olayıdır. Bu ekseriya duruşlarla bir nefes tutma veya düşünceyi belli bir noktaya toplama ile olmaktadır. Hindde yoga egzersizlerinin, çok eski bir tarihi vardır. Upanişadlar, Bhagavad-Gita ve ilk Budist metinleri yoga taslaklarından bahsetmektedirler. Milâdi asrın başında yoga şekilleri Sûtra şekli altında yeniden gözden geçirilmiş ve ele alınmıştır. Yoga-sûtra, aslında patanjali geleneğine bağlı görülmüştür. Yoga'nın esas hedefi iyi anlamak için insanın hangi durumda olduğunu yakalamaktır. Patanjali için de Buddha gibi “Herşey acı vericidir.” Sadece vücud, fiziki acıların kaynağı değildir. İnsan vücudu nedeni ile anlamlar objesine köledir.
Onu dağıtan enerjiler arasında parçalandığı için, artık ona sahip değildir. O, düşüncesinde ve kalbinde istikrarsızlık ve dünyanın çoğulculuğunu yansıtmaktadır. İnsan, farklı objeler arkasında koşarak lafzen kendini kaybetmektedir. Fakat şükür ki, her ayrı anlamı kontrol imkanına sahiptir. Bunun için uygun egzersizlerle spiritüel yetenekleri içinde uyumsuz unsurlarla bütünleşmek gerekmektedir. Sonunda spiritüel varlık, maddi tabiatlı unsurlardan ayrılmış olacaktır. Bunun için yoğa, spiritüel varlığı izoleye ve orijinal safiyetine döndürerek, normal insan durumunu yüceltmektedir. Bu yüksek seviyeye ulaşmak için yogaya mensub olan kişinin üçlü dayanağa ihtiyacı vardır.
Birincisi, sağlam bir zihinsel dayanağı olması gerekir. Maddi tabiatlı bütün unsurları bilmesi ve ayırım yapması gerekir. Çünkü onlardan tedricen uzaklaşması icab eder. Bu zihinsel yetenek, ona üstadı tarafından öğretilir ve bir Darshana ile sağlanır. Yoganın bütün vakti orada geçer. Sâmkhya darshana, kainatın unsurlarının sayılması üzerine dayanır. Bu felsefi bir sistemdir. Bu sistem, spiritüel varlığın (purusha) yirmi üç prensipten oluşan, maddi tabiat içinde mündemiç olduğunu öğretmektedir. İşte bütün dağılmaların ve sapmaların kaynağı bu mündemiç olma durumundan kaynaklanmaktadır.
İkincisi, yoğa mensubunun, manevi bir yönetim yapısına ihtiyacı vardır. Yani, bir üstada ihtiyacı vardır. Araştırmalarında ona rehberlik edecek bir Guru'ya muhtaçtır. Guru ile geçeceği yolları bulabilecektir. Guru ile kendini manevi bir kontroî altında görmektedir.
Yoğa-sûtralar, sekiz üye saymaktadır. Bunlar, yoğa mensubunun tedrici şekilde kabul etmesi gereken sekiz pratik modeldir. Bunlar, ruhun merkezileşmesine yardımcı olmaktadırlar. Bu modellerin anlamı şudur:
1- Birinci sırada ahlakî kurallar vardır (Yama): Canlı varlıkları öldürmemek (Ahimsâ), doğru söylemek, çalmamak, perhize riayet etmek, bağış almamak.
2- Tamamlayıcı olarak riayet edilmesi gereken şeyler (Niyama): Temizlik, kanaat, zahitlik, veda etüdü, Rabb üzerinde zihinsel uygulama.
3- İstikrarlı olması gereken beden duruşları ile ilgili ve sağlığa iyi gelen şeyler.
4- Nefesi kontrol disiplini. Bu, nefes alıp verme ritmini tedrici şekilde yavaşlatmaktan ibarettir. Kısaca, nefes alıp vermeyi daha derinleştirmektir. Diğer yandan nefes tutmada bunun içindedir.
5- Dış uyarılara karşı, spiritüel bir bağımsızlık elde etme.
6 ve 7- dahili ve harici, kurgusal veya gerçek olan herhangi bir obje üzerinde dikkati toplamaktan ibarettir. Şayet, dikkat, bir şey üzerinde uzun müddet sabit kalmayı başarırsa; yoga saliki, yedinci menzile ulaşır. Bu da Dhyâna'dır (Sürekli murahebe).
8- Şayet akıl ve ruh objede kaybolursa bu Samâdhidir veya obje üzerine tam sabit olma olayıdır. Buna Batıda extase denir. Hindular iki şekil ortaya korlar. Ya Siye, seyre daldığı objeden ayrı olma bilincindedir. Yahut spiritüel varlığı içinde bizzat bilincinin muhtevasıdır. Alışılmış Hindu doktrinine göre Atman, mutlak tabiattan (Brahman) ayrı değildir. Netice olarak, birleşme olduğu zaman; Atman, Brahmandan ayrı olamaz. Samâdhi'nin bu ikinci şeklini belirtmek için, (Bu birinciden daha derindir) Batılı yazarlar enstase terimini kullanmaktadırlar. Bu bilgilere biraz daha açıklık getirmek için bazı ilavelere ihtiyaç duyulmaktadır: Samâdhi hali, alışılmış bir hal değildir. Bu hal, istisnai ve imtiyazlı bir haldir. Râmakrishna gibi bazı mistikler, bunu sık sık tanımışlardır. Yoğa dereceleri ile batıdaki spiritüel hayat menzilleri arasında bazı benzerlikler vardır. Batıdaki temizleyici yol, yoganın ilk beş derecesine uygun düşmektedir. Yoğanm ilk beş derecesi, sâliki dış dünyanın etkisinden korumaktadır. Aydınlatıcı yol, 6. ve 7.ci dereceye ve birleştirici yol ise, son menzile uygun düşmektedir.
Batı gelenekleri ile yoğa gelenekleri arasındaki fark, özellikle metafizik, filozofik ve dini kavramlarda bulunmaktadır. Hesychasme ile yoğa arasında daha çok benzerlik söz konusudur. Yoganın spiritüel veya kurtarıcı hedefi, batılılar tarafından çoğu defa bilinmez. Onlar, nefes tutma ve merkezileşmedeki ilk adımları öğrenmekle yetinmektedirler. İlk menziller ve son menziller çoğu defa ihmal edilmiştir.
Yoğa tabiatı icabı dini değildir. O, insanı kurtarmayı hedef almaktadır. Burada, ahlâk ve kişisel disiplin önemli bir role sahiptir. İnceleme ve ruhî uygulama, dini bir kişiliğe dayanmaktadır. Bu durumda, Rab (Ishvara)’ın geçişi bir uyarı rolü ve patanjali'nin öngördüğü gibi bir model rolü yoktur. Onun rolü, temel ve kesindir. Yoganın Aşkına açılması nedeniyle bazı doktrinlerde farklı şekillerde benimsenmiştir. Meselâ, Ateist Budizm, Ateist Jainizm, Shivaizm, Tantrizm ve Shaktisme farklı yoğa türlerine sahiptirler.
Yogâcâra:
Mahâyanânın belli başlı iki ekolundan biridir. Asanga tarafından milâdi IV. Asırda kurulmuştur. Asanga, Brahman'ın oğludur. Vasubandhu isimli küçük kardeşi ile birlikte Budizme girmişlerdir. Önce, her ikiside Sarvâstivâdin ekollerine bağlı bulunuyorlardı. Asanga, Hinayâna'da öğretilenlerle tatmin olmamıştı. Diğer yandan, Shûnyatâ denilen “boşluk doktrinini” anlamıyordu. Efsaneye göre, o göğe kadar yükselmiş, orada Bodhisattva Maitreya ona, Mahâyana'nın boşluk doktrinini öğretmiştir. O da bunu ezberlemiş ve yeni okulun doktrinin temeli olacak olan şeyleri açıklamıştı. Fakat bazı kaynaklara göre Asanga, Maitreyanâtha isimli bir üstad bulmuştur. Bu ekolün gerçek üstadı bu kişidir.
Asanga doktrini, Nâgârjuna’nın tamamen negatif diyalektiğine ve radikal cevher dışıcılığma karşı bir reaksiyon olarak görülmektedir. Ayrıca o eski Abhidharmapitaka’nın (Himayâna) çok sayıdaki unsurlarının yeniden idealist bir pespektif içinde yorumudur. Bu persektif içinde kainat bütünü ile bir rüya ile (sypina), bir hayal ile (mâya) ve bir Hallusinasyonla mukayese edilmektedir. Bunlar, bir görüş hastalığı meydana getirmektedir. Asanga ve talebeleri için eşyalar, bilgi ve zihinsel fenomenlerden başka birşey değillerdir. Bunların dışında hiçbir realiteleri yoktur. Bunun için bu ekolün saliklerine “Vijnânavâdin”ler denmektedir. Bu da “Bilinci öğretenler demektir”. Bunlara göre, bilim dışında hiçbir şey yoktur. Gerçek, saf bilinçtir. Fakat bilincine herrürlü illüzyondan ve ikilikten temizlenmiş bir duruma gelmesi için sâlikin, yoğa disiplinine girmesi gerekmektedir. Yoğa onu, tedrici şekilde varlığın bütün şartlarından kurtarmakta ve yükseltmektedir. Orada Suje ile Obje ikiliği kaldırılmıştır. Orada bilinç, mutİak olanla karışmıştır. Bu ekolün diğer ismi olan Yogâcâra buradan gelmektedir. Dünyanın aynı müşterek bilgisine bütün insanların sahip olması nasıl açıklanabilir? Diğer yandan, aynı illüzyonu nasıl elde edebilirler? Bunun izahı, bu illüzyonun bütün insanlarda aynı dayanağa sahip olduğu şeklinde yapılmaktadır. Şöyleki, bilgi ve bilginin süreci, rüyanın bilgisi kadar anarşik değildir. İşte yogâcâra bu mekanizmayı açıklamaktadır. Bilginin dayanağı Âlâyavijnana'dır. Bu “Bilincin toplanma yeri” olarak tercüme edilebilir. Buna bazen “çok derin bilinç”de denir. Bu bilinç güçlü ve gayri müşahhas olarak telâkki edilmiştir. Orada herşey bir tohum (bija) halinde mevcuttur. Bu tohumlar geliştiğinde akıl ve anlam seviyesinde birtakım kavramlar doğmaktadır. Bu tohumlar birbirine tepki gösterirlerse, ondan çıkan zihinsel temsillerin dünyası düzensizlikten kurtulur ve uygun bir tarzda gelişir. Diğer yandan, Alâyavijnana ve bijâlar, karşılıklı konuşular, Öyleki “Derin bilinç”, Brahmanik Atman'a assimile olamaz. Bu, ancak devamlı akan fakat su moleküllerinin durmadan yenilendiği bir nehirle mukayese edilebilir. Böylece Yogâcâra, özellikle Budist Anatta doktrinini korumaya teşebbüs etmiştir. “Çok derin şuur” bütün düalist illüzyondan soyunduğunda o tamamen temizlenmiş olur ve gerçek tabiatla yani eşyanın mutlağı ile karşılaşır. Fakat bu mutlak realite nedir? Asanga bu konuda Nâgârjuna ile aynı görüştedir. Bunun için şöyle der: Mutlak realite, ne varlıktır ne de yokluk. Ne benzerliktir ne bozulmadır. Yine de Asanga, mutlak realiteye pozitif bir anlam vermektedir. İşte bu noktada, Yogâcârin ve Mâdhyamika birbirinden ayrılmaktalar ve muhalefet etmektedirler. “Buddha'nın üç bünye” teorisini yeniden alarak Asanga, mutlak realitenin “Dharmakâya”, “Buddhanın tabiatı”, veya “Budhalaşmak”tan başka birşey olmadığını belirtmektedir. Bu durum ise, eşyanın mükemmel tabiatını ve tamamen temizlenmiş bilinci gösterir. Bu temiz bilinç uyanıştır (Badhi ve Satori). Buddha'nın bu tabiatı, her varlıkta gizli halde takdim edilmiştir. Böylece onun kurtuluşunun tohumu atılmıştır. Bunun için buna, “Tathâgatagarbha” yani “Tathâgata'nın Embryon”u denmektedir. Fakat her varlıkta derin şekilde takdim edilen Buddha'nın tabiatı teorisi Upanişadlarda öğretilen Brahmanla Âtmân arasındaki benzerlik teorisini hatırlatmıyor mu? İşte Mâdhyamika, Yogâcârinlere bunun için sitem etmektedir.
Young Brigham (1801-1877):
1830 yılında okuduğu “Mormon Kitabı”nın etkisiyle vaftiz olan ve Mormon olan Young, Mormonların lideri Joseph Smith’in ölümünden sonra, Mormon kilisesinin başına geçmiştir. Young, Mormon kilisesine katıldığı zaman, Mormon kilisesi “Ahir zaman Azizleri İsa-Mesih Kilisesi” adını taşıyordu. Young'un bu kiliseye katılma tarihi, Nisan 1832 yılıydı. Young, 1835'de on iki Havari Konseyi'nin üçüncü üyesi oldu.
Binlerce Mormon mensubunun Missouri'den göçe zorlandığı zaman, Mormon havari Konseyi üyesi olarak İllinois'daki Nouvoo'ya yerleşme işini yürüttü. Ertesi yıl İngiltere'ye giderek çok sayıda İngilizin Amerika'daki Mormon kilisesine katılmasını sağladı. Ayrıca Mormonluğun, İskandinavya ülkeleri başta olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinde yayılmasını sağladı. Mormon kilisesinin kurucusu olan Josehp Smith’in Haziran 1844'de öldürülmesinden sonra Nouvoo'ya dönerek kilisenin başına geçti. Saldırılar karşısında dayanamayarak Mormonları İllinois eyaletinden de çıkararak 1846'da Batıya Mormon göçünü başlattı. Aralık 1847'de resmen Mormon kilisesine başkan oldu. Salt Lake City'yi üs olarak seçen Young, Utah başta olmak üzere bugün Kaliforniya, Arizona, Nevada, İdaho ve Wyoming eyaletlerinde Mormonların varlıklarını hissettirmiştir. 1849'da Mormonlar, Deseret ismi altında geçici bir eyalet kurdular. Young Brigham'da vali oldu. Ancak Amerika yönetimi, 1857'da Başkan James Buchanan’ın emriyle Young'u görevden aldı. Bu olaydan sonra Young, herhangi bir resmi göreve gelemedi ve Mormon kilisesinin başkanı olarak ölümüne kadar Utah 'da kaldı. Mormon cemaatinin istikrarlı ve tutarlı bir yapıya kavuşmasını sağlayan Young, eğitim ve tiyatro alanındaki yenilikleri de desteklemiştir. Mormon kilisesinin çok kadınla evlenme iznine uyan Young'un yirmi karısı ve kırk yedi çocuğu vardır.
Yuhanna:
Hıristiyanlıkta dördüncü İncil olan Yuhanna İncilinin yazarıdır. Ayrıca Yuhanna'nın Vahyi'ni yazmıştır. Yeni Ahit kitapları arasında otontik olarak kabul edilen üç mektubun da yazandır.
İncillerde Kardeşi Ya'kub ile birlikte İsa'nın çağırdığı ilk havariler arasında yer almaktadır. Markos İncilinde Yuhanna'nın ismi, hep Yakub'dan sonra gelmektedi. [74]Markos İncilindeki “Yakub'u ve kardeşi Yuhanna'yı gördü” cümlesinden Yuhanna'nın, Yakub'un küçüğü olduğu anlaşılmaktadır. Yuhanna'nın annesi, Markos lakaplı idi ve Meryem’in evine ziyarete gelmişti. [75]Yuhanna'nın annesinin havariler meclisine hizmet ettiği de söylenmektedir. Yuhanna Hz. İsa'nın en yakınlarından birisi olmuştur. Yuhanna İncilinde bahsedildiğine göre, Taberiye'de İsa, talebelerine göründüğünde orada Zebedenin oğulları da vardı. [76]
Hz. İsa'nın dirilişten sonra, Hıristiyanlığa gelenleri kutlamak için Petrusla birlikte Samiriye'ye gitmesi, Yuhanna'nın, ilk Hıristiyan kilisesindeki yerini göstermektedir. Yahudilerin dışında Hıristiyanlığa girenlerin konumu konusundaki Kudüs tartışmasında Yuhanna tavır sergilememektedir. Bunun için ilk dönem ihtida hareketlerinde Yuhanna'nın, Paul'un Yahudi olmayanlara din değiştirmede gösterdiği kolaylığı gösterip göstermediği bilinmemektedir.
Yuhanna'nın ilk dönemdeki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak II. yüzyıla doğru Yuhanna'nın hayatı, efsaneleşmeye doğru gitmiştir. Meselâ, II. yüzyıl sonlarında Efes piskoposu Polykrates, Yuhanna'nın mezarının Efesos'ta olduğunu, onun “İsa'nın sevdiği havari” olduğunu ileri sürüyordu. Lyon piskoposu olan İrenaeus ise, Yuhanna'nın Efeste ölmüş olabileceğini, İncilini ve mektuplarını burada yazdığını, Vahiy kitabını ise, Batnos'da yazdığını ifade etmektedir. IV. yüzyılda Yuhanna'nın mezarının Efes'te olduğu kabul edilmiştir. İmparator II. Theodosius, mezarın bulunduğuna inanılan kilisenin çevresine, St. Jean kilisesini yaptırmıştır. Hastalıkların VI. yüzyılda, Yuhanna'nın mezarından alman tozlarla şifâya kavuştuğu inancı yaygınlaşmıştır.
Batı Hıristiyanları arasındada Yuhanna ile ilgili efsaneler yayılmaya başlamıştır. Markos İncili Yuhanna'nın ve Yakub'un İsa'dan “sağında ve solunda oturma” istedikleri konusundaki İsa'nın sözlerinden Yuhanna'nın öldürüldüğü yorumu yapılmış ve bunun etrafında birçok efsane geliştirilmiştir. II. yüzyılda yaşayan ilâhiyatçı Tertullianus, Yuhanna'nın kaynar yağa atıldığını, ama yara bile almadan kurtulduğunu, yazmıştır. Hatta VII., yüzyılda Laterano Bazilikasında bu olayı gösteren bir tablo yapılarak Roma'daki lâtin kapısına yerleştirilmiştir. Hatta bu olay her yıl 6 Mayıs'ta kutlanan bir kült merasimine dönüşmüştür. Aslında Yuhanna yortusu 27 Aralık günüdür. Daha sonraki dönemlerde Yuhanna'nın ölmediği inancı efsane şeklinde yayılmıştır. Yuhanna'nın işleri isimli Apokrif bir metnin bildirdiğine göre Yuhanna ölür, ancak sonradan Enoş ve İlyas gibi göğe yükseldiği belirtilir. Bu konudaki bir başka rivayete göre, Yuhanna'nın mezarının üstündeki toprak, sanki Yuhanna nefes alıyormuş gibi iner ve kalkar. Yuhanna'nın portreleri hep sakalsız ve genç olarak yapılmıştır. Ortaçağ Batı sanatında en yaygın Yuhanna tasviri bu şekilde olmuştur. Bizans sanatında ise Yuhanna, saçı ve uzun ağarmış sakalı ile tasvir edilmiştir. Yuhanna'nın İncil yazarı olarak simgesi Kartal'dır. Yuhanna efsanelerinin kaynağı, onun İncili, mektupları ve vahiy kitabı olmuştur.
Yuhanna İncili:
Hıristiyanlıkta otontik olarak tanınan İncillerden birisi, Yuhanna İncili'dir. Yuhanna İncili, Sinoptik İncillerden değildir. Havari Yuhanna tarafından yazıldığı kabul edilse de gerçek yazarının kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Kitabı Mukaddes mütehassısları, dili ve yüksek ilahiyat düşüncelerini ihtiva ettiği için, Yuhanna İncilini yazanın, Yuhanna'dan sonra yaşadığı ve Yuhanna'nın öğretilerinden yararlanabileceği düşüncesini savunmaktadırlar. Hz. İsa'nın hayatına ilişkin birkaç bölümün öteki İnciller'deki sırayı izlememesi ve son bölümün sonradan eklenmiş gibi durması nedeniyle, metnin ayrı zamanlarda, ayrı kişilerce yazılmış bölümlerden oluştuğu öne sürülmüştür. Diğer yandan İncilin yazıldığı yer ve tarih, kesinlik kazanmamaktadır. Bu konuda birçok yazar, Yuhanna İncilinin Helenistik kökenli Hıristiyanlara hitaben M.S. 100 yılında Efes'te yazıldığını kabul etmektedirler.
Yuhanna İncili, diğer İncillerden bazı noktalarda ayrılmaktadır:
1. Diğer İncillerden farklı bir zaman dilimi ihtiva eder.
2. İsa'nın hayatının büyük bir bölümünün Yahuda'da geçtiğini belirtir ve İsayı ilahiyat konularında uzun konuşmalar yaparak bitirir.
3. Yazar, İsa'nın birçok simgesel eylemini yazmamayı yeğlediğini; bunların yerine okuyucuların, Mesihin kilisesinin gizemli birliğini kavrayıp paylaşabilmeleri için özellikle belirli olayları aktardığını ifade eder. Yuhanna İncilinde mistik simgesellik öne çıkmaktadır. Yuhanna İncili, “Başlangıçta söz vardı. Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâm Allah idi.” [77]Yuhanna İncili, isa'nın mucizeleri üzerinde fazlaca durur: Beş bin kişiyi, İsa'nın doyurması.[78], Hayat ekmeği benim demesi [79] ifadeleriyle Yuhanna İncili İsa'yı açıkça ortaya koymaktadır. İsa, kendinin Tanrı oğlu olduğunu açıkça söyler. Halbuki bu konu, diğer İncillerde biraz kapalı geçmektedir. Yuhanna İncili, Helenistik felsefenin izlerini fazlaca taşımaktadır.
Yuhanna'nın İşleri: Hıristiyanların İncillerinde yer almayan Yuhanna'nın yolculuklarını ve mucizelerini anlatan bu metin Hıristiyanların ellerinde dolaşmaktadır. Bu metnin M.S. 180 yıllarında yazıldığı tahmin edilmektedir. İstanbul patrikliği yapan Photios'a göre “Yuhanna'nın İşlerini” yazan Leukios Kharinos'tur. Hıristiyanlarca sapık kabul edilen Doketizmin görüşlerini yansıtan bu metin, Kilise tarafından otantik kabul edilmemiş ve uydurma metinler arasında zikredilmiştir. Doketizm, İsa'nın maddi bedeninin olmadığını, onun bir görüntüden ibaret olduğunu ileri sürmektedir. “Yuhanna'nın İşleri”nde gnostik bilgiler yer almaktadır. Bu metin, kilise öğretisini saptırdığı için II. iznik Konsilinde 787 tarihinde aforoz edilmiştir.
Yuhanna’nın Mektupları: Yuhanna tarafından yazıldığı kabul edilen üç mektup, Hıristiyan kilisesi tarafından resmen onaylanmıştır.
Yuhanna'nın Birinci Mektubu: Bu mektup beş babtan oluşmaktadır. Ancak bu mektubun, Yuhanna’nın yazdığına dair hiçbir iz yoktur. Birinci mektupta, Baba ve İsa ile ortak payda kurmaktan, Tanrının ışık olduğundan, günahkarlıktan ve günahkarlıktan kurtulmanın tek yolunun günahımızı itiraf etmek olduğundan bahsedilmektedir. Yine birinci mektubun can alıcı konusu, Deccal konusu olmuştur. Deccal, Mesih karşıtı kişidir. Bu konuda Birinci Mektubun İkinci Babının on sekizinci cümlelerinde şunları okuyoruz: “Çocuklar, bu son saattir. Mesih-Karşıtının (Deccal) geleceğini duydunuz. Nitekim daha şimdiden çok sayıda Mesih-Karşıtı türemiş bulunuyor. Son saat olduğunu bundan biliyoruz. Bu Mesih-Karşıtı kişiler, İsa'nın Mesih olmadığını söylemektedirler. Bunlar, Baba'yı ve Oğul'u inkar eden yalancılardır”. [80]
Yuhanna'nın İkinci Mektubu: BuMektupda üslup ve konu yönü İle birinci mektupla benzerlik göstermektedir. Bu mektubu Yuharma, “Mesihin bedenleşip geldiğini” kabul etmeyenleri ikna için yazmaktadır. Bu konuda ikinci mektupta şunları okuyoruz: “Ne var ki, İsa Mesih’in beden alıp geldiğini kabul etmeyen aldatıcı birçok kimseler dünyanın her tarafına yayılmıştır.” [81]Yuhanna’nın bir bablık olan bu ikinci mektubu, sevgiden ve mesihe imandan söz ederek bitmektedir.
Yuhanna’nın Üçüncü Mektubu: Bu mektup bir bablık bir mektuptur. Yuhanna İkinci ve Üçüncü Mektubunda “Ben Yaşlı Önder” ifadesini kullanmaktadır. Böylece, üçüncü mektubun da aynı kişi tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu mektupdaki dil ve konu bütünlüğü mektubun aynı kişi tarafından yazıldığını göstermektedir. Yuhanna bu mektubu, rnesih yanlılarını desteklemek için bir dostuna yazmıştır. “Diyotrefis” isimli birisinin, Yuhanna’nın fikirlerine muhalefet ettiğini, üçüncü mektuptan öğreniyoruz. Yuhanna, mektup yazdığı kişiye kendisini örnek almasını tavsiye ediyor. Bu her üç mektubun Yuhanna'ya ait olduğu, kilisece resmen kabul edilmiştir. İkinci ve Üçüncü Mektuplarda kullanılan Presbyteros, Yunanca Yaşlı anlamına gelmektedir. Bu kelime, Hıristiyanlığın başlangıç yıllarında Episkopos olarak kullanılmaktadır. Episkopos ise ruhbanlığa giren kimseyi belirtmektedir. Bu durumda Yuhanna, yaşlı kelimesini kullanırken aynı zamanda Episkopos kelimesini kullanmakta ve ruhbaniyete işaret etmektedir.
Hıristiyan kilise tarihinde Yuhanna'nın mektupları konusunda çok tartışma yapılmıştır. Ancak mektupların içeriği, kullanılan dil, her üç mektubun bir kalemden çıktığını göstermektedir. Yuhanna'nın Vahyi: Yunanca Apokalypsis, vahiy veya ilân etme anlamına gelmektedir. Buna göre “Yuhanna'nın Apokalipsi” “Yuhanna'nın Vahyi” olarak ifade edilmiştir. Yuhanna'nın Vahyi, İncilin son kitabını oluşturmaktadır. Bu metinlerin havari Yuhanna tarafından Ege Denizindeki Batnos adasında yazıldığı kabul edilmektedir. Ancak Hıristiyan Kutsal metinleri üzerinde çalışan ilâhiyatçılar, Yuhanna’nın Vahyi'nin milâdi I. yüzyılın sonuna doğru farklı yazarların metinlerinden oluştuğunu düşünmektedirler. Yuhanna'nin Vahyi, iki ana konu etrafında şekillenmiştir: Bunlardan birincisi, Yedi Kilise'ye yazılan yazılardır. Bunlar, yedi cemaati oluşturmaktadır. Bu cemaatler ve kiliseler şunlardır: Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Şart, Filadelfiya ve Laodikya. Yuhanna bu mektuplarda bu kilise cemaatlerine ahlâki ve dini nasihatler yapmaktadır. Yuhanna’nın ele aldığı ikinci konu, dördüncü babtan yirmi ikinci bab'a kadarki bölümlerde dile getirilmektedir. Bu bölümlerde ele alman konular, birtakım İlhamlardan ve mecazlardan ibarettir. Kitab-ı Mukaddes uzmanları, Yuhanna’nın anlattığı bu Vahiy'de dünyanın sonundan çok, Roma'nın dini baskısının ilk Hıristiyan önderlerde meydana getirdiği ruhsal bunalıma bağlamaktadırlar.
Roma'nın bu dini zulmünün geçici olduğu, Tanrının zafer günlerini mutlaka vereceği, ilk Hıristiyan cemaatlere hatırlatılmakta ve onların dinlerine bağlı kalmaları tavsiye edilmektedir. Meselâ, Yuhanna'nın Vahyinin VI. babında bahsedilen “Yedi Mühür”, Hıristiyanların gelecekte göreceği iyi günlere bir işaret anlamı taşımaktadır.
Yuhanna'nın Vahyinde sık sık, Tora'nın (Eski Ahit) Daniel ve Hezekiel kitaplarına atıfta bulunulmuştur. Yuhanna'nın Vahyini iyi anlayabilmek için bu kitaplardaki kavramları iyi bilmek gerekmektedir. Yuhanna'nın Vahyinde milleniarist (Bin yıl) hareket dikkat çekicidir. Bin yılın sonunda, şeytan tesirsiz ve etkisiz hale gelmiştir. Ancak bin yıl geçtikten sonra, İblis kısa bir süre yine serbest bırakılacaktır. Bu ise, insanların şeytanın hüviyetini tanıdıktan sonra etkisiz kalacağı mesajını vermektedir.
Yunan Kilisesi:
Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti yönetimi boyunca Yunan kilisesi, İstanbul Rum Ortodoks patrikliğine bağlı kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminde 1833'de Navplion konsilinde bağımsızlığını ilân etmiş, bu karar, 1850'de Fener Patrikhanesi tarafından da onaylanmıştır. Yunan kilisesi, Rusya'da I. Petro döneminde Devlet kilisesi haline getirilen Rus Ortodoks patrikliğinden örnek alarak kendini bir devlet kilisesi şeklinde teşkilatlandırmıştır. Yunan kilisesi Atina ve Yunanistan başpiskoposluğunun önderliğinde bütün Yunan Kilisesi piskoposlarının katıldığı bir Sinodla yönetilmektedir. Yunanistan başpiskoposluğuna bağlı on iki piskopostan oluşan ikinci bir konsey daha vardır. Bu konseyde görev alan her bir piskopos bir yıl boyunca konseyde görev yapmaktadır. Genel Sinod, Genel kilise problemleriyle ilgili konuları ele alır. On iki kişilik konsey ise, kilise yönetimi ile ilgili konularla meşgul olur. Yunanistan kilisesi, seksen bir piskoposluk bölgesine sahiptir. Kilisede görevli papazların çoğu, lise seviyesinde öğretim gören insanlardır. Ancak, sön otuz yıldan beri yüksek öğrenim gören papazların sayısı artmaktadır. Atina ve Selanik'te piskoposluk öğretimi ve eğitimi veren iki ilahiyat fakültesi vardır. Ayrıca, İsviçre Chambesy Ortodoks Patrikliğine bağlı yüksek öğretim kurumlarında da e-ğitim gören Yunanlı papazların sayısı az değildir.
Vaktiyle Ortodoks dünyanın bir manastır merkezi olan Athos adası (Aynaroz), hâlâ bir manastır merkezi olmaya devam etmektedir. Kadınların girmesinin yasak olduğu Aynaroz, dini yoğunluğun fazlaca yaşandığı bir manastır merkezidir. Burada Ortodoksluğa bağlı değişik manevi yaşam biçimleri vardır. Diğer yandan Paros adasındaki Longovarda ve Patmos adasındaki Aziz Yuhanna Manastırı tarihi manastır mirasının son kalıntıları olarak ayakta durmaktadır. Bugün bütün Batı dünyasının olduğu gibi, Yunanistan kilisesinin de en büyük problemi, dini alanda hizmet verecek rahip ve rahibe bulma konusudur. Bunun için Yunanistan kilisesi, lâik gruplarla işbirliğine önem vermiş ve İncil misyon hareketine ağırlık vermiştir. Yunanistan kilisesinin bünyesinde gelişen entellektüel bir misyonerlik hareketi olan “Zoe İlâhiyatçıları Tarikatı”, tamamı yüksek ilahiyat eğitimi görmüş rahip ve keşişlerden oluşmaktadır. Bunun dışında, Soter tarikatı ve Yunan devleti tarafından desteklenen Apostoliki Diakonia (kilise bünyesinde misyon) tarikatleri vardır. Apostoüki Diakonia hareketi, Din, İlahiyat, ve âyin usulüne ait kitaplarla Eklesia, Theologia, Foni kiriu gibi peryodikler yayınlamaktadır. Bu hareketin, pazar okulları da vardır.
Yunan Mitolojisi:
Yunan mitolojisi, Yunan kültür ve medeniyetinin bir ürünüdür. Yunanlıların, Akdeniz çevresine M.Ö. 2000 yılında geldikleri tahmin edilmektedir. Yunanlılar, Akdeniz havzasında kendi gök-Tanrıları olan Zeus ile ve ona bağlı ibadetlerle, Akdeniz havzası yerli inançlarını belli oranda senteze ulaştırmışlardır. Girit adasında gelişmiş olan Minos medeniyetinin en önemli Tanrıçası, vahşi hayvanların yılanlarla tasviri şekli, daha sonraki dönemlerde Yunan Tanrılarına örneklik yapmıştır. M.Ö. 2000'lerin ikinci yarısında Minos, medeniyetinin yerine Miken medeniyeti geçmiştir. M.S. 1100'lerde Yunan medeniyeti gerilemeye başlamıştır. Yunan medeniyetinin geriliği M.Ö. 800 yılına kadar devam etmiştir. M.S. 750-500 yılları arasında, Eski Yunan dini de çok gelişmiştir. Eski Yunan' da, ölümsüz Tanrılara tapınma, bu dönemin ortak özellikleridir. Toplumun her kesiminin veya tabiat güçlerinin bir Tanrıya bağlı olduğu inancı yaygındı. Meselâ, Zeus havadan; Posiedon denizlerden; Demeter hasat mevsiminden; Hera evlilikten sorumlu kabul edilmiştir. Ayrıca Tanrılar, birtakım sıfatlarla adlandırılıyordu. Meselâ, Zeus Maimaktes (Fırtına gibi Zeus); Zeus Ksenios (Misafirsever Zeus); Zeus Herkeios (Evlerin Koruyucusu Zeus) gibi...
Homeros'un destanlarıyla birlikte, Tanrıların Zeus'un egemenliğinde Olympos dağında toplu halde yaşadıklarına inanılmaya başlanmıştır. Olympos Tanrılarının dışında başka Tanrılarda vardı. Bunlar yer üstü ve yeraltı Tanrıları şeklinde düşünülüyordu. Meselâ, Pan, keçi Tanrısıydı. Nympha, su perileri, Dryaslar, ağaç Tanrısı; Nereus, deniz Tanrısı olarak kabul ediliyordu. Furia'lar, yeraltı güçlerinin Tanrısı olarak kabul ediliyordu. Eski Yunan dininde en önemli ibadet kurbandı. Tanrılara göre kurban türleri değişiktir. Meselâ, Flera'ya İnek; Zeus'a boğa; Demeter'e domuz kurban edilirdi. Olympos Tanrılarına, güneş doğarken adak taşında kurbanlar kesilirdi. Kesilen kurban parçalara ayrılır, bir kısmı Tanrılara sunulur geri kalanda topluca yenirdi. Khthnoios'a (yeraltı Tanrısı olarak) kesilen kurbanlar gece kesilmekteydi. Bu Tanrılara kesilen kurbanlar. Siyah postlu hayvanlardan seçiliyordu. Bu kurbanların eti yenmezdi ve gömülürdü. Yunan dininde kurbandan başka ibadetler de vardır. Bunlar dua etme, yıkanma, yere içki dökme, toplu yürüyüş ve koşudur. Yunan dininde kehanet'de çok önemli bir yer tutuyordu. Kahinler, kuşlarla kehanette bulunuyordu. İbadet törenleri halka açık olarak yapılıyordu. Çok Özel dini törenlerde vardı. Halka açık törenlerin en önemlisi, Panathenata gibi törenlerdi. Bu törenler'de Atinalar “Athena polias”a yeni elbiseler takdim ediyorlardı. Her dört yılda bir Batı Peloponnesos'ta Zeus adına bir tören yapılıyordu. Bu törenlerin M.Ö. 776'da birincisi yapılmış, daha sonra olimpiyat oyunlarını da içine alan törenlere dönüşmüştü. Bütün bu törenler, mabedlerin içinde ve çevresinde düzenleniyordu. Tanrılara önce sarayların bir bölümü ayrılırken, daha sonra Tanrılar adına tapınaklar yapılmıştır. Herbir Tanrı için yapılan mabedler, önceleri ahşap evlerden ibaretken, daha sonra mermer yapılar yapılmaya başlamıştır. Zamanla mabediere, mermer Tanrı heykelleri de konmuştur. Bu heykeller, bazen altınlarla süsleniyordu. Eski Yunan dini, Yunan filozoflarının sürekli tenkidlerine uğramıştır. M.Ö. VI. yüzyılda Ionyalı filozoflar, Yunan dinlerini akla uymadığı için eleştirmişlerdir. Sofistler bu tenkidleri devam ettirmişlerdir. Büyük İskender’in Anadolu ve İran'ı fethettikten sonra, bu bölgelerdeki inançlarla Yunan dini inançları belli oranda senteze uğradı. Bu dönemde Mısır kaynaklı İsis ve Osiris kültleri ile Astrolojiye bağımlı Sır dinleri ortaya çıkmıştı. M.S. 363'te Roma İmparatoru Julianus'un ölümüyle eski din en büyük destekçisini kaybetmişti. Hıristiyanlığın hızla yayılmasına karşılık, Eski Yunan dininin bazı öğeleri Hıristiyan azizlerinin çevresince gelişen kültlerde ve yerel geleneklerde varlığını sürdürmüştü.
İşte Yunan mitolojisi, Yunan dininin eseri olarak ortaya çıkmıştır. Yunan mitolojisine çok değişik yönden tenkidler yapılmıştır. Her mitin, tarihsel bir olaya denk düştüğünü ileri sürenler olduğu gibi... Mitlerin, asılsız olduğunu ileri sürenlerde vardır. Ancak Dinler Tarihindeki son gelişmeler, mitolojinin birer yalanı değil; insanlığın existansiyel tarihini temsil ettiğine işaret etmektedir.
Yunan mitolojilerinin günümüze kadar gelmesini, edebiyat eserleri sağlamıştır. Bunların başında M.Ö. IX ve VIII. yy'larda yazılan İlyada ve Odysseia gelmektedir. Bu eser'de Olympos dağındaki Tanrılar konu edinilmiştir. Homerosla aynı çağda yaşayan Hesiodos'un, Theogonia (Tanrıların Doğuşu) ve Erga Kai hemerai (İşler ve Günler) adlı yapıtlarında ise dünyanın yaratılışı, Tanrılar arasındaki iktidar mücadelesi, insanın çektiği sıkıntıların ve kurban uygulamasının kökeni anlatılır. Ayrıca, mitolojinin bugüne kadar nakledilmesini sağlayan diğer kaynaklar arasında “Homerosun” ilâhilerini ve Epik Şiirlerini” de sayabiliriz. Yunan mitolojisinin işlediği konular arasında şunları görüyoruz:
1- Tanrıların doğuşu, kainatın oluşumu.
2- Dünyanın yaratılması ve Zeus'un, Olymposta egemenlik kurmasıyla sonuçlanan Tanrıların mücadeleleri anlatılır.
3- Zeus'un ölümlü kadınlarla yaptığı aşktan bahsedilmektedir. Kainatın yaratılışı ile ilgili mitolojiyi en iyi anlatan Hesiodos'un “Tanrıların Doğuşu” adlı kitaptır. Hesiodos'a göre dünya dört tanrısal varlığın ortaya çıkmasıyla yaratılmıştır. Bunlar: Khaos (Boşiuk), Gaia (Yer), Tartaros (Cehennem) ve Eros'tur (Aşk). Tanrıların doğuşu canavarlara ya da düşmanlara karşı kazandıkları zaferler, aşk serüvenleri, doğaüstü güçleri ve bir ayin ya da ayin yeriyle ilişkileri Tanrılarla ilgili mitolojilerin ana konulandır. Her Tanrının çeşitli özellikleri vardır. Meselâ Atina, Athena'nın manevi himayesi altında'dır. Athena, savaşçı bir Tanrıdır. Onun savaşçı karakterine özgü birçok mit anlatılır. Hermes ise, Hırsızlık ve Kurnazlık Tanrısıdır. Aşk Tanrıçası Aphrodite için de birçok mitoloji vardır. Dionysos ile ilgili mitolojilerde de şarap ve coşkunluk mitleri anlatılmaktadır. Yunan mitolojisi şiirin, destanların ve tiyatro oyunlarının konusu olmuştur. Başta Ovidius'unkiler olmak üzere Latince yazılmış yapıtlar aracılığıyla, ortaçağ sanat ve edebiyatına, Yunan mitolojisi damgasını vurmuştur. Yunan mitolojisi, bilim ve teknoloji kavramlarına konu olmuştur.
Yunus (Hz.):
Hem Yahudilerin hem de Müslümanların peygamber olarak kabul ettikleri bir şahıstır. Kur'an-ı Kerim'deki onuncu surenin adı “Yunus Suresi”dir. Bazı hadisler ve siyer kitapları, Yunustan Yunus bin Matta olarak bahsetmektedir. “Zunnûn” ve “Sahibu'1-Hat” gibi isimlerle anılan Yunus, peygamber olarak gönderildiği kavminin yola gelmemesi sonucu onlara kızarak, kavmini terk ertmiş ve bir gemiye binmişti. Geminin batmaya yüz tutması üzerine hafiflemesi için yolculardan birisinin suya atlaması gerekti. Kimin suya atlayacağını tespit için kur'a çektiler. Kur'a Yunus'a isabet etti ve Yunus denize atıldı. Denizde Yunus'u bir balık yutmuştur. [82]“Sonunda Yunus, tesbih edenlerden olduğu için Allah onu, balığın karnından hasta olduğu halde, ağaçsız ve bir boş yere attı” [83]“ve üzerine kabak türünden bir ağaç bitirdi.” [84]Daha sonra sağlığına kavuşan Yunus (a.s)’ın yüzbinden fazla insana peygamber olarak gönderildiğinden Kur'an-ı Kerim bahseder. [85]Hz. Yunus'un, balığın karnında ne kadar kaldığı konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı bilginler bu süreyi, 40, 20, 7, 3 ve 1 gün olarak belirtmiştir.
Yahudi Kutsal kitabı
olan “Yunus Kitabın”da Yunus'tan bahsedilmiştir. Bu kitaba göre Yunus'un
babasının adı Amittay'dır. [86]II.
krallarda [87] kehanetlerde bulunan
Yunus, Hz. Yunustur. Burada anlatıldığına göre, Allah Yunus'u Ninive'ye, halkı
uyarmak için gönderir. Yunus, kavmin azgınlığını görünce başarısız olacağını
anlar ve şehri terkeder. Bu nedenle Yafa'da bir gemiye biner ve kaçmaya başlar.
Yolda çıkan fırtınadan dolayı, fırtınanın gemideki birisi için çıktığına
inanan yolcular, bu yolcuyu bulmaya çalışırlar. Bunun üzerine kur'a çekerler ve
kur'a Yunus'a çıkar. O da fırtınanın kendisi yüzünden çıktığını itiraf eder.
Kendi isteği üzerine denize atılır, fırtına hemen diner. Tanrının görevlendirdiği
bir balık Yunus'u yutar. Yunus üç gün üç
Ancak kentin yok olmaması, Yunus'un çok gücüne gider. Allah, ona gölge yapması için topraktan bir asma kabağa çıkartır. Kabak ertesi gün kurur. Yunus buna çok üzülür. Allah hiç emek çekmediği halde asma kabağına üzülürken yüz yirmi binden çok insanın yaşadığı Ninive şehrine acımadığı için Yunusu kınar. Yunus kitabı dört babtır. Birçok Kur'an müfessiri Hz. Yunusla ilgili ayetleri, Tevrattaki Yunus kitabından aldıkları bilgilerle yorumlamışlardır.
Yunus Kitabı:
Yeni Ahitin otuz dokuz kitabından biri olarak kabul edilen Yunus kitabı, dört babtır. Yunus kitabının Hz. Yunus döneminden çok sonra kaleme alındığı tahmin edilmektedir. Eski Ahitte, peygamberlere ait kitaplar arasında beşinci kitaptır. Bu metnin, M.Ö. VIII. yüzyılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Yahudi kutsal metinleri arasında Apokrİf sayılan Ekklesiastikos, on iki Yahudi peygamber listesi arasında Yunus'tan da bahsetmektedir. Buna göre, Yunus kitabının M.Ö. III., yüzyıldan önce yazılma ihtimali üzerinde durulmuştur. Eski Ahitîn, Rut, Ezra, Nehemya kitapları gibi, Yunus Kitabı da, Yahudi ırkçılığına karşı çıkmaktadır. Yunus Kitabında geçen bazı semboller, Yahudilerin Babü'den dönüşlerini sembolize etmektedir. Hz. Yusuf: M.Ö. XVI. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Hz. Yusuf, Hz. Yakub'un Rahel İsimli karısının oğludur. Hz. Yusuf hakkında hem Tevrat'ta hem de Kur'anda bilgi verilmektedir. Tevratta (Tora) Hz. Yusuf'un hikayesi, Tekvin'de anlatılır. [88]Tekvin'de bildirilen bu rivayetlere göre Yusuf, Hz. Yakub'un en sevdiği oğludur. Bu sevgiyi, Yakub'un diğer oğulları kıskanırlar. Onu bir kuyuya atarlar. Oradan geçen midyaniler Yusuf'u kuyudan çıkarırlar ve onu İsmaililer, yirmi gümüşe satarlar. İsrailliler Yusuf'u, Mısır'a götürürler. Mısır'da Firavu'nun muhafız askerleri komutanı potifar, Yusuf'u satın alır. Yusuf, potifarın evinde sevilen bir hizmetçi olur. Böylece potifar adına evde herşeyi yönetir. Evde bir bereketlilik olur, Evde herşey Yusuf'a bırakılmıştı. Ancak potifarın karısı Yusuf'a “kendisiyle yatma” teklifi yapmıştı. Yusuf bu teklifi reddetmişti. Fakat birgün potifarın karısı, Yusuf'u zorlamış ve Yusuf'un gömleği kadının elinde kalmış ve Yusuf kaçmıştı. Potifarın karisi adamlarını çağırıp, Yusuf'un kendisine saldırdığı iftirasında bulundu. Bunun üzerine potifar, öfkelendi ve Yusuf'u hapse attırdı. Ancak Allah Yusufla beraberdi. Hapishane müdürünün yanında itibarlı hale geldi. Hatta hapishane müdürü görevini ona vermişti. Artık o herşeyi müdür adına yapıyordu. Bu durumdayken firavunun baş sucusu ve baş ekmekçisi de hapse düşmüştü. Onlar bir müddet hapishanede kalmış ve onlarla Hz. Yusuf ilgilenmişti. Baş sucu ile baş ekmekçi birer rüya görmüşlerdi. Yusuf, rüyalarını anlattırdı. Baş sucu, “rüyasında bir asma ve üç çubuk gördüğünü, çiçekleri açıp salkımları olan üzümler verdiğini. Firavunun kasesinin elinde olduğunu, üzümleri alıp onları firavunun kâsesi içine sıktığını, kâseyi firavunun e-line verdiğini” anlatmıştı. Yusuf bu rüyayı şöyle yorumlamıştı: “Üç çubuk, üç gündür, artık üç güne kadar Firavun senin başını yükseltecek ve yine Firavunun kâsesini onun eline vereceksin.” [89]Fakat Yusuf çıktıktan sonra kendisini unutmamasını, hapisten çıkartmasını rica etmişti.
Baş ekmekçi, “Ben de rüyamda başımın üstünde üç sepet beyaz ekmek gördüm. En üstteki sepette, Firavunun yiyeceklerinin her çeşidinden, ekmekçi işleri vardı. Kuşlar başının üzerindeki sepetten onları yiyorlardı.” demişti. Yusuf bu rüyayı şöyle yorumlamıştı: Üç sepet üç gündür. Üç güne kadar Firavun senin başını senden kaldıracak ve seni ağaca asacak ve kuşlar, senin etini üzerinden yiyecekler. Bu yorumların hepsi aynen meydana gelmiştir. Ancak baş Saki, Yusuf'u, hatırlamadı. Yusuf hapiste tam iki yıl kalmıştı. Bu arada Firavun bir rüya görmüştü: Bu rüyaya göre “yedi semiz inek, daha sonra yedi zayıf inek görünmüştü. Zayıf inekler, semiz inekleri yemişlerdi. Firavun ikinci defa, bir rüya daha görmüştü. Bir sapta yedi semiz başak ve yedi zayıf başak vardı. Yine cılız başaklar, yedi semiz ve dolgun başağı yutmuşlardı. Firavun uyanınca rüyadan dolayı rahatsız olmuştu. Mısır'ın bütün sihirbazlarını çağırmış ve onlara sormuştu. Ancak onlar tabir edememişti. Baş saki, Yusuf'u hatırlatmış ve hemen firavuna söylemişti. Firavun Yusuf'u getirtti. Firavun rüyasını anlattı. Yusuf şöyle dedi: “Yedi iyi inek, yedi iyi yıldır. Yedi güzel başak yedi yıldır. Yedi zayıf inek, yedi başak da yedi yıldır. Yedi kıtlık yılı olacağı anlamına gelir.” [90]Firavun durumdan çok memnun olmuştu. Hemen Yusuf'u saraya aldı ve ülke yönetimini ve mührünü ona verdi. Bu kıtlık döneminde Filistin'deki kardeşleri yiyecek almak için Mısır'a gelmişlerdi. Yusuf kardeşlerini tanımıştı. Ancak onlar tanımadılar. Yusuf'un kardeşleri, Yusufa güven verebilmek için küçük kardeşlerinin babalarının yanında kaldığını söylemişlerdi. Yusuf size yiyecek vermem için onu bana getirin demişti. Kardeşlerinden birini alıp bağladı sonra küçük kardeşlerini getirmelerini söyledi. Hepsine buğdayları verildi, paralar çuvalların içine konuldu. Yolda çuvalları açınca birisi parasını gördü ve kardeşlerine param geri verilmiş ve işte hatta çuvalımdadır. Hepsi heyecanlanmışlardı. Kenan diyarına babalarının yanına geldiler ve herşeyi ona anlattılar. Ya'kub şöyle dedi: “Yusuf yok ve Şimeonda yok. Benyaminide alacaksınız. Bütün bunlar, benim başıma geliyor.”
Kıtlık Kenan diyarında olanca ağırlığı ile sürüyordu. Tekrar Mısır'a gitmek zorunda kaldılar. Ancak Yusuf, onlara sıkı şekilde “Bir daha geldiğinizde, küçük kardeşiniz sizinle olmazsa, yüzümü göremezsiniz” demişti. Böylece ikinci Mısır yolculuğuna küçük kardeşleri Benyamin'i alarak gitmek zorunda kaldılar. Yusuf Benyamin'i görünce, onlara büyük ikramda bulundu. Yusuf'un adamına, çuvallarında çıkan paraların yanlışlıkla konulduğunu düşünerek geri getirdik. Yusuf'un adamı, onlara “selâmetle olun, korkmayın. Allanınız ve Babanızın Allahı size çuvallarınızda hazîne verdi.” [91]Kardeşleri Şimeonu onlara gösterdi. Yusuf'a getirdikleri hediyeleri verdiler. Yusuf, babalarından haber sordu. Kardeşleri, Benyamin'i gördü. Çok üzüldü, odasına çekildi ağladı. Sonra izzette ve ikramda bulundu. Yusuf kâhyasına, bol yiyecekle çuvallarını doldurmasını emretti. “Küçük kardeşleri olan Benyaminin çuvalının içine kâsesini, gümüş kâsesini ve buğdayının parasını koymalarını da tembih etmişti”. Yusuf'un kardeşleri henüz şehirden çıkmışlardı ki arkadan gelen kâhya onlara şöyle demişti. “Niçin iyiliğe karşı kötülük ettiniz?” Yusuf'un kardeşleri, böyle bir şeyin olamayacağını söylediler. Kahya, bütün çuvalların indirilmesini söyledi. Çuvallar indirildi arandı. Gümüş kâse Benyaminİn çuvalında bulundu. Hepsi çok üzüldü. Yusufa gelerek dövündüler. Kâseyi bulduğum çuvalın sahibi Benyamin benim kölem olacak. Siz babanıza gidin, diyen Yusuf'a Yahuda “Bizim kocamış babamızın Benyamin ihtiyarlık çocuğu, onun kardeşi öldü. Anasından yalnız o kaldı. Babası onu sever. Çocuk babasını bırakırsa, babası ölür. Yusuf, yanındakileri dışarı çıkardı. Kardeşleriyle birlikte kaldı kendini tanıttı, yüksek sesle ağladı. “Ben Yusuf'um, babam hâlâ yaşıyormu? Yusuf'un kardeşleri donup kaldılar, Yusuf onları kendine yaklaştırdı”. Mısır'a sattığınız kardeşiniz Yusuf benim. Acele edin, babama gidin. Ve ona söyleyin: Oğlun Yusuf, böyle diyor: Allah beni bütün Mısır diyarına hükümdar kıldı. Yanma in. Sizi burada beş yıl beslerim. Mısır'da olan bütün izzetimi, babama bildirin. Acele edip babamı buraya getirin. Hepsiyle kucaklaştı. ağladı.” Yusuf'un kardeşlerinin geldiğini duyan Firavun, Yusufa, kardeşlerini Mısır'a getirtmesini söyledi ve ilave etti: “Kardeşlerine söyle. Bunu yapın, hayvanlarınızı yükletin ve gidip Kenan diyarına varın. Babanızı ve evleriniz halkını alıp yanıma gelin. Size Mısır diyarında iyi olanı vereceğim.” [92]İsrailoğulları böyle yaptılar ve Mısır'a doğru yola çıktılar. Beer-Şeba'da konakladılar. Orada babaları İshak'a kurbanlar kesildi. Oradan kalkarak Mısır'a geldiler. İsrail Mısır'da Goşen vilayetinde oturdular ve çoğaldılar. Mısır'a göçten sonra Ya'kub on yedi yıl daha yaşadı.[93] Yakub'un bütün ömrü yüz kırk yedi yıldı. Yakub, Yusuftan, öldüğünde Ata diyarı Filistin'e gömülmesi konusunda söz almıştı. Yakub öldüğünde Yusuf onu mumyalattı ve Mısırlılar yetmiş gün Yakub'a ağladılar. Sonra Yusuf babasını, Kenan diyarına gömmek için Firavundan izin istedi ve babasını Kenan diyarına götürdüler ve onu Mamre karşısında Makpela tarlasının mağarasına gömdüler. [94]Yakub'un gömüldüğü mağarayı tarla ile birlikte Hz. İbrahim, kabir yapmak için Hitti Efron'dan satın almıştı. Yakub'un gömme işlemi tamamlandıktan sonra, Yusuf ve kardeşleri Mısır'a döndüler. Hz. Yusuf yüz on yıl yaşamıştır. [95]O da mumyalanmış ve bir tabuta konmuştur. Tekvin'deki ifadelerden Hz. Yusuf'un cesedinin Mısır'da kaldığı ve ancak gelecekte onun da kemiklerinin Mısır'dan çıkarılması için İsrail oğullarına yemin ettirdiği anlaşılmaktadır. [96]
Yahudi kutsal kitabı Tora'daki Hz. Yusuf ile ilgili rivayetler, İsraüoğullannın bu şekilde Mısır'a geldikleri ve XIII. yüzyılda Hz. Musa'nın bunların arasından çıktığı anlatılmaktadır. Buna göre Hz. Yusuf'un M.Ö. XVI veya XV. yüzyıllarda yaşadığı tahmin edilebilir. Mısır dini ve kültürel hayatında çok önemli bir yer işgal eden Hz. Yusuf, bir İslâm peygamberi olarak, Tevhid inancını temsil etmiştir. Bütün İsrailoğulları da aynı inancı paylaşmışlardır. Hz. Yusuf'tan yüz elli yıl sonra, Mısır'da Firavun Akhenaton, Aton (Güneş yuvarlağı ufku) inancını yani Monoteizmi yerleştirmeye çalışmasının arkasında Hz. Yusuf'un ve İsrailoğullarırun dinî kültürlerinin tesirini düşünmek mantıklı olacaktır. Böylece bazı Batı kaynaklarında belirtildiği gibi İsrailoğulları, Monoteizm inancını Aton inancından etkilenerek benimsemişlerdir tezi, mantık açısından daha az kabul edilebilir görülmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de de Hz. Yusuf hakkında, Tora'daki rivayetlerle paralellik gosteren ifadeler bulmak mümkündür. Hz. Yusuf'un adına tahsis edilen on ikinci surede Hz. Yusuf kıssası nakledilir: Bu surede Hz. Yusuf'un hikayesi anlatılmaktadır. Yusuf suresinde Hz. Yusuf'un, rüyasında on bir yıldız, güneş ve ayı gördüğünü ve bunların kendisine secde ettiklerini, babası Ya'kub'a anlattığını öğreniyoruz. Hz. Yakub ise, Yusuf’a “rüyasını kardeşlerine anlatmamasını” söylemiş ve Yakub ilave etmişti: “Rabbin seni seçecek ve sana rü'ya olaylarının yorumunu öğretecek. Sana ve Ya'kub soyuna nimetini tamamlayacaktır”[97]. “Hz. Yakub'un, en küçük çocukları olan Yusuf ve Benyamin'i çok sevmesi, diğer çocukları kıskançlığa sevketmişti. Böylece, babaları Ya'kub'a ve kardeşleri Yusufa buğz etmeye başlamışlardı. Bu durumdan kurtulmanın tek yolunun “Yusuf'un öldürülmesi” veya “bir yere bırakılması” olduğunu, böylece babalarının sadece onlarla ilgilenecekleri teklifi gelmişti. Ancak içlerinden biri “Yusuf'u öldürmeyin onu kuyunun dibine atın, Kervanlardan biri onu alsın” dedi. Bu teklif onlara daha cazip gelmişti. Yusuf'u kır'a oynamaya götürmek için babalarını ikna etmişlerdi. Nihayet, Yusuf'u götürüp, kuyunun dibine atmışlardı.” [98] “Eve dönünce babalarına “Yusuf'u kurtun yediğini” söylemişlerdi. Yusuf'un kanlı gömleğini de babalarına getirmişlerdi. Artık iş olup bitmişti. Hz. Yakub'a sadece sabretmek düşüyordu. Gelen bir Kervan Yusuf'u kuyudan çıkararak, Mısır'a götürür ve orada birine satarlar. Satın alan, karısına “ona iyi bak, belki size yararı dokunur, ya da onu evlât ediniriz” [99]demiştir. “Böylece Yusuf Mısır'a yerleşmişti. Yusuf'un evinde kaldığıkadın, onu nefsinden murâd olmak istedi ve kapıları kitleyip “Haydi gelsene dedi”. Yusuf:
“Allah'a sığınırım. Efendim bana güzel baktı” dedi. Bu durumda kadın onu arzu etmişti. Allah’ın delilini gormeseydi, Yusuf da onu arzu etmişti. Böylece Allah, ondan fuhşu uzakl aştırmış ti. Kadın, Yusufa karşı koşmuştu. Yusufta kapıya doğru kaçmıştı. Kadın, Yusuf'un gömleğini arkadan yırtınıştı. Kapıda, kadının kocasıyla karşılaşmışlardı. Kadın: “Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Zindana kapatılnıak veya acı bir şekilde işkence edilmek değil midir?” dedi. Yusuf İtiraz etmişti. O benden murad almak istedi. Kadının ailesinden birisi de:
Eğer Yusuf'un gömleği, önden yırtılmışsa, kadın doğrudur. O, yalancılardandır. Gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalancıdır. O, doğrulardandır.” [100]Kadının kocası, Yusuf'un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, kadına:
“Bu, sizin düzenlerinizdendir” dedi, Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür. Yusuf’a, sen bundan vazgeç, karısına da sen de günahının bağışlanmasını dile. Çünkü sen, günahkârlardan oldun, demişti.” [101]
Bu hadise şehirde dedikoduya vesile olmuştu. Kadınlar:
“Vezirin karısı, uşağının nefsinden murad almak istemiş! Sevda onun bağrını yakmış! Biz onu açık bir sapıklık içinde görüyoruz diyorlardı. Vezirin karısı bu dedikoduları duyunca, o kadınları evine davet etti. Onlara ikramda bulundu. Tam kadınlar meyvelerini yerken, Yusuf onların yanma gelmişti ki, kadınlar Yusuf'a hayranlıklarından yedikleri meyve yerine, ellerini kesmişler ve şöyle demişlerdi: “Allah için, hâşa bu insandeğildir. Bu ancak güzel bir melektir” dediler. [102]Bunun üzerine ev sahibi kadın dedi ki; “İşte siz beni bunun için kınamıştınız! Ben kendisinden murad almak istedim de o, iffetinden ötürü (beni) reddetti. Ama kendisine emrettiğimi yapmazsa, elbette zindana atılacak ve alçalanlardan olacaktır.” Neticede Hz. Yusuf hapse atıldı. İki delikanlı daha hapse atılmıştı. Yusuf onların rüyalarını tabir etmişti. Her ikisinin de rüyasının tabiri doğru çıkmıştı. Onlardan birine, hapisten çıktığı zaman benim bu özelliğimi etrafına söyle demişti. Mısır krahda bir gün bir rüya görmüştü. Yedi semiz inek, yedi cılız ineği yemişti. Yedi yeşil, yedi kuru başak görmüştü. Kralın rüyasını hiç kimse iyi şekilde yorumlayamamışlardı. Hapisten çıkan delikanlı, Yusuf'u hatırlatmıştı. Hapishaneye giderek Yusuf'a, kralın rüyasını anlatmıştı. Hz. Yusuf, “yedi bolluk yılı, yedide kıtlık yılı olacağını” söyleyerek rüyayı tabir etmişti. Bu tabiri kral duyunca o adamı bana getirin demiş ve Yusuf'u krala getirmişler. Kral Yusuf’u, kendine özel dost yapmıştır. Kralın güvenilir adamı oldu. Hazineden sorumluydu. Kıtlık yılları gelmişti. Filistin'den kardeşleri Mısır'a buğday almaya gelmişti. Bundan sonraki olaylarla, Tekvin'de nakledilen olaylar arasında benzerlikler vardır. Ancak, “Yusuf'un gömleğini babalarına götürmeleri” konusu Tekvin'de yer almaz. Nitekim Yusuf'un gömleğini babalarına götürürler ve Hz. Yakub'un görmeyen gözü açılır, Yusuf Suresi: 94 ayet'de Mısır'dan gelirken daha yolda “Yusuf'un gömleğinden”, Yusuf'un kokusunu hissettiğini Hz. Yakub haber vermektedir. Daha sonraki zaman diliminde Hz. Yusuf, babasını ve kardeşlerini Mısır'a getirtir. Hz. Yusuf ana-babasını tahtın üstüne çıkarır ve hepsi onun için secde eder. Bunun üzerine Yusuf şöyle der: “Babacığım, işte bu önceden (gördüğün) rüyanın yorumudur”.[103]
Kur'an-i Kerim'deki Yusuf kıssası ile Tekvin'deki kıssalar arasında benzerlikler olmasına rağmen, Yusuf suresinde Hz. Yakub'un yaşı ile Hz. Yusuf'un yaşı belirtilmemiştir. Hz. Yakub'un gömüldüğü yerden de bahsedilmemektedir.
Yusuf (Aziz):
M.S. I. yüzyılda yaşadığj tahmin edilmektedir. Kilise 19 Mart gününü ona tahsis etmiş ve yortu günü olarak kabul etmiştir. Aziz Yusuf, İsa'nın babalığı ve Hz. Meryemin kocasıdır. Katolik kilisesi, Aziz Yusuf'u, evrensel kilisesinin nâmisi olarak kabul etmektedir. Matta ve Li'ka İncilinde onun hayatı hakkında kısa bilgiler verilmektedir. Matta İncili bu konuda şöyle yazar: “Meryemin nişanlısı Yusuf, doğru bir adam olduğu ve onu herkesin önünde utandırmak istemediği için ondan gizlice ayrılmak niyetindeydi.” [104]Bu konudaki rivayetler Matta İncili 1/18-25 cümlelerinde anlatılmaktadır. Aynı konu, Luka İncili 2/4-20 deki cümlelerde de nakledilmektedir. Her iki İncil rivayetlerine göre Yusuf, Davud soyundan gelmektedir. Meryemle nişanlandıktan sonra, onun hamile olduğunu anlayınca, ondan ayrılmak ister, ancak bir melek ona Meryem’in hamile olduğu çocuğun “Tanrının oğlu olduğu”, Meryem’in kutsal ruh vasıtasıyla hamile kaldığını rüyasında bildirir ve Yusuf, Meryem' den ayrılmaktan vazgeçer ve Meryemle evlenir. Zamanın kralı Büyük Herodes, müneccimleri vasıtasıyla İsa'nın ileride kendisine problem olacağını öğrenir. Herodes’in zulmünden korkan Meryem ve Yusuf Mısır'a kaçarlar. Mısır'da Yusuf, melek vasıtasıyla Herodes’in öldüğünü ve Filistin’e dönebileceğini öğrenir.
Herodes’in yerine geçen kraldan korkan Yusuf ve Meryem, Celile ve Nasıra'ya yerleşirler. [105]Orada Yusuf, oğlu İsa'ya marangozluğu öğretir. [106]Yusuf ve Meryem’in, Kudüs'te kaybolan İsa'yı aradıkları ve onu mabedde buldukları İncillerde anlatılmaktadır.
İnciller'de Yusuf'un akibeti konusunda hiçbir bilgi yoktur. Yuhanna: 19/26-27 deki bilgilerden, İsa'nın çarmıha gerildiği zaman yaşamadığı anlaşılmaktadır. Ancak milâdi II. yüzyıldan itibaren Yusufla ilgili birçok apokrif kitap kaleme alınmaya başlanmıştır. Bu kitaplarda Yusuf'un Meryemle nişanlandığı zaman, çocukları olduğu, hatta bu durumun “İsa'nın kardeşleri” konusunda karışıklık yarattığı anlatılmaktadır. Bu kitaplara göre, Yusuf yüz onbir yaşında ölmüştür.
Yusuf Arimateali Aziz:
M.S. 30 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir. Katolik kilisesi Arimateali Yusuf için 17 Martı Kutsal kabul etmektedir. Doğu Kilisesi de 31 Temmuzu Arimateali Yusuf için kutsal gün kabul etmektedir. Arimateali Yusuf un İsa'nın gizli bir mensubu olduğu kabul edilmektedir. Roma yönetiminde çok yüksek makamlarda görev yapan Arimateali Yusuf, faziletli bir insandır. Hıristiyan halkı arasında yaygın olan inanca göre, İsa çarmıha gerilince, orada asılı kalmasına rıza göstermeyen Arimateali Yusuf, vali Pontius Pilatus'dan izin alarak, İsa’yı çarmıhtan indirmiş ve cenaze töreni yapmıştır. Daha sonra Arimateali Yusuf hakkında çok sayıda hikaye ve efsane yayılmıştır. Milâdi n. yüzyılda, kaleme alındığı tahmin edilen Petrus İncil isimli apokrif bir metinde Yusuf, İsanın ve Pilatus'un arkadaşı olarak gösterilmektedir. Nikodemos İncilinde de (Apokrif bir İncildir) İsa gömüldükten sonra Yusuf, hapse atılmaktadır. Göğe yükselen İsa ise, Yusuf'u hapisten kurtarır. Böylece İsa'nın dirilişinin ilk tanığı olur.
Arimateali Yusuf
(Joseph d'Arimathie) isimli Robert de Barron XII. yüzyılda yazdığı bir romanda
İsa'nın, havarilerle yediği son
[1] Matta: XXVI 14-16
[2] Yuhanna: XIII/27.
[3] Âli-İmran: 3/157
[4] Tekvin: XI/31; XII/5
[5] Tekvin: XXXH/27-28.
[6] Tekvin: XXXVII/27-28.
[7] Tekvin: XXXVII/33.
[8] Tekvin: XXXXI/40.
[9] Tekvin: XXXXVII/1.
[10] Çıkış: 1/12-13.
[11] Çıkış: II/1-7.
[12] Çıkış: 11/21.
[13] Çıkış: III/1-22.
[14] Çıkış: VII/9-12.
[15] Çıkış: XII/29.
[16] Çıkış: XIV/28.
[17] Tesniye: XXXIV/l-12.
[18] Tesniye: XXXIV/9.
[19] I. Krallar 1/1.
[20] Çıkış: XIX/16-25.
[21] Çıkış: XX/217.
[22] Matta: XIX/18-19.
[23] Dialogue, XLVII, 4.
[24] Panar, Hoer, 29,1, PG. XLL 389.
[25] İrenee, Adu. Haer, I, 26, 2.
[26] H.E. 3, 17, 4.
[27] Ep. ad Aug. 112,13; PL, XXH, 924.
[28] Amitie Judeo-chretienne.
[29] Çıkış: 12/14.
[30] Çıkış:12 ve 13. Bablar.
[31] Çıkış: 24, 7.
[32] Tesniye 26, 16-19.
[33] Tesniye: 9/10
[34] Tesniye 9/10.
[35] Peah 1, 1.
[36] Sanh, XI, 3.
[37] B.M. 339.
[38] XII. yüzyıl
[39] Tekvin: XXVIII/10.
[40] Tekvin: XXX/Bab.
[41] Tekvin; XXXII/25-30.
[42] Tekvin: XXXIII/l-15.
[43] Tekvin: XXXV/16-22.
[44] Tekvin: 49/29; 50/13.
[45] Bk. Matta, XXVIII/20
[46]
[47] Constitution Lumen Gentium.
[48] Hezekiel, 37/46.
[49] Kehf: 18/88-96.
[50] Çıkış: 3/14.
[51] Çıkış: 3/15.
[52] Çıkış: 36/6.
[53] Yeşu:l/4-5
[54] Yeşu: l/7.
[55] Yeşu: 1/11.
[56] Yeşu:l/15-17.
[57] Yeşu: 3/9-17.
[58] Yeşu: 4/1-7.
[59] Yeşu: 5/2.
[60] Yeşu: 5/10-11.
[61] Yeşu: 8/28.
[62] Yeşu: 8/30-32.
[63] Yeşu: 8/35.
[64] Yeşu: 10/11.
[65] Yeşu: 10/12.
[66] Yeşu: 10/18.
[67] Yeşu: 12/7-8.
[68] Yeşu: 24/30.
[69] Ağustos: M.Ö. 586.
[70] Yeremya: 31/3134.
[71] Bakınız: II. Tarihler: 24/18; 25/30.
[72] 10/11
[73] M.Ö. II. Asır
[74] Markos: 1/19.
[75] Resullerin İşleri: 12/12.
[76] Yuhanna: 21/2.
[77] Yuhanna: l/l-2.
[78] 6/1-15
[79] 6/31
[80] Yuhanna I, 2/22-23.
[81] Yuhanna: 11/7.
[82] Saffât: 37/141-142.
[83] Saffât: 37/145
[84] Saffât: 37/146.
[85] Saffât: 37/147.
[86] Yunus: 10/1/1.
[87] XIV/25
[88] Tekvin: 37-50. bablar.
[89] Tekvin: 40/1-13.
[90] Tekvin: 41/1-37.
[91] Tekvin: 43/23.
[92] Tekvin: 45/16-20.
[93] Tekvin: 47/28.
[94] Tekvin: 50/13.
[95] Tekvin: 5022.
[96] Tekvin: 50/25.
[97] Yusuf: 12/4-6
[98] Yusuf: 12/15.
[99] Yusuf: 12/21
[100] Yusuf: 12/23-27.
[101] Yusuf: 12/29.
[102] Yusuf: 12/31.
[103] Yusuf: 12/100.
[104] Matta: 1/19.
[105] Matta: 2/22-23.
[106] Luka: 2/41-48.
İslami Okul Okulların En Önemlisi