Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 30 Z - Index Web

Z.. 2

Zalmoxis:2

Zekarya Kitabı:2

Zekeriya (a.s.):2

Zelot:3

Zemirot:3

Zen Budizm:3

Zend-Avesta:5

Zerdüşt (Zarathustra):5

Zeus:7

Ziggurat:7

Zohar (Muhteşem Işık):7

Zugot (Çiftler):8

Zurvan:8

Zwingli Ulrih   (1484-1531):9


Z

 

Zalmoxis:

 

Zalmoxis kültünün kökleri, yakın-doğu ve Akdenizin büyük medeni­yetlerinden önceye uzanmaktadır. Burada söz konusu olan, Geta-Dace Tanrısıdır. Geto-Dacesler bugünkü Romanya toprak­larında yaşıyorlardı. Daha sonra Goths'larla karışmış ve Balkanlara kadar yayılmışlardır. Bazı bilginlere göre bunla­rın alameti farikası, Frigyalı bir isim olan Kurt kelimesinden gelmektedir. Arkaik Dini kavramlı bu hayvan sembolleri, Hindi-Avrupailerde oldukça çoktur. Bun­lar, giriş merasimine bağlı, savaşçı bir bir­liği belirtmektedir. Burada, söz konusu olan vahşi bir hayvan figürü -altında ilkel olayların orijinal gücünü toplamaktır. Fa­kat burada bu, bir kurt işareti altında ifade edilmiştir. Alınanlarda bu, bir ayı işa­retidir. Romanya Geto-Daceslerinin onları aşmış ve Auguste döneminden itibaren onları asimile etmiş olduğu ortaya çık­maktadır. Mars'ın oğulları olan Romulus ve Remus, Romen halkının doğumuna kadar yükseltilmişlerdir.  Diğer taraftan Cengiz-Han'ın, geyikle evlenmek için gökten inmiş gri bir kurtu mitolojik ata olarak kabul ettiği söylenmektedir. Zalmoxisler, Balkan topluluklarının kül­türel ve dini muhitine ait görünmektedir. Heredotun yerdiği bilgilere göre, onların “Ruhun ölümsüzlüğüne” inandıkları gö­rülmektedir. Buna göre Zalmoxis, yer, ve­rimlilik, ölüler veya Dianysos Tanrısı de­ğildir. O, Fırtına Tanrısı da değildir. Geto-Daces'lerin Diamon'u ansızın, Eskatolojik bir gelişme ile görünmektedir. Eliade'nin söylediğine göre o, mutlu bir öbür dünya ile sürekli bağ kurmuştur. En anlamlı dini merasim, Herodot'un bize anlattığı dini erkandır. Her dört yılda bir elçi, üç savaşçının tuttuğu bir mızrak üze­rine atılmaktadır. Kurban edilen bu ada­mın ruhu, yeraltı ikametinde kabul edil­mektedir. Zalmoxisler, orada oturmakta­dır. Yaşayan ruhların yeniden güçlenmesi için iletişim böylece yeniden tesis edilmiş olmaktadır.

Zalmoxislerin kültüne ait “ölümsüzlük yapısı” platon'un dikkatini çekmiştir. Sokrat da Zalmoxis kralının hekimleriyle karşılaşmıştır. Bunlar da ölümsüzlük vermeye kabiliyetlidirler. Çünkü onların kralı da bir Tanrıdır. O halde Zalmoxisler “ruh olmaksızın vücudu iyileştirmeye teşebbüs edilmemesi gerektiğini” öğren­mektedirler. Çünkü ruh, ölümsüzlük ve sağlık elde etmek için gereklidir. Geto - Daces'lerin şeytanı, gerçekleşince “iyileştirici Tanrı” olmuştur. Herodot'un bu versiyonu, Antik dünya üzerinde bü­yük bir etki yapmıştır. Pythagore'un köle­si, üstadı tarafından eğitilmiş ve nihayet serbest bırakılmıştır ve Zalmoxis memle­ketine dönmüştür. Orada öğretmeye baş­lamış ve “ne kendisinin ne de öğre­nenlerin ölmeyeceklerini, onların devamlı yaşayacakları ve tamamen mutlu­luğu elde edecekleri bir yere gidecekle­rini söylemiştir.” Sonra Zalmoxis, talebe­leri olan Thraces'ların onu hatırlaymcaya kadar kaybolduğu söylenir. Zalmoxis, üs­tadından “Bazı şeylerin semavi dünya ile ilgili olduğunu öğrenmiştir.” Zalmoxis, ölümsüz değildir. Ancak o, ru­ha ölümsüzlük vermektedir. Yapılmış olan kazılar, geto-dace dininin, semavi tanrı Ge'beleizis ile Zalmoxis (Sır­lar Tanrısı) arasında senkretik bir karakter taşıdığını doğrulamaktadır. Diamon ve ona yapılan kült, şehir muhit­lerinde 270 yılından önce, Hristiyanlık ta­rafından yutulmuş ve değiştirilmiştir. Eskatolojik, giriş, sırlar gibi konularda Zalmoxis ile Hristiyanlık arasında uygun­luk bulunmaktaydı. Hristiyanlığın ilk asırlarında olup bitenleri bilmiyoruz. Bu­gün Zalmoxis'lerin başkalaşımları komp­leks görünüyor. Zalmoxis başkalaşımı, Rumen halkının yerli temelinin ortaya çı­kardığı ilgiye bağlıdır, Zalmoxis, bazan paygamber, bazen dini reformatör, bazen de, “Animist-Öncesi” bir kurucu olarak görülmektedir. O, modern Romanya fikir­lerinin tarihi içinde kutsal bir grubun dini dehası ile bedenleşmiştir.

 

Zekarya Kitabı:

 

Eski Ahitteki otuz dokuz kitaptan birisidir. Tora'nın (Tevratın) Neviim (peygamberler) bölü­münde yer alan kitaplar arasında on ikin­ci sırada yer almaktadır. Zekarya kitabı­nın ilk sekiz bölümü, bir takım kehanet­lerden bahseder. Geriye kalan altı bölüm­de Kitab-ı Mukaddes uzmanları tarafın­dan ikiye ayrılarak ikinci ve üçüncü Zekarya kitapları adı vermektedirler. Zekarya kitabının ilk bölümlerine göre Zekarya’nın peygamberlik     döneminin M.S. 520-518 yılları arasında olduğu tah­min edilmektedir. Nakillere göre Zekarya, Kudüs tapınağının inşası ile meşgul ol­muştur. Zekarya’nın faaliyetleriyle dün­yanın sonunun yakın alakası kurulmakta ve ahir zamanın başladığı konusu işlen­mektedir. Özellikle Zekarya’nın kehanet­lerini anlatan sekiz gece rüyası (1/7: 6/8) Ahir zamanı ve ahiret hayatını tasvir et­mektedir.

Zekarya’nın ikinci ve üçüncü kitapları olarak kabul edilen Zekarya kitabının diğer bölümlerinin M.Ö. IV ve III. yüzyılda ya­zıldığı tahmin edilmektedir. Bu iki kitapta anlatılan hikayelerin daha sonra, Yeni Ahite sokularak İsaya uyarlandığı düşü­nülmüştür. Bu konularda Matta: XXI/5; Matta: XXVI/31; Matta XIII/7 ve Markos XIV/27 da bilgi bulunmaktadır. Zekarya kitabı on dört bab'tır.

 

Zekeriya (a.s.):

 

Hem İslâmi kay­naklarda hem de Yahudi kaynaklarda peygamber olarak bahsedilen Hz. Zekeriya, Yahya'nın babasıdır. Bu Hristiyan kül­türündeki vaftîzci Yahya'dır. İnciller, Zekeriya'nın Hz. Harun'un soyundan geldiğinden bahseder. Hatta kohen ol­duğundan bahsedilen İnciller'de anlatılan öykülerde, bir gün Kudüs tapınağına girdiğinde Cebrail'den, kısır olan karısı Elisabet’in ona “Kutsal Ruhla dolu” bir oğul doğuracağı müjdesini almıştır. Cebrail, Zekeriya'ya doğacak oğlunun adını Yahya koyacağını ve Yahya'nın İsrailoğullarını Allaha yönlendireceğini bildirmiştir. Zekeriya peygamber, çok yaşlı olduğu için bu habere inanmamış ve şaşırmıştır. Ancak Zekeriya peygamberin karısı, gebe kalmış ve dünyaya bir oğlan çocuğu meydana getirmiştir. Zekeriya peygamber, yaşlı bir adamın çocuğunun olması haberiyle dili tutulduğu için, do­ğan oğlunun ismini yazıyla Yahya olaca­ğını bildirmiştir. Bunun üzerine dili çö­zülmüş ve kendi adını taşıyan ilâhiyi söy­lemiştir.

Yahudi dini geleneğinde bahsedilen Ze­keriya peygamberle ilgili haberlerin bir kısmı, Kur'an-ı Kerim’le uyum içindedir. Bir peygamber olan Zekeriya arkasında neslini devam ettirecek ve İsrailoğullarını doğru yola getirecek bir oğlunun olması için, Beytü't-Makdiste Allaha dua eder. Çok yaşlı ve eşi de kısır olduğu halde, kendisinin Yahya isminde bir oğlu olacağı haberini alır. Ancak Zekeriya (a.s) tatmin olmaz. Allah'tan bir delil ister. Çocuğu olacağına dair delil ise onun “üç gün konuşamamasıdır”[1]. Kur'an-ı Kerim Hz. Meryem’in so­rumluluğunun Zekeriya (a.s.)'a ve­rildiğini bildirir. Zekeriya (a.s.) mabede her girişinde, Hz. Meryem'e mucizevi şe­kilde yiyecekler getirilmiş olduğunu gö­rür[2]. İslâm kaynakları Zekeriya (a.s)ın eşinin, Hz. Meryem’in teyzesi olduğundan bahset­mektedir.

 

Zelot:

 

Milâdi I. asırda Roma yönetimine karşı başkaldıran Filistinli bir grup Yahudiyi belirtmektedir. Kelime olarak Zelot, Allah için ve onun şeriatı için “gay­ret ve çaba” sahibi demektir. Bu kelime­nin İbranice karşılığa qanna'dir. Bu, dini konuda veya bir üstadın talebeliği konu­sunda gayreti ifade etmektedir. Meselâ bu anlamda, Flavius Joseephe, Bannous'un gayretli talebesi (Zelote) olmuştur. Milâdi 66 yılından sonra Zelote kelimesi, teknik ve politik bir anlama bürünerek “İsyancıları” belirtmek için kullanılmıştır.

Daha doğrusu, bu kelime “Kudüs mabe­dinde düzeni yeniden tesis etmek isteyen silahlı bir Yahudi grubunu belirtmekte­dir”. Çünkü Romalılar tarafından Kudüs kuşatıldığı zaman, bu duruma baş­kaldıran silahlı Yahudi grupları hem fark­lı, hem de birbirlerine muhalifti. Meselâ Ferisiler bu durumda barışı isterlerken, Reformist ve Ortodoks Yahudiler Zelotelar gibiydi. Ayrıca aşırı ihtilalci Ya­hudi gruplarda vardı. Milâdi 66'dan 70 yılına kadar Kudüs'te Yahudi ayaklanmaları yer yer görülmüş­tür. İsa'nın bir Zelote olduğu kabul edil­mez. İsa, Simon le Zele'yi havari olarak seçmiştir. [3]Fakat bizzat o, daima şiddete karşı çıkmıştır. [4]

 

Zemirot:

 

İbranice Zmr kökünden gel­mektedir ki şarkı söylemek demektir. Zemirot, iki ayrı mefhum İhtiva etmekte­dir: Birincisi, Sefarad ve İtalyan cemaatle­ri tarafından kullanılan ve Tora’nın ayetlerini göstermektedir. İkincisi, Aşkenazi âdetlerinde şabat yemeğinden önce ve sonra söylenen ilâhileri belirtmektedir. Genelde Zemirot, şiir metinleridir. Bu şiir­ler, meşhur anonim İbrani şairleri tarafın­dan çağlar boyunca yazılan şiirler ve piyyoutimdir. Zemirot'un büyük çoğun­luğu, İbranice yazıldığı halde, bir kısmı Aramice yazılmıştır. Genelde Zemirotta, Cumartesi kurallarına ve âdetlerine atıf yapılmaktadır. Yine Cumartesi kuralları­na riayet edenlere verilecek mükafattan bahsedilmektedir.

Yehoudah he Hassid’in Sefer Hasidimi, Cumartesiye övgü ilâhilerini söyleme­nin caiz olduğunu kabul etmekte ve 92. Mezmurun bir ve iki cümlesini zik­retmektedir. Siddour Rachi, Cumartesinin sonunda Zemirot söylemenin doğru olduğunu kabul ermektedir. Nasıl bir ülkenin vatandaşları, flüt ve harb gibi musiki aletleriyle şarkı söyleye­rek krallarının savaşa gitmesine refakat ediyorlarsa, Yahudilerde Cumartesiye Zemirot ile veda ediyorlardı. Kabbalistler, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Cumartesi şerefine liturjik şiirler kompoze etmişlerdir. Bunların arasında Yom Zeh le-Yisrael ve Yah Ribbon en meşhurları­dır. Aşkenaz'lara ait ve masa başında söylenen yirmi beş Zemirot, üç gruba ay­rılmaktadır: Bu gruplardan herbiri, cu­martesi yemeklerinden birine aittir. Bun­lardan sekizi Cuma akşamına, sekizi Cu­martesi sabahına, dokuzu da Cumartesi akşamına aittir. Bunlar XI. yüzyıldaki Aşkenaz dua kitabı Mahzor Vitry'de bulunmaktadır.

Aşkenaz'lar tarafından toplanan bu şiirler, İspanya'nın İbrani şairlerinden Dounach ben Labrat'a, Yehoudah ha Levi'ye ve Abraham ibn Ezra'ya atfedilmektedir. Sefarad'lar ise kendilerine ait özel bir Zemirot derlememişlerdir. Onlar, sina­gogda ve evde Zemer veya Pizmon de­nilen dini şiirler okumaktadırlar. Şiirlerin sayısı üzerinde herhangi bir tavsiye yok­tur. Her cemaat kendine göre bir melodi meydana getirmiştir.

Zemirot şiirlerini, dua kitaplarında ve ha­yırla ilgili derleme şiir kitaplarında bul­mak mümkündür. Bu Zemirot şiirleri, ge­nelde Chalom Alekhem ile başlamaktadır.

 

Zen Budizm:

 

Bu kelime, Çince ch'an kelimesinin Japonca telaffuzundan mey­dana gelmiştir. Ch'an kelimeside Sanskritçe Dhyâna kelimesinden gelmektedir. Sanskritçedeki anlamı “meditasyon”=murakabedir. Zen, bizzat Çinde Taoizmin ve Çin ruhiyatının tesiriyle yayılan Mahâyâna Budizminin özel bir şekli ola­rak görülmektedir. Zen hareketi, Budizmin özünü ve ruhunu nakletmek iddiasındadır. Budizmin esası ise, Buddha'nın tabiatının bilincinde olmaktır. Bu tabiat herbirimizde mevcuttur. Fakat biz bunun farkında değiliz. Zen'e göre bu tabiat, ne ibadetlerle, ne kutsal kitap etüdleriyle ne de iyi amellerle uyanma­makta; sadece, günlük hayatta mevcut olan mantıkî düşüncenin sınırlarını kur­makla uyanmaktadır. Bu uyanış, insanın benliğinin derinliklerinde olmaktadır. Böyle bir uyanışa götüren metodların elde edilmesi ve formasyonu, sadece üstâd ile talebe ilişkileri içinde ve ruhtan ruha ge­çen bir eğitim dahilinde kişisel bir tarzda nakledilmektedir. Bu doktrin, Bodhid-Harma'ya atfedilen dört çizgide ifade edilebilir:

1- Kitapların dışında özel bir gelenek

2- Kelimelere ve harflere bağımsızlık

3- Kişi ruhu üzerine toplanmış bir dikkat

4- Kendi tabiatına yönelmiş bir bakış

Bu dört çizgi ile Buddhe'ite (Buda olmak) olmak mümkündür.

Burada önemli olan bir çeşit tefekkürdür. Bu tefekkür, bütün eşyadan bağımsız ola­cak yapılmaktadır. Tefekkür, bedeni du­ruşla belirginleşmiştir. Efsaneye göre birgün Bouddha, parmakları arasında bir gül çevirir ve sessizce güler. Talebeleri arasında sadece Kasyapa, Buddha'nın te­bessümünü anlamış ve “Buddha'nın ru­hunun mührü” olmuştur. İşte bunun için Zen, Buddha'nın ruhundan aralıksız nak­ledilen bir akıma çok büyük önem ver­mektedir. Bunun için Zen, özel bir mez­hep değil, bizzat Budizmin özü oluğunu iddia etmektedir.

1- Tarih: Bu ekolün Çin'e Bodhidharma tarafindan nakledildiği kabul edilmektedir. Ch'an geleneğine göre onun Çin'e gelişi M.Ö. 540 yılıdır. O, Wei imparatorluğunun kuzeyine doğru seyahat etmiştir. Drada dokuz yıl beyaz bir duvarı seyretmiştir. Böylece o, Çin'deki Zen geleneğinin ilk patriği olarak telâkki edilmiştir. Çin’in birçok şehirlerini dolaşmıştır. VII., yüzyılda, Zen hareketi ikiye bölünmüş, Kuzey Mezhebi ve Güney Mezhebi adını almıştır. Zen hareketi bölününceye kadar Zen’in Cindeki önderleri, Hui-K'o, (478-593), Seng-ts'an (öl: 606), Tao-hsin (580-551) ve Hing-jen (601-674)dir. İşte Hung-jen’in talebelerinden birisi olan shen-hsin (606-706) Kuzey Mezhebinin şefi olmuş-aır. O, tedrici aydınlanma (illumination) ioktrinini yaymış fakat fazla devam etmemiştir. Güney Mezhebi yani Güney Zen'i ise, “Tam aydınlanma doktrinini” istlenmiştir. Bu da Ortodoks Zen’in yegane kriteridir. Bunun liderliğini Hang-en’in meşru halefi olan Hui-neng (638-713) yapmıştır. Böylece o, Çin geleneğinin altıncı patriği olmuştur. Bunun için “Altıncı patrik sûtrası” ona atfedilmektedir, Hui-neng’in ölümünden sonra, Çin im­paratoru Wu-Tsung (845)un saltanatı al­ımdaki Budizme yapılan baskılar dönemi vin Zen hareketi için yaratıcı bir dönem olmuştur. İşte, “üstadların sözleri. Tarih­ler ve köah kolleksiyonları” hep bu dö­nemde yazılmıştır.

Pai-chang (749-814), Zen manastır kaide­sinin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Daha sonra birçok ekol ortaya çıkmış ve “Beş Evler” adı altında birleşmişlerdir. Bunlardan sadece ikisi yaşamıştır. I. Shüan tarafından kurulan (öl:867) Lin-chi (Rinnazî), Liang-chieh tarafından kurulan Is'ao-Tung (soto)dur. Ch'an, Sung hanedanlığı (960-1279) boyunca gelişmiştir. San'at, edebiyat, özellikle Sung boyamala­rı üzerinde büyük tesir yapmıştır. Bugün Zen, hâla Cinde Terre-pure okulu ile ya­şamaya devam etmektedir.

2- Japonya'da Zen: Japonya'da bulu­nan iki Zen mezhebi aydınlanma ve ona ulaşma tarzı konusunda birbirlerinden ayrılmaktadır: Keşiş Eisai (1141-1215) ta­rafından 1191 yılında Japonya'ya sokulan Rinzai, daha çok Koan tefekkürü (Murakebe) üzerinde durmaktadır. Dögen tarafından Japonya'ya sokulan Soto mezhebi ise “rahat oturuş metodu” üze­rinde durmaktadır. Ona göre bu duruş tarzı, aydınlanma ile aynı kabul edilmek­tedir. Japonya'da Rinzai ve Soto birbirin­den farklı şekilde gelişme göstermiştir Meselâ Rinzai, Samurâi'ler arasında ve yüksek tabaka arasında müntesipler arar­ken ve merkezlerini Kamakura, Kyoto'da kurarken ve güçlü bir kültürel tesis icra ederken; Soto'lar daha çok taşra da halk arasında faaliyet göstermektedir. Sötö mezhebi, yerli Japon dininden de (Şinto) birçok unsuru bünyesine almış bulun­maktadır. Rinzai, çok sayıda alt mezhebe bölünmüş vaziyette iken, Sötö'lar Fukui, Sotiji ve Yokohama'da bulanan belli baş­lı mabedlerinde birlik içinde faaliyet göstermektedirler.

Japonya'da bir üçüncü mezhep, 1654 yı­lında Çinli keşiş Yin-Yüan, tarafından kurulan Obaku mezhebidir. Bu mezhe­bin lideri 1673'te ölmüştür. Bu mezhep Rinzai mezhebinin metodlarını kullan­makla beraber, dini kitaplara ağırlık ver­mektedir. Bu mezhep bugüne kadar, Çin ruhunu muhafaza etmiştir. Bunların en ünlü mabedleri Kyoto yakınındaki Uji'de bulunan Manpukuji mabedidir. Zen’in en güçlü şahsiyetleri arasında (1268-1325), Muso Kokushi (1275-1351), İkkyû (1394-1481), Hakuini (1685-1786) ve Bankei (1622-1693)'yi sayabiliriz. Bugün Japonya'da Zen Mezhebinin on milyondan fazla mensubu bulun­maktadır. Meselâ Sötö mezhebinin men­subu yedi milyon, Rinzainin bir kolu olan Myöskinjiha’nın tahminen bir milyon altıyüzbin, Obaku mezhebinin iki yüz elli bin mensubu vardır.

Zen hareketi, insanı kutsalla olan karışık­lıktan kurtarma hedefini gütmektedir.

3- Zen Ve San Atlar: Lin-chi, Zen ha­reketinin, günlük hayattan başka birşey olmadığını ifade etmiştir.   Buddha’nın şeriatinin, belli bir aktivite için özel bir ye­ri yoktur. Burada söz konusu olan, hayatı hergün farklı bir seviyede yaşamaktır. Plastik s an'atlar üzerinde Zen, Japonyada çok derin etki yapmıştır. Japon­ya'nın peysajist  ressamı Sesshû (1421-1506), büyük şair Basshö (1644-1694), Zen tarafından eğitilmiştir. Japonya'da şöyle bir rivayet vardır: “Bir Zen Mü’mini için, kiün, çok güzel bir çay tasına dönüşmesi bizzat Din'dir”.

4- Zen Ve Batı: Budizmin çok sayıdaki şekilleri arasında Zen, Batıda ençok cazip olanıdır. Bu durumda şu soru hep sorul­muştur: Zen hangi noktaya kadar spiritüel ve psikolojik metod olarak, do­ğulu ve Budist temellerinden ayrılmış olabilir?

Şüphesiz Zen pratiği, Mahâyâna'nın iste­diği gibi realite vizyonu ile bütünleşmiş olmalıdır. C.C. Jung, şöyle demektir: “Zen’in gerekli spiritüel kavramları, Ba­tıda eksik olanlar değil midir?”

 

Zend-Avesta:

 

Zend, tefsir ve yorum anlamına gelmektedir. Zend-Avesta, Avesta'nın yorumu veya tefsiri anlamına gelmektedir. Zend - Avesta, Mazdeizmin veya Zerdüştlüğün kutsal kitabıdır. Bu ki­tabın birçok bölümleri vardır.

1- Yaşna: Liturji bölümüdür. Gâthâlar, bu bölümün içindedir. Bu, Zerdüştün ilâhile­rini oluşturur.

2- Vispered: Yakarışlar bölümüdür.

3- Vendidad: Dini metinler bölümüdür. Mü’minlere günahtan sakınmalarıiçin birtakım nasihatlar yer almaktadır. Yine Zerdüşt ile Ahura-Mazda arasındaki di­yalogları ihtiva etmektedir. Bu bölüm, bugün Parsi'lerin dini  yasalarını teşkil etmektedir.

4- Sirozot: Senenin aylarını koruyucu Tanrılara yapılan dualar bütünü yer al­maktadır.

5- Yasht: Tanrılara ve meleklere ya­karışları ihtiva eden bölümdür.

6- Küçük Avesta: Lâiklerin okudukları dualar ve ilâhilerin derlemesidir. Görüldüğü gibi Avesta'nın büyük bir ço­ğunluğu sadece rahipler tarafından okunmaktadır.

Geleneğe göre Mevcut Avesta, bol mik­tardaki Zerdüştî edebiyatın bir parçasını teşkil etmektedir. Zaman içinde gözden geçirilen, çeviriler yapılan bu geniş edebi­yat, Zend-Avesta şeklinde kendini gös­termiştir.

 

Zerdüşt (Zarathustra):

 

M. Ö. VI. yüzyılda İran'da yaşadığı kabul edimektedir. Zerdüştlüğün kurucusu olan Zoroastre (Zarathustra) hakkında çok şey bilinmemektedir. Zerdüştlük üzerinde birçok araştırma yapılmıştır. Dinler Tarihi'nin çok önemli konularından birisini teşkil eden Zerdüştlük, bir yandan Yahu­dilik, Hristiyanlık ve İslâmiyetle ortak i-nanç kavramlarına sahip olarak dikkat çekerken; diğer yandan Hindistan ve yakm doğu kültürlerinin izlerini bünyesinde toplamakla dikkat çekmektedir. Zerdüştlüğun dinler tarihinde iki önemli noktada kaynaklık yaptığı söylenebilir: Bunlardan birincisi, Monoteist bir karakterle Tanrı anlayışını ele almasıdır. İkincisi de, Me­sih fikrinin kaynağının Zerdüştlük oldu­ğudur. Sadece bu iki noktada değil, cen­net, cehennem veya sırat köprüsü gibi kavramları geliştirdiği, iyilik ve kötülük inancının ayrı ayrı Tanrıya mal edilmesi gibi özelliklerde Zerdüştlüğün ileri sür­düğü dini tarihin orijinal düşünceleri ola­rak takdim edilmektedir. İran toplumu içinde Zerdüştlük, tarihi sü­reç içinde değişik isimlerle kendini gös­termektedir. M.S. 224-651 yıllarında hü­küm süren Sasaniler döneminde, Mazdekçilik veya daha genel bir şekilde Mecusilik olarak isim alan Zerdüştlük, sürekli kültürel ilavelerle Zerdüştün te­mel ilkelerinden uzaklaşmış görünmekte­dir. Zerdüştlüğün temel kitabı Avesta'dır. Avesta’nın bir bölümünü oluşturan Gatha'lar, Zerdüştün sözleri­ni nakletmektedir. Diğer yandan, Zerdüştün eserlerinin yazıldığı dil eski İran dili olan Pehlevice'dir. Çok eski bir dil olan Pehlevice'nin bilinmemesi, Zerdüştün fikirlerinin iyi bir şekilde anla­şılmasına engel olmuştur. Ayrıca, Zerdüştün sözleri ve o dönemin kaynak­larının daha sonraki dönemlere sağlıklı bir şekilde intikal etmediği de bir ger­çektir. Bunun için Zerdüştün hayatı ve e-serleriyle ilgili bilgiler yetersizdir. Zerdüştle ilgili bilgilerin büyük bir çoğun­luğu efsanelere dayanmaktadır. Bu tah­minlere göre, Zerdüştün, İskender'den iki yüz elli yıl önce yaşadığı ortaya çıkmak­tadır. Büyük İskender, Ahameniş hane­danının merkezi olan Parsa'yı (Persepolis) M.Ö. 330'da feth ettiğine gö­re Zerdüşt, Harezm’in kralı Viştaşpa'ya kendi dinini, M.Ö. 588'de kabul ettirdiği­ne göre, Zerdüştün yedinci yüzyılın sonu ile altıncı yüzyılda yadaşığı tahmin edile­bilir.

Zerdüştün kırsal bir kesimde doğmuş ol­ması ihtimali çok büyüktür. Çünkü yer­leşik düzene saldıranlarla mücadele et­miştir. Zerdüşt bunlar için Dregyant (ya­lanın arkasında gidenler) tabirini kullan­maktadır. Zerdüşt, Tanrı Ahura Maz­da tarafından gelen vahiyleri tebliğle gö­revlendirilmiştir. Onun için Zerdüştün din felsefesinin temelini, Ahuramazda inancı teşkil etmektedir. Zerdüşt, eski iran dinini yeniden Ahuramazda inancı etra­fında şekillendirmeye çalışmıştır. Ahurmazda, Gatha'larda anlatıldığına gö­re, herşeyin yaratıcısıdır. Aydınlığın kay­nağı, evrensel adaletin yaratıcısıdır. İran­'ın komşu kültür merkezi Hindistandaki polietist (çok Tanrıcı) Tanrı inancına Zer­düşt dininde tolerans yoktur. Ahu­ramazda tek ve yegane Tanrıdır. Tanrıça fikri, Zerdüştlükte yoktur. Zamanla Avesta metinlerinde başka varlıkların is­mi de görülecektir. Bunlara Ameşa Spenta (iyiliksever ölümsüz) denilmektedir ki altı Semavî varlığı belirtmektedirler. Gatha'larda geçen bu Ameşa Spenta'ları Ahura Mazda ile bağımlı olarak düşünmek gerekir. Bunlar, âdeta Ahura Mazda'nın sıfatları gibi görünmek­tedir. Bunları melekler olarak düşünmek mümkündür. Ameşa Spenta'lar şunlardır:

1- Aşa Vahista (Doğruluk)

2- Vohu Manah (İyi Akıl)

3- Spenta Armaiti (İyi­liksever Bağlılık) Bu üçünün en büyüğü Aşa Vahista'dır. Diğer ikisi bundan çık­maktadır.

4- Kshathra Vairya (Yararlı Egemenlik)  

5- Haurvatat   (Bütünlük)  

6- Ameretat (Ölümsüzlük). Zerdüştlük, Ahiret inancı yönüyle M.Ö. VI. yüzyıldaki dinlerin içinde dikkat çeki­ci    bir dindir.  Zerdüştlükte,  Ahiret Kshathra Vairya'ya bağlı olarak anlatıl­maktadır. Zerdüştlüğün zamanla düalist (İki Tanrılı) bir karakterle takdim edildi­ğini görüyoruz. Ahura Mazda'nın karşısı­na Angra Mainya kötülük unsuru olarak çıkarılmıştır. Buna göre Ahura Mazda iyi­liği temsil etmekte, Angra Mainyu ise kö­tülüğü temsil      etmektedir. Angra Maİnyu'nun arkasından gidenler kötüler­dir. Zerdüştlük,  düalist bir karakterle takdim edilse de Angra Mainyu'yu da Ahura Mazda yaratmıştır. Ancak zaman içinde Angra Mainyu'ya ayrı bir varlık verilerek bağımsız hale getirilmiş olma ih­timalini de unutmamak gerekecektir. Ni­tekim birçok dinler tarihçi buna dayana­rak, Zerdüştlüğün Monoteist yapısına işa­ret etmiştir. Ancak, Zerdüştlüğün düalist karakteri üzerinde duranlarda olmuştur. Zerdüştlüğü düalist yapıda görenlere gö­re sonunda Ahura Mazda, Angra Mainyu'yu mağlup ederek, dünyayı sade­ce iyilikle dolduracaktır. Düalist anlayış­lar, Zerdüşten sonraki bazı dönemlerde önemli hale   gelmiştir. Bu dönemlerdeAhura Mazda ile Angra Mainyu eşit de­ğerde kabul edilmiştir. Ahura Mazda'ya Hürmüz, Agra Mainyu'ya da Ehrimen denildiği nakledilmektedir. Zerdüştün ana felsefesinde olmasa da Hürmüz ve Ehrimen inançlarının birlikte hâkim ol­duğu dönemlerde, dünya iyi ile kötü ara­sında bir gerilimdedir.   İnsanların ya Hürmüzün, ya da Ehrimen’in yanında yer almaları gerekmiştir. İnsanların, bu var­lıklara iradeleriyle tâbi olmaları icab eder. Avesta'ya göre insan bir defa seçimini yapar ve geri dönemez. Dolayısıyla dünya birbiriyle savaş halinde iki kutuptan meydana gelmektedir. Tanrının yanında çiftçiler hayvan yetiştirenler üstündürler. Zorbalar ve yalancılar makbul değildir. Gathalar'da kıyametle ilgili öğretiler ol­dukça ilginçtir. Burada, insanı, ölümden sonra bekleyen şeyler anlatılır. Dünyadaki hayatla, ahiretteki hayat, sıkı ilişki içinde­dir. Tanrı, iyilikleri mükafatlandıracak, kötülükleri cezalandıracaktır. Ruhlar, bir nevi “sırat köprüsü” olan Çinvat Peretu'dan geçeceklerdir. Ahura Mazda'nın mahkemesinden sonra iyilik yapanlar sonsuz ışık ülkesine, kötülük yapan ruh­lar ise karanlık ülkesine gideceklerdir. Zerdüşt'ün ilginç fikirlerinden birisi de, içinde yaşadığımız dünyanın sonlu oldu­ğu fikridir. Bu son dönemde Ehrimen yok edilecek, dünya kusursuz biçimde yeni­den kurulacak, yeni dünyaya yerleşen iyi­ler sonsuz mutluluk içinde yaşayacak­lardır. Çok müphem olmakla beraber Gathalar'da ölülerin dirilişine de işaret­lerde bulunulmuştur.

Zerdüştlükte kötülük ruhu Ehrimen'e kurban kesilmesi yasaklanmıştır. Ancak, Zerdüştlükte kanlı kurban yasaklanmış değildir. Kurban törenlerinde Haoma de­nilen içkili taşkın törenler yasaklanmıştır. Zerdüşt dininde Ateş kültü, önemli ol­makla beraber, bu kültü Zerdüştün koyup koymadığı bir tartışma konusudur. Bize göre Zerdüştlükteki Ateş kültü, çok eski bir İran dini unsuru olmakla birlikte Zer­düşt dininde Ahura Mazda'nın aydınlık Tanrısı olarak telâkki edildiği dönemlerde Ateş, Ahura Mazda'nın bir sembolü ola­rak kabul edilmiştir. Böylece Zerdüştlükte Ateş Mabedleri ortaya çıkmış ve ateş ayinleri kurumsal bir hale gelmiş Ruhban sınıfı oluşmuştur. Mecusilik adıyla Zerdüştlüğün yayıldığı dönemde Ateş kültü, ibadetin merkezini oluşturmuştur. Ateş kültleriyle haoma şenlikleri birlikte yapı­larak canlı bir ibadet şekli ortaya çıkmış­tır.

Zerdüşt dini, kral Viştaspa döneminde, sarayda yayılma imkanı bulduğu için en güçlü dönemini yaşamıştır.  Hatta Zer­düşt, kızlarından birini, kralın vezirlerin­den birisi olan Camasp ile evlendirmişti. İslâm kaynaklarında    Zerdüştlük Me­cusilik olarak geçmektedir. Muhtemelen bu, Ateş kültlerinde ruhban sınıfının yap­tığı Magus denilen ayinden kaynaklan­maktadır. Magus ismi, Perslerin üyelerini belirten latince bir kelimedir. Farsçadaki şekliyle Arapçaya geçerken bu kelimenin Mecus olması kuvvetle muhtemeldir. Zerdüştün ortaya çıktığı dönemde üç sos­yal sınıf dikkatimizi çekmektedir: Kabile reisleri - Rahipler - Savaşçılar ve Çiftçiler ile sığır yetiştiricileri. Bu toplumsal gruplar kendilerine göre dini bir yapıya sahiplerdi. Meselâ, her sınıfın kendine has bir Tanrısı vardı. Bunlara deava denirdi. Buna göre Mitra ve Varuna'nın da içinde yeraldığı Ahura'lar, kabile reisle­rinin Tanrılarıydı. Muhtemelen Zerdüşt, bu Hind kökenli dini motiflere pek önem vermemiş ve dini   öğretisini Ahura Mazda üzerinde merkezileştirmiştir. Zerdüştlüğe göre dünya, büyük bir yan­gınla yok olacaktır. Yangından sonra ye­niden kurulan dünyada, Ahura-Mazda'ya inanıp onun yolundan gidenler yer ala­caktır.  Çinvat köprüsünden geçen iyi ruhlar, yeni dünyanın kuruluşuna kadar cennette bekleyeceklerdir. Kötüler ise, cehennemde kalacaklardır. Zerdüştlük,  iyiliğin ve kötülüğün, in­sanların iradeleriyle başlangıçta ger­çekleştiğini öğütlemektedir. Bir rivayete göre Ahura Mazda’nın ikiz oğullan olan Spenth Mainyu (iyi ruh) ile Angra Mainyu (Kötü Ruh) arasında sonsuza kadar devam edecek bir mücade­le başlamıştır. Spenta Mainyu, doğruluk ve adaletle özdeşleştiği halde, Angra Mainyu, kötülük, yıkıcılık ve yalanla öz­deşleşmiştir.

Zerdüştlükle ilgili bilgilerin iki önemli kaynağı vardır: Birincisi Avesta'dır. İkin­cisi ise, Pehlevice ve Farsça yazılmış ki­taplardır. Zerdüştlük, İran ve Afganistan­'a doğru yayılmıştır. Ahameniş dönemin­deki (M.Ö. 559-330)     bazı olaylar, Avesta'nın son bölümünde anlatılanlara mutabık görünmektedir. Büyük İsken­der’in Ahamenişlerin başkenti Parsa'yı (Persepolis) fethinden (M.Ö. 330) yaklaşık dörtyüz yıl sonra, tamamen Helen kültürünün tesiri altına girmiştir. Bu dö­nemde Zerdüştlük, canlılığını yitirmiştir. Fakat Part imparatorluğu döneminde (M.Ö. 247-M.S. 224) Zerdüştlükte bir can­lanma olduğu görülmektedir, M.S. 224-651 tarihleri arasında İran'da egemen olan Sasani İmparatorluğu, Zerdüştlüğü devletin resmi dini haline ge­tirmiştir. Böylece Zerdüştlüğün ruhban sınıfı çok güçlenerek diğer dinlere karşı devletin baskı yapmasını sağlamıştır. An­cak İslâmiyetin İran'a girmesiyle birlikte, bu baskılar kalkarak, Zerdüştlük İslâmi­yet karşısında pasifleşmiştir. Bu dönemde bir kısım Zerdüşt dini mensupları, Hindistana göç etmişlerdir. Bu göç eden­ler, Hindistan'da Parsiliği meydana ge­tirmişlerdir. Parsiler halâ Hindistan'da yaşamaktadırlar.

 

Zeus:

 

Yunan dininin büyük Tanrısı olan Zeus, şimşek, yağmur ve rüzgarı idare eden bir gök tanrısıdır. Zeus, tanrıların ve insanların koruyucusudur. Zeus, Titanla­rın kralı Kronos'un çocuklarından biri­dir. Kronos, çocuklarından birinin, kendi­sini tahtan indireceğini öğrenince yeni doğan çocuklarını yutar. Fakat eşi Rheia, Zeus doğduğunda onu Girit'te bir mağa­rada saklar ve Kronos'a Zeus'un yerine bezlere sarılı bir taş yutturulur. Giritte'ki Titanlar'a karşı bir ayaklanma başlatır ve kardeşleri Hades ve Poseidon'un da yar­dımıyla Kronos'u tahttan indirir. Üç kardeş, dünyayı aralarında paylaşır. Zeus, Gitantlara karşı Tanrılara önderlik ederek başarılı bir savaş verir ve Tanrıla­rın kendisine karşı başlattıkları ayaklan­maları da bastırır. Homeros'a göre Tanrı­lar, Yunanistan'ın en yüksek dağı olan Olympos'un tepesinde yaşıyordu. Diğer Tanrılar, Olympos'ta Zeus'a tabi olmak­tadır. Zeus'un, Olympos'ta insanların ka­derlerini tayin ederek iyileri ödüllendirip kötüleri cezalandırdığına inanılmaktadır. Böylece Zeus, adalet dağıtmakta, kendisi­ne dua edenlerin, kendilerini, evlerini ve mallarını korumaktadır. Yunan mitolojisinde Zeus, aşklarıyla tanı­nan bir Tanrıdır. Birçok kadınla ilişki ku­ran Zeus, karısı Hera'yla bu yüzden sü­rekli kavga halindedir. Guguk kuşu kılı­ğına girerek Hera'ya, kuğu kılığına gire­rek Leda'ya tecavüz eder. Europa'yı ka­çırmak için ise boğa olur. Çocukları; Leto'dan olan ikizleri Apollon ve Artemis, Sparta kraliçesi Leda'dan olan Helena ve Dioskur'lar, Tanrıça Demeter'den olan kızı Persephone, Ti­tan Metis'i yuttuktan sonra kafasından doğan kızı Athena, eşi Hera'dan olan Hephaistos, Hebe, Ares ve Eliethyda ile Tanırca Semele'den olan oğlu Dionysos'tur.

Zeus, Yunan mitolojisinin en güçlü Tanrı­larından birisidir. Ancak, Tanrı Athena ve Hera yerel Tanrılar olarak Zeus'tan daha çok şöhret yapmışlardır. Nitekim M.Ö. VI. yüzyılda Atina'da Zeus tapınağı yok­tur. Olympia'daki Zeus tapınağı da Hera'ninkinden sonra yapılmıştır. Zeus, Yunan san'at yapılarında sakallı, güçlü bir erkek olarak gösterilmiştir. Zeus'un en önemli sembolü yıldırım ve kartaldır. Zeus heykeli, dünyanın yedi ha­rikasından biri oîarak kabul edilmektedir. Zeus heykeli, heykeltraş Phiolias'ın önem­li eserlerinden birisidir. Zeus heykeli, Olympia kentindeki Zeus tapınağında bu­lunmaktadır. Heykel altın ve fildişi kap­lıydı. Yüksekliği on iki metredir. Abonoz, fildişi, altın ve değerli taşlarla bezenmiş, oymalı sedir ağacından bir tahtta oturur­ken gösterilmiştir. Sağa uzattığı elinde bir Nike heykeli, sol elinde ise kartal konmuş bir asa tutuyordu. Bu heykel sekiz yılda yapılmıştır. Heykelin M.Ö. 430'da yapıl­dığı tahmin edilmektedir. Zeus Tapınağı, M.S. 426 yılında yıkılmıştır. Zeus heykeli­nin günümüze hiçbir kalıntısı gelmemiş­tir.

 

Ziggurat:

 

Katlı kule şeklinde yapılmış kutsal yapılara verilen isimdir. Zigguratlar, Mezopotamya dininin karak­teristik özelliğidir. Zigguratların fonksi­yonları tam olarak bilinmemekle beraber; onlar bir mezar değildir ve Mısır piramidleriyle de mukayese edilemezler. Bu konuda yapılan en mantıklı açık­lama bu kulelerin, yerle göğü birleştiren bir fonksiyon icra ettikleri inancıdır. Böy­lece bu kulelerin, yerdekilerin semavi güçlerle ilişkilerini kolaylaştırdığına ina­nılmaktadır. Diğer yandan bu kulelerin, bazı merasimlerin yapılabilmesi için elverişli zamanı tespit için, Astronomik göz­lemler için kullanıldığı söylenmektedir. Ziggurat kelimesi, “yüksek bina yapmak” anlamına gelen Sümerce Zaqâru ke­limesinden gelmektedir. Sümerliler, çok eskiden beri katlı kuleler yapıyorlardı. Buna gi-güna adını veriyorlardı. Bu kule­lerin teraslan üzerinde mabedler bulunu­yordu.

Bazı bilginlere göre Akkadça gîgünü ke­limesi paleo - Babilonnien döneminden sonra Zigguratu kelimesiyle ifade edil­miştir. Çünkü bu kelime, kulenin en üst tarafına yapılan mabedi belirtiyordu. Her sitenin bir Ziggurati vardı. M.Ö. 478'de Babildeki Zigguratîar yıkılmış ve Büyük İskender, Zigguratların yerlerini silip süpürmüştür. Zigguratlar çok sağ­lam pişmiş tuğla ile yapılmışlardır. Zigguratların kat sayısı farklıdır. Genelde yedi katlıdırlar. Muhtemelen başlangıçta daha az katlı iken zamanla kat sayısı ço­ğalmıştır. Yüksek katlara giriş merdivenle sağlanmıştır. Binanın dört tarafına çıkan bir rampa, bulunmaktadır. Merdivenlerin rampa ile bağlantıları bulunmaktadır.

 

Zohar (Muhteşem Işık):

 

Kabba'layı meydana getiren temel mistik metinler­den birisidir. Yahudilerce kanonik kitap­lar arasında kabul edilmiştir. Böylece Ya­hudilerce Tora ve Talmud seviyesinde bir muamele görmüştür. Zohar'ın dili Aramicedir. Tora'yı meydana getiren ilk beş kitabın (Tekvin-Çıkış-Levililer-Sayılar-Tesniye) hermenötik bir yorumu olarak kabul edilmiştir. Beş kitabın (pentateque) her bölümüne bir kısım tah­sis edilmiştir. Zohar'da kullanılan üslup nıidraşiktir. (Talmudun Haggadah ve Halakah'da yapılan tefsir şekli). Zohar'ın M.S. II. yüzyılda, yaşayan Rabi Simeon Bar Yohai tarafından yazıldığı tahmin edilmektedir. Ancak birçok kaynak, Zohar'ın Moise ben Chem Tov de Leon ta­rafından yazılmış olabileceğini de gözönünde tutmaktadır. G. Scholem'ın araştırmaları bu doğrultudadır. Zohar'ın Filistin'de Simeon bar Yohai ile oğlu Eleazar'ın dostları ve talebeleri arasındaki Tanrısal veya insan düzeni konulan üze­rindeki tartışmaları da naklettiğine ina­nılmaktadır. Zohar şu bölümlerden oluşmaktadır:

1- Midraş ha-Ne'lam (Gizli Midraş)

2- Ra'aya Meheimna (Sadık Çoban)

3- Tikkunei ha Zohar-Sefer ha Zeniut (Gizliliğin Kitabı)

4- İdra Rabba (Büyük Asamble)

5- İdra Zuta (Küçük Asamble)

6- Şova de Mişpatim (Yaşlı Adamın Nut­ku)

7- Raza de Razin (Sırların Sırrı) Zohar'da, Tekvin kitabındaki yaratılış olayı üzerinde yapılan geniş  yorumları bulmak mümkündür. Yine Zohar'da yara­tılışın Harflerle simgelenişi anlatıl­maktadır. Ruhun üç seviyesi, Mısır'dan çıkış esnasındaki mucizeler,   cumartesi gününün kutsal yorumu, ruhların kaderi gibi konular mistik bir muhteva içinde iş­lenmiştir.

Zohar'ın, R. Moise de Leon'un eseri oldu­ğu kabul edilmekle beraber, Ra'aya Mehemna (sadık çoban) ve Tikkunei ha-Zohar (Gizliliğin Kitabı)’ın XIV. yüzyılda kabbalist biri tarafından yazılma ihtimali büyüktür. Moise de Leon, Zohar'ı yazar­ken, Tora'yı meydana getiren kitapların her bölümüne bir yorum yapmıştır. Zohar’ın tefsiri, Mişna bilginleri olan Tannaim adı verilen kimselerin eseridir. İşte bunların başında yukarıda isimlerini zikrettiğimiz Simeon Bar Yohai ve oğlu Eleazar gelmektedir. Zohar'da bazı şahsi­yetler de geçer. Bunlar Sava (Yaşlı Adam) ve Yenuka (Çocuk) dır. Esrarengiz sırları bunlar anlatmaktadır. Zohar'ın mistisizmi, Yahudi kültürü üze­rinde derin tesir yapmıştır. Tora, Talmud ve Kabbala (Zohar), Yahudi dini hayatı­nın temelini oluşturmaktadır. Zohar'ın yazarı, eski kabalistlerden, Özellikle Sefer ha-Bahir'den, XIII. yüzyıldaki Yaakov ve İzak ha-Kohen kardeşlerden birçok figür almıştır. Ancak Zohar'ın yazarı, bu kay­naklara ilaveler yaparak kullanmıştır. Zohar’ın temel yapısı şöyledir:

1- Ebedi olan Tanrısal merkezden on ilâhi gücün meydana gelmesi.

2- Din (Adalet) ve Hased (Merhamet) ara­sındaki dinamik ilişkinin açıklanması.

3- İlâhi alemin erkek ve şehina olarak be­lirtilen öğeleri arasındaki cinsel efsane.

4- Sağda yer alan kutsal ilâhi krallık ile solda yer alan şeytanların güçlerinde olu­şan krallık arasındaki mücadele.

5- Mesianik efsane, manevi kurtuluşta mesihin ve çevresindekilerin rolü. Zohar, XVI. yüzyılda üç cilt halinde ya­yınlanmıştır. Zohar’ın Yahudi muhitlerde kabul görmesinin en önemli nedeni, mesihi fikirlerle Yahudi toplumunu fikren ve manen beslemiş olmasıdır. Zohar'daki mistik derinlik de, Yahudiliğin yeni bir anlam kazanmasına sebep olmuştur. Zohar beş cilt halinde basılmıştır. Bunlar­dan üçü Sefer Ha-Zohar Ha-Torah dördüncü cilt, Tiqqoune Ha-Zohar olarak beşinci cilt ise Zohar Hadach olarak isimlendirilmiştir.

Zohar XVI. yüzyılda üç cilt olarak basıl­mıştır. Daha sonraki yüzyıllarda diğer ciltler yayınlanmıştır. Zohar'ın Yahudi muhitlerde bunca kabul görmesinin en önemli nedeni, Mesihi fikirlerle Mistik fikirleri birleştirmiş olmasıdır. Zohar, Ya­hudi dini hayatına büyük bir derinlik ka­zandırmıştır.

 

Zugot (Çiftler):

 

İbranice bir kelime olan Zugot, Yunanca Zygon kelimesinden gelmektedir. Zygon, çift anlamına gel­mektedir. Zugot, Mişna’nın Avot (Ata­lar) bölümünü de belirtilen (1/4-15) şifahi kanunun intikalini sağlayan beş çift hakimi belirtmektedir. Her çift, iki üstaddan oluşuyordu. Yahudi geleneği, her çiftten birinciyi başkan (Nassi), ikinciyi ise baş­kan yardımcısı Av Bet Din olarak belirt­mektedir. Bu beş çift hakim, Bet ha-Mikdaş'ın taştan oyulmuş odasında top­lanan Büyük Sanhedrin Meclisinin üyesidirler. Onların faaliyet dönemi, Makabiler isyanı öncesi ile Tannaim dönemi arasın­da bir geçiş dönemi oluşturmaktadır. Bu beş çift şunlardır:

1- Yose ben Yoezer ve Yose ben Yohanan (M.Ö. 160): Bunlar, Makabiler isyanı za­manında yaşamışlardır. Talmud, “putpe­restlerin topraklarına” doğru göçü yasak­layan kararlarını nakletmektedir.

2- Yehochoua ben Perahyah ve Nitta'i d'Arbel (M.Ö. 130): Avot, onların bazı ah­lâki sözlerini muhafaza etmiş   ve bazı halakhot (dini prensipler) Yehochoua ben Preahyah'a atfedilmiştir.

3- Yehoudah ben Tabbai ve Simeon ben Chetah (M.Ö. 100-757): Bir müddet bu iki şahsiyet görevlerini değiştirmişlerdir. Bi­rincisi, Kral Alexandre Yannai döneminde Ferisilerin zulmünden kaçmış ve İskenderiyye'ye 

sığınmıştır. İkincisi ise kralın eşi Salome Alexandra tarafından korunmuştur.

4- Chemayah ve Avtalyon (M.Ö. I. yüzyı­lın sonu): Her ikisinin de Yahudiliğe sonradan girenlerin soyundan oldukları ka­bul edilmektedir.

5- Hillel ve Chammai (M.Ö. I. yüzyılın sonu ve M.S. 30): Her ikisi de önemli bi­rer Tannaim (Mişna bilginleri) okulu kurmuşlardır.

 

Zurvan:

 

Avesta'da Zruuan diye geç­mektedir. Bu da zamanların ismidir. Videvdat'ta, zaman kişileşmiş, ya öbür dünyaya götüren yolların yazarı yahut sonsuz zamanın boşluğudur. Buna, Zruuan akarana denir. Bu, bağımsız uzun zamandan ayrıdır. [5]Bu, zamanın üretim teorile­rini gerekli kılmıştır. Pehievi kitapları bu­na işaret etmektedir. Uzun bağımsız za­man, sonsuz zamandan çıkmakta ve on iki bin yıl devam etmekte ve tekrar yerine dönmektedir. Zruuan üzerindeki düşün­me, Mazdeizm ilahiyatını derinden değiş­tirmiştir.

M.Ö. IV. asırdan itibaren iyilik ve kö­tülük ruhu arasındaki mücadele sona er­mişti. Aynı dönemde, Eudeme et Rhodes, Damascius'un bize sakladığı bir not yaz­maktadır. Damascius; Justinien’in emri üzerine Akademinin kapatılması ile bir­likte  Athina' dan kovulmuş tur. Damascius, eski İranlıların yanında zeka ve mutlak sonsuzun ne olduğunu soru­yordu. Endeme göre o bazıları için za­man, bazıları için uzaydı. İşte Ohrmazd ve Ahriman buradan doğmuştur. On­lardan Önce de Aydınlık ve Karanlık var­dı. Zruuan, İran Sasanilerinde yüce Tanrı olmuştur. Mani, İranlılara yüce Tanrının ismini tercüme etmiştir. Bunun için Zruuan, ismini seçmiştir. Aynı şekilde Sopdianca'da Zruuan ismi, Brahma ile tercüme edilmektedir. Brahma da, Hin­duizmin yüce Tanrısıdır.    Maniheizm,

İran'dan kovulmuş ve Zurvanizm'de Ortodoks İran inancı tarafından mahkum edilmiştir. Fakat Zurvanizm, Ortodoks Mazdeenlikte kalıcı tesirler icra etmiştir. Yine Zruuan, dört yüzlü bir Tanrı olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, üç isimle aynileşmiştir: Bu isimler, İktidar-Hükümet-Zaman ve Mekan.

Hristiyanlara göre Zruuan daima Mazdeizmin Yüce Tanrısı olmamıştır. Ba­zen Ohrmazd, bazen Mithra, bazen de iki­si birlikte yüce Tanrı olmuştur. Zurvanizm, müslümanlarm İranı fethiyle birlikte gerilemeye başlamıştır. Zaman konusundaki spekülasyonları, İslama bunların soktuğu tahmin edilmektedir. Zurvanist ilahiyat XII. yüzyılda Farsça bir eserle takdim edilmiştir: Bu kitap, “Kitâb-ı Ulemây-ı İslam” dır.

 

Zwingli Ulrih   (1484-1531):

 

Toogenbourg'da doğmuştur. Ailesinin ki­lise ile sıkı ilişkileri vardı. İki amcası ra­hipti. Ailedeki onbir çocuktan üç erkek ve iki kız dini tarikatlere girmişlerdir. Zwingli, tahsilini İsviçre'nin Bale kentin­de yapmıştır. Sık sık Hümanist toplantıla­ra katılmıştır. 29 Eylül 1506'da Constânce piskoposu tarafından rahipliğe getirilmiş­tir. 1506-1516 yıllarında Glaris rahibi ol­muştur. Paralı askerliğe karşı çıkmış, fetih harblerine muhalefet etmiş ve barış lehine çaba sarfetmiştir. Buna göre Zwingli, iyi niyetli savunma savaşlarına sıcak bakmış­tır. Çünkü o, din adamı olarak savaşa ka­tılmış, Nivara zaferini ve Marignano hezimetini bizzat yaşamıştır. 1516'dan 1518'e kadar Einsiedeln rahibliği yapmıştır.

1516'da Zwingli, Zürich'de rahiplik göre­vinde bulunmuştur. Karlstad ve Eck ara­sındaki “Hür İrade” ve Luther ile Eck arasındaki “papalık” üzerindeki tartışma­lara katılmıştır. Zwingli, Luther ile aynı nesildendir. 1519'dan 1522'ye kadar Hü­manistlerden ayrılmış ve Erasme ile arası bozulmuştur. Üstad ve model olarak İsa-Mesihi kurtarıcı olarak kabul etmiştir. Ona göre temiz bir hayat içinde İncil en iyi mutlu haberdir.

Aynı dönemde Zwingli ile Constânce pis­koposu arasındaki gerilim büyümeye baş­lamıştır. Piskopos,          Zwingliyi Grossmünster rahibi olarak tanımamıştır. 1522'de Zwingli Reforma teşebbüs etmiş­tir. Zwingli, İncile dayanan ve ona “Me­sih Merkezli” bir yer veren 67 tezini ka­leme almıştır. Bu tezler, çok pratik prob­lemleri ele alıyor ve kurumsal kilisenin bazı yönlerini eleştiriyordu: 1-6 arası Zwingli'nin tezleri, ispatın temel­lerini ortaya koyuyor. 17-67 arasındaki tezler, prensipleri açıklıyor ve kilisenin reforme olması gerektiğini gösteriyordu. 1523'de ikinci bir tartışma konusu ortaya çıkmıştır. Bu tartışma 26-28 Ekim 1523'te yapılmıştır. Zwingli burada, takdik ve tedbirle hareket etmiştir. Bunun için kısmî ve daimi reformlar ortaya atmıştır. Meselâ ayin, tartışmanın başlamasından iki yıl sonra kaldırılabilmiştir. Yine belli ölçüde bir toleransda hakim olmuştur. Meselâ, bazı Zürih Konsey Üyeleri, “Roma İma­nını” muhafaza etmiştir. Zwingli niçin Luther'e katılmamıştır? Bu sorunun cevabı oldukça naziktir. Luther, bir Alman rahibidir. O, mistik mizaçlıdır. Scotiste Nominazilm'den etkilenmiştir. Zwingli ise İsviçreli bir rahiptir. Bir paroisse rahibidir. Savaş alanlarında din görevliliği yapmıştır. Hümanizmden etki­lenmiştir. Politikaya bağlıdır ve gerçekçi ilahiyatı benimsemiştir.

Zwingli'nin reformu, Beme'i, Bale, Saint Gall'e gibi büyük şehirleri ve İsviçre'nin büyük bir kısmını işgal etmiştir. Zwingli'nin düşüncesi, İsa-Mesih'le aynileşen Tanrının açık sözü üzerine dayan­maktadır. Tanrının vahyettiği herşeyin bulunduğu Kutsal-Kİtabı tanımak, İncili “iyi haber” haline getirir. İncil, rehberdir ve eğiticidir. O, Tanrının İsa-Mesihteki niyetim anlatmayı istemektedir. Zwingli, insanlığın kalbindeki kilise ilâhiyatçısıdır. İsa-Mesih, bütün insanlık için temel rol oynamaktadır. O, insanlık ırkın­dan bir rehberdir ve kaptandır. O, kilise­nin başındadır. Din, (PIristiyanlık) anla­mını Tanrının, İsa-Mesihte yaptığı tüm şeylerden almaktadır. Mesih, bütün tarih­te, Tanrının insana davetinde, düşüşten sonra Ademin sorgulanmasında, bütün dini tamamlamalarda hareket etmekte ve Hristiyan dinini bilmekte ve tanımakta­dır.

İnsan, Tanrının, dünya ile münasebetini, mesihte tasavvur edebilir. Mesih nedeniy­le insan oradadır.

Zıvingli'de tabii bir teoloji vardır. Fakat bu ilahiyat, vahyediimiş ilahiyatta geliş­miş olarak bulunmaktadır. Herşey, Tanrı­nın İsa-Mesihe yaptığı vahiyden itibaren anlam kazanmaktadır. Zwingli'ye göre kilise Hz. İbrahimle baş­lar. Bunun içinbirtek “Tanrının Cemaati” vardır. Kilise kozmik bir boyuta ulaşmış­tır. Yahudiler onun bir parçasıdır. Bütün ahidler, birtek ahidle özetlenir. O da Tan­rının, Adem’in şahsında insan nesli ile yaptığı ahittir. Bu ahidin merkezi İsa-Mesih'tedir. Kilise birdir. Ancak onun iki yüzü vardır: Görünen ve görünmeyen. Bu dünyada kilise, göğün yeryüzündeki toplantısıdır. Bu vahiyden, tezahüre gi­den bir hareket içinde, alametlerinden birisi, iman ikrarıdır. Kilisenin fonksiyonla­rından birisi, üyelerinden birine tevdi e-dilmiştir. Cemaat bir rahip seçmektedir. Bu konuda Zwingli'nin kullandığı kelime açık değildir. Rahip kelimesini, rahip gö­zetici, piskopos, peygamber, evanjelist, vaiz kelimeleri ile ifade etmiştir. Ancak Zwingli için iki iş çok önemlidir. Vaaz etmek, öğretmek ve başkasını gözetmek. Buna göre kilisenin alâmetlerinden birisi olmasa da disiplin, gözetim görevi için önemlidir. Bu, kilisenin günahkarın ebedî talihi üzerinde bir hüküm getirmesi şek­linde değil; Allah için temiz olan sürüyü beklemek içindir. Bu gözetlemenin zah­metsiz olması gerekir. İnsanların yapabi­leceği şeyler olmalıdır. Bu ise, Tanrısal sö­zün doğru vaazını gerekli kılmaktadır. Zwingli Sacrement kelimesinin [6] yanlış tercüme edildiğini söylemektedir. Zwingli, sakrementin kili­se için gerekli olduğunu kabul etmektedir özellikle de Evharistiya'nın.[7] Bu konuda Luther ile 1529’da Marbourg'da hararetli bir tartışmaya girmiş­tir. Evharistiya için ana metin Yuhanna’nın VI. babı olarak göste­riliyordu.

Roma katoliklerine ve Luthercilere Zwingli'nin yönelttiği sitem, imandan ekonomi yapılmış olmasıydı. Çünkü ona göre Yuhanna VI'ya anlam veren sadece imandı. Yükselme konusuna gelince, İsa-Mesih hem gökte, hem de ekmekte ola­maz. Zwingliye göre bardak, ahidin sem­bolüdür. Ekmek de, vücudun sembolü­dür. Vücuddaki birlik, kilisedeki birliktir. Cevher değişimi ekmeği değil, topluluğu ilgilendirmektedir. Zwingli'ye göre İsa'­nın gerçek varlığı doktrini, ekmek-şarabı yiyen Hristiyan Mü’minler topluluğunda bulunmaktadır.

Zwingli'deki Devlet doktrini orijinaldir. O, sivil ve kiliseye ait iki alandan Devleti ayırmıyor. Fakat her ikisi biribirine boyun eğmiyor. Hakim, gücünü ve otoritesini bizzat otoriteye boyun eğmiş olan İsa'dan çıkarmaktadır. Spiritüel otoriteler olarak Protestan papazlarının, Tanrının Kela­mından başka güçleri yoktur. Çünkü pa­pazlar, Mesihin elçileri ve onun sırlarının bölüştürücüsüdürler. Mutlu bir beşeri adalet, bütün insanlığa ilan edilen kurtulu­şa izin verir. Birbirine girmiş olan iki alan (sivil ve kiliseye ait) böylece ayrıdır.

 



[1] Meryem; 19/4-11, Âl-i İmran; 3/38-39; Enbiya: 21/89.

[2] Meryem: 19/16-17; Al-i İmran: 3/37.

[3] Markos: 3/18.

[4] Matta: 5/38-42; 26, 52.

[5] Zruuan daregho. Khvadhâta.

[6] grekçe=Mystérion

[7] la Sainte Céne.