Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0004 0004 - Index Web

3- PEYGAMBERLİK.. 2

Peygamberliğin Mahiyeti2


3- PEYGAMBERLİK

 

Peygamberliğin Mahiyeti

 

Allah Teala'nın hikmetlerinden biri de, her ümmete, İçlerin­den birini elçi olarak göndermesidir. Ta ki onlara Allah'ın ayetleri­ni okusun, onları {her türlü kötülüklerden uzaklaştırarak) arıtsın ve (Allah'ın indirdiği) kitabı ve (içinde bulunan) hikmeti (değerli bilgileri) öğretsin. Her ne kadar daha önce sapıklık içinde bulun­muş olsalar bile onlara kurtulmaları için rehberlik etsin. Keza yü­ce Allah'ı onlara tanıtsın. İzleyip rahata kavuşmaları, doyuma ulaşmaları, erdemli bir toplum ve yeryüzünde Allah'ın emirlerini uygulayan müslüman bir ümmet olma yüceliğine erişerek O'nun iradesi doğrultusunda yeryüzünün varisi olabilmeleri için onlara doğru yolu çizsin.

Milletlerden birine Allah (cc) tarafından bir peygamber gön­derildiği zaman, elbette ki bu peygamberin, onların arasından se­çilen biri olması gerekir. Ta ki kendi dilleriyle onlara hitap etsin ve normal günlük hayatta onlarla sosyal ilişkiler kursun. Çünkü an­cak bu suretle onlara örnek olabilir. Dolayısıyla onların dışında bi­ri olması mümkün değildir.

Zira eğer o yabancı bir toplumdan gelmiş olursa kendisini an­layamayacaklardır. Ya da gelenek ve görenekleri farklı olacağı için taraflar birbirlerine uyum sağlayamayacaklar, aralarında kopuk­luk başgosterecektir. Bu suretle de -gelen peygamber melek cin­sinden bile olsa- Allah Teala'nm o millet için istediği hidayet ve ha­yırlı sonuçlar gerçekleşmemiş olacaktır. Çünkü bu takdirde insan­lar şu gerekçeyle itirazda bulunacak ve diyeceklerdir ki: Biz melek­lerin yaptığını yapamayız. Çünkü yaradılış itibariyle biz insan ola­rak meleklerden farklıyız, bizim kapasitemizle onların kapasitesi aynı değildir. Dolayısıyla Allah hiç kimseye, gücünün yetmediği görevi yüklem ez.

"Muhammed'e:

- Bir melek indirilmeli değil iniydi? dediler. Bir melek indir­miş olsaydık iş bitmiş olurdu da onlara göz bile açtırılmazdi. Biz O'nu melek kılsaydik, yine insan şeklinde yapardık da düştükle­ri şüpheye onları yine düşürmüş olurduk [1]

"Ey Muhammedi De ki: Yeryüzünde dolaşıp yaşayanlar eğer melek olsalardı biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik." [2]

Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır: ;!  "Şöyle dediler:

Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer? Otta, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!"[3]

Eski devirlerdeki iletişim sorunu ve o zamanki hayat şartlan yüzünden insan toplulukları genellikle birbirlerinden kopuk bir şekilde yaşadıklarından, Allah Teala her topluluk için ayrı bir pey­gamber gönderiyordu.

Ulaşım, gelişme kaydedip toplumlararası ilişkiler de ilerleyin­ce bu durumda tüm insanlığa genel bir çağrı yöneltilmesi ve önce­ki tüm peygamberler tarafından yapılmış çağrıları kapsayacak bu çağrı için elçilerin sonuncusu olacak bir peygamberin görevlendi­rilmesi gerekli oldu. Böylece son ilahi yasa, daha önce belli toplu­luklara mahsus olmak üzere gönderilmiş olan yasaları yürürlükten kaldırmış olacak, tüm insanların ortak olduğu meseleleri bünye­sinde toplayacaktı.

Nitekim sonunda da öyle oldu. Aslında bütün peygamberler, Allah'a teslim olmaları (O'nun iradesine, emir ve kanunlarına uy­maları) için insanlara çağrıda bulunmuşlardır. Onlara vaktiyle ta­bi olmuş, davetlerini kabul etmiş olan nesiller, ilk yaradılıştan dünyanın sonuna kadar şüphesiz ki tek ve müslüman bir ümmeti oluşturmaktadırlar.

Allah Teala birçok peygamberi zikrettikten sonra şöyle buyur­maktadır:

"İşte Tevhid dini olan İslâm (geçmiş bütün peygamberler de dahil olmak üzere) hepinizin (ortak ve) tek dinidir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana ibadet edin [4]

Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yeyin ve faydalı işlerle uğraşın. Hiç şüphe yok ki yaptıklarınızdan haberdârım.

Şu gerçektir ki: İslam, sizin (hepinizin) tek dinidir ve ben de Rabbinizim. Öyleyse benden (bana âsî olmaktan) sakının." [5]

Elbetteki yeryüzünde birçok milletler yaşadığı için, gelecek olan son peygamber, bu milletlerden birisi arasından çıkacaktı. Bu peygamber kendi aralarından çıkmadı diye öbür milletlerin itiraz etmesi için mantıklı bir gerekçe yoktur. Zira birinden olmasa diğe­rinden olacaktı ve bu anlamsız itirazı bu kez diğer milletler yapa­cak idi. Aynı gerekçe ileri sürülecekti.

O halde bu peygamberin, (insanlık dünyasının her bakımdan gerçeklerine uygun, yeryüzündeki beşeri dağılım tablosunun tam ortasında) vasat birbölgede ortaya çıkması en normal olandı. İşte Arap memleketleri böyle bir özelliğe sahipti. Zira bu memleketler (o devirde insanların dünya üzerindeki dağılış durumlarına bakı­lacak olursa) orta (sayılabiecek) bir bölgede bulunuyordu. Çağrı­nın, tüm insanlığa buradan yöneltilmesi daha mümkündü. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Sizin bütün insanlığa, Peygamberin de size şahid ve örnek olması için (mesajımı tüm insanlığa daha kolay iletebilmeniz, bu görevi yaparken de diğer milletlerin davetime ne derece uydukla­rım denetleyebilmeniz bakımından) sizi tam ortada (yer alan Hi­caz bölgesinde) bir ümmet kıldık. (Bir millet olarak sizi görevlen­dirdik.)

Senin Ey Muhammedi (ibadet yaparken) yöneldiğin (Kabe) yönünü, peygambere uyanlarla Ökçesi üzerinde gerisin geri dö­nenleri ayırd etmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah'ın kendileri­ni doğru yola sevk ettiği kimselerin dışında kalanlara sana uy­mak kendilerine çok ağır gelmektedir. Allah inancınızı (mükafat-sız bırakarak) kaybedecek (emeklerinizi boşa çıkaracak) değildir. Gerçek şudur ki Allah insanlara karşı son derece şefkatli, son de­rece merhametlidir. [6]

Keza bu son peygamberin belli bir ümmet arasından çıkması­nın bir hikmeti de o milletten seyrek olarak peygamber gelmiş ol­masına da bağlanabilir. Ta ki gelen elçi bir değer ifade etmiş olsun. Çünkü bir milletin arasından sık sık peygamber çıktığı takdirde, bunlar gittikçe sıradan birer şahıs durumuna düşerler. Halk da böyle bir olayı devamlı duyarak, yaşayarak ona sıradan bir hadi-seymiş gibi alışır.

İşte Araplar da sık şekilde peygamberlerle muhatap olmamış bir kavim idiler. İsmail, Hûd ve Salih (as) den başka aralarından peygamber çıkmamıştır. Aynı şekilde peygamberler (ancak ilahi yasalar yozlaştırıldıkça Allah'ın insanlara yeni ihtarlarını bildir­mek üzere) uzun aralıklarla bir ümmetin içinden çıkarlar. Ta ki insanların eğilimi yeni bir davet için müsait hale gelmiş olsun; in­sanları, içinde bulundukları kötü durumdan kurtarıp bozulan or­tamı düzeltmek üzere bir peygamberin gelmesi artık beklenir du­ruma gelmiş olsun. Allah Teala bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Ey kitap ehli! Uzun bir devirden beridir peygamberlerin gel­mesi geciktiği için:

- Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi dersiniz diye, size Allah'ın emirlerini açıkça anlatacak bir elçimiz işte gelmiş bulunmakta­dır. Allah'ın her şeye gücü yeter." [7]

Aslında Kitap ehli (Yahudiler ve Hıristiyanlar) Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)'in geleceğini, ortaya çıkacağı günlerin yak­laştığını, hatta nerede ortaya çıkacağım dahi biliyorlardı. Çünkü kitapları bütün bu noktalara işaret ediyordu. Bilginlerinin ve ra­hiplerinin de bundan haberleri vardı.

Hatta Yahudi ve Hristiyan din adamları çok yakında gelmek üzere olan son peygamberin, kendilerini müşrik (putperest)lere karşı destekleyeceğini, onların da kendisine iman edip O'na yar­dımcı olacaklarını O'nun safında putperestlere karşı mücadele ve­receklerini söylüyorlardı.

Bu yüce peygamber Allah tarafından gönderildikten sonra O'nu gerçekten tanıyıp teşhis ettikleri halde gözlerini kin bürüdü, alçakça tutumları kendilerini doğru yoldan saptırdı, bu kez de O'nu inkar ettiler. O'na düşmanlık ettiler, bütün imkanlarıyla da­vetine karşı cephe aldılar.

Allah Teala onların bu tutumlarını şöyle anlatmaktadır:

"Ne zaman ki Allah tarafından kendi kitapları (İncil ve Tevrat) daki bilgileri doğrulayan kitap (Kur'an-ı Kerim) indi, -ki onlar bundan önceleri, inkarcılara karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi- bildikleri gelince (bu kez de) onu inkar ettiler. Al­lah'ın laneti inkarcıların üzerine olsun [8]

Keza Allah Teala (Hz. İsa'dan naklen) şöyle buyurmaktadır: "Meryem Oğlu İsa:

-  Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden Önce gelmiş olan, Tevrat'ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah'ın size gönderilmiş bir elçisi­yim, demişti. Fakat (İsa'nın haber verdiği ) o elçi (Muhammed) kendilerine belgelerle gelince de (bu kez):

- Bu düpedüz bir sihirdir, demişlerdi. [9]

V Selman-ı Fârisi (ra) Hazretleri'nin anlattıklarına göre Hristi-yanlık, Hz. Muhammed (sav)'in ortaya çıkmak üzere olduğu sıra­larda artık doğru ve gerçek şeklini tamamen kaybetmiş, tahrif edi­lerek {değişikliklere uğratılarak) Tevhid'ten çok Şirk'e yakın bir din haline getirilmişti.

Hz. Selman (ra) şöyle anlatmaktadır:

"Ben Isfahan [10] civarında, Cey adında bir köyün halkından idim. Babam köyün ileri gelenlerindendi. O beni Allah'ın yarat­mış bulunduğu her şeyden daha çok severdi. Bana karşı olan sev­gisi ve düşkünlüğü o kadar aşın idi ki, bir fenalık dokunabilir di­ye beni evden hiç ayırmazdı. Tıpkı cariyenin eve hapsedilmesi gi­bi beni eve kapatmıştı. Ben de Mecusi [11] dinine o kadar kendimi vermiştim ki adeta Ateşgede [12] hizmetçisi olmuştum. O kadar ki onu bir dakika bile küllenmeye terketmezdim.

Babamın, çok büyük bir çiftliği vardı. Bir gün köyde kendisi­ne ait bir inşaatla uğraşırken. Beni çağırarak:

- Oğlum! Ben bugün inşaatla meşgul oldum, çiftliğe gideme­dim. Sen gidip bir göz atabilir misin? dedi ve çiftlikte bazı ufak te­fek işleri de yapmamı emretti.                

Sonra da:

- Bak oğlum! Sakın gözümün önünden fazla kaybolma, çün­kü sen benim çiftliğimden çok daha önemlisin. Eğer fazla geci­kirsen bu sefer de bütün işlerimden olur, seni merak ederim, di­ye ilave etti.

Bunun üzerine çıkıp, çiftliğin yolunu tuttum.Yolumun üze­rinde bir Hristiyan kilisesinin civarından geçerken içeride ibadet edenlerin seslerini duydum. Babam beni hep evde saklı tuttuğu için dış dünya ile pek ilişkim yoktu. Dolayısıyla olup bitenlerden, insanların durumlarından, cemiyetin sosyal faaliyetlerinden hiç haberim yoktu.

Bu kilisenin içinde ayin yapanların sesini duyunca ne yaptık­larını merak edip içeriye daldım. Ne yaptıklarını görünce, içimde onların dinine karşı bir eğilim hissettim ve kendi kendime dedim ki: Andolsun bunların dini bizimkinden daha hayırlıdır. Güneş batıncaya kadar onlardan ayrılmadım, babamın çiftliğine de git­medim. Sonra onlara:

- Bu dinin orijini, çıkış yeri neresidir, diye sordum.

- Şam'dır diye cevap verdiler.

Ondan sonra eve, babama döndüm, baktım ki beni merak edip bütün işini gücünü bırakmış peşime adamlar salmış beni bir hayli aramışlar.

Babamın yanına gelince bana, büyük bir merakla:

- Oğlum! Söyler misin, nerelerde kaldın? Ben sana bir iş ver­dim, onu yapıp hemen dönüverecektin ya! Anlatsana! Ne ol­du?.. Ona:

-  Babacığım bak! Yolumun üzerinde bir kiliseye uğra-dım.İçinde bir topluluk ibadet ediyordu. Seyrettim, dinleri hoşu­ma gitti. Yemin ederim, güneş batıncaya kadar da yanlarında kal­dım, diye başımdan geçenleri kendisine açıkça anlattım. Bana sertçe şöyle dedi: 

- Oğlum! O dinde hayır yok! senin ve atalarının dini o dinden daha hayırlıdır. Ben ise kendisine cevaben:

-Hayır! Bilakis o bizim dinimizden çok daha hayırlıdır, de­dim.

Bunun üzerine babam, dinimi değiştireceğimden korkarak ayaklarıma zincir takıp beni eve hapsetti.

Sonra Hıristiyanlara haber yolîadım,dedim ki:

- Şam'dan gelenler olursa beni onlardan haberdar edin. Ne­den sonra Şam'dan bir grup tüccarın geldiğini bana bildirdiler. Kendilerine:

- İşlerim bitirip memleketlerine dönmek üzere oldukları za­man beni de birlikte götürmeleri için onlardan izin alın, diye tembihte bulundum. Dönmek için hazırlanınca bana haber sal­dılar. Ben de ayağımdaki demir kelepçeyi çözüp kaçtım, onlara katılıp Şam'a gittim.

Bu memlekete varınca:

- Hristiyan din adamları arasında en bilgili şahsiyet kimdir? diye sorup araştırdım. Bana, kiliselerden birinde bir piskopos ta­rif ettiler.

Yanına gittim ve kendisine:

-  Dininize karşı içimde bir istek duyuyorum. Bu bakımdan devamlı sizinle bulunmak, kilisede hizmetlerinizi üstlenmek, sizden birşeyler öğrenmek ve sizinle birlikte ibadet etmek istiyo­rum, dedim.

- Olur, girin, dedi. Ben de girip bir zaman beraberinde bulun­dum. Fakat neden sonra bu adamın, sahtekarın biri olduğunu öğrendim. Çünkü, Hristiyanlara, kiliseye yardımda bulunmaları­nı emrediyor, onları bu konuda teşvik ediyordu. Halbuki topla­nan paralan kendisinde saklıyor, muhtaç olanlara vermiyordu. Yapılan bu yardımlardan o kadar para biriktirdi ki yedi küp dolu­su altın ve para topladı. Tabi ben bu durumu görünce O'na karşı çok şiddetli bir nefret beslemeye başladım. Sonra bu adam öldü. Hristiyanlar cenaze ve defin merasimi için toplandılar.

Onlara:

- Doğrusunu sorarsanız bu, kötü bir adamdı. Çünkü kiliseye sadaka vermeniz için tavsiyelerde bulunuyor ve sizi özendiriyor­du. Yaptığınız yardımları ise hep kendisine saklıyor, fakirlere on­dan hiç bir şey vermiyordu, diye anlattım. Bana:

- Bunun gerçek olduğunu nereden biliyorsun, diye sordular. Kendilerine dedim ki:

-  O'nun bu paraları nereye sakladığım size gösterebilirim. Onlar da:

- Göster bakalım, dediler. Bunun üzerine gidip yerini göster­dim. O yerden yedi küp dolusu altın ve para çıkardılar. Bunları görünce:

- Allah'a yemin ederiz ki bu adamı gömmeyeceğiz, dediler ve cesedi asıp taşladılar. Onun yerine ise adamın birini koydular."

;       Hz. Selmân (ra), bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

"Beş vakit namaz" [13] kılanlar arasında bu zattan daha faziletli­sini görmedim. Dünyaya hırsla ve duyumsuzlukla sarılmayan Al­lah'ın ahiretteki mükafat ve ihsanlarına karşı daha çok rağbet duyan ve gece gündüz ibadet edenler arasında bundan daha iyi­sine rastlamadım. Onu öyle bir sevdim ki ondan önce böyle bir sevgiyle herhangi bir şeye bağlandığımı bilmiyorum. Uzun bir zaman yanında kaldım. Sonra, bir gün ölüm döşeğindeydi. Ona:

-  Ey Muhterem! Uzun zaman seninle beraber kaldım. Seni öyle bir sevdim ki, bu sevgiyle senden önce herhangi bir şeye bağlandığımı bilmiyorum. Şimdi görüyorsun, Allah'ın emri gelip çatmış bulunmaktadır. Acaba senden sonra kime gitmemi tavsi­ye edersin ve bana ne yapmamı emredersin, diye sordum.

Bana şu cevabı verdi:

- Bak oğlum! Allah'a yemin ederim ki bugün gerçek İncil'in öğretilerine bağlı, benim gibi hemen hiç kimse kalmadı. Hepsi öldüler. Kalanlar da Allah'ın emir ve yasaklarını değişikliğe uğ­rattılar ve bir zamanlar yapmakta oldukları vazifeleri yapmaz ol­dular. Benim gibi inananlardan yalnızca Musul'da bir kişi var. O da filancadır. Benim gibi gerçek İncil'e bağlı bir şahsiyettir. Git O'na katıl.

Bu zat vefat ettikten sonra, tavsiye etmiş olduğu Musul'daki Rahib'e gidip katıldım. Ona:

- Ey Muhterem! Falanca zat ölüm döşeğindeyken sana gelip katılmamı bana tavsiye etmişti ve aynen O'nun gibi inanıp dü­şündüğünü söylemişti. Bu sebeple gelmiş bulunuyorum, dedim. Bana:

- Yanımda kalabilirsin, diye muvafakatta bulundu. Gerçekten de Onu, arkadaşının gidişatına uygunluk bakımından en hayırlı biri olarak buldum. Fakat çok geçmeden bu da Öldü. Henüz ölüm döşeğindeyken buna da:

- Üstad! Biliyorsun, falan zat beni sana göndermiş ve yanın­da kalmamı emretmişti. Şimdi Allah'ın emri senin için de gelip çatmış bulunmaktadır. Acaba senden sonra kime gitmemi tavsi­ye edersin ve bana ne yapmamı emredersin, diye sordum. O da bana şu cevabı verdi:

- Bak yavrum! Allah'a yemin ederim ki bizim bağlı bulundu­ğumuz öğretilere sadık kalan hiç kimseyi artık tanımıyorum. Yal­nızca Nusaybin'de bir zat var, işte o hariç. Sen git O'na katıl.

Bu da vefat edince gidip Nusaybin'deki zata katıldım. Başım­dan geçenleri ve arkadaşının bana emrettiğini kendisine anlattım.

O da bana:

- Kal yanımda, dedi. Bir süre de bu zatın yanında kaldım. Ger­çekten O'nu da arkadaşının aynen söylediği gibi buldum. Böyle­ce en hayırlı bir insanın yanında artık bulunuyordum. Ne var ki aradan çok geçmeden bu da vefat etti. Bu zat da henüz ölüm dö­şeğindeyken O'na:

-  Efendim! Biliyorsun falanca zat bana filancayı, o da seni tavsiye etmiş idi. Şimdi sen benim kime gitmemi tavsiye edersin ve ne yapmamı emredersin, diye sordum.

Cevap olarak şöyle dedi:

- Oğulcuğum! Allah'a yemin olsun, bizim inançlarımıza bağ­lı bir kimsenin artık mevcut olduğuna inanmıyorum. Yalnızca Rum illerinde Ammuriye [14] de bir zat var, O'ndan başka da kimse kalmadı. O da aynen bizim inanışlarımıza bağlıdır. Şayet istiyor­san O'na gidebilirsin. O da bizim düşüncemizdedir.

Bu kişi de vefat edince Ammuriye'deki zata gittim. Başımdan geçenleri O'na da anlattım. Yanında kalmama müsaade etti. Ger­çekten de arkadaşlarının gösterdikleri hidayet yolu üzerinde bu­lunan en hayırlı bir zatın yanında artık bulunmuş oluyordum. Burada bulunduğum süre içinde birkaç büyükbaş hayvana ve koyuna sahip oldum. Yanında bulunduğum bu zat da vefat etti.

Henüz ölüm döşeğindeyken ona şöyle dedim:

- Vaktiyle hizmetlerinde bulunduğum zevat bana birbirlerini tavsiye ettiler. Nihayet filan zat da seni bana tavsiyede bulundu. Şimdi acaba sen bana, kime gitmemi Öğütler ve ne yapmamı em­redersin?

Bana şu cevabı verdi:

- Evlâdım! Allah'a and olsun bizim üzerinde bulunduğumuz inanışa sahip bugün hiç kimse mevcud değildir ki ona gitmeni emredeyim. Fakat nerdeyse bir peygamber gelmek üzeredir. Hz. İbrahim (as)'m dinini ihya etmek üzere gönderilecektir. Hicret edeceği yer, lav kayaları ile kaplı iki arazi arasındadır. Bu iki ara­zi arasında hurmalıklar vardır. Bu gelecek olan peygamberin de pek açık olan belirtileri mevcuttur: Hediye olarak kendisine su­nulan bir şeyi yer, fakat sadaka olarak verilen şeyi yemez. Omuz­larının arasında peygamberlik mührü vardır. Eğer o memleketle­re gidecek gücün varsa git."

Hz. Selman (ra), bu tavsiye üzerine oraya gitti. Gerçekten de söylenenleri görüp yaşadı ve müslüman oldu. O, Hz. Muhammed (sav)'in tanınmış Ashab'[15] ındandır. [16]

Arap Yarımadası'nda bulunan bazı putperestler de kendi mil­letlerinin, -her ne kadar Hz. İbrahim (as)'ın dinine bağlı oldukları­nı ileri sürüyor idiyseler de- bu dinden ne kadar uzaklaşıp Şirke battıklarını hissediyorlardı.

Tarihçi îbni İshak şöyle diyor:

"Kureyşliler bir bayram.münasebetiyle bir gün putlarından birinin etrafında toplanmış bulunuyordı. Onu yüceltiyor, ona kurbanlar kesiyor, karşısında secdeye kapanıyor ve etrafında tur atıp duruyorlardı. Bu onların, yılda bir kere kutladıkları bayram­larıydı.

îşte o gün toplananlar arasından dört kişi bir kenara çekilip gizlice kendi aralarında konuştular. Onlardan biri diğerlerine:

- Gelin birbirimize karşı samimi olalım ve birimiz yekdiğeri­nin sırrım gizlesin, asla başkalarına açıklamasın.

Hepsi birden "evet" dediler, kabul ettiler. Bu dört şahıs: Vara­ka Bin Nevfel, Abdullah Bin Cahş, Osman Bin El-Huvayris ve Zeyd Bin Amr Bin Nufeyl'dir.

Birbirlerine şöyle dediler: "Allah'a and olsun ki şu milletini­zin hiç bir dini yoktur. Şu bir gerçektir ki, ataları Hz. İbrahim'in dininden sapmışlardır. Nedir bu taptığımız taş? Ne görür,ne işitir, ne fayda verebilir, ne de zarar verebilir. Arkadaşlar! gelin kendi­nize bir din arayın. Vallahi! hiç biriniz herhangi bir dine mensup değilsiniz!

Bunun üzerine bu dört şahıs, İbrahim (as)'ın Hanif (dürüst, arı ve şirkten uzak) dinini aramak üzere memleketlere dağıldılar.

Bunlardan Zeyd halkının dininden ayrıldı: putlara tapmak­tan, boğazlanmamış hayvan eti, kan ve putlar için kesilmiş kur­ban etlerinden artık uzak durdu ve kız çocuklarının diri diri top­rağa gömülmesinden halkı sakindırmaya çalıştı.

Zeyd, açıkça şunları söylüyordu:

-  Ben İbrahim'in Rabbi'ne ibadet ediyorum. Sonra halkının bu konuda işledikleri çirkin fiilleri açıkça kınamaya başladı.

Zeyd'in şöyle dediği anlatılmaktadır:

-  Ey Kureyş Halkı! Zeyd'in canını elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki: Benden başka hiç biriniz Hz. İbrahim'in dini üzerinde değildir!

Ondan sonra da Allah'a şöyle yakarirdi:

Allahım! sevdiğin ibadet şeklinin nasıl olduğunu eğer bilsey­dim sana işte öyle ibadet ederdim. Fakat ne yazık ki bunu bilmi­yorum. Bundan sonra da yere kapanıp secde ederdi.

Bütün bunlar, ortamın, karanlıklar içerisinde bocalamakta olan insanlık dünyasını kurtaracak bir elçiye ihtiyaç duyduğunu gösteriyordu. İnsanların eğilimleri de bu yönden hazır hale gel­mişti.

Bununla beraber semavi kitaplar bir peygamberin geleceğini zaten haber veriyor, bilginler ve din adamları bu kitaplardaki ger­çekleri biliyorlardı. Gelecek olan peygamberin vasıfları belliydi. Her şey onun geleceğini artık işaret ediyordu.

İslama çağrı, daha önceki peygamberlerin tüm davetlerini kapsamakta, onların getirmiş oldukları şeriatlerin hepsini yürür­lükten kaldırmaktadır. Islamın çağrısı bütün beşeriyete hitap eder ve evrenseldir.

Bu konuda elçi olarak Allah tarafından görevlendirilen Hz. Muhammed (sav) bütün peygamberlerin ve elçilerin sonuncusu­dur. Vasat bir milletin içinden çıkmıştır. Tüm insanlar üzerine şa-hid olmuştur. Peygamberlerin arkası kesildikten epey bir zaman sonra gelmiştir. O'nun Allah'tan getirdiği hayat düzeni tüm insan­lık için söz konusudur.

İslam'ın çağrısı, daha önceki dinlerin insanlara yönelttiği da­vetlerden farklıdır. Önceki dinlerden her birinin yönelttiği davet belli bir millete mahsus idi. Dolayısıyla bu dinlerin getirdiği hü­kümler yalnızca ilgili oldukları ve hitap ettikleri milletin menfaat­leri doğrultusunda idiler. Bunların bazılarında sosyal hayatla ilgili hiç bir hüküm bile yoktu. Çünkü böylesi bir dinin insanlara yö­nelttiği çağrı sırasında, o dinin peygamberi yönetiminde kurulu bir devlet yoktu. îslam, insanlığa çok kapsamlı olarak hitap etmek­tedir.

Halbuki diğer dinler arasında, mesela Hristiyanlıkta genel ya­salar yoktur. Çünkü Hz. îsa başkanlığında kurulmuş bir devlet yoktu ki bu devlet tarafından uygulanmak üzere kanunlar insin. Hristiyanlığı kabul eden devletler, bu dinin fikriyatı yayıldıktan ve Hz. İsa semaya refü [17] edildikten sonra ancak kuruldu.

Bu sırada Hz. İsa'nın yaşı henüz 33'ü geçmiş değildi. Buna mu­kabil Hz. Muhammed'e (asm) baktığımız zaman O'na peygamberlik geldiğinde kırkıncı yaşında idi. İslam din ve fikriyatı O'nun dev­rinde yayıldı ve Medine'de Arap Yarımadası'nın tamamına hakim olan devletini kurdu.

Şu tabii bir olaydır ki: İslamın henüz kurulu bir devleti yokken Mekke döneminde inen ayetler arasında kanunlar bulunmamak­tadır. Bu gerçeği Mekkî Sûreler'de (Kur'arim Mekke'de inmiş olan sûrelerinde) açıkça görüyoruz.

Bu ayetlerde sadece, iman etmeyen müşriklere (Allah'a ortak koşanlara) dair tehdit ve korkutucu sözlerle inananlar için müka­fat ve müjdeler vardır. Ayrıca bu sûrelerde Allah'ın sonsuz kudreti ve yaratıklarına ihsan ettiği geniş nimetleri hakkında ayetler bu­lunmaktadır.

Buna mukabil Medine'de inmiş bulunan ayetlere gelince bun­ların kapsamında îsîamın yayılması ve yeryüzünde uygulanması için kurulmuş devletin kanunları vardır.

Yahudi dinine gelince bu dinde de sırf îsrailoğullarma mahsus olan onların hayat gerçeklerine uyan, başka milletlere ise pek el­verişli olmayan yasalar indi. Hem sonra gerek Yahudi dini, gerekse Hristiyan dini son din olmadıkları için bunların gelişinden sonra insanlar, çözüm, açıklama ve hüküm gerektiren yeni yeni mesele­lerle karşılaştılar. İşte bütün bu çözümler, açıklama ve hükümler, son din olması itibariyle îslamda bulundu.

Allah Teala bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Ey Muhammed! De ki: Bana vahyolunan (Kur' an) da, leş, akı­tılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve günah işlenerek Allah'dan baş­kası adına kesilen hayvan eti dışındakileri yemenin yasak oldu-ğuna dair bir emir bulamıyorum:

Fakat (açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelerek) darda kalan (kimse), başkasının payına el uzatmamak ve zaruret mik­tarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder.

Yahudilere toynaklı her hayvanı (n etini) yasaklamıştık. Onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve kemik yağları hariç, iç yağla­rını da yasaklamıştık. Aşırı gitmelerinden Ötürü onları bu şekilde cezalandırdık. Biz şüphesiz doğru sözlüyüzdür.[18]

Her peygamber, Allah tarafından elçi olarak yalnızca kendi milletine ve belli bir süre için gönderildi. Hiç bir millet yoktur ki ona, Allah'ın ahirette ihsan edeceği mükafatı müjdeleyen ve vere­ceği ceza ile onu korkutan bir elçi gönderilmiş olmasın.

Daha önceki peygamberlere verilen görev, ya o görevle ilgili sürenin bitmesiyle, ya o milletin, ilahi davete uymamaları üzerine hakettikleri cezaya çarptırılın al arıyla, ya da davete uyarak içinde bulundukları çirkinliklerden uzak durmalarıyla veya peygamber­lerinin, onlara isabet eden ilahi cezalar dışında kalarak kurtulma-larıyla sona ererdi.

Mesela İbrahim Aleyhisselam: O, milletini putlara tapmaktan sakındırmak ve Yüce Allah'ı onlara tanıtmak için gönderilmişti.

Allah Teala bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Gerçekte biz, (Musa'dan önce de) İbrahim'e rüşdünü vermiş­tik. (O'na doğruyu yanlıştan ayırabilecek melekeyi, yeteneği ver­miştik.) Biz O'nun (peygamberliğe) ehil olduğunu biliyorduk.

İbrahim, babasına ve milletine: Bu tapınıp durduğunuz hey­keller nedir, demişti. Onlar da:

- Biz atalarımızı, bunlara ibadet ediyor olarak bulduk, demiş­lerdi. (Bunun üzerine) İbrahim onlara (şöyle) demişti:

- Yemin olsun, siz de atalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz.[19]

Yine Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Ey Muhammedi Kur'an'da İbrahim'i (Onunla ilgili olarak an­lattıklarımızı) hatırla. Şüphesiz O, dosdoğru bir Peygamber idi.

Babasına şöyle demişti:

- Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olma­yan şeylere niçin tapıyorsun?

Babacığım! bilmediğin (öyle) bilgiler vardır ki ben onları öğ­rendim. O halde bana uy ki seni doğru yola ileteyim. Babacığım! Şeytana tapma. Çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır."[20]

Sonra Lut Aleyhisselam da milletinin adet haline getirdikleri fuhşa karşı mücadele etmek için Allah tarafından gönderilmiş idi. Nitekim Allah Teala O'nunla ilgili olarak da şöyle buyurmaktadır:

"Lut'u da elçi olarak gönderdik. Milletine:

- Dünyada hiç kimsenin sizden önce yapmadığı bu hayasızlı­ğı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp erkeklere karşı şehvete gelerek onlarla ilişki kuruyorsunuz, öyle mi? Doğrusu (sapıklıkta) haddini aşan bir millet olmuşsunuz, demişti. (Onları şiddetle kı­namıştı)[21]

Şuayb Aleyhisselam ise, halkının arasında yaygın hale gelmiş bulunan sahtekarlık muamelelerini önlemek, onların ölçü ve tar­tıya dikkat etmelerini sağlamak üzere Allah tarafından elçi olarak gönderilmişti.

O'nun geliş sebebini Ali ahTe al a şöyle açıklamaktadır:

"Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Onlara şöyle dedi:

- Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka bir ilahınız yoktur. İşte Rabbinizden size bir kanıt da gelmiş bulunmaktadır. Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların (satın aldıkları) mallarını eksik vermeyin memleketin durumu düzelmişken bu disiplini bozmayın. Eğer inanırsanız böylesi sizin için daha hayırlıdır.[22]

Hz. Musa Aleyhisselam da halkını Firavun'un zulmünden kur­tarmak üzere yine Allah tarafından elçi olarak gönderilmişti.

Allah Teala Ona ve kardeşi Harun (as) a bu görevi verirken şöy­le buyurmaktadır:

"Ona gidin de şöyle deyin:

- Biz gerçekten senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarmı bi­zimle beraber serbest bırak, onlara işkence yapma. (Bak) Rabbin-den bir de kanıt getirmiş bulunuyoruz. Selam, doğru yolu izleye­nin üzerine olsun.[23]

îsa Aleyhisselam da, İsrail oğullarından, hurafelere, batıl inanç ve düşüncelere sapmış olanları doğru yola getirmek için Allah ta­rafından elçi olarak gönderilmişti.

İşte böylece her peygamberin öncelikle kendi milleti arasında yapacağı ayrı ayrı görevler vardı.

Hz. Nuh ve Hz. Musa (as) gibi bazı peygamberlerin, kötü gidi­şatlarında ısrar edenleri korkutma özellikleri vardı. Mesela Hz. Nuh (as)'m sabrı tükenince, halkı arasında kendisine iman etme­yenlere bedduada bulundu. Bununla beraber az sayıda kimseler­den başka kendisine iman eden de olmadı.

Nitekim Allah Teala bu gerçeği şöyle açıklamaktadır: "Nuh dedi ki:

- Ey Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkarcı(yı sağ) bırakma!

Eğer onları sağ bırakacak olursan kullarını (doğru yoldan) saptırırlar. Ahlaksız ve inkarcılıkta ısrar eden bir nesilden başka­sını yetiştirmezler."[24]

Peygamberlerden İbrahim ve îsa (as) gibi bazıları müjde ve hoşgörü ile, Hz. İshak ve Hz. Yakub (as) gibi bazıları davalarında Allah'ı şahit göstermekle, Hz. Eyyub ve Hz.Yahya (as) gibi bazıları da sabır ve metanetle tanınmışlardır. Böylece her peygamberin, mesajını iletirken kendisine has özelliği vardı.

Buna mukabil Hz. Muhammed (sav) bütün peygamberlere mahsus çeşitli sıfatları kendisinde toplamış ayrı bir özelliğe sahip­ti. Örneğin "o, hem doğru yolda olanları- Allah'ın mükafatıyla müj­deleyen, hem -yanlış yolda olanları- hakedecekleri cezalarla kor­kutan, Allah'ın izniyle O'na kulluk etmek için insanları davet eden, insanlara, hidayete ermeleri için lamba gibi ışık veren bir rehber idi.

Bu bakımdan denebilir ki: O'nu örnek almak, ona uymak bir bakıma bütün peygamberlere uymak gibidir. O'nun hal ve gidişa­tında, ahlak ve davranışlarında her peygamberin önemli vasıfları­nı, bariz özelliklerini bulmak mümkündür.

Keza insanlık dünyasına yönelttiği çağrı da geçmiş bütün pey­gamberlerin davetlerini kapsayan bir özellik taşımaktadır. Her şeyden önce O'nun daveti bütün insanlığa hitap etmektedir.

Halbuki önceki peygamberlerin, her birinin çağrısı kendi hal­kına yöneliktir. Bu suretle Hz. Muhammed'in daveti bütün bu mil­letleri içine almaktadır. Aynı zamanda kıyamet kopuncaya kadar geçecek olan süre boyunca bu davet devam edecek,yine bu süre içinde bütün milletlere hitap edecektir.

Keza bu davet, bütün gelmiş geçmiş davetlerin sonuncusudur. Bundan sonra bu daveti de içine alacak ve devran boyu sürecek başka hiç bir davet asla geçerli olmayacaktır. Böylece bu davet, di­ğer bütün peygamberlerin davetlerini topyekun temsil etmekte onların yerine geçmektedir.

Şu halde geçmiş davetlerden yalnızca birine uyulacak olursa, böyle bir davranış, geriye kalanları bir kenara itmek manasına ge­lecektir. Keza bu son davetin getirdiği kurallar ve yasalar daha ön­cekileri yürürlükten kaldırmış, bir anlamda onları tamamlamıştır. Şu halde geçmiş davetlerin artık hiç bir geçerli mahiyeti kalmamış, görevleri sona ermiştir, ya da başka bir izahla bu davetlerin hitap ettiği toplumlar yok olup gitmişlerdir. Binaenaleyh:"Madem ki Musevi şeriatı (Tevrat yasaları) ve İsevi şeriatı (İn­cil öğretileri) de Allah tarafından indirilmişlerdir. O halde bunla­rın da yeryüzünde uygulanmasını istiyoruz" diyenlerin tezlerini kabul etmek mümkün değildir.

Kaldı ki bu şeriatler, insanlar için hayat ve devlet düzeni olabi­lecek kanunlar da içermemektedirler. Bu iki şeriat da İsrailoğula-nna mahsus olmak üzere indiler, ancak tahrif eli onlarla oynadı, değişikliklere uğratıldılar. Üstelik bu iki şeriat da Mensuh'tur. (Yü­rürlükten, Allah'ın emriyle kaldırılmıştır.) Yürürlükten kaldırılmış olan yasayla da uygulama olmaz. Aslında böyle bir düşünceyi ka­bule yanaşmak temelden mümkün değildir.

Çünkü böyle bir düşünce, insanların içine şüphe tohumlan ekmek ve onları doğru yoldan saptırmak amacını güden haince bir çabadan başka bir şey değildir.[25]



[1] En'am Suresi, Ayet: 8-9

[2] Isra Suresi, Ayet: 95

[3] Furkan Suresi, Ayet: 7

[4] Enbiya Suresi, Ayet: 92

[5] Müminun Suresi, Ayet: 51-52

[6] Bakara Suresi, Ayet: 143

[7] Maide Suresi, Ayet: 19

[8] Bakara Suresi, Ayet: 89

[9] Saf Suresi, Ayet:6

[10] Isfahan: İran'ın halılanyla meşhur büyük şehirlerinden

[11] Mecûsî: Zerdüşt Dini'ne mensup kişi. Ateşperest {ateşe tapan).

[12] Ateşgede: Zerdüşt Dininde kutsal ateşin devamlı yakıldığı tapınak. (Mütercim)

[13] Selman-ı Farisî Hz.leri, Hz. Muhammed'den çok kısa bir süre önceki Hristiyanların 5 vakit namaz kıldıklarından söz etmektedir. Bununla beraber o devirde inen Kur'an-ı Kerim, bu dinin değişikliğe uğratıldığını ifade etmektedir. Bugünkü Hristiyanlıkta namaz diye bir şey kalmadığına göre, bu dinin gittikçe ne kadar değişmiş olduğunu ve asimi nasıl yitirdiğini açıkça kanıtlamaktadır. (Mütercim)

[14] Ammuriyye: (Latince: Amorium). tç Anadolu'da Frigya-Gaiatya sınırla­rında eski bir şehir ve önemli bir kale. Şehir tslam orduları tarafından defalarca kuşatılmış, Abbasi Halifesi El-Mutasım tarafından da M.S. 838 de kuşatılmış, sonra da kuşatma kaldırılmıştır. Bu şehrin kalıntıları şimdiki Emirdağ civarında­ki Hisarköy yakınlarındadır. (Mütercim)

[15] Ashab (veya sahabe): Sahabî'nin çoğuludur. Sahabî İse bir siyer iarihi terimidir. Hz. Muhammed'i görüp O'na iman etmiş olan veya Abdullah İbni Mektûm gibi âmâ olduğu için Hz. Peygamberi görememiş, ancak O'nunla bera­ber olmuş mümin kişiye denir. (Müt.)

[16] tbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 2, s. 480-489

[17] Ref: Arapça sözlük anlamı yukarıya kaldırmak. Roma eyalet valisi tara­fından Hz. isa'ya bir suikast düzenlendiği sırada, Allah O'nu yüksek bir makama çıkararak kurtardı. Bu, literatürlere Ref (ascension) hadisesi olarak geçmiştir. Bu olaya Kur'an-i Kerim'de Nisa Suresi, 198'de işaret edilmektedir. (Mütercim)

[18] En'am Suresi, Ayet: 145-146

[19] Enbiya Suresi Ayet: 51-54

[20] Meryem Suresi Ayet: 41-44

[21] A'râf Suresi Ayet: 80-81

[22] El-A'râf Suresi Ayet: 85

[23] Taha Suresi Ayet: 47

[24] Nuh Suresi Ayet: 26

[25] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/165-184.