Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

6- İSLAMA DAVET İÇİN ÜS ARAYIŞLARI - Index Web - 0007 0007

6- İSLAMA DAVET İÇİN ÜS ARAYIŞLARI2

Taif göçü. 2

İslama Çağrının Mekke Dışındaki Kabileler Arasında Yapılmaya Başlanması3

Birinci Akabe Biati5

İkinci Akabe Biati7


6- İSLAMA DAVET İÇİN ÜS ARAYIŞLARI

 

Hz. Peygamber (sav) artık sağlam bir temelin oluşmuş bulun­duğu, müslümanlarm sayı bakımından da iyi bir duruma geldikle­ri, günden güne artmakta oldukları, Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in İs­lama girmeleriyle çağrının bir güvenceye kavuştuğu îslam olayı­nın Mekke dışında bulunan ikinci derecedeki kabileleri de meşgul etmeye başladığı kanaatindeydi. Nitekim bu kabilelerden İslamı kabul edenler artıyordu.

Mesela Huzeyl kabilesinden Abdullah Bin Mes'ud, El-Karra Kabilesinden Mes'ud Bin El-Karî, Yemen'den Amir Bin Rabia, Devs Kabilesinden Tufayl Bin Amr, ayrıca Ebuzer El-Ğifari ve Necranlı Hristiyan Arapları temsil eden, sayıları yirmiyi geçkin bir heyetin tüm üyeleri İslama girmişlerdi.

Bunlara îslam hakkındaki bilgiler, Habeşistan'a hicret eden müslüman göçmenler vasıtasıyla ulaşmıştı. Bu sebeple daha fazla malumat alabilmek için Hz. Peygamber (sav)'i, ziyaret ettiler. Hz. Peygamber (sav) onlara Kur'an-ı Kerim'den parçalar okuyunca kalpleri yumuşadı ve hepsi birden iman ettiler. Onlara o sırada rastlayan Ebu Cehil kendilerine:

"Şimdiye kadar, sizden daha aptal bir heyete rastlamış deği­liz! Sözde halkınız, bu adam hakkında bilgi toplayasımz diye bu­ralara kadar sizi gönderdiler. Siz ise O'na uyup dininizden çıktı­nız, yazıklar olsun!" diyerek hem onları caydırmaya çalıştı, hem de İslama ve Rasulullah'a dil uzattı. Heyet üyeleri ise O'na:

"Haydi hoşça kal, senin cahil seviyene düşecek halimiz yok, sizin dininiz size bizim de seçmiş bulunduğumuz bize aittir" di­ye cevap verip ayrıldılar. Aslen Yemen'li olan Ebu Musa el Eş'arî (islamm doğuşu Yemen'de duyulunca iman etmiş ve oradan) aile­siyle birlikte hicret ederek Habeşistan'a gidip (oradaki müslüman muhacirlere katılmıştı.) On yıl kadar Habeşistan'da kaldılar.

Hz. Peygamber (sav) bu gelişmeyi görünce îslam davasına sa­hip çıkacak ve onu yayacak bir devlet kurmayı düşündü. Böyle bir çalışma esasen Habeşistan hicretiyle başlamıştı. Çünkü müslü-manlarin, (Kureyş müşriklerinin baskısından kurtulmaları yanın­da) ayrıca bu hicretin bir amacı da Habeşistan'ın (siyasi ve sosyal açıdan) göçmenlerce incelenmesi idi. Eğer şartlar el verecek olur­sa Hz. Peygamber (sav) de oraya gidecek ve devleti kurma çalış­malarını oradan yönetecekti.

Fakat daha sonra anlaşıldı ki Habeşistan'da ortam ve şartlar buna müsait değildir. Çünkü daha önce de bahsettiğimiz gibi din adamları (keşişler) Necaşi ile ihtilafa düşmüşlerdi. Bu arada biri Necaşi'ye karşı baş kaldırmış isyan bayrağı çekmişti. Ancak Allah Teala Necaşi'ye üstünlük ihsan etti. Müslüman göçmenler de Onun himayesinde emniyet içinde yaşadılar. Fakat o sıralarda ge­nel durum Hz. Peygamber (sav)'in Habeşistan'a gitmesine müsait değildi. Çünkü din adamlarının tepkisi büyüyüp sonunda patlak verebilirdi.[1]

 

Taif göçü

 

Hz. Peygamber bir ara da Mekke'ye çok yakın olan Taif kenti­ne giderek islam davasını oradan tebliğ etmeyi düşündü. Taif bu­günkü ölçülerle Mekke'ye sadece seksen kilometre uzaklıkta yük­sek bir rakım'a sahiptir. Bu şehrin yerlileri olan Benî Sakif Kabile­si tanınmış ve itibar sahibi bir topluluk idiler.

Keza o civarda bulunan Hevazin Kabilesi de öyle idi. Hz. Pey­gamber (sav) özellikle amcası Ebu Talib'in ölümünden sonra Ku-reyşlilefrin daha da artan baskı ve zorbalıklarına karşı burada bir destek ve himaye görürse Taife intikal etmeyi düşünüyordu. Eğer bu imkan doğacak olursa İslama çağrı faaliyetleri için burayı bir merkez yapmayı düşünüyordu. Bu nedenle Taife yalnız basma gitti.

Taife varınca Umeyoğulları ailesinden bazı adamlarla görüş­tü. Bunlar Benî Sakiyf kabilesinin eşrafından sayılırlardı. Hz. Pey­gamber (sav) onları, Allah'a iman etmeye davet edince reddettiler. İslama destek olmaları konusunda kendileriyle konuştu. Ancak olumlu bir cevap alamadı. Hz. Peygamber (sav) onlardan ümidini kesince hiç olmasa bu görüşme hakkında kimseye bir şey söyle­memelerini, durumu gizli tutmalarını istedi.

Çünkü Mekkeliler bunu duyacak olurlarsa kendisine karşı olan kötü tutumlarının daha da sertleşeceğinden çekiniyordu. Fa­kat adamlar Hz. Peygamber (sav)'in istediği gibi davranmadilar. Üstelik şehrin ayak takımını ve kölelerini O'nun üzerine saldırttı­lar, hakaret ettirdiler. Bu durumu gören diğer bazıları O'nu kurtar­maya çalıştılar, götürüp Kureyş'ten Rabia'nın oğullan Utbe ve Şey-be kardeşlere ait bir bağ içinde korumaya aldılar. Bu suretle ancak sokak serserileri Hz. Peygamber'in peşinden ayrıldılar. O sırada bağın sahipleri, Utbe ve Şeybe kardeşler, Hz. Peygamber (sav) ne yapacak diye merakla seyrediyorlardı. O ise büyük bir metanet ve ağırbaşlılıkla bir asmanın altında oturdu.

Biraz dinlendikten sonra mübarek ellerini kaldırarak şu duada bulundu:

"Allahım, güçsüzlüğümü, çaresizliğimi ve insanların beni ba­site almalarım ancak sana şikayet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, sen şüphesiz ki ezilmişlerin (de) Rabbisin ve benim de Rabbimsin. Peki beni kime havale ediyorsun. Huysuz, yüzsüz bir düşmana mı, yoksa hayatımın dizginlerini eline verdi­ğin dosttan, akrabadan birine mi?

Allahım! Eğer bana karşı öfkeli değilsen çektiğim mihnetlere bunca zorluklara hiç aldırmam. Fakat senin esirgeyiciliğin (bu ızdıraplanmı dindirecek, bu belaları etkisiz hale getirecek kadar) her türlü tedbirden daha geniştir.

Allahım! Gazabına uğramaktan, hoşnutsuzluğuna hedef ol­maktan senin nurlu himayene sığınırım. O nurun ki bütün ka­ranlıkları pırıl pırıl aydınlatır ve hem dünya hem de ahiret işleri­nin hepsi ona bağlıdır.

Allahım! Sen razı oluncaya kadar işte affını dileyip duruyo­rum. Bütün güç ve kudret ancak sendedir."

Hz. Peygamber (sav)'i bu durumda gören Rabia'nm oğulları duygulandılar ve bir miktar üzüm kopararak Addas adındaki hiz­metçileri vasıtasıyla O'na gönderdiler. Bu şahıs Irak'ta bulunan Ni-nova (Musul) halkındandı.

Hz. Peygamber üzümü yemeğe başladığı sırada Bismillahir-rahmanirrahim diyerek besmele çekince Addas hayret etti. Bu arada Hz. Peygamber (sav) kendisiyle konuşmaya başlayıp nereli olduğunu öğrenince O'nun Allah elçilerinden Metta oğlu Yunus (as)'m hemşehrisi olduğunu ifade etti. Bunu duyan Addas o kadar sevindi ki eğilip Hz. Peygamber (sav)'in başım, ellerini ve ayakları­nı öpmeye başladı.

Bu manzarayı seyreden Rabia'nın oğullarından biri diğerine:

- Vallahi çocuğu yoldan çıkardı, diye söylendi. Addas yanları­na dönünce O'na:

"Aşkolsun Addas, sana ne oldu da adamın başından elinden ayağından öpmeye başladın" diye sordular.

Addas:

"Efendim, bugün yeryüzünde bu insandan daha hayırlısı bu­lunamaz! O, bana öyle şeyler anlattı ki bu bilgilere bir peygam­berden başkası sahip olamaz" diye cevap verdi.

Bu sefer de Ona:

-  Bak dikkatli ol ya Addas, sakın seni dininden çıkarmasın. Senin dinin O'nunkinden daha hayırlıdır" diyerek Onu Hz. Pey­gambere karşı şartlandırmaya çalıştılar.

Hz. Peygamber (sav) Benî Sakif kabilesinden artık ümidini keserek Mekke'ye dönerken Nahle mevkiinde mola verdi. Orada ge­celeyin kalkıp namaz kıldı. O sırada yakınından bir cin topluluğu geçmekte idiler. Hz. Peygamber (sav)'i dinlediler.

Namazım bitirince cinler yollarına devam ettiler ve kitlelerine kavuşunca müslüman olduklarım söyleyerek görüp duyduklarını anlattılar ve onları da İslama girmeleri için uyardılar.

Hz. Peygamber (sav) Mekke'ye varıncaya kadar O'nun Taife gittiği haberi Kureyşlüere çoktan ulaşmıştı bile.

Bu sebeple tanınmış şahsiyetlerden Mut'im Bin Adiye haber yollayarak güvenliği için garanti istedi ve bu garantiyi alınca ancak şehre girebildi.[2]

 

İslama Çağrının Mekke Dışındaki Kabileler Arasında Yapılmaya Başlanması

 

Hz. Peygamber (sav) Mekke'de Kureyşlilerin, Taif'te de Benî Sa­kif kabilesinin İslama girmelerinden ümidini kesince bu kez bazı mevsimlerde, Ukaz, Zi-Micne ve başka mevkilerde kurulan pana­yırlar esnasında, hem ticaret yapmak hem de düzenlenen çeşitli şiir ve edebiyat festivallerine katılmak üzere gelen Arap kabileleri­nin mensuplarıyla tanışır, onları Allah'a iman etmeye, Islamın ya­yılmasına yardımcı olmaya davet ederdi. Bu suretle Allah Teala'nın O'nu memur ettiği elçilik görevini yerine getirmeye çalışırdı. Keza Hac mevsiminde yine Mekke'ye akın akın gelen Arap kabile men­supları ile temasa geçer, onlara:

- Ey filan kabilenin mensupları! Bakınız ben size Allah (cc) ta­rafından gönderilmiş elçiyim. O, sizin yalnızca O'na ibadet etme­nizi, kendisine asla ortak koşmamanızı, O'ndan başka tapmakta olduğunuz putlardan vazgeçmenizi, bana inanıp beni tasdik et­menizi ve size gönderdiği mesajın tümünü iletinceye kadar beni korumanızı emretmektedir" diye hitap ederdi.

Fakat bu gibi durumlarda da Kureyşliler yine O'na engel olma­ya çalışır, kabilelerle rahatça görüşmesine müsaade etmezlerdi. Arada bir bu kabilelere heyetler gönderir, onları Hz. Peygamber (sav)'den sakındırmaya, Rasulullah'ı sihirbazlıkla, kahinlikle, deli­likle vasıflandırarak insanları O'ndan soğutmaya çalışırlardı. Hat­ta amcası Ebuleheb çok kere arkasından takip eder konuştuğu za­man O'nu yalanlamaya çalışırdı. Ve halka şöyle derdi:

"Ey falancalar! Bakınız bu adam ileri sürmekte olduğu bid'at ve dalaletle (aslı esası olmayan hurafeler ve sapık fikirlerle) sizi ilahlarınız olan Lât ve Uzza'dan koparmak ve cinlerden dostları­nız ve müttefikleriniz olan Benî Malik Bin Okayş topluluğu ile aranıza ayrılık sokmak istiyor.

O'na sakın uymayın ve de O'nu dinlemeyin!"

Bu kabilelerden bazıları Hazreti Peygamber (sav)'in teklifini nazikçe geri çevirir, bazıları ise O'na karşı çok çirkin tepkiler gös­terirdi.

İşte bunların başında Müseylimetü'l-Kezzab, (Peygamberlik iddiasında bulunan Yalancı Müseylime) nin halkı olan Benî Hani-fe kabilesi gelir. Benî Amir Bin Sa'saa Kabilesine gelince bu kabile­nin lideri Ferras Bin Abdullah Hz. Peygamber (sav) ile bir pazar­lıkta bulunmuş önce şöyle demişti:

"Allah'a yemin olsun ki şu delikanlıyı bir elde edebilsem, Arapların tümünü yerim!" Sonra Hz. Peygamber (sav)'e hitaben:

"Peki sana biat eder, sana uyarsak, sen de hasımlarına karşı üstünlük elde edecek olursan sonra liderlik işini bize bırakır mı­sın?' demişti. Rasulullah O'na:

"Liderlik Allah Teala'nındır. Kimi isterse ona verir" diye ger­çek cevabı vermişti. Bunun üzerine Farras:

"Ya öyle mi? senin uğruna Araplara kellemizi vereceğiz, bi­zim sayemizde üstünlük kazanacaksın ondan sonra da başkaları lider olacak, ne güzel iş? Haydi bakalım, sana ihtiyacımız yok!"

diyerek küstahça bir karşılık vermiş, Hz. Peygamber (sav)'m tekli­fini böylece reddetmişti.

Panayır sona erip herkes kabilesine döndükten sonra Benî Amir kabilesi mensupları da döndüler. Kabile içinde çok yaşlı biri vardı, ona gittiler. Bu zat çok yaşlanmış olduğu için belli sezonlar­da kurulan bu panayır ve festivallere gidip katılamazdı. Buna me­cali yoktu. Bu bakımdan halk, mevsimin sona ermesiyle dağılıp döndükten sonra bu panayırlarda olup bitenleri gelip ona anlatır­lardı. Bu kere de öyle oldu, kabile halkı panayır dönüşü ona uğra­dılar. O da neler görüp duyduklarını sordu.

Kendisine; Kureyş'in Mattaliboğulları ailesinden birinin pey­gamberlik iddiasında bulunduğunu, kendisini desteklemelerini istediğini, O'nunla birlikte davası uğruna mücadele vermeleri ta­lebinde bulunduğunu anlattılar.

Bunları duyan yaşlı piri fani ellerini başının üzerine koyarak şöyle dedi:

"Ey Amiroğulları! Bakın, bu karmaşık bir mesele değil, bağlı, olan kuş ne kadar çırpınsa ipi onu bırakmaz. Şu canımı Elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki îsmailoğullarmdan biri eğer Ben peygamberim! diyorsa bu mutlak surette doğrudur. Peki öyleyse kanaatiniz nerede sizi gerçeklerden uzaklaştırdı ki (bunu kabul etmekte tereddüt gösteriyorsunuz?)[3]

îşte burada da açıkça görüldüğü üzere Hz. Peygamber (sav)'in aslında gayesi, insanları etrafında toplayıp sırf düşmanlarıyla dö­vüşerek onları dize getirmek ve istediği rejimi uygulamak gibi (ka­ti surette) şahsi bir mesele değildi.

O'nun asıl amacı, Allah inancım başlangıçta kalplerde sabit­leştirmek ve ilk adımdan itibaren Allah (cc) 'm tayin buyurduğu çı­ğırda yol almaktı. Yoksa çağrıyı aşamalara bağlamak veya yarım yamalak çarelerin peşinde sürüklenmek diye bir şey yoktu. O'nun sistemi şuydu: Hüküm Allah'ındır. Önderliği istediğine verir. Bun­da ne bir pazarlık, ne de otorite kurmak için bir çaba ve teşebbüs olabilir.

Allah'ın, istediğine ihsan edebileceği önderlik ise, sadece onun nizamını yeryüzünde uygulamak için bir vesileden, bir araç­tan ibarettir.

O sıralarda Yesrib (Medine)'den, Evs Kabilesini temsilen Mek­ke'ye bir heyet gelmişti. Yine Medine'de bulunan karşıt görüşlü Hazrec Kabilesine karşı verecekleri mücadelede Mekke'li Kureyşli-lerden yardım istemeye gelmişlerdi. Başlarında Ebul-Hayser Enes Bin Rafı' adında bir reis bulunuyordu. Hz. Peygamber (sav) bunla­rın geldiğini duydu. Yanlarına gidip oturdu. Onlara:

"Şu ziyaretinizde amaçladığınızdan çok daha hayırlı bir da­vaya sahip çıkmak ister misiniz?" diyerek konuşmaya başladı.

- Mesele nedir, diye sorunca, Hz. Peygamber:

"Bakın! Ben Allah'ın elçisiyim. Beni bütün insanlara gönder­di. Onları Allah'a ibadet etmeye ve O'na asla ortak koşmamaya davet ediyorum. Allah (cc) bana kitap indirdi" dedikten sonra on­lara İslamı açıkladı ve Kur'an'dan ayetler okudu.

Bu heyette İyas Bin Maaz adında bir delikanlı vardı. Heyetin diğer üyelerine dönerek onlara hitaben şöyle dedi:

"Arkadaşlar! Allah'a yemin olsun ki bu dava bizim mesele­mizden çok daha hayırlıdır." Onun sözünü burada kesen reis Ebu'l-Hayser yerden bir avuç toprak alıp genç İyas'ın yüzüne sa­çarak O'na:

"Bırak şu meseleyi! Biz başka iş için geldik, diye öfkeyle bağı­rıp söylenince Hz. Peygamber (sav) yanlarından ayrıldı. Onlar da daha sonra Medine'ye döndüler. O sıralarda Medine'nin eski yerli­lerinden Meşhur Evs ve Hazrec kabileleri arasında Buas olayı diye anılan kanlı bir mücadele geçmiş bu savaş sırasında gerek Evs, ge­rekse Hazrec kabilesinin birçok ileri gelenleri hayatlarını kaybet­mişlerdi [4]

Hazrec Kabilesi'nin liderlerinden sadece Abdullah Bin Ubey Bin Selul ve Evs kabilesinden de yalnızca Ebu Amir El-Rahib sağ kalmışlardı.

Bunların Hz. Peygamber (sav)'e karşı baskın çıkmaya çalışma­ları, genellikle liderlerin ıslahatçılara karşı takındıkları karşıt tavır gibi bir şey idi. Çünkü bu durum Mekke'de de oluştu tabi Medi­ne'de de olacaktı. Nitekim bu iki adamdan birincisi (yani Abdullah Bin Ubey Bin Selul) her ne kadar dış görünüşüyle müslüman ge­çiniyor idiyse de, daima her ikisi de Hz. Peygamberin can düşma­nı olarak yaşadılar. Münafıkların başını çeken bu (Abdullah Bin Ubey adındaki) şahsın, karışıklık çıkarmadığı, birliği bozmaya ça­lışmadığı ve (şartlar el veriyorsa) Hz. Peygamber (sav)'i eleştirme­diği hemen hiç bir toplantı yoktu.

Bu adamlardan ikincisi ise (yani Ebu Amir El-Rahib) Hz. Pey­gamber (sav)'e karşı hep kin ve düşmanlık besledi. Sonraları bu ki­ninden ve içinin kızgınlığından Mekke'ye kaçarak Kureyşlilere ka­tıldı ve Uhud savaşında onlar gibi, İslam kahramanlarının kılıçları altında kafir olarak can verdi. İyas Bin Maaz'a gelince bu genç, çok geçmeden öldü. Onun müslüman olarak öldüğü söylenmektedir. Çünkü, Allahuekber diye zaman zaman tekbir getirdiği, Allah'a hamd ettiği O'nu teşbih ederek yücelttiği duyulurdu.

Yine panayır sezonu gelmiş pazarlar, tezgahlar kurulmuştu. Hz. Peygamber, gelen çeşitli Arap kabile mensuplarıyla temas kur­maya çalışırken bir ara Medine'li Hazrec kabilesinden bir grub ile Akabe mevkiinde karşılaştı. Onlara:

"Kimlerdensiniz?" diye sorunca: "Bizler Hazrec kabilesinden bir gurubuz" diye cevap verdiler. Hz. Peygamber (sav) bu kez:

"Yahudilere taraf olan (yahudileri destekleyenlerden) mi?" di­ye sorunca, "Evet" dediler.

Medine'nin gelir kaynakları yahudilerin elindeydi. (Araplar onların yanında kira ve ücret karşılığı çalışıyorlardı.) Sebebi şuy­du: Asırlar önce Yemen'deki Me'rib barajı yıkılıp Araplar çeşitli bölgelere dağılınca bunlardan Oman Ezd'leri Oman tarafına, Şu-nu'a Ezd'leri Asir bölgesine, Benî Munzir kabilesi Irak'a, Gassanîler Şam'a, Beni'l:Harise kabilesinin Evs ve Hazrec oymakları da gelip Yesrib'e (yani Medine'ye) yerleşmişlerdi. Başlangıçta bu göç­men Araplar buradaki yerli yahudilerle savaşmış, onlara karşı üs­tünlük elde etmiş ve Yesrib'de etkinlik sahibi olmuşlardı. Sonra kendi aralarında ayrılığa düştüler, Evs ve Hazrec kabileleri arasına düşmanlık girdi.

Yahudiler tekrar eski üstünlüklerini elde edebilmek için onla­rın arasına daima fitne tohumlan ektiler, tarihin her çağında yap­tıkları gibi bu iki kardeş kabileye de silah ve mal satarak onları sü­rekli olarak birbirlerine kırdırıp bu durumdan istifade etmeye ça­lıştılar. Dolayısıyla iki oymak arasındaki çatışmalar ve düşmanlık­lar sürüp gitti. Bu savaşların sonuncusu da Evs'lilerin Hazrec'lile-re karşı üstünlük elde ettikleri Buas olayıydı. Yahudilerden Kaynu-ka' ve Nadıyroğullan Hazreçlileri, Kurayzaoğulları ise Evslileri destekliyorlardı.

Hz. Peygamber Akabe Mevkiinde işte bu Hazreç'li grupla kar­şılaşınca onlara:

"Oturmaz mısınız? Size bazı şeyler anlatacağım" dedi. Onlar da "Elbette" diyerek oturdular. Hz. Peygamber onları Allah'a iman etmeye ve müslüman olmaya davet edip Kur'an-ı Kerim'den ayet­ler okudu.

Medineliler ötedenberi, yahudilerle bir anlaşmazlık içine gir­diler mi onların; şöyle dediğini duyarlardı:

"Yakında bir Peygamber çıkacak ve nerdeyse de çıkmak üze­redir. O'na tabi olup O'nun izinden yürüyeceğiz ve Ad ile İrem ka­vimleri nasıl öldürüldü ise biz de Onunla birlikte size karşı sava­şıp sizi yok edeceğiz."

İşte Hz. Peygamber bu Medine'lüeri İslama çağırınca yahudi-lerin zaman zaman söyledikleri bu sözleri hatırladılar. Onlardan bazıları diğerlerine:

"Arkadaşlar! Bu zatın söylediklerine çok dikkat edin ve ne söylüyorsa onu titizlikle öğrenin. Çünkü bu zat işte vaktiyle ya-hudilerin, haber verdiği ve varlığıyla sizi tehdit ettikleri kimsenin ta kendisidir. Ona siz daha önce uyun ki yahudiler sizi geçmesin"

diyerek uyarıda bulundular.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav)'in davetine uydular, O'nu tasdik ettiler ve kendilerine aktardığı İslamın prensiplerini kabul ederek şöyle dediler:

"Biz öyle bir topluluğun içinden geliyoruz ki aralarındaki düşmanlık ve fitne kadar hiç bir miletin arasında yoktur. Umarız ki Allah Teala senin vasıtanla onların arasını bulur. Biz gidince onlara teklifte bulunacağız. Senin emrine uymaları çağrısında bulunacağız. Sana, uyacağımıza dair söz verdiğimiz bu dinin icaplarım onlara da aktaracağız. Eğer Allah (cc) onları bu dinin etrafında toplayacak olursa senden daha üstün bir kimse bulun­mayacaktır [5]

Sonra iman etmiş olarak Hz. Peygamber (sav)'in yanından ay­rılıp memleketlerine gittiler. Bunlar altı kişi idiler. Medine'ye va­rınca bu olayı halka anlattılar. Hz. Peygamber (sav) hakkında bilgi verdiler ve onları imana davet ettiler. İslam dini bir anda yayılma­ya başladı. Öyle ki Medine'de Hz. Peygamber (sav)'in adının anıl-madığı bir ev kalmadı.[6]

 

Birinci Akabe Biati

 

Aradan bir yıl geçmiş, Hac mevsimi yine gelip çatmıştı. Halk akın akın Mekke'ye doluşuyorlardı. Yesrib'den gelen hacılar arasın­da on iki kişilik ayrı bir grup vardı. Bunlardan on kişi Hazrec Kabi­lesine, iki kişi de Evs Kabilesine mensuptu.

Hazreçliler şunlardı: Es'ad Bin Zerrara, Haris'in iki oğlu: Avf ve Maaz, Rafı' Bin Malik, Ubade Bin E's-Samit, Yezid Bin Su'labe, Ab-bas Bin Ubade, Zekvan Bin Abdikays, Amir'in iki oğlu: Ukba ve Kutba.

Evsliler ise şunlardı: Ebu'l-Heysem Malik Bin Tihan, Ovaym Bin S aide. Bu on iki kişilik Medineli grup verdikleri randevu üzerine be­lirlenen saatte Hz. Peygamber (sav) ile Akabe mevkiinde buluştu­lar. Burada İslama girdiler ve Hz. Peygamber {sav)'e biatta bulun­dular. Bunlardan Hz, Ubade Bin E's-Samit bu olayı şöyle anlat­maktadır:

"İlk Akabe Toplantısı'nda bulunanlar arasında ben de vardım. Oniki kişiydik, Henüz silahlı mücadele farz kılınmamıştı. Hz. Pey­gamber (sav)'e biat ettik:

Allah Teala'ya ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağı­mıza, zina etmeyeceğimize, çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kimseye iftira ve bühtan'da bulunmayacağımıza, doğru ve güzel emirlerine karşı gelmeyeceğimize dair -elini sıkarak- kesin söz verdik. Bize:

"Bu sözleşmeye bağlı kalırsanız sizi cennetle müjdeliyorum, bunlardan bir şeyi çiğneyecek olursanız işiniz Allah'a kalır. İster­se cezalandırır, isterse affeder" dedi.

Bu Medine'li grup ayrılmak isteyince Hz. Peygamber (sav), Mekke'li müslümanlardan Mus'ab Bin Umeyr'i eğitici ve öğret­men olarak Kur'an-ı Kerim'i okutup Islamı Öğretmek ve dini bilgi­lerini geliştirmek üzere onlarla birlikte gönderdi. O da kendileriy­le beraber yola çıktı. Medine'ye varınca Es'ad Bin Zerrara'mn evinde misafir kaldı. Mus'ab'a, Medineliler öğretmen diyorlardı. Medineli müslümanlara ilk Cuma namazını kıldıran Mus'ab'dır. O sırada sayıları henüz kırkı geçmiyordu.

Günlerden bir gün Es'ad Bin Zerrara, beraberinde Mus'ab Bin Umeyr olduğu halde Medine dışına çıkmış, Evs kabilesine men­sup ailelerden Benî Abd'il-Eşhel'Iere ait bir bağa varmışlardı. Ora­da otururlarken etraftan birkaç müslüman daha toplanarak yanla­rına geldiler. Bu sırada onları Saad Bin Maaz ve Üseyyid Bin El Hudayr yakın mesafeden seyrediyordu. Bu iki zat, Beni Abd'Ü-Eş-hel ailesinin ve aynı zamanda Evs Kabilesinin de ileri gelenlerin­den idiler. Saad Bin Muaz, Üseyyid Bin El-Hudayr'a şöyle dedi:

"- Baban öle..! Bak şu iki adam evimize girmiş kapımızda saf insanlarımızı yoldan çıkarıyorlar, git de onlara engel ol ve söyle bir daha böyle çevremize girmesinler. Eğer Es'ad benim akrabam olmasaydı, bu işi sana da bırakmaz kendim giderdim. Fakat o be­nim teyzemin oğludur. Bu sebeple şahsen gidip onu kovmayı uy­gun görmüyorum."

Bunun üzerine Üseyyid eline bir şiş alarak onların üzerine git­ti. Es'ad, Üseyyid'in kendilerine doğru gelmekte olduğunu görün­ce Mus'ab'a dönerek:

"Bak, bu adam kabilesinin lideridir. Sana geliyor, O'nu Al­lah'a inandırmaya çalış" dedi. Mus'ab da:

"Oturursa kendisiyle konuşurum" diyerek yaklaşmasını bek­lediler. Üseyyid öfkeyle gelip başlarına dikildi ve onlara sayıp söv­meye başladı:

"Hangi gayeyle ve hangi cesaretle civarımıza kadar sokulmuş saf insanlarımızı yoldan çıkarmaya çalışıyorsunuz? Eğer canını­zı seviyorsanız derhal defolup gidin!!!" diye bağırıp çağırdı. Mus'ab yumuşak bir ses tonuyla ve nezaketle:

"Oturup biraz bizi dinlemez misin? Hoşuna gidecek bir şey duyarsan kabul edersin, hoşuna gitmeyeni de reddedirsin" de­yince Üseyyid yumuşayarak:

"Doğru söylüyorsun" dedi ve elindeki şişi toprağa saplayarak yanlarına oturdu. Bunun üzerine Mus'ab O'na îslam dini hakkın­da bilgi verdi ve Kur'an'dan ayetler okudu. Sonra ikisi birden dedi­ler ki:

"Vallahi O daha konuşmaya başlamadan önce, yüzündeki ifadeden ve hemen yumuşamaya başlamasından O'nun İslamı kabul edeceğini tahmin etmiştik." Sonra Üseyyid:

"Bu okuduğunuz sözler, ne kadar da güzeldir?" diyerek hay­ranlığım belirttikten sonra:

"Peki bu dine girebilmek için ne yapıyorsunuz?" diye sordu.

Ona şöyle dediler:

"Önce yıkanırsın, elbiseni temizlersin, sonra da kelime-i şehadet getirirsin" diyerek kendisini aydınlattılar. Bunun üzerine Üseyyid gidip yıkandı, elbiselerini temizledi ve gelip şehadet keli­mesini getirerek müslüman oldu. Kalkıp iki rekat namaz kıldıktan sonra onlara dönerek şöyle dedi:

"Bakınız, benim arkamda bir adam daha var, eğer o size tabi olacak olursa kabilesinden hiç kimse ona aykırı hareket etmez. Şimdi size O'nu göndereceğim. O saad Bin Maaz'dır." Sonra kal­kıp şişini de eline alarak Saad'm bulunduğu yere doğru gitti. Saad ve adamları semtin toplantı yerinde oturuyorlardı. Üseyyid kendi­lerine yaklaşınca Saad etrafındaki adamlarına:

"Allah'a yemin ederim ki Üseyyid gittiğinden daha başka bir çehreyle dönmüş bulunuyor" diyerek endişesini belirtti. Üseyyid iyice yaklaşıp karşılarına dikilince Saad O'na:

"- Ne yaptın? diye sordu. Üseyyid:

"- Her iki adamla konuştum, fakat vallahi sözlerinde hiç bir kötülük bulmadım. Onlara engel olmaya çalıştım, bana:

- Nasıl istersen Öyle yaparız, dediler" diye cevap verdi ve:

- Bak bir hadise var: Şu Hariseoğulları sözde seni korumak için Es'ad Bin Zerrara'yı öldürmeye hazırlanmışlar. O'nun, senin teyzen oğlu olduğunu da biliyorlar!" diye ilave etti. Bunun üzeri­ne Saad bu anlatılanlardan tedirgin olarak öfkeli bir şekilde hızla yerinden kalktı ve Üseyyid'e:

"Vallahi hiç bir şey halletmedin!" diye sinirli bir çıkışmadan sonra elinden şişi alarak bizzat kendisi Es'ad ve Mus'ab'a gitmek üzere oradan ayrıldı. Saad kendilerine yaklaşıp onları rahat bir va­ziyette görünce Üseyyid'in O'nun da bunları dinlemesini arzu et­tiği için böyle davrandığını anladı. Saad iyice yaklaşıp başlarına dikilerek Üseyyid gibi o da Önce sövüp saymaya başladı.

Sonra da Es'ad Bin Zerrara'ya dönerek:

"Bak, Ümame'nin babası! Allah'a yemin ediyorum eğer akra­bam olmasaydın benden bu kadar yumuşak bir muamele göre­mezdin! (sana ne yapacağımı bilirdim!) Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bizim istemediğimiz şeyleri nasıl olur da çevremizde yapabi­lirsin?" Saad bu tehditlerini gelip savurmadan önce Es'ad Bin Zer-rara, Mus'ab Bin Umeyr'e şöyle demişti:

"Bak Saad sana geliyor. Arkasında bunun çok adamları var. Eğer sözlerini kabul edecek olursa adamlarından iki kişi bile bu meselede birbirine ters düşmez." Saad içini döktükten sonra Mus'ab O'na dönerek nazikçe:

"Oturup bizi biraz dinlemez misin? Söyleyeceklerimiz ara­sında hoşuna gidecek bir şey olursa kabul edersin, hoşuna git­meyen bir şey olursa onda da seni mazur görürüz" dedi. Bu kibar­ca ifadeye karşılık Saad O'na:

"Çok insaflı konuşuyorsun." diyerek yumuşadı.

Elindeki şişi toprağa batırarak oturdu. Bunun üzerine Mus'ab îslam dini hakkında onu aydınlatmaya koyuldu, Kur'an-ı Ke-rim'den ayetler okudu ve Es'ad ile Mus'ab iki.si birden:

"Andolsun ki daha konuşmadan önce O yaklaşırken yüzünün. ifadesinden ve gittikçe yumuşayan tavırlarından O'nun İslamı kabul edeceğini tahmin etmiştik" dediler. Bu gelişmeden sonra Saad onlara:

"- Peki müslüman olmak ve bu dine girmek için ne yapmak gerekiyor?" diye sormaya başladı. O'na:

"Yıkanırsın, elbiselerini temizlersin sonra şahadet kelimesi getirirsin ve iki rekat namaz kılarsın" dediler. Bunun üzerine Sa­ad gidip yıkandı, elbiselerini temizledi, şahadet kelimesini getirip fiilen müslüman olduktan sonra da kalkıp iki rekat namaz kıldı. Ondan sonra şişini eline alıp, oradan ayrıldı. Yanına Üseyyid Bin Hudayr'ı da alıp adamlarının bulunduğu, semtin toplantı yerine gitti. O'nun, değişik bir hava içinde döndüğünü gördüler. Saad, yanlarına varınca şöyle konuştu:

"EyAbdül Eşheloğulları! Beni nasıl bilirsiniz?" Ona, bir ağız­dan:

"Sen bizim efendimizsin, içimizde en isabetli görüşe ve tec­rübeye sahip olan birisin" dediler. Bunun üzerine Saad onlara:

"O halde bakın, Allah'a ve Rasulü'ne iman etmediğiniz müd­detçe ne erkeklerinizle ne de kadınlarınızla konuşacağım" dedi.

Bu söz onların üzerinde o kadar etkili oldu ki Abdül Eşhelo-ğulları oymağı içinde kısa zamanda müslüman olmayan kimse kalmadı. Mus'ab'da Es'ad'm evine birlikte döndüler. Mus'ab Esad'ın evinde misafir olarak kalıyordu. Uzun süre halkı İslama çağırdı. Bu süre içinde Benî Ümeyye Bin Zeyd, ailesiyle Evs'ten Hatma,Vail ve Vakıf aileleri hariç, Medine'de müslüman olmayan hemen hemen kimse kalmadı. Bu müslüman olmayan ailelerin Ebu Kays Bin El-Eslet adında saygı duydukları bir şairleri vardı. Onu dinler ve sözünden çıkmazlardı. Onların İslama yanaşmama­larında bu adamın etkisi vardı. [7]

 

İkinci Akabe Biati

 

Yine bir Hac mevsimiydi. Mus'ab Mekke'ye dönmüştü. Medi-ne'Ii müşrik ve müslümanlardan O'na refakat eden bir kalabalık da vardı. Zilhicce ayının, büyük ihtimalle onikinci günü gece yan­sına yakın bir saatte Hz. Peygamber (sav) ile Akabe Mevkiinde bu­luşmak ve görüşmek üzere O'nunla sözleştiler.

Hz. Peygamber (sav), Allah Teala'run, şirki ve şirke saplananla­rı perişan etmeyi, elçisine ve İslama da üstünlük ve zafer nasip et­meyi irade buyurduğu O gecede bu Medine'li müslümanlarm, uyumuş olan hiç bir kimseyi uyandırmadan ve hazır bulunama­yan kimseyi de beklemeden kararlaştırılan yere gelmelerini em­retmişti.

Hac merasimleri sona erip Medine'liler de kafiri müslümanı, hep birlikte konakladıkları yerde gecelediler. Sözleştikleri gecenin üçte biri kadar geçince müslümanlar uyanıp belli bir yerde gizlice toplandılar.

Hepsi yetmişüç kişi idiler. Bunlardan altmış iki kişi Hazrec Ka­bilesine, onbir kişi de Evs Kabilesine mensup idiler. Aralarında iki tane de hanım vardı. Bunlardan biri Beni'n-Neccar Kabilesinden Kaab kızı Nesibe. Diğeri ise Benî Seleme Kabilesinden Amr Kızı Esma idi. Hz. Peygamber (sav) kararlaştırılan gecenin bu saatinde ve yanında yalnızca amcası Abbas olduğu halde bulundukları ye­re geldi. Abbas, henüz kavminin dini üzerinde bulunuyordu (daha müslüman olmamıştı.) Sadece yeğeninin güvenliği için gelmişti. Medinelilere şöyle hitap etti:

"Ey Hazreçliler! Bildiğiniz gibi Muhammed bizim canımız ci-ğerimizdir. Öyle ki halkımızdan benim gibi ona iman etmeyenle­re karşı O'nu koruduk. O, şimdi kendi halkı arasında saygın ve kendi memleketinde güven içinde bulunmaktadır. Ancak şimdi size taraf olmak, size katılmak istiyor.

Eğer davet ettiğiniz meselede ona uyacağınıza, kendisine karşı çıkacak kimselerden onu koruyacağınıza inanıyorsanız, ar­tık sorumluluk size aittir.

Yok eğer size katılıp buralardan ayrıldıktan sonra O'nu düş­manına teslim edebilecek veya perişanlığına sebep olabilecek bir durumda kalacağınızı tahmin ediyorsanız, şimdiden vazgeçin O'nu bırakın. Çünkü O aramızda saygı değerdir ve emniyettedir."

Medineliler, Abbas'a:

"Senin ne dediğini duyduk anladık" dedikten sonra Hz. Pey­gamber (sav)'e şöyle hitap ettiler:

"Ey Allah'ın elçisi asıl seni dinliyoruz. Kendi hakkında ve Rabbinle ilgili olarak ne istiyorsan sen bize onu söyle, gerisi önemli değil."

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) konuşmaya başladı. Kur'an-ı Kerim'den ayetler okudu ve İslama karşı onları cesaret­lendirmeye, rağbetlerini uyandırmaya çalışarak sonunda şunları söyledi:

"Rabbimle ilgili olarak şu hususları şart koşuyorum: Yalnızca O'na kulluk edeceksiniz. O'na asla ortak koşmayacaksınız. Ken­dim için de şunları şart koşuyorum:

- Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız beni de öyle koruyacaksınız.

Tam o sırada Medineli grup içinden Ma'rur oğlu Berra adında biri Hz. Peygamber (sav)'e yaklaşarak elinden tuttu ve şöyle dedi:

"Evet ey Allah'ın elçisi, seni insanlığa elçi olarak gönderen Al­lah'a yemin ederim ki nasıl kendi ailelerimizi koruyorsak seni de öyle sakınacağız.

Hepimiz Rasulullah'a biat etmiş (O'na söz vermiş ve boyun eğmiş) bulunuyoruz. Şunu iyi biliniz ki bizler savaş çocuklarıyız, silah erbabıyız, hepimiz askeriz ve bu geleneği nesil nesil ecdadı­mızdan devralmış bulunuyoruz."

Bu sırada gruptan Ebu'l-Heysem Bin Tihan adındaki bir diğe­ri Berra'nın sözünü keserek Hz. Peygamber (sav)'le şöyle konuştu:

"Ey Allah'ın Elçisi! Bizimle yahudiler arasında saldırmazlık anlaşması vardı. Biz şimdi aramızdaki ipleri koparmış bulunu­yoruz. Biz emrine girdikten, sen de yahudilere karşı üstünlük ka­zandıktan sonra acaba bizi başsız bırakıp tekrar milletine döner misin?" Hz. Peygamber (sav) bu sözleri duyunca gülümsedi ve şu cevabı verdi:

"Bilakis! Artık sizin kanınız benim kanım ve sizin yıkımınız benim yıkımım sayılır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Kimin­le savaşırsanız ben de onunla savaşırım, kiminle barışırsanız ben de onunla barışırım."

Bundan sonra biat başladı. îlk önce Ma'rur oğlu Berra, Hz. Peygamber (sav) in mübarek ellerini sıkarak sözleşti. Ardından da topluluktan geriye kalanlar biat ettiler.

Sonra Hz. Peygamber (sav) "Bana içinizden 12 kişi ayırın ki onları maiyetlerindeki topluluklara denetçi olarak seçeyim" diye emretti. Bunun üzerine dokuzu Hazreçlilerden üçü de Evs'ten ol­mak üzere 12 kişi ayırdılar.

Seçilen Hazreçliler şunlardı: "Berra Bin Ma'rur, Es'ad Bin Zer-rara, Saad Bin Rabi', Saad Bin Ubade, Abdullah Bin Ravaha, Uba-de Bin's-Samit, Raif' Bin Malik, Abdullah Bin Amr Bin Harama ve Munzir Bin Amr.

Evs'liler de şunlardı: Üseyyid Bin Hudayr, Saad Bin Hayseme ve Malik Ebu'l-Heysem Bin El-Tihyan.

Biat tamamlandıktan sonra Hz. Peygamber Medinelilere: "Şim­di artık konakladığınız yere gidiniz" diye emretti. O sırada Saad Bin Ubade hisleri kabarmış olarak Hz. Peygamber'e yaklaştı ve:

"Seni, İnsanlığa gerçekleri bildirmek üzere gönderen Allah'a yemin ederim ki emrin olursa yarın şu minada bulunanları kılıç­tan geçiririz!" dedi.

Eşsiz liderlik vasıflarına sahip olan Hz. Peygamber hisleri ka­baran bu sahabinin zamansız tahrik olmasma büyük bir vakar içe­risinde ve bir çift sözle engel oldu:

"Biz böyle bir şeyle emrolunmadık! Siz şimdilik konakladığı­nız yere gidin" diyerek O'nun, daima ve ancak vahiy ile hareket et­tiğini, ilahi emir gelmeden kendiliğinden bir şey yapmadığını ve yapmayacağını da böylece daha yoîun başındayken hissettirmiş oldu. Bu emir üzerine Medineli müslümanlar tekrar konakladıkla­rı yere dönerek orada gecelediler.

Sabah olunca, (her nasılsa Kureyşliler bu olay hakkında bir şüphe duymuş olmalılar ki) Medine'lilerin bulunduğu yere bir he­yet gönderdiler. Gelen heyet onlara:

"Ey Hazreçliler! Duyduk ki şu adamımızla buluşmuşsunuz. O'nu aramızdan alıp bize karşı savaşmak için O'na uyacakmışsi-nız. Allah'a yemin ederiz ki bizimle savaşacak hiç bir Arap kabi­lesi sizin kadar kin ve nefretimizi çekmeyecektir."

Kureyş heyetinin bu tehditlerini dinleyen Medinelilerden müslümanlar, hiç bir şey olmamış gibi seslerini çıkarmadılar, sa­dece susmakla yetindiler. Olaydan haberleri olmayan Medineli müşrikler ise Allaha yeminler ederek hiç bir şey bilmediklerini bu anlatılanlarla hiç bir ilişkileri bulunmadığını defalarca anlatıp durdular. Biraz ikna olan Kureyş heyeti oradan ayrılıp Medine'li li­derlerden Abdullah Bin Ubey Bin Selul'e gittiler. O'na da aynı şe­yi sordular.

Ancak O: "Vallahi bu dehşet verici bir olaydır, halkımın beni haberdar etmeden böyle bir şeye teşebbüs ettiklerini tahmin etmiyorum ve böyle bir olayın cereyan ettiğinden de haberim yok­tur" diye cevap verince çekilip gittiler.

Ancak Medine'Iiler Mekke'den ayrıldıktan kısa bir süre sonra haber bir anda her tarafa yayıldı. Kureyşliler bu toplantının ger­çekten de cereyan ettiğini anladılar. Bunun üzerine Medine'lilerin peşine düşerek onları arkadan takibe koyuldular. Yolda Saad Bin Ubade'yi yakalayabildiler.

Bu zat Hz. Peygamber tarafından seçilmiş 12 reisten biriydi. Onu esir alarak Mekke'ye getirdiler. Ayrıca yakaladıkları Munzir Bin Amr ise ellerinden kurtularak kaçtı. Fakat Mekke'ye getirdikle­ri Saad Bin Ubade'ye işkence yaptılar. Sonra Mekkeli seçkinlerden Mut'im Bin Adiy'nin oğlu Cubeyr Bin Mut'im Bin Adiy ve EI-Haris Bin Harb Bin Umeyye O'nu kefaletlerine alarak kurtardılar. Çün­kü Saad da onlara ait ticareti Medine'de koruyor, kendilerine yar­dımcı oluyordu.

Medine'li müslümanlar memleketlerine varınca İslama girdik­lerini açığa vurdular. O sıralarda Amr Bin El-Cümûh adında bir adam evinde kendine bir put yapmıştı. Bu şahsın evinde gizlice müslüman olan biri her gece kalkar bu putu taşıyarak onu dışarı­da çöplüğe atardı. Amr ise sabahladıkça gider putunu bulur, geri getirir, onu yıkar, güzel kokular sürer, yine eve kordu. Bu olay de­falarca tekerrür edince Amr artık bıktı ve putun kendine bile yara­rı olmadığını bir gün düşünerek müslüman oldu. [8]

Mekkelilere gelince, Hz. Peygamber (sav)'in Medine'lilerle an­laştığı haberini aldıktan sonra müslümanlara karşı eziyetleri çok daha şiddetlenmeye başladı. Bu durum karşısında Hz. Peygamber (sav) vaktiyle Habeşistan'a hicret edip dönenlerle diğer Mekkeli müslümanlara Medine'ye hicret etmelerini, orada bulunan Medi-neli müslüman kardeşlerine katılmalarını emretti.

Bu suretle de O bütün müminleri bir bölgede toplayarak on­lardan bir güç oluşturmayı ve ilahi nizamı yeryüzünde uygulamak üzere islam devletinin temellerini atmayı amaçlıyordu.[9]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/353-354.

[2] lbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 208-213

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/354-357.

[3] îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 214-216

[4] Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 229

[5] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s, 231

[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/357-363.

[7] tbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 3, s. 232-237

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/363-368.

[8] îbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 3, s. 245-254

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 1/368-372.