Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

10-İSLAM DEVLETİNİN GENİŞLEMESİ - Index Web - 0011 0011

10-İSLAM DEVLETİNİN GENİŞLEMESİ2

Medine'nin Beni  Kurayza Yahudilerinden Temizlenmesi2

Selam Bin Hakıyk'in İdam Edilmesi5

Hz. Peygamber (Sav) İn Zeyneb Binti Cahş İle Evlenmesi5


10-İSLAM DEVLETİNİN GENİŞLEMESİ

 

Önceki bölümde anlatıldığı üzere, çeşitli inanç ve fikirlere mensup îslam düşmanları, Hizipler [1] birleşerek müslümanlan or­tadan kaldırmak istiyorlardı. Arap Yanmadası'ndaki bu hiziplerin hepsi, yani yahudiler, Medine içindeki münafıklar ve Medine dı­şında bulunan Kureyşlilerle bedevi Arap kabileleri, temelde Allah düşmanıydılar. Hizipler, nihayet başarısızlığa uğrayıp, birbirleriy­le ihtilafa da düşerek ayrılıp dağıldılar. Önce birleştikleri halde sonra dağılan bu çeşitli düşmanların hakkından gelebilmek için müslümanların şimdi bunlarla teker teker mücadele etmesi gere­kiyordu.

Tabi ki ilk önce, Medine civarında yaşamakta olan Yahudi Benî Kurayza Kabilesi'yle hesaplaşmak gerekiyordu. Çünkü vaktiyle müslümanlarla bunlar arasında saldırmazlık antlaşması varken bunlar sözlerinden caymış, müslümanların kuşatıldığını görünce fırsattan istifade ederek onları arkadan vurmak istemişlerdi. Elbet-teki bu, onlara asla güvenilemeyeceği anlamına geliyordu. Bir taraf­tan ellerine fırsat geçtikçe müslümanlar aleyhinde yeni bir komplo düşünen bu içerideki düşmanı bertaraf etmek gerekiyordu.

İkinci bir husus daha vardı ki davaya hizmet edebilmek için genişlemek ve bu amaçla dışarıdaki düşmanla rahatça mücadele imkanına sahip olabilmek için her şeyden önce otorite merkezini her türlü engelden temizlemek şarttı. Sonra dışarıya yönelmek ve diğer düşmanları parti parti temizlemek gerekirdi. Bu temizlik işi­ne önce yahudilerden başlamak en tabii ve en isabetli seçenek idi.

Çünkü münafıklar en azından -dış görünüşleriyle- müslüman geçiniyorlardı. Müslümanlar, bunların hepsini seçip ayıklayamı-yorau. İçlerinden sadece bazıları tutum ve davranışlarıyla ancak farkedüebiliyordu.

İnsanların kalbini açıp içindekini öğrenmek zorunda olmadı­ğımıza, (bunun da mümkün olmadığına) göre onların dış görünü­şüne bakarak bir hükme varmak durumundayız. O halde onları da müslüman saymak gerekiyordu. Hem sonra münafıklar her za­man göze çarpacak faaliyetlerde bulunmazlar. Ancak müslüman-larla birlikte bir savaşa katılmaktan korktukları ya da müslüman-lan yok edici bir kuvveti gördükleri zaman nifakları hemen ortaya çıkar ve açıkça göze çarpar. Fakat müslümanlar güçlendikleri za­man münafıklar gerçek kimliklerini -ellerinden geldiğince gizler-hatta sürekli ibadetlerde bulunarak dindarlık havalanyla çok daha İslama bağlı ve samimi gözükmeye özen gösterirler.[2]

 

Medine'nin Beni  Kurayza Yahudilerinden Temizlenmesi

 

Beni Kurayza yahudileri Hendek Kuşatması sırasında Kureyş ve Gatafan güçleriyle önce işbirliği içine girerken

daha sonra da onlara destek olmaktan çekinmesi üzerine ortaya çıkan tehlikeli ihtimallere karşı yeniden manevralar yapıp müslümanları uyut­mayı düşündüler. Çünkü artık hayatlarından ciddi şekilde endişe ediyorlardı. Bu sebeple Hz. Peygamber (sav)'den aralarındaki ant­laşmayı yenilemeyi talep ettiler. Ancak, vaktiyle Medine'den sürül­müş bulunan Benî Nadiyr yahudi kabilesinin tekrar Medine'ye dönmesi şartını da bu anlaşmaya koymak istiyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (sav) onların, kuşatma sırasında gösterdikleri haince davranışlarını hesaba katarak bu tekliflerini reddetti.

Hizipler dağılıp müslümanlar da Medine'ye dönerek silahları­nı bırakınca, Hz. Cebrail (as) semadan bir emir getirdi. Hz. Pey­gamber (sav)'e:

"Ya Rasulallah! Yoksa silahı bıraktın mı?" diye sordu. O da: "Evet" diye cevap verince Hz. Cebrail (as):

"Fakat melekler silahlarını bırakmış değillerdir. Sen de düşma­nın peşinden henüz dönmüş bulunuyorsun. Allah Teala, şimdi desenin Benî Kurayza üzerine yürümeni emretmektedir. Ben de on­ları sarsmak üzere kendilerine doğru yön eliyorum" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), hemen münadi çıkararak şu çağrıyı yaptırdı:

"Kim bu çağrıyı duyuyor ve emre boyun eğiyorsa ikindi na­mazını Benî Kurayza semtinde kılmak üzere derhal gelsin!"

Müslümanlar yıldırım hızıyla Benî Kurayza semtinde toplan­dılar. Kimisi vaktin daralması yüzünden ikindi namazını yolda kıl­dı. Hz.Peygamberin emrini : "Çabuk davranın!" şeklinde yorum­ladığı için böyle yaptı; kimisi de oraya vardıktan sonra ancak ge­cikmeli olarak kıldı. İkindi vakti geçmişti. Bu durum Hz. Peygam­ber {sav)'e anlatılınca iki gruptan hiç birini suçlamadı. [3]

Beni Kurayza yahudileri müslümanlarm gelip toplandıklarını görünce hemen kalelerine kapanıp korunma vaziyetini aldılar. O sırada Hayber'den misafir olarak gelmiş bulunan Yahudi Beni Na-diyr Kabilesi liderlerinden Hay Bin Ahtap da onlarla birlikte içeri girip saklandı.

Hz. Peygamber (sav), onları yirmibeş gün kuşatma altında tut­tu. Kuşatma uzun sürüp, yahudiler, açlıktan kırılacaklarını anla­yınca liderleri olan Kaab Bin Esed kendilerine şöyle hitap etti:

"Ey Yahudiler! Bakınız çok kötü bir durumda bulunuyorsu­nuz. Şimdi üç alternatif vardır, bunları size sunuyorum. Hangisi­ni tercih ederseniz onu seçersiniz." O'na:

"Söyle bakalım, nedir bunlar?" diye sordular. Kaab şöyle an­lattı:

"Gelin bu adama tabi olalım. Allah'a yemin ederim ki: O'nun peygamber olduğu apaçık bir şekilde sizin de gözlerinizin önüne serilmiş bulunmaktadır. O, kitabınız (Tevrat) da işaretlerini bul­duğunuz peygamberin ta kendisidir. O'na inanmakla canınızı, malınızı çocuklarınızı ve kadınlarınızı kurtarmış olursunuz."

Fakat Kaab'ın bu gerçekleri ikrar etmesine ve tüm çabalarına rağmen yahudiler direttiler, her şeyi göze alıp:

"Biz Tevrat'ın hükmünden asla ayrılmayız. Onun yerine, baş­ka bir şey de kabul etmeyiz!" dediler. Bu kez, Kaab Bin Esed ikin­ci alternatifi öne sürerek şunları söyledi:

"O halde gelin önce çocuklarımızı ve kadınlarımızı Öldüre­lim, sonra da kılıçlarımızı çekip Muhammed'le yandaşlarının karşısına çıkarak onlarla hesaplaşalım. Böylece arkamızda bir ağırlık da bırakmamış ve sonucu belirleyecek olan Allah'ın hük­müne razı olmuş oluruz. Yok olacaksak hep beraber yok olalım. Bu suretle arkada bizi korkutan bir nesil bırakmamış oluruz. Eğer sağ kalırsak and olsun ki kadın da buluruz, çocuk da..."

Bu seçeneğe karşı da yahudiler şu cevabı verdiler: "Peki bu za­vallıları tutup ellerimizle öldürürsek, ondan sonra sağ kalsak bi­le yaşamanın bizim için ne anlamı olacaktır?"

Kaab bu sefer de şöyle dedi: "Peki madem ki bunu da kabul etmiyorsunuz, o halde bakın, bugün Cumartesidir. Umarım Mu-hammed bize güven verir, inelim, O'nunla görüşelim. Umarım O'nu ve yandaşlarını kandırır, bir sonuca ulaşırız."

Yahudiler bu kez de şu cevabı verdiler: "Peki biz kutsal Cu­martesimizin hürmetini çiğneyelim mi yani? Herhangi bir işin haram olduğu bu kutsal günde, bir iş yapıp daha önce kimsenin işlemeye cesaret etmediği veya işleyenlerin domuza ve maymu­na dönüştüğü böyle bir günahı mı işleyelim?!"

Kaab bu sözleri duyunca: "Şimdi anladım ki içinizde anasın­dan doğduğu günden beri azim ve irade sahibi olmuş hiç bir kimse yoktur" dedi ve Hayber'den gelip yahudileri kışkırtan ve on­ların basma bu büyük belayı açan Hay Bin Ahtab'a kızıp hakaret­ler etti [4]

Sonra Benî Kurayza yahudileri Hz. Peygamber (sav)'den, Benî Nadıyr Kabilesi'ni sürdüğü şartlarla Medine'den çıkmalarına izinvermesini istediler. Yani mallarını alıp silahlarını bırakarak çıkma­larına müsaade etmesi talebinde bulundular. Hz. Peygamber (sav) bu isteklerini kabul etmedi. Şartsız olarak teslim olmalarını istedi.

Yahudiler bunun üzerine Hz. Peygamber (sav)'den, vaktiyle müttefikleri olan Evs Kabilesinden -kendisiyle istişarede bulun­mak üzere birini göndermesini istediler. Hz. Peygamber (sav), Ebu Lubabe Beşir Bin Eî-Münzir'i onlara gönderdi. Bu zat kaleden içe­ri girince erkekler etrafım sardı, kadınlar ve çocuklar ağlamaya başladılar. O da bu manzarayı görünce duygulandı. O'na: "Şartsız, bunu kabul etmek zorundasınız" dedi ama bu ifadeyi kullanırken elini gırtlağının üzerinden geçirdi. Bu işaretle onların kesinlikle kı­lıçtan geçirileceklerini anlatmak istemişti. (Ancak bir sır kaçırmış­tı. Bu hatasından dolayı duyduğu ağır sorumluluğu sonraları şu şekilde dile getirmişti):

"Allah'a yemin ediyorum ki o sözü ağzımdan kaçırdığım an­da henüz ayağımı bile yerinden kıpırdatmadan Allah'a ve Rasu-lüne ihanet ettiğimi derhal anladım"

Sonra Ebu Lubabe Kaleden çıkar çıkmaz Hz. Peygamber'e gö­rünmeden Medine'ye gidip caminin içindeki direklerden birine kendini bağlayarak cezalandırmak istedi ve bu sırada şunları söy­ledi:

"Allah beni yaptığımdan dolayı affedinceye kadar şuradan ayrılmayacağım." Ayrıca Rasulullah'a ihanet etmiş hiç bir kimse­nin yüzünü görmemek için Benî Kurayza semtine de asla uğrama­yacağına dair de yemin etti.

Hz. Peygamber (sav), Ebu Lubabe'nin yolunu epeyce bekledi. Geciktiğini görünce de sebebini sordu. O'na: Hal mesele bundan ibarettir, diye olayı anlattılar. Hz. Peygamber (sav):

"Eğer bana gelseydi ben kendisi için Allah'dan af dileyecek­tim. Ama madem ki öyle yapmış o halde Allah O'nun tövbesini kabul edinceye kadar ben bir şey yapabilecek değilim" buyurdu. Daha sonra Allah Teala şu ayet-i kerimeyi indirerek O'nu af buyur­duğunu bildirdi:

"Savaştan geri kalanların bir kısmı da suçlarını itiraf ettiler. Onlar iyi işi kötüyle karıştırmışlardı. Allah'ın onların tövbesini kabul etmesi umulur. Çünkü o bağışlayandır, merhamet edendir. Ebu Lubabe, tövbesinin Allah katında kabul edilmiş olduğuna da­ir ayet [5] indiğini duyunca, tövbesini tamamlayıcı bir davranış ola­rak bütün malını sadaka niyetiyle dağıtmak istedi. Ancak Hz. Pey­gamber (sav) O'na:

"Malının sadece üçte biri keffaret için yeterlidir" dedi [6]

Beni Kurayza yahudileri kalelerinin içinde ve yeterli derecede yiyecek stokuna sahip bulundukları halde moralleri çökmüş, ma­nen perişan vaziyette idiler. Buna mukabil müslümanlar kuşatma­nın telaş ve sıkıntıları içinde, fırtınaya yağmur ve soğuğa karşı açık sahada kalıyorlardı, ancak maneviyatları gayet güçlü idi.

Yahudiler ağır bir stres, ümitsiz bir bekleyiş içinde oldukları halde, teslim olmakta geciktiler. Halbuki herhangi bir yerden im­dat da beklemiyorlardı. Müslümanlar da artık fazla beklemekten sıkıntı duyuyor, yahudiierin büyük bir moral çöküntüsü içinde bu­lunduklarını da seziyorlardı. Bu sebeple, şayet teslim olmayacak-larsa hücuma geçeceklerine dair yahudileri tehdit ettiler. Artık kurtulma imkanı yoktu. Özellikle müslümanlarm artık kapılara dayanacaklarını gösteren hazırlıkları görmeye başladıktan sonra yahudiierin içine müthiş bir korku ve panik girdi. Bunun üzerine teslim olacaklarını ilan ettiler. Kalenin kapılarını açıp silahlarını bırakarak çıktılar.

Hz. Peygamber, erkeklerin bileklerine kelepçe geçirilmesini ve Muhammed Bin Mesleme'nin gözetimi altında tecrid edilmeleri­ni emretti. Daha sonra Medine şehir merkezine nakledilerek, Usa-me Bin Zeyd'e ait bir sahada hapsedildiler. Kadınlar ve çocuklar da Beni'n-Neccar ailesine ait bir sahaya nakledilerek koruma altı­na alındılar. Bu mekan zaman zaman Medine'ye gelen misafir he­yetlerin ağırlanmasına mahsus bir yerdi. Teslim alınarak hapsedilen yahudi savaşçıların sayısı dokuzyüzdü. Kadın ve çocukların sa­yısı da aşağı yukarı o kadar veya biraz daha fazla idi. Yaklaşık bin kadar idiler.[7]

Daha önce de anlattığımız gibi Medine'nin asıl yerlileri olan Evs ve Hazrec kabileleri ile yahudi kabileleri arasında dostluk an­laşmaları vardı. Bunlardan Medine'li Arap Evs Kabilesi yahudiler-den Beni Kurayza ile, Hazrec Kabilesi ise Beni Kaynuka ve Beni Nadıyr K'abileleri ile anlaşmalı idiler. Vaktiyle Hazrecliler mütte­fikleri olan yahudi Beni Kaynuka ile Beni Nadıyr kabileleri için va­sıta olmuş onların Medine'den bazı şartlarla sağ çıkmalarını temin etmişlerdi.

O sıralarda Abdullah Bin Ubey'in, Hazrec lideri sıfatıyla rolü olmuştu. Evs'lüer de., vaktiyle müttefikleri olan Benî Kurayza ya-hudilerinin hapsedildiklerini ve tehlikeli durumda olduklarını gö­rünce daha önce Hazreclilerin kendi müttefikleri için bulundukla­rı girişimleri hatırlayarak duygularıyla hareket etmeye başladılar. Onlardan bir kaç kişi Hz. Peygamber (sav)'e başvurarak O'na:

"Ey Allah'ın Elçisi! Bu adamlarla vaktiyle aramızda dostluk anlaşması vardı. Yakın geçmişte Hazreçlilerin dostlarına yaptığın muamelenin aynısını bunlara da yapmam istiyoruz" dediler.

Hz. Peygamber (sav) onlara hitaben:

"Bu meselede, aranızdan birinin vereceği hükme razı olur musunuz?" diye sordu.

"Elbette!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): "İşte (o hükmü verecek olan) o kimse Saad'dir," buyurdu. Bunu duyan Evsliler, sahip oldukları merhamet dolayısıyla müslü-manlar aleyhinde giriştikleri haince faaliyetlere rağmen Benî Ku­rayza yahudilerinin idamdan kurtulmaları ümidine kapıldılar. İç­lerinden birkaç kişi sür'atle Saad'a giderek, O'ndan eski dostları için merhametli davranması ricasında bulundular. Saad Bin Mu-az, Hendek kuşatması sırasında yara almıştı. Medine'de Mescidiniçinde Revir olarak kurulmuş bir çadırda sahabiyye hanımlardan oluşan bir sağlık ekibi tarafından tedavi ediliyordu. Bir merkebe bindirilerek Hz. Peygamber (sav)'in huzuruna götürüldü. Evsliler, kendisinden, yahudiler lehinde bir karar vermesi konusunda rica­da bulununca, şu cevabı verdi:

"Hiç kimsenin kınamasından çekinmeden, Saad'ın sırf Allah rızası için konuşmasının artık zamanı gelmiştir."

Bu sözleri duyan Evslilerin, Beni Kurayza yahudilerinin kurtu­luşu ile ilgili son ümitleri söndü. Artık anladılar ki bu adamların sonu idamdır. Saad Hz. Peygamber (sav) 'in huzuruna varınca, Ra-sulullah yanında bulunan Ensarilere:

"Efendinize yardım ediniz" buyurdu. Sahabiler Saad'i yere in­dirdiler. Hz. Peygamber (sav) O'na:

"Ey Saad! Onlar hakkında bir hüküm ver bakalım" deyince Saad:

"Allah'ın ve Rasulünün hüküm vermesi daha evladır" diye ce­vap verdi. Bu sefer de Hz. Peygamber (sav):

"Allah Teala senin, onlar hakkında hüküm vermeni emret­miştir" dedi. Bunun üzerine Saad ayağa kalkıp ordugahda bulu­nanlara, özellikle Evs'lilere yüzünü çevirerek şu soruyu sordu:

-Vereceğim hükmü kabul edeceğinize dair Allah'a söz veriyor musunuz? Hep bir ağızdan:

- Evet, diye cevap verdiler.

Sonra Saad, yüzünü Hz. Peygamber'e taraf çevirdi. Ona karşı duyduğu derin saygı, yüzünden okunuyordu. Başı öne eğikti. Eliy­le işaret ederek:

- Vereceğim hükmü bu taraf da kabul buyurur mu? diye so­runca Allah'ın elçisi:

- Evet, diye cevap verdi. Sonra da gözaltında tutulan Beni Ku­rayza yahudilerine yüzünü çevirerek onlara:

- Siz de benim vereceğim hükme razı olur musunuz? diye sor­du. Onlar da içinde bulundukları şiddetli korkuya rağmen, affedil­me ümidini henüz tamamıyla kaybetmedikleri için titrek seslerle:

- Evet, dediler.

Bakışlar Saad'm üzerinde toplanmıştı. Heyecan doruktaydı. Kimseden çıt çıkmıyordu.

Herkes Saad'm ağzından çıkacak kelimeyi bekliyordu. Saad verdiği kararı açıklamaya başladı:

-  Kurayzaoğullan'nın erkekleri idam edilecek, kadınları da esir tutulacak, malları kuşatmaya katılmış müslüman askerlere dağıtılacaktır. Toprakları ise -Ensar hariç- yalnızca muhacirlere dağıtılacaktır.

"Saad'ın, bu kararı açıklamasından sonra Hz. Peygamber Ona:

- Ey Saad! Sen yedi kat göklerin üstünden inen Allah'ın verdi­ği hükümle hükmettin" diyerek kendisini onayladı ve hemen Me­dine'nin pazar yerinde kanallar kazılmasını emretti. Beni Kurayza erkekleri buraya grup grup getirilerek infazları gerçekleştirildi ve cesedleri bu kanallara doldurularak üzerleri toprakla örtüldü.l[8]

İdam edilen erkekler arasında bir tane de kadın vardı. Adı Müzne olan bu yahudi kadın, kuşatma sırasında kale burcunun üzerinden bir el değirmeni taşı atarak, o sırada nöbette bulunan, ancak kale bedeninin gölgesinden istifade etmek için surlara yak­laşmış bulunan Hallad Bin Suveyd adındaki bir müslüman askeri şehid etmişti. Dolayısıyla bu kadın da isyana fiilen katılmış sayıla­rak idam edildi[9]

Onlardan kalan ganimetin beşte biri hazineye ayrıldıktan son­ra geriye kalan miktar müslüman savaşçılara dağıtıldı. Esirler de mücahitlere dağıtıldı. Hz. Peygamber (sav) bu dağıtım sırasında anne ile çocuğunun birbirinden ayırt edilmemesini {Anneyi çocuğundan, çocuğu annesinden ayırmamalarını) emretti. Ubade Bin Samıt Hz. Peygamber (sav)'in:

"Anne ile çocuk birbirinden ayrılmaz!" dediğini nakletmekte­dir. Ona:

"Anne ile çocuğunun ne zamana kadar birlikte olmalarına müsaade etmek zorunludur?" diye sorulduğunda:

"Erkek çocuk buluğa erinceye, kız çocuk da adet görmeye başlayıncaya kadar birbirlerinden uzaklaştırılamazlar" buyur­muştur.

Bu hadiseden sonra çok geçmeden Saad Bin Muaz'ın yarası kanama yaparak şehid oldu. Onun da bu suretle gayesi gerçekleş­miş, duası kabul olmuş oldu. Daha önce de anlattığımız gibi Saad Hendek Kuşatması sırasında bir ok yarası almış ve şu duada bu­lunmuştu:

"Allahım! Eğer günün birinde Kureyşlilerle bir savaş yapaca­ğımızı takdir buyurmuş isen, bana o güne kadar ömür ver. Çün­kü senin elçini yalanlayan, O'nu vatanından çıkaran bir kavimle savaşmaktan daha çok hoşuma gidecek bir şey yoktur. Ve eğer aramızda mutlak bir savaş çıkacağını mukadder kılmış isen, ba­na bu savaşta şehid olmayı nasip buyur. Ancak Yahudi Beni Ku-rayza Kabilesi'nin perişan olmasını da bana gösterip yüreğime su serpmeden canımı alma Allahım!"

Müslümanlarla aralarındaki sözleşmeyi tek taraflı çiğneyerek en nazik saatlerde de onları arkadan vurmaya çalışan yahudi Benî Kurayza Kabilesine böyle bir muamelenin yapılması, aslında Hz. Peygamber (sav)'in ne kadar isabetli bir siyaset güttüğünü göster­mektedir. Zira zaman zaman bir çok düşmanlar müslümanlarm iyi niyetlerini ve insancıl tutumlarını maalesef sömürmekte, kötü­ye kullanmaktadırlar. Bu da onların, nasıl olsa atfedilebilecekleri kanısına kapılarak bu tür düşmanlıkları tekrarlamak konusunda kendilerine cesaret vermektedir.

İşte Yahudi Benî Kurayza Kabilesinin adamları da böyle düşü­nüyorlardı. Ama Saad kararını açıkladığı zaman, Kurayzaoğulîa-rı'nın, tasarladıkları komplolarında başarıya ulaştıkları takdirde müslümanlarm tamamen silinip süpürüleceklerine, yok olacakla­rına kesinlikle inanıyordu. Onun için de haklarındaki bu kararın­da haklı ve ciddiydi. İşte hem müslümanlarm, hem de İslam düş­manlarının bu gerçeği çok iyi bilmeleri, isabetin, doğru davranışın bazan da şiddete başvurmak olduğunu, yumuşak ya da sert mu­amelenin yerine ve şartlara göre yapılabileceğini, aleyhteki düş­manlıklarında ısrar ettikleri takdirde kendilerine karşı zor kullan­mak ve icabında Benî Kurayza Kabilesi gibi onları tasfiye etmek gerekebileceğini bilmeli buna kesin inanmalıdırlar. Nitekim Beni Kurayza hainlerinin idamı hem o günü yaşayan hem de onlardan sonra gelen birçok İslam düşmanları için ders ve ibret olmuştur. Ayrıca müslümanlar bu suretle içeride bulunan düşmanın tehlike­sinden kurtulup dışarıdaki düşmanla meşgul olma imkanını bul­dular.[10]

 

Selam Bin Hakıyk'in İdam Edilmesi

 

Dış güçleri müslümanlara karşı tahrik eden şahıslardan biri de Yahudi Selam Bin Hakıyk idi. Bu adam Hz. Peygamber (sav)'in Medine'den sürdüğü, Hayber'de yerleşen Yahudi Benî Nadiyr Ka­bilesinin ileri gelenlerinden biriydi. Hz. Peygamber (sav)'in emriy­le Ensardan beş kişi Medine'den çıkarak, Hayber'e gidip bu terörist yahudiyi bizzat evinde tasfiye ettiler. Ta ki müslümanlara ve İslam davasına karşı bir daha faaliyet yapma cesaretini kendilerinde görmesinler [11]

 

Hz. Peygamber (Sav) İnZeyneb Binti Cahş İleEvlenmesi

 

Zeyneb Binti Cahş'm hayatı ve Hz. Peygamber (sav) ile evlen­mesi olayı İslamda bazı hükümlerin konmasına ve eski cahiliyet anlayışlarından birinin değişmesine ve ortadan kalkmasına vesile oldu.

Zeyneb Hz. Peygamber (sav)'in halası Umayma'nm kızıydı. İf­tihar edilebilecek temiz bir soyu ve üstün bir güzelliği vardı. Hz. Peygamber (sav) O'nu azad ettiği (hürriyetini bağışladığı) vaktiyle kölesi olan Harise Oğlu Zeyd ile evlendirmek istedi. Başta gerek kendisi, gerekse ailesi bu evliliğe pek taraftar olmamışlar, (ancak Hz. Peygamber'e de karşı çıkmamışlardı.) Çünkü Zeyneb'in ailesi bu kocayı güzel ve asil kızlarına bir türlü denk görmemişlerdi. Zi­ra ne de olsa vaktiyle Zeyd köle idi. Ne varki İslam'ın getirdiği yeni hayat düzeni, insanların adet haline getirdikleri üzere, birbirlerine ayrı ayrı sınıflar olarak bakmalarını onaylamıyor, bu geleneği tanı­mıyordu.

Çünkü Allah (cc) şöyle buyurmuştu:

"Ey insanlar! Şu bir gerçektir ki sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır [12]

İşte bu sebepledir ki Hz. Peygamber (sav), onların bu büyük­lük komplekslerim kabul etmiyor, evliliğin gerçekleşmesi konu­sunda ısrar ediyordu. Tabi onların da bu emre karşı koyacak halle­ri yoktu. Çünkü yine Allah Teala şöyle buyurmuştu:

"Allah ve Rasulü herhangi bir hususta hüküm verdikleri za­man, inanan erkek ve kadın için bu hükmü kabul etmekten baş­ka seçenekleri yoktur. Allah'a ve peygamber'e baş kaldıran, şüp­hesiz apaçık bir şekilde sapmış olur. [13] Dolayısıyla da evlilik, her şeye rağmen gerçekleşti.

Allah (cc), bir cahiliyet adeti olan evlatlığıöz çocuk gibi sayma geleneğini de yürürlükten kaldırmayı irade etmişti. Bu gelenek Ca­hiliyet devrine aitti. Ancak Islamin hakim olduğu dönemde de de­vam eder oldu. Ta ki Allah Teala aileye zararlı olan bu müesseseyi ve ilgili miras ve benzeri şeyleri kaldırıp geçersiz saydı.

Hz. Peygamber de Zeyd'i evlatlık edinmişti. Bu sebeple O'nu hep Muhammed oğlu Zeyd diye çağırıyorlardı. Allah Teala şu aye­ti indirerek bu yanlışlığı düzeltti:

"Evlatlıkları (filankesin oğlu diye) gerçek babalarının adıyla çağırın. Allah katında en doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız bu takdirde onları din kardeşi ve dostla­rınız olarak kabul edin. İçinizden kastederek yaptıklarınız bir ya­na, yanılmalarınızda size bir sorumluluk yoktur. Allah bağışlar ve merhamet eder." [14] Her şeye rağmen Zeyneb ile Zeyd arasında istikrarlı bir aile ha­yatı kurulamadı. Beraberliğe de bir türlü katlanamadılar. Bunun üzerine Zeyd, Zeyneb'i boşama konusunda Hz. Peygamber (sav) 'e danıştı. Bunu gerektiren bazı sebepleri de O'na açıkladı. Allah Teala Zeyd'den boşandıktan sonra, O'nun Zeyneb'le evleneceğini, önceden kendisine bildirdiği halde, bu danışma sırasında Zeyd'e biraz daha sabretmesini tavsiye etti.

Bunu böyle bildiği halde Hz, Peygamber meseleyi halka açık­lamaktan çekiniyordu. Çünkü: Muhammed evlatlığının karısıyla (yani onlara göre geliniyle) evlendi diyecek, bu olayı dillerine do-layacaklardı. Sebebine gelince: Böyle bir evlilik o günün gelenek­lerine göre gayrimeşru sayılırdı. Zira evlatlığı, onu evlat edinenin bizzat oğlu gibi kabul ediyorlardı. îslam da evlatlık edinmenin ha­ram olduğunu henüz ilan etmemişti. Ancak Allah Teala bunu ya­kın gelecekte emredecekti, Zeyd, Zeyneb'i boşayacak, Hz. Pey­gamber O'nunla evlenecekti. Çünkü bu vadedilmişti.

Allah Teala şöyle buyuruyordu:

"Ey Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimetlen-dirdiğin kimseye:

- Eşini bırakma, Allah'dan sakın! diyor, Allah'ın açığa vuraca­ğı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Oysa Al-lah'dan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde O'nu seninle evlendirdik ki evlatlıkları, eşleriyle ilgile­rini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allahin buyurduğu mutlaka ger­çekleşecektir." [15]

İşte böylece evlatlık edinme sistemi kaldırılmış oldu ve Hz. Peygamber (sav) Cahş Kızı Zeyneb'le evlendi. Bununla birlikte ka­dınlarla ilgili hicab'[16]  (örtü) mecburiyeti Allah (cc) tarafından kon­du ve bu sırada Hac ibadeti de müslümanlara farz kılındı [17]



[1] Hizip: Parti, fraksiyon (yani belli bir fikir, inanç, dava ve ideoloji etrafın­da birleşmiş topluluk) demektir. İslama karşı birleşen ilk kitle hareketleri litera­türlerde Ahziab (hizipler) adı altında geçer, Kur'an-ı Kerim'de aynı isim altında bunu işleyen bir sure vardır. (Mütercim)

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/121-122.

[3] îbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 2, s. 173; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 201-202

[4] tbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 4, s. 207-208

[5] Enfal Suresi, Ayet: 27; Tevbe Suresi, Ayet: 102

[6] tbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 208-209

[7] tbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 216

[8] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 209-211

[9] Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 219

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/123-132.

[11] îbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 4, s. 234-236

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/132.

[12] Hucurat Suresi, Ayet: 13

[13] Ahzab Suresi, Ayet: 36

[14] Ahzab Suresi, Ayet: 5

[15] Ahzab Suresi, Ayet: 37

[16] Ahzab Suresi, Ayet: 53-54

[17] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 248-250

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/133-135.