Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0022 0022 - Index Web

21- HZ. EBU BEKİR'İN  HALİFELİĞİ2

Hz. Ebu Bekir'in Halife Seçilmesi2

Hz. Ebu Bekir'in Başarılı Hizmetleri Ve Fetihleri7

Zeyd Oğlu Usama Ordusu. 8

Mürtedlere (İslamdan Dönenlere) Karşı Girişilen Savaşlar10

Hz. Ebu Bekir Devrinde Gerçekleşen Fetihler15

Fetih Cepheleri İran Cephesi16

Şam (Suriye) İn Fethi18

Hz. Ebubekir'in Vasiyeti24


21- HZ. EBU BEKİR'İN HALİFELİĞİ

 

Hz. Ebu Bekir'in Halife Seçilmesi

 

Hz. Peygamber (sav) vefat edince Medine halkı oîan Ensar, Medine'yi ve müslümanları idare edecek bir lidere hemen ihtiyaç duymaya başladılar. Çünkü bu şehirleri, Hz. Peygamber (sav)'in vefatıyla, meydana gelen boşluktan Ötürü, civardaki bedevilerin ve kabile adamlarının baskın ve muhtemel saldırılarına yeniden hedef olma durumuna girdi. Ve çünkü çok iyi biliyorlardı ki birçok göçebe Araplar ve kabileler henüz gerçek manada iman etmiş de­ğillerdir; inanmış gibi görünüyor iseler de iman onların kalbine iyice oturmamıştır.

Bu genç İslam devletinin sahip olduğu güç ve otorite sebebiy­le korkup çekindikleri için sadece dilleriyle müslüman gibi görü­nüyor, fakat gerçek anlamda iman etmiş bulunmuyorlardı. Nite­kim Hz. Peygamber (sav) 'in vefatından kısa bir süre Önce bazı böl­gelerde Riddet hareketleri bile oldu.

Evet Ensar, Medine civarında bulunan bedevi kabilelerin teh­didi altında bulunduklarını iyiden iyiye sezmeye, bu sebeple de derinden endişelenmeye başladılar. Çünkü Hz. Peygamber (sav)'eve İslam davasına başta onlar (bu bölgede) destek çıkmışlar. O'na ellerinden gelen yardımı yapmış, evlerini Mekke'den gelen muha­cirlere açmış, onları bağırlarına basmış ve onlarla birlikte Hz. Pey­gamber (sav)'in sağlığında ilk îslam devletini kurmuşlardı. Bu su­retle de, bölgedeki bedevi arap kabilelerini dize getirmişlerdi.

Ensariler, Muhacirlerin, Hz. Peygamber (sav)'in vefatından sonra günün birinde ana yurtları olan Mekke'ye tekrar avdet et­meleri ihtimalini hesaptan çıkarmıyorlardı. Çünkü Muhacirler, sırf vicdan baskısına uğradıkları için dayanamamış, Medine'ye göç etmişlerdi. Onlar Mekke'den çıktıkları zaman şehrin halkı müşrik idiler. Ancak sonra hepsi müslüman oldular. Şu halde on­ların kendi diyarlarına yeniden dönmeleri ihtimal dahilinde idi. Çünkü Medine'ye göç ederken, evlerini barklarını, orada terkedip gelmişlerdi. Orada mallan mülkleri arazileri vardı. Bu sorun Hz. Peygamber (sav) henüz hayattayken bile Ensarı meşgul ediyordu.

Özellikle Hicretin sekizinci yılında Rasulullah (sav) Mekke'yi fethettiği günden beri bu endişeye daha fazla kapılmaya başladı­lar. Nitekim, Mekke fethinde Hz. Peygamber (sav) ile beraberken Hevazin ve Sakif kabilelerinden Huneyn Savaşı'nda alınan gani­metlerin Ca'rane mevkiinde taksim edilmesi sırasında bu endişe­lerini O'na açıklamışlardı. Hz. Peygamber (sav) de onlara uygun olan cevabı vermişti. Olay şöyle cereyan etmişti:

Hz. Peygamber (sav) ele geçirilen ganimetleri Kureyşlilere ve bedevi Araplara dağıtıp Ensar'a bundan bir şey düşmeyince alın­dılar ve bu mesele hakkında birçok dedikodular da yapıldı. Öyle ki aralarından biri; "Rasulullah (sav) artık halkına kavuşmuş bulun­du!!" diye kinayeli sözler edenler bile oldu. Aynı zamanda Saad Bin Ubade Hz. Peygamber (sav)'in huzuruna girerek şu ciddi ifa­deyi kullandı:

"Ey Allah'ın Elçisi! Ensardan savaşa katılmış bulunan şu kit­le, ele geçirdiğin ganimetleri kendi halkına ve bedevi Arap kabi­lelerine bol bol dağıtıp onları ise mahrum bırakmış olmandan dolayı alınmış bulunuyorlar!!" Hz. Peygamber bu söze çok güce­nerek O'na:

"Sen de kim oluyorsun, ya Saadü" dedi. Ancak Saad da:

"Ben halkımdan bir ferdimi" demekten çekinmedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):

"Bana halkını topla bakayım!" diye emir verdi. Saad hemen çıkarak Medine'li mücahidleri orada bulunan çevrili bir sahaya topladı.

Bu arada muhacirlerden de bazı kimseler bu toplananların arasında bulunmak istediler. Saad kendilerine müsaade etti. An­cak sonradan gelenleri içeriye sokmadı. Sonra Hz. Peygamber (sav)'e giderek:

"Ensar grubu toplanmıştır" diye haber verdi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) karşılarına çıkarak Allah'a hamd ettikten sonra onlara şöyle hitab etti:

"Ey ensar! Sizden bana bir söz intikal etmiş bulunuyor. İçi­nizden öfkelenmişsiniz. (Size soruyorum:)

Dalâlet (sapıklık) içinde değil miydiniz, ki ben aranıza katıl­dıktan sonra Allah sizi hidayete erdirdi? Fakir değil miydiniz, (ki ben geldikten sonra) Allah sizleri servet sahibi yaptı? Birbirinize düşman değil miydiniz (ki ben geldikten sonra) Allah kalplerini­zin arasına sevgi koydu?" Bu sorulara hep birlikte:

"Evet, doğrudur," diye cevap verdiler ve "Bu ihsan Allah'ın ve Rasulünündür" diye eklediler. Bu sefer Hz. Peygamber:

"Peki bana bir cevap vermeyecek misiniz?" dedi.

"Sana, ne diye cevap vereceğiz? Minnet ve ihsan ancak Al­lah'ın ve Rasulünündür" karşılığında bulundular. Bu kez Hz. Pey­gamber (sav) onlara şöyle dedi:

"Eğer isteseydiniz, bir karşılık verebilirdiniz. Aynı zamanda doğru da söylemiş olurdunuz, doğrulanırdımz da. (Sizi haklı bu­lurdum) Şöyle diyebilirdiniz:

Yalanlanmış olarak aramıza geldin, seni doğruladık. Perişan durumda aramıza geldin, sana yardım ettik. Kovulmuştun, seni barındırdık. Fakirdin, elinden tuttuk.

Ey Ensar! Ben o basit ve geçici dünya malıyla bir grup insanın gönlünü almaya çalıştım ki müslüman olsunlar. Ama sizi müslü-manlığınizla (güçlü imanınızla) başbaşa bıraktım. Ey Ensar top­luluğu! İnsanlar buradan koyunla deveyle dönerlerken, siz Al­lah'ın elçisiyle beraber yurdunuza dönmeyi tercih etmez misi­niz? Muhammed'in canını elinde bulunduran Allah'a ye­min ederim ki: Eğer hicret hadisesi olmasaydı ben Ensar'dan bir fert olmayı tercih edecektim. İnsanların hepsi bir yol, Ensar da başka bir yol izleyecek olsa ben Ensar'ın yolunu tercih ederim. Allahım! Ensara ve Ensar'm çocuklarının çocuklarına merha­metle muamele buyur..."

Hz. Peygamber (sav)'in bu konuşmasını dinleyen Ensariler çok duygulandılar ve öyle ağladılar ki döktükleri gözyaşlarıyla sa­kallan ıslandı. Sonra da:

"Rasulullah'm taksimine ve dağıttığı paylara razı olduk" de­yip dağıldılar [1]

Evet görüldüğü gibi, Ensar, muhacirlerin, Hz. Peygamber (sav) 'in vefatından sonra yurtlarına dönebilecekleri ihtimalini dü­şünüyorlardı. Onların, asli yurtlarına dönmeleri mümkündü. Bu sebeple de Muhacirleri hiç hesaba katmadan Hz. Peygamber (sav)'e bir halife seçmek için birinci derecede sorumluydular.

Bundan dolayıdır ki muhacirleri davet etmeden Medineli Be­ni Saide ailesinin toplantı yerinde, bir araya geldiler. Şûraya da ge­rek yoktu. Çünkü Hazreçliler zaten Ensarın çoğunluğunu oluştu­ruyordu. Liderleri de sahabilerin en büyüklerinden olan ve Hz. Peygamber (sav)'in vefat ettiği sırada kendilerinden fevkalade memnun ve razı bulunduğu kimselerden Saad Bin Ubade idi. Bu sebeple O'nu seçmek üzere sözbirliği etmiş bulunuyorlardı.

Muhacirlere gelince onlar bu konudan, Ensar'a nisbetle daha uzak idiler. Çünkü onlardan bazıları Hz. Peygamber (sav)'in vefatı ve defni ile meşgul idiler. Bazıları bu olayın derin şokunu yaşıyordu. Bir diğer kısmı ise Hz. Peygamber (sav)'den sonra bir halifenin seçilmesi konusunu akıllarına bile getir emiyorlardı. Bu durumda olanlara göre bu en az ihtilaf konusu olabilecek bir meseleydi. İş­te o sırada muhacirlerden bir grup Hz. Peygamber (sav)'in evinde bulunuyorlardı. Adamın biri dışarıdan:

"Ey Hattaboğlu hemen dışarı çık, seninle görüşeceğim çok acil bir mesele var!" diye seslendi. Durumun nezaketini henüz kavrayamayan ve Hz. Peygamber (sav) 'in vefatı sebebiyle yaşadığı şoku henüz üzerinden atamayan Hz. Ömer O'na:

"Benden uzak dur, şu anda seni dinleyemeyecek kadar meş­gulüz." karşılığım verdiyse de öbürü:

"Çok önemli bir mesele cereyan ediyor, mutlaka senin de bu­lunman gereklidir. Ensar Benî Sâide ailesinin toplantı yerinde bir araya gelmiş bulunuyorlar. Onlarla daha sonra aramızda kanlı ihtilaflara sebep olabilecek bir karar alınmadan derhal yetiş!!"

diye ısrar etti.

Bunun üzerine Hz. Ömer Hz. Ebu Bekir'e:

"Haydi bakalım! Şu Ensarî kardeşlerimize gidiyoruz" dedi ve işte ancak o dakikada silkinerek kendilerine gelebildüer. Müs­lümanların başına geçecek bir halifenin mutlak surette seçilme­si zorunluğunu idrak ettiler. Hemen Benî Sâide'lere doğru yürü­meye başladılar. Yolda Ebu Ubeyde Amir Bin El-Cerrah'a rastla­dılar. O'nu da yanlarına alarak devam ederlerken yolda En­sar'dan Uvaym Bin Saide ve Maan Bin Adiy adında iki zata rast­ladılar. Onlardan, mesele hakkında bilgi almak istediler. Onlar da şöyle dediler:

"Onlara yanaşmamanızdan, Ensarilere Katılmamanızdan dolayı bir sorun çıkacağını sanmıyoruz. Siz muhacirler de kendi aranızda uzlaşırsanız, Ensar'la hiç bir anlaşmazlığınız olmaz."

Fakat, muhacirlerin temsilcisi durumundaki Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde, Benî Saide'deki oturuma katılmak üze­re yollarına devam ettiler ve nihayet toplantıya katıldılar.

Hadisenin bu şekildeki akışından da anlaşılıyor ki Muhacir­lerle Ensar arasında esasen hiç bir ihtilaf yoktu. Ensar'ın Muha-cirler'e haber vermeden kendi aralarında toplanmış olmalarında o günün şartları bakımından zaruret vardı.

Ensar'ın ileri gelenleri bu saatlerde Benî Saide ailesinin top­lantı yerinde bir araya gelmişlerdi. Kısa bir görüşme yaptılar ve "Hz. Muhammed (sav)'den sonra, müslümanları idare etmesi için Saad Bin Ubade'yi seçelim" dediler. Hasta durumda bulunan Saad'ı da toplantı yerine getirerek oturumda hazır bulundurdular. Saad oğluna şöyle dedi:

"Rahatsızım, sesimi hazır bulunanlara duyuramıyorum. Sen sözlerimi yüksek sesle tekrarla."

O, konuşuyor, oğlu da sözlerini yüksek sesle tekrar ediyordu. Önce Allah'a hamd etti, sonra şunları söyledi:

"Ey Ensar Topluluğu! Sizin hiç bir Arap kabilesine nasip ol­mayan İslamda kıdeminiz ve seçkin bir yeriniz vardır. Biliyorsu­nuz ki Hz. Muhammed (sav), on yıldan fazla kendi halkım Rah-man'a kulluk etmeye, Allah'a ortak koştukları bütün putlardan vazgeçip uzak durmaya davet etti. Ne varki onlardan pek az bir grup ancak kendisine iman etti. Üstelik ne Rasulullah'ı ne de di­nini, düşmanlarından koruyabiliyorlardı. Hatta kendilerini sa­ran zulmü bile başlarından defedemiyorlardı. Ta ki Allah Teala bu şerefi size ihsan etti, bu üstünlüğü sîze doğru şevketti ve bu nimeti size verdi.

Size Allah'a ve Rasulüne iman etmeyi, O'nu ve sahabilerini korumayı, dinini yüceltmeyi ve düşmanına karşı savaşmayı na-sib etti. O'nun düşmanlarına karşı herkesten daha sert davrandı­nız. Bu sebepledir ki ister istemez tüm Araplar Allah'ın hükmü karşısında dize gelmek mecburiyetinde kaldılar. (Merkezden) uzakta bulunanlar bile küçülerek boyun eğdiler. Allah Teala bu suretle Rasulünü sizinle imkan sahibi kıldı. Araplar sizin kılıçla­rınız sayesinde O'nu kabullendiler. O ise sizden memnun ve ra­zıyken vefat etti."

Saad'ın bu konuşmasından da anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber (sav)'in vefatından sonra Medine'nin, yeniden Arapların hedefi haline geleceği endişesini taşıyorlardı. îşte bu endişedir ki onları tez elden bir halife seçmeye yöneltti.

Muhacirlerin temsilcileri oturum yerine geldikleri zaman En­sar ileri gelenleri toplanmış bulunuyorlardı. Temsilciler oturdular. Ensar adına konuşmak isteyen sözcü ayağa kalkarak önce Allah'a hamd ve senada bulundu sonra da şöyle konuştu:

"Biz Allah'ın dinine yardım eden tslamın öncü kuvvetleriyiz. Siz ise Ey Muhacir kardeşler, bizim bir oymağımız, halkımızın bir parçasısınız. Bize katılmış olan bir kuvvetsiniz. Görüyorum ki bi­zi çiğneyip, bizi temelimizden sarsıp bu işi omuzlamak hevesin-desiniz. Halbuki Rasulullah (sav) aranızdan birini görevlendirdi­ği zaman muhakkak bizden de birini yanına katardı. Bu sebeple başkanlığımıza biri sizden biri de bizden olmak üzere iki kişinin getirilmesi görüşündeyim."

Hz. Ömer anlatıyor, diyor ki:

"Ensar'ın sözcüsü konuşmasını bitirince, ben söz almak iste­dim. İçimden de hoşuma giden bir konuşma hazırlamıştım. Hz. Ebu Bekir'den önce konuşmak istiyordum. Ben söz almak iste­yince Ebu Bekir bana:

- Biraz müsaade eder misin, dedi.

Tabii O'nu gücendirmek istemedim. Gerçekte O benden çok daha hoşgörülü ve daha ağırbaşlıydı. Söz alıp konuştu. Allah'a yemin ederim ki, içimden hazırlayıp gayet beğendiğim konuş­manın her kelimesinin ya benzerini veya daha iyisini kullanarak sözlerini bitirdi. Ensar hakkında gerek ayet gerekse Hz. Peygam-ber'in sözleri olarak ne varsa anlatmadık bir şey bırakmadı. Ez­cümle şöyle konuştu:

"îyi biliyorsunuz ki Hz. Peygamber:

"Eğer insanların hepsi bir yol, Ensar ise başka bir yol izleyecek olsa ben Ensarın takip ettiği yolu ötekisine tercih ederim" buyurmuştur. Kendinizin lehinde söylediğiniz, hatırlattığınız iyiliklerin hepsine zaten siz ehilsiniz. Fakat bu makama gelince Araplar, buna Kureyş'in burada bulunanlarından başkasını ehil görmemektedir. Nitekim bunlar tüm Arap milletinin bir hülasası (elit kitlesi) dir. İş­te ben, size başkanlık yapmak üzere şu iki zatı aday gösteriyorum. Hangisini tercih ederseniz onu seçiniz. (O sırada Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'le Ebu Ubeyde'nin ellerinden tutarak onları Ensar'a takdim etti.) Hz. Ömer bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

"Allah'a yemin ederim ki Ebu Bekir'in beni durdurup konuş­masından hiç de alınmadım. Ve eğer günahkar olmayacağımı bilsem de boynumu vurdursam, [2] bu, Ebu Bekir'in de aralarında bulunduğu bir millete başkanlık etmekten çok daha hoşuma gi­der. Ebu Bekir konuşmasını bitirince Ensar şöyle dediler:

- Yemin olsun ki Allah'ın size verdiği nimetlerden dolayı sizi kıskanmıyoruz. Allah'ın yaratıkları arasında size tercih ettiğimiz hiç kimse de yoktur. Fakat bugünden sonra başımıza gelebilecek hadiselerden endişe ediyoruz.

Bu sebeple aranızdan (bu kez) birini seçin. O ölünce En­sar'dan birini seçip yerine koruz. O da ölürse yine muhacirlerden birini seçer yerine koruz. Böylece biri bizden biri sizden olmak üzere ebediyete kadar devam eder gider.

Hem sonra bu suretle eğer Kureyş'ten olan başkan, yoldan çı­kacak olursa Ensar'dan birinin ona karşı devrim yapmasından veya Ensar'h başkan adaletten sapacak olursa Kureyş'li birinin, üzerine yürümesinden artık çekinmeyecektir."

(Nasıl olsa karşı taraftan birinin, zamanı gelince yerine geçe­ceğini hesaba katarak taraflar arasında adaletsizlik etmeyecektir.)

Bu tartışmalardan da anlaşılmaktadır ki Ensar, Muhacirlerin, Medine'de kalacaklarına kanaat getirince onların da bu konuda bir-hakka sahip bulunduklarına ve Hilafeti onlarla paylaşmaları gerektiğine inanıyorlardı.

Fakat şimdi Grtada bir sorun vardı. Saad Bin Ubade'ye bey'at edilmiş, (Muhacirler oturuma katılıncaya kadar) halife seçilmişti. Neredeyse fiilen görevine başlayacaktı. Ancak öncelik Muhacirle­rin olmalıydı. O halde bir hata yapılmıştı, bu yanlışlığı, böylesine nazik bir saatte ve mevcut şartlara rağmen düzeltmek gerekirdi.

Fakat bu zor iş nezaket içinde haledilmeliydi. Aksi halde seçil­miş halifeye baş kaldırmak olurdu ki bu çok tehlikeliydi. Zira Saad Bin Ubade Ensar'in lideriydi. Geri adım attırmak ancak tedrici ola­rak yapılabilirdi. Çünkü ne de olsa insanlar insan olma zaafını ta­şıyorlardı. Şu halde tartışma devam edecek ve Ensar'm geri adım atması ancak bu şekilde temin edilecekti.

Hz. Ömer Ensar'dan konuşmacıların sözlerini dinledikten sonra şunu söyledi:

"Bu makam ancak Kureyş'ten birine layıktır. Araplar, ancak böyle olursa rıza gösterirler. Başkanlık makamına onlardan baş­ka kim getirilirse tanımazlar. Ve kim bu konuda bize muhalefet edecek olursa derhal Öldürürüz!"

Bunun üzerine Ensar'dan Hubbab Bin El-Munzir ayağa kalka­rak yine:

"Emir bir bizden bir sizden olsun" nakaratını tekrarladı. Fakat Hz. Ömer O'na şu cevabı verdi:

"Heyhat! Bir makama hiç bîr zaman iki emir sığmaz. Allah'a yemin olsun ki Araplar Peygamber (sav)'in başka kabileden ol­duğunu görerek sizi baş diye tanımazlar. Fakat peygamber (sav)'in aralarından çıktığı topluluktan birinin liderliğine ses çı­karmazlar. Buna aykırı tutum izleyenlere karşı apaçık delilimiz vardır. Biz ki Hz. Muhammed (sav)'in dostları ve yakınlarıyız. Kim O'nun bırakmış olduğu makamın kavgasını bizimle yapabi­lir?!! Kim bunu göze alacak olursa batılla uğraşmış olur, günah işlemeye meyletmiş veya helak olmak üzere ayağı kaymış olur."

Hz. Ömer'in bu sert çıkışına rağmen Hubbab tutumunda ısrar edince ve Ensar'ı bu görüşe katılmaya davet edince Muhacirlerin temsilcilerinden Ebu Ubeyde Bin El-Cerrah sözü alarak şöyle dedi:

"Ey Ensar Topluluğu! İlk yardım eden ve destek çıkan siz ol­dunuz. O halde ilk çarpıtan ve değiştiren siz olmayınız." Peşinden Beşir Bin Saad El-Ensari ayağa kalkarak şöyle hitap etti:

"Ey Ensar Topluluğu! Allah'a yemin olsun ki eğer biz müşrik­lerle yaptığınız cihadla Allah katında bir üstünlük kazandiysak ve eğer bu dine ilk girip kıdem sahibi olduysak, bunu sırf rabbi-mizin hoşnutluğunu kazanmak ve peygamberimizin emirlerine bağlı kalmak maksadıyla yaptık. Bunu biz kendi yararımız için yaptık. Şu halde bu meziyetlere tutunarak ileri gitmemeliyiz. Bunları dünya menfaati için alet etmemeliyiz.

Bize karşı minnet etmeye hakkı olan Allah'dır. Agâh olunuz ki Muhammed Kureyştendir. O'nun halkı ve yakınları O'nunla ilgi­li olan şeyde önceliklidirler. O'nlarla bu konuda tartışmama Al­lah şahid olacaktır. O halde siz de Allah'ın koyduğu sınırlara say­gılı olunuz, onlara muhalif olmayınız, onlarla çekişmeyiniz."

Öte yandan Üseyyid Bin Hudayr da ayağa kalkarak Ensar'ın, bu işin peşini bırakmaları ve Muhacirlerden birini seçmeleri ko­nusunda davette bulundu. Eğer bu işi üstlenecek olurlarsa Evs ve Hazreç kabileleleri arasında büyük ihtilafların yeniden cereyan edeceği konusunda dilinin döndüğü kadar konuştu. Bu sebeple muhacirlerden birine bey'at edilmesi çağrısında bulundu.[3]

Nesei ve Hakim'in rivayetlerine göre Hz. Ömer o gün Ensar'la karşılıklı olarak şöyle konuştu: Onlara:

- Hz. Peygamber (sav)'in Ebu Bekir'i namazda öne sürdüğü­nü biliyor musunuz, dedi.

- Elbette biliyoruz, diye cevap verdiler. Sonra yine Hz. Ömer:

-  Peki, Hz. Peygamber (sav)'in seçip öne koyduğu kimsenin önüne geçmeyi hanginiz göze alabilir, diye sordu. Buna da:

- Hiç birimiz, diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Ensar'dan Zeyd Bin Sabit şöyle dedi:

"Bakınız, Hz. Peygamber (sav) muhacirlerden idi. Şu halde Halife de Muhacirlerden olmalıdır. Biz de nasılki Hz. Peygambe­rin Ensan (yardımcıları) olduysak onun da Ensan olmalıyız."

Bu sözlerden sonra Hz. Ebu Bekir ayağa kalkarak onlara:

"Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve sözcünüze direnç ih­san etsin. Bakınız eğer bundan başka bir şey söyleyecek (aykırı bir görüşe sapacak) olursanız asla sizinle barışık olamayız."

Bu sözleri söyler söylemez hemen Hz. Ömer'e dönerek O'na:

"Ver elini bakayım! Sana bey*at ediyorum" dedi. Ancak Hz. Ömer:

"Sen benden daha efdalsın (daha üstün, daha faziletlisin)" di­yerek halifelik teklifini kabul etmedi. Bu sefer de Hz. Ebu Bekir O'na:

"Sen benden daha güçlüsün" dediyse de, Hz. Ömer:

"Benim gücüm de senin sahib olduğun faziletlerle birlikte yi­ne senindir" dedikten sonra hem kendisi hem de Ebu Ubeyde O'na:

"Ya Ebabekr! Hz. Peygamber (sav)'den sonra hiç kimsenin, senin önüne geçmesi doğru değildir. Sen Sevr mağarasında en nazik saatlerde kendini tehlikelere atarak Hz. Peygamber ile be­raber bulundun. Onun uğruna baş koydun, O hastalandığı za­man müslümanlara imam olmak üzere seni öne geçirdi. Bu ko­nuda, herkesin üzerinde senin önceliğin vardır" diyerek kendisi­ni destekleyici kararlı bir tavır koydular.

Bu konuşmadan sonra Hz. Ömer hemen yerinden fırlayarak Hz. Ebu Bekir'in elini tuttu. Keza Useyyid Bin Hudayr ve Beşir Bin Saad da derhal yerlerinden kalkarak yarışırcasına Hz. Ebu Bekir'e beyat ettiler. Bunu gören oturumdaki diğer zevat da onları takib ederek kendisine bey'atde bulundular. Orada bulunanlar arasında Saad Bin Ubade'den başka Hz. Ebu Bekir'e bey'at etmeyen kalmadı. O'nu fiilen bey'atte bulunmaktan alıkoyan sebep, rahatsızlığındanbaşka bir şey değildi. Bununla beraber hiç bir şey de söylemedi.

Bu olay, Hilafet konusunda Ensar'la Muhacirler arasında bir ihtilaf bulunmadığını açık şekilde isbat etmektedir. Sadece Ensa-rın endişesinden kaynaklanan acele davranıştan dolayı bir yanlış­lık yapıldı. Bu da Saad Bin Ubade'nin, mevkii sebebiyle ensar'a ge­ri adım attırmayı temin için bir tartışmaya sebep oldu.

Keza şu noktaya da işaret etmek lazımdır ki Ensar'ın Beni Sâ-ide'ye ait toplantı yerinde bir araya gelmeleri, hilafet konusunda kendilerini Muhacirlere tercih etmek, liderlik sevdasına kapılmak şunu veya bunu desteklemek kasıt ve niyetine matuf değildi.

Saad Bin Ubade'ye gelince bu zat, bütün sahabiler arasında saygın bir şahsiyetti. Ancak amaç bu zatı seçmek değil, müslü-manların genel manada menfaatini korumaktı. Bu da Medine'nin içinde bulunduğu şartlar, millet ve memleket meselelerinin yürü­tülmesi endişesinden kaynaklanıyordu.

Bu hadise Hz. Peygamber (sav)'in, vefat ettiği, Hicretin onbi-rinci yılı Rebiulevvel ayının onikinci günü cereyan etmekteydi.[4]

Hz. Ebu Bekir'in Halife seçilmesinin ikinci günü, O (halife sıfa­tıyla) halkı namaza davet etti. Minbere çıkmış bulunduğu sırada Hz. Ömer önce Allah'a hamd-ü sena ile başlayarak halka karşı şu konuşmayı yaptı:

"Ey Nâs! Dün size hitab etmiştim. Ancak söylediklerim, be­nim kendi görüşlerimden başka bir şey değildi. Halifenin seçil­mesi konusunda ifade ettiklerim, ne Allah'ın kitabında buldu­ğum, ne de Rasulullah'ın bana emanet ettiği bir söze dayalı değil­di. Fakat ben hep Hz. Peygamber bizim en sonuncumuz olarak kalacak ve hep bizi O idare edecek biliyordum. Böyle bir zehabın içindeydim. Ne varki o vefat etmiş olsa bile Allah O'na indirmiş bulunduğu kitabı size emanet etmiş bulunuyor.

Rasulullah'ın önderliğini yaptığı hidayet yolu bu kitaptadır. Eğer O'na sarılacak olursanız, sizi onunla doğru yola hidayetedecektir. Allah Teala, en hayırlınız olan ve Hz. Peygamber (sav)'in mağaradaki can yoldaşı, sizin de yönetiminizi üstlenme hakkına öncelikle herkesten daha çok sahip bulunan bir zat üze­rinde görüş birliğine varmanızı müyesser kılmış bulunmaktadır. O halde kalkınız ve O'na bey*at ediniz."

Hz. Ömer'in bu konuşması üzerine Benî Saide meclisinde ya­pılan bey'atdan sonra halk tekrar umumi bir bey'atte bulundu. Sonra Hz. Ebu Bekir Allah'a hamd ve senadan sonra halka hitaben şu tarihi konuşmasını yaptı:

"Ey Halkım! Ben içinizde en üstününüz olmamakla beraber başınıza seçilmiş bulunuyorum. Eğer iyi idare edersem bana yar­dımcı olunuz. Yok eğer kötülük (adaletsizlik) yaparsam beni doğ­ru yola sevkediniz. Doğruluk emanet, yalan ise hıyanettir.

Şunu biliniz ki: Allah'ın izniyle hakkım tahsil edip kendisine iade edinceye kadar haksızlığa uğramış olan kişi benim nazarım­da güçlüdür. Buna mukabil içinizden kendisini güçlü sanıp baş­kasının hakkına tecavüz eden kişi de Allah'ın izniyle, kendisin­den o hakkı alıp asıl sahibine iade edinceye kadar benim naza­rımda O, güçsüzdür.

Keza şunu iyi bilin ki hangi millet Allah yolunda cihadı elden bırakmıştır, muhakkak Allah o milleti zelil kılmış, çiğnetmiştir. Ve hangi millet arasında fuhuş yayılmışsa muhakkak Allah o mil­leti umumi birtelaya çarptırmıştır.

Ben Allah'a ve Rasulüne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin. Ama Allah'a ve Rasulüne asi olursam işte o zaman ba­na itaat diye bir şey yoktur. Haydi bakalım şimdi de namaza, Al­lah hepinize merhamet buyursun.[5]

Bu sırada Hz. Peygamber (sav)'in defin işleriyle meşgul bulu­nanlardan başka hiç bir kimse Hz. Ebu Bekir'e bey'at etmekten ge­ri kalmadı. Onlar da işlerini bitirince gelip bey'atte bulundular. Sadece Saad Bin Ubade kısa bir süre gecikti. Ancak o da sonra gelip bey'atte bulundu ve mücahid olarak savaşa katıldı. Kısa bir süre sonra da Suriye topraklarında görev aldığı bir savaşta şehid oldu.

Sözde Ebusüfyan'ın Hz. Ali'yi ve Hz. Abbas'ı Hz. Ebu Bekir'e oy vermemeleri yolunda tahrik ettiğine dair yayılan dedikodulara ge­lince bunların aslı yoktur. Çünkü Ebusüfyan îslama girmeye mec­bur edilmiş olanlardan biriydi. Binaenaleyh böyle bir şeyi deneye-mezdi. Üstelik İslam'a güçlü bir iman ile bağlı bulunan Hz. Ali ile Hz. Abbas'm O'ndan gelecek böyle bir teklifi kabul etmeleri müm­kün değildi. Sonra ayrıca eğer böyle bir hadise gerçekten cereyan etmiş olsaydı, Hz. Ebu Bekir'in halife sıfatıyla Ebusüfyan'ı sorguya çekmesi birçok ihtilaf ve ayrılıklara sebep olabilecek böyle bir dav­ranıştan dolayı O'nu sorumlu tutması gerekirdi. Halbuki böyle bir olay da ortada yoktur. O halde sırf bazı rivayetçilerin uydurmasın­dan ibarettir.

Hz. Peygamber (sav)'in, hayattayken, kendisinden sonra yeri­ne geçmek üzere Hz. Ali'yi tayin ettiğine dair vasiyette bulunduğu söylentileri de tamamen yalandır, gerçekle çelişen bir uydurma­dır. Çünkü Hz. Peygamber (sav)'in vasiyeti dini bir emirdir. Böyle bir vasiyet varsa hiç bir mümin bu vasiyete aykırı davranamaz. Böyle bir vasiyetin o gün için müslümanlarca çiğnendiğini ileri sürmek onları çok. ağır suçlamak, bütün sahabilerin imanından şüphelenmek anlamına gelir.

Düşünebiliyor musunuz, Hz. Ebu Bekir nasıl böyle bir vasiye­ti çiğneyebilirdi?!! Hz. Ebu Bekir ki bir saniye bile Hz. Peygmber (sav)'in emrinden dışarı çıkmamıştır. Sonra Hz. Ali böyle bir vasi­yetin çiğnenmesine nasıl göz yumabilirdi. Buna nasıl seyirci kala­bilirdi? O Hz. Ali ki Allah'ın ve Rasulullah'm emirlerini yerine getir­mekte hiç bir kimsenin kınamasına asla aldırış etmezdi.

Eğer bazı kimseler: Hz. Ali'nin görünürde O'na bey'at ettiğini, ancak içinden onaylamadığını ileri sürüyorsa, sormak isteriz: Aca­ba sahabiler, birbirlerine karşı ne zaman ikiyüzlülük etmişlerdir? Böyle bir şey ileri sürmek onları nifakla itham etmek anlamına ge­lir ki böyle bir sözden Allah'a sığınırız!

Hz. Ali'nin, eşi Hz. Fatıma'nm vefatına kadar, bey'atten gecik­tiği şayiasına gelince bu da yine tamamen iftiradır. Hz. Ali müslü-maniarın sözbirliği ettikleri böylesine önemli bir konuda onlardan altı ay kadar bir süre gecikemez, geri kalamazdı. Güçlü imamyla, müslümanlara daima yaptığı birlik ve beraberlik çağrılarıyla daha küçüklüğünden beri islam kardeşliği konusunda verdiği güzel ör­neklerle tanınan Hz. Ali böyle davranamazdı. Şu var ki bu iki bü­yük şahsiyet arasında gerçekten bazı tartışmalar huzursuzluklar olmuştu. Fakat bu, hilafet konusuyla değil verasetle ilgiliydi. Me­sele şuydu:

Hz. Fatıma, Hz. Ebu Bekir'den, babası Rasulullah (sav)'m Fe-dek ve Hayber'deki mirasım istedi. Hz. Ebu Bekir ise bu talebi ka­bul etmedi ve babasından duymuş bulunduğu şu hadisle ona ce­vap verdi. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu:

"Biz peygamberler topluluğu (yakınlarımıza) miras bırakma­yız. Bizden geriye kalacak olan, sadakadır, (bütün ümmete aittir.)"

Hz. Fatima da Hz. Ali de bu sözlerin Hz. Peygamber (sav)'e ait olduğunu biliyorlardı ki Hz. Fatıma aynı zamanda ilim ehliydi, bil­giliydi. Buna rağmen Hz. Ebu Bekir ile aralarında bir kere tatsızlık çıktı. Ama bu bir daha tekerrür etmedi. Hz. Ali zaten o sıralarda evinden hiç ayrılmıyor, Hz. Ebu Bekir'e yol göstermek, fikirleriyle O'na yardımcı olmak fırsatını pek bulamıyordu.

Buna rağmen, -ileride de göreceğimiz gibi- önemli meseleler­de ve dinden dönen Mürted isyancılara ve Medine'ye baskın dü­zenlemek için yeniden heveslenen sergerdelere karşı düzenlenen savunma faaliyetleri gibi hayati konularda O daima Hz. Ebu Be­kir'in yanında yer aldı. Hz. Ali'nin uzun süre evden çıkmamasının sebebi de hanımı Hz. Fatıma'nın hastalığı idi. O'nun bakımıyla meşguldü. Taki babası Rasulullah'm vefatından altı ay sonra o da hayata veda edinceye kadar. Hz. Fatima'nın Hz. Ebu Bekir'e danl-dığı ve dargın kaldığı söylentisine gelince bu da İslamı ve İslamî karakteri bilmeyen cahillerin uydurmasıdır.

Öyle ya ne zaman kadınlar erkekleri, veya erkekler kadınları sık sık ziyaret eder, bir araya gelirler ki dargın veya barışık olduk­ları söylenebilsin? Hem sonra Hz. Fatıma, babasının vefatındansonra hastalandı ve hiç dışarı çıkamadı. Hz. Ebu Bekir ise Halifey­di, Millet ve memleket gaileleriyle meşguldü. Üstelik genç îslam devleti O'nun döneminde en zor günlerini yaşıyordu, -ki bunu ile­ride işleyeceğiz. -

Şu halde gerek Hz. Ali, gerek Hz. Abbas, gerekse bütün Haşi-moğulları, herkesin Hz. Ebu Bekir'e bey'at ettiği gün onlar da bey'at etmişlerdir. Ne Haşimoğulları'ndan ne de başka bir kabile­den hiç kimse bey'atten geri kalmamıştır.

Şu da bir gerçektir ki Kur'an-ı Kerim halifenin seçimi üe ilgili olarak belli bir sistem koymadığı gibi Hz. Peygamber de bu konu­da bir işarette bulunmamıştır. Sadece müslümanlar İslamın koy­muş olduğu emirlere boyun eğeceklerine dair Hz. Peygambere söz vermek suretiyle bir bey'at akdinde bulunurlardı.

Bey'at sözleşmesinde taraf olanlardan hiç biri verdiği sözden cayamaz. Bu ister halife olsun ister O'na bey'atte bulunmuş olan vatandaş olsun herkes için aynıdır. Hilafet Halife ile müslümanlar arasında bir sözleşmedir. Halife bu sözleşmeye binaen uygulama­larında Allah'ın kitabına ve Rasulullah'ın sünnetine uyacağını, müslümanlara ve ona emanet ettikleri makama, devlete ve üm­met malına karşı dürüst davranacağım taahhüd etmiş sayılır.

Keza müslümanlar da bey'at sözleşmesiyle halifeye karşı say­gılı olacaklarını, onun emirlerini itirazsız yerine getireceklerini ta­ahhüd etmiş olurlar. Eğer halife İslamın çizdiği çığırdan sapacak olursa ona itaat etmek artık geçerliliğini kaybeder ve müslüman­lar O'ndan hilafet sözleşmesine bağlı kalması ihtarında bulunur­lar. Eğer istikameti yeniden bulacak olursa devam eder.

Aksi halde müslüm ani arın (Erbab-ı Hallü akd)i, yani şura er­babı tarafından görevden alınır veya kendisi istifa eder. Nitekim Hz. Ebu Bekir, halife seçildiği gün şöyle demişti;

"Ben Allah'ın ve Rasulünün emirlerine uyduğum müddetçe bana itaat ediniz, ancak onlara asi olacak olursam emirlerime uymak durumunda değilsiniz. [6]

 

Hz. Ebu Bekir'inBaşarılı Hizmetleri VeFetihleri

 

Hz. Ebu Bekir, hilafet müddetinin kısa geçmesine rağmen -ki bu süre iki yıl, üç ay on gündür.- İslamın anlam ve önemini insan­ların yüreğine bu çok kısa süre içinde işleyebilmiştir. Halbuki bu işi çok uzun yıllar içinde ancak başarmak belki mümkün olabilir­di. Çünkü O'nun, Islamı bilimsel anlamda uygulaması ve bu ko­nuda da ısrarlı çalışmaları -sanırım- O'nun İslamı ne kadar iyi an­layıp hazmetmiş olduğunu ve ne derece sağlam, güçlü ve sarsıl­maz bir imana sahip bulunduğunu isbat etmektedir.

İşte O'nun bu üstün meziyetleridir ki İslamı ayakta dimdik tut­muş, sağlam temeli üzerinde durmasını temin etmiştir. Bu sebep­le Hz. Ebu Bekir İslamı (O gaileli ve tehlikeli dönemde) ayakta tu­tabilen ve kavramların çarpıtılmasını önleyen en büyük tarihi şah­siyet sayılmaktadır.

Hz. Ebu Bekir, gerçekten ileri görüşlü ve ufku gayet geniş bir zattı. Hz. Ebu Bekir'in döneminde müslüman geçindikleri halde henüz kalplerine imanın girmediği birçok (çöl bedevisi) Arap var­dı. Allah Teala bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Ey Muhammedi Bedeviler: İnandık' dediler. De ki: 'İnanmış değilsiniz. Ama 'Müslüman olduk' deyin. İman henüz kalplerini­ze yerleşmiş değildir. Eğer Allah'a ve peygamberine itaat edecek olursanız işlediklerinizden bir şey eksilmez. Doğrusu Allah ba­ğışlayıcı ve merhamet edicidir. [7]

Ayrıca yine şöyle buyurmaktadır:

"Bedevilerin küfür ve nifakları her yönden daha ileridir. Al­lah'ın, peygamberine indirdiğinin sınırlarını tanımamak ancak onlara yakışan bir tutumdur. Allah her şeyi bilendir ve hikmet sa­hibidir. Bedevilerden öyleleri vardır ki: Allah yolunda harcadıkla­rını angarya sayarlar ve başınıza dertler açılması için fırsat kol­larlar. Dertler onların başına gelsin. Allah her şeyi duyan ve her şeyi bilenir [8]

Kezef şöyle buyurmaktadır:

"Çevrenizdeki bedeviler içinde münafıklar (ikiyüzlüler) ve Medine içinde de ikiyüzlülükte direnenler vardır. Onları siz değil, ancak biz biliriz. Onları iki defa cezalandıracağız; sonra da büyük bir işkenceye uğratılacaklardır." [9]

İkiyüzlülük daha Hz. Peygamber (sav) hayattayken vardı. Dı­şından müsiüman geçinen, ancak kalbine iman girmemiş bir çok kimse bulunmaktaydı. Bunların başında bedevi Araplar gelirdi. Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden açıkça anlaşıldığı üzere Allah Teala bu durumu elçisine bildirmiş, onların, uygun bir fırsat buldukları zaman İrtidâd edeceklerini (Dinden döneceklerini) haber vermiş­ti. Nitekim daha Rasulullah (sav) hayattayken riddet (dinden dön­me) belirtileri görülmeye başlamıştı.

Bir ara Yemen'de El-Esved El-Ansi Yemame'de Müseylimetu'I-Kezzab ve Necid Diyarında da Tulayhatu'l-Esedî peygamber ol­duklarını ileri sürdüler, ancak bunu ilan etmeyi göze alamıyorlardi. Çünkü buna cesaret etselerdi Hz. Peygamber üzerlerine kuvvet gönderecekti.

Fakat Hz. Peygamber (sav)'in vefat haberi yayılınca bu adam­lar da hemen İslam'dan döndüler ve peygamber olduklarım açık­ça ileri sürdüler. Sorun bu kadarla sınırlı kalsaydı ya... Ne var ki bu arada bir çok bedevi Arap kabilelerinin ikiyüzlülükleri de ortaya çıkmaya başladı. Tekrar cahiliyet düşünce ve hayat tarzına dön­düklerini ilan ettiler. Bu fitneden ancak Medine-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme ve Taif şehirleri müstesna kalabildiler.

Hz. Ebu Bekir hilafet makamına geçer geçmez bu mürted ka­bileler O'na elçilerini göndererek kendilerini Zekat'tan bağışıklı tutmasını istediler. Onlar, halifenin bu konuda kendilerine muva­fakat edeceğini, isteklerine boyun eğeceğini sanıyorlardı.

Onların nazarında madem ki zekat, dinin çok küçük bir kıs­mıydı, birçok emirlerinden sadece biriydi ve maddi bir şeydi ki müslümanlar maddiyata da pek önem vermezlerdi. Uğrunda kan­larını döktükleri şeyler maddi değerlerden ibaret değildi.

Şu halde zekat da neydi. Hiç düşünmüyorlardı ki zekat Allah'ın kesin emirlerinden biridir ve hiç bir zaman bu konuda İslam dev­leti hoşgörülü davranamaz. Çünkü bu konuda müsamaha göster­mek İslamın bütünlük prensibini çiğneyip geçmek demekti. İslam emir ve yasaklarıyla bir bütündür. Bölünmez Bir Bütündür. O'nun bir kısmını uygulayıp diğerini ihmal etmek mümkün değildir. Do­layısıyla Allah'ın indirmiş bulunduğu hüküm onları kapsamış ol­du. Hüküm şuydu:

"Allah'ın, peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını ta­nımamak ancak onlara yakışan bir tutumdur."

Mürtedler, Medine hükümetinin sayıca az olan askeri kuvveti­ne mukabil, kendi çoklukları ve güçleri neticesinde Hz. Ebu Be­kir'e boyun eğdireceklerine ve Ona isteklerini kabul ettirebilecek­lerine inanıyorlardı. Fakat sonunda hayal kırıklığına uğradılar.

Çünkü Hz. Ebu Bekir gerçekte, İslamın kesinleştirmiş olduğu emirlerden en az birini bile feda etmeyecek kadar güçlü ve sarsılmaz bir imana sahipti. Can kafesten çıkıncaya kadar da bunda di­renecekti! Nitekim, üzerlerine yürüyeceğini ilan etti.

Ne varki Hz. Peygamber'in Bizans üzerine göndermek üzere hazırlayıp komutasını Zeyd Bin Usama'ya teslim ettiği orduyu da aynı hedefe göndermekte ısrar ediyordu.

Bu sebeple ortada büyük bir sorun vardı. Çünkü bu büyük or­duyu göndermekle mürtedlere karşı savaşmak için elinde önemli miktarda asker kalmıyordu. Ama her şeye rağmen bu büyük lide­rin güçlü ve sarsılmaz imanı sorunu nihayet çözüme kavuşturdu.[10]

 

Zeyd Oğlu Usama Ordusu

 

Usama Hz. Peygamber (sav)'in azadlı kölesi ve çok sevdiği ev­latlığı Zeyd'in oğludur. O da Harise'nin oğludur. Usama'nın anne-siyse Hz. Peygamber (sav)'in dadısı Ümmü Eymen'dir. Usama, Ra-sulullah'ın hem kendisini hem de babasını candan sevdiği çok genç bir sahabi idi.

Babası Zeyd, Hz. Peygamber (sav) tarafından Bizans'a karşı Mu'te savaşma gönderilen orduya komuta ederken şehid düşmüş­tü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) yine aynı hedefe karşı sa­vaşmak üzere hazırlayacağı bir ordunun başına bu kez oğlunu ge­tirmek istedi ve çok geçmeden de böyle bir ordu hazırladı.

Süvarileriyle Filistin'in güneyinde bugünkü Gazze yakınların­da bulunan Balka bölgesi üzerine yürümesini emretti. Yapılan se­ferberlik ilanı üzerine halk savaşa hazırlandı ve ilk muhacirler he­men Usama ordusuna katıldılar. Bunların arasında Hz. Ömer de vardı. Bu, Hz. Peygamber (sav)'in hazırladığı son orduydu. Askerin teşkilatlanmaya çalıştığı bu sırada Hz. Peygamber hastalandı. Or­duya katılımların henüz devam ettiği ve son neferin daha Medi­ne'den çıkmadığı bir sırada Hz. Peygamber vefat etti. Bu sebeple Usama, ordusuna hareket emri vermedi.

Hz. Ebu Bekir halife seçilip Rasululahın vefatı üzerinden üç gün geçince, devlet başkanı sıfatıyla Hz. Ebu Bekir orduya, Hz.Peygamber (sav)'in tayin ettiği hedef üzerine hareket etmesi için emir verdi. Hz. Peygamber (sav)'in vefatının ertesi günü öğleden sonra Hz. Ebu Bekir'in Münadisi (tebliğ memuru):

"Usama'nın askerlerinden, Medine'de hiç kimse kalmasın, as­kerler en kısa zamanda Curfdaki kışlaya katılsın!" diye çağrıda bu­lundu. Sonra Hz. Ebu Bekir, halka karşı şu konuşmayı yaptı:

"Ey Nas! Ben de sizin gibi bir ferdim. Bilmiyorum ama sanı­rım ancak Rasulullah'ın güç yetirebildiği ağır görevleri bana yük­leyecek gibisiniz. Doğrusu Hz. Muhammed (sav)'i Allah Teala, in­sanlar arasından seçmiş ve O'nu afetlerden muhafaza buyur­muştu.

Ben ise yeni hükümler koyacak değil, sadece konmuş bulu­nan hükümlere uymak zorunda olan bir kimseyim. Eğer istika­metimde devam edecek olursam bana yardımcı olunuz, sapacak olursam beni doğru yola iletiniz.

Bakınız Hz. Peygamber vefat ederken en az bir kamçı darbe­si ile de olsa zulmettiğine dair hiç kimse O'ndan davacı olmadı. Fakat agah olunuz ki beni daima yoldan çıkarmak isteyen bir şeytanım vardır. O benim üzerimde etkili olduğu zaman benden sakının, ta ki ne kılınıza ne de cildinize kötülüğüm dokunmasın! Gezip dolaşıyorsunuz, ama ecelinizin ne zaman geleceğini bile­mezsiniz. Eğer hayırlı bir amel işlemekteyken bu ecelin gelip çat­masını arzu ediyorsanız her zaman iyi işlerle meşgul olmaya ça­lışınız. Fakat bunu da Allah dilemedikçe yapamazsınız. O halde daima ecelinizin beklentisi içinde olunuz tam hayırlı amellerini­zin kesintiye uğradığı bir saatte gelip sizi yakalamasın.

Öyle insanlar gelip geçti ki bir gün öleceklerini hiç akılların­dan geçirmediler ve (kendilerini öbür dünyada mahrum bırakacak şekilde) hep başkaları hesabına çalıştılar. Sakın onlardan olmayı­nız! Ciddi olun, atik olun ve çabuk davranın. Ölüm daima peşiniz-1 de sizi adım adım izlemektedir ve çok süratlidir. Ölümden koru­nun. Babalardan, çocuklardan ve kardeşlerden ibret alın. Uğrunda canlarını feda ederek kazandıkları başarıları elde etmek için öl­müşlere imrendiğiniz gibi ancak hayatta olanlara imreniniz."

Hz. Ebu Bekir işte bu şekilde konuşmasını bitirmiş, orduyu ka­rargahtan uğurlayarak Medine'ye dönmüştü ki komutan Usama Hz. Ömer'den şu ricada bulundu. Ona dedi ki:

"Rasulullah'in halifesine git. İzin versin, orduyu geri çevire­yim. Bu seferi, şimdilik erteliyelim. Çünkü sahabilerin bütün seç­kinleri ordumda bulunuyor.Bu sebeple Halifeyi bu karışık dö­nemde yalnız bırakmaktan endişe ediyorum."

Gerçekten askerler de, Arap yarımadasına yayılan nifak ve ka­bilelerin îslamdan dönme hareketleri sebebiyle beliren tehlikeyi iyiden iyiye seziyorlardı. Bu arada ensar da Hz. Ömer'e şu ricada bulundular. Dediler ki:

"Eğer (halife) bu orduyu sevketmekten muhakkak vazgeçme­yecekse, bari başımıza Usama'dan daha yaşlı ve daha tecrübeli birini görevlendirip bizi öyle göndersin." Onlar bilmiyorlardı ki Ebu Bekir'in en nefret ettiği şey şartlar ne olursa olsun Hz. Pey­gamber (sav)'in kararını icra mevkiine koymamak, onun emrine aykırı davranmaktır.

Hz. Ömer Usanıa'nın emri üzerine gelerek askerin O'nunla il­gili görüşlerini kendisine iletti. O ise şu cevabı verdi:

"Bakın! Eğer köpeklerin ve kurtların beni parçalayacaklarını bile bilsem Hz. Peygamber (sav)'in kararlaştırmış olduğu bir şeyi asla geri çevirmeyeceğim."

Bu sefer de Hz. Ömer şunu arzetmeye çalışarak dedi ki:

"Ensar, tarafımdan sana tebliğ edilmek üzere başlarına Usa­ma'dan daha yaşlı ve daha tecrübeli birini görevlendirmeni iste­diler."

Hz. Ebu Bekir bu sözleri duyunca öyle asabı bozuldu ki yerin­den fırlayarak Hz. Ömer'in sakalından tuttu ve şöyle bağırdı:

"Anan ölsün be Ey Hattaboğlu! Hz. Peygamber'in tayin ettiği­ni benim azletmemi istiyorsun ha!" Bunun üzerine Hz. Ömer he­men karargaha döndü. Asker O'na:

- Ne yaptın? diye sorunca:

"Defolun yolunuza devanı edin! Yetim kalasınız be adamlar, sizin yüzünüzden Rasulullah'ın halifesine rezil oldum" dedi.

Sonra Hz. Ebu Bekir tekrar ordugaha gelerek askeri uyardı, on­ları harekete azmettirip uğurladı. Kısa bir mesafeyi askerle birlikte yürüdü. Bu sırada o yaya, Usama ise atlıydı. Abdurrahman Bin Avf da Hz. Ebu Bekir'in bineğinin dizginini tutmuş yürüyorlardı.

Usama Hz. Ebu Bekir'e:

"Ey Rasulullah'ın halifesi, Allah'a yemin ederim ki ya sen de bineceksin, veya ben atımdan ineceğim" diyerek tevazuunu ve ona karşı olan derin saygısını ifade etti. Ancak Hz. Ebu Bekir:

"Hayır vallahi ne sen ineceksin, ne de ben binerim. Allah yo­lunda benim de bir saat kadar ayaklarım tozlansa ne olur sanki! Bilmelisiniz ki cihada iştirak eden bir müslümamn attığı her adım için Allah Teala O'na yediyüz hasene sevap yazar, mertebe­sini yediyüz derece yükseltir ve O'nun yediyüz günahım bağış­lar" dedi. Sonra Usama O'na:

"Hz. Ömer'i, bana yardımcı olması için görevlendirirsen çok iyi olur" diye istekte bulundu. Hz. Ebu Bekir bu isteği onayladı ve askere bir kez daha şöyle hitab etti:

"Ey Nas! Birazcık durun sîze on tane nasihatim var. Bunları kafanızda tutmanızı tavsiye ederim:

"Hiyanet etmeyin, aşırı gitmeyin, aman dileyeni vurmayın. Vahşice öldürmeyin. Çocuk, yaşlı ve kadın öldürmeyin. Hurma ağaçlarını sakatlamayın, yakmaym.Hiç bir ağaç kesmeyin, düş­manın koyunlarını, sığır ve develerini boğazlamayın. (Yemek için hariç)

Bazı kimselere rastlayacaksınız ki bunlar sırf kendilerini iba­dete terketmiş dünyadan el etek çekerek mabedlere kapanmış­lardır. Onlara dokunmayın.

Bazı topluluklara rastlayacaksınız ki size sofralar çekecek çeşit çeşit yemekler ikram edeceklerdir. Bunlara karşı tedbirli olun ve Allah'ın adını andıktan sonra bunların yemeklerini yiyin.

Sonra başka bir topluluğa rastlayacaksınız ki bunların kafa­larının ortasını kazıyıp etrafını ise sarık gibi bırakmış oldukları­nı göreceksiniz. Bunları kılıçla uyarınız. Haydin bakalım, Allah'ın adıyla ileri! Allah sizi (öldürecekse) düşman kılıcıyla veya kolera ile canınızı alsın! [11]

Sonra Hz. Ebu Bekir Usama'ya şu talimatı verdi: "Hz. Peygam­ber (sav), sana ne emretmişse Öyle yap. Önce Kuzaa diyarından başla. Sonra Abil'e gel. Hz. Peygamber (sav)'in emrettiklerinden hiç bir şey noksan bırakma ve (O'nun emirlerine herhangi bir şey ilave etmediğimi görüp de) yerine geçmiş bulunmamdan dolayı şaşırma."

Bundan sonra Usama hareket etti. Zi'1-Marva ve Vadi'ye uğra­dıktan sonra Hz. Peygamber (sav)'in emrettiği yere kadar vardı. Süvarilerini Kuzaa Kabilesi'nin üzerine sürdü Abil'e baskın düzen­ledi. Ganimetler elde etti. Gidiş dönüş hariç kırk gün içinde ancak bu görevlerini yerine getirebildi.

Usama komutasındaki ordunun Hz. Peygamber tarafından hazırlanmış olduğu gerekçesiyle tayin edilen hedef üzerine gön­derilmesi ve bunun Medine için doğurduğu yüksek tehlike ihtima­line karşı Hz. Ebu Bekir'in endişeye kapılmaması, O'nun ne kadar cesur ve sarsılmaz bir imana sahip olduğunu ve sonuç ne olursa olsun, Hz. Peygamber'in hayatında almış bulunduğu karan yerine getirmek konusunda ne kadar ısrar ettiğini ortaya koymaktadır. Madem ki Hz. Peygamber böyle emretmişti, o halde neticenin muhakkak surette hayırlı olacağına inanıyordu.

Esasen bu ordunun sefere çıkarılmasında müslümanlarm mo­ralini yükseltmek, buna mukabil münafıkların ve mürtedlerin mo­ralini çökertmek gibi çok önemli bir amaç vardı. Bu maksad olma­saydı böylesine büyük bir ordu bu nazik dönemde Arap yarımadasının en ücra taraflarına kadar gönderümez, böyle bir şey göze alı­namazdı. Ama her şeye rağmen Medine'de uygulanan İslam niza­mına karşı çıkanların ve şehri her yönden çevreleyen civardaki gö­çebe Arap kabilelerinin oluşturduğu tehditten hiç de çekinilmedi. Bu güçler, müslümanîar üzerinde bir korku unsuru olmadı.[12]

 

Mürtedlere (İslamdan Dönenlere) Karşı Girişilen Savaşlar

 

Hz. Peygamber (sav) vefat edince îslamdan dönme hareketle­ri bir anda yayılmaya başladı, her yeri nifak sardı. Sadece Medine, Mekke, Taif ve Bahreyn bu gelişmelere sahne olmadı. Riddet hare­ketlerinin yayıldığı bölgeler içinde de yalnızca Medine'nin Batı ke­simlerinde yerleşik bulunan halk, Usama ordusunun Bizans üze­rine yürümesinden korkmuş, tereddüd içinde kalmıştı.

Bu meseleyi şöyle yorumluyorlardı:

Eğer müslümanîar -gerçekten- üstün bir güce sahip olmasa­lardı Bizans üzerine böyle bir ordu gönderemezlerdi. O halde sa­vaşın sonuna kadar bekleyelim. Eğer Bizanslılar müslümanları ye­necek olursa zaten mesele kendiliğinden çözümlenmiş sayılır. Bu suretle bizim ayrıca onlarla savaşmamıza bile hacet kalmaz. Yok eğer Usama ordusu Bizans'a karşı üstünlük elde edecek olursa bu takdirde de îslam yerinde sabit ve sağlam kalmış olacaktır ki bu durumda da yapılacak bir şey yoktur. Yani artık müslümanlarla ka­pışmanın hiç bir anlamı kalmayacaktır. İşte Riddet ve Nifak'ın, Medine batısındaki bölgede kendini gösterememesinin sebebi buydu.

Aslında Mürtedler iki kısımdı.

Bunlardan birincisi, Müseylimetu'l-Kezzab, Tulayha ve Esved gibi yalancı peygamberlerin peşinden sürüklenip onlara inanan­lardı.

îkinci kısım ise Allah'a iman ettikleri, Hz. Peygamber (sav)'e inandıkları ve namaz kıldıkları halde zekat vermeyi reddeden ve bunu Allah'ın kesin bir emri değil de devletin zorla almaya çalıştı­ğı bir vergi gibi görenlerdi.

İşte bu ikinci kısma mensub mürtedler zekatı kaldırması için halife ile pazarlık etmek üzere Medine'ye bir heyet gönderdiler. Bunlar Hz. Abbas hariç müslümanların diğer ileri gelenleriyle ön­ce temas kurdular. Hatta bu müslüman ulularından bir kaçı mür-tedlerin heyeti tarafından ortaya atılan teklife "evet" diyenler bile oldu.

Bu konuda Hz. Ebu Bekir'le tartıştılar. Bunların arasında Hz. Ömer, Ebu Ubeyde ve Ebu Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim de bu­lunuyordu.

Fakat Hz. Ebu Bekir, bu teklifi kesinlikle reddetti ve şu meşhur sözünü o sırada söyledi:

"Allah'a yemin ederim ki Hz. Peygamber'in döneminde (dev­lete) ödediklerini (bugün) ödememekte direnecek olurlarsa, bu bir deve yuları bile olsa onu tahsil edinceye kadar kendileriyle mücadele edeceğim."

Fakat Hz. Ömer şöyle bir itirazda bulundu, dedi ki:

"Hz. Peygamber: Allah'dan başka hiç bir ilah yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmak için emrolundum. Ancak bir kimse La-ilahe İllallah deyince bu takdirde canını ve malını bana karşı ko­rumuş olur. Onun hesabı da Allah'a aittir' dememiş miydi? Peki biz hangi gerekçeyle onlara karşı savaş açacağız?" Ne var ki Hz. Ebu Bekir şu sert karşılığı verdi:

"Allah'a yemin ederim ki namazla orucu birbirinden ayıranla­ra karşı amansızca savaşacağım. Zekat malın hakkıdır. Yemin ol­sun, zekat olarak tahakkuk etmiş olan şey bir oğlak bile olsa onu vermemekte direndikleri takdirde kendileriyle dövüşeceğim."

Evet Hz. Ebu Bekir İslamı işte böyle Bölünmez Bir Bütün ola­rak görüyordu.

Çünkü farzlardan birinin diğerinden farkı yoktur. Zekat her ne kadar ekonomik bir konuysa da her halükarda o, İslarnın şartların­dan biridir. Aynı zamanda bir ibadettir. Allah'a kulluğun bir teza­hürüdür, îslamm bir kısmını uygulayıp diğer bir kısmını ihmal et­mek mümkün değildir.

Sahabiler bu nazik dönemde esasen yumuşaklıkla muamele edilmesinden yana idiler. Çünkü her yer bir anda riddet ve nifakla sarsılmaya başlamıştı.

Hz. Ömer Hz. Ebu Bekir'e şöyle hitab etti:

"Ey Rasulullah'm halifesi! Halka karşı biraz yumuşak davran onlara rıfk ile muamele et."

Hz. Ebu Bekir ise O'na şu cevabı verdi:

"Ben, senin bana yardımcı olmanı umuyordum, halbuki gel­miş beni bozguna sürüklüyor perişan etmeye çalışıyorsun. Yoksa cahiliyette kabadayı iken müslüman olunca mı korkaklaştm?

Şu bir gerçek ki vahiy artık kesilmiş bulunuyor; din ise kema­le ermiş bulunmaktadır. Peki ben henüz hayattayken mi din dar­be yesin ve eksilsin.

Hz. Peygamber de m em ismiydi ki: Bir kimse ancak bu dinin hakkını ödeyerek yakasını benden kurtarmış olur? Bu dinin hak-kıysa namaz kılmak ve zekat vermektir.

Allah'a yemin ederim ki insanların hepsi beni terkedip orta yerde yapayalnız bıraksalar bile kendi başıma mürtedlerle sava­şacağım!"

Hz. Ebu Bekir, zekat vermek istemeyen münafıkların temsilci­lerini azarlayarak, onlara hakaret ederek geri çevirdi. Kendi görüş­lerinde direndi, dinin emirlerine boyun eğmeleri konusunda ısrar etti. Temsilciler kabilelerine dönünce müslümanlann sayıca pek az olduklarını ifade ettiler. Çünkü o sırada Usama ordusu Bizans üzerine gitmişti. Müslümanlar seyrekleşmişlerdi. Bu temsilciler mensub oldukları kabileleri, Medine'ye baskın düzenlemek konu­sunda tahrik etmeye çalışıyorlardı.

Hz. Ebu Bekir Usama ordusunu uğurlayıp Medine'ye döndüğü sırada şehrin çöle açılan kapılarına sahabilerin ileri gelenlerinden gözcüler dikmişti. Bunların arasında Hz. Ali, Zübeyir Bin El-Avam, Talha Bin Ubeydullah, Saad Bin Ebi Vakkas, Abdurrahman Bin Avf ve Abdullah Bin Mes'ud da vardı. Hz. Ebu Bekir ayrıca herhangi bir olağanüstü duruma karşı halkın camide alarm halinde bulunma­sını emretti. Onları toplayarak şöyle konuştu:

"Bakınız, yeryüzü yeniden küfre boğulmuştur. Mürtedlerin temsilcileri sizi azımsadılar. Onların baskınına gece mi yoksa gündüz mü uğrayacağınızı tahmin edemezsiniz. Düşman güçle­rin en yakında olanları sizden en çok oniki mil mesafede bulunu­yorlar! Onlar tekliflerini kabul edeceğimizi zannediyorlardı. Ama biz reddettik. Bizimle olan anlaşmalarını bozduk. Dolayısıyla ha­zırlıklı olun, onlara karşı toparlanın!"

Hz. Ebu Bekir, Usama ordusu dönünceye kadar münafıkların ve mürtedlerin üzerine yürümeyi ertelemek istiyordu. Bu sebeple de kah gelen heyetleri karşılıyor, kah temsilciler ve heyetler gön­dererek zaman kazanmaya çalışıyordu.

Fakat bu sırada bazı münafık topluluklar, Bizans üzerine gi­den îslam ordusu henüz dönmeden fırsattan istifade ederek Me­dine'yi basmak istiyorlardı. Nitekim Hz. Ebu Bekir'in Usama ordu­sunu uğurlayıp Medine'ye dönüşü üzerinden henüz üç gün geç­miş bulunuyordu ki şehir gece yarısı baskına uğradı.

Çeteciler, İslam ordusunun Medine'den artık çok uzaklarda bulunduğu, bu sebeple müslümanlann imdadına koşacak bir gü­cün bulunmadığı konusunda rahat idiler.

Çeteciler Medine'yi bastıkları sırada Zü'1-Hisse Mevkii'nde im­dat için bir de hazır kuvvet bırakmışlardı. Bunlar Medine'nin giriş noktalarına yaptıkları saldırı sırasında şehri koruyucu gözcülerle karşılaştılar. Bu koruyucu gözcülerin arka cephelerinde bir çeşit haberciler bulunuyordu. Bu haberciler, olayı derhal Mescidde bu­lunan Hz. Ebu Bekir'e bildirdiler.

Halife koruyuculara: "Direnin" diye talimat ilettikten sonrakendisi de en acil şekilde bir kuvvetin başında şehrin girişlerine yol­landı ve saldırganları bir anda geri püskürttü. Zü'1-Hisse'ye kadar onları kovalayarak orada bulunan düşmanın imdat güçleriyle yüz-yüze geldiler. Çeteciler tulumları hava ile şişirip yüksek yerlerden yuvarlayarak müsiümanlarm develerini ürkütmek suretiyle onları şaşırtmaya ve zaman kazanmaya çalıştılar. Onları fazla izlemeye ge­rek olmadığı için müslümanlar tekrar Medine'ye döndüler.

Bu arada münafıklar Zu'I-Kıssa denen mevkideki yandaşların­dan imdat istediler. Onlar da yardımlarına koşarken o gece Hz. Ebu Bekir Medine'de yeniden hazırlıklara girişti ve gecenin geç vaktinde bir kuvvetin başında Medine'den ayrıldı.

Hazırladığı kuvvetin sağ kanadım Numan Bin Mukarrm, sol kanadını O'nun kardeşi Abdullah Bin Mukarrm ve arka kanadı da yine onların kardeşi olan Suveyd Bin Mukarrın komuta ediyordu. Sabahleyin ortalık ağarır ağarmaz düşman güçler bir anda müsiü­manlarm kılıçla üzerlerine yürüdüklerini gördüler. Neye uğradık­larını anlamaya fırsat bulmadan panik içinde kaçmaya başladılar. Hz. Ebu Bekir'in genel komutasındaki bu islam birlikleri düşman­ları Zu'1-Kıssa'ya kadar kovaladı. Orada sınırı korumak üzere bir askeri birliğin başında Numan bin Mukarnn'ı görevli bırakarak ordusuyla birlikte Medine'ye döndü.

Böylece bu zaferle müsiümanlarm maneviyatı yükseldi. Mo­ralleri düzeldi. Bu sayede kabileler içinde müslüman kalanlar da dinlerinde ve İslama olan bağlılıklarında direnmeye başladılar.

Bu sırada müslümanları sevindiren bir olay daha yaşandı:

O da kabilelerden toplanan zekatın Medine'ye vukuatsız ulaştı-, olmasıydı. îslam Maliyesi görevlilerinden Safvan Bin Safvan, Benî Amr kabilesinin zekat mallarını getirdi. O, gecenin ilk saatlerinde ve Saad'in kollamakta olduğu giriş kapısından Medine'ye ulaştı.

Bunlardan Zebrikan Bin Bedr, Benî Avf Kabilesinin zekat mal­larını getirdi. Aynı gecenin ortalarında Abdurrahman Bin Avf'in kollamakta olduğu kapıdan Medine'ye girdi. Yine bu görevlilerden Adiy Bin Hatem de mensub olduğu Tay Kabilesi'nin zekat mallarını getirdi. O da sabaha doğru Abdullah Bin Mes'ud'un kollamak­ta olduğu kapıdan Medine'ye giriş yaptı.

Bu hadise Usama Ordusu'nun hareketi üzerinden tam iki ay geçtikten sonra cereyan etti. Bu olaydan sonra üçüncü bir sevinç daha yaşandı. Çünkü henüz on gün bile geçmemişti ki Usama or­dusu zafer kazanmış olarak bir çok ganimetlerle döndü. Hz. Ebu Bekir Usama'yı Medine'de yerine naib bırakarak, O'na: "Siz biraz dinlenin" dedikten sonra, Zu'1-Kissa'da ve Medine girişlerinde gö­revlendirdiği askerlerle birlikte yeniden münafık ve mürtedlerin üzerine yürümek maksadıyla ayrılmak istedi. Hareket etmeden önce müslümanlar O'na:

"Ey Rasulullah'ın Halifesi! Ne olursun, kendini tehlikeye at­ma. Eğer sana bir şey olursa düzenimiz bozulur. Senin mevkiinin düşman gözünde büyük ağırlığı vardır. Onun için yerine bir baş­kasını görevlendir. Eğer O'na bir şey olursa yerini bir başkasıyla doldurabilirsin" diyerek ricada bulundular. Ayrıca Hz. Ali de O'na:

"Kılıcını kınına koy, kendini tehlikeye aüp bizi üzüntüye boğ­ma ve Medine'ye dön. Allah'a yemin olsun ki eğer seni kaybede­cek olursak senden sonra İslamı düzenli bir şekilde uygulayama-yız" diyerek O'nu caydırmaya çalıştı. Ancak O:

"Hayır vallahi, yapamam. Ben kendi canımın pahasına sizle­re yardımcı olmaya çalışacağım" diye cevap verdi. Ondan sonra da Zü'1-Hisse ve Zu'1-Kıssa'ya gitti. Yine Numan Bin Mukarnn'ı ve

kardeşlerini bir önceki teşkilatta olduğu gibi yanma aldı. Sonra El-Abrak bölgesinde, Ramza mevkiine inerek orada münafıklarla si­lahlı çatışmaya girdi. Onları yenilgiye uğrattı. Münafıklar gerisin geri bozulup kaçtılar. Hz. Ebu Bekir de Medine'ye döndü.

Bu sıralarda yine toplanan kabile zekatları Medine'ye taşındı. O kadar mal toplandı ki İslam devletinin bütçesinden arta kaldı.

Bu arada Usama ordusunda görevli askerler de yeteri kadar dinlenmiş bulunuyorlardı. Onun için Arap yarımadasının muhte­lif yörelerinde baş kaldırmış bulunan münafıklara karşı savaşmak üzere Hz. Ebu Bekir onbir askeri birlik hazırladı.

Bu birliklerin başına tayin edilen komutanlar ve hederleri şöy­leydi:

1- Halid Bin Velid: Önce -Peygamberliğini ilan eden- Tulayha Bin HuvayHd El-Esedî'nin üzerine gidecek. Bu görevi yerine getir­dikten sonra da El-Battah bölgesinde bulunan Malik Bin Nuvayra El-Yarbuî Et-Temîmî'nin üzerine yürüyecekti.

2- İkrime Bin Ebi Cehl: Bu da -Yine peygamberliğini ilan etmiş olan- Hanifeoğullarınm kabile reisi Yemame'li Müseylimetu'l-Kezzab'la savaşmaya gidecekti.

3- Şurahbîl Bin Hasene: Hz. Ebu Bekir bu komutanı emrinde­ki birlikle beraber Yemame'de savaşan, İkrime komutasındaki mücahitlere destek kuvvet olarak gönderdi.

4-  Muhacir Bin Ebi Umeyye: Hz. Ebu Bekir tarafından -Ye-men'de Peygamberlik iddiasında bulunan yalancı- El-Esved El-Ansi'nin yandaşlarına karşı savaşmak üzere görevlendirildi.

5- Amr Bin El-As: Hz. Ebu Bekir bu zatı da kuzeydeki Kuzaa Kabilesi üzerine gönderdi.

6- Halid Bin Said Bin El-As: Şam'ın Doğu bölgelerine gönde­rildi.

7- Huzeyfe Bin Mihsan: Halife buna da, Uman'daki Deba hal­kı üzerine hareket etmesi emrini verdi.

8- Arfaca Bin Herseme: Bunu da Mahara'ya gönderdi ve son­ra Huzeyfe'ye katılmasını emretti.

9- Ma'in Bin Haciz: Bunu da Benî Süleym ve onlarla birlik olan Hevazin Kabilelerinin üzerine gönderdi.

10- Suveyd Bin Mukarrın: Bu zatı da Yemen'in Tihame bölge­sindeki isyancıları cezalandırmak üzere gönderdi.

11- EI-Alâ Bin Ei-Hadramî: Bu komutan ise Bahreyn yönüne doğru sefere çıktı. [13]

Hz. Ebu Bekir, kendi komutasındaki orduyla El-Abrak'ın Rab-za bölgesinde bulunan Abs ve Zübyan kabileleriyle savaşıp onları yenilgiye uğrattıktan sonra bu sefer de Buzaha bölgesinde bulu­nan onların diğer kollarım da dize getirmek için yürüdü. Peygam­berlik iddiasında bulunan Tulayha da bu bölgede bulunuyordu.

Hz. Ebu Bekir daha başta bu askeri birlikleri hazırlamaya çalı­şırken Halid Bin Velid'e, Tay Kabilesi'nin bulunduğu bölgeye yü­rümesini ve burada bulunan Tay'lilarla birlikte Abs ve Zübyan ka­bilelerinin de cezalandırılmasını istemiş, kendisinin ise Hayber yönüne gideceğini, buradan O'na, Tay bölgesinde harekâtını sür­dürürken imdat kuvvet olarak katılacağını söylemişti.

Halifenin bu talimatı üzerine Halid Bin Velid, Tay Kabilesi'nin bulunduğu bölgeye vardı. Fakat -Yine aynı bölgeye yürümek üze­re emir aldığı için burada bulunan- ve aynı zamanda bu kabilenin reisi olan Hatemoğlu Adiy, halkını ikna etmesi için Halid'den üç gün kadar süre istedi. Nitekim bu süre içinde onları ikna etmeyi de başardı. Bunun üzerine Halid buradan Buzaha'ya hareket etti.

Ancak bölgede giriştiği harekat sırasında öncü kuvvetlerinin başında bulunan komutanlardan Ukkaşe Bin Mihsan ile Sabit Bin Erkam şehid edildiler. Taraflar savaşa tutuşunca düşman güçlerin başında bulunan Uyeyne Bin Hısn ve kabilesi Fezara, bozguna uğ­radılar. Uyeyne, kabilesini bırakarak kaçtı. Bu olayda sahte pey­gamber Tulayha da Suriye taraflarına kaçtı. Tulayha, daha Hz. Peygamber (sav)'in sağlığında İrtidat etmiş, (îslam dininden dön­müştü) Rasulullah (sav), bu adamın üzerine Dırar Bin El-Azvar komutasında bir askeri kuvvet göndermişti. Mürtedler, kaçarak Suhayra'ya varmışlardı. Sonraları gittikçe sayıları azaldı.

Ancak bu sırada Hz. Peygamber (sav) vefat edince yeniden ce­saretlenip çoğalmaya başladılar. Gatafanlılar da Uyeyne Bin Hısn önderliğinde Esedoğullarıyla birlik oldular. Bunlar daha önce Tay kabilesiyle anlaşmazlığa düşmüşlerdi.

Gatafanlılar, Esedoğullarıyla birleşince Dırar artık bunların karşısında tutunamayacağını anlayarak Medine'ye kaçtı. Emrin­deki askerler ise dağıldılar. Ancak, Halid, Buzaha bölgesindeki harekatta düşmanı dize getirince Esedoğullan, Amiroğulları ve Ga-tafanlılar yeniden îslama döndüler.

Halid BinVelid buradaki harekatı bitirdikten sonra Halife'nin emriyle Bitah bölgesinde bulunan Temim Kabilesi'nin Beni Yerbu' kolu üzerine yöneldi. Bu kabilenin başında Malik Bin Nuvayra adında biri vardı. Temimoğulîan Kabilesi içinde çok şiddetli bir anlaşmazlık ve kargaşa hüküm sürüyordu.

Bu sırada Tağliboğullarından Secah adında bir kadın bunların diyarını bastı. O'nunla barışan barıştı, kaçan da kaçtı. Sonra Ye-mame üzerine yürüdü.

Yalancı Müseylime'nin davası bu sıralarda epey tarafdar bul­muştu. Fakat Müseylime bu kadından korktu. Birbirlerine karşılık­lı olarak güven verdiler. Aynı zamanda evlendiler. Fakat ancak üç gün kadar birlikte kaldılar. Kadın tekrar kabilesine döndü.

O da Müseylime gibi peygamberliğini ilan etmişti. Dönerken Temimoğullan'nın ileri gelenlerinden bir kaç kişi de kendisine re­fakatte bulunmuşlardı. Yemame'yi bastığı sırada buranın gelirleri­nin yarısı karşılığında Müseylime ile barış yapmıştı. Ancak mem­leketine döndükten ve topraklan müslümanlar tarafından zapte-dildikten sonra îslamı kabul etti. Sonraları îslama bağlı olduğu ve iyi bir gidişat izlediği görüldü.

Secah tekrar Arap yarımadasına dönünce O'nunla vaktiyle ba­rış akdeden Temimoğulîan şaşkınlık içine girdiler ve daha önce O'na taviz vermiş olmaktan dolayı pişmanlık duydular.

Çok geçmeden de Halid Bin Velid'in komutasındaki birlikler bu bölgeye girdi. Temimoğullarının ileri gelenleri yakalanarak Ha-lid'in karşısına çıkarılınca onlarla tartıştı, yaptığı tesbitler netice­sinde bu kabilenin Yerbuoğulları kolunun başına, bazı kişilerin yetkisiz olarak geçmiş bulunduğunu gördü. Bunun üzerine hemen bu adamları idam etti.

Bu esnada Halid'in öncü kuvvetlerinin başında bulunan Dırar Bin Eî-Azvar Yerbu' oğullarının reisi Malik Bin Nuveyra'yı öldürdü. Ancak bu olayda bir takım ihtilaflar meydana geldi.

Halid, Nuveyra'nın öldürülmesi üzerine O'nun hanımı Ümmü Temim'le -iddeti bitince- evlendi [14]

Bilindiği üzere Ebucehiloğlu îkrime yalancı Müseylime'yi ce­zalandırmak üzere emir almıştı. Bunun üzerine Yemame'ye yürü­dü. O'nu; Şurahbil Bin Hasene arkadan izledi. Fakat yetişemedi. İkrime sür'atle Öne atılmış, askerleri Yalancı Müseylime'nin kabi­lesi Hanife oğulları tarafından bozguna uğratılmıştı.

Şurahbil ise takviye güçlerin gelmesini bekliyordu. Bu sırada Hz. Ebu Bekir'in, îkrime'ye beklemesi için gönderdiği emir ulaştı. O'na buradaki görevlerini yerine getirdikten ve asileri cezalandır­dıktan sonra Uman Bölgesi'ndeki mürtedlerle, birlikte savaşmak üzere gidip Huzeyfe Bin Mihsan ve Arfaca Bin Herseme'ye katıl­masını ve daha sonra da Yemen'deki işlerini bitirip Hadremut'a geçmiş olabileceği beklenen Muhacir Bin Ebi Ümeyye kuvvetleriy­le birleşmesini emrediyordu.

Halid BinVelid dönmelere karşı giriştiği savaşlardan sonra Me­dine'ye döndü. Yaptığı bazı hatalardan dolayı Hz. Ebu Bekir'den özür diledi. O da kendisini hoş gördü ve hemen O'nu yeniden Ya­lancı Müseylime'ye karşı hareket etmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halid, Medine'ye dönerken Bitah Mevkii'nde bırakmış bu­lunduğu ordusunun başına yemden geçerek burada arkadan gele­cek destek güçlerin ulaşmasını beklemeye başladı. Takviye birlik­ler gelince Halid, Yalancı Müseylime'nin üzerine yürüdü. Fakat Ye­mame'ye varınca, daha Önce buraya gelmiş bulunan Şurahbil Bin Hasene'nin beklemeden hücuma geçtiğini desteksiz kaldığı için de mürtedler tarafından bozguna uğratıldığını gördü.

Halid'in komutasındaki ordu buraya varmadan önce, düşman safları içinde îslama bağlı kalmış, (Hanifeoğullarmdan) azınlık bir grup Semama Bin Esâl komutasında Şurahbil Bin Hasene idare­sindeki îslam birliklerine yardımcı olmuşlardı.

Fakat bu fazla işe yaramamıştı. Halid BinVelid, ordusuyla birlikte arkadan yetiştikten sonra, acele davrandığı için Şurahbil'e çı­kıştı. Bu sırada Yalancı Müseylime, başlarına geçtiği isyancılarla birlikte Vadi Hanife'nin üst yamaçlarında (eskiden Akraba,şimdi ise Cübeyle denilen mevkiden) İslam birliklerine karşı hücuma geçti.

Halid ise Tuvayk adıyla bilinen Yemame engebelerinde bir yol izleyerek harekata başladı. Sağ ve sol kanatlar üzerinde Hz. Ömer'in kardeşi Zeyd Bin Hattab ile Ebu Huzeyfe Bin Utbe bulu­nuyorlardı.

Muhacirlerin sancağını Ebu Huzeyfe'nin azadlısı Salim, Ensa-rınkini ise Sabit Bin Kays Bin Şemmas taşıyordu.

Bu sırada Dırar Bin El-Azvar da kuzey yönündeki bir tepeden (Melhem tarafından) Akraba Mevkiine inmişti.

Savaş bütün şiddetiyle başladı. İlk sıralarda îslam ordusu mür-tedler tarafından geri püskürtüldü. Hatta askerin bir kısmı Ha-lid'in karargahına sığınmaya bile çalıştılar. Fakat daha sonra to­parlanarak düşmana karşı büyük bir hamle yaptılar. Onları cephe gerisine püskürtmeyi başardılar. Bu sırada Yalancı Müseylime, sonraları Ölüm Bağı adıyla ünlenen bir bahçeye kaçarak gizlen­meye çalıştı. Fakat kurtulamadı. Yandaşlarından büyük bir kalaba­lıkla birlikte burada öldürüldü. Ne varki aralarında okumuş, yetiş­kin ve ileri gelen müslümanlardan bir grupla Zeyd Bin Hattab, Sa­bit Bin Kays ve emsalleri gibi seçkin şahsiyetlerin bulunduğu îs­lam ordusu mensupları da şehid edildiler [15]

Umanda da Lakit Bin Malik El-Ezdi müslümanlara karşı üs­tünlük elde etmişti. Halife'nin bu bölgeye gönderdiği kuvvederin başındaki komutanlar Cayfar ve Ubad, askerleriyle dağlara ve de­niz sahiline çekilmek zorunda kaldılar.

Bu sırada Cayfar, Hz. Ebu Bekir'e haber göndererek imdat iste­di. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir Huzeyfe Bin Mihsan'ı Uman'a,Arfaca Bin Herseme'yide Mahra'ya göndererek onlara, karşılaş­tıkları yerde önce Uman'dan işe başlamalarım, bölgeye yaklaşınca da Cayfar ve Ubad'la haberleşmelerini emretti.

Arkalarından da takviye için Ebucehiloğhi İkrime'yi gönderdi, îkrime bir süre önce Yemame'de bozguna uğramış, başında bu­lunduğu askerleriyle Uman'a gönderilmesi için Halife'ye müraca­at etmişti.

İkrime Hz. Ebu Bekir'den talimat alır almaz, Huzeyfe ve Arfa-ca'nm peşinden ilerleyerek nihayet Uman'a varmadan önce onla­ra katıldı. Oradan Cayfar ve Ubad'la haberleştüer. Müşterek plan yaparak hep birlikte Sahhar denilen mevkiye yürüdüler.

Ancak düşman kuvvetleri de Lakît'ın komutasında Deba'da toplandılar ve burada iki taraf arasında şiddetli bir savaş cereyan etti.

Savaş öyle gelişti ki eğer Bahreyn'den ve diğer bazı bölgelerden müslümanlara yedek takviye kuvvetler gelmeseydi bu savaşı nere­deyse Lakît kazanacaktı. Fakat sonunda yine müminler üstünlüğü elde ettiler. Lakît ise bozguna uğradı. Müslümanlar ganimetlere el koyarak beşte birini devlet hazinesine intikal ettirmek üzere Arfa-ca'ya teslim ederek Hz. Ebu Bekir'e yolladılar.

Huzeyfe bu bölgede kalarak Uman'ı idare etmeye çalıştı. İkri­me ise Mahra'ya döndü. Buradaki halk da irtidad etmişler, fakat ikiye bölünmüşlerdi.

Bunların bir kısmı Şıhrit adında birine uymuşlardı. Bunlar sa­hil bölgesinde bulunuyorlardı ve diğer kısımdan sayıca daha az idiler.

İkrime önce bunlardan işe başladı. Evvela onları İslama davet etti. Onlar da kabul edince mürtedlerin diğer kısmı güçlerini artık kaybetmiş oldular.

Musbih adında bir isyancıbaşma uymuş olan bunlar, müslü­manlara karşı direnebilmek için engebelere mevzüenmişlerdi. An­cak tutunamadılar ve kısa zamanda yenilgiye uğratıldılar.

Ele geçirilen ganimetlerin beşte birini îkrime, Şıhrît'le bera­ber Medine'ye yolladı/[16]

Yemen'e gelince, buranın da her bir yöresine bir derebeyi ha­kimdi. Esved El-Ansi adında biri, henüz Hz. Peygamber hayattay­ken bu bölgede peygamberliğini ilan etmişti. Rasulullah (sav) bu­raya sürekli olarak elçiler ve mesajlar gönderdi. Bu durum O'nun vefatına kadar devam etti. Ortalık da yatışmıştı. Fakat Hz. Peygam­ber (sav) vefat eder etmez Yemen ahdini bozarak patlak verdi. Bu esnada o bölgede bulunan Hz. Peygamberin tayin ettiği valilerden Amr Bin Hazm ve Halid Bin Said Bin EI-As hariç diğerleri oradaki müslümanlara sığındılar. Fakat bu iki zat Medine'ye döndüler.

Haberler Hz. Ebu Bekir'e ulaşınca mürtedlerle mücadeleye başladı. Önce onlara elçiler ve mesajlar göndererek kendilerini ik­na etmeye ve İslama davet etmeye çalıştı. Yani O da Hz. Peygam­ber (sav)'in izlediği yoldan gitmeye özen gösterdi. Usama Ordusu döndükten sonra Hz. Ebu Bekir mürtedlere karşı askeri birlikler düzenleyince O sırada Mekke Valisi bulunan Attab Bin Usayyid de kardeşi Halid Bin Useyyid'i Tihama'daki mürtedleri cezalandır­mak üzere görevlendirdi. Halid, üzerlerine yürüyerek onları mağ-lub etti.

Keza Mekke Valisi Osman Bin Ebi'1-As'ı Taif üzerine, Bin Ra-bi'a'yı da Şenua üzerine gönderdi. Onları da dize getirdiler.

Yemen'in Tihama bölgesinde, Uk ve Eş'ari Kabileleri çalkalanı­yorlardı. Bunların üzerine de Tahir Bin Ebi Hale yürüdü. Giriştiği bu harekat hakkında Hz. Ebu Bekir'i bilgilendirmek için O'na ha­ber yolladı, fakat halifeden henüz herhangi bir cevap gelmeden üstünlük elde ederek döndü.

Bu arada Hz. Ebu Bekir Cerir Bin Abdullah EI-Büceli'yi Bücey-le ve Khus'um kabilelerinin üzerine yolladı. Cerir, bu kabilelere boyun eğdirdikten sonra Haiife'nin emriyle asayişi temin etmek üzere Necran'da kaldı.

Hz. Ebu Bekir, bu kez Tahir Bin Ebi Hale'ye San'a üzerine yü­rümesi ve orada müdafaasız kalmış bulunan müslümanlara yar­dım etmesi için emir gönderdi. Keza Abdullah Bin Sevr'e de bir yazılı mesaj göndererek davetine uyacak kimselerden asker topla­masını ve talimatını beklemesini söyledi.

Bunun yanı sıra Muhacir Bin Ebi Ümeyye'yi de Yemen'e gön­derdi. Muhacir Mekke yoluyla hareket etti. Beraberinde Halid Bin Üseyyid de vardı. Taife uğradılar. Orada da Abdurrahman Bin Ebi'l-As onlara katıldı. Sonra Cerir Bin Abdullah EL-Büceli Su­rat'da, Abdullah Bin Sevr de Tihama'da onlara katıldılar. Daha sonra da Necran'da Farva Bin Müseyk onlara katıldı. Orduyu ko­muta eden Muhacir, mürtedlerin elebaşlarmdan Amr Bin Ma'di Kerib ile Kays Bin Abdi Yeğus El-Mekşuh'u yakalayıp bağlayarak Hz. Ebu Bekir'e gönderdi. Sonra Muhacir, harekata devam ederek Yemen'e girdi ve dağılıp kaçışmakta olan mürted kabilelerin peşi­ne düştü.

Hadramut halkı da îslamdan döndüler. Rasulullah'm vaktiyle tayin etmiş olduğu Ukkaşe Bin Mihsan ile Ziyad Bin Lebid El-Ba-yadî adındaki valiler henüz burada bulunuyorlardı. Baş gösteren Riddet hareketlerini bastırmak üzere Hz. Peygamber (sav) tarafın­dan Muhacir Bin Ebi Ümeyye vazifelendirilmiş idi. Fakat Rasulul­lah (sav) vefat edinceye kadar Medine'den ayrılmadı. Hz. Ebu Be­kir halife seçilince O'nu aynı görevle Yemen'e gönderdi.

Muhacir bu yeni vazifesini deruhte etmek üzere yola çıkarak bir süre sonra San'a'ya girdi. Bu bölgede bulunan idareciler de Hz. Ebu Bekir'in tayin edeceği valiyi bekliyorlardı. Muhacir de îkrime gibi Hadramut üzerine yürüyordu. İkisi de Me'rib'de buluştular ve birlikte Hadramut'a girerek bölgeye hakim oldular. Elde edilen ga­nimetin beşte birini esir alman Eş'as Bin Kays ile birlikte Hz. Ebu Bekir'e gönderdiler. Eş'as, daha sonra hidayete gelerek Medine'de kaldı. Ta ki Mücahid olarak Vaha'ya giden orduya katılmcaya ka­dar. Muhacir iseYemen'de görev yapmak istedi. Feyruz'la beraber idiler. Ayrıca Ziyad Bin Lebid El-Bayadi ile Ubeyde Bin Saad da Hadramut'da kaldılar.

Bahreyn'de Benî Abdilkays ve Beni Bekr kabileleri vardı. Bu bölgeyi ise vaktiyle Hz. Peygamber (sav)'in tayin etmiş bulunduğu vali Münzir Bin Sarî idare ediyordu. Ancak bu zat da Hz. Peygam­ber (sav) 'in vefat ettiği sıralarda vefat etti.

Arkasından da Bahreyn halkı İslam dininden döndüler. Fakat Beni Abdilkays kabilesi Carud sayesinde müslüman kalmakta de­vam etti. Benî Bekr Kabilesine gelince, bunlar da Mürted kalmak­ta direndiler. Carud önceleri hıristiyandı. Vaktiyle Hz. Peygamber (sav)'i ziyaret etmiş İslamla müşerref olmuştu ve Medine'de kala­rak îslamı etraflıca Öğrenmiş geniş bilgilerle halkına dönmüştü. Fakat çok geçmeden Hz. Peygamber (sav) vefat edince Carud'un Kabilesi İslamdan döndü.

Carud'a dediler ki:

"Eğer Muhammed peygamber olsaydı ölmezdi."

Carud bunu duyunca halkını toplayarak onlara şöyle dedi:

"Ey Abdilkays oğulları! Size bir şey soracağım. Eğer gerçekten biliyorsanız bana cevap verin. Ama bilmiyorsanız, hiç değilse su­sun."

"Sor" dediler. O da:

"Allah Teala'nm daha Önce insanlara peygamberler gönder­diğini biliyor musunuz?" diye sordu.

"Elbet biliyoruz" diye cevap verdiler. Bu kez:

"Peki siz bu peygamberleri gözlerinizle gördünüz mü, yoksa başkalarından duyarak mı Öğrendiniz?" diye sordu. Bunu da

"Tabi duyarak öğrendik" diye cevaplandırdılar.

Sonra Carud:

"Peki bu peygamberlere ne oldu?" diye sorunca:

"Öldüler" diye karşılık verdiler.

Bunun üzerine Carud:

"İşte Muhammed de onlar gibi öldü. Ancak ben şehadet ede­rim ki (kendisine ibadet edilecek) Allah'dan başka bir ilah yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve elçisidir" diyerek onlara ikna edici cevabı verdi. Onlar da hep bir ağızdan:

"Biz de şehadet ederiz ki Allah'dan başka ilah yoktur, Mu­hammed O'nun kulu ve elçisidir" diyerek imanlarını tazeleyip ye­niden ve hemen İslama dönüş yaptılar. Carud'a:

"Sen bizim büyüğümüz, efendimiz ve aramızda en faziletli olammızsın" diyerek O'na olan güven ve bağlılıklarını dile getirdi­ler. Müslüman kalmakta da direndiler.

Sonra Carud bu cemaatini askeri sebeplerle iki ayrı yerde top­ladı.Bunlara hücum etmek durumunda olan mürtedleri Hatm Bin Dubay sevk ve komut ediyordu. Hz. Ebu Bekir bu sırada Ala' Bin El-Hadrami'yi Bahreyn'e gönderdi. Hz. Peygamber (sav)'in döne­minde de buranın valisiydi.

Bahreyn'e yaklaşınca İslamdan dönen Hanifeoğulları'ndan müslüman kalmakta direnmiş bulunan Sümame Bin Asal berabe­rindeki müslümanlarla birlikte hemen gidip O'na katıldı. Bu sıra­da Carud ve kendisine sadık kalmış kabilesi Beni Abdilkays Hatm Bin Dubay'a karşı, Ala Bin El-Hadrami ve beraberindekiler de Hecr dolaylarındaki mürtedlerle aynı anda savaşıyorlardı. Allah Teala müslümanlara zafer nasip etti ve sonunda kafirleri yenilgiye uğrattı.[17]

 

Hz. Ebu Bekir Devrinde Gerçekleşen Fetihler

 

îslama davet belli bir bölgeye, belli bir millete mahsus olamaz­dı. Bilakis yer yüzünün tümü bu davetin alanıdır. Hz. Peygamber (sav) 'in vefatından sonra kısa bir müddet için Davet sekteye uğra­mışsa bu, Irtidad (Dinden dönme) hareketlerinden dolayı oldu. Bu olaylar durunca Davetin de yeniden canlandırılması tabii şek­liyle sürdürülmesi, bu hayırlı faaliyetin önünde duracak bütün en­gellerle mücadele edilmesi gerekirdi. îşte Cihad budur.

Mürtedlerle yapılan savaşlar nihayet sona erdi. Artık cihadın başlatılması lazımdı. Çünkü bir yandan Mecusi Persler, Islama çağrının önünde duruyor, ona engel oluşturuyorlardı. İslam düş­manlarını destekliyor, mürtedlere yardımcı oluyorlardı.

Diğer yandan Bizanslılar İslam davasına darbeler indirmeye çalışıyor, hıristiyanlaşmış Arap kabilelerini İslamm aleyhinde kış­kırtıyorlardı. Dolayısıyla müslümanların her iki tarafla da müca­dele etmesi bu konuda Allah Teala'dan yardım dilemesi ve O'nun çizmiş bulunduğu doğru yoldan ayrılmayanların mutlak surette zafere ulaşacağına kesin surette inanması gerekirdi. Nitekim O gü­nün müslümanlan öyleydiler. Şu halde Müslümanlar, iki ayrı cep­heye karşı savaşmak durumundaydılar. Bu iki cephe, esasen ihti­laf içindeydiler. Aralarında anlaşmazlık vardı. Bu da müslümanla­rın işine yarıyor, serbest hareket etmelerine yardım ediyordu.[18]

 

Fetih Cepheleriİran Cephesi

 

Persler, batıda Suriye ovasından, güneyde ise Arap Yarımada­sının kuzeyinden başlayan ve gittikçe genişleyen büyük bir alana hakimdiler. Bizanslılara karşı kazandıkları zaferlere veya uğradık­ları yenilgilere göre zaman zaman ilerleyerek İstanbul Boğazı'nın kıyılarına kadar ulaştılar. Sonra tekrar Anadolu içlerinde Fırat'a kadar gerilediler. Gerek aşağı Mezopotamya'daki ovalarda gerekse Fırat ve Dicle kıyılarında yerleşik bulunan Arap kabileleri, Persle-rin hakim oldukları bölgelerde bulunuyorlardı.

Beni Tağlib, Benî Bekr, Benî Şeyban, Benî Rabîa ve Tay kabile­leri işte bu bölgede oturuyorlardı. Bunlardan Benî Tağlib gibi bazı kabileler hiristiyan idiler.

Tay Kabilesi'nin Reisi ise Fırat kıyısında bulunan Hîre'da otu­rur ve Pers Devleti'nin o bölgedeki otoritesinin devamını sağlama­ya çalışırdı. Yine bu kabilelerden Benî Şeyban içinde cengaver bir şahıs vardı ki müslüman oldu. Adı El-Müsenna Bin Harise Eş-Şey-banî idi. Bahreyn'deki Mürtedlerle savaşmaktan boşalınca, Kabile­sinden müslüman olanlarla birlikte bu kez Perslere karşı savaş­mak için Hz. Ebu Bekir'den, kendi bölgesine vali tayin edilmesi ri­casına bulundu. Hz. Ebu Bekir de O'nun bu isteğini kabul etti. Müsenna Perslerle zaman zaman çatışmalara girdi. Gün geçtikçe peşpeşe üstünlükler elde etti. Beraberindeki mücahid sayısı çok azdı. Buna mukabil Pers kuvvetleri kat kat fazla idiler. Üstelik saf­larında Hıristiyan Arap kabileleri de vardı. Dolayısıyla Müsenna ile beraber bulunan mücahidlerin sayısı gün geçtikçe azalacaktı. Kendisini yedek kuvvetlerle desteklemek gerekiyordu.

Halid Bin Velid, Yemame'deki harekatı sonuçlandırıp asayişi temin edince Hz. Ebu Bekir O'na, Irak'a giderek Müsenna'ya des­tek olması talimatını gönderdi. Ayrıca Halid'e, Güney yönünden bölgeye girmesini, o sırada Komutan Ayad Bin GanenVin de böl­geye kuzey yönünden girmiş olacağını, ikisinin Hîre'de buluşma­larını, kim önce Hîre'ye varırsa ordunun genel komutasını onun almasını emir olarak bildirdi.

Bu hadise Hicretin onikinci yılında cereyan ediyordu. Halid Bin Velid'e destek olarak peşinden Ka'ka' Bin Amr Et-Temîmi, Ayad Bin Ğanem'e ise Abd Bin Avf El-Himyerî gönderildi.

Halid, aldığı emir üzerine doğruca Hîre'ye hareket ederek yo­lunun üzerinde EUis denilen yöreye uğradı. Bu yöreye ve civarına hakim olan Bosbori Sloba adındaki derebeyi ile bir antlaşma yap­tıktan sonra da Hîre'ye hareket etti. Buraya Pers Devleti tarafından İyas Bin Kabisa Et-Taî adında, idareci olarak tayin edilmiş biri var­dı. Halid O'nun şahsında, halkına şu davette bulundu:

"Sizi Allah'a inanmaya ve yalnızca O'na ibadet etmeye davetediyorum. Kabul ederseniz, siz de bizim aynen hak ve mükellefi­yetlerimize sahip olursunuz. Yok reddederseniz, Cizye ödeyecek­siniz. Bunu da reddedecek olursanız, şunu bilmiş olunuz ki: Kar­şınıza getirmiş bulunduğumuz insanlar, tıpkı sizin şarabı sevdi­ğiniz kadar ölümü seviyorlar! Şimdi sonucu bildirin bakalım" de­di. Ona:

"Seninle savaşacak durumda değiliz" karşılığını verdiler ve yüzdoksanbin dirhem cizye üzerinde anlaştılar. Öte yandan Mü-senna bulunduğu bölgede bazen Kesker cephesinde, bazen de Fı­rat'ın aşağı kıyılarında Hürmüzan'la zaman zaman savaşa tutuşu­yordu.

Halid, Müsenna'ya haber yollayarak kuvvetleriyle birlikte ken­disini istedi. Beraber Ubulle taraflarına inerek çeşitli cephelerdeki dağınık îslam birliklerini orada toparlamak istediler. Bu birliklerin tamamı onsekizbin kişi kadardı. Müsenna, Halid'den iki gün önce, bulunduğu yerden hareket etti. Adiy Bin Hatem ve Asım Bin Amr Et-Temimi ise Müsenna'dan bir gün sonra yerlerinden ayrıldılar.

Halid, bunların hepsine, Hafir denilen bir yerde buluşmak üzere önceden randevu vermişti.

Hepsi bir araya toplandıktan sonra Ubulle diyarında ve başla­rında Hürmüz'ün bulunduğu Pers kuvvetleriyle karşı karşıya gel­diler.

Savaş başladı. Bu arada Hürmüz bir hileye başvurarak Halid'e suikast yapmak istedi. Fakat Ka'kâ' Bin Amr planı keşfederek Hür­müz'ü öldürdü ve O'nunla birlikte suikaste teşebbüs edenlere kar­şı göğüs göğüse dövüştü. Müslümanlar da gece karanlık çökünce­ye kadar şiddetli bir hamle ile düşman saflarına yüklendiler. Savaş müslümanlann zaferiyle sonuçlandı.

Pers askerleri kendilerini zincirlerle bağladıkları için bu sava­şa Zatu's-Selasil (Zincirli) savaş denildi.

Halid Müsenna'yı kaçan pers askerlerinin peşine takılmakla görevlendirirken Mu'kıl Bin Mukarrın'ı da ganimet ve esirleri top­lamak üzere Ubulle'ye gönderdi. Müsenna takibine devam ederken nihayet pers kuvvetlerini ve bu kez başlarında bulunan Nahr adındaki kadının bulunduğu yere ulaşarak onları bir kaleye sığın­mışken çembere aldı. Müsenna'nın sevk ve idaresindeki birlikle­rin öncü kuvvetlerine O'nun kardeşi Muanna komuta ediyordu. Sonunda Müsenna bu kadınla barış akdinde bulundu. Kardeşi Muanna da O'nunla evlendi. Sonra Müsenna kalede bulunan düş­man savaşçılarını derdest edip kaleden indirerek hepsini kılıçtan geçirdi. Fakat o civarda oturmakta olup savaşa katılmayan çiftçi halka dokunmadı. Onların statüsünü tamdı.[19]

Bu sırada Sasani İmparatoru Ardaşir, Karyanos oğlu Kârın ko­mutasındaki büyük bir orduya, müslümanlarm üzerine yürümesi emrini vermişti.

Bu ordu (Bugün, Basra ile Vasit arasında bulunan ve Misan Kasabası olarak bilinen ) Mezar Mevkiine ulaşınca Komutan Kâ­rın, (bir diğer İranlı komutan olan) Hürmüz'ün yenilgiye uğradığı ve öldürüldüğü haberini aldı. Askerlerini orada toplayarak savaş hazırlığına girdi.

Tam bu sırada Halid Bin Velid, komutasındaki İslam ordusuy­la bu büyük Pers Ordusunun üzerine hücuma geçti. Bu savaşta Mu'kıl Bin El-A'şa, Pers ordusu komutanı Kârın'ı Öldürdü. Keza ka­natların birini idare eden Asım, karşısındaki Enoşican'ı, Adiy Bin Hatem de karşısındaki Kubâz'i öldürdü. Bu savaşta öldürülen pers askerlerinin sayısı otuzbin civarındaydı. Savaş yatıştıktan sonra Halid Bin Velid, ganimetleri dağıtıp devlete ait payı da ayırdı.[20]

Persler, müslümanlara karşı ikinci bir savaş hazırlığı içine da­ha girerek, bu kez, Sevad Bölgesi ortalarında ve Kesker'e yakın bir yer olan El-Valca'da toplandılar. Bu sefer biri Enderza'r'm, diğeri ise Behmen Cazeveyh'in komutasında olmak üzere iki destek kuv­vet daha Pers ordusuna katıldı.

Yine Halid Bin Velid, (El-Hafir mevkiinin idaresini Suveyd BinMukarrin'a bırakarak) Perslere karşı hücuma geçti. Persler bu se­fer de savaşı kaybederek darmadağın oldular. Korkunç bir yenilgi­ye uğradılar.

Perslerin îslam orduları karşısında uğradıkları bu yenilgilere Hıristiyan Arap kabileleri de çok üzülüyorlardı. Bu sebeple onlara yardımcı olmak üzere Ulleys yöresinde toplanmaya başladılar. Haiid bunu duyunca şiddetle üzerlerine yürüdü. Onları ezerek geçti. Bu hadisede de ölenlerin sayısı yetmişbin civarındaydı.

Halid Bin Velid bundan sonra ikinci defa Hîre'ye doğru yönel­di. Burayı da toparladıktan sonra, sorumluluğunu Ka'ka' Bin Amr'a bırakarak vaktiyle Irak'ın kuzeyindeki harekat için görev­lendirmiş bulunduğu Ayad Bin Ğanem'e yardım etmek üzere ay­rıldı. Oradan Felluca'ya sonra da Kerbela'ya uğradı. Buraya da Asım Bin Amr'ı bıraktıktan sonra yoluna devam etti. Ordusunun Öncü kuvvetlerinin başında El-Akra' Bin Habis bulunuyordu.

Müsenna ise bu sırada Dicle kıyılarında Perslerle yine çatışma halindeydi. Halid, Enbar'a vararak burayı da fethetti ve sorumlu­luğunu Zebirkan Bin Bedr'e bıraktıktan sonra buradan yakın me­safede bulunan Aynu't-Temir Beldesine hareket etti. Halkının bir kısmı Hıristiyan Arap, bir kısmı da Acem olan bu beldeyi kuşata­rak dize getirdi. Ordusuna karşı silah çekenleri öldürüp geriye ka­lanları da esir aldıktan sonra buraya sorumlu olarak Uvaym Bin El-Kâhil'i bıraktı ve henüz Devmetülcendel Mevkii'nde bulundu­ğuna dair haber aldığı Ayad Bin Ğanem'e imdat yetiştirmek üzere yoluna devam etti. Çünkü Ayad, Halid'e bir mesaj yollayarak ken­disinden yardım istemişti. Nitekim Halid de karşılık vererek, kısa­ca "Sana yetişmeye çalışıyorum" diye O'na haber yolladı.

Bu sırada Devmetülcendel halkı Halid Bin Velid'in, üzerlerine yürümekte olduğunu haber almca Bizans destekçileri olan Beni Kelb, Gassani'ler, Tenuh ve Dacaim gibi Hıristiyan Arap kabilele­rinden imdat istediler. Halid, Devmetülcendel'e yaklaştığı sırada bu bölgenin liderleri, aralarında görüş ayrılığına düşmüşlerdi. Bunlardan Ukaydir Bin Abdilmelik çekildi, Cudi ile gerek idare­sindeki güçler» gerekse onlara destek için gelip ancak kaleye sığamayan kuvvetler îslam ordusu karşısında yenildiler. Halid, burada kalarak El-Akra' Bin Habis'i Enbar'a yolladı. Kısa bir süre sonra kendisi de Hîre'ye gitti.

Halid Bin Velid, kısa bir süre sonra Ayad Bin Ğanem'i Hîre'de bırakarak buradan da ayrıldı. Öncü kuvvetlerinin başında El-Akra Bin Habis bulunuyordu. Halid, Ayn denen mevkide bulunduğu sı­rada, yardımcılarından Ebu Leyla'yı Hanafis'e, Ka'ka'yı da Küfe ile Suriye topraklan arasına düşen El-Husayd vadisine gönderdi. Bunlardan Ka'ka' Husayd'da üstünlük elde etti. Hanafis halkı ise korkarak El-Musayyıh'a kaçmış oldukları için Ebu Leyla burada herhangi bir engelle karşılaşmadı.

Bunun üzerine Halid, her iki yardımcısını da alarak El-Musay-yıh bölgesi üzerine yürüdü. Gerek Hanafis'den, gerekse El-Hu-sayd'dan kaçanlar hep buraya gelip toplanmışlardı. Müslümanlar bunlara da boyun eğdirdikten sonra Sena ve Zümeyl'e hareket et­tiler. Orada da düşmanı yenilgiye uğrattıktan sonra (Bugünkü Ras-safa'nın doğusuna düşen) Er'Radâb'a yürüdüler. Buraya Hilal Bin Akka adında biri hükmediyordu. Halk, Halid komutasındaki islam ordusunun buraya doğru yürümekte olduğunu duyunca kaçtılar.

Ele geçen bu yöreden sonra Halid, ordusunu alarak (Bugün Suriye ile Irak sınırında bulunan ve Ebu Kemal Beldesinin kırk ki­lometre doğusuna düşen, Farad mevkiine hareket etti. Mevsim Ramazan ayıydı. Perslerle Bizanslılar bu kez müslümanlara karşı birleşmişlerdi. Fırat kıyılarında ordular karşılaştı. Cereyan eden bu savaşta gerek Perslerden, gerek Bizans ordusundan, gerek Bizans'a destek veren Arap kabile askerlerinden ve gerekse îslam ordusun­dan verilen kayıp sayısının toplamı yüzbinin üzerindeydi.

Halid on gün kadar Farad'da kaldıktan sonra, Zilkade ayının yirmibeşinci günü tekrar Hîre'ye dönme emri verdi. Asim'sa, aske­rin başında hareket etmesi talimatını verirken askeri sebeplerle nerede bulunduğunu gizli tutmak için orduyu geriden takip ettiği haberini yayarak, yakın arkadaşlarından bir grupla beraber hac yapmak üzere Mekke'ye gitti.

Yeniden Hîre'ye döndüğünde asker henüz şehre girmiş değildi. Halife Hz. Ebu Bekir'in Halid'in bu yaptıklarından haberi yok­tu. Bir müddet sonra durumu öğrenince kendisine çok fena kızdı ve O'nu Irak'daki görevinden alarak Suriye'ye gönderdi.

Hîre'de bulunduğu sırada Hz. Ebu Bekir'den Halid'e bir mek­tup ulaştı. îçeriği şöyleydi:

"Orduyu al ve Yermuk'a dön. Çünkü Ordu çok yoruldu ve hır­palandı. Hem sonra yaptığın şeyi sakın bir daha tekrarlamaya kalkışma! Bereket versin ki halkı üzecek bir fenalığa maruz kal­madın. Ancak azledilmiş olmanla ordu da sevinmemiş değil.

Fakat Ey Süleyman'ın babası! Seni niyetinde ve adımlarında kutluyorum. Gerisini getir. Allah, tamamına ermesini nasip et­sin.

Sakın böbürlenme, sonra kaybeder, hezimete uğrarsın ve sa­kın nefsine güvenme, esasen başarıyı müyesser kılan ve müka­fatlandıran Allah Teala'dır.

Irak'da tayin ettiğin bölge idarecilerini mevkilerinde bıraka­rak Yemame'den Irak'a kadar sana refakat eden ve ayrıca Hi­caz'dan gelip sana katılan ordudaki güçlü arkadaşlarından ha­bersiz bir şekilde ve gizlenerek derhal Şam'a geç. Orada Ebu Ubeyde ve emrindeki güçleri bulacaksın. Onlara katıldığın an­dan itibaren komuta sende olacaktır. Yetkili sensin."

Halid Bin Velid, Halife'den aldığı bu yazılı emir üzerine, Irak'daki ordunun başına, Müsenna Bin Harisete'ş-Şeybani'yi bı­rakarak Farâd'dan Şam'a hemen hareket etti. Ayrılmadan önce Su­riye Ordusu Komutanı Ebu Ubeyde'ye şu mektubu yolladı:

"Ahirette, o korkulu günde, hem sizin hem'de bizim için Al­lah'ın güvenini ve şu dünyada da her türlü kötülükten bizleri muhafaza etmesini dilerim. Rasulullah'm halifesinden bir mesaj almış bulunuyorum. Bana Suriye'ye gelmemi ve ordunun sevk ve komutasını teslim almamı emretmektedir.

Allah'a yemin ederim beni bu göreve getirmesini katiyyen ondan istemiş değilim. Komuta yine sende olacaktır. Sana aslabaş kaldırmayacağız, emrine aykın davranmayacağız ve emrin olmadıkça hiç bir karar almayacağız. Sen gerçekten müslüman-ların efendisisin. Ne üstünlüklerini inkar edebiliriz, ne de değer­li fikirlerini almadan bir şey başarabiliriz.

Allah Teala hem sizin hem de bizim katkılarımızla iyi sonuç­lar almamızı nasib buyursun, hem bizi hem de sizi ateşten mu­hafaza etsin. Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun."

Halid Bin Velid, Suriye Komutanı Ebu Ubeyde'ye önden bu me­sajı yollarken, kendisi de Farâd'dan, Devmetülcendel'e hareket et­ti. Oradan da ayrılarak Vadis-Serhan yoluyla Kuzey'e devam etti [21]

 

Şam (Suriye) İn Fethi

 

Halid Bin Said Bin El-As Yemen'den Medine'ye döndükten sonra Hz. Ebu Bekir O'na, Teyma'ya gitmesini, oradan hiç ayrıl­mamasını, civarda bulunan müslümanları askere almasını, ancak daha önce irtidad etmemiş olanları kabul etmesini, arkadan im­dat kuvvetler yetişinceye kadar, düşmandan bir saldırı gelmedikçe bir cephe açmamasını emretti. Bunun üzerine Halid Bin Said Tey­ma'ya giderek asker topladı. Büyük bir ordu oluştu. Ancak Bizans­lılar bu durumdan endişe duyarak, Suriye'de, yandaşları olan Arap kabilelerini ayağa kaldırdılar.

Bizanslıların tahrikleri üzerine Kelboğulları, Tenuh, Lahm, Cüzam kabileleriyle Gassaniler müslümanlara karşı silahlandılar. Bu durumu haber alan Halid Bin Said, Hz. Ebu Bekir'e bir mesaj yollayarak O'nu haberdar etti. Hz. Ebu Bekir ise O'na:

"Üzerlerine yürü, sakın korkma ve Allah'dan yardım dile" di­ye cevap gönderdi. Bunun üzerine Halid Bin Said, düşman üzeri­ne hareket etti. Düşmanlar İslam ordusunu görünce dağıldılar. Halid hemen ordusuyla onların terkedip kaçtıkları alanı işgal etti. Ancak burada harekatı durdurarak, Hz. Ebu Bekir'e bir mesaj da­ha yollayıp bundan sonra ne yapacağını sordu. Hz. Ebu Bekir O'na şöyle bir cevap verdi:

"İlerle ama içlerine de dalma ta ki arkadan sana destek bir­likler ulaşıncaya kadar."

Bu talimat üzerine Halid Bin Said ordusunun başında ilerledi. Bu arada düşman ordusuyla çarpışmak durumunda da kaldı. Bu sebeple Hz. Ebu Bekir'den acil imdat istedi. Hz. Ebu Bekir derhal O'na, Velid Bin Utbe ve İkrime Bin Ebi Cehl komutasında imdat kuvvetler gönderdi.

Bu suretle Kudüs civarında Mâhan komutasındaki düşman ordusunu yenilgiye uğrattılar. Mahan Şam'a kaçtı. Halid ise O'nu kovaladı. Fakat Marc'us-Safer Mevkiine varınca, karşısına yine Mâhan komutasında büyük bir Bizans ordusu çıktı. Bunu gören Halid Bin Said, Zi'1-Marva'ya doğru geri dönüş yapmak zorunda kaldı. O sırada İkrime Bin Ebi Cehl ise komutasındaki kuvvetlerle geri dönüş yapanları arkadan koruyor, bozgunu Önlemeye çalışı­yordu. Bu arada Yemen'deki mücahidler de döndüler.

Hicretin onüçüncü yılma girilmiş bulunuyordu. Hz. Ebubekir, aralarında Amr Bin El-As'm da bulunduğu zekat toplama görevli­lerini o yıl değiştirdi. Amr'ı Hicretin onbirinci yılında Kuzaa Kabi-lesi'nin zekatını tahsil etmek için görevlendirmişti. Sonra O'nu bu görevden alarak vaktiyle Hz. Peygamber (sav)'in, kendisini tayin ettiği Uman bölgesi zekat tahsil vazifesiyle ikinci defa görevlendir­di. O'na şöyle bir mesaj yolladı:

"Ben seni, Hz. Peygamber (sav)'in, vaktiyle tayin buyurduğu göreve yeniden tayin etmiş oldum. Sana tahsis etmiş bulunduğu görevi veriyor ve seni Uman'a, sırf Hz. Peygamber (sav)'in, sana olan vaadini yerine getirmek için gönderiyorum. Sen daha önce de bu görevdeydin, şimdi tekrar aynı göreve geldin. Ey Abdul­lah'ın babası! Ben esasen senin için hem bu dünyada hem de ahi-rette faydalı olan şeyi arzu ediyorum. Ancak içinde bulunduğun durumdan (görevlendirildiğin vazifeden) senin de hoşnut olmanı isterim."

Amr Bin El-As da Hz. Ebu Bekir'e şu cevabı yolladı:

"Ben İslamin oklarından biriyim. Sen de Allah'dan sonra bu okları kullanansın. Bu okları toplayıp hazırlayansın. Öyle ise on­ları nereden elde edersen et, onların en şiddetli isabet edenini, Allah'dan en çok korkanım ve en üstününü tercih et."

Halid Bin Said ise Mâhan'm ordusundan kaçarak Zi'l-Mar-va'ya döndü. Bu haberi alan Hz. Ebu Bekir O'na şu mesajı yolladı:

"Bulunduğun yerden artık kımıldama, hayatıma yemin ede­rim ki korkaksın ve hadiselerden hep kurtulmaya çalışırsın. Ancak başarabileceğin olaylara girersin. Zorluklara karşı sabrın da yok."

İleride göreceğimiz gibi Hz. Ebu Bekir daha sonra Halid Bin Said'e Medine'ye girme izni verdi.

Hicretin onüçüncü yılı başlarında Hz. Ebu Bekir, aşağıdaki ter-tib üzere Suriye'ye askeri birlikler hazırlayıp gönderdi:

1-  Halid Bin Said'in azledilmesinden sonra Ebu Süfyanoğlu Yezid, yedibin kişilik bir orduyla Şam'a hareket etti. Şam üzerine yürüyen İslam birliklerinin başındaki ilk komutan bu idi. Meşhur Süheyl Bin Amr da bu orduda görevliydi.

Hz. Ebu Bekir, daha sonra Ebu Süfyan oğlu Muaviye komuta­sında gönderdiği birliklerle kardeşi Yezid'in ordusunu takviye etti. Muaviye, Zi'I-Marva'dan geçerken, vaktiyle Halid Bin Said'in or­dusundan burada geriye kalan askerleri de alıp götürdü, işte an­cak bundan sonra Hz. Ebu Bekir, Halid Bin Said'e Medine'ye gir­mesi için müsaade etti.

2- Suriye yönüne gitmek üzere hazırlanan birliklerden birinin başında da Amr Bin El-As vardı. Bunun yönü Filistin idi.

3-Bir diğer birliğin başında da Şurahbil Bin Hasene vardı. Bu­nun da yönü Ürdün idi. Velid Bin Ukba komutasındaki kuvvetle­rin başına tayin edildi. Bu da Zi'1-Marva'dan geçerken orada en son kalmış bulunan Halid Bin Said'in bütün askerlerini birlikte alıp götürdü.

4- Bir diğer kuvvet de Ebu Ubeyde Amir Bin El-Cerrah komu­tasında gönderilen birliklerdir. Bu birliğin yönü de Humus Kenti idi. Bu orduları, lüzumu halinde takviye etmek üzere geriden izle­yen altıbin kişilik bir ordunun başında da İkrime Bin Ebi Cehl bu­lunuyordu.

Müslümanların giriştiği bu askeri hazırlıklardan Bizanslıların haberi oldu. Bunun üzerine Bizans Kiralı Herakleios I. alelacele Humus'a vararak büyük bir ordu hazırladı ve Tzarak komutasında Amr Bin EI-As'm üzerine, kardeşi Theodra komutasında Ebusüf-yanoğlu Yezid üzerine, Drakos komutasında, Şurahbil Bin Hase­ne üzerine ve Nastor oğlu Faykar komutasında Ebu Ubeyde üze­rine birer kuvvet gönderdi. Genel sevk ve komutayı Faykar'a verdi. Bizans ordusundaki savaşçı sayısı o gün ikiyüz kırkbin kişiyi buluyordu. Halbuki İslam orduları toplam yirmibirbin kişiden ibaretti. Ayrıca yedek kuvvet olarak geride îkrime komutasında sa­dece altıbin kişi vardı.

islam ordularının başındaki komutanlar bu korkunç büyük­lükteki Bizans ordusunu görünce ister istemez ürktüler ve topla­nıp, bilgi ve tecrübelerine güvendikleri Amr Bin El-As ile istişare etmek ve onun fikirlerini almak istediler. Amr, İslam birliklerinin değişik cephelerden savaşa gireceğine, bir yerde toplanıp tek cep­heden Bizans ordusuna karşı hücuma geçmesini daha uygun bul­du. Bu şekilde girişilecek savaşta müslümanlann yenilmeyeceğine dair düşüncesini ortaya attı. Aynı zamanda Halife'ye haber gönde­rerek takviye istediler.

Öbür komutanlar da Amr'ın bu görüşünü uygun bularak O'na katıldılar, aynı zamanda savaşa, idare merkezi olan Medine ile ha­berleşmenin kolay yapılabileceği bir mevkide, bunun için de Yer-muk arazisinin uygun olduğu görüşünde birleştiler.

Bundan sonra da Irak'da bulunan Halid Bin Velid'e haber yol­layarak gelip İslam ordusuna destek vermesini ve genel komutayı da teslim almasını istediler.

Halid bu mesajı alınca derhal Farad'dan hareket ederek Kara-kır'a vardı. O'nu bu yolculuğunda Müsenna uğurlamıştı. Oradan Suva'ya uğradı. Sonra bulunduğu bölgeyle Irak arasında bulunan Bizans topraklarına doğru hareket ederek önce Musayyıh'a bir baskın düzenledi. Oradan da kuzeye doğru Serhan Vadisi yoluyla Havran Dağı'nın doğusundan, önce Tedmür yakınlarında bulu­nan Erek'e, sonra Tedmür'e daha sonra da Karyeteyn'e vardı.

Bu sırada Gassaniler'in Halid'den haberleri oldu. Marcu'r-Ra-hıt'da O'na karşı bir kuvvet hazırladılar. Gassani kuvvetlerinin ba­şında Harisubnu'l-Eyhem bulunuyordu.

Halid, bunları mağlup ettikten sonra Şam Basrası üzerine yü­rüdü. Halid'in Suriye topraklarında ilk fethettiği şehir budur.

Bundan sonra Yermuk denen yere hareket ederek başında bulunduğu dokuzbin kişilik kuvvetle îslam ordusuna katıldı. Böylece îslam ordusundaki savaşçı sayısı otuzaltıbin kişiyi buldu.[22]

Müslümanlar Halid'in kendilerine katılmasıyla çok sevindiler. Çünkü bu arada Bizans Ordusuna da Mahân komutasında destek kuvvetler katılmış ayrıca O'nunla beraber Bizans askerlerine mo­ral vermek üzere birçok papaz ve rahipler gelmişti. Belki de "Ha-lid, neden böyle bir uzun yol takib etti?" diye sorulabilir. Bu soru­yu şöyle cevaplandırmak mümkündür:

O, müslümanlarla buluşmadan önce başında bulunduğu kü­çük kuvvetle Bizans ordusu karşısına çıkmak istemedi. Çünkü îs­lam ordusunun genel sevk ve komutası O'na verilmişti. Dolayısıy­la Ordusuna ulaşıp komutayı teslim alması gerekiyordu.

Ayrıca İslam komuta heyeti, değişik cephelerden değil, bilakis tek cepheden düşmana saldırmayı planlamış bulunuyordu. Bu su­retle ancak, îsiam ordusunun tam on misli büyüklükte olan Bizans Ordusuyla başa çıkmak mümkün olabilirdi.

Ayrıca eğer Halid kısa yolu tercih ederek Hîre'den batıya doğ­ru hareket etmiş olsaydı, daha önceleri Perslerle Romalılar arasın­da birer savaş arenası haline gelmiş bulunan, Bizans'ın müstah­kem sınır boylarındaki kuvvetlerle karşılaşabilirdi. Böyle bir du­rum Yermuk'da İslam ordusunun tek saf haline gelmesine engel de olurdu.

Bununla beraber, planlandığı üzere islam ordusunun sevk ve idaresini teslim alma imkanını da elde edemezdi. Bu sebepledir ki, Bizarısın bu müstahkem sınır boylarını geçebilmek için Devme-tülcendel yoluyla güneye hareket edip daha sonra da kuzeye yön­lenmek mecburiyetinde kaldı.

Ne zaman ki Şam Basrasi'nın doğusuna ulaştı, kendisini bu sı­rada Havran Daği'nm, (bugünkü adıyla Dürzü Dağının) önünde buldu.

Aynı zamanda bir yanardağ olan bu sarp engebeyi aşmak zor olduğu için o meşhur süratiyle çevresini dolaşarak Tedmür bölge­sine girdi. Bu sebeple Karyeteyn yoluyla batıya, oradan da Seniy-yetu'l-Ukab'a yönelerek Şam'ın doğusundan Basra'ya ulaştı. Bu­rayı fethettikten sonra Yermuk'a hareket etti. Bu gelişmeler bir yandan cereyan ederken diğer taraftan bilmek gerekir ki Halid'in kendine has bir savaş tekniği vardı. O, düşman kuvvetlerinin önce içlerine doğru derinliğine bir dalış yapar, bu sırada paniğe uğra­yan düşmanın geride kalan saflarına hamlesini bindirirdi. Sonra da kesin bir hesaplaşma hazırlığı için geri çekilirdi. Bunu gören düşman, hasmının karşıda hala bazı planlarla meşgul bulunduğu ve uygun bir fırsatta hücuma geçeceği hissine kapılarak moral çö­küntüsüne uğrardı. Ayrıca Halid, düşmanın arka cepheden de gi­rişebileceği herhangi bir hücum ihtimaline karşı gerilerde de da­ima bir yedek kuvvet bulundururdu.

O'nun Irak topraklarında giriştiği savaşlarda hep bu yönteme başvurduğunu görüyoruz. Çünkü Irak'ta düşman toprağı içerisin­de epey uzak mesafeler kaydetmiş bulunduğu sıralarda ne Sevad bölgesi, hatta ne de Hîre tarafları düşman güçlerinden tamamen arındırılmış değildi. Üstelik kendileriyle barış akdi yapılmış olan kitlelerden de henüz tam bir güven duymak mümkün değildi. Çünkü bunlar zaman zaman antlaşmaları tek taraflı olarak çiğni­yorlardı. Hem sonra Halid henüz İslam Ordusuyla kopuk bir du­rumda ve Bizans serhadlerinin gerisinde bulunuyordu.

Özellikle Halid fethetmiş olduğu Pers toprakları içinde bulun­duğundan, Bizanslılar O'nun perslerle bir ittifak içine girmiş ola­bileceği endişesiyle sınır boylarına Önem veriyor, bu müstahkem noktalardan kımıldamıyorlardı.

Irak'tan beraberinde getirdiği askerleriyle birlikte Halid, niha­yet Yermuk'a vardı. Bizans ordusunu da karşıda savaşa hazır du­rumda ve toplanmış olarak gördü. O da îslam ordusunu toplaya­rak askere karşı şu tarihi konuşmasını yaptı. Önce Allah'a hamd ederek şöyle dedi:

"Bugün, Allah Teala'nm, vukuunu takdir buyurduğu pek Önemli günlerden bindir. Bugün, hiç kimse için, ne yaptığıyla böbürlenmek, ne de emirden dışarı hareket etmek gerekir. Cihadı­nızda samimi olunuz. İşlediklerinizle (mükafatı başkasından de­ğil) sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya bakınız. Bugün, ileri­de anılarda yaşayacak ve Allah'a hesabı verilecek bir gündür. Ne belli bir savaş düzenine bağlı kalarak, ne de kendinize güvenip dağılarak çarpışın. Bu ne helaldir, ne de yapılması gereken bir davranıştır. Emrolunmadığınız bir hususta, başınızdaki amirin görüş ve talimatına bağlı kalarak vazifenizi yapınız," Halid, sözü­nün burasına gelince askerler:

"O halde görüşünüz nedir söyleyin!" diye sordular. O da şöy­le cevap verdi:

"Yaşamakta bulunduğunuz şu durum, sizden ziyade {geride bıraktığınız) İslam toplumu için çok daha ağır, müşrikler açısın­dan ise onların {destek kuvvetlerle) takviye edilmiş olmalarından esasen çok daha faydalı bir hadisedir.

Şunu çok iyi biliyorum ki: Dünya sevgisi (mevki hırsı) aranızı açmış bulunuyor. Sizi uyarıyorum, Allah'dan korkunuz! Şunu da biliniz ki: Her biriniz ayrı bir diyardan geldiniz, {burada birleşti-niz.) üstlerinizin emirlerine bağlı kalırsanız, ülkeniz bundan bir şey kaybetmeyecektir.

Ancak (Bir üst olma sevdası içinde bulunanlara söylüyorum:) Eğer ordunun tümü size boyun eğecek olsa böyle bir durumdan da memleketiniz bir şey kazanmış olmayacaktır. İçinizden biri­nin, başınıza amir olarak geçmesi halinde -onun emrine girdiniz diye- Allah katında da Halife nezdinde de hiç bir şey kaybetmiş olmazsınız. O halde gayret edin, çünkü düşmanınız son hazırlığı­nı yapmış bulunmaktadır. Bugün Öyle bir gündür ki arkası da vardır. (Bugün bir yandan anılarda yaşayacak, diğer yandan bugü­nün hesabını ileride elbetteki Allah'a vereceksiniz.)

Şunu da iyi biliniz ki: Eğer düşmanı bugün sınırlarının içine püskürtebilirsek, bugünden sonra da onu hep geri çekilmeye mecbur edeceğiz. Fakat onlar eğer bizi yenecek olurlarsa bundan böyle artık iflah edemeyiz!

O halde silkinin, danışarak, meşveretle üstlerimizi seçelim.

Bugün bir kısmımız sevk ve komutayı üstlensin, yarın bir diğerle­ri bu göreve baksın, daha öbür gün başka bir grup bizi sevk ve ida­re etsin, ta ki her birimiz yeri geldikçe sırayla bu mevkiye gelip tat­min olalım ama bugün için bırakın komutanlığı ben yürüteyim."

Halid, bu tarihi konuşmasını bitirdikten sonra islam ordusunu 36 veya 40 alaya böldü. Her alay bin kadar savaşçıdan oluşuyordu. Ebu Ubeyde Amir ubnu'l-Cerrah Ordunun orta birliklerinin, Amr İbnu'1-As ve şurahbilu'bnu Hasene sağ kanattaki birliklerin, Yezid Bin Ebu Süfyan ise sol kanattaki birliklerin başına getirildiler. O gün alay komutanlarından bazı şahsiyetler de şunlardı:

"Ka'kâ Bin Amr, Maz'ur Bin Adiy, Ayad Bin Genam, Haşim Bin Utbe Bin EbiVakkas, Süheyl Bin Amr, îkrime Bin Ebi Cehl, Halid Bin Velid'in oğlu Abdurrahman, Habib Bin Mesleme, Safvan Bin Ümeyye, Said Bin Halid Bin'ü-As, Halid Bin Said Bini'I-As, Abdul­lah Bin Kays, Muaviye Bin Hudeyc, Zübeyr'ubnu'1-Avam Dı-rar'ubnu'l-Azvar.

Ordunun kadısı, yani askeri hakimi Ebu'd-Derda' infaz amiri ise Ebu Süfyan Bin Harb idi. Savaş ganimetlerinin sorumlusu Ab­dullah Bin Mes'ud, öncü kuvvetleri komutanı Kubat Bin Uşeym, ordu eğitimcisi ise Mikdad Bin Amr idi. O gün Yermuk'daki islam ordusu içinde binden fazla sahabi vardı. Bedr'in aslanlarından yüz cengaver de o gün bu ordunun içinde bulunuyordu. Ebu Süfyan, savaş nizamına geçen birliklerin arasında dolaşıyor, askere moral veriyor onlara:

"Allah Allah! Sizler Arap milletinin cengaverleri, îslamın mü-dafaacilarısınız. Karşınızdakiler ise Bizansm savaşçıları ve şirkin müdafaacılarıdırlar. Allahım! Bugün vukuunu mukadder kıldı­ğın önemli günlerden biridir. Allahım! Şu kullarına zafer ihsan eyle!" diye dualar ediyor, orduyu gayretlendiriyordu.

Nihayet savaş bütün şiddetiyle başladı. Ordular birbirine girdi, süvariler birbirlerini kovalamaya başladı. Bu korkunç hengame devam ederken Başkent Medine'den bu sırada haber geldi. Hz. Ebu Bekir'in vefat ettiği, yerine Hz. Ömer'in seçildiği haberini Ha­lid Bin Velid'in genel komutanlıktan azledilerek yerine Ebu Ubey-de'nin tayin edildiği emirleri bildirildi. Bu haberleri MahmiyyeBin Zenim tebliğ etti. Fakat gelen haberlerin ne olduğu konusun­da komuta heyeti tarafından Halid'e soru yöneltilince O:

"Sağlık selamet haberleri var ve geriden takviye geleceği bil­dirilmektedir" şeklinde cevap verdi. [23]

Hz. Ebu Bekir, Hicretin onüçüncü yılı, Cemaziyelahir ayının yirmiikinci pazartesi günü vefat etmişti. Buna göre hilafet müdde­ti iki yıl, üç ay on gün kadar devam etti.

Hz. Ebu Bekir döneminde fetih hareketlerinin her ne kadar dar bir alanda sınırlı kalmış olduğu görünüyor ise de şu noktalan unutmamak gerekir:

1- Her şeyden önce O'nun hilafet müddeti çok kısa sürdü.

2- Hz. Ebu Bekir, Arap yarımadasının hemen her tarafında baş gösteren İrtidad (İslamdan dönme) hareketlerini bastırmakla uğ­raşarak zaman kaybetti, bu sebeple fetihlere girişmek için başka imkan bulamadı.

3- Her şeye rağmen Hz. Ebu Bekir devrinde bir yandan Bizans­lılarla, diğer yandan Perslerle yapılan savaşlar İslam düşmanlarım sersemletmiş, müslümanlarm gücünü, savaş ve mücadele konu­sundaki yeterliliğini, ortaya koymuş oldu.

Hz. Ebu Bekir, esasen mürtedlere karşı vermiş olduğu amansız mücadeleden ve onları etkisiz hale getirdikten sonra az çok bir hu­zur ve rahatlık duymaya başlamıştı ki bu sebeple çeşitli cepheler­de artık fetihler başlatıldı. Hem islam davası karşısında birer bü­yük engel teşkil eden, hem de gerek mürtedleri gerekse hıristiyan-laşmış, yandaş Arap kabilelerini müslümanlara karşı kışkırtan iki süper gücün (Pers ve Doğu Roma Devletinin) azamet ve nüfuzla­rına büyük darbeler indirilmiş bulunuyordu.

Hz. Ebu Bekir gerçekleştirdiği bu basanlardan sonra artık gö­revinin sona ermek üzere olduğunu, îslamın güçlenmiş bulundu­ğunu ve kendisinden sonra gelecek halifelerin bu görevi artık üst­lenip yürütmek durumunda olduklarını hesap ediyordu.

Yaşının, Hz. Peygamber vefat ederken ulaşmış bulunduğu yaş seviyesine yaklaştığını da dikkate alarak daha hayattayken, müslü-manları içine düşebilecekleri bir siyasi kargaşadan korumak, muhtemel olan böyle bir duruma karşı bir tedbir almak istedi. Çünkü geride bıraktığı toplum hilafet konusunda ihtilafa düşebi­lirlerdi. Bu makama ehil olanlar, mesuliyet duygusuyla bir kenara çekilebilir, (buna mukabil ehil olmayan birçok kimse de böyle bir yere gelebilmek için bazı yollara başvurabilirlerdi.)

Bu sırada, Hz. Peygamber (sav) vefat ederken cereyan eden olaylar bir an gözünün önünde canlandı. Çünkü o sırada peygam­ber (sav) in vefat edeceği, müslümanların aklına hiç gelmemişti. Ancak vefat edince de şok oldular ve ne yapacaklarını şaşırdılar. İşte müslümanların, böyle bir duruma tekrar düşmemeleri için, Allah'ın nizamını yeryüzünde tatbik edecek bir halifeyi önceden seçmek bu şartlar altında gerekli gibiydi. Tabi bu husus için istişa­rede bulunmak da gerekirdi.

Nitekim Rasulullah'm da zaman zaman kendilerine danıştığı o büyük sahabileri bir an düşündü ve aralarında Halife adaylığına en çok Hz. Ömer'i ehil ve layık gördü. O'nun zor günlerde İslam uğruna koyduğu ciddi ve kesin tavırları, verdiği emekleri, hakkı ve doğruyu desteklemekteki üstün gücü halk üzerindeki saygınlığı ve heybeti gözünde büyüdü. Ama bütün bunlara rağmen (Şura mec­lisi üyeleri olan) sahabilere düşüncesini açıklaması ve görüşlerini alması gerekiyordu. Çünkü onlarla birlikte alınan karar daha isa­betli olurdu.

Hz. Ebu Bekir bu arada hastalanmış ve rahatsızlığı gittikçe şid­detlenmişti. Bunun üzerine, -vaktiyle Hz. Peygamber (sav)'in ken­dileriyle istişarede bulunduğu- tanınmış sahabileri davet ederek onlara şöyle dedi:

"Görüyorsunuz rahatsızım. Kendimi iyi hissetmiyor ve artık yolcu olduğumu zannediyorum. Bana vaktiyle verdiğiniz oyları artık Allah Teala serbest bırakmış, benim de size karşı olan akdi-mi, sözleşmemi çözmüş, sona erdirmiş, bana verdiğiniz görevi de tekrar size iade etmiş bulunuyor. Şimdi artık kimi tercih ediyor­sanız onu başınıza idareci seçin. Ama bunu henüz ben hayattayken yapacak olursanız çok daha iyi olacaktır."

Ne varki ilk oturumda bir karara varamadılar, Çünkü, onlar­dan her biri, bir başkasını aday göstererek, mesuliyet duygusuyla hilafet teklifini şiddetle reddettiler. Her biri diğerini bu işe çok da­ha ehil ve yeterli görüyor, kendisini ise bu görevin altından çıka­mayacak durumda buluyordu. Bu nedenle yeniden toplandıkla­rında O'na şöyle dediler:

"Ey Rasullullah'ın Halifesi! Biz senin görüşüne tabiyiz. Sen bu konuda kimi layık görürsen biz de ona uyarız." Bunun üzeri­ne Hz. Ebu Bekir O'nlara:

"Öyleyse bana biraz süre tanıyın ki düşüneyim, Allah'ın emirlerine en iyi şekilde uyacak ve O'nun adaletini yeryüzünde kulları arasında en iyi şekilde gerçekleştirecek birini hatırlama­ya çalışayım" dedi. Ardından Abdurrahman Bin Avf ı çağırarak O'na şu soruyu yöneltti:

"Bana Ömer hakkındaki görüşünü anlatır mısın?" Abdurrah­man B. Avf bu soruya şu cevabı verdi:

"Bilgi istediğin konuda senin, aslında benden çok daha bilgin vardır." Ancak Hz. Ebu Bekir:

"Öyle de olsa yine Ömer hakkındaki fikirlerini öğrenmek is­terim" deyince Abdurrahman bu sefer de:

"Ömer'i gördüğünden çok daha iyi görüyorum" karşılığını verdi. Hz. Ebu Bekir sonra Hz. Osman'ı çağırarak aynı soruyu O'na da yöneltince:

"Benim bildiğim, Ömer'in içi dışından da temizdir. Aramızda da O'nun seviyesinde biri yoktur" cevabım verdi. Bu söze çok se­vinen Hz. Ebu Bekir O'na:

"Yemin ederim ki eğer O'ndan vazgeçecek olsaydım, seni at­lamazdım" diyerek Hz. Osman'a karşı olan itimat ve sevgisini dile getirdi. O'ndan sonra da Ensar'dan Üseyyid Bin Hudayr'ı davet ederek aynı soruyu O'na da yöneltti. Üseyyid:

"Ömer'i senden sonra en hayırlı insan olarak görüyorum. Olumlu şeyi olumlu görür, ancak kötü şeylere karşı öfkelenir, için­de gizlediği şey, herhalde açığa vurduğundan çok daha hayırlıdır. Bu işi üstlenecek O'ndan daha iyi biri de yoktur" diye cevap verdi.

Hz. Ebu Bekir bu zevattan sonra Said Bin Zeyd ile gerek Ensar ve gerekse Muhacirlerden daha birçok şahsiyetlerle de istişarede bulunarak görüş ve düşüncelerini almaya çalıştı. Aralarında bir ki­şi hariç, diğerlerinin hepsi Hz. Ömer hakkında olumlu ve yaklaşık görüşlere sahip idiler. O müsbet görüş beyan etmeyen zat ise Hz. Ömer'in sadece asabi ve otoriter olmasından şikayetçiydi.

Birileri de, Hz. Ömer'i kendisinden sonra halife tayin etti diye Hz. Ebu Bekir'e serzenişte bulunduydu. Hz. Ebu Bekir O'na şu sert cevabı verdi:

"Hayır vallahi, sözün hiç de hoşuma gitmedi. Allah'a yemin ederim ki o sizin için çok daha hayırlı olacaktır. Ve yine yemin ederim ki seni işbaşına getirmiş olsaydım. Burnun Kaf Dağı'nda olacaktı, kendini herkesin üzerinde görecektin.

Allah seni o mevkiden indirinceye kadar da kimse sana doku­namayacaktı. Sen şimdi beni görüşümden caydırmak, dinime ay­kırı bir iş yapmam için beni yoldan çıkarmaya mı çalışıyorsun?

Allah'a yemin ederim ki eğer Ömer'e baş kaldırdığını veya aleyhinde kötü bir şey konuştuğunu -henüz hayattayken- duya­cak olursam sana neler yapacağımı bilirim!

Bu olaydan sonra O'nu ziyaret eden Hz. Osman ve Hz. Ali'ye -Onlar henüz hiç birşey söylemeden-:

"Yoksa siz de mi Ömer hakkında, demin falancanın söylediği sözlerin aynısını söylüyor, onunla aynı görüşü paylaşıyorsunuz?"

diye doğrudan doğruya bir soru yöneltti. Hayret ederek O'na:

"Ne dedi ki, Ey Rasulullah'ın halifesi?" diye sorunca:

"Ömer'in sizden çok sonra müslüman olduğunu ve ileri geri bazı şeyler daha söyledi" karşılığını verdi.

Bu sözleri duyan Hz. Osman:

"Yemin olsun ki adam çok çirkin konuşmuş. Ömer, aslında hem güçlülüğü hem de İslamdaki kıdemi sebebiyle sevilmekte­dir" dedi. Hz. Ali de:

"Evet, gerçekten adam çirkin konuşmuş. Ömer, aslında tam senin bildiğin gibidir. Hakkındaki görüşün neyse aynen öyledir. -Zaten seninle birlikte hizmet veriyordu.- Elbetteki O'nun görüşle­rinden istifade edecek ve kendisinden çok şeyler öğreneceğiz. Sen istediğin kararı ver. Bu adamla da muhatab olma. Eğer ger­çekten de Ömer senin zannettiğin gibi çıkarsa zaten senin gayen gerçekleşmiş olacaktır. Yok eğer öyle çıkmazsa -Bunda sen hata­lı olamazsın- çünkü sen bizim için iyilik istedin" diyerek Hz. Os­man'ı teyid etti.

Bir süre sonra Hz. Ebu Bekir'i, hastalığı sebebiyle teselli etmek üzere O'nu ziyarete gelen Abdurrahman Bin Avf içeri girince O'nu yatakta biraz iyi durumda gördü.

"Allah'a hamd olsun, iyileşmişsin" deyince Hz. Ebu Bekir:

"Öyle mi?" diye memnuniyetini ifade etmek istedi. Abdurrah­man: "Evet" deyince bu kez şöyle konuştu:

"Fakat ben çok ızdırap duyuyorum. Bununla beraber Ey Mu­hacirler! Sizi düşününce bundan çok daha şiddetli bir ızdırap du­yar oldum ve sizi başsız bırakıp gitmemek için, aranızdan -bana göre- en seçkininizi başınıza tayin ettim. Size ve O'na rağmen bu görevi O üstlenecektir, başkası değil.

Görüyorsunuz, artık dünyanın nimetleri size yönelmiş bulu­nuyor. Dünya bir kere gelmek istedi mi gelir. Ve Öyle bir zaman gelecektir ki ipek elbiseler giyecek, Dîbac kumaşından minderler üzerinde oturacaksınız. Ve yine Azerbaycan yününden yapılmış döşekler üzerinde öyle yan gelip yatacaksınız ki tıpkı diken üze­rinde yatar gibi artık -çok yatmaktan- rahatsız olmaya başlaya­caksınız. (Rahatlık size batacak). Allah'a yemin ederim ki işte o günlerde birinizin haksız ve suçsuz yere getirilip boynunun vu­rulması, onun için, dünyanın servet ve mevki hırsıyla hadiselerin içine girmesinden çok daha hayırlı olacaktır.

Sonra şunu bilin ki siz yarın öbür gün insanları ilk defa sağ sol diye ayırarak onları yoldan çıkaracaksınız. Ey rehber! Yol za­ten devam edip duruyor. İnsanları yoldan çıkarmayın (onları doğru yoldan ayırmayın), Artık Allah'ın takdirine göre yolun sonu ya aydınlık veya karanlık olur."

Hz. Ebu Bekir'in bu sözlerini dinleyen Abdurrahman O'na:

"Allah'ın koruması senin üzerine olsun, Allah Teala sana mer­hamet buyursun, bu kadar üzülmek senin rahatsızlığını artırır. Senin hakkında düşünceleri itibariyle insanlar iki türlüdür:

Bir kısmı seninle aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. Bunlar seninle beraber olanlardır. Diğer bir kısım daha vardır ki bunlar seninle aynı görüşte değiller. Ancak seni eleştirerek sana yön ve­rirler. Kendi bilgileri ölçüsünde sana yol gösterirler. Ya istediğin gibi veya onların istediği gibi ancak seninle beraber olurlar. Ama sen her zaman müsbet oldun, ıslah ettin, aynı zamanda da dün­ya menfaati için üzülmedin" diyerek kanaatlerini ortaya koydu.

Sahabilerden biri daha Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer'i yerine bı­rakmak üzere şura üyelerinden fikir aldığını duyarak O'nu ziyaret etti ve şu soruyu sordu:

"Ömer'in ne kadar asabi ve sert olduğunu biliyorsun. Hele bir başımıza geçsin, daha da sertleşecek hirçmlaşacaktır. Yarın öbür dünyada Rabbin sana niye böyle yaptığını soracak olursa O'na ne cevap vereceksin bakalım?" deyince Hz. Ebu Bekir önce:

"Beni şöyle bir doğrultun, oturayım" dedikten sonra O'na şu karşılığı verdi:

"Allah aşkına siz beni korkutmak mı istiyorsunuz? Sizi yöne­tirken zulmeden korksun. Rabbim bana o soruyu soracak olursa şöyle derim"

"Allahim! Senin kullarının en iyisini onların başına geçir­dim." Hz. Ebu Bekir, verdiği bu cevaptan sonra, soruyu yöneltene hitaben:

"Benden duyduklarını git başkalarına da ilet, anladın mı?"

diyerek onu susmak zorunda bıraktı. Sonra tekrar yatağına uzanarak Hz. Osman'ı çağırttı ve O'na şöyle dedi:

"Yaz bakayım: Bismillahirrahmanirrahim. Kafirin bile inan­dığı, fasık kişinin dahi er geç vaki olacağını tasdik ettiği ve yalan­cının da doğru dediği ölüm hadisesiyle dünyadan çıkmak ve Ahi-ret alemine girmek üzereyken Kuhhafa oğlu Ebu Bekir işbu sene­di düzenlemiş bulunmakta ve şöyle demektedir:

"Benden sonra yerime...."

Hz. Ebu Bekir bu arada cümlesini tamamlamadan fenalık ge­çirdi. Yerine geçireceği şahsın adını henüz yazdırmadan şuurunu kaybetti. Ancak Hz. Osman bu cümleyi:

"Benden sonra yerime Hattab oğlu Ömer'i seçmiş bulunuyo­rum." şeklinde tamamladı. Hz. Ebu Bekir kendine gelince O'na:

"Oku bakayım ne yazdın?"diye sorduğunda Hz. Osman, için­de Hz. Ömer'in adını andığı cümleyi okudu. Bunu duyan Hz. Ebu Bekir sevincinden tekbir getirerek:

"Gördün mü? Fenalık geçirince o sırada ölürüm de halk bu sefer ihtilaf içine girer diye korktum. Ama Allah Teala İslam adı­na gösterdiğin bu titizlik ve dikkat karşılığında seni hayırlarla mükafatlandırsın, Allah'a yemin olsun ki sen emanete layık bir kimsesin" diyerek Hz Osman'ı takdir etti ve vasiyetinin geriye ka­lan kısmını da tamamlaması için O'na talimat vererek ifadesini şöyle sürdürdü:

"Dinleyin ve itaat edin. (Başınıza geçecek olan idarecinin emirlerine uyun.) Bana gelince ben, Allah'ın ve Rasulünün yolun­da, O'nun dinini uygulamaktayken gerek kendim gerekse sizin için faydalı hizmetler vermekten hiç geri durmadım.

Eğer Ömer sizi adaletle yönetecek olursa benim O'nu zannet­tiğim gibi çıkmış olacaktır. Yok eğer gerçekleri çarpıtacak olursa bu durumda da herkes ektiğini biçmiş olacak. Meçhulü ise ben bilemem. Zalimlere gelince daha sonra neye uğrayacaklarını gö­receklerdir. Allah'ın selamı rahmet ve bereketi üzerinize olsun."

Hz. Ebu Bekir sözlerini bitirince Hz. Osman'a yazıyı mühürle­mesini emretti. Sonra yanma mühürlenmiş yazıyı, Hz. Ömer'i veÜseyyid Bin El-Hudayr'ı da alarak kalabalık bir halk topluluğunun karşısına çıktı ve onlara:

"Ey Ahali! Ben yerime birini seçmiş bulunuyorum, ama siz O'nu kabul edecek misiniz?" diye sordu. Halk:

"Evet Ey Rasulullah'm Halifesi! Razıyız" diye cevap verdiler. Bu sırada Hz. Ali ayağa kalkarak:

"Ömer'den başkasıysa razı değiliz, ama Ömer ise razıyız" di­ye bir itirazda bulundu.

Sonra halkın hepsi görüş birliği ile Hz. Ömer'i seçtiler ve O'na bey'at ettiler. Bu duruma sevinen Hz. Ebu Bekir ellerini kaldırarak şu duada bulundu:

"Allahım! Ben böyle davranmakla halkın iyiliğini düşünmek­ten başka bir şey yapmak istemedim. Benden sonra bir kargaşa içine düşmelerinden endişe ettim. Senin çok daha iyi bildiğin (kötü bir) akibete uğrayacakları ihtimalini bildiğim için, görüşü­mü ortaya koydum, içlerinden en hayırlısını, en güçlü olan birini ve onları ulaştırmak istediğim hedefe, sevk etmek istediğim yola en çok bağlı olan birini seçtim. İlk meşverette de yanımda O yer aldı ve kullarına o benî idareci seçtirdi.

Allahım! Bunların hepsi senin kullarındır. Hayatları senin elindedir. Başkalarını onlara faydalı kıl ve O'nu rüşdüne eren ha­lifelerinden eyle. Rahmet Peygamberinin hidayet yolunu ve O'ndan sonraki salihlerin yolunu takip etsin. Halkını da O'na ita­atkar kıl." Hz. Ebu Bekir bu duadan sonra yerine avdet ederek Hz. Ömer'i yanma davet etti ve O'na vasiyetlerini bildirdi [24]

 

Hz. Ebubekir'in Vasiyeti

 

Mü'minlerin anası Hz. Ayşe şöyle anlatıyor:

Babam Ebu Bekir ölüm döşeğindeyken şunları söyledi:

"Müslümanların başına idareci seçildiğimiz günden itibaren onların -haksız yere- ne bir dinarını ne de bir dirhemini yedik. Ye­diğimiz sadece onların artığından, giydiğimiz ise giydiklerinin en kalitesiz cinsinden oldu.

Şimdi evi arayın bakayım, halife olduğum günden beri, öz malımdan başka ne bulursanız benden sonraki halifeye gönde­rip teslim edin ve zimmetinizi O'na ibra ettirin. Çünkü ben bun­ları, çalıştığım müddetçe kendime helal sayıyor ve onlarla meşru ihtiyacımı gideriyordum."

Bu arada: "Bugün günlerden nedir?" diye sordu.

"Bugün pazartesidir" diye cevap verdiler. Bu kez:

"Hz. Peygamber hangi gün vefat etmişti?" diye sordu. Yine:

"Pazartesi günü" dediler. Sonra Hz. Peygamber (sav)'in kefe­ninin nasıl olduğunu sordu:

"Gömleksiz ve amâmesiz beyaz yemen bezinden üç parça"

olduğunu ifade ettiler. Bunun üzerine şöyle dedi:

"Şu şalvarımı alın, ben ölünce yıkayın ve beni onunla kefen­leyin." O'na dediler ki:

"Çok şükür Allah bol rızık vermiş bulunuyor, seni kullanıl­mamış yeni bezle kefenleriz" dediler. Fakat O şöyle itiraz etti:

"Hayattaki insanın yeni şeylere daha çok ihtiyacı vardır. Ölen insan ise çürüyüp gidecektir. (Onun için yeni kefene ne gerek var!)" Sonra şunları ilave etti:

"Ömer'in ısrarı üzerine -maaş olarak- devlet hazinesinden şimdiye kadar toplam altıbin dirhem para aldım. O da şu duva­rın içinde duruyor."

îşte Hz. Ebu Bekir'in hilafet müddeti içinde maaş adı altında ve­ya yüklenmiş olduğu görev dolayısıyla ticaretini bırakmasına karşı­lık, tazminat olarak kendisine ödenen paranın toplamı budur.

Şu halde Hz. Ebu Bekir'in Özet olarak vasiyeti şundan ibaretti:

1- Mal olarak uhdesinde ne bulunuyorsa Halife Hz. Ömer va­sıtasıyla devlet hazinesine intikal ettirilecektir.

2- Beytülmal'dan (Yani devlet hazinesinden) aldığı toplam maaşlara karşılık, sahip olduğu bir tarla, keza devlet hazinesine devredilecektir.

3- Medine'nin El-Aliye semtinde bulunan kendisine ait arazi­nin beşte biri sadaka olarak dağıtılacak, geriye kalan kısmı ise ço­cukları Abdurrahman, Muhammed, Esma ve Ayşe arasında bölü­necektir. Bu taksimata, hamile olan hanımı Habibe Binti Hari-ce'nin doğuracağı çocuk da dahil edilecektir. (Sonra dünyaya ge­len bu çocuk kızı Ümmü Gülsüm'dür.)

4- Üzerindeki elbisesi (yıkandıktan sonra) kefen olarak kulla­nılacaktır.

5-Öldükten sonra, hanımı Ümeys Kızı Esma tarafından yıka­nacak ve Hz. Peygamber (sav)'in yanına defnedilecektir.

Hz. Ebu Bekir vefat edince ailesi, geriye bırakmış olduğu ema­netleri Hz. Ömer'e gönderdiler. Bunlar çocuklarının bakımıyla gö­revli Sudanlı bir hizmetçi, arazisini sulamakta kullandığı bir deve ile mahsulü devşirümiş bir tarladan ibaretti. Hz. Ömer bunları tes­lim alınca gözlerinden yaşlar akmaya başladı.

Ve şöyle dedi:

"Allah O'na rahmet etsin. Ebu Bekir, gösterdiği bu titizlikle örnek olurken, aslında bizi de bu şekilde davranmaya zorlayarak çok yoracaktır."

Hz. Ömer bu sözleri hep tekrarlayıp durdu.

Hz. Ebu Bekir daha sağken, bu emanetleri Halife'ye teslim et­mesini çocuğuna emretmişti. Emanetlerin teslimi sırasında orada hazır bulunan Abdurrahman Bin Avf, Hz. Ömer'e şu sert itirazda bulundu:

"Fesubhanallah! Topu topuna beş dirhem bile etmeyen bu şeyleri Ebu Bekir'in ailesinden almaya kalkıyorsun!"

Bunun üzerine Hz. Ömer:

"Peki ne yapmamı istiyorsun?" diye fikrini sorunca; Abdur­rahman:

"Bunları tekrar ailesine iade edersin", dedi. Ancak Hz. Ömer mukabil bir itirazda bulunarak şöyle dedi:

"Hayır, Hz. Muhammed'i Hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki benim idareciliğim sırasında böyle bir şey katiyyen olamaz. Ebu Bekir, Ölmek üzere olduğu şu sırada ve he­nüz bu emanetlere olan ihtiyacı sona ermemiştir ki ben (onları alıp tekrar) kendisine iade edeyim. Onun ölümü şimdilik böyle bir şey yapmaktan daha yakındır, (vefat edince nasıl davranaca­ğımızı biliriz.)

Emanetlerden yalnız bostan için Hz. Ömer şöyle dedi:

"Allah Ebu Bekir'e rahmet eylesin. Ölümünden sonra arka­sından hiç kimsenin dedikodu yapmaması için çok titiz davran­dı. Ondan sonra idareyi ben üstlenmiş bulunuyorum ve işte bos­tanı ailesine tekrar iade ediyorum" diyerek tarlayı ailesinin elin­den almadı.

Hz. Ebu Bekir onbeş gün kadar hasta yattı. Ve Hicretin onü-çüncü yılı Cemaziyelâhir ayının yirmiikinci (pazartesi günü) Salı gecesi vefat etti. Bu sırada altmışüç yaşındaydı.

Cenazesini vasiyetine uygun olarak hanımı Umeys Kızı Esma yıkadı ve Hz. Peygamber (sav)'in yakınma defnedildi. Cenaze na­mazını, yerine geçen Halifesi Hz. Ömer kıldırdı. Mezara ise O'nu Hz. Ömer, Hz. Osman, Talha ve Abdurrahman indirdiler.

Hz. Ebu Bekir'in vefat ettiği gün, Hz. Ali gelerek evinin kapısın­da durdu ve şunları söyledi:

"Ey Ebabekr! Allah sana rahmet eylesin. Şu bir gerçek ki sen bu milletin hepsinden önce İslamı kabul ettin, güçlü imanınla onlardan İslama çok daha samimiyetle bağlandın, inancın her­kesten çok daha kuvvetliydi.

Herkesten daha çok gözü toktun. Hz. Peygamber'e herkesten daha bağlıydın, İslami herkesten daha çok koruyup onu müda­faa ettin. Müslümanlara karşı herkesten daha çok şefkatliydin. Hem görünüş, hem ahlak, hem doğruluk ve hem de davranış iti­bariyle Rasulullah'a en çok benzeyendin.

Allah Teala, İslama ve Rasulullah'a gösterdiğin sevgi ve bağlı­lığa karşılık seni hayırla mükafatlandırsın.

însanlar Rasulullah'i yalanladıkları sırada sen O'nu doğrula-dın, insanlar O'na karşı cimrilik yaptıkları sırada sen cömert davrandın, başkaları geride dururken sen hep (dava uğruna) O'nunla birlikte ileri atıldın; Allah da seni yüce kitabında Sıddik (doğrular doğrusu) olarak vasıflandırdı, senin için "Gerçeği söyle­yen ve O'nu (Muhamed'i) doğrulayanlar, işte onlar Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlardır" buyurdu.

Allah bu ayette Hz. Muhammed'i ve seni kasdetmektedir. Al­lah'a yemin olsun ki sen İslam için bir kale, kafirler içinse bir be­la idin. İspatlama gücünü hiç kaybetmedin.

Basiretini zayıflatmadın, kendini korkak bir duruma düşür-medin. Sen fırtınaların katiyen kımıldatamadığı bir dağ gibiydin. Hiç bir olay seni sarsamadı.

Sen tıpkı Rasulullah'ın buyurduğu gibi vücutça zayıf ama Al­lah'ın emirlerini yerine getirmekte pek güçlüydün.

Kendi nefsinde mütevazı fakat Allah katında yüce, yer yüzün­de saygın ve müminler arasında büyüktün. Ne kimsenin seni emellerine alet edecek bir ümidi, ne de senin herhangi bir kim­seye yapacak bir iltimasın vardı.

Zorba kişi, -haklının hakkını ondan alıp sahibine iade edince­ye kadar- hep senin gözünde güçsüz ve zavallıydı. Zulme uğramış kimse ise - Hakkını zalimden tahsil edip kendisine verinceye ka­dar- da O hep senin gözünde güçlü oldu. Allah senin sevabından bizi mahrum bırakmasın ve senden sonra yoldan çıkmamıza müsaade etmesin."[25]



[1] İbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 251-252

[2] Yani intihar etsem. (Mütercim)

[3] İbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 299-303

[4] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 304

[5] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 304; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 5, s. 423-424

[6] îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 5, s. 427-433

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/353-368.

[7] Hucurat Suresi, Ayet: 14

[8] Tevbe Suresi, Ayet: 97- 98

[9] Tevbe Suresi, Ayet: 101

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/369-372.

[11] Bu ifadeyle onların şehidlik mertebesine ulaşmaları duasında bulun­muştur. (Mütercim)

[12] tbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 307-309; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/.372-377.

[13] İbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 314-318; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c 6, s. 442-449

[14] lbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 319-331; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 452-462

[15] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 331-337; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 462-469

[16] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 343-345; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 474-475

[17] tbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 339-352; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 469-473, 476-477

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/377-393.

[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/395.

[19] lbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 354-356; îbn-i Kesirf El-Bidaye tere, c. 6, s. 498-500

[20] İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 500-501

[21] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 356-367; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 6, s. 501-513

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/396-403.

[22] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 369-375; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 9-15

[23] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 376-378; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 15-24

[24] tbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 383-391

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/405-422.

[25] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/422-426.