22- RASULULLAH'IN HALİFESİ HZ - Index Web - 0023 0023
22- RASULULLAH'IN HALİFESİ HZ. EBU BEKİR DÖNEMİNDE TOPLUMA BİR BAKIŞ
22- RASULULLAH'INHALİFESİHZ. EBU BEKİRDÖNEMİNDETOPLUMA BİR
BAKIŞ
İslam toplumunun bu dönemdeki en bariz vasfı -hiç şüphe yok ki- farklı tabakaların bulunmayışıdır. Bu dönemde, toplumun bütün fertleri tarağın dişleri gibi eşit idiler. Ne cinsler, ne renkler arasında, -hatta hukuk ve vecibeler bakımından- çeşitli dinlere mensub olanlar arasında da hiç bir fark yoktu.
Bu, esasen mekanı gönül olan inançtan kaynaklanan tam manasıyla gerçekçi bir eşitlik idi. Yoksa aksine, felsefi teorilerden, yazılı bir tezden ibaret ve çıkar sağlamak için kullanılan ticari manada ve sembolik bir eşitlik değildi. Bu İslam toplumunda büyükler saygı, küçükler ise sevgi görürdü. Kim muhtaç durumda ise öncelikle onun ihtiyacı giderilirdi.
Toplumun tümü, fertlerinin yardımlaşma ve sürekli bir dayanışma içinde olduğu büyük bir aile gibiydi. Halife, bu toplumda sadece otoriteyi sembolize ederdi, bununla beraber toplumun ayrıcalıklı ve en üstün bir ferdi sayılmazdı. Başkalarından farklı imtiyazlara sahip bir kimse asla değildi. Halife, bineği, giyimi, yemeği, meskeni ve mahremiyeti bakımlarından toplumun diğer fertlerinden katiyyen farklı değildi.
Keza gerek kendisinin, gerekse ailesinin özel bir tabakadan sayılmasını temin edip, başkalarının sahip olamayacağı bir takım çıkarlar elde etmelerini sağlayacak herhangi bir sıfatı da yoktu. Bilakis Halife toplumun sıradan bir ferdi sayılırdı.
Bir takım fıtri üstünlükleri, İslama olan bağlılığı, işindeki samimiyeti, İnancı uğruna emir ve komuta mevkiine ulaşarak ümmetine daha iyi hizmet verebilmesi uğruna yaptığı fedakarlıklar sayesinde ancak bu makama ulaşmış bir kimse idi. Halife, toplumun diğer fertleri arasında yaşar, cadde ve sokaklarda onlarla birlikte dolaşır, onlarla birlikte çarşıya pazara iner, onlarla alışveriş ederdi. Bazen de Halifenin evi herhangi bir vatandaşın evinden daha çok mütevazi olurdu. Öyle ki bazıları gibi çok gözlü geniş bir eve bile sahip bulunmazdı.
Topluluk arasına karıştığı zaman talimatlar verir, uyarılması gerekenleri uyarır, halkın İslam kanunlarına ne derece uyduklarını denetler ve ihtiyaç sahiplerini araştırırdı. Bazen yolda kendisinden bir şey sorulur, o da cevap verirdi.
Toplantılara katılır, halkıyla fikir alışverişinde bulunur, halkın ihtiyaçları, devlet ve cihad konularıyla cephelerde çarpışan İslam savaşçılarının gelen haberleri konusunda tartışırdı.
Halifeler son derece mütevazi idiler. Mesela Hz. Peygamber (sav)'in Halifesi Hz. Ebu Bekir komşularının koyunlarını sağar, gece, vatandaşlarının içinde bulunduğu vaziyetleri araştırır, onları denetler, ihtiyaçlarını sorar ve rahat uyumalarını temin etmek için bazen sabahlara kadar sokaklarda devriye gezerdi. Bilhassa Usa-ma Bin Zeyd ordusu cepheye gönderildikten sonra Medine'de askeri kuvvetin bulunmadığı günlerde şehrin cadde ve sokaklarını bekçi gibi gezer kontrol ederdi.
Hz. Ebu Bekir'in hilafetinin ilk günlerinde İslam ordusu bir yandan Mürted'lerle savaşmak diğer yandan fetihler gerçekleştirmek için cephede bulunuyordu. Medine'de ise Hz. Ömer, Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman Bin Avf, Saad Bin Ebi Vakkas, Abdullah Bin Mes'ud, Üseyyid Bin Hudayr ve emsalleri gibi büyük sahabiler kalmıştı.
Bunlar -Haşa!- cihaddan kaçmak ya da geri durmak için kalmamışlardı. Bilakis onların fikirlerinden istifade etmek ve gerektiğinde kendileriyle istişarelerde bulunmak, ayrıca Medine'yi korumak maksadıyla bizzat Halifenin istek ve emri üzerine kalmışlardı. Nitekim -daha önce de kaydettiğimiz gibi- bu zevatın her biri Medine'nin stratejik mevkilerinde nöbet tutuyorlardı.
Ancak bu görev esnasında ve her halükârda Medine merkezindeki camide Halife ile birlikte bulunan müslümanlarla sürekli irtibat halindeydiler. Bu suretle meydana gelebilecek olağanüstü herhangi bir duruma karşı alarm halinde bulunuyorlardı.
Bu seçkin sahabilerin sahip bulundukları saygınlık ve statüye rağmen hiç kimseden farkedilebilecek bir yanları yoktu. Toplum fertlerinden gördükleri üstün saygıya rağmen onların seviyesinde yaşıyorlardı.
Halkın onlara karşı saygıyla dolu olmasının sebebi îslamda kıdem sahibi olmak (yani çok önceleri ve en zor dönemde müslü-man olmayı göze almış olmak,) devamlı Hz. Peygamber (sav) ile beraber bulunmak, Allah yolunda uzun yıllar cihadda bulunmak, İslam için değerli emek ve hizmetler vermiş olmak ve İslama davet uğruna sınırsız fedakarlıklarda bulunmaktı. Bu bakış açısından başka, onlar için sözkonusu edilen abartılmış saygı ve Rasulul-lah'ın Halifesi tarafından onlarla yapılan istişare sebebiyle yine de kimseden hiç bir ayrıcalıkları yoktu. Bilakis toplumun her ferdi, onları mahkemeye verebilir, -hatalı iseler- haklarım onlardan icra ettirebilirlerdi. Halktan herkes onlara istedikleri sertlikte cevap verebilirdi. Hiç kimseden herhangi bir farkları yoktu.
Mücahidlere gelince bunlar kendiliklerinden orduya katılır, cihada çıkarlardı. O devirde mecburi bir askerlik durumu veya zorla askere çağırmak gibi bir şey yoktu. Müslümanlar ya şehidlik mertebesine nail olmak veya Allah yolunda, insanların İslama girmelerini temin etmek maksadıyla zafere ulaşmak için cihada çıkarlardı. Onları iten güç ise İslamın istediği şekilde görevlerini yerine getirip Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaktı.
Bu mücahidler bir tek vücut gibiydiler. İman kardeşliği anlammda kendi aralarında gerçek kardeşler idiler. Meydana gelen birçok olaylarda onlardan biri, diğerine isabet etmesin diye üzerine inen darbeye karşı göğsünü siper yapmış, yanındaki müslü-man kardeşini kurtarırken kendisi şehid olmuştur. Bu onun mü'min kardeşini kurtarmak için nasıl cansiperane davrandığı ve onu kendi canından bile ne kadar çok sevdiği içindi.
Rütbesiz neferinden ordunun başkomutanına kadar tüm askerin yemeği aynıydı. Giyimleri de çok basit ve benzer vasıflardaydı. Bu hususlarda neferlerle ordunun başkomutanı arasında rütbeye göre hiç bir fark yoktu. Hatta komutan, karavanası verildiği zaman tüm askere aynı kalitede yemek verilip verilmediğini titizlikle sorar, araştırırdı. Askerinin her neferi aynı yemeği yediği ve aynı payı elde ettiği hususunda emin olmadıkça yemeğinden bir lokma bile yemezdi. Komutan bazan o gün için komutan, yarın ise rütbesiz bir nefer olarak ordu saflarında hizmet verirdi. Daha düne kadar emrinde bulunan askerlerinden birinin, bu kez kendisi onun emrinde bir nefer olarak hizmet yapar bundan da asla gocunmazdı. Ona göre yalnız cephede çarpışmak bakımından değil, üste karşı saygılı olmak bakımından da bir gün komutan olmak başka bir gün ise rütbesiz bir nefer olarak hizmet etmek arasında hiç bir fark yoktu.
Ancak bir asker, komutan olunca elbetteki emrinde bulunan diğer askerlerin itaat durumu ile savaş planını uygulamak ve emirlerini yerine getirmek bakımından bu kez tutum ve tavırları değişir, artık ona bağlı kalırlardı.
Serhadlerde nöbet bekleyen ve cephede çarpışan asker asla ailesini merak etmez onların geleceği hakkında hiç bir endişeye kapılmazdı. Çünkü ailesini koruyacak, fertlerine sahip çıkacak güçlü bir sahip ve sorumlu bir merci vardı.
Birinci derecede, askerin ailesinden Halifenin bizzat kendisi sorumluydu. Askerin görevi ise cihad etmek ve bu suretle İslama davet hizmetini yaygınlaştırmaktı. Piyadeler için ayrılan ganimet miktarı onlar arasmda eşit olarak bölündüğü gibi süvariler için de durum aynıydı. Bir mücahid bir düşman askerini öldürdüğü takdirde üzerindeki kıymetleri alma hakkına sahipti.
Her kabilenin, kendi aralarında ve kendi kabile flaması altında orduya katılmasının sebebi daha fazla atılganlık ve başarı göstermesini temin bakımmdandı, bu suretle diğer kardeş kabilelerin gözü önünde küçük düşmemek için savaşta adeta birbirleriyle yarışırlardı. Yoksa statü olarak aralarında hiç bir fark yoktu.
Bu hususta bir örnek vermek gerekirse, mesela Ubad Bin Buşr, Yername Savaşı sırasında kardeş mücahit kabilelere karşı mahcup olmamak için Ensara sürekli çağrılarda bulunuyor, onları çarpışmalar esnasında gayretlendirmeye çalışıyordu.
Savaşlar sırasında cepheye gitmeyen, toplumun gerek şehirlerde, gerekse köy ve çöl kesiminde yaşayan fertlerinin hepsi kadın çocuk ve yaşlılardan ibaretti. Bu ilk îslam toplumunda bir kimse, eli silah tuttuğu müddetçe kendini güçsüz ve aciz saymazdı.
Bundan dolayıdır ki nice seksenlik dedeler vardı ki cihada çağrı yapıldığı zaman hemen silahım kuşanarak ordu safları arasına girer ve cephede gençlere taş çıkartırcasma kahramanca savaşırlardı. Çünkü cihad, her savaşçının bir mukaddes idealiydi. Cihada katılamayan kimselere gelince onlar da kendi aralarında en ileri derecede dayanışma içinde idiler. Kim olursa olsun aralarında bulunan başka bir insana öz aile fertlerinden biriymiş gibi bakarlardı. Birbirleriyle yaptıkları muamele ve alışverişlerde son derece doğru davranır, hiç bir zaman birbirlerini aldatmaz, dolandırmazlardı.
Bu toplumda hile ve kavga, bilinen şeylerden değildi. Madem ki îslam şeriatı bu gibi şeyleri yasaklamıştı, o halde hiç bir konuda sürtüşmeye gerek yoktu. Keza bu toplumun fertleri her bakımdan mümkün olan en büyük ölçüde kendi aralarında dayanışma içindeydiler. Aralarında cürümler cinayetler ve yüz kızartıcı olaylar asla çıkmazdı. Çünkü başta îslam kanunları ahlaksızlığı önlüyor, caydırıcı büyük etkiler yapıyordu..
îslamın gerçek anlamda uygulandığı dönem içinde meydana gelen bu tip olaylar parmakla sayılabilecek kadar azdır.
Kadına gelince o kendi asli rolünü yapıyor, kendine düşen görevi yerine getiriyordu. Kadın da erkek gibi toplumla yakından ilgiliydi. Ümmetin muhtaç olduğu hizmetlerin idraki içindeydi. Ve güzel bir îslam terbiyesiyle çocuklarını yetiştirererek, onların gönüllerini imanla doldurarak, kumalanyla birer kardeş gibi geçinerek, komşularına karşı samimiyetle muamele ederek onların acılarına ve sevinçlerine katılarak, acılı saatlerinde onlarla birlikte göz yaşı dökerek, sevinçli anlarında ise tatlı tebessümleriyle mutluluklarına mutluluk katarak, onlarla birlikte ancak bahtiyar olabileceğini hissettjrerek kendine düşen görevleri azami derecede yerine getirmeye çalışırdı.[1]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/429-434.
İslami Okul Okulların En Önemlisi