Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0024 0024 - Index Web

23- HZ. ÖMER'İN HAYATI2


23- HZ. ÖMER'İN HAYATI

 

Hz. Ömer Benî Adiy (Adiyoğulları) oymağına mensuptur. Benî Adiy, Kureyş'in küçük bir kolu, bir aüesidir. Ömer'in babası Hattab kabalığı ve katı yürekliliği ile tanınırdı. Aynı zamanda Kureyş'e mensub Varaka Bin Nevfel, UbeyduUah Bin Cahş ve Osman Bin El-Huveyris ile fikir birliği ederek puta tapıcılık konusunda müş­riklere karşı çıkan yeğeni (biraderinin oğlu) Zeyd Bin Amr'a işken­ce yapmakla da bilmen bir isim haline gelmişti Hattab...

Bu olay şöyle başlamıştı:

Birgün Kureyşliler, taptıkları putlardan birinin etrafında top­lanmış ona ibadet ediyor, kurbanlar kesiyor ve ayinler yapıyorlar­dı. O gün, her yıldönümünde kutladıkları bir bayram günüydü. Bu bayrama, bu kutlamalara sadece, yukarıda adlarını saydığımız dört kişi katılmamışlardı. Bunlar bir yerde toplanıp birbirlerine şöyle dediler:

"Bildiğiniz gibi, Allah'a yemin olsun ki şu milletiniz esasen hiç bir dine bağlı değildir. Bu milletin hiç bir dini yoktur. Aslında Hz. İbrahim'in dinini yozlaştırarak, değerleri aslından uzaklaştırarak bu hale getirmiş bulunuyorlar. Nedir şu tapmakta olduğumuz ka­ya parçası!.. Ne duyuyor, ne görüyor, ne zararı ne de faydası doku­nuyor. Arkadaşlar! Gelin de kendinize gerçek bir din arayın. Valla­hi de hiç bir dininiz yoktur. Şu anda dinsiz sayılırsınız!"

İşte bu meşveretten sonra bu dört şahıs çeşitli yönlere ayrıla­rak diyar diyar dolaşıp Hz. İbrahim'in gerçek Tevhid dininin nasıl olduğunu araştırmaya koyuldular.

Bu sıralardaydı ki bu dört şahıstan Zeyd Bin Amr da öbür ar­kadaşları gibi bu maksatla Mekke'den ayrılmak istedi. Ama hanımı Safiyye Binti'l-Hadrami bu durumun farkına varmıştı ve hep ko­casını gözetliyordu. Kocası Mekke'den çıkmaya hazırlandıkça he­men gider (kocasının) amcası Hattab Bin Nevfel'e haber verir, O da Zeyd'in şehirden çıkmasına engel olurdu. Safiyye'yi bu iş için aslında Hattab görevlendirmiş, O'na:

"Zeyd'i bir teşebbüs içinde görür görmez bana tez elden haber ver" diye de tembihte bulunmuştu. Zeyd Kureyş'in putperestliğini tasvip etmemekle beraber ne yahudiliğe, ne de hıristiyanlığa gir­mişti. O sadece kendi halkının dinini terketmiş, puta tapmaktan, leş, kan ve putlara kesilen kurban etlerini yemekten uzak durmuş­tu. Aynı zamanda kız çocuklarının diri diri Öldürülmelerine karşı çıkıyordu. Kendi inancını şöyle tarif ediyordu:

"Ben sadece İbrahim'in Rabbine ibadet ederim." Bununla birlikte putlara taptıkları için halkıyla mücadele içine girdi. Onla­rın dinine karşı çıktı.

Zeyd, Kureyşlilere her münasebette şöyle seslenirdi:

"Ey Kureyşliler! Şu Zeyd'in canını elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki içinizden, benden başka hiç bir kimse Hz. İbrahim'in dini üzerinde artık bulunmamaktadır."

Sonra şöyle derdi:

"Ailahım! Nasıl hoşuna gideceğini bilseydim sana öylece iba­det ederdim. Fakat bunu bilmiyorum"

Böyle dedikten sonra da ellerini yere koyarak Allah'a secde ederdi. Kabe'ye her girişinde de:

"Lebbeyk (Ailahım! Senin emrü fermanın için her zaman hazı­rım,) Sen Hak ve hakikatsin; ancak sana ibadet eder, sana boyun eğerim. Sana saygılıyım" diye dua ederdi.

Hattab ise Zeyd'e eziyet yapar, O'nu milletinin dininden ayrıl­dığı için ayıplar ve kmardı. Mekke'den çıkmasına daima engel olurdu.

Tabi bunları büyük bir şiddetle yapar, hiç acımadan bütün ka­balığı ve katı yürekliliği ile O'na muamelede bulunurdu. Ömer de bu davranışı bir alışkanlık gibi babasından devraldı. O da Zeyd'e hep eziyet ve işkence yapardı.

Hz, Ömer Hicretten kırk iki yıl önce Mekke'de dünyaya geldi. Hz. Peygambere vahiy indiği sıralarda yirmidokuz yaşındaydı. Va­hiy indikten sonra altı yıl daha cahiliyet hayatına bağlı kaldı. Çün­kü bilindiği üzere Hz. Ömer vahyin başlangıcından altı yıl sonra iman etmiştir. Bu demektir ki O cahiliyette otuzbeş, müslüman olarak da otuz yıl geçirmiştir.

Hz. Ömer, cahiliyette otuzbeş yıllık bir ömür geçirmiş olması­na rağmen hiç de emsalleri arasında sivrilmedi, şöhret sahibi ola­madı.

Eğer İslam olmasaydı, Hz. Ömer'in hiç bir ünü olmayacak, O'nu hiç bir kimse ölümünden sonra ne tanıyacak, ne de anacak­tı. Cahiliyette geçirdiği bunca seneler içinde O, sadece Kureyşliler-le bazı Arap kabileleri arasında bir anlaşmazlık çıktığında bir çeşit elçilik görevlerini üstlenirdi. Bu da sadece bir şekilden ibaretti. Çünkü aslında Kureyşliler savaşçı bir topluluk değillerdi. Hiç de kahramanlık ve cengaverlik gibi bir ünleri yoktu.

Kureyşliler sadece şehirli, ticaretle uğraşan, dolayısıyla güven ve istikrar içinde daima yaşamayı tercih eden, her şeyden önce maddi çıkarlarını düşünen bir halk topluluğu idiler.

Kabenin hareminde emniyet içinde yaşıyor, hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bununla beraber, diğer Arap kabileleri arasında say­gın bir mevkii vardı Kureyşin.

Kabileler, Kureyş'e karşı gelmez, O'na hürmetsizlik etmezlerdi. Çünkü O'nlarm da saygı gösterdikleri Kabe'nin mücavirleri ve komşuları idiler.

Aynı zamanda babaları Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in hatıraları­nın yaşadığı, dünyada temeli ilk atılan bina olarak Kabe'yi her yıl ziyaret ederlerdi. Burada Hac ibadetini yaparlardı. Kureyşliler ise gelen ziyaretçi kabilelere ev sahipliği yapar, onları ağırlar, su ihti­yaçlarını giderir ve güvenliklerini sağlarlardı.

Kureyşlilerin Kinaneoğulları'yla birleşerek Kaysoğulları'na karşı yaptıkları Ficar Savaşı sırasında ise Ömer çok küçüktü. Bu sı­rada henüz üç yaşını bile tamamlamamıştı. Hz. Ömer'in yaşadığı cahiliyet günlerinde Kureyşlüerle başka kabileler arasında bu, çı­kan son savaştı. Ayrıca bu sıralarda elçilik gibi görevler de pek yok­tu. Hatta denebilir ki Hz. Ömer'in Kureyş toplumu içinde hiç bir fonksiyonu yoktu. Sadece sıradan bir vatandaştı. Mensub olduğu aile fertleri de pek az ve tıpkı Abdimenafoğulları, Mahzumoğulla-n, Abdüddaroğulları ve benzerleri gibi önemsiz bir aile idi. Üste­lik Ömer, ailesinin bile pek önemsiz bir ferdi idi. Çünkü Ömer'in içinde yaşadığı cahiliyet toplumunun bir takım değer yargıları ve ölçüleri vardı ki bu ölçülerle ancak kişiler değerlendirilirdi. Bu öl­çülerin en önemlisi ise servetti. Fakat Ömer'in malı, serveti yoktu; fakirdi. Ayrıca güçlü olmak da bu ölçülerden biriydi. Fakat güçlü olmak ancak ailenin büyüklüğüne, fertlerinin çok ve kalabalık ol­masına bağlıydı. Halbuki yukarıda da değindiğimiz gibi Adiyoğul-ları ailesi nüfus bakımından pek seyrek bir aileydi. Ömer'in yal­nızca bir ağabeyi ve kalabalık çocukları vardı. Elçilik meselesinde ise o yalnızca kendi ailesini temsil ediyordu.

Bir zaman geldi ki Zeyd Bin Artır da Hattab da öldü. Artık Ömer Adiyoğulları'nın temsilcisi ve Kureyş'in sefiriydi. Onun tek ünü ise kabalığıydı, başka da bir özelliği yoktu.

Mekke'de Islamin nuru artık parlamaya başlamıştı. Çeşitli top­luluk ve kabilelerden oluşan bir cemaat de Islamı kabul etmişler­di. İşte bunlardan biri de Ömer'in amcasıoğlu -Adiyoğullarmdan-Said Bin Zeyd Bin Amr ve hanımı Hattab Kızı (Ömer'in kız karde­şi) Fatıma idi. Ayrıca aynı aileden Nuaym Bin Abdullah ile bir kaç kişi daha müslüman olmuşlardı.

Ömer'e gelince O, müslüman olmadığı gibi bir şeye körü körüne inanan kaba ve cahil bir insanın yapışıp bağlanması misali ca-hiliyetin ölçü ve değerlerine sımsıkı tutunup durdu.

O'nun bu durumu tabi ki başka bir şeye inanmcaya ve ikna oluncaya kadar değişmesi mümkün değildi. Böyle bir değişme göstermesi ise hiç kolay değildi. Özellikle hırçın davranış biçimini ve ahlakını babasından devralmış ve bu O'nda bir alışkanlık hali­ne gelmişti. Ayrıca dayısı Ebu Cehil'den de açık bir islam düşman­lığı duygusu aşılanmıştı. İslamın önünde koskoca bir engel gibi duruyordu.

Ömer'in annesi Ebu Cehil'in kızkardeşi Hanteme Binti Hi-

şam'dı. Bu sebepledir ki annesinden ve dayısından aşılandığı ko­yu İslam düşmanlığıyla O, eniştesi ve amcazadesi Said Bin Zeyd ile onun hanımı (yani öz kızkardeşi) Fatıma'ya karşı son derece acımasız ve insafsızdı. Çünkü O'ndan habersiz müslüman ol­muşlardı.

Hz. Peygamber îsîamın başlangıcında müslümanları ikişer, üçer ve dörder gruplar halinde gizlice evlerde bir araya getirerek onlara İslam prensiplerini ve Kur'an'ı öğretip okutacak öğretmen­ler gönderirdi. Bu ailelerden biri de Said Bin Zeyd ve hanımı Fatı-ma'yı himaye ediyordu. Ayrıca yakınlarından Nuaym Bin Abdillah En-Nahham da onlarla beraber bulunuyordu. Habbab Bin El-Eret ise onlara Kur'an okutuyor ve İslamı öğretiyordu.

Ömer bu durumu sezince öfkesinden küplere bindi. Kureyş ileri gelenlerinin tüm engellemelerine rağmen Kureyş'in müslü­man ve kafir olmak üzere böyle parçalanmasına fevkalade kızıyor, son derece üzülüyordu. Bir ara O'na Hz. Muhammed (sav)'in Ha­beşistan'a göç etmeyen Hamza, Ali ve Ebu Bekir gibi sahabileriyle zaman zaman gizli toplantılar yaptığı, Safa yakınlarındaki bir ev­de onlarla bir araya geldiği anlatıldı. Bunu duyan Ömer'in bir an­da beynine kan sıçradı. Hemen kılıcını kuşanıp onların bulundu­ğu yere doğru yollandı.

Bu sorunu halletmek ve Kureyş'in birliğini bozan bu sebebi or­tadan kaldırmak istiyordu. (!) Yürürken yüzünden gazap saçıyor­du. Yolda, yakınlarından Nuaym Bin Abdillah'a rastladı.

Bu zat da Ömer'in eniştesi ve hemşiresiyle birlikte gizlice bir araya geliyordu. Nuaym O'na:

"Nereye böyle, ya Ömer?" diye tedirgin bir ifadeyle sorunca Ömer:

"Muhanımed'i arıyorum, şu Kureyş'in birliğini bozan dinden dönme ve halkın inançlarıyla alay eden, ilahlarına küfreden adam var ya! İşte O'nu elimle öldüreceğim!"

Nuaym bu sözleri duyunca Hz. Peygamber'in hayatından en­dişe ederek O'nu korumak ve Ömer'in istikametini değiştirmek maksadıyla şöyle konuştu:

"Ya Ömer! Görüyorum ki nefsin seni yoldan çıkarmış, Mu­hanımed'i Öldürecek olursan zanneder misin ki Abdimenafoğul­ları seni sağ bırakırlar? Peki evine dönsen de önce kendi aile hal­kım yola getirsen daha iyi etmez misin?"

Bu sözleri dinleyen Ömer "Hangi aile halkım" diye şaşırarak sordu. Nuaym da: "Kim olacak, kızkardeşinle enişten. Said'le Fa­tıma. Vallahi ikisi de müslüman olmuşlar ve Muhamnıed'e uy­muşlar. Git de asıl onları yola getir" diye cevap verdi.

Nuaym diyor ki:

"Ben Ömer'in Hz. Peygamber'e bir fenalık yapacağından korkmuştum. O'nun için bir kötülük yapacağı varsa bari buna hiç değilse Said ile Fatıma hedef olsunlar da Hz. Peygamber bir suikastten kurtulmuş olsun."

Elbette ki Nuaym, İslama karşı olan kötü bir düşünceden ha­reketle değil, sırf Hz. Peygamber'in bir suikaste hedef olmaması maksadına matuf olarak böyle davranmıştı. Çünkü kendisi müslü-mandı. Aynı zamanda müslüman bir aileye mensuptu. Onlarla birlikte toplanıyor, İslamı öğreniyordu. Diğer yandan Ömer'in hır­çınlığı yanında onun duygusallığını ve kimse kendisini kışkırtma­dığı takdirde yumuşak davranabileceğini hesaplıyordu. Zaten Ömer'in gidişatı da böylece değişmeye başladı. Nitekim ileride göreceğimiz gibi inancı da zamanla değişti ve müslüman oldu.

Ömer, sert tabiatına rağmen, aynı zamanda çok yufka yürek­liydi de. Onu gücendirmeyen bir söz, O'nu öfkelendirmeyen bîr sebep bulunmadığı takdirde çok da yumuşak huyluydu. Cahiliye-tinde İslama karşı olan şiddetli düşmanlığı ve mü'minlere yaptığı çeşitli eziyet ve işkencelere rağmen, zaman zaman onlara acır fev­kalade üzülürdü.

Nitekim ilk islam muhacirleri Habeşistan'a hareket edince -ki aralarında Adiyoğullarımn sözleşmeli mensubu Amir Bin Rabia ve hanımı Leyla da vardı- Ömer bu aileye uğradı. Bu sırada henüz müşrik idi. Evin sahibi ise yolculuk hazırlığı için Öteberi almak üzere dışarı çıkmıştı,

Ömer Amir'in hanımının başında durarak üzgün olduğu anla­şılan bir ifade ile:

"Ey Abdullah'ın annesi! Peki şimdi artık gitmeye mi karar verdiniz?" diye sormuş onlarla içten ilgilenmişti. Bunun üzerine Leyla da şu cevabı vermişti:

"Evet, yemin olsun ki bu diyardan çıkacağız. Allah'ın şu geniş dünyası üzerinde hür yaşayacağımız bir yere gideceğiz. Çünkü gerçekten bizlere çok eziyet yaptınız. Bizi çok ezdiniz. Allah bize bir kapı açıncaya kadar başımızı alıp gideceğiz."

Bu sözleri üzülerek dinleyen Ömer ise:

"Allah sizinle beraber olsun" cevabını vermişti. Leyla Ömer'i daha önce hiç bu derece üzgün görmemişti.

Amir eve dönünce hanımı O'na:

"Ey Abdullah'ın Babası! Biraz önce Ömer buradaydı, bize ne kadar üzüldüğünü keşke bir görseydin" dedi. Amir ise O'na:

"Peki yani O'nun bir gün müslüman olabileceğini mi sanı­yorsun?" diye sordu. Leyla:

"Evet" deyince Amir:

"O gördüğün adam var ya, Hattab'ın eşeği müslüman olur da O yine müslüman olmaz!" diyerek, Ömer'in müslümanlarakarşı oîan hırçın ve sert muamelesinden dolayı ümitsizliğini dile getirdi. [1]

Hz. Ömer müslüman olmadan önce dört kadınla evlenmişti. Hanımları şunlardır:

1- Osman Bin Maz'un'un kızkardeşi Zeyneb Binti Maz'un. Bu hanım, (önce Huneys Bin Hazzaf Es-Sehmi ile evliyken O'nun ve­fatından sonra Hz. Peygamber (sav)'le evlenen) Hafsa anamızın annesidir.

Hz. Ömer'den doğurduğu bu kız çocuğundan başka ayrıca Ab~ durrahman El-Ekber ile Hicretten on yıl önce Abdullah'ı dünyaya getirmiştir.

2- Sebî'a: Bu hanım, Hz. Ömer'den çocuk doğurmamıştır.

3- Ümmü Gülsüm Melike Binti Amr El-Huzaî: Bu hanım Ku-reyş'in cengaverlerinden biri sayılan Abdullah'ı doğurmuştur, Ba­bası Hz. Ömer'i hilafet makamındayken bir suikastle öldüren (Muğire Bin Şa'be'nin mecusî hizmetçisi) Ebu Lu'lu'e'yi kışkırttığı ve planı O'nunla birlikte yaptığı öne sürülen İranlı Hürmüzan'ı iş­te bu Abdullah öldürmüştür. Abdullah Sıffln Savaşı'nda Hz. Ali'ye karşı Muaviye saflarında çarpıştı. Ve o gün öldürüldü.

4- Karibe Binti Ebi Ümeyye El-Mahzumî: Hz. Ömer'in bu ha­nımı Hz. Peygamber (sav)'in hanımlarından Ümmü Seleme'nin kızkardeşidir. Hz. Ömer'den çocuk doğurmamıştır. [2]

Hz. Ömer Nuaym'dan aldığı haber üzerine, müslüman olduk­larına dair bir ipucu bulmak amacıyla doğruca, amcazadesi Said Bin Zeyd ile kızkardeşi Fatıma'nın evine yollandı. O sırada enişte­sinin evinde Habbab Bin El-Eret de bulunuyordu. Elinde Kur'an-ı Kerim'in Tâhâ Suresinden ayetler yazılı bir sayfa vardı. Habbab buayetleri Hz. Ömer'in eniştesine ve kızkardeşine öğretmekle meş­guldü. Bu sırada kapıya yaklaşan Ömer'in sesini duyunca Habbab içerideki odalardan birine geçerek gizlendi. Fatıma ise Kur'an say­fasını dizinin altına koyarak saklamaya çalıştı. Ancak içeride Kur'an okunurken Ömer kapıya varmış ve seslerini duymuştu. İçe­riye girince:

"Demin duyduğum mırıltı neydi, söyleyin bakayım?" diye tehditle sordu.

"Yanlışın var, hiç bir ses yoktu" dediyseler de O:'

"Hayır, bilakis! Haber aldım, Muhammed'e tabi olmuş, dini­ne girmişsiniz" diye diretti ve eniştesinin üzerine yürüyerek O'nu tartaklamaya başladı. Bu sırada kocasını biraderinin elinden kur­tarmak için araya giren Fatıma'yı da dövmeye koyuldu ve O'nu ya­raladı. Durum bu raddeye varınca artık dayanamayan eniştesi ve kızkardeşi bağırarak:

"Evet müslüman olduk! Allah'a ve Rasulüne iman ettik, anla­dın mı! Şimdi ne istersen onu yap" diyerek O'na meydan okudu­lar. Ömer kızkardeşini kanlar içinde görünce bu kez yumuşadı, pişmanlık duymaya başladı ve içinden yaptığına üzülerek kızkar­deşine mahzun bir ifadeyle:

"Demin okumakta olduğunuz, şu sayfayı verir inisin?" diye ricada bulundu. Ömer okuma yazma biliyordu. Ancak kızkardeşi itiraz ederek:

"O'nu imha edeceğinden endişe ediyoruz" dedi. Ömer, putla-rıyla yemin ederek:

"Korkma! İade edeceğim" diye kendisine teminat verdi. Ömer böyle konuşunca kızkardeşi O'nun îslamı kabul edeceğinden ümitlenerek şu cevabı verdi:

"Bak kardeşim, sen necissin, putlara taptığın için pissin. Hal­buki Kur'an-ı Kerim'i ancak temiz olanlar elleyebilirler" diye uyardı. Bunun üzerine Ömer kalkıp yıkandı. Sonra kızkadeşi O'na bu sayfayı verdi, Ömer bu sayfada yazılı ayetlerin bir bölümünü okuyunca: "Aman ne güzel ve ne yüce sözler!" diyerek hayret vehayranlığını dile getirmekten kendini alamadı. Bu sözleri gizlendi­ği yerden dinleyen Habbab da artık kendini güven içinde hissede­rek ortaya çıktı ve O'na şöyle hitab etti:

"Ya Ömer! Bak, ben Allah'dan ümid ederim ki O'nun elçisinin davetine uyarsın. Çünkü dün kendisinden işittim, şöyle dua edi­yordu: (Ey Allah'ım îslamı, şu iki insandan biriyle: Ya Ebil-Hakem Bin Hişam, veya Ömer Bin Hattab'la güçlendir." Ey Ömerî Gel et­me, Allah'a boyun eğ!" Bu sözleri dikkatle dinleyen Ömer:

"Peki Ey Habbab! O halde Muhammed'in nerede olduğunu bana göster de gidip müslüman olayım" dedi. Buna son derece sevinen Habbab; "Hz. Peygamber (sav) Safa yakınlarında filan evdedir ve yanında bir grup da ashabı vardır" der demez Ömer hemen kılıcını yanma alıp kuşanarak, Hz. Peygamber (sav)'in ve sahabilerinin bulunduğu eve doğru gitti. Varıp kapıyı çaldı. İçeri­den Ömer'in sesi duyulunca sahabüerden biri kapıya yanaşarak dışarıyı gözleyip O'nu, kılıcını kuşanmış ve kapıda durmakta oldu­ğunu gördü. Panik içinde Hz. Peygamber'e dönerek:

"Ya Rasulallah! Kapıda Ömer var, kılıcım da kuşanmış olarak duruyor!" diye haber verdi. Bunun.üzerine orada bulunan Hz. Hamza:

"- Bırak gelsin, eğer niyeti iyiyse biz de O'na iyilikte bulunu­ruz. Ama şer istiyorsa O'nu bizzat kendi kılıcıyla keseriz" dedi. Hz. Peygamber de:

"Bırakın gelsin" diye emredince adam kapıyı açtı. Ömer içeri­ye girer girmez Hz. Peygamber ayağa kalkarak O'nu karşıladı. Üze­rindeki abasını eliyle kavrayarak O'nu şöyle bir sarstı ve

"Ey Hattaboğlu! Hangi maksat seni buraya getirdi, söyle ba­kalım?" diye nabzını yokladıktan sonra:

"Bak, şu tavrım bırakmazsan Allah senin üzerine bir bela in­direcektir" uyarısında bulundu. Bunun üzerine Ömer:

"Ya Rasulallah! Ben buraya, Allah'a, Rasulüne ve Allah'dan inen gerçeklere iman etmek için gelmiş bulunuyorum" karşılığı verince Hz. Peygamber (sav) sevincinden tekbir getirmeye baş­ladı. Tekbir sesini duyan sahabiler Ömer'in îslamı kabul ettiğini hemen anlayıp onlar da çok sevindiler.

Ömer'in müslüman oluşu hakkında kendisinden şu sözler de ayrıca rivayet edilmektedir. Ömer diyor ki:

"Ben İslam'dan esasen uzak ve uzaklaştırıcıydım. Sonra cahi-liyet döneminde içki ile haşir neşir olurdum. İçkiyi severdim ve içerdim. Bizim Hazura mevkiinde bir toplantı yerimiz vardı. Ku-reyşten emsallerimle orada Mahzumoğullarmdan Amr Bin Abd Bin Omran'ın evlerine yakın yerde toplanır içer eğlenirdik. Bir gece yine arkadaşlarımla beraber olmak için her zamanki top­landığımız yere gittim, ancak kimseyi orada bulamadım. Kendi kendime: Filanca adamın meyhanesine gitsem mi acaba? De­dim. Mekke'de içki satan biri vardı. O'na gidersem belki içecek bir şey bulurum diye düşünüyordum. Nitekim gidince O'nu da bulamadım. Bu kez Kabe'ye gitsem de yedi veya yetmiş turluk bir tavaf yapsam, dedim. Öylece Kabe'ye vardım. Tavaf yapmak isti­yordum. Bîr de ne göreyim: Hz. Peygamber ayaktaydı namaz kı­lıyordu. O namaza dururken Şam tarafına yönünü çevirirdi. Ka­be, O'nunla Şam arasında kalırdı. O daima Rükn'ül-Esved ile Rükn'ül-Yemânî arasında namaza dururdu.

Onu görünce yanaşayım da Muhammed'in ne okuduğunu bir dinleyeyim diye merak ettim. Fakat yaklaşırken beni aniden görürse ürperir korkar diye düşünerek Hicr-İsmail yönünden ga­yet usulca ve Kabe örtüsünün altına gizlenerek yavaş yavaş O'na doğru ilerledim. Rasulullah (sav) namazdaydı ve Kur'an okuyor­du. Usulca yürüye yürüye ta Önüne kadar geldim. O'na o kadar yaklaştım ki aramızda Kabe örtüsünden başka bir şey kalmadı. O'nu Kur'an okurken dinleyince kalbim yumuşadı, gözlerim ya­şardı ve İslam içime süzülmeye başladı. Hz. Peygamber namazı­nı bitirinceye kadar yerimden kımıldamadım. Namazdan sonra Kabe'den çıkü.

Evine giderken Bin Ebi Hüseyin'in evi civarından geçerdi, Sa'y yapılan mevkiden çıkıncaya kadar yol böyle devam ederdi. SonraAbbas Bin Abdülmuttalib ile Bin Ezher Bin Abdi Avf'm evleri ara­sından, daha sonra da El-Ahnes Bin Şurak'ın evi yakınından yü­rür ve bu güzergahın sonunda evine varırdı. Evi Daru'r-Rak-ta'daydı. O çevre Muaviye Bin Ebisüfyan'm mülküydü. Ben O'nu, işte bu güzergah boyu takib edip durdum. Tam Abbas ile Bin Ez-her'in evleri arasına girerken kendisine yetiştim. Hz. Peygamber sesimi duyunca beni farketti. Kendisine eziyet yapacağımı zan­netmişti. Bana ciddi bir ifadeyle:

"Bu saatte buralarda ne arıyorsun Ey Hattaboğlu? diye sorun­ca "Allah'a, Rasulüne ve Allah'dan gelen gerçeklere iman etmek istiyorum" diye cevap verdim. Sevincinden Allah'a hamd etti ve bana: "Allah Teala seni hidayet buyurmuş Ey Ömer" diyerek se­vinç ve memnuniyetini ifade ettikten sonra mübarek eliyle göğ­sümü sıvazladı ve bana dua etti. Sonra yoluna devam ederek evi­ne gitti.

Yine anlatıldığına göre Hz. Ömer müslüman olunca:

"Kureyşliler arasında en çok dedikodu yapan adam kimdir?" diye sorup araştırdı. Ona Cemil Bin Muammer El-Cimhi'nin adı­nı verdiler. Bunun üzerine Hz. Ömer bu adama giderek O'na:

"Bak Ey Cemil! Ben müslüman olmuş ve Muhammed'in dini­ne girmiş bulunuyorum. Bunu biliyor musun?" dedi. Ancak Ce­mil, cevap vermeyince Hz. Ömer bu sefer elbisesini çekiştirip onu ırgalayarak kendisini ciddiye almasını istedi. Cemil de kalkıp ha­beri halka yaymak maksadıyla yürümeye başlayınca Hz. Ömer O'nu arkadan takip etti. Nihayet Kabe'nin girişine vardılar. Cemil, burada avazı çıktığı kadar bağırarak: "Ey Kureyşliler! Haberdar olun, Hattaboğlu Ömer dininden dönmüş!" diye ilan edince Hz. Ömer arkasından, toplanan halka seslenerek:

"Hayır bu adam yalan söylüyor, (zaten dinim yoktu ki) Ben ise müslüman olmuş bulunuyorum" diyerek onları aşağıladıktan sonra "Şahadet ederim ki Allah'dan başka ibadet edilmeye layık bir başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve Elçisidir" diye ilave etti.

Bu sözleri duyan halk galeyana gelerek Hz. Ömer'in üzerine yürüdüler. Seher vaktinden güneş doğup yükselinceye kadar Hz. Ömer'i linç etmeye çalıştılar. Hz. Ömer de onları vuruyor, kendini korumak için çabalıyordu. Sonunda mecalsiz kaldı yorulup yere yığılınca başında toplandılar. Onlara:

"Bakın, canınız nasıl isterse öyle yapın. Ama Allah'a yemin ederim ki eğer en az üçyüz kişi olsaydık, ya biz sizi, ya da siz bizi bu memleketten çıkarırdınız" dedi. Onlar böyle bu durumdayken oraya üzerinde Yemen işi bir harmani ve işlemeli bir entari bulu­nan Kureyş'ten yaşlı bir adam geldi. Yanlarında durup:

"Ne meseledir?" diye sorunca O'na Hz. Ömer'i göstererek:

"Bu adam var ya, dininden dönmüş" diye cevap verdiler. Yaş­lı adam, "Peki dilini mi bağlayacaksınız? Adam kendisi için bir yol seçmiş, O'ndan ne istiyorsunuz? Zanneder misiniz ki Adiyo-ğulları ailesi bu adamı elinize terkeder?" karşılığını vererek onla­ra nasihat etti. Bunun üzerine Hz. Ömer'den vazgeçip dağıldılar. Hz. Ömer'in oğlu Abdullah diyor ki, "Vallahi bir elbise gibi baba­mı kuşatmış vaziyetteydiler. Adamın konuşması üzerine sanki bu elbise O'nun üzerinden sıyrılıp düştü. Medine'ye hicret ettikten sonra bir gün babama:

- Babacığım, müslüman olduğun gün seni linç etmek isteyen­leri uzaklaştıran o adam kimdi? - Allah O'ndan razı olsun- dedim. Bana:

- Oğulcuğum, o adam Vail Oğlu As idi ama Allah ondan razı olmasın!"diye cevap verdi. [3]

Hz. Ömer'in şunları söylediği naklediliyor:

"Ben müslüman olduğum gün, Mekke'de Hz. Peygamber (sav) 'e en çok kin bağlayan kimdir ki gidip ona müslüman olduğu­mu söyleyeyim de çatlasın diye düşünmüştüm. Aklıma Ebucehl geldi. Sabahlayınca gidip kapısını çaldım, dışarıya çıktı ve bana:

- Ooo hoş geldin yeğenim. Hayırdır, bir şey mi var?" diye sordu. "Müslüman olduğumu sana haber vermek için geldim" diye­rek O'nu çatlatmaya çalıştım. Bu sözümü duyar duymaz kapıyı hızla yüzüme çarparken; "Getirdiğin o çirkin haberi al da başına çal" dedi.

Abdullah Bin Mesud şöyle derdi:

"Hattaboğlu Ömer müslüman oluncaya kadar biz Kabe'de katiyyen namaz kılamazdık. Fakat O İslama girince Kureyşlilerle mücadele ede ede nihayet Kabe'de namaz kılmayı başardı. Biz de O'nun sayesinde Kabe'de namaz kılar olduk. Üstelik Ömer Hz. Peygamber'in sahabilerinden bir çoğunun Habeşistan'a hicret etmelerinden sonra müslüman oldu."

Yine Abdullah Bin Mesud anlatıyor, diyor ki: "Hz. Ömer'in müslüman olması hadisesi müslümanlar için başlıbaşına bir fethin gerçekleşmesi gibi oldu. O'nun Medine'ye hicreti, zafer, halife seçilmesi ise bir rahmet oldu. Biz Ömer müs­lüman oluncaya kadar katiyen Kabe'de namaz kılamazdık. Ama o müslüman olunca Kureyşlilerle mücadele ede ede nihayet Ka­be'de namaz kılmayı başardı. Onun sayesinde biz de kılmaya ar­tık cesaret ettik."

Hz. Ömer müslüman olunca Rasulullah'a: "Ey Allah'ın elçisi! Ölsek de sağ kalsak da esasen hak yolda olan bizler değil miyiz?" diye sordu. Hz. Peygamber:

"Elbette! Ve canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki ölseniz de sağ kalsanız da doğru yolda olan aslında siz­lersiniz" diye cevap verince bu sefer:

"Peki bu gizlilik nedir, (neden inanç ve ibadetlerimizi gizliyo­ruz?) diyerek müslüm ani arın ellerinden hürriyetlerinin alınmış olmasına karşı tepkisini dile getirdi. Sonra:

"Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki bu gizlilikten çıkacaksın" diye ilave etti.

Hz. Peygamber de, artık her şeyi açığa vurmanın zamanı geldiğine kanaat getirmişti. Çünkü İslama davet meselesi başlangıç­ta hizmet ve bakıma muhtaç bir çocuk gibiydi. Ama bu çocuk ar­tık büyümüş kendi kendine yürüyebilme gücüne artık sahip ol­muştu. Nitekim Rasulullah davet ve ibadetin artık açıkça yapılaca­ğını ilan etti. îki saf halinde dizdiği sahabileriyle beraber Kabe'ye bir yürüyüş düzenledi. Bu safların birinde Ömer, diğerinde ise Hamza vardı. Bu sırada Kureyşlüer Ömer ve Hamza'yı müslüman-lar arasında görünce müthiş üzüldüler. Hiç bir zaman toplu olarak bu kadar üzülmemişlerdi. Hz. Peygamber (sav) o gün Hz. Ömer'e Faruk unvanını verdi.

Hz. Ömer'e gelince, Kureyşİllerden hiç kimse tek başına O'na eziyet yapma cesaretini gösteremezdi. Fakat diğer müslümanlara çok kötü muamelede bulunuyorlardı. Bu durum ise Hz. Ömer'e çok dokunuyordu. Dolayısıyla şöyle diyordu:

"Müslümanların başına ne geliyorsa, benim de başıma gel­mesini çok arzu ederim." Bu sebeple de çok kere küfrün başı olan müşriklerin ileri gelenlerine takılmaktan, onların karşısında müs-lüman olduğunu açıkça söylemekten kendini alamıyordu. Hatta evlerine gidip kapılarını çalıyor, onlara müslüman olduğunu tek­rar tekrar hatırlatmak istiyordu. Bununla onların tepki gösterme­lerini temin etmek ve böyle bir durumu fırsat bilerek onlara çatıp hırpalamak bu suretle de zulme uğrayan müslüman kardeşlerinin öcünü almak istiyordu. O, aslında bu müşrik liderlerinin hakkın­dan gelebiliyordu.

Hz. Ömer, hiç bir zaman müslümanlarm nail olamadıkları bir nimete, sahip olamadıkları bir sağlık ve rahatlığa kendisi sahip ol­mak istemezdi. Müslüman olduğunu ilan edip de Kureyşlüer O'na cephe alınca bir gün Kureyş liderlerinden Utbe Bin Rabîa'nın üze­rine atılarak, parmağını O'nun gözüne sokup bastırmaya çalışı­yordu. Utbe ise duyduğu şiddetli ızdırapla kıvranıp bağırıyordu. Etrafta onları seyreden halk Hz. Ömer'in o dakikalardaki şiddetli öfkesinden o kadar korkmuş bulunuyorlardı ki O'radan uzaklaşıp durdular. Sonra Hz. Ömer ayağa kalkınca O'na yaklaşanlar arasın­da saygın ve tanınmış kim varsa O'nu alıp hırpalıyordu. Ta ki halk çil yavrusu gibi dağılıp gittiler.

Bir ara Kureyş müşriklerinin müslümanlara karşı baskıları aşı­rı derecede artmıştı. Buna mukabil İslam dini Medine'de yayılmış bulunuyordu. Hz, Peygamber Mekke'li müslümanlardan Medi­ne'deki kardeşlerinin yanma hicret etmelerini istedi. Böylece Müs­lümanlar grup grup hazırlanıp gizlice Mekke'den ayrılıyor, göç edi­yorlardı. Hz. Ömer hariç Mekke'li müslüman muhacirlerin hepsi böyle gizlenerek gittiler. Nitekim Hz. Ali de bu konuda şunları an­latıyor:

Ömer hariç, muhacirlerin hepsi ancak gizlenerek Mekke'yi terkettiler. Fakat Ömer hicret etmeye karar verince kılıcını kuşa­narak, yayını da omuzlayıp bir eline bir oku, diğerine de basto­nunu alarak doğruca Kabe'ye gitti. Kureyş'ten kalabalık bir top­luluk Kabe'nin etrafında bulunuyordu. O hiç fütursuz, Kabe'yi yedi tur tavaf ederek Makam-ı İbrahim'de namaza durdu. Sonra orada öbek Öbek oturmuş kendisini seyreden Kureyşlilere karşı durup şöyle seslendi:

-Yüzünüz çarpılsın! Asıl sizin burnunuz sürtecek. Bakın! İçi­nizden kim anasını arkasından ağlatmak, çocuğunu öksüz bırak­mak ve karısının dul kalmasını istiyorsa gelsin şu yamacın arka­sında karşıma çıksm."

Ancak Kureyşlilerden hiç kimse O'nu takib etme cesaretini gösteremedi. Yalnızca ezilmiş müslümanlardan bir grup O'nu uğurladılar. Bu sırada onları aydınlatıyor, faydalı bilgiler veriyor­du. Sonra veda ederek tek başına yoluna devam etti.

Hz. Ömer Hicret için hazırlıklarını tamamlayınca Ayyaş Bin Ebi Rabîa ve Hişam Bin El-As adlarındaki iki arkadaşına da haber verdi. Birlikte gideceklerdi. Şöyle sözleştiler: Mekke'ye on mil uzaklıktaki Gifar Diyarı'nda, belirledikleri bir günde bir araya ge­leceklerdi.

Belirlenen saate kadar gelmeyeni bırakıp, buluşanlar birlikte Medine'ye gideceklerdi. Nitekim Hz. Ömer'le Ayyaş geldiler. Fakat Hişam Mekke'de müşrikler tarafından alıkonarak dininden zorla döndürüldü. Bunlar ise yollarına devam ederek nihayet Medine yakınlarındaki Küba Köyü'ne ulaşıp Rifaa Bin Abdilmünzir'e mi­safir oldular. Ancak bu sırada, Hz. Ömer'in dayıları ve Ayyaş'ın daamca çocukları olan Ebu Cehil ile kardeşi Haris onları caydırmak maksadıyla peşlerinden kendilerini izleyerek Küba'ya vardılar. Bu­lundukları eve geldiler. Hz. Ömer'in ne kadar sert olduğunu bil­dikleri için O'nunla hiç muhatab olmak istemediler. Fakat Ay­yaşla konuşarak O'na şöyle dediler:

"Bak annen yemin etmiş, seni tekrar görmediği müddetçe ne bir tavanın gölgesinde oturacak, ne de başına yağ dokundura­cak! (Asla saçına tarak d eğdirmeye çektir.)" Bunun üzerine Ayyaş, Hz. Ömer'e dönerek fikrini almak istedi. O da kendisine şu cevabı verdi:

"Allah'a yemin ederim ki seni dinînden döndürmekten başka bir amaçlan yok bu adamların. Onun için dikkatli ol ve onlarla be­raber sakın dönme! Yine yemin ederim ki annen eğer güneşten bir parçacık rahatsız olacak olsa hemen yeminini bozacak ve gidip gölgeye oturacaktır, başına bir tanecik bit düşecek olsa hemen ta­rağa sarılıp başına yağ da sürecek saçlarını da tarayacaktır."

Fakat Ayyaş'ın gönlü bir kere dönmeye artık meyletmiş bulu­nuyordu. Onun için bir takım bahaneler bulup ileri sürüyordu. So­nunda da şöyle dedi:

"Benim Mekke'de epey malım var. İstiyorum ki gideyim onla­rı toparlayıp sahip olayım. Umarım müslümanlara destek ver­mek için faydalı olur. Bu arada annemin de yeminini yerine ge­tirmesine yardım etmiş olurum."

Bu kez de Hz. Ömer O'na şu nasihatta bulundu:

"Biliyorsun ki ben Kureyşliler arasında servet sahibi olanlar­dan biriyim. Bak, servetimin yarısını sana bağışlıyorum, gel beni dinle, bu adamlarla dönme!"

Fakat Ayyaş'a nasihat kâr etmedi. O bir kere dönmeyi aklına koymuştu. Hz. Ömer O'nu, bu kararından vazgeçmeyeceğini gö­rünce bu kez şöyle dedi:

"'Peki madem ki kararını verdin gideceksin, bari şu devemi al. Çok iyi cins ve yumuşak başlı bir devedir, yolda bu adamlar­dan huylanırsan hiç değilse bununla kaçar canını kurtarırsın."

Nitekim dönüşte (Mekke'ye kırk kilometre kala) Dajnan denen mevkide Ebu Cehil, "Yeğenim şu devem bayağı yoruldu, müsaade etmez misin biraz devene bineyim?" diye bir bahane uydurdu. Ayyaş da, "Elbette" deyip devesini çöktürdü. Fakat ayağını yere ba­sar basmaz hemen üzerine atılıp O'nu bağlayarak Mekke'ye getir­diler. Sonra da: "Ey Mekke halkı! Alın, şu aşağılık adamlarınızı ve onlara istediğinizi yapın!" diyerek yaygara koparıp durdular. Son­ra Ayyaş'ı da hapsettiler.

Hz. Ömer ise, ailesi, kardeşi Zeyd, amcası oğlu Said Bin Zeyd, damadı Huneys BinHuzafa ve taraftarlarından biri olan Vakıd Bin Abdullah gelip kendisine kavuşuncaya kadar Küba köyünde Rifaa Bin Abdül Münzir'in misafiri olarak kaldı. Sonra birlikte Medi­ne'ye gittiler. Ancak Hz. Ömer hep iki arkadaşının akibetlerini me­rak edip durdu, kâfirlerin zulmünden kurtulmalarını devamlı te­menni etti. Ta ki bir zaman Hz. Peygamber (sav) onları kurtarmak üzere Halid Bin El-Velid'in kardeşi Velid Bin El-Velid'i görevlen­dirdi. O da bir yolunu bulup onları kurtararak Medine'ye getirdi.

Hz. Ömer Rasulullah'ın zor durumlarda kendilerine danışıp fikirlerini aldığı seçkin sahabilerinden biriydi. Bazen vahiy bile inerek Hz. Ömer'in beyan ettiği görüşü teyid ederdi. O, önem de­recesine göre Hz. Ebu Bekir'den hemen sonra gelirdi. Savaşların tümünde Hz. Peygamer (sav)'le beraber bulundu ve bu kahra­manlık meydanlarmda kuvvet ve salabetiyle tanınmış kişilerden biri oldu. Aynı zamanda Hz. Ebu Bekir gibi daima Rasulullah'ı ko­ruyan, düşmanlarına karşı O'na siper olan biriydi. Düşmana, öyle pabuç bırakacak kimselerden değildi. Hz. Peygamber (sav)'in emirlerine harfiyyen bağlıydı. Hiç bir zaman bir meseleyi kendi iç-tihad ve yorumuyla halletmeye kalkışmazdı.

Hz. Peygamber (sav)'in isteğini daima kendi heveslerine tercih ederdi. Nitekim Rasulullah (sav)'in amcası Hz. Abbas'm müslü-man olmasına o kadar sevindi ki eğer babası Hattab müslüman ol­saydı o kadar sevinmezdi. Çünkü Hz. Peygamber de, eğer şayet Hattab müslüman olsaydı amcası Abbas'ın müslüman olması ka­dar O'na sevinmezdi.

Daha önce de anlatıldığı üzere Hz. Peygamber (sav), Ebu Süf-yan idaresindeki Kureyş'in ticaret kafilesini ele geçirmek maksadıy­la Bedir mevkiine gitmiş, ancak kafile, daha önce geçmiş ve kurtul­muştu. Fakat bu sefer kafileyi kurtarmak üzere imdada gelen Mek­ke ordusu ile karşılaşmak gerekiyordu. Bu durum karşısında Hz. Peygamber (sav) sahabilerine, özellikle müslümanların çoğunluğu­nu oluşturan Ensar'a danışmak istedi. Sorularını cevaplandırmak üzere ayağa kalkan Hz. Ebu Bekir önce konuştu ve güzel bir ifade kullandı. Sonra Hz. Ömer ve Mikdad Bin Amr sırayla konuştular. Her defasında Hz. Peygamber (sav) "Arkadaşlar! Bana bir fikir ve­rin" diyerek sahabilerinin görüşlerini almaya çalışıyordu.

Bu defa Saad Bin Maaz söz alarak O'na hitaben: "Ya Rasulal-lah! Bakıyorum bizden akıl almaya çalışıyorsun?" diyerek, önle­rinde O varken nasıl olur da görüş beyan edebileceklerine dair ka­fasındaki soruya cevap arıyordu. Ancak Hz. Peygamber "Evet "gö­rüşlerinizi almak istiyorum" buyurunca Mikdad cesaretlenerek çok güzel konuştu. Ve Kureyş müşriklerine karşı harbe girmeye ha­zır olduklarını ifade etti.

Allah Teala da böyle bir karşılaşmayı takdir buyurmuştu ki Be­dir Savaşı nihayet cereyan etti. Hakkı ve haklıyı üstün kılıp kâfirle­rin kökünü kesti. Bundan dolayıdır ki onları, sonucu hiç bir fayda getirmeyecek olan ticaret kafilesiyle karşılaştırmadı. Nitekim İlahi açıklamasında şöyle buyurmaktadır:

"Nitekim Rabbin, seni hak uğrunda evinden savaş için çıkar­mıştı. Oysa müslümanların bir takımı bundan hoşlanmamıştı. Sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi, gerçek orta­ya çıktıktan sonra bile seninle tartışıyorlardı.

Allah bu iki topluluktan birini size vadetmişti. Siz, kuvvetsiz olanın elinize düşmesini istiyordunuz. Oysa suçluların hoşuna gitmese de hakkı ortaya çıkarmak ve batılı tepelemek için Allah sözleriyle gerçeği ayakta tutmak ve inkarcıların kökünü kesmek istiyordu."

Kâfirlerin üçte biri kadar bile olmadıkları halde, savaş müslü­manların üstün zaferiyle sona erdi. Müslümanların bu savaşta sayıca çok az olmalarına ilaveten maddeten ve manen de öyle bir karşılaşma için hazırlıklı değillerdi. Çünkü aslında Mekke ordu­suyla savaşmak üzere değil, bir ticaret kafilesini ele geçirmek mak­sadıyla yola çıkmışlardı. Aynı zamanda silahları az, binekleri ise hemen hemen yok sayılırdı. Zırhları ve yiyecekleri ise son derece kifayetsizdi. Buna rağmen müşrikler, savaşın sonunda Kureyş ko­damanlarından ve küfrün elebaşılarından yetmiş ölü bırakarak, yine ileri gelenlerden bir o kadar da esir vererek ayrılıp gittiler.

Bu, islam ile küfür arasında çıkan ilk savaş idi. Müslümanların savaş için attıkları adımların daha ilkinde, ırk ve kan bağı değil, tam tersine inanç ve iman bağının ancak gerçek anlamda insanları bü­yük amaçlar etrafında toplayabileceği net bir şekilde ortaya çıkmış oldu. Müslümanları birleştiren, işte bu büyük kuvvetti. (Karşıdaki ordunun en yakın akrabalardan oluşmuş olmasına rağmen) şartlar ne olursa olsun küfür ehliyle, müşriklerle herhangi bir pazarlığa as­la girilmedi. Nitekim Hz. Ömer, iman bağı karşısında tüm akraba­lık bağlarını ayaklarının altına alarak dayısı El-As Bin Hişam'ı işte bu savaşta tepeleyip öldürmüştü. Bu prensibi destek mahiyetinde yaptığı bu işten dolayı da daima gurur duydu. Hatta bir keresinde Said Bin El-As'ın yakınından geçerken O'nu kendisinden yüz çe­virmiş gibi gördü. Bunun üzerine şöyle konuştu:

"Bana, sanki dargın gibisin. Belki de Bedir Savaşı'nda babanı ben öldürdüm sanıyorsun. Eğer O'nu ben öldürmüş olsaydım senden asla özür dilemezdirn. Fakat ben aslında (babanın adaşı olan) dayım El-As Bin Hişam Bin Muğire'yi öldürdüm. Babana gelince, O'nunla karşılaştığımda O, adeta Öküz gibi tepinip tozu­tuyordu. Ben cephemi değiştirdim. O sırada bizzat amcası oğlu Ali, üzerine hücum ederek O'nu öldürdü."

Bedir Savaşı sona erince müslümanlar, müşriklerden almış ol­dukları yetmiş esiri önlerine katarak Medine'ye getirmişlerdi ki onların arasında Hz. Peygamber (sav)'in bizzat amcası Abbas, yi­ne O'nun amcası çocuklarından ve (Hz. Ali'nin kardeşi) Ukayl de bulunuyordu. Rasulullah bu esirlere ne gibi bir muamelede bu­lunması gerektiği hakkında yine sahabilerine danışıp duruyordu. Bu sahabilerden bir kaçı da Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve

dullah Bin Ravvaha idiler. Hz. Ebu Bekir görüşünü şöyle açıkladı:

"Ey Allah'ın Elçisi! Bunlar bizim amca çocuklarımız, akraba ve kardeşlerimizdirler. Şahsen ben, onlardan tazminat alıp ken­dilerini serbest bırakmana taraftarım. Böylece onlardan alacağı­mız para bizim için bir güç kaynağı olacaktır Ayrıca Allah Te-ala'nın onları doğru yola erdirmelerini de umuyorum. Belki de Islamı kabul eder, bu suretle de bize katılarak destek olurlar."

Hz. Peygamber (sav)'in:

"Sen ne dersin, Ey Hattaboğlu?" sorusu üzerine Hz. Ömer de:

"Hayır! Allah'a yemin ederim ki ben Ebu Bekir ile aynı görüş­te değilim. Bilakis şunu teklif ediyorum:

Bana izin ver (önce) ben, esirlerden şu yakınımın boynunu vurayım. Sonra Hamza'ya izin ver, O da Abbas'ın boynunu vur­sun, sonra da Ali'ye izin ver O da (kardeşi) Ukayl'ın boynunu vur­sun. Ta ki gönüllerimizde kafirlere karşı hiç bir sevgi ve meyil eseri bulunmadığı herkesçe bilinmiş olsun. Çünkü bu adamlar kafirlerin ileri gelenleri, öncüleri ve liderleridirler." Hz. Ali ve Ab­dullah Bin Ravvaha da Hz. Ömer'i bu görüşünde desteklediler. Hz. Peygamber ise sustu, hiç sesini çıkarmadı ve hemen kalkarak oda­sına girdi. Kısa bir süre sonra da çıkarak şöyle konuştu:

"Allah Teala elbette ki bu mecliste bulunanlardan bazılarının kalplerine Öyle bir yumuşaklık veriyorki sütten bile daha çok yu­muşuyor, bazılarının ise öyle katılaştırıyor ki taştan daha çok sertleşiyor. Sen Ey Ebabekr! Bir bakıma Hz. İbrahim'e benziyor-sun. Çünkü O şöyle demişti:

"Kim bana tabi olursa O (artık) benden sayılır, Ama kim bana baş kaldinrsa Onun için de Allah mağfiret edicidir ve merhamet­lidir."

Bir bakıma da Hz. İsa'ya benziyorsun. O da şöyle demişti:

"Eğer bana karşı gelenleri cezalandıracak olursan, hiç şüphe yok ki onlar senin kullarındır, (onlara sen yakıştıracağın muame­leyi reva görebilirsin) Ama onları affedecek olursan, esasen, güç­lü olan, sonsuz hikmet sahibi olan sensin."

Sana gelince ya Ömer, sen de Hz. Nuh'a benziyorsun. Çünkü o da şöyle yakarmiştı:

"Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiç bir kimse bırakma (Hep­sini gebert.) Doğrusu sen onları (sağ) bırakacak olursan kullarım saptırırlar, sadece ahlaksızlık ve inkarcılığında ısrar edenden baş­kasını doğurup yetiştirmezler." [4] Ve yine sen, Rabbine şu yakarış­ta bulunan Hz. Musa'ya benziyorsun, Firavun ve erkanına şu bed­duada bulunmuştu:

"Ey Rabbimiz! Mallarını yok et, kalplerine sıkıntı ver. Çünkü onlar can yakıcı işkenceyi görmedikçe inanmazlar.[5]

Bu benzetmelerden sonra Hz. Peygamber (sav), kendi görüşü­nü şöyle açıkladı:

"Sizler fakirsiniz. (Mali güce ihtiyacınız var. Bu sebeple) on­lardan hiç biri sakın salıverilmesin. Ya fidye (tazminat) karşılığın­da serbest bırakılsınlar veya boyunları vurulsun." Ancak, Hz. Ömer diyor ki:

"Ertesi günü Hz. Peygamber (sav)'e uğradım, yanında Ebu Bekir de vardı. Baktım, ikisi de ağlıyorlar. Dedim ki: Ya Rasulel-lah! Neden ağladığınızı bana söyler misin? Ta ki eğer ağlayabilir-sem ben de size iştirak edeyim, veya yapamazsam hiç değilse si­ze benzemiş olmak için ağlamaya çalışayım."

Hz. Peygamber (sav) şu cevabı verdi: "Bizi ağlatan (dün) arka­daşlarına, -esirlerin serbest bırakılmalarına karşılık onlardan fidye alınması konusunda yapılan tekliftir.- Çünkü bu sebeple Allah tarafından cezaya çarptırılmanız, neredeyse şuracıktaki ağaç kadar yaklaştı." Zira Allah Teala şu ayeti kerimeyi indirmiş, müslümanları uyarmıştı:

"Savaşan bir peygamberin, düşmanını tamamen dize getir­medikçe esir alması uygun değildir. Siz geçici dünya malı peşin­desiniz, oysa Allah ahireti kazanmanızı istemektedir. Allah güç­lüdür, sonsuz hikmet sahibidir.

Şu varki daha önceden Allah'dan (lehinizde) verilmiş bir hü­küm olmasaydı aldıklarınızdan ötürü size büyük bir ceza doku­nacaktı.[6]

Daha sonra da Allah Teaîa şu ayeti indirdi:

"Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun, sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın, savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin."[7]

Esirler arasında, Kureyş'in meşhur hatibi Süheyl Bin Amr da vardı. Hz. Ömer, Hz. Peygamber (sav)'e:

"Ya Rasulallah! Bana izin ver de Süheyl Bin Amr'in alt ve üst azı dişlerim sökeyim ki bundan sonra hiç bir yerde sana karşı güzel konuşmayı artık becerenlesin, dilini ağzında geveleyip dursun" di­ye ricada bulunduysa da Hz. Peygamber (sav):

"Ben hiç bir kimsenin vücudunu çarpıtmam! Çünkü pey­gamber bile olsam, -böyle yaptığım takdirde- Allah da beni çarpı­tır" diye sert bir cevap vererek O'na böyle bir fırsat vermedi ve :

"Gün gelir, O'nu, hiç de küçümseyemeyeceğin bir hizmet ver­diğini göreceksin" diyerek ayrıca mucize bir açıklamada bulundu. Nitekim Hz. Peygamber (sav)'in vefatı üzerine Mekke halkından da bir grup Islamdan dönme niyeti içine girmişlerdi. Öyle ki Mek­ke Valisi Attab Bin Üseyid bile bunlardan çekinerek gizlenmişti. İş­te tam bu sırada Süheyl Bin Amr kalabalığın karşısına çıkarak Al­lah'a hamd ettikten sonra şöyle seslendi;

"Eğer Hz. Peygamber (sav) vefat etmişse bu olay îslarm daha da güçlendirecektir. Sizi uyarıyorum, kim zihnimizi bulandırma­ya kalkışırsa derhal boynunu vururuz!" demişti. Bu uyarı üzerine halk yeniden İslama dönmüş ortalık yatışmıştı.

Bedir esirleri arasında Vehb Bin Umeyr Bin Vehb El-Cimhi devardı. Bu şahsın babası Umeyr Bin Vehb Kureyş'in şeytanlarındanve Hz. Peygamber (sav)' e ve sahabilerine vaktiyle, çok eziyet etmiş olanlardan biriydi. Esaretteki bu Vehb'in babası Umeyr, bir gün Mekke'de Safvan Bin Ümeyye ile birlikte evde oturmuş konuşu­yorlardı. Safvan, Bedir Savaşı'nda öldürülen babası Ümeyye Bin Halef ve birçok yakınlarının yası ve üzüntüsü içindeydi. Bedir'de öldürülenler ve esir edilenler hakkında konuşuyorlardı. Safvan şöyle dedi:

"Yemin olsun ki artık onlardan sonra yaşamak bizim için an­lamsızdır." Umeyr ise şöyle konuştu:

"Doğru söylüyorsun. Fakat Allah'a yemin ederim ki eğer şu borçlarım ve geride perişan bırakacağım şu çoluk çocuğum ol­masaydı, atlayıp gidecek Muhammed'i tepeleyecektim! Çünkü benim de bir sorunum var. Oğlum onların elinde esir bulunu­yor." Bunları duyan Safvan, bu fırsatı kullanmak istedi ve O'na şöyle dedi:

"Borcun bana ait, onu, senin yerine ben öderim. Çoluk çocu­ğun da benimkilerle beraberdir. Hayatta oldukları müddetçe ben onlara bakarım, gücümün yetip de onlara yapamayacağım yok­tur." Umeyr bu sözleri duyunca O'na:

"Bunlar aramızda kalsın" diye tembihte bulunurken Safvan da "Merak etme" diyerek O'na teminat verdi.

Bu arada Hz. Ömer de Medine'de Mescid'e yakın bir yerde bir topluluk arasında Bedir Savaşı'nı ve Allah'ın müminlere bu savaş sırasında gösterdiği kolaylık ve ihsanı konuşuyordu. Onlar böyle konuşa dursunlar, Hz. Ömer birden Umeyr'i, üzerinde kılıcı oldu­ğu halde devesini çöktürerek camiin Önünde indiğini gördü. Telaş­la O'nu, yanında bulunanlara göstererek:

"Şu köpek, Allah'ın düşmanı Omeyr'dir. O, mutlaka kötü bir niyetle gelmiş bulunuyor. Esasen Mekkeli müşriklerle bizi tahrik ederek Bedir'de savaş çıkmasına sebep olan işte bu adamdır" di­ye onları uyardıktan sonra hemen mescidde bulunan Hz. Peygam­ber (sav)'e giderek O'na:

"Ya Rasulallah! Şu Allah'ın düşmanı Umeyr Bin Vehb, üzerinde kılıcı bulunduğu halde gelmiş bulunuyor" diye haber verdi. Hz. Peygamber de:

"Getir bakayım O'nu bana" diye emretti. Bunun üzerine Hz. Ömer O'nu, kılıcının kemeriyle bağlayarak, Hz. Peygamber (sav)'e bir kötülük yapmasından endişe ettiği için Ensar'dan bir gruba da yanında olmalarını isteyerek Rasulullah'ın huzuruna aldı.

Hz. Peygamber O'nu kelepçeli görünce Hz. Ömer'e: "ÇÖz bakayım O'nu" diye emretti. Ve: "Yaklaş bakayım Ya Umeyr!" dedi. Umeyr yaklaşırken: "Günaydın" diye hitab etti. Ancak Hz. Peygamber:

"Ey Umeyr! Allah senin selam tarzından daha hayırlısını bize nasib etmiş bulunuyor. Bizimki Cennet ehlinin selamıdır" diye­rek aydınlatmaya çalıştı. Fakat Umeyr:

"Ey Muhammed! Ben bunu yeni Öğreniyorum" diyerek kaça­mak yaptı. Sonra Hz. Peygamber (sav) O'na:

"Ne maksadla gelmiş bulunuyorsun?" diye sordu. O da:

"Şu elinizde bulunan esirim için gelmiş bulunuyorum. Bana bu hususta bir iyilikte bulunun" diye boyun bükmeye başladı. Fa­kat ikna olmamış bulunan Hz. Peygamber (sav) bu kez de:

"Peki şu üzerindeki kılıç da ne demek oluyor?" diye sorunca Umeyr:

"Allah böyle kılıcın belasını versin, sanki bir işe mi yaradı?"

diye kinayeli ve dokunaklı sözler sarfetmeye başladı. Bu sefer Hz. Peygamber ciddileşerek:

"Doğru söyle" diye O'nu uyardıysa da:

"Bundan başka bir amaç için gelmiş değilim" diye ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) şu mucize açıklamasını yaptı ve şöyle dedi:

"Hayır, bilakis senle Safvan evde başbaşa oturdunuz, Ku-reyş'den Bedir Kuyuları başında öldürülenleri andınız. Sonra sen O'na: Ah şu borcum ve geride çoluk çocuğum olmasaydı gidipMuhammed'i öldürecektim' dedin. Safvan da beni öldürmene karşılık borcunu ve ailenin geçimini üzerine aldı. Fakat şunu bil­miş ol ki Allah Teala seninle bu maksadın arasında aşamayaca­ğın bir engeldir."

Hz. Peygamber (sav) bu sözlerini bitirir bitirmez hayret içinde kalan Umeyr:

"Şahadet ederim ki sen Allah'ın gerçek elçisisin. Ya Rasulal-lah! Vaktiyle göklerin bu hayırlı haberlerini bize naklettiğin za­man seni yalanlıyor, üzerine inen vahyi inkar ediyorduk. Şu an­lattıklarım biz Safvan'la kendi aramızda konuşurken hiç kimse yanımızda yoktu. Allah'a yemin ederim ki bunları Allah'dan baş­kası sana haber vermiş değildir. Beni bunca yol yürüterek hida­yete ve İslama sevkeden Allah'a hamd olsun" diyerek şahadet ke­limesini getirip müslüman oldu.

Bedir Savaşı üzerinden bir yıl geçmiş, bir de Uhud Savaşı cere­yan etmişti. Bedir Zaferi'nden sonra Uhud'da müslümanlar büyük darbeler yemişlerdi. Bu savaş sırasında da Hz. Ömer yine kahra­manca dayanmış, Rasulullah'ı koruyanlarla birlikte O'nu cansipe­rane bir şekilde müdafaa etmişti. Bu savaş sona erince Müşrik Mekke ordusu Başkomutanı Ebu Süfyan yüksek bir yere çıkarak üç kez:

"Muhammed aranızda mı? Sağ mı" diye yüksek sesle bağırdı. Hz. Peygamber (sav):

"Sesinizi çıkarmayın, O'na cevap vermeyin" diye emreti. Bu defa:

"Ebu Bekir sağ mı?" diye sordu, yine kimse cevap vermedi. Bu sefer de:

"Hattaboğlu (Ömer) sağ mı?" deyip üç kez sordu, cevap alma­yınca da:

"Ey Askerlerim! İşte bu üç elebaşıyı tepelemiş bulunuyorsu­nuz" diyerek, müslümanları rencide etmeye, kibir taslamaya çalış­tı. Bu küstahlığa dayanamayan Hz. Ömer:

"Yalan söylüyorsun seni Allah'ın düşmanı! Hepimiz hayatta­yız ve sana elbette kara bir gün yaşatacağız!" diye karşılık verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan:

"Bugün Bedr'in Öcü olsun, savaş aramızdan eksilmeyecektir, Yücel, Ey Hübel!" gibi kuru sıkı tehditkâr sözler sarfetti. Buna si­nirlenen Hz. Ömer:

"Ey Allah'ın Elçisi! Duyuyorsun, değil mi, bu Allah düşmanı­nın sarfettiği lafları?" diyerek Hz. Peygamber (sav) 'in dikkatini çe­kince:

"Sen de Allah her şeyden daha üstün ve daha yücedir, de" bu­yurdu. Bundan sonra Ebu Süryan:

"Ya Ömeryaklaşsana!" diye seslendi, Hz. Peygamber (sav) de O'na:

"Yaklaş bakalım ne diyecek" talimatını verdi. Hz. Ömer yakla­şınca Ebu Süryan:

"Allah aşkına Muhammed'i öldürmedik mi?" diye sordu. Hz. Ömer'se "Vallahi hayır, O hayattadır ve şu anda ne dediğini de duyuyor" cevabını verdi. Hz. Ömer'in doğruluğundan şüphe et­meyen Ebu Süfyan nihayet:

"Sen İbnı Kam'a'dan elbette ki daha doğru söylüyorsun" diye­rek, "Ben Muhammed'i öldürdüm" yalanını uyduran adama inanmadığını ifade etmekten kendini alamadı.

Yine bir savaş esnasındaydı. Medine'yi basmak üzere toplanan Mustalıkoğullan Kabilesi'ni cezalandırmak için Hz. Peygamber (sav) müslümanları alıp sefere çıktı. Bu kabilenin adamları henüz hazırlıklarını tamamlamadan Hz. Peygamber onlarla Müreysiğ Suyu üzerinde karşılaştı. Ve üstünlük elde ederek kabilenin hemen hepsini esir aldı. Koyunlarını, hayvanlarını ve çoluk çocuklarını toplayıp getirdi. Ancak dönmeden Önce ordu safları arasında bu­lunan Hz. Ömer'in, Ğifaroğulları Kabilesi'ne mensup ücretli işçisi Cehcah ile Ensar'm Cüheyne Kabilesi'ne mensup, Sinan adında bir tarafdarlan arasında su yüzünden kavga çıktı. Sinan, Ensarile-ri, Cehcah da muhacirleri imdadına çağırdı. Bu kavgadan münafıklarm elebaşısı Abdullah bin Ubey'in de haberi oldu. Bin Ubey o sırada Hazredilerden bir grubun arasında oturuyordu. Yanlarında Zeyd Bin Erkam adında çok genç biri daha bulunuyordu. Abdul­lah Bin Ubey:

"Demek böyle davrandılar ha! Bizim diyarımızda bize karşı birbirlerini destekliyor, birbirlerini tutuyorlar öyle mi? Allah'a ye­min olsun ki bizimle Kureyş'in sığıntıları arasında durum bu nok­taya varmayacaktı. Ne varki meşhur laftır: 'Besle kargayı oysun gö­zünü' derler. İşte öyle oldu. Fakat Allah'a yemin olsun, bir kere Me­dine'ye varalım da güçlülerin zayıfları şu memleketten nasıl kova­cağım görecekler!" diye ileri geri konuştu. Sonra da kabilesinden, etrafında kümelenmiş bulunanlara dönerek şöyle dedi:

"Bakınız işte kendi elinizle böyle yaptınız. Onları getirip memleketinize yerleştirdiniz, malınızı mülkünüzü onlarla pay­laştınız. Eğer elinizi sıkı tutup böyle cömert davranmasaydınız, elbetteki başka kapı çalacaklardı."

Abdullah Bin Ubey'in bu zihin bulandırıcı ve bozguncu sözle­rini duyan genç Zeyd Bin Erkam hemen yerinden fırlayarak Hz. Peygamber'e gidip söylenenleri olduğu gibi O'na aktardı. Hz. Ömer de o sırada Rasulullah'm yanında bulunuyordu. Öyle sinir­lendi ki:

"Ey Allah'ın Elçisi! Abbad Bin Büşr'e emret, hemen tepelesin bu herifi" dediyse de Hz. Peygamber (sav):

"Nasıl olur Ya Ömer? Yarın halk demezmi k: Muhammed ar­kadaşlarını Öldürüyor! Hayır! Bu olamaz. Fak t ilan et ordu he­men dönüş için hareket etsin" emrini verdi. Dönüş sırasında yol boyu Hazreclilerin Abdullah Bin Ubey'i hep kınadıkları, sarfettiği bu bozguncu sözlerinden dolayı O'nu ayıpladıkları gözlendi."

Bu durumu gören Hz. Peygamber:

"Nasıl görüyorsun, Ya Ömer? Fakat vallahi, bana 'O'nu öldürt' dediğin gün eğer öldürtseydim, bazı kimselerin burnu titreyecek (tahrik olacaklardı). Öyle ki bugün öldür deseydin artık onları (bu kez tereddüd etmeden) öldürecektim" diyerek ne kadar isabetlibir karar aldığını O'na izah etti. Bu sözleri dinleyen Hz. Ömer de:

"Allah'a yemin olsun ki RasuluUah'ın görüş ve kararının be­nimkinden ne kadar daha hayırlı olduğunu kesin surette görmüş bulunuyorum" diyerek O'nu içtenlikle tasdik etti.

Hz. Peygamber bir ara Hz. Ömer'i otuz kişilik bir askeri birliğin başında Mekke'nin güneydoğusuna düşen Turba Mevkiine gön­derdi. Burası bir vadi civarında bulunan küçük bir beldedir. Aynı adı taşır. Burada, Hevazin Kabilesi, müslümanlara zarar vermek için toplanmış ve birtakım hazırlıklar içine girmiş bulunuyorlardı. Hz. Ömer, komutasında bulunan askerlerle hareket etti. Gece yola devam ediyor, gündüz ise gizleniyorlardı. Beraberinde bir de kıla­vuz vardı. Hedefine varınca, düşmanın, mal eşya ve koyunlarını alıp bölgeden uzaklaşmış bulunduğunu tesbit etti. Bunun üzerine Medine'ye dönüş yaptı. Bu sırada yanında bulunan rehberi O'na:

"İster misin seni Hus'um kabilesi üzerine götüreyim?" diye bir fikir ortaya attı. Ancak Hz. Ömer bu teklifi reddetti ve :

"Hz. Peygamber (sav) bu hususda bana herhangi bir talimat vermiş değildir. O, sadece Beni Hevazin Kabilesi üzerine gönder­di" diyerek böyle bir teşebbüsde bulunmadı,

Hz. Peygamber (sav), -bir ara ortamı müsait bularak- Kabe'yi zi­yaret etmek üzere sahabilerinden büyük bir kalabalıkla Mekke'ye gitti. Ancak Kureyşliier Hudeybiye denilen mevkide önüne geçerek O'nun ve sahabilerinin Mekke'ye girmelerine engel oldular. Onlar Hz.Peygamber (sav)'in savaş niyetiyle gelmiş bulunduğunu sanı­yorlardı. Mekke eşiğinde böyle bir savaş kopacak olursa, Arapların bunu duyacağını ve bu sebeple de Kureyş'in, onlar üzerindeki hey­betinin gölgeleneceğini, buna karşılık müslümanların da güçlendi­ği intibaını uyandıracağını düşünüyor, endişe ediyorlardı.

Hz. Peygamber Hudeybiye'ye varınca, sadece Beytullah'ı zi­yaret etmek niyetiyle gelmiş bulunduğunu Kureyşlilere bildirmek için onlara bir elçi göndermek istedi. Bu görev için de Hz. Ömer'i seçti. Ancak Hz. Ömer O'na:

"Ya Rasulallah! Ben Kureyşlilerin bana bir fenalık yapacakla­rından çekiniyorum. Üstelik ailem Adiyoğullarından, beni koruyacak bir kimse de Mekke'de bulunmamaktadır. Kureyşliler, be­nim, onlara nekadar muhalif ve kendilerine karşı ne kadar sert davrandığımı da biliyorlar. Bu sebeple ben, size bu konuda ben­den daha güçlü birini tavsiye edebilirim. O da Affanoğlu Osman-dir" diyerek maazeret beyan etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, elçi olarak bu kez Hz. Osman'ı gönderdi. Daha önce de anlatılmış olduğu üzere birtakım görüşmeler yapıldı.

Nihayet Hudeybiye Barışı akdedildi. Barış metninin yazılma­sından başka bir mesele kalmamıştı. Ne varki Hz. Ömer bunu haz­medemedi. Ya da barışın ileriye matuf boyutlarını ve müslümanlar lehinde ortaya çıkacak sonuçlarım bir türlü kavrayamadı. Bu se­beple Hz. Ebu Bekir'e gelerek fikirlerini ortaya attıktan sonra bu kere Hz. Peygambere:

"Ya Rasulallah! Esas haklı olan biz değil miyiz?" sorusunu yö­nelterek itirazda bulundu. Hz. Peygamber (sav):

"Elbette!" diye cevap verdiyse de bu kez:

"Peki bizim şehitlerimiz, cennette, onların ölüleriyse cehen­nemde değil mi?" diye sordu. Hz. Peygamber (sav) bu soruya da:

"Hiç şüphesiz" karşılığını verince bu sefer:

"Peki neden dinimizi dünyamızla değiştiriyoruz? Yoksa Allah aramızda hükmünü vermeden mi dönelim?" diye, son derece öf­keli olduğunu gösteren bir soru daha sordu. Onun bu haleti ruhi-yesinin farkına varan Hz. Ebu Bekir, kendisini yatıştırmak maksa­dıyla O'na:

"Bak Ey Hattaboğlu! O Allah'ın elçisidir. Allah O'nu ortada bı­rakmaz, perişan etmez" diye nasihatler etti. Nitekim çok geçme­den Fetih Suresi inince Hz. Peygamber (sav) bu sureyi O'na okudu. Hz. Ömer sevincinden:

"Fetih mi Ya Rasulallah?" diyerek ondan teyid almak istemesi üzerine: "Evet" cevabını vererek O'nu müjdeledi. Hz. Ömer diyor ki:

"Hz. Peygamberin huzurunda (o gün) sarfettiğim sözlerden dolayı o kadar pişman oldum ve korktum ki günahıma keffaretolmak üzere sürekli olarak sadaka verir, namaz kılar, oruç tutar ve köle azad ederdim."

Yine Hudeybiye günüydü. Rasulullah (sav) Hz. Ali'ye barış metnini yazdırmaya çalışıyordu. Kureyş'in temsilcisi Süheyl Bin Amr da metni inceliyor, yeniden gözden geçiriyordu. Tam bu sıra­da, Süheyl Bin Amr'in oğlu Ebu Cendel babası tarafından bağlan­dığı zincir ve kelepçeler içinde sürüne sürüne oturumun yapıl­makta olduğu yere çıkageldi. (Müslüman olduğu için bu delikan­lı babası tarafından bu cezaya çarptırılmıştı.)

Ebu Cendel, Hz. Peygamber (sav)'e sokularak ona sığınmak is­tedi. Fakat O'nu bu durumda gören babası yerinden fırlayarak oğ­lunun üzerine atılıp bir yandan O'nu feci şekilde döverken diğer yandan Hz. Peygamber (sav)'e :

"Bak Ey Muhammedi Mesele bitmiştir" diyerek uyarıda bulu­nuyor. Oğlunu müslümanlara teslim etmeyeceğini anlatmak isti­yordu. Çünkü barışın şartlarından biri de şuydu:

"Kureyş'den biri müslüman olup da yakınlarının izni dışında Medine hükümetine sığınacak olursa, O'nu geri iade edecekti."

Barış metninin yazılması işi esasen daha sona ermiş değildi. Fakat şartlar üzerinde sözlü olarak görüş birliğine varılmıştı. Dola­yısıyla Süheyl Bin Amr şunu anlatmaya çalışıyordu: (Her ne kadar Ebu Cendel müslüman olmuşsa da, ailesinin izni dışında müslü­manlara sığınmış bulunmaktadır. Bu sebeple ve barış şartlarına göre müslümanlar O'nu geri iade etmek zorundadırlar.)

Ancak Ebu Cendel'e gelince, yürekleri parçalayıcı bir manza­rası vardı. Avazı çıktığı kadar:

"Dinimden döndürsünler diye beni tekrar müşriklere mi ia­de edeceksiniz?" diye bağırıyor, onlardan imdat istiyordu. Bu du­rum ise müslümanları galeyana getirmiş bulunuyordu. Beklenme­dik büyük bir olay patlak verebilirdi. Hz. Peygamber (sav), -Büyük bir devlet adamı olgunluğuyla- O'na:

"Ey Eba Cendel! Dişini sık ve Allah yolunda fedakarlıkta bu­lun. Allah Teala sana ve seninle beraber bulunan ezilmişlere elbette yakında bir kurtuluş kapısı açacak, sizin bu zor durumdan çıkmanızı müyesser kılacaktır. Bize gelince, bu adamlarla bir ba­rış akdetmiş bulunuyoruz. Karşılıklı olarak da birbirimize söz vermiş bulunuyoruz. (Anlaşmayı tek taraflı çiğneyip) onlara gad­retmeyeceğiz! diye hitab ederek, kendisini ikna etmeye ve yatıştır­maya çalıştı. Fakat Hz. Ömer bu manzara karşısında için için kay­nıyordu. Genç Ebu Cendel'e sokuldu. Sözde O'nu teskin ve ikna etmeye çalışıyor gibi bir izlenim uyandırma çabası verirken bir yandan da -etrafa hissettirmeden - kılıcını O'na yaklaştırıyor, ba­basını tepelemesi için kendisine bir çeşit fırsat hazırlıyordu. O'na bu arada çok sun'i bir ifadeyle:

"Ya Eba Cendel! Sabret, bu adamlar müşrik (pis) insanlardır. Onlardan birinin kam, bir köpek kanından farklı değildir! diye­rek bir yandan kendisini sözde yatıştırmaya çalışıyor ise de aslın­da O'na başka şeyler yaptırmak niyetindeydi. Fakat Ebu Cendel içinde bulunduğu bunalım sebebiyle Hz. Ömer'in aslında ona ne demeye çalıştığım anlayamadı. Ya da babasını öldürmeye eli vara-mıyordu. Nihayet barış imzalandı. Ve Hz. Ömer de orada bulunan­larla birlikte buna şahid oldu [8]

Ne varki bu barışı tek taraflı olarak çiğneyen Kureyşliler oldu. Çünkü müttefikleri olan Bekroğullarım, müslümanlarm müttefik­leri olan Benî Huzaa Kabilesine karşı -çıkan çarpışmalarda- des­teklediler. Bunun üzerine Huzaa Kabilesi'nin temsilcisi Budeyl Bin Varka, Medine'ye giderek Hz. Peygamber (sav)'le görüştü Ku-reyşlilere karşı O'ndan destek istedi, kendilerine, Kureyşliler tara­fından yapılan tecavüzleri anlattı. Kureyşliler de bu meseleyi ha­ber aldılar ve çiğnenmiş bulunan Hudeybiye Barışını yenilemek maksadıyla Hz. Peygamber (sav)'e Ebu Süfyan'ı temsilci olarak gönderdiler.

Ebu Süfyan, Kureyşlilerin, antlaşmaya bağlı bulunduklarını izah edecek ve mümkünse süresini uzattıracaktı. îşte bu gayeyle Medine'ye geldi. Hz. Peygamber (sav)'in hanımı olan kızı Ramle (Ümmü Habibe)yi evinde ziyaret etti. Hatta -daha önce de anlatıldığı gibi- içeri girince Hz. Peygamber (sav)'e mahsus olan minde­rin üzerine oturmak istemişti. Fakat müminlerin anası Ümmü Ha-bibe, derhal minderi katlayarak kaldırdı. Babası Ebu Süfyan O'na:

"Kızım yavrum, anlamadım acaba beni mi mindere, yoksa mindere mi bana yakıştırmadın?" diyerek kızının tavrım öğren­mek istedi. Ümmü Habibe ise babasına:

"O Hz. Peygamber (sav)'in minderidir. Sen ise müşrik ve ne-cis adamın birisin. Rasulullah'ın minderi üzerine oturmana gön­lüm razı olmadı" diye çok sert bir cevap verince Ebu Süfyan O'na:

"Vah kızım, benden ayrıldıktan sonra çok kötü olmuşsun"

demekten başka bir şey yapamadı. Sonra evden ayrılarak Hz. Pey-gamber'i başka bir yerde ziyaret etti ve meselesini anlatmaya ça­lıştı. Ancak Hz. Peygamber O'na hiç bir cevap vermedi. Sonra Hz. Ebu Bekir'e baş vurarak O'nun aracılığını istediyse de: "Yapa­mam!" cevabını alınca sırayla Hz.Ömer'e gitti. Hz. Ömer de

"Sizin için Hz. Peygamber'e ricada bulunacağım öyle mi?" di­yerek O'nu savınca bu kez de Hz. Ali'ye gidip yalvarmaya başladı. Orada Hz. Faüma ve Küçük Hasan da bulunuyorlardı. Hasan orta­lıkta emekliyordu. Ebu Süfyan Hz, Ali'ye şu teklifte bulundu:

"Ey Ali! Sen bu halkın içinde bana en çok yakın olan birisin. Sana bir ihtayacım için gelmiş bulunuyorum. Hayal kırıklığı içinde dönmek istemiyorum. Rasulullah'ın nezdinde, gel bana aracı ol." Hz. Ali ise O'na:

"Yahu sen ne diyorsun Ey Ebasüfyan! Vallahi Hz. Peygamber öyle kesin bir tavır almış bulunuyor ki bu konuda kendisiyle kat'iyyen konuşamayız" diyerek teklifini ciddi bir ifadeyle geri çe­virdi. Bu sefer de Hz. Fatıma'ya dönerek:

"Ey Muhammed'in kızı, şu çocuğuna söyle de bari O, benim sığınma isteğimi kabul etsin, -belki O'nun hatırını kırmazlar da-bu sebeple kazanacağı şöhret sayesinde kıyamet kopuncaya ka­dar Arap milletinin efendisi olarak anılacaktır" diye yalvarmaya başlayınca Hz. Fatıma O'na şu cevabı verdi:

"Yavrum seni himaye etmeyi kabul ettiğini gidip de halka ilan edecek yaşta değil ki, bunu nasıl yapabilir. Hem sonra Rasu­lullah'ın kabul etmek istemediğini, kimse himaye edemez" diye­rek o da arabuluculuk yapmayı reddetti. Bunun üzerine Ebu Süf­yan ne yapacağını şaşırmış vaziyette bir kez daha Hz. Ali'ye danı­şarak şöyle dedi:

"Ey Hasan'ın babası! Görüyorum ki çok zor durumdayım. Ba­na bir çıkış yolu göster." Hz. Ali de:

"Vallahi ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Sana faydası doku­nabilecek bir çareyi bilemiyorum. Ancak sen yine de Kinane Ka-bilesi'nin liderisin. Kalk dolaş, meseleni halka anlat, belki Hz. Peygamber'e rica ederler, seninle görüşmeyi kabul eder. Sonra da memleketine git gerekeni yap" diye O'nu savmaya çalıştı. Ve nihayet Ebu Süfyan böylece hayal kırıklığı içinde Mekke'ye döndü.

Beri taraftan da hemen müslümanlar toplanarak Hz. Peygam­ber (sav)'in komutasında büyük bir ordu teşkil edip Mekke'yi fet­hetmek üzere harekete geçtiler. Şehre yaklaşınca ordu kampını kurdu. Hz. Abbas da müslüman olmuştu ve bu sırada O da ordu safları arasında bulunuyordu. Hz. Peygamber (sav)'in, savaşarak Mekke'ye girmesine, yani kan dökülmesine tarafdar değildi. İçin­den: Mekke'ye gidip liderlerini Hz. Peygamber (sav)'den güven al­maları konusunda ikna etmeyi düşünüyordu. Tam bu sırada Ebu Süfyan'm sesini duydu. Hemen gidip O'nu alarak Hz. Peygam­ber'in katırına bindirip karargaha getirdi.

Bu sırada Ebu Süfyan, askerlerin, yakmış oldukları ateşlerden herbirinin yakınından geçtikçe kime ait olduğunu merakla soru­yordu. Taki Hz. Ömer'in yaktığı ateşin yanına varıncaya kadar. Hz. Ömer Ebu Süfyan'ı görünce O'nu oracıkta öldürmek istedi. Fakat Hz. Abbas katırı hızlandırarak O'nu alelacele Hz. Peygamber'in bulunduğu noktaya ulaştırdı. Hz, Ömer de oraya varmış bulunu­yordu. Dayanamadı,

"Ey Allah'ın Elçisi! şu Ebu Süfyan var ya hiç bir söz ve izin al­madan Allah O'nu buraya ulaştırmış bulunuyor. Ne olur bana izin ver de boynunu vurayım!" diye ısrar edince Hz. Abbas Rasulullah'a "Ey Allah'ın Elçisi! O'nun sığınma isteğini ben kabul et­miş bulunuyorum" diyerek araya girdi. Fakat Hz. Ömer isteğinde yine ısrar edip durunca Hz. Abbas öfkelenerek O'na şöyle çıkıştı:

"Biraz serin gelsene Ya Ömer! Eğer O, senin mensub olduğun Adiyoğullarından biri olsaydı, gelip de O'nu hemen öldürmek is­temezdin. Fakat biliyorsunki O, Abdumenafoğullarındandır!.."

Hz. Ömer de:

"Peki Ey Abbas sen de üzerimize varma, Allah'a yemin olsun ki eğer babam Hattab müslüman olsaydı senin müslüman ol­man kadar sevinmezdim. Çünkü senin müslüman olmana, Hz. Peygamber (sav) de babamın İslama girmesinden daha çok se­vindi" şeklinde bir karşılık vererek O'nu çiğneyemediği için çare­sizliğini dile getirdi.[9]

îslam ordusunun birlikleri Mekke'ye doğru ilerlemeye başladı. Ensar'ın sancağı Saad Bin Ubade'nin elindeydi. Saad şöyle haykı­rıyordu:

"İşte bugün çarpışma günü (yiğitlik, mertlik) günüdür! Ha­ram olan (Mekke'ye taarruz) işte bugün helaldir!" Hz. Ömer bu sözleri duyunca derhal Rasulullah'a müracaat ederek O'na:

"Ey Allah'ın Elçisi! Bak Saad neler saçmalıyor! O'nun Ku-reyş'e hücum etmesinden ve bu mukaddes yerde kan dökmesin­den emin değiliz" diyerek ihbarda bulundu. Bunun üzerine Rasu-lullah (sav) Hz. Alî'ye "Çabuk O'na yetiş ve sancağı elinden al. Bir­liklerden Önce şehre sen girmiş bulun!" talimatını verdi.[10]

Nihayet İslam ordusu Mekke'ye girdi, Hz. Peygamber (sav) Ku-reyşlilerle bir araya gelerek onları affetti. Onlara:

"Gidin artık serbestsiniz" diyerek hürriyetlerini bağışladı. Ön­ce erkekleri toplayarak onlardan, sonra da kadınlardan bey'at aldı. Kadınlardan:

"Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayacaklarına, hırsızlık yapma­yacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocuklarını öldürmeyecekle­rine, yabancıdan hamile kalıp, onu kendi kocalarına mal etme­yeceklerine ve Allah'ın emirlerine baş kaldırmayacaklarına" dair söz aldı. Hz. Peygamber (sav)'in, kendilerine hitab ettiği ve onlar­dan bu konularda söz aldığı kadınlar arasında Hind Binti Utbe (Ebu Süfyanm karısı) da hazır bulunuyordu. Bir ara Hz. Peygam­ber (sav) le tartışmaya bile girdi. Bu manzarayı seyreden Hz. Ömer gülüyordu. Hind'in, müslümanlar tarafından Mekke'nin fethedü-mesine fevkalade içerlenmiş bulunduğunu ve bu şoku üzerinden kolay kolay atamayacağını takdir eden Hz. Peygamber (sav) O'nu mazur gördü. Daha fazla üzerine varmadan Hz. Ömer'e:

"Benim adıma onlardan sen bey1 at al" emrini verdi.

Ne ilginçtir ki, Hz. Peygamber, müslüman olması için Ebu Süf-yan'a teklifde bulununca bir ara dili dolaştı. Kekeleyerek:

"Peki Uzza'yı ne yapacağım" deyince, Hz. Ömer dayanamadı, O'na "Git üzerine sıç!" cevabım yapıştırıverdi.

Mekke'nin fethinden çok kısa bir süre sonra Hz. Peygamber (sav) bu kez Hevazin, Sakifoğulları ve müttefikleri üzerine yürü­yerek Huneyn'e hareket etti. Onlar da -kendi tahminleriyle- sözde müslümanlara henüz güçlenmeden hücum edip işlerini bitirmek (!) için kendi aralarında toplanmış, teşkilatlanmışlardı. Nitekim Hevazin Kabilesi, îslam ordusunun güzergahı üzerinde gizlenerek müslümanları pusuya düşürdüler ve -gerçekten de çokluklarına aldanmış bulunan müslümanlan -savaşın ilk saatlerinde zor du­rumda bıraktılar. Ne varki sayıca çok olmak müslümanların işine yaramamıştı. Bir kaçış ve bozgun başladı. Bununla beraber savaş meydanında Hz. Peygamberin etrafında kümelenmiş bir grup sa-habi direnmeye devam ettiler. Bunların arasında: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abbas ve oğlu Fadl, Hz. Peygamber (sav)'in amcası oğullan Ebu Süfyan Bin El-Haris ile Rabîa Bin El-Haris kardeşler bulunuyorlardı.[11]

Fethülbari [12] adlı eserde şöyle anlatılmaktadır:

"Abdüîaziz Bin Abdullah'ın, Süleyman Bin Bilal'dan, O'nun da Yahya'dan, O'nun da Abdullah Bin Huneyn'den naklettikleri bir ri­vayette, Abdullah Bin Abbas şöyle diyor:

"Hz. Ömer'den, bir ayetle ilgili bir meseleyi sormak için tam bir yıl bekledim. Heybetinden O'na soru yöneltemiyordum. Ta ki Hacca gitmek için bir gün yola çıktı. Ben de O'nunla beraberdim. Dönüş sırasında O, bir ara ihtiyaç gidermek için bizden ayrılarak fundalıkların arasına girdi. Dönünceye kadar kendisini bekle­dim. Dönünce yaklaşarak:

-Ya Emir'el-Mü'minin! Ayet-i Kerimede: Hz. Peygamber'in hu­zurunu kaçırdıklarına işaret edilen iki hanımı hangileridir?" diye sordum. Bana:

"Onlar, Hafsa ve Ayşe'dir" diye cevap verdi. Sonra şöyle dedim:

"Yemin olsun ki bir yıldır sana bu soruyu sormak istiyordum. Fakat heybetinden bir türlü soramıyordum." Bunun üzerine şöy­le dedi:

"Yapma! (Bu kadar çekinmenin ne anlamı var.) Bildiğim bir şey varsa hemen sorabilirsin. Eğer biliyorsam seni aydınlatırım."

Hz. Ömer sonra şunları ilave etti:

"Vallahi cahiliyet devrinde hiç de kadınları gözetmiyorduk. Ta ki Allah Teala onların hakkında bir çok ayetler indirdi, onlara birçok haklar verdi. Buna rağmen ben yine istediğim gibi evde tasarrufda bulunmaya çalışırken eşim bana:

- Şöyle yapsan daha iyi olmaz mı? diye bir ara itirazda bulun­du. O'na:

- Sana da ne oluyor, bu iş neden benim dediğim gibi olmasın? Hem sonra benim işime neden burnunu sokuyorsun! diye tersle­dim. Benim bu sözlerime karşılık şu cevabı verdi:

"Hayret, Ey Hattaboğlu! Sana karşı itiraz edilmesini istemi­yor musun yoksa? Halbuki {Hz. Peygamber'in hanımı olan) kızın O'na öyle itiraz ediyor ki bazen bu yüzden bir gün akşama kadar huzursuzluğu devam ediyor."

Nitekim Hz. Ömer -vaktiyle- bu sözleri duyunca hemen cüb-besini sırtına alarak acele çıkıp kızı Hafsa'yı evinde ziyaret etmiş. O'na şöyle demişti:

"Kızım, yavrucuğum, duydum, Rasulullah'a öyle itiraz edi-yormuşsun ki öfkeleniyor, gün boyu huzursuzluğu devam edi­yormuş!" Hafsa da babasına şu cevabı vermişti:

"Evet, biz O'nun hanımları olarak kendisine itirazlarda bulu­nuruz." Hz. Ömer diyor ki:

Bunun üzerine kendisine şöyle dedim:

"Bak kızım! Seni uyarıyorum, Allah'ın ve Rasulullah'm gaza­bına uğrayabilirsin. Yine seni uyarıyorum: Şu Hz. Peygamber'in sevdiği ve güzelliğine aldanan hanıma (Ayşe'ye) sakın sen aldan­ma" dedim ve oradan çıkıp Hz. Peygamber (sav)'in bir diğer hanı­mı olan Ümmü Seleme'nin evine uğradım. O'na yakınlığım vardı. Aynı konulan O'nunla da konuştum, fakat bana:

"Senin bu tavrına hayret ediyorum Ey Hattaboğlu! Her şeye karışıyorsun, öyleki şimdi de Rasulullah ile hanımları arasına girmeye çalışıyorsun" diyerek beni öyle bir haşladı ki içimden kı­zıp razı olmadığım bazı şeylerden dolayı beni kırdı. Sonra yanın­dan ayrıldım. Benim Ensar'dan bir arkadaşım vardı. Ben bulun­madığım zaman O, öğrendiklerini bana naklederdi. O, bulunma­dığında da ben öğrenebildiklerimi O'na haber verirdim. Biz bir ara, Gassanî hükümdarlarından birinin memleketimizi basaca­ğından endişeliydik. Bize, bu adamın üzerimize yürüyeceği ihbar edilmişti. İçimiz endişeyle doluydu. Bir gün bu Ensari arkadaşım gelip bizim kapıyı telaşla çaldı ve : "Aç, aç!.." deyip duruyordu. Ka­pıyı açtım ve O'na:

"Galiba Gassanî bizi bastı?" dedim.

"Ondan çok daha fena bir olay cereyan etti" dedi ve

"Hz. Peygamber hanımlarından uzak durmaya karar verdi"

diye ilave edince:

"Oh oldu, Hafsa ile Ayşe'nin burnu sürtsün!" dedim. Sonra da giyinip Hz. Peygamber (sav)'i ziyarete gittim. Baktım ki acele ace­le odasına giriyor, kapının Önünde de zenci bir delikanlı duruyor­du. Ona:

"Hz. Peygamber (sav)'e, Ömer geldi, diye haber ver," dedim. Sonra izin verdi, girdim ve bu konuşmaları aktardım.

O'na Ümmü Seleme'nin sözlerini nakledince, baktım gülüm­sedi. Hz. Peygamber (sav), çıplak bir hasır üzerindeydi. Altında başka bir şey yoktu. Sadece başının ucunda içi hurma Meriyle do­lu deriden bir yastık ve ayağının ucunda da reçineyle dabaklanmış bir post vardı. Baş tarafındaki duvarda ise henüz dabaklanmamış bir kaç tane post asılıydı. Baktım ki Hz. Peygamber (sav)'in vücu­dunda hasırın izleri belirmiş göze çarpıyor, gözlerim yaşarmaya başladı. Bana:

"Neden ağlıyorsun, Ya Ömer?" diye sordu. Dedim ki:

"Ya Rasulallah! İran ve Bizans İmparatorlarının, içinde yaşa­dıkları debdebe ve ihtişam aklıma geldi de sen Allah'ın elçisi ol­duğun halde bu kadar mütevazı bir hayat sürüyorsun. İşte üzül­memin sebebi budur." Bunun üzerine bana:

"İstemez misin ki (geçici) dünya onların, (ebedi) ahiret haya­tı ise bizim olsun?" buyurarak beni teselli etti.

Hz. Ömer müslüman olduktan sonra amcası Zeyd Bin Amr'ın kızı Atike ile evlendi. Atike, O'ndan Ayad adını verdikleri bir erkek çocuk doğurdu. Keza Beni Mahzum ailesinden Haris Bin Hi-şam'ın kızı Ümmü Hakim ile evlendi. Daha önce Ebu CemTin oğ­lu İkrime ile evliydi. Bu hanım da Hz. Ömer'den Fatirria adını ver­dikleri bir kız çocuğu doğurdu. Ayrıca Cemile Binti Sabit ilevliy­di. Bu da Asım'ı dünyaya getirdi. Bu Asım (adaletiyle meşhur Eme-vi halifesi) Ömer Bin Adilaziz'in anne tarafından dedesidir. AsımHicretin altıncı yılında dünyaya geldi ve Hicretin yetmişinci yılın­da da Rabza'da vefat etti.

Hz. Ömer daha sonraları da Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Ümmü Gülsüm Hz. Ömer'den Zeyneb, Abdurrahman El-Avsat, Rukiyye ve Abdurrahman El-Asğar'ı doğurdu [13]

Hz. Ömer'in cahiliyet devrinde, gözlerinin yaşardığı görülme­miştir. Ancak îslamı kabul ettikten sonra fevkalade yufka yürekli son derece duygulu ve gözleri her zaman yaşaran bir insan olmuş­tu. Kur'an-ı Kerim'den günahkarları korkutucu ve tehdit edici bir ayet okuduğu veya dinlediği zaman hemen gözleri yaşarırdı.

Keza Hz. Peygamber'i, dünyanın her türlü alayişinden uzak ve son derece rnütevazi bir hayat içinde gördükçe yine duygulanır, ağlardı. Ne kadar öfkeli bulunursa bulunsun, kendisine Allah Te-ala'nın azameti hatırlatıldığı ya da bir ayet-i kerime okunduğu za­man kendini tutamaz, göz pınarlarından yaşlar akmaya başlardı.

Hz. Ömer Cahiliyet devrinde içki kullanırdı. Fakat müslüman olduktan sonra, bir gün vahiy gelip içkiyi yasaklaması için hep te­mennide bulunurdu. Daima bu bekleyişin içindeydi. Bu konudaki görüşünü de her zaman açığa vururdu. Allah Teala tarafından:

"Ey iman edenler! Sarhoşken ne dediğinizi bilene kadar na­maza yaklaşmayınız! [14] Ayet-i Kerime'si inince pek tatmin olma­mıştı. O, içkinin tamamen ve kesin surette yasaklanmasını arzu ediyordu. Bundan dolayı da Allah Teala'ya hemen her fırsatta yal­varıp yakarıyor, içki konusunda daha net bir emrin inmesini isti­yordu. Nihayet Yüce Allah (cc) şunu vahyetti:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları -şüphesiz-şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şey­tan -şüphesiz- içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak is­ter. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?" [15]

Bu ayet inince ancak Hz. Ömer tatmin olabildi ve rahatladı.

Kadınların örtünmesi konusunda da tavrı böyleydi. O, kadın­lar için özellikle Hz. Peygamber (sav)'in hanımlarının örtünmele­ri konusunda ilahi bir emrin inmesini daima dört gözle bekleyip durdu. Hatta Hz. Peygamber (sav)'e bu hususta başvurup görüştü. Aynı şekilde, Örtü ayetleri inince çok sevinip rahatladı.

Münafıkların başı Abdullah bin Ubey ölmüştü. Oğlu, babası­nın cenaze namazını kıldırmak üzere gelip Hz. Peygamber (sav)'e ricada bulundu. O da ricasını kabul etti. Bunu gören Hz. Ömer, Hz. Peygamber (sav)'e itiraz etmekten çekinmediği gibi O'nunla epey de tartıştı. Nitekim bu münafıkın cenazesi kaldırıldıktan sonra Al­lah tarafından Hz. Ömer'i teyid eden vahiy indi.[16] Allah Teala şöy­le buyuruyordu:

"Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma, mezarı ba­şında da durma! Çünkü onlar Allah'ı ve peygamberini inkar etti­ler, fasık ola-rak öldüler [17]

Hz. Ömer daha bir çok konularda gerek Hz. Peygamber (sav)le gerekse Hz. Ebu Bekir'le tartışmıştır. Nitekim Halid Bin Velid'in ordu başkomutanlığından, yine Halid Bin Said Bin El-As'm işgal etmekte olduğu bir komutanlık mevkiinden azledilmeleri konu­sunda Hz. Ebu Bekir'le çok tartışmış ve halife seçilir seçilmez he­men Halid Bin Velid'i görevinden almıştır. Yerine Ebu Ubeyde Amir Bin El-Cerrah'ı tayin etmiştir [18]



[1] İbn-üi Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 85-86; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 118-120

[2] İbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 59-60; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 229

[3] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 86-88; Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 3, s. 120-123

[4] Nuh Suresi: Ayet; 26-27

[5] Yunus Suresi: Ayet; 26-27

[6] Enfal Suresi: Ayet; 67-68

[7] Muhammed Suresi: Ayet; 4

[8] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 190-191

[9] lbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 227-228

[10] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 229; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 4, s. 489-491

[11] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 2, s. 243

[12] Fethulbari: Sahihi Buhari'nin Şerhidir

[13] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 57-58; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7. s. 229-231

[14] Nisa Suresi: Ayet; 43

[15] Maide Suresi: Ayet; 90-91

[16] îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 5, s. 117-119

[17] Tevbe Suresi: Ayet; 84

[18] tbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 24, 30, 34

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 2/437-478.