Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0026 0026 - Index Web

25- HZ. ÖMER'İN VEFATI2

Hz. Ömer'in Uğradığı Suikast Sonucu Ölümü. 2

Hz. Ömer Döneminde İslam Toplumu. 7


25- HZ. ÖMER'İN VEFATI

 

Hz. Ömer'in Uğradığı Suikast Sonucu Ölümü

 

Hz. Ömer ileri görüşlü ve geniş düşünen bir şahsiyetti. İdare­sindeki saf ve temiz İslam toplumunun, bozulmasından endişe ediyor, genişleyen ülke hudutları ile birlikte kaydedilen gelişmeler ve yabancı milletlerin dalga dalga İslama girmeleriyle kozmopolit ve dolayısıyla kontrolü mümkün olmayan bir toplumun ortaya çıkmasından korkuyordu. Biliyordu ki bunun tabii sonucu olarak yabancı birçok fikir ve akımlar, bu karışımla beraber yayılacak, bu da toplumun manevi değerlerini zedeleyecektir.

Keza İslam devletinin geniş fetihlerden sonra artık vatandaşla­rı olan ve dışarıdan gelen mecusilerle savaş esirlerinin, İslamm varlığını tehdid eden birtakım faaliyetlere girişeceklerinden çok çekiniyordu. O bakımdan bu yabancı unsurlar içinden, (devletleri ortadan kalktığı için) görünürde müslüman geçinen bazı İranlıla­rın dışında Medine'ye gelip yerleşmek sevdasında olanlara, bu ko­nuda izin vermiyordu. Çünkü (İslama girmiş olmalarına rağmen) bilhassa bu İranlıların ruh derinliklerinde geçmişe ve eski Mecusi inançlarına karşı yine de için için bir eğilim, bir sempati vardı. Es­ki otoritelerine karşı olan bağlılıklarından bir türlü sıyrılamıyor-lardi. Ya da dış görünüş itibariyle müslüman ama içten de samimiyetle eski dinleri olan mecusiliğe tamamen bağlıydılar. Hatta bun­lardan bazılarının çok korkunç komplo planları vardı. Bu da Hila­feti döneminde devletlerinin tarihe gömüldüğü Hz.Ömer'e karşı olan derin kinlerinden kaynaklanıyordu. Bazıları ise yeni müslü-man oldukları için henüz İslami tam anlamıyla öğrenmek imkanı­nı bulamamış, İslamı sindirememiş O'nun güzelliklerini kavraya­cak bir bilinç ve seviyeye henüz ulaşamamıştı ki bunlar da bir iki­lem içinde bocalayıp duruyorlardı.

Fetihlerden sonra İslam Devletinin egemenliğine girmiş top­raklar üzerindeki unsurlar arasında (ki bunlar kısa bir süre önce) İslama ve müslümanlara karşı en çok kin güdenler İranlılardı. Çünkü bunların devleti müslümanlar tarafından tamamen orta­dan kaldırılmıştı. Dolayısıyla kaçıp sığınabilecekleri başka bir yer­leri yoktu. Fakat İslam Devletinin Bizans kökenli vatandaşlarının durumu bunlarmkinden daha farklıydı. Çünkü bunların henüz İs­lam fetihlerinin dışında kalan ve varlığını devam ettiren bir devlet­leri vardı. Bu devlet fethedilmiş topraklardan buraya kaçıp sığına­cak vatandaşlarına böyle bir imkanı tanıyabilirdi.

Gerçekten de fethedilmiş topraklarda oturuyor bulunurlar­ken, Bizansm hakim bulunduğu bölgelere kaçan çok sayıda Rum kökenli ilticacılar bulunduğu gibi, Bizansm hıristi yani aşmış Arap kökenli vatandaşları arasından fetihlerle birlikte, çekilip Bizanslı­larla beraber gidenler de az değildi. Bu tür göçler İstanbul fethedi­lip Bizans Devleti'nin tarihe karıştığı hicretin dokuzuncu asrının yansına kadar da devam etti.

Bütün bunlara ilaveten, dış görünüşleri itibariyle müslüman geçinen yahudiler vardı.[1]-Ki bu bir hileden ibaretti.- Bunlar, dizegetirildikten, İslama ve müslümanlara karşı artık direnme imkanı­na sahip olmadıklarım anladıktan sonra, onlar için mevcut şartlar altında müslümanların başına içeriden çorap örmek daha uygun düşüyordu. Gerçekten de bunlar İslama karşı kin ve nefretle do­luydular. Esasen onlar dinlerine mensub olmayan herkesten nef­ret eder, ona karşı kin beslerler. Ancak İslama karşı kinleri çok da­ha büyüktür. Çünkü onların, vaktiyle kendilerinden olmayan in­sanlara karşı icra ettikleri düşmanlık ve komploları, baş vurdukla­rı kötülük ve cinayetleri, besledikleri hile ve desiseleri ortaya çıka­ran İslam olmuştu. Bu sebepledir ki her çareye baş vurarak, çeşit­li kimliklere bürünerek İslamı ve müslüman önderleri yok etmek için uğraşıp durdular.

Fetihlerden sonra îslamin egemenliği altına giren mecusilerin hileleri de bunlarınki ile birleşerek İslam toplumu içinde anarşi çı­karmayı, ortalığı fitne ve fesada boğmayı ve bilhassa bunların şer­rine karşı son derece hassasiyet içinde olup bu odaklara nefes al­dırmayan, onları tepeleyen İslam büyüklerini ortadan kaldırmayı en büyük hedef ve amaç haline getirmişlerdi. Tarihi gerçekler öyle gösteriyor ki hıristiyanlar da zaman zaman bu şer güçleriyle fikir ve işbirliği yapmışlardır.

İnsanlık dünyasının, İslam adaletinin en çarpıcı örneklerine şahid olduğu ve İslam güneşinin yeryüzünde geniş bir alam pırıl pırıl aydınlattığı Hz. Ömer devrinin en güzel günleriydi. Bu sırada muhacirlerden büyük sahabi Muğira Bin Şa'be, Küfe valisiydi. Hz. Ömer'den bir ricada bulundu: Kendisine Ebu Lu'lu'e adını verdiği, İran asıllı ve (sözde) müslüman olmuş, esas adı Feyruz olan hiz­metçisinin Medine'ye girmesi ve burada oturması için izin vermesini istedi. Vali Muğira'nın maksadı, eli çeşitli sanatlara yatkın olan bu hünerli ustanın İslam başkentinde müslümanlara ve İslam devletine faydalı hizmetler vermesini temin etmekti. Çünkü bu adam hem demirci hem gravürcü (nakkaş) hem de marangozdu.

Fakat ne yazık ki -ne mal olduğu sonra meydana çıkan- bu adam, azılı bir İslam düşmanıydı. İçinde Mecusiliği yaşıyor, ancak bunu dışarıya vuramıyordu. Irkçılık damarı zaman zaman tutuyor, fakat fazla açılamıyordu. Nitekim arada bir İranlı çocuklara sokak­ta rastlayıp fırsat buldukça başlarını okşar, bu sırada gözleri yaşa-rır ve"Ömer ciğerimi yedi!" diye mırıldandığı duyulurdu. Evet Ebu Lu'lu'e her an fırsat kolluyor, Hz. Ömer'in giriş ve çıkışlarını sinsi­ce gözetleyip duruyordu. Hz. Ömer'e karşı aklına koyduğu menfur suikastı gerçekleştirmek için uygun bir an bekliyordu.

Öyle görülüyor ki Ebu Lu'lue, Halife'yi öldürmek için en uygun zamanın, O'nun namaza durduğu dakikalar olduğuna kanaat ge­tirmişti. Çünkü Halife bu sırada her şeyden habersiz, huşu' içeri­sinde bulunurdu ki komployu hiç bir direnişle karşılaşmadan ger­çekleştirebilirdi. Hz. Ömer, her defasında, namaza durmadan ön­ce saflar arasında dolaşır, cemaate:

"Saflarınızı düzgün tutun!" diye uyarıda bulunur, ondan son­ra mihraba geçerek tekbir alırdı.

Yine bir namaz zamanıydı. Hicretin yirmiüçüncü yılı, Zilhicce ayının yirmiüçüncü gününün sabahıydı. Hz. Ömer, adeti olduğu üzere sabah namazını kıldırmak için yine safları düzeltti ve tekbir alarak namaza durdu. İşte plan bu sırada oldu. Hz. Ömer'in:

"Ah, beni vurdu!" diye inlediği duyuldu. Ebu Lu'Iu'a kafiri O'nu altı yerinden hançerlemişti. Kanlı katil, bununla da kalmadı. Adeta kudurmuştu. Elinde hançeriyle cemaatin üzerine de saldır­dı. Sağlı sollu, havale ettiği keskin hançeriyle tam onüç kişiyi ağır şekilde yaraladı. Bunların en az yarısı bulundukları yerde şehid ol­dular. Bu dehşetli manzaraya şahid olan büyük sahabi Abdurrah-man Bin Avf, hemen fırlayarak başındaki sarığı çıkarıp bu caninin üzerine atmak suretiyle ancak O'nu etkisiz hale getirebilirdi.

Ne var ki Ebu Lu'lue artık yakalanmış olduğunu ve başına ne­lerin gelebileceğini tahmin ederek, bizzat o kanlı hançeriyle inti­har etti ve oracıkta can verdi. Bunun üzerine Abdurrahman Bin Avf, hemen Hz. Ömer'in başına döndü. Hz. Ömer, kasığındaki de­rin yarasının üzerine sarı bir Örtü koymuş, yerde yatıyordu. Kımıl­dayan dudaklarından:

'Allah'ın hükmü gerçekleşmiş bulunuyor" sözleri döküldü. Sonra Abdurrahman Bin Avf in elini tutarak, O'nu, yarıda kalmış namazı cemaatle kıldırmak üzere görevlendirdi. Arkasından da fe­nalık geçirerek şuurunu kaybetti. Abdurrahman Bin Avf ise duru­mun nezaketini hesab ederek çabucak namazı kıldırdı. Cemaatin çok kalabalık ve namaz esnasında üstün bir disiplinin hakim ol­masından olacak ki ön saflarda meydana gelen bu dehşetli hadise­den, arka saflardakiler pek haberdar değillerdi. Bu nedenle Hz. Ömer'in, tekbir sesleri kesilince cemaat arka saflardan "Sübha-nallah! Sübhanallah!" diyerek imamı uyarmaya çalışıyordu.[2] Ni­tekim Abdurrahman Bin Avf, namazı devam ettirince uyarı sesle­ri kesildi.

Hz. Ömer kendine geldikten sonra:

"Cemaat namazı kılabildi mi?" diye sordu. Son nefesini ver­mek üzereyken bile, îslamm bu büyük yasasının titizlikle yerine getirilip getirilmediğini soruyor. Sekteye uğratılın asından endişe duyuyordu. Abdullah Bin Abbas yanaşarak usulca:

"Evet namaz kılındı" cevabını vererek endişesini giderdi. Hz. Ömer bu haldeyken -Belki yapacak ne kadar önemli vasiyetleri vardı da bu sayılı dakikalarda yine namazın önemi üzerinde dura­rak- "Namazı ihmal edenin İslam'la ilişkisi kalmaz" uyarısında bulundu, sonra isteği üzerine kendisine abdest aldırıldıktan son­ra, namazını kıldı. Yarasından kanlar sızıyordu. Evine naklettiler. Bu sırada yanında bulunan Abdullah Bin Abbas'a:

"Çık da araştır. Bak bakayım kim beni vurdu. Kesinlik derece­sini tesbit et" diye verdiği talimat üzerine soruşturmayı yapan Ab­dullah'a görgü şahitleri, suikastçinin, Küfe Valisi Muğira Bin Şa'be'nin hizmetçisi Ebu Lu'lue olduğunu, ayrıca cemaatten bir grubu daha öldürdükten sonra intihar ettiğini söylediler. Abdullah topladığı bilgileri Hz. Ömer'e getirip nakledince,

"Allah'a şükürler olsun ki, -hesap günü- O'nun huzurunda al­nı secde görmüş biri benimle hasınılaşmayacaktır" diyerek bir müslüman tarafından suikaste uğramadığından dolayı memnuni­yetini dile getirdi.[3]

Hz. Ömer, farkında olmadan vatandaşlara bir fenalıkta bulun­duğu, onların aleyhinde bir hüküm veya karar verdiği için, arala­rında birinin böyle bir sebepten dolayı intikam hissiyle girişmiş olabileceği bir suikaste kurban gittiği ihtimali üzerinde duruyor­du. Bunun için Abdullah Bin Abbas'ı çağırdı ve O'na:

"İstiyorum ki gidip bu konuda halkın fikrini öğrenesin!" diye yine kendisini görevlendirdi. Abdullah halk arasına çıkıp araştır­masını yaptıktan sonra Hz. Ömer'e dönüp O'na:

"Ya Emir'el-Mü'minin! Müslümanlardan hangi kalabalığa rastladıysam çocuklarını kaybetmiş gibi senin için ağladıklarını gördüm" diyerek şüphelerini dağıttı.

Sonra Ensar'dan bir hekim getirdiler. Hz. Ömer'e içirdiği süt yarasından sızınca:

"Ya Emir'el-Mü'minin! Vasiyetini yapabilirsin" diye bir ifade kullanarak, hayatından ümitli olmadığını böylece anlatmak istedi. Hz. Ömer'in yanında bulunup, hekimin bu sözlerini duyanlar hıç­kırıklarını tutamaymca onlara:

"Bize ağlamayın! Kim istiyorsa dışarda ağlasın. Hiç duymadı­nız mı ki Hz. Peygamber 'Cenaze, yakınlarının, isyan anlamındaki feryadlarıyla ceza görür' derdi" diyerek uyanda bulundu.

Hz. Ömer, esasen -İslam devletinin geleceği ile ilgili olarak- bu son dakikalarında vereceği kararın manevi sorumluluğu altında eziliyor, korkuyordu. Doğrusu mümin kişi daima korku ile ümit arasında yaşar. Ne varki Hz. Ömer, taşıdığı sorumluluğun altından çıkamamış olmak ve vatandaşlarının hukuku ile ilgili olarak karar ve hükümlerinde kusur işlemiş bulunmaktan ürküyor, endişe du­yuyordu. Bu sebepledir ki başucunda bulunanlara şöyle diyordu:

"Ben artık bu saatten sonra kendi şahsım için herhangi bir şeyden korkmuyorum. Fakat idarenizin geleceğinden korkuyo­rum."

Abdullah Bin Abbas, O'nun bu çok ızdıraplı dakikalarında ay­rıca başka sorunlardan dolayı acı çekmemesi için kendisini teselli etmeye çalışıyor, bu maksadla da O'nun gerek Hz. Peygamber'e gerekse Hz. Ebubekir'e olan yakınlığını hatırlatıyordu. Fakat Hz. Ömer'in bu nazik davranışa karşı samimi cevabı şu oldu:

"Vallahi çok arzu ediyorum ki -Allah katında ibra edilerek-paçamı kurtarayım. Ne mükafat ne de ceza verilsin, ona da razı­yım. Yemin ediyorum: İsterim ki yönetimi üstlendiğim gün nasıl idiysem onu terkedeceğim gün de öyle olayım. Bu görevden do­layı ne günahım, ne de sevabım olsun. Buna da razıyım."

Abdullah Bin Abbas, Hz. Ömer'i başucunda şöyle andı:

"Sen îslami kabul ettiğin gün bize şeref kazandırdın, bize yüz akı oldun ve destek verdin. Yönetimimizi üstlendiğin günler, müslümanlar için bir zafer ve fetih dönemi oldu. Sen yeryüzünü adaletinle doldurdun." Hz. Ömer, bu iltifattan ve nazik ifadeden memnunluk duymuştu. Abdullah'a:

"Peki böyle olduğuna Allah huzurunda da şehadet eder mi­sin?" deyince orada bulunanlardan Hz. Ali Abdullah'a:

"Evet de, ben de seninle beraber şahidim" diyerek gönlünü hoş etmeye çalıştılar.

Hz. Ömer ağırlaşınca oğlu Abdullah'ı çağırarak zimmetinde bulunan borçlarım sahiplerine ödemesi konusunda vasiyette buIunduktan sonra O'nu, Hz. Peygamber (sav)'in bitişiğinde defne­dilmesi için izin taleb etmek üzere müminlerin anası Hz. Ayşe'ye gönderdi. Kendisine şu tembihte bulundu:

"Git O'na: Ömer sana selam söylüyor, de. Sakın benim için Emir'ül mü'minin deme. Ben bugünden sonra artık Emîr (Devlet Başkanı} filan değilim. Aynen şöyle de: Hattaboğlu Ömer iki arka­daşının yanında defnedilmek için senden izin istiyor."

Abdullah, babasının bu emri üzerine, Hz. Ayşe'ye gitti. Hz. Ay­şe oturmuş -Hz. Ömer için- ağlıyordu. Selam verdikten sonra ba­basının isteğini iletti. Hz. Ayşe ise şu cevabı verdi:

"Aslında ben bu yeri kendim için ayırmıştım. Ama O'nu, ken­dime tercih edeceğim."

Hz. Ömer, yerine geçmek üzere hayatında birini tayin etmek taraftarı değildi. Fakat oğlu Abdullah O'nu bu konuda ikna etmiş­ti. Bizzat Abdullah bu konu ile ilgili olarak şunları anlatıyor:

"Ben hemşirem Hafsa'ya uğradım, örüklerinden su damlı­yordu. Bana:

- Baban, yerine birini tayin etmedi değil mi?" diye sordu.

- Bunu yapmaz, dedim.

- Yapacak, göreceksin, dedi. Ben de bu konuyu O'na açarım diye yemin ettim. Sonra babamın yanma döndüm, meseleyi O'na açmak için o kadar sabırsızlandım, sanki sağ elimle bir dağ taşı­yordum. Bana halkın ne durumda olduğunu sordu. Ben de bildik­lerimi anlatmaya çalıştım. Bu arada fırsattan istifade -cesaretimi toplayarak- dedim ki:

"Babacığım halk bir şey konuşuyor, bu meseleyi sana da ilet­mek istiyorum: Senin, yerine kimseyi tayin etmediğini söylüyor­lar. Acaba doğru mu? Ama ben şunu ifade etmek isterim:

Mesela şu tayin ettiğin valilerden birini çağırdığın zaman, tekrar görevinin başına dönünceye kadar onun yerine bir başka­sını tayin etmiyor musun? Veya farzedelim bir çobanın var. O'nuçağırtıp getirdiğin zaman koyunlarının başına başka bir adam koymak lüzumunu duymuyor musun? Peki yarın Allah huzuru­na çıktığında yerine O'nun kullarına sahip çıkacak birini koyma­dığın için ne diyeceksin!"

Bu konuşmam üzerine babam öyle bir sarsıldı, öyle bir üzül­dü ki o bitkin haliyle başını bir süre eğdikten sonra kaldırıp şöy­le dedi:

"Allah Teala bu dinin koruyucusudur. Fakat ben bu konuda nasıl bir tercih yapayım? Çünkü benden önce bu meselede bana Örnek olanlar var. Eğer birini yerime tayin etmeyecek olursam, işte Hz. Peygamber (sav) o da kimseyi tayin etmedi. Yok eğer biri seçecek olursam işte Ebubekir. O kendisinden sonrakini seçti."

Abdullah diyor ki:

"Anladım, o Hz. Peygamber (sav)'e kimseyi tercih etmez. Hz. Peygamber yerine kimseyi tayin etmediği için o da tayin etme­yecek."

Sonra Hz. Ömer şöyle dedi:

"Ben arkadaşlarım arasında şiddetli bir hırs görüyorum. O bakımdan meseleyi, Hz. Peygamber (sav) vefat ederken, kendile­rinden razı bulunduğu altı kişiye bırakıyorum. Onlar kendi ara­larında birini seçsinler."

Sonra bir ara şöyle dedi:

"Eğer ben henüz hayattayken şu iki kişiden biri gelip yetişse O'na bu görevi verip itimad edecektim. Biri Ebu Huzeyfe'nin azadlı kölesi Salim, diğeri ise Ebu Ubeyde Bin El-Cerrah'tır. Rab-bim beni Ebu Ubeyde ile ilgili olarak sorguya çekecek olursa şöy­le diyeceğim:

- Senin Elçi'nin ağzından O'nun hakkında: "Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir" buyurduğunu Salim hakkında da:

"Salim Allah'ı hakkıyla sevendir" buyurduğunu duydum, de­rim. Bu arada bir de Muğira Bin Şa'be Hz. Ömer'i ziyaret ederekO'na: "Ne dersin, (oğlun) Abdullah'ı tavsiye etsem yerine seçmez misin?" diye bir teklifte bulundu. Bu teklifi çok olumsuz ve yersiz karşılayan Hz. Ömer, ona şu sert cevabı vermekten kendini alama­dı, şöyle dedi:

"Allah canını alsın! Allah'a yemin ederim ki böyle bir şey ak­lımdan bile geçmiş değil. Sizin yönetiminizde, aile olarak bizim gözümüz yok. Zaten bu görev hiç bir zaman hoşuma gitmedi ki ailemden biri için de bu makamı tercih edeyim. Eğer bunda bir hayır (bir fayda var idiyse) zaten onu kazanmış olduk. Yok eğer şer var idiyse Ömer ailesinden birinin bu zarara uğramış olması ve Hz. Muhammed'in ümmetine karşı yüklendiği sorumluluğun hesabını vermek üzere Allah huzuruna çıkması yetmiyor mu? Hem sonra çok uğraştım kendimi yordum. Ev halkıma bakama­dım. (Herkesin istifade ettiği nimetlerden onları mahrum bırak­tım) Buna rağmen -mükafat şöyle dursun- eğer cezasız kurtulabi-lirsem yine de razıyım."

Hz. Ömer, hayatının son saatlerinde, devlet başkanını seçme yetkisini altı zata havale etti. Bunlar: Hz. Osman, Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman Bin Avf ve Saad Bin Ebi Vakkas idi. (Allah cümlesinden razı olsun.) Ayrıca oğlu Abdullah'ı bu zevat için mü­şavir olarak görevlendirdi. Kesinlikle onlardan biri saymadı. Hali­feyi aralarından seçmek üzere üç gün de kendilerine süre tanıdı. Suhayb'ı da halka namaz kıldırmak için görevlendirdi.

Adları geçen altı zevattan Talha bu sıralarda Medine'de değil­di. Özel bir işi için dışarıda bulunuyordu. Hz. Ömer diğerlerini ça­ğırarak onlara şöyle dedi:

"Bakın, halka yönetici seçmek için size açıklama yapmış bu­lunuyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki halkın içinde hiç bir bö­lünme (hiç bir ayrılıkçılık) görmüyorum. Şayet bir bölünme baş-gosterecek olursa bu ancak sizin başınızın altından çıkabilir.

Bakın siz üçünüz: Ey Osman, Ey Ali ve Ey Abdurrahman! Hal­kınız birini seçecek olursa muhakkak üçünüzden birini tercih edecektir. Onun için sana söylüyorum Ey Ali! Eğer sen seçilecek olursan sakın akrabaların olan Haşimoğullarım halka musallat etme! Allah'tan kork.

Sonra sen Ey Osman! Eğer seçilecek olursan sakın sen de ak­rabaların olan Ümeyyeoğullarım milletin ensesine bindirme, onları işbaşına getirme.

Ve sen Ey Abdurrahman! Şayet seçilecek olursan, sen de ak­rabalarına (iltimas yaparak) onları işbaşına getirme, onları mile-tin ensesine bindirme. Şimdi de kalkın gidin aranızda görüşme­nizi yapın ve birinizi seçin."

Bu zevat Hz. Ömer'in huzurundan ayrıldıktan biraz sonra:

"Ah şu dazlağı [4] seçseler ne iyi olur. Milletin işini yoluna koya­bilecek biridir" diye söylendi. Bu sözüyle Hz. Ali'yi kastediyordu. Bunun üzerine oğlu Abdullah O'na şöyle dedi:

- Ya Emirelmü'minin! Ali'ye (bu konuda) öncelik tanımana ne gibi bir engel var?

Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı verdi:

"Oğlum ben hem diri hem ölü olarak milleti idare etmek iste­mem" cevaomı verdi.

Hz. Ömer, bir ara Saad Bin EbiVakkas'dan da söz ederek bu zevata şöyle demişti:

"Eğer Saad'ı seçecek olursanız, o da bu işe layıktır. Ama seçil­meyecek olursa bile, yine de seçilecek olan zat O'na gerektiğinde akıl danışsın. Ben eğer O'nu görevinden aldıysam bu, O'nun bece­riksizliği ya da suistimal yaptığı, (görevini kötüye kullandığı) sebe­biyle değildir. Hz. Ömer, sonra da bu zevata şöyle demişti:

"Süreniz var, eğer bana bir şey olursa -Ce d'an oğulları ailesi­nin azadlı kölesi- Suhayb üç gün müddetle halka namaz kıldırsın. Sonra toplanın ve aranızdan birini seçin. Ama eğer aranızdan bi­ri müslümanların görüşünü almadan idareye el koymak isterse derhal boynunu vurun."

Bu sahabilerin dağılmasından sonra Hz. Ömer, vefatından çok kısa bir süre önce Ensar'dan Ebu Talha'yı çağırtarak O'na şu önemli görevi verdi ve dedi ki:

"Git kabilenden, yanına elli kişi al ve şu danışma meclisi üye­leri olan altı zatın bulunduğu yere gidin. Zannedersem araların­dan birinin evinde toplanacaklardır. Sen başında bulunduğun adamlarınla birlikte kapıda nöbet bekleyin. Herhangi bir kimse­nin içeriye girmesine sakın izin verme. Üç gün içinde, araların­dan birini halife seçinceye kadar da onlardan kimsenin, çıkıp ay­rılmasına sakın müsaade etme. Hatta sen kendin onların başın­da bulun. Eğer bu altı şahıstan beşi, bir aday üzerinde birleşir, bi­ri onlardan ayrılacak olursa hemen kılıçla kafasını kes. Dört kişi birleşir de iki kişi direnirse ikisinin de boyunlarım vur. Yok eğer, her üçer kişi bir aday üzerinde fikir birlği edecek olurlarsa bu takdirde de (oğlum) Abdullah Bin Ömer hakemlik yapsın. Hangi grubu seçerse o grupdakiler kendi aralarından birini tercih et­sinler. Ama hepsi de Abdullah'ın hakemliğini kabul etmezlerse bu takdirde de Abdurrahman Bin Avf'in bulunduğu grup arala­rından birini tercih etsin. Diğer grubun üyeleri ise seçilen bu kimseyi onaylamayacak olurlarsa onların hepsini öldürün. Öyle-ki dördüncü gün sabahladığınız zaman bir halifeniz (bir devlet başkanınız) bulunmuş olsun."

Hz. Ömer, uğradığı suikastten sonra üç gün ancak yaşayabildi. Dördüncü günü, yani Hicretin yirmiüçüncü yılı, Zilhicce ayının bitimine dört gün kala Çarşamba günü vefat etti. O'nu, oğlu Ab­dullah, yıkayıp kefenledi. Cenaze namazını ise Suhayb kıldırdı.[5]

Öyle görülüyor ki Hz. Ömer Devlet Başkanını seçme yetkisini, Şura Meclisi'ne vermesi O'nun, idaresi sırasında izlediği kendi is­teminin dışına çıktığını göstermektedir. Çünkü Hz. Ömer'in siste­mi, kesin karara dayanıyordu. Vakıa tercih fırsatı, insana, daha ön­ce düşünemediği şeyleri hatırlama imkanını verir. Ancak belki bu suretle bir çok anlaşmazlıkların meydana gelmesine de aynı zamanda yol açılabilir. Çünkü belli bir kişi önceden seçilince herkes ona boyun eğmek zorunda kalır. Ne varki toplum böyle bir tasar­rufu da istemiyor. İşte insan psikolojisi böyledir. Başkasını seçme­ye gelince onu istemez, ama adaylığını koyunca seçilmek için can atar.

Kim bilir belki bazı kimseler Hz. Ömer'in, yerine birini tayin edeceğine, meseleyi "şûraya" bırakmasında hata ettiğini sanırlar. Bununla beraber, yaralı olduğu için böyle davrandığını, mazeretli olduğundan dolayı isabet edemediğini ileri sürerek bir yandan da O'nu müdafaa edip, sözde hatasını hafifletmeye çalışır olabilirler. Ne varki O'nun, devlet başkanı seçimini -bir kişinin tercihine bı­rakması, veya kendisinin münferid olarak bu konuda şahsen ta­sarruf etmesi yerine -Şûra ve meşverete bırakması, kendisine kar­şı yapılmış olan suikastin sebebi hakkında soruşturma yaptırma­sı, aldığı derin yaraların etkisiyle içinde bulunduğu ağır şartlara rağmen toplumun ve Islamın geleceği konusunda son nefesine kadar titizlikle düşünüp kararlar vermesi, O'nun ne kadar sağlıklı düşündüğünü, ne kadar büyük bir akıl ve zekaya sahip olduğunu ve müslümanların menfaatlerini ne kadar gözettiğini göstermek­tedir. O, aslında manevi geleceğinden korkarak sorumluluktan kurtulmak istedi. Esasen yerine birini bırakmak arzusundaydı. Fa­kat Allah'ın huzuruna çıkmak üzereyken daha birtakım sorumlu­lukların altına girmek istemedi. Nitekim Hz. Ali'yi yerine seçmek istemiş ve o nazik dakikalarında:

"Ah şu dazlağı seçseler ne iyi olur, gerçekten de o, milletin işi­ni yoluna koyabilecek yetenekte biridir" demişti. Ama oğlu Ab­dullah:

"Peki efendimiz! Ali'yi bizzat takdim edersen, seni bunda en-gelliyecek bir sebep var mıdır?"diye sorunca da:

"Evladım! Ben hem diriyken hem de ölüyken milleti yönet­mek istemem" cevabını vermişti.

Hz. Ömer, yönetimin getirdiği manevi mesuliyetlerden daima çekinmiş ve huzursuz olmuştu. Bundan dolayıdır ki:

"Ben kendi şahsi geleceğimden korkmuyorum. Tek korktu­ğum şey şu yönetiminizin konusudur" derdi. Keza görüyoruz ki, Muğira Bin Şa'be, O'na, oğlu Abdullah'ı yerine tayin etmesi konu­sunda tavsiyede bulunduğu zaman:

- Allah canını alsın! Yemin ederim ki böyle bir şey aklımdan bile geçmiş değil. Hem sonra yönetiminizde , aile olarak hiç gö­zümüz yok. Zaten bu görev hiç bir zaman hoşuma gitmemişti ki bu kez de bu makamı ailemden biri için tercih edeyim. Eğer bu işde bir fayda var idiyse zaten onu kazanmış olduk. Yok eğer şer­li idiyse Ömer'in ailesinden birinin bunu yüklenmiş olması ve Hz. Muhammed'in ümmetine karşı üstlendiği sorumluluğun he­sabım vermek üzere huzuruna çıkması yetiyor mu? Hem sonra çok uğraştım. Kendimi yordum. Ev halkımı ihmal ederek, herke­sin yararlandığı imkanlardan onları yoksun bıraktım. Buna rağ­men, mükafat şöyle dursun eğer cezasız kurtulabilir sem yine de razıyım."

Sonra görüyoruz ki Hz. Ömer, Said Bin Zeyd'i (sırf amcasının oğlu olduğu için), Şûra Meclisi'nin diğer altı üyesi gibi dünyada cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olduğu halde, bu toplantıya diğerleriyle birlikte dahil etmemiştir.

Öyleyse bu demektir ki Hz. Ömer konuyu danışma meclisine havale ederek bundan doğacak manevi sorumluluklar dolayısıyla kıyamet gününde Allah Teala'ya hesap vermeyi göze almıştır. Am­cası oğlu Said Bin Zeyd'i, (Şûra Meclisinin tabii üyesiyken), Halife seçimi için yapılan toplantıya dahil etmemiş, yerini oğluna bırak­mamıştır. Kısa bir süre sonra Emevi ve Abbasi devirlerinde olduğu gibi, kendisinden sonra babaların, çocuklarını varis seçmemeleri ve idare şeklinin mutlakıyete (krallık sistemine) dönüşmemesi, ve­rasete dayanmaması maksadıyla böyle davranmıştır. Bununla be­raber, müslümanlarm sonuçlarına katlanmak zorunda kaldıkları bu kararda hata vardı. Çok sonra meydana gelen korkunç ve acı olayların uzak bir nedeni oldu.

Hz. Ömer'in esasen yerine Ali'yi geçirmek istediği açıkça anla­şılmaktadır. Bunu:

"Şu dazlağı seçseler ne iyi olur. Gerçekten de O, işlerini yolu­na koyabilecek yeterliliktedir" ifadesinden anlamak pekala müm­kündür. Sonra daha önceleri, yaptığı icraattan da, böyle düşündü­ğü anlaşılıyor. Zira Medine'den ne zaman ayrılsa, mutlaka Ali'yi, yerine naib olarak bırakırdı. Hatta Danışma Meclisi üyelerine son konuşmasında hitab ederken yine ilk önce Hz. Ali'ye dönmüş, O'na:

"Bak Ali! Eğer sen seçilecek olursan sakın, akrabaların olan Haşimoğulları'm milletin ensesine bindirme, onlara musallat et­me!" diyerek evvela O'nu uyarmıştı. Şurası muhakkaktır ki şiddet­li bir mesuliyet duygusundan dolayı, meseleyi altı kişilik şura he­yetine havale etti. Bununla beraber O'nun bir ara yerine birini ta­yin etmeyi düşünmesi de ihmal edilemeyecek bir husustur. Zira idare şekli îslami olduktan sonra Halife, kendisinden sonra yerine geçecek birini tayin etmek zorunda kalırsa böyle bir yola baş vur­ması gerekli olabilir. Halifenin böyle bir davranışı ise ictihad bile sayılır ve Allah dilerse halife böyle hareket ettiği için sevap dahi kazanabilir.

Hz. Ömer'e suikast düzenleyenlere gelince bunlar, öyle görü­lüyor ki Mecusi, Yahudi ve Hıristiyan gibi İslam düşmanı çeşitli odaklan temsil edenlerden oluşuyordu. Hatta bu olayda belki ba­zı bedevi kabile reislerinin rolü de bulunmuş olabilir. Hz. Ömer'in öldürülmesine karşılık öldürülenler ise Hürmüzan, Cüfeyne ve Katil Ebu Lu'lu'e'nin kızıdır. Her ne kadar Ka'b'ul-Ahbar Uyeyne Bin El-Hısn ve başkalarına da bazı suçlamalar yöneltilmiş ise de öldürülenler sadece yukarıda adları geçenlerdir.

Hz. Ebubekir'in Oğlu Abdurrahman şunları anlatıyor, diyor ki:

"Hz. Ömer öldürülmeden kısa bir süre önce bir yerden geçer­ken Ebu Lu'lu'e'ye rastladım. Yanında Hürmüzan ve Cüfeyne de vardı. Hızlı hızlı yürüyorlardı. Ben aniden karşılarına çıkınca ürk-tüler. Aralarından -hangisine ait olduğunu bilmediğim- bir hançer yere düştü. Bu hançerin kabzası ortada idi ve iki başı vardı.

Hele bir araştırın bakalım Ömer'e yapılan suikastte kullanılan alet acaba nedir?" denilince,

Yapılan soruşturmada ele geçen hançer Abdurrahman'm an­lattığı gibi çıktı. Hz. Ömer'in çocuklarından Ubeydullah, Abdur-rahman'ın bu söylediklerini duyunca hemen dışarı fırladı. Üzerin­de kılıç da vardı. Hürmüzan'm bulunduğu eve gelip O'nu dışarı çağırdı. Hürmüzan çıkınca Ubeydullah O'na:

"Benimle gelir misin, bir atım var, şuna beraber bir göz ata­lım" diye bahaneyle O'nu az yürüttükten sonra adımlarını ağır atarak Hürmüzan'in öne geçmesini sağladı ve üzerine bir kılıç dar­besi indirdi.

Ubeydullah: Kılıcın kınından sıyrıldığını görünce Hürmü­zan'm "Lailaheillellah" dediğini ifade ediyor ve diyor ki:

"Sonra Cufeyne'ye gittim. Onu da dışarı çağırdım. Bu adam Hîre Hiristiyanlarından idi. Saad Bin Ebi Vakkas'm çocuğuna mü-rebbilik yapıyordu. Aralarında dostluk vardı. Ayrıca Medine'de öğ­retmenlik yapıyor, çocuklara okuma yazma Öğretiyordu. Boynunu vurmak üzere ben kılıcımı sıyırınca hemen istavroz çıkardı."

Ne varki Ubeydullah, sadece bunları öldürmekle yetinmedi. Babasının katili Ebu Lu'lu'e'nin küçük bir kızını da katletti. Ubey-dullah'ın intikam duyguları o kadar kabarmıştı ki, fethedilen memleketlerden Medine'ye getirilmiş ne kadar yabancı varsa hep­sini öldürmek istiyordu. Fakat sahabiler işin farkına varır varmaz O'nu derhal engellediler ve aynı zamanda yeni Halife'nin O'nu yargılaması için hemen yakalanarak hapsedildi.[6]

 

Hz. Ömer Döneminde İslam Toplumu

 

Bilindiği üzere Hz. Ebubekir'in dönemi pek uzun sürmemiş, bununla beraber, devletin varlığını tehdid eden çok büyük ve teh­likeli olaylara sahne olmuştu. Bilhassa Riddet olayları, (yeniden putperestliğe dönüş hareketleri) bu dönemin önemli bir kısmını almıştı. Tabiatıyla bu da İslam toplumunun arı bir kimlik içinde berraklaşarak ortaya çıkmasına engel olmuştu. Bu sonuç ancak, yine bu dönemin son günlerinde Mürtedler (gerici güçler) orta­dan kaldırılıp, uzun zaman kıyıda köşede izleri kalmış tüm şaibe­ler bertaraf edildikten sonra ortaya çıkmaya başladı. Daha doğru­su îslam toplumunun parlak manzarası on küsur sene kadar de­vam eden Hz. Ömer'in devrinde ancak tam anlamıyla meydana çıkmıştır.

Esasen yüce şeriatın adil hükümleri uygulandığı zaman ancak İslam toplumunun gerçek ve parlak manzarası bir tablo halinde ortaya çıkar. İşte o zaman insanlar arasında ne üstünlük ne de sı­nıf farkları kalır. İslam nizamının hakim olduğu yerde ne slogan­larda sınırlı kalan, ne de belli oranlarla ifade edilen rütbelere ve makamlara göre değişen eşitlik değil, gerçek manada ve mutlak eşitlik vardır. Biz îslam toplumunu bazen belli kesitler olarak ele aldığımızda bu, toplumu ana hatlarıyla tahlil etmek bakımından­dır. Aksine birbirinden farklı sınıf ve tabakalardan oluştuğu, görevve sorumluluklar bakımından bu tabakalar arasında farklar bu­lunduğu için değildir. Bilakis herkes eşit haklara sahiptir, herkesin şeriat karşısında temel görev ve sorumlulukları aynıdır. Bu konu­da, devletin başı olan Halife ile sıradan bir vatandaş arasında, hat­ta onunla, gayrimüslim vatandaş arasında bile hiç bir fark yoktur. İşte Hz. Ömer'in devrinde toplum böyleydi.

Şeriat karşısında eşit haklara sahip olmakla beraber, sadece taşıdıkları farklı sıfatlar bakımından bu devirdeki vatandaşları dört kategoriye ayırmak mümkündür:

1- Halife: O da toplumun herhangi bir ferdi gibiydi. Diğer fert­lerden hiç bir ayrıcalığı yoktu. Ümmet'in, idaresini kendisine emanet ettiği bir şahsiyetten başka bir kimse değildi. İdaresini üst­lensin, haklarını korusun, nesillerini terbiye etsin diye Ümmet O'na yönetimini teslim ve emanet etmişti.

Hz. Ömer'e gelince O, halife olarak çok büyük bir mesuliyet duygusu ve omuzuna yüklenen ağır yükün idraki içindeydi. Onun için devamlı surette halkının sorunlarıyla meşguldü. Onlara karşı üstlendiği görev ve sorumluluğun altından çıkamamak ve bu se­beple de Allah'a hesap verememek korku ve endişesi içinde daki­kalarını geçiriyordu. Bu korku hep O'nun içindeydi. Bu sebepledir ki çok uğraşıp yoruldu. Geceleri adeta sabahlara kadar yatmazdı. Yemeği ve giyimi son derece kalitesiz ve basitti. Vücudu da zayıf düşmüştü. Aynı zamanda halkını da kendisiyle beraber yordu. Uy­gulamasındaki çarpıcı adalet örnekleriyle gerek tayin ettiği vali ve komutanlarını, gerekse kendisinden sonra gelen idarecileri çok ağır yüklerle karşı karşıya bıraktı.

Hz. Ömer, her saniye Allah korkusu içinde yaşayan, bu sebep­le de sık sık göz yaşı döken bir zattı. Bir ayet-i kerime okuduğu za­man hıçkırıklara boğulurdu. Bazen o kadar etkilenirdi ki düşer ba­yılırdı. Evine kaldırırlardı. Halk O'nu hasta zanneder, "Geçmiş ol­sun" demeye gelirlerdi. Bu haleti ruhiye O'nda öyle bir süreklilik kazanmıştı ki gözyaşlarmdan yanaklarında iki siyah çizgi belirmiş­ti. Çok kere hıçkırıklarını, cemaatin arka saflarında bulunanlar bi­le duyarlardı.

Hz. Ali anlatıyor, diyor ki:

"Hz. Ömer'i binmiş olarak telaş içinde gördüm, hızlı hızlı gi­diyordu.

O'na:

- Ya Emir'el-Mü'minin! Nereye gidiyorsun? diye sordum.

- Devlete ait develerden bir tanesi kaçmış onu aramaya gidi­yorum, diye cevap verince:

- İnanki senden sonra bu milleti idare edecek olanlara kor­kunç bir yük bırakıyorsun, dedim. Bunun üzerine şöyle konuştu:

-  Hz. Muhammed'i hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki eğer (idaremiz altındaki toprakların en ücra kö­şesinde) Fırat Nehri'nin kenarında bile bir keçi kaybolacak olur­sa, Kıyamet gününde Ömer'den O'nun bile hesabı sorulacaktır!"

Hz. Ömer, geniş fetih hareketleri boyunca Medine'ye taşınan zengin ganimet mallarını, bir imtihan aracı olarak görüyor, Al­lah'ın bu suretle kendisini adalet ve dürüstlükte imtihan ettiğine inanıyordu. Diyordu ki:

"Öyle ya, bu zenginlikler bu mallar, neden Hz. Peygamber ya da Hz. Ebubekir zamanında gelmedi de benim devremde gelme­ye başladı. Allah'a yemin ederim ki: O, bu zenginlikleri ne kendi elçisine ve Ebubekir'e kötülük dilemek için onlardan esirgedi, ne de beni kayırmak için dönemimde nasib etti."

Hiç kimseden farklı olmadığım ve gerçek seviyesini zaman za­man kendi nefsine bizzat telkin ederdi. Bir keresinde minberde halka hitab ederken şöyle dedi:

"Ey Nas! Ben, Mahzumoğulları ailesinden olan teyzelerimi zaman zaman ziyaret eder onlara soğuk su götürürdüm, sevinir ve elime ya bir avuç hurma veya kuru üzüm sıkıştırırlardı."

Fakat bu sözlerine hiç bir şey eklemeden konuşmasına son vermiş ve minberden inmişti. Hz. Ömer'in esasen ne demek iste­diğini merak eden Abdurrahman Bin Avf, yolunu keserek:

"Ya Emir'el-Mü'minin! Sen, aslında bu sözlerle bize neyi an­latmak istedin?" deyince O'na:

"Ey Avfoğlu! Ben aslında bunları kendi nefsime anlatmak is­tedim. Çünkü teyzem bana şöyle demişti:

- Sen Mü'minlerin Emirisin (Devlet Başkanısın) Seninle Allah arasında artık başka hiç kimse yoktur. Senden üstün kim var ki?!" Evet işte böyle (nefsimi yoldan çıkaracak şeyler) söylüyorlar­dı. Onun için ben de nefsime haddini bildirmeye çalıştım"

Hz. Ömer'in adetiydi, ne iş yapacak olursa olsun önce oturur. O işten dolayı bir nefis muhasebesi yapardı. Eğer o iş kendisine şa­ibesiz görünürse hemen fiiliyata geçerdi. Aksi takdirde kendini suçlamaya başlar, hatta gözleri yaşarır ağlardı.

Hz. Ömer'in cephelerde görevlendirdiği ünlü komutanlardan El-Ahnef Bin Kays anlatıyor, diyor ki:

"Bir keresinde Hz.Ömer'le beraberdim. Yanına biri geldi ve telaşla:

- Ya Emir'el-Mü'minin! Filancanın zulmüne uğramış bulunu­yorum. Ne olursun kalk benimle beraber gel de beni koru!... diye şikayette bulundu. Ortalığı velveleye verince Hz.Ömer de kızarak elindeki çubuğu kafasına dokundurup şöyle dedi:

- Size ne oluyor! Devlet Başkanım böyle ortalıkta buluyorsu­nuz, milletin dertleriyle meşgulken, kendi basit meseleleriniz için gelip 'beni koru, beni koru 'deyip duruyorsunuz!..."

Adam Hz. Ömer'i böyle öfkeli görünce, pişmanlık duyarak çe­kilip gitti. Aradan bir kaç dakika geçmemişti ki Hz. Ömer adamı azarladığına o kadar üzüldü ki:

"Bana şu adamı hemen bulun" diye emretti. Adamı getirdiler. Hz. Ömer elindeki çubuğu, bu kez O'na uzatarak:

"Sana vurduğum gibi, sen de bana vurup öcünü al bakalım!"

diye emredince adam şaşalayarak:

"Nasıl olur, ya Emir'el-Müminin! Allah'a yemin ederim ki bu­nu yapamam. Hakkımı Allah'a ve sana havale ediyorum" dedi. Fakat Hz. Ömer adama itiraz ederek:

"Senin bu ifaden yanlış. Ya hakkını, Allah'ın ihsan edeceği mükafat karşılığı Allah rızası için bağışlarsın, veya hatırım için bağışlarsın ki ben de onu bilmiş olurum" diyerek O'nu uyardı. Bunun üzerine adam:

"Allah rızasına nail olmak için bağışlıyorum" diyerek çekilip gitti. Sonra Hz. Ömer'le beraber biz evine döndük. Önce iki rekat namaz kıldı. Sonra oturdu ve kendi kendine şöyle seslendi:

"Ey Hattaboğlu! Sen sıradan bir adamdın, Allah seni yükselt­ti. Sen dalalet ve sapıklık içindeydin, seni doğru yola erdirdi. Sö­nük bir şahsiyetin vardı, Allah sana şeref ve ün kazandırdı. Sonra da insanlara baş etti de adamın biri gelip senden yardım isteyin­ce tuttun ona dayak attın. Peki yarın Rabbinin huzuruna çıkınca O'na ne diyeceksin?" diyerek nefsini öyle kınadı, öyle kınadı ki gerçekten de yeryüzünde O'ndan daha alicenab, daha faziletli bir kimsenin bulunabileceğine artık ihtimal vermedik.

Hz. Ömer, çok basit şeylerle karnım doyurmaya çalışırdı. Bir çeşitden başka yemek yemezdi. Dünya hayatının lezzetlerinden, debdebe ve ihtişamından tamamen uzaktı.

"Dünyadaki hayatınızda hoşunuza giden her şeyi harcadınız. Onların zevkini tattınız; ama bugün yeryüzünde haksız yere bü­yüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında bir işken­ce göreceksiniz..[7] (ilayet-i kerimesini okudukça içi titrerdi.

Bu sebeple de en yoksul vatandaşın ancak bulup yiyebildiği cins ve kalitedeki şeyleri yerdi.

Cabir Bin Abdullah rivayet ediyor, diyor ki:

Hz. Ömer, bir keresinde elimde taşıdığım bir miktar eti gördü. Bana "Nedir bu ey Cabir?" diye sordu. Ben de:

- Canım çekti biraz et satın aldım, deyince:

-  Canın çekti diye hemen gidip her keresinde böyle alır mı­sın? Hiç hatırlamaz mısın ki Allah Teala "Dünya hayatınızda ho­şunuza giden her şeyi (müsrifane) harcayıp durdunuz" diye bu­yurmuştur, deyip beni ikaz etti.

Bir defasında da (Hz. Peygamber'in hanımlarından olan) kızı Hafsa Hatun'u ziyaret etmişti. O da bu sırada pişirmiş bulunduğu tiridden bir tabak getirerek babasına ikram etti.

Üzerine biraz da yağ dökünce Hz. Ömer kızdı ve:

"İki çeşit bir tabakta olur mu be kızım? Yemin olsun Al­lah'ıma kavuşuncaya kadar yemiyeceğim" diye reddetti.

Fethedilerek İslam topraklarına katılan Şam kentini ziyaret edince şerefine, bir yemek sunuldu. Daha önce bu tür yemekleri görmemişti. Buna itiraz ederek:

"Peki biz bunu yersek, arpa ekmeğinden bile karınlarını do-yuramadan ölen o yoksul müslümanlara ne olacak?" diye huzu­runda bulunan komutanlara sertçe sorunca ünlü komutan Halid Bin Velid, "Onların da mükafatı cennet olsun" cevabını verdi. Ama Hz. Ömer tatmin olmamıştı. Gözyaşları akmaya başladı. Son­ra şöyle dedi:

"Eğer bizim pay olarak bu çeşitli ve lezzetli yemeklerin zevki­ne ermemize karşılık onların payı cennet olacaksa o zaman ara­mızda çok büyük mesafe var demektir" diyerek teselli olmaya ça­lıştı.

Hz. Ömer'in giyimi de keza çok ucuz ve basitti. Gerek elbisesi gerekse ayakkabısı yamalıydı. Hiç kaliteli ve pahalı kumaştan elbi­se giymezdi. Dolayısıyla zor ve katlanılmaz bir hayatı vardı. Bu se-bebledir ki Hz. Ebubekir'in kızı Ümmü Gülsüm'ü, Hz. Ayşe'den kendisi için istetince Ümmü Gülsüm, bu isteği reddetmiş:

"O'na ihtiyacım yok!" diye de sert bir cevap vermişti. Hz. Ayşe kızkardeşine:

"Yahu, Emir'ül-Mü'minin efendimizin hanımı olmak istemez misin?" diye çıkışınca da:

"Tabi istemem. Çünkü o, yoksulca geçiniyor ve kadınlara kar­şı sert davranıyor" cevabını vermişti.[8]

Keza Utba Bin Rabi'a'nın kızı Ümmü Ebban'ı da istettiğinde bu da Hz. Ömer'in evlenme teklifini reddetmiş:

"Kapısını hep kitli tutuyor, dünyadan hiç istifade etmiyor ve devamlı asık suratla girip çıkıyor" diye de yalanmıştı.

Hz. Ömer, gerçekten ev halkına karşı sertti. Millete bir şeyi ya­saklamak istediği zaman önce gelir ev halkını toplar ve onlara şöy­le derdi:

"Bakın, ben falan ve filan şeyleri halka yasaklamış bulunuyo­rum. Biliyorsunuz ki halk, akbabaların leşi gözetlediği gibi sizi gözetlemektedir. Eğer siz yasaklanan şeyleri yapacak olursanız, onlar da sizden cesaret alır ve o suçu işlerler. Onun için bakın Al­lah'a yemin ederim eğer biriniz suçlu olarak bana getirilecek olursa bana olan yakınlığınız sebebiyle başkasına uyguladığım cezanın iki katını size uygularım! Şimdi anlaşıldı mı? Öyle ise is­teyen suç işlesin, isteyen de ayağım denk alsın!"

Hz. Ömer, evinin halkını, devlet işlerine karışmaktan da son derece Uzak tutmuş onları menetmişti. Keza onları ticaretten de yasaklamıştı. Çünkü kendisine olan yakınlıkları dolayısıyla onlara maddi imkan tanıdığı izlenimini uyandırabilirdi.

Geceleri namaz kılar, tam gece yarısı çoluk çocuğunu namaza uyandırarak bu sırada:

"Ev halkına namaz kılmalarını emret, kendin de ona katlan. Biz senden nzık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz. (Başarılı) so­nuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır" ayet-i kerimesini oku­yarak onlara hatırlatmada bulunurdu.

Hz. Ömer, emrindeki yetkililerden çocuklarına karşı özel mu­amelede bulunanları fena halde haşlar, ayrıca suç işleyen çocukla­rına da şiddetli cezalar uygulardı.

Hz. Ömer devrinde Mısır Valiliği yapan, ünlü komutan ve dev­let adamlarından Amr Îbn'ül-As, Hz. Ömer'i vefatından sonra bir gün hayırla anarak, bu münasebetle de şöyle bir olay anlattı:

"Hz. Peygamber (sav) ve Hz. Ebu Bekir'den sonra Hz. Ömer kadar Allah'dan korkan başka birini görmedim. Babaymış, oğul-muş, hak çiğnemişse hiç affetmez, cezasını verirdi.

Andolsun, bir gün ben Mısır'da evimdeyim. Dediler ki Hz. Ömer'-in oğlu Abdurrahman'la beraberinde Ebu Sarua adında biri kapıda bekliyorlar, içeri girmek için izin istiyorlar.

- Söyleyin girsinler, dedim. İçeri girdiler. Baktım ikisi de neşe­siz.

- Bize, Allah'ın yasasına göre cezamızı infaz et, ikimiz akşam şarab içip sarhoş olduk," diye yalvarmaya başladılar.

Ben önce onları azarladım, sonra da defolun karşımdan diye­rek kovmak istedim. Fakat Abdurrahman demez mi ki bana:

-  Bak eğer cezamızı infaz etmesen, Medine'ye dönünce seni babama şikayet edeceğim!..

Baktım Abdurrahman çok ciddi, bu cezayı infaz etmezsem Hz. Ömer sonra duyar beni görevden uzaklaştırır. Mecburen on­ları avluya çıkardım ve (kırkar) sopa attırarak cezalarını infaz et­tim. Sonra Abdurrahman bir kenara çekilerek traş oldu. Çünkü adetti, cezalandırılan kimseleri traş ederlerdi.

Allah'a yemin ederim ki bu olayla ilgili olarak Hz. Ömer'e bir harf bile yazıp göndermedim. Fakat neden sonra bir mesajını al­dım. Ateş püskürüyor şöyle diyordu:

"Bismillahirrahmanirrahim,

Allah'ın kulu Ömer'den, İsyankar oğlu isyankar'a:

Ey Asoğlu! Benim emirlerime karşı gelmene ve küstahlığına pek de şaştım. Seni görevinden uzaklaştırmaktan başka bir ça­rem yok. Abdurrahman'ın cezasını evinin dört duvarı arasında infaz ediyorsun, başını evinin içinde traş ediyorsun. (Onu çıkarıp teşhir etmiyorsun) ha! Hem de biliyorsun ki bu davranışın benim emirlerime aykırıdır. Abdurrahman senin eyaletinin sınırları içinde oturan sıradan bir vatandaştan başka bir şey değildir. Müslümanlara neyi tatbik ediyorsan O'na da öyle davranman gerekirken, kendi kendine dedin ki: Bu delikanlı Devlet Başkanı­nın oğludur ve O'na özel muamele yaptın! Çok iyi biliyorsun ki, Allah'ın kendisine tatbik edilmesi gereken hukuk bakımından benim yanımda, kimsenin kimseden farkı yoktur. Mesajım sana ulaşır ulaşmaz, Abdurrahman'ı sadece bir abaya bürüyerek yük üzerinde derhal bana gönder, ta ki işlediği suçun bilinci içinde buraya kadar gelsin."

Tabi Amr İbn'ül-As Abdurrahman'ı babasının istediği şekilde gönderdiği gibi, ayrıca O'na bir mesaj da yollayarak kendisinden özür diledi. Mesajında şöyle diyordu:

"Kendisinden, yemin edilmeye layık daha yüce bir kudretin bulunmadığı Allah'a yemin ederim ki : Müslüman olsun, gayri­müslim olsun tüm vatandaşların cezalarını bizzat evimin avlu­sunda infaz ediyorum...vs." Bu mukabil mesajı da Hz. Ömer'in di­ğer oğlu Abdullah ile yolladı.

Nihayet Abdurrahman Medine'ye vararak babasının karşısına o aba içinde çıktı. Bineği ise çok fena haldeydi, neredeyse artık adım atacak hali kalmamıştı. Hz. Ömer oğlunu görünce:

"Abdurrahman, nihayet yapacağını yaptın ha?" diye kızgın ve tehdit dolu bir ifadeyle konuşmaya başladı. Bu sırada Abdurrah­man Bin Avf delikanlının içinde bulunduğu perişanlığa acıyarak araya girip Hz. Ömer'i yatıştırmaya çalıştı ve :

"Ya Emir'el-Mü'minin! Çocuğun cezası uygulanmış" dediyse de Hz. Ömer, O'na yüzünü çevirip bakmadı bile. Beri taraftan Hz. Ömer'in oğlu:

- Hastayım, benden ne istiyorsun. Sen benim katilimsin" diyebağırıyordu. Ne varki Hz. Ömer, hiç dinlemedi. O'na ikinci bir de­fa daha ceza uyguladı ve hapsettirdi. Abdurrahman kısa bir süre sonra da ağırlaşarak vefat etti.

Hz. Ömer'in tayin ettiği yöneticilere gelince O, ibadet ve din­darlıkta pek titiz olmasalar bile güvenilir ve güçlü olanları daha çok işbaşına getirirdi. Çünkü dindarlık ve ibadetin faydası kişinin bizzat kendisini ilgilendirir. Ama eğer faziletli olmakla beraber idareci zayıf olursa bu durumda Ümmet'e kötülüğü dokunur. Do­layısıyla idarecinin her şeyden önce güçlü ve otoriter olması gere­kir. Ta ki eğer fazilette kusuru varsa bunun sonucunda sadece ken­disi zararlı çıksın ama sahib olduğu güç ve otoritesinden Ümmet faydalansın. Hz. Ömer esasen valiliklere Hz. Peygamber (sav)'in güzide sahabilerini getirirdi. Onların da aralarından en güçlüleri­ni seçerdi ve şöyle derdi:

"Ben eğer birine bir görev verir de ondan daha güçlüsüne rastlarsam bundan sıkıntı duyar, huzursuz olurum."

Nitekim Hz. Ömer: Muğira Bin Şa'be, Amr İbn'ü-As ve Muavi-ye gibi zevatı önemli mevkilere getirdiği sırada Hz. Osman, Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman Bin Avf ve Said Bin Zeyd gibi (dünya­da cennetle müjdelenmiş) en üstün sahabiler de hayatta mevcut idiler. Fakat diğerleri sahib oldukları güçlü ve otoriter şahsiyetten dolayı Hz. Ömer onları tercih etmişti. Aynı zamanda Hz. Ömer gö­revlendirdiği bu zevatı daima denetlemek, onlardan hesab sormak durumundaydı.

Onların da Hz. Ömer'den çekinmeleri O'nu saymaları gerekir­di. Fakat bu büyük sahabilere karşı böyle bir tutum içerisine gir­mek onları dünya gaileleri ile kirletmek istemezdi. Hatta nadiren Haşimoğulları ailesinden birini vazifelendir irdi. (Hz. Peygam-ber'e olan yakınlık ve aralarındaki akrabalıktan dolayı böyle dav­ranır, dünya meselelerine karışıp adlarının kirlenmesini istemez­di.) Nitekim Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah'a:

"Gördüm ki Hz. Peygamber hep başkalarına görev verir, sizi bu işlere kanştırmazdı" dediği vakidir.

Hz. Ömer birini önemli bir mevkiye getirdiği zaman, kimsenin ne malına ne canına yönelik haksız ve usulsüz bir muamelede bu­lunmamasını, makam ve yetkisini kendisi ve aile efradı lehinde kullanmamasını şart koşardı. Vali tayin ettiği kimselere hitaben bu mealde bir de uyarı yazısı yazar, Ensar ve Muhacir sahabilerden bir kaçını da bu konuda şahit tutardı.

Ezcümle valiye şu tembihde bulunurdu:

"Bak ben seni, müslümanların kanına ve canına musallat olasın diye değil, bilakis, onlara namaz kıldırmak, hak ve hukuku eşit dağıtmak ve aralarında adaletle hükmetmek üzere vali tayin etmiş bulunuyorum."

Hz. Ömer yöneticileri çok yakından izler ve denetlerdi. Onla­rın yiyip içtiklerine, giyimlerine ve meskenlerine kadar müdahale eder, kendilerinden sık sık hesap sorardı. Denetleme otoritesinin tümü O'nun elindeydi. Buna ilaveten de valilerine, her yıl hac mevsiminde yanında toplanmalarını emreder, ayrıca halkdan bu yöneticilerin şeriat hükümlerini tam anlamıyla tatbik edip etme­diklerini, adil davranıp davranmadıklarını sorar araştırırdı. Onla­rın yöneticileriyle ilgili şikayetlerim dikkatle dinlerdi. Muhammed Bin Mesleme, valileri denetleyen müfettişlerin başında gelirdi. Hz. Ömer valilerden biri aleyhinde bir şikayet aldı mı durumu tahkik etmek üzere bu zatı gönderirdi. Nitekim bir defasında Irak eyalet valisi Saad Bin Ebi Vakkas hakkında soruşturma yapmak üzere O'nu göndermişti.

Hz. Ömer tayin ettiği komutanlar ve devlet adamlarından, me­sela: Muğira Bin Şa'be, Amr Bin El-As, Kudâma Bin Maz'un, Said Bin Amir, Ayad Bin Ganem ve daha başka yöneticiler aleyhinde şi­kayetler dinlemiştir. Fakat bunların en dikkat çekeni de O'nun, Mısır'a tayin ettiği vali Amr Bin El-As aleyhinde kendisine iletilen ilginç bir şikayettir.

Bu olayı Enes şöyle naklediyor, diyor ki:

"Bir ara Hz. Ömer'in yanında oturuyorduk. Mısır'dan geldiği­ni söyleyen bir vatandaş kendisine müracaat ederek:

"Ya Emir'el-Mü'minin! Burası, ancak senden meded umanla­rın baş vurduğu bir kapıdır!" diye dert yanmak istedi. Bunun üze­rine Hz. Ömer dikkat ve ilgiyle:

"Evet söyle, neyin var?" diye sorunca adam şöyle anlatmaya başladı:

"Efendim, valimiz Amr Bin El-As, bir at yarışı tertib etmişti. Ben de katıldım ve müsabakada diğer yarışçıları geçtim. Halk da bunu gördü. Fakat tam o sırada, yarışçılardan valinin oğlu Mu-

hammed Bin Amr, kalkarak:

"Hayır, Kabe'nin Rabbi'ne yemin ederim ki benim atım yarı­şı kazandı" diye iddia etti. Bana yaklaşınca kendisini tanıdım ve bu kez ben "Kabe'nin Rabbi'ne yemin ederim ki benim atım ka­zandı" diye itirazda bulundum. Bunun üzerine Muhammed sinir­lenerek üzerime saldırdı ve beni kamçıyla dövmeye başladı. Vur­dukça da:

- Al sana, ben asil bir baba ve annenin oğluyum, anladın mı!" diye söylenip duruyordu. Sonra bu olay (vali) Amr'a da intikal et­ti. Tabi Vali, sana gelip şikayette bulunacağımdan korktuğu için tutup beni hapsetti. Sonra bir yolunu bulup kaçtım. İşte şimdi de karşındayım."

Mısırlı konuşmasını bitirince Hz. Ömer, hiç bir şey söylemedi, sadece adama:

"Otur" dedikten sonra Mısır valisine derhal şu mesajı yazdı:

"Bu mektubum eline ulaşır ulaşmaz çık bana gel ve oğlun Muhammed'i de beraberinde al getir!" Sonra Mısırlıya dönüp Ona "Sen de Amr gelinceye kadar şehirden ayrılma!" diye sıkı tembihte bulundu.

Mektub Mısır Valisi Amr Bin El-As'a ulaşınca telaşlanıp oğlu­nu çağırmış, O'na:

"Oğlum yoksa bir hadise mi yaptın cinayet falan mı işledin?"

diye ifadesini almış. Delikanlı:

"Hayır babacığım, bunlar da nereden çıktı?" cevabını verince bu sefer Amr:

"Peki Halife Ömer neden seni istiyor?" diyerek epeyce merak ve korkuya kapılmış.

Nihayet Amr, Hz. Ömer'in acil talimatı üzerine oğluyla birlikte Medine'ye geldiler. Andolsun yine Hz. Ömer'in yanında oturu­yordum. Bir de ne göreyim, karşımızda Amr Bin El-As, her za­manki gibi itina ile giyinmiş değildi. Hz. Ömer O'nu görünce, oğ­lu da beraber mi diye başını yan tarafa uzatıp Amr'ın arkasına bakadurdu. Sonra

"Şu Mısırlı nerede?" diye sordu. Adam:

"Buradayım efendimiz" deyince Hz. Ömer elindeki çubuğu ona uzatarak:

"Al ve şu asil baba ve annenin oğlu(!)na vur bakalım, diye em­retti. Bunun üzerine Mısırlı, delikanlıya babasının gözleri önün­de morartıncaya kadar fena bir dayak atı. (Ne saklayayım) orada bulunan bizler de O'nun dayak yemesini istiyorduk. Fakat Mısır­lı O'nu öyle dövdü ki artık içimizden acımaya başladık ve elini çekmesini diledik. Ne varki Hz. Ömer habire:

"Vur! Şu asil baba ve annenin çocuğuna vur!" deyip duruyor­du. Bununla da yetinmedi. Bu sefer Mısırlıya:

"Şimdi de Amr'ın şu kel kafasına vur bakalım!" demez mi! Peşinden de şöyle dedi:

"Allah'a yemin ederim ki çocuk bunun mevkiine güvenmesey-di seni dövemezdi."

Mısırlı, (baba-oğlu) Amr'a ve çocuğuna attığı bu dayaktan sonra, "Ya Emir'el-mü'minin! Artık hakkımı ve hevesimi almış bulunuyorum. Bana dayak atana ben de dayak attım. Bu kadarı yeter" deyince Hz. Ömer:

"Yemin ediyorum. Sen vurduğun müddetçe aranıza girmeye­ceğiz. Ta ki sen kendiliğinden el çekinceye kadar. Ve sana söylüyorum Ey Amr! Annelerinin, hür olarak doğurduğu şu insanlara, siz ne zamandan beridir böyle köle gözüyle bakıyorsunuz?!!"

Vali Amr ne söyleyeceğini şaşırmış durumdaydı. Sadece sü­rekli Özür diliyor ve:

"Emin olunuz bu işten haberim yoktur" diyerek Halife'nin öf­kesini üzerinden atmaya çalışıyordu.

Hz. Ömer tekrar Mısırlıya döndü ve O'na:

"Bak bir durum olursa yine derhal bana yaz" diye kendisine güven verdi.

Hz. Ömer, daima vatandaşının yanında yer almış, onun dert­lerini can kulağıyla dinlemiş ve onunla bütünleşmiş, bir yöneticiy­di. Zaman zaman, kocaları cihad için cephelere gitmiş kadınlara uğrar, ihtiyaçlarını sorardı. Bazen bu hanımlar için alışveriş yap­mak üzere çarşıya çıkar, arkasına da onların çocuk ve hizmetçileri takılırlardı. Serhadlerden posta gelince mektupları sahihlerine he­men ulaştırır, okuma yazması olmayan ailelere gelen mektupları onlara okumak üzere adamlar görevlendirir, bazen de bizzat ken­disi -eğer isterlerse- okurdu. Ayrılmadan önce de bu hanımlara postanın hareket edeceği günü bildirir, kocalarına mektup yaza-caklarsa, onlara mektuplarını posta görevlisine teslim edecekleri günleri tayin ederdi.

Hz. Ömer, şayet bir grupla seyahat edecekse, kendisi biraz ge­cikir, hareketlerinden sonra bir şey unutmuşlarsa onu kendilerine yetiştirmek üzere yanma alır, yolda bineği sakatlanan veya her­hangi bir sorunla karşılaşanlarla çok yakından ilgilenir, bütün im­kanları ile yoldaşlarına yardımcı olurdu.

Geceleri bir bekçi gibi sabahlara kadar Medine sokaklarını ge­zerek şehri teftiş ettiği sıkça vaki olan hadiselerdendi. Medine'de konaklayan kafilelerin güvenlikleri için onların nöbetini bekler, ihtiyacı olanların sorunlarıyla ilgilenir, hak sahiplerinin taleblerini yerine getirirdi. Kadınlık halleriyle ilgili bir sorunu bulunan ha­nımlara yardımcı olabilmek için çok kere eve döner hanımını alıp bu durumdaki kadınların tekrar yardımına koşardı.

Hz. Ömer'in hizmetçisi Eşlem anlatıyor, diyor ki:

Bir gece Hz. Ömer'le birlikte -Harra- denen yere doğru gidi­yoruz. Sarrar'a varınca biraz ötede bir ateş gözümüze ilişti. Hz. Ömer bana:

"Ya Eşlem! Galiba şu ilerde konaklamış bir yolcu kafilesi var. Karanlık ve soğuktan dolayı yollarına devam edemedikleri belli. Biraz ayağını çabuk tut da gidip bakalım bir ihtiyaçları var mı?" dedi. Bunun üzerine hızlanmaya başladık. Ateşe yaklaşınca bak­tık ki bir kadıncağız, etrafında bir sürü küçük çocuk var, ağlaşıp duruyorlar. Ateşin üstünde de bir tencere kaynıyor, Hz. Ömer uzaktan selam verip:

"Yaklaşabilir miyim?" diye izin istedi. Kadın da:

"Bir faydan olursa yaklaş, yoksa bizi rahat bırak" diye bir cevap verdi. Hz. Ömer beni olduğum yerde bırakarak, kendisi yaklaştı. "Neyiniz var?" diyerek bir ihtiyaçları olup olmadığını öğrenmek istedi. Kadıncağız:

"Görüyorsun, karanlık ve soğuk bizi burada mahkûm etti" de­mekle yetindi. Sonra Hz. Ömer'le bu kadın arasında şöyle bir ko­nuşma geçti,

Hz. Ömer:

- Bu çocuklar niye böyle ağlaşıp duruyorlar? Kadın:

-Açlık işte... Hz. Ömer:

- Peki şu tencerede ne var? Kadın:

- İçinde sudan başka bir şey yok. Sadece, çocukları uyutunca-ya kadar onları avutmak istiyorum, hepsi o kadar. Allah hakkımızı Ömer'den sorsun!

Hz. Ömer:

- Peki, Allah iyiliğini versin, Ömer ne halde olduğunuzu nere­den bilecek?

Kadın:

-  Başımıza halife olmasını biliyor, ama dertlerimize gelince bizden haberi yok.

Bunun üzerine Hz. Ömer hemen kalkıp yanıma geldi, birlikte döndük. Acele yürüyerek hazineye ait un deposuna vardık. Hz. Ömer bir çuval unla bir küp yağ ayırdı ve bana:

"Sırtıma yükle bakayım!" diye emretti, Ben itiraz ettim, "Taşırım efendim" diye ısrar ettimse de öfkelenerek:

"Anan ölsün oğlum, sen Kıyamet gününde benim günahları­mı yüklenebilir misin?" dedi. Bunun üzerine unla yağı sırtına yükledim ve birlikte hızla yol alıp kadının yanına vardık. Hz. Ömer çuvaldan bir miktar un çıkararak kadına:

"Sen elime dök ben karıştırırım/' dedikten sonra bir yandan bulamacı karıştırırken diğer yandan da ateşe üflüyordu. Öyle ki sa-kalının arasından dumanlar çıkıyordu. Nihayet bulamacı pişirdi ve tencereyi ateşten indirerek kadına:

"Bir tabak ver bakayım," dedi. Kadının getirdiği tabağa tence­reyi boşalttıktan sonra:

"Al şunu hemen çocuklara yedir, ben geriye kalanı biraz so­ğutayım rahat yesinler," dedi. Çocukları doyuruncaya kadar yan­larından ayrılmadı. Sonra biz dönmek üzere kalkınca, kadıncağız öyle sevinmiş, öyle memnun olmuştu ki:

"Allah senden razı olsun, senin bize Emir'ül-Mü'minin'den daha çok faydan oldu" diyerek dua edip memnuniyetini dile geti­rince Hz. Ömer "Yine de O'nu hayırla an. Emir'ül-Mü'minirie baş vuracak olursan beni orada bulursun, diyerek (örtülü bir ifadeyle) kendisine gerektiğinde yine yardımcı olabileceğini anlatmak iste­di. Sonra bir kenara çekilerek onları seyretmeye başladı. Kendisine: "Başka yapacak bir şey kaldı mı?" diye sordum. Bana hiç ce­vap vermedi. Ta ki çocuklar teker teker mest olup uyudular. Artık Hz. Ömer gönül rahatlığına kavuşmuştu. Ayağa kalkıp Allah'a hamdetti ve yanıma gelerek bana:

"Ya Eşlem! Açlık bu çocukların uykusunu kaçırmıştı. Daya­namıyor, zavallılar ağlıyorlardı. Onun için onları böyle başlarını koyup rahatça uykuya daldıklarını görmedikçe gönlüm buradan ayrılmaya razı olmadı" diyerek ne kadar ferahlamış olduğunu ba­na böyle anlattı.[9]

Hz. Ömer, halkının gidişatını izlemek, hayatını onlarla paylaş­mak, sevinç ve acılarına ortak olmak, şayet bir dava varsa onu anında çözüme kavuşturmak ve böylece adaletin ihmale uğrama­sını önlemek için daima çarşı ve pazarları dolaşır, toplumla haşir neşir olurdu. Fırsat buldukça da Kur'an okurdu. Namazdan sonra oturur halkın şikayetlerini dinlerdi. Evinin kapısında hiç nöbetçi bulunmazdı. Ordusunun başında da ideal bir komutandı. Tabi o, aynı zamanda İslam silahlı kuvvetlerinin başkomutanıydı. Ayrıca silahlı kuvvetler için bir komutan tayin ederdi. Sahip olduğu feda­karlık düşüncesinden hareket ederek komutanları seçerdi. Nite­kim Ebu Ubeyde Es-Sekafi'yi komutan olarak görevlendirmesin-deki ölçüsü buydu. Bir ara halkı cihada davet ettiğinde bu zat her­kesten önce O'nun çağrısına cevap vermişti.

Bazan en üst düzeydeki komutanı görevinden alırdı. Bu komu­tan orduda sıradan ve rütbesiz bir nefer olarak artık hizmet yapar­dı. Aynı zamanda rütbesiz bir nefere büyük bir komutan rütbesini verirdi. Bunu, ondaki cesaret ve atılganlık meziyetlerinden sebep yapardı. Böylece komutanın, kendi rütbe ve mevkiini sömürmesi­ne, onu kötüye kullanmasına ve bu sebeple de orduyu emellerine alet edip onları zayıf düşürmesine engel olmuştu. Nitekim, {üst üste kazanılan zaferlerin yegane sebebi olarak Halid Bin Velid'in sevk ve komutası lehinde yaygınlaşan imaj üzerine) sırf bu sebep­ten dolayı O'nu görevinden aldı. Bunu, zaferi müyesser kılanın ancak Allah Teala olduğuna, halkın kanaat getirmesi ve istediğini yapmaya kadir olan Yüce Allah'dan başkasına bel bağlamamaları için yapmıştı. Gerçekten de "Zafer Allah kalındandır" O'nun ira­desi ve yardımıyla ancak zafere ulaşmak mümkündür. Halbuki vaktiyle ordu ve halkdan bazı kimseler, kazanılan zaferleri, Halid Bin Velid'in sevk ve komutasına bağlıyor, yanlış bir inanca sapı­yorlardı.

Halife Ömer, cephelerdeki komutanlara sürekli olarak talimat ve emirlerini gönderirdi. Dolayısıyla, onlarla berabermiş gibi olup bitenlerden daima haberdardı. Allah'ın emirlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaları ve O'na karşı samimi davranmaları konusunda kendile­rini ihtar ederdi. Savaşta direnmeleri ve üstün gelmeleri için onla­rı cesaretlendirir, moral verir, çarpışmaların sık sık sonuçlan hak­kında ayrıntılı bilgi isterdi. Haberler geciktiği zaman bizzat kendi­si Medine dışına çıkar gelen geçen yolcular arasında güvenilir ve uygun bulduklarından haberler almaya çalışır, sıkı istihbarat ya­pardı. İslam ordularının zor durumda olduğunu haber aldığı za­manlar bizzat kendisi bir kuvvetin başında imdada giderdi. Bu gi­bi hallerde (her önemli meselede olduğu gibi) ayrıca sahabüere akıl danışır, onların fikirlerini alır, ikna olursa kendi görüşünden vazgeçer, onların öngördüğü şekilde hareket ederdi.

Onun Medine'de bulunmasına rağmen bütün cephelerde sa­vaşları idare ettiği vakidir. Süratli posta ile cephelere sürekli tali­mat gönderir, komutanlara görev dağıtır, öncü kuvvetlerin, sağ ka­nadın, sol kanadın, gerideki destek kuvvetlerin başında bulunacak komutanları belirler, fethedilen memleketlere ve yeniden açılacak cephelere komutan ve idareci dağıtımı yapardı. Hz. Ömer, müslü-man esirleri, düşmanların elinden kurtarmak için Beyt'ül-Mal'den (Devlet Hazinesinden) ödemeler yapar, bu konuda şöyle derdi:

"Bir müslümanı, kafirlerin elinden kurtarmak, Arap Yarıma­dasının tüm topraklarından benim için daha kıymetlidir."

Keza O, müslümanlar için olduğu kadar, gayrimüslim vatan­daşlar için de en adil ve ideal bir devlet başkanıydı. Gayrimüslim vatandaşlara, müslüm anlardan farklı giyinmeleri ve onlara karşısaygılı olmaları konusunda her ne kadar şekli bazı kurallar koy­muş idiyse de görev ve sorumlulukda onları müslümanlarla bir tutmuştu.

Zimmi (Gayrimüslim) bir vatandaş İslamı kabul edince derhal Cizye'den muaf tutulurdu. Hatta, borçlarının tüm mal varlığından daha fazla olduğu tesbit edilirse ondan artık ne öşür ne de cizye alınırdı.

Hz. Ömer, valilerine bir genelge göndererek, müslüman va­tandaşların zimmi vatandaşlara zulmetmelerine engel olmaları­nı, onlara karşı devletin vecibelerini yerine getirmelerini, güçle­rinin üzerinde kendilerine bir mükellefiyet yüklememelerini em­retmişti.

Bir defasında yaşlı ve âmâ bir dilenci adama rastladı. Sırtını okşayarak:                                   i

- Sen kitap Ehli'nden hangi cemaattensin? diye sordu. Adam:

- Yahudiyim, diye cevap verince:

- Peki seni dilenmeye mecbur eden sebeb nedir, diye sordu. Bu sefer de adam:

- Devletin benden istediği cizye vergisinden sebep, şahsi ihti­yacım ve yaşlılığım beni bu duruma düşürdü deyince, Hz. Ömer üzüldü ve adamın elini tutarak O'nu evine götürüp önce kendisi­ne bir miktar öteberi verdikten sonra, doğruca hazine görevlisine götürdü ve O'na şu emri verdi:

"Bunu ve benzer duruma düşenleri kolla. Yemin ederim ki bu adama karşı insaflı davranmamışız. Gençliğinden istifade etmi­şiz, yaşlanınca da O'nu böyle ortada bırakmışız!"

2- Sahabiler: Bu dönemde İslam toplumunun bir kategorisini de Sahabiler oluşturuyordu. Sahabilerin ileri gelenleri Medine'de otururlardı. Halife onların -cephelerde silahlı cihad dahil- hiç bir maksadla Medine dışına çıkmalarına izin vermezdi. Hz. Peygam­ber (sav)'le birlikte îslam, hak ve adalet uğruna verdikleri üstünmücadeleleri -hizmet olarak- onlar için yeterli görüyordu. İslam ümmetinin bu eşsiz şahsiyetlerini, ayrıca (başkalarının da yapabi­leceği basit meselelerle veya ikinci derecedeki hizmetlerle) meşgul etmek, onları yıpratmak istemezdi. Ciddi meselelerini onlara ar-zeder, akıl danışır, kendisini ve müslümanları ilgilendiren sorun­lar karşısında değerli fikirlerinden daima faydalanmaya çalışırdı. Bu sebepledir ki sürekli olarak Hz. Osman'a Hz. Ali'ye ve Abdur-rahman Bin Avf Hazretleri'ne sorular sorar, görüşlerini alırdı.

Keza bu fazilet timsali şahsiyetlerin her bakımdan cemiyetçe örnek alınmalarını arzu ederdi.

Aynı zamanda Sahabiler de O'na yardımcı olur, yol gösterir, sorunları adeta O'nunla birlikte paylaşırlardı. O'nun İslam ümme­tinin menfaatleri uğruna sarfettiği olağanüstü çabaları ve şiddetli yorgunlukları görüyor, O'na:

"Allah iyiliğini versin, senden sonra bu görevi devralana da Allah yardım etsin. Öyle örnekler veriyorsun ki, senden sonra bu sorumluluğu üstlenenler bu işin altından çıkamayacak perişan olacaklardır" diyerek hem hizmetlerini takdir ve hayranlıkla kar­şıladıklarını dile getiriyor, hem de katlandığı bu dayanılmaz me-şakketlerden dolayı üzülüyor, hayret ediyorlardı.

Tevhidin, güzel ahlakın, doğruluk ve adaletin, insanlığa iletil­mesinde ve öğretilmesinde Rasullullah (sav) ile elele ve gönül gö-nüle fevkalade hizmetler vermiş, hak ve hakikat yolunda canlarını ve mallarını ortaya koymuş, Sahabiler olarak bildiğimiz bu büyük önderler de Hz. Ömer'in yanında ve O'nun küçük birer örneği gi­bi idiler. Dolayısıyla bütün halk onlara yakışan gerekli saygıyı gös­teriyor, onlar da Hz. Ömer gibi halka sevgiyle ve birer baba şefka­tiyle bakıyorlardı. Onları eğitmeye çalışıyor, ilim ve bilgi dağıtıyor, onlara İslamm güzelliklerini öğretmek ve sindirtmek için çaba sar-fediyorlardı.

Sahabilere verilen, önem sırası, onların, tarih itibariyle İslama giriş sıralarına göreydi. Bu nedenle mesela: Suhayb ve Selman, (bir çeşit ortamın zoruyla müslüman olmuş bulunan) Ebu Süfyan, Süheyl Bin Amr ve El-Haris Bin Hişam gibi (Mekke'li kılıç müslümanı) kimselerden daha üstün tutulurlardı.

Anlatıldığına göre bir keresinde Süheyl Bin Amr ve Haris Bin Hişam bir mesele için Hz. Ömer'in kapışma gelirler. O sırada Su­hayb ve Selman da kapıdadırlar. Hz. Ömer, önce bunlara içeri gir­meleri için izin verir. Bu muamele Haris Bin Hişam'in çok zoruna gider. Suratını ekşitip arkadaşı Süheyl'e:

"Bu adamın bize yakıştırdığı muamele nedir?" diye serzeniş­te bulununca Ebu Süfyan O'na şu cevabı verir:

"Bu O'nun suçu değil, aslında kendimize (bu kötülüğü) bizzat kendimiz yaptık. Bu adamlar da İslama davet edildiler, biz de da­vet edildik. Ama onlar kabul ederlerken bizler geri durduk. O hal­de onlar bu yarışta bizi geçtiler ve daha yakın oldular (önceliği kazandılar.)"

Ebu Süfyan ve Haris Bin Hişam, ertesi gün tekrar Hz. Ömer'e gelerek O'na:

"Kendi kendimize (daha baştan) ne fenalık yaptığımızı bili­yoruz. İslamı herkesten sonra kabul etmekle ne mevkide olduğu­muzu artık kestirebiliyoruz. (Şimdi bu pişmanlığı yaşıyoruz.) Acaba vaktiyle müslüman olup bu saygınlığı hak edenlere ulaşa­bilmemiz için bizim ne yapmamız lazımdır?" diye sordular. Hz. Ömer, cepheye gidip savaşmalarını öğütledi. Onlar da gittiler, şe-hid oldular ve bir daha dönmediler.

Sorumluluk ve adalet bakımlarından toplumun tüm fertleri bu dönemde eşit idiler. Önceleri müslüman olanların sonra müslü­man olanlara hak hukuk konusunda hiç bir üstünlüğü yoktu. As­lında bütün sahabiler kardeş gibiydiler. Birbirlerini ana baba bir, öz kardeşlerden daha çok severlerdi.

3- Müslüman Vatandaşlar: Bütün toplum bir tek kütle gibiydi. Savaş zamanlarında evde kalanlar, cepheye cihad için gidenlerin ailelerinden sorumlu olduklarının idraki içindeydiler. Özellikle görüyorlardı ki Halife'nin bizzat kendisi bu mesuliyeti yükleniyor, onların ağır yüklerini bizzat omuzlamaya çalışıyor. Güçlü bir iman bağıyla birbirlerine bağlı bulundukları davalarına aynı samimiyetle bağlandıkları ve aynı tavrı gösterdikleri için aileler de birbirleri ile sıkı bir dayanışma ruhu içinde yaşıyorlardı. İnanıyorlardı ki er­kekler, cephe ve serhadlerde ilahi mesajı insanlığa iletmek uğruna hizmet ve mücadele vermektedirler. Çocuklar, kadınlar, anneler ve yaşlılar ise devamlı surette cephelerden gelecek haberleri gözlü-yorlardi. Bu arada, halifeleri ve yöneticileri tarafından da son de­rece korunuyor, bakım ilgi hizmet ve şefkat görüyorlardı. Onlar da bu çarpıcı örnekleri birbirlerine karşı, güç ve imkanları nisbetinde canlandırmaya ve yaşatmaya çalışıyorlardı. Böyle davranmaya ise yüreklerindeki güçlü iman onları sevkediyordu. Çünkü Hz. Pey­gamber mümin bir cemiyet (gerçek müslüm ani ardan oluşan bir toplumu) şöyle tarif etmişti:

"Birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi, acıma hissi ve sıcak il­gi bakımından müminler, birçok organlardan oluşan bir vücuda benzerler. Bu organlardan biri (bir) rahatsızlıktan dolayı acı duy­duğu zaman diğer organlar da nasıl ki onun uykusuzluğuna (te­dirginliğine) hummasına (acı, ateş ve sancısına) birlikte iştirak ediyor iseler, müminler de (birbirlerine karşı) böyledirler."

Toplumda geneli ilgilendiren bir olay meydana geldiği zaman, bütün müslümanlar (kendilerini ilgilendirdiği kadar) bu olayın et­kisini yaşar, bu hadiseye taraf olurlardı. Mesela zafer haberleri toplumun her ferdini sevindirirdi. Hepsi bu duyguya ortak idiler. Hicretin 18'nci yılında baş gösteren kıtlığın tüm sıkıntılarını bütün müslümanlar hep birlikte ve ortaklaşa çekmeye çalıştılar. Biri yi­yip diğeri uzaktan bakmadı. Kimde yiyecek ne varsa birbirleriyle paylaştılar. Sonra uzak memleketlerden gıda getirilince kıtlığın hüküm sürdüğü bölgelerden başlanarak, müslüm anlıktaki kıdem sırası şöyle dursun, müslüman gayrimüslim de demeden, kimler sıkıntı içindeyse onların tümüne eşit muamele edilerek gıda dağı­tımı yapıldı.

4- Zimmiler: (Gayrimüslimler, yani müslüman olmayan va­tandaşlar):

Bunlar kısmen Yahudi ve Hıristiyan'lardan oluşan Ehl-i Kitab,kısmen de Mecusi (Ateşperest) idiler. Bunlar fetihler sırasında teslim olup müslümanlarla barış akdeden ve düzenlenmiş barış şart­larını çiğnemeyen, düşmanları barındırmayan (onların hesabına siyasi ve ideolojik faaliyetleri icra etmeyen) İslam düşmanlarıyla haberleşmeyen idareye bağlı vatandaşlardı. Böyle kaldıkları ve sa­mimi davrandıkları sürece mutlu yaşadılar ve îslamm güzel adale­tinden daima istifade ettiler, mülk ve arazilerinin üzerinde, mal ve servetlerini hürriyet içinde işleterek, çoluk çocuklarıyla beraber daima güven içinde yaşadılar. Kimse onlara dokunamazdı. Şayet bir zulüm görürlerse derhal icra edilir, hak yerini bulurdu. Kim olursa olsun mütecaviz kişi de layık olduğu cezaya çarptırılıdı. Eşitlik toplum fertlerinin tümü arasında mevcuttu ve bu konuda hiç bir istisna yoktu. Bazı özel ve çok nadir durumlar hariç. Zim-mi'ler de müslümanlarla aynı görev ve sorumluluklara tabi idiler. Onlar devlete Cizye denen bir vergi öderlerdi ki bu para, müslü-manın ödemek zorunda olduğu zekattan miktar olarak daha azdı. Cephelere gönderilmezlerdi. Güven içinde şehirlerde otururlardı. Kendi şeriatlerine (kendi inançlarına göre) davalarını çözümle­mekte hür oldukları gibi meselelerini İslam Şeriatına göre de çö­züme kavuşturmakta serbest idiler.

Son olarak şunu söylemek mümkündür ki, Hz. Peygamber'in:

"Bu yarımadada iki din bir arada olmaz!" hadisini gözönün-de bulunduran Hz. Ömer, müslüman olmayan vatandaşları Arap yarımadasının dışındaki bölgelere yerleştirdi. Fakat İslam devleti­nin diğer kesimlerinde bu vatandaşlar yine hürriyet1 ve mutluluk içinde yaşadılar.

İşte her şeye rağmen toplumun tüm fertleriyle İslam tarihinin bu parlak döneminde ve insanlık tarihinin eşine bir daha rastlan­mayan bu adalet dolu merhalesinde mutlu idi, gidişat ve hayat seyrinde faziletli idi; fertleri birbirlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Çünkü toplumda eşitlik hakimdi. Hürriyet vardı her taraf sevgi ve merha­met doluydu.[10]



[1] Ne ilginçtir ki günümüz Türkiyesi'nde de böyle bir yahudi topluluğu var­dır. Bunlara Selanik ya da Karaim Yahudileri denir. Türk asıllıdırlar ve Hazar Türklerinin devamı oldukları sanılmaktadır. 1600'lerden sonra Osmanlı devlet kademelerine sızarak sistemi dejenere ettiler. TC kurulunca da atak davranarak devletin yönetimini hemen ele geçirdiler ve müslümaları safdışı bıraktılar. 1920 yılından itibaren Marmara sahillerine yarleşefek sıkı bir örgütlenmeyle kısa za­manda ülkenin ekonomisini de ellerine geçirdiler. Sahip bulundukları sınırsız geniş imkanlar sayesinde Türkiye'nin iç ve dış politikası ile kamuoyu bu yahudi ler tarafından yönlendirilmektedir. Bunların İstanbul'da iki, Ankara'da da bir ca­mileri vardır! Halk arasında müslüman geçinir, yahudi olduklarını gizlerler. An­cak dinlerine çok bağlıdırlar. Kimliklerinin din hanesine islam yazdırırlar. Çocuklarına ise geleneksel müslüman adlarından çok türk adları verirler. Bu yüzden toplumda hiç fark edilmezler. Gerek Türkiye'deki diğer yahudilerle, ge­rekse israil'le sıkı ilişki içinde oldukları, izledikleri iç ve dış politikadan anlaşıl­maktadır. Ülkede uyguladıkları eğitim sistemi ve çeşitli alanlardaki etkinlikleriy­le toplumun kimliğini değiştirmeye çalışmaktadırlar. (Mütercim)

[2] Bazı fıkıh mezheplerine göre hata yapan imam, veya civarda cereyan .eden bir tehlikeye karşı yakındaki!eri, namazı bozmadan uyarmak için yüksek sesle "Subhanellah!" denir ve tekrarlanır

[3] Ibn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 227-229

[4] Hz. Ali'nin alnı genişçe ve tepesindeki saçları dökülmüş olduğu için Hz. Ömer O'nu, Eclah (yani dazlak) diye niteliyordu

[5] îbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 55-59

[6] tbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 70-82; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 238-245

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 3/83-98.

[7] Ahkaf Suresi: Ayet; 20

[8] İbn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 6; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 229

[9] Ibn-ül Esir, El Kamil tere, c. 3, s. 63-64; îbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 7, s. 226-226

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 3/99-121.