Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

47- ASKERİN DEVLET MUKADDERATINA HAKİM OLMASI - Index Web - 0048 0048

47- ASKERİN DEVLET MUKADDERATINA HAKİM OLMASI2


47- ASKERİN DEVLET MUKADDERATINAHAKİM OLMASI

 

Gerek Hz. Peygamber (sav), gerekse Hulefa-i Raşidîn {Radiyal-lahu anhum) devrinde muvazzaf bir ordu yoktu. Fakat müslüman-lar, her gerektiğinde cihad hizmetlerinde bulunmak üzere topla­nan ordunun saflarına katılmak için süratle davranırlardı. Devrin halifesi de askerin, kendisine mutlak itaatte bulunacakları, emrine asla aykırı davranmayacakları bir genel komutan seçerek başların­da görevlendirirdi. Sağ ve sol kanatlarla, merkez ve geri hizmet güçlerini sevk ve idare edecek yardımcı komutanları ise genel ko­mutanın bizzat kendisi belirlerdi. Keşifçileri de çeşitli yönleri yine kendisi gönderirdi. Aynı zamanda müeyyidelerin uygulanmasın­da ve mali konularla ilgili hizmetlerin yürütülmesinde Halife'nin emir ve talimatını yerine getiren yeterli sayıda görevli bulunurdu. Keza gerektiğinde kabilelerine mensup suçluların yakalanması gi­bi konularda kabile reislerinin, halife ya da komutana yardımcı ol­mak gibi bazı rolleri bulunurdu. Ancak o dönemlerde böyle bir şe­ye pek gerek duyulmamıştır.

Askerler sivil halka karışıp tembelliğe alışmasınlar ve halk üze­rinde bir baskı unsuru olmasınlar diye ilk defa Hz. Ömer onlarınşehir merkezlerinden uzak kışlalarda kalmalarını emretti. Öncele­ri birer askeri kamp olarak Basra, Küfe ve El-Fustat kentleri işte bu şekilde oluştular. Ne ilginçtir ki günümüzde askerlerin, kentlerde sivil halka karışmaları sırasında onların nasıl tecavüzlerde bulun­duklarını, subayların sert ve küstah muamelelerini görüyoruz.

Halifelerin güçlü ve yönetimin heybetli olduğu günlerde fetih­lerin ve en azından küçük çaptaki akınların devam ettiği Emevi Devri'nin -bu konuda- Hulefa-i Raşidin Devri'nden pek büyük farkı yoktu. Ancak fetihler durup akınlar zamanla hızını kaybedin­ce Halifeler de güçlü otoritelerini yitirip yönetimin halk üzerinde­ki saygın etkisi ortadan kalkınca durum tamamen değişti. Cihad hizmetlerini üstlenecek hazır bir ordu yine bulunmuyordu. Ancak bu kez içeride idareye karşı siyasi hareketler ve baş kaldırma olay­ları cereyan etmeye başladı. Müslüman halk- dış düşmana karşı olduğu kadar- içerideki isyancılara karşı toplanıp bu hareketleri bastırmaya mecbur edilmedikçe kendiliklerinden toplanmaya alı­şık değillerdi. Bunun yanı sıra müslümanlar artık rahata da alış­mışlardı. Hizmet ve işlerini köleler yapıyordu. İşte bu sebepler yü­zündendir ki halifeler toplumun güvenliğini temin için emirlerini uygulayacak ve isyan hareketlerini bastıracak muvazzaf ordular bulundurmak zorunda kaldılar.

îlk İslam muvazzaf ordularım oluşturan askerler, ne Arap ne de Fars asıllıydılar. Çünkü bu her iki unsura mensup olanlar da ra­hata ve lüks hayata alışmışlardı. Onun için halifeler, (kısmen ele geçirilmiş ise de) Orta Asya'daki ülkelerin henüz geniş bölgeleri fethedilmemiş bulunan Türklerden bu muvazzaf orduları kurmak zorunda kaldılar. Nitekim bu bölgeden kitleler halinde esir getiri­liyordu. Halife ise bunlar arasında uyanık ve zeki bulduğu şahısla­rı seçip onları iyi bir askeri eğitimden geçiriyor, önemli hizmetler­de görevlendiriyordu. Zamanla bunların sayıları çoğaldı, nüfuzla­rı da arttı. Çünkü yönetimin, kendi hasımlarına karşı kullandığı bir kırbaç haline gelmişlerdi. Bu kuvvetlerin başındaki komutan­lar da güçlendiler. Çünkü güvenliği bunlar halifenin rolü olmadan kendi başlarına sağlayabiliyorlardı. Aynı zamanda statüsü ne ka­dar yüksek olursa olsun her gücü dize getirebilecek duruma gelmislerdi. Tabi ordu bu hale gelince bizzat halifenin bile üzerinde bir otorite sahibi oldular. Ta ki Hicri 247 de (ilk defa bir halifeyi) El-Mütevekkil Alallah'ı öldürdüler. İşte bu olaydan sonra artık Abba­si Halifeleri ordunun elinde birer oyuncak oldular. Komutanlar is­tedikleri kimseyi görevden atıyor, istediklerini öldürüyor, istedik­lerini de teşhir ediyorlard1. (Abbasi ordusunu oluşturan Türklerin) bu tasarrufları Buveyhiler işbaşına gelinceye kadar böyle devam etti. (İranlı) Buveyhiler de asker olarak devlet idaresini ellerine ge­çirdiler. Onlardan sonra da Selçuklular geldi. Fakat değişen bir şey olmadı. Arap olsun Fars olsun Türk olsun, bütün askerler davranış ve icraat bakımından hep aynıdırlar. Bu özellik belli bir ırktan ge­lenlere mahsus değildir. Askeri bir eğitimle yetiştirilmiş, devamlı silahla haşir neşir olmuş bir kimse, kitle idare eden, siyasetle uğra­şan, -yerine göre- kimine karşı yumuşak, kimine de sert davran­mak, sorunları muhakemeyle çözümlemek ve ona göre her şeyi yerli yerine oturtmak durumunda olan biriyle aynı kişiliğe sahip değildir.

Bilindiği üzere askerler hep kışlalarda ve savaş psikolojisi için­de yaşarlar. Verilen emirler doğrultusunda zaman zaman da harp­lere girerler. Dolayısıyla asker kişi, kendi evinde ailesi arasında ya­şarken savaşı -sadece askeri açıdan değil- aynı zamanda kendi si­yasi görüş, tecrübe ve kanaatlerine göre de sonuçlan hesaplayarak düşünen bir siyasi liderden farklıdır.

Bir diğer bakımdan, askerlik hayatı gibi sert şartlarda yaşayan bir kimse, (sivilliğin toleransı içinde) rahat yaşayan siyasi liderlere karşı daima kin besler, onlara karşı komplolar kurar, onları devir­meye çalışır. Başarıya ulaşınca bu sefer o da kendisinden önceki­ler gibi yaşamaya çalışır. Askerlerin her devirde yaptıkları işte bu­dur. Hicretin ikinci yüzyılında Abbasi Devletini zayıf düşüren se­bep de yönetime musallat olan işte bu askeri idaredir. Ayrıca o devrin ordusu Arap ırkçılarının ileri sürdüğü gibi Arap olmayan bir millete mensup idiler.

Devlet askerlerin eline geçip, ordu devletin mukadderatına el koymaya çalışınca devlet zamanla zayıflamaya, itibarı düşmeye başladı. Bu sürekli olarak tekerrür eden bir durumdur. Askeri yonetimin bazen dışarıya karşı iyi bir görüntüsü, yapay bir heybeti olabilir. Fakat bu sadece dıştan görünüş itibariyledir. Dolayısıyla böyle bir yönetim, ya baştaki diktatörün bertaraf edilmesiyle ya da küçük çapta bile olsa bir savaşın patlak vermesiyle hemen yıkılıve-rir. Çünkü çiğnenmiş bir toplumun savaşabilmesi mümkün değil­dir. Aç bırakılmış bir kimse, düşmanlarına karşı mücadele edecek ve onu aç bırakanların emri doğrultusunda canını feda edecek im­kana sahip değildir.

Şu içinde yaşadığımız çağı ele aldığımızda bile görüyoruz ki süper güçler, küçük fakat halkı şerefli olan boyun eğmeyen bir devleti dize getirip o devlet üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istedikleri zaman o milletin başına hemen askeri ihtilalle bir cun­ta getirip musallat eder ve böylece onu dize getirirler. Böyle bir du­rumda, onlara artık hiç kimse karşı koyamaz. Cuntacılar da böyle bir ortamda her şeyi çarpıtır, halkı ezer ve her şeye boyun eğmeye razı olmaları, işbaşında olanların her türlü icraat ve davranışları karşısında susmaları için, manevi ruhun sönmesi, halkın artık herhangi bir alanda başarı göstermemesi, bir etkinlikte bulunma­ması için onları aç bırakır, perişan ederler. İşte süper güçlerin ar­zuladığı ve akabinde emellerini hiç bir direnişle karşılaşmadan gerçekleştirebilecekleri sonuç budur. Her ne kadar işbaşındakiler güçlü görünseler bile bu laf ve propagandadan öte bir şey değildir. Gerçekte devlet ve millet yabancının boyunduruğu altındadır.[1]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/127-130.