Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

49- ABBASİLER DÖNEMİNDE MEDENİYET - Index Web - 0050 0050

49- ABBASİLER DÖNEMİNDE MEDENİYET.. 2

Abbasiler Döneminde Maddi Görüntüleri2


49- ABBASİLER DÖNEMİNDEMEDENİYET

 

Abbasiler DönemindeMaddi Görüntüleri

 

Medeniyet istikrar ve güvenlik demektir. İnsanın, içinde yaşa­dığı çağa uygun ve gelişmiş temel ihtiyaçlarını sağlamak ve hedef­lerine ulaşmak suretiyle ruhsal yönden mutluluğa erişmesi de: mektir. O'nun hayırlı hizmetlerini ve refahım sağlayan ortam de­mektir. Medeniyet vücut bulunca, tabi ki sonuç olarak O'nun gö­rüntüleri ortaya çıkar. Bu görüntüleri ise insanlar yanlışlıkla me­deniyetin kendisi zannederler. Halbuki bu görüntüler, esasen o medeniyetin gerçekleşmesinde kullanılan araçlara ve insanın ha­yat anlayışına, düşünce tarzına göre değişebilir. İnsanın bu yolda­ki anlayış tarzı da esas itibariyle onun inancından doğar. Bunun içindir ki materyalistler medeniyetin oluşumunda soyut olarak araçları kalkınma ve ilerlemede amaç olarak görürler.

Nitekim elde ettikleri sistemler ve bunların kullanımından do­ğan sosyal neticeler ne olursa olsun hatta bu sistemler bir toplu­mu tamamen ortadan kaldıracak ya da bir ümmetin tüm fertleri­ni öldürecek sonuçlar doğursa bile zevk, safa, şehvetlerin tatmini, çıkar, mevki makam ve şöhret gibi şeyleri elde etmeyi insanlığa hizmet sayarlar.

Müslümanlara gelince ilerlemede hedef olarak manevi terbiye ile maddi kalkınmayı birlikte görürler. Tabi ki onlara göre birincisi olmadan ikincisinin faydası yoktur. Aynı zamanda toplumun sela­meti için olumlu ve sağlıklı sonuçların elde edilebilmesi bakımın­dan insana hizmetin yalnızca meşru yoldan yürüyerek yapılabile­ceğine inanırlar. Topluma zarar veren, onu parçalayan, O'nun iler­lemek ve kalkınmak için vücuda getirdiği vesileleri ortadan kaldı­ran ve dolayısıyla oluşturduğu medeniyeti yıkan gayrimeşru me-todlar ise onlara göre olumsuzdur.

Esasen sistemlerin gelişmesi, insanın hayata bakış açısının so­nuçlarından biri ve onun sahip olduğu misyonun bir açıklaması­dır. Bunu hazırlayan kaynak ise inançtır. Dolayısıyla materyalist inanış tarzı kişiye, sahip olduğu imkanların el verdiği kadarıyla (getireceği sonuçlara hiç bakmadan) içgüdülerini ve arzularını tatmin etmeyi mubah sayar; ya da (hayvansal içgüdülerini ve ar­zularını hiç bir engel tanımadan yerine getirme hakkına sahip olmakla beraber) şahsı, bütün kişiliğini eritip yok edecek şekilde baskı altına alan topluluğu hoş görür. Materyalizmin dünya görü­şünde ister ferdin ister devletin lehinde olsun sistemler sadece menfaat ve onun arkasındaki şehvet, şöhret ve benzeri şeyler uğ­runa, keza bu anlamda medeniyet sayılan her şey uğruna ancak geliştirilir. İslama gelince o, gerek fert için gerekse toplum için bi­rer sınır tayin etmiştir. Ta ki onlardan biri diğerinin hakkını çiğne­mesin. Toplumun varlığı sıhhatli bir şekilde devam etsin diye îs-lam sosyal değişimlerin daima sonuçlarını araştırır ve hayatın her alanındaki rolünü yerine getirir. Öyleyse (bundan anlaşılıyor ki) Medeniyet, kendine tabi olanlar için hayat hakkında özel bir dü­şünce yolu çizen ve onların bu yolda nasıl yürüyeceklerini açıkla­yan inanç ve felsefenin bir neticesidir. Dolayısıyla da insan işte bu görevi yüklenerek çalışır ve faaliyet gösterir. Böylece gelişme mey­dana gelir, ilerlemeler kaydedilir ve bunun sonucu olarak da me­deniyet oluşur.

Gerek hayat, gerekse insanın dünyadaki görevi ve insanların mutluluğu hakkında, inanç ve felsefelerin bakış açıları birbirinden farklı olduğu için bu inanç ve felsefelere dayanan medeniyetler deöteden beri farklı olmuştur. Mesela materyalist felsefe üzerinde kurulu medeniyetin mensuplarından bazıları, insanın mutlu ola-bih-iesi için -toplumun çıkarlarına aykırı olsa bile- ferdin sınırsız bir hürriyete salıip olması gerektiği kanaatiyle hayata bakarlar. Onun için böyle bir medeniyet, ferdin, hürriyetini sınırsız bir şe­kilde yaşayabilmesi için ortamı hazırlar ve bu hürriyet anlayışın­dan hareketle insan nefsinin meylettiği her şeyi gerçekleştirme imkanı elde edebilmek üzere vesileleri geliştirir. Halbuki yine ma­teryalist felsefeye dayalı medeniyetin bir diğer mensupları toplu­mun menfaatlerini ferdin menfaatleri üzerinde tutarlar ve ferdin cemaat içerisinde erimesi, cemaatin menfaati doğrultusunda ça­lışması için çalışırlar -ileri sürdüklerine göre- kişiden, bütün im­kanlarım toplumun mutluluğu uğrunda seferber etmesini isterler.

İslama gelince, o insana yeryüzünde emanetçi olarak bakar. Onun için insanın yeryüzünü kalkındırması ve kendisine düşen görevleri hakkıyla eda etmesi gerekir. İslam insanı dünya'da kur­duğu nizama karşı, ahirette de Allah'a karşı bu görevlerden sorum­lu tutar. Çünkü Allah Teala yeryüzünü ona emanet etmiş, bu göre­vi ona havale etmiş, yeri göğü ona amade kılmış ve gizli aşikar her türlü nimeti ona ihsan buyurmuştur. Bu sebeple insanın, üzerin­de yaşadığı şu yeryüzünde emek sarfetmesi, ölü haldeki zenginlik kaynaklarını işletip değerlendirmesi gerekir. Dolayısıyladır ki yer­yüzünde ilk medeniyetler tarım ve ona bağlı olarak toprakla sanat ticaret ve ulaşım gibi iktisadi etkinlikler alanında kendini göster­miştir. İlk devirlerden beri insanların seyrüseferinden, bu esnada­ki ihtiyaçlarının temininden yolculuklarında ve dönüşlerinde on­ların güvenliklerinden devlet sorumluydu.

İslam ayrıca insana önem verir ve onu şerefli sayar. Onun sağ­lığıyla, hürriyetiyle, aklı ve düşüncesiyle ilgilenir. Bunun içindir ki İslam, öncelikle insanın inancıyla ilgilenmiş, içine sinmiş bulunan efsane ve evhamı, bunlara bağlı olarak astroloji, güvercin uçurmak suretiyle kehanette bulunmak veya zehirli sürüngenlere rastlayın­ca işin ters gideceğine inanmak gibi cahillerin düşüncesine mu­sallat olan her türlü şaibe ve hurafeleri söküp çıkarmıştır. Müslü­man kişinin, düşüncesinin harekete geçmesine ve altında bulunabileceği her türlü baskıdan kurtulmasına engel olan her şeyi ya­saklamıştır. Dolayısıyla (kurduğu nizamın hakim olduğu her yer­de) insanı zulmetten, zulümden ve siyasi baskıdan kurtarmıştır. İslam, sağlık bakımından da insanı korumuş, onun bedenine veya ruhuna eziyet veren sarhoş edici ve uyuşturucu bütün zehirleri ay­nı zamanda intihar etmesini veya başkasının canına kıymasını ya­saklamıştır. Bu cinayetleri işleyenleri de en ağır cezayla tehdit et­miştir ki o da cehennem ateşidir.

Keza fertler arasında eşitlik bulunmasına önem vermiş, zen­ginlik, orijin, çevre, mesken ve mekan, meslek ve iş bakımından insanlar arasında tercih yapmamıştır. Ta ki sınıf ve tabakalar mey­dana gelmesin. Ta ki toplum fertleri arasında çözülme meydana gelmesin ve günümüz toplumlarında olduğu gibi kindarlık ve bağ­nazlık olmasın. Mevcut toplumlarda oluşmuş tabakalar arasında olduğu gibi sınıf mücadelesi doğmasın. İslam -diğer tüm rejimler­den görüş ve felsefelerden farklı olarak- topluma insanî bir gözle bakmaktadır. Fertlerinin tümünün aynı asıldan gelmiş olmaları hasebiyle hepsine eşit olarak bakar, vatandaşlar arasında adaletle muamele etmeyi, iyi komşuluk ilişkilerinde bulunmayı önce akra­balara sonra da bütün müslümanlara karşı merhametli olmayı emreder.

Keza İslam adalete çok önem vermiş, kimsenin sosyal mevki­ine bakmamıştır. İslama göre Halife (yani devlet başkanı da) top­lumun sadece bir ferdidir. İslam, makam sahiplerinden alçak gö­nüllü olmalarını, hiç bir zaman vatandaşlara karşı büyüklük tasla­mamalarını emreder. Esasen, bu hasletin herkeste ancak özellikle mevki sahiplerinde bulunması şayanı arzudur. Onlar bu konuda önceliklidirler ve sorumlulukları daha büyüktür. îslam kişiye, gü­cünün üzerinde bir mükellefiyet yüklem e mistir, onu diğer millet­lerde olduğu gibi- eşraf ve efendilerin angaryasına ya da (payına düşen mecburi bir kamu hizmeti veya bütün müslümanların faydalanacağı genel bir görev hariç) devlet müesseselerinde zor­la çalıştırılmaya mahkum etmemiştir. Bu sebepledir ki müslü-manlar ilk devirlerde ne muhteşem saraylar ve yüksek binalar in­şa etmiş, ne de heybetli camiler yapmışlardır. Ta ki insanlar arasında rekabetten dolayı kin doğmasın ve vatandaş, sorumlu kimsele­re ya da zenginlere nefret ve düşmanlık gözüyle bakmasın. Bu du­rumlar îslam tarihi (nin ilk devirlerinde vuku bulmamış, ancak ne zamanki islam sorydevirlerde müslümanlann ruhundan sıyrılıp çıkmış, işte o zaman bu gelişmeler meydana gelmiştir. Binaena­leyh îslam devleti de vatandaşlarına iş, mesken ve yiyecek bul­maktan sorumluydu, hangi dinden olurlarsa olsunlar onlara iş-görmezlik ve yaşlılık hallerinde bakmakla mükellefti.

Gerçekte îslam medeniyeti insancıl bir medeniyettir ve mater­yalist felsefeye dayalı diğer medeniyetlerden açık bir farkla ayrıl­maktadır. İslam medeniyeti esasen kendine özgü bir medeniyet olup kaynağını İslam inancından, müslümanm hayata bakış açı­sından, onun bu bakış açısıyla taşıdığı misyondan ve bu misyonun müslüman kişide peyda ettiği izzeti nefisten ve toplum içinde dü­şündüğü refah ve mutluluktan kaynağını almaktadır. Halbuki ge­riye kalan diğer bütün materyalist medeniyetler, insanoğlunun sırf maddi ölçülere dayanan bakış açısından, bu görüşle kendi nefsi için gerçekleştirdiği lüksten, yaşadığı zevklerden, tatmin et­mek istediği şehvetinden ve peşinde olduğu şöhret ve mevki hır­sından kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla bu materyalist medeniyetin kafa yapısı, eski mil­letlerin inşa ettiği, muhteşem saraylara, sanat abidelerine, tapı­naklara, piramit ve kral mezarlarına, forum ve tiyatrolara, bu bina­ların asırlardır ayakta durmuş bulunmalarına normal bir nazarla bakmaktadır. Oysaki bütün bunlar aslında insanoğlunun mutlulu­ğu için yapılmış binalar değildir. Bilakis diktatörlerin heva ve he­vesleri doğrultusunda insanların angarya olarak zorla çalıştırılma­ları sonucu, onlara baskı yapılarak, kendilerine güçlerinin üzerin­de görev yükletilerek gerçekleştirilmiştir.

İşte bu noktadan hareketle diyebilirizki: İnsanlar rahata ve is­tikrara kavuşunca, güven hissi ortama hakim olunca, adalet genel bir teamül halini alıp eşitlik yayılınca, vatandaşların temel ihtiyaç­ları karşılanıp onlar da iç huzura kavuşmak üzere bütün arzu ve iç-tenlikleriyle hedeflerini gerçekleştirmek ve hayattaki görevlerini ye­rine getirmek maksadıyla faaliyet icra edince -kî böyle bir ortam İslamın ilk devrinde ancak gerçekleşmiştir-. îşte o zaman İslam me­deniyeti zirveye ulaştı ve çok muhteşem bir medeniyet oldu.

Bu düşünceden hareket eden İslam medeniyetinin esasen gö­rüntüleri daha sonraları göze çarpmaya başadı. Çünkü bir mede­niyetin çeşitli yönlerden belirtileri, görüntüleri ve özellikleri var­dır. Bunlardan bir kısmı temel özelliklerdir. Ki bunlar ilim, ahlak ve üretimdir. Bir kısmı da tamamlayıcı özelliklerdir. Bunlar da ya­pılar ve bayındırlık alanındaki görüntülerdir. Bir diğer kısmı ise lüks görüntülerdir. Bunlar da, ziynet, müzik ve sanattır. Tabi bir medeniyet, oluşum süreci içinde lüks aşamasına kadar ulaşırsa ar­tık lüks hayat veya -başka bir tabirle- medeniyetin sonu başlar. İş­te Abbasi Devleti'nde durum böyle olmuştur ve kurduğu medeni­yet yıkılmaya başlamış, nihayet devlet de ortadan kalkmıştır. Bu medeniyet materyalistlerin tasavvur ettikleri gibi zirveye ulaşma­mıştır.

Vaktiyle Arap Yanmadası'nm çoğu yerinde insanlar göçebe yaşıyorlardı. Kabileler arası baskınlar ve ardı arkası kesilmeyen sa­vaşlar sebebiyle kimsenin ne canı ne de malı güven içindeydi. O devirde bir kimse göçebe hayatı terkedip bir şehre yerleşince ona "artık medenileşti" (yani şehirleşti) derlerdi. Dolayısıyla hayatta istikrar bulmak, yani yerleşik hayata geçmek medeniyetin başlan­gıcı oldu. İslam doğup îslamın ilk devleti Hz. Peygamber (sav)'in hayatında kurulunca her tarafa güven hakim olmaya başladı, kor­ku ortadan kalktı, insanlar canlarını, mal ve namuslarını bir güven ortamı içinde buldular, adalet ve eşitlik bulunduğu için herkes hakkına nail oldu ve temel ihtiyaç maddelerini elde etti. Bundan sonra müslümanlar fikir ve inançlarını yaymak için insanlığı hak­ka davet etmeye çıktılar. Böylece bu dünyadaki görevlerini bir yandan ibadetle, diğer yandan insanları zulmetten nura çıkar­makla yerine getirmeye çalışıyorlardı.

İşte bu sebepledir ki Arap Yarımadası onların karşısında dize geldi ve ondan sonra da görevlerini tamamlamak üzere bu sefer de Arap Yanmadası'nm dışına hareket ettiler. Onlar bu çağrıyla ve bu fetihlerle gerçekten mutlu oldular. Öyle ki Hz. Peygamber (sav) 'in ve Hulefa-i Raşidin'in devirlerinde İslam Devleti'nin sınırları içinde hayat mükemmel bir saadete ulaşmış oldu. Binaenaleyh müs-lüman kişi, zamanın şartlarına göre sahip bulunduğu temel ihti­yaç maddeleri bakımından ve sahip olduğu derin inanç, yerine ge­tirmekte olduğu ibadet ve cihad hizmetleri sebebiyle doyuma ulaşmıştı. Elde ettiğinin fazlasını artık istemiyordu. îşte bu devrin medeniyeti, insanın bütün arzu ve temennilerini gerçekleştirdiği için de zirveye ulaşmış bir medeniyetti

Emevi Devri'nde ise fetihler birbirini izledi. Müslümanların ihtiyaçları ancak cihadla temin edilebiliyordu. Bu, zayıflamaya yüz tutunca yavaş yavaş maddi ölçülere dayalı bir medeniyet ku­rulmaya başlandı. Bununla da cahiliyet devrinin kavmiyetçilik (ırkçılık, milliyetçilik ve kabilecilik) gibi belirtileri ortaya çıktı. Eşit­lik zayıfladı, halife Beytülmal (devlet hazinesi) üzerinde şahsi ta­sarruflarda bulunmaya başladı. Bu hal Emevi İktidarı'nm son dö­nemlerinde daha da arttı ve Abbasiler'in ilk dönemlerinde devam etti. Sonra Fetihler durdu ve cihad faaliyetleri geriledi. Fakat vak­tiyle gerçekleştirilmiş olan fetihler sırasında ele geçirilmiş servet­ler ve gerek zenginlik sebebiyle satın alınarak, gerekse cihad ve fe­tihlerin bir ürünü olarak ülkeye giren kalabalık sayılardaki kölele­rin hayat üzerinde yarattıkları etkiyle İslam medeniyeti yeni bir çı­ğıra girdi. Bu gelişmeyle birlikte (İslama dayalı sağlam ve) sağlıklı medeniyetin prensiplerine bağlı kalanlar kendilerini ilme verdiler ve bu alanda eserler meydana getirdiler.

Toplumun diğer kesimleri ise lüks içinde yaşamaya baktılar. Medeniyetin tamamlayıcı yanı olan yapılar inşa etmeye, bayındır­lık faaliyetlerinde bulunmaya, kanallar açmaya, tarım ve ticaretle uğraşmaya önem verdiler. Her ne kadar bu faaliyetler ülkenin asli yerlilerinin bizzat elleriyle değil de çalıştırdıkları köle ve zenciler tarafından gerçekleştiriliyor idiyse de hakikat buydu. Toplumun bir diğer kısmı ise kendilerini medeniyetin lüksüne kaptırdılar. Varlık, içki ve eğlence içinde hayat geçirmeye çalıştılar. Bu lüks ha­yatın neticesi olarak medeniyet tedricen gerilemeye başladı ve ni­hayet Abbasi Devletinin ortadan kalkmasına sebep oldu. Çünkü medeniyetin güvenlik, adalet, eşitlik ve insana saygı konusundaki kuralları bu gidişatla artık geri saymaya başlamıştı. Sonuçta köklerin zeval bulması, dal ve budakların çürümesini, meyvaların dö­külmesini davet etti. Ne varki bu meyvaların bir kısmı henüz ol­gunlaşmamıştı bile. Bir kısmı ise köklerden gelen damarların ke­silmesiyle kurumuştu.

Aslında diyebiliriz ki İslam medeniyetinin temel unsurları Hz. Peygamber (sav)'in ve Hulefa-i Raşidin'in devirlerinde en mü­kemmel seviyesine ulaşmıştı. Nitekim ürünleri fetih faaliyetlerin­den hemen sonra ortaya çıkmaya başladı. Ne çare ki kısa bir süre sonra İslam toplumunda baş gösteren israf ve lüks hayat, bir takım lüks sonuçların ortaya çıkmasına neden oldu ki bunların etkisiyle medeniyetin görüntüleri daha belirmeye başladığı andan itibaren yıkılmaya yüz tuttu. Çünkü aslında medeniyetin bizzat temelleri yıkılıyordu.

İşte bu aşamada Abbasi Tarihi, halifelere ilişkin gerçekleri çar­pıtan Şiilerin etkisi altında kaldı. Bu dönemin çehresini kalemle­riyle değiştirenler ve nihayet Moğollarla gizlice işbirliği yapan ve Bağdat'ı onlara teslim eden, Halife'nin Şii Başveziri Müeyyid'ül-Dîn El-AIkamî'nin haince tertipleri sonucu Devlet Merkezi Bağ­dat düştü. Gerçek şudur ki: Kavmiyetçilik (yani ırkçılık, milliyetçi­lik ve kabilecilik) tesiriyle devlet parçalandı, organları kesildi. O devrin askeri diktasıdır ki hem Halife'yi hem vatandaşı ezdi. Diğer yandan lüks ve israf içinde geçen hayat da halkı gerçek amaçların­dan uzaklaştırdı.

Özet olarak şiilik, kavmiyetçilik, askeri dikta, lüks ve israf, dün Abbasi Devleti'nin, bugünse bizim başımızın belası olmuştur.[1]

 



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/145-152.