49- ABBASİLER DÖNEMİNDE MEDENİYET - Index Web - 0050 0050
49- ABBASİLER DÖNEMİNDE MEDENİYET
Abbasiler Döneminde Maddi Görüntüleri
49- ABBASİLER DÖNEMİNDEMEDENİYET
Abbasiler DönemindeMaddi Görüntüleri
Medeniyet istikrar ve güvenlik demektir. İnsanın, içinde yaşadığı çağa uygun ve gelişmiş temel ihtiyaçlarını sağlamak ve hedeflerine ulaşmak suretiyle ruhsal yönden mutluluğa erişmesi de: mektir. O'nun hayırlı hizmetlerini ve refahım sağlayan ortam demektir. Medeniyet vücut bulunca, tabi ki sonuç olarak O'nun görüntüleri ortaya çıkar. Bu görüntüleri ise insanlar yanlışlıkla medeniyetin kendisi zannederler. Halbuki bu görüntüler, esasen o medeniyetin gerçekleşmesinde kullanılan araçlara ve insanın hayat anlayışına, düşünce tarzına göre değişebilir. İnsanın bu yoldaki anlayış tarzı da esas itibariyle onun inancından doğar. Bunun içindir ki materyalistler medeniyetin oluşumunda soyut olarak araçları kalkınma ve ilerlemede amaç olarak görürler.
Nitekim elde ettikleri sistemler ve bunların kullanımından doğan sosyal neticeler ne olursa olsun hatta bu sistemler bir toplumu tamamen ortadan kaldıracak ya da bir ümmetin tüm fertlerini öldürecek sonuçlar doğursa bile zevk, safa, şehvetlerin tatmini, çıkar, mevki makam ve şöhret gibi şeyleri elde etmeyi insanlığa hizmet sayarlar.
Müslümanlara gelince ilerlemede hedef olarak manevi terbiye ile maddi kalkınmayı birlikte görürler. Tabi ki onlara göre birincisi olmadan ikincisinin faydası yoktur. Aynı zamanda toplumun selameti için olumlu ve sağlıklı sonuçların elde edilebilmesi bakımından insana hizmetin yalnızca meşru yoldan yürüyerek yapılabileceğine inanırlar. Topluma zarar veren, onu parçalayan, O'nun ilerlemek ve kalkınmak için vücuda getirdiği vesileleri ortadan kaldıran ve dolayısıyla oluşturduğu medeniyeti yıkan gayrimeşru me-todlar ise onlara göre olumsuzdur.
Esasen sistemlerin gelişmesi, insanın hayata bakış açısının sonuçlarından biri ve onun sahip olduğu misyonun bir açıklamasıdır. Bunu hazırlayan kaynak ise inançtır. Dolayısıyla materyalist inanış tarzı kişiye, sahip olduğu imkanların el verdiği kadarıyla (getireceği sonuçlara hiç bakmadan) içgüdülerini ve arzularını tatmin etmeyi mubah sayar; ya da (hayvansal içgüdülerini ve arzularını hiç bir engel tanımadan yerine getirme hakkına sahip olmakla beraber) şahsı, bütün kişiliğini eritip yok edecek şekilde baskı altına alan topluluğu hoş görür. Materyalizmin dünya görüşünde ister ferdin ister devletin lehinde olsun sistemler sadece menfaat ve onun arkasındaki şehvet, şöhret ve benzeri şeyler uğruna, keza bu anlamda medeniyet sayılan her şey uğruna ancak geliştirilir. İslama gelince o, gerek fert için gerekse toplum için birer sınır tayin etmiştir. Ta ki onlardan biri diğerinin hakkını çiğnemesin. Toplumun varlığı sıhhatli bir şekilde devam etsin diye îs-lam sosyal değişimlerin daima sonuçlarını araştırır ve hayatın her alanındaki rolünü yerine getirir. Öyleyse (bundan anlaşılıyor ki) Medeniyet, kendine tabi olanlar için hayat hakkında özel bir düşünce yolu çizen ve onların bu yolda nasıl yürüyeceklerini açıklayan inanç ve felsefenin bir neticesidir. Dolayısıyla da insan işte bu görevi yüklenerek çalışır ve faaliyet gösterir. Böylece gelişme meydana gelir, ilerlemeler kaydedilir ve bunun sonucu olarak da medeniyet oluşur.
Gerek hayat, gerekse insanın dünyadaki görevi ve insanların mutluluğu hakkında, inanç ve felsefelerin bakış açıları birbirinden farklı olduğu için bu inanç ve felsefelere dayanan medeniyetler deöteden beri farklı olmuştur. Mesela materyalist felsefe üzerinde kurulu medeniyetin mensuplarından bazıları, insanın mutlu ola-bih-iesi için -toplumun çıkarlarına aykırı olsa bile- ferdin sınırsız bir hürriyete salıip olması gerektiği kanaatiyle hayata bakarlar. Onun için böyle bir medeniyet, ferdin, hürriyetini sınırsız bir şekilde yaşayabilmesi için ortamı hazırlar ve bu hürriyet anlayışından hareketle insan nefsinin meylettiği her şeyi gerçekleştirme imkanı elde edebilmek üzere vesileleri geliştirir. Halbuki yine materyalist felsefeye dayalı medeniyetin bir diğer mensupları toplumun menfaatlerini ferdin menfaatleri üzerinde tutarlar ve ferdin cemaat içerisinde erimesi, cemaatin menfaati doğrultusunda çalışması için çalışırlar -ileri sürdüklerine göre- kişiden, bütün imkanlarım toplumun mutluluğu uğrunda seferber etmesini isterler.
İslama gelince, o insana yeryüzünde emanetçi olarak bakar. Onun için insanın yeryüzünü kalkındırması ve kendisine düşen görevleri hakkıyla eda etmesi gerekir. İslam insanı dünya'da kurduğu nizama karşı, ahirette de Allah'a karşı bu görevlerden sorumlu tutar. Çünkü Allah Teala yeryüzünü ona emanet etmiş, bu görevi ona havale etmiş, yeri göğü ona amade kılmış ve gizli aşikar her türlü nimeti ona ihsan buyurmuştur. Bu sebeple insanın, üzerinde yaşadığı şu yeryüzünde emek sarfetmesi, ölü haldeki zenginlik kaynaklarını işletip değerlendirmesi gerekir. Dolayısıyladır ki yeryüzünde ilk medeniyetler tarım ve ona bağlı olarak toprakla sanat ticaret ve ulaşım gibi iktisadi etkinlikler alanında kendini göstermiştir. İlk devirlerden beri insanların seyrüseferinden, bu esnadaki ihtiyaçlarının temininden yolculuklarında ve dönüşlerinde onların güvenliklerinden devlet sorumluydu.
İslam ayrıca insana önem verir ve onu şerefli sayar. Onun sağlığıyla, hürriyetiyle, aklı ve düşüncesiyle ilgilenir. Bunun içindir ki İslam, öncelikle insanın inancıyla ilgilenmiş, içine sinmiş bulunan efsane ve evhamı, bunlara bağlı olarak astroloji, güvercin uçurmak suretiyle kehanette bulunmak veya zehirli sürüngenlere rastlayınca işin ters gideceğine inanmak gibi cahillerin düşüncesine musallat olan her türlü şaibe ve hurafeleri söküp çıkarmıştır. Müslüman kişinin, düşüncesinin harekete geçmesine ve altında bulunabileceği her türlü baskıdan kurtulmasına engel olan her şeyi yasaklamıştır. Dolayısıyla (kurduğu nizamın hakim olduğu her yerde) insanı zulmetten, zulümden ve siyasi baskıdan kurtarmıştır. İslam, sağlık bakımından da insanı korumuş, onun bedenine veya ruhuna eziyet veren sarhoş edici ve uyuşturucu bütün zehirleri aynı zamanda intihar etmesini veya başkasının canına kıymasını yasaklamıştır. Bu cinayetleri işleyenleri de en ağır cezayla tehdit etmiştir ki o da cehennem ateşidir.
Keza fertler arasında eşitlik bulunmasına önem vermiş, zenginlik, orijin, çevre, mesken ve mekan, meslek ve iş bakımından insanlar arasında tercih yapmamıştır. Ta ki sınıf ve tabakalar meydana gelmesin. Ta ki toplum fertleri arasında çözülme meydana gelmesin ve günümüz toplumlarında olduğu gibi kindarlık ve bağnazlık olmasın. Mevcut toplumlarda oluşmuş tabakalar arasında olduğu gibi sınıf mücadelesi doğmasın. İslam -diğer tüm rejimlerden görüş ve felsefelerden farklı olarak- topluma insanî bir gözle bakmaktadır. Fertlerinin tümünün aynı asıldan gelmiş olmaları hasebiyle hepsine eşit olarak bakar, vatandaşlar arasında adaletle muamele etmeyi, iyi komşuluk ilişkilerinde bulunmayı önce akrabalara sonra da bütün müslümanlara karşı merhametli olmayı emreder.
Keza İslam adalete çok önem vermiş, kimsenin sosyal mevkiine bakmamıştır. İslama göre Halife (yani devlet başkanı da) toplumun sadece bir ferdidir. İslam, makam sahiplerinden alçak gönüllü olmalarını, hiç bir zaman vatandaşlara karşı büyüklük taslamamalarını emreder. Esasen, bu hasletin herkeste ancak özellikle mevki sahiplerinde bulunması şayanı arzudur. Onlar bu konuda önceliklidirler ve sorumlulukları daha büyüktür. îslam kişiye, gücünün üzerinde bir mükellefiyet yüklem e mistir, onu diğer milletlerde olduğu gibi- eşraf ve efendilerin angaryasına ya da (payına düşen mecburi bir kamu hizmeti veya bütün müslümanların faydalanacağı genel bir görev hariç) devlet müesseselerinde zorla çalıştırılmaya mahkum etmemiştir. Bu sebepledir ki müslü-manlar ilk devirlerde ne muhteşem saraylar ve yüksek binalar inşa etmiş, ne de heybetli camiler yapmışlardır. Ta ki insanlar arasında rekabetten dolayı kin doğmasın ve vatandaş, sorumlu kimselere ya da zenginlere nefret ve düşmanlık gözüyle bakmasın. Bu durumlar îslam tarihi (nin ilk devirlerinde vuku bulmamış, ancak ne zamanki islam sorydevirlerde müslümanlann ruhundan sıyrılıp çıkmış, işte o zaman bu gelişmeler meydana gelmiştir. Binaenaleyh îslam devleti de vatandaşlarına iş, mesken ve yiyecek bulmaktan sorumluydu, hangi dinden olurlarsa olsunlar onlara iş-görmezlik ve yaşlılık hallerinde bakmakla mükellefti.
Gerçekte îslam medeniyeti insancıl bir medeniyettir ve materyalist felsefeye dayalı diğer medeniyetlerden açık bir farkla ayrılmaktadır. İslam medeniyeti esasen kendine özgü bir medeniyet olup kaynağını İslam inancından, müslümanm hayata bakış açısından, onun bu bakış açısıyla taşıdığı misyondan ve bu misyonun müslüman kişide peyda ettiği izzeti nefisten ve toplum içinde düşündüğü refah ve mutluluktan kaynağını almaktadır. Halbuki geriye kalan diğer bütün materyalist medeniyetler, insanoğlunun sırf maddi ölçülere dayanan bakış açısından, bu görüşle kendi nefsi için gerçekleştirdiği lüksten, yaşadığı zevklerden, tatmin etmek istediği şehvetinden ve peşinde olduğu şöhret ve mevki hırsından kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla bu materyalist medeniyetin kafa yapısı, eski milletlerin inşa ettiği, muhteşem saraylara, sanat abidelerine, tapınaklara, piramit ve kral mezarlarına, forum ve tiyatrolara, bu binaların asırlardır ayakta durmuş bulunmalarına normal bir nazarla bakmaktadır. Oysaki bütün bunlar aslında insanoğlunun mutluluğu için yapılmış binalar değildir. Bilakis diktatörlerin heva ve hevesleri doğrultusunda insanların angarya olarak zorla çalıştırılmaları sonucu, onlara baskı yapılarak, kendilerine güçlerinin üzerinde görev yükletilerek gerçekleştirilmiştir.
İşte bu noktadan hareketle diyebilirizki: İnsanlar rahata ve istikrara kavuşunca, güven hissi ortama hakim olunca, adalet genel bir teamül halini alıp eşitlik yayılınca, vatandaşların temel ihtiyaçları karşılanıp onlar da iç huzura kavuşmak üzere bütün arzu ve iç-tenlikleriyle hedeflerini gerçekleştirmek ve hayattaki görevlerini yerine getirmek maksadıyla faaliyet icra edince -kî böyle bir ortam İslamın ilk devrinde ancak gerçekleşmiştir-. îşte o zaman İslam medeniyeti zirveye ulaştı ve çok muhteşem bir medeniyet oldu.
Bu düşünceden hareket eden İslam medeniyetinin esasen görüntüleri daha sonraları göze çarpmaya başadı. Çünkü bir medeniyetin çeşitli yönlerden belirtileri, görüntüleri ve özellikleri vardır. Bunlardan bir kısmı temel özelliklerdir. Ki bunlar ilim, ahlak ve üretimdir. Bir kısmı da tamamlayıcı özelliklerdir. Bunlar da yapılar ve bayındırlık alanındaki görüntülerdir. Bir diğer kısmı ise lüks görüntülerdir. Bunlar da, ziynet, müzik ve sanattır. Tabi bir medeniyet, oluşum süreci içinde lüks aşamasına kadar ulaşırsa artık lüks hayat veya -başka bir tabirle- medeniyetin sonu başlar. İşte Abbasi Devleti'nde durum böyle olmuştur ve kurduğu medeniyet yıkılmaya başlamış, nihayet devlet de ortadan kalkmıştır. Bu medeniyet materyalistlerin tasavvur ettikleri gibi zirveye ulaşmamıştır.
Vaktiyle Arap Yanmadası'nm çoğu yerinde insanlar göçebe yaşıyorlardı. Kabileler arası baskınlar ve ardı arkası kesilmeyen savaşlar sebebiyle kimsenin ne canı ne de malı güven içindeydi. O devirde bir kimse göçebe hayatı terkedip bir şehre yerleşince ona "artık medenileşti" (yani şehirleşti) derlerdi. Dolayısıyla hayatta istikrar bulmak, yani yerleşik hayata geçmek medeniyetin başlangıcı oldu. İslam doğup îslamın ilk devleti Hz. Peygamber (sav)'in hayatında kurulunca her tarafa güven hakim olmaya başladı, korku ortadan kalktı, insanlar canlarını, mal ve namuslarını bir güven ortamı içinde buldular, adalet ve eşitlik bulunduğu için herkes hakkına nail oldu ve temel ihtiyaç maddelerini elde etti. Bundan sonra müslümanlar fikir ve inançlarını yaymak için insanlığı hakka davet etmeye çıktılar. Böylece bu dünyadaki görevlerini bir yandan ibadetle, diğer yandan insanları zulmetten nura çıkarmakla yerine getirmeye çalışıyorlardı.
İşte bu sebepledir ki Arap Yarımadası onların karşısında dize geldi ve ondan sonra da görevlerini tamamlamak üzere bu sefer de Arap Yanmadası'nm dışına hareket ettiler. Onlar bu çağrıyla ve bu fetihlerle gerçekten mutlu oldular. Öyle ki Hz. Peygamber (sav) 'in ve Hulefa-i Raşidin'in devirlerinde İslam Devleti'nin sınırları içinde hayat mükemmel bir saadete ulaşmış oldu. Binaenaleyh müs-lüman kişi, zamanın şartlarına göre sahip bulunduğu temel ihtiyaç maddeleri bakımından ve sahip olduğu derin inanç, yerine getirmekte olduğu ibadet ve cihad hizmetleri sebebiyle doyuma ulaşmıştı. Elde ettiğinin fazlasını artık istemiyordu. îşte bu devrin medeniyeti, insanın bütün arzu ve temennilerini gerçekleştirdiği için de zirveye ulaşmış bir medeniyetti
Emevi Devri'nde ise fetihler birbirini izledi. Müslümanların ihtiyaçları ancak cihadla temin edilebiliyordu. Bu, zayıflamaya yüz tutunca yavaş yavaş maddi ölçülere dayalı bir medeniyet kurulmaya başlandı. Bununla da cahiliyet devrinin kavmiyetçilik (ırkçılık, milliyetçilik ve kabilecilik) gibi belirtileri ortaya çıktı. Eşitlik zayıfladı, halife Beytülmal (devlet hazinesi) üzerinde şahsi tasarruflarda bulunmaya başladı. Bu hal Emevi İktidarı'nm son dönemlerinde daha da arttı ve Abbasiler'in ilk dönemlerinde devam etti. Sonra Fetihler durdu ve cihad faaliyetleri geriledi. Fakat vaktiyle gerçekleştirilmiş olan fetihler sırasında ele geçirilmiş servetler ve gerek zenginlik sebebiyle satın alınarak, gerekse cihad ve fetihlerin bir ürünü olarak ülkeye giren kalabalık sayılardaki kölelerin hayat üzerinde yarattıkları etkiyle İslam medeniyeti yeni bir çığıra girdi. Bu gelişmeyle birlikte (İslama dayalı sağlam ve) sağlıklı medeniyetin prensiplerine bağlı kalanlar kendilerini ilme verdiler ve bu alanda eserler meydana getirdiler.
Toplumun diğer kesimleri ise lüks içinde yaşamaya baktılar. Medeniyetin tamamlayıcı yanı olan yapılar inşa etmeye, bayındırlık faaliyetlerinde bulunmaya, kanallar açmaya, tarım ve ticaretle uğraşmaya önem verdiler. Her ne kadar bu faaliyetler ülkenin asli yerlilerinin bizzat elleriyle değil de çalıştırdıkları köle ve zenciler tarafından gerçekleştiriliyor idiyse de hakikat buydu. Toplumun bir diğer kısmı ise kendilerini medeniyetin lüksüne kaptırdılar. Varlık, içki ve eğlence içinde hayat geçirmeye çalıştılar. Bu lüks hayatın neticesi olarak medeniyet tedricen gerilemeye başladı ve nihayet Abbasi Devletinin ortadan kalkmasına sebep oldu. Çünkü medeniyetin güvenlik, adalet, eşitlik ve insana saygı konusundaki kuralları bu gidişatla artık geri saymaya başlamıştı. Sonuçta köklerin zeval bulması, dal ve budakların çürümesini, meyvaların dökülmesini davet etti. Ne varki bu meyvaların bir kısmı henüz olgunlaşmamıştı bile. Bir kısmı ise köklerden gelen damarların kesilmesiyle kurumuştu.
Aslında diyebiliriz ki İslam medeniyetinin temel unsurları Hz. Peygamber (sav)'in ve Hulefa-i Raşidin'in devirlerinde en mükemmel seviyesine ulaşmıştı. Nitekim ürünleri fetih faaliyetlerinden hemen sonra ortaya çıkmaya başladı. Ne çare ki kısa bir süre sonra İslam toplumunda baş gösteren israf ve lüks hayat, bir takım lüks sonuçların ortaya çıkmasına neden oldu ki bunların etkisiyle medeniyetin görüntüleri daha belirmeye başladığı andan itibaren yıkılmaya yüz tuttu. Çünkü aslında medeniyetin bizzat temelleri yıkılıyordu.
İşte bu aşamada Abbasi Tarihi, halifelere ilişkin gerçekleri çarpıtan Şiilerin etkisi altında kaldı. Bu dönemin çehresini kalemleriyle değiştirenler ve nihayet Moğollarla gizlice işbirliği yapan ve Bağdat'ı onlara teslim eden, Halife'nin Şii Başveziri Müeyyid'ül-Dîn El-AIkamî'nin haince tertipleri sonucu Devlet Merkezi Bağdat düştü. Gerçek şudur ki: Kavmiyetçilik (yani ırkçılık, milliyetçilik ve kabilecilik) tesiriyle devlet parçalandı, organları kesildi. O devrin askeri diktasıdır ki hem Halife'yi hem vatandaşı ezdi. Diğer yandan lüks ve israf içinde geçen hayat da halkı gerçek amaçlarından uzaklaştırdı.
Özet olarak şiilik, kavmiyetçilik, askeri dikta, lüks ve israf, dün Abbasi Devleti'nin, bugünse bizim başımızın belası olmuştur.[1]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/145-152.
İslami Okul Okulların En Önemlisi