Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

50- ABBASÎLER DAVASI - Index Web - 0051 0051

50- ABBASÎLER DAVASI2


50- ABBASÎLER DAVASI

 

Müslümanların Ehl-i Beyt'e olan sevgileri ve özellikle Kerbela Faciası'ndan sonra onlara karşı duydukları acıma hissi, her men-faatçi insanın, bu olaydan sonra Ehl-i Beyt'e mensup şahsiyetler­den biri lehine çalıştığım ya da onun işbaşına gelmesi için propa­ganda yaptığını iddia etmeye sürükledi. İşte bu tamahkar çıkarcı­lardan biri de vaktiyle Irak'ta devamlı Hz. Ali'yle beraber bulunan, O'nun şehid edilmesinden sonra da Basra'da oturan ve Kerbela olayından sonra da Vali Ubeydullah Bin Ziyad tarafından bir süre hapsedilerek peşinden Taife sürülen El-Muhtar Bin Ubeydullah Es Sekafî idi. Bu adam daha sonra Abdullah Bin Zübeyr'e katıldı. Davranışlarıyla sözde O'nun lehinde propaganda yaptığını göste­riyordu. O'nun için davası uğrunda çalışacağını söyleyerek bu maksatla Irak'a gitmek üzere kendisinden izin istedi. Abdullah da O'nun bu talebini kabul etti. Bunun üzerine El-Muhtar Irak'a ge­çerek orada (rol değiştirip bu kez) Hz. Ali'nin oğlu Muhammed Bin El-Hanefiyye'nin siyasi propagandasını yapmaya başladı.

Fakat Muhammed bu adama iltifat etmediği gibi, kendisiyle hiç bir ilişkisi bulunmadığını O'nun yalan söylediğini ilan etti. Bu­na rağmen El-Muhtar, Muhammed'in bu reddini ve hoşnutsuzlu­ğunu liderin bir taktiği olarak ileri sürüyordu.

Ancak Hz. Ali'nin oğlu Muhammed halktan bazı kimselerce (Ehl-i Beyt'e mensup zevatın, bilimin birçok sırlarını bilip gizle­dikleri) yolunda ileri geri konuşulduğunu duyunca Kur'an-ı Ke-rim'i göstererek:

"Allah'a yemin olsun ki şu iki kap arasında bulunanların dı­şında Hz. Peygamber (sav)'den bize başka bir şey miras kalma­mıştır. Binaenaleyh elimizde Allah'ın kitabından başka şeyler bulunduğu ve bunları okuduğumuzu ileri sürenler kesinlikle ya­lan söylemektedirler."

İşte böylece anlaşıldığı üzere Muhammed Bin Ali ne iktidarı ele geçirme sevdasmdaydı, ne de lider olduğunu ileri sürüyordu.

Keysaniler"[1] iddia etseler bile tam tersine O'nun oğlu Abdul­lah da imametin babasından sonra kendisine geçtiği iddiasında değildi.

Ümeyyeoğulları vaktiyle Haşimoğulları'na iyiliklerde bulu­nurlardı. Onlara, işletmek üzere geniş araziler tahsis eder, ikrami­yeler verirlerdi. Fakat bazı çevreler Haşimoğulları'ndan birini devlete karşı kışkırtınca onu ve yandaşlarını korkunç şekilde ceza­landırırlardı.

Biz nasıl ki Ümeyyeoğullan'nm bu katı muamelelerini onay­lamıyor isek, aynı şekilde {kurulu düzenin) devlet başkanına karşı baş kaldırmayı, ya da bazı çevrelerin cam istedikçe bir şahsı -meş­ru devlet başkanı ancak sensin- diye davet edip onu böyle bir ge­rekçeyle isyana teşvik etmelerini, o şahsın da bunlara uyarak hal­kı yardımına çağırmasını ve işbaşmdaki halifeyle savaşmasını el-betteki onaylamıyoruz.

Esasen Meşru İmam (yani legal devlet başkanı) zor kullanma­dan ve makamı miras olarak ele geçirmeden, müslümanlardan Bey'at alan kimsedir. Tabi bu kurala bakılacak olursa Ümeyye-oğulları'mn, nasıl ki verasetle idareyi babadan oğula almalarını doğru bulmuyorsak aynen öyle de Haşimoğulları'mn ya da, başka bir kabile veya ailenin de verasetle işbaşına gelmesini keza doğru bulmuyoruz. Hilafet, zorbalıkla devleti ele geçirmek değildir.

(Bir nokta daha vardır ki:) Haşimoğulları'ndan Emeviler'e karşı baş kaldıranlar her ne kadar, kendilerine isyan bayrağını çek­tikleri Emevi hükümdarlarından daha faziletli idiyseler de diğer bir şer'î bakımdan faziletçe seviyesi daha düşük olan bir kimsenin, kendisinden daha kaliteli kimselerin mevcud bulunması halinde de devlet başkanı olması caizdir.

İlginç bir hadisedir ki: Ümeyyeoğullan'nm düşmanları sırf aleyhte propaganda olsun diye, Ehl-i Beyt'ten bir şahsiyet vefat et­tikçe: "Emeviler O'na zehir yedirdi" veya "Emeviler O'nu öldürt­tü" diye dedikodular çıkarırlardı. Bu gibi dedikodular öyle tekerrür etti, öyle yaygın bir hal aldı ki ortaya atılan her iddiaya neredeyse artık inanılır olmuştu.

Ümeyyeoğulları'nm, Haşimoğulları'na yaptıkları iyiliklerden biri olmak üzere şunu zikredebiliriz:

Emevi Halifesi El-Velid Bin Abdulmelik, Ürdün'de El-Balka

Bölgesinde Eş-Şevbek'e yakın bir yer olan El-Humayma'da Ab­dullah Bin Abbas'm oğlu Ali'ye geniş bir arazi vermişti. Ali burada oturuyordu, burada yerleşip kaldı.

Keza bu kabilden olmak üzere: (Hz. Ali'nin torunlarından) Ebu Haşini Bin Muhammed, bir keresinde devlet merkezi Dı­mışk'a gelmiş Emevi Halifesi Süleyman Bin Abdilmelik'i ziyaret etmişti. Halife Süleyman da Ebu Haşim'i ağırlamış, O'na bol ih­sanlarda bulunmuştu. Sonra Ebu Haşim Halife'ye veda ederek Medine'ye gitmek üzere yola çıktı. Yolculuk esnasında bir ara has­talandı ve yakında Öleceği zehabına kapıldı. Aynı zamanda bu duygularını yol arkadaşlarına da açıklayınca aralarından biri O'na:

"Halife Süleyman senin yemeğine zehir karıştırmış olamaz mı?" diye bir söz etti. Bu laf her şeye yetmişti. Ebu Haşim de çoğu hastalar gibi bu söz üzerine kuşkuya kapıldı. Böylece dedikodu dilden dile dolaşarak kuşkular kesin bir inanca dönüştü. Ebu Ha-şim de bu sefer Ümeyyeoğulları'na karşı ciddi şekilde olumsuz et­kilendi ve onlara karşı kesin tavır aldı. Nitekim güzergahına yakın bir mesafede bulunan El-Humayma'daki amcazadesi: (Abdullah Bin Abbas'ın torunu) Muhammed Bin Ali'ye uğrayarak O'ndan ik­tidardaki Ümeyyeoğulları aleyhinde çalışmasını istedi. Halbuki eğer Halife Süleyman, Ebu Haşim'in yemeğine gerçekten de zehir koydurmuş olsaydı O'nun derhal ölümüne sebep olacaktı. Çünkü hükümdarı adetindendir: Hasımlarına, anında öldürücü zehir ye-dirirler. Halbuki Ebu Haşim, Halife Süleyman'a veda ettikten son­ra iki ay daha yaşadı. Tarihse Hicretin 99'ncu yılıydı.

Sonra şurası da mülahazaya değer bir husustur ki rivayetçiler ve kötü niyetli garazkar kimseler -henüz herhangi bir teşkilata sa­hip bulunmadığı bir sırada- Abbasilik davasının sırlarını ve örgüt­sel düzenine ait bilgileri Abbasoğlu Muhammed Bin Ali'ye Ebu Haşim'in verdiğini ileri sürüyorlar. Ebu Haşim ve babası Muham­med Bin Ali (bu olaya bulaşmak şöyle dursun) kendilerine insa­nüstü bir nitelik atfeden Keysaniler adlı fanatik bir tarikatın men­suplarından da aynı zamanda teberri ediyor (bunlarla asla bir iliş­kileri bulunmadığını) açıklıyorlardı. Çünkü onlar bu tarihlerden itibaren İslamdan uzaklaşmışlardı. Dolayısıyla rivayetçilerin, iddi­alarının tam tersine Haşimoğullan Hanedanı'nın, Keysaniler'le hiç bir ilişkisi yoktu.

Şurası muhakkaktır ki Ebu Haşim'in sözleri Abbasoğlu Mu­hammed Bin Ali'nin kafasında yer etmişti. Çünkü hakikatte bu zat, tamahkar ve hırslı bir kimseydi. Kendisini destekleyen yirmi tane kardeşi ve bunlara ilaveten kalabalık çocukları vardı. Böylece bunlar zaten ailece bir kuvvet oluşturuyorlardı. Aynı zamanda bu zatın babası Ali Bin Abdullah Bin Abbas da vaktiyle O'nu bu çığır­da yürümesi için cesaretlendirmişti. Hicri 117'de El-Humayma'da vefat edinceye kadar da oğlunu sürekli teşvik edip durdu. Her ha­lükârda Abbasoğlu Muhammed Bin Ali artık bu davayı omuzla-mıştı ve gerçekleşmesi için var gücüyle çalışıyordu.

Muhammed bir ara davası için hareket üssü olarak bir yeri be­lirlemek üzere düşünüyordu. Tabi {devrin girişimleri içinde bulunan bir) Halife adayı olarak gizli kalmak ve dikkatleri üzerine çek­memek için bu mekanın, oturmakta olduğu El-Hum ayma'd an uzık olmasını istiyordu. Ki böylece Ümeyyeoğulları'tun muhalif­leri arasında en büyük topluluğu sağlama almış olsun. Çünkü (devrim teşebbüsleri içinde bulunan) bir imam adayı olarak deşif­re olursa büyük kitleler onun etrafından dağılacak, dava sadece küçük bir topluluğun omuzunda kalacaktı. Zira yönetime karşı olan bu kitlelerden her biri, Haşimoğulları'ndan birine bağlıydı­lar. Bu sebepledir ki Muhammed (politik olarak Abbasilikten çok) sloganını bir Haşimilik Davası olarak ortaya attı ve halkı her şey­den önce Hz. Peygmber (sav)'in soyundan (yani Haşimoğullan Hanedanı'ndan) hoşnut olmaya davet etti. Böylece hem Hz. Ali'nin, hem Hz. Abbas'm, hem de Cafer'in ve diğer yakınlarının torunları bu kapsam içine girmiş oluyordu.

Muhammed nihayet üs olarak Kufe'yi seçti. Çünkü burası bir çeşit Emevi karşıtlarının merkezi durumundaydı. Ayrıca Hz. Ali soyunun destekçileri burada çoktu. Bir bakımdan da bu şehrin sa­kinlerinden birçok kimse gerek Hz. Hüseyin'in amcazadesi ve temsilcisi Müslim Bin Ukayl gerek El-Muhtar Es-Sekafi, Mus'ab Bin Zübeyr ve Abdurrahman bin Muhammed Bin el-Eş'as gibi şahsiyetlerle birlikte, gerekse Haricilerin saflarında Emevi idaresi tarafından öldürülmüşlerdi. Öldürülen bu insanların tüm yakın ve akrabaları tabiatıyla Emeviler'e düşman kesilmişlerdi. Fırsat bula­cakları ya da idarenin baskısında hafiflik hissedecekleri her an is­yanı patlatacak durumdaydılar.

Muhammed ayrıca Horasan'ın, devletin doğusunda, merkez­den uzak bir bölge olduğunu, daha önce Eş'asoğlu'nun ve başka­larının da davrandıkları gibi, sıkıştığı takdirde komşu Türk illerine kapağı atabileceğini düşünüyordu.

Keza bu sıralarda Horasan'da birer Arap kabilesi olan Kayso-ğulları'yla Yemenliler arasında çok şiddetli bir düşmanlık hüküm sürüyordu. Bu uzlaşmalıktan da yararlanmak, öteden beri devam edegelen bu kavgalardan artık gına getirmiş kitleleri, (cahiliyet adetlerinden başka bir şey olmayan ve îslamın da karşısında dur­duğu bu beladan belki kurtuluruz) diye ümit besleyenleri saflarına çekmeye çalıştı. Nitekim bu olaylar kabileci duygulardan kay­naklanıyordu, bir fitneydi.

Horasan'da mevali çoktu. Mevali, orijinleri ne olursa olsun, is­ter Arap, ister başka milletlerden olsunlar, çağdaş tarihçilerin "Arap olmayan müslümanlardır" diye tarif ettiklerinin tersine, vaktiyle köle olup, sonradan hürriyetleri bağışlanan vatandaşlardı. Meselâ Zeyd Bin Harise [2] Hz. Peygamber'in kölesiydi ve Araptı. Keza Mikdat Bin Amr [3] El-Esved Bin Abdiyeğus adlı birinin köle­siydi ve bu da Araptı. Bazen taraftarlık antlaşması yaparak da me-validen olmak mümkündü. Abdullah Bin Cahş^'m yapmış olduğu gibi. Abdullah Bin Cahş,[4] Ab dişem s oğulları oymağıyla ittifak ant­laşması yapmıştı. Şu halde asılları ve renkleri ne olursa olsun, ister Arap ister Acem olsunlar, önceleri ya köle olup sonra azad edilen­lere, ya evlatlık edinilenlere, veya tanınmış bir şahsiyetle taraftar­lık antlaşması yapmış olanlara Mevali denirdi, Renkleri ister siyah ister beyaz olsun bu hiç bir şey değiştirmezdi.

Bilindiği üzere Horasan fethedilince buranın ahalisinden bir­çok kimse müslümanlara esir düştü. Bunlar tabi ki köleydiler. An­cak şu bir gerçektir ki İslam, esirin özgürlüğüne kavuşturulması maksadıyla yemin ve suç keffareti, Zıhâr denilen (cahiliyet gelenekleriyle) boşama keffareti, başkaca sebepler ve bunlara ilaveten sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gibi birtakım vesileler ihdas etmiştir. Ayrıca kölenin, kendi hürriyetini (özel bir sözleşme de­mek olan) Mükatebe usulüyle de efendisinden bir bedel karşılı­ğında satın alabilir. İslam tarihinde hiç bir dönem yaşanmamıştır ki o devrin köleleri hürriyetlerine kısa bir süre sonra kavuşmamış olsunlar, tşte böylece köleyken Mevali'ye dönüşüyorlardı.

Keza gençler, bunlar daha ömürlerinin baharındayken her şeyden önce maddi açıdan çok zayıf durumda idiler. İçinde bu­lundukları bu ekonomik sıkıntılar ise onları hep yönetime karşı gi­rişilen hareketlere katılmak için teşvik ediyordu. Daha da ötesi bunlar zenginleri kıskanıyor, onlara kin bağlıyorlardı. Bilindiği üzere gençler ve çocuklar her zaman devrim ateşlerinin yakıtı ve bu hareketlerin itici gücü olurlar.

Halk bu dönemde, tarıma henüz çok iyi bir şekilde yönelmiş değildi, ya da kendilerini fetih faaliyetlerine verdikleri için henüz tamamıyla tarıma dönüş yapmamışlardı. Dolayısıyla devlet, gerek fetihlerle, gerekse içerideki isyanları sık sık bastırmakla meşgul ol­duğu için tarıma lüzumu kadar önem verme imkanını bulama­mıştı. Bu faktör, geçimin şehirlerde değil, daha ziyade kırsal alan­larda rahat olması sonucunu doğurmuştu. Bu sebeple birçok sayı­da genç daha ferah ve bolluk içinde yaşayabilmek amacıyla kent­lerin dışına göçüyorlardı. îşte devrimciler her harekette hem me­vali sınıfından, hem de gençlerden yararlanabilirlerdi.

Nitekim Abbasoğlu Muhammed bin Ali'nin, ilk plânda dikka­ti bu iki kitle üzerinde toplandı. Muhammed, kabilecilik taassubu­na kapılmış Araplar üzerinde hiç durmuyordu. Çünkü Arap asıllı halkla temas kuracak ve meselelerini onlara açıklayacak olursa davanın sırları ifşa olabilirdi. Gizli kalması gereken şeyler ortaya çıkabilirdi. Hem sonra Arapların, içinde bulunduğu lüks hayat, onların gizli Örgütlere girip maceralara atılmayı akıllarından bile geçirmelerine engeldi. Çünkü onlar bu geniş imkanlar içinde ya­şarken ayrıca siyasi bir emelleri yoktu. Aynı zamanda bunlar hayat şartlarım daha da iyileştirmek maksadıyla mevcut sosyal sistemin değiştirilmesi arayışı içinde de değillerdi. Zira böyle bir değişikliğe esasen ihtiyaçları yoktu. Şu halde "uydurucu" tarihçilerin ileri sür­düklerinin aksine Muhammed Bin Ali'nin, tasarladığı devrim için Arap kitle ile temas kurmaması ne onlara karşı nefret beslediği içindi, ne de Mevalî sınıfını veya Farsları ve Türkleri onlara tercih ettiği içindi.

Bilakis vasıtalarıyla ancak davasının başarıya ulaşabileceği kit­lelere yöneliyordu. Yönetimin ileri gelen adamlarının çoğu Arap­lardan bulunduğu bir sırada Muhammed, yönünü mevali sınıfına çevirmiş, onların desteğini kazanmaya çalışıyordu. Evet O'nun da davasının önderleri Araptı. Fakat askerleri ve (çakılacak bu kıvılcı­mın) esas tutuşturucu unsuru gençlerdi.

Muhammed bu faaliyetlerinin merkezi olarak Küfe'yi seçmiş­ti. Çünkü davanın öncüleri, ya da kendi tabiriyle davanın davetçi-leri bu kentte oturuyorlardı.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi Horasan bölgesi de bu dava­nın yayılabileceği bir saha olabilirdi. Bu da Muhammed'e hem da­vanın, hem de propagandistlerinin gizli kalmasını temin edecekti. (Gizli) haberler Horasan'dan Kufe'ye gelecek buradan da Humay-ma'ya naklolacaktı. Gelen kuryeler ya ticaret erbabı ya da Hac yol­cuları rolünde olacaklardı. Emir ve talimatlar da Küfe kanalıyla devrimcilere dağıtılacaktı.

Baştan beri yapılan uzun haberleşmelerden sonra Muham­med, Hicretin yüzüncü yılında, propagandistlerin başı olmak üze­re Meşsere El-Abdi'yi Kufe'ye gönderdi. Adamlarından Ebu İkrime Es-Serrac'ı (yani Ebu Muhammed Es-Sadık'ı), Muhammed Bin Huneys'i ve Hayyan El-Attar'ı Horasan'a gönderdi. Onlara, bura­da çalışmalarını ve davete hemen başlamalarını emretti. Bu adamlar bir miktar başarı elde ettiler ve davetlerine uyan kimse­lerden aldıkları yazılan Kufe'de bulunan baş davetçi Meysere'ye yolladılar. O da bizzat kendisi bunları El-Humayma'ya nakletti.

Abbasilik Davasının Horasan'daki öncülerinden Ebu Mu­hammed Es-Sadık, devrim lideri Abbasoğlu Muhammed Bin Ali için 12 tane müşavir seçmişti, bu zevatın adları şöyledir:

1- Süleyman Bin Kesir El-Huza'î,

2- Lahiz Bin Kureyş Et-Temîmi,

3- Kahtaba Bin Şebîb Et-Taî,

4- Musa Bin Kaab Et-Temîmi,

5- Benî Amr Bin Şeyban Bin Zühel Kabilesi'nden Halid Bin İb­rahim,

6- Kasım Bin Müşaci' Et-Temîmi,

7- Ebu Muayyıt ailesinin mevalisinden (sözleşmeli yandaşla­rından) Omran Bin İsmail Ebu'n-Necm,

8- Malik Bin Heysem El-Huzâ'î,

9- Tarık Bin Zurayk E-Huzâ'î,

10-  Huzaa Kabilesi'nin yandaşlarından Amr Bin A'yun Ebu Hamza,

11- Hanifeoğulları Kabilesi'nin yandaşlarından Şibl Bin Tah-man El-Herevi,

12- Yine Huzaa Kabilesi yandaşlarından İsa Bin A'yun.

Ebu Muhammed Es-Sadık, lider için bunlardan başka ayrıca yetmiş davetçi daha seçti. Bunların herbirinin emrinde oniki Na-kîb (yardımcı) bulunuyordu. Bu onikilik hücrelerin her birinde bulunanlar sadece başlarındaki liderden emir ve talimat alıyor, İmam'm (yani halife adayının) ise kim olduğunu bilmiyorlardı. Bu nakiblerin her birinin emrinde ise ayrıca yetmiş kişi bulunuyordu. (Halife adayı) Muhammed bin Ali, bütün bu hücre adamlarının, uyarınca hareket edecekleri bir talimatname yazarak onlara gön­dermişti. Her halükârda bu talimatnameye göre davranacak, ona uyacaklardı.

Şimdi yukarıda bahsi geçen zevatın adlarına şöyle bir baktığı­mızda bunların hepsinin Arap Urumiyesi'nden, meşhur ve tanın­mış Arap kabilelerine mensup kimseler olduğunu görüyoruz. Bu gerçek ise tarihçilerin, güya İmam İbrahim Bin Muhammed'in, Horasan'da bulunan Arapların ve Arapça konuşanların öldürül­mesi yolunda emir verdiğini yalanlamaktadır. Bu iddialar esasen ırkçı zihniyete sahip bulunanlar arasındaki düşmanlıkları körüklemek için ortaya atılmıştır. Aslı esası olmayan bu gibi şeyler Ab­basi Devleti'nin, sözde Parsların omuzları üzerinde kurulduğunu kanıtlamak için uydurulmuştur. Buna göre Emevi Devleti (Abbasi Devleti'nin aksine) sözde ırkçı bir Arap devletiydi ve Araplara da­yanıyordu. Peki bu devletin bütün öncüleri Araplardan oluşurken nasıl olur da Arapları öldürür, onları ortadan kaldırmaya çalışırlar­dı. Nasıl olur da Horasan'da Arapça konuşan herkesi öldürürlerdi? Arap dil ve edebiyatının eşsiz alimleri bu davanın öncülüğü için seçilirlerken (iddia edilen bu şeyler) nasıl yapılabilirdi?

Demekki bu iddialar katiyyen mantıklı değildir! Şu varki Abba­siler ister Arap, ister Fars isterse Türk olsun kendilerine karşı sami­mi davranan herkese güvenmişlerdir. Çünkü tarihçiler şunu riva­yet ediyorlar, diyorlar ki: İbrahim Bin Muhammed, Ebu Müslim El-Horasani'yi Hicri 128 de Horasan'a gönderdiği sırada O'na şu talimatı verdi:

"Şu Yemenli kabile üzerinde dur ve onlara yanaş. Onların arasına yerleş. Allah sırf onların yardımıyla bu işi müyesser kala­caktır. Rabiaoğulları kabilesine ise daima suçlu gözüyle bak. Mu-dar kabilesine gelince onlar komşu düşmanlarımızdır. Onlar arasında kimseden şüphe edersen hemen öldür. Horasan'da Arapça konuşan bir kimse bulundurmak istemezsen gereğini yap. Boyu beş karışı bulup da suçlu gördüğün bir çocuk olursa onu öldürebilirsin. Bu ihtiyara (yani Süleyman Bin Kesir'e) de ters düşme. O'na karşı çıkma. Bir sorunla karşılaşacak olursan benim yerime O'na danış."

Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Tarihçile­rin tasavvur ettiği gibi Horasan halkı sırf Fars asıllı değillerdi. Bu­rada hem Türkler, hem Farslar hem de Araplar oturuyorlardı. Ama aslında burası Türklerin memleketiydi. İslamdan önce buraya Farslar hakim olmuş ve bölgeye yayılmışlardı. Sonra müslümanlar tarafından fethedildi ve Araplar da gelip yerleşti. Fars Ülkesi esa­sen Mekran, Kirman, Lut çölü, Arap körfezi ve El-Cibâr arasında kalan arazidir. Bu ülkenin merkezi Şiraz'dı. Horasan'ın O günkü merkezi ise Merv kentiydi. Şimdi Rus yönetiminden kurtulan Türkmen illerinden biridir. Türkmen kelimesi ise Türk demektir.

Horasan çok geniş bir bölgedir ve toprakları, günümüzde şu üç devlet arasında bölünmüş durumdadır:

1- Afganistan: Horasan'ın buradaki uzantısı, ülkenin Ceyhun Nehri'ne kadar olan, kuzey kısmını kapsamaktadır. Horasan'ın buradaki önemli kentleri de Belh ve Herat'dır.

2- İran: Horasan'ın bu ülkedeki uzantısı ise İran'ın Kuzeydo­ğusunu oluşturur. Önemli şehirleri Nisabor, Tus ve Seraks'tır.

3- Türkmenistan: Horasan, burada Türkistan'ın, İran ve Afga­nistan sınırlarına yakın olan güneybatı bölgesini oluşturmaktadır. Buradaki önemli kentleri de Merw, Beyhak, Ebyurd ve Aşka-bad'dır.

Buna göre bazılarının sandığı gibi Horasan kelimesinin de Farslarla hiç bir ilgisi yoktur. Aslında bu bölgenin halkı karışıktı. Horasan çok geniş bir bölge olduğu ve İslam Devleti'nin Türk sınır boylarındaki stratejik noktaları üzerinde bulunduğu için, Türkler devamlı olarak burada müslümanlarla savaşırlardı. Dolayısıyla Horasan'da savaşların ardı arkası kesilmezdi ve bu nedenle de hem bölgenin, hem de burayı idare eden valilerin büyük önemi vardı. Dikkatler hep burada yoğunlaşırdı. Ayrıca Horasan İslam Devletinin doğusuna düştüğü için bu bölgenin Fars toprakların­dan olduğu kanaati yayıldı. Diğer bölgelerle ilgili olarak da buna benzer yanlış kanaatler vardır. Nitekim Irak'ın merkezi Haccac'm devrinden beri Vasıt Kenti olduğu halde biz hep Küfe zannederiz. Çünkü burası büyük hadiselere ve siyasi hareketlere sürekli şekil­de sahne oldu.

Abbasilik meselesi Hicri 105 de sakin bir şekilde başladı. Bu davanın baş öncüsü Meysere bu sırada ölünce Muhammed Bin Ali vaktiyle bu uğurda hizmetler vermiş bulunan Bekkîr Bin Ma-han'ı seçti. Bekkîr büyük servet sahibiydi. Dava uğrunda malını sarfetmekten de hiç çekinmedi ve öldüğü Hicri 127 yılma kadar bu yoldaki mücadelesine devam etti.

Abbasilik çağrısının Horasan'da zamanla yankıları görülmeye ve bu davaya gönül vermiş bazı şahsiye tanınmaya başladılar. Çünkü mesele gizlilik sınırlarını artık aşmıştı. Bu yüzden Hora­san valisi Esed Bin Abdullah El-Kasri, bu devrimcilerden Ebu Mu-hammed Es-Sadık'ı (yani, Ebu İkrime Es-Serrac'ı), Muhammed Bin Humeys'i ve arkadaşlarından birkaçım ele geçirerek idam et­ti. Bunlardan Ammar El-Abbadî kurtularak olayı Bekkir Bin Ma-han'a bildirdi. O da bizzat kendisi bu haberi El-Hum ayma'ya ulaştırdı.

Bu kez Abbasoğulları Davası'nın temsilcisi olarak Horasan'a Ziyad Ebu Muhammed geldi. Fakat Vali Esed Bin Abdullah El-Kasri Hicri 109 da O'nu da Kûfe'li on arkadaşıyla birlikte yakalaya­rak öldürdü.

Esed bu sıralarda Horasan Valiliği'nden azledildi. Ne varki Va­li Esed, Horasan'da bulunan Arap asıllı halkın büyük kısmını oluş­turan Yemenlilerin fanatik bir taraftarıydı. Onların lehindeki bu ta­rafgirliği sayesinde Yemenliler de Abbasoğullarmın destekçileri hakkında elde ettikleri tüm gizli bilgileri getirip O'na derhal ileti­yorlardı. Esed görevde uzaklaştırılınca yerini önce Bin Avvane, sonra da Eşres Bin Abdullah Es-Selemî aldı. Ancak bu iki valinin de kimlere daha çok taraf oldukları anlaşılmadı. Zaten birincisinin Horasan'ı yönettiği süre birkaç ayı bile geçmemişti. O'nu bir önce­ki vali Esed Bin Abdullah, yerine naib olarak koymuştu.

İkincisine gelince halife Hişam Bin Abdulmelik tayin etmişti. Bu zat faziletli ve iyi niyetli biriydi. Horasan'da vali olarak ilk defa nöbet bekleyen, küçükten büyüğe herkesle ilgilenen vali bu oldu. Halk da O'nu çok sevmişti. Fakat valilik süresi iki yılı geçmedi. Çünkü Hicri lll'de azledildi. Ondan sonra da Horasan Valiliğini El-Cüneyd Bin Abdurrahman üstlendi. Takdir edilir ki kısa süren görevler, valiye uhdesindeki vilayet hakkında ayrıntılı bilgiler edinmek, işleri yürütebilmek ve heveslerine kapılmış unsurları iz­lemek için yeterli fırsat vermiyordu. Tabiatıyla bu durum, devrim faaliyetlerinin yeniden canlanmasına sebep oldu.

Yeni Vali Cüneyd Bin Abdurrahman da Mısırlıları destekliyor­du. Görevi sırasında Abbasoğullari'nm propagandistlerini, bu da hep takip etti. Fakat bir ara Halife Hişam Bin Abdulmelik öfkelenerek O'nu görevinden uzaklaştırdı ve yerine Asım Bin Abdullah El-Hilalî'yi görevlendirdi. Çünkü El-Ctineyd Bin Abdurrahman Yezid Bin El-Muhelleb'in kızı fazıla'yla evlenmişti. Fakat yeni vali Asım henüz Horasan'a varmadan El-Cüneyd Hicri 116 yılında ya­kalandığı bir hastalıktan kurtulamayarak öldü.

Bir müddet sonra Horasan, Irak'la birleştirilip bir tek idari böl­ge haline getirilmedikçe ıslah edilemeyeceği, burada disiplin ve düzenin hakim kılınamayacağı yolunda Asım, Halife'ye kanaatini açıkladı. Halife bu görüşü benimsedi. Ancak Asım'ı da görevinden alarak Horasan'ı İrak Valisi Halid Bin Abdullah El-Kasri'ye ikinci kez bağladı. Bu karar verildiğinde, Asım Horasan'a vali tayin edi­leli beri henüz bir yıl bile geçmemişti. Fakat Irak ve Horasan Vali­si Halid Bin Abdullah El-Kasri bu kez de Asım'dan bir Önceki vali El-Cüneyd'in tayin etmiş bulunduğu yöneticilerle ihtilafa düştü ve aralarında savaşlar cereyan etti.

Esed Bin Abdullah El-Kasri Irak Valisi olan ve kendisine Hora­san'ın da idaresini veren biraderi Halid Bin Abdullah adına Hora­san'ın yönetimini yeniden gelip üstlendi. Tekrar Yemenlilerle işbir­likçi bir icraat izledi ve Abbasoğulları destekçilerini kovalayıp dur­du. Nitekim bunlardan Süleyman Bin Kesir, Lahez Bin Kurayz, Musa Bin Kaab, Malik Bin Haysem, Tarık Bin Zurayk ve Halid Bin İbrahim gibi ileri gelen şahsiyetlerle daha başkalarını Hicri 118'de ele geçirdi. Fakat bu zevat valinin Yemenlilere her zaman iltimas yaptığını biliyorlardı. O'nunla görüşüp tartıştılar. O'nlardan Sü­leyman Bin Kesir kendisine özetle şunları söyledi:

"Biz esasen senin halkından bir grubuz. Ne varki bizi sana Mu-darhlar şikayet etmiş bulunmaktadır. Çünkü biz Kuteybe Bin Müs­lim'e herkesten daha çok karşı çıkan kimseler idik de ondan."

Vali Esed Bin Abdullah Abbasi devrimcilerine karşı sertleşince yeniden ama tam bir gizliliğin içine gömülmeleri, sır saklama ve inkâr etme rolerine baş vurmaları gerekiyordu. Bu devrimcilerin ileri gelenleri yakalanıp valinin huzuruna getirildikten sonra artık bu adamların değiştirilmesi ve henüz deşifre olmamış diğer dava öncülerinin bunların yerine görevlendirilmesi gerekiyordu.

İşte bu sebepledir ki (Abbasilik davasının bu sıradaki baş tem­silcisi) Bekkir Bin Mahan, bu sefer Horasan'a yeni bir propagan-dist gönderdi. Bu da Ammar BinYezid'di. Bu adam Haddaş takma adını kullandı. Hemen propagandasına başlayarak halkı Abbasoğ-lu Muhammed Bin Ali etrafında toplanmaya, O'nu halife tanıma­ya davet etti. O'nun bu davetine birçok kimse icabet etti. Fakat bir müddet sonra etrafında bir kitle oluşunca bu sefer onlara "Hurre-miye" adı altında sapık bir inanç ve düşünce aşılamaya çalıştı.

Kur'an'm (müslümanlara yüklediği mükellefiyetleri) yandaşla­rının üzerinden kaldırdığını iddia etti. Onlara, birbirlerinin ha-mmlarıyla düşüp kalkabileceklerini, buna Muhammed Bin Ali' nin de izin vermiş bulunduğunu ileri sürerek Hicri 118 de O'nun ağ­zından bu yalanları uydurdu. Fakat Devlet güçleri nihayet O'nu ele geçirdiler ve önce eli sonra da dili kesilerek idam edildi.

(Devrimin merkezi olan) El-Humayma ile buraya bağlı bulu­nan Horasan'daki devrimciler arasında bir süre irtibat kesilmişti. Haddaş'ın yaptıklarından ve devrimin taraftarlarını kendi peşinde sürüklemesinden dolayı bu kopukluk olmuştu. O'nu bu gidişattan alıkoyan bir kuvvet de bulunamamıştı. Bu sebeple devrimci toplu­luğun fikir ve düşüncelerini İslamdan da uzaklaştırmış, bir küfür ve ilhad inancına dönüştürmüştü. Sırları ortaya çıkmasın diye Va­linin son derece sert muamelesinden korkarak faaliyetlerini çok gizli tutmaları da El-Humaymiya ile aralarındaki kopukluk için ayrı bir sebep oluşturmuştu. Haddaş'ın idam edilmesinden sonra Abbasi devrimcileri içine düştükleri hatayı anladılar ve bu sapığın peşinden sürüklendikleri için üzülüp pişmanlık duydular.

Başlarında bulunan Süleyman Bin Kesir'i, imamdan özür di­lemek ve kendilerini O'na affettirmek için sözcü olarak gönderdi­ler. Süleyman, El-Humayma'dan döndüğünde (imam) Muham­med Bin Ali'den devrimcilere okumak üzere kapalı bir mesaj taşı­yordu.

Açtıklarında sadece şu cümleyle karşılaştılar.

"Bismillahirrahmanirrahim, bilmiş olunuz ki sadece (sapık) Hurremi'nin yaptıklarından dolayı size gücenmiştik."

İmam bu mesajdan sonra ayrıca Bekkir Bin Mahan'ı devrim­cilerle görüşmek üzere temsilci olarak gönderdi. Fakat kendisine inanmadılar. Hatta aleyhinde bir komplo bile düşündüler. Çünkü Haddaş'tan sonra güvenlerini öyle kaybetmişlerdi ki hemen her davetçiden kuşku duyuyorlardı. Fakat Bekkir onlarla sorun çıkar­mak istemedi ve hemen El-Humayma'ya döndü. Horasan'a yeni­den avdeti sırasında İmam O'na, üzeri demir ve bakırla kaplı eğri bir baston verdi. Devrimciler bunu görünce bastonun gerçekten de asi olduklarına dair bir işaret manasına geldiğini anladılar. Ta­rih Hicretin 120'nci yılıydı.

Aynı yıl içinde Vali Esed öldü. Yerine Cafer Bin Hanzala'yı bı­rakmıştı. Sonra bu sırada Irak ve Horasan'ın müşterek valisi olan Halid Bin Abdullah El-Kasri görevinden alınarak yerine Yusuf Bin Amr Es-Sekafî tayin edildi.

Yeni vali Yusuf, Horasan'a naib olarak Cüday Bin Ali El-Kir-mani'yi görevlendirdi. Bir süre sonra O'nu azlederek yerine Nasr Bin Seyyar'ı koydu. Horasan'ın bu yeni naibi Nasr, koyu bir Muda-roğulları taraftarıydı. O'nun bu tutumu da Yemenlilerin çok çile çekmesine sebep oldu. Bu kamplaşmadan faydalanmak maksa­dıyla Abbasi devrimcileri Yemenlilere yanaştılar ve bu durum Hic­ri 125'e kadar pek fazla gelişmeden devam etti.

Buna ilaveten Zeyd Bin Ali Zeynelabidin Hicri 122 de Kûfe'de bir isyan başlatmış, ancak bu hareket bastırılmıştı. Elbette ki gerek bu olaylar cereyan ederken, gerekse hemen sonra, Abbasi Devrim­cilerinin, ortalık tabii atmosferine kavuşuncaya kadar biraz süku­netlerini korumaları gerekiyordu. Ne varki bu kez de Zeyd'in oğlu Yahya'nın isyanı çok geçmeden patlak verdi.

Hicri 125 de Abbasoğlu Muhammed Bin Ali vefat etti. Yerine oğlu İbrahim'in geçmesi vasiyetinde bulunmuş ve O'na davayı yürütmesini emretmişti. Bu yıldan sonra Abbasilik davası ile ilgili olarak şu gelişmeler meydana geldi:

1- Hicri 125 de Hişam Bin Adulmelik'in ölümünden sonra Emevi yönetimi zayıfladı. Emevi ailesi kendi arasında parçalandı. Birbirlerine girdiler. Bu da halkın onlara karşı nefret duymasına ve

onlardan bir an önce kurtulmayı düşünmelerine yol açtı. Buna ek olarak Emevi Yönetimi aleyhinde birçok siyasi hareketler, devrim girişimleri ve karışıklıklar birbirini izledi.

2- Başta Horasan'da olmak üzere, ırkçılık, kavmiyetçilik, milli­yetçilik ve kabilecilik hareketlerinde bir artış oldu. Horasan Naibi Nasr Bin Seyyar koyu bir Mudaroğulları taraftarıydı. Tek taraflı bir icraatla onları kayırıyordu. Halbuki Horasan'da Arapların çoğunlu­ğunu Yemenliler oluşturuyorlardı. Dolayısıyla Yemenliler Valiye düşman kesildiler. Elbette otorite sahibi kimse de mevcut menfa­atlerinden dolayı karşılıklı olarak onlardan nefret ediyordu. Bu du­rumu fırsat bilen Abbasi davasının devrimcileri de desteklerini ka­zanmak için Yemenliler'e yanaştılar. Tabi ki yönlendirmeler imamdan da geliyordu. Halk artık bu sürtüşmelerden bıkmış usanmıştı. Bunlardan kurtulmak istiyordu. Bu kargaşa ortamın­dan hem Yemenliler, hem de Horasan Naibi El-Kirmanî'nin yan­daşları bıkmış durumdaydılar. İslama aykırı olduğu için, dindar insanlar da bu anarşik ortamdan gına getirdikleri gibi, gerek Fars, gerekse Türk asıllı vatandaşlar da aynı zamanda usanç içindeydi­ler. Çünkü hiç bir ilişkileri bulunmadığı ve herhangi bir kampa ta­raf olmadıkları halde bu olayların, yaşadıkları ülke ve hayat üze­rinde bıraktığı olumsuz etkileri yaşıyorlardı.

3- Bu kavga ve çekişmeler, bölgedeki hayat şartları üzerinde çok kötü sonuçlar doğurdu. Tarım geriledi. Bundan özellikle rae-vali sınıfı çok etkilendi. Çünkü bunlar toprak işçileriydiler ve böl­gede, hatta ülke çapında önde gelen üreticiler bunlardı, ortaya çı­kan bu olumsuz şartlar nedeniyle büyük sayıda çiftçi kitleleri, da­ha iyi hayat şartlarına kavuşmak için şehirlere göç etmeye başladı­lar. Bunun neticesi olarak şehirler işsiz insan yığınlarıyla dolup taştı. Tabi ki bu yığınlar mevcut şartlar aleyhindeki (siyasi ve ide­olojik ) fikirlerin yayılması için tam bir vesile oluşturuyorlardı. Ni­tekim Abbasilik davasının hatta meydana gelebilecek her hangi bir değişiklik (bir sosyal patlama) için bunlar hazır bir destek güç teşkil ediyorlardı.

4-Emevi düşmanlarının, aleyhte yaydıkları dedikoduların, halk üzerinde Emeviler'e karşı nefret uyanmasında, onlara karşı çeşitli düşman kampların birbirleriyle işbirliği etmelerinde ve yö­netime karşı patlayan siyasi hareketlere hemen katılmalarında çok büyük rolü oldu.

5- Özellikle bu dönemde sık sık patlayan isyanlar, Emevi yöne­timi üzerinde çok kötü etki yaptı. Mesela Harici hareketleri, Cafer Bin EbuTaiib'in torunu Abdullah Bin Muaviye Bin Abdullah'ın is­yanı ve başkaca olaylar: El-Kirmanî isyanı ve El-Haris Bin Süreye isyanı gibi... Keza Zeyd Bin Ali Bin Zeynelabidin'in yönettiği isya­nın üzerinden henüz uzun bir süre geçmediği için hafızalarda ta­zeliğini koruyordu.

6- Horasan'da belli bir kesimin lüks yaşantısı toplumu sınıfla­ra ayırmıştı. Fakirler zenginleri kıskanıyordu. Halk bu sosyal çar­pıklığın İslama aykırı olduğunu hissediyor, böyle farklı sınıfların teşekkül etmesinden devleti sorumlu tutuyordu.

7- Horasan Eyaleti'nin, kısmen Nasr Bin Seyyan'n, kısmen de Cüday Bin Ali El-Kirmanî'nin idaresine verilmesi eyalet genel va­lisinin otoritesini zayıflatmıştı. Bu sırada El-Kirmanî'nin öldürül­mesi üzerine, adamlarını kendi saflarına çekmesini başarmış bu­lunan, karşıt devrimin liderlerinden Ebu Müslim güçlendi. Dava­nın, omuzlarında yürüdüğü Yemenliler de daha kuvvetli bir şekil­de bu ideolojinin etrafında bir yumak haline geldiler.

Abbasilik davasının Horasan'da kazandığı güç öyle bir seviye­ye ulaştı ki, burada oluşan organizasyonla (Devrimin esas merke­zi olan) El-Humayma arasındaki iletişimi doğrudan sağlayacak güçlü bir şahsiyetin varlığı zorunlu bir hale geldi. Bu iletişim Kû-fe'de bulunan, davanın (İmam'dan sonra ikinci derecedeki) öncü­süne baş vurmadan artık doğrudan İmam'm kendisiyle sağlanma­lıydı. İşte bu yetkin şahsiyet araştırılarak nihayet bulundu. Bu da Ebu Müslim El-Horasanî idi.

Abbasilik devriminin (İmam adına) baş yöneticisi Bekkir Bin Mahan Hicri 127 de öldü. Görevi, O'nun eniştesi Ebu Seleme El-Hallal'a havale edildi. Bütün bu olaylardan sonra devrimcilerin tümü, Ebu Müslim'le birlikte bir Hac mevsiminde (imam) İbra­him Bin Muhammed'le bir araya geldiler. O'na toplanmış bulunan büyük miktarlardaki para ve zekat mallarını teslim ettiler. İb­rahim Ebu Müslim'in, elde ettiği başarıları, keskin zekasını, ulaş­mış bulunduğu sosyal mevkii takdirle karşılayarak O'nu devrimin öncüsü sıfatıyla Horasan'a gönderip orada kendisini görevlendir­meyi düşündü. Bu görevi yürütebilecek yeterlilikteydi. Hora­san'daki teşkilat, böyle bir şahsiyetin yönetimine muhtaçtı. Bu za­tın hizmet ve çabalarıyla dava çok daha iyi bir şekilde yoluna de­vam edebilir hatta, işler böyle yolunda yürüyecek olursa kısa bir süre sonra mesele artık açığa da vurulabilirdi.

Hicri 128 de İbrahim Bin Muhammed, Ebu Müslim'i Hora­san'a göndererek, orada bulunan sempatizanlarına hitaben ken­disine bir de mesaj verdi. Taraftarlarına şöyle hitap ediyordu:

"Kendisini görevlendirerek yolladığım bu zat Ebu Müslim'dir. O'nun sözünü dinleyin ve kendisine itaat edin. O'nu Horasan'da hakim olduğu bölgeye yönetici olarak tayin etmiş bulunuyorum."

Fakat Horasan'daki devrimciler Ebu Müslim'e iltifat etmediler. Bunun üzerine Ebu Müslim, hac bahanesiyle yine bir hac mevsi­minde İmam İbrahim Bin Muhammed'e dönüp geldi. İbrahim O'na bu kez de şöyle dedi:

"Ey Abdurrahman! Sen (yabancı değilsin) ev halkımızdan biri sayılırsın. Var git Horasan'a ve orada bulunan Yemenli kitleye ya­pış, onların arasına gir. Şunu iyice bil, Allah bu işi ancak onların eliyle gerçekleştirecektir. Rabiaoğulları kabilesine hiç güvenme. Mudaroğuları'na gelince onlar kapı komşusu düşmanlarımızdır-lar. Aralarında kimden kuşkulanırsan onu hemen öldür. Hora­san'da Arapça konuşanların bulunmasını şayet istemezsen çare­sine bakarsın. Boyu beş karışı bulup da (devlime karşı olduğun­dan) kuşkulandığın bir çocuğa rastlarsan onu da öldürebilirsin. (Süleyman Bin Kesir'i kastederek) Bu ihtiyara da ters düşme, O'na karşı gelme ve bir sorunun olursa benim yerime O'na danış."

Daha Önce de açıklamış olduğumuz gibi bu sözlerin İbrahim Bin Muhammed'e ait olduğundan şüpheliyiz. Çünkü devrimcile­rin ileri gelenleri tanınmış Arap kabilelerine mensup idiler. Bu ze­vat davanın öncüleriydiler, devletse müstakbelde kurulacaktı.

İmamın, kendisini 12 başmüşavirlerinden Omran Bin İsmail Ebu'n-Necm'in kızıyla evlendirmesinden sonra Ebu Müslim, O'nun talimatı üzerine Horasan'a giderek orada tam bir gizlilik içinde faaliyetlerine başladı.

Hicri 129 da İmam Ebu Müslim'den, birinci derecedeki adam­larıyla birlikte gelmesini istedi. Bu davet üzerine Ebu Müslim yet­miş adamıyla birlikte yola çıkıp bir miktar mesafe aldıktan sonra İmam'dan bir mesaj aldı. Kendisine şu talimatı veriyordu:

"Sana zafer sancağını göndermiş bulunuyorum. Hemen Ho­rasan'a dön ve artık halkı açıkça devrime davet et. Kahtaba Bin Şebib Et-Tai'ye de, beraberinde bulunan mal ve değerli eşyayı bana hac mevsiminde ulaştırmak üzere talimat ver."

Ebu Müslim aldığı bu emir üzerine döndü ve Ramazan'm bi­rinci günü Horasan'a girdi. İmam'dan, ayrıca Süleyman Bin Ke-sir'e hitaben getirdiği mesajı kendisine verdi. Mesajda şöyle deni­liyordu:

"Davetini artık açıkça yap ve daha fazla bekleyişte kalma." Bunun üzerine Süleyman Bin Kesir, başlarında Ebu Müslim ol­mak üzere davetçilerini Horasan'ın her tarafına saldı. Bu sırada Horasan Valisi Nasr Bin Seyyar, isyancılardan El-Kirmanî ile Şey-ban Bin Seleme El-Harurî'nin hareketlerini bastırmakla meşgul­dü. Ebu Müslim ise Sefzenic kasabasında bulunan Süleyman Bin Kesir'i ziyarete gitmişti. Burada siperlenip direnerek kendini böy­lece açığa vurmuş oldu. Destekçileri de her yandan toplanıp gele­rek kendisine iltihak ettiler. Bayram günü gelip çatınca, Ebu Müs­lim, Süleyman Bin Kesir'i halka bayram namazını kıldırmak üze­re görevlendirdi ve kendisine bir de minber kurdu. O gün -Emevi geleneklerinin aksine - "Essalâtü Camiah"' denilerek namaza çağrı yapıldı ve ezan okunmadı. Namaz da hutbe irad edilmeden önce kılındı.

Bu olayı haber alan Vali Nasr Bin Seyyar, azadlı kölesi Zeyd ko­mutasında devrimcilerin üzerine bir kuvvet gönderdi. Ebu Müs­lim de O'na karşı- İmam'ın ilk 12 müşavirlerinden Malik Bin Hey­sem El-Huza'i komutasında önce bir kuvvet gönderdi, peşinden bir destek birliği daha yolladı. Devrim ordusu komutanı Malik, üs­tünlüğü elde ederek Nasr Bin Seyyar'ın, aralarında komutan Zeyd de olmak üzere bir miktar askerini esir aldı. Ebu Müslim, komutan Zeyd hariç bu esirlerin tümünü öldürdü. Zeyd'i ise sahip bulun­duğu gücü ve etrafında kümelenmiş bulunan insan kalabalığını Valiye anlatması için sağ bıraktı ve O'nu salıverdi. Bu savaş, Abba­si Devrimcileri ile Emevi Devlet kuvvetleri arasında çıkan ilk kar­şılaşma oldu.

Yine bu sıralarda Hazım Bin Huzeyme, Merv-i Ruz kentini ele geçirerek, Nasr Bin Seyyar'ın buradaki temsilcisi Büşr Bin Cafer Es-Sa'dî'yi öldürdü ve bu haberi bir mesajla Ebu Müslim'e bildir­di. Keza, Ebu Müslim tarafından görevlendirilen En-Nadr Bin Nu-aym da Herat kentini ele geçirdi. Bunun üzerine şehrin, Nasr Bin Seyyar'ı temsil eden yöneticisi İsa Bin Okayl El-Leysî buradan ca­nını kurtarmak için kaçtı.

Vali Nasr Bin Seyyar bu durumda Yem enliler'in meylini ka­zanmaya çalışıyordu. Fakat hayal kırıklığına uğradı. Çünkü Ye­menlilerin lideri Cuday Bin Ali El-Kirmanî O'nun bu teklifini red­detti. Sebebine gelince Ebu Müslim (hasımlarını şaşırtmak için) her iki tarafa da mesajlar yolluyor, (onları birbirlerinden habersiz­ce devrimcilere taraf olmak için özendirmeye çalışarak):

"İmam hakkınızda bana hayırlı tavsiyelerde bulundu. Dola­yısıyla ben O'nun, sizinle ilgili kanaatlerine saygısızlık edemem."

diyordu.

Bu durum karşısında her iki taraf da şaşırıp kaldılar, kime kar­şı kiminle işbirliği edeceklerini bir türlü kestiremez oldular. Du­rum bu seviyedeyken Nasr Bin Seyyar, bir ara El-Kirmanî'yi davet ederek ittifak yapmak üzere yanma gelmeye O'nu ikna etti. El-Kir­manî de Nasr Bin Seyyar'a güvenerek yanma sadece yüz süvariy­le geldi. Nasr ise bunu fırsat bilerek O'nu öldürdü. Bunun üzerine El-Kirmanî'nin taraftarlarından bir kısmı, oğluyla birlikte gelip Ebu Müslim'e katıldılar ve Nasr'a karşı o'na yardımcı oldular.

Ebu Müslim'in artık taraftarları çoğalmıştı. Adamlarını mes­kun yerlere salarak halkı, Abbasoğulları'm işbaşına getirmek için devrime katılmaya davet ediyordu. Halk ise bir kargaşa içindeydi. Horasan Valisi Nasr, son Emevi Halifesi Mervan Bin Muham-mefe bir mesaj yollayarak Ebu Müslim hakkındaki bilgileri, taraf­tarlarının çokluğunu ve İbrahim Bin Muhammed'in işbaşına geti­rilmesi için halk arasında nasıl yoğun bir propaganda yaptığını bildirdi.

Mesajında yazdıklarının bir kısmı da manzum olarak şöyleydi:

Kızıl bir kor görürüm küllerin arasında, Alevler yükselecek ondan, sanki yakında. Nasıl ki ateş önce dalcıklarla tutuşur, Savaş da lafla başlar, sonra silah konuşur. Şayet söndürmez ise onu bilge kimseler, Nice can nice kelle, içinde yanar gider. Şaşkınım diyorum ki: Acep bir bilen var mı? Ümeyyeoğulları hâlâ uykudalar mı? Bak eğer uykudalar, henüz gafletteyseler, De ki: Davranın, yoksa ölüm sizi enseler!

Bu anlamlı mesajı alan Halife Muhammed Bin Mervan, Valisi Nasr'a:

"Olayın şahidi, -elbette ki- orada bulunmayandan daha çok şeyler görür" diye bir cevap yazdi [5] Vali ise bu sözlere şöyle bir karşılık verdi:

"Adamınız (olarak) size elimden artık hiç bir yardım geleme­yeceğini daha önce bildirdim."

Nasr Bin Seyyar, Irak Naibi Yezid Bin Ömer Bin Hubayra'ya da

bir mesaj yollayarak (Abbasi devrimcilerine karşı) O'ndan yardım istedi. Mesajında Irak Naibi'ne manzum olarak endişelerini şöyle dile getiriyordu:

Benden Yezid'e ilet [6] İyi söz doğrusudur, Yalandaysa hayır yok, lafın doğrusu budur. Bilsin ki Horasan'da bir kuluçka var ancak, Civcivleri çıkarsa acaipler olacak... Epey de büyümüşler, iki yıllık civcivler! Bir tüylensinler de gör, neler olacak neler!... Bir çare bulunmaz da uçacak olurlarsa, Gör, alevler nasıl da yakacak her ne varsa!

Irak Naibi Yezid ise çaresizliğini, O'na gönderdiği mukabil bir mesajda şöyle ifade etti:

"Biliyorsun ki üstünlük ancak adamların çokluğuyla elde edilebilir. Benimse sana gönderecek bir tek adamım bile yok."

Irak Naibi Yezid Bin Hubayra sonra Horasan Valisi Nasr Bin Seyyar'dan aldığı bu mesajı Halife Mervan Bin Muhammed'e gön­derdi. Bu mesaj Halife'nin eline geçtiği sırada, İmam İbrahim Bin Muhammed tarafından görevlendirilerek Ebu Müslim'e gönderi­len temsilcinin üzerinde bir mektup yakalandı. İmam, bu yazıda Ebu Müslim'e hem (Horasan Valisi) Nasr Bin Seyyar'a karşı hem de El-Kirmani'ye karşı savaşmasını emrediyordu.

Harran'da bulunan Halife Mervan bu haberi alınca Dımışk Naibi El-Velid Bin Muaviye Bin Abdulmelik'e bir mesaj göndere­rek İbrahim Bin Muhammed'in oturmakta olduğu yakındaki El-Humayma beldesine gidip O'nu zincire vurmasını ve derhal ken­disine göndermesini emretti.

Dımışk Naibi'nin de bu işi EI-Balka sorumlusuna havale et­mesi üzerine sorumlu, beldenin camiine giderek içeride oturmuş vaziyette bulduğu İbrahim Bin Muhammed'i bağlayıp Dımışk'a gönderdi. İbrahim'i teslim alan Dımışk Naibi de O'nu hiç beklet­meden Halife'ye yolladı. Nihayet İbrahim, Halife'nin emriyle  (Harran'da) hapsedildi. Fakat iş işten geçmiş, geç kalınmıştı. Çün­kü Ebu Müslim artık üstünlüğü sağlamış, devletin geniş bölgeleri­ni nüfuzunun altına almış bulunuyordu.

Bu olaydan sonra Ümeyyeoğulları'nm başına açılan gaileler iyiden iyiye arttı. Bu sefer de Fars Bölgesinde Abdullah Bin Muavi­ye [7] baş kaldırarak bu bölgenin meskun yörelerine hakim oldu. Ay­nı zamanda Hil-van'ı, Komus'u, Isbahan'ı ve Ray'ı ele geçirdi. Fa­kat sonraları Istahr'da yenilerek taraftarlarının çoğu yakalandılar. Aralarında Es-Seffah'm amcası Abdullah bin Ali de vardı. Fakat yakalandıktan sonra (emrinde devrime katıldığı) Abdullah Bin Muaviye'yi kötüleyince serbest bırakıldı. Bu sıralarda haricilerin lideri Ebu Hamza da bir hac mevsimi sonrası Mekke'ye girerek şehri zaptetti.

Öte yandan Ebu Müslim ise El-Kirmanî'nin yardımıyla Hicri 130 yılında Horasan'ın merkezi Merv kentine girince Vali Nasr Bin Seyyar buradan Serahs'a kaçtı. Ebu Müslim, keza Beni Leys Me-valisinden Bessam Bin İbrahim komutasında Şeyban Bin Seleme El-Haruri'nin üzerine bir kuvvet göndermişti.

Bessam, Şeyban'ı Öldürdü ve yandaşlarını da takibe koyuldu. Ebu Müslim ise nihayet El-Kirmani'nin iki oğlu Ali ve Osman'ı öl­dürünce bölge artık O'nun hakimiyeti Önünde tamamen boyun eğmiş oldu.

Sonra Halid Bin İbrahim, Belh üzerine gönderdiği ilk oniki müşavirlerden Ebu Davud, burayı Ziyad Bin Abdurrahman El-Kuşayrî'den aldı. Halid'in bundan sonra da Nasr Bin Seyyar'a kar­şı mücadele etmek maksadıyla Nisabor üzerine gönderdiği Kahta-ba Bin Şebib Et-Taî, Tus Kenti'nde Nasr'm oğlu Temim ile karşılaş­tı. Ebu Müslim'in imdat kuvvet olarak Ali Bin Mu'kıl komutasında bir destek göndermesi üzerine Kahtaba, Temim Bin Nasr'ı öldür­meyi başardı.

Bu sırada Irak Naibi Yezid Bin Ömer Bin Hubayra, Nasr Bin Seyyar'a bir destek kuvvet göndermişti. Ancak bunlar da yenildiler. Cürcan Naibi Nebata Bin Hanzala da Öldürüldü. Kahtaba bu zaferin haberini Ebu Müslim'e gönderdi.

Emeviler'in başına açılan gailelere, bir de şu eklendi: Daha önce Mekke'yi zaptetmiş bulunan Harici lideri Ebu Hamza bu kez de Medine'ye girdi. Hz. Peygamber'in minberine çıkarak halka hi­tap etti ve burayı üç ay kadar işgal ettikten sonra Halife Mervan Bin Muhammed tarafından üzerine gönderilen Suriye'nin en iyi askerlerinden oluşturulmuş bir kuvvet karşısında yenildi.

Hicri 131 yılında da Kahtaba Bin Şebib Et-Taî, oğlu Hasan'ı Nasr Bin Seyyar'la savaşmak üzere Komus üzerine gönderdi. Nasr bunu haber alınca evvela Ray kentine sonra oradan da Heme-dan'a kaçtı. Fakat ulaşmadan, yolda Sâve kentinde öldü. Böylece Nasr'ın ölümüyle Horasan'ın tamamı Ebu Müslim'in otoritesi al­tına girmiş oldu. Çünkü bu kovalamaca sonunda Kahtaba'nm oğ­lu Hasan, Ray, Hemedan ve Nihavend kentlerinin üçüne de gire­rek buraları zaptetti. Hicri 132 de ise Kahtaba Bin Şebib, Irak Vali­si Yezid Bin Ömer Bin Hubayra ile çarpıştı. Üstünlüğü Kahta­ba'nm kuvvetleri elde ettiler, fakat Maan Bin Zaide, Kahtaba'yı öl­dürdü. Kahtaba ise emir ve komutayı üstlenmek üzere oğlu Ha­san'ı görevlendirmişti. Bunun üzerine Hasan, Kûfe'ye doğru yö­neldi. Ancak daha şehre girmeden Muhammed Bin Halid Bin Ab­dullah El-Kasrî şehir halkıyla birlikte Abbasi davasının destekçile­ri olarak ortaya çıktılar.

Bütün bu devrim olaylarının, adına yürütüldüğü (Abbasoğlu) İbrahim Bin Muhammed ise (Harran'da) Mervan'in hapsinde bu­lunuyordu ve öldüğü 132 yılma kadar da hapiste kaldı. Yakalandı­ğı gün, kendisinden sonra devrim faaliyetlerini organize etmek üzere kardeşi Abdullah Bin Muhammed Es-Seffah'a yetkisini dev­retmiş ve O'na, ailesiyle birlikte Kûfe'ye nakl-i mekan yapmasını söylemişti. Es-Seffah da bu tavsiye üzerine yanına amcaları: Ab­dullah, Davud, İsa, Salih, İsmail ve Abdüssamed ile kardeşi Ab­dullah Bin Muhammed'i ve hapisteki biraderi İbrahim'in, Mu­hammed ve Abdülvahhab adlarındaki yeğenlerini de alarak gitti. Kûfe'ye varınca Ebu Seleme EI-HalIâl adında tanınmış bir şahsi­yete konuk oldular. Bu zat güvenlik bakımından onları Haşimoğullan mevalisinden El-Velid Bin Saad adında birinin evine gizli­ce yerleştirdi. Kırk gün kadar da onları -deşifre olmamaları için-sür^kli olarak yerden yere taşıdı. Abbasoğulları'nm temsilcisi İb­rahim'in ölüm haberi gelince bunlara ev sahipliği yapan Ebu Se­leme, Halifeliği Hz. Ali'nin soyuna nakletmek istedi. Fakat {müte­veffa} îmam'm geriye kalmış bulunan müşavirleri ve amirler he­men davranarak Es-Seffah'ın bulunduğu yere girerek O'nu halife sıfatıyla selamladılar (böylece halifeliği tescil ve ilan edilmiş oldu.) Bu sırada İrak'ın ve Horasan'ın büyük kısımları zaten Ebu Müs­lim'in otoritesi altına girmiş bulunuyordu. Tarihse Hicretin 132 yı­lı Rabiulevvel ayının 12'nci günüydü.

Es-Seffah, hilafetinin ilan edilmesi üzerine önce vilayet sarayı­na girdi, sonra da Cumayı kıldırmak üzere halka hitap etti, onlar­dan bey'at aldı ve amcası Davud'u Kûfe'ye naib bırakarak önce şehrin dışına kampa çıktı. Sonra da El-Haşimiye Kenti'ne giderek vilayet köşkünü ziyaret etti.

Es-Seffah, durumu kontrol altına aldıktan sonra Emeviler'le nihaî mücadelesini vermek için orduları sefere çıkardı. Son Emevi Halifesi Muhammed Bin Mervan'm artık ölüm kalım savaşı ver­mek üzere Büyük Zap'ta yaptığı askeri yığmağın üzerine önce Ebuayn Bin Yezid'i gönderdi. Sonra da peşinden destek kuvvet olarak amcası Abdullah Bin Ali komutasında ayrıca bir askeri bir­liği yola çıkardı. O'nun da ardından, ilk oniki müşavirlerden Musa Bin Kasb Et-Temîmi komuasmda bir imdat kuvveti daha gönder­di. Ona bilhassa Mervan'la esaslı bir şekilde mücadele etmesi için emir verdi.

Bu iki ordu aynı yılın 11 Cemaziyelahir günü karşılaştılar. Ce­reyan eden savaşın sonunda Mervan'm kuvvetleri bozguna uğra­dı. Bunun üzerine çekilen Mervan'ı, Harran'a, oradan Kinnes-rin'e, daha sonra Homs'a ve Dımışk'a kadar Abdullah Bin Ali hep takip ederek beraberindeki komutanların da yardımıyla Dımışk'ı kuşattı ve nihayet şehri ele geçirdi. Mervan buradan da kaçmıştı. Abdullah O'nu takip etmek isterken, Ebu'l-Abbas Es-Seffah'dan o'na bir emirname geldi. Mervan'ı takip etmek üzere kardeşi Sa­lih'i görevlendirmesini, kendisinin ise Şam'da naib olarak kalmasim istiyordu. Mervan ise kaçarak Mısır'a girdi. Buralarda gizlen­meye çalışırken Ebusayr Kilisesi'nde elegeçirilerek öldürüldü. Gö­revini başarmış bulunan Salih Bin Ali, Ebuavn Bin Yezid'i Mısır'a naib bırakarak Şam'a döndü. Böylece Büyük Zap Savaşı'ndan sonra Ümeyyeoğulları hanedanı (yani Emevi Devleti) ortadan kalkmış, tarihe gömülmüş oldu.

Bu gelişmelerden sonra dahi Vasıt Kenti'nde direnmeye çalı­şan Yezid Bin Ömer Bin Hubayra komutasındaki Emevi kuvvetle­ri Hasan Bin Kahtaba tarafından kuşatılmıştı, Es-Seffah» yeğeni İsa Bin Musa komutasında O'na bir yardımcı kuvvet gönderdi. Ar­kasından kardeşi Ebu Cafer komutasında bir takviye güç daha yol­ladı. Bunun üzerine Vasıt'a girmeyi başardılar ve Yezid'i öldürdü­ler. Es-Seffah, aynı zamanda Ahvaz'da mücadele eden Bessam Bin İbrahim'e de bir destek kuvvet gönderdi. Böylece şehir alındı ve Endülüs hariç İslam Devletinin sahaları Abbasoğullan'nm otoritesi altına girmiş oldu.'[8]



[1] Keysaniler; Miladi 686 da Küfe'de Keysan Ebuamr adındaki birinin oluş­turduğu gizli bir şü örgüt. Bu örgütün mensupları Hz. Ali'nin çocuklarından Mu­hammed bin EI-Hanefiyye'ye ve soyuna kutsal bir kimlik atfederlerdi

[2] Zeyd Bin Harise BinŞurahbil El-Kelbi: Sahabidir. Cabiliyet devrinde ço­cukken kaçırıldı. Sonra Hz. Hatice O'nu satın aldı. Hz. Peygamber'le evlenince Zeyd'i O'na hediye etti. Hz. Muhammed (sav) henüz peygamber olmadan önce Zeyd'i evlatlık edinmişti. O'nu halasının kızı Zeynep Binti Cahş'la evlendirdi. Hz. Peygamber Zeyd'i çok severdi. O'nu ashabı arasında önde tutardı. Hangi as­keri birlikte görevlendirdiyse O'nu hep komutan tayin etti. Zeyd, Mu'te Savaşı sı­rasında hicretin sekizinci yılında şehid oldu

[3] EI-Mikdad Bin Amr El-Kindi El-Behranı El-Hadnami: Sahabidir. Bedir savaşında bulundu. İlk müslüman olan seçkin zevattandır. Cahiliyet devrinde Hadramut halkındandı. Şimr Bin Hacar El-Kindi ile arası bozuldu. Mikdad bir gün O'nunla kavga ederek Şimr'in bacaklarını kılıçla biçti ve Mekke'ye kaçtı. El-Esved Ez-Zümri adında biri O'nu evlatlık edindi. Bu sebeple bu aileden biri ola­rak tanındı. Mikdad hicretin 332 üncü yılında Medine-i Münevvere yakınların­da bir yerde vefat etti

[4] Abdullah Bin Cahş; Sahabidir. Hz. Peygamber'in halası Ukeyme'nin oğ­ludur. İlk müslüman olan yüce şahsiyetlerdendir. Düşmana karşı dehşetli komu­tanlardan biriydi. Hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı sırasında şehid oldu ve dayısı Hz. Hamza ile birlikte Uhud Mevkiinde defnedildiler.

[5] Halife, valisine -herhalde-; Olaylar hakkında benden daha çok şeyler bi­liyorsun. Binaenaleyh gerekeni yapmalısın, demek istemiştir Nitekim Valinin bir sonraki cevabından da bu anlaşılmaktadır. (Mütercim)

[6] Şair esasen kendi kendine hitab etmektedir. Edebiyatta bu bir sanattır. (Mütercim)

[7] Bu zat; Hz. Ali'nin biraderi Cafer-i Tayyar'm torunudur. (Mütercim)

[8] îbn-ül Esir, EI-Kamil tere, c. 5, s. 340-343, 345-351, 356-360

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/155-180.