50- ABBASÎLER DAVASI - Index Web - 0051 0051
50- ABBASÎLER DAVASI
50-
ABBASÎLER DAVASI
Müslümanların Ehl-i Beyt'e olan sevgileri ve özellikle Kerbela Faciası'ndan sonra onlara karşı duydukları acıma hissi, her men-faatçi insanın, bu olaydan sonra Ehl-i Beyt'e mensup şahsiyetlerden biri lehine çalıştığım ya da onun işbaşına gelmesi için propaganda yaptığını iddia etmeye sürükledi. İşte bu tamahkar çıkarcılardan biri de vaktiyle Irak'ta devamlı Hz. Ali'yle beraber bulunan, O'nun şehid edilmesinden sonra da Basra'da oturan ve Kerbela olayından sonra da Vali Ubeydullah Bin Ziyad tarafından bir süre hapsedilerek peşinden Taife sürülen El-Muhtar Bin Ubeydullah Es Sekafî idi. Bu adam daha sonra Abdullah Bin Zübeyr'e katıldı. Davranışlarıyla sözde O'nun lehinde propaganda yaptığını gösteriyordu. O'nun için davası uğrunda çalışacağını söyleyerek bu maksatla Irak'a gitmek üzere kendisinden izin istedi. Abdullah da O'nun bu talebini kabul etti. Bunun üzerine El-Muhtar Irak'a geçerek orada (rol değiştirip bu kez) Hz. Ali'nin oğlu Muhammed Bin El-Hanefiyye'nin siyasi propagandasını yapmaya başladı.
Fakat Muhammed bu adama iltifat etmediği gibi, kendisiyle hiç bir ilişkisi bulunmadığını O'nun yalan söylediğini ilan etti. Buna rağmen El-Muhtar, Muhammed'in bu reddini ve hoşnutsuzluğunu liderin bir taktiği olarak ileri sürüyordu.
Ancak Hz. Ali'nin oğlu Muhammed halktan bazı kimselerce (Ehl-i Beyt'e mensup zevatın, bilimin birçok sırlarını bilip gizledikleri) yolunda ileri geri konuşulduğunu duyunca Kur'an-ı Ke-rim'i göstererek:
"Allah'a yemin olsun ki şu iki kap arasında bulunanların dışında Hz. Peygamber (sav)'den bize başka bir şey miras kalmamıştır. Binaenaleyh elimizde Allah'ın kitabından başka şeyler bulunduğu ve bunları okuduğumuzu ileri sürenler kesinlikle yalan söylemektedirler."
İşte böylece anlaşıldığı üzere Muhammed Bin Ali ne iktidarı ele geçirme sevdasmdaydı, ne de lider olduğunu ileri sürüyordu.
Keysaniler"[1] iddia etseler bile tam tersine O'nun oğlu Abdullah da imametin babasından sonra kendisine geçtiği iddiasında değildi.
Ümeyyeoğulları vaktiyle Haşimoğulları'na iyiliklerde bulunurlardı. Onlara, işletmek üzere geniş araziler tahsis eder, ikramiyeler verirlerdi. Fakat bazı çevreler Haşimoğulları'ndan birini devlete karşı kışkırtınca onu ve yandaşlarını korkunç şekilde cezalandırırlardı.
Biz nasıl ki Ümeyyeoğullan'nm bu katı muamelelerini onaylamıyor isek, aynı şekilde {kurulu düzenin) devlet başkanına karşı baş kaldırmayı, ya da bazı çevrelerin cam istedikçe bir şahsı -meşru devlet başkanı ancak sensin- diye davet edip onu böyle bir gerekçeyle isyana teşvik etmelerini, o şahsın da bunlara uyarak halkı yardımına çağırmasını ve işbaşmdaki halifeyle savaşmasını el-betteki onaylamıyoruz.
Esasen Meşru İmam (yani legal devlet başkanı) zor kullanmadan ve makamı miras olarak ele geçirmeden, müslümanlardan Bey'at alan kimsedir. Tabi bu kurala bakılacak olursa Ümeyye-oğulları'mn, nasıl ki verasetle idareyi babadan oğula almalarını doğru bulmuyorsak aynen öyle de Haşimoğulları'mn ya da, başka bir kabile veya ailenin de verasetle işbaşına gelmesini keza doğru bulmuyoruz. Hilafet, zorbalıkla devleti ele geçirmek değildir.
(Bir nokta daha vardır ki:) Haşimoğulları'ndan Emeviler'e karşı baş kaldıranlar her ne kadar, kendilerine isyan bayrağını çektikleri Emevi hükümdarlarından daha faziletli idiyseler de diğer bir şer'î bakımdan faziletçe seviyesi daha düşük olan bir kimsenin, kendisinden daha kaliteli kimselerin mevcud bulunması halinde de devlet başkanı olması caizdir.
İlginç bir hadisedir ki: Ümeyyeoğullan'nm düşmanları sırf aleyhte propaganda olsun diye, Ehl-i Beyt'ten bir şahsiyet vefat ettikçe: "Emeviler O'na zehir yedirdi" veya "Emeviler O'nu öldürttü" diye dedikodular çıkarırlardı. Bu gibi dedikodular öyle tekerrür etti, öyle yaygın bir hal aldı ki ortaya atılan her iddiaya neredeyse artık inanılır olmuştu.
Ümeyyeoğulları'nm, Haşimoğulları'na yaptıkları iyiliklerden biri olmak üzere şunu zikredebiliriz:
Emevi Halifesi El-Velid Bin Abdulmelik, Ürdün'de El-Balka
Bölgesinde Eş-Şevbek'e yakın bir yer olan El-Humayma'da Abdullah Bin Abbas'm oğlu Ali'ye geniş bir arazi vermişti. Ali burada oturuyordu, burada yerleşip kaldı.
Keza bu kabilden olmak üzere: (Hz. Ali'nin torunlarından) Ebu Haşini Bin Muhammed, bir keresinde devlet merkezi Dımışk'a gelmiş Emevi Halifesi Süleyman Bin Abdilmelik'i ziyaret etmişti. Halife Süleyman da Ebu Haşim'i ağırlamış, O'na bol ihsanlarda bulunmuştu. Sonra Ebu Haşim Halife'ye veda ederek Medine'ye gitmek üzere yola çıktı. Yolculuk esnasında bir ara hastalandı ve yakında Öleceği zehabına kapıldı. Aynı zamanda bu duygularını yol arkadaşlarına da açıklayınca aralarından biri O'na:
"Halife Süleyman senin yemeğine zehir karıştırmış olamaz mı?" diye bir söz etti. Bu laf her şeye yetmişti. Ebu Haşim de çoğu hastalar gibi bu söz üzerine kuşkuya kapıldı. Böylece dedikodu dilden dile dolaşarak kuşkular kesin bir inanca dönüştü. Ebu Ha-şim de bu sefer Ümeyyeoğulları'na karşı ciddi şekilde olumsuz etkilendi ve onlara karşı kesin tavır aldı. Nitekim güzergahına yakın bir mesafede bulunan El-Humayma'daki amcazadesi: (Abdullah Bin Abbas'ın torunu) Muhammed Bin Ali'ye uğrayarak O'ndan iktidardaki Ümeyyeoğulları aleyhinde çalışmasını istedi. Halbuki eğer Halife Süleyman, Ebu Haşim'in yemeğine gerçekten de zehir koydurmuş olsaydı O'nun derhal ölümüne sebep olacaktı. Çünkü hükümdarı adetindendir: Hasımlarına, anında öldürücü zehir ye-dirirler. Halbuki Ebu Haşim, Halife Süleyman'a veda ettikten sonra iki ay daha yaşadı. Tarihse Hicretin 99'ncu yılıydı.
Sonra şurası da mülahazaya değer bir husustur ki rivayetçiler ve kötü niyetli garazkar kimseler -henüz herhangi bir teşkilata sahip bulunmadığı bir sırada- Abbasilik davasının sırlarını ve örgütsel düzenine ait bilgileri Abbasoğlu Muhammed Bin Ali'ye Ebu Haşim'in verdiğini ileri sürüyorlar. Ebu Haşim ve babası Muhammed Bin Ali (bu olaya bulaşmak şöyle dursun) kendilerine insanüstü bir nitelik atfeden Keysaniler adlı fanatik bir tarikatın mensuplarından da aynı zamanda teberri ediyor (bunlarla asla bir ilişkileri bulunmadığını) açıklıyorlardı. Çünkü onlar bu tarihlerden itibaren İslamdan uzaklaşmışlardı. Dolayısıyla rivayetçilerin, iddialarının tam tersine Haşimoğullan Hanedanı'nın, Keysaniler'le hiç bir ilişkisi yoktu.
Şurası muhakkaktır ki Ebu Haşim'in sözleri Abbasoğlu Muhammed Bin Ali'nin kafasında yer etmişti. Çünkü hakikatte bu zat, tamahkar ve hırslı bir kimseydi. Kendisini destekleyen yirmi tane kardeşi ve bunlara ilaveten kalabalık çocukları vardı. Böylece bunlar zaten ailece bir kuvvet oluşturuyorlardı. Aynı zamanda bu zatın babası Ali Bin Abdullah Bin Abbas da vaktiyle O'nu bu çığırda yürümesi için cesaretlendirmişti. Hicri 117'de El-Humayma'da vefat edinceye kadar da oğlunu sürekli teşvik edip durdu. Her halükârda Abbasoğlu Muhammed Bin Ali artık bu davayı omuzla-mıştı ve gerçekleşmesi için var gücüyle çalışıyordu.
Muhammed bir ara davası için hareket üssü olarak bir yeri belirlemek üzere düşünüyordu. Tabi {devrin girişimleri içinde bulunan bir) Halife adayı olarak gizli kalmak ve dikkatleri üzerine çekmemek için bu mekanın, oturmakta olduğu El-Hum ayma'd an uzık olmasını istiyordu. Ki böylece Ümeyyeoğulları'tun muhalifleri arasında en büyük topluluğu sağlama almış olsun. Çünkü (devrim teşebbüsleri içinde bulunan) bir imam adayı olarak deşifre olursa büyük kitleler onun etrafından dağılacak, dava sadece küçük bir topluluğun omuzunda kalacaktı. Zira yönetime karşı olan bu kitlelerden her biri, Haşimoğulları'ndan birine bağlıydılar. Bu sebepledir ki Muhammed (politik olarak Abbasilikten çok) sloganını bir Haşimilik Davası olarak ortaya attı ve halkı her şeyden önce Hz. Peygmber (sav)'in soyundan (yani Haşimoğullan Hanedanı'ndan) hoşnut olmaya davet etti. Böylece hem Hz. Ali'nin, hem Hz. Abbas'm, hem de Cafer'in ve diğer yakınlarının torunları bu kapsam içine girmiş oluyordu.
Muhammed nihayet üs olarak Kufe'yi seçti. Çünkü burası bir çeşit Emevi karşıtlarının merkezi durumundaydı. Ayrıca Hz. Ali soyunun destekçileri burada çoktu. Bir bakımdan da bu şehrin sakinlerinden birçok kimse gerek Hz. Hüseyin'in amcazadesi ve temsilcisi Müslim Bin Ukayl gerek El-Muhtar Es-Sekafi, Mus'ab Bin Zübeyr ve Abdurrahman bin Muhammed Bin el-Eş'as gibi şahsiyetlerle birlikte, gerekse Haricilerin saflarında Emevi idaresi tarafından öldürülmüşlerdi. Öldürülen bu insanların tüm yakın ve akrabaları tabiatıyla Emeviler'e düşman kesilmişlerdi. Fırsat bulacakları ya da idarenin baskısında hafiflik hissedecekleri her an isyanı patlatacak durumdaydılar.
Muhammed ayrıca Horasan'ın, devletin doğusunda, merkezden uzak bir bölge olduğunu, daha önce Eş'asoğlu'nun ve başkalarının da davrandıkları gibi, sıkıştığı takdirde komşu Türk illerine kapağı atabileceğini düşünüyordu.
Keza bu sıralarda Horasan'da birer Arap kabilesi olan Kayso-ğulları'yla Yemenliler arasında çok şiddetli bir düşmanlık hüküm sürüyordu. Bu uzlaşmalıktan da yararlanmak, öteden beri devam edegelen bu kavgalardan artık gına getirmiş kitleleri, (cahiliyet adetlerinden başka bir şey olmayan ve îslamın da karşısında durduğu bu beladan belki kurtuluruz) diye ümit besleyenleri saflarına çekmeye çalıştı. Nitekim bu olaylar kabileci duygulardan kaynaklanıyordu, bir fitneydi.
Horasan'da mevali çoktu. Mevali, orijinleri ne olursa olsun, ister Arap, ister başka milletlerden olsunlar, çağdaş tarihçilerin "Arap olmayan müslümanlardır" diye tarif ettiklerinin tersine, vaktiyle köle olup, sonradan hürriyetleri bağışlanan vatandaşlardı. Meselâ Zeyd Bin Harise [2] Hz. Peygamber'in kölesiydi ve Araptı. Keza Mikdat Bin Amr [3] El-Esved Bin Abdiyeğus adlı birinin kölesiydi ve bu da Araptı. Bazen taraftarlık antlaşması yaparak da me-validen olmak mümkündü. Abdullah Bin Cahş^'m yapmış olduğu gibi. Abdullah Bin Cahş,[4] Ab dişem s oğulları oymağıyla ittifak antlaşması yapmıştı. Şu halde asılları ve renkleri ne olursa olsun, ister Arap ister Acem olsunlar, önceleri ya köle olup sonra azad edilenlere, ya evlatlık edinilenlere, veya tanınmış bir şahsiyetle taraftarlık antlaşması yapmış olanlara Mevali denirdi, Renkleri ister siyah ister beyaz olsun bu hiç bir şey değiştirmezdi.
Bilindiği üzere Horasan fethedilince buranın ahalisinden birçok kimse müslümanlara esir düştü. Bunlar tabi ki köleydiler. Ancak şu bir gerçektir ki İslam, esirin özgürlüğüne kavuşturulması maksadıyla yemin ve suç keffareti, Zıhâr denilen (cahiliyet gelenekleriyle) boşama keffareti, başkaca sebepler ve bunlara ilaveten sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak gibi birtakım vesileler ihdas etmiştir. Ayrıca kölenin, kendi hürriyetini (özel bir sözleşme demek olan) Mükatebe usulüyle de efendisinden bir bedel karşılığında satın alabilir. İslam tarihinde hiç bir dönem yaşanmamıştır ki o devrin köleleri hürriyetlerine kısa bir süre sonra kavuşmamış olsunlar, tşte böylece köleyken Mevali'ye dönüşüyorlardı.
Keza gençler, bunlar daha ömürlerinin baharındayken her şeyden önce maddi açıdan çok zayıf durumda idiler. İçinde bulundukları bu ekonomik sıkıntılar ise onları hep yönetime karşı girişilen hareketlere katılmak için teşvik ediyordu. Daha da ötesi bunlar zenginleri kıskanıyor, onlara kin bağlıyorlardı. Bilindiği üzere gençler ve çocuklar her zaman devrim ateşlerinin yakıtı ve bu hareketlerin itici gücü olurlar.
Halk bu dönemde, tarıma henüz çok iyi bir şekilde yönelmiş değildi, ya da kendilerini fetih faaliyetlerine verdikleri için henüz tamamıyla tarıma dönüş yapmamışlardı. Dolayısıyla devlet, gerek fetihlerle, gerekse içerideki isyanları sık sık bastırmakla meşgul olduğu için tarıma lüzumu kadar önem verme imkanını bulamamıştı. Bu faktör, geçimin şehirlerde değil, daha ziyade kırsal alanlarda rahat olması sonucunu doğurmuştu. Bu sebeple birçok sayıda genç daha ferah ve bolluk içinde yaşayabilmek amacıyla kentlerin dışına göçüyorlardı. îşte devrimciler her harekette hem mevali sınıfından, hem de gençlerden yararlanabilirlerdi.
Nitekim Abbasoğlu Muhammed bin Ali'nin, ilk plânda dikkati bu iki kitle üzerinde toplandı. Muhammed, kabilecilik taassubuna kapılmış Araplar üzerinde hiç durmuyordu. Çünkü Arap asıllı halkla temas kuracak ve meselelerini onlara açıklayacak olursa davanın sırları ifşa olabilirdi. Gizli kalması gereken şeyler ortaya çıkabilirdi. Hem sonra Arapların, içinde bulunduğu lüks hayat, onların gizli Örgütlere girip maceralara atılmayı akıllarından bile geçirmelerine engeldi. Çünkü onlar bu geniş imkanlar içinde yaşarken ayrıca siyasi bir emelleri yoktu. Aynı zamanda bunlar hayat şartlarım daha da iyileştirmek maksadıyla mevcut sosyal sistemin değiştirilmesi arayışı içinde de değillerdi. Zira böyle bir değişikliğe esasen ihtiyaçları yoktu. Şu halde "uydurucu" tarihçilerin ileri sürdüklerinin aksine Muhammed Bin Ali'nin, tasarladığı devrim için Arap kitle ile temas kurmaması ne onlara karşı nefret beslediği içindi, ne de Mevalî sınıfını veya Farsları ve Türkleri onlara tercih ettiği içindi.
Bilakis vasıtalarıyla ancak davasının başarıya ulaşabileceği kitlelere yöneliyordu. Yönetimin ileri gelen adamlarının çoğu Araplardan bulunduğu bir sırada Muhammed, yönünü mevali sınıfına çevirmiş, onların desteğini kazanmaya çalışıyordu. Evet O'nun da davasının önderleri Araptı. Fakat askerleri ve (çakılacak bu kıvılcımın) esas tutuşturucu unsuru gençlerdi.
Muhammed bu faaliyetlerinin merkezi olarak Küfe'yi seçmişti. Çünkü davanın öncüleri, ya da kendi tabiriyle davanın davetçi-leri bu kentte oturuyorlardı.
Daha önce de bahsettiğimiz gibi Horasan bölgesi de bu davanın yayılabileceği bir saha olabilirdi. Bu da Muhammed'e hem davanın, hem de propagandistlerinin gizli kalmasını temin edecekti. (Gizli) haberler Horasan'dan Kufe'ye gelecek buradan da Humay-ma'ya naklolacaktı. Gelen kuryeler ya ticaret erbabı ya da Hac yolcuları rolünde olacaklardı. Emir ve talimatlar da Küfe kanalıyla devrimcilere dağıtılacaktı.
Baştan beri yapılan uzun haberleşmelerden sonra Muhammed, Hicretin yüzüncü yılında, propagandistlerin başı olmak üzere Meşsere El-Abdi'yi Kufe'ye gönderdi. Adamlarından Ebu İkrime Es-Serrac'ı (yani Ebu Muhammed Es-Sadık'ı), Muhammed Bin Huneys'i ve Hayyan El-Attar'ı Horasan'a gönderdi. Onlara, burada çalışmalarını ve davete hemen başlamalarını emretti. Bu adamlar bir miktar başarı elde ettiler ve davetlerine uyan kimselerden aldıkları yazılan Kufe'de bulunan baş davetçi Meysere'ye yolladılar. O da bizzat kendisi bunları El-Humayma'ya nakletti.
Abbasilik Davasının Horasan'daki öncülerinden Ebu Muhammed Es-Sadık, devrim lideri Abbasoğlu Muhammed Bin Ali için 12 tane müşavir seçmişti, bu zevatın adları şöyledir:
1- Süleyman Bin Kesir El-Huza'î,
2- Lahiz Bin Kureyş Et-Temîmi,
3- Kahtaba Bin Şebîb Et-Taî,
4- Musa Bin Kaab Et-Temîmi,
5- Benî Amr Bin Şeyban Bin Zühel Kabilesi'nden Halid Bin İbrahim,
6- Kasım Bin Müşaci' Et-Temîmi,
7- Ebu Muayyıt ailesinin mevalisinden (sözleşmeli yandaşlarından) Omran Bin İsmail Ebu'n-Necm,
8- Malik Bin Heysem El-Huzâ'î,
9- Tarık Bin Zurayk E-Huzâ'î,
10- Huzaa Kabilesi'nin yandaşlarından Amr Bin A'yun Ebu Hamza,
11- Hanifeoğulları Kabilesi'nin yandaşlarından Şibl Bin Tah-man El-Herevi,
12- Yine Huzaa Kabilesi yandaşlarından İsa Bin A'yun.
Ebu Muhammed Es-Sadık, lider için bunlardan başka ayrıca yetmiş davetçi daha seçti. Bunların herbirinin emrinde oniki Na-kîb (yardımcı) bulunuyordu. Bu onikilik hücrelerin her birinde bulunanlar sadece başlarındaki liderden emir ve talimat alıyor, İmam'm (yani halife adayının) ise kim olduğunu bilmiyorlardı. Bu nakiblerin her birinin emrinde ise ayrıca yetmiş kişi bulunuyordu. (Halife adayı) Muhammed bin Ali, bütün bu hücre adamlarının, uyarınca hareket edecekleri bir talimatname yazarak onlara göndermişti. Her halükârda bu talimatnameye göre davranacak, ona uyacaklardı.
Şimdi yukarıda bahsi geçen zevatın adlarına şöyle bir baktığımızda bunların hepsinin Arap Urumiyesi'nden, meşhur ve tanınmış Arap kabilelerine mensup kimseler olduğunu görüyoruz. Bu gerçek ise tarihçilerin, güya İmam İbrahim Bin Muhammed'in, Horasan'da bulunan Arapların ve Arapça konuşanların öldürülmesi yolunda emir verdiğini yalanlamaktadır. Bu iddialar esasen ırkçı zihniyete sahip bulunanlar arasındaki düşmanlıkları körüklemek için ortaya atılmıştır. Aslı esası olmayan bu gibi şeyler Abbasi Devleti'nin, sözde Parsların omuzları üzerinde kurulduğunu kanıtlamak için uydurulmuştur. Buna göre Emevi Devleti (Abbasi Devleti'nin aksine) sözde ırkçı bir Arap devletiydi ve Araplara dayanıyordu. Peki bu devletin bütün öncüleri Araplardan oluşurken nasıl olur da Arapları öldürür, onları ortadan kaldırmaya çalışırlardı. Nasıl olur da Horasan'da Arapça konuşan herkesi öldürürlerdi? Arap dil ve edebiyatının eşsiz alimleri bu davanın öncülüğü için seçilirlerken (iddia edilen bu şeyler) nasıl yapılabilirdi?
Demekki bu iddialar katiyyen mantıklı değildir! Şu varki Abbasiler ister Arap, ister Fars isterse Türk olsun kendilerine karşı samimi davranan herkese güvenmişlerdir. Çünkü tarihçiler şunu rivayet ediyorlar, diyorlar ki: İbrahim Bin Muhammed, Ebu Müslim El-Horasani'yi Hicri 128 de Horasan'a gönderdiği sırada O'na şu talimatı verdi:
"Şu Yemenli kabile üzerinde dur ve onlara yanaş. Onların arasına yerleş. Allah sırf onların yardımıyla bu işi müyesser kalacaktır. Rabiaoğulları kabilesine ise daima suçlu gözüyle bak. Mu-dar kabilesine gelince onlar komşu düşmanlarımızdır. Onlar arasında kimseden şüphe edersen hemen öldür. Horasan'da Arapça konuşan bir kimse bulundurmak istemezsen gereğini yap. Boyu beş karışı bulup da suçlu gördüğün bir çocuk olursa onu öldürebilirsin. Bu ihtiyara (yani Süleyman Bin Kesir'e) de ters düşme. O'na karşı çıkma. Bir sorunla karşılaşacak olursan benim yerime O'na danış."
Burada bir noktayı açıklığa kavuşturmak istiyorum: Tarihçilerin tasavvur ettiği gibi Horasan halkı sırf Fars asıllı değillerdi. Burada hem Türkler, hem Farslar hem de Araplar oturuyorlardı. Ama aslında burası Türklerin memleketiydi. İslamdan önce buraya Farslar hakim olmuş ve bölgeye yayılmışlardı. Sonra müslümanlar tarafından fethedildi ve Araplar da gelip yerleşti. Fars Ülkesi esasen Mekran, Kirman, Lut çölü, Arap körfezi ve El-Cibâr arasında kalan arazidir. Bu ülkenin merkezi Şiraz'dı. Horasan'ın O günkü merkezi ise Merv kentiydi. Şimdi Rus yönetiminden kurtulan Türkmen illerinden biridir. Türkmen kelimesi ise Türk demektir.
Horasan çok geniş bir bölgedir ve toprakları, günümüzde şu üç devlet arasında bölünmüş durumdadır:
1- Afganistan: Horasan'ın buradaki uzantısı, ülkenin Ceyhun Nehri'ne kadar olan, kuzey kısmını kapsamaktadır. Horasan'ın buradaki önemli kentleri de Belh ve Herat'dır.
2- İran: Horasan'ın bu ülkedeki uzantısı ise İran'ın Kuzeydoğusunu oluşturur. Önemli şehirleri Nisabor, Tus ve Seraks'tır.
3- Türkmenistan: Horasan, burada Türkistan'ın, İran ve Afganistan sınırlarına yakın olan güneybatı bölgesini oluşturmaktadır. Buradaki önemli kentleri de Merw, Beyhak, Ebyurd ve Aşka-bad'dır.
Buna göre bazılarının sandığı gibi Horasan kelimesinin de Farslarla hiç bir ilgisi yoktur. Aslında bu bölgenin halkı karışıktı. Horasan çok geniş bir bölge olduğu ve İslam Devleti'nin Türk sınır boylarındaki stratejik noktaları üzerinde bulunduğu için, Türkler devamlı olarak burada müslümanlarla savaşırlardı. Dolayısıyla Horasan'da savaşların ardı arkası kesilmezdi ve bu nedenle de hem bölgenin, hem de burayı idare eden valilerin büyük önemi vardı. Dikkatler hep burada yoğunlaşırdı. Ayrıca Horasan İslam Devletinin doğusuna düştüğü için bu bölgenin Fars topraklarından olduğu kanaati yayıldı. Diğer bölgelerle ilgili olarak da buna benzer yanlış kanaatler vardır. Nitekim Irak'ın merkezi Haccac'm devrinden beri Vasıt Kenti olduğu halde biz hep Küfe zannederiz. Çünkü burası büyük hadiselere ve siyasi hareketlere sürekli şekilde sahne oldu.
Abbasilik meselesi Hicri 105 de sakin bir şekilde başladı. Bu davanın baş öncüsü Meysere bu sırada ölünce Muhammed Bin Ali vaktiyle bu uğurda hizmetler vermiş bulunan Bekkîr Bin Ma-han'ı seçti. Bekkîr büyük servet sahibiydi. Dava uğrunda malını sarfetmekten de hiç çekinmedi ve öldüğü Hicri 127 yılma kadar bu yoldaki mücadelesine devam etti.
Abbasilik çağrısının Horasan'da zamanla yankıları görülmeye ve bu davaya gönül vermiş bazı şahsiye tanınmaya başladılar. Çünkü mesele gizlilik sınırlarını artık aşmıştı. Bu yüzden Horasan valisi Esed Bin Abdullah El-Kasri, bu devrimcilerden Ebu Mu-hammed Es-Sadık'ı (yani, Ebu İkrime Es-Serrac'ı), Muhammed Bin Humeys'i ve arkadaşlarından birkaçım ele geçirerek idam etti. Bunlardan Ammar El-Abbadî kurtularak olayı Bekkir Bin Ma-han'a bildirdi. O da bizzat kendisi bu haberi El-Hum ayma'ya ulaştırdı.
Bu kez Abbasoğulları Davası'nın temsilcisi olarak Horasan'a Ziyad Ebu Muhammed geldi. Fakat Vali Esed Bin Abdullah El-Kasri Hicri 109 da O'nu da Kûfe'li on arkadaşıyla birlikte yakalayarak öldürdü.
Esed bu sıralarda Horasan Valiliği'nden azledildi. Ne varki Vali Esed, Horasan'da bulunan Arap asıllı halkın büyük kısmını oluşturan Yemenlilerin fanatik bir taraftarıydı. Onların lehindeki bu tarafgirliği sayesinde Yemenliler de Abbasoğullarmın destekçileri hakkında elde ettikleri tüm gizli bilgileri getirip O'na derhal iletiyorlardı. Esed görevde uzaklaştırılınca yerini önce Bin Avvane, sonra da Eşres Bin Abdullah Es-Selemî aldı. Ancak bu iki valinin de kimlere daha çok taraf oldukları anlaşılmadı. Zaten birincisinin Horasan'ı yönettiği süre birkaç ayı bile geçmemişti. O'nu bir önceki vali Esed Bin Abdullah, yerine naib olarak koymuştu.
İkincisine gelince halife Hişam Bin Abdulmelik tayin etmişti. Bu zat faziletli ve iyi niyetli biriydi. Horasan'da vali olarak ilk defa nöbet bekleyen, küçükten büyüğe herkesle ilgilenen vali bu oldu. Halk da O'nu çok sevmişti. Fakat valilik süresi iki yılı geçmedi. Çünkü Hicri lll'de azledildi. Ondan sonra da Horasan Valiliğini El-Cüneyd Bin Abdurrahman üstlendi. Takdir edilir ki kısa süren görevler, valiye uhdesindeki vilayet hakkında ayrıntılı bilgiler edinmek, işleri yürütebilmek ve heveslerine kapılmış unsurları izlemek için yeterli fırsat vermiyordu. Tabiatıyla bu durum, devrim faaliyetlerinin yeniden canlanmasına sebep oldu.
Yeni Vali Cüneyd Bin Abdurrahman da Mısırlıları destekliyordu. Görevi sırasında Abbasoğullari'nm propagandistlerini, bu da hep takip etti. Fakat bir ara Halife Hişam Bin Abdulmelik öfkelenerek O'nu görevinden uzaklaştırdı ve yerine Asım Bin Abdullah El-Hilalî'yi görevlendirdi. Çünkü El-Ctineyd Bin Abdurrahman Yezid Bin El-Muhelleb'in kızı fazıla'yla evlenmişti. Fakat yeni vali Asım henüz Horasan'a varmadan El-Cüneyd Hicri 116 yılında yakalandığı bir hastalıktan kurtulamayarak öldü.
Bir müddet sonra Horasan, Irak'la birleştirilip bir tek idari bölge haline getirilmedikçe ıslah edilemeyeceği, burada disiplin ve düzenin hakim kılınamayacağı yolunda Asım, Halife'ye kanaatini açıkladı. Halife bu görüşü benimsedi. Ancak Asım'ı da görevinden alarak Horasan'ı İrak Valisi Halid Bin Abdullah El-Kasri'ye ikinci kez bağladı. Bu karar verildiğinde, Asım Horasan'a vali tayin edileli beri henüz bir yıl bile geçmemişti. Fakat Irak ve Horasan Valisi Halid Bin Abdullah El-Kasri bu kez de Asım'dan bir Önceki vali El-Cüneyd'in tayin etmiş bulunduğu yöneticilerle ihtilafa düştü ve aralarında savaşlar cereyan etti.
Esed Bin Abdullah El-Kasri Irak Valisi olan ve kendisine Horasan'ın da idaresini veren biraderi Halid Bin Abdullah adına Horasan'ın yönetimini yeniden gelip üstlendi. Tekrar Yemenlilerle işbirlikçi bir icraat izledi ve Abbasoğulları destekçilerini kovalayıp durdu. Nitekim bunlardan Süleyman Bin Kesir, Lahez Bin Kurayz, Musa Bin Kaab, Malik Bin Haysem, Tarık Bin Zurayk ve Halid Bin İbrahim gibi ileri gelen şahsiyetlerle daha başkalarını Hicri 118'de ele geçirdi. Fakat bu zevat valinin Yemenlilere her zaman iltimas yaptığını biliyorlardı. O'nunla görüşüp tartıştılar. O'nlardan Süleyman Bin Kesir kendisine özetle şunları söyledi:
"Biz esasen senin halkından bir grubuz. Ne varki bizi sana Mu-darhlar şikayet etmiş bulunmaktadır. Çünkü biz Kuteybe Bin Müslim'e herkesten daha çok karşı çıkan kimseler idik de ondan."
Vali Esed Bin Abdullah Abbasi devrimcilerine karşı sertleşince yeniden ama tam bir gizliliğin içine gömülmeleri, sır saklama ve inkâr etme rolerine baş vurmaları gerekiyordu. Bu devrimcilerin ileri gelenleri yakalanıp valinin huzuruna getirildikten sonra artık bu adamların değiştirilmesi ve henüz deşifre olmamış diğer dava öncülerinin bunların yerine görevlendirilmesi gerekiyordu.
İşte bu sebepledir ki (Abbasilik davasının bu sıradaki baş temsilcisi) Bekkir Bin Mahan, bu sefer Horasan'a yeni bir propagan-dist gönderdi. Bu da Ammar BinYezid'di. Bu adam Haddaş takma adını kullandı. Hemen propagandasına başlayarak halkı Abbasoğ-lu Muhammed Bin Ali etrafında toplanmaya, O'nu halife tanımaya davet etti. O'nun bu davetine birçok kimse icabet etti. Fakat bir müddet sonra etrafında bir kitle oluşunca bu sefer onlara "Hurre-miye" adı altında sapık bir inanç ve düşünce aşılamaya çalıştı.
Kur'an'm (müslümanlara yüklediği mükellefiyetleri) yandaşlarının üzerinden kaldırdığını iddia etti. Onlara, birbirlerinin ha-mmlarıyla düşüp kalkabileceklerini, buna Muhammed Bin Ali' nin de izin vermiş bulunduğunu ileri sürerek Hicri 118 de O'nun ağzından bu yalanları uydurdu. Fakat Devlet güçleri nihayet O'nu ele geçirdiler ve önce eli sonra da dili kesilerek idam edildi.
(Devrimin merkezi olan) El-Humayma ile buraya bağlı bulunan Horasan'daki devrimciler arasında bir süre irtibat kesilmişti. Haddaş'ın yaptıklarından ve devrimin taraftarlarını kendi peşinde sürüklemesinden dolayı bu kopukluk olmuştu. O'nu bu gidişattan alıkoyan bir kuvvet de bulunamamıştı. Bu sebeple devrimci topluluğun fikir ve düşüncelerini İslamdan da uzaklaştırmış, bir küfür ve ilhad inancına dönüştürmüştü. Sırları ortaya çıkmasın diye Valinin son derece sert muamelesinden korkarak faaliyetlerini çok gizli tutmaları da El-Humaymiya ile aralarındaki kopukluk için ayrı bir sebep oluşturmuştu. Haddaş'ın idam edilmesinden sonra Abbasi devrimcileri içine düştükleri hatayı anladılar ve bu sapığın peşinden sürüklendikleri için üzülüp pişmanlık duydular.
Başlarında bulunan Süleyman Bin Kesir'i, imamdan özür dilemek ve kendilerini O'na affettirmek için sözcü olarak gönderdiler. Süleyman, El-Humayma'dan döndüğünde (imam) Muhammed Bin Ali'den devrimcilere okumak üzere kapalı bir mesaj taşıyordu.
Açtıklarında sadece şu cümleyle karşılaştılar.
"Bismillahirrahmanirrahim, bilmiş olunuz ki sadece (sapık) Hurremi'nin yaptıklarından dolayı size gücenmiştik."
İmam bu mesajdan sonra ayrıca Bekkir Bin Mahan'ı devrimcilerle görüşmek üzere temsilci olarak gönderdi. Fakat kendisine inanmadılar. Hatta aleyhinde bir komplo bile düşündüler. Çünkü Haddaş'tan sonra güvenlerini öyle kaybetmişlerdi ki hemen her davetçiden kuşku duyuyorlardı. Fakat Bekkir onlarla sorun çıkarmak istemedi ve hemen El-Humayma'ya döndü. Horasan'a yeniden avdeti sırasında İmam O'na, üzeri demir ve bakırla kaplı eğri bir baston verdi. Devrimciler bunu görünce bastonun gerçekten de asi olduklarına dair bir işaret manasına geldiğini anladılar. Tarih Hicretin 120'nci yılıydı.
Aynı yıl içinde Vali Esed öldü. Yerine Cafer Bin Hanzala'yı bırakmıştı. Sonra bu sırada Irak ve Horasan'ın müşterek valisi olan Halid Bin Abdullah El-Kasri görevinden alınarak yerine Yusuf Bin Amr Es-Sekafî tayin edildi.
Yeni vali Yusuf, Horasan'a naib olarak Cüday Bin Ali El-Kir-mani'yi görevlendirdi. Bir süre sonra O'nu azlederek yerine Nasr Bin Seyyar'ı koydu. Horasan'ın bu yeni naibi Nasr, koyu bir Muda-roğulları taraftarıydı. O'nun bu tutumu da Yemenlilerin çok çile çekmesine sebep oldu. Bu kamplaşmadan faydalanmak maksadıyla Abbasi devrimcileri Yemenlilere yanaştılar ve bu durum Hicri 125'e kadar pek fazla gelişmeden devam etti.
Buna ilaveten Zeyd Bin Ali Zeynelabidin Hicri 122 de Kûfe'de bir isyan başlatmış, ancak bu hareket bastırılmıştı. Elbette ki gerek bu olaylar cereyan ederken, gerekse hemen sonra, Abbasi Devrimcilerinin, ortalık tabii atmosferine kavuşuncaya kadar biraz sükunetlerini korumaları gerekiyordu. Ne varki bu kez de Zeyd'in oğlu Yahya'nın isyanı çok geçmeden patlak verdi.
Hicri 125 de Abbasoğlu Muhammed Bin Ali vefat etti. Yerine oğlu İbrahim'in geçmesi vasiyetinde bulunmuş ve O'na davayı yürütmesini emretmişti. Bu yıldan sonra Abbasilik davası ile ilgili olarak şu gelişmeler meydana geldi:
1- Hicri 125 de Hişam Bin Adulmelik'in ölümünden sonra Emevi yönetimi zayıfladı. Emevi ailesi kendi arasında parçalandı. Birbirlerine girdiler. Bu da halkın onlara karşı nefret duymasına ve
onlardan bir an önce kurtulmayı düşünmelerine yol açtı. Buna ek olarak Emevi Yönetimi aleyhinde birçok siyasi hareketler, devrim girişimleri ve karışıklıklar birbirini izledi.
2- Başta Horasan'da olmak üzere, ırkçılık, kavmiyetçilik, milliyetçilik ve kabilecilik hareketlerinde bir artış oldu. Horasan Naibi Nasr Bin Seyyar koyu bir Mudaroğulları taraftarıydı. Tek taraflı bir icraatla onları kayırıyordu. Halbuki Horasan'da Arapların çoğunluğunu Yemenliler oluşturuyorlardı. Dolayısıyla Yemenliler Valiye düşman kesildiler. Elbette otorite sahibi kimse de mevcut menfaatlerinden dolayı karşılıklı olarak onlardan nefret ediyordu. Bu durumu fırsat bilen Abbasi davasının devrimcileri de desteklerini kazanmak için Yemenliler'e yanaştılar. Tabi ki yönlendirmeler imamdan da geliyordu. Halk artık bu sürtüşmelerden bıkmış usanmıştı. Bunlardan kurtulmak istiyordu. Bu kargaşa ortamından hem Yemenliler, hem de Horasan Naibi El-Kirmanî'nin yandaşları bıkmış durumdaydılar. İslama aykırı olduğu için, dindar insanlar da bu anarşik ortamdan gına getirdikleri gibi, gerek Fars, gerekse Türk asıllı vatandaşlar da aynı zamanda usanç içindeydiler. Çünkü hiç bir ilişkileri bulunmadığı ve herhangi bir kampa taraf olmadıkları halde bu olayların, yaşadıkları ülke ve hayat üzerinde bıraktığı olumsuz etkileri yaşıyorlardı.
3- Bu kavga ve çekişmeler, bölgedeki hayat şartları üzerinde çok kötü sonuçlar doğurdu. Tarım geriledi. Bundan özellikle rae-vali sınıfı çok etkilendi. Çünkü bunlar toprak işçileriydiler ve bölgede, hatta ülke çapında önde gelen üreticiler bunlardı, ortaya çıkan bu olumsuz şartlar nedeniyle büyük sayıda çiftçi kitleleri, daha iyi hayat şartlarına kavuşmak için şehirlere göç etmeye başladılar. Bunun neticesi olarak şehirler işsiz insan yığınlarıyla dolup taştı. Tabi ki bu yığınlar mevcut şartlar aleyhindeki (siyasi ve ideolojik ) fikirlerin yayılması için tam bir vesile oluşturuyorlardı. Nitekim Abbasilik davasının hatta meydana gelebilecek her hangi bir değişiklik (bir sosyal patlama) için bunlar hazır bir destek güç teşkil ediyorlardı.
4-Emevi düşmanlarının, aleyhte yaydıkları dedikoduların, halk üzerinde Emeviler'e karşı nefret uyanmasında, onlara karşı çeşitli düşman kampların birbirleriyle işbirliği etmelerinde ve yönetime karşı patlayan siyasi hareketlere hemen katılmalarında çok büyük rolü oldu.
5- Özellikle bu dönemde sık sık patlayan isyanlar, Emevi yönetimi üzerinde çok kötü etki yaptı. Mesela Harici hareketleri, Cafer Bin EbuTaiib'in torunu Abdullah Bin Muaviye Bin Abdullah'ın isyanı ve başkaca olaylar: El-Kirmanî isyanı ve El-Haris Bin Süreye isyanı gibi... Keza Zeyd Bin Ali Bin Zeynelabidin'in yönettiği isyanın üzerinden henüz uzun bir süre geçmediği için hafızalarda tazeliğini koruyordu.
6- Horasan'da belli bir kesimin lüks yaşantısı toplumu sınıflara ayırmıştı. Fakirler zenginleri kıskanıyordu. Halk bu sosyal çarpıklığın İslama aykırı olduğunu hissediyor, böyle farklı sınıfların teşekkül etmesinden devleti sorumlu tutuyordu.
7- Horasan Eyaleti'nin, kısmen Nasr Bin Seyyan'n, kısmen de Cüday Bin Ali El-Kirmanî'nin idaresine verilmesi eyalet genel valisinin otoritesini zayıflatmıştı. Bu sırada El-Kirmanî'nin öldürülmesi üzerine, adamlarını kendi saflarına çekmesini başarmış bulunan, karşıt devrimin liderlerinden Ebu Müslim güçlendi. Davanın, omuzlarında yürüdüğü Yemenliler de daha kuvvetli bir şekilde bu ideolojinin etrafında bir yumak haline geldiler.
Abbasilik davasının Horasan'da kazandığı güç öyle bir seviyeye ulaştı ki, burada oluşan organizasyonla (Devrimin esas merkezi olan) El-Humayma arasındaki iletişimi doğrudan sağlayacak güçlü bir şahsiyetin varlığı zorunlu bir hale geldi. Bu iletişim Kû-fe'de bulunan, davanın (İmam'dan sonra ikinci derecedeki) öncüsüne baş vurmadan artık doğrudan İmam'm kendisiyle sağlanmalıydı. İşte bu yetkin şahsiyet araştırılarak nihayet bulundu. Bu da Ebu Müslim El-Horasanî idi.
Abbasilik devriminin (İmam adına) baş yöneticisi Bekkir Bin Mahan Hicri 127 de öldü. Görevi, O'nun eniştesi Ebu Seleme El-Hallal'a havale edildi. Bütün bu olaylardan sonra devrimcilerin tümü, Ebu Müslim'le birlikte bir Hac mevsiminde (imam) İbrahim Bin Muhammed'le bir araya geldiler. O'na toplanmış bulunan büyük miktarlardaki para ve zekat mallarını teslim ettiler. İbrahim Ebu Müslim'in, elde ettiği başarıları, keskin zekasını, ulaşmış bulunduğu sosyal mevkii takdirle karşılayarak O'nu devrimin öncüsü sıfatıyla Horasan'a gönderip orada kendisini görevlendirmeyi düşündü. Bu görevi yürütebilecek yeterlilikteydi. Horasan'daki teşkilat, böyle bir şahsiyetin yönetimine muhtaçtı. Bu zatın hizmet ve çabalarıyla dava çok daha iyi bir şekilde yoluna devam edebilir hatta, işler böyle yolunda yürüyecek olursa kısa bir süre sonra mesele artık açığa da vurulabilirdi.
Hicri 128 de İbrahim Bin Muhammed, Ebu Müslim'i Horasan'a göndererek, orada bulunan sempatizanlarına hitaben kendisine bir de mesaj verdi. Taraftarlarına şöyle hitap ediyordu:
"Kendisini görevlendirerek yolladığım bu zat Ebu Müslim'dir. O'nun sözünü dinleyin ve kendisine itaat edin. O'nu Horasan'da hakim olduğu bölgeye yönetici olarak tayin etmiş bulunuyorum."
Fakat Horasan'daki devrimciler Ebu Müslim'e iltifat etmediler. Bunun üzerine Ebu Müslim, hac bahanesiyle yine bir hac mevsiminde İmam İbrahim Bin Muhammed'e dönüp geldi. İbrahim O'na bu kez de şöyle dedi:
"Ey Abdurrahman! Sen (yabancı değilsin) ev halkımızdan biri sayılırsın. Var git Horasan'a ve orada bulunan Yemenli kitleye yapış, onların arasına gir. Şunu iyice bil, Allah bu işi ancak onların eliyle gerçekleştirecektir. Rabiaoğulları kabilesine hiç güvenme. Mudaroğuları'na gelince onlar kapı komşusu düşmanlarımızdır-lar. Aralarında kimden kuşkulanırsan onu hemen öldür. Horasan'da Arapça konuşanların bulunmasını şayet istemezsen çaresine bakarsın. Boyu beş karışı bulup da (devlime karşı olduğundan) kuşkulandığın bir çocuğa rastlarsan onu da öldürebilirsin. (Süleyman Bin Kesir'i kastederek) Bu ihtiyara da ters düşme, O'na karşı gelme ve bir sorunun olursa benim yerime O'na danış."
Daha Önce de açıklamış olduğumuz gibi bu sözlerin İbrahim Bin Muhammed'e ait olduğundan şüpheliyiz. Çünkü devrimcilerin ileri gelenleri tanınmış Arap kabilelerine mensup idiler. Bu zevat davanın öncüleriydiler, devletse müstakbelde kurulacaktı.
İmamın, kendisini 12 başmüşavirlerinden Omran Bin İsmail Ebu'n-Necm'in kızıyla evlendirmesinden sonra Ebu Müslim, O'nun talimatı üzerine Horasan'a giderek orada tam bir gizlilik içinde faaliyetlerine başladı.
Hicri 129 da İmam Ebu Müslim'den, birinci derecedeki adamlarıyla birlikte gelmesini istedi. Bu davet üzerine Ebu Müslim yetmiş adamıyla birlikte yola çıkıp bir miktar mesafe aldıktan sonra İmam'dan bir mesaj aldı. Kendisine şu talimatı veriyordu:
"Sana zafer sancağını göndermiş bulunuyorum. Hemen Horasan'a dön ve artık halkı açıkça devrime davet et. Kahtaba Bin Şebib Et-Tai'ye de, beraberinde bulunan mal ve değerli eşyayı bana hac mevsiminde ulaştırmak üzere talimat ver."
Ebu Müslim aldığı bu emir üzerine döndü ve Ramazan'm birinci günü Horasan'a girdi. İmam'dan, ayrıca Süleyman Bin Ke-sir'e hitaben getirdiği mesajı kendisine verdi. Mesajda şöyle deniliyordu:
"Davetini artık açıkça yap ve daha fazla bekleyişte kalma." Bunun üzerine Süleyman Bin Kesir, başlarında Ebu Müslim olmak üzere davetçilerini Horasan'ın her tarafına saldı. Bu sırada Horasan Valisi Nasr Bin Seyyar, isyancılardan El-Kirmanî ile Şey-ban Bin Seleme El-Harurî'nin hareketlerini bastırmakla meşguldü. Ebu Müslim ise Sefzenic kasabasında bulunan Süleyman Bin Kesir'i ziyarete gitmişti. Burada siperlenip direnerek kendini böylece açığa vurmuş oldu. Destekçileri de her yandan toplanıp gelerek kendisine iltihak ettiler. Bayram günü gelip çatınca, Ebu Müslim, Süleyman Bin Kesir'i halka bayram namazını kıldırmak üzere görevlendirdi ve kendisine bir de minber kurdu. O gün -Emevi geleneklerinin aksine - "Essalâtü Camiah"' denilerek namaza çağrı yapıldı ve ezan okunmadı. Namaz da hutbe irad edilmeden önce kılındı.
Bu olayı haber alan Vali Nasr Bin Seyyar, azadlı kölesi Zeyd komutasında devrimcilerin üzerine bir kuvvet gönderdi. Ebu Müslim de O'na karşı- İmam'ın ilk 12 müşavirlerinden Malik Bin Heysem El-Huza'i komutasında önce bir kuvvet gönderdi, peşinden bir destek birliği daha yolladı. Devrim ordusu komutanı Malik, üstünlüğü elde ederek Nasr Bin Seyyar'ın, aralarında komutan Zeyd de olmak üzere bir miktar askerini esir aldı. Ebu Müslim, komutan Zeyd hariç bu esirlerin tümünü öldürdü. Zeyd'i ise sahip bulunduğu gücü ve etrafında kümelenmiş bulunan insan kalabalığını Valiye anlatması için sağ bıraktı ve O'nu salıverdi. Bu savaş, Abbasi Devrimcileri ile Emevi Devlet kuvvetleri arasında çıkan ilk karşılaşma oldu.
Yine bu sıralarda Hazım Bin Huzeyme, Merv-i Ruz kentini ele geçirerek, Nasr Bin Seyyar'ın buradaki temsilcisi Büşr Bin Cafer Es-Sa'dî'yi öldürdü ve bu haberi bir mesajla Ebu Müslim'e bildirdi. Keza, Ebu Müslim tarafından görevlendirilen En-Nadr Bin Nu-aym da Herat kentini ele geçirdi. Bunun üzerine şehrin, Nasr Bin Seyyar'ı temsil eden yöneticisi İsa Bin Okayl El-Leysî buradan canını kurtarmak için kaçtı.
Vali Nasr Bin Seyyar bu durumda Yem enliler'in meylini kazanmaya çalışıyordu. Fakat hayal kırıklığına uğradı. Çünkü Yemenlilerin lideri Cuday Bin Ali El-Kirmanî O'nun bu teklifini reddetti. Sebebine gelince Ebu Müslim (hasımlarını şaşırtmak için) her iki tarafa da mesajlar yolluyor, (onları birbirlerinden habersizce devrimcilere taraf olmak için özendirmeye çalışarak):
"İmam hakkınızda bana hayırlı tavsiyelerde bulundu. Dolayısıyla ben O'nun, sizinle ilgili kanaatlerine saygısızlık edemem."
diyordu.
Bu durum karşısında her iki taraf da şaşırıp kaldılar, kime karşı kiminle işbirliği edeceklerini bir türlü kestiremez oldular. Durum bu seviyedeyken Nasr Bin Seyyar, bir ara El-Kirmanî'yi davet ederek ittifak yapmak üzere yanma gelmeye O'nu ikna etti. El-Kirmanî de Nasr Bin Seyyar'a güvenerek yanma sadece yüz süvariyle geldi. Nasr ise bunu fırsat bilerek O'nu öldürdü. Bunun üzerine El-Kirmanî'nin taraftarlarından bir kısmı, oğluyla birlikte gelip Ebu Müslim'e katıldılar ve Nasr'a karşı o'na yardımcı oldular.
Ebu Müslim'in artık taraftarları çoğalmıştı. Adamlarını meskun yerlere salarak halkı, Abbasoğulları'm işbaşına getirmek için devrime katılmaya davet ediyordu. Halk ise bir kargaşa içindeydi. Horasan Valisi Nasr, son Emevi Halifesi Mervan Bin Muham-mefe bir mesaj yollayarak Ebu Müslim hakkındaki bilgileri, taraftarlarının çokluğunu ve İbrahim Bin Muhammed'in işbaşına getirilmesi için halk arasında nasıl yoğun bir propaganda yaptığını bildirdi.
Mesajında yazdıklarının bir kısmı da manzum olarak şöyleydi:
Kızıl bir kor görürüm küllerin arasında, Alevler yükselecek ondan, sanki yakında. Nasıl ki ateş önce dalcıklarla tutuşur, Savaş da lafla başlar, sonra silah konuşur. Şayet söndürmez ise onu bilge kimseler, Nice can nice kelle, içinde yanar gider. Şaşkınım diyorum ki: Acep bir bilen var mı? Ümeyyeoğulları hâlâ uykudalar mı? Bak eğer uykudalar, henüz gafletteyseler, De ki: Davranın, yoksa ölüm sizi enseler!
Bu anlamlı mesajı alan Halife Muhammed Bin Mervan, Valisi Nasr'a:
"Olayın şahidi, -elbette ki- orada bulunmayandan daha çok şeyler görür" diye bir cevap yazdi [5] Vali ise bu sözlere şöyle bir karşılık verdi:
"Adamınız (olarak) size elimden artık hiç bir yardım gelemeyeceğini daha önce bildirdim."
Nasr Bin Seyyar, Irak Naibi Yezid Bin Ömer Bin Hubayra'ya da
bir mesaj yollayarak (Abbasi devrimcilerine karşı) O'ndan yardım istedi. Mesajında Irak Naibi'ne manzum olarak endişelerini şöyle dile getiriyordu:
Benden Yezid'e ilet [6] İyi söz doğrusudur, Yalandaysa hayır yok, lafın doğrusu budur. Bilsin ki Horasan'da bir kuluçka var ancak, Civcivleri çıkarsa acaipler olacak... Epey de büyümüşler, iki yıllık civcivler! Bir tüylensinler de gör, neler olacak neler!... Bir çare bulunmaz da uçacak olurlarsa, Gör, alevler nasıl da yakacak her ne varsa!
Irak Naibi Yezid ise çaresizliğini, O'na gönderdiği mukabil bir mesajda şöyle ifade etti:
"Biliyorsun ki üstünlük ancak adamların çokluğuyla elde edilebilir. Benimse sana gönderecek bir tek adamım bile yok."
Irak Naibi Yezid Bin Hubayra sonra Horasan Valisi Nasr Bin Seyyar'dan aldığı bu mesajı Halife Mervan Bin Muhammed'e gönderdi. Bu mesaj Halife'nin eline geçtiği sırada, İmam İbrahim Bin Muhammed tarafından görevlendirilerek Ebu Müslim'e gönderilen temsilcinin üzerinde bir mektup yakalandı. İmam, bu yazıda Ebu Müslim'e hem (Horasan Valisi) Nasr Bin Seyyar'a karşı hem de El-Kirmani'ye karşı savaşmasını emrediyordu.
Harran'da bulunan Halife Mervan bu haberi alınca Dımışk Naibi El-Velid Bin Muaviye Bin Abdulmelik'e bir mesaj göndererek İbrahim Bin Muhammed'in oturmakta olduğu yakındaki El-Humayma beldesine gidip O'nu zincire vurmasını ve derhal kendisine göndermesini emretti.
Dımışk Naibi'nin de bu işi EI-Balka sorumlusuna havale etmesi üzerine sorumlu, beldenin camiine giderek içeride oturmuş vaziyette bulduğu İbrahim Bin Muhammed'i bağlayıp Dımışk'a gönderdi. İbrahim'i teslim alan Dımışk Naibi de O'nu hiç bekletmeden Halife'ye yolladı. Nihayet İbrahim, Halife'nin emriyle (Harran'da) hapsedildi. Fakat iş işten geçmiş, geç kalınmıştı. Çünkü Ebu Müslim artık üstünlüğü sağlamış, devletin geniş bölgelerini nüfuzunun altına almış bulunuyordu.
Bu olaydan sonra Ümeyyeoğulları'nm başına açılan gaileler iyiden iyiye arttı. Bu sefer de Fars Bölgesinde Abdullah Bin Muaviye [7] baş kaldırarak bu bölgenin meskun yörelerine hakim oldu. Aynı zamanda Hil-van'ı, Komus'u, Isbahan'ı ve Ray'ı ele geçirdi. Fakat sonraları Istahr'da yenilerek taraftarlarının çoğu yakalandılar. Aralarında Es-Seffah'm amcası Abdullah bin Ali de vardı. Fakat yakalandıktan sonra (emrinde devrime katıldığı) Abdullah Bin Muaviye'yi kötüleyince serbest bırakıldı. Bu sıralarda haricilerin lideri Ebu Hamza da bir hac mevsimi sonrası Mekke'ye girerek şehri zaptetti.
Öte yandan Ebu Müslim ise El-Kirmanî'nin yardımıyla Hicri 130 yılında Horasan'ın merkezi Merv kentine girince Vali Nasr Bin Seyyar buradan Serahs'a kaçtı. Ebu Müslim, keza Beni Leys Me-valisinden Bessam Bin İbrahim komutasında Şeyban Bin Seleme El-Haruri'nin üzerine bir kuvvet göndermişti.
Bessam, Şeyban'ı Öldürdü ve yandaşlarını da takibe koyuldu. Ebu Müslim ise nihayet El-Kirmani'nin iki oğlu Ali ve Osman'ı öldürünce bölge artık O'nun hakimiyeti Önünde tamamen boyun eğmiş oldu.
Sonra Halid Bin İbrahim, Belh üzerine gönderdiği ilk oniki müşavirlerden Ebu Davud, burayı Ziyad Bin Abdurrahman El-Kuşayrî'den aldı. Halid'in bundan sonra da Nasr Bin Seyyar'a karşı mücadele etmek maksadıyla Nisabor üzerine gönderdiği Kahta-ba Bin Şebib Et-Taî, Tus Kenti'nde Nasr'm oğlu Temim ile karşılaştı. Ebu Müslim'in imdat kuvvet olarak Ali Bin Mu'kıl komutasında bir destek göndermesi üzerine Kahtaba, Temim Bin Nasr'ı öldürmeyi başardı.
Bu sırada Irak Naibi Yezid Bin Ömer Bin Hubayra, Nasr Bin Seyyar'a bir destek kuvvet göndermişti. Ancak bunlar da yenildiler. Cürcan Naibi Nebata Bin Hanzala da Öldürüldü. Kahtaba bu zaferin haberini Ebu Müslim'e gönderdi.
Emeviler'in başına açılan gailelere, bir de şu eklendi: Daha önce Mekke'yi zaptetmiş bulunan Harici lideri Ebu Hamza bu kez de Medine'ye girdi. Hz. Peygamber'in minberine çıkarak halka hitap etti ve burayı üç ay kadar işgal ettikten sonra Halife Mervan Bin Muhammed tarafından üzerine gönderilen Suriye'nin en iyi askerlerinden oluşturulmuş bir kuvvet karşısında yenildi.
Hicri 131 yılında da Kahtaba Bin Şebib Et-Taî, oğlu Hasan'ı Nasr Bin Seyyar'la savaşmak üzere Komus üzerine gönderdi. Nasr bunu haber alınca evvela Ray kentine sonra oradan da Heme-dan'a kaçtı. Fakat ulaşmadan, yolda Sâve kentinde öldü. Böylece Nasr'ın ölümüyle Horasan'ın tamamı Ebu Müslim'in otoritesi altına girmiş oldu. Çünkü bu kovalamaca sonunda Kahtaba'nm oğlu Hasan, Ray, Hemedan ve Nihavend kentlerinin üçüne de girerek buraları zaptetti. Hicri 132 de ise Kahtaba Bin Şebib, Irak Valisi Yezid Bin Ömer Bin Hubayra ile çarpıştı. Üstünlüğü Kahtaba'nm kuvvetleri elde ettiler, fakat Maan Bin Zaide, Kahtaba'yı öldürdü. Kahtaba ise emir ve komutayı üstlenmek üzere oğlu Hasan'ı görevlendirmişti. Bunun üzerine Hasan, Kûfe'ye doğru yöneldi. Ancak daha şehre girmeden Muhammed Bin Halid Bin Abdullah El-Kasrî şehir halkıyla birlikte Abbasi davasının destekçileri olarak ortaya çıktılar.
Bütün bu devrim olaylarının, adına yürütüldüğü (Abbasoğlu) İbrahim Bin Muhammed ise (Harran'da) Mervan'in hapsinde bulunuyordu ve öldüğü 132 yılma kadar da hapiste kaldı. Yakalandığı gün, kendisinden sonra devrim faaliyetlerini organize etmek üzere kardeşi Abdullah Bin Muhammed Es-Seffah'a yetkisini devretmiş ve O'na, ailesiyle birlikte Kûfe'ye nakl-i mekan yapmasını söylemişti. Es-Seffah da bu tavsiye üzerine yanına amcaları: Abdullah, Davud, İsa, Salih, İsmail ve Abdüssamed ile kardeşi Abdullah Bin Muhammed'i ve hapisteki biraderi İbrahim'in, Muhammed ve Abdülvahhab adlarındaki yeğenlerini de alarak gitti. Kûfe'ye varınca Ebu Seleme EI-HalIâl adında tanınmış bir şahsiyete konuk oldular. Bu zat güvenlik bakımından onları Haşimoğullan mevalisinden El-Velid Bin Saad adında birinin evine gizlice yerleştirdi. Kırk gün kadar da onları -deşifre olmamaları için-sür^kli olarak yerden yere taşıdı. Abbasoğulları'nm temsilcisi İbrahim'in ölüm haberi gelince bunlara ev sahipliği yapan Ebu Seleme, Halifeliği Hz. Ali'nin soyuna nakletmek istedi. Fakat {müteveffa} îmam'm geriye kalmış bulunan müşavirleri ve amirler hemen davranarak Es-Seffah'ın bulunduğu yere girerek O'nu halife sıfatıyla selamladılar (böylece halifeliği tescil ve ilan edilmiş oldu.) Bu sırada İrak'ın ve Horasan'ın büyük kısımları zaten Ebu Müslim'in otoritesi altına girmiş bulunuyordu. Tarihse Hicretin 132 yılı Rabiulevvel ayının 12'nci günüydü.
Es-Seffah, hilafetinin ilan edilmesi üzerine önce vilayet sarayına girdi, sonra da Cumayı kıldırmak üzere halka hitap etti, onlardan bey'at aldı ve amcası Davud'u Kûfe'ye naib bırakarak önce şehrin dışına kampa çıktı. Sonra da El-Haşimiye Kenti'ne giderek vilayet köşkünü ziyaret etti.
Es-Seffah, durumu kontrol altına aldıktan sonra Emeviler'le nihaî mücadelesini vermek için orduları sefere çıkardı. Son Emevi Halifesi Muhammed Bin Mervan'm artık ölüm kalım savaşı vermek üzere Büyük Zap'ta yaptığı askeri yığmağın üzerine önce Ebuayn Bin Yezid'i gönderdi. Sonra da peşinden destek kuvvet olarak amcası Abdullah Bin Ali komutasında ayrıca bir askeri birliği yola çıkardı. O'nun da ardından, ilk oniki müşavirlerden Musa Bin Kasb Et-Temîmi komuasmda bir imdat kuvveti daha gönderdi. Ona bilhassa Mervan'la esaslı bir şekilde mücadele etmesi için emir verdi.
Bu iki ordu aynı yılın 11 Cemaziyelahir günü karşılaştılar. Cereyan eden savaşın sonunda Mervan'm kuvvetleri bozguna uğradı. Bunun üzerine çekilen Mervan'ı, Harran'a, oradan Kinnes-rin'e, daha sonra Homs'a ve Dımışk'a kadar Abdullah Bin Ali hep takip ederek beraberindeki komutanların da yardımıyla Dımışk'ı kuşattı ve nihayet şehri ele geçirdi. Mervan buradan da kaçmıştı. Abdullah O'nu takip etmek isterken, Ebu'l-Abbas Es-Seffah'dan o'na bir emirname geldi. Mervan'ı takip etmek üzere kardeşi Salih'i görevlendirmesini, kendisinin ise Şam'da naib olarak kalmasim istiyordu. Mervan ise kaçarak Mısır'a girdi. Buralarda gizlenmeye çalışırken Ebusayr Kilisesi'nde elegeçirilerek öldürüldü. Görevini başarmış bulunan Salih Bin Ali, Ebuavn Bin Yezid'i Mısır'a naib bırakarak Şam'a döndü. Böylece Büyük Zap Savaşı'ndan sonra Ümeyyeoğulları hanedanı (yani Emevi Devleti) ortadan kalkmış, tarihe gömülmüş oldu.
Bu gelişmelerden sonra dahi Vasıt Kenti'nde direnmeye çalışan Yezid Bin Ömer Bin Hubayra komutasındaki Emevi kuvvetleri Hasan Bin Kahtaba tarafından kuşatılmıştı, Es-Seffah» yeğeni İsa Bin Musa komutasında O'na bir yardımcı kuvvet gönderdi. Arkasından kardeşi Ebu Cafer komutasında bir takviye güç daha yolladı. Bunun üzerine Vasıt'a girmeyi başardılar ve Yezid'i öldürdüler. Es-Seffah, aynı zamanda Ahvaz'da mücadele eden Bessam Bin İbrahim'e de bir destek kuvvet gönderdi. Böylece şehir alındı ve Endülüs hariç İslam Devletinin sahaları Abbasoğullan'nm otoritesi altına girmiş oldu.'[8]
[1] Keysaniler; Miladi 686 da Küfe'de Keysan Ebuamr adındaki birinin oluşturduğu gizli bir şü örgüt. Bu örgütün mensupları Hz. Ali'nin çocuklarından Muhammed bin EI-Hanefiyye'ye ve soyuna kutsal bir kimlik atfederlerdi
[2] Zeyd Bin Harise BinŞurahbil El-Kelbi: Sahabidir. Cabiliyet devrinde çocukken kaçırıldı. Sonra Hz. Hatice O'nu satın aldı. Hz. Peygamber'le evlenince Zeyd'i O'na hediye etti. Hz. Muhammed (sav) henüz peygamber olmadan önce Zeyd'i evlatlık edinmişti. O'nu halasının kızı Zeynep Binti Cahş'la evlendirdi. Hz. Peygamber Zeyd'i çok severdi. O'nu ashabı arasında önde tutardı. Hangi askeri birlikte görevlendirdiyse O'nu hep komutan tayin etti. Zeyd, Mu'te Savaşı sırasında hicretin sekizinci yılında şehid oldu
[3] EI-Mikdad Bin Amr El-Kindi El-Behranı El-Hadnami: Sahabidir. Bedir savaşında bulundu. İlk müslüman olan seçkin zevattandır. Cahiliyet devrinde Hadramut halkındandı. Şimr Bin Hacar El-Kindi ile arası bozuldu. Mikdad bir gün O'nunla kavga ederek Şimr'in bacaklarını kılıçla biçti ve Mekke'ye kaçtı. El-Esved Ez-Zümri adında biri O'nu evlatlık edindi. Bu sebeple bu aileden biri olarak tanındı. Mikdad hicretin 332 üncü yılında Medine-i Münevvere yakınlarında bir yerde vefat etti
[4] Abdullah Bin Cahş; Sahabidir. Hz. Peygamber'in halası Ukeyme'nin oğludur. İlk müslüman olan yüce şahsiyetlerdendir. Düşmana karşı dehşetli komutanlardan biriydi. Hicretin üçüncü yılında Uhud Savaşı sırasında şehid oldu ve dayısı Hz. Hamza ile birlikte Uhud Mevkiinde defnedildiler.
[5] Halife, valisine -herhalde-; Olaylar hakkında benden daha çok şeyler biliyorsun. Binaenaleyh gerekeni yapmalısın, demek istemiştir Nitekim Valinin bir sonraki cevabından da bu anlaşılmaktadır. (Mütercim)
[6] Şair esasen kendi kendine hitab etmektedir. Edebiyatta bu bir sanattır. (Mütercim)
[7] Bu zat; Hz. Ali'nin biraderi Cafer-i Tayyar'm torunudur. (Mütercim)
[8] îbn-ül Esir, EI-Kamil tere, c. 5, s. 340-343, 345-351, 356-360
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/155-180.
İslami Okul Okulların En Önemlisi