Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Islam Tarihi - 0062 0062 - Index Web


61- II. ABBASİ DÖNEM

 

Bismillahirrahmanirrahim

Alemlerin Rabbi olan Allah Tealaya hamd, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed'e al ve ashabına ve O'nun izinde yürü­yüp, kıyamete kadar O'nun hidayetiyle doğru yolu bulanların üze­rine salat ve selam olsun.

Şu bir gerçek ki İkinci Abbasi devrinin başlangıcı, müslüman-ların başına gelen ve on asır kadar devam eden bir çöküşün aynı zamanda başlangıcıdır.

Hatta bu çöküş devrinin ilk asrı, sadece bir gerileme dönemi olmakla kalmamış, birçok kimseye göre aynı zamanda bu meçhul bir zaman dilimi olarak nitelenmektedir. Çünkü her şeyden önce bu süre bir zayıflama dönemidir.

Keza bu dönemde hatırı sayılır bazı devletçikler oluştu. Ancak her şeye rağmen bu küçük devletler İslam düşmanlarına karşı mü­cadeleyi de üstlendiler. Dolayısıyla bu beylikler arasında özellikle Zengiler ve Suriye'de Eyyubiler ön plana çıkarak varlık gösterdiler. Bu her iki devlet de haçlılara karşı büyük bir direniş gösterdiler.

Keza Suriye'nin kuzeyinde, Musul ve Halep'te- ortaya çıkan Hamdaniler hep Bizanslılarla çarpışıyorlardı. Çünkü bunlar İslam topraklarının sınır bölgesindeydiler.

Gazneliler de Afganistanda kuruldular. Bunlar da Hindistanın bazı bölgelerini fethederek buralarda İslamın yayılmasına hizmet­te bulundular.

Zaman içinde ortaya çıkan bu devletçikler temelde büyük İs­lam devletine bağlı oldukları halde çok kere hilafet merkezine kar­şı küstahça davranırlardı.

Bu dönemin özelliklerinden olup başta izah edilmesi uygun olan birkaç nokta vardır ki onların önceden açıklarsam ancak bu tarihi aşamayla ilgili tabloyu berrak bir görüntüyle yansıtmam mümkün olabilecektir.

Keza, tarihçilerin çalışmalarını adeta çarpıtan ve bu çalışma­larda politik yaklaşımı bariz bir şekilde ön plana çıkararak düşün­cede önemli ölçü ve kanaatleri kapsayıcı temel ve genel vasıfları ihmal eden siyasi yönleri de ondan sonra dile getirmem mümkün olabilecektir.

Hicri 247-656 yılları arasının yani dörtyüz yıldan daha uzun süren bu merhalenin belki de en büyük özellikleri şunlardı:

1- Askeri yönetimin Hilafet rrierkezine egemen olması,

2~ Merkezden kopmuş bazı yöneticilerin ortaya çıkması sonu­cu birçok devletçiklerin oluşması, ki Halifenin bu olup biten ger­çeği kabullenip {artık bir çeşit devlet statüsüne kavuşmuş bulu­nan) vilayetin başındaki yöneticiyi onaylamaktan başka seçeneği de yoktu.

3- Bu devirden önce oluşan İslam medeniyetinin, ilim, bayın­dırlık ve refah şeklindeki sonuçlarının bu devirde ortaya çıkması

4- Lüks yaşamın sonuçlarının ortaya çıkması ve Haşimilik adı altında bu tür hayat tarzına karşı tepki mahiyetinde bazı siyasi ha­reketlerin ve bütün bunların arka plânında da Batınilik cereyanla­rının oluşması.

5- İslam topraklarına Haçlıların saldırması

6- Moğol istilası ve 656 da Bağdad'ın düşmesiyle bu devrin so­na ermesi mahiyetinde Abbasi Halifeliğinin ortadan kalkması.

Bu merhalenin genel vasıflarını yansıtabilmem, daha sonra da halifeleri ve her birinin devrinde olup biten hadiseleri işleyebil­mem için- Allah'ın izniyle önce (yukarıda özet olarak sıralanan) noktalan açıklamaya çalışacağım.

Ancak bu dönem içinde oluşmuş devletçikler bu çalışmada ayrıntılı bir şekilde ele alınmayacak, sadece bazı kesitler verilecek­tir. Her halifenin çağdaşı olan devletçiklerin tümü hakkmda toplu olarak da bilgi vermek mümkün olacaktır.

Keza Haçlı saldırıları ve Moğol istilası da aynı üslup içinde an­latılmaya çalışılacaktır.

Beni bu çalışmamda başarıya ulaştırması için kendisinden an­cak yardım beklediğim, kendisine tevekkül ettiğim, kendisinden hidayet beklediğim ve ismiyle başladığım Allah Teala'dan amelimi halisane kabul etmesini dilerim.[1]

 

Askerî YönetiminHilafet MerkezineEgemen Olması

 

O devrin ve daha öncesinin askerlik anlayışı bugünkünden da­ha değişikti. Çünkü cihad zamanı, veya ihtiyaç duyulduğunda an­cak mücahitler veya savaşçılar çağırılır, silah altına alınırlardı. Ta­bi bunlar savaşabilen kimselerdi. Ancak savaş eğer küfür ülkeleri­ne karşı yapılıyorsa askerin bir kısmı, Allah yolunda mücadele et­mek (ilahi mesajın insanlığa ulaştırılması amacıyla hayatlarını or­taya koymak) için cepheye giderlerdi.

îmanın zaafa uğradığı dönemlerdeyse düzenlenen harekât is­ter cihad olsun, ister bir isyanın bastırılması olsun askerlerin bir diğer kısmı da sırf ganimet ve çopul için cepheye katılırlardı.

Fetih hareketleri sekteye uğradıktan, cihad hizmetlerinin ar­kası kesildikten sonra yani artık sadece asilere, devlete ve yöneti­me baş kaldıranlara makam ve mevki sevdasıyla ayaklananlara, idareyi eleştirip kötü propaganda yapanlara ve Haricilere karşı an­cak operasyonlar düzenlenir olmaya başladıktan sonra halk silah altına devlet gücüyle cebren alınmaya başlandı. Bu da belli bölgelerde oturanlar arasında belli sayılarda savaşçılar alınarak yapılır, başkomutan veya halifenin bizzat kendisi bu orduya bir komutan tayin eder. Ancak komutanlık yapan bir zat verilen yeni bir hiz­metle bu kez rütbesiz bir er olarak da görev yapabiliyordu. Bu su­retle de komutanlık görevi sık sık el değiştiriyor, sürekli olarak ken­disine bağlanılan belli bir şahsın tekelinde kalmıyordu.

Bir kimse gösterdiği bir kahramanlıktan dolayı veya komuta mesleğindeki bir fenninden sebep uzun süre komutanlı görevinde kalıp, askerler de sürekli olarak onun sevk ve idaresi altında bulun­mak durumunda oldukları hissine kapıldıkları takdirde bu şahsın ordu üzerinde bir hakimiyeti ve nüfuzu oluşurdu. Ordu da ona uy­mak, emellerine alet olmak zorunda kalırdı. Bu komutan eğer si­yasi çıkar sevdasında olanlardan biriyse, duruma el koymak ya da hilafet merkezinden koparak adını taşıyan müstakil bir devlet kur­mak gibi içinden bir arzu doğmaya başlardı. Şimdi de buna örnek teşkil eden bazı tarihi olayları gözden geçirelim.

Bilindiği üzere Halid Bin El-Velid Cahiliyet devrinde Kureyş Süvari Birliklerinin komutanıydı. O'nun Uhud ve Hudeybiye olay­larındaki rolünü de biliyoruz. İslamı kabul ettikten sonra da üstün bir komutan ve baskın çıkan bir kahraman olarak sivrildi ve müs-lüman olur olmaz er olarak Mu'ta Savaşma katıldı. Fakat daha bu savaşın saflanndayken komutanlık görevi ona düştü. Çünkü İslam ordusu peş peş şehid olan Zeyd Bin Harise, Cafer Bin Ebi Talib ve Abdullah Bin Ravvaha adlı üç komutanını kaybedince başlarına O'nu seçtiler. O da teslim aldığı komutanlık görevini gerçekten ba­şarılı bir şekilde yerine getirdi ve İslam ordusunu çok güçlü bir ezilme ve perişan olma ihtimalinden geri çekerek kurtardı. Bu işi ise birliklerin yerlerini değiştirerek, bir kısmını da gerilere uzak bir araziye gizlice kaydırdıktan sonra tekrar doludizgin bir şekilde ve bir toz bulutu saçarak ön cepheye kadar getirmek suretiyle yaptı.

Bu sırada İslam ordusu, düşmanla kapışarak bir ölüm kalım savaşı verdi. Halid bu taktikle Bizans ordusu üzerinde müslüman-lara, Medine'den destek güç geldiği izlenimini uyandırmak iste­mişti. Halid, ayrıca Hz. Ebubekir döneminde de mürted (gericile­re karşı girişilen savaşlarda, sonra Irak'ın fethi sırasında oradan da

üstün bir cesaretle Şam'a intikalinde ve Yermuk Savaşında göster­diği başarılarla ünlendi. Sevk ve idaresini üstlendiği bu savaşlarda büyük başarılar elde etmesi ve silahşörlükteki eşsiz meziyetlerinin ortaya çıkması üzerine müslümanlardan birçok kimse Halid'e ay­rı bir gözle bakmaya, O'nun komutanlığına karşı rağbet duymaya, O'nun sevk ve idaresi altında ancak savaşmak istemeye başladılar. Öyleki bu durum, müslümanları mücahitlerin saflarına katılmaya teşvik ediyordu. Hatta bazı kimseler onun asla yenilemeyeceğini zannetmeye başladılar.

Bir ara Yermuk Savaşı sırasında Bizans'ın zorlu komutanların­dan biri ortaya atılarak kendisiyle dövüşerek birini davet edince Ebu Ubeyde Bin El-Cerrah {ra} meydana çıkmıştı. Ebu Ubeyde Hazretleri ise atılgan bir süvari ve Halid'e bile fark atabilen cesur bir kahraman, üstün bir pehlivandı. Fakat bazı müslümanlar O'ndan geri dönmesini ve bu teke tek dövüş için Halid'in ortaya çıkmasını istediler. Çünkü savaş ancak ilk karşılaşmada kazanıla-bilirdi. Düşmanın büyük komutanlarından birini -savaşın daha başında- tepelemek dostlara moral verecek düşmanların ise ma­neviyatını çökertecekti.

Bu sebeple bazı müslümanlar Halid'e o kadar ısrar ettiler ki Ebu Ubeyde'den utandığı halde Ondan döğüş için izin istemek durumunda kaldı. Fakat Ebu Ubeyde Halid'in isteğini reddederek bulunduğu mevkide kalmakta direndi. Nihayet döğüş başladı ve Ebu Ubeyde hasmını tepeledi. Hiç şüphe yok ki Halid Ebu Ubey­de'ye hürmet eder, sahip olduğu meziyetlerden ve vaktiyle İslama gönül vermiş olmamaktan dolayı üstünlüğünü bilir ve O'nu daima ileri tutardı. Her müslümanm O'na karşı olan mevkii de böyleydi. Halid de elbetteki bu müslümanlardan biriydi.

Hz. Ömer müslümanların idaresini üzerine alınca fıtri sezgi­siyle müslümanlarm Halid hakkındaki kanaatlerinden ötürü endi­şeye kapıldı. Bu saikle de ilk askeri icraat olarak Halid'i başkomu­tanlıktan azledip bu görevi Ebu Ubeyde (ra)'ye verdi. Gerçi içinde-kilerini açığa vurmadı. Fakat Ebu Ubeyde'nin yeterliliğini, İslam-daki kıdemini, gücünü ve Halid'inkinden pek de aşağı olmayan cesaretini dile getiriyordu.

Hz. Ömer vaktiyle İslama ilk gönül veren kıdemli sahabileri daima önde tutar, önemli görevlerin başına onları getirirdi. Ne varki birçok tarihçiler gerilere giderek Hz. Ömer'le Halid arasında cereyan etmiş olayları araştırmaya ve varsa Hz. Ömer'in bu tasar­ruf ve kararım icab ettirmiş olabilecek bir sebep aramışlardır. Fa­kat bu adamlar -neticede- doğru yoldan sapmış Hz. Ömer'in bu kararının sebebini irdelemeyi düşünmemişlerdir.

Bilindiği üzere geçmiş olan devri, cahili bir devirdi. Nitekim Hz. Ömer o devirden nefret ederdi. İslam dini ise kendinden önce­ki dönemde işlenmiş olan kabahatları Hz. Peygamberin de ifade buyurdukları gibi siliyordu.

Emevi döneminde bakıyoruz ki El-Muhelleb Bin Ebi Sofra'nm

bir süre Horasan'da vali olarak görev yapması O'na, İslam Devleti­nin tüm doğusunda halkın boyun eğmesini sağlamıştır. Keza O'nun haricilere karşı verilen savaşlardaki büyük rolü İslam Dev­letinin her tarafında kendisine karşı bir saygınlık temin etmiştir. Bu saygın mevki O'ndan sonra çocukları için de devam etti.

Nitekim oğlu Yezid, O'nun üstlendiği Irak Valiliği ve hareketi sırasında halkın ona gösterdiği itaat; keza diğer çocukları; torunla­rından, Sind ve Mağnb'da Ömer Bin Hafs'ın, aynı zamanda Yezid Bin Hatem'in ve çocukları El-Muhelleb Davud ve Halid'in; Mağ-rıb'da da kardeşi Ruh'un üstlendiği roller bu mevkii korumalarına yardım etti. El-Muhelleb'in Maşrık'ta bıraktığı tesirin aynısını Mağrıb'da Ukba Bin Nafi bıraktı. Çünkü bu zat Kuzey Afrika fethi­nin lideri sayılır. Nitekim oralarda şehid düştü ve ailesi O'nun bu şeref ve şanına varis oldular.

Torunlarından Habib Bin Ebi Ubeyde Bin Ukba ile, bileğinin zoruyla bölgeye hakim olan ve kendini bu mıntıkanın hükümdarı olarak nasbeden, sonra da Sicilya'ya akın düzenleyen ve Haricile­re karşı savaşarak onların bu havalideki heybetini kıran oğlu Ab­durrahman bin Habib, kardeşi îlyas, O'nun oğlu Habib ve sonra Endülüs'teki Yusuf Bin Abdurrahman bu ailenin çocukları olarak sivrildiler. Aynı şekilde Irak'ta Amr Bin Hubayra'yı, oğlu Yezid'i, Yusuf Bin Ömer Es-Sekafi'yi ve Halid Bin Abdullah El-Kasri'yi,

Horasanda Nasr Bin Seyyar'ı, Kınnesrin'de de Züfer Bin Haris El-Kilabi'yi görüyoruz. Bunlar, devirlerini tamamlayıp gittikten son­ra da bir müddet onların yandaşları ve destekçileri yerlerini alıp hükümlerini sürdürdüler. Çünkü bu  zevat uzun süre görevde kal­mış, nüfuzlarını yerleştirmişlerdi.

Nitekim Züfer Bin El-Haris El-Kilabi'nin torunu Ebulvard Muczie Bin El-Kevser (ilk Abbasi Halifesi) Es-Seffah zamanında ayaklanmış ve kendisine yardım eden, destekleyen ve koruyan birçok taraftar bulmuştu. Keza Rafi Bin El-Leys Bin Nasr Bin Sey­yar Semerkant'ta ayaklanmış, uzun zaman yanında kendisini des­tekleyen taraftarlar bulmuştu.

Bu cümleden olarak ilk Abbasi döneminde de halifelerden Es-Seffah ve Mansur'un amcaları olan Abdullah Bin Ali'nin Suriye'de isim yaptığını ve şöhretinin yayıldığnı görüyoruz. Öyle ki halk on­dan korktuğu için ister istemez kendisine boyun eğdiler. Abdul­lah, son Emevi hükümdarı Muhammed Bin Mervan'a karşı üstün­lük kazanıp O'nu Suriye'de şehirden şehire kovalayarak nihayet Mısır'da ortadan kaldırdıktan ve Ümeyyeoğulları ailesine karşı ge­nel mahiyette giriştiği harekat ve hatta mezarlarında bile onlara reva gördüğü muamelelerden sonra ancak halk üzerinde bu hey­bet ve tesire sahip olmuştu. Halkın bu sinmesi ve Onun karşısında dize gelmesi sebebiyledir ki Suriye'de fırsat buldu. Ta ki hilafet ma­kamına göz dikti, ya da bunu içinden tasarladı. Dolayısıyla bu amaç uğruna harekete geçti. Nitekim Suriyeliler de kendisine mu-vafakatta bulunarak O'nunla birlikte yola çıktılar. Ancak sonunda ele geçirildi.

Bu durum aynı şekilde Ebu Müslim El-Horasani için de söz-konusudur. O da kan akıtmayı vesile edinerek, insanları terörle sindirdi. Öyle ki düşmanlarından önce dostları ondan korkmaya başladılar. Ebumüslim, Horasan'a gittiği tarihten, ortadan kaldırıl­dığı Hicri 137 yılma kadar, yani yaklaşık 10 yıl gibi bir süre orada kaldı. Bu da ona Horasanda sadece kabile halkıyla sınırlı kalmayan geniş bir muhit edinme fırsatı verdi. Ne varki bazı tarihçiler bu meseleyi işlerine geldiği gibi anlatırlar. Bilakis o bölgede yaşayan halkın tümü hatta ve hatta Abbasi Devletinin bütün askeri komutanları ona boyun eğiyor, ondan korkuyorlardı. Aralarında bizzat Haşimoğullarma mensup bulunanlar bile bu durumdaydılar.

Gerçek şudur ki ister adalet ve samimiyetini görüp kendisini sevmiş ve birlikte yürümüş olsunlar, ister kendisini kullanıp yarar­lanmaya çalışmış olsunlar veya ister gelecekte kendisinden fayda beklemiş olsunlar, her diktatörün mutlak surette etrafında bir ta­kım yardakçılar ve destekçiler oluşur.

Emevilere gelince bunlardan bazı kimseler Hicri ikinci yüzyı­lın sonuna kadar bile Abbasilere karşı birtakım siyasi hareketlere kalkıştılar. Bu hareketlerinde kendilerini destekleyen ve yardım eden taraftarlar da buldular. Ancak Emevilerin Abbasilere karşı gi­riştikleri bu ayaklanmalar -Ümeyyeoğullarmdan- artık Süryani ai­lesi tarafından yönetiliyordu. Çünkü Abbasiler Emevileri ortadan kaldırmak istedikleri zaman bütün dikkatleri Mervaniler üzerinde toplanmıştı. Çünkü Devletin idaresi onların elindeydi. Sayı olarak da büyük idiler. Bu arada Süryaniler'e çok fazla önem vermediler. Çünkü bu aile uzun zamandır devlet idaresinden uzak kalmıştı, sayıları da azdı hem sonra bunlar kendi şahsi işlerine dönmüş, si­yasetten el çekmişlerdi. Mervani ailesinin birçok fertleri {Abbasi devrimi sırasında) kaçmış ya da öldürülmüşlerdi. Halbuki Sürya­niler sağ kalmış kurtulmuşlardı. Dolayısıyla bunlar fırsat bularak bu kez kendileri Abbasilere karşı mukabil devrim teşebbüslerinde bulunmaya başlayıp bu hareketlerinde kendilerini destekleyen kitleler de buldular. Onun için yönettikleri her ayaklanma Sürya­niler adıyla biliniyordu.

Abdurrahman Ed-Dahü Endülüs'e ulaşıp orada başarı elde et­tikten sonra Abbasilerin elinden sağ kurtulabilmiş olan Mervani­ler de oraya göçtüler. Süryanilere gelince bunlardan gerek Abbasi devrimi sırasında kaçanlar gerekse giriştikleri karşıt hareketlerin başarısızlığa uğraması sırasında kaçanlar, daha başka yönlere da­ğıldılar. Daha çok, büyük çapta tutunabildikleri Arap yarımadası­nın güneyindeki Yemen ve Asir Bölgelerine ve Kızıl Denizin karşı kıyısına, yani Sudan ve Nevbe topraklarına intikal ederek dağıldı­lar. Şurası da çok önemli bir husustur ki Ümeyyeoğullarının vak­tiyle Suriyede hüküm sürmüş olmaları Abdurrahman Ed-Dahil'inEndülüs'e girmesini kolaylaştırdı. Bu da Ona davasında yardım edecek kimselerin orada mevcut bulunmalarından ileri geliyordu. Takdir edilir ki Abdurrahman'm yaptığı gibi her babayiğit, yakın ya da uzak bir memlekete gidip orada kendine destek olacak kimse­ler bularak bir devlet kurma imkanına sahip olamaz. Hiç şüphe yok ki Eğer Emevilerin parlak bir geçmişleri, şan ve şöhretleri ol­muş olmasaydı. Sırf liderlik amacıyla ve bir ülkenin idaresini ele geçirmek maksadıyla Abdurrahman kati surette Endülüs'e gelip giremezdi.

İşte bu noktadan hareketledir ki Osmanlılar son zamanlarda valileri sık sık değiştirirlerdi. Taki bunlardan biri idare etmekte ol­duğu vilayette siyasi nüfuz imkanına kavuşup o yöre halkının sev­gisine mazhar olmasın. (Tek adam haline gelmesin). Sık sık vali değiştirmek bazı hatalara sebep olmasına rağmen yine de valinin diktatörlük örfüyle vilayetini devletin topraklarından ayırmasın­dan elbette daha hafif riskler kalırdı.

Mısır'da Memluklar, Lübnan'da sahabiler ve Hicaz'da şerifler gibi... Bugün bizzat çağımızda bile çeşitli siyasi sarsıntılara sahne olan ya da askeri komutanları tarafından fırsat el verdikçe darbe yapma düşüncesi adet haline gelmiş bulunan dolayısıyla bir çok­larında bu düşüncenin bir umut ve ideal haline geldiği istikrarsız ülkelerde subayların sık sık başka yerlere tayin edilmeleri de işte bu sebepten kaynaklanmaktadır.

Devlet idaresini, askeri liderlik avantajıyla ele geçirme faktörü­ne dini liderliği de ilave edebiliriz. Aslında her ne kadar bu iki şe­yi, ya da dinle, sosyal.siyasi veya askeri bir olayı birbirinden ayıra-mıyorsak da bu değişik cepheleri açıklayabilmek için iki olguyu ayrı ayrı olarak burada ele alacağız.

Mesela, Ehl-i Beyt'in müslümanlar arasında özel bir yeri var­dır. Dolayısıyla bu sülaleye mensup biri (şayet seviyeliyse) çok önemli bir mevkiye gelip kolayca hedefine ulaşabilir. Çünkü ken­disini seven ve destekleyen taraftarlar bulma avantajına sahiptir. Nitekim tarihte İdris Bin Abdullah'ın Mağrip'te bir devlet kurabil­mesini kolaylaştıran faktör işte bu avantajdır.

Vaktiyle Ehl-i Beyt'in destek gördüğü iki şehir vardı. Bunlardan biri Medine-i Münevvere idi ki Ehl-i Beytten bir kitle özellikle Hz. Hasan'ın soyundan gelenler burada otururlardı. Esasen bu aile İs-lamı yaşayan ve iyi bir gidişata sahip olan kimselerdi.

Bunların -Abbasi yönetimine karşı- birtakım başkaldırma ha­reketleri olmuştur. Bu hadiselerden biri de, Muharrimed Zin-Nefs'iz-Zekiyye'nin yönettiği isyandır. Ehl-i Beyt'in tutundukları ikinci büyükşehir ise Küfe idi. Burada daima, ya Ehl-i Beyt'i des­tekleyici ya da Emevi ve Abbasilerden olan düşmanlarına karşı ha­reketler olurdu. Ya da en azından Ehl-i Beyt'e pek sıcak olmayan bir sempati ile bakanlar bulunurdu. Kufeliler, zaman zaman Ehl-i Beyt'i devletin başına getirmek üzere onları davet ederlerdi. Onlar da yöneltilen davet üzerine gelip bu işe talip olunca bu kez de ara­dan çekilir. Ehl-i Beyt'i ortada bırakırlardı.

Bu tutum ta Hz. Ali'nin devrinden beri devam edip geliyordu. Nitekim O'nu da yalnız bırakmışlardı, bu sebepledir ki Hz. Ali ko­nuşmalarında onları çok hırpalamıştır. Kufeliler O'ndan sonra da çocukları Hasan'ı Hüseyin'i ve daha sonra Zeyd Bin Ali'yi de aynı vaadlerle davet etmiş, (aynı şekilde desteklerini keserek) onları müşkül durumda bırakmışlardır.

Abbasiler ilk dönemde güçlü oldukları için bu dönemde dev­let üzerinde askeri bir gücün hakimiyeti yoktu. Kuvvetlenmiş olup gücüne dayanarak devletin bir bölgesine hükmeden başına buy­ruk başka bir siyasi liderlik de mevcut değildi. Böyle bir şey oluş­tuğu ya da bazı liderler bu tür bir hevese kapıldıklarında teşebbüs, en acil bir şekilde ortadan kaldırılırdı.

İşte Abdullah Bin Ali ile Ebu Müslim El-Horasani'ye böyle ya­pılmıştır. Bu sebepledir ki ilk Abbasi Döneminde Tunus'ta kurulan Ağlebilerden başka -İslam Devletinden koparak- vücut bulmuş hiç bir devlet yoktu.

Şu kadar var ki Mıntıka Emiri olan İbrahim Bin El-Ağleb, siya­si nüfuzuna ve emrindeki orduya dayanarak devletini kurdu. Ab­basiler de İbrahim'in kurduğu bu devletin, yönetimlerine karşı olanların önünde bir engel olarak durması pahasına siyasi bir tedbir olarak sustular. Abbasilere karşı bu sırada oluşmaya çalışan topluluklar ise haricilere ait Tahert ve Sicilmasa'daki emirliklerle, El-Mağrib'ül-Aksa'da (Fas'ta) ki îdrisiler Devleti ve Endülüsteki Emevi Devletiydi. Böylece anlaşılmaktadır ki Abbasiler'in güçlü oldukları dönemde orduya dayanarak kurulmuş bir taneden baş­ka devlet yoktu.

Halife El-Me'mun, bazı komutanların nüfuz sahibi olduklarını ve bu yüzden de onların önüne bir sınır koymanın artık mümkün olmadığını anlamıştı. Dolayısıyla bu tehlikenin sonucundan endi­şe ediyordu. Aynı zamanda orduya da kolaylıkla hakim olunama­yacağını artık kestiriyordu.

Sebebine gelince -eskiden bizzat askerlik yapan- halk (bu kez) rahata alışmış, adeta yere yapışmışlardı. Kuvvet ise bu askerlerin elinde kalmıştı. Onun için biraderi El-Mu'tasım'dan, Maveraun-nehr memleketlerinden esir statüsünde büyük sayılarda Türk cel-betmesi isteğinde bulundu. Şehir hayatı henüz tabiat ve ahlakları­nı bozmamıştı. Bunları eğitmek ve kendilerine askeri terbiye vere­rek gereken durumlarda da istenen sayıda onlardan asker temin etmek mümkündü. Özel bir eğitime tabi tutulabilirlerdi. Bu du­rumda Halifenin elinde bir araç olarak kullanılabilirlerdi. Halife sı­nırları onlarla koruyabilir, devletin içerideki düşmanlarını da on­larla kırabilirdi. Düşünce buydu. Nitekim Türkler Bağdat'a dalga­lar halinde akmaya başladı, öyle ki şehir halkı bu durumu protes­to etti.

Fakat ne zaman ki Türkler etkinliğe sahip ordular oluşturdular. Baskı ve tecavüzleri de çoğalmaya başladı. Onların bu yeni hayat tarzı tabiatlarını bozmuştu. Nitekim asker Türklerle Bağdat halkı arasında kavgalar cereyan etti. Bunun üzerine Halife El-Mu'tasım Samarra kentini inşa ederek onlarla birlikte buraya taşınmaya mecbur oldu. Zamanla bu asker Türkler arasında Afşin, Boğa ve Vasif gibi ünlü komutanlar da yetişti. Devlet üzerindeki siyasi nü­fuzları arttı ve nihayet El-Muntasır'la birlik olup Hicri 247 sene­sinde bir komplo hazırlıyarak babası El-Mütevekkil'i öldürdüler. Bu suretle de güçlü Abbasi dönemi sona ermiş oldu. Bu kitabın bir Önceki bölümünde bundan söz etmiştik.

Devlet üzerinde askeri diktanın hüküm sürdüğü ondan sonra­ki zayıflama dönemini ise Allah'ın izniyle işte bu bölümde anlat­maya çalışacağız.

Devletin idare merkezine bu orduların gelmesiyle bütün işler onların eline geçti. Halife ise sarayında bir isim ve şekilden ibaret kaldı. Çok kere komutanlarca verilmiş bulunan kararlan ve tali­matı onaylamaktan başka bir rolü yoktu. Ya da komutanların gö­rüşüne uygun bir şekilde emirler çıkarmak durumundaydı. Öyle ki devrin şairlerinden biri halifeyi şöyle canlandırmaktadır:

Kalmış kafer ardında Halife, Boğa ile Vâsıf arasında; Onlar ne ki derlerse vazife (!) Tekrar ederek der papağanca.

Artık otorite düşünce ve görüşe değil kılıca dayanıyordu. Uy­gulama da artık ustaca bir siyasetle değil sopa ile yapılıyordu. Halk ise, verilen emrin hak mı yoksa bâtıl mı olduğuna bakma tercihi­ne sahip olmaksızın boyun eğmek zorunda bulunuyorlardı. Emir­ler, komutanlar tarafından şayet verilmişse halk, emredilen her şe­ye sadece haktır, doğrudur ve güzeldir demekten başka bir seçe­neğe sahip değildi. Aksini söyleyene ise kılıç, onun yaptığı itiraz­dan, kendisine çok daha yakın bulunuyordu, her askeri hüküm gi­bi. Nitekim şair bu devri de şöyle anlatıyor:

Şu Türk çetesinin ellerine sağlık (!) Çağlarında kılıçla saçtılar dehşet; Halife Ahmed'i öldürüverdiler, Korkuttular halkı, yaptılar vahşet.

Böylece ortalık fitne fesada boğuldu. Halkın ne can, ne mal, ne de namus güvenliği kaldı. İnsanların haysiyet ve şerefi ayaklar al­tına alındı. İnsanlar hürriyetlerini yitirdiler. Ümmet, zelil ve hakir duruma düştü.

Nitekim İslam ümmeti ne zaman baskı altına alınmış çiğnen-mişse, manevi değerlerini kaybetmiştir. Düşmanına karşı mücadele gücünü yitirmiş, toplum, idareye tebelleş olan askeri dikta­törlerin zebunu olmuş, askerlerin her dediğini kabul etmek zorun­da kalmıştır. Askeri diktatörler böyle bir durumun gerçekleşmesi­ni de adeta isterler. Ama doğuracağı sonuçları bilmezler. Bildikle­ri tek şey, çıkar sağlamak, nüfuzlarını yaymak ve nefsani hevesle­rini doyuma ulaştırmaktır. Bu, içerideki tehlikedir ve İslam düş­manlarının dışarıda oluşturdukları tehlikenin aynısıdır. Askeri dikta ise hiç bir zaman ve hiç bir yerde birbirinden farklı değildir.

Abbasi Devletini ele geçiren asker Türklerin diktası, hicri 247-334 yıllan arasında yani yaklaşık bir asır kadar devam etti. Ondan sonra da Fars asıllı askerlerin ya da Buveyhoğullan topluluğu -di­yebileceğimiz bir kitle-nun nüfuzu güçlenmeye başladı. Bunlar Şi-iydiler. Durum eskisine nazaran pek de değişmedi. Çünkü her iki idare, sistemi de askeri diktadan ibaretti. Askeri iktidarın ise ne ol­duğu ortadadır. Hatta diyebilirim ki durum daha da kötüleşti. Çünkü anarşi büyük ölçüde yaygın hale geldi, fitne ve kötülükler geniş çapta ortalığı sardı, Sünnilerle Şiiler arasında çekişmeler ço­ğaldı. Sünniler, Sırf Şîilerden ayırt edilebilmek için onların bayram ve törenlerinden farklı birtakım merasimler icad etmeye başladı­lar. Şiilerin aşure ve diğer adetlerine benzer hurafe ve sapıklıkları icra eder oldular.

Bu gelişme üzerine, Suriyenin kuzeyindeki Hamdaniler, Mı­sır'daki Fatımi Devleti ki önceleri Mağnb'ta varlık göstermişti, bunlar gibi Şii emirlikler ve devletler kurularak daha geniş çaplar­da taassup ve tutuculuk sergilediler.

Keza İslam tarihinde Karamita (Karmatilar) olarak bilinen sa­pık bir topluluk Arap Yarımadasının büyük bir kısmına hakim ol­dular. Sonra Irak topraklarına yayılarak ordan da Suriye ve Mısır'a kadar ulaştılar. İslam Devletinin doğu bölgelerinde birçok devlet­ler doğdu. Saffari, Samani ve Gazneliler kuruldular. Bu devletler Bağdat'taki Halifeliğin -aslında- küçük birer örnekleriydi. Türk ol­sun Fars asıllılar olsun, bu devletlere hakim olan güçler askeri klik­lerden ibaret idi.

Farslar'dan oluşan ordunun diktası da 334- 447 yılları arası yani yaklaşık yüz yıl kadar sürdü. Bu arada Selçuklu Türklerinin nü­fuzu güçlenmeye başladı. Bunlar daha önce Maveraünnehr mem­leketlerinden, Buhara'dan sonra 100 km. mesafede bir yerde otu­ruyorlardı. Asker topluluklar olarak dalgalar halinde gelip ülkeye hakim oldular Bağdat'a girerek Buveyhoğullarının nüfuzuna son verdiler. Bu olay askeri bir dikta rejiminin sanki askeri bir devrim­le işbaşından uzaklaştırılması gibi bir şey oldu. Ortalık nisbeten biraz düzelmekle beraber durumlarda pek büyük bir değişiklik ol­madı. Vakıa, Selçuklular Sünni idiler. Dolayısıyla Şiilerin sapıklık­larına son vererek Arap Yarımadasındaki Karmatilere ve Arap top­raklarının orta bölgesi olan Yemame'deki yandaşları (Uhaydıro-ğulları)na son verme imkanını buldular. Aynı zamanda Fatımi Devletini de ortadan kaldırdılar.

Selçuklular bu sıralarda Bizans Rumlarına karşı da başarı elde etmiş Haçlı akınlarının karşısında direnebilmişlerdi. Yine bu sıra­da Zengi ve Eyyubi Emirlikleri kurularak Avrupa'ya karşı İslam Hi­lafet makamına bir parça heybet kazandırdılar.

Bu iki emirliğin idare tarzı da her ne kadar askeri bir rejimden farklı değil idiyse de Mahmud Nureddin Zengi ve Selahaddin Ey­yubi gibi ahlaklı ve başarılı hükümdarların varlığı sayesinde olum­lu gelişmeler kaydedildi. Ne varki onlardan hemen sonra durum yine eskisine donuverdi ve Moğol istilasıyla her şey bitti. Bağdad 656 yılında Halife'nin Başveziri Bin Alkaminin şahsında ortaya çı­kan Şiilik hıyaneti ile Moğol darbeleri altında nihayet düştü.

Şu bir gerçektir ki halk arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan teh­like ve kötülüklerin temelinde daima askeri rejimlerin tesiri vardır. Bu yüzden muhatap iki taraftan biri eğer ordu ise, bu iki taraf ara­sında kavga çıkınca elbetteki bu iki düşman arasında çok büyük imkan ve güç farkı vardır. Çünkü taraflardan biri silah taşımakta diğeri ise tamamen silahsız durumdadır. Birincisi silahıyla mey­dan okur, ikincisi ise aklıyla konuşur. Ne varki sonunda üstünlüğü silah elde eder, akıl ise burnu sürtülmüş olarak susmak zorunda kalır. Bunun sonucu olarak da hürriyet ortadan kalkar, zulüm do­ğar, düşünce boğulur ve siner. İnsanlar da aşağılanma peyda olur. Bu sebeple de diktatörlere karşı nefret duyarlar, halkla idarecilerarasında bir statü farkı doğar, bir üstün gelme rekabeti kendini hissettirir, ancak vatandaşlar bunu açığa vuramazlar. Sadece bu gizli bir şekilde devam eder. Bunun da bir sonucu olarak ülke ge­rek sosyal gerekse iktisadi bakımdan geri kalır. Çünkü zalim idare­ciler halkın içinde bulunduğu şartlardan istifade ederek ellerinden geldiğince fırsatları değerlendirmeye, mal ve servet toplamaya ça­lışırlar. Gerek bizzat direkt olarak kendileri, gerekse maiyetlerin-deki askerler ve taklitçiler tarafından girişilen yolsuzluklar, yağma ve zulümler de caba... Tabi ki bu gibi hallerde ürün rekolteleri dü­şer, verim azalır. Çünkü vatandaşlar yağma ve yolsuzluklara ma­ruz kalmamak için zulme uğrayıp maneviyatlarının çökmemesi için -bilinçli bir şekilde- işlerini güçlerini ihmal etmeye başlarlar. Halkın böyle durumlarda düşmana karşı savaşması da artık müm­kün değildir. Öyle ya kime karşı ve kimlerin adına savaşsınlar?

Hangi gerekçeyle savaş için yol tepsinler? Aşağılanmış bir top­lum nasıl savaşır? Kölelerden oluşturulmuş sürülerle, topraklar hiç alınabilir, ülkeler fethedilebilir mi? Nitekim böyle hallerdedir ki bilakis ülkenin toprakları kayba uğrar, yabancılar gelir işgal ederler. îşte bu şartların hüküm sürdüğü bir sıradadır ki Moğollar Abbasi Devletini istila ettiler, O'nu zelzeleye uğrattılar ve ortadan kaldırdılar.

Esasen bu nokta eskiden beri gözönünde bulundurulmuştur. Onun için askerler daima şehir halkından uzak, yerleşim merkez­lerinden nisbeten bertaraf yerlerde ve kendilerine mahsus kışla­larda iskan edilirlerdi. Taki, güç ve imkan açısından hiç de eşit ol­mayan asker-sivil çatışması meydana gelmesin ve bunun neticesi olarak da toplum parçalanmasın.

Eskiden (yani İslam tarihinin başlangıcında) toplumun tüm fertleri asker olsun sivil olsun herkes silahlı olmasına rağmen (ki hepsinin silahlan da aynı cinstendi) askerler ayrı bir meziyete sa­hip idiler. Bu da onların devamlı {savaşlara gidiyor olmalarıydı. Ola ki düşmanlarına karşı zafer kazanırlar diye yüksek moralle cepheye gitmeleri için onlara karşı yumuşak ve hoşgörülü olmak, hatta onlara dua etmek gerekiyordu. Aynı zamanda ordunun ko­mutanını cesaretlendirmek ona sevgi gösterisinde bulunmak veemirlerine boyun eğmek de icap eden hususlardandı. Eğer bu ko­mutanlar Allah'tan korkmayan (şiddet ve dehşet taraftarı) tipler­den iseler, çok kere bunların gazabına uğramaktan endişe duyul­duğu da bir gerçektir.

İslamm ilk dönemlerinde, (gevşeyip devamlı yerleşik hayata meyletmemeleri ve istikrarı sevip srvilleşmemeleri için) mücahit­lerin belli şehirlerde oturmalarına özen gösterirlerdi. İşte Küfe Basra, Fustat ve diğer bazı askeri kentler Hz. Ömer devrinde bu maksatla ve cihad hizmetleri için üs vazifesini görsün diye kurul­muşlardır. Bu mekânlar Önceleri esasen birer kışladan birer ordu­gâhtan ibaretken sonraları şehir haline getirilmişlerdir.

Şu kadarını iyi biliyorum ki başlangıçta müslümanlar toplum olarak gerek geçmişleri gerekse bulundukları zaman itibariyle başka milletlerden farklı bir seviyedeydiler. Allah'a karşı duydukla­rı mesuliyet korkusu onları Allah'ı hoşnut kılmayacak bir davranış içine girmekten, ya da Ona karşı samimiyetsiz davranmaktan alı-koyardı. Zaten bu titizliği göstermekte kim onlardan daha Öncelik­li olabilirdi ki?

Askeri kışlalar, bugün modern çağda yine aynı sebeplerle şe­hirlerin dışında bulunmaktadır. Aynı zamanda, yukarıda bahsetti­ğimiz olumsuzluklar meydana gelmesin diye askerlerin yerleşim merkezleri içinde silahlarıyla, hatta askeri kıyafetleriyle dolaşma­ları yasaktır.

Ne varki askeri cuntaların, iktidar olduklarında şehirlerin için­de dahi (desteğinde bulunmak üzere) silahlı orduları kullanarak idare merkezinde ve resmi dairelerin içinde, daima ve hem de si­lahlı ve silahla dolaşan askerlerle kendilerini korumaları şarttır.

İşte tehlike buradan kaynaklanıyor ve neler neler olmuyor! Hatta askerler tanınmak, farkedilmek ve -istedikleri gibi davranır­larken- rahatsız edilmemek için de askeri kıyafetleriyle dolaşırlar. Üstelik gösterişi seven gençlerin üslubuyla bunu yaparlar ki zaten askerler genç olur. Bunu da sivil halk onlardan korksun, çekinsin diye yaparlar ve tabi canlan nasıl isterse öyle de davranırlar. Ko­mutanları ise mevkilerini sağlamlaştırmak için her meselede onlara yan çıkar onları desteklerle ki bu suretle itaatlarını kazansınlar ve şiddet anlarında ve büyük olaylar sırasında askerleri, onların emirlerini yerine getirsinler. Fesat ve fitne de işte buradan doğar, kötülükler böyle yayılır. Hissi ve fiili çatışmalar bu suretle meyda­na gelir.

Tehlike -bununla da sınırlı kalmaz, aynı zamanda sorumlu­nun bizzat kendisi de bir tehlike oluşturur. Çünkü tüm ordunun emir ve komutası onun elindedir. Askerler ise, ister amire itaat ba­bından olsun, ister askerlik mesleğinin gerektirdiği itaat cinsinden olsun ya da ister günümüzde olduğu gibi zora dayanan zorla mec­bur edilmiş itaat olsun amirlerine boyun eğmek zorundadırlar. Ye­rine getirdikleri emirlerde ister Allaha asi olsunlar ister olmasınlar. Askerler buna mecbur edilmişlerdir. Komutan her halükarda yine komutan, asker de her zaman yine askerdir. Bunun manası şudur:

Komutan askerin durumuyla meşgul olur, onun istediğini yapmakla da görevlendirir. Verdiği emrin geri çevirilmesi ya da ak­sinin yapılması söz konusu değildir. Böyle bir davranış astı ölüme kadar götürebilir. Özellikle savaş veya olağanüstü bir harekat es­nasında böyle bir davranış vaki olursa sonuç ölümdür. Komutan bazen heves ettiği şekilde de emir verebilir. Ast ise daima üstünü aynen kopye eder. Subaya gelince hayatı boyunca silahla haşir ne­şir olduğu için aklının hakemliğine baş vurmaz. O daima silahıyla hareket eder. Onunla sıkı ilişki halindedir ve görüşüne, hevesine, nasıl uygun düşerse silahını öylece kullanır.

Tabi bu sözlerden maksat, tarih boyuncu değerli komutanla­rın da hiç var olmadıkları demek değildir. Bilakis Mahmud Nured-din Zengi, Selahaddin Eyyubi ve daha önce de bahsettiğimiz gibi, benzerleri birçok kıymetli komutanlar İslam ordularının başına gelmişlerdir. Fakat oran olarak bunların sayısı azdır.

Nitekim kaliteli bir kumandan ortadan yok olunca eski askeri anane tekrar canlanıverir. Hatta şu da bir hakikattir ki esasen de­ğerli ve kaliteli komutanın, görevde uzun süre kalabilmesi pek na­dirdir. Çünkü böylesi bir kimse ahlaki seviye bakımından kendi­sinden geride bulunanlara karşı daima direnir. Onlar da bu muameleden sıkıntı duymaya başlarlar. Dolayısıyla onu şu veya bu şekilde bertaraf ederler, işte buradan anlaşılmaktadır ki ikinci Ab­basi döneminde islam ümmetine isabet eden çöküşün asıl sebebi ister Arap olsun ister Türk olsun veya ister Fars olsun, asker gücü elinde tutan şahıslar olmuştur. Çünkü silah hangi elde (kimin elin­de) olursa olsun yine de silahtır.

Hem sonra gerek Arap, gerek Türk, gerekse Fars asıllı kimsele­rin, kokuşmuş ırkçılık davası gütmelerine rağmen, bu zihniyet as­lında hiç bir ilmi gerçeğe dayanmamaktadır. Bu zihniyet sadece onlardan her birinin kendi milletiyle övünmek gibi, -anlamsız- ca­hili bir gelenekten ibarettir.

Binaenaleyh Arap ırkçıları, İslam ümmetinin çöküşünü Farsla-nn ve Türklerin idareye, musallat olmalarına bağlarken Fars ve Türk ırkçıları da bu sebebi Arapların o devirde işgal ettikleri mev­kileri doldurabilecek yeterlilik ve kapasiteye sahip bulunmadıkla­rı noktasında aramaktadırlar.[2]

 

Beyliklerin Doğuşu

 

Müslümanlar, hangi ülkeden olurlarsa olsunlar, hepsi aynı ümmetin fertleridirler. Onların başında bir tek halife ancak bulu­nabilir. Aynı zamanda iki halifenin mevcut bulunması caiz değil­dir, ancak halifeye bağlı valilikler olabilir. Tabiki bu valiliklerin sa­bit hudutları olamaz ve devlet menfaatleri bu valilikleri bağlayıcı­dır. İslam devleti gerek Hz. Peygamber (sav), gerekse Hulefa-i Ra-şidin devrinde bu şekil üzerinde kaldı ve Emevilerden iki halifenin dönemlerinde de kısa bir süre olarak böyle devam etti. Ne varki bu iki halifeden birini, devrin meşru halifesi olarak kabul ettiğimiz Abdullah Bin Zübeyr'e baş kaldırmıştı.

Abbasi Devri başlayıp Emevi ailesi sıkı takip altına alınınca bu ailenin öldürülmekten kurtulan fertlerinin çoğu uzak bölgelere kaçtılar, bazıları da girilmesi ve aşılması pek zor yerlere sığınıp bu­ralarda sıradan vatandaş kimliği altında son derece gizlenerek ya­şayıp varlıklarım devam ettirmeye çalışıyorlardı. Aralarından biri bir fırsatını buldumu zaman zaman ortaya çıkıyordu.

Bu böyle sürdü, ta ki Abdurrahman Bin Muaviye Bin Hişam

Bin Abdülmelik Endülüs'e ulaşıncaya kadar. Nitekim bir çok en­gelleri aştıktan sonra buranın hükmünü eline geçirdi. Abdurrah­man başına buyruk vaziyette ve siyasi idaresinin ulaştığı seviyeler­de mukabil korunmada olduğu halde hiç bir zaman İslam devletinin bütünlüğü dışında kalmayı düşünmedi. Bilakis idareyi ele ge­çirdikten sonra bile on ay kadar bir süre boyu Abbasi halifeliği adı­na bölgeyi temsil etti.

Eğer Abbasiler O'na fırsat tamsaydılar, (O'na karşı biraz hoş­görülü olsaydılar) çok daha hayırlı olacaktı. Dolayısıyla İslam dev­leti erken sayılan bir aşamada bölünmeyecekti.

Fakat Halife Ebu Cafer El-Mansur'un Endülüs'ü Abdurrah-man'dan kurtarmak, O'nu ortadan kaldırmak ve bu gayeyle de El-Ala' Bin El-Muğis El-Cüzami'yi Endülüs'e görevlendirerek, 147 yı­lında sevketmek gibi çabalan, Abdurrahman'm, önce Abbasiler adına okunan hutbeyi kesmesine sonra da istiklalini ilan etmesine neden oldu. fakat yine de halifeliğini ilan etmedi. Bilakis "Emir" unvanıyla yetindi.

Bu tutum gerek O'nun, gerekse çocuklarının ve torunlarının zamanında da, 138-316 yıllan arasında yüz seksen yedi yıl kadar devam ettirildi ki bu süre birbirlerinden ayrı iki devlet için uzun bir zaman dilimidir. Üstelik bunlardan biri [3]diğerini [4] devirerek elinden iktidarı almış, devirdiği sülalenin bir çoğunu öldürmüş, bir o kadarım da sürgüne mecbur etmişti. Buna rağmen ancak Hicri 316 yılında (Endülüs Emiri) Abdurrahman En-Nasır kendini halife ilan etti ve Abdurrahman bu kararını ancak Endülüs'ü 16 yıl Emir sıfatıyla yönettikten sonra verdi.Aslına bakılacak olursa, müslümanlarm birliğini bozmamak ve bu suretle de İslam inancına ayak uydurmak için bunca zorla­nıyor, bu titizliği gösteriyorlardı. Zira İslam kanunları, dünyadaki müslümanlarm başında, aynı anda iki halifenin bulunamayaca­ğını emreder.

Ne varki bu dönemde Endülüs Emevileri'nin yanısıra Hicri 140 yıllarında Orta Mağrıb'ta Hariciler tarafından iki devlet kuruldu. Bunlardan biri, merkezi Tahert'te olan İbadiler'in diğeri ise Sicil-masa'da kurulan Safari Devleti idi.Düşünce bakımından Hariciler Ehl-i Sünnet'ten farklı oldukla­rı halde ve görüşlerini paylaşmayanları küfürle, (kâfir olmakla) suçlamalarına rağmen bu iki emirlik de hilafetlerini ilan etmemiş­lerdir. Sonra 172 yılında Mağrib'ul-Aksa'da idris Bin Abdullah Bin El-Hasan tarafından İdrisüer Devleti kuruldu. Bu zat Abbasiler'in Hz. Ali soyuna karşı 169 da giriştikleri Fakh Harekatı sırasında Mekke mahallelerinden birinde öldürülmekten kıl payı kurtul­muş, ailesi ve yakınlarından bir çoğu burada öldürülmüşlerdi. Kendisi ise Abbasiler'in ve destekçilerinin sıkı takibinden binbir güçlükle ve yol boyu çeşitli zahmetlere katlanarak korku ve panik içinde canını zor bela kurtarmıştı.

Bütün bunlara rağmen -Allah'ın O'na bahşettiği imkanlar sa­yesinde- nihayet müstakil bir devlet kurmayı başardıktan sonra dahi (sırf müslümanlarm bölünmüş olduğu imajına sebep olma­mak için) kendini halife diye ilan etmedi.

Keza 184 de Orta Mağrıp'ta Ağlebüer (El-Eğalibe) Devleti ku­ruldu. Fakat Abbasiler'e bağlı olarak devam etti. Yani bir Abbasi Eyaleti veya vilayeti olarak ancak babadan oğula geçen bir idare sistemi altında Bağdat hilafet merkezine bağlı bir şekilde hep var­lığını sürdürdü.

Şu halde bu duruma bakılacak olursa ilk Abbasi dönemi bo­yunca müslümanlarm bir tek devleti vardı. Müslümanların tümü bir tek devlet anlayışıyla halifeye bağlıydılar. Halifenin siyasi kim­liğini tanımayan, merkezden kopmuş vilayetler bulunmakla bera­ber, ya da halifeyle az çok ihtilaflı olsalardı bile genelde müslü­manlarm birlik anlayışında değişen bir şey yoktu. Biz bunları geçi­ci bir süre için Emirülmü'mininle anlaşmazlığa düşmüş emirlikler diye de sayabiliriz.

Sözde Abbasiler'le Emeviler arasındaki kin ve düşmanlığa, Ab­basiler'in Emevi düşmanı olan Franklarla, Emevilerin de tam ter­sine Abbasi düşmanı olan Bizanslılarla iyi geçinmeye çalışmaları­na rağmen bu anlayışta yine de hiç bir değişiklik yoktu. Zira gerek Abbasiler'in Franklarla gerekse Endülüs Emevileri'nin Bizanslı­larla sürdürmeye çalıştıkları ilişkiler sadece şirin görünmekten vebazı vesilelerle hediyeleşmekten öteye gitmiyordu. Nitekim bu dostluklar, hiç bir zaman bir mümin kitlenin başka bir mümin topluluğa karşı kâfirlerle işbirliği etmesi gibi bir sonuç doğurma-mıştır.

Şu halde yine diyebiliriz ki evet Abbasilerin ilk devrinde bazı beylikler ortaya çıkmıştır. Fakat bunlar sadece îslam Devleti'nin batı bölgesinde sınırlı kalmışlardır. Bunların birkaçını Araplar kur­du. Endülüs'te Emeviler, Tunus'ta Ağlebiler (El-Eğalibe) ve Uzak Mağrıp'ta (yani Fas'ta) da İdrisiler (El-Edarise) Emirlikleri gibi. Di­ğerlerini ise Berberiler kurdu. Haricilere ait beylikler gibi. Başka bir ifadeyle de diyebiliriz ki bu beylikler esasen İslam Devletinin Mağrıb'taki unsurları tarafından kuruldu ki onlar da Araplarla ya da bu beylikler Arap ve Berberilerin, siyasi harslarının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir.

İkinci Abbasi Devrine gelince, bu süre içinde İslam Devletinin batısında kurulmuş olan beyliklere ilaveten doğusunda da birkaç küçük devlet kuruldu. Şüphe yok ki bu devletleri kuranlar da yine bu alanlarda bulunan unsurlardı. Bu unsurların çoğunu Fars ve Türk asıllı topluluklar oluşturduğu için önceden tahmin etmeliyiz ki bu devletleri kuran güçler de işte yine bu unsurlardır.

Tabii ki bu gelişmeyi hiç de yadırgamamamız ve bu topluluk­ları cahiliyet devrinin ırkçılığıyla hemen suçlamamız lazımdır. Çünkü bu tabii bir olaydı ve Mağrıp'ta da bu gelişmenin daha ön­ce benzeri olmuştu. Ancak bu beylikler Abbasi Devletinde zayıfla­ma ilerledikten sonra ortaya çıkmaya başladılar.

Nitekim Devlet güçlüyken gerek Türkler, gerekse Farslar bu tür devletler kurmak için hiç de çaba sarfetmiş değillerdi. Bilakis -İs­lam Devletinden kopma eğilimini göstererek- ayrı beylikler kuran­lar ilk önce, yalnız Araplar ve Berberiler oldu.

Olabilir ki sonraları bu tür çabaların içine girenler birbirlerini korkaklık ve güçsüzlükle suçlamışlardır. Halbuki Araplar ve Berbe­riler bu meydanda çok daha cesur idiler. Fakat -meseleye bir baş­ka açıdan bakarak şöyle dememiz de mümkündür:

Merkezi iktidar güçlü olduğu zaman devletin bünyesinden ko­parak küçük devletçiklerin esasen vücut bulmaları için herhangi bir sebep yoktur. Ancak ne zaman ki devlet zayıf düşer, işte bu hal­lerde siyasi hırsa sahip birçok kimseler, düşmanın karşısında dire-nebilmek, ya da ideolojiye yeniden gençliğini ve tazeliğini kazan­dırmak, onu yayma imkanını bulmak, fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmek ve halka yeniden manevi bir ruh üflemek için atak yapmak zorunluğunu duyarlar.

Hindistan'da duraksamış bulunan fetih hareketlerini başlata­rak o bölgede îslamm yayılmasına hizmet eden Gazneliler gibi.

Kopma hallerinde, yeni devleti kuran güçler genelde bölgenin sakinleri olan unsurlardır. Bununla beraber yabancı güçlerin de gelip bir bölgede devlet kurma ihtimalleri vardır. Bu, tabi eğer on­ların vaktiyle sahip bulundukları güç ve şöhretleri varsa mümkün­dür. Tıpkı Abdurrahman Ed-Dâhil'in Endülüs'e giderek orada devlet kurması gibi, ayrıca eğer bu yabancı unsurların dini bir sta­tüleri varsa yine böyle bir ihtimal sözkonusu olabilir. Hz. Hasan'm dördüncü kuşak torunlarından İdris Bin Abdullah'ın Mağrib'ul-Aksa'da yaptığı gibi.

Bir vilayetin uzun süre valiliğini yaparken sahip olduğu siyasi avantajlardan istifade ederek devletten kopan ve istiklalini ilan eden İbrahim Bin El-Ağleb gibi yöneticilere gelince bunlar da te­melde yerli halka dayanarak bunu gerçekleştiriyorlardı. Nitekim İbrahim, uzun süre yerli halk arasında oturdu. Onlarla haşir neşir olurken oluşturduğu odaktan istifade etti ki biz bu noktayı daha önce işlediğimiz Askeri Yönetim konusunda izah etmiştik.

îslam Devletinin doğusunda 254-290 yılları arasında, Saffari Devleti kuruldu. Bu devletin kurucusu Yakub Bin El-Leys Es-Saf-fari Haricilere karşı giriştiği savaşlarla ayrıca iffet ve göz tokluğu gibi erdemleriyle ün yapmıştı. Bu devlet 259 yılında Tahiriyye Emirliğini ortadan kaldırdı. Fakat Tahiriyye Emirliği bir Abbasi Eyaleti sayılırdı. Çünkü varolduğu müddetçe Abbasi Halifeliğini tanıyor ve egemenliğini kabul ediyordu. Halbuki Saffari Devleti, Abbasi Halifesinin hutbelerde adının anılmasını yasaklamış veBağdat üzerine sefer bile düzenlemişti. Fakat halife bu akına karşı bizzat kendisi de çıkmaya azmedince Saffari ordusu savaşta yenil­giye uğradı. 261-389 yılları arasında da Iran Samanı Devleti varlık gösterdi. Bu devletin merkezi Semerkant'taydı. 351-582 yılları ara­sında ise Gazneli Türk Devleti kuruldu. Bunlara ek olarak yukarıda sözünü ettiğimiz Horasan'daki Tahiri Devleti ve Taberistan'daki Alevi Devleti gibi daha küçük ve önemsiz devletler de kuruldular.

Keza ülkenin batısında ve Mısır'da bünyeden koparak istiklali­ni ilan eden devletlerin sayısı artmaya başladı. Ya da bunlardan bazıları doğuya doğru sarkarak genişleme istidadını gösterdiler. Öyle ki köleler dahi devlet kurma teşebbüsü içine girdiler.

Bu cümleden olarak Ahmet Bin Tolon adında Türk asıllı bir kö­lenin kurduğu Tolunoğulları Devleti (256-292) ile Muhammed Bin Toğc adındaki birinin kurduğu Akşitoğulları Devleti (323-358) var­lık gösterdiler. Akşitleri kuran zat da yine Ferganalı bir Türktü. Fer-gana prensleri akşit unvanıyla anılırlardı. Bu Türklerin bile Mı­sır'da devlet kurmuş olmalarını hiç de tuhaf karşılamıyoruz. Çün­kü bu ülkede biri idareyi ele geçirince veya bir güç gösterisinde bulununca ona boyun eğmek, buradaki insanların tabiatındandır. Onun karşısında hemen dize gelirler.

Memluklara gelince, bunların İslam imparatorluğunun sınır­ları içindeki Arap topraklarının hiç bir yerinde buradakinden baş­ka kurulmuş devletleri yoktur. Evet gerçi Memluk Devleti'nin Suri­ye ve Hicaz'ın da büyük bir kısmını içine alacak kadar sınırları ge­nişledi, fakat bu bölgeler, O'nun yayılarak nüfuzunun altına aldığı yerlerdi; fiili manada onun karar kıldığı sahalar değildi. Aynı za­manda bu böge halkı O'nun, düşmanına karşı kullandığı askeri güçler durumunda da değillerdi.

Sonraları İslam İmparatorluğunun orta bölgelerinde de birta­kım devletler doğdu. Bunlardan biri Musul'daki Beni Hamdan (Hamdanoğulları 317-369) Devletidir. Bunlar Benitağlib Kabilesi­ne mensup idiler. Bir diğeri ise Suriye'deki Eyyubiler'dir. (567-648) Eyyubiler de bu bölge halkının bir parçası diri ar. Bunlar Irak'ın ku­zeyinde bulunan Erbil yöresinin Kürtlerinden idiler. İslam Devletinin savunma sorumluluğunu o aşamada bunlar üstlenmiş bulu­nuyorlardı. Tabi dağlı oldukları için yapı itibariyle sert ve haşin idi­ler. Medeniyet onların bu tabii yapısını henüz bozmamıştı.

Merhum Selahaddin-i Eyyubi bu dağlı Kürtlerden bir topluluk alarak onları, Haçlıların hâkim olduğu bölgenin sınırlarına koydu. Böylece bu Haçlı istilacılara karşı bir savunma hattı veya bir savaş cephesi oluşturarak bunların tehlikesine karşı diğer kısımları ko­rumaya çalıştı. Bunu, Haçlılar içerilere doğru sızma imkanını bul­masınlar diye yaptı, Mevcut kalelere Kürtleri yerleştirdi. Diğer ta­raftan da onlara mahsus yeni kaleler inşa etti. İşte bu sebepten do­layıdır ki o tarihlerde Haçlılara karşı savunma hattı olan bölgeler­de, oradaki kale kalıntılarında ve o gün için stratejik öneme sahip yerlerde iskan edilmiş olan Kürtlerin devamı hâlâ mevcuttur. Bu insanlar bölgenin yerli halkıyla zaman içinde kaynaşmış, Araplaş-mış ve Kürtçeyi unutmuşlardır. Günümüzde bunlara Lazikiye'nin kuzeyinde Hama, Dımışk, Der'â, Safad ve Kerk'te de rastlıyoruz. Şimdi bile bunlar Kürt olarak tanınmaktadırlar.

Daha sonra İslam Devleti'nin yönetimine karşı Karmatîler ayağa kalktılar. Bu ad, o devirde özellikle zenginlere, geneldeyse bütün topluma karşı kin güden bir topluluğun tanımıdır. İçinde yaşadıkları ağır sosyal şartların bir tepkisi olarak bu düşmanlığı güdüyorlardı. Mal ve kadınların, -toplum tarafından- ortak kulla­nılması ideolojisinin, gizli olarak propagandasını yapıyorlardı. Önceleri, zencilerin sayı olarak çoğaldıkları Irak'ın güney bölge­sindeki çiftçilerin kinini sömürmeye çalıştılar, sonra da cahil be­devileri, toy gençleri ve onların ihtiyaç duygularını kullandılar ve Arap yarımadasının büyük bögelerini içine alarak Suriye ve Mısır hudutlarına kadar ulaşan devletlerini işte bu toplulukların omuz­ları üzerinde kurdular. Ben bunların liderlerinin kökenini tesbit edemeyeceğim, ancak bunların tümü, "Karâmita" adı altında top­lanırlar. Çeşitli cinslerden oluşan karma bir topluluk idiler.

İşte böylece görüldüğü gibi İslam Devletinin hiç bir parçası bünyeden koparak istiklalini ilan eden bu devletçiklerin hakimi­yetinden kurtulamadı. Hatta ve hatta Hilâfet merkezi bile zaman zaman ya işgale uğradı ya da "Emîrül-Ümerâ" "Sultan" ve "Melik"gibi unvanlar taşıyan liderlere bağlı topluluklar tarafından halife adına yöneltildi.

Şüphe yok ki hilafetten kopan devletlerin çoğu orta bölgeden ziyade etraf bölgelerde yer alıyorlardı.

Mesela:

Mağrıp'ta Murabıtları (448-541) ve Muvahhitler (524-667) Dev­letini,

Yemen'de, Zübeyd Bölgesinde Ziyadoğulları (204-407) Devle­tiyle yine Zubeyd'de Necahoğulları (412-554) Devletini,

San'a'da Salihoğuları (429-534) Devletini (Bunlar İsmailidirler.) Yine Zübeyd Bölgesinde Mehdioğullan (554-569) Devletini, Aden'de Zurayoğulları (476-569) Devletini ve

Saada ile San'a'da Resuloğulları (280-700) Devletini tarih sah­nesinde görüyoruz.

Resuloğulları Zeydi imamlarıdır. Keza Hicri 626 yılında Resu­loğulları Devleti kuruldu ve şu anda bahsini işlediğimiz aşamanın sonuna kadar varlığını sürdürdü.

Hindistan'da da (543-612) yılları arasında Gavriler, Maveraün-nehr topraklarında ise Harzemoğulları ve daha nice devletler ku­ruldu. Bunlardan bazıları nisbeten önemliydiler. Onun için İslam İmparatorluğundan ayrı olarak ele alınmış ve tarihleri işlenmiştir.

Esas hadise şudur ki, işbu merhalenin bir yandan tarihinde bir perişanlık vardır; diğer yandan ise Hilafet merkezinin tarihi gerçek anlamda ihmal edilmiş, bu serpinti devletlerin tarihine ise kalem­ler daha çok önem verdiği için devrin manzarası daha büyük bir çöküntü tablosu olarak ortaya çıkmıştır. Devrin İslam tarihi bir çe­şit Devletçikler Dönemi olarak yansımıştır.

İslam ümmetinin siyasi birliği ise, 297 yılında Mağrıp'ta Ubey-di (yani Fatımî) Devleti kurulup aynı anda iki halifenin mevcut ol­masıyla gerçek anlamda parçalanmıştır. Ubeydi Devletinin başdaki hanedan, dini bir kimlik olarak Hz. Fatıma'nm soyundan gel­diklerini ileri sürüyorlardı. Ancak onların bu iddiası, birçok Kar-mati Devletlerinin liderlerince ileri sürülenlerden farksız ve üze­rinde durabilecek bir temelden yoksundu. Ehl-i Beyt bu adamlar­dan kesin olarak beridir. (Ehl-i Beyt'in bunlarla hiç bir ilişkileri yoktur.) Aynı zamanda şurası da bir gerçektir ki soyun sopun hiç bir önemi yoktur. Kişinin nesebi sahih bile olsa, Allah Teala'nın ko­yup Hz.peygamber ve ashabının da üzeinde yürüdükleri yolu ta­kip etmeyen bir kimsenin ne dünyada ne de ahirette bir nasibi vardır. Nitekim Allah Teala Hz. Nuh ile oğlu hakkındaki bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:

"Nuh Rabbine yakararak (isyankâr oğlunun affedilmesi için):

- Ey Rabbim şüphesiz oğlum da aile halkımdandır, ancak se­nin de vaadin haktır. Sen hakimlerin hakimisin, dedi.

Allah buyurdu ki:

- Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü O, uygun ol­mayan bir gidişata sahipti. (O inkarcıydı) O halde hakkında bil­gin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olma­manı tavsiye ederim. [5]

İşte bu Ubeydi Devleti de Mağrıp topraklarında sağlam bir te­mel bulamadı. Bu sebeple Mısır'a doğru yöneldi. Bunu yalnız ya­yılmacılık maksadıyla yapmadı. Bilakis ve özellikle Mısır'ı ele ge­çirmek istedi. Çünkü halkından tam bir itaat bulacaktı -daha önce de zikrettiğimiz gibi, nitekim istediği de yerine geldi ve halkından ümid ettiği boyun eğmişliği buldu. Bu gerçek, Mısır halkının da­ima barışı ve her kuvvete teslim olmayı tercih etmelerinden kay­naklanıyordu.

Ubeydiler burada şiir ve hikaye şeklinde yazılıp kendilerine gönderilen soylarının aşağılandığı bir çok yergiler alarak halkın, -fiili olmasa da- sözlü tepkileriyle karşılaşmalarına rağmen Mısır'da tutunabildüer. Aleyhlerinde sarfedilen ifadelerin kimlere ait oldukları bilinmemekle beraber, bazen halifeye kadar ulaşırdı. İşte bu devirde İslam dünyasında iki hilafet vardı. Bunlardan biri Bağ­dat'ta diğeri ise El-Mehdiyye'deydi. Bu durum (297-316) yılları ara­sında tam 19 yıl devam etti. Daha sonra üç halife bulunur oldular. Çünkü bunlara 316 yılında Kurtuba (Cordoba)da bir halife daha ilave oldu. Bu üçlü hilafet durumu ise (316-403) yılları arasında 87 yıl sürdü. Çünkü 403 te Kurtuba Halifeliği ortadan kalktı ve beylik­ler devri başladı. îki ayrı halifelik de (403-567) yılları arasında 164 yıl devam etti. Ondan sonra yeniden Bağdat'taki tek halifelik dev­ri başladı ve bu da îslam Devletinin 656 da -Moğol istilası sonucu yıkılmasıyla nihayete erdi.

İşte bununla birlikte, kitabımızın bu bölümüne konu teşkil eden ikinci Abbasi Devri de kapanmış oldu. Bünyeden koparak bunca devlet oluşmasına rağmen hiç bir zaman bunlardan biri­nin, diğeri aleyhinde kâfir bir devletle işbirliği ettiği olmadı. Hatta diyebiliriz ki zayıf imkanlarla da olsa bilakis aralarında yardımlaş­ma faaliyetleri vardı.

Misal olarak da Maşrık'ta bulunan Selahaddin-i Eyyubi'nin, Mağrıp'taki Muavahhidler Devleti Hükümdarı Yakup Bin Yusuf la yazışmasını, O'na hediye göndermesini ve Haçlılara karşı O'ndan yardım istemesini gösterebiliriz. Nitekim El-Mansur Yakup Bin Yusuf 180 pare gemi hazırlayarak Selahaddin'in üzerine giden Haçlıların hedeflerine ulaşmalarını engelledi. Bu hususu, ünlü ta­rihçi İbni Haldun, Mağrıp Hükümdarlarının, cihad maksadıyla deniz filoları inşa etmek bakımından Maşrık'taki hükümdarlara nazaran daha üstün olduklarını kanıtlarken zikretmektedir.

Aynı zamanda şunu da unutmamalıyız ki Abbasüer'le Ubeydi-ler, aralarındaki düşmanlığa rağmen Haçlılara karşı işbiriği yap­mışlardır.

Son olarak da diyebiliriz ki bu devletler esasen Abbasi İmpara­torluğunun zayıf düşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Bu devletçiklerin oluşması İmparatorluğun çöküşünü daha da hız­landırdı, ya da çöküşün sebeplerinden biri oldu. Bütün bunların temelindeyse canlardaki imanın zayıflığı, Islami anlayışın kafalarda gerilemesi, îslamın cihad konusundaki tavrının anlaşılamama­sı ve işçilere emeklerinin karşılığının verilmemesi gibi faktörler ya­tıyordu. Çalışan insanlara emeklerinin karşılığının adaletle öden­memesi, onların, karanlık işler çeviren, bununla beraber, Ehl-i Beyt'ten olduklarım ileri süren kimselerin sırf bu kuru iddialarına aldanarak hem de sapıklıkları açık seçik olduğu halde peşlerinden sürüklenmelerine sebep oldu. Aynı zamanda bu insanların devlet aleyhinde birtakım hareketlere girişmesi kötü niyetli kimselerin bunları sömürmesine sebep oldu. Bunu da tabi onların bu gibi davranışları gösterecek kadar cahil olmalarına bağlıyoruz. Fakat her halükârda cehalet iman zayıflığının bir tezahürüdür. Bütün bu sebepler ise birikerek İslam diyarında aynı anda iki halifenin var olmasına ve İslam hilafetinin bünyesinden koparak bir çok devlet­çiğin varlık göstermesine yol açtı.[6]

 

İslam Medeniyetinin Sonuçları

 

Müslümanların hâkim oldukları topraklar üzerinde vaktiyle hak ve adalet bayrakları dalgalanıyordu. Halk refah, emniyet ve gönül rahatlığı içinde yaşıyordu. Bu da onlara medeniyette ilerle­me imkanını verdi. Esasen şunu sormak lazımdır ki acaba mede­niyetten maksat insanlık dünyasının fertleri nimetlensin ve mutlu olsunlar diye insanca değer ve manaların ortaya çıkarılması değil midir?

Müslümanlar, hayatın manasını ve hayattaki görevlerinin ne olduğunu imanlarının öğretileri sayesinde tanıdılar. Bundan hare­ketle de rollerini yerine getirerek, yeryüzünde zulme son vermek, şu gezegenin üzerinde yaşayan insanoğlunu kula, mala ve şehvet­lere köle olmaktan kurtarıp onu, ortağı ve kendisinden başkaca ta-pumaya layık bir ilah bulunmayan kahredici güce sahip tek Allah' a kul yapmak için çaba sarf ettiler.

Bu uğurda da ilk merkezleri olan Mekke'den büyük bir doğru­luk ve samimiyetle çıkarak zulmün kökünü kazıya kazıya seferber oldular. İnsan topluluklarına insani değerleri sundular, gerçekleri anlatmaya çalıştılar. Bunun sonucu olarak geniş İslam fetihleri gerçekleşti. Böylece bu ilk müslümanlar hayattaki görevlerindenbeklediklerini elde etmiş oldular. Onlardan kimileri şehitlik mer­tebesine erişti, Allah'ın yaşamalarını takdir buyurduğu kimileri de zaferden sonra nimet içinde yaşadı. Buna ilave olarak -insan ahi-retteki cennet ve nimetlere bakacak olursa- bunların yanında kay­da değer olmamakla beraber bu dünyanın çeşitli ganimet ve ser­vetlerine de nail oldular. Bu ganimetlerden çeşitli malla, gayri-menkuller, geniş araziler, hizmetçiler ve esir alınmış kadınlar gibi çeşitli servetleri sayabiliriz. Evet müslümanlar îslamın ilk asrında bütün bunlardan faydalandılar. Fakat onlar bu imkanları Allah'ın yüce şeriatına O'nun şaşmaz nizamına göre kullanıyorlardı. İşte bu sebepledir ki ele geçirilen servetler Allah yolunda dağıtılıyordu. Gayrimenkullerin ve arazilerin büyük kısmı yine Allah yolunda sarfedilirdi.

Hizmet yapanlara gelince, bunlara hukuk ve merhamet bakı­mından Islamm güzel muamelesiyle muamele edilir, onun ideal ölçüleriyle yedirilir, giydirilir, barındırılır ve hayatın her yönüyle il­gili ihtiyaçları giderilirdi. Dolayısıyladır ki bu işçiler hiç bir zaman kendilerini ayrı bir sınıf olarak görmez, daha Önceki hayatlarından farklı bir şey görüp hatırlamazlardı.

Bir an için şunu hatırlamalıyız ki Zeyd Bin Harise [7] nasıl oldu da henüz çocuk denecek yaştayken babası ve amcasıyla birlikte vatanına dönmeyi reddetti! Hz. Peygamber (sav)'le birlikte olmayı tercih eyledi. Neden? Çünkü O'ndan güzel muamele görmüştü. Babasıyla amcası ise bir insanın nasıl olur da- O günkü kavramıy­la- köleliği hürriyete tercih edebileceğine hayret etmişlerdi. Gerçe­ğe bakılacak olursa İslamda farklı statüye tabi sosyal sınıflar yok­tur. Bilakis bütün müslümanlar kendilerini tek bir aile içerisinde eşit ve Islamm çatısı altında görürler. -Savaşlarda esir olarak ele geçmiş ve mücahitlere emanet edilmiş bulunanların efendilerionlar için birer baba gibiydiler. Dolayısıyla -sözde- bu esirler de evleniyor ve her ailede olduğu gibi kendi ortamı içinde eşleriyle beraber yaşıyorlardı. Tabii ki onların da toplumun her ferdi gibi birtakım hak ve sorumlulukları vardı. Toplumun hiç bir ferdinden de farkları yoktu. İşte bundan dolayıdır ki, insanoğlunun ayak uy­durması gereken doğru, sağlam ve içinde eğrilik bulunmayan bu yolu, Allah Teala müslümanlara nasip buyurduğu için istifade et­meyi başardılar.

Bir müddet sonra Allah'ın irade buyurduğu sebeplerle fetih hareketleri durakladı. Ne varki müslümanlar hayatta insanlığa karşı yükümlü bulundukları görevlerini henüz tamamıyla yerine getirmiş değillerdi. Zira yeryüzünün geniş sahaları üzerinde zu­lüm unsurları henüz hüküm sürüyor, birçok diktatörler dünyanın muhtelif yerlerinde insanlara henüz musallat olmuş bulunuyor­lardı. İşte durum böyle bir merhaledeyken müslümanlar kendile­rini özel hayatlarına ayırdılar.

Onlardan kimileri ticaretinin, işinin başına giderek onu geliş­tirmeye koyuldu. Böylece tacir oldu ve elde ettiği kazançla dünya­sından faydalandığı gibi, Allah yolunda ve İslam hidayetinin yayıl­ması uğruna harcadığı servetlerle de, ahiretini kazanmış oldu. Çünkü İslam, bir yandan nasıl ki fetih hareketleriyle ve cihadla ya­yılmışsa diğer yandan ilişkiler sayesinde ve davetle, tebliğ ve irşad-la da yayılmıştır. Müslümanlardan kimisi ise kendini toprağa ve zi-raate verdi. Arazisini ihya etti ve şenlendirdi. Böylece kendine hiz­met ettiği gibi emeğiyle yerin hayırlı ve bereketli mahsûllerinden ümmeti de istifade ettirmiş oldu. Kimisi de kendini ilme verdi. Al­lah'ın takdir buyurduğu ölçülerde ondan çeşitli bilgiler akıp dur­du. Bu zevat ilim gemisini bir mesafe daha ileriye doğru yüzdür­düler. Bu sayede eski bilginlere ait eserler tercüme edildi, onlara daha geniş bilgiler eklendi, kabiliyetler çiçek gibi açtı, hükümler çıkarılıp belli ilmi kurallar kondu, meseleler geniş boyutlar içeri­sinde açıklığa kavuşturuldu.

Bu gelişmelerin neticesi olarak da hükümdarlar bilginleri ken­dilerine yaklaştırmakta, onları araştırmalar yapmaya özendirmek­te, kütüphaneler kurup çok kere ilim erbabına yardımlarda bulunmakta adeta birbirleriyle yarış eder oldular. Bu alimlerden bazıla­rı kendilerine -ikram ve mükafat kabilinden sunulan her şeyi, hat­ta hükümdarla münasebeti ile her ne kadar red ediyor idiyseler de ilme ve alime gösterilen bu ilginin sonucu olarak bir ilim serveti vücuda geldi, bir bereket yağmuru gibi yağdı; gerek bünyeden kopmuş bulunan bu küçük devletçikler, gerekse hilafet merkezi ilim ışınlarının yansıdığı birer odak ve bu yolda yüremek isteyen­ler için aydınlatıcı birer projektör haline geldiler.

Bu devrin hükümdarlarından bazıları bayındırlığa önem ver­diler, îlim tedrisatı için binalar kurdular. Saraylar inşa ettiler, ca­miler yaptırdılar. Merkezler arası yollar üzerinde yolcuların barı­nıp dinlenmeleri için hanlar {konaklama yerleri) tesis ettiler. İda­reciler bu faaliyetlerde adeta yarışıyorlardı. Bu sebeple idare ettik­leri memleketler birer safa ve refah diyarı haline geldi.

İşte devşirilen bütün bu meyvalar, esasen bundan bir Önceki yüzyıl içinde oluşan İslam medeniyetinin sonuçlarıydı. Ancak bu medeniyet, materyalistlerin -kendi yorumlarıyla- canlandırıp bize hayal ettirdikleri gibi değildir.

Aynı zamanda bir yandan da halkın bir kısmı zevk ve safaya dalmışlardı. İnsanlar bu devirde zenginle stil er, azdılar, eğlenip iç­tiler hayatın girdabı içinde yaşadılar, kâh onlar bu dolabın çarkına uydular, kâh devran onları kapıp döndü. Öyle ki canlarının istedi­ği kadar hayattan heveslerini aldılar. Bütün bu arzularını da, dün henüz hür iken fetihler esnasında ellerine esir olarak düşmüş bu­lunan kölelerin emekleriyle gerçekleştirdiler. Köle denen bu insan ise onların bir üretim aracı, yerine göre de zaman zaman zevkleri­nin ve ahlaksızlıklarının bir hizmetçisi oldu. Çünkü köle, onlara is­tediklerinde toprağı ekti istedikleri şeyi imal etti ve hayatın çeşitli alanlarında hizmet vererek onların emrinde adeta bir değirmen gibi dönüp durdu. Efendiler ise onun ürettiğini hep kapıp aldılar, bu kölenin çalışıp kazandıklarıyla yaşadılar. Dolayısıyla köle mut­suz onlarsa hallerinden memnun ve mutluydular.

İşte bu gidişatın bir neticesi olarak nihayet köle, efendilerine karşı kinini kustu, efendilerinin davranışlarına karşı galeyana geldi. Sonra da harekete geçerek kabardı. Böylece peşinden fitneler ve belalar doğdu.

Bu devirde zevk ve safa içinde yüzen bu adamlar ya içinde bu­lundukları bolluk ve nimetler sebebiyle ya da şımarıklık ve şeka­vetlerinden dolayı elde ettikleri şöhret sayesinde bu devre damga­larım basmışlardı. (îşte bu ilgiyle olacak ki) devrin, müreffeh hayat tarzı -cehalet eseri olarak- bir önceki asır medeniyetinin sonuçla­rından biri diye gösterilmiştir ve zannedilmiştir ki, bu refah bu aşı­rı hayat tarzı İslam medeniyetinin bir parçası ve meyvalarıdır (!) Halbuki gerçekte bu dönem içinde yaşananlar zevk, safa, azgınlık ve ahlaksızlıktan ibaretti.

Nitekim bu gidişat zarar ve çöküntüyle sonuçlandı. Üstelik bir önceki asırda vücuda gelen İslam medeniyetini çökertmekle de sı­nırlı kalmadı, bilakis tüm İslam ümmetine de mal oldu. Zira şu bir hakikattir ki her kim Allah'ın nimetlerine nail olur da Onun hakkı­nı verecek olursa sonuçta hayır, bereket ve medeniyet husule gelir. Ancak her kim de bu nimetleri heva ve heves uğrunda harcayacak olursa bundan da bela ve kötülük peyda olur ki netice itibariyle yalnız kendisinin değil belki ümmetin tüm fertlerine şamil olmak üzere şerli sonuçlar ortaya çıkar. Tabii ki bu gibilere engel olma­yanlar, onu kötü tasarruflarından izole etmeyenler de bu feci aki-betin kurbanı olurlar. Bu da en nihayet yıkım, felaket ve mutsuz­luklarla neticelenir.

Nitekim engellenmesi mümkün olmayan Allah'ın takdiri yeri­ne geldi. Toplumda birbirini öldüren öldürene şımaran şımarana bir hal aldı. Taki düşmanları gelip hepsim birden boyunduruğu­nun altına koydu.

"Zalimlerin bir kışımın kazandıkları (günahları)ndan sebep diğer bir kısmına böylece musallat ederiz.[8]

 

Batınilik Hareketleri

 

Batınîlik hareketleri, menşeleri itibariyle siyasi hareketlerdir. Bu hareketlerin hedefi, herhangi bir surette îslamı ortadan kaldır­maktır. Bu hareketlerin tertipçilerine gelince bunlar da Islamın, etkilerine ya da devletlerine son vermiş olduğu bir takım tutucu dini cemaatların geriye kalmış bulunan mensuplarıdır. Bu cema­atlardan bazıları ise yahudiler, hıristiyanlar ve mecusiler idi. İs­lam, yahudüerin nüfuzuna önce Medine'de, daha sonra da Arap yarımadasının tümünde son vermiş, hıristiyanlann ileri gelenleri­ni de Arap topraklarından bertaraf etmiş, Bizans büyüklerine kar­şı savaşlar vererek onları Suriye'den ve Kuzey Afrika'dan temizleyip atmış, mecusi İran Devletini Fars topraklarında tarihe gömmüş ve tüm bölgelerdeki etkinliğine son vermişti. İşte batınîlik hareketle­rinin esasen çarkının eksenini bunlar teşkil ediyordu. Binaenaleyh mecûsüer bu hareketlerin mihverini oluştururlarken, plânlayanla­rı yahudiler destekçileri ise hıristiyanlar idi.

Batınîlik hareketleri -İslam tarihi'nin daha ilk dönemlerinde-erken varlık gösterdi. Fakat başlangıçta zayıf seyrediyordu. Bunun da sebebi Hz. Peygamber (sav) döneminin yakın geçmişte olması ve İslami şuurun henüz mevcut bulunmayışıydı.

Batınîlik, ilk önce Islamı içeriden yıkmaya çalışmakla işe ko­yuldu. Bu meyanda Abdullah Bin Sebe' adında yahudinin biri, müslüman olduğunu ileri sürerek şehir şehir dolaşmaya, fitne yaymaya ve Raşîd halifelerden Hz. Osman Bin Affan aleyhinde ça­lışmaya başladı. Bu amaçla sahabilerden birini de kalkan edin­mekten ve adını kullanarak -sözde- halife seçilmesi için halkı ona bey'atte bulunmaya çağırmaktan da geri kalmadı. Uydurduğuna bakılırsa güya O, Hz. Ali'yi -sadece- Hz. Osman'a tercih ediyordu. Ne varki sonra Hz. Ali'nin -haşa- bir ilah olduğunu ve Hz. Muham-med (sav)'ın de tekrar geri döneceğini ileri sürmeye başladı. (Allah Teala O'nu rezil etsin!) Bu suretle de büyük bir fitne çıkardı, peşin­den Keysanîler diye bir dini grup ortaya çıktı. Bunlar da Hz. Ali'nin oğullarından Muhammed Bin El-Hanefiyye'nin esas imam oldu­ğu davasını ortaya attılar. Fakat bu iki hareketin de tesirleri sınırlı kaldı ve süratli bir şekilde son buldu.

İslamın ortaya çıkışı üzerinden uzun bir zaman geçtikten ve bu ümmetin çocuklarında İslam şuuru zayıflamaya başladıktan sonra İslam düşmanlarının kinleri daha bariz bir şekilde hissedilir oldu. Ayrıca sahabe torunlarının çoğalıp İslam diyarının çeşitli şe­hirlerine dağılmış bulunmalarını bir fırsat olarak gördüler. Çünkü artık bunlardan birinin kimliğini kendilerine mal edip propagan­dalarını rahatça yapabilirlerdi.

Bu arada Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini ileri sürmek onlara daha çok yarayacaktı; Hz. Ali'nin, müslümanlarm kalplerindeki önemli yeri sebebiyle gayeleri daha çabuk gerçekleşecekti. Zira Hz. Ali Hz. Peygamber (sav)'in amcası oğlu ve kızı Hz. Fatıma'nm da eşi olarak damadı, aynı zamanda Raşid halifelerden ve cennet­le müjdelenenlerden biriydi. Ayrıca İslam uğrunda çok mücadele­ler vermiş, bir çok şeyini feda etmiş dehşetli mücahitlerden biriy­di; çok da taraftan ve destekleyenleri vardı. Tabi şimdi bu büyük taraftar kitlesinden istifade etmek mümkündü. Kendilerince şim­di bunları maksatlarına alet edebilirlerdi.

Keza O'nun, zevcesi Fatıma'dan doğan oğulları; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de onlar için önemliydiler. Zira bu iki zat Rasulullah (sav)'in torunları, O'nun soyunu devam ettiren ve cennetle müjdelenmiş bulunan kimselerdi. Bu sebeple İslam düşmanları Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini, özellikle Hz. Hüseyin kanalıyla O'nun torunlarından olduklarım ileri sürmeye başladılar. Çünkü Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehid olması büyük yankılar uyandır­mıştı. Bu düşmanlar, Kerbela Savaşını çeşitli şekillerde tasvir ede­rek, {halka bu savaşın olduğundan çok daha başka biçimlerde ce­reyan ettiğini anlatarak) etkilemeye çalıştılar ve bundan istifade de ettiler. Dolayısıyla bunlara, daha çok Hz. Ali'nin sempatizanla­rı ve taraftarları uydu, ya da bu hareketler görünürde Hz. Ali taraf­tarlarının sıfatını taşıyordu. Gerçekteyse durum böyle değildi. Şu varki Ehl-i Beyt'in cahil destekçileri bu hareketlere fiilen katıldılar. Fakat alet oldukları maksatların farkında değillerdi.

Ayrıca Hz. Hüseyin'in torunlarının, (anne tarafından) İranlı farslarm soyundan geldiklerini de unutmamalıyız. Zira Hz. Hüse­yin'in oğlu Ali Zeynelabidin -ki soyu O'nunla yürümüştür- Son İran Sasani İmparatoru Yezdcerd'in kızı Süllame (ya da başka ri­vayetlere göre) Süllafe veya Gazale adındaki kızından doğmadır. Hz. Hüseyin o'nu cariye olarak almıştı.

Bu batınîlik hareketleri, insanları dâvasının etrafında toplaya­bilmek için -şerefli olsun ya da olmasın- her vesileye başvurmuş­tur. Batınîlik hareketlerinin öncüleri, halkın sempatisini kazan­mak için ilk başlarda namuslu ve gozütok geçiniyorlardı. Bu arada da Hz. Hüseyin'in torunlarından olduklarını ileri sürüyorlardı. Çünkü İslam toplumu genellikle takvalarıyla (yani İslamm emir ve yasaklarına titiz bir şekilde bağhlıklarıyla) tanınanlardan başka kimselere pek perva etmez ya da en azından başkalarına oranla takva sahiplerine daha çok bağlılık gösterir.

İşte yandaşları kendilerine boyun eğip tamamen onlara gü-veninceye kadar batmîler hep böyle görünmeye çalıştılar. Ondan sonra uydularını ikinci ve üçüncü aşamalarda emellerine alet et­tiler.

Esas maksatları bu insanların üzerindeki şer'î teklifleri kaldı­racak bir aşamaya kadar onları sürüklemek ve nihayet kendilerine haram olan malları ve kadınları onlara helal saymaktı.

Batınîlik insanları -bâtıl- davasının etrafında toplayabilmek konusunda kadınları'toplumun ortak malı saymayı bir propagan­da aracı olarak gördü. Bu vesileyle heva ve heveslerinin peşinden sürüklenen yeni bitme gençlerden istifade edecekti.

Keza muhitlerinden kopup gurbete çıkmış bulunan ve başka­larına çalışan tarım işçilerinden, kölelerden ve Irak'ın güney böl­gesine celbedilmiş bulunan zencilerden de yararlanacaktı. Bu top­lulukların hepsi de idarecilere ve zenginlere karşı kin besliyor bu aristokrat sınıfların aşırı kazançlarına nail olamadıklarım görüyor­lardı. Nitekim toprak sahipleri servetlerinin serin gölgesinde {re­fah içinde) yaşayıp, arzu ettikleri her şey hizmetçileri tarafından hazırlanarak ayaklarına getirilirken zenciler kızgın güneşin altında -ter döküp çalışarak yaşıyor ve hiç bir şey de kazanmıyorlardı.

İşte bu sebepledir ki batınîlik hareketlerinin çoğu ve özellikle Karmatiler hep kadının, toplumun ortak malı olduğu davasını gütmüş ve bu fikrin daima propagandasını yapmışlardır. Fakat bu­nu gizli yapıyorlardı ve ancak temas ettikleri kimseleri bir kaç aşa­mada sınadıktan ve onlara iyice güvendikten sonra sırlarını açı­yorlardı. Maksatları içinde yaşamakta oldukları toplumun hışmı­na uğramamaktı. Çünkü bu tür faaliyetle yasakları çiğnemek, top­lumun örf ve adetlerini ayaklar altına almak ve inancına karşı ayaklanmak söz konusuydu ki işin bu tarafı -toplumun sabrını ta­şırmak bakımından- pek de önemliydi.

Keza Karmatiler, fakirlerden, göçebe halktan ve daha birçok halk kesimlerinden destek görebilmek için servetin de toplumun ortak malı olması konusunda uğraştılar. Buna ilaveten batmilik hareketleri teröre de baş vurmuştu. Batınîler halka göz dağı ver­mek, kendilerinden korkmalarını ve peşlerinden sürüklenmeleri­ni temin etmek için böyle yapıyorlardı. Hem sonra bu ideolojiye inanmayan toplumlarının fertleri arasında meçhul kalabilmek maksadıyla çok dakik bir şekilde Örgütlendiler. Dolayısıyla "Takiy-ye [9] genel surette onların bir sıfatı haline geldi. Bu da onların uydularına gizli tuttukları kimlik ve inançlarından çok daha farklı bir görüntü sergilemelerin eimka verdi. Ya da çeşitli kisvelere bürüne­rek halkla haşir neşir olma imkanına kavuşmuş oldular.

Batınîler kölelerin efendilerine karşı olan düşmanlık duygula­rını ve toplumun içine düştüğü sosyal çöküntüyü, parçalanmışlı­ğı, anarşiyi ve askeri dikta rejiminin baskılarını malzeme olarak kullandılar. Bunları bahane ederek kendilerini ortaya vurup ayak­landılar. Yandaşlarının çoğu teşkilatın sahip olduğu dakik düzen, güç ve şehvetlerinin doyuma ulaştırılması gibi faktörlerin etkisin­de kalan gençlerden oluşuyordu. Nitekim her devirde baş gösteren siyasi hareketlerin en büyük yakıtını gençler teşkil eder. Bu sebep­ledir ki batınîler hep gençleri emellerine alet e de gelmişlerdir.[10]

 

Haçlı Seferleri

 

Gerek Romalı, gerek Bizanslı olsun, sırf hükümdarlarının et­kisiyle halkı arasında rnristiyanlığm yayıldığı, gerek Endülüs'te, ge­rekse Kuzey Afrika'da ve Suriye toprakların da müslümanlar, Ro-ma'nın egemenliği altında bulunan memleketlerde ilerledikten sonra keza İslam fetihleri genişleyip devlete her gün yeni yeni top­raklar eklenerek bu arada hıristiyanlar da vaktiyle hiç beklemedik­leri surette yenilgilere ve hayal kırıklığına uğradıktan sonra bunun sonucu olarak da -görmeye pek alışık olmadıkları seviyelerde müslümanlarm sahip olduğu yüksek moral ve gücün farkına da varınca, barışı tercih etmeye ve Asya'da geriledikleri mevkilerde savunmaya geçmeye zaman zaman da -kaptırdıkları yerleri geri almak için misilleme hücumu niyetiyle değil de sırf müslümanlar da büyük kuvvetler halinde üzerlerine gelmesin diye taktik olarak varlıklarım hissettirmek maksadıyla bazı baskınlarda bulunmaya başladılar. Bu merhalede karşılarında bulunan güçlerin artık tü­kendiğini sanıyor, ya da müslümanlarm korku hissetmeleri ve bir misilleme endişesi içinde bulunup üzerlerine hücum etmemeleri maksadıyla böyle davranıyorlardı.

Hıristiyanlık dünyası ilk başlarda lav gibi püsküren İslam kuv­vetlerinin hızını kesmesini, başlatılacak çıkışlara karşı bir misille­mede bulunamaması için hareketlerinin dinmesini bekliyordu.

Nitekim bir zaman geldi ki fetih hareketleri artık duraklamaya, müslümanlar arasında ihtilaflar çıkmaya başladı. Artık şurada bu­rada çöküş belirtileri kendini gösteriyordu. İşte hıristiyanlık dün­yası -bu durumu fırsat bilerek- artık misilleme hazırlıklarına giriş­ti. Ne var ki onlar da kendi aralarında bölünmüş vaziyetteydiler. Bunlardan Bizansta'da bulunan (yani Bizans toplumunu oluştu­ranlar, ki merkezleri Konstantiniye'ydi. Bunlar merkezi Roma olan Papaya tabi katoliklerle ihtilaf içindeydiler. Papa, Vatikan'da­ki makamında oturur. Bu iki taraf da birbirlerine karşı tepki gös­termeye çalışıyorlardı.

Bizanslılar, Doğu istikametinde ilerlemeye çalışırlarken Ro­malılar da Endülüs'e doğru atak yapma çabası içindeydiler. Netice itibariyle her iki taraf da Islamın egemenliği altında bulunan Ak­deniz adalarında ve sularında müslümanlara karşı savaşıyorlardı.

Bizanslılar neden sonra Abbasilerin zayıfladığını ve Arap kabi­lelerinin birbirlerine düştüğünü görünce ortamın misilleme için artık müsait hale gelmiş bulunduğunu anladılar. Fakat bu sıralar­da doğudan batıya doğru ilerleyen, üstün bir savaş ruhunu taşıyan ve özellikle İslam adıyla atak yapan bir kuvvetin de aynı zamanda varlığını hisseder oldular. Bunlar Selçuklu Türk topluluklarıydı.

Bizanslılar bunların karşısında direnmek isteyince 463 Hicri yılında Malazgirt'te korkunç bir yenilgiye uğradılar. Bu da Bizans İmparatoru Yedinci Mihail'in, kavgalı olan Ortodoks ve Katolik ki­liselerinin arasındaki bozuk havayı düzeltmek veya aralarında bir antlaşma yapmak için harekete geçmesine sebep oldu. Bu amaç­la, o sıralarda Roma'da papa seçilen ve Yedinci Greguar unvanını alan Kardinal Hil Brand'm bu makama gelişini vesile edinerek 466 yılında kendisini kutlamak için Roma'ya bîr heyet gönderdi.

Bu heyete, imparatorun Roma ile Bizans arasındaki ilişkileri kuvvetlendirmek istediğinin Papaya bildirilmesi görevini verdi. Yeni papa da bu teklifi kabul ederek, kutlanmasına karşılık teşek­kürlerini iletmek üzere Venedik Patriğinin başkanlığında İstanbu-la bir heyet gönderdi. Sözde, Kudüs'e gitmekte olan hıristiyan ha­cılara karşı baskınlar düzenleyerek kara yoluyla bu insanların hedeflerine ulaşmalarına engel olmaya çalışan müslüman Selçuklu­ları küçük Asyadan kovmak için, yeni papa bir kuvvet göndermeyi her ne kadar tasarlıyor idiyse de Bizans İmparatorunun teklifini kabul ettiğine işaret olmak üzere bu heyeti gönderiyordu.

Aynı zamanda bu suretle Küçük Asya'da ayağının yerini yap­mış olacak, nüfuzunu güçlendirecek ve Bizans'ı ortadan kaldır­mak suretiyle bu ihtilaflara son vermiş olacaktı. Papa diğer yandan bütün Avrupa'da da propagandasının yayılmasını istiyordu. Bu­nunla halkın, o'nun bu amacında kendisine, yardımcı olmalarını arzu ediyordu.

İşte bu sebepledir ki Endülüs hır is Uyanlarını müslümanlara karşı savaşmak üzere kışkırtmaya başladı. Onlara hücum etmeleri çağrısında bulundu. Sonuç olarak hristiyanlar müslümanlara En­dülüs'te saldırmaya başladılar. Avrupa da bu saldırıları bütün ağır­lığıyla destekledi. Tabi bu harekâtın arkasında papa bulunuyordu. Fakat bütün bunlar pek işe yaramadı. Çünkü Murabıtlar Mağrıp'ta bu hücumlara karşı ilerlediler.

Komutanları Taşfinoğlu Yusuf, bizzat kendisi Zokak Denizini geçerek Endülüs kıyılarına intikal etti ve hristiy ani arla çarpışmak üzere müslümanlar da O'na katıldılar. Nitekim Hicri 479 da cere­yan eden savaşta üstünlüğü, müslümanlar elde ettiler. Dolayısıyla Roma ile Bizans arasında arzu edilen uzlaşma ve barış çabalarının hıristiyanlara hiç bir faydası olmadı.

Katolik-Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkiler, özellikle Papa Yedinci Greguar'm 480 yılında ölümünden sonra tekrar kötüleşti. Aralarnda ihtilaflar baş gösterdi. Bu sırada papaya karşı olan Al­man Kiralı Roma aleyhinde Bizans İmparatoruyla anlaştı.

Hicri 481 yılında da İkinci Ayraban Papa seçildi. Bu papanın nüfuzu yayılmış, Avrupa'da herkesin kendisine itaat ettiği bir lider olmuştu. Endülüs'te de hıristiyanların durumunda bir düzelme vardı. 489 tarihinde VVaşka'yı ele geçirdiler, başka bölgelere de ha­kim oldular. Papa İkinci Ayraban bu hıristiyanlara elinden gelen her türlü desteği verdi, fakat öncelikle müslümanları yurtlarında vurmak istiyordu. Çünkü bir milleti, ülkesinin kalbinde vurmanınçok daha büyük etkisi vardı. Bu harekât başarıya ulaştığı takdirde, ülkenin diğer kenar ve kıyıları da sonra kolayca düşebilirlerdi.

Bu sırada Papa Ayraban (Urbanus II) 18-28 Kasım, 1095 Mila­di (1-10 Zilhicce 489 Hicri) tarihleri arasında bir toplantı akdetmek üzere din adamlarım davet etti [11] ve tayin edilen süre içinde top­lantı icra edilebildi. Kongreye 300 delege katılarak kiliseyi ilgilen­diren konular tartışıldı. Toplantı sona ermeden bir gün önce, yani 9 Zilhicce salı günü pana bir konuşma yaparak bu toplantıda gü­dülen esas amacı dile getirdi ki bu amaç da haçlı savaşlarım baş­latmaktı.

Avrupadaki liderlere, aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp müslümanlara karşı savaşmak, onları ülkelerini ve toprak­larını istila edip oralara sahiplenmeleri yolunda kendilerine çağrı­da bulundu. Papa hıristiyan hacıların Kudüs'e ulaşamadıklarını, bu hacıların maksatlarına engel olunduğunu bahane ediyordu. Bu mesele ise Avrupa'da etkinliğini daha ileriye götürmek isteyenler için bir hüccet oldu. Papa, bütün piskoposların bu kutsal çalışma­da üzerlerine düşen rolü yerine getirmelerini de istedi. Ayrıca bü­tün cumhura hitaben kim bu uğurda ölürse en yüce mertebeyi el­de edeceğini, çünkü Mesih'in öldüğü topraklarda ölme şerefine nail olacağını ilan ederek halkı teşvik etti ve hazır bulunanlara, sa­vaş esnasında omuzlarında taşımak üzere özel bir haç emanet edip şöyle dedi:

- Kilise, savaş dolayısıyla evinde ve işinin başında bulunama­yanların topraklarını himaye edecek, bu savaşa samimiyetle katı­lacak askeri komutanların ve her insanın tüm günahları papa ta­rafından bağışlanacaktır. Savaşa katılan herkes üzerinde haç taşı­malıdır ve harekâtın başlayacağı 15 Ağustos 1096 tarihine rastla­yan dini bayram günü hazır bulunmalıdır.

Ondan sonra Papa Avrupa kentlerim teker teker dolaşarak hal­kı bu haçlı savaşma katılmaya çağırdı ve piskoposlara da bu çağrı­yı tekrarlamaları ve katılan herkesi cennetle müjdelemeleri görevini verdi. Nitekim bunlardan Butros En-Nasik [12] bu konuda çok büyük rol oynadı "Zühd abası"na bürünüp yalınayak gezerek hal­kın heyecanını kamçıladı. Onları haçlı savaşına katılmaya davet edip durdu. O yıl fukaralığın yaygınlaşması ve Avrupa'nın birçok bölgelerinin sellerle tahrip olması gibi olaylar da halkın büyük sa­yılarda savaşa katılımlarına yardım etmiş oldu.

Sonra Papa hıristiyan ordularının Konstantiniye'de toplanarak bir araya gelmeleri talimatını verdi. Başlarına da Adhamar adında bir temsilcisini komutan olarak tayin etti. Fakat Papas Butros en-Nasik'in daveti üzerine toplanan halk yığınları hayvanlar gibi ba­şıbozuk bir şekilde süratle yollara koyuldular. Başlarında, kendile­rini yöneten biri de yoktu. Onları ileriye doğru iten güç sadece düşmanlık duygularıydı. Yağma ve çopul sevdası onları yollara dü­şürmüştü. Halbuki papa bu toplulukların, askeri temsilcisi tarafın­dan sevk ve komuta edilerek birlikte Konstantiniye kentine girme­lerini bekliyordu.

Bizans İmparatoru Alexis, bu yığınları böyle bir vahşet, anarşi ve yol boyunca yaptıkları tahribatla Konstantiniyeye kadar geldik­leri manzara içinde görünce onlardan Papas Butros En-Nasik ge­linceye kadar şehrin surları dışında kalmalarını istedi. Halbuki, Selçuklulara karşı durmaları için onları süratle davet eden de biz­zat kendisiydi.

Butros En-Nasik Konstantiniyye'ye varınca imparator o'nu ağırladı, kendisine, Avrupalı liderlerin komutasında gelecek olan nizami ordular şehre ulaşıncaya kadar beklemesi tavsiyesinde bu­lundu. Fakat kaynayan kinleri, başlarma vuran yağma ve çopul sevdası, onların -bir ah evvel- îslam topraklarına yüremelerine se­bep oldu. Avrupa'da geçtikleri güzergahlar bile bu çetelerin tahri­batından kurtulmadığına göre çok tabiidir ki basacakları îslam topraklan da aynı şeklide harap ve perişan olacaktı.

Nitekim geçtikleri yerde son derece vahşiyane ve caniyane muamelelerde bulundular, cinayetler işlediler ve namusları çiğne­diler. Ne bir ev, ne bir arazi, ne bir insan ne de bir hayvan onların bu vahşetinden kurtulabildi. Bunlardan sonra nizami haçlı ordu­ları gelmeye başladılar. Bunların anarşisi daha azdı, fakat yaptıkla­rı kötülükte öncekilerden geri kalmadılar. Öldürmekte de onlar­dan farklı değillerdi. Haçlı hamleleri peşpeşe devam etti. Bazı üs­tünlükler elde edip bir takım prenslikler kurmaya muvaffak oldu­lar ve bir süre de dayanabildiler. Ondan sonra gerek müslümanla-nn, gerekse liderlerinin vicdanları galeyana geldi. Haçlılara karşı mücadele vermek ve ümmetin güçlerini birleştirmek için çalışma­ya başladılar. Sonunda da başarı kazandılar ve haçlıları İslam top­raklarından çıkardılar.

Endülüs'teki müslümanlar da bu yabancılara karşı direniş gös­terdiler. Keza Fatimiler, Selçuklular, Atabekler, Eyyubiler ve Mem­luklar hep birden bu mücadeleye iştirak ettiler ve sonunda haçlı­ları kesin bir şekilde Suriye ve Mısır topraklarından kovdular.

Sonra sıra Osmanlılara geldi. Onlar da Libya, Tunus ve Ceza­yir'deki son haçlı kalıntılarını ortadan kaldırdılar.

Ancak haçlı savaşlarının bir sonucu olarak her tarafta anarşi ha­kim oldu, korku yaygınlaştı; başlangıçta müslümanlar ileri derece­de parçalanıp çöktüler; Ta ki Allah Teala onların birliğini temin ve düşmanlarını perişan eden kimseleri âmâde kılıncaya kadar.[13]

 

Moğol İstilası

 

Haçlıların artık neredeyse son nefeslerini vermek üzere olduk­ları sırada bu kez İslam topraklarının doğu yönündeki bozkırlar­dan korkunç bir kuvvet belirmeye başladı.

Bu kuvvet büyük ölçüde savaş imkanlarına sahip bulunan Mo-ğollardı. Çünkü bu milletin çocukları bozkır ahalisi olup hedefle­rine doğru adeta bilinçsiz bir şekilde lav gibi püsküren sert tabiata sahip kimselerdi. Hiç bir engel onları alıkoyamıyordu.

Belli bir dine de mensup değillerdi. Birçok tanrılara tapan put­perest kimselerdi. Özellikle şerir (vahşi ve yırtıcı hayvanlara) tapar, eziyet verebileceklerine inandıkları için onlara kurbanlar sunar­lardı. Aynı zamanda geçmiş atalarının ruhlarına da taparlardı.[14]

Bu ruhları, gelecek nesillerin hayatı üzerinde üstün tasarruf gücüne sahip kuvvetler olarak bilirlerdi. Moğollar rahiplere de sı­ğınırlardı. Bu rahiplere şaman ve büyücü denirdi. Veya dünyada bir başarı elde etmek istedikleri zaman ölülerin ruhları üzerindebüyük bir otoriteye ve acaip etkilere sahip bulunduklarına inan­dıkları hekimlere de sığınırlardı.

Moğollar hayvancılıkla geçinir kabile düzeninde yaşarlardı. Li­derlerine bağlıydılar, savaşmayı yağmacılığı ve çopulculuğu sever­lerdi. Dinlerine gelince genellikle yıldızlara taparlardı. Güneşe de doğuşu sırasında secde ederlerdi. Hiç bir şeyi haram saymaz, kö­pek ve domuza varıncaya kadar her türlü hayvanın etini yerlerdi. "îbahiyeci"ydiler [15] Onun için doğan çocuk -genellikle babasını tanımazdı. Bu milletin bazı fertlerinden - istisnai olarak- sathi bir bağlılıkla İslama, hıristiyanlığa ve Buda dinine mensup olanlar da vardı. Bunlar genellikle Moğol diyarının -merkezinden uzak- ser-had bölgelerinde oturanlardan olurlardı.

Haçlılar bu güce Moğolların şiddetinden korkan bir nazarla bakıyor müslümanlarla ilişki kurarak İslama girmelerinden endişe ediyorlardı. Tıpkı soydaşları olan Selçuklular ve başkaları gibi...

Tabi böyle bir şey eğer gerçekleşirse Hristiyanlık sadece doğu­da değil, Batıda da -ve özellikle bu kuvvet Avrupa'ya doğru püskür-düğü takdirde- tehlikeye düşecekti. Onun için mesele olup bitme­den tedbir almaya çalıştılar. Bir yandan Moğolları hıristiyanlığa doğru çekmeye çalıştılar, diğer yandan da onları müslümanlara karşı kışkırttılar ve bu faaliyetler üzerine de bir çok tasarılar kur­dular. Demek oluyordu ki şayet bu hedefler gerçekleşirse müslü-manlar iki ateş arasında kalacaklardı.

Batıdan hıristiyanlık dünyasının doğudan da Moğolların ate­şiyle sarılmış olarak kıskaç içinde kalacaklardı. Hedeflerinin ger­çekleşmesi amacıyla haçlılar birçok yollar denemeye koyuldular. Bunlardan biri olarak Moğolları yoldan çıkarmak için kadınları kullandılar. Diğer yandan Moğol evlerine giren bu kadınların ko­calarını istenen şekilde yönlendirmeleri ve üçüncü etap olarak da onları hır is tiy anlığın içine çekmeye çalışmaları konusunda çaba sarfettüer.

İşte bu çabaların bir sonucudur ki Cengizhan, herhangi bir su­retle hır is tiy anlığı kabul etmiş bulunan bir tatar ailesinin hıristi-yan bir kızıyla evlendi. Keza O'nun üçüncü oğlu ve halefi Oktay da -haçlıların tezgahladığı- aynı hileyle veya metres olarak yine hıris-tiyan bir kızla hayatım birleştirdi.

Cengizhan'm ikinci oğlu Çağatay, Mamın azılı bir düşmanıy­dı. Keza O'nun yeğeni Oktay'ın oğlu Köyük hıristiyanlığın ve bu-dizmin etkisi altında aynı yoldan yürüdü. Aynı zamanda Hülagü da hıristiyan bir kızla evlenmişti. Hatta O'nu, Irak ve Suriye'ye ka­dar getiren şerrinin birinci derecede itici gücü bu hıristiyan kız ol­muştu. O'nun oğlu ve İlhanlıların başındaki veliahdı Abakahan da Bizans İmparatorunun kızıyla evlendi.

Hülagü'nun bir diğer oğlu olan Takudar henüz İslamı kabul etmeden önce hıristiyanlık terbiyesiyle yetişmişti. Ancak İslama girmesinin bir neticesi olarak yeğeni Ergun tarafından öldürüldü. Ergun îslamm azılı düşmanlarından olan ve müslümanlara karşı en çok şiddet kullanan Abaka Han'ın oğluydu. Teşvik sonucu ola­rak Corciya [16] ve Ermeniye'de birçok kimse hıristiyan dinine gir­mişlerdi.

Bu sırada diğer taraftan budistler Moğolları yine müslümanla­ra karşı kışkırtmaya çalışıyorlardı. Gerek hıristiyanlar gerekse bu­distler, müslümanlara ait toprakların verimliliğinin arazilerini su­layan nehirlerden, meyvalarmdan , bol ürünlerinden ve yaygın bereketinden bahsederek onları sürekli şekilde bu topraklan işgal etmeleri için heveslendirmeye uğraşıyorlardı. Moğollar ise kırsal toprakların insanları olduklarından böyle bir atak için can atıyor, adeta susamışlık duyuyorlardı.

Müslümanlar arasındaki siyasi çekişmelerin ve birbirlerine karşı giriştikleri savaşların Cengizhan tarafından haber alınması da ayrıca Moğolların bu heveslerine katkısı oldu. Elçilerinin Har-zemşah tarafından öldürülmesi ise O'nu öfkelendirdi. Bu sıradaCengizhan hasımlarının üzerine gitmek için doğuya doğru sefere çıkmak niyetindeyken bu bahaneyle harekatını durdurdu ve bu kez batıya yönünü çevirdi. O'na bağlı insan sürüleri, sayılamaya­cak kadar çekirgeler adedince aç kurtlar gibi peşine takıldılar. Her neye rastlıyor idiyseler onu darmadağın ediyorlardı.

İnsanların yüreğine, bunlara karşı korku girdi. Moğol orduları bir yere varmadan önce oradaki kabileler yurtlarını bırakıp kaçı­yor, halk, şehirlerini ve köylerini terkedip batıya doğru göçüyordu. Ordu ise Moğolların hücumları karşısında bozguna uğradı. Komu­tanlar ürktüler. Moğolların tüyleri ürperten ve kalemle dile getiril­mesi mümkün olmayan vahşet, öldürme ve parçalama haberleri, onlara daha bir aylık mesafeden ulaşıyor, ordunun başındaki ko­mutanların içine korku ve dehşet salıyordu.

Bu olaylar müslümanların çöküntüsünü daha da arttırdı. Do­layısıyla onlardan kimileri Moğollarla mütareke [17] etmeyi, kimileri antlaşma yapmayı, kimileri de onlara boyun eğmeyi uygun görü­yordu. Nitekim hücumlarına uğrayan halktan bazıları kaçtılar, ba­zıları ise karşılarında direnmeye çalıştılar ve onlara karşı cihad et­tiler. Ne varki müslümanların bu şekilde parçalanması Moğolların İslam topraklarını çiğnemelerine yardım etmiş oldu.

Ve nihayet savunma faaliyetlerinde işi ağırdan alan ve şehrin kapılarından bazılarım kasten- açık bıraktıran, üstelik düşmanla­ra bu giriş yerlerini de gösteren Abbasi Devletinin Baş veziri Îbn'ül-Alkamî'nin böyle bir vatan hainliği yapmasından sonra Moğollar Bağdat'a girdiler. Hain vezirin ordudaki grupları da yer­lerini terketmişlerdi.

Vezir, Hülagü ile bizzat görüşmesi ve ayağına kadar gitmesi için halifeyi teşvik etti. Ne çareki bu Allah'ın bir kaderiydi ve oldu. Abbasi Devleti işte bu Moğolların elleriyle nihayet düştü ve orta­dan kalktı.

Böylece, Abbasi Devletinin çökmesi aşağıdaki sebeplerden kaynaklanmaktadır:

* Askerlerin idareye musallat olması,

* Bünyeden kopan parçaların küçük devletçikler oluşturması,

* Lüks hayatın yaygınlaşması,

* Batmilik hareketlerinin ortaya çıkması,

* Haçlı Seferleri

* Moğol istilası.

Aynı zamanda Abbasi hanedanına mensup fertler arasında ce­reyan eden çekişmeler ve birden çok veliahd seçilmesi olayları -ki bu tür kararlar da aynı zamanda çekişmelere kaynaklık etmiştir. -çöküşü hızlandıran sebeplerdendir.

Keza küçük yaştaki şehzadelerin veliahd seçilmeleri de halife­lerin nüfuzlarının zayıflamasına, onlardan kimisinin diğerine mu­sallat olmasına sebebiyet verdi.

Askerlerin idareye el koydukları dönem olarak bu bahsi üç fas­la ayırdım:

Birinci Fasıl hakimiyetin Türk kökenli komutanların eline geç­tiği süreyi, ikinci fasıl devlet idaresinin Buveyhoğulları ailesine geçtiği aşamayı, üçüncü fasıl ise Abbasi Devletinin Selçuklular ta­rafından idare edildiği müddeti kapsar.[18]

 

Abbasi Devleti'nin Yükselme ve Çöküş Devirlerinin Halifeleri

 

8. Muhammed el-Mu'tasım Billah

9. Harun el-Vasik Billah

10. Cafer el-Mütevekkil Alallah

11. Muhammed El-Muntasır Billah

12. Ahmed el-Mustainu Billah

13. El-Mu'tezzu Billah     

14. Muhammed el-Muhtedi Billah

15. Ahmed el-Mutemed Aİallah                                                                           

16. Ahmed El-Mutazıd Billah

17. Ali el-Müktefi Billah

18. Cafer el-Muntasır Billah

19. Muhammed el-Kahir Billah

20. Ahmed er-Radiy Billah

21. İbrahim el-Muttekıy Billah

22. Abdullah el-Müstekfi Billah

23. Kasım el-Mutiy-u Lillah

24. Ebu Bekir et-Taylu Lillah

25. Ahmed el-Kadiru Billah

26. Abdullah el-Kaim Biemrillah

27. Abdullah el-Muktediy Biemrillah

28. Abdullah el-Mustahzir Billah

29.  El-Fadl öl-Musterşİdu Billah

30.  El-Mansur er-Raşidu Billah

31. Muhammed el-Muktefi Liemrillah

32. Yusuf el-Müstencid Billah

33. Hasan el-Müstadiyu Biemrillah

34. Ahmed en-Nasıru Lidinillah

35. Muhammed ez-Zahiru Biemrilİah

36. Mansur el-Mustansıru Billah

37. Abdullah el-Mustasım Billah[19]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/407-409.

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/411-426.

[3] Abbasiler

[4] Emevile

[5] Hud Suresi; Ayet, 45-46

[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/427-437.

[7] Zeyd Bin Harise Bin Şurahbİl El-Kâbi; Büyük sahabilerdendir. Cahiliyet devrinde kaçırıldı. Henüz çocuktu. O'nu Hz. Hatice satın aldı. Sonra Hz. Pey-gamber'e hediye etti. Babası bu haberi alınca Mekke'ye gelip çocuğunu istedi. Hz. Peygamber bu isteğin en tabii bir hak olduğunu kabul ettiyse de Zeyd baba­sının gönlünü alarak Resulullah (sav) ile beraber kalmayı tercih etti. (Mütercim)

[8] En'am Suresi; Ayet, 129

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/439-443.

[9] Takiyye; Kişinin gerçek amacını gizli tutmasına gerçek ideolojisini ve inancını hasımlarından saklı tutması şeklindeki davranışına denir. (Mütercim)

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/445-449.

[11] Clermont Konsili

[12] Butros En-Nâsik; Batı literatüründe Pierre L'Ermİte olarak geçer (1050-1115) Papa, haçlı seferleri esnasında vaaz vererek halkı müslümanlara karşı sa­vaşa teşvik etmesi için O'na görev verdi. Bunda başarılı oldu. Ancak sürüklediği halk yığınları savaşta yenildiler. (Mütercim)

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/451-456.

[14] Bu inançlar Şamanizm'in izleri olarak günümüzde de; Evliya diye bazı ölmüşlere ve üzerlerine türbe yapılmış padişahlara tapınmak, tarikat ayinleri, "Şeyhe Rabıta" mezar süsleme, çelenkli şölenli cenaze törenleri, ölünün 40 inci ve 52 inci gecesi duaları gibi daha nice batıl inanışlar, şirkin tezahürleri ve cahi-liyet gelenekleri olarak türkler arasında devam etmektedir. (Mütercim)

[15] İbahiyecİlik; Namus ve mülkiyetin kutsallığına İnanmamaktadır. Genellikle kadını ortak mal kabul etme inancına da denir. (Mütercim)

[16] Corciya (Georgia); Rusça: Gruzia; Eski SSCB'nin federal cumhuriyet­lerinden bugünkü Gürcistan. (Mütercim)

[17] Mütareke; (yeni dille; Bırakışma) yani savaşı geçici olarak ertelemek demektir. Günümüzde "Ateşkes" olarak da ifade edilir. Arapçasi "Muhadene" denir. (Mütercim)

[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/457-461.

[19] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/462.