Islam Tarihi - 0062 0062 - Index Web
61- II. ABBASİ DÖNEM
Bismillahirrahmanirrahim
Alemlerin Rabbi olan Allah Tealaya hamd, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed'e al ve ashabına ve O'nun izinde yürüyüp, kıyamete kadar O'nun hidayetiyle doğru yolu bulanların üzerine salat ve selam olsun.
Şu bir gerçek ki İkinci Abbasi devrinin başlangıcı, müslüman-ların başına gelen ve on asır kadar devam eden bir çöküşün aynı zamanda başlangıcıdır.
Hatta bu çöküş devrinin ilk asrı, sadece bir gerileme dönemi olmakla kalmamış, birçok kimseye göre aynı zamanda bu meçhul bir zaman dilimi olarak nitelenmektedir. Çünkü her şeyden önce bu süre bir zayıflama dönemidir.
Keza bu dönemde hatırı sayılır bazı devletçikler oluştu. Ancak her şeye rağmen bu küçük devletler İslam düşmanlarına karşı mücadeleyi de üstlendiler. Dolayısıyla bu beylikler arasında özellikle Zengiler ve Suriye'de Eyyubiler ön plana çıkarak varlık gösterdiler. Bu her iki devlet de haçlılara karşı büyük bir direniş gösterdiler.
Keza Suriye'nin kuzeyinde, Musul ve Halep'te- ortaya çıkan Hamdaniler hep Bizanslılarla çarpışıyorlardı. Çünkü bunlar İslam topraklarının sınır bölgesindeydiler.
Gazneliler de Afganistanda kuruldular. Bunlar da Hindistanın bazı bölgelerini fethederek buralarda İslamın yayılmasına hizmette bulundular.
Zaman içinde ortaya çıkan bu devletçikler temelde büyük İslam devletine bağlı oldukları halde çok kere hilafet merkezine karşı küstahça davranırlardı.
Bu dönemin özelliklerinden olup başta izah edilmesi uygun olan birkaç nokta vardır ki onların önceden açıklarsam ancak bu tarihi aşamayla ilgili tabloyu berrak bir görüntüyle yansıtmam mümkün olabilecektir.
Keza, tarihçilerin çalışmalarını adeta çarpıtan ve bu çalışmalarda politik yaklaşımı bariz bir şekilde ön plana çıkararak düşüncede önemli ölçü ve kanaatleri kapsayıcı temel ve genel vasıfları ihmal eden siyasi yönleri de ondan sonra dile getirmem mümkün olabilecektir.
Hicri 247-656 yılları arasının yani dörtyüz yıldan daha uzun süren bu merhalenin belki de en büyük özellikleri şunlardı:
1- Askeri yönetimin Hilafet rrierkezine egemen olması,
2~ Merkezden kopmuş bazı yöneticilerin ortaya çıkması sonucu birçok devletçiklerin oluşması, ki Halifenin bu olup biten gerçeği kabullenip {artık bir çeşit devlet statüsüne kavuşmuş bulunan) vilayetin başındaki yöneticiyi onaylamaktan başka seçeneği de yoktu.
3- Bu devirden önce oluşan İslam medeniyetinin, ilim, bayındırlık ve refah şeklindeki sonuçlarının bu devirde ortaya çıkması
4- Lüks yaşamın sonuçlarının ortaya çıkması ve Haşimilik adı altında bu tür hayat tarzına karşı tepki mahiyetinde bazı siyasi hareketlerin ve bütün bunların arka plânında da Batınilik cereyanlarının oluşması.
5- İslam topraklarına Haçlıların saldırması
6- Moğol istilası ve 656 da Bağdad'ın düşmesiyle bu devrin sona ermesi mahiyetinde Abbasi Halifeliğinin ortadan kalkması.
Bu merhalenin genel vasıflarını yansıtabilmem, daha sonra da halifeleri ve her birinin devrinde olup biten hadiseleri işleyebilmem için- Allah'ın izniyle önce (yukarıda özet olarak sıralanan) noktalan açıklamaya çalışacağım.
Ancak bu dönem içinde oluşmuş devletçikler bu çalışmada ayrıntılı bir şekilde ele alınmayacak, sadece bazı kesitler verilecektir. Her halifenin çağdaşı olan devletçiklerin tümü hakkmda toplu olarak da bilgi vermek mümkün olacaktır.
Keza Haçlı saldırıları ve Moğol istilası da aynı üslup içinde anlatılmaya çalışılacaktır.
Beni bu çalışmamda başarıya ulaştırması için kendisinden ancak yardım beklediğim, kendisine tevekkül ettiğim, kendisinden hidayet beklediğim ve ismiyle başladığım Allah Teala'dan amelimi halisane kabul etmesini dilerim.[1]
Askerî YönetiminHilafet MerkezineEgemen Olması
O devrin ve daha öncesinin askerlik anlayışı bugünkünden daha değişikti. Çünkü cihad zamanı, veya ihtiyaç duyulduğunda ancak mücahitler veya savaşçılar çağırılır, silah altına alınırlardı. Tabi bunlar savaşabilen kimselerdi. Ancak savaş eğer küfür ülkelerine karşı yapılıyorsa askerin bir kısmı, Allah yolunda mücadele etmek (ilahi mesajın insanlığa ulaştırılması amacıyla hayatlarını ortaya koymak) için cepheye giderlerdi.
îmanın zaafa uğradığı dönemlerdeyse düzenlenen harekât ister cihad olsun, ister bir isyanın bastırılması olsun askerlerin bir diğer kısmı da sırf ganimet ve çopul için cepheye katılırlardı.
Fetih hareketleri sekteye uğradıktan, cihad hizmetlerinin arkası kesildikten sonra yani artık sadece asilere, devlete ve yönetime baş kaldıranlara makam ve mevki sevdasıyla ayaklananlara, idareyi eleştirip kötü propaganda yapanlara ve Haricilere karşı ancak operasyonlar düzenlenir olmaya başladıktan sonra halk silah altına devlet gücüyle cebren alınmaya başlandı. Bu da belli bölgelerde oturanlar arasında belli sayılarda savaşçılar alınarak yapılır, başkomutan veya halifenin bizzat kendisi bu orduya bir komutan tayin eder. Ancak komutanlık yapan bir zat verilen yeni bir hizmetle bu kez rütbesiz bir er olarak da görev yapabiliyordu. Bu suretle de komutanlık görevi sık sık el değiştiriyor, sürekli olarak kendisine bağlanılan belli bir şahsın tekelinde kalmıyordu.
Bir kimse gösterdiği bir kahramanlıktan dolayı veya komuta mesleğindeki bir fenninden sebep uzun süre komutanlı görevinde kalıp, askerler de sürekli olarak onun sevk ve idaresi altında bulunmak durumunda oldukları hissine kapıldıkları takdirde bu şahsın ordu üzerinde bir hakimiyeti ve nüfuzu oluşurdu. Ordu da ona uymak, emellerine alet olmak zorunda kalırdı. Bu komutan eğer siyasi çıkar sevdasında olanlardan biriyse, duruma el koymak ya da hilafet merkezinden koparak adını taşıyan müstakil bir devlet kurmak gibi içinden bir arzu doğmaya başlardı. Şimdi de buna örnek teşkil eden bazı tarihi olayları gözden geçirelim.
Bilindiği üzere Halid Bin El-Velid Cahiliyet devrinde Kureyş Süvari Birliklerinin komutanıydı. O'nun Uhud ve Hudeybiye olaylarındaki rolünü de biliyoruz. İslamı kabul ettikten sonra da üstün bir komutan ve baskın çıkan bir kahraman olarak sivrildi ve müs-lüman olur olmaz er olarak Mu'ta Savaşma katıldı. Fakat daha bu savaşın saflanndayken komutanlık görevi ona düştü. Çünkü İslam ordusu peş peş şehid olan Zeyd Bin Harise, Cafer Bin Ebi Talib ve Abdullah Bin Ravvaha adlı üç komutanını kaybedince başlarına O'nu seçtiler. O da teslim aldığı komutanlık görevini gerçekten başarılı bir şekilde yerine getirdi ve İslam ordusunu çok güçlü bir ezilme ve perişan olma ihtimalinden geri çekerek kurtardı. Bu işi ise birliklerin yerlerini değiştirerek, bir kısmını da gerilere uzak bir araziye gizlice kaydırdıktan sonra tekrar doludizgin bir şekilde ve bir toz bulutu saçarak ön cepheye kadar getirmek suretiyle yaptı.
Bu sırada İslam ordusu, düşmanla kapışarak bir ölüm kalım savaşı verdi. Halid bu taktikle Bizans ordusu üzerinde müslüman-lara, Medine'den destek güç geldiği izlenimini uyandırmak istemişti. Halid, ayrıca Hz. Ebubekir döneminde de mürted (gericilere karşı girişilen savaşlarda, sonra Irak'ın fethi sırasında oradan da
üstün bir cesaretle Şam'a intikalinde ve Yermuk Savaşında gösterdiği başarılarla ünlendi. Sevk ve idaresini üstlendiği bu savaşlarda büyük başarılar elde etmesi ve silahşörlükteki eşsiz meziyetlerinin ortaya çıkması üzerine müslümanlardan birçok kimse Halid'e ayrı bir gözle bakmaya, O'nun komutanlığına karşı rağbet duymaya, O'nun sevk ve idaresi altında ancak savaşmak istemeye başladılar. Öyleki bu durum, müslümanları mücahitlerin saflarına katılmaya teşvik ediyordu. Hatta bazı kimseler onun asla yenilemeyeceğini zannetmeye başladılar.
Bir ara Yermuk Savaşı sırasında Bizans'ın zorlu komutanlarından biri ortaya atılarak kendisiyle dövüşerek birini davet edince Ebu Ubeyde Bin El-Cerrah {ra} meydana çıkmıştı. Ebu Ubeyde Hazretleri ise atılgan bir süvari ve Halid'e bile fark atabilen cesur bir kahraman, üstün bir pehlivandı. Fakat bazı müslümanlar O'ndan geri dönmesini ve bu teke tek dövüş için Halid'in ortaya çıkmasını istediler. Çünkü savaş ancak ilk karşılaşmada kazanıla-bilirdi. Düşmanın büyük komutanlarından birini -savaşın daha başında- tepelemek dostlara moral verecek düşmanların ise maneviyatını çökertecekti.
Bu sebeple bazı müslümanlar Halid'e o kadar ısrar ettiler ki Ebu Ubeyde'den utandığı halde Ondan döğüş için izin istemek durumunda kaldı. Fakat Ebu Ubeyde Halid'in isteğini reddederek bulunduğu mevkide kalmakta direndi. Nihayet döğüş başladı ve Ebu Ubeyde hasmını tepeledi. Hiç şüphe yok ki Halid Ebu Ubeyde'ye hürmet eder, sahip olduğu meziyetlerden ve vaktiyle İslama gönül vermiş olmamaktan dolayı üstünlüğünü bilir ve O'nu daima ileri tutardı. Her müslümanm O'na karşı olan mevkii de böyleydi. Halid de elbetteki bu müslümanlardan biriydi.
Hz. Ömer müslümanların idaresini üzerine alınca fıtri sezgisiyle müslümanlarm Halid hakkındaki kanaatlerinden ötürü endişeye kapıldı. Bu saikle de ilk askeri icraat olarak Halid'i başkomutanlıktan azledip bu görevi Ebu Ubeyde (ra)'ye verdi. Gerçi içinde-kilerini açığa vurmadı. Fakat Ebu Ubeyde'nin yeterliliğini, İslam-daki kıdemini, gücünü ve Halid'inkinden pek de aşağı olmayan cesaretini dile getiriyordu.
Hz. Ömer vaktiyle İslama ilk gönül veren kıdemli sahabileri daima önde tutar, önemli görevlerin başına onları getirirdi. Ne varki birçok tarihçiler gerilere giderek Hz. Ömer'le Halid arasında cereyan etmiş olayları araştırmaya ve varsa Hz. Ömer'in bu tasarruf ve kararım icab ettirmiş olabilecek bir sebep aramışlardır. Fakat bu adamlar -neticede- doğru yoldan sapmış Hz. Ömer'in bu kararının sebebini irdelemeyi düşünmemişlerdir.
Bilindiği üzere geçmiş olan devri, cahili bir devirdi. Nitekim Hz. Ömer o devirden nefret ederdi. İslam dini ise kendinden önceki dönemde işlenmiş olan kabahatları Hz. Peygamberin de ifade buyurdukları gibi siliyordu.
Emevi döneminde bakıyoruz ki El-Muhelleb Bin Ebi Sofra'nm
bir süre Horasan'da vali olarak görev yapması O'na, İslam Devletinin tüm doğusunda halkın boyun eğmesini sağlamıştır. Keza O'nun haricilere karşı verilen savaşlardaki büyük rolü İslam Devletinin her tarafında kendisine karşı bir saygınlık temin etmiştir. Bu saygın mevki O'ndan sonra çocukları için de devam etti.
Nitekim oğlu Yezid, O'nun üstlendiği Irak Valiliği ve hareketi sırasında halkın ona gösterdiği itaat; keza diğer çocukları; torunlarından, Sind ve Mağnb'da Ömer Bin Hafs'ın, aynı zamanda Yezid Bin Hatem'in ve çocukları El-Muhelleb Davud ve Halid'in; Mağ-rıb'da da kardeşi Ruh'un üstlendiği roller bu mevkii korumalarına yardım etti. El-Muhelleb'in Maşrık'ta bıraktığı tesirin aynısını Mağrıb'da Ukba Bin Nafi bıraktı. Çünkü bu zat Kuzey Afrika fethinin lideri sayılır. Nitekim oralarda şehid düştü ve ailesi O'nun bu şeref ve şanına varis oldular.
Torunlarından Habib Bin Ebi Ubeyde Bin Ukba ile, bileğinin zoruyla bölgeye hakim olan ve kendini bu mıntıkanın hükümdarı olarak nasbeden, sonra da Sicilya'ya akın düzenleyen ve Haricilere karşı savaşarak onların bu havalideki heybetini kıran oğlu Abdurrahman bin Habib, kardeşi îlyas, O'nun oğlu Habib ve sonra Endülüs'teki Yusuf Bin Abdurrahman bu ailenin çocukları olarak sivrildiler. Aynı şekilde Irak'ta Amr Bin Hubayra'yı, oğlu Yezid'i, Yusuf Bin Ömer Es-Sekafi'yi ve Halid Bin Abdullah El-Kasri'yi,
Horasanda Nasr Bin Seyyar'ı, Kınnesrin'de de Züfer Bin Haris El-Kilabi'yi görüyoruz. Bunlar, devirlerini tamamlayıp gittikten sonra da bir müddet onların yandaşları ve destekçileri yerlerini alıp hükümlerini sürdürdüler. Çünkü bu zevat uzun süre görevde kalmış, nüfuzlarını yerleştirmişlerdi.
Nitekim Züfer Bin El-Haris El-Kilabi'nin torunu Ebulvard Muczie Bin El-Kevser (ilk Abbasi Halifesi) Es-Seffah zamanında ayaklanmış ve kendisine yardım eden, destekleyen ve koruyan birçok taraftar bulmuştu. Keza Rafi Bin El-Leys Bin Nasr Bin Seyyar Semerkant'ta ayaklanmış, uzun zaman yanında kendisini destekleyen taraftarlar bulmuştu.
Bu cümleden olarak ilk Abbasi döneminde de halifelerden Es-Seffah ve Mansur'un amcaları olan Abdullah Bin Ali'nin Suriye'de isim yaptığını ve şöhretinin yayıldığnı görüyoruz. Öyle ki halk ondan korktuğu için ister istemez kendisine boyun eğdiler. Abdullah, son Emevi hükümdarı Muhammed Bin Mervan'a karşı üstünlük kazanıp O'nu Suriye'de şehirden şehire kovalayarak nihayet Mısır'da ortadan kaldırdıktan ve Ümeyyeoğulları ailesine karşı genel mahiyette giriştiği harekat ve hatta mezarlarında bile onlara reva gördüğü muamelelerden sonra ancak halk üzerinde bu heybet ve tesire sahip olmuştu. Halkın bu sinmesi ve Onun karşısında dize gelmesi sebebiyledir ki Suriye'de fırsat buldu. Ta ki hilafet makamına göz dikti, ya da bunu içinden tasarladı. Dolayısıyla bu amaç uğruna harekete geçti. Nitekim Suriyeliler de kendisine mu-vafakatta bulunarak O'nunla birlikte yola çıktılar. Ancak sonunda ele geçirildi.
Bu durum aynı şekilde Ebu Müslim El-Horasani için de söz-konusudur. O da kan akıtmayı vesile edinerek, insanları terörle sindirdi. Öyle ki düşmanlarından önce dostları ondan korkmaya başladılar. Ebumüslim, Horasan'a gittiği tarihten, ortadan kaldırıldığı Hicri 137 yılma kadar, yani yaklaşık 10 yıl gibi bir süre orada kaldı. Bu da ona Horasanda sadece kabile halkıyla sınırlı kalmayan geniş bir muhit edinme fırsatı verdi. Ne varki bazı tarihçiler bu meseleyi işlerine geldiği gibi anlatırlar. Bilakis o bölgede yaşayan halkın tümü hatta ve hatta Abbasi Devletinin bütün askeri komutanları ona boyun eğiyor, ondan korkuyorlardı. Aralarında bizzat Haşimoğullarma mensup bulunanlar bile bu durumdaydılar.
Gerçek şudur ki ister adalet ve samimiyetini görüp kendisini sevmiş ve birlikte yürümüş olsunlar, ister kendisini kullanıp yararlanmaya çalışmış olsunlar veya ister gelecekte kendisinden fayda beklemiş olsunlar, her diktatörün mutlak surette etrafında bir takım yardakçılar ve destekçiler oluşur.
Emevilere gelince bunlardan bazı kimseler Hicri ikinci yüzyılın sonuna kadar bile Abbasilere karşı birtakım siyasi hareketlere kalkıştılar. Bu hareketlerinde kendilerini destekleyen ve yardım eden taraftarlar da buldular. Ancak Emevilerin Abbasilere karşı giriştikleri bu ayaklanmalar -Ümeyyeoğullarmdan- artık Süryani ailesi tarafından yönetiliyordu. Çünkü Abbasiler Emevileri ortadan kaldırmak istedikleri zaman bütün dikkatleri Mervaniler üzerinde toplanmıştı. Çünkü Devletin idaresi onların elindeydi. Sayı olarak da büyük idiler. Bu arada Süryaniler'e çok fazla önem vermediler. Çünkü bu aile uzun zamandır devlet idaresinden uzak kalmıştı, sayıları da azdı hem sonra bunlar kendi şahsi işlerine dönmüş, siyasetten el çekmişlerdi. Mervani ailesinin birçok fertleri {Abbasi devrimi sırasında) kaçmış ya da öldürülmüşlerdi. Halbuki Süryaniler sağ kalmış kurtulmuşlardı. Dolayısıyla bunlar fırsat bularak bu kez kendileri Abbasilere karşı mukabil devrim teşebbüslerinde bulunmaya başlayıp bu hareketlerinde kendilerini destekleyen kitleler de buldular. Onun için yönettikleri her ayaklanma Süryaniler adıyla biliniyordu.
Abdurrahman Ed-Dahü Endülüs'e ulaşıp orada başarı elde ettikten sonra Abbasilerin elinden sağ kurtulabilmiş olan Mervaniler de oraya göçtüler. Süryanilere gelince bunlardan gerek Abbasi devrimi sırasında kaçanlar gerekse giriştikleri karşıt hareketlerin başarısızlığa uğraması sırasında kaçanlar, daha başka yönlere dağıldılar. Daha çok, büyük çapta tutunabildikleri Arap yarımadasının güneyindeki Yemen ve Asir Bölgelerine ve Kızıl Denizin karşı kıyısına, yani Sudan ve Nevbe topraklarına intikal ederek dağıldılar. Şurası da çok önemli bir husustur ki Ümeyyeoğullarının vaktiyle Suriyede hüküm sürmüş olmaları Abdurrahman Ed-Dahil'inEndülüs'e girmesini kolaylaştırdı. Bu da Ona davasında yardım edecek kimselerin orada mevcut bulunmalarından ileri geliyordu. Takdir edilir ki Abdurrahman'm yaptığı gibi her babayiğit, yakın ya da uzak bir memlekete gidip orada kendine destek olacak kimseler bularak bir devlet kurma imkanına sahip olamaz. Hiç şüphe yok ki Eğer Emevilerin parlak bir geçmişleri, şan ve şöhretleri olmuş olmasaydı. Sırf liderlik amacıyla ve bir ülkenin idaresini ele geçirmek maksadıyla Abdurrahman kati surette Endülüs'e gelip giremezdi.
İşte bu noktadan hareketledir ki Osmanlılar son zamanlarda valileri sık sık değiştirirlerdi. Taki bunlardan biri idare etmekte olduğu vilayette siyasi nüfuz imkanına kavuşup o yöre halkının sevgisine mazhar olmasın. (Tek adam haline gelmesin). Sık sık vali değiştirmek bazı hatalara sebep olmasına rağmen yine de valinin diktatörlük örfüyle vilayetini devletin topraklarından ayırmasından elbette daha hafif riskler kalırdı.
Mısır'da Memluklar, Lübnan'da sahabiler ve Hicaz'da şerifler gibi... Bugün bizzat çağımızda bile çeşitli siyasi sarsıntılara sahne olan ya da askeri komutanları tarafından fırsat el verdikçe darbe yapma düşüncesi adet haline gelmiş bulunan dolayısıyla bir çoklarında bu düşüncenin bir umut ve ideal haline geldiği istikrarsız ülkelerde subayların sık sık başka yerlere tayin edilmeleri de işte bu sebepten kaynaklanmaktadır.
Devlet idaresini, askeri liderlik avantajıyla ele geçirme faktörüne dini liderliği de ilave edebiliriz. Aslında her ne kadar bu iki şeyi, ya da dinle, sosyal.siyasi veya askeri bir olayı birbirinden ayıra-mıyorsak da bu değişik cepheleri açıklayabilmek için iki olguyu ayrı ayrı olarak burada ele alacağız.
Mesela, Ehl-i Beyt'in müslümanlar arasında özel bir yeri vardır. Dolayısıyla bu sülaleye mensup biri (şayet seviyeliyse) çok önemli bir mevkiye gelip kolayca hedefine ulaşabilir. Çünkü kendisini seven ve destekleyen taraftarlar bulma avantajına sahiptir. Nitekim tarihte İdris Bin Abdullah'ın Mağrip'te bir devlet kurabilmesini kolaylaştıran faktör işte bu avantajdır.
Vaktiyle Ehl-i Beyt'in destek gördüğü iki şehir vardı. Bunlardan biri Medine-i Münevvere idi ki Ehl-i Beytten bir kitle özellikle Hz. Hasan'ın soyundan gelenler burada otururlardı. Esasen bu aile İs-lamı yaşayan ve iyi bir gidişata sahip olan kimselerdi.
Bunların -Abbasi yönetimine karşı- birtakım başkaldırma hareketleri olmuştur. Bu hadiselerden biri de, Muharrimed Zin-Nefs'iz-Zekiyye'nin yönettiği isyandır. Ehl-i Beyt'in tutundukları ikinci büyükşehir ise Küfe idi. Burada daima, ya Ehl-i Beyt'i destekleyici ya da Emevi ve Abbasilerden olan düşmanlarına karşı hareketler olurdu. Ya da en azından Ehl-i Beyt'e pek sıcak olmayan bir sempati ile bakanlar bulunurdu. Kufeliler, zaman zaman Ehl-i Beyt'i devletin başına getirmek üzere onları davet ederlerdi. Onlar da yöneltilen davet üzerine gelip bu işe talip olunca bu kez de aradan çekilir. Ehl-i Beyt'i ortada bırakırlardı.
Bu tutum ta Hz. Ali'nin devrinden beri devam edip geliyordu. Nitekim O'nu da yalnız bırakmışlardı, bu sebepledir ki Hz. Ali konuşmalarında onları çok hırpalamıştır. Kufeliler O'ndan sonra da çocukları Hasan'ı Hüseyin'i ve daha sonra Zeyd Bin Ali'yi de aynı vaadlerle davet etmiş, (aynı şekilde desteklerini keserek) onları müşkül durumda bırakmışlardır.
Abbasiler ilk dönemde güçlü oldukları için bu dönemde devlet üzerinde askeri bir gücün hakimiyeti yoktu. Kuvvetlenmiş olup gücüne dayanarak devletin bir bölgesine hükmeden başına buyruk başka bir siyasi liderlik de mevcut değildi. Böyle bir şey oluştuğu ya da bazı liderler bu tür bir hevese kapıldıklarında teşebbüs, en acil bir şekilde ortadan kaldırılırdı.
İşte Abdullah Bin Ali ile Ebu Müslim El-Horasani'ye böyle yapılmıştır. Bu sebepledir ki ilk Abbasi Döneminde Tunus'ta kurulan Ağlebilerden başka -İslam Devletinden koparak- vücut bulmuş hiç bir devlet yoktu.
Şu kadar var ki Mıntıka Emiri olan İbrahim Bin El-Ağleb, siyasi nüfuzuna ve emrindeki orduya dayanarak devletini kurdu. Abbasiler de İbrahim'in kurduğu bu devletin, yönetimlerine karşı olanların önünde bir engel olarak durması pahasına siyasi bir tedbir olarak sustular. Abbasilere karşı bu sırada oluşmaya çalışan topluluklar ise haricilere ait Tahert ve Sicilmasa'daki emirliklerle, El-Mağrib'ül-Aksa'da (Fas'ta) ki îdrisiler Devleti ve Endülüsteki Emevi Devletiydi. Böylece anlaşılmaktadır ki Abbasiler'in güçlü oldukları dönemde orduya dayanarak kurulmuş bir taneden başka devlet yoktu.
Halife El-Me'mun, bazı komutanların nüfuz sahibi olduklarını ve bu yüzden de onların önüne bir sınır koymanın artık mümkün olmadığını anlamıştı. Dolayısıyla bu tehlikenin sonucundan endişe ediyordu. Aynı zamanda orduya da kolaylıkla hakim olunamayacağını artık kestiriyordu.
Sebebine gelince -eskiden bizzat askerlik yapan- halk (bu kez) rahata alışmış, adeta yere yapışmışlardı. Kuvvet ise bu askerlerin elinde kalmıştı. Onun için biraderi El-Mu'tasım'dan, Maveraun-nehr memleketlerinden esir statüsünde büyük sayılarda Türk cel-betmesi isteğinde bulundu. Şehir hayatı henüz tabiat ve ahlaklarını bozmamıştı. Bunları eğitmek ve kendilerine askeri terbiye vererek gereken durumlarda da istenen sayıda onlardan asker temin etmek mümkündü. Özel bir eğitime tabi tutulabilirlerdi. Bu durumda Halifenin elinde bir araç olarak kullanılabilirlerdi. Halife sınırları onlarla koruyabilir, devletin içerideki düşmanlarını da onlarla kırabilirdi. Düşünce buydu. Nitekim Türkler Bağdat'a dalgalar halinde akmaya başladı, öyle ki şehir halkı bu durumu protesto etti.
Fakat ne zaman ki Türkler etkinliğe sahip ordular oluşturdular. Baskı ve tecavüzleri de çoğalmaya başladı. Onların bu yeni hayat tarzı tabiatlarını bozmuştu. Nitekim asker Türklerle Bağdat halkı arasında kavgalar cereyan etti. Bunun üzerine Halife El-Mu'tasım Samarra kentini inşa ederek onlarla birlikte buraya taşınmaya mecbur oldu. Zamanla bu asker Türkler arasında Afşin, Boğa ve Vasif gibi ünlü komutanlar da yetişti. Devlet üzerindeki siyasi nüfuzları arttı ve nihayet El-Muntasır'la birlik olup Hicri 247 senesinde bir komplo hazırlıyarak babası El-Mütevekkil'i öldürdüler. Bu suretle de güçlü Abbasi dönemi sona ermiş oldu. Bu kitabın bir Önceki bölümünde bundan söz etmiştik.
Devlet üzerinde askeri diktanın hüküm sürdüğü ondan sonraki zayıflama dönemini ise Allah'ın izniyle işte bu bölümde anlatmaya çalışacağız.
Devletin idare merkezine bu orduların gelmesiyle bütün işler onların eline geçti. Halife ise sarayında bir isim ve şekilden ibaret kaldı. Çok kere komutanlarca verilmiş bulunan kararlan ve talimatı onaylamaktan başka bir rolü yoktu. Ya da komutanların görüşüne uygun bir şekilde emirler çıkarmak durumundaydı. Öyle ki devrin şairlerinden biri halifeyi şöyle canlandırmaktadır:
Kalmış kafer ardında Halife, Boğa ile Vâsıf arasında; Onlar ne ki derlerse vazife (!) Tekrar ederek der papağanca.
Artık otorite düşünce ve görüşe değil kılıca dayanıyordu. Uygulama da artık ustaca bir siyasetle değil sopa ile yapılıyordu. Halk ise, verilen emrin hak mı yoksa bâtıl mı olduğuna bakma tercihine sahip olmaksızın boyun eğmek zorunda bulunuyorlardı. Emirler, komutanlar tarafından şayet verilmişse halk, emredilen her şeye sadece haktır, doğrudur ve güzeldir demekten başka bir seçeneğe sahip değildi. Aksini söyleyene ise kılıç, onun yaptığı itirazdan, kendisine çok daha yakın bulunuyordu, her askeri hüküm gibi. Nitekim şair bu devri de şöyle anlatıyor:
Şu Türk çetesinin ellerine sağlık (!) Çağlarında kılıçla saçtılar dehşet; Halife Ahmed'i öldürüverdiler, Korkuttular halkı, yaptılar vahşet.
Böylece ortalık fitne fesada boğuldu. Halkın ne can, ne mal, ne de namus güvenliği kaldı. İnsanların haysiyet ve şerefi ayaklar altına alındı. İnsanlar hürriyetlerini yitirdiler. Ümmet, zelil ve hakir duruma düştü.
Nitekim İslam ümmeti ne zaman baskı altına alınmış çiğnen-mişse, manevi değerlerini kaybetmiştir. Düşmanına karşı mücadele gücünü yitirmiş, toplum, idareye tebelleş olan askeri diktatörlerin zebunu olmuş, askerlerin her dediğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Askeri diktatörler böyle bir durumun gerçekleşmesini de adeta isterler. Ama doğuracağı sonuçları bilmezler. Bildikleri tek şey, çıkar sağlamak, nüfuzlarını yaymak ve nefsani heveslerini doyuma ulaştırmaktır. Bu, içerideki tehlikedir ve İslam düşmanlarının dışarıda oluşturdukları tehlikenin aynısıdır. Askeri dikta ise hiç bir zaman ve hiç bir yerde birbirinden farklı değildir.
Abbasi Devletini ele geçiren asker Türklerin diktası, hicri 247-334 yıllan arasında yani yaklaşık bir asır kadar devam etti. Ondan sonra da Fars asıllı askerlerin ya da Buveyhoğullan topluluğu -diyebileceğimiz bir kitle-nun nüfuzu güçlenmeye başladı. Bunlar Şi-iydiler. Durum eskisine nazaran pek de değişmedi. Çünkü her iki idare, sistemi de askeri diktadan ibaretti. Askeri iktidarın ise ne olduğu ortadadır. Hatta diyebilirim ki durum daha da kötüleşti. Çünkü anarşi büyük ölçüde yaygın hale geldi, fitne ve kötülükler geniş çapta ortalığı sardı, Sünnilerle Şiiler arasında çekişmeler çoğaldı. Sünniler, Sırf Şîilerden ayırt edilebilmek için onların bayram ve törenlerinden farklı birtakım merasimler icad etmeye başladılar. Şiilerin aşure ve diğer adetlerine benzer hurafe ve sapıklıkları icra eder oldular.
Bu gelişme üzerine, Suriyenin kuzeyindeki Hamdaniler, Mısır'daki Fatımi Devleti ki önceleri Mağnb'ta varlık göstermişti, bunlar gibi Şii emirlikler ve devletler kurularak daha geniş çaplarda taassup ve tutuculuk sergilediler.
Keza İslam tarihinde Karamita (Karmatilar) olarak bilinen sapık bir topluluk Arap Yarımadasının büyük bir kısmına hakim oldular. Sonra Irak topraklarına yayılarak ordan da Suriye ve Mısır'a kadar ulaştılar. İslam Devletinin doğu bölgelerinde birçok devletler doğdu. Saffari, Samani ve Gazneliler kuruldular. Bu devletler Bağdat'taki Halifeliğin -aslında- küçük birer örnekleriydi. Türk olsun Fars asıllılar olsun, bu devletlere hakim olan güçler askeri kliklerden ibaret idi.
Farslar'dan oluşan ordunun diktası da 334- 447 yılları arası yani yaklaşık yüz yıl kadar sürdü. Bu arada Selçuklu Türklerinin nüfuzu güçlenmeye başladı. Bunlar daha önce Maveraünnehr memleketlerinden, Buhara'dan sonra 100 km. mesafede bir yerde oturuyorlardı. Asker topluluklar olarak dalgalar halinde gelip ülkeye hakim oldular Bağdat'a girerek Buveyhoğullarının nüfuzuna son verdiler. Bu olay askeri bir dikta rejiminin sanki askeri bir devrimle işbaşından uzaklaştırılması gibi bir şey oldu. Ortalık nisbeten biraz düzelmekle beraber durumlarda pek büyük bir değişiklik olmadı. Vakıa, Selçuklular Sünni idiler. Dolayısıyla Şiilerin sapıklıklarına son vererek Arap Yarımadasındaki Karmatilere ve Arap topraklarının orta bölgesi olan Yemame'deki yandaşları (Uhaydıro-ğulları)na son verme imkanını buldular. Aynı zamanda Fatımi Devletini de ortadan kaldırdılar.
Selçuklular bu sıralarda Bizans Rumlarına karşı da başarı elde etmiş Haçlı akınlarının karşısında direnebilmişlerdi. Yine bu sırada Zengi ve Eyyubi Emirlikleri kurularak Avrupa'ya karşı İslam Hilafet makamına bir parça heybet kazandırdılar.
Bu iki emirliğin idare tarzı da her ne kadar askeri bir rejimden farklı değil idiyse de Mahmud Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi gibi ahlaklı ve başarılı hükümdarların varlığı sayesinde olumlu gelişmeler kaydedildi. Ne varki onlardan hemen sonra durum yine eskisine donuverdi ve Moğol istilasıyla her şey bitti. Bağdad 656 yılında Halife'nin Başveziri Bin Alkaminin şahsında ortaya çıkan Şiilik hıyaneti ile Moğol darbeleri altında nihayet düştü.
Şu bir gerçektir ki halk arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan tehlike ve kötülüklerin temelinde daima askeri rejimlerin tesiri vardır. Bu yüzden muhatap iki taraftan biri eğer ordu ise, bu iki taraf arasında kavga çıkınca elbetteki bu iki düşman arasında çok büyük imkan ve güç farkı vardır. Çünkü taraflardan biri silah taşımakta diğeri ise tamamen silahsız durumdadır. Birincisi silahıyla meydan okur, ikincisi ise aklıyla konuşur. Ne varki sonunda üstünlüğü silah elde eder, akıl ise burnu sürtülmüş olarak susmak zorunda kalır. Bunun sonucu olarak da hürriyet ortadan kalkar, zulüm doğar, düşünce boğulur ve siner. İnsanlar da aşağılanma peyda olur. Bu sebeple de diktatörlere karşı nefret duyarlar, halkla idarecilerarasında bir statü farkı doğar, bir üstün gelme rekabeti kendini hissettirir, ancak vatandaşlar bunu açığa vuramazlar. Sadece bu gizli bir şekilde devam eder. Bunun da bir sonucu olarak ülke gerek sosyal gerekse iktisadi bakımdan geri kalır. Çünkü zalim idareciler halkın içinde bulunduğu şartlardan istifade ederek ellerinden geldiğince fırsatları değerlendirmeye, mal ve servet toplamaya çalışırlar. Gerek bizzat direkt olarak kendileri, gerekse maiyetlerin-deki askerler ve taklitçiler tarafından girişilen yolsuzluklar, yağma ve zulümler de caba... Tabi ki bu gibi hallerde ürün rekolteleri düşer, verim azalır. Çünkü vatandaşlar yağma ve yolsuzluklara maruz kalmamak için zulme uğrayıp maneviyatlarının çökmemesi için -bilinçli bir şekilde- işlerini güçlerini ihmal etmeye başlarlar. Halkın böyle durumlarda düşmana karşı savaşması da artık mümkün değildir. Öyle ya kime karşı ve kimlerin adına savaşsınlar?
Hangi gerekçeyle savaş için yol tepsinler? Aşağılanmış bir toplum nasıl savaşır? Kölelerden oluşturulmuş sürülerle, topraklar hiç alınabilir, ülkeler fethedilebilir mi? Nitekim böyle hallerdedir ki bilakis ülkenin toprakları kayba uğrar, yabancılar gelir işgal ederler. îşte bu şartların hüküm sürdüğü bir sıradadır ki Moğollar Abbasi Devletini istila ettiler, O'nu zelzeleye uğrattılar ve ortadan kaldırdılar.
Esasen bu nokta eskiden beri gözönünde bulundurulmuştur. Onun için askerler daima şehir halkından uzak, yerleşim merkezlerinden nisbeten bertaraf yerlerde ve kendilerine mahsus kışlalarda iskan edilirlerdi. Taki, güç ve imkan açısından hiç de eşit olmayan asker-sivil çatışması meydana gelmesin ve bunun neticesi olarak da toplum parçalanmasın.
Eskiden (yani İslam tarihinin başlangıcında) toplumun tüm fertleri asker olsun sivil olsun herkes silahlı olmasına rağmen (ki hepsinin silahlan da aynı cinstendi) askerler ayrı bir meziyete sahip idiler. Bu da onların devamlı {savaşlara gidiyor olmalarıydı. Ola ki düşmanlarına karşı zafer kazanırlar diye yüksek moralle cepheye gitmeleri için onlara karşı yumuşak ve hoşgörülü olmak, hatta onlara dua etmek gerekiyordu. Aynı zamanda ordunun komutanını cesaretlendirmek ona sevgi gösterisinde bulunmak veemirlerine boyun eğmek de icap eden hususlardandı. Eğer bu komutanlar Allah'tan korkmayan (şiddet ve dehşet taraftarı) tiplerden iseler, çok kere bunların gazabına uğramaktan endişe duyulduğu da bir gerçektir.
İslamm ilk dönemlerinde, (gevşeyip devamlı yerleşik hayata meyletmemeleri ve istikrarı sevip srvilleşmemeleri için) mücahitlerin belli şehirlerde oturmalarına özen gösterirlerdi. İşte Küfe Basra, Fustat ve diğer bazı askeri kentler Hz. Ömer devrinde bu maksatla ve cihad hizmetleri için üs vazifesini görsün diye kurulmuşlardır. Bu mekânlar Önceleri esasen birer kışladan birer ordugâhtan ibaretken sonraları şehir haline getirilmişlerdir.
Şu kadarını iyi biliyorum ki başlangıçta müslümanlar toplum olarak gerek geçmişleri gerekse bulundukları zaman itibariyle başka milletlerden farklı bir seviyedeydiler. Allah'a karşı duydukları mesuliyet korkusu onları Allah'ı hoşnut kılmayacak bir davranış içine girmekten, ya da Ona karşı samimiyetsiz davranmaktan alı-koyardı. Zaten bu titizliği göstermekte kim onlardan daha Öncelikli olabilirdi ki?
Askeri kışlalar, bugün modern çağda yine aynı sebeplerle şehirlerin dışında bulunmaktadır. Aynı zamanda, yukarıda bahsettiğimiz olumsuzluklar meydana gelmesin diye askerlerin yerleşim merkezleri içinde silahlarıyla, hatta askeri kıyafetleriyle dolaşmaları yasaktır.
Ne varki askeri cuntaların, iktidar olduklarında şehirlerin içinde dahi (desteğinde bulunmak üzere) silahlı orduları kullanarak idare merkezinde ve resmi dairelerin içinde, daima ve hem de silahlı ve silahla dolaşan askerlerle kendilerini korumaları şarttır.
İşte tehlike buradan kaynaklanıyor ve neler neler olmuyor! Hatta askerler tanınmak, farkedilmek ve -istedikleri gibi davranırlarken- rahatsız edilmemek için de askeri kıyafetleriyle dolaşırlar. Üstelik gösterişi seven gençlerin üslubuyla bunu yaparlar ki zaten askerler genç olur. Bunu da sivil halk onlardan korksun, çekinsin diye yaparlar ve tabi canlan nasıl isterse öyle de davranırlar. Komutanları ise mevkilerini sağlamlaştırmak için her meselede onlara yan çıkar onları desteklerle ki bu suretle itaatlarını kazansınlar ve şiddet anlarında ve büyük olaylar sırasında askerleri, onların emirlerini yerine getirsinler. Fesat ve fitne de işte buradan doğar, kötülükler böyle yayılır. Hissi ve fiili çatışmalar bu suretle meydana gelir.
Tehlike -bununla da sınırlı kalmaz, aynı zamanda sorumlunun bizzat kendisi de bir tehlike oluşturur. Çünkü tüm ordunun emir ve komutası onun elindedir. Askerler ise, ister amire itaat babından olsun, ister askerlik mesleğinin gerektirdiği itaat cinsinden olsun ya da ister günümüzde olduğu gibi zora dayanan zorla mecbur edilmiş itaat olsun amirlerine boyun eğmek zorundadırlar. Yerine getirdikleri emirlerde ister Allaha asi olsunlar ister olmasınlar. Askerler buna mecbur edilmişlerdir. Komutan her halükarda yine komutan, asker de her zaman yine askerdir. Bunun manası şudur:
Komutan askerin durumuyla meşgul olur, onun istediğini yapmakla da görevlendirir. Verdiği emrin geri çevirilmesi ya da aksinin yapılması söz konusu değildir. Böyle bir davranış astı ölüme kadar götürebilir. Özellikle savaş veya olağanüstü bir harekat esnasında böyle bir davranış vaki olursa sonuç ölümdür. Komutan bazen heves ettiği şekilde de emir verebilir. Ast ise daima üstünü aynen kopye eder. Subaya gelince hayatı boyunca silahla haşir neşir olduğu için aklının hakemliğine baş vurmaz. O daima silahıyla hareket eder. Onunla sıkı ilişki halindedir ve görüşüne, hevesine, nasıl uygun düşerse silahını öylece kullanır.
Tabi bu sözlerden maksat, tarih boyuncu değerli komutanların da hiç var olmadıkları demek değildir. Bilakis Mahmud Nured-din Zengi, Selahaddin Eyyubi ve daha önce de bahsettiğimiz gibi, benzerleri birçok kıymetli komutanlar İslam ordularının başına gelmişlerdir. Fakat oran olarak bunların sayısı azdır.
Nitekim kaliteli bir kumandan ortadan yok olunca eski askeri anane tekrar canlanıverir. Hatta şu da bir hakikattir ki esasen değerli ve kaliteli komutanın, görevde uzun süre kalabilmesi pek nadirdir. Çünkü böylesi bir kimse ahlaki seviye bakımından kendisinden geride bulunanlara karşı daima direnir. Onlar da bu muameleden sıkıntı duymaya başlarlar. Dolayısıyla onu şu veya bu şekilde bertaraf ederler, işte buradan anlaşılmaktadır ki ikinci Abbasi döneminde islam ümmetine isabet eden çöküşün asıl sebebi ister Arap olsun ister Türk olsun veya ister Fars olsun, asker gücü elinde tutan şahıslar olmuştur. Çünkü silah hangi elde (kimin elinde) olursa olsun yine de silahtır.
Hem sonra gerek Arap, gerek Türk, gerekse Fars asıllı kimselerin, kokuşmuş ırkçılık davası gütmelerine rağmen, bu zihniyet aslında hiç bir ilmi gerçeğe dayanmamaktadır. Bu zihniyet sadece onlardan her birinin kendi milletiyle övünmek gibi, -anlamsız- cahili bir gelenekten ibarettir.
Binaenaleyh Arap ırkçıları, İslam ümmetinin çöküşünü Farsla-nn ve Türklerin idareye, musallat olmalarına bağlarken Fars ve Türk ırkçıları da bu sebebi Arapların o devirde işgal ettikleri mevkileri doldurabilecek yeterlilik ve kapasiteye sahip bulunmadıkları noktasında aramaktadırlar.[2]
Beyliklerin Doğuşu
Müslümanlar, hangi ülkeden olurlarsa olsunlar, hepsi aynı ümmetin fertleridirler. Onların başında bir tek halife ancak bulunabilir. Aynı zamanda iki halifenin mevcut bulunması caiz değildir, ancak halifeye bağlı valilikler olabilir. Tabiki bu valiliklerin sabit hudutları olamaz ve devlet menfaatleri bu valilikleri bağlayıcıdır. İslam devleti gerek Hz. Peygamber (sav), gerekse Hulefa-i Ra-şidin devrinde bu şekil üzerinde kaldı ve Emevilerden iki halifenin dönemlerinde de kısa bir süre olarak böyle devam etti. Ne varki bu iki halifeden birini, devrin meşru halifesi olarak kabul ettiğimiz Abdullah Bin Zübeyr'e baş kaldırmıştı.
Abbasi Devri başlayıp Emevi ailesi sıkı takip altına alınınca bu ailenin öldürülmekten kurtulan fertlerinin çoğu uzak bölgelere kaçtılar, bazıları da girilmesi ve aşılması pek zor yerlere sığınıp buralarda sıradan vatandaş kimliği altında son derece gizlenerek yaşayıp varlıklarım devam ettirmeye çalışıyorlardı. Aralarından biri bir fırsatını buldumu zaman zaman ortaya çıkıyordu.
Bu böyle sürdü, ta ki Abdurrahman Bin Muaviye Bin Hişam
Bin Abdülmelik Endülüs'e ulaşıncaya kadar. Nitekim bir çok engelleri aştıktan sonra buranın hükmünü eline geçirdi. Abdurrahman başına buyruk vaziyette ve siyasi idaresinin ulaştığı seviyelerde mukabil korunmada olduğu halde hiç bir zaman İslam devletinin bütünlüğü dışında kalmayı düşünmedi. Bilakis idareyi ele geçirdikten sonra bile on ay kadar bir süre boyu Abbasi halifeliği adına bölgeyi temsil etti.
Eğer Abbasiler O'na fırsat tamsaydılar, (O'na karşı biraz hoşgörülü olsaydılar) çok daha hayırlı olacaktı. Dolayısıyla İslam devleti erken sayılan bir aşamada bölünmeyecekti.
Fakat Halife Ebu Cafer El-Mansur'un Endülüs'ü Abdurrah-man'dan kurtarmak, O'nu ortadan kaldırmak ve bu gayeyle de El-Ala' Bin El-Muğis El-Cüzami'yi Endülüs'e görevlendirerek, 147 yılında sevketmek gibi çabalan, Abdurrahman'm, önce Abbasiler adına okunan hutbeyi kesmesine sonra da istiklalini ilan etmesine neden oldu. fakat yine de halifeliğini ilan etmedi. Bilakis "Emir" unvanıyla yetindi.
Bu tutum gerek O'nun, gerekse çocuklarının ve torunlarının zamanında da, 138-316 yıllan arasında yüz seksen yedi yıl kadar devam ettirildi ki bu süre birbirlerinden ayrı iki devlet için uzun bir zaman dilimidir. Üstelik bunlardan biri [3]diğerini [4] devirerek elinden iktidarı almış, devirdiği sülalenin bir çoğunu öldürmüş, bir o kadarım da sürgüne mecbur etmişti. Buna rağmen ancak Hicri 316 yılında (Endülüs Emiri) Abdurrahman En-Nasır kendini halife ilan etti ve Abdurrahman bu kararını ancak Endülüs'ü 16 yıl Emir sıfatıyla yönettikten sonra verdi.Aslına bakılacak olursa, müslümanlarm birliğini bozmamak ve bu suretle de İslam inancına ayak uydurmak için bunca zorlanıyor, bu titizliği gösteriyorlardı. Zira İslam kanunları, dünyadaki müslümanlarm başında, aynı anda iki halifenin bulunamayacağını emreder.
Ne varki bu dönemde Endülüs Emevileri'nin yanısıra Hicri 140 yıllarında Orta Mağrıb'ta Hariciler tarafından iki devlet kuruldu. Bunlardan biri, merkezi Tahert'te olan İbadiler'in diğeri ise Sicil-masa'da kurulan Safari Devleti idi.Düşünce bakımından Hariciler Ehl-i Sünnet'ten farklı oldukları halde ve görüşlerini paylaşmayanları küfürle, (kâfir olmakla) suçlamalarına rağmen bu iki emirlik de hilafetlerini ilan etmemişlerdir. Sonra 172 yılında Mağrib'ul-Aksa'da idris Bin Abdullah Bin El-Hasan tarafından İdrisüer Devleti kuruldu. Bu zat Abbasiler'in Hz. Ali soyuna karşı 169 da giriştikleri Fakh Harekatı sırasında Mekke mahallelerinden birinde öldürülmekten kıl payı kurtulmuş, ailesi ve yakınlarından bir çoğu burada öldürülmüşlerdi. Kendisi ise Abbasiler'in ve destekçilerinin sıkı takibinden binbir güçlükle ve yol boyu çeşitli zahmetlere katlanarak korku ve panik içinde canını zor bela kurtarmıştı.
Bütün bunlara rağmen -Allah'ın O'na bahşettiği imkanlar sayesinde- nihayet müstakil bir devlet kurmayı başardıktan sonra dahi (sırf müslümanlarm bölünmüş olduğu imajına sebep olmamak için) kendini halife diye ilan etmedi.
Keza 184 de Orta Mağrıp'ta Ağlebüer (El-Eğalibe) Devleti kuruldu. Fakat Abbasiler'e bağlı olarak devam etti. Yani bir Abbasi Eyaleti veya vilayeti olarak ancak babadan oğula geçen bir idare sistemi altında Bağdat hilafet merkezine bağlı bir şekilde hep varlığını sürdürdü.
Şu halde bu duruma bakılacak olursa ilk Abbasi dönemi boyunca müslümanlarm bir tek devleti vardı. Müslümanların tümü bir tek devlet anlayışıyla halifeye bağlıydılar. Halifenin siyasi kimliğini tanımayan, merkezden kopmuş vilayetler bulunmakla beraber, ya da halifeyle az çok ihtilaflı olsalardı bile genelde müslümanlarm birlik anlayışında değişen bir şey yoktu. Biz bunları geçici bir süre için Emirülmü'mininle anlaşmazlığa düşmüş emirlikler diye de sayabiliriz.
Sözde Abbasiler'le Emeviler arasındaki kin ve düşmanlığa, Abbasiler'in Emevi düşmanı olan Franklarla, Emevilerin de tam tersine Abbasi düşmanı olan Bizanslılarla iyi geçinmeye çalışmalarına rağmen bu anlayışta yine de hiç bir değişiklik yoktu. Zira gerek Abbasiler'in Franklarla gerekse Endülüs Emevileri'nin Bizanslılarla sürdürmeye çalıştıkları ilişkiler sadece şirin görünmekten vebazı vesilelerle hediyeleşmekten öteye gitmiyordu. Nitekim bu dostluklar, hiç bir zaman bir mümin kitlenin başka bir mümin topluluğa karşı kâfirlerle işbirliği etmesi gibi bir sonuç doğurma-mıştır.
Şu halde yine diyebiliriz ki evet Abbasilerin ilk devrinde bazı beylikler ortaya çıkmıştır. Fakat bunlar sadece îslam Devleti'nin batı bölgesinde sınırlı kalmışlardır. Bunların birkaçını Araplar kurdu. Endülüs'te Emeviler, Tunus'ta Ağlebiler (El-Eğalibe) ve Uzak Mağrıp'ta (yani Fas'ta) da İdrisiler (El-Edarise) Emirlikleri gibi. Diğerlerini ise Berberiler kurdu. Haricilere ait beylikler gibi. Başka bir ifadeyle de diyebiliriz ki bu beylikler esasen İslam Devletinin Mağrıb'taki unsurları tarafından kuruldu ki onlar da Araplarla ya da bu beylikler Arap ve Berberilerin, siyasi harslarının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir.
İkinci Abbasi Devrine gelince, bu süre içinde İslam Devletinin batısında kurulmuş olan beyliklere ilaveten doğusunda da birkaç küçük devlet kuruldu. Şüphe yok ki bu devletleri kuranlar da yine bu alanlarda bulunan unsurlardı. Bu unsurların çoğunu Fars ve Türk asıllı topluluklar oluşturduğu için önceden tahmin etmeliyiz ki bu devletleri kuran güçler de işte yine bu unsurlardır.
Tabii ki bu gelişmeyi hiç de yadırgamamamız ve bu toplulukları cahiliyet devrinin ırkçılığıyla hemen suçlamamız lazımdır. Çünkü bu tabii bir olaydı ve Mağrıp'ta da bu gelişmenin daha önce benzeri olmuştu. Ancak bu beylikler Abbasi Devletinde zayıflama ilerledikten sonra ortaya çıkmaya başladılar.
Nitekim Devlet güçlüyken gerek Türkler, gerekse Farslar bu tür devletler kurmak için hiç de çaba sarfetmiş değillerdi. Bilakis -İslam Devletinden kopma eğilimini göstererek- ayrı beylikler kuranlar ilk önce, yalnız Araplar ve Berberiler oldu.
Olabilir ki sonraları bu tür çabaların içine girenler birbirlerini korkaklık ve güçsüzlükle suçlamışlardır. Halbuki Araplar ve Berberiler bu meydanda çok daha cesur idiler. Fakat -meseleye bir başka açıdan bakarak şöyle dememiz de mümkündür:
Merkezi iktidar güçlü olduğu zaman devletin bünyesinden koparak küçük devletçiklerin esasen vücut bulmaları için herhangi bir sebep yoktur. Ancak ne zaman ki devlet zayıf düşer, işte bu hallerde siyasi hırsa sahip birçok kimseler, düşmanın karşısında dire-nebilmek, ya da ideolojiye yeniden gençliğini ve tazeliğini kazandırmak, onu yayma imkanını bulmak, fetih hareketlerini kaldığı yerden devam ettirmek ve halka yeniden manevi bir ruh üflemek için atak yapmak zorunluğunu duyarlar.
Hindistan'da duraksamış bulunan fetih hareketlerini başlatarak o bölgede îslamm yayılmasına hizmet eden Gazneliler gibi.
Kopma hallerinde, yeni devleti kuran güçler genelde bölgenin sakinleri olan unsurlardır. Bununla beraber yabancı güçlerin de gelip bir bölgede devlet kurma ihtimalleri vardır. Bu, tabi eğer onların vaktiyle sahip bulundukları güç ve şöhretleri varsa mümkündür. Tıpkı Abdurrahman Ed-Dâhil'in Endülüs'e giderek orada devlet kurması gibi, ayrıca eğer bu yabancı unsurların dini bir statüleri varsa yine böyle bir ihtimal sözkonusu olabilir. Hz. Hasan'm dördüncü kuşak torunlarından İdris Bin Abdullah'ın Mağrib'ul-Aksa'da yaptığı gibi.
Bir vilayetin uzun süre valiliğini yaparken sahip olduğu siyasi avantajlardan istifade ederek devletten kopan ve istiklalini ilan eden İbrahim Bin El-Ağleb gibi yöneticilere gelince bunlar da temelde yerli halka dayanarak bunu gerçekleştiriyorlardı. Nitekim İbrahim, uzun süre yerli halk arasında oturdu. Onlarla haşir neşir olurken oluşturduğu odaktan istifade etti ki biz bu noktayı daha önce işlediğimiz Askeri Yönetim konusunda izah etmiştik.
îslam Devletinin doğusunda 254-290 yılları arasında, Saffari Devleti kuruldu. Bu devletin kurucusu Yakub Bin El-Leys Es-Saf-fari Haricilere karşı giriştiği savaşlarla ayrıca iffet ve göz tokluğu gibi erdemleriyle ün yapmıştı. Bu devlet 259 yılında Tahiriyye Emirliğini ortadan kaldırdı. Fakat Tahiriyye Emirliği bir Abbasi Eyaleti sayılırdı. Çünkü varolduğu müddetçe Abbasi Halifeliğini tanıyor ve egemenliğini kabul ediyordu. Halbuki Saffari Devleti, Abbasi Halifesinin hutbelerde adının anılmasını yasaklamış veBağdat üzerine sefer bile düzenlemişti. Fakat halife bu akına karşı bizzat kendisi de çıkmaya azmedince Saffari ordusu savaşta yenilgiye uğradı. 261-389 yılları arasında da Iran Samanı Devleti varlık gösterdi. Bu devletin merkezi Semerkant'taydı. 351-582 yılları arasında ise Gazneli Türk Devleti kuruldu. Bunlara ek olarak yukarıda sözünü ettiğimiz Horasan'daki Tahiri Devleti ve Taberistan'daki Alevi Devleti gibi daha küçük ve önemsiz devletler de kuruldular.
Keza ülkenin batısında ve Mısır'da bünyeden koparak istiklalini ilan eden devletlerin sayısı artmaya başladı. Ya da bunlardan bazıları doğuya doğru sarkarak genişleme istidadını gösterdiler. Öyle ki köleler dahi devlet kurma teşebbüsü içine girdiler.
Bu cümleden olarak Ahmet Bin Tolon adında Türk asıllı bir kölenin kurduğu Tolunoğulları Devleti (256-292) ile Muhammed Bin Toğc adındaki birinin kurduğu Akşitoğulları Devleti (323-358) varlık gösterdiler. Akşitleri kuran zat da yine Ferganalı bir Türktü. Fer-gana prensleri akşit unvanıyla anılırlardı. Bu Türklerin bile Mısır'da devlet kurmuş olmalarını hiç de tuhaf karşılamıyoruz. Çünkü bu ülkede biri idareyi ele geçirince veya bir güç gösterisinde bulununca ona boyun eğmek, buradaki insanların tabiatındandır. Onun karşısında hemen dize gelirler.
Memluklara gelince, bunların İslam imparatorluğunun sınırları içindeki Arap topraklarının hiç bir yerinde buradakinden başka kurulmuş devletleri yoktur. Evet gerçi Memluk Devleti'nin Suriye ve Hicaz'ın da büyük bir kısmını içine alacak kadar sınırları genişledi, fakat bu bölgeler, O'nun yayılarak nüfuzunun altına aldığı yerlerdi; fiili manada onun karar kıldığı sahalar değildi. Aynı zamanda bu böge halkı O'nun, düşmanına karşı kullandığı askeri güçler durumunda da değillerdi.
Sonraları İslam İmparatorluğunun orta bölgelerinde de birtakım devletler doğdu. Bunlardan biri Musul'daki Beni Hamdan (Hamdanoğulları 317-369) Devletidir. Bunlar Benitağlib Kabilesine mensup idiler. Bir diğeri ise Suriye'deki Eyyubiler'dir. (567-648) Eyyubiler de bu bölge halkının bir parçası diri ar. Bunlar Irak'ın kuzeyinde bulunan Erbil yöresinin Kürtlerinden idiler. İslam Devletinin savunma sorumluluğunu o aşamada bunlar üstlenmiş bulunuyorlardı. Tabi dağlı oldukları için yapı itibariyle sert ve haşin idiler. Medeniyet onların bu tabii yapısını henüz bozmamıştı.
Merhum Selahaddin-i Eyyubi bu dağlı Kürtlerden bir topluluk alarak onları, Haçlıların hâkim olduğu bölgenin sınırlarına koydu. Böylece bu Haçlı istilacılara karşı bir savunma hattı veya bir savaş cephesi oluşturarak bunların tehlikesine karşı diğer kısımları korumaya çalıştı. Bunu, Haçlılar içerilere doğru sızma imkanını bulmasınlar diye yaptı, Mevcut kalelere Kürtleri yerleştirdi. Diğer taraftan da onlara mahsus yeni kaleler inşa etti. İşte bu sebepten dolayıdır ki o tarihlerde Haçlılara karşı savunma hattı olan bölgelerde, oradaki kale kalıntılarında ve o gün için stratejik öneme sahip yerlerde iskan edilmiş olan Kürtlerin devamı hâlâ mevcuttur. Bu insanlar bölgenin yerli halkıyla zaman içinde kaynaşmış, Araplaş-mış ve Kürtçeyi unutmuşlardır. Günümüzde bunlara Lazikiye'nin kuzeyinde Hama, Dımışk, Der'â, Safad ve Kerk'te de rastlıyoruz. Şimdi bile bunlar Kürt olarak tanınmaktadırlar.
Daha sonra İslam Devleti'nin yönetimine karşı Karmatîler ayağa kalktılar. Bu ad, o devirde özellikle zenginlere, geneldeyse bütün topluma karşı kin güden bir topluluğun tanımıdır. İçinde yaşadıkları ağır sosyal şartların bir tepkisi olarak bu düşmanlığı güdüyorlardı. Mal ve kadınların, -toplum tarafından- ortak kullanılması ideolojisinin, gizli olarak propagandasını yapıyorlardı. Önceleri, zencilerin sayı olarak çoğaldıkları Irak'ın güney bölgesindeki çiftçilerin kinini sömürmeye çalıştılar, sonra da cahil bedevileri, toy gençleri ve onların ihtiyaç duygularını kullandılar ve Arap yarımadasının büyük bögelerini içine alarak Suriye ve Mısır hudutlarına kadar ulaşan devletlerini işte bu toplulukların omuzları üzerinde kurdular. Ben bunların liderlerinin kökenini tesbit edemeyeceğim, ancak bunların tümü, "Karâmita" adı altında toplanırlar. Çeşitli cinslerden oluşan karma bir topluluk idiler.
İşte böylece görüldüğü gibi İslam Devletinin hiç bir parçası bünyeden koparak istiklalini ilan eden bu devletçiklerin hakimiyetinden kurtulamadı. Hatta ve hatta Hilâfet merkezi bile zaman zaman ya işgale uğradı ya da "Emîrül-Ümerâ" "Sultan" ve "Melik"gibi unvanlar taşıyan liderlere bağlı topluluklar tarafından halife adına yöneltildi.
Şüphe yok ki hilafetten kopan devletlerin çoğu orta bölgeden ziyade etraf bölgelerde yer alıyorlardı.
Mesela:
Mağrıp'ta Murabıtları (448-541) ve Muvahhitler (524-667) Devletini,
Yemen'de, Zübeyd Bölgesinde Ziyadoğulları (204-407) Devletiyle yine Zubeyd'de Necahoğulları (412-554) Devletini,
San'a'da Salihoğuları (429-534) Devletini (Bunlar İsmailidirler.) Yine Zübeyd Bölgesinde Mehdioğullan (554-569) Devletini, Aden'de Zurayoğulları (476-569) Devletini ve
Saada ile San'a'da Resuloğulları (280-700) Devletini tarih sahnesinde görüyoruz.
Resuloğulları Zeydi imamlarıdır. Keza Hicri 626 yılında Resuloğulları Devleti kuruldu ve şu anda bahsini işlediğimiz aşamanın sonuna kadar varlığını sürdürdü.
Hindistan'da da (543-612) yılları arasında Gavriler, Maveraün-nehr topraklarında ise Harzemoğulları ve daha nice devletler kuruldu. Bunlardan bazıları nisbeten önemliydiler. Onun için İslam İmparatorluğundan ayrı olarak ele alınmış ve tarihleri işlenmiştir.
Esas hadise şudur ki, işbu merhalenin bir yandan tarihinde bir perişanlık vardır; diğer yandan ise Hilafet merkezinin tarihi gerçek anlamda ihmal edilmiş, bu serpinti devletlerin tarihine ise kalemler daha çok önem verdiği için devrin manzarası daha büyük bir çöküntü tablosu olarak ortaya çıkmıştır. Devrin İslam tarihi bir çeşit Devletçikler Dönemi olarak yansımıştır.
İslam ümmetinin siyasi birliği ise, 297 yılında Mağrıp'ta Ubey-di (yani Fatımî) Devleti kurulup aynı anda iki halifenin mevcut olmasıyla gerçek anlamda parçalanmıştır. Ubeydi Devletinin başdaki hanedan, dini bir kimlik olarak Hz. Fatıma'nm soyundan geldiklerini ileri sürüyorlardı. Ancak onların bu iddiası, birçok Kar-mati Devletlerinin liderlerince ileri sürülenlerden farksız ve üzerinde durabilecek bir temelden yoksundu. Ehl-i Beyt bu adamlardan kesin olarak beridir. (Ehl-i Beyt'in bunlarla hiç bir ilişkileri yoktur.) Aynı zamanda şurası da bir gerçektir ki soyun sopun hiç bir önemi yoktur. Kişinin nesebi sahih bile olsa, Allah Teala'nın koyup Hz.peygamber ve ashabının da üzeinde yürüdükleri yolu takip etmeyen bir kimsenin ne dünyada ne de ahirette bir nasibi vardır. Nitekim Allah Teala Hz. Nuh ile oğlu hakkındaki bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
"Nuh Rabbine yakararak (isyankâr oğlunun affedilmesi için):
- Ey Rabbim şüphesiz oğlum da aile halkımdandır, ancak senin de vaadin haktır. Sen hakimlerin hakimisin, dedi.
Allah buyurdu ki:
- Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü O, uygun olmayan bir gidişata sahipti. (O inkarcıydı) O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim. [5]
İşte bu Ubeydi Devleti de Mağrıp topraklarında sağlam bir temel bulamadı. Bu sebeple Mısır'a doğru yöneldi. Bunu yalnız yayılmacılık maksadıyla yapmadı. Bilakis ve özellikle Mısır'ı ele geçirmek istedi. Çünkü halkından tam bir itaat bulacaktı -daha önce de zikrettiğimiz gibi, nitekim istediği de yerine geldi ve halkından ümid ettiği boyun eğmişliği buldu. Bu gerçek, Mısır halkının daima barışı ve her kuvvete teslim olmayı tercih etmelerinden kaynaklanıyordu.
Ubeydiler burada şiir ve hikaye şeklinde yazılıp kendilerine gönderilen soylarının aşağılandığı bir çok yergiler alarak halkın, -fiili olmasa da- sözlü tepkileriyle karşılaşmalarına rağmen Mısır'da tutunabildüer. Aleyhlerinde sarfedilen ifadelerin kimlere ait oldukları bilinmemekle beraber, bazen halifeye kadar ulaşırdı. İşte bu devirde İslam dünyasında iki hilafet vardı. Bunlardan biri Bağdat'ta diğeri ise El-Mehdiyye'deydi. Bu durum (297-316) yılları arasında tam 19 yıl devam etti. Daha sonra üç halife bulunur oldular. Çünkü bunlara 316 yılında Kurtuba (Cordoba)da bir halife daha ilave oldu. Bu üçlü hilafet durumu ise (316-403) yılları arasında 87 yıl sürdü. Çünkü 403 te Kurtuba Halifeliği ortadan kalktı ve beylikler devri başladı. îki ayrı halifelik de (403-567) yılları arasında 164 yıl devam etti. Ondan sonra yeniden Bağdat'taki tek halifelik devri başladı ve bu da îslam Devletinin 656 da -Moğol istilası sonucu yıkılmasıyla nihayete erdi.
İşte bununla birlikte, kitabımızın bu bölümüne konu teşkil eden ikinci Abbasi Devri de kapanmış oldu. Bünyeden koparak bunca devlet oluşmasına rağmen hiç bir zaman bunlardan birinin, diğeri aleyhinde kâfir bir devletle işbirliği ettiği olmadı. Hatta diyebiliriz ki zayıf imkanlarla da olsa bilakis aralarında yardımlaşma faaliyetleri vardı.
Misal olarak da Maşrık'ta bulunan Selahaddin-i Eyyubi'nin, Mağrıp'taki Muavahhidler Devleti Hükümdarı Yakup Bin Yusuf la yazışmasını, O'na hediye göndermesini ve Haçlılara karşı O'ndan yardım istemesini gösterebiliriz. Nitekim El-Mansur Yakup Bin Yusuf 180 pare gemi hazırlayarak Selahaddin'in üzerine giden Haçlıların hedeflerine ulaşmalarını engelledi. Bu hususu, ünlü tarihçi İbni Haldun, Mağrıp Hükümdarlarının, cihad maksadıyla deniz filoları inşa etmek bakımından Maşrık'taki hükümdarlara nazaran daha üstün olduklarını kanıtlarken zikretmektedir.
Aynı zamanda şunu da unutmamalıyız ki Abbasüer'le Ubeydi-ler, aralarındaki düşmanlığa rağmen Haçlılara karşı işbiriği yapmışlardır.
Son olarak da diyebiliriz ki bu devletler esasen Abbasi İmparatorluğunun zayıf düşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıktılar. Bu devletçiklerin oluşması İmparatorluğun çöküşünü daha da hızlandırdı, ya da çöküşün sebeplerinden biri oldu. Bütün bunların temelindeyse canlardaki imanın zayıflığı, Islami anlayışın kafalarda gerilemesi, îslamın cihad konusundaki tavrının anlaşılamaması ve işçilere emeklerinin karşılığının verilmemesi gibi faktörler yatıyordu. Çalışan insanlara emeklerinin karşılığının adaletle ödenmemesi, onların, karanlık işler çeviren, bununla beraber, Ehl-i Beyt'ten olduklarım ileri süren kimselerin sırf bu kuru iddialarına aldanarak hem de sapıklıkları açık seçik olduğu halde peşlerinden sürüklenmelerine sebep oldu. Aynı zamanda bu insanların devlet aleyhinde birtakım hareketlere girişmesi kötü niyetli kimselerin bunları sömürmesine sebep oldu. Bunu da tabi onların bu gibi davranışları gösterecek kadar cahil olmalarına bağlıyoruz. Fakat her halükârda cehalet iman zayıflığının bir tezahürüdür. Bütün bu sebepler ise birikerek İslam diyarında aynı anda iki halifenin var olmasına ve İslam hilafetinin bünyesinden koparak bir çok devletçiğin varlık göstermesine yol açtı.[6]
İslam Medeniyetinin Sonuçları
Müslümanların hâkim oldukları topraklar üzerinde vaktiyle hak ve adalet bayrakları dalgalanıyordu. Halk refah, emniyet ve gönül rahatlığı içinde yaşıyordu. Bu da onlara medeniyette ilerleme imkanını verdi. Esasen şunu sormak lazımdır ki acaba medeniyetten maksat insanlık dünyasının fertleri nimetlensin ve mutlu olsunlar diye insanca değer ve manaların ortaya çıkarılması değil midir?
Müslümanlar, hayatın manasını ve hayattaki görevlerinin ne olduğunu imanlarının öğretileri sayesinde tanıdılar. Bundan hareketle de rollerini yerine getirerek, yeryüzünde zulme son vermek, şu gezegenin üzerinde yaşayan insanoğlunu kula, mala ve şehvetlere köle olmaktan kurtarıp onu, ortağı ve kendisinden başkaca ta-pumaya layık bir ilah bulunmayan kahredici güce sahip tek Allah' a kul yapmak için çaba sarf ettiler.
Bu uğurda da ilk merkezleri olan Mekke'den büyük bir doğruluk ve samimiyetle çıkarak zulmün kökünü kazıya kazıya seferber oldular. İnsan topluluklarına insani değerleri sundular, gerçekleri anlatmaya çalıştılar. Bunun sonucu olarak geniş İslam fetihleri gerçekleşti. Böylece bu ilk müslümanlar hayattaki görevlerindenbeklediklerini elde etmiş oldular. Onlardan kimileri şehitlik mertebesine erişti, Allah'ın yaşamalarını takdir buyurduğu kimileri de zaferden sonra nimet içinde yaşadı. Buna ilave olarak -insan ahi-retteki cennet ve nimetlere bakacak olursa- bunların yanında kayda değer olmamakla beraber bu dünyanın çeşitli ganimet ve servetlerine de nail oldular. Bu ganimetlerden çeşitli malla, gayri-menkuller, geniş araziler, hizmetçiler ve esir alınmış kadınlar gibi çeşitli servetleri sayabiliriz. Evet müslümanlar îslamın ilk asrında bütün bunlardan faydalandılar. Fakat onlar bu imkanları Allah'ın yüce şeriatına O'nun şaşmaz nizamına göre kullanıyorlardı. İşte bu sebepledir ki ele geçirilen servetler Allah yolunda dağıtılıyordu. Gayrimenkullerin ve arazilerin büyük kısmı yine Allah yolunda sarfedilirdi.
Hizmet yapanlara gelince, bunlara hukuk ve merhamet bakımından Islamm güzel muamelesiyle muamele edilir, onun ideal ölçüleriyle yedirilir, giydirilir, barındırılır ve hayatın her yönüyle ilgili ihtiyaçları giderilirdi. Dolayısıyladır ki bu işçiler hiç bir zaman kendilerini ayrı bir sınıf olarak görmez, daha Önceki hayatlarından farklı bir şey görüp hatırlamazlardı.
Bir an için şunu hatırlamalıyız ki Zeyd Bin Harise [7] nasıl oldu da henüz çocuk denecek yaştayken babası ve amcasıyla birlikte vatanına dönmeyi reddetti! Hz. Peygamber (sav)'le birlikte olmayı tercih eyledi. Neden? Çünkü O'ndan güzel muamele görmüştü. Babasıyla amcası ise bir insanın nasıl olur da- O günkü kavramıyla- köleliği hürriyete tercih edebileceğine hayret etmişlerdi. Gerçeğe bakılacak olursa İslamda farklı statüye tabi sosyal sınıflar yoktur. Bilakis bütün müslümanlar kendilerini tek bir aile içerisinde eşit ve Islamm çatısı altında görürler. -Savaşlarda esir olarak ele geçmiş ve mücahitlere emanet edilmiş bulunanların efendilerionlar için birer baba gibiydiler. Dolayısıyla -sözde- bu esirler de evleniyor ve her ailede olduğu gibi kendi ortamı içinde eşleriyle beraber yaşıyorlardı. Tabii ki onların da toplumun her ferdi gibi birtakım hak ve sorumlulukları vardı. Toplumun hiç bir ferdinden de farkları yoktu. İşte bundan dolayıdır ki, insanoğlunun ayak uydurması gereken doğru, sağlam ve içinde eğrilik bulunmayan bu yolu, Allah Teala müslümanlara nasip buyurduğu için istifade etmeyi başardılar.
Bir müddet sonra Allah'ın irade buyurduğu sebeplerle fetih hareketleri durakladı. Ne varki müslümanlar hayatta insanlığa karşı yükümlü bulundukları görevlerini henüz tamamıyla yerine getirmiş değillerdi. Zira yeryüzünün geniş sahaları üzerinde zulüm unsurları henüz hüküm sürüyor, birçok diktatörler dünyanın muhtelif yerlerinde insanlara henüz musallat olmuş bulunuyorlardı. İşte durum böyle bir merhaledeyken müslümanlar kendilerini özel hayatlarına ayırdılar.
Onlardan kimileri ticaretinin, işinin başına giderek onu geliştirmeye koyuldu. Böylece tacir oldu ve elde ettiği kazançla dünyasından faydalandığı gibi, Allah yolunda ve İslam hidayetinin yayılması uğruna harcadığı servetlerle de, ahiretini kazanmış oldu. Çünkü İslam, bir yandan nasıl ki fetih hareketleriyle ve cihadla yayılmışsa diğer yandan ilişkiler sayesinde ve davetle, tebliğ ve irşad-la da yayılmıştır. Müslümanlardan kimisi ise kendini toprağa ve zi-raate verdi. Arazisini ihya etti ve şenlendirdi. Böylece kendine hizmet ettiği gibi emeğiyle yerin hayırlı ve bereketli mahsûllerinden ümmeti de istifade ettirmiş oldu. Kimisi de kendini ilme verdi. Allah'ın takdir buyurduğu ölçülerde ondan çeşitli bilgiler akıp durdu. Bu zevat ilim gemisini bir mesafe daha ileriye doğru yüzdürdüler. Bu sayede eski bilginlere ait eserler tercüme edildi, onlara daha geniş bilgiler eklendi, kabiliyetler çiçek gibi açtı, hükümler çıkarılıp belli ilmi kurallar kondu, meseleler geniş boyutlar içerisinde açıklığa kavuşturuldu.
Bu gelişmelerin neticesi olarak da hükümdarlar bilginleri kendilerine yaklaştırmakta, onları araştırmalar yapmaya özendirmekte, kütüphaneler kurup çok kere ilim erbabına yardımlarda bulunmakta adeta birbirleriyle yarış eder oldular. Bu alimlerden bazıları kendilerine -ikram ve mükafat kabilinden sunulan her şeyi, hatta hükümdarla münasebeti ile her ne kadar red ediyor idiyseler de ilme ve alime gösterilen bu ilginin sonucu olarak bir ilim serveti vücuda geldi, bir bereket yağmuru gibi yağdı; gerek bünyeden kopmuş bulunan bu küçük devletçikler, gerekse hilafet merkezi ilim ışınlarının yansıdığı birer odak ve bu yolda yüremek isteyenler için aydınlatıcı birer projektör haline geldiler.
Bu devrin hükümdarlarından bazıları bayındırlığa önem verdiler, îlim tedrisatı için binalar kurdular. Saraylar inşa ettiler, camiler yaptırdılar. Merkezler arası yollar üzerinde yolcuların barınıp dinlenmeleri için hanlar {konaklama yerleri) tesis ettiler. İdareciler bu faaliyetlerde adeta yarışıyorlardı. Bu sebeple idare ettikleri memleketler birer safa ve refah diyarı haline geldi.
İşte devşirilen bütün bu meyvalar, esasen bundan bir Önceki yüzyıl içinde oluşan İslam medeniyetinin sonuçlarıydı. Ancak bu medeniyet, materyalistlerin -kendi yorumlarıyla- canlandırıp bize hayal ettirdikleri gibi değildir.
Aynı zamanda bir yandan da halkın bir kısmı zevk ve safaya dalmışlardı. İnsanlar bu devirde zenginle stil er, azdılar, eğlenip içtiler hayatın girdabı içinde yaşadılar, kâh onlar bu dolabın çarkına uydular, kâh devran onları kapıp döndü. Öyle ki canlarının istediği kadar hayattan heveslerini aldılar. Bütün bu arzularını da, dün henüz hür iken fetihler esnasında ellerine esir olarak düşmüş bulunan kölelerin emekleriyle gerçekleştirdiler. Köle denen bu insan ise onların bir üretim aracı, yerine göre de zaman zaman zevklerinin ve ahlaksızlıklarının bir hizmetçisi oldu. Çünkü köle, onlara istediklerinde toprağı ekti istedikleri şeyi imal etti ve hayatın çeşitli alanlarında hizmet vererek onların emrinde adeta bir değirmen gibi dönüp durdu. Efendiler ise onun ürettiğini hep kapıp aldılar, bu kölenin çalışıp kazandıklarıyla yaşadılar. Dolayısıyla köle mutsuz onlarsa hallerinden memnun ve mutluydular.
İşte bu gidişatın bir neticesi olarak nihayet köle, efendilerine karşı kinini kustu, efendilerinin davranışlarına karşı galeyana geldi. Sonra da harekete geçerek kabardı. Böylece peşinden fitneler ve belalar doğdu.
Bu devirde zevk ve safa içinde yüzen bu adamlar ya içinde bulundukları bolluk ve nimetler sebebiyle ya da şımarıklık ve şekavetlerinden dolayı elde ettikleri şöhret sayesinde bu devre damgalarım basmışlardı. (îşte bu ilgiyle olacak ki) devrin, müreffeh hayat tarzı -cehalet eseri olarak- bir önceki asır medeniyetinin sonuçlarından biri diye gösterilmiştir ve zannedilmiştir ki, bu refah bu aşırı hayat tarzı İslam medeniyetinin bir parçası ve meyvalarıdır (!) Halbuki gerçekte bu dönem içinde yaşananlar zevk, safa, azgınlık ve ahlaksızlıktan ibaretti.
Nitekim bu gidişat zarar ve çöküntüyle sonuçlandı. Üstelik bir önceki asırda vücuda gelen İslam medeniyetini çökertmekle de sınırlı kalmadı, bilakis tüm İslam ümmetine de mal oldu. Zira şu bir hakikattir ki her kim Allah'ın nimetlerine nail olur da Onun hakkını verecek olursa sonuçta hayır, bereket ve medeniyet husule gelir. Ancak her kim de bu nimetleri heva ve heves uğrunda harcayacak olursa bundan da bela ve kötülük peyda olur ki netice itibariyle yalnız kendisinin değil belki ümmetin tüm fertlerine şamil olmak üzere şerli sonuçlar ortaya çıkar. Tabii ki bu gibilere engel olmayanlar, onu kötü tasarruflarından izole etmeyenler de bu feci aki-betin kurbanı olurlar. Bu da en nihayet yıkım, felaket ve mutsuzluklarla neticelenir.
Nitekim engellenmesi mümkün olmayan Allah'ın takdiri yerine geldi. Toplumda birbirini öldüren öldürene şımaran şımarana bir hal aldı. Taki düşmanları gelip hepsim birden boyunduruğunun altına koydu.
"Zalimlerin bir kışımın kazandıkları (günahları)ndan sebep diğer bir kısmına böylece musallat ederiz.[8]
Batınilik Hareketleri
Batınîlik hareketleri, menşeleri itibariyle siyasi hareketlerdir. Bu hareketlerin hedefi, herhangi bir surette îslamı ortadan kaldırmaktır. Bu hareketlerin tertipçilerine gelince bunlar da Islamın, etkilerine ya da devletlerine son vermiş olduğu bir takım tutucu dini cemaatların geriye kalmış bulunan mensuplarıdır. Bu cemaatlardan bazıları ise yahudiler, hıristiyanlar ve mecusiler idi. İslam, yahudüerin nüfuzuna önce Medine'de, daha sonra da Arap yarımadasının tümünde son vermiş, hıristiyanlann ileri gelenlerini de Arap topraklarından bertaraf etmiş, Bizans büyüklerine karşı savaşlar vererek onları Suriye'den ve Kuzey Afrika'dan temizleyip atmış, mecusi İran Devletini Fars topraklarında tarihe gömmüş ve tüm bölgelerdeki etkinliğine son vermişti. İşte batınîlik hareketlerinin esasen çarkının eksenini bunlar teşkil ediyordu. Binaenaleyh mecûsüer bu hareketlerin mihverini oluştururlarken, plânlayanları yahudiler destekçileri ise hıristiyanlar idi.
Batınîlik hareketleri -İslam tarihi'nin daha ilk dönemlerinde-erken varlık gösterdi. Fakat başlangıçta zayıf seyrediyordu. Bunun da sebebi Hz. Peygamber (sav) döneminin yakın geçmişte olması ve İslami şuurun henüz mevcut bulunmayışıydı.
Batınîlik, ilk önce Islamı içeriden yıkmaya çalışmakla işe koyuldu. Bu meyanda Abdullah Bin Sebe' adında yahudinin biri, müslüman olduğunu ileri sürerek şehir şehir dolaşmaya, fitne yaymaya ve Raşîd halifelerden Hz. Osman Bin Affan aleyhinde çalışmaya başladı. Bu amaçla sahabilerden birini de kalkan edinmekten ve adını kullanarak -sözde- halife seçilmesi için halkı ona bey'atte bulunmaya çağırmaktan da geri kalmadı. Uydurduğuna bakılırsa güya O, Hz. Ali'yi -sadece- Hz. Osman'a tercih ediyordu. Ne varki sonra Hz. Ali'nin -haşa- bir ilah olduğunu ve Hz. Muham-med (sav)'ın de tekrar geri döneceğini ileri sürmeye başladı. (Allah Teala O'nu rezil etsin!) Bu suretle de büyük bir fitne çıkardı, peşinden Keysanîler diye bir dini grup ortaya çıktı. Bunlar da Hz. Ali'nin oğullarından Muhammed Bin El-Hanefiyye'nin esas imam olduğu davasını ortaya attılar. Fakat bu iki hareketin de tesirleri sınırlı kaldı ve süratli bir şekilde son buldu.
İslamın ortaya çıkışı üzerinden uzun bir zaman geçtikten ve bu ümmetin çocuklarında İslam şuuru zayıflamaya başladıktan sonra İslam düşmanlarının kinleri daha bariz bir şekilde hissedilir oldu. Ayrıca sahabe torunlarının çoğalıp İslam diyarının çeşitli şehirlerine dağılmış bulunmalarını bir fırsat olarak gördüler. Çünkü artık bunlardan birinin kimliğini kendilerine mal edip propagandalarını rahatça yapabilirlerdi.
Bu arada Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini ileri sürmek onlara daha çok yarayacaktı; Hz. Ali'nin, müslümanlarm kalplerindeki önemli yeri sebebiyle gayeleri daha çabuk gerçekleşecekti. Zira Hz. Ali Hz. Peygamber (sav)'in amcası oğlu ve kızı Hz. Fatıma'nm da eşi olarak damadı, aynı zamanda Raşid halifelerden ve cennetle müjdelenenlerden biriydi. Ayrıca İslam uğrunda çok mücadeleler vermiş, bir çok şeyini feda etmiş dehşetli mücahitlerden biriydi; çok da taraftan ve destekleyenleri vardı. Tabi şimdi bu büyük taraftar kitlesinden istifade etmek mümkündü. Kendilerince şimdi bunları maksatlarına alet edebilirlerdi.
Keza O'nun, zevcesi Fatıma'dan doğan oğulları; Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de onlar için önemliydiler. Zira bu iki zat Rasulullah (sav)'in torunları, O'nun soyunu devam ettiren ve cennetle müjdelenmiş bulunan kimselerdi. Bu sebeple İslam düşmanları Hz. Ali'nin soyundan geldiklerini, özellikle Hz. Hüseyin kanalıyla O'nun torunlarından olduklarım ileri sürmeye başladılar. Çünkü Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehid olması büyük yankılar uyandırmıştı. Bu düşmanlar, Kerbela Savaşını çeşitli şekillerde tasvir ederek, {halka bu savaşın olduğundan çok daha başka biçimlerde cereyan ettiğini anlatarak) etkilemeye çalıştılar ve bundan istifade de ettiler. Dolayısıyla bunlara, daha çok Hz. Ali'nin sempatizanları ve taraftarları uydu, ya da bu hareketler görünürde Hz. Ali taraftarlarının sıfatını taşıyordu. Gerçekteyse durum böyle değildi. Şu varki Ehl-i Beyt'in cahil destekçileri bu hareketlere fiilen katıldılar. Fakat alet oldukları maksatların farkında değillerdi.
Ayrıca Hz. Hüseyin'in torunlarının, (anne tarafından) İranlı farslarm soyundan geldiklerini de unutmamalıyız. Zira Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynelabidin -ki soyu O'nunla yürümüştür- Son İran Sasani İmparatoru Yezdcerd'in kızı Süllame (ya da başka rivayetlere göre) Süllafe veya Gazale adındaki kızından doğmadır. Hz. Hüseyin o'nu cariye olarak almıştı.
Bu batınîlik hareketleri, insanları dâvasının etrafında toplayabilmek için -şerefli olsun ya da olmasın- her vesileye başvurmuştur. Batınîlik hareketlerinin öncüleri, halkın sempatisini kazanmak için ilk başlarda namuslu ve gozütok geçiniyorlardı. Bu arada da Hz. Hüseyin'in torunlarından olduklarını ileri sürüyorlardı. Çünkü İslam toplumu genellikle takvalarıyla (yani İslamm emir ve yasaklarına titiz bir şekilde bağhlıklarıyla) tanınanlardan başka kimselere pek perva etmez ya da en azından başkalarına oranla takva sahiplerine daha çok bağlılık gösterir.
İşte yandaşları kendilerine boyun eğip tamamen onlara gü-veninceye kadar batmîler hep böyle görünmeye çalıştılar. Ondan sonra uydularını ikinci ve üçüncü aşamalarda emellerine alet ettiler.
Esas maksatları bu insanların üzerindeki şer'î teklifleri kaldıracak bir aşamaya kadar onları sürüklemek ve nihayet kendilerine haram olan malları ve kadınları onlara helal saymaktı.
Batınîlik insanları -bâtıl- davasının etrafında toplayabilmek konusunda kadınları'toplumun ortak malı saymayı bir propaganda aracı olarak gördü. Bu vesileyle heva ve heveslerinin peşinden sürüklenen yeni bitme gençlerden istifade edecekti.
Keza muhitlerinden kopup gurbete çıkmış bulunan ve başkalarına çalışan tarım işçilerinden, kölelerden ve Irak'ın güney bölgesine celbedilmiş bulunan zencilerden de yararlanacaktı. Bu toplulukların hepsi de idarecilere ve zenginlere karşı kin besliyor bu aristokrat sınıfların aşırı kazançlarına nail olamadıklarım görüyorlardı. Nitekim toprak sahipleri servetlerinin serin gölgesinde {refah içinde) yaşayıp, arzu ettikleri her şey hizmetçileri tarafından hazırlanarak ayaklarına getirilirken zenciler kızgın güneşin altında -ter döküp çalışarak yaşıyor ve hiç bir şey de kazanmıyorlardı.
İşte bu sebepledir ki batınîlik hareketlerinin çoğu ve özellikle Karmatiler hep kadının, toplumun ortak malı olduğu davasını gütmüş ve bu fikrin daima propagandasını yapmışlardır. Fakat bunu gizli yapıyorlardı ve ancak temas ettikleri kimseleri bir kaç aşamada sınadıktan ve onlara iyice güvendikten sonra sırlarını açıyorlardı. Maksatları içinde yaşamakta oldukları toplumun hışmına uğramamaktı. Çünkü bu tür faaliyetle yasakları çiğnemek, toplumun örf ve adetlerini ayaklar altına almak ve inancına karşı ayaklanmak söz konusuydu ki işin bu tarafı -toplumun sabrını taşırmak bakımından- pek de önemliydi.
Keza Karmatiler, fakirlerden, göçebe halktan ve daha birçok halk kesimlerinden destek görebilmek için servetin de toplumun ortak malı olması konusunda uğraştılar. Buna ilaveten batmilik hareketleri teröre de baş vurmuştu. Batınîler halka göz dağı vermek, kendilerinden korkmalarını ve peşlerinden sürüklenmelerini temin etmek için böyle yapıyorlardı. Hem sonra bu ideolojiye inanmayan toplumlarının fertleri arasında meçhul kalabilmek maksadıyla çok dakik bir şekilde Örgütlendiler. Dolayısıyla "Takiy-ye [9] genel surette onların bir sıfatı haline geldi. Bu da onların uydularına gizli tuttukları kimlik ve inançlarından çok daha farklı bir görüntü sergilemelerin eimka verdi. Ya da çeşitli kisvelere bürünerek halkla haşir neşir olma imkanına kavuşmuş oldular.
Batınîler kölelerin efendilerine karşı olan düşmanlık duygularını ve toplumun içine düştüğü sosyal çöküntüyü, parçalanmışlığı, anarşiyi ve askeri dikta rejiminin baskılarını malzeme olarak kullandılar. Bunları bahane ederek kendilerini ortaya vurup ayaklandılar. Yandaşlarının çoğu teşkilatın sahip olduğu dakik düzen, güç ve şehvetlerinin doyuma ulaştırılması gibi faktörlerin etkisinde kalan gençlerden oluşuyordu. Nitekim her devirde baş gösteren siyasi hareketlerin en büyük yakıtını gençler teşkil eder. Bu sebepledir ki batınîler hep gençleri emellerine alet e de gelmişlerdir.[10]
Haçlı Seferleri
Gerek Romalı, gerek Bizanslı olsun, sırf hükümdarlarının etkisiyle halkı arasında rnristiyanlığm yayıldığı, gerek Endülüs'te, gerekse Kuzey Afrika'da ve Suriye toprakların da müslümanlar, Ro-ma'nın egemenliği altında bulunan memleketlerde ilerledikten sonra keza İslam fetihleri genişleyip devlete her gün yeni yeni topraklar eklenerek bu arada hıristiyanlar da vaktiyle hiç beklemedikleri surette yenilgilere ve hayal kırıklığına uğradıktan sonra bunun sonucu olarak da -görmeye pek alışık olmadıkları seviyelerde müslümanlarm sahip olduğu yüksek moral ve gücün farkına da varınca, barışı tercih etmeye ve Asya'da geriledikleri mevkilerde savunmaya geçmeye zaman zaman da -kaptırdıkları yerleri geri almak için misilleme hücumu niyetiyle değil de sırf müslümanlar da büyük kuvvetler halinde üzerlerine gelmesin diye taktik olarak varlıklarım hissettirmek maksadıyla bazı baskınlarda bulunmaya başladılar. Bu merhalede karşılarında bulunan güçlerin artık tükendiğini sanıyor, ya da müslümanlarm korku hissetmeleri ve bir misilleme endişesi içinde bulunup üzerlerine hücum etmemeleri maksadıyla böyle davranıyorlardı.
Hıristiyanlık dünyası ilk başlarda lav gibi püsküren İslam kuvvetlerinin hızını kesmesini, başlatılacak çıkışlara karşı bir misillemede bulunamaması için hareketlerinin dinmesini bekliyordu.
Nitekim bir zaman geldi ki fetih hareketleri artık duraklamaya, müslümanlar arasında ihtilaflar çıkmaya başladı. Artık şurada burada çöküş belirtileri kendini gösteriyordu. İşte hıristiyanlık dünyası -bu durumu fırsat bilerek- artık misilleme hazırlıklarına girişti. Ne var ki onlar da kendi aralarında bölünmüş vaziyetteydiler. Bunlardan Bizansta'da bulunan (yani Bizans toplumunu oluşturanlar, ki merkezleri Konstantiniye'ydi. Bunlar merkezi Roma olan Papaya tabi katoliklerle ihtilaf içindeydiler. Papa, Vatikan'daki makamında oturur. Bu iki taraf da birbirlerine karşı tepki göstermeye çalışıyorlardı.
Bizanslılar, Doğu istikametinde ilerlemeye çalışırlarken Romalılar da Endülüs'e doğru atak yapma çabası içindeydiler. Netice itibariyle her iki taraf da Islamın egemenliği altında bulunan Akdeniz adalarında ve sularında müslümanlara karşı savaşıyorlardı.
Bizanslılar neden sonra Abbasilerin zayıfladığını ve Arap kabilelerinin birbirlerine düştüğünü görünce ortamın misilleme için artık müsait hale gelmiş bulunduğunu anladılar. Fakat bu sıralarda doğudan batıya doğru ilerleyen, üstün bir savaş ruhunu taşıyan ve özellikle İslam adıyla atak yapan bir kuvvetin de aynı zamanda varlığını hisseder oldular. Bunlar Selçuklu Türk topluluklarıydı.
Bizanslılar bunların karşısında direnmek isteyince 463 Hicri yılında Malazgirt'te korkunç bir yenilgiye uğradılar. Bu da Bizans İmparatoru Yedinci Mihail'in, kavgalı olan Ortodoks ve Katolik kiliselerinin arasındaki bozuk havayı düzeltmek veya aralarında bir antlaşma yapmak için harekete geçmesine sebep oldu. Bu amaçla, o sıralarda Roma'da papa seçilen ve Yedinci Greguar unvanını alan Kardinal Hil Brand'm bu makama gelişini vesile edinerek 466 yılında kendisini kutlamak için Roma'ya bîr heyet gönderdi.
Bu heyete, imparatorun Roma ile Bizans arasındaki ilişkileri kuvvetlendirmek istediğinin Papaya bildirilmesi görevini verdi. Yeni papa da bu teklifi kabul ederek, kutlanmasına karşılık teşekkürlerini iletmek üzere Venedik Patriğinin başkanlığında İstanbu-la bir heyet gönderdi. Sözde, Kudüs'e gitmekte olan hıristiyan hacılara karşı baskınlar düzenleyerek kara yoluyla bu insanların hedeflerine ulaşmalarına engel olmaya çalışan müslüman Selçukluları küçük Asyadan kovmak için, yeni papa bir kuvvet göndermeyi her ne kadar tasarlıyor idiyse de Bizans İmparatorunun teklifini kabul ettiğine işaret olmak üzere bu heyeti gönderiyordu.
Aynı zamanda bu suretle Küçük Asya'da ayağının yerini yapmış olacak, nüfuzunu güçlendirecek ve Bizans'ı ortadan kaldırmak suretiyle bu ihtilaflara son vermiş olacaktı. Papa diğer yandan bütün Avrupa'da da propagandasının yayılmasını istiyordu. Bununla halkın, o'nun bu amacında kendisine, yardımcı olmalarını arzu ediyordu.
İşte bu sebepledir ki Endülüs hır is Uyanlarını müslümanlara karşı savaşmak üzere kışkırtmaya başladı. Onlara hücum etmeleri çağrısında bulundu. Sonuç olarak hristiyanlar müslümanlara Endülüs'te saldırmaya başladılar. Avrupa da bu saldırıları bütün ağırlığıyla destekledi. Tabi bu harekâtın arkasında papa bulunuyordu. Fakat bütün bunlar pek işe yaramadı. Çünkü Murabıtlar Mağrıp'ta bu hücumlara karşı ilerlediler.
Komutanları Taşfinoğlu Yusuf, bizzat kendisi Zokak Denizini geçerek Endülüs kıyılarına intikal etti ve hristiy ani arla çarpışmak üzere müslümanlar da O'na katıldılar. Nitekim Hicri 479 da cereyan eden savaşta üstünlüğü, müslümanlar elde ettiler. Dolayısıyla Roma ile Bizans arasında arzu edilen uzlaşma ve barış çabalarının hıristiyanlara hiç bir faydası olmadı.
Katolik-Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkiler, özellikle Papa Yedinci Greguar'm 480 yılında ölümünden sonra tekrar kötüleşti. Aralarnda ihtilaflar baş gösterdi. Bu sırada papaya karşı olan Alman Kiralı Roma aleyhinde Bizans İmparatoruyla anlaştı.
Hicri 481 yılında da İkinci Ayraban Papa seçildi. Bu papanın nüfuzu yayılmış, Avrupa'da herkesin kendisine itaat ettiği bir lider olmuştu. Endülüs'te de hıristiyanların durumunda bir düzelme vardı. 489 tarihinde VVaşka'yı ele geçirdiler, başka bölgelere de hakim oldular. Papa İkinci Ayraban bu hıristiyanlara elinden gelen her türlü desteği verdi, fakat öncelikle müslümanları yurtlarında vurmak istiyordu. Çünkü bir milleti, ülkesinin kalbinde vurmanınçok daha büyük etkisi vardı. Bu harekât başarıya ulaştığı takdirde, ülkenin diğer kenar ve kıyıları da sonra kolayca düşebilirlerdi.
Bu sırada Papa Ayraban (Urbanus II) 18-28 Kasım, 1095 Miladi (1-10 Zilhicce 489 Hicri) tarihleri arasında bir toplantı akdetmek üzere din adamlarım davet etti [11] ve tayin edilen süre içinde toplantı icra edilebildi. Kongreye 300 delege katılarak kiliseyi ilgilendiren konular tartışıldı. Toplantı sona ermeden bir gün önce, yani 9 Zilhicce salı günü pana bir konuşma yaparak bu toplantıda güdülen esas amacı dile getirdi ki bu amaç da haçlı savaşlarım başlatmaktı.
Avrupadaki liderlere, aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakıp müslümanlara karşı savaşmak, onları ülkelerini ve topraklarını istila edip oralara sahiplenmeleri yolunda kendilerine çağrıda bulundu. Papa hıristiyan hacıların Kudüs'e ulaşamadıklarını, bu hacıların maksatlarına engel olunduğunu bahane ediyordu. Bu mesele ise Avrupa'da etkinliğini daha ileriye götürmek isteyenler için bir hüccet oldu. Papa, bütün piskoposların bu kutsal çalışmada üzerlerine düşen rolü yerine getirmelerini de istedi. Ayrıca bütün cumhura hitaben kim bu uğurda ölürse en yüce mertebeyi elde edeceğini, çünkü Mesih'in öldüğü topraklarda ölme şerefine nail olacağını ilan ederek halkı teşvik etti ve hazır bulunanlara, savaş esnasında omuzlarında taşımak üzere özel bir haç emanet edip şöyle dedi:
- Kilise, savaş dolayısıyla evinde ve işinin başında bulunamayanların topraklarını himaye edecek, bu savaşa samimiyetle katılacak askeri komutanların ve her insanın tüm günahları papa tarafından bağışlanacaktır. Savaşa katılan herkes üzerinde haç taşımalıdır ve harekâtın başlayacağı 15 Ağustos 1096 tarihine rastlayan dini bayram günü hazır bulunmalıdır.
Ondan sonra Papa Avrupa kentlerim teker teker dolaşarak halkı bu haçlı savaşma katılmaya çağırdı ve piskoposlara da bu çağrıyı tekrarlamaları ve katılan herkesi cennetle müjdelemeleri görevini verdi. Nitekim bunlardan Butros En-Nasik [12] bu konuda çok büyük rol oynadı "Zühd abası"na bürünüp yalınayak gezerek halkın heyecanını kamçıladı. Onları haçlı savaşına katılmaya davet edip durdu. O yıl fukaralığın yaygınlaşması ve Avrupa'nın birçok bölgelerinin sellerle tahrip olması gibi olaylar da halkın büyük sayılarda savaşa katılımlarına yardım etmiş oldu.
Sonra Papa hıristiyan ordularının Konstantiniye'de toplanarak bir araya gelmeleri talimatını verdi. Başlarına da Adhamar adında bir temsilcisini komutan olarak tayin etti. Fakat Papas Butros en-Nasik'in daveti üzerine toplanan halk yığınları hayvanlar gibi başıbozuk bir şekilde süratle yollara koyuldular. Başlarında, kendilerini yöneten biri de yoktu. Onları ileriye doğru iten güç sadece düşmanlık duygularıydı. Yağma ve çopul sevdası onları yollara düşürmüştü. Halbuki papa bu toplulukların, askeri temsilcisi tarafından sevk ve komuta edilerek birlikte Konstantiniye kentine girmelerini bekliyordu.
Bizans İmparatoru Alexis, bu yığınları böyle bir vahşet, anarşi ve yol boyunca yaptıkları tahribatla Konstantiniyeye kadar geldikleri manzara içinde görünce onlardan Papas Butros En-Nasik gelinceye kadar şehrin surları dışında kalmalarını istedi. Halbuki, Selçuklulara karşı durmaları için onları süratle davet eden de bizzat kendisiydi.
Butros En-Nasik Konstantiniyye'ye varınca imparator o'nu ağırladı, kendisine, Avrupalı liderlerin komutasında gelecek olan nizami ordular şehre ulaşıncaya kadar beklemesi tavsiyesinde bulundu. Fakat kaynayan kinleri, başlarma vuran yağma ve çopul sevdası, onların -bir ah evvel- îslam topraklarına yüremelerine sebep oldu. Avrupa'da geçtikleri güzergahlar bile bu çetelerin tahribatından kurtulmadığına göre çok tabiidir ki basacakları îslam topraklan da aynı şeklide harap ve perişan olacaktı.
Nitekim geçtikleri yerde son derece vahşiyane ve caniyane muamelelerde bulundular, cinayetler işlediler ve namusları çiğnediler. Ne bir ev, ne bir arazi, ne bir insan ne de bir hayvan onların bu vahşetinden kurtulabildi. Bunlardan sonra nizami haçlı orduları gelmeye başladılar. Bunların anarşisi daha azdı, fakat yaptıkları kötülükte öncekilerden geri kalmadılar. Öldürmekte de onlardan farklı değillerdi. Haçlı hamleleri peşpeşe devam etti. Bazı üstünlükler elde edip bir takım prenslikler kurmaya muvaffak oldular ve bir süre de dayanabildiler. Ondan sonra gerek müslümanla-nn, gerekse liderlerinin vicdanları galeyana geldi. Haçlılara karşı mücadele vermek ve ümmetin güçlerini birleştirmek için çalışmaya başladılar. Sonunda da başarı kazandılar ve haçlıları İslam topraklarından çıkardılar.
Endülüs'teki müslümanlar da bu yabancılara karşı direniş gösterdiler. Keza Fatimiler, Selçuklular, Atabekler, Eyyubiler ve Memluklar hep birden bu mücadeleye iştirak ettiler ve sonunda haçlıları kesin bir şekilde Suriye ve Mısır topraklarından kovdular.
Sonra sıra Osmanlılara geldi. Onlar da Libya, Tunus ve Cezayir'deki son haçlı kalıntılarını ortadan kaldırdılar.
Ancak haçlı savaşlarının bir sonucu olarak her tarafta anarşi hakim oldu, korku yaygınlaştı; başlangıçta müslümanlar ileri derecede parçalanıp çöktüler; Ta ki Allah Teala onların birliğini temin ve düşmanlarını perişan eden kimseleri âmâde kılıncaya kadar.[13]
Moğol İstilası
Haçlıların artık neredeyse son nefeslerini vermek üzere oldukları sırada bu kez İslam topraklarının doğu yönündeki bozkırlardan korkunç bir kuvvet belirmeye başladı.
Bu kuvvet büyük ölçüde savaş imkanlarına sahip bulunan Mo-ğollardı. Çünkü bu milletin çocukları bozkır ahalisi olup hedeflerine doğru adeta bilinçsiz bir şekilde lav gibi püsküren sert tabiata sahip kimselerdi. Hiç bir engel onları alıkoyamıyordu.
Belli bir dine de mensup değillerdi. Birçok tanrılara tapan putperest kimselerdi. Özellikle şerir (vahşi ve yırtıcı hayvanlara) tapar, eziyet verebileceklerine inandıkları için onlara kurbanlar sunarlardı. Aynı zamanda geçmiş atalarının ruhlarına da taparlardı.[14]
Bu ruhları, gelecek nesillerin hayatı üzerinde üstün tasarruf gücüne sahip kuvvetler olarak bilirlerdi. Moğollar rahiplere de sığınırlardı. Bu rahiplere şaman ve büyücü denirdi. Veya dünyada bir başarı elde etmek istedikleri zaman ölülerin ruhları üzerindebüyük bir otoriteye ve acaip etkilere sahip bulunduklarına inandıkları hekimlere de sığınırlardı.
Moğollar hayvancılıkla geçinir kabile düzeninde yaşarlardı. Liderlerine bağlıydılar, savaşmayı yağmacılığı ve çopulculuğu severlerdi. Dinlerine gelince genellikle yıldızlara taparlardı. Güneşe de doğuşu sırasında secde ederlerdi. Hiç bir şeyi haram saymaz, köpek ve domuza varıncaya kadar her türlü hayvanın etini yerlerdi. "îbahiyeci"ydiler [15] Onun için doğan çocuk -genellikle babasını tanımazdı. Bu milletin bazı fertlerinden - istisnai olarak- sathi bir bağlılıkla İslama, hıristiyanlığa ve Buda dinine mensup olanlar da vardı. Bunlar genellikle Moğol diyarının -merkezinden uzak- ser-had bölgelerinde oturanlardan olurlardı.
Haçlılar bu güce Moğolların şiddetinden korkan bir nazarla bakıyor müslümanlarla ilişki kurarak İslama girmelerinden endişe ediyorlardı. Tıpkı soydaşları olan Selçuklular ve başkaları gibi...
Tabi böyle bir şey eğer gerçekleşirse Hristiyanlık sadece doğuda değil, Batıda da -ve özellikle bu kuvvet Avrupa'ya doğru püskür-düğü takdirde- tehlikeye düşecekti. Onun için mesele olup bitmeden tedbir almaya çalıştılar. Bir yandan Moğolları hıristiyanlığa doğru çekmeye çalıştılar, diğer yandan da onları müslümanlara karşı kışkırttılar ve bu faaliyetler üzerine de bir çok tasarılar kurdular. Demek oluyordu ki şayet bu hedefler gerçekleşirse müslü-manlar iki ateş arasında kalacaklardı.
Batıdan hıristiyanlık dünyasının doğudan da Moğolların ateşiyle sarılmış olarak kıskaç içinde kalacaklardı. Hedeflerinin gerçekleşmesi amacıyla haçlılar birçok yollar denemeye koyuldular. Bunlardan biri olarak Moğolları yoldan çıkarmak için kadınları kullandılar. Diğer yandan Moğol evlerine giren bu kadınların kocalarını istenen şekilde yönlendirmeleri ve üçüncü etap olarak da onları hır is tiy anlığın içine çekmeye çalışmaları konusunda çaba sarfettüer.
İşte bu çabaların bir sonucudur ki Cengizhan, herhangi bir suretle hır is tiy anlığı kabul etmiş bulunan bir tatar ailesinin hıristi-yan bir kızıyla evlendi. Keza O'nun üçüncü oğlu ve halefi Oktay da -haçlıların tezgahladığı- aynı hileyle veya metres olarak yine hıris-tiyan bir kızla hayatım birleştirdi.
Cengizhan'm ikinci oğlu Çağatay, Mamın azılı bir düşmanıydı. Keza O'nun yeğeni Oktay'ın oğlu Köyük hıristiyanlığın ve bu-dizmin etkisi altında aynı yoldan yürüdü. Aynı zamanda Hülagü da hıristiyan bir kızla evlenmişti. Hatta O'nu, Irak ve Suriye'ye kadar getiren şerrinin birinci derecede itici gücü bu hıristiyan kız olmuştu. O'nun oğlu ve İlhanlıların başındaki veliahdı Abakahan da Bizans İmparatorunun kızıyla evlendi.
Hülagü'nun bir diğer oğlu olan Takudar henüz İslamı kabul etmeden önce hıristiyanlık terbiyesiyle yetişmişti. Ancak İslama girmesinin bir neticesi olarak yeğeni Ergun tarafından öldürüldü. Ergun îslamm azılı düşmanlarından olan ve müslümanlara karşı en çok şiddet kullanan Abaka Han'ın oğluydu. Teşvik sonucu olarak Corciya [16] ve Ermeniye'de birçok kimse hıristiyan dinine girmişlerdi.
Bu sırada diğer taraftan budistler Moğolları yine müslümanlara karşı kışkırtmaya çalışıyorlardı. Gerek hıristiyanlar gerekse budistler, müslümanlara ait toprakların verimliliğinin arazilerini sulayan nehirlerden, meyvalarmdan , bol ürünlerinden ve yaygın bereketinden bahsederek onları sürekli şekilde bu topraklan işgal etmeleri için heveslendirmeye uğraşıyorlardı. Moğollar ise kırsal toprakların insanları olduklarından böyle bir atak için can atıyor, adeta susamışlık duyuyorlardı.
Müslümanlar arasındaki siyasi çekişmelerin ve birbirlerine karşı giriştikleri savaşların Cengizhan tarafından haber alınması da ayrıca Moğolların bu heveslerine katkısı oldu. Elçilerinin Har-zemşah tarafından öldürülmesi ise O'nu öfkelendirdi. Bu sıradaCengizhan hasımlarının üzerine gitmek için doğuya doğru sefere çıkmak niyetindeyken bu bahaneyle harekatını durdurdu ve bu kez batıya yönünü çevirdi. O'na bağlı insan sürüleri, sayılamayacak kadar çekirgeler adedince aç kurtlar gibi peşine takıldılar. Her neye rastlıyor idiyseler onu darmadağın ediyorlardı.
İnsanların yüreğine, bunlara karşı korku girdi. Moğol orduları bir yere varmadan önce oradaki kabileler yurtlarını bırakıp kaçıyor, halk, şehirlerini ve köylerini terkedip batıya doğru göçüyordu. Ordu ise Moğolların hücumları karşısında bozguna uğradı. Komutanlar ürktüler. Moğolların tüyleri ürperten ve kalemle dile getirilmesi mümkün olmayan vahşet, öldürme ve parçalama haberleri, onlara daha bir aylık mesafeden ulaşıyor, ordunun başındaki komutanların içine korku ve dehşet salıyordu.
Bu olaylar müslümanların çöküntüsünü daha da arttırdı. Dolayısıyla onlardan kimileri Moğollarla mütareke [17] etmeyi, kimileri antlaşma yapmayı, kimileri de onlara boyun eğmeyi uygun görüyordu. Nitekim hücumlarına uğrayan halktan bazıları kaçtılar, bazıları ise karşılarında direnmeye çalıştılar ve onlara karşı cihad ettiler. Ne varki müslümanların bu şekilde parçalanması Moğolların İslam topraklarını çiğnemelerine yardım etmiş oldu.
Ve nihayet savunma faaliyetlerinde işi ağırdan alan ve şehrin kapılarından bazılarım kasten- açık bıraktıran, üstelik düşmanlara bu giriş yerlerini de gösteren Abbasi Devletinin Baş veziri Îbn'ül-Alkamî'nin böyle bir vatan hainliği yapmasından sonra Moğollar Bağdat'a girdiler. Hain vezirin ordudaki grupları da yerlerini terketmişlerdi.
Vezir, Hülagü ile bizzat görüşmesi ve ayağına kadar gitmesi için halifeyi teşvik etti. Ne çareki bu Allah'ın bir kaderiydi ve oldu. Abbasi Devleti işte bu Moğolların elleriyle nihayet düştü ve ortadan kalktı.
Böylece, Abbasi Devletinin çökmesi aşağıdaki sebeplerden kaynaklanmaktadır:
* Askerlerin idareye musallat olması,
* Bünyeden kopan parçaların küçük devletçikler oluşturması,
* Lüks hayatın yaygınlaşması,
* Batmilik hareketlerinin ortaya çıkması,
* Haçlı Seferleri
* Moğol istilası.
Aynı zamanda Abbasi hanedanına mensup fertler arasında cereyan eden çekişmeler ve birden çok veliahd seçilmesi olayları -ki bu tür kararlar da aynı zamanda çekişmelere kaynaklık etmiştir. -çöküşü hızlandıran sebeplerdendir.
Keza küçük yaştaki şehzadelerin veliahd seçilmeleri de halifelerin nüfuzlarının zayıflamasına, onlardan kimisinin diğerine musallat olmasına sebebiyet verdi.
Askerlerin idareye el koydukları dönem olarak bu bahsi üç fasla ayırdım:
Birinci Fasıl hakimiyetin Türk kökenli komutanların eline geçtiği süreyi, ikinci fasıl devlet idaresinin Buveyhoğulları ailesine geçtiği aşamayı, üçüncü fasıl ise Abbasi Devletinin Selçuklular tarafından idare edildiği müddeti kapsar.[18]
Abbasi Devleti'nin Yükselme ve Çöküş Devirlerinin Halifeleri
8. Muhammed el-Mu'tasım Billah
9. Harun el-Vasik Billah
10. Cafer el-Mütevekkil Alallah
11. Muhammed El-Muntasır Billah
12. Ahmed el-Mustainu Billah
13. El-Mu'tezzu Billah
14. Muhammed el-Muhtedi Billah
15. Ahmed el-Mutemed Aİallah
16. Ahmed El-Mutazıd Billah
17. Ali el-Müktefi Billah
18. Cafer el-Muntasır Billah
19. Muhammed el-Kahir Billah
20. Ahmed er-Radiy Billah
21. İbrahim el-Muttekıy Billah
22. Abdullah el-Müstekfi Billah
23. Kasım el-Mutiy-u Lillah
24. Ebu Bekir et-Taylu Lillah
25. Ahmed el-Kadiru Billah
26. Abdullah el-Kaim Biemrillah
27. Abdullah el-Muktediy Biemrillah
28. Abdullah el-Mustahzir Billah
29. El-Fadl öl-Musterşİdu Billah
30. El-Mansur er-Raşidu Billah
31. Muhammed el-Muktefi Liemrillah
32. Yusuf el-Müstencid Billah
33. Hasan el-Müstadiyu Biemrillah
34. Ahmed en-Nasıru Lidinillah
35. Muhammed ez-Zahiru Biemrilİah
36. Mansur el-Mustansıru Billah
37. Abdullah el-Mustasım Billah[19]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/407-409.
[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/411-426.
[3] Abbasiler
[4] Emevile
[5] Hud Suresi; Ayet, 45-46
[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/427-437.
[7] Zeyd Bin Harise Bin Şurahbİl El-Kâbi; Büyük sahabilerdendir. Cahiliyet devrinde kaçırıldı. Henüz çocuktu. O'nu Hz. Hatice satın aldı. Sonra Hz. Pey-gamber'e hediye etti. Babası bu haberi alınca Mekke'ye gelip çocuğunu istedi. Hz. Peygamber bu isteğin en tabii bir hak olduğunu kabul ettiyse de Zeyd babasının gönlünü alarak Resulullah (sav) ile beraber kalmayı tercih etti. (Mütercim)
[8] En'am Suresi; Ayet, 129
Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/439-443.
[9] Takiyye; Kişinin gerçek amacını gizli tutmasına gerçek ideolojisini ve inancını hasımlarından saklı tutması şeklindeki davranışına denir. (Mütercim)
[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/445-449.
[11] Clermont Konsili
[12] Butros En-Nâsik; Batı literatüründe Pierre L'Ermİte olarak geçer (1050-1115) Papa, haçlı seferleri esnasında vaaz vererek halkı müslümanlara karşı savaşa teşvik etmesi için O'na görev verdi. Bunda başarılı oldu. Ancak sürüklediği halk yığınları savaşta yenildiler. (Mütercim)
[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/451-456.
[14] Bu inançlar Şamanizm'in izleri olarak günümüzde de; Evliya diye bazı ölmüşlere ve üzerlerine türbe yapılmış padişahlara tapınmak, tarikat ayinleri, "Şeyhe Rabıta" mezar süsleme, çelenkli şölenli cenaze törenleri, ölünün 40 inci ve 52 inci gecesi duaları gibi daha nice batıl inanışlar, şirkin tezahürleri ve cahi-liyet gelenekleri olarak türkler arasında devam etmektedir. (Mütercim)
[15] İbahiyecİlik; Namus ve mülkiyetin kutsallığına İnanmamaktadır. Genellikle kadını ortak mal kabul etme inancına da denir. (Mütercim)
[16] Corciya (Georgia); Rusça: Gruzia; Eski SSCB'nin federal cumhuriyetlerinden bugünkü Gürcistan. (Mütercim)
[17] Mütareke; (yeni dille; Bırakışma) yani savaşı geçici olarak ertelemek demektir. Günümüzde "Ateşkes" olarak da ifade edilir. Arapçasi "Muhadene" denir. (Mütercim)
[18] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/457-461.
[19] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 4/462.
İslami Okul Okulların En Önemlisi