Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

66- EL-MUHTEDÎ BILLAH MUHAMMED BİN HARUN EL-VASIK (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 255-256) - Index Web - 0067 0067

66- EL-MUHTEDÎ BILLAH MUHAMMED BİN HARUN EL-VASIK (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 255-256)2


66- EL-MUHTEDÎ BILLAH MUHAMMED BİNHARUN EL-VASIK(HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 255-256)

 

Adı Muhammed Bin Harun El-Vasık'tır. El-Mu'tez'in amcası çocuğudur. Annesi Varda adında bir cariyeydi. Dedesi EI-Mu'ta-sim'ın hilafeti zamanında, Hicri 209 yılında Samarra'da doğdu. Künyesi Ebu İshak'tır. Ebu Abdullah diye anıldığı da söylenmekte­dir.

Esmer, ince yapılı, güzel yüzlü, titiz bir dindar, çok ibadet eden, âdil, yürekli, Allah'ın kanunlarını uygulamada güçlü ve ce­surdu. Fakat -ne yazık ki- yardımcı ve destekçi bulamadı. Bağ­dat'ta oturuyordu. Çünkü amcasıoğlu El-Mu'tez O'nu Samarra'dan sürmüştü. Askeri komutanlar El-Mu'tezze öfkelenince El-Muhte-di'yi Bağdat'tan getirip O'na bey'at etmek istediler. Ancak El-Muh­tedi bu fırsata rağmen -hiç kimseden bey'at almadı. (Devrimcile­rin teklifini reddederek onlara alet olmak istemedi.) Ne zaman ki El-Mutez getirildi. El-Muhtedi yine O'nu bir halife olarak ayakta karşılayıp kendisine selam verdi ve huzurunda saygıyla oturdu. İş­te o sırada -tezgahlandığı üzere- Halife El-Mu'tezzin görev yap­maktan aciz olduğuna dair şahitler getirildi. El-Mu'tezzin bizzat kendisi de bunu itiraf edip elini uzatarak, El-Muhtediye bey'atte bulundu. İşte ancak o zaman El-Muhtedi meclisin yukarı başına geçip oturdu. Tarihse Hicri 255 yılı, Recep ayının son günüydü.

El-Hatip anlatıyor, diyor ki:

Halife El-Muhtedi Billah hilafet makamına geldiği günden iti­baren ölünceye kadar hep oruçluydu. Haşim Bin El-Kasım da şöy­le diyor. Bir Ramazan gününün akşamı El-Muhtedi'nin yanınday­dım. Ayrılmak için yerimden kalktım. Bana: "Otur," dedi. Ben de oturdum. Bize namaz kıldırdıktan sonra yemek istedi. İftar için bir sini ve üzerinde saf undan yapılmış bir ekmek getirildi. Sinide, iç­lerinde tuz, sirke ve zeytinyağı bulunan tabaklar vardı. El-Muhte­di beni yemeğe davet etti. Peşinden yemek geleceğini zannederek ağırdan başladım. Bana bakarak şöyle dedi:

- Siz oruçlu değil miydiniz?

- Elbette oruçluydum, efendimiz, diye cevap verdim. Bu kez de:

- Peki yarın oruç tutmaya niyetiniz yok mu, diye sordu.

-  Nasıl olur, Halife Hazretleri, Ramazandayız ya, diye cevap verdim. Bunun üzerine:

- Öyleyse ye ve karnım doyurmaya bak. Çünkü burada artık şu gördüklerinden başka yemek yok, dedi. Ben hayret ettim ve sonra şöyle konuştum:

- Ya Emirelmüminin! Sofranızda neden yemek bulunmasın? Halbuki Allah Teala her türlü nimetlerini bolca size ihsan etmiş bulunmaktadır, diye nazikçe bir itirazda bulundum. Halife şu ce­vabı verdi:

-  Evet gerçeği söylüyorsunuz, fakat düşündüm ki Ümeyye-oğulları sülalesinde Ömer Bin Abdülaziz gibi faziletli bir şahsiyet vardı. Kanaat ve yetinmede sizin de duymuş olduğunuz gibi çar­pıcı örnekler vererek yaşadı. Haşimoğulları sülalesinde de böyle biri bulunsun diye gayret damarım tuttu. Dolayısıyla -işte gör­müş olduğun gibi- nefsime hakim olmaya, kanaatkar yaşamaya çalışıyorum.

Cafer Bin Abdülvahit de şunları anlatıyor:

El-Muhtedi'yle bir mesele üzerinde müzakere ediyorduk. O'na:

- İmam-ı Hambeli de böyle diyordu, fakat tepkiyle karşılanı­yordu, dedim ve İmam-ı Hambeli'nin El-Muhtedi'nin ataları ta­rafından gösterilen tepkiye hedef olduğunu - bu sözümle- işaret etmeye çalışıyordum. Bana aynen şöyle dedi:

- Allah İmam-ı Hambeli'ye rahmet etsin, vallahi de eğer ba­bamı inkâr etmem caiz olsaydı O'nu babalıktan redd de derdim.

Sonra da şunları ilave etti:

- Daima hakikati konuş ve anlat. Kişi doğruyu söyledikçe gö­zümde çok daha asalet kazanır.

Ünlü edip ve gramerci Niftavayh de şunları anlatıyor:

"Haşimîlerden biri El-Muhtedi'ye ait bir torba gördüğünü, bu torbanın içinde bir miktar yün ve yünden yapılmış kaba bir ku­maş bulunduğunu bana anlattı. El-Muhtedi, gece yarısı kalkıp bu kaba elbiseyi giyerek namaz kılarmış."

El-Muhtedi eğlenceyi ve müziği yasaklamıştı, devlet memur­larını, yetkilileri halka zulmetmekten men etmişti. Devlet dairele­rini, devlet sicillerini çok sıkı bir şekilde kontrol ederdi. Bizzat ken­disi -devletin hesap kitapları için- gelir oturur, memurlar da huzu­runda oturup muhasebeyi yaparlardı. Bu maksatla adet haline ge­tirdiği pazartesi ve perşembe günlerindeki muntazam oturumları­nı hiç bir zaman atlamazdı. Adaletsiz davranmış oldukları gerek­çesiyle yetkililerden bir guruba dayak cezası uygulamış, Cafer Bin Mahmud'u Bağdat'a sürmüştü. Bulunduğu yerden de nefret edi­yordu. Çünkü huzurunda Rafızî olduğu söylenmişti.

Halife El-Mu'tez devrilip, yerine halife ilan edilmek üzere El-Muhtedi Bağdat'tan Samarra'ya götürüldüğü sırada Bağdat halkı bunun sebebini bilmiyordu. Tek bildikleri şey, askerî komutanla­rın zulüm ve baskıları ile El-Mu'tez'in gevşekliği ve beceriksizliğiy­di. Dolayısıyla ikna olamayan halk bu sebeple ortalığı velveleye verdiler. Bağdat polis şefi Süleyman Bin Abdullah Bin Tahir'e gi­derek El-Mu'tez'in biraderi Ahmed Bin El-Mütevekkil'in halife ilan edilmesi talebinde bulundular. Çünkü Samarra'da olup bitenlerden haberleri yoktu. Fakat El-Muhtedi'nin halife ilan edildiğini anlayınca yatışıp sustular.

Bu aşamada El-Mu'tez'in annesi Kabiha Ramazan ayında ani­den ortaya çıktı. Bundan evvel oğlunun düşmanı -Türk asıllı ko­mutan Vasîfoğlu Salih'in yanıda saklı bulunuyordu. Sonra da O'nunla evlendi. Daima O'na beddua eder:

"Allahım! Vasıf m oğlu Salih nasıl ki oğlumu öldürdü ve be­nim de namusumu dillere düşürdüyse, nasıl ki beni perişan edip memleketimden uzaklaştırdıysa sen de öylece O'nu rezil et!" der­di. Kabiha vaktiyle çok zengindi, büyük serveti vardı. Çok değerli mücevherat, zinet eşyası edinmişti, Vasif oğlu Salih O'na musallat oldu. O'nu yanında gizledi. Vaktiyle halife olan oğlu El-Mu'tezzu-billah devrimci komutanların elinden kurtulabilmek için O'ndan elli bin dinar para isteyince Kabiha sefalet edebiyatı yapmış bu parayı vermemişti. Komutan Salih de oğlunu öldürüp kadının elindeki servet ve paralara dadandı. Ondan sonra da Vezir Ahmed Bin İsrafil'e tebelleş oldu. Elindeki malını mülkünü aldıktan son­ra da ölünceye kadar O'na işkence yaptı. Keza Kabiha'nm muha­sebecisi olan İsa Bin İbrahim'e de dayak atıp O'nu rezil rüsvay et­ti. O da mecbur olup Kabiha'nm gizlemiş bulunduğu servetlerin yerini O'na gösterdi. Ancak o da sonra işkence altında öldü. Bu Sa­lih adındaki komutan dehşet bir şekilde şımarıp azdı. Halife ise O'na hiç bir şey yapamıyordu. İşlediklerinden de bizar olmuştu.

Bu sırada Boğa'nın oğlu Musa, El-Kevkebi namıyla meşhur, is­yancı El-Hüseyn Bin Ahmed'e karşı Kazvin'de savaşmakla meş­guldü. Nihayet O'nu yenilgiye uğrattı. El-Kevkebi Deylem toprak­larına sığındı. Komutan Musa O'nu takib etmek istiyordu. Fakat Halife O'nu Salih'e karşı güç kazanmak üzere geri çağırdı. Kabî-ha'nm malına musallat olduğu Halife El-Mu'tezzi öldürdüğü, an­nesiyle de evlendiği ve yaptığı fenalıklardan dolayı Komutan Mu­sa da Salih'e kızgındı. Musa davet üzerine dönüp Samarra'ya va­rınca şehre kuvvetleriyle birlikte girmek için izin istedi. Ancak Ha­life askerlerin muhtemel aşırılıklarım önlemek maksadıyla O'na izin vermedi. Çünkü, her şeyden önce O bizzat adaleti icra etmek üzere zaten mevcuttu. Fakat Komutan Musa Halife'nin bu emrini dinlemedi. Makamına girerek Onu dışarı çıkardılar, zayıf bir ata bindirerek başka bir yere naklettiler. Sarayını da yağmaladılar.

Halife ise Musa'ya:

- Allah'tan kork Musa! Ne istiyorsun, diye nasihat ediyor, yalvarıyordu.

Musa ise:

- İyilikten başka bir şey istemiyoruz. Ancak sen de Vasıf oğlu Salih'i desteklemediğine dair yemin et bakalım, diye teklifte bu­lundu. Halife yemin edince ikna olup tekrar kendisine bey'atte bulundular.

Boğa'nın oğlu Musa, yaptıklarının ve ondan bundan aldığı mal ve paraların hesabını kendisinden sormak için Vasîf oğlu Sa­lih'i ifade vermeye çağırdı. Fakat Salih gizlendi.

Halife El-Muhtedi, genelin menfaati için tarafları uzlaşmaya davet etti. Birbirleriyle çekişip her biri kendi çıkarları için uğraş­masın diye böyle davrandı. Ancak yine Musa ve beraberinde bulu­nan komutanlar, Salih'in gizlendiği yeri biliyor diye Halife'yi suç­ladılar. Dil uzatıp O'nu tehdit ettiler. Fakat Halife El-Muhtedi erte­si gün kılıcını kuşanmış olarak ortaya çıkıp O'nlara şöyle meydana okudu:

- Bakınız, maksadınızı haber almış bulunuyorum. Ancak bil­miş olunuz ki ben, benden önce bu makama gelmiş bulunan El-Müstaîn ve El-Mutez gibi değilim, hem sonra Allah'a yemin ede­rim ki mumyalanarak ve vasiyetnamemi hazırlayarak çıkmış bu­lunuyorum. Nah işte kılıcım da üzerimde. Allah'a and olsun ki elimde durabildikçe O'nunla sizi vuracağını! Bre adamlar dininiz yok mu, utanma hissiniz namusunuz yok mu? Nasıl olur da hali­felere karşı geliyor, Allah'a isyan etme cüretini kendinizde bula­biliyorsunuz!... İsyancıları bu sözlerle payladıktan sonra:

- Salih'in nerede olduğunu da bilmiyorum, diye ilave eti. Bu­nun üzerine ikna olup dağıldılar.

Sonra Komutan Musa, Salih'i bulup getirene onbin dinar mü­kafat vereceğini ilan etti. Fakat yine de ele geçiremedi. Ancak daha sonra bulunup öldürüldü. Ne varki Halife El-Muhtedi önüne geçe­mediği bu fiillerden dolayı çok öfkelendi. Hiç bir komutan onun görüşüyle hareket etmiyordu. Tabi ki bu asi komutanlardan birini derdest edip öldürmek de öyle kolay iş değildi. Öte yandan bu anarşik olaylara karşı göz yumulacak gibide değildi. Halife, halkı baskı altına alan ve diktatörlük eden, ordunun üst düzey komu­tanlarından kurtulmayı düşündü. Bu işi de ancak onları birbirleri­ne düşürmekle başarabileceğine inanıyordu.

Bu sıralarda Komutan Boğa'nın oğlu Musa, beraberinde Bay-kabak ve Müflih de olmak üzere Haricilerin başı isyancı Müşavir Bin Abdilhamid'in üzerine bir harekât düzenlemekte idiler. Halife El-Muhtedi -gizlice- Komutan Baykabak'a bir mesaj yollayarak O'na -beraberinde bulunan Türk asıllı Boğaoğhı Musa ve Muflih adlı diğer iki komutanı Öldürmesi ve Türklerden müteşekkil bütün askerlerin emir ve komutasını üstlenmesi için talimat verdi. Fakat Baykabak Halife'nin göndermiş olduğu bu gizli mesajdan Musa'yı haberdar etti. Komutanlar da, Halife'nin onları teker teker ortadan kaldırmayı düşündüğünü anladılar. Bu yüzden dönüp Halife'nin üzerine yürüdüler. O da emrindeki kuvvetlerle birlikte onlara kar­şı direnmeye çalıştı. Fakat yenilerek Hicri 256 yılı Recep ayının or­tasında öldürüldü. Böylece hilafeti, bir yıldan onbeş gün kadar da­ha az bir süre devam edebildi.

Bu askerler Halifeye karşı devrim yapmaya kalkıştıkları sırada halk Halife'yi destekleyerek galeyana geldi ve üzerinde:

"Ey müslümanlar! Adalette Ömer Bin Abdülaziz'e benzeyen Halifenizin, düşmanına galebe çalmasını müyesser kılması için Allah'a dua ediniz!" çağrılarının yazılı bulunduğu bildirileri cami­lerde dağıttılar. Bu devrim sırasında Baykabak'm kendisi de öldü­rüldü. Çünkü Baykabak Halife'yi -hileyle- yakalamak için sözde bağlılık gösterisinde bulunarak huzuruna girince Halife O'nu ya­kalayıp öldürdü ve Türk kökenli isyancı askerleri korkutmak için Baykabak'm başını keserek önlerine attı. Fakat isyancılar bu kez de Baykabak'm kardeşinin etrafında toparlandılar.

Halife El-Muhtedi nin öldürülmesinden sonra isyancı askerler gidip Ahmed Bin El-Mütevekkil'i zindandan çıkardılar ve kendisi­ne El-Mutemed Allallah unvanım vererek O'nu halife ilan ettiler.

Askeri komutanların devlet idaresine musallat olmaları, zali­mane idareleri ve buna mukabil kimsenin de onlara karşı gelme imkanına sahip bulunamaması gibi sebepler yüzünden genel bir hal almış bulunan bu anarşiyle birlikte, emirlerinde bulunan as­kerlerin giriştikleri yağmalardan sonra komutanlarına sundukları paylar ve gösterdikleri itaat yüzünden bu komutanların sahip bu­lunduğu kuvvet siyasi hırsa kapılan bazı kimselerin bir takım isyan ve devrim hareketlerine kalkışmalarına sebep oluyordu.

Hatta devrim sevdasına kapılan bu adamlar Haşimilik tasla­maktan (yani Hz. Peygamber'in soyundan geldiklerini ileri sür­mekten) bile çekinmiyorlardı. Çünkü yönetimden memnun olma­yan ya da sosyal ve ekonomik olumsuzluklardan dolayı kin ve nef­ret besleyenler veya yağmalara girişmek ve mevcut düzeni çiğne­mek için anarşik ortamdan istifade etme niyetinde bulunanlar bu adamların etrafında toplanabilirlerdi.

Bu dönemde devlet nizamına karşı meydana gelen en tehlike­li siyasi hareket zenci devrimidir. Bu devrimin yöneticisi Ali Bin Muhammed Bin Abdurrahim adında Abdülkaysoğullarmdan bi­riydi. Ücretle çalışan bir işçiydi. Annesi de Esedoğullarından Ali Bin Ruhayb Bin Muhammed Bin Hakim'in kızı Kurra'dır. Rey ken­tine bağlı köylerden birinde otururdu. Bu köyün adı Varzeneyn idi. Zenci isyanının elebaşısı işte bu köyde doğup büyümüştü. Kendi­si hakkında şunları söylerdi:

Sözde anne tarafından dedesi Muhammed Bin Hakîm Küfe halkından olup vaktiyle Hz. Hüseyin'in torunu Zeyd Bin Ali'ye ka­tılarak zamanın Emevi Halifesi Hişam Bin Abdülmelik'e karşı baş kaldırmış, Zeyd öldürülünce gelip bu Varzeneyn köyüne sığınmış ve burada yerleşmişti.

Büyük babası Abdurrahim ise Abdülkaysoğulları'ndandı. Ho­rasan kentlerinden Talegan'da doğmuş sonra Irak'a intikal etmişti. Burada Sind asıllı bir cariye satın almıştı. Cariye işte bu Muham-med'i doğurmuştu. Bu sözlerden babasının Varzeneynden intikal edip geldiği ve burada Ali'nin kızı Kurra ile evlendiği, bu izdivaç­tan da bu adamın dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kendisi Abdülkaysoğulları'ndandır. Bu adam ücretle çalışan bir iş­çi, kindar ve bir takım kompleksleri bulunan aynı zamanda çeşitli kisvelere bürünebilen biriydi.

Ali Bin Muhammed EI-Abdi adındaki bu şahıs Bahreyn'e gide­rek Hicri 249 yılında burada ortalığa çıkıp Hz. Ali'nin soyundan:

 (Hz. Ali'nin oğlu Abbas'ın oğlu Abdullah'ın oğlu, Hüseyin'in oğlu, El-Fadl'm oğlu, Muhammed'iıı oğlu) AH olduğunu ileri sürdü ve Hecer kentinde halkı kendisine uymaya çağırdı. Bunlardan bir grup O'nu desteklerken bir diğer grup da Ona muhalif kaldı. Dola­yısıyla O'nun yüzünden her iki taraf birbirlerine girdiler. Ancak O'nu destekleyenler bu kez de O'ndan yüz çevirdiler. Bunun üze­rine Hecer'den ayrılarak El-îhsa bölgesinde bulunan Temimoğul-larından bir kabileye iltica etti. Burada da yine bir grup halk O'na uydu, bir diğeri ise düşmanlık besledi. Dolayısıyla yine O'nun yü­zünden bu gruplar birbirleriyle çatıştılar. Aralarında büyük sayıda kayıplar oldu. O'nunla beraber yola çıkanlarsa çölde gizlice ayrıla­rak O'nu yalnız bıraktılar. Bu kez de Bedevi kabileleri arasına gire­rek orada da kendisinin vaktiyle Kufe'de baş kaldırdığı için öldürü­len Ebul Hüseyin Yahya Bin Ömer olduğunu ileri sürdü. Yine bazı topluluklar onu desteklediler.

Karşıtlarıysa onlarla dövüştüler. Bu arada yine birçok kimseler öldürüldü. Dolayısıyla halk ondan uzaklaştı. Bu sefer de gözünü Basra'ya çevirdi ve 254 de Basra'ya gitti. Orada da Hz. Ali'nin to­runlarından Ali Bin Muhammed bin Ahmed Bin İsa Bin Zeyd Bin Ali Bin El-Hüseyin olduğunu ileri sürdü, buradaki cemaatlerden birine sızmak istedi. Fakat başaramayınca Bağdat'a gitti.

Bağdat'ta bir yıl kadar kaldıktan sonra Hicri 255 in Rama-zarfında tekrar Basra'ya döndü. Şehrin kenar mahallerinden bi­rinde yerleşti. Etrafına da yavaş yavaş zenciler toplanmaya başla­dılar. Bunlar binbir çileyle efendilerine çalışan ve patronlarının, sırtlarından geçindiği ancak onlara Mamda emrolunan güzel mu­ameleyi esirgediği kimselerdi. Bu da onların patronlarına karşı kin beslemelerine yol açmıştı. İşte bu propagandacı adam onların bu durumunu istismar etti. Onları patronlarına karşı kışkırtmaya ça­lışırken bir çok vaadlerde de bulundu. Bu sebeple zenci işçiler iş­lerini bırakarak bu adamın etrafında toplandılar. Adam bu avane-lerinin yardımıyla hırsızlık, gasp ve mal kaçırma gibi karanlık işle­re girişti. Adamlarının getirdiği hırsızlık mallarından onlara dağı­tarak özendirmeye çalışıyordu.

Devlet kuvvetleri O'na karşı harekete geçtiler. Ancak onları da yeniyordu. Çünkü gerek askeri komutanlar arasında gerek komu­tanlarla halife arasında gerekse devletle Taberistan ve Kazvin'deki muhalif çevreler arasında siyasi çekişmeler sürüp gidiyor, bu da devletin mücadele gücünü zayıflatıyordu. Diğer yandan isyancı bu savaşlarda ele geçirdiği değerlerle cemaatini teçhiz ediyor, on­ları güçlendiriyordu. Sonra Ubula ve Abadan'a girdi. Yani Hicri 256 yılı Recep ayının 25 nci günü Ubula'ya girerek halkından birçok kimseyi öldürdü, şehri yaktı. Bunu duyan Abadanhlar'm içine kor­ku girdi. Onun için şehirlerine giren zencilere, hiç direnmeden teslim oldular. Zenciler buradan Ahvaz'a intikâl ettiler ve halkına envai türlü zulümler yaptılar. Bu olaylar, o yılın Ramazan ayının henüz ortalarına gelinmediği günlerde cereyan etti. [1]



[1] İbn-ül Esir, EI-Kamil tere, c. 7, s. 166-197; îbn-i Kesir, EI-Bidaye tere, c. 11, s. 50-53, 55-60

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/25-33.