Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

76- EL-MUTFU LİLLAHEL-FADL BİN CAFEREL-MUKTEDİR (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 334-363) - Index Web - 0077 0077

76- EL-MUTFU LİLLAHEL-FADL BİN CAFEREL-MUKTEDİR (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 334-363)2

El-Muti'u Lillah Döneminde Bizanslılar3

El-Muti'u Lillah Döneminde Prenslikler3

Buveyhiler3

Hamdaniler4

Samaniler6

Bu Dönemde Karmatiler6

Îhşidler7

Ubeydîler7

Emeviler (Endülüs Emevileri)9

Yemen. 9


76- EL-MUTFU LİLLAHEL-FADL BİN CAFEREL-MUKTEDİR (HİLAFET DÖNEMİ, HİCRİ: 334-363)

 

Adı El-Fadl Bin Cafer El-Muktedir'dir. hicri 301 yılında dünya­ya geldi. Annesi "Şule" adıyla anılan bir cariyeydi. El-Fadl "Ebu'l Kasım" künyesiyle anılırdı. Zamanın halifesi olan amcasıoğlu El-Mustekfi'den kaçıp gizlenmişti. El-Müstekfi de onu aratıyordu. Sonra hicri 334 yılı cemaziyelâhir aymm onikinci perşembe günü Müstekfi'nin yerine El-Muti'u Lillah unvanım alan El-Fadl Bin Ca­fer'e halife sıfatıyla biat edildi. (Biat merasimi esnasında) devrik halife El-Mustekfi de huzura getirildi. Sabık Halife El-Müstekfi, ona halife sıfatıyla selam vererek, kendisinin "hal"' edilmiş bulun­duğuna dair şehadet etti. (Açıklama yaptı.)

Bu hadiseden sonra artık Halifelerin etkinliği gittikçe geriledi. Öyle ki ellerinde kesinlikle tasarruf hakkı olarak hiç bir şey kalma­dı. Her şeye rağmen zaman zaman kendilerine baş vurulur, yapı­lacak icraat konusunda görüşleri yine de alınırdı. Bir dereceye ka­dar da saygınlıkları vardı. Ancak devlet yönetimine el koymuş bu­lunan Buveyhoğullanndan Vezir Muizz'ud-Devle devletin başına geçince halifelerin sadece bu kadarcık bulunan saygınlıkları da büsbütün zevale erdi. Öyle ki Halife'nin artık veziri de yoktu. Sadece ona ait feodal gelirlerini ve harcamalarını hesap eden (Onun sadece özel hesap kitabıyla uğraşan) bir tek kâtibi vardı. Başka hiç bir şeyi kalmamıştı. Bilakis vezir edinmek sadece Muizz'ud-Dev-le'ye devrolmuş bulunuyordu. Nitekim istediği kimseyi de kendi­ne vezir seçiyordu.

Durumun bu raddeye varmasının en büyük sebebi şuydu: Bi­lindiği üzere Deylem halkı Şiilik akımına kapılmış ve Şiilikte aşırı tutucu bir yol izlemeye koyulmuş bulunuyorlardı. Abbasilerin, Hi­lafet makamını gaspettiklerine, bu makamı esasen ehil ve erba­bından (yani Ehl-i Beytten) zorla aldıklarına inanıyorlardı. Tabi bunları devlet idaresine saygılı olmaya teşvik eden dini bir faktör de mevcut değildi. Edindiğim bilgiye göre bir ara vezir Muizz'ud-Devle, hilafeti Abbasilerden alıp Fatımîlerden EI-Muizz'u Lidinil-lah'a [1] veya Hz. Ali soyundan birine vermek üzere yakın sırdaşla­rından bir cemaate bile danışmıştı.

Nitekim bunlardan biri hariç, ötekilerinin hepsi bu düşünceyi onaylamışlardı. Ancak itiraz eden adamı şöyle demişti:

"Bu doğru değil. Çünkü bugün öyle bir halifeyle çalışıyorsun ki sen ve arkadaşların onun hilafet makamına layık ve ehil olma­dığına inanıyorsunuz. Binaenaleyh eğer onu ortadan kaldırmayı bu arkadaşlarına emredecek olursan onun kanını helal sayacak ve onu derhal Öldüreceklerdir. Hal böyle iken eğer Hz. Ali soyun­dan birini halife diye bu makama oturtacak olursan, bu kez de arkadaşlarınla birlikte artık hilafet makamına ehil olduğuna inandığın bir kimseyle çalışmış olacaksın ki şayet bu zat arka­daşlarına seni öldürmeleri için emir verecek olsa bu emri yerine getireceklerdir." (Çünkü sana göre de onlara göre de bu meşru ha­lifedir [2]

İşte Abbasi halifelerinin, otoritelerinin zeval bulmasında ve servetlerinin yağmalanmasında en büyük sebep buydu ve bunun­la birlikte kapılmış bulundukları aşırı dünya hırsıyla tek adam ol­ma sevdasıydı.

Sonra Muizz'ud-D evle tüm Irak'ın yönetimini teslim aldı. Bu suretle Muizz'ud-Devle'nin, zaruri ihtiyaçları için takdir ettiği kü­çük bir nafaka hariç, Halifenin artık elinde hiç bir şey kalmadı.[3]

Halife El-Muti' Lillah, Muizz'ud-Devle ile birlikte Hamdâniler-den Nasir'ud-Devle ile savaşmak üzere sefere çıktılar ve birlikte Ukbara'ya vardılar. Ancak Nasır'ud-Devle halife ile vezirini yen­meyi ve Bağdad'a girmeyi başardı. Bunun üzerine Abbasi Devleti­nin bu dönemdeki Baş veziri Muizz'ud-Devle'nin otoritesi de za­yıfladı. Fakat sonra Nasur'ud-Devle'ye karşı bir hileye baş vurarak yine ona üstün geldi. Daha sonra da barıştılar ve Nasır'ud-Devle Musul'a döndü.

Vezir Muizz'ud-Devle ise Irak idaresini tekrar ele geçirerek Ha-life'nin yetkilerini kaldırdı ve ona sadece 100 dinar kadar günlük bir nafaka tayin etti. Ancak hicri 335 yılından sonra Halife'nin üze­rindeki kısıtlamayı kaldırarak onu hilafet sarayına tekrar iade etti. hicri 336 yılında da yine ikisi beraber Basra üzerine sefere çıkarak şehri Ebu'l Kasım El-Beridi'nin elinden aldılar.

Bir ara hicri 353 yılında El-Müberka' adında bir adam, Haşimi soyundan olduğunu iddia etti. Vezir Muizz'ud-Devle Musul'da Hamdanilerden Nasır'ud-Devle'ye karşı savaşmakla meşguldü. Keza Deylem topraklarında da Ebu Abdullah Muhammed Bin El-Hüseyn admda biri ortaya çıkarak yine Hz. Hüseyn'in soyundan olduğunu ileri sürdü ve bu adamın çıkardığı gaileler Deylem Böl­gesinde epeyce büyüdü.

363 yılındaysa Haife El-Muti'u Lillah'a felç geldi ve dili ağırlaş-tı. Bunun üzerine Hilafet makamından çekildi. O'ndan sonra hila­feti, oğlu Et-Tai'u Lillah teslim aldı. Hasta halife 364 yılı başlarında Muharrem ayında öldü.[4]

 

El-Muti'u Lillah Döneminde Bizanslılar

 

Hamdanî prensi Seyfu'd-Devle'nin sınırlar sorumlusu Nasr Es-Semeli vasıtasıyla hicri 335 tarihinde müslümanlarla Bizanslılar arasında esir mübadelesi yapıldı. Rumların elinde bulunan müs-lüman erkek ve kadın sayısı 2480 iken müslümanların elinde bu­lunan Rum esirlerin sayısı 2250 idi. Bu sebeple Seyfud-Devle Bi­zanslıların elinde bulunan esirlerin salıverilmesine karşılık para ödedi. Bu fazla esir sayısı ise 230 kişiydi.

Dördüncü asrın son yansında Bizans saldırıları arttı. 350 yılın­da Girit adasını müslümanlardan almışlardı. Sonra Bizans Kralıy­la Ermeni Kralı Tarsus taraflarına gelerek şehrin dolaylarını kuşat­maya aldılar. Fakat buralara girmeye güç getiremediler. Keza Bi­zans Kralı büyük bir orduyla Masisa stratejik noktasını bastı ve bu­rayı zorla aldı. Sonra da 354 yılında Tarsus üzerine yürüdü. Bu sı­rada şehrin halkı Bizans kralından aman dilediler. Bunun üzerine kral, onlara can güvenliği konusunda teminat vererek onları şehir­lerinden çıkardı. Ertesi yılsa Bizanslılar Amid (yani Diyarbekir) üzerine yürüyerek burayı kuşattılar. Ancak şehre girmeyi başara­madılar. Dolayısıyla buradan Nusaybin'e gittiler. Seyfud-Devle, bu sırada Nusaybin'de bulunuyordu, hicri 357 yılında da Bizanslı­lar Antakya üzerinde yürüdüler. Burada çok insan öldürdüler. Bir kısmım da esir aldılar. Ve ganimetlerle buradan döndüler. İki sene sonra Antakya'ya girebildiler. Oradan da Halep taraflarına yürüye­rek burada Seyf'ud-Devle'nin adamı Kar'aveyh ile barış yaptılar.

Bu olaylardan sonra Bizanslılar İslam topraklarının içlerine doğru girmeye ve ilerlemeye başladılar. Nitekim 358 yılında Homs şehrine sızarak burayı yaktılar, aynı zamanda Trablus'a da girdiler. Rumlar keza Cizre ve Diyarbakır'a da saldırdılar ve Reha (Urfa) halkından birçok kimseyi katlettiler.

Buna rağmen Buveyhoğullarından (Abbasilerin Şii başveziri) Muizz-ud-Devle bunlara karşı hiç kımıldamadı. Bilakis sınırların takviyesi için toplanmış olan paralan kendi heva ve hevesi uğruna harcadı. Bu yüzden halk ona öfkelendi. Muizz'ud-Devle ancak er­tesi yıl Bizanslılar üzerine bir ordu gönderdi. Vakıa bu ordu zafer kazandı. Bu suretle halkın Muizz'ud-Devle'ye karşı öfkesi de yatış­mış oldu.

362 hicri yılında Bizanslılar yine Amid üzerine yürüdüler. Baş­larında kralları da bulunuyordu. Şehri kuşattılar. Bu sırada Ham-danilerin adamı Herzmerd Amid sorumlusuydu. Herzmerd Ebu Tağlib Bin Nasır'ud-Devle'den yardım istedi. O da kardeşi Ebul-Ka-sım Hibetullah Bin N as ir'u d-D evle'yi gönderdi. Allah Teala da on­lara Bizanslılara karşı zafer ihsan etti. Nitekim Ermeni Kralı, Da-mastuk'u esir aldılar. Bu kral hicri 363 yılında zindanda öldü.

Bizanslılarla olan savaşlar daha çok onlarla Hamdaniler ara­sında cereyan ediyordu. Nitekim Hamdanilerin görevi İslam top­raklarının sınırlarını korumaktı. Bu görev artık onlara düşmüş ve onların omuzlarına yüklenmiş bulunuyordu. Ne varki onların za­yıf düşmeleri ve Şiilik akımlarına kendilerini kaptırmış olmaları Bizanslıları cesaretlendiriyordu. Bu sebepledir ki, Bizanslılar, bir kaç defa Haleb'e girdiler. Her şeye rağmen Hamdanilerin sürekli şekilde İslam düşmanı Rumlarla çarpışması müslümanların onla­ra sempati beslemelerine ve Seyf'ud-Devle'yi övmelerine vesile oluyordu. Öyleki Seyf ud-Devle halkın nazarında büyük bir kahra­man ve cesur bir silahşor olmuştu. Halbuki gerçekte böyle de de­ğildi. Onun Şiilikteki aşırılığı gafletine, belki de sınırları ihmal et­mesine bile sebep oldu ki bu da müslümanlara karşı Bizans'a ce­saret verdi. [5]

 

El-Muti'u Lillah Döneminde Prenslikler

 

Buveyhiler

 

Buveyhiler Bağdat'ta Hilafetin mukadderatına hakim olmakla birlikte, aynı zamanda kendi adlarına kurdukları mahalli emirlikr leri de temsil ediyorlardı. Temsil ettikleri emirlikler birkaç tane idi. Ezcümle Büveyhoğulları'nm büyüğü olan Ali Ebu'l-Hüseyin îma-düddevle Fars bölgesine hükmediyorlardı. Ve aynı zamanda Emi-rülümera idi. (Yani Silahlı Kuvvetler baş komutanı idi.) Kardeşi Ah­met Ebu'l-Hüseyn'in Muizzüddevle de onun adına Irak, Ahvaz ve Kirman'ı naib olarak idare ediyordu. Diğer kardeşi Ebu Ali El Ha­san Rüknüddevle ise Rey, tîemezan ve Isfahan kentlerine hükme­diyordu. Büveyhoğullanmn Şiilik konusunda çok ileri derecede ta­assup ve tutuculukları vardı. Öyleki bu tutumları yüzünden dö­nemleri Sünni ve Şiiler arasında çok geniş çapta bir kavga ve mü­cadele asrı oldu. Bu dönemde aşure günlerinde Şiilerin yas mera­simleri çok kötü ve çirkin bid'atlerle icra edilirdi.

İmadüddevle 338 yılında öldü. Yerine kardeşinin oğlu Adüd-devle Ebu Şüca' Hüsrev Bin Rüknüddevle geçti. Çünkü îmadüd-devle'nin yerine geçerek erkek oğlu yoktu. Bu fırsatla Rüknüd­devle Deylem ve Şemkir prensinden Taberistan'ı ve Curcan'ı aldı. Ve kendi bölgesine ilhak etti. Daha sona Muizzddevle, kardeşi Rüknüddevle'nin Horasan Valiliği konusunda halifeden de bir emir aldı.

Sonra hicri 356 yılında Muizzüdevle öldü. Onun döneminde Türkler kuvvetlenmiş Muizzüddevle'ye karşı ayaklananları destek­leyen Deylemliler ise zayıf duruma düşmüşlerdi. Kendisinden sonra yerine Bağdat'ta oğlu Bahtiyar geçti. Ona da İzzüddevle la­kabı verildi. Muizzüddevle'nin sonraları Sünni inancı benimsedi­ği ve ölmeden önce ehli sünnet velcemaat topluluğuna döndüğü söylenir. Sonra Mansur Bin Nuh Es Samani Büveyhoğulları'nm mülküne göz dikti. Çünkü İzzüddevle Bahtiyar eğlenceye, kadınla­ra ve ava kendini kaptırmıştı. Ancak Rüknüddevle yeğeni izzüd-devle'yi destekleyerek Mansur Bin Nuh'a karşı durdu. Ve ona mani oldu. Nitekim kendisine her yıl 100.000 dinar vergi ödemeleri şar­tıyla Rüknüddevle Bin Buveyh ile oğlu Aduddüvle ile anlaşan bu Mansur Bin Nuh Es Samani iş bu barıştan sonra bir av gezisi sıra­sında atından düşerek öldü.

Bu arada İzzüddevle Bahtiyar Sübüktekin ile ihtilafa düştü. Araları bozuldu. Bunun üzerine Sübüktekin İzzüddevle'nin mes­kenini kuşatarak ailesini gözetim altına aldı. Böylece Türkler Bü­veyhoğulları'nm üzerinde hakimiyet kurdular. Bu sırada İzzüd­devle Ahvaz'da bulunuyordu. Ve hicri 363 yılma rastlayan bu hadi­se sırasında Bağdat'a giremiyordu. Bu maksatla amcası Rüknüd­devle ile haberleşti. Amcası ona bunun üzerine Ebu'l Feth bin El-Amîd'i yardımcı olarak gönderdi. İzzüddevle bu durum karşısında amcası oğlu Adudüevle'den yardım istediği gibi Ebutağlib BinNasıruddevle Elhamdani ile de mesaj teatisinde bulundu. Sonra Türkler beraberlerinde halife EttaiuliUah ve babası EI-Muti'ulillah olduğu halde İzzüddevle'nin üzerine gitmek için Vasıt'a hareket ettiler. Fakat çok geçmeden devrik halife El Muti'ulillah ondan sonra da Sübüktekin Öldüler. Bunun üzerine Türkler Eftekin adın­da aralarında bulunan bir emirin etrafında birleşerek İzzüddevle Bahtiyar ile karşılaştılar, izzüddevle Bahtiyar zayıflamış, bu sırada amcası oğlu Adududdevle ise güçlenmişti. Nitekim Adududdevle Irak'ın tümünü ele geçirdi .[6]

 

Hamdaniler

 

Musul emiri Nasırüddevle El Hamdani Türk asıllı komutanlar­dan Tekin ile bozuştu. Ve aralarında birçok defa çatışmalar cere­yan etti. Nihayet Nasrüddevle Tekini etkisiz hale getirdi. Böylece 335 yılında Musul ve Cizire'de durum istikrara kavuştu.

336 yılında Nasırüddevle El Hamdani ile Buveyheoğlu Muiz­züddevle'nin arası bozuldu. Bunun üzerine Muizzuddevle Musul üzerine yürüdü. Nasırüddevle bu hadiseyi haber alınca Nusay­bin'e kaçtı. Bunu fırsat bilen Muizzuddevle ise Hamdanilerin, üze­rinde hükmettikleri bütün topraklan ele geçirmeye azmetti. Bu­nun bir neticesi olarak Musul halkı Büveyhoğulları'nm zulmüne uğradılar ve Muizzüddevle'nin elinden çektikleri baskılar onları son derece sıkıntıda bıraktı. Ne varki bu sırada oluşan şartlar ken­dilerine yaradı. Çünkü Rüknüddevle Horasanhlar'a karşı verdiği mücadelede kardeşi Muizzuddevle'den imdat istedi. Bu sebeple de Buveyhoğlu Muizzuddevle Hamdani Emiri Nasırüddevle tiyle barış yaptı. Buna göre:

Nasırüddevle, Musulu terk etmesine karşılık Muizzüddevle'ye her yıl 8000 dirhem vergi vererek ve Cuma minberlerinde Buvey-hoğulları İmadüddevle, Muizzuddevle ve Rüknüddevle'ye dua okutacaktı. Muizzuddevle hicri 345 yılında bazı isyanları bastır­mak üzere Bağdat'tan Ahvaz'a hareket etti. Bunu fırsat bilen Naşıruddevle de Bağdat'a girerek şehri ele geçirdi. Buveyhoğlu Muiz-zuddevle işini bitirip Bağdat'a dönünce bu sefer de Hamdaniler Bağdat'ı terkettiler. Ancak Nasıruddevle daha önce yapılan anlaş­mada ödeyeceğine dair söz verdiği vergileri ödemekten vazgeçti. Bu da Muizzuddevle'nin seferini Musul'a doğru devam ettirmesi­ne sebep oldu. Ve Nasıruddevle'yle savaşa girişti. Ancak Nasırud­devle kendisiyle mesaj teatisinde bulunarak vergileri Hilafet'e ait hazineye her yıl ödeyeceği vaadinde bulundu.

Onun bu sözü vermesine rağmen Muizzuddevle ertesi yıl, yine Nasır'uddevle'nin üzerine yürüdü ve Musul'a girdi. Nasıruddevle yine Nusaybin'e kaçtı. Fakat Muizzuddevle onu peşisıra takip etti. Nasıruddevle bu kez de kardeşi Seyfüddevle'nin bağımsız olarak hükümdarlık ettiği Halep kentine kaçtı. Bunun üzerine Hamdani-oğlu Seyfüddevle, Buveyhoğlu Muizzuddevle ile temas kurarak kardeşi ile arasını buldu. Aynı zamanda kardeşi Nasıruddevle'nin, her yıl Bağdat'a Hilafet hazinesine 2 milyon 900 dirhem vergi öde­yeceğini keza kardeşinin zimmetinde bulunan borçları da bizzat kendisi eda edeceğini taahhüt altına aldı.

353 yılında da Nasıruddevle, Musul, Diyarrabia ve Rahba kent­lerinin idaresine mukabil, oğlu Ebu Tağlib'e belli bir para ödeyece­ğine dair sözleşme akdetti. Ancak Nasıruddevle daha sonra oğlu Ebu Tağlib'le bozuştu. Bunun üzerine, oğlu, babasını zindana attı. Nasıruddevle, 358 yılının Rabiul-evel ayında ölünceye kadar da zindanda kaldı. Nasıruddevle'nin oğullan ise onun ölümü üzerine kardeşleri Ebutağlib ile ihtilafa düştüler.

Halep'teki Hamdaniler'e gelince bu prensliğin emiri olan Sey­füddevle, esasen bir mücahit veya bir kahraman olduğu için değil, bilakis, İslam topraklarından, sınırlara düşen bu bölgenin emiri olması sıfatıyla ya da küfür diyarıyla İslam topraklan aramda ka­lan stratejik noktaların Hamdani Emirliğinin sınırlarında kalmış olması hasebiye Bizanslılarla sürekli bir mücadele içindeydi. Yok­sa şair El-Mütenibbi'nin, onu övmekte olduğu edebiyat kitapla­rında da zikredildiği üzere o, ne bir mücahit ne de bir kahraman­dı. Mütenebbi ise onu şiirlerinde övmekle, aslında bir mevki sahi­bi olma fırsatı peşindeydi. Methiyeleri hırslı tamahkâr ve fırsat kollayan birinin sözlerinden öteye bir şey değildi. Ya da her ikisi aynı fikir üzerinde birleşiyorlardı ki bu fikir, Şiilikteki taassup fikriydi. Öyleki bu düşünce Karmatilerin felsefesine bile yaklaşıyor­du. Gerçeğe bakılacak olursa Seyfüddevle savaşlarda ordunun Önünde değil bilakis hep arka saflarında yerini alıyordu. Dolayı­sıyla yenilgilerde kurtuluyor, zaferlerde ise övünüyordu.

Seyfüddevle 337 yılında kalabalık bir orduyla Bizans toprakla­rına girdi. Ne varki yenilgiye uğradı ve Bizansılar bu Hamdani or­dusunun elinde ne var ne yok hepsini aldılar. Aynı zamanda Tar-tus halkı Rumlardan çok büyük eziyetler çektiler. Bununla beraber Seyfüddevle vatandaşlarından hiç birini korumayı başaramadı. Bu tabii onun vasıflarından olan korkaklık ve namertliğindendi.

Seyfüddevle hicri 339 yılında tekrar büyük bir orduyla Bizans topraklarına girdi. Bu sefer de zafer kazandı. Rumlardan büyük sa­yıda esir aldı. Ancak Rumlar dönüşte yolunu kestiler, onu bozgu­na uğrattılar. Almış bulunduğu esirleri elinden kurtardılar ve bera­berinde bulunanların bir çoğunu da öldürdüler. Seyfüddevle bera­berindeki adamlarının ancak çok az sayıda geriye kalanlarla canı­nı kurtarabildi. Çünkü o, süvarilerinin en arka saflarında bulunu­yordu, hicri 342 yılında yeniden Bizans topraklarına girerek bu kez zafer kazanmayı başarabildi.

Ertesi yıl ise Zabatra ve Malatya kentlerine baskın düzenledi. Buralar esasen İslam topraklarının stratejik noktalarıydı. Sonrala­rı Bizanslılar tekrar buraları istila etmiş yakıp yıkmış ve halkını esir almışlardı. Seyfüddevle bu savaşta Damastuk'un oğlu Konstan-tin'le karşılaşarak ona karşı üstünlük elde etti ve adamlarının ço­ğunu öldürdü. Sonra da Maraş yakınlarında Bizzat Damastuk ko­mutasındaki orduyla karşılaşarak bu orduya galebe çaldı. Damas­tuk'un damadını ve kızının oğlunu da esir aldı.

Onu cesaretlendiren bu olay sebebiyledir ki Seyfüddevle hicri 345 yılında yeniden Bizans topraklarına girerek büyük bir zafer ka­zandı ve Halep'e ganimetlerle döndü. Bunun üzerine Bizanslıların öfkesi taştı. Büyük sayıda ordularını yığarak müslüman kentlerine saldırdılar, bu şehirlerin ahalisini kılıçtan geçirdiler. Etrafı yakıp yıktılar ve canlan nasıl istediyse heveslerine göre kadınları kaçırıp esir aldılar. Aynı zamanda deniz yoluyla Tartus kentine de saldıra­rak halkından 1800 kişiyi kılıçtan geçirdiler, bir kısmını da esir al­dılar. Birçok köyü de ateşe verdiler.

İşte Seyfüddevle'nin Bizanslılara karşı kazanmış bulunduğu zaferlerin en büyüğü bu oldu.

Hicri 348 yılında Bizanslılar Reha ve Tartus'a girdiler. Bu şehir­lerin ahalisini kısmen öldürdüler, kısmen de esir aldılar ve malla­ra el koyup aldılar. Seyfuddevle de buna bir misilleme olarak 349 yılında bizans topraklarına girdi. Bu baskında üstün gelmeyi ba­şardı ve birkaç kaleyi de fethetti. Ancak Bizanslılar dönüşte yolunu kesip askerlerinin çoğunu öldürdüler. Bu olayda 300 süvariyle bir­likte Seyfüddevle'den başka kimse kurtulamadı. Sonra Antak­ya'dan Tartus'a doğru büyük bir ordu harekete geçti. Bunun üzeri­ne Bizanslılardan pusuda bulunan bir birlik karşılarına çıkarak bu orduyu son neferine kadar kılıçtan geçirdiler. Bu ordudan yaralar alan Antakya emirinden başka hiç kimse kurtulamadı. Bir diğer ta­raftan da Seyfüddevle'nin hizmetlilerinden Neca adlı bir komutan Bizans topraklarına girerek ganimetlerle döndü.

351 yılındaysa Damostuk Halep'e girdi ve Seyfüddevle'nin sa­rayını zaptetti. Saray kentin dışında bir yerdeydi. Damastuk saray­da mal, eşya, kadın, ne varsa hepsini ele geçirerek Seyfüddevle'nin adamlarını da öldürdü. Seyfuddevle ise evinden, hatta evin bulun­duğu bölgeden, karılarını bile düşmanlarına terkederek kaçmış bulunuyordu. Bizans Kralı Damastuk'un ordusu Halep'te dokuz gün kaldı. Bizans ordusu ne kadar çirkin bir fiil varsa bu şehirde iş­ledi. Bizans ordusu bundan Önce de Aynzarba'ya girmişti. Burası müslümanlarm en stratejik noktalarından biriydi. Bizanslılar, bu­raya girince aynı günde Ebu Firas El-Hamdani'yi esir almışlardı. Ebu Firas, amcazadesi Seyfüddevle'nin Menbec'e nasbettiği vali-siydi. Bizanslılar bu sırada Tartus Kenti'nin havalisine de baskın düzenlemiş bulunuyorlardı.

Seyfuddevle, Aynzarba sınır noktasını yeniden inşa ederek hizmetlisi Neca'yı Bizanslılar üzerine gönderdi. Neca, Bizans top­raklarına girdi. Ancak çok geçmeden efendisine karşı baş kaldıra­rak Harran kentinde direnişe geçti. Ondan sonra da Azerbaycan'a gitti. Burayı ele geçirmesine ise o bölgede bulunan Ebu'l Vard adında bir bedevi yardımcı oldu. Fakat daha sonra Seyfuddevle üzerine yürüyerek onu ortadan kaldırmayı başardı, hicri 354 yılın­da da Karmatilerden Mervan isimli bir adam Homs kentinde ayak­lanarak bu şehri Seyfüddevle'den kopararak aldı.

Seyfuddevle, bu adamın üzerine de hizmetlilerinden Bedr'i gönderdi. Tarafların tutuştukları savaşta Mervan zehirli bir okla isabet alarak bir kaç gün sonra öldü. Aynı zamanda Bedr bu savaş­ta esir alınmıştı. Nitekim Mervan'in arkadaşları onu öldürdüler. Hicri 355 yılında ise Seyfuddevle ile Bizanslılar arasında esir mü­badelesi yapıldı. Bizanslıların eline vaktiyle düşmüş bulunan Hamdani esirlerinden biri de Ebu Firas'tı.

Bu olaydan sonra çok geçmeden hicri 356 yılında Seyfüddevle öldü. Yerine ise oğlu Sa'düddevle Ebu'l Meâil geçti. Ebu'l Meali ise dayısı Ebu Firas'la bozuştu ve onu 357 yılında öldürdü. Ne varki babasının azadlı kölelerinden Kar'avayh ona galebe çalarak Ha-lep'i ele geçirdi. Bunun üzerine Ebu'l Meali kaçtı. Fakat yeniden dönerek Fırat Nehrini geçip Hama üzerine yürüdü ve şehri zaptet­ti. Sonra Homs'a yöneldi ve Bizanslıların 358 yılında basarak tah­rip ettikleri sahaları yemden kurdu. Kar'avayh ise Bizanslıların şiddetinden korkarak onlarla iyi geçinmeye gayret ediyordu. Son­raları hicri 359 yılında Kar'avayh ile Ebu'l Meali barıştılar ve bu­nun üzerine Ebu'l Meâli'nin Halep'te durum nisbeten istikrara ka­vuştu. Ancak ülke gerek Buveyhoğulları'ndan gerek Hamdanîler-den gerekse Fatımî'lerden Rafıziliğe kapılan ve Hz. Peygamber'in sahabilerine dil uzatanlarla dolup taştı. [7]

 

Samaniler

 

Samanilerin başına hicri 331 yılında Nuh Bin Nasr geçti. Nuh Horasan'a egemen olma konusunda Buveyhoğulları'ndan Rük-nüddevle ile ihtilafa düştü. Giriştikleri savaşta da Rüknüddev-le'nin karşısında yenilgiye uğradı. Çünkü beraberindeki kuvvetler­den bazı birlikler Rüknüddevle'nin saflarına geçtiler. Ne varki Nuh kaybetmiş bulunduğu toprakları hicri 333'te yeniden kazandı. Fa­kat çok geçmeden maiyetindeki komutanlardan Ebu Ali Bin Muh­taç ona karşı başkaldırdı. Bu olaysa ülkede kargaşaya yol açtı. Du­rum bununla da sınırlı kalmadı. Bilakis komutanlarından bazıları İbrahim Bin Ahmed Bin İsmail'le temas kurmuş, onunla yazışmış-lardı. İbrahim'se Hamdanilerden Nasıruddevle'nin saflarına geçmisti. Sonra, İbrahim kendisiyel temas kuran bu komutanlarla bir araya geldi. Onlar da kendisiyle bey'at ettiler.Yani işbirliği yapa­caklarına dair söz verdiler. Bunun üzerine İbrahim isyancı Ebu-ali'nin de yardımıyla hicri 335 yılında Nisabor, Merv ve Buhara kentlerini istila etmeyi başardı. Bu sebeple Nuh Bin Nasr, bu iki adamın üzerine yürüdü. Ancak bu sırada Ebu Ali İbrahim'le ihtila­fa düştü. Bu yüzden İbrahim, Samanî ordularının emir ve komuta­sını yürütmek ve vaktiyle ordunun bir kısmı ve komutanlardan ba­zılarının kendisine vermiş bulundukları yetkilerden vazgeçmek şartıyla kardeşi oğlu Nuh'la anlaşmayı uygun gördü. Nitekim bu anlaşma yapıldı. Ne varla İbrahim bu kez de dönüp kardeşinin bir diğer oğlu olan Muhammed Bin Nasr ile işbirliği yaparak yeğeni Nuh Bin Nasr aleyhinde anlaştı ve ona bey'atte bulundu.

İşte bu kargaşa sebebiyledir ki Samaniler, sonunda zayıf düş­tüler ve bunun neticesi olarak Buveyhoğullan Rey kentine ve El-Cebel memleketlerine hakim oldular.

Nuh Bin Nasr, kendisine baş kaldırmış bulunan emrindeki ko­mutanlarından isyancı Ebu Ali'yle barış yaptı. Bunun neticesi ola­rak da kuvvetlendi ve Rey ile Cebel dolaylarında kaybetmiş bulun­duğu topraklan tekrar geri aldı. Lakin Buveyhoğlu Rüknüddevle 339 yılında komutan Ebu Ali'yi efendisine karşı yeniden kışkırtı. Fakat bu sıkıntı çok geçmeden bertaraf oldu ve Ebu Ali emiriyle yeniden barışarak ordunun emir ve komutasını teslim aldı. Aynı zamanda Buveyhoğlu Rüknüddevle'yi Nuh Bin Nasr'a yıllık bir ciz­ye Ödemeye mecbur etti.

Sonraları Nuh Bin Nasr emrindeki komutanı Ebu Ali hakkında şüpheye düşerek onu komutanlıktan attı, Buveyhoğuliarmdan Rüknüddevle'yle mesaj teatisinde bulunduktan sonra onun bu­lunduğu Rey Kenti üzerine yürüdü. Halife de olaya müdahale ede­rek hicri 343 yılında Rüknüddevle'nin kardeşi Buveyhoğu Muizüd-devle'nin de yardımıyla Rüknüddevle'nin Rey Valiliğini onayladı ve bu yıl içinde Nuh Bin Nasr Öldü. Yerine oğlu Abdülmelik Bin Nuh geçti. Abdülmelik orduların komutasını Beki' Bin Malik'e ve­rerek, Ebu Ali'yi Buhara'dan çıkarmak üzere onu buraya şevketti. Nitekim Bekir bu işi başardı. Çünkü Ebu Ali'ye bağlı bazı birlikler Bekr'in saflarına geçtiler. Bu ise Ebuali'nin kaçıp Rey'de Rüknüd-devle'ye sığınmasına sebep oldu.

Sonra hicri 350 yılında Abdülmelik de öldü. Yerine kardeşi Ebu Salih, Mansur Bin Nuh geçti. Ancak Sicistan halkı Ebu Salih'e kar­şı ayaklandılar. Aralarında çıkan savaşlar yediyıî devam etti.

356 yılında Buveyhoğlu Rüknüddevle ile Mansur Bin Nuh ara­sında savaş çıkmış, 361 yılma kadar da devam etmişti. Ancak Rük­nüddevle'nin Mansur'a 100 bin dinar, oğlu Adududdevle de ona 50 bin dinar para ödemeleri şartı ile aralarında barış yapıldı. Aynı zamanda Samanoğlu Mansur Bin Nuh, Adudduddevle'nin kızıyla evlendi. 366 yılında ölen Mansur'un yerine ise İkinci Mansur adıy­la oğlu Nuh Bin Mansur geçti.[8]

 

Bu Dönemde Karmatiler

 

Karmatiler, vaktiyle söküp almış oldukları kutsal taş Hacer'ül-Esved'i Hecer bölgesinde, ellerinde 22 yıl saklı kaldıktan sonra ge­tirip Kabe'ye iade ettiler. Bunu, Fatımiler isteyince yaptılar. Sebe­bine gelince bu olay İslam dünyası çapında halk tarafından konu­şulan bir hadise haline gelmişti. Ayrıca İslam topraklarının çoğu Karmati ve Rafiziler tarafından idare edildiği için Karmatilerce Ha-cer'ül-Esved'in kaçırılmasından, bu fraksiyonların memnun oldu­ğu izlenimi vardı. Dolayısıyla Fatımiler İslam dünyasındaki bu nefretin, Rafızîler aleyhinde bir gün ülkenin her yerinde genel bir isyana, umumi bir ayaklanmaya dönüşmesinden korktular . (Kar-matilere baskı yaparak kutsal taşın yerine iade edilmesini temin ettiler.)

353 yılındaysa Karmatiler Taberya üzerine yürüyerek burayı İhşid'in elinden almak istediler. Ancak bunu başaramayacaklarım anlayınca Seyfüddevle'den yardım istediler. O da kendilerine gere­ken imdadı gönderdi. Bunun üzerine 357 yılında Dımışk'a girdiler.

355 yılındaysa Karmatiler Oman'dan temizlendiler.

Karmatiler 360 yılında yeniden Dımışk'a döndüler. Buranın idaresi Ubeydiler'in eline geçmişti. Karmatiler şehre girmeyi ba­şardılar. Bu sırada şehrin valisi Cafer Bin Fellah'ti. Karmatilerin li­deri ise Hüseyn Bin Ahmed Bin Behram'dı. Buveyhoğlu îzzuddev-le ona silah yardımı yapmıştı. Karmatiler sonra buradan Ramle'ye geçerek şehri aldılar ve Kahire'ye doğru ilerlediler. Fakat şehrin ka­pılarında yenilgiye uğrayarak tekrar Şam'a döndüler. Sebebine ge­lince Karmatiler Mısır üzerine yürüdükleri sırada beraberlerinde Arapların Suriye Emiri Hassan Bin Cerrah Et-Tai de vardı.

Bu sıralarda Ubeydi (Fatımi) Lideri El-Muizzu Lidinillah'm otoritesi zayıflamış, gücünü kaybetmişti. Karmatilere karşı koya­cak durumda değildi. (Herhangi bir sebeple) Karmatilerin başında bulunan bu Hassan Bin Cerrahla yazışarak savaştan vazgeçtiği takdirde kendisine 100 bin dinar para ödeyeceği va'dinde bulun­du. O da savaş sırasında bilinçli olarak yenildi. Böylece Karmatiler yenilmiş oldular ve Şam'a yürüdüler. Ubeydiler'se onları peşi sıra kovalayarak Şam'ı da ellerinden aldılar.[9]

 

Îhşidler

 

Hicri 334 yılında Fergana'lı İhşid Muhammed Bin Toğc öldü. Bu zat cesur ve heybetliydi. Ölünce yerine oğlu Ebu'l Kasım Eno-cur geçti. Ancak yaşça küçüktü. Henüz ondördünü doldurmamış­tı. Bu sebeple işleri onun adına Kafur idare ediyordu. Bir ara Suri­ye'de durum bozuldu. Seyfüddevle Dımışk kentini İhşid'in adam­larından alarak ele geçirdi. Bunun üzerine Kâfur bir kuvvetin ba­şında Şam'a yürüyerek onu şehirden çıkardı ve Dımışk yakınların­da Merc-i Azra denilen mevkide ona karşı kesin bir zafer elde et­tikten sonra Seyfüddevle'yi Halep'e kadar da kovaladı. Hatta sonra onu Halep'ten bile çıkardı. Kâfur, Mısır'a döndükten sonra Cafer de Halep'e döndü. Ve taraflar arasında barış akdedildi. Kâfur aynı zamanda Mısır'ın küçük yaştaki prensi Ebu'l Kasım Enocur'un Mı­sır, Şam ve iki kutsal şehir, Mekke ile Medine'nin meşru emiri ol­ması konusunda Abbasi halifesinden onay bile aldı. Keza daha sonra bütün Suriye topraklarını hatta Halep ve Tartus şehirlerini bile Mısır topraklarına ilhak etti. Kâfur'un bu suretle şanı büyüdü ve şöhreti yayıldı. Meşru bir otoriteye sahip olmadığı halde devlet idaresini eline geçirmeyi başardı.

Kâfur, Enocur'a her yıl dörtyüz bin dinar ödüyordu. Fakat Eno-cur büyüyünce, devlet idaresi kendisine ait olmasına rağmen Kâ­fur, iktidarı zorla kullandığı için araları açıldı. Sonra Enocur öldü, yerine kardeşi Ebu'l Hasan ali İhşidoglu geçti. Ancak fiili iktidar yani devletin fiili idaresi Kâfur'un elindeydi. Hatta Kâfur, halkın Ebu'l Hüseyin ile temasını bile kesti. Böylece Mısır'ın asıl emiri olan Ebu'l Hüseyin sarayında bir çeşit hapisti, hicri 355 yılında ölünceye kadar da maaşını alarak burada oturdu. Sonra sadece bir isimden ibaret olmak üzere yerine oğlu Ahmet geçti. Fakat Kâfur, bu prensin halef olarak babasının yerine tayin edilmesini engelle­mişti. Bu sebeple başlangıçta Mısır, yaklaşık bir ay kadar resmen valisiz kaldı. Aynı zamanda Kâfur, Mısır'ı idare etmek üzere Abba­si Halifesi'nden bir yazılı ferman almayı bile başardı. Ve hicri 357 yılında ölünceye kadar da bu makamda kaldı. Kâfur'un valilik müddeti olarak iki yılı geçen bu süre içerisinde Mısır ve Suriye Karmatilerin defalarca doğu yönünden baskınlarına, batı yönün­den de Ubeydilerin hücumlarına maruz kaldı. Keza bu arada Nev-be Kralı da güney yönünden Mısır'a baskınlar düzenliyordu.

Kâfur, öldükten sonra ordu komutanları Ali Ebu'l Hüseyin'in oğlu Ahmed'i Mısır'a vali olarak seçtiler. Ahmed yaşça küçük oldu­ğu için onun adına devleti idare etmek üzere Şam Valisi El-Hasan Bin Ubeydullah'ı vasi olarak tayin ettiler. Ne varki El-Hasan baskı­ya baş vurdu. Ancak daha sonra Şam'a dönmek zorunda kaldı. Bu­nun üzerine Ubeydiler gelerek önce Mısır'a, sonra da Şam'a girdi­ler. El-Hasan Bin Ubeydillah da esir düşerek Mağrıb'a nakledildi ve 371 yılında ölünceye kadar da orada kaldı.[10]

 

Ubeydîler

 

Hicri 334 yılında Ubeydilerin emiri Ebu'l-Kasım El-Kaim Nizar Bin Ubeydullah El-Mehdi öldü. Yerine ülkenin idaresini, oğlu El-Mansur Ebu Tahir İsmail üstlendi. El-Kaim babasından daha şerli bir adamdı. Zındık ve Mel'unun tekiydi. Peygamberlere açık şekil­de sövüp sayardı. Tellalları caddelerde şu çağrıda bulunurlardı:

"Ey halk! Hem mağaraya hem de içindekine lanet okuyun!"

(Bununla Hz. Ebubekir'i kastediyordu.)

Bu adam çok sayıda alimleri idam etti. El-Mansur İsmail El-Ubeydi hicri 341 yılında öldü. onun da yerine devlet idaresini oğ­lu Maad üstlenerek El-Muizzu Lidinillah üstlendi. Ancak El-man-sur ahlak ve gidişat bakımından iyi bir kimseydi.

Babasından sonra baskıyı kaldırdı. Bu yüzden halk ona karşı sempati besliyordu.

İhşidoğlu Kâfur hicri 357'de öldükten sonra ortalık karıştı. As­kerin gelirleri azaldı. Mısır halkından bir topluluk Ubeydi Lideri El-Muizz'e bir yazı göndererek şehri ona teslim etmek için kendi­lerine asker göndermesi talebinde bulundular. Bu sırada Karmati-ler Mısır'ı zaptetmek üzere buraya doğru harekete geçmişlerdi. El-Muiz, -Mısırlıların daveti üzerine- komutanlarından Sicilyalı Ca­fer'i 100 bin kişilik bir süvari ordusu başında sevkederek Mısır'ı ele geçirdi. Sonra Kahire şehrinin projesini hazırladı ve Emirlik sara­yını inşa etti. Abbas Halifelerin adına hutbe okunmasını ve siyah renkli kıyafeti yasaklayarak hatiplere, beyaz giyinmeleri ve şu du­ayı okumaları emrini verdi.

"Allah'ım Hz. Muhammed Mustafa'ya, Ali'yyel-Murtaza'ya ve Hz. Fatıma'tül-Betül'e salat ve selam eyle; keza Emirülmüminin El-Muizzu Billah Efendimiz Hazretlerinin yüce atalarının ruhla­rına da salat ve selam eyle."

El-Muiz bu emri hicri 358 yılı Şaban ayında çıkardı. 359 yılı Ra-biülahir ayında da ezanın sözlerine "Hayye alâ Hayr'il-amel [11]

cümlesinin de ilave edilmesi bid'atini yerleştirdi. Sonra El-Ezher Üniversitesinin inşasına başladı. Daha sonra da Dımışk'a girerek şehri zaptetti. El-Muiz adına Cafer Bin Felah buraya vali oldu. 360 yılında burada da "Hayye ala Hayr'il-amel cümlesi" ezana ilave edildi.

El-Muiz sonra hicri 362 yılı Ramazan ayında Mısır'a intikal et­ti. Ancak Ubeydiler Dımışk'ta öyle kan akıttılar, etrafı öyle yakıp yıktılar ve öyle fitne fesat saçtılar ki artık şehrin hatipleri minber­lerde Ubeydilere lanet okumaktan kendilerini alamadılar ki kötü­lükte Ubeydilerle boy Ölçüşen Karmatileri bile imdada çağırdılar. Çünkü Karmatilerin -hiç değilse- Ubeydilerden daha az fenalıkta bulunabileceklerine inanıyorlardı.

Ubeydiler, Dımışk'tan sonra Taberya'da İhşidleri temsil eden Fatik adındaki valiyi ortadan kaldırdıktan sonra aynı muameleyi burada da reva gördüler. Keza Rame'de vasiye ve Ramle Emiri Toğ-coğlu El-Hasan Bin Ubeydulîah'a karşı üstünlük elde edince bu kö­tü davran ıslarını burada da gösterdiler. Ubeydilerin komutanı Si­cilyalı Cevher zafer haberlerini efendisine gönderip bu başarıların vesile edinerek Mısır'a dönmek durumunda olduğunu bildirince Ubeydi Halifesi El-Muiz, El-Mansuriye'deki sarayından ayrıldı: [12]

Afrika idaresini ise Sanhaca Şeyhi Bilgin Bin Ziri Bin Munad'a bırakarak nüfuzunun altında bulunan, Sardinya ve Sicilya'ya geç­ti. Oradan da Kahire'ye gitti. Artık Kahire onun merkezi haline gel­di. Böylece Mağnb üzerindeki korkusu da azalmış oldu. Onun kendi yerine nasbetmiş bulunduğu Vali Bilgin Bin Ziri ise hicri 362'de Tunus bölgesinde bağımsızlığını ilan ederek -her ne kadar El-Muiz lehinde siyasi propagandasını yapıyor idiyse de- kendi adına Ziriye Devleti'ni kurdu. Ubeydi Halifesi'nin Kahire'ye gel­mesiyle bu devletin esas kurucusu olan Sicilyalı Cevher'in yıldızıy-sa söndü. Ne varki Karmatilerin baskısı ve Türklerin nüfuzu artın­ca bu durum Ubeydi Halifesini, Cevher'e ordularının komutasını yeniden iade etmeye mecbur etti. Hicri 365 yılında ölen El-Muizz Lidinillah'm yerin El-Azizubillah unvanını alan oğlu Nizar Ebu Mansur geçti ve hicri 363 yılında Haremeyn de (yani Mekke ve Me­dine minberlerinde) Ubeydiler adına hutbe okuttu.

Vaktiyle Hariciler Ubeydiler'e karşı Mağnp'ta birçok kere isyan etmişlerdi. Gerek îbadiler, gerekse Safariler Ubeydiler'e karşı aynı tutumu paylaşıyorlardı. Ne varki bu ayaklanmalar başarıya ulaşa­madı. İbadilerin lideri Ebu Yezid Muhalled Bin Kidad, El-Mehdiy-ye kentine girmekten aciz kaldığı vakitten itibaren ordusu heves ve görüş bakımından çeşitli gruplara ayrıldı. Tabi bu da onun 335 yılında Mansur'un karşısında yenilmesine ve basma gelen peş pe­şe hezimetlerden sonra yaralı olarak ona esir düşmesine sebep ol­du ve nihayet aldığı yaraların sonucu olarak 336 yılında hapiste öl­dü. Yenilgiye uğrayıp ölen bu İbadi lideri EbuYezid'in oğlu El-Fadl babasının ölümünden sonra Ubeydi lideri El-Mansur'a karşı mü­cadeleye giriştiyse de yenilgiye uğrayıp öldürüldü.

Keza kardeşi Eyüp Bin Ebu Yezid de bir ayaklanma harekâtını yönetmeye çalıştı, Fakat o da yenilerek Mağrava Kabilesi liderle­rinden birinin eliyle sonunda suikaste uğradı ve başı kesilerek Ubeydi Lideri El-Mansur'a gönderildi. Öte yandan Eş-Şakiru Lil-lah unvanım alan Safari lideri Muhammed Bin El-Feth Bin Mey-mun İbadilerin Ebu Yezid liderliğinde Ubeydilere karşı giriştikleri ayaklanmayı ve Ubeydilerin de bu ayaklanmayı bastırmak için, içinde bulundukları gaile ve meşguliyetleri bir fırsat olarak değer­lendirmeye çalışıyordu. Bu maksatla da Safari kuvvetlerinin ba­şında Ubeydilere karşı silahlı mücadeleye girişti.

Ubeydi Lideri El-Muizzulillah da hicri 341 yılında işbaşına ge­lince Eş-Şakiru Lillah'a karşı Kutama Kabilesini silahlı mücadele için kışkırtmaya çalıştı. Fakat Eş-Şakiru Lillah ile aynı düşünce ve inançları paylaşan bu kabile, mesafenin uzaklığını ve yolların el­verişsizliğini bahane ederek işi ağırdan aldılar. Bu durum ise Mağ-rıp'ta Ubeydi idaresine karşı ayaklananların çoğalmasına yol açtı ki bu da otoriteye Mağrıp Bölgesinde yeniden heybet kazandır­mak maksadıyla El-Muizzulillah'in, asilere karşıbüyük bir hamle hazırlığı içine girmesine sebep oldu. El-Muizzulillah bu harekâtın emir ve komutasını Sicilyalı Cevher'e verdi. Bu kuvvetler Sicilma-sa ve dolaylarında 3 ay süreyle hamlelerini devam ettirdiler. Bu kuvvetin komutanı Cevher Eş-Şakirulillah'ı teslim etmelerine kar­şılık şehir halkına teminat vermeye çalıştı. Fakat başarılı olamadı. Eş-Şakirulillah ise şehirden kaçarak civarda bulunan bir kaleye sı­ğınmayı başardı. İşte ancak bundan sonra Cevher Sicilmasaya gir­di ve burada halk için genel bir af ilan etti. Bir müddet sonra Eş-Şakirulillah içeride düşmanlarıyla savaşmak üzere tekrar şehre sızdı. Ancak yakalanarak Kayravan'a esir olarak götürüldü. Eş-Şa-kirullah burada 354 yılında ölünceye kadar zindanda kaldı. Komu­tan Cevher bu kez de Sicilmasa'ya öz tarafından bir vali tayin ede­rek kendisi ise El-Mansuriye'ye döndü. Fakat Cevher Sicilmasa'dan ayrılır ayrılmaz, Safariler Ubeydi iktidarını temsil eden bu valiye karşı ayaklanıp onu öldürdüler. Yerine ise Eş-Şakirulillah'm oğullarından birini emir tayin ederek ona da El-Muntasıru Lillah unvanını verdiler. Ancak savaş durumununun tekrar vuku bulma­ması gayretinden hareketle Safariler, Ubeydi idaresine tabi olduk­larına dair El-Muizzulillah'a yazılı bir bildirimde bulundular. Tabii o da kendi selameti açısından ve bu ayaklanmaların tekrar etme­mesi mülahazasıyla Safarilerin kendi taraflarınca seçip başlarına vali olarak geçirdikleri El-Muntasır'ın bu statüsünü kabul etti. Ay­nı zamanda Mansuriye'ye gelip kendisini ziyaret etmeleri için on­ları davet etti.

Nitekim Sicilmasa ileri gelenleri bu davet üzerine onu ziyaret ettiler. O da Sicilmasalılar'ı güzel karşıladı, onları affetti. Onların başlarına kendiliklerinden vali seçmiş olmalarını da onaylayarak onlara hediyeler sundu. Sonra Sicilmasalılar yerlerine döndüler. Ne varki Eş-Şakirulillah'm diğer bir oğlu olan Ebu Muhammed kardeşini devirerek onu hicri 352 de öldürdü ve Ubeydi idaresini tanımadığını ilan etti. Ayrıca El-Mu'tez unvanı ile idareyi ele aldı. Bu suretle o andan itibaren Ubeydiler'in nüfuzu Sicilmasa'da nihai bir şekilde sona ermiş olundu.

Hicri 353 yılında Bizanslılardan ve Franklardan, sayıları 100 bi­ni geçen kuvvetler gelerek Sicilya'ya girmek istediler. Ancak müs-lümanlar bu kuvvetlere karşı savaşarak üstünlük elde ettiler. On-larsa büyük sayıda kayıplar verdikten sonra gerisin geri kaçtılar. Bunun üzerine müslümanlar onları gemilerle arkadan kovalaya­rak gemilerinden birkaçım hatırdılar ve kaçanların da bir kısmını esir aldılar.[13]

 

Emeviler (Endülüs Emevileri)

 

Endülüs'te Emevi Halifesi Abdurrahman En-Nasır'dı. hicri 335 yılında Salim şehrini inşa etmişti. Bu kent Madrid'in 135 km. ku­zey doğusuna düşer. Abdurrahman, aynı zamanda Endülüs do­nanmasına bir üs olmak üzere Akdeniz sahili üzerinde hicri 344 yı­lında El-Merriyye (Almeria) kentini de inşa etti. Bu yıl içerisinde Abdurrahman En-Nasır ile Ubeydi Halifesi El-Muizzu Lidinillah bir savaş cereyan etti. Abdurrahman En-Nasır, ülkede otoriteyi güçlendirdikten sonra hicri 350 yılında öldü ve yerine El-Mustan-sıru Billah unvanını alan oğlu İkinci El-Hakem geçti. Bu El-Ha-kem'us-Sani'nin hükümdarlığı hicri 366 yılına kadar devam etti. El-Hakem'in dönemi bir sükûnet devri oldu, devlet sarsılmayan temeller üzerinde bir istikrar yaşadı, ilim gelişti ve yayıldı, ülke ba­yındır hale geldi.

Halife Abdurrahman En-Nasır oğlu El-Hakem'i Endülüs idare­sini teslim alıp devleti başarılı bir şekilde yönetebilmesi için çok güzel hazırlamış ve yetiştirmişti. El-Hakem esasen barışa taraftar bir zattı, onun bu tutum ve huyunu Endülüs'ün kuzeyindeki hıris-tiyan topluluklar kötü niyetle kullanmak istediler; onun güçsüzlü­ğü şeklinde bunu yorumladılar. Dolayısıyla ülkenin sınırlarına hü­cum etmeye başladılar. Bunun üzerine El-Hakem bu hıristiyan toplulukları cezalandırmak için güçlü bir ordu hazırlayarak başına geçti ve onları perişan halde geri püskürterek ülkesinin sınırlarını güvenli hale getirdi.

Normanlar da onun devrinde Endülüs'e saldırdılar. Bunlar Av­rupa'nın kuzey sakinleriydi ve henüz putperest idi. Bu sebepledir ki bunlara da Mecusi adı yakıştırılmıştır. Bunlar birkaç bölgeye akınlar düzenlediler. Normanlarm bir kısmı Fransa'nın kuzeybatı­sına yapmış oldukları akınlardan sonra buralara yerleşmiş bulu­nuyorlardı. Bu sebeple bu bölge Normandiya olarak onların adıy­la anılır olmuştu. Kaynaklar bunların bunların orijinlerinin Dani­markalı olduğunu göstermektedir. Normanlarm bir kısmı da İtal­ya'nın güneyine yerleşmişlerdi. Nitekim kilise bunları müslüman-lara karşı yapılan saldırılarda kullandı. Bu vesileyle de daha sonra­ları Sicilya'ya girdiler.

Daha sonra Atlas Okyanusu'nun kıyıları bu Normanlarm bas­kısına uğradı. Bunların akınları hicri 355 ve 361 yıllarında daha çok Lizbon bölgesi üzerinde yoğunlaştı. Aynı zamanda Akdeniz'in doğu sahilleri de hicri 354 ve 360 yıllarında yine bunların hücum­larına maruz kaldı. Bu akınlar daha çok El-Maia limanı üzerinde yoğunlaşıyordu.

Bu konuda diyebiliriz ki, esasen müslümanlar Marsilya'nın kuzeyinde kendilerine bir devlet tesis etmiş bulunuyorlardı. Bu devletin sınırları Akdeniz sahilinden İsviçre'ye kadar uzanıyor,

İtalya'nın kuzey bölgesini, Fransa'nın doğusunu ve İsviçre'nin bir kısmını kapsıyordu. Bu devlet Cebelülkilad Devleti adıyla tanını­yordu. Devletin varlığıysa hicri 277 yılında 365 yılma kadar devam etti. Avrupalılar bu devletin Endülüs müslümanlarına ait olduğu­nu sanıyorlardı. Onun içindir ki Avrupalı elçiler bu devletle ilgili meseleleri görüşmek üzere hep Kurtuba'ya giderlerdi. Halbuki En­dülüslülerin bu devletle hiç bir ilişkileri yoktu[14]

 

Yemen

 

Yemen'de de bu dönemde birkaç devlet oluştu. Bunlardan biri Zubeyd'deki BeniZiyad (Ziyadoğulları) Devleti, bir diğeri Sana'da-ki Ben Yakub (Yakuboğulları) Devleti, bir başkası ise Saada'daki Beni'r-Ra's devletiydi ki bu devletin başında bulunan hükümdarlar Zeydi imamlarıydı. Bu dönemin imamı ise El-Mansur Yahya idi ki hükümdarlığı hicri 325 yılından 366 ya kadar devam etti.[15]



[1] Et-Tekmile'nin müellifi şunları anlatıyor, diyor ki; ''Muizz'ud-Devle Hz. Ali soyundan Ebulhasan Muhammed Bin Yahya'yı, birara işbaşına getirmeyi aklına koymuştu. Bu kararını gerçekleştirmekten O'nu Sayman caydırdı. Ona dedi ki;

- Bak O'nu işbaşına getirecek olursan tüm Horasan halkı ve diğer kentlerin avamı senin üzerine atılırlar. Deylem halkı bile O'na uyacak, seni ise reddede­ceklerdir, hakkında çıkaracak her emrini kabul edip yerine getireceklerdir."

[2] Et-Tekmile'nin müellifi şunları anlatıyor, diyor ki; ''Muizz'ud-Devle Hz. Ali soyundan Ebulhasan Muhammed Bin Yahya'yı, birara işbaşına getirmeyi aklına koymuştu. Bu kararını gerçekleştirmekten O'nu Sayman caydırdı. Ona dedi ki;

- Bak O'nu işbaşına getirecek olursan tüm Horasan halkı ve diğer kentlerin avamı senin üzerine atılırlar. Deylem halkı bile O'na uyacak, seni ise reddede­ceklerdir, hakkında çıkaracak her emrini kabul edip yerine getireceklerdir.

[3] El-Kamü'den naklen (Mütercim)

[4] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 8, s. 386-390, 402, 478, 546-547

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/153-155.

[5] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 8, s. 401, 455, 459, 470, 482-483, 493, 505, 512-513,538

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/156-157.

[6] Hasan İbrahim Hasan, Tarih'ul-îslam tere, c. 4, s. 399-404, Kayıhan Yay., ist., 1985

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/157-159.

[7] H. î. Hasan, Tarih'ul-tslam tere, c. 4, s. 12-15, 18-25

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/159-163.

[8] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/163-165.

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/165-166.

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/166-167.

[11] Hayye ala Hayr'il-amel"; Haydin en hayırlı işe! anlamına gelen bir cümledir. Bu tabir, Hz. Peygamber'in öğretmiş bulunduğu ezanın sözieri arasın­da yoktur. Bilakis Batıni şii olan Ubeydi'lerin islamı gerçek kimliğinden uzaklaş­tırmak için sarfettikleri yıkıcı çabaların bir Örneğidir. (Mütercim)

[12] El-Mansuriyye; Kuzey Afrika kentlerinden kayravan yakınlarında bir şe­hirdir. Hicri 337 yılında siyasi propagandasını Mağrip'te yaparak ortaya çıkan El-Mehdi'nin torunu El-Mansur Bin El Kaim bu şehri inşa ettirdi. Çarşılarım imar ederek buraya yerleşti. Sonraları bu sülaleden olan ve Hz. Ali'nin soyundan gel­diklerini iddia ederek Mısır idaresini ellerine geçiren hükümdarların tatil bölge­si oldu. Sonraları araplar geİip 442'de Kuzey Afrika'ya girerek buraları yıkıncaya kadar. Badisoğullarmdan Afrika hükümdarlarının da mekanı haline gelmişti. El-Mansuriyye kenti de araplarca yıkılan şehirler arasındaydı.

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/167-171.

[14] H. İ. Hasan, Tarih'ul-İslam tere, c. 4, s. 79-i

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/171-173.

[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/173.