Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

80- SELÇUKLULARIN HAKİMİYET DÖNEMİ - Index Web - 0081 0081

80- SELÇUKLULARIN HAKİMİYET DÖNEMİ2

Bu Merhalenin Halifeleri6


80- SELÇUKLULARIN HAKİMİYET DÖNEMİ

 

Bu dönem, Selçuklu Tuğrul Bey'in hicri 447 tarihinde Bağ-dad'a girdiği günden itibaren başladı. Hicri 656 yılında Abbasi Ha­lifeliğine son veren Moğol Kralı Hülagü'nün eliyle Bağdad'ın düş­tüğü tarihe kadar devam etti. Bu merhale 109 yıl sürdü ve bu müd­det içerisinde hilafet makamındaki süreleri 47 sene ila 1 sene ara­sında değişen 12 halife iş başına geldi. 47 yıl iktidarda kalan Hali­fe En-Nasır'dir. Yalnızca 1 yıl iktidarda kalan Halifeler ise Er-Raşid ve Ez-Zahir'dir.

Bu aşamada iş başına gelen halifeler, nisbeten âdil, ehli takva, iyiliksever ve halka karşı merhametli olan şahsiyetlerdi. Bundan dolayı halk da onlardan biri ölünce bütün ülke yasa boğulurdu. Nitekim Halife El-Müsterşid'u Billah öldürülünce halkın fevkala­de üzüldüğü açık şekilde göze çarpıyordu. Er-Raşid'in öldürülme­sinden sonra da keza aynı durum yaşandı. Bu merhalenin bütün halifeleri arasmda yalnızca El-Müsterşid ve oğlu Er-Raşid öldürül­düler.

Son Abbasi Halifesi El-Musta'sım'm katledilmesi olayına ge­lince bu hadise düşman Moğollar'm eliyle oldu. Nitekim bu ölüm onun için bir şehadet mertebesidir. Bu dönemin birinci Halifesi olan El-Kaim'u Biemrillah hicri 447-467 yılları arasında bu merhaleden sadece 20 yıl kadar iş başında kaldı. Bağdad'a girmesi için Tuğrul Bey'i davet ve teşvik eden odur. El-Kaim'u Biemrillah her ne kadar bu merhaleden önce de 25 yıl süreyle hilafet makamında bulunmuş idiyse de esasen bu merhale onunla başladı.

Abbasi Halifeliği üzerinde otoriter bir güç haline gelen Sel­çuklular aslında kendilerinden önce Hilafet üzerinde otorite kur­muş bulunan ne Türk asıllı komutanlar, ne de Fars asıllı Buveyhi-ler gibi Halifenin işine kötü şekilde karıştılar. Türk asıllı komutan­lar esasen kendi aralarında daima kavga eden cahil askerlerdi. Aralarından biri, halifenin diğer birine karşı sempati duyduğunu sezince, herhangi bir şekilde ya onu öldürmeye ya da gözlerine mil çekerek onu çiğnemeye çalışırdı. Buveyhilere gelince bunlar Şiiy-diler. Bir taraftan halifelere, diğer taraftan arı İslam düşüncesine karşı kin besliyorlardı. Çünkü Şiilik işte bu dönemde îslamdan uzaklaşan usul ve prensiplerini koymaya başladı. Bu usul ve pren­sipleri koyanlar düzdükleri fikirleri geçmişle irtib ati andırarak, bunları asla söylememiş bulunan, katiyyen duymamış olan, hatta bu gibi şeyleri akıllarından bile geçirmemiş bulunan Ehl-i Beyt'e malettiler.

Esasen Şiilik sıradan bazı müslümanlarm ve avamdan bazı Şi­ilerin zan ettikleri gibi, ne genelde Ehl-i Beyt'in ne de Hz. Ali ve çocuklarının sevgisi demektir. Çünkü olay cahil avam tabakasına işte bu şekilde intikal etmiş ve birbirlerine bu şekilde rivayet et­mişlerdir. Ya da özellikle Şiilere, ileri gelenleri bu şekilde anlatmış­tır. Müslümanlara gelince özellikle yazılıp hazırlanmalarında, Şi­ilere ait tarih kitaplarının rolü bulunan tarih kitaplarından bu şe­kilde duyuyor ve böyle sanıyorlar. Halbuki Şiilik başlı başına bir düşünce akımıdır, onun belli bir yolu ve belli bir metodu vardır. Hatta pür ve saf İslamdan apayrı bir inançtır. İmamların, masum oldukları ve başkalarının bilemediği şeyleri bildiklerine dair orta­ya atılan iddia ile Şiilik ayrı bir inanç hüviyetini kazanmıştır.

Onun içindir ki Buveyhîler'in halifelere karşı olan muamelele­ri gerçek anlamda halifeye bey'at etmiş ve onun düzen ve disipli­nin ayakta durabilmesi konusundaki candan taraftarlığına saygılı ve şeriatın emrettiği şekilde meşru halifeye bağlı devlet adamları­nın samimi tavrı değildi.

Nitekim bunu kanıtlayan bir husus da şudur ki Selçukluların nisbeten halifelerle iyi geçinmeleri, halifeye heybet ve saygınlığını yeniden kazandırdı. Bu sınırlı dahi olsa halifelerin gerek Buveyhi-ler devrinde, gerekse ellerindeki askeri güçten istifade ederek bas­kıya baş vuran devlet adamları döneminde içine düştükleri kötü durumdan çok farklıydı.

Konu halk tarafından gerçek anlamda bilinmemekle beraber bundan ibarettir. Maalesef Abbasi Devleti'nin son zamanlarda içi­ne düştüğü zayıf durum sebebiyle tarihimiz son Abbasi halifele­rinden pek bahsetme m ektedir. Hatta El-Mütevekkil Alallah'dan sonraki halifeleri bilenlerin sayısı çok azdır.

Esasen hicri 247-447 yılları arasında geçen yüz yıldan fazla bu uzun çöküş dönemi onu takib eden dönem üzerinde de tesirli ol­muştur. Özellikle şimdi sözkonusu etmekte olduğumuz merhale ve ondan sonraki aşama içerisinde iş başındaki sülalenin değiş­mesi, ya da halifelerin otoritelerinin tamamen son bulması, gibi köklü değişiklikler cereyan etmemiştir. Konuyu karanlıkta bırakan bir nokta da şudur ki; Bu dönemde İslam toprakları üzerinde güç­lü bazı devletler peyda oldular. Bunların vakıa hıristiyanlara karşı rolleri büyük oldu.

Gerek Murabıtlar ve Muvahhidler gibi Endülüs'te, gerekse Zengiler ve Eyyubiler gibi Haçlılar ve hatta Ubeydiler'le savaşan Maşrık'taki (İslam dünyasının doğusundaki) prensliklerden bazı­ları Abbasi Halifeliği'ne bağlı oldukları gibi diğer taraftan başların­daki idareciye Emirülmü'minin sıfatım veren Muvahhidler gibi, ya da baştaki şahsın kendine hilafet sıfatını yakıştırdığı Ubeydiler gibi diğer bazı devletler de Abbasi Hilafetini tanımıyorlardı. Buna rağmen Haçlılara karşı direniş göstermede bütün bu irili ufaklı devletlerin rolü vardı.

Bu dönemin halifeleri genel İslami gidişat bakımından aşağı yukarı birbirlerine yakın bir yaklaşım içindeydiler. Aralarında Şiili­ğe meyleden En-Nasir'u Lidinillah'tan başka, farklı anlayış sergi­leyen diğer bir halife çıkmadı. Sadece bu En-Nasır Hz. Ali'yi Hz. Ebu Bekir'e üstün tutuyordu. Tabii bu tercihte İslama karşı bir başkaldırı yoktur. Bu yorum umuma bir manada ters düşmekten ibarettir ve doğru düşünceden sapma demektir.

Çünkü Hz. Peygamber (sav) Hz. Ebu Bekir'e ve Hz. Ömer'e Hz.Ali'den daha fazla danışıyordu. Hz. Ebu Bekir'in Hicret sırasında Rasulullah (sav)'a refakat etmesi ve bizzat onun emir ve yönlen­dirmesiyle, henüz Hz. Peygamber (sav)'in hayatında müslümanla-ra imamette bulunması bile onun Hz. Ali'den üstün olduğunu ka­nıtlamaya kâfidir. Bu, haddizatında Hz. Ali'nin mevki ve saygınlı­ğını küçültücü sebep ve hadise de değildir. Nitekim bütün müslü-manların da kabul ettiği gibi Hz. Ali'nin bile çok üstün bir fazilet ve mertebesi vardır. Hatta şu da bir gerçektir ki müslümanlarm, gerek Hz. Ali'ye ve genel olarak Ehl-i Beyt'e karşı besledikleri sev­gi ve saygı Şiilerin, onları putlaştırma seviyesinde gösterdikleri saygıdan, esasen daha fazladır.

Nitekim Şiilerin Hz. Ali ve soyuna karşı iddia ettikleri sevgi ve saygıda çok kere çelişki vardır. Nitekim onu sevdiklerini ve kendi­sine muhabbetle bağlı olduklarını iddia ettikleri halde, gerek Hz. Ali'yi, gerek evladını ve gerekse torunlarını en zor günlerinde ve hatta kendileri onları davet ederek Haricilere karşı cesaretlendir­dikleri halde yalnız bırakan Şiilerdir. Hz. Ali ve soyu Haricilere kar­şı çıkınca Şiiler onları yapayalnız ortalıkta bıraktılar. Onlardan uzaklaştılar ve onları hasımlarının karşısında yapayalnız terketti-ler. Hz. Ebu Bekir'i Hz. Ali'den üstün tutmak, aynı zamanda diğer sahabilerin fazilet ve üstünlüklerini düşürmek gibi bir mana da yoktur. Müslümanların tümü sahabiler arasında üstünlük bakı­mından önce Hz. Ebu Bekir'i, sonra Hz. Ömer'i, sonra Hz. Os­man'ı, sonra da Hz. Ali'yi görürler.

Aynı zamanda sahabilerin hepsi nezihtirler. Halife En-Nasir'm huzurunda, ulemadan İbnül Cevziye, bir keresinde:

- Hz. Peygamberden sonra kim üstündür? diye bir soru yö­neltilmiş, o da:

Onun kızıyla evli olan zattır, şeklinde örtülü bir cevap vermiş­ti. Halife'den çekinerek Hz. Ebu Bekir'in üstün olduğunu açıkça ifade etmek istememişti. Esasen bu cevapta iki ayrı yorum vardır. Bunlardan biri: Hz. Ebubekir'in ashab'tan daha üstün olduğunun kastedilmiş ihtimali de vardır. Nitekim İbnü'I-Cevzi'nin: "Onun, kızıyla evli olan zattır" şeklindeki cevabına Hz. Ebu Bekir de uy­gun düşmektedir. Çünkü Hz. Peygamber Hz. Ebu Bekir'in kızı Hz. Ayşe ile evliydi. Verilen cevap aynı zamanda Hz. Ali'ye de uymak­tadır. Çünkü Hz. Ali Hz. Peygamber'in (sav) kızı Hz. Fatma'yla ev­liydi.

Bu merhale içerisinde Sünnilerle Şiiler arasındaki ihtilaflar azaldı. Çünkü gerek Buveyhiler ve Hamdaniler gibi İslamdan uzaklaşmış Şiiler gerekse tamamen sapık ve dalalette olan ama bununla birlikte Şii olduklarını iddia eden Ubeydiler, Karmatiler ve bir kısım Samaniler gibi Şii devletleri ortadan kalktıktan sonra şevket ve heybetleri kırılmıştı. Nitekim Hamdaniler Devleti hicri 394'de Samaniler hicri 396'da ve Buveyhiler de 447'de ortadan kalkmış, devletleri zeval bulmuştu.

Buveyhilerin ortadan kalkmalarıyla Karmatiler de zayıf düş­tüler. Sonra hicri 470 yılında tamamen yok edildiler. Zira Bahreyn Adası hicri 458'de onların elinden çıkarak Abbasilerin idaresi altı­na girdi. İlk iş olarak da müslümanlar, bu adalarına ticaret erbabı­nı çekebilmek için bir cami yapıp minberinden -Ubeydi Halifesi değil de- bu kez Abbasi Halifesi adına hutbe okumak oldu.

Karmatiler bu adadaki valilerini, bunun üzerine azledip halka ğır vergiler yüklediler. Bu ise halkın ayaklanmasına yol açtı. Nite­kim Ada halkı Karmatilerin aleyhinde harekete geçtiler ve nihayet onlara karşı üstünlük kazanmayı başardılar. Bu zafer Bahreyn Adasındaki müslümanlarm Abbasi Halifesiyle temasa geçerek on­dan destek istemelerini hazırladı. Nitekim Abdülkays Kabilesi'nin lideri Abdullah Bin Ali El-Ayyunî hicri 492 yılında Abbasi Halifesi El-Kaim'u Biemrillah ve Selçuklu Sultanı Melikşah'la temas kur­du ve onlardan da karşılık gördü. Zira ikisi de onu Karmatilere kar­şı destekleyen ordular gönderdiler. Bu sayede Abdullah Bin Ali hicri 467 yılında Karmatileri bozguna uğrattı.

Müslümanlar her taraftan toplanarak bir araya geldiler ve El-İhsa bölgesinin kuzeyinde hicri 470 yılında yaptıkları Hendek meydan muharebesinde Karmatileri perişan ettiler ve onları ta­mamen ortadan kaldırdılar. Karmatilerin, Hecer Bölgesinde zeval bulmasıyla onları Yemame'de temsil eden Uhaydıriler de tama­men ortadan kalktılar. Ubeydilere gelince onlar da gitgide çökü-yorlardı. Ubeydiler her ne kadar Şii olarak boy gösteriyor idiyseler de onların usul ve prensipleri, eğilim, ahlak ve davranışları, inanç, fikir ve anlayış noktalarındaki sapıklıklarını açıkça ortaya koymak­ta, onların İslamdan ve İslami görüşten fevkalade uzak olan siyasi hedeflerinin ne olduğuna ışık tutmakta idi. Vakıa ortalıkta vaktiyle boy gösteren gerek hakiki Şiiler, gerekse Şii geçinen diğer toplu­luklar, ne zaman ki meydandan çekildiler ve Ubeydiler yalnız kal­dılar, işte o zaman ancak Ubeydilerin hakiki kimlikleri müslüman toplumun gözleri önüne serilebildi.

Halbuki Ubeydiler, İslam dünyasındaki diğer Şii azınlıklar ara­sında gözden kaçıyorlardı. Tabi bu suretle maskeleri düşüp daha net bir şekilde göze çarpmaya başlayınca halk onlardan nefret et­ti ve Ubeydiler bu suretle çökmeye başladılar. Ta ki Hicri 567 yılın­da merhum Selahaddin Eyyubi onları tamamen ortadan kaldırın-caya kadar.

Yine bu merhale içerisindedir ki İslam topraklan üzerine azılı bir Haçlı saldırısı cereyan etti. Bu saldırı önce Endülüs'te başladı, sonra Anadolu'ya intikal etti. Daha sonra da Suriye ve Mısır top­raklarına kadar sürdü. Bu saldın İslam'a karşı kapkara bir kin taşı­yordu.

Dolayısıyla Haçlılar çok çirkin cinayetler işlediler, seferleri es­nasında güzergahları üzerindeki ekinleri tahrip edip hayvanları imha ettiler. Bu saldırının ateşini körükleyenler, Kudüs'e giden Hı­ristiyan hacılarına, sözde müslümanların eziyet yaptıklarını sebep gösteriyorlardı. Bu saldın, gerek doğuda, hicri 463'te Selçuklu Al­parslan'ın eliyle Malazgirt Meydan Muharebesi sırasında; gerekse hicri 479'da Murabıtlar devletinin Emiri Yusuf Bin Taşfin'in eliyle Mağnp'da Endülüs topraklan üzerinde cereyan eden Zellaka Sa­vaşı sırasında hıristiyanların uğramış oldukları korkunç yenilgiler­den sonra meydana geldi ki Malazgirt'de taraflar arasındaki büyük sayı farklarına rağmen hıristiyanlar yenilgiye uğramışlardı.

Nitekim Alparslan'ın kuvvetleri Bizans kuvvetlerinin onda bi­rinden bile fazla değildi. Hıristiyanların uğradıkları bu iki yenilgi­den sonra geçici olarak Doğu ve Batı kiliseleri birleşerek Hıristi-yanları İslam toprakları üzerine barbarca ve vahşice saldırtarak güven içerisinde yaşayan insanların arasına korku saldı ve halk arasında terör havası estirdi. Bu saldırı bazı üstünlükler de elde et­mişti. Bu suretle Haçlılar doğuda bazı prenslikler kurarak istikrar buldular. Ancak Haçlıların elde ettiği bu zaferler başka tesirler de bıraktı. Bu cümleden olarak müslümanları uyandırdı. Kalplerin-deki imanı harekete geçirdi, onlardaki gizli cihad ruhunu ve birlik çağrısını uyandırdı. Binaenaleyh bu sebepledir ki müslümanlar silkinerek sonunda Haçlıları ezilmiş bir vaziyette topraklarından kovabildiler.

Evet Haçlılar İslam topraklarından bozguna uğramış olarak çıktılar. Fakat İslama ve müslümanlara karşı kalplerindeki kin ve nefret kaynamaya devam ediyordu. Niyetleri tekrar geri gelip yer­leşmek ve müslümanlara darbeler indirerek onlardan kurtulmak­tı. Fakat bir şey de yapamıyorlardı. Nitekim kaçarken arkalarına bile bakmadılar. Ancak uzaklarda İslam topraklarının doğusunda yeni yeni oluşan çok büüyk ve ezici bir gücün farkına vardılar.

Bu yeni oluşumun içinde büyük potansiyel unsurları vardı, içinde her türlü, terör ve cinayetlerin işleyen görüntüsü vardı. İyi­ce düşünerek bu kuvvete bakmaya çalıştılar. Ancak bu büyük kuv­vetin müslümanlarla temas kurarak dinlerini kabul etmesinden ürküyorlardı. Çünkü bu gerçekleştiği takdirde bütün Avrupa hıris-tiyanlığınm başına dert olabilirdi. Onun için Haçlılar bozguna uğ­ramış olarak batıya doğru gerisin geri kaçarlarken doğudaki olu­şan bu yeni gücü kendi saflarına kazandırmayı düşünmeye başla­dılar. Onları kadınlar vasıtasıyla yoldan çıkarmayı ve müslümanla­rın üzerine saldırtmayı kafalarına koydular. Onlara İslam toprak­larının geniş cennetler gibi olduğunu, bu toprakların bal ürettiği­ni buralarda sütten nehirler aktığını tasvir etmeye çalıştılar.

Bu yeni oluşan büyük kuvvetin mensupları ise ekinsiz ve ve­rimsiz geniş çöllerde dolaşıp duruyor, bu diyarları görmeden sırf bu tasvirlere kulak verirken bile ağızlarının suyu akıyordu. Özellik­le Çinliler bu kuvveti batıya, İslam topraklarına doğru saldırtmaya çalışıyor, onları kendi topraklarından uzaklaştırmak için gayret sarfediyorlardı. Gerek hıristiyanların yaptıkları bu tasvir ve gerek­se Çinlilerin onları özendirme gayreti birleşerek neticesini verdi. Bunun üzerine kalabalık Moğol sürüleri bilhassa Harzem Şahı'nın Cengizhan'ın elçilerini öldürmesinden sonra batıya doğru hareket etmeye başladı. Başını almış hayvan sürüleri gibi harekete geçen bu Moğol yığınları yaş kuru demeden neye rastlıyor idiyseler yakıp gidiyorlardı. İşte bu durumu gören Haçlılar rahatladılar Kendileri bozguna uğramış olarak Batıya doğru çekilmeye de­vam ederlerken onlara da, ilerlemeleri için elleriyle işaret ediyor­lardı. Nihayet Moğol kuvvetleri İslam kentlerini teker teker çiğni-yerek Bağdad'a ulaştılar, şehri baştan ayağa tahrip ederek hicri 656 yılında Abbasi Devletine de son verdiler.

Yine bu merhalededir ki Haçlılara karşı yapılan savaşlarda bü­yük rolleri olan devletler kuruldu. Dolayısıyla bu devletler öyle ün­lendiler ki koskoca Abbasi İmparatorluğunu gölgede bıraktılar. Öyle ki halk artık neredeyse Abbasi Devletinden söz etmezken esasen Abbasi Devletine ya bağlı olan ya da direkt olarak bağlı bu­lunmayan bu ikinci derecedeki devletlerden daha çok bahseder oldular.

Bu devletlerden biri Zokak Denizini geçerek Endülüs kıyıların açıkarma yapan ve burada İspanyol hırisuyanlarla savaşarak hicri 479 yılında Ez-Zellaka Meydan Muharebesi esnasında onlara kar­şı zafer kazanan Murabıtlar Devleti'ydi. Bu devletlerden bir diğeri de Murabıtlar'm yerine geçerek müslümanlara destek olmak üze­re keza Endülüs'e intikal eden ve hicri 585 yılında El-Arak Meydan Savaşı esnasında ispanyol hır i stiy anlara karşı zafer kazanan Mu-vahhidler devletiydi. Bu sırada doğuda da Zengiler Devleti ortaya çıktı. Bunlar Haçlılara karşı mücadelede müslümanlarm saflarını takviye etmeye çalıştılar.

Sonra bu devletin peşinden Eyyubüer kuruldu. Bu devletin ba­şında bulunan Selahaddin Eyyubi Haçlılara karşı zafer kazanarak hicri 583 yılında Beyt'ül-Makdis'e (yani Kudüs'e) girmeyi başardı. Bu aşamada adları parlayan devletlerin yanı sıra İslam dünyasının kuzey doğusunda bir de Harzem Devleti vardı ki bu devlet hicri 629 yılında Moğollar tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar da ayakta kaldı. Keza İslam dünyasının güneydoğusunda da Gavriler Devleti vardı. Bu devlet ise İslam dininin Hindistan memleketle­rinde yayılmasına hizmet etti. Nitekim hicri 597 yıllarında Delhi, Beyhar ve Bengal kentlerini fethederek bu suretle Hindistan'ın büyük bir kısmını İslam topraklarına kattı.

Şiiliğinse, Şii devletlerinin zeval bulmuş olmasından dolayı-bu merhalede nüfuzu azalmıştı. Buna rağmen, Şiilikten, bazı özel durumları değerlendirmek isteyen tek tük hükümdarların zihnini karıştıran bir takım fikirler kalmıştı. Bu cümleden olarak Harzem-şah Alaaddin Muhammed Şiilik taslıyordu. Bunu da genel olarak Şiilerden istifade edip hicri 614 yılında Abbasi Devletine son ver­mek için kullanıyordu.

Ubeydüerin de Mısır'da çökmeye başladıkları sırada yandaşla­rı Yemen'de ortaya çıktılar ve bunun bir sonucu olarak hicri 455 yı­lında Sulayhiler Devleti kuruldu. Ubeydi Halifesi El-Mustansir 487 yılında ölünce Ubeydilik davası iki kola ayrıldı. Bunların bir kolu El-Müsta'li'yi destekliyor ve Yemen'de yayılıyorlardı. İkinci kolsa Nizar'ı destekliyor, Fars ve Suriye topraklarında yayılıyorlar­dı. Bu ikinci kol birinci koldan daha çok Batınilik adını aldı.

Batıni hareketleri her ne kada çoksa da bu kol daha çok Batı-nilikle tanındı. Aynı zamanda bu isim, "Afyoncular" olarak bilinen gruba da verildi. Bu ikinci kol mesela hicri 485 yılında öldürülen vezir Nizamülmülk gibi birçok ünlü şahsiyetlerin öldürülmesinde büyük bir rol oynadı. Bunlar Selahaddin Eyyubi'yi de Öldürmek is­temişlerdi. Ancak Allah Teala onu kurtardı. Bu adamlar engebeler­de bulunan müstahkem kalelere yerleşiyorlardı.

Keza İsmaililer adını alan bir cemaat daha yayılmaya başladı. Bu sırada Nusayriler ve Dürziler gibi diğer Batınî fraksiyonlar da ortaya çıktılar. Bu çeşitli Şii Batınî akımlarının mensupları her ne kadar kendi aralarında ihtilafa düşüyor, birbirleriyle kavga ediyor ve onlardan bir fraksiyon bir diğerini tekfir ediyor (küfre sapmak­la suçluyor} idiyse de hepsi İslama ve müslümanlara karşı düş­manlık yapıyorlardı. Buna rağmen bu fraksiyonların mensupları müslüman toplum arasında yaşadıkları müddetçe müslüman kimliğine bürünüyor, müslüman geçiniyorlardı. Yine bu merhale­dedir ki Arap kökenli olmayan bir takım terimler kullanılır olmaya ve yayılmaya başladı. Mesela "Atabek" gibi. Bu terim: Baba yöne­tici demektir. Keza "Şahengi" kelimesi gibi. Bu da feodalite de­mektir.

Bunlardan başkaca bir çok deyim, terim ve tabirler daha İslam Devletinin her tarafında ve özellikle doğu kesiminde kullanılır ol­maya başlandılar. Bu dönemde gerçek manada otorite Oğuz Türk­leri soyundan gelen İslam dinine mensup, sünnet ve cemaat eh­linden olan Selçuklu hanedanının elinde bulunuyordu. Bu sülale,

Türklerin başbuğundan, hayatın yönelik bir tehlikeden korkarak Türk diyarından kaçan Tokak oğlu Selçuk'a dayanır. Vaktiyle hal­kın Selçuk'a karşı gösterdikleri sevgiden huylanan Türk Başbuğu­nun karısı, kocasını ona karşı kışkırtmıştı.

Selçuk bunun üzerine kaçıp İslam topraklarına girince cema-atiyle birlikte, İslam dinini kabul etti. Hatta, o zamana kadar he­nüz putperest olan Türklere karşı baskınlar düzenlemeye başla-dı.Türkler bu sırada birinin kendilerine saldırdığını görünce, sığı­naklara girer ve kumlarla korunmaya çalışırlardı. Bu sayede kimse onlara ulaşamazdı. Selçuksa bir bölgeye girince burayı hemen İs­lam topraklarına katardı.

Samaniler de toprakları üzerine akınlar düzenleyen Türkleri püskürtmede Selçuk'tan faydalandılar. Onun da bu arada oğlu Arslan yönetiminde gönderdiği bir kuvve Samanî topraklarından ele geçirdikleri yerleri Türklerden geri almayı başardı. Selçuk, 107 yıl yaşadıktan sonra öldü. Oğlu Mikail de putperest Türklerin top­raklarında akınlarını sürdürürken öldürüldü. İşte bu Mikail'in kendisinden sonra yetişip ünlenen iki oğlu vardı. Bunlardan biri: Tuğrul Muhammed Bey, diğeri ise Davud Cafer Bey'dir. Bu iki kar­deşin cemaatleri onlara bağlandılar ve emirlerine boyun eğdiler. Sonra bu kardeşler beraberlerindeki topluluklar Buhara bozkırla­rına doğru göçtüler ve buralarda yerleştiler.

Bu sırada Buhara Emiri bunlardan ürkerek Türkistan Hüküm­darı Buğra Han'ın memleketine gitti, çok geçmeden bu kez Tuğrul Bey'le Buğra Han ve bu sığınmacı hükümdar arasında ihtilaf çık­tı. Bunun üzerine Türkistan Hükümdarı Buğra Han, Tuğrul Bey'i yakalayarak zindana attı. Fakat Davud, emrindeki toplulukla bir­likte Buğra Han'ın ülkesine baskın düzenleyerek biraderi Tuğrul Bey'i kurtardı. Ondan sonra istikrar buldukları Samanoğulları ül­kesine intikal ettiler. Ne varki Samaniler son günlerini yaşıyorlar­dı. Bu sırada yeni bir kuvvet daha oluşmaktaydı. Bunlarsa Gazne-liler'di. Tabii bunlarla da çarpıştılar.

Ancak çıkan savaş, Tuğrul Bey'in amcası Selçuk'un oğlu As­lan'ın esir düşmesiyle sonuçlandı. Daha sonra Selçuklularla Gaz-neliler arasında bir barış yapıldı ve bu suretle de Selçuklu liderleri bazı kent ve bölgelerin idaresini ellerine geçirdiler. Sonra Selçukoğlu Aslan'ın yeğenleri amcalarının serbest bırakılmasını, Gaz-neliler'den talep ettiler.

Samaniler hicri 395 yılında ortadan kalktılar. Gazneliler de Horasan'a aynı zamanda İlk Han'ın Maveraünnehir topraklarına girdiği sıralarda girdiler. Bu yüzden Gazneliler'le Selçukluların arası yeniden bozuldu. Bu sırada Tuğrul Bey de Hicri 429 yılında Merv kentim ele geçirdi. İsmi de Cuma Hutbesinde "Melikul Mü-lük" krallar kralı unvanıyla okundu.

Sonra 432 de Nisabor'u 433'te de Cürcan ve Taberistan'ı ele geçirdiği gibi, aynı yıl içerisinde Kirman ve Deylem memleketleri­ni de topraklarına kattı, sonra da 434 yılında Harzem'e hakim ol­du. Ancak kavga daha sonra onlarla Buveyhiler arasında çıkmaya başladı. Bunun üzerine Tuğrul Bey 438 tarihinde İsfahan'a girdi. Sonra da anlaştılar ve Tuğrul Bey Buveyhoğlu Ebu Kalicar'm kı­zıyla evlenirken Ebu Kalicar'm oğlu Ebu Mansur da hicri 439 yılın­da Tuğrul Bey'in kardeşi Davud'un kızıyla evlendi.

Tuğrul Bey bu kez de Bizanslılarla kapıştı. Diyarbakır'a yöne­lerek burada Bizanslılar'a karşı üstünlük elde etti ve onlarla müta­reke yaparak Konstantiniye'de bir cami inşa edilmesine izin ver­melerini de şart koştu. Nitekim bu cami inşa edildi. İçinde namaz da kılındı ve Tuğrul Bey adına hutbe dahi irad edildi.

Selçuklular daha sona idareleri altında bulunan topraklan kendi aralarında bölüştüler. Tuğrul Bey, onların hepsinin başına hükümdar olarak seçildi. Erkek çocuğu yoktu. Rey şehrini merkez edindi. Yeğeni Alparslan da amcasına yardımcı olmak üzere seçil­di. Tuğrul Bey'in yaptığı hizmetler ve Halife ile teati ettiği mesajla­rın bir neticesi olarak o kadar ünlendi ki hutbelerde onun adı, dev­letin ileri gelenlerinden Buveyhoğlu El-Melikurrahim'in adından daha önce anılıyor, sikkelerde daha önce geçiyordu.

Tuğrul Bey, daha sonra Hicri 447 yılında Halife'den izin alarak, Bağdad'a girdi. Hatta Halife, El-Kaim'u Biemrillah Buveyhoğlu El-Melikurrahim'den Tuğrul Bey'in buyruklarına uyması yolunda emir bile verdi. Böylelikle Buveyhiler'in Abbasi Devleti üzerindeki otoriteleri sona ererek bu kez de devletin üzerinde Selçukluların hakimiyet dönemi başladı. Tuğrul Bey bir ara kendisine kafa tutan anne bir kardeşi İbrahim Yenal'la mücadele etmek zorunda kaldı.

Olabilir ki El-Besasiri, aralarını bozmuştu. Aynı zamanda bu sırada Tuğrul Bey'in biraderi Davud da Gazneliler'e karşı savaş vermekle meşguldü. El-Besasiri işte bu şartlardan istifade ederek hicri 450 yılında Bağdad'a girdi. Ancak Davud da Gazneliler'in Sultanı İbrahim Bin Mesud'la bir barış antlaşması yaptı. Tuğrul Bey de kardeşi İbrahim'i yenerek onu öldürdü. Dolayısıyla ortalık Selçuklular için müsait hale geldi.

Sonra Tuğrul Bey Bağdad'a yürüyerek hicri 451 yılında bir tür­lü Bağdat'ta kurduğu tek beyinli diktadan hevesini alamayan ve Halifeyi bir seneden fazla hapseden El-Besasiri'yi ortadan kaldır­dı. Halife, Tuğrul Bey'in kardeşi Davud'un kızı Hatice ile evliydi. Sonra 454'de Tuğrul Bey de Halife'nin kızını isteyerek, Halife'nin bir süre tereddüt ve çekimserliğinden sonra onunla evlendi. Tuğ­rul Bey, sonra da Rey kentine giderken yolda hastalandı ve şehre ulaştıktan sonra 455 tarihinde öldü. Tuğrul Bey'in veziri ise Ami-dülmülk Mansur Bin Muhammed, Ebu Nasr El-Kandari'ydi.

Tuğrul Bey'in ahlakına gelince çok akıllı, hoş görülü ve insan­ların en sabırlısı ve en çok sır saklayanıydı. Namazları vaktinde kıl­maya son derece özen gösterir, pazartesi ve perşembe günleri de oruç tutardı. Daima beyaz elbise giyerdi. Çok faziletli bir şahsiyet­ti. Tuğrul Bey, kardeşinin oğlu Süleyman Bin Davud'un yerine geçmesini tavsiye etmişti. Çünkü annesiyle evliydi. Süleyman sal­tanat tahtına, vezir El-Kandari'nin yardımıyla oturabildi.

Fakat kardeşi Alparslan Bin Davud onu devirerek kendisine galebe çaldı ve idareyi ele aldı. Vezir El-Kandari'yi de yakalayıp Merv'e gönderdi ve orada onu zindana attı. Sonra da Hicri 457 yı­lında öldürdü. Alparslan'ın adım ebedileştiren en önemli olaysa onun Malazgirt'te Bizans ordusuna karşı elde ettiği kesin zaferdir. Bizans ordusu 100 bin kişiden daha fazlaydı ve Rum, Rus, Gürcü, Ermeni, Hazar Türkü, Frank ve henüz küfür üzerinde bulunan (yani putperest olan) bir çok Oğuz kabilelerine mensup Türkler­den oluşuyordu. Halbuki Alparslan'ın ordusu 20 bin savaşçıdan bile daha azdı.

Hicri 463 yılında cereyan eden bu meydan muharebesinde Bi­zans İmparatoru da aynı zamanda Alparslan'ın ordusuna esir düştü. Bu imparator Diogenis Romanos'tur. Sultan Alparslan onu af ederek beraberinde bulunan komutanlarından bir grupla birlik­te kendisini. -Bizans'ın elinde bulunan bütün müslüman esirleri serbest bırakması ve istediği zaman Bizans Kuvvetlerini yardımına göndermesi şartıyla- salıverdi.

Bu yıl içerisinde Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın emrindeki ko­mutanlardan biri Kudüs ve Ramle'yi fethederek buraları Ubeydi-ler'in elinden almayı başardı, hicri 465 yılında ise Alparslan 100 bin kişilik bir savaşçı ordusunun başında, Maveraünnehir toprak­larına doğru yürüyerek Çin'e ulaşmak istedi. Fakat pusuya düşü­rülerek öldürüldü. Merhum Alparslan faziletli, adil ve zeki bir dev­let adamıydı. Merhametli Allah'a, kendisine ihsan ettiği nimetler­den dolayı şükreden fakirleri sadakalarla gözeten mütedeyyin bir şahsiyetti. Özelikle Ramazan aylarında 15.000 dinar sadaka dağı­tırdı. Alparslan'ın veziri ise Nizamülmülk Ebu'l-Hasan Ali Bin îs-hak'tı. Selçuklu idaresi, nüfuz bölgelerine Harzemliler hicri 590 yı­lında hakim oluncaya kadar devam etti. Onlar da Moğollar gelip Hülagü hicri 656'da Bağdad'a girinceye kadar devam ettiler. Bu ta­rihte ise Abbasi Devletinin saltanatı sona erdi. [1]

 

Bu Merhalenin Halifeleri

 

1-El-Muktedi Biemrillah

2- El-Mustazhir'u Billah

3- El-Müstarşid'u Billah

4- Er-Raşid'u Billah

5- El-Muktefi Liemrillah

6- El-Mustencid'u Billah

7- El-Mustazi'u Billah

8- En-Nasır'u Lidinillah

9- Ez-Zahir'u Billah

10- El-Mustansır'u Billah

11-El-Musta'sım'u Billah

467-487

487-512

512- 529

529-530

530-555

555-566

566-575

575- 622

622-623

623-640

640-656[2]



[1] İbn-ül Esir, El-Kamil tere, c. 10, s. 138-141; İbn-i Kesir, El-Bidaye tere, c. 12, s. 474-480; H. t. Hasan, Tarih' ul- Isla m tere., e. 3, s. 454-456, 489-496; c. 4, s. 22-25; c. 5, s. 11-46, 51-82, 199-216, 302-303, 313-340

Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/229-241.

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/241.