Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

93- ABBASİLER DÖNEMİNE SON BİR BAKIŞ - Index Web - 0094 0094

93- ABBASİLER DÖNEMİNE SON BİR BAKIŞ. 2


93- ABBASİLER DÖNEMİNE SON BİR BAKIŞ

 

Abbasi tarihim böylece özet ve seri şekilde okurken bile, geç­mişin bu zaman kesitiyle ilgili olarak tarihçiler tarafından zapte-dilmiş bulunan tarihi bilgilerin, gerçek olmadığını görüyoruz. Çünkü tarihçiler tarafından anlatıldığının aksine, ikinci Abbasi devrinin başından sonuna kadar devam eden bir gerileme ve çö­küntü söz konusu değildir. Bu dönem dört yüz yıldan fazla sür­müştür. Bu dönem bir takım halifeleri, büyük bir deniz gücünü çok geniş bir fikri açılmayı ve büyük bir medeni üstünlüğü kapsa­maktadır. Hz. Peygamber'in sahabilerinden oluşan örnek kuşağın sahip olduğu faziletlerin aynısına bu dönemde yaşamış olanların da sahip olup olmadıklarını tespit etmek bakımından yaptığımız karşılaştırmada esasen düşmanlarımıza ait kitapları gelişi güzel incelerken bile gördükki bu dönemin birikimleri üzerinde oyna­mışlardır.

Şu gerçeği gördük ki, halifelerin hepsi için demesek bile, çoğu cesur, büyük davaların adamları, dindar ve takva sahibi, vatanda­şı seven ve onlara karşı merhametli davranan, alimleri takdir eden ve onlara değer veren, halkı tarafından desteklenen ve sevilen şah­siyetler idiler. Ne var ki devirlerinde devlet idaresini ele geçirmiş bulunan askeri yönetimler, insanları ezmiş, boyunlarını bükmüş, istedikleri şekilde ve heveslerine nasıl uygun düşmüş ise ülke ve devlet adamları üzerinde öylece tasarrufta bulunmuşlardır. Biz bu çalışmamızda, sadece bu tasalluta, bu diktaya ve ondan doğan sonuçlara bakarak gerisindeki güzel tabloları bir kenara bıraktık. Olabilir ki hikayeciler ve birtakım maksatlı insanlar halifelerin sa­rayları içerisinde cereyan eden hadiseleri canlandırırlarken esa­sen kendi rollerini ortaya koymuş ve gerek dinleyici çekmek, gerek okuyucuları heveslendirmek ve bu suretle de siyasi ya da dini maksatlarla yönetimi yıpratmak için bu olayları olduğundan daha çok abartmışlardır. Dolayısıyla gerçekten uzak olmalarına ve içe­riklerinin tamamen düzmeceden ibaret olmasına rağmen canlan­dırılan bu tablolar zihinlerimizde maalesef yer etmiştir.

Halbuki Abbasi tarihinin bu döneminde çok büyük zaferler hatta İslam diyarının bir çok yerlerinde kesin zaferler elde edil­miştir. Bu cümleden olarak Örnek olmak üzere şu üstünlükleri zik­redebiliriz:

Bunlardan biri hicri 463'te müslüman Selçuklularla, mm, hı-ristiyan Bizanslılar arasında yapılan Malazgirt Meydan Muharebe-si'dir. Bir diğeri de hicri 479 da müslüman Murabıtlar'la Endülüs­lü hıristiyanlar ve onların arkasındaki Avrupalılar arasında yapılan Ez-Zelâka Meydan Savaşı'dır. Bir diğeri de hicri 591'de Muvahhid müslümanlarla Endülüslü hıristiyanlar arasında cereyan eden El-Erak Harbi'dir. Bunların arkasında da yine Avrupalı hıristiyanlar vardı. Bir başka örnek de hicri 583 yılında müslümanlarla Haçlılar arasında cereyan eden Hittiyn Meydan Savaşı'dır.

İşin esasına bakılacak olursa, bu zaferler bazı kimselerin sandı­ğı gibi sırf askeri üstünlüklerden ibaret değildi. Bilakis müslüman-ların fikri alandaki üstünlüklerinin aynı zamanda birer kanıtıydı. Nitekim Selçuklular Malazgirt Meydan Savaşı'ndan sonra küçük Asya'da yayılmış ve kırk bin kilometreden daha geniş bir alanı İs­lam topraklarına katmışlardır. Sonra İslam din ve düzeni o tarihten itibaren bu sahada yayılarak tutundu. Halbuki daha önce İslam buraya girmiş değildi. Bu savaştan altı yıl sonra, yani hicri 469'da, -aynı zamanda- Murabıtlarda Mağrıb'ta Gana împaratorluğu'nun başkenti olan Kumisalih'e girmeyi başardılar. Ve bu ülkenin her ye­rinde İslam'ı halka zorla kabul bile ettirdiler. Nitekim Gana İmpa­ratoru Tenkamenin de İslam'a girmeye ve Murabıtların egemenli­ğini kabul etmeye razı oldu. Aynı zamanda halktan bir çok kimse de kendi istek ve iradeleriyle müslüman oldular. Bu suretle İslam diyarına Afrika'da yaklaşık yarım milyon kilometrekarelik yeni bir alan daha eklenmiş oldu. İslam toprakları aynı zamanda güney do­ğu yönünde de genişledi. Buralarda da Gurlar İslam'ı Hindistan'a yaydılar. Ve bu ülkenin kuzey taraflarında geniş alanlar fethederek 597 yılında Bengal'e kadar ulaştılar. Dolayısıyla İslam tarihinin bu aşaması, işbu tarihe sadece seri bir şekilde göz gezdirmekle yetinip birinci Abbasi döneminin sonunda duran, ikinci Abbasi dönemi ise (Aslında müslümanlarm zayıflamış, parçalanmış ve duraklamış olduğu izlenimini uyandırabilecek övgüler ve süslemelerle anla­tan) bazı kimselerin sandığı gibi bir duraklama ve katılaşma döne­mi değil. Bilakis bir yükselme ve genişleme dönemi oldu.

O günün İslam düşmanları olan gerek hıristiyanlar, gerekse putperest Moğollar, müslümanlan medeni seviye bakımından kendilerinden daha geri ya da kendilerine eşit gördükleri, dolayı­sıyla barbar ve ilkel muamelelerinden kurtulmak ve kendi mede­niyetlerini koruyabilmek endişesiyle onlara karşı direnmek için değil, tam tersine müslümanlan tamamen yok etmek onları orta­dan kaldırıp, vücuda getirmiş bulundukları medeniyeti öğrenmek ve ona el koymak istiyorlardı.

İşte bunun en büyük delillerinden biri de şudur ki: Avrupalı hı­ristiyanlar bir yandan Endülüs'te müslümanlarla savaşan hıristi-yanlara malları ve canlarıyla yardımda bulunur ve bütün imkanla­rıyla onları desteklemeye çalışırlarken diğer yandan çocuklarım, müslümanlardan ilim öğrenmek için İslam kentlerindeki üniver­sitelere gönderiyorlardı. Dolayısıyla hıristiyan gençler buralarda İslam medeniyeti ve kültürünün zevkini tadıyorlardı. Aynı zaman­da Suriye'de hakim oldukları bölgenin ilim müesseselerinde Haç­lılar da , bir yandan öğrenim görüyor, diğer yandan kütüphanele-ri-yağmalıyor ve müslümanlardan sanat kapıyorlardı. Nitekim ge­rek bir çok sanat dallan gerekse büyük sayıda kitaplar bir tarafta çalınarak hırsızlık yoluyla bir taraftan da usta çırak münasebetleri içinde eğitim yoluyla müslümanlardan kapılarak Avrupa'ya nakle­dilmiştir. Durum Moğollar içinde aynen böyledir. Nitekim putpe­rest Moğol hükümdarlarının, müslüman hükümdarlara gönder1 dikleri mesajlar, ayetlerle, hadislerle ve müslümanlara ait hikmet­li sözlerle doludur ki, müslümanlarm ne derece kültür ve medeni­yetlerinin etkisinde kaldıklarını açıkça göstermektedir. Hüla-gu'nun Dımışk hükümdarı El-Melikunnasır'a gönderdiği yazılı mesajlar bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ezcümle onun El-Melikunnasır'a gönderdiği birinci mesajda aynen şöyle diyor:

"Sultan EI-Melikunnasır, Allah uzun ömürler versin! Şunu bilmeliler ki biz Irak üzerine yürüyüp bu ülkenin orduları karşı­mıza çıkınca onlara karşı Allah'ın kılıcıyla savaştık. Ondan sonra da karşımıza ülkenin başkanları ve ileri gelenleri çıktı. Onların en küçük bir itirazları bile ölmeyi hakeden canlarının, yok olma­sına sebep oldu. Ülkenin hükümdarına gelince O, esasen bize hizmet etmek için ortaya çıktı. Ve kulluğunuzun altına girdim. Ona, bazı şeyler sorduk. O ise bize yalan konuştu. Dolayısıyla idama mahkum oldu. Söylediği yalan açıktı."

"Böylece yaptıklarının karşılığını buldular. Rabbin ise hiç kimseye zulmetmez. [1]

Hülagu ikinci mesajında da ona şöyle hitab ediyordu: "Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi ol­ma." [2] İçinde gizlediklerini açığa vur. Ya iyi bir muamele ile Der­dest edilecek (sin). (Egemenliğimizin altında tutulacaksın.) Ya da adaletli bir biçimde salıverilecek (sin). (Serbest bırakılacaksın.) [3]Öyleyse yeryüzünün hükümdarından sana yöneltilen bu daveti kabul et ki şerrinden emin olasın ve iyiliklerine de nail olasın. Mal varlığını ve adamlarını, ordularını cömertçe ona teslim et. Elçilerimizi de fazla oyalama. Selamlar."

Hülagu El-Melikunnasır'a gönderdiği üçüncü mesajında da şu ifadeleri kullanıyordu: "Selamdan sonra, şunu bilmiş olmalı­sın ki, biz Allah'ın askerleriyiz. Küstahlık yapan, zorba kimseler­den, doğru yoldan saparak büyüklenenlerden, Allah'ın emirleri­ni yerine getirmeyenlerden, uyarıldığı halde kaplan huyuna gire­rek inat eden, hoş görüldüğü zaman da kötü huylarını ısrarla sürdüren âsîlerden Allahu Teala bizim vasıtamızla intikam alır. Biz ülkeleri perişan eden, insanları yok eden kimseleriz!"

Hiç şüphe yok ki bu yazılar azılı diktatör Hülagu'ya boyun eğe­rek ona taraftar olmuş, paralı (ve sözde) müslüman uşaklar tarafından yazılıyordu. Bunlar ya heveslerine göre ya da zorlanarak bu mesajları kaleme alıyorlardı. Çünkü topraklan işgale uğramış, kendileri de dize getirilmiş durumda idiler. Ama herşeye rağmen bu yazıl ar ancak ve ancak bu zalim adamın tamamen onayıyla ha­zırlanabilirdi. Onun bu yazılarda kullanılan her kelimenin kayna­ğını ve anlamını bilmeden kaydedilmiş olması ihtimalden uzaktır.

Gerek hıristiyanlar gerekse Moğollar müslümanlardan mede­ni seviye bakımından fevkalade gerilerde bulunduklarını ve ilkel olduklarını çok iyi biliyorlardı. Bu husus gerek Moğolların gerekse hıristiyanlarm müslümanlara karşı giriştikleri savaşlarda, yapıla­ra, şehirlere, ekinlere, sanat alanlarına ve halka reva gördükleri dehşet verici cinayetlerde, insanların vücudundan organlarını ko­parırlarken ve güzergâhları üzerinde rastladıkları herşeyi yakıp yı­karlarken sergiledikleri vahşette ortaya çıkıyordu.

Gerek hıristiyanlar gerekse Moğollar, müslümanların kendile­rinden çok daha medeni ve ileri olduklarını kesinlikle biliyorlardı Müslümanlara karşı giriştikleri savaşlar ise: Barbarların, sırf mede­niyete karşı içlerinde taşıdıkları kin ve cehaletin etkisinden başka bir şey değildi. Hıristiyanları İslam'a karşı kışkırtan ve iten güç, içle­rindeki Haçlilık kini ile müslümanların zafer ve üstünlüklerine kar­şı bilinçlerinin altına yerleşmiş olan nefret ve çekememezlik duygu­larıydı. Moğolları iten güç ise çölde mahrumiyet içinde yaşayan su­suz Bedevilerin, yeşil ve sulak vahalarda yerleşik bulunan insanlara, güneşte kavrulanların gölgede keyif çatan kimselere, susuzluktan sineleri yanıp tutuşan biçarelerin, suya doymuş bulunanlara ve pe­rişanlık içinde sürünenlerin refah ve nimet deryasında yüzenlere karşı kusmak istedikleri kin ve düşmanlıktan başka birşey değildi. Dolayısıyla bu iki düşman kesim de îslam medeniyetinin birçok abidelerini yerle bir ettiler. Ancak Moğolların son derece ilkel bir toplum olmalarının tabii bir sonucu olarak çok kısa bir süre içinde bu kavim îslam toplumunun potasında eridi. Zira müslümanların, kendilerinden daha üstün ve medeni olduklarını hissediyorlardı.

Fakat Bağdad Moğolların eline düşünce müslümanlar çok ge­rilediler. Nitekim bu olay İslam'ın parlak hilafet dönemiyle gerile­me ve çökme dönemi arasında çok bariz bir ayıraç oluşturmuştur. Bu gerileme ve çöküntüyü -inşaallah- bundan sonraki bahsimizin konusu olan Memluklar tarihini işlerken göreceğiz.[4]



[1] Kehf Suresi; Ayet: 49

[2] Haşr Suresi; Ayet: 19'dan (bir kelime çoğul yerine tekil kullanılmış

[3] Bakara Suresi'nin boşama ile ilgili 229 numaralı ayeti yukarıdaki anlam­da kullanılmıştır. (Mütercim)

[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/415-419.