Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

94- MEMLUKLAR DÖNEMİNE BAKIŞ - Index Web - 0095 0095

94- MEMLUKLAR DÖNEMİNE BAKIŞ. 2

Memluklar3

Memluk Devletinin Kuruluşu. 7

Bahriye Memlukları Dönemi  (Hicri: 648- 792)12

Kahîre'deki Abbasi Halifeleri Ve Hilafet Süreleri14

Mısır'daki Abbasi Halifeliği14

Çerkez Kökenli (Burciye) Memlukları (Hicri: 792-923)15


94- MEMLUKLAR DÖNEMİNE BAKIŞ

 

Bis mili ah irr ahmanirrahim

Alemlerin rabbi olan Allah Teala'ya hamd, peygamberlerin efendisi müttakilerin imamı, Peygamberimiz Abdullah oğlu Mu-hammed (sav)'e, onun sahabilerine ve davasına hizmet eden her­kese kıyamet kopuncaya kadar salat ve selam olsun.

Bilindiği üzere İslam tarihinde hicri 658'den 923'e kadar de­vam eden aşamaya biz Memluklar Dönemi adım veriyoruz. Her ne kadar bu süre içerisinde Memluklar Devleti vücud bulmuş ise de bu devlet o günkü İslam dünyasının büyük bölümünü kapsamı­yordu. Bilakis çok küçük bir alana sahipti. Zira bu devlet sadece Mısır, Suriye ve Hicaz üzerinde hükmünü sürdürüyordu. Elbetteki bu merhalenin taşıması gereken bir isim olmalıdır. Bu devlet bir adla tanınmalıdır. Şu varki genellikle bazı tarihi dönemlere bir devlet adı verilmekte ya da o döneme genel bir sıfat yakıştırılmak -tadır. Mesela Hulefa-i Raşidin devri gibi. İşte bu dönemde de aşa­ğı yukarı aynı öneme sahip bir kaç devlet vücud buldukları için bunların hepsine nazaran Memluklar Devletini nispeten ayrıcalı­ğından dolayı bu döneme İslam tarihinde Memluklar Dönemi adı verilmiştir. Nesep ve meşruluk açısından taşıdıkları hilafet sıfatı ister doğru ve geçerli olsun ister olmasın, Abbasi Devletinden sonra hilafet merkezi sıfatını Memluklar Devleti almıştır. Nitekim bu devletin çağdaşı olan bir takım İslam Devletleri bu hilafete geçerli bir nazarla bakıyorlardı. Bu nedenle de halifeden bu devletin ba­şındaki hükümdarın meşru bir sıfat kazanabilmesi ve halktan des­tek görmesi için ülkesinin idaresini üstlenebileceğine dair halife­den yetki istenilirdi.

Dünyanın geniş bir kısmını işgal eden Moğollar'a karşı kimse çıkamazken, hiç bir ordu onların karşısında direnemezken, onlara karşı üstünlük elde ettikten sonra Memluklar Devletinin, müslü-manlar gözünde heybet ve saygınlığı arttı. Vakıa Memluklar Mo-ğollar'in karşısına çıktılar. Onları yendiler, onları gerisin geri püs­kürterek arkadan da kovaladılar. Ve Suriye topraklarından kapı dı­şarı ettiler. Gerek Hülagu gerekse ondan sonra ailesinden gelen li­derlerin komutasındaki Moğolların önünde durdukları gibi, Mem­luklar aynı zamanda Timurlenk'in komutasındaki Tatarlara karşı da direnebildiler. Bütün bunların üzerinde Memluklar aynı za­manda Haçlıları da Suriye ve Mısır topraklarından kovdular . Ve Kıbrıs'a kadar kovalayarak bu adayı da egemenlikleri altına aldılar. \ Sonra oriları buradan Rodos Adası'na kadar kovaladılar. Ve eğer Avrupa'nın büyük Haçlı desteği olmasaydı, Rodos Adası da Kıbrıs gibi Memlukların egemenliği altına girecekti.

Vahyin iniş yeri ve İslam'a çağrının beşiği olan Beytül Haram'ın ve yüce peygamber şehri Medine'nin, üzerinde bulunması itibariy­le dünyanın her yerindeki müslümanların gönül aşkıyla bağlı ol­dukları Hicaz bölgesi de, keza Memlukların idaresi altına girdi. Ta­bii bu da bütün müslümanların nazarında bu devlete saygın bir yer kazandırıyordu. Buna ilaveten bu devletin Abbasi halifelerini ve bu hanedanın çocuklarını kucaklaması, tamamen ortadan kalkmışken bu hilafet müessesesini yeniden ihya etmesi de Memluklar Devleti­ne ayrıca heybet ve manevi bir kuvvet kazandırdı.

Memluklar Devletinin -jeopolitik mevki olarak- İslam dünya­sının doğu ve batı kanatlan arasındaki orta yerde bulunması müs-lümanlar arasında dinlerinin kendilerine emri olan her türlü yak­laşma anlaşma ve uzlaşmayı temin ya da bu iki kanat arasında vu­ku bulacak herhangi bir ihtilafı çözmek konusunda oynayacağı rol bakımından bu devlete değirmen taşının ekseni gibi ayrıca önem­li bir konum kazandırdı ki zaten Allah'ın emirleri, tüm müslümanların daima bir tek hilafet makamının gölgesinde, tek bir ümmet olarak yaşamalarını ön görmektedir.

Memlukların, son dönemlerinde İslam dünyası adına üstlen­dikleri görev bu kez de Portekizliler olarak vücud bulan ve Arap memleketlerinin güneyine kadar ulaşarak yeni bir hamleye girişen Haçlıların tecavüzlerine karşı müslüman topraklarını savunmaktı. Bu savaş mecazi olarak başlangıçta "sömürgecilik" adını aldı. Öy­le ki artık bu isimle tanınır oldu. Ya da işgal edilen ülkeyi kalkındır­mak manasına Avrupalılar tarafından bu ad kullanıldı. Ve nihayet özel bir terim olarak yerleşti. Memluklar Devletinin o günkü so­rumluları her ne kadar meseleleri hakkıyla takdir edemiyor ve -müslümanlar aleyhinde Portekizlilerle işbirliği yapan Şii Safevi tehlikesini farkederek siyaseti rayına oturtmuş bulunan- Osmanlı­ların yanında yerlerini alamıyor idiyseler de, üstlendikleri yeni gö­rev dolayısıyladır ki dünyanın her yerinde bulunan müsümanların gözünde ikinci bir kez daha saygınlık kazandılar.

Müslümanlar aleyhinde Portekizlilerle işbirliği yapan Şii Safe-viler Memlukları da, Osmanlıları da tehdit ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki Osmanlılar Avrupa'daki savaşı bırakıp bu sefer Safevi-lerin üzerine yürümeye başladılar. Ve mecalden düşünceye kadar da onlara karşı savaşarak başkentlerine girdiler. Mısır'daki sorum­lular ise o gün için bu olaylar karşısında hiçbir tepki göstermiyor-lardı. Kendi düşüncelerine göre sözde tarafsız davranıyorlardı. Ne var ki tarafsızlık, çoğu kez zorbaya yardım ve güçlüye destek ol­mak anlamına gelir. Ancak müttefikleri olan Dulkadıroğulları, Sa-fevilerin üzerine yürüyen Osmanlılara karşı çıktılar. Tabii bu du­rum Memlukların aleyhinde olumsuz bir puan olarak işledi. Onla­rın aleyhinde tescil olan ikinci bir olumsuzluk daha vardır ki o da müslümanları, topraklarını ve kutsal değerlerini Portekizlilere kar­şı savunmak maksadıyla Memluk topraklarından Arap memleket­lerine geçmek isteyen Osmanlılara izin vermemeleri olayıdır ki bu sırada Portekizliler müslümanları tehdit ediyorlardı. Nitekim bu iki olumsuz tutumları yüzünden Memluklar ortadan kaldırıldılar.

Memluklar Devletini ve bu devletin var olduğu dönem içinde Arap yarımadası ve Hindistan'da kurulmuş bulunan devletleri, ke­za Moğol ve Tatar devletleriyle Mağnb ve Endülüs'teki devletleri, bu kitapta her birini özel bir bölüm içinde işlemek istedim. Bu metodla, herhangi bir bölüm içindeki her emirlik, ya da her dev­let, yine kendine özel bir fasıl oluşturmaktadır. Bunu da İslam ta­rihinin merhaleleri araşma bu aşamaya ait tarihi bilgileri özet şe­kilde öğrenelim diye yaptım.

Allah'tan başarı, isabetli adımlar, teyid ve destek diliyoruz. Gerçekten de o ne güzel bir sahip ve ne güzel bir yardımcıdır. Son duamız ise "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" sözüdür.[1]

 

Memluklar

 

Memluklar dönemi müslümanlarm bir çoğu tarafından meç­hul sayılmaktadır. Keza tarihin bir çok merhaleleri de yine müslü-manlarca üstü kapalı bir mahiyet taşımaktadır. Sebebine gelince, Müslümanlar, bu dönemde İslam'ı mükemmel bir surette temsil eden Hz. Peygamber'in ve Hulefa-i Raşidinin asrından -zaman olarak- uzun bir devirden sonra gelmiş ve toplum zaman içinde İslam'ı uygulamaktan yavaş yavaş uzaklaşmıştı. Öyle ki bu dönem gelinceye kadar İslam'ın temel öğretilerinden bir çok şeyler artık kaybolmuş vaziyetteydi. Bu uzaklaşmanın sonucu olarak da in­sanlar açıkça gözlenebilen bir takım ihtilafların kavga ve çekişme­lerin içinde kendilerini bulmuşlardı.

Öyle ki hilafetleri, birçok devletlere bölünmüş, onları bu dev­letlerinin her biri dahi birçok emirliklere ayrılmıştı. Şahsi hırs ve menfaat sevdası onların gözünü bürümüştü. Bütün bunlara ek olarak İslam'a olan uzaklıklarının ve onun yasalarım uygulama­manın yamsıra bu devletlerin emirlerinden her biri tutup daima bir diğerini eleştiriyor, onu kınıyordu. Üstelik eğer şartlar elverir de İslam dünyasına tam manasıyla hakim olur, diye devletçiklerin de bütün hükümdarları ona boyun eğer, itaatte bulunur ise emir­lerini yerine getirirlerse İslam'ın isabetli ve doğru olan rejimim uy­gulayabileceğini tasavvur ederdi. Dolayısıyla da elinden gelen her çabayı bu maksatla sarfetmeye bakardı. Ama gerçeğe bakılırsa as­lında o siyasi nüfuz kazanmak, iktidarı ele geçirmek ve görüşünü tanımayan hasmını ortadan kaldırmak gibi hevesinin istediği şey­leri gerçekleştirmek için çaba sarfediyordu. Düşünüyoruz ki dü­rüstlüğün orta yere çıktığı her şeyin dürüstçe cereyan ettiği ya da hiç değilse dürüstlük namına bir şeylerin var olduğu devirler ya­şanmıştır. Nitekim bu sayede İslam ümmetinin bazı unsurları iş­birliği yaparak bir rolü yerine getirebiliyodardı. Dolayısyla İs­lam'ın emirlerine sarılmak ve onun yasalarını uygulamak yolunda samimiyetin insanlara yaklaştığı oranda, zaman zaman zafer ve başarı da onlara yaklaşıyordu. -

Keza, İslam'dan uzaklaştıkları ve parçalanıp ihtilafa düştükleri nispette de zafer ve başarı onlardan uzaklaşıyordu. Memluklar dö­neminde müslümanlar gerilemede belli bir aşamaya ulaşmış bu­lunuyorlardı. Bu sebeple de onlardan biri artık bir diğerini düşün­müyor, kendilerine isabet etmiş bulunan tefrika, tüm yöeticilerini kendilerini kaybetmiş bulunmaları hali, İslam'dan uzaklaşmanın sonucu olarak şehirleri ve ülkeleri arasında başgösteren kopuk­luklar, liderlerinin zaafları, güven içindeki insanları ürkütmeye başlayan ve onları şehirlerden kırsal kesimlere göçe mecbur eden Haçlı saldırılar ile yerleşik toplumun içine korku ve dehşet salan, onları ıssız ve kuytu yerlere kaçıp gizlenmeye zorlayan Moğol hü­cumu sebebiyledir ki müslümanlar bu dönemde artık birbirlerin­den pek haberdar değillerdi. Müslümanlar bu şartlar altında du­rumlardan ve haberlerden bilgi namına birşey ama imkanına da sahip değillerdi. Kimseyle de ilişki kuramıyorlar di.

İşte bu tecrit ve inziva yüzündendir ki tarımsal faaliyetler geri­ledi. Çünkü bu kesimin ehil ve erbabı terörle ürkütülünce toprak­larım terkettiler. Keza, sanat erbabı mesleklerini bırakıp sanat için elverişi olmayan bölgelere iltica edince İslam dünyasında sanat da gerilemeye başladı. Buna bağlı olarak ticaret de zayıfladı. Çünkü Moğol saldırıları yüzünden karayolları güvenli değildi. Aynı za­manda hıristiyan korsanların Akdeniz'de varlık göstermeleri ve Haçlı Portekizlilerin, Memluklar döneminde Arap denizi, Basra Körfezi, Hind Denizi ile Kızıl Deniz'in güney girişlerine kadar ulaş­mış olmaları yüzünden deniz seferleri de güvenli olmaktan çıktı. Buna ilaveten gelirleri arttırmak maksadıyla sultanların ticaret mallarına koydurdukları ağır gümrük vergileri de ticaretteki canlı­lığı sekteledi.

İslam memleketlerini idare eden sultanlardan çoğunun otori­tesi zayıftı. Güçlü olanlar ise sayıca çok azdı. Sultan genellikle ken­dilerinden sonra devlet idaresini ele geçirecek sülaleler kuruyorlardı. Bu nedenle de sultan ölünce, ordu onun oğlunun üzerine atılır. Ve başlarındaki komutanları iktidara el kordu. İşte bu yüz­dendir ki Sultan Baybars geride bir hanedan bırakmamıştır. Çün­kü ordu kendisinden sonra iki oğlunun üzerine atılarak onları ber­taraf ettiler. Her iki oğlunun da idaresi son buldu. Ölümünün üze­rinden henüz üç yıl bile geçmemişti ki, birinci oğlu da, ikinci oğlu da bu kısa müddet içerisinde iş başından uzaklaştırıldılar. Onlar­dan sonra Sultan Mansur Klavun başa geçti. Ve yüz yıldan fazla Mısır'ın idaresine hakim olan bir saltanat hanedanı kurmayı ba­şardı. (Yüzbeş yıl kadar hükmettiler.)

Ne var ki bu hanedanın fertleri arasında Klavun'un oğlu Nasır Muhammed'den başka güçlü bir sultan ortaya çıkmadı. O da ön­ce devrildi. Sonra yeniden iş başına getirildi. Sonra ikinci bir defa da kendisi ayrıldı. Ancak tekrar idarenin başına geldi. Fakat bu kez bilgi ve tecübeleri artmıştı. Devletin dizginini güçlü bir şekilde eli­ne aldı. Ve işbu üçüncü defa otuzüç yıl iktidarını sürdürdü. Fakat kendisinden sonra gelen oğulları, otoriteleri olmayan sultanlardı. Güçleri olmayan uygulayıcılardı. Çünkü onlardan her defasında biri ya işbaşından uzaklaştırılıyor. Ya da ortadan kaldırılarak yeri­ne oğlu konuyordu. Bu da sözde devletin başına sırf aynı aileden birini getirmek mirası korumak gibi (anlamsız) bir maksat taşıyor­du. Çerkez asıllı Memluklara gelince veraset yoluyla babasının ye­rine geçen küçük yaştaki sultanlara karşı ordunun ileri gelenleri sık sık devrimler tertip ederek onları iş başından uzaklaştırıyor ve devlet idaresini ellerine geçiriyorlardı. Bu komutanlardan biri za-man zaman sultam bertaraf ederek devletin idaresini teslim aldık­tan sonra her ne kadar devleti kalkmdırıyor idiyse de yine de bir hanedan kurmaya çalışıyor ve yerine oğlunun geçmesi için vasi­yette bulunuyordu. Ne varki ondan sonra tekrar başka bir komu­tan devrim yaparak onun yerine geçen oğlunu da iş başından uzaklaştırıyordu.

Bu ameliye defalarca peşpeşe tekerrür ederdi ki Memlukların son dönemlerinde, ya da Çerkez asıllı Memlukların son sultam ve­ya onda bir önceki sultan Sultan-ül Eşref (yani on altı yıl kadar sal­tanatı üstlenen) Kansu Gavri'yi hariç tutacak olursak bu haneda­nın da son döneminde olaylar aynen bu şekilde gelişmiştir.

Memluk olarak devletin başındaki adamların vaziyeti bu olunca aralarında kuvvetleri sayesinde diğerlerinden farklı olanları, ya­da başkaları korksun diye gözdağı ve baskı siyaseti uygulayan bir kaçını, istisna edecek olursak diğerlerinin hiç bir heybet vesaygın-lıkları yoktu. Çünkü halk onların -netice itibariyle- köle olan bir kökenden geldiklerini biliyor, hepsinin de en çok aynı derecede binicilik yeteneğine ve bilek gücüne sahip bulunduklarına inanı­yor, onlardan birinin diğerine nazaran herhangi bir üstünlük fazi­let, saygın bir sosyal mevki ya da vaktiyle bir taht sahibi olmadık­larını biliyorlardı. Dolayısıyla aralarında çok büyük kıskançlık olayları cereyan ederdi.

Nitekim onlardan biri saltanatı teslim alır almaz diğerleri onu hemen kıskanmaya başlar. Ve başına bir çorap örmeye çalışırlardı. Eğer başa geçen sultan zayıf ise onlardan biri ya onu devirerek, ve­ya öldürerek hemen yerine geçerdi. İktidara konmak için gününü kollayan kimse eğer tecrübeli biri ise eline fırsat geçinceye kadar hislerini yatıştırmaya bakar. Ve Sultan ölür ölmez yerine geçen oğ­lunun üzerine atılarak onu ya devirmek, ya da öldürmek suretiyle bertaraf eder. Kendisi onun mevkiine el koyardı. Tabii bu şekilde­ki hayat tarzı her emirin kendileriyle korunabileceği bir grup köle satın almasını gerektiriyordu. îşte bu adamlar onun amaçlarına alet olurlardı. Veya düşmanlarına karşı korunabilmek için o, bun­ları bir zırh olarak kullanırdı. Ya da her sultan iş başına gelir gel­mez emrindeki devlet ileri gelenlerinden hepsine demesek de- bir kısmına çıkar sağlayarak onları memnun ederdi. Yahut mevkiinde kalabilmek için onlara da mevkii ve sıfatlar temin ederdi.

Hiç şüphesiz bu tezgahlar ise sultanın, köleler satın alabilme­si ya da emrindeki devlet adamlarından -safına çekmesini zorun­lu gördüğü şahsiyetleri memnun ederek- onları kazanabilmesi için durum, çok büyük paraların harcanmasını gerektirirdi. Bu pa­raların sağlanması ise topluma yeni yeni ağır vergiler yüklenmek­le ancak mümkün olabilirdi ki halk bu ağır yükün altında ezilir, in­ler ve beli kırılırdı. Nitekim bu siyaset tarzının sonucu olarak halk hayattan koptu. Ve adeta inzivaya çekildi.

Bu dönemdeki halifelere gelince, onların durumu da sultanla-rmkinden daha iç açıcı değildi. Bu ülkeye geldikleri günden beri işi tamamen oluruna bırakmış ve devlet umurundan el etek çekmiş­lerdi. Çünkü İslam devletinin idaresi, atalarının ellerinden alınmış ve bu hanedanın fertler Tatarların zalim diktatörü Hülagu tarafın­dan kısmen öldürülmüş. Kısmen de kaçmaya mahkum edilmişler­di. Sağ kalanlar arasında kılıç altında can vermek korkusuyla ka­çan kaçmış, saklanan saklanmış ve göçen göçmüştü. Sonra Mem­luk sultanları bunları Mısır'a getirdiler. Başlarına gelen sefaleti gi­derdiler. Kaybettikleri bazı değerleri onlara yeniden kazanırdılar. Uğramış bulundukları zilletten sonra onları aziz kıldılar. Onlara yeniden şereflerini kazandırdılar. Göç ve uğradıkları perişanlıktan sonra onları bağırlarına bastılar. Can korkusuyla içinde bulunduk­ları gizli hayattan çıkararak onları yeniden toparladılar.

Peki bu halifeler kendilerine sahip çıkarak onları barındıran kimselerin işlerine nasıl müdahale edebilirlerdi? Onları bu peri­şanlıktan kurtarıp yeniden yüceltenlerin meselelerine nasıl karı­şabilirlerdi, ya da onlarla nasıl siyasi rekabet içine girebilir; onlar­la ihtilafa düşebilirlerdi?

Dolayısıyla Abbasiler'in Mısır'da yeniden hilafet makamına getirilmeleri sadece adet yerini bulsun diye yapıldı. Sadece bir ge­lenekti o. Dolayısıyla bu halifeler yalnızca şekilden ibaret kaldılar. Hatta hiç bir anlamı olmayan birer isim olarak devam ettiler. Da­ha da ötesi, bunlar vaktiyle Bağdad'da Arap olsun,Türk ya da Fars olsun değişik kökenlerden gelen askeri diktatörlerin devlet idare­sine el koydukları dönemde atalarının düşmüş oldukları kötü va­ziyetten çok daha kötüsüne uğradılar. Bu da Mısır'daki Abbasi ha­lifelerinin tarihin sahnesinde meçhul kalmalarına yol açtı. Çünkü bunlar her ne kadar öldürülmek veya gözlerine mil çekilmek gibi tecavüzlere uğramıyor idiyseler de, red ya da kabul yetkisinin tü­münü elinde bulunduran Memluk sultanlarının arkasında hep gizli kaldılar.

Bu halifelerin varlıklarını daha da karanlıkta bırakan ya da başka bir ifadeyle daha fazla tanınmalarını engelleyen bir husus da, onların takındıkları unvanların birbirine benzemeleri olayıdır. Mesela bu halifelerden ki tanesi EI-Hakim'u Biemrillah, iki tanesi daha El-Müstekfi Billah, bir başka iki tanesi daha El-Vasiku Bil­lah, yine iki tanesi El-Mutazıd Billah ünvanlarıyla, üç tanesi de El-Mutevekkil-u Aiallah unvanıyla tanınmaktadır ki bu durum onla­rın tarihini çok iyi ve etraflı bir şekilde bilmeyen bir insanı şaşırt­makta ve onları birbirlerinden ayırmasını zorlaştırmaktadır. Halbuki eğer her birinin kendine özel ve değişik bir unvanı olmuş ol­saydı mesele çok daha kolaylaşmış olacaktı.

Bu dönemdeki sultanlardan birinin mal varlığı azaldığında halkın yoksulluk ve sefaleti yüzünden onlara yeniden bir vergi yükleyemediği için bu sefer de ülkenin gerek Kizıldeniz gerekse Akdeniz üzerindeki limanlarına uğrayan tüccarlara fahiş seviyeler de gümrük vergileri tarhettiler ki bu da ticaretin Mısır'da önemini kaybetmesine, fiatlarm yükselmesine ve mal çeşitlerinin iç piyasa­larda azalmasına sebep oldu. Sonuç olarak Memluk sultanları özellikle karanfil, baharat ve benzeri ihtiyaç maddelerinin alım sa­tımı ve nakliyle uğraşan tüccarların nefretini kazandılar. Aynı za­manda Memluk sultanlarından bazıları, meşru olmayan bir takım geçim şekillerini halk arasında ihdas ederek amaçlarını gerçekleş­tirebilmek için ihtiyaç duydukları parayı temin etmek üzere bu çe­şit meslekleri vergiye tabi tuttular. Onların ihdas etmiş olduğu bu işler o gün için emsallerine göre daha değişik olmakla beraber ic­ra edilmesi îslam dininde haram ve aynı zamanda İslam toplumu için zararlı faaliyetlerdi. Esasen o günler için bu tür faaliyetlerin arkasında onların toplumu dejenere etmek ve halkı İslamdan uzaklaştırmak için özel surette hazırlanmış bir komployu uygula­mak gibi bir maksatları yoktu ki komplonun içeride ya da dışarıda hazırlanmış olması arasında hiç bir fark yoktur. Dolayısıyla bun­dan amaç o günler için sadece mali kaynak temin etmekti.

Bu sebeple bazı sorumlular işte bu tür zararlı ve dinen yasak olan işlere tevessül ediyorlardı. Ancak herşeye rağmen sorumlula­rın sırf para bulmak için baş vurdukları bu gibi şeylere karşı halk­tan nefret ve kınama görülürdü. Aynı zamanda çok geçmeden mevcut sultanın yerine bir başkası geçer ve bu işin gayri meşru ol­duğunu, dolayısıyla yasaklandığını hemen ilan ederdi.

Nitekim öyle anlaşılıyor ki böyle bir girişim bir tek defa vuku bulmuş ki bu da bir takım fahişeleri faaliyet göstermeleri şeklinde olmuştur. Binaenaleyh sultan, şu veya bu şekilde para ve mali kay­nak temin edemediği zaman bu kez de yanında yerlerini alsınlar ve onu desteklesinler diye devletin ileri gelenlerine geniş araziler tahsis ederdi. İşte bu sebepledir ki Memluklularm yönetimi altın­da bulunan topraklar, nüfuz sahibi kimseleri, üzerinde tasarrufta bulundukları bir takım feodal bölgelerden ibaret bir duruma gelmisti. Tabii bu geniş arazilere sahiplenen bu adamlar çok kere bu­raları ihmal ediyor ve sadece elde ettikleri cüzi gelirlerle yetiniyor­lardı. Bu gelirler miktar olarak her ne kadar az idiyse de ellerinde­ki feodal arazinin çok geniş olması sebebiyle yine de büyük bir ye­kûn tutuyordu.

Keza, çiftçiler de gerekli olan emeği vermezlerdi. Çünkü ne de olsa bunlar birer işçi olarak başkası için çalışıyorlardı. İşte bütün bu sebeplerden ötürü ihtiyaç maddeleri gittikçe azaldı. Buna pa­ralel olarak hayat ise zorlaştı. Sultanın kendisi, emrindeki Memluk devlet adamlarını, elinde bulunan mal ve yetkiyle, keza, tarhettiği vergilerle ve onlara tahsis ettiği geniş arazilerle belki de onları memnun edebiliyordu. Ancak bu adamlar köle satın alabilmek için, ya da gerek seleflerinin, gerekse rütbe bakımından onlardan daha üstte olanların yaptıklarını yapabilmek ve onların kendileri için gerçekleştirdiği şeyleri bunlar da gerçekleştirebilmek maksa­dıyla daha büyük paralara, daha büyük mali kaynaklara sahip ol­ma hırs ve sevdasına kapılıyorlardı. Tabii ki bunun ağır faturası ise halka yükletiliyordu.

İşte ülkeyi geri bırakan ve onun maruz kaldığı zorluklan daha da arttıran, halkın kabuğuna çekilmesine, köylerinde ve kırsal böl­gelerinde yoksulluk cehalet (ve sosyal hayata katılamamanın so­nucu olarak} tecrit olmalarına yol açtı. Esasına bakılacak olursa dini ruh ve heyecan, gerek Memluk sultanlarında gerekse halkta yüksek seviyelerde mevcuttu. Bunu da o devirde inşa edilmiş bu­lunan mescitler, tekkeler, medreseler, nbatlar ve tertip edilen ilim halkaları isbat etmektedir. Bu ilim halkalarında bilhassa dini ilim­lerin tedrisatı yapılır, bu kurumlada ilim talebelerine hizmet veri­lirdi. Bunlara ilaveten yine bu devirde yazılan dini kitaplar da bu ruh ve heyecanın varlığını kanıtlamaktadır. Olabilir ki bütün bun­lar Memlukların o dönemde bir taraftan Tatarlarla, diğer taraftan Haçlılarla giriştikleri dini mahiyetteki savaşlarla ilintilidir. Ya da Haçlı saldırılarım ardından yerli hıristiyanların onlara destek çık­malarına karşılık müslümanlar arasında yayılan dini gayretin bir mahsûlüdür. Şüphesiz bu mahalli hıristiyanlar, uzun süredir müs-lümanlarm himayesinde yaşıyorlardı. Ve kendilerini emniyet ve rahatlık ve refah içinde bulmuşlardı. Fakat dindaşları olan Haçlıla­rın İslam ülkelerine işgalci olarak ulaştıklarını görünce -ki bu sırada kendileri de içeride kuvvetlenmiş bulunuyorlardı. Bir anda müslümanlarm onlar için üstlendikleri himayeyi duvarın yüzüne çalarak bu kez de Haçlılara destek çıkmaya başladılar. Bu da müs­lümanlar arasında dini gayretin peyda olmasına yol açtı. Çünkü müslümanlar bir yandan dışarıdan saldıran, diğer yandansa içeri­deki hıristiyanların tecavüzleri karşısında kendilerini bulmuşlardı. Aynı zamanda müslümanlar bu savaşta hem kendilerinin hem de inançlarının hedef alınmış olduğunu farkettiler. Savaşın bundan başka hedefi yoktu. Dini kitapların daha çok bu devirde kaleme alınması ve halkın bu kitaplara rağbet etmesi gibi bir takım gayret­ler belki de içinde yaşadıkları uzletin yalnızlığın ve artık alıştıkları kabuğa çekilmenin bir sonucuydu. Bu sırada ilim erbabı da cihat vakitlerinden arta kalan zamanlarını bu işlere ayırdılar. İslam tari­hinin bu merhalesi yazılı eser vermek bakımından belki de en zen­gin bir aşamadır. Nitekim İmamı Nevevi [2] El-İz Bin Abdüsse-lam/ [3] İbnü Teymiye' [4] İbnü Kayyim El-Cevziyye [5] El-Mezzi [6] İb-nu Hacer El-Askalani [7] Ez-zehebi [8] İbnü Cemaa [9]  İbnü Kesir  [10] El-Makrizi  [11] İbnü Tağri Berdi  [12] El-Kalkaşendi [13] îbnu Kudâ-mâ [14], hicri 750'de vefat eden El Müzi El-Feleki ve sayılmaları güç daha bir çok alimler bu dönemde yetişti.

Gazâ ve cihad konusuna gelince Memlukların bu alanda çok bariz rolleri ve açık izleri vardır. Esasen Memluklular hakkında gü­zel intiba vermiş olan ve müslümanlar üzerinde her yerde heybet uyandıran onların giriştikleri cihat faaliyetleridir.

Eğer bu meydanda onlara karşı insaflı davranacak olursak on­lar hakkındaki kanaati yüksek tutmamız gerekecektir. Ancak ne var ki bu asrın ırkçı zihniyetine davet çıkaranlar için hakkı sahibi­ne vermek çok zordur. Dolayısıyla bunlar daima başkalarının sa­hip olduğu üstünlükleri silmeye çalışır.Ve tam tersine yapamadık­ları bir takım şeyleri ise kendilerine mal ederler.

Gerçeğe bakılacak olursa karşılarında hiç kimsenin tutunama­dığı Tatarların önünde Memluklar direnebilmiş ve ünlü Ayn-GâlutMeydan Savaşında onları yenmişlerdir. Memluklar aynı zamanda Tatar çetelerine, perişanlık içinde Suriye topraklarını terkettirin-ceye kadar arkadan kovaladılar. Halbuki Tatarlar bu topraklara muzaffer olarak girmişlerdi. Memlukların, Suriye topraklarım işgal eden ve hemen peşinden Mısır'a da saldırmaya niyetlenen Moğol­ların karşısında direnişleri epeyce devam etti. Bu direniş öyle bir sürdü ki nihayet bu işgalciler, sonunda toplumun potasında eriye­rek onun dinini bile kabul ettiler. Ondan sonra Tatarlar Timurlenk zamanında tekrar Mısır'a saldırmaya azmettiler. Bunlar Suriye topraklarını her ne kadar işgal etmeyi başarma imkanını bulup Dı­mışk'a girdi iseler de Memlukların direnişi sayesinde bir türlü Mı­sır'a giremediler.

Sultan Nasır- Faraç Bin Barkuk'un Timurlenk'e karşı boyun eğdiği doğrudur. Nitekim Timur'un Osmanlı Sultanı Yıldırım Be-

yazit'ı yenmesinden sonra Mısırlıların onun adına sikke bastır­dıkları da doğrudur. Fakat çok geçmeden Timurlenk hicri 808 yı­lında öldü. Ondan sonra devleti zayıflamaya başladı. Fakat Mem­luklar ayakta kaldılar Hatta Timur'un oğlu Şah Ruh Kudüs'ü ziyaret etmek ve Kabe'yi giydirmek için Memluklulardan müsaade is­teyecek durumda bile kaldı.

Memluklar Tatarlar karşısında durdukları gibi Haçlılar karşı­sında da direndiler. Ve onların geriye kalmış olan kalıntılarını hic­ri 690 yılında Suriye'den ve 702'de de Arvat Adasından kazıyıp attı­lar. Bu sırada Haçlılardan bazı çeteler Kıbrıs adasına intikal ederek buradan, Mısır üzerine baskınlar düzenliyorlardı. Fakat sonunda onlar da Memluklara boyun eğerek otoritelerini tanımak ve kabul etmek durumunda kaldılar.

Sonra Haçlılardan Rodos şövalyeleri bu adayı kendilerine bir üs haline getirdiler. Buradan Mısır üzerine akınlar düzenliyorlardı. Bunun üzerine Mısırlılar bu Haçlılara karşı koymak için hazırlan­dılar. Ve Rodos üzerine yürüdüler. Nitekim Avrupa'nın bu kez gön­derdiği büyük Haçlı desteği olmasaydı, Rodos Adası Memlukların eline geçecekti.

Sonra müslümanlara karşı sık sık giriştikleri tecavüzleriyle şı-maran Nubalı hıristiyanları da dize getirdiler. Ve nihayet Nubalı'lar Memluk otoritesini kabul ettiler.Ve bir süre sonra da müslüman oldular.

Memlukların son zamanların da bu dönemin sultanları güney yönünden gelerek başlangıçta üstünlük elde eden Portekizli Haç­lıların ilerleyişine karşı durdular. Fakat sonra yenildiler. Şu var ki bu yenilgiden dolayı ümitsizliğe kapılmadılar. Ve bu yeni saldır­ganları geri püskürtmek için ellerinden geleni de geri bırakmadı­lar. Aslında eğer Osmanlılar kuzeyden ilerlemeyip Memlukların topraklarına girmese ve Portekizlilere karşı İslam topraklarını sa­vunmak için onları ortadan kaldırmasalardı, elbetteki Memluklar bu stratejik nokta üzerinde tutumlarım devam ettireceklerdi.

Herşeye rağmen İslam topraklarının müdafaası uğrunda Memlukların sunmuş oldukları bu geniş hizmetleri ırkçı zihniye­tin temsilcileri hakkıyla takdir edememişlerdir. Bilakis bu hizmet­lerin izlerini küçültmüş ve küçümsemişlerdir. Çünkü bu ırkçılar onları bu ümmetten ayrı ve yabancı saymaktadırlar. Ve bunlara göre sözde onların yabancı oluşu bu ümmetin geriliğine, geri kal­masına sebep olmuştur. Halbuki İslam ırkçı bir kanaatten kaynak­lanan böyle bir değerlendirmeyi asla tanımamaktadır.[15]

 

Memluk Devletinin Kuruluşu

 

Savaşlarda esir alman Türkler köle potansiyelinin en büyük oranım oluşturuyorlardı. Bunlar daha çok Maveraünnehir bölge­sinden getirilirlerdi. Çünkü buralar sürekli savaşların daimi bir arenası haline gelmişti. Türk memleketleri bu bölgelerin çok geri­sine düşüyor. Moğolistan ve diğer Asya ülkelerine doğru uzayarak bugünkü Afganistan'a ve Sibirya'nın geniş kısımlarına kadar varı­yordu. Buradaki kavimler sürekli olarak batıya doğru sarkıyor ve müslümanlarla çatışıyorlardı. Bunun sonucu olarak da müslü-manlarm eline geçen esir sayısı gün geçtikçe büyüyordu. Bunlar­dan başka topluluklar da İslam topraklarına giriyor, ancak çok geçmeden buradaki halkın din ve inancını kabul ediyorlardı. On­dan sonra da İslam dinini yaymak ve bizzat müslüman olmayan soydaşlarıyla savaşmak için gayret sarf e diyorlardı. İşte Selçuklular, Oğuz Türkmenler, sonra da Osmanlılar ve daha niceleri böyle yap­mışlardır.

Daha sonraları köle potansiyeli için Slavlar büyük bir kaynak teşkil ettiler. Bunlar Avrupa'nın doğusundan Almanya'ya, Fransa'ya, İtalya'ya ve Endülüs'e getirilerek buralarda pazarlanıyorlardı. Köle ticaretini daha çok yahudiler organize eder ve bu ticaretten çok bü­yük paralar kazanırlardı. îslam ülkelerine ve Bizans ülkesine sevke-dilen bu köleler için Avrupa'da, büyük pazarlar kurulmuştu.

"Köle taciri, mallarını bu memleketlere getirince önce bunları sultana teklif ederdi. Sultan da beğendiğini satın alır ve onu elin­de bulunan ırkdaşlarınin sınıfına dahil ederek emrindeki eğitimci kadrodan okuma yazma öğretmekle görevli hocaya teslim ederdi. Bu hoca da ilk önce ona Kur'an-ı Kerim'den ihtiyacı olduğu kadar öğretir. Talim ettirirdi. Bu kölelerden her grubun ayrı bir hocası vardı. Her gün bu hoca gelir ve grubundaki öğrencilerine Kur'an-ı Kerim, Hat (yani yazı) ve İslam şeriatının adabım öğretir. Keza, na­maza ve zikre devam etmelerini ve buna alışmalarını sağlardı. O zamanki kanunlar köle ticaretiyle uğraşanların küçük yaştaki kö­leleri bu iş için getirmelerini öngörüyordu. Bu suretle çocuk biraz büyüyünce on İslam fıkhından bazı şeyler öğretilir ve Ön bilgiler okutulurdu. Çocuk erginlik çağına gelince bu kez de ona, ok atmak ve mızrak kullanmak gibi savaş ve askerlik eğitimi yaptırılır­dı. Eğitime tabi tutulan bu genç kölelerden her grubun sorumlulu­ğunu bir eğitimci üstlenir ve ona lazım olan gerekli bilgileri öğre­terek yetiştirirdi. Bunlar mızrak kullanma oyunları ve ok atma eği­timi için bindikleri sıradan bir asker ne de bir bir komutan onlar­la konuşmaya, hatta onlara yaklaşmaya bile cesaret edemezdi. îş-te bu derece olgunlaştıkları zaman artık muvazzaflık devresine alınırlar. Ve ileride birer komutan oluncaya kadar da rütbeden rüt­beye yükselirlerdi. Bu suretle onlardan komutanlık mevkiine ka­dar ulaşmış bir kimse, eğitilmiş, ahlakı pek güzelleşmiş, edeb ve bilgisi çok İslamın ve müslümanlarm saygısı yüreğine işlemiş; si­lah kullanmakta ve binicilikte usta olmuş olurdu. Onları eğitmeye ve yetiştirmeye çalışan çok sayıda hizmet adamları ve naiplerden devlet büyükleri vardı. Onların her birini inceden inceye kontrol eder. Suç işlemişse şiddetli bir şekilde onu cezalandırır, hareket ve davranışlarından dolayı onu sorguya çekerlerdi. Ona Kur'an-ı Ke-rim'i öğretmek ve onu eğitmekle görevli hocası ya da amiri onun şayet bir suç işlediğine ya da kurallardan birini çiğnemiş olduğu­na, yahut dini veya dünyevi edep kaidelerinden birini terkettiğine rastlarsa bu suçun miktarına göre ona şiddetli bir ceza ile karşılık verirdi. İşte bundan dolayıdır ki memleketleri idare eden devlet büyükleri oldular. Allah yolunda cihat eden komutanlar oldular; güzel olan her davranış ve tutumu ortaya koymakta fazlasıyla ör­nek olmaya çalıştılar. Böylece zulmedenlere ve hadlerini aşanlara daima engel oldular.[16]

Bu vaziyet Eyyubilerin devrinden beri vardı. Ve Memluklar dö­neminde de değişmedi. Çünkü onların gelenek ve devlet düzenle­rinden çok şeyler kapmışlardı. Bunda elbet şaşılacak bir şey yok­tur. Zira Eyyubiler onların efendileriydiler.

Eyyubi hanedanının yedinci hükümdarı El-Melikussalih Nec-meddin Eyyub'un bir çok köleleri vardı. Dolayısıyla gelenek olarak ona izafe edilmiş, onun adıyla anılmışlardır. Nitekim bunlara Essa-lihiyye Memlukları adı verilmiştir. Necmeddin'in bu kadar çok sayı­da köle edinmesinin sebebi, Eyyubi hanedanının diğer fertlerini, ona karşı birleşebilecekleri ve özellikle amcası İsmail'in onu devirebileceği korkusuydu. İşte bu El-Melikussalih kölelerine istedikleri şekilde hareket edebilme hürriyeti vermişti. Bu yüzden halk onlar­dan ürkmeye başladı. O da bu sebeple kölelerini halktan uzaklaştı­rarak hicri 638 yılında Er-Ravda adasında onlara mahsus bir kale in­şa etti. Ve bu kaleyi aynı zamanda kendisi için bir merkez ve karar­gah haline de getirdi. İşte Necmeddin Eyyub'un buraya naklettiği köleleri, sonradan Bahriye Memlukları adıyla tanındılar.

El-Melikussalih Necmeddin Eyyub, Haçlılarla savaşmakta ol­duğu sırada hicri 647 yılında öldü. Hanımı Şeceretüd-Dür'ün bu sırada davet ettiği Necmeddin Eyyub'un oğlu Turan Şah Mısır'a ulaşıncaya kadar onun ölüm haberini gizli tuttu. Bu kez de Haçlı­lara karşı devam eden savaşı babası yerine kendisi komuta etme­ye başladı. Devlet işlerini ise ölen kocası adına kraliçe Şeceretü-Dür yürütüyordu. El-Melikusalih'in ölümündense bu esnada hiç kimse haberdar değildi. Haçlılar Mansura'ya kadar ulaştılar. İslam orduları ise geri çekiliyordu. İşte bu sırada Emir Baybars El-Bun-dukdâri, yanına müslümanl ardan bir kuvvet alarak onların başına geçti. Ve saldırgan Haçlıları imha etmeyi başardı. Aynı zamanda Memluklü Farisüddin Ögeday da kölelerin başına geçerek Haçlı­lara hücum etti. Ve onları yendi. Sonuç olarak Haçlılar buralarda tutunamayacaklarma kanaat getirerek Dimyat'a çekildiler.

Turan Şah, bu sırada Suriye'den gelmiş ve Mısır'a ulaşmış bu­lunuyordu. Bizzat kendisi ordunun basma geçerek Haçlılara karşı savaşa girişti. Bunun üzerine Fransa Kralı IX. Lui müslümanlarm eline esir düştükten sonra mütareke isteğinde bulunmak ve barış yapmak zorunda kaldı. Böylece VII. Haçlı saldırısı da sona ermiş oldu. Ve IX. Lui Akka'ya çekilerek büyük miktarda cizye ve serbest bırakılmasına karşılık fidye ödedi.

Sonra Turan Şah, Memluklarla ihtilafa düştü. Aralan bozulun­ca iki komutan Farisüddin Ögeday ile Baybars El-Bundukdari onu hicri 648 yılında öldürdüler. Turan Şah, aynı zamanda baba­sının karısı kraliçe Şeceretüd-Dür ile de bozuşmuştu. Turan Şah'ın öldürülmesinden sonra yönetim tekrar Şeceretü'd-Dür'ün eşine düştü. O da kendi adına yönetimin başına İzzeddin Aybey'i atadı. Daha sonra onunla evlenince de yönetimde lehine feragat-ta bulundu. Bu esnadada Fransızlar Dimyat'tan çekildiler.

Eyyubiler, İzzeddin Aybey'in iktidarı ele geçirmesine öfkelen­diler. Bu yüzden Halep Emiri el-Melikunnasır Yusuf1 [17] Dımışk üze­rine yürüyerek şehre girdi. Ondan sonra da Mısır'a doğru yöneldi. Fakat İzzeddin onu geri püskürtmeyi başararak Eyyubilerin Mı­sır'a baskın düzenleyebileceği endişesiyle kral IX. Luis ile antlaş­ma yaptı.

Bu sırada Hülagu, İzzedin Aybey'e aynı zamanda El-Melikun-

nasir Yusuf a da birer heyet göndermiş bulunuyordu, İzzeddin Ay-bey El-Melikul Muiz, yanına Eyyubi hanedanından bir emir alarak, kendisine karşı sürdürmekte oldukları düşmanlığa bir son vermek istedi. Yanma Eyyubi hanedanından henüz altıncı yaşını doldurma­mış bulunan küçük bir çocuk seçerek aldı. Bu da El-Eşref Musa Bin Yusuf Bin EI-Mesud Bin El-Kamil idi. Bu küçük Eyubi prensinin Ak-sis lakabıyla da tanınan dedesi, vaktiyle Yemen emiriydi. Babasına gelince El-Meliku's-Salih Necmeddin Eyyub'un himayesinde yaşa­mıştı. Bu çocuk çok geçmeden öldü. Bu siyasetin ise Eyyubiler üze­rinde olumlu bir etkisi olmadı. Nitekim aralarındaki düşmanlık de­vam etti. Bunun üzerine Aybey Mısır devlet idaresinin, Abbasi hali­feliğine dayandığını ve adına hutbe okutmaya başladığı El-Musta-sım'a vekaleten devleti yönettiğini ilan etti.

Eyyubi hükümdarı En-Nasir Yusuf, İzzeddin Aybey aleyhinde­ki düşmanlığını sürdürerek ona karşı, Akka'da bulunan Fransa Kralı IX. Luis'e Beytül Makdis'i teslim etmesi mukabilinde yardı­mını istedi. Ancak El-Melik El-Muiz (yani Aybey), IX. Luis eğer Na­sır Yusuf la anlaşacak olursa Mısır'daki bütün Haçlı esirlerini kılıç­tan geçireceği tehdidinde bulundu. Aynı zamanda Eyyubiler aley­hinde kendisiyle iş birliği yapmasına mukabil daha önce üzerinde anlaşmış bulundukları fidye miktarının yarısından da vazgeçece­ğini teklif etti. Bunun üzerine kral IX. Luis Eyyubilerle Memluklar arasındaki karşılıklı düşmanlıktan faydalanmak için her iki cephe arasında tarafsız bir tutum izlemeyi uygun buldu.

Sonra Eyyubi hükümdarı Nasır Yusuf, Mısır'a saldırarak El-Ab-base şehri yakınlarında Memluk ordusuyla karşılaştı. İlk başlarda üstünlüğü elinde tutarken ikinci hamlede yenik düştü. Çünkü Merinin bir kısmı kuvvetlerinden ayrılmış, Memluk ordusuna ka­tılmışlardı. Onun için Eyyubiler savaş meydanından kaçtılar. El-Melikul Muiz İzzeddin Aybey ise onları arkadan kovalayarak, bu arada Fransa'nın Haçlı Kralı IX. Luis'e, Eyyubilere karşı kendisini desteklemesine mukabil Beytül Makdis'i şayet ele geçirebilirse bu­rayı kendisine verebileceğine dair teklifte bulundu. Bunun üzeri­ne Haçlı IX. Luis de Memlukların bu teklifini tercih ederek onlara katıldı. Çünkü bu fırsatı kaçırmak istemiyordu.

Sonra da Yafa'yı işgal etti. Memluklar da Farisüddin Ögeday komutasında Gazze'ye yürüdüler. Aynı zamanda El-Melikunnasır Yusuf da, Gazze üzerine yürüdü. Fakat bu iki ordu arasında her­hangi bir karşılaşma olmadı. Çünkü Mısır ve Gazze ile Beytül Mak-dis dahil Filistin'in güney bölgeleri Memluklara, Suriye'nin geriye kalan bütün toprakları da Eyyubi'lere kalmak üzere halife El-Mus-tasım iki tarafı barıştırdı. Bu olay hicri 651'de cereyan etti. Bu su­retle de Memluklar, Beytül Makdis'i Haçlılara teslim etmemiş ol­dular. Bunun üzerine Kral IX. Luis'in hayalleri kırılınca hicri 652 yılında Fransa'ya döndü. Buna mecburdu. Çünkü onun adma Fransa'yı idare eden annesi ölmüştü.

Bu esnada Mısır'ın Said bölgesinde Memluklara karşı bir ayak­lanma hareketi başladı. Bu isyanı Hosnuddin adında bir şerif yö­netiyordu. Fakat Aybey Farisüddin Ögeday komutasında üzerleri­ne bir kuvvet sevkederek onları bastırmayı başardı.

Sonra Farisüddin Ögeday devlet ileri gelenlerinin, en büyüğü ve en ünlüsü oldu. El-Melik'ul-Muiz İzzeddin Aybey'e karşı siyasi rekabete girdi. Beytül Makdis'i Haçlı krala teslim etmek için verdi­ği sözden dolayı Aybey'i kınamaya başladı. Daha sonra da "El-Me­likul Cevad" unvanını alarak Eyyubi'lerden Hama emiri El-Me-lik'uI-Muzaffer Takiyuddin'in kızı olan Eyyubi prenseslerinden biriyle evlendi. Bir süre sonra El-Melikul-Muiz İzzeddin Aybey ba­zı konularda kendisi ile istişarelerde bulunmak bahanesiyle Öge-day'ı davet etti. O da kölelerinden bir bölüğün başında bu davete icabet etmek üzere Aybey'e geldi. Kale'ye ulaşınca içeriye girer gir­mez, beraberindeki adamları dışarıda bırakılarcak kalenin kapıla­rı Ögeday'ın üzerine kapatıldı. Ondan sonra da başlarında Seyfed-din Kutuz'un bulunduğu El-Muiz Aybey'in adamları, Ögeday'ın üzerine çullanarak onu vurmaya başladılar ve öldürdüler.

Başlarında Ezzahir Baybars El-Bundukdar ile Kilavun El-Il-fî'nin bulunduğu Ögeday'm adamlarıysa bu haberi alır almaz, onu kurtarmak için süratle davranmaya başladılar. Onlar Öge­day'm henüz Öldürülmemiş olduğunu sanıyorlardı. Fakat çok sür­meden iş işten geçtiğini haber aldılar. Ve işte bu olaydan sonra Memluklar MuizzÜer ve Salihüer ya da Bahriyeliler olmak üzere ikiye ayrıldılar. Muizzi Memluklar EI-Melikul Muiz İzzedin Ay-bey'e, Salihî ya da Bahriyeli Memluklar ise El-Melikussalih Nec-meddin Eyyuba bağlı olan Memluklardı.

Bu gelişmeler üzerine Bahriyeli Memlukların liderlerinden ba­zıları kaçarak Suriye'deki Eyyubi emirlerine iltica ediyor, özellikle Memluk Sultanı İzzeddin Aybey'in vaktiyle düşmanı olan, ancak bu sıralarda onunla barışık bulunan Melik Nasır Yusuf a gidip sı­ğmıyorlardı. Bu hadiseler üzerine Melik Nasır Yusuf, İzzeddin Ay-bey'den, Suriye'nin güney bölgelerini bu adamlara vermesini iste­di. Böylece kötülüklerinden korktuğu için onları hem uzaklaştır-mış, hem de aynı zamanda kendilerini memnun etmiş olacaktı ki bu suretle müslümanların da düşmanlar karşısında güçleri parça­lanmamış olacaktı. Ne var ki Nasır Yusuf un bu teklin İzzeddin Ay-bey'i korkuttu. Ve onun Bahriyeli Memluklara destek vermek iste­diği bu maksatla da bir komplo için onlarla iş birliği niyetinde ol­duğunu sandı. Dolayısıyla herhangi ani bir saldırıya karşı hazır bulunmak için El-Abbasiye'ye yerleşti. Ve bu şekilde her an alarm vaziyetinde üç yıl burada kaldı. Sonra mesele çözüme kavuşunca Kahire'ye döndü.

Mısır ve Suriye sahilleri, El-Melikul Muiz İzzeddin Aybey'e kalmak üzere Abbasi halifesi el-Mustasım, elçisi Necmeddin El-Baderani'yi göndererek onları barıştırdı. Fakat Memluk sultanı îz-zeddin Aybey ile Eyyubi sultanı El-Melik Nasır Yusuf arasında böy­le bir barış yapılması üzerine Bahriyeli Memluklar Mısır'a göz dik­miş bulunan Eyyubilerden Kerk Hükümdarı El-Mugis Ömer'e"[18] bu kez gidip sığındılar.

El-Melikul Muiz İzzeddin Aybey Muğis Ömer'i sıkıştırmak isti­yordu. Musul Emiri Bedrüdin Lu'Iu ile haberleşerek kızını istedi.

Bunun üzerine Aybey'in karısı Şeceretüddür'ün içine kıskançlık duygulan girmeye başladı. Artık kocasından kurtulma yolları arı­yordu. Ve bu maksatla Eyyubi hükümdarı Nasır Yusuf la temas ku­rarak Mısır'a saldırması için onu özendirmeye çalıştı. Aynı zaman­da Aybey'den kurtulmak için ona yardımda bulunacağına dair söz de verdi. Fakat aradığı ilgiyi onda bulamadı. Bunun üzerine köleler­le işbirliği yaparak hicri 655'de Aybey'i öldürmeyi nihayet başardı.

Sonra Memluklar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Sa-lihiye Memlukları Şerecetüddür'ü destekliyor, Muizziye Memluk­ları ise ona karşı tavır almış bulunuyorlardı. Bu sırada onların ba­şına Salihiye Memluklarının ileri gelenlerinden Alemüddin San-car El-Halebi geçmiş bulunuyordu. Muiziyye Memlukları onu ya­kalayarak zindana attılar. Ve idareyi ele geçirdiler.[19]

Salihiye Memlukları tekrar Suriye'deki Eyyubi hükümdarlarına ve özellikle KerkEmiri Muğis Ömer'e kaçıp iltica ediyor, Mısır'ı ele geçirmesi için onu sürekli olarak teşvik ediyorlardı. Nitekim Muğis Ömer, bir defa hicri 655'de, ikinci kez de 656'da bu maksatla teşeb­büse geçti. Fakat bu iki girişimde de Seyfeddin Kutuz'un çabalan karısında başarısızlığa uğradı. Muiziyye Memluklarına gelince, bunlar da babasının yerine Mısır Sultanı olan îzzeddin Aybey'in oğlu Nureddin Ali'yi başlarına geçirmiş bulunuyorlardı. Fakat onun adına işleri yürüten, Emîr Seyfeddin Kutuz'du. Hem sonra çok geçmeden de Kutuz, Nureddin Ali'yi devirerek onun devlet iş­lerini yürütmekte gevşek davrandığı ve yetersiz olduğu, aynı za­manda ülkenin içinde bulunduğu şartların güçlü bir idareciyi ge­rektirdiği gerekçesiyle onu devirerek iş başından uzaklaştırdı. Ku-tuz'a göre bir yandan Eyyubiler devamlı surette Mısır'ı ele geçirme­ye bakıyor, diğer yandan ise Tatarlar ve Haçlılar gibi iki azılı düşma­nın tehlikesi, İslam topraklan üzerinde tehdit oluşturuyordu.

Tatarlar Hülagu komutasında hicri 656'da Bağdad'ı istila etti­ler. Bu sırada El-Melikunnasır Yusuf, paniğe kapılarak Hülagu'yla yazışmaya ve ona şirin görünmeye çalışıyordu. Aynı zamanda Mı­sır'ı ele geçirmek için ondan destek istiyordu. Fakat bu konuda iki­si arasında işbirliği konusunda herhangi bir atılım olmadı. Ve Ta­tarlar Suriye üzerine yürüdüler. Nasır Yusuf bu sırada Tatar kuvvetleri karşısında kendini zayıf görüyordu. Bu kez de Memluk'lar-la alaka kurarak Moğol istilasına karşı onlardan yardım istedi.

Tatarlar hicri 658 yılı Safer ayında Hülagu'nun oğlu Yâşmud komutasında önce Haleb'i, sonra da Miyafarkin şehrini, bu iki ye­rin halkı tarafından gösterilen Moğolların hiçbir zaman karşılaş­madıkları kahramanca müdafaadan sonra ancak işgal ettiler. Bu esnada buranın Eyyubi hükümdarı El-Kamil Muhammed [20] şehid oldu. Telbaşir Emiri El-Melikul Eşref1 [21] ise, Hülagu'nun egemenli­ğini kabul etti. Bunun bir mükafatı olarak da Hülagu ona Homs Emirliğini verdi. Burasını hicri 646'da vaktiyle El-Melikunnasır ko­pararak almıştı. Sonra Hülagu Dımışk'a doğru sefere çıktı. Bunu duyan Nasır Yusuf, şehirden kaçarak gazze'ye gitti. Burada Seyfed­din Kutuz ile beraberindekiler onu karşıladılar. Ancak Kutuz, Na­sır Yusuf un ordusuna yavaş yavaş sokularak onun komutanlarını kendi safını çekmeye çalıştı. Öyle ki Nasır Yusuf un yanında çok az sayıda adamı kaldı. Bunun üzerine Nasır Yusuf, adamlarını alıp Ürdün'ün güneyine gitti. Ve ülkesinde olup biten hadiselerden ar­tık uzak kalmak ve burada münzevi bir hayat geçirmek için El-Ci-fir denilen mevkiye yerleşti. Hülagu bunu haber alarak askerlerin­den, El-Cifr'e bir kuvvet gönderip Nasır'ı yanına getirtti. Onu çok güzel bir şekilde karşılayarak ağırladı. Hülagu aradığını onda bul­muştu. Ona Tatarların himayesinde (Tatarların egemenliği altın­da) Mısır ve Suriye'yi kapsayacak bir Eyyubi Devletinin tahtı üze­rinde oturmaya özendirdi. Ve onu El-Eşref Musa'ya tercih etti. Çünkü Nasır Yusuf'un elinde bulunan imkan ve güçlerden daha büyük faydalar elde edecekti.

Hülagu sonra, hicri 658 yılı rabiülevvel ayında Dımışk'ı çem­bere alarak kuşatmayı şiddetlendirdi. Öyle ki şehir daha fazla da-yanamadan rabiüssani ayında teslim oldu. Fakat kale aynı yılın Cemaziyelahir ayının yirmi birine kadar dayanmaya çalıştı. Sonra zkale de teslim oldu. Ancak ileri gelenlerin Hülagu nezdinde giriş­tikleri iltimas ve ricalar neticesinde kale yıkılmaktan kurtuldu. Sonra Hülagu Antakya'ya doğru sefere çıktı. Bu sırada Hülagu Ta­tarların en büyük hanı olan kardeşi Mengü'nün ölüm haberini al­dı. Bunun üzerine Suriye idaresinin başına komutanlarından Ket-boğa Noyin'i tayin ederek Moğol devletinin yeni hanını seçecek olan Tatar ileri gelenlerinin toplantısına katılmak üzere Tataris-tan'ın merkezi Karakurum'a döndü. Ülkesinin sınırlarını Irak'a ve Suriye'ye kadar genişletmek suretiyle yaptığı büyük hizmetlerin karşılığı olarak kendisinin bu mevkiye getirilmesinde gözü vardı. Ancak Tebriz'e varınca toplantının sona ermiş bulunduğunu ve Moğolistan'ın en büyük hanı olarak kardeşi Kubilay'm seçilmiş bulunduğunu haber aldı. Biraderine karşı bir jest olmak üzere bu­na sesini çıkarmadı.

Başlarında Seyfeddin Kutuz'un bulunduğu Muizziye Memluk­larından çekinerek Suriye'ye kaçan Bahriyeli Memluklar ise bu sı­rada Eyyubi sultanlarına ve özellikle Nasır Yusuf'a ve El-Muğis Ömer'e kaçıp sığınmaya çalışıyorlardı. Bunlardan bazıları ise bu kez de Moğollardan korkarak tekrar Mısır'a döndüler. Diğer bazı­ları da zor altında bile olsa Moğollarla anlaştığı için, ya da Tatarlar­dan kaçtıktan sonra bir kenara çekildiği ve askerlerinden bir çoğu­nun Gazze'de Seyfeddin Kutuz tarafına geçmesi üzerine Nasır Yu­suf'u terkederek gidip Kerk hükümdarı Muğis Ömer'e katıldılar. Bunlardan biri de Ezzahir Baybars El-Bundukdari idi. Sonra Na­sır Yusuf'un, yeni elde ettiği topraklarına saldırılar düzenlemeye başladılar. Bu da Nasır Yusuf'un Kerk üzerine yürüyerek şehri ku­şatmasına sebep oldu. Memluklar ve özellikle Nasır Yusuf'un saf-lanndayken sonraları ona kızarak ordusundan kaçanlar ise bu ge­lişmeler üzerine kendilerini tehlikeli bir ortamın içinde görüyor­lardı. Hatta Tatar'lar Fırat nehrini geçmek isterlerken onları engel­lemesi için Ezzahir Baybars'm, Nasır Yusuf'a dört bin kadar savaş­çı vermek istediği, ancak Nasır Yusuf'un bu teklifi kabul etmediği söylenmektedir. İşte tam bu sırada Kutuz, Bahriyei Memlukları af­fetti. Bunun üzerine vaktiyle gidip dağılan bu Bahriyeli Memluklar Anadolu Selçuklularının ülkesinden, Kerkten ve Dımışk'tan geri gelerek tekrar bir araya toplanıp bir birlik haline geldiler. Kutuz da onları ve Özellikle Baybars'ı yakışır bir şekilde karşıladı. Ve geldiği hicri 658'de onu baş vezirlik sarayında ağırladı.

Dımışk Kenti Tatarların eline düşükten sonra Hülagu, baştan sona kadar tamamen tehdit dolu mesajını taşıyan bir heyeti emir Seyfeddin Kutuz'a gönderdi. Bunun üzerine Kutuz, Memluk ileri gelenlerini içine alan bir toplantı düzenleyerek meseleyi görüştü. Sonunda savaş ilan edilmei doğrultusunda bir görüş üzerinde du­ruldu. Ardından Kutuz, Hülagu'nun gönderdiği heyet adamlarım tutuklayarak hepsini idam etti. Cesetlerini de sokaklara insanların gözü önüne attı. Ondan sonra da halka ağır vergiler yükledi. Fakat başta El-İz Bin Abdüsselam olmak üzere bütün alimlerden bu ver­gilendirmeye karşı şiddetli bir tavırla karşılaştı.

Ulemadan EI-İz Bin Abdüsselam Kutuz'un, Önce kendi evinde ve emsalleri olan diğer devlet ileri gelenlerinin evlerindeki ziynet eşyalarını toplayarak paraya çevirmesini ve savaş masraflarının bu şekilde karşılanmasını, bu yetmediği takdirde ancak geriye kalan kısmı kadar halkı vergilendirebiîeceğini ilan etti. Kutuz da buna razı oldu. Ve alimler tarafından kendisine bu doğrultuda tevcih edilen fetvaya göre hareket etti.

Sonra hazırlıklar yapıldı ve Kutuz, Ezzahir Baybars El-Bun-dukdari'nin komutasında Gazze taraflarında bir keşif ve istihbarat birliği şevketti. Bu askeri birlik, Tatar'lara ait bir öncü kuvvete rast­layarak onları yendi. Ve Seyfeddin Kutu komutasındaki esas bü­yük ordunun hareketinden, düşmanın haberdar olmaması mak­sadıyla bu keşif ve istihbarat kolu, arazide manevralarını devam ettirdi.

Sonra Seyfeddin Kutuz, ordusunun başında Akka istikametin­de Suriye sahilleri boyunca harekete geçerek, Haçlıları, şayet kötü bir niyetle herhangi bir harekette bulunacak olurlarsa gereken karşılığı vereceğine dair tehditte bulundu. Ve müslümanlara şayet destek olmayacak iseler bile hiç değilse tarafsız kalmalarını onlar­dan istedi. Haçlılarmsa, o günün şartlarında, ne müslümanların, ne de Tatarların yanında yer almak için harekete geçecek kadar za­ten vaziyetleri müsait değildi.

Nihayet Emir Seyfeddin Kutuz, Ayncalût denilen yerde emrin­deki komutanı Zahir Baybars'la biraraya geldi. îşte bu sırada Tatar kuvvetleri de sel gibi bu meydana akmaya başladılar. Ve savaş kı­zıştı. Tatar ordusunun sağ kanadı İslam ordusunun sol kanadı üzerine hücuma geçti. İslam ordusu Başkomutanı Seyfeddin Ku­tuz, öne atılarak ok torbasını komutanların önünde yere fırlatıp "Heey! Bugün İslam günüdür!" diye avazının çıktığı kadar bağır­dı. Ve Tatarların üzerine ok gibi fırladı. İslam ordusu, onun etrafın­da bir yumak haline gelerek Tatarların üzerine çullandılar ve onla­rı imha ettiler. Bu savaşta Tatar komutanı Ketboğa savaş alanında öldürüldü. Oğlu ise esir alındı.

Ayncalût meydan savaşının haberleri Dımışk'a ulaşınca halk sevince boğuldu. Ve müslümanlar evlerinden fırlayarak Tatarlara her yerde hücum etmeye başladılar. Ve onları boğazladılar. Bu kes­me hadisesi aynı zamanda vaktiyle Tatarları desteklemiş ve müs-lümanlara karşı onlara yardım ve yataklık etmiş, hır is tiy anları da kapsadı. Çünkü bu yerli hıristiyanlarTatarlar'm egemen oldukları sıralarda müslümanlara karşı aslan kesilmişlerdi.

Şehirdeki karışıklık ancak hicri 658 yılı ramazan ayının yirmi yedinci günü, (yani şehir kalesinin teslim olmasından üç ay altı gün sonra) Kutuz'un kente girmesiyle sona erdi. İşte Tatarların egemen olabildikleri müddet sadece bu kadardı. Bu tarihten son­ra müslümanlann intikamından korkan Tatarlar Suriye toprakla­rından kaçmaya başladılar. Böylece Kutuz'da bir kaç hafta içeri­sinde bütün Suriye topraklarını fethetmeyi başardı. Ondan sonra da bazı Eyyubi hükümdarlarını da kendisine bağlı kalacaklarına ve Mısır'daki sultana her yıl bir vergi ödeyeceklerine dair söz aldıktan sonra onları ülkelerine tekrar iade etti.

Keza, Memluk emirlerine geniş araziler tahsis etti. Ezcümle Alamüddin Sancar El-Halebi'ye Dımışk idaresini, Musul emiri El-Melikussaid Alaaddin Bin Bedreddin'e Haleb idaresini verdi. Bu­rayı Zahir Baybars almak istiyordu. Hatta Tatarları kovalamak su­retiyle verdiği hizmetlerin bir mükafatı olarak burayı Kutuz'dan is­tedi. Fakat Kutuz bu isteği kabul etmedi. Dolayısıyla da Kutuz'a karşı Baybars'm içine bir kin yerleşti.

Sonra Memluklar Mısır'a döndüler. Ve Zahir Baybars basma dik emirini (yani Seyfeddin Kutuz'u) öldürdü. Vaktiyle Baybars'm da kendilerinden biri olduğu Bahriyeli Memluklarla aralarında Kutuz'un da bulunduğu Muizziye Memlukları arasında çıkan kav­gadan bu olay kaynaklanmış olabilirdi. Mısır'dan kaçtıktan sonra

Tatarların saldırısı sebebiyle Suriye'de kalacak bir yer bulamadık­ları için Bahriyeli Memluklar, tekrar Mısır'a dönmek zorunda kal­mışlardı. İslam topraklarının korunması için artık tarafların herşe-yi bir kenara bırakarak barışmaları gerekiyordu. Ne varki Tatarla­rın saldırısına karşı İslam diyarı tekrar esenlik ve güven içine girin­ce bu taraflar arasındaki ihtilaflar yeniden baş gösterdi. Ve Bahri­yeli Memluklar kanadının Emiri, Muiziyye kanadına mensup Memlukların Emirini öldürdü.

Bu olayın, vaktiyle Baybars'tan gelen teklifi reddederek Ku­tuz'un ona Halep vilayetinin idaresini vermemesi üzerine Bay­bars'm içine yerleşen kinden doğmuş olabileceği muhtemeldir. O, esasen Tatarları daha da kovalayıp müslümanlann işgal altındaki diğer topraklarını da geri almak istiyordu. Fakat her halükârda ar­tık Seyfeddin Kutuz öldürülmüştü. Dolayısıyla Memluk ileri ge­lenleri Zahir Baybars üzerinde ittifaka vararak onu Mısır'a sultan tayin ettiler.

Memlukluların Ayncalût savaşında zafer kazanmaları onlar le­hinde büyük bir propaganda oldu. Özellikle halk Tatarlara karşı iç­lerine sinen dehşet ve korkunun tesiriyle onların böyle bir yenilgi­ye uğrayacaklarını hiç tasavvur edemiyorlardı.

Esasen İslam topraklan üzerine batıdan gelen azgın Haçlı hü­cumu ile doğudan gelen vahşi Tatar baskını, keza, İslam güneşinin doğduğu günden beri müslümanlann himayesinde yaşamış olan hır istiy ani arın bu iki düşmana verdikleri destek ile bütün bu düş­manların müslümanîara karşı ortaya çıkan kinleri müslümanlann bu dönemde biraz daha olsun dinlerine yeniden ilgi göstermeleri­ne sebep oldu.

Hükümdarlarının çağrıları da -aynı zamanda- ve öncelikle müslümanlann düşmanlar karşısında durabilmeleri için safları­nın birleştirilmesi hedefine yönelikti. Özellikle toprakları Haçlı tahribatına ya da Tatar yıkımına maruz kalmış devlet büyükleri daha çok bu çağrıya önem veriyorlardı. Dolayısıyladır ki Memluk­lar Abbasi halifeliğinin otoritesini tanıdılar. Zira, hilafet makamı daima ve her yerde müslümanlann önleme baktıkları bir mevki­dir. Bu, müslümanlann her zaman etrafına sarılabilecekleri ve sa­yesinde söz birliği edebilecekleri bir makamdır.

İslam memleketlerinde hiçbir zaman birden fazla halife bulu­namayacağından bu makamdaki şahsiyetin her zaman cihat bay­rağını taşıması ve bu sancağın altında bütün müslümanların bir­likte düşmana karşı savaşması mümkündür. Dolayısıyla Memluk­ların Abbasi Hilafetini tanımaları, Abbasilerin de onların yöneti­mini tanımaları suretiyle meşru bir sıfat kazanmalarını temin etti. Aynı zamanda onlara her bakımdan güç kazandırdı. Nitekim hicri 656'da Bağdad, Tatarların eline düşünce cihadın bütün ağırlığını Memluklar taşımaya çalıştılar. Ve bu yolda da kahramanlıklar ser­gileyerek hicri 658'de Ayncalut mevkiinde Tatarlara darbeyi indir­diler. Ve onları hezimete uğrattılar.

EI-Melikul Muzaffer Seyfeddin Kutuz, Dımışk Kentinin başına Emir Alemüddin Sancar El-Halebi'yi görevlendirmişti. Kutuz öl­dürülünce, bu Sancar El-Melikul Mücahid unvanını takınarak kendini bağımsız bir sultan ilan etti. Ve Kutuz'un ölümünden bir ay sonra da saltanat sembolünü kullanmaya başladı. Ondan son­ra da Eyyubi hükümdarlarından El-Melikul Eşraf Musa'dan, yine Eyyubilerden olan Hama emiri El-Melikul Mansur'dan, keza, Ha­lep Emiri Hüsameddin Lacin El-Azizi'den destek istedi. Fakat bunlar kabul etmediler. Sonra Baybars Dımışk'a bir askeri kuvvet gönderdi. Bunlar Sancar'ı yakalayarak onu zincirlerle bağlayıp Ka-hire'ye götürdüler. Onun bu ilan etmiş olduğu mahalli saltanatı­nın üzerinden bir aydan fazla zaman bile geçmemişti.

Bu arada Kahir'de Gürani adında Şii bir adam ortaya çıkararak, propagandasını yapmaya başladı. Ubeydilerin siyasi nüfuzunun ya da kendi ifadesiyle Şii düzenin yeniden ihyasını istiyordu. An­cak Zahir Baybars bu hareketi süratle bastırdı.[22]

Zahir Baybars döneminde ortalık sükunet bulunca Memluk­lar Devleti artık ayakları üzerinde durmaya başladı. Aynı zamanda hilafet müessesesi de yeniden ihya olmuş oldu.

Memluklar, bizzat kendileri sultan oldukları, devlet işlerini yüklenen ve yürüten kimseler oldukları için (ki ister içerde ister dı-şarda olsun devlet işlerinin yürütülmesine birinci derecede onla­rın rolü vardı.)

İşte bu sebeple, bu sultanlar hakkındaki bilgileri, halifelerin-kinden çok daha geniş bir boyut içinde araştırmak ve incelemek gerekir. Çünkü bu dönem, Abbasi halifelerine değil, sultanlara iza­fe edilmiştir. (Yani islam Tarihi'nin bu merhalesine Abbasiler Dev­ri değil Memluklar Devri adı verilmiştir.) Dolayısıyla o tarihlerde her yerde bulunan müslümanların, halifeleri ve müminlerin emir­leri işte bu sultanlar idiler.

Memluklar Devleti'nin var olduğu merhale boyunca Mısır'ın idaresine dört sultan hakim olmuştur. Bunlar:

1)  Şeceretüddür 648 (80 gün)

2) El-Muiz İzzüddin Aybey (648-655)

3) Nureddin Ali 655-657

4) Seyfüddin Kutuz 657-658

Zahir Baybars Mısır'da saltanat makamına geldikten bir müd­det sonra hilafet müessesesi yeniden ihya oldu. Ya da devlet yeni­den hilafet devleti adını aldı. Ancak müslümanların bu kez devle­te eskisinden daha çok bakışları yönelmeye başladı.

Memlukların idaresine esasen iki ayrı kökenden gelen sultan­lar hakim oldular. Bunlar orijin bakımından ikiye ayrılırlar.

1) Bahriye Memlukları 648- 792

2) Çerkez ya da Burciye Memlukları 792- 923 [23]

 

Bahriye Memlukları Dönemi (Hicri: 648- 792)

 

1- Şeceretüddür 80 gün 648-648

2- îzzüddin Aybeg 7 yıl 648-655 (öldürüldü)

3- Nuruddin Ali 2 yıl 655-657 (Aybey'in oğludur, devrildi)

4- Seyfüddin Kutuz 1 yıl 657-658 (öldürüldü)

5- Ezzahir Baybars 18 yıl 658-676 (öldü)

6- Essaid Baraka 2 yıl 676-678 Baybars'ın oğludur, (devrildi)

7- El-Adil Bedrüddin 1 yıldan daha az 678-678 Baybars'ın oğ­ludur, (devrildi)

8- El-Mansur Klavun 11 yıl 678-689 (öldü)

9- El-Eşref Halil 4 yıl 689-693 Klavun'un oğludur, (öldürüldü)

10- En-Nasır Muhammed 1 sene 693-694 Klavun'un oğludur, (devrildi)

11- El-Adil Ketboğa 2 sene 694-696

12- El-Mansur Lacin 2 yıl 696-698 (öldürüldü)

13- En-Nasır Muhammed (yeniden 10 yıl 698-708) Klavun'un oğludur, (ayrıldı)

14- El-Muzaffer Baybars Ebu Şenkir 1 yıl 708-709 (öldürüldü)

15-  En-Nasır Muhammed (yeniden 32 yıl 709-741 Klavun'un oğludur, (öldü)

16-  El-Mansur Ebubekr 1 yıldan daha az 741-742 Nasır Mu­hammed'in oğludur, (devrildi)

17- Küçük Eşref 1 yıldan daha az 742-742 Nasır Muhammed'in oğludur, (devrildi)

18-  Nasır Ahmed 1 yıldan daha az 742-743 Nasır'm oğludur, (devrildi)

19-  Salih İsmail 3 yıl 743-746 Nasır Muhammed'in oğludur, (öldü)

20-  El-Kamil Şaban 1 yıldan daha az 746-747 Nasır Muham-medin oğludur, (öldürüldü)

21- El-Muzaffer Emir Hac 1 yıldan daha az 747-748 Nasır Mu­hammed'in oğludur, (öldürüldü)

22-  En-Nasır Hasan 4 yıl 748-752 Nasır Muhammed'in oğlu­dur, (devrildi)

23-  Essalih Salih 3 yıl 752-755 Nasır Muhammed'in oğludur, (devrildi)

24-  En-Nasır Hasan (yeniden 7 yıl 755-762 Nasır Muham­med'in oğludur, (öldürüldü)

25-  El-Mansur Muhammed 2 yıl 762-764 (El-Muzaffer Emir-hac'ın oğludur, devrildi)

26- El-Eşref Şaban 14 yıl 764, 778 (Hüseyin'in oğludur, öldürül­dü)

27- El-Mansur Ali 5 yıl 778-783 (Eşref Şaban'ın oğludur, öldü)

28- Es-Salih Hacı 1 yıl 783-784 (Eşref Şaban'ın oğludur, devril­di.)

29- Es-Salih Hacı 1 yıldan daha az 791- 792 (Eşref Şaban'in oğ­lu devrildi)

Bunlar Sultan Es-Salih Necmeddin Eyyub'un, sonra sayıları ço­ğalan ve tecavüzleri, baskıları artan Memluklardır. Halk bunlardan ürktü. Onun için Necmeddin Salih, hicri 638'de onlara, Ravda ada­sında bir kale inşa etti ve bunları oraya koydu. Bu yüzden de Bahri­ye Memlukları adını aldılar. Esasen bu isim sırf onlara mahsus de­ğildir. Denizyoluyla sefere çıktıkları için onlardan başka toplulukla­ra da bu isim verilmiştir. Her ne kadar Bahriyeli adı bu Memluklara verilmiş ve onlar için bir sembol olmuş ise de efendileri olan Es-Sa-Iih Necmeddin Eyyub'un adına izafeten onlara ayrıca "Salihiye" Memlukları da denildi. Bu iki isimden başkaca yine efendilerinin adına izafeten onlara Necmi Memluklar da denilmiştir.

Bu bahriyeli Memluklar hicri 648-792 yılları arasında tam yüz kırk dört yıl Mısır'a hükmettiler. Bu iktidar esasen yalnızca iki aile­de temsil edilmiştir. Bunlardan biri Ezzahir Baybars El-Bunduk-dari'nin ailesidir ki bunların iktidarı hicri 658'den 678'e kadar ya­ni yirmi yıl sürdü. Bu müddet içerisinde kendisi ve iki oğlu işbaşına geldiler. Kendisinin iktidarı onsekizyıl devam etti. Birinci oğlu Essaid Baraka iki yıla yakın iş başında kaldı. Sonra devrildi. İkinci oğlu El-Adil Bedrüddin Salamış sadece bir kaç ay iş başında kaldı. Sonra devrildi. Ezzahir Baybars kendisinden sonra ailesinin ikti­darda kalmasını çok istiyordu. Ve bu maksatla da ortamı hazır ha­le getirdi. Kendisi de bizzat Memluklar'dan endişe ediyordu.

Bu sıralarda Memluklar içerisinde El-Mansur Klavun ön plana çıkmış idi. Bu sebeple Baybars Klavun'u garantiye almak için ça­baladı. Hatta onu kendisinden sonra, çocuklarının yanında yerini alacak duruma getirmeyi de düşünüyordu. Nitekim yerine geçe­cek olan oğlu Essaid Baraka'yı Klavun'un kızı Gaziye ile evlendir­di. Bu akrabalıktan dolayı Klavun'un, Said Baraka'nın yanında ye­rini alacağını ona destekçi ve yardımcı olacağını sanıyordu. Hal­buki Memluklar, Said Baraka'yı kuşatınca Said, Mansur Klavun'la irtibat kurarak ondan yardım istedi. O da Said'e, saltanattan fera­gat etmesini öğütledi. Nitekim Said de bunu yerine getirdi. Bunun üzerine Klavun, Said'in kardeşi Adil Bedreddin Salamış'm, salta­natı teslim almasına muvafakat etti. Çünkü Adil henüz yaşça kü­çüktü. Bu nedenle de onun işlerine karışmak mümkün olacaktı. Nitekim bir kaç ay geçmeden Mansur Klavun, Memluk ileri gelen­lerini toplayarak mevcut durumu onlara anlattı. İdareyi, devlet iş­lerini çok iyi yürütebilecek güçlü birinin üstlenmesi gerektiğini, baştaki küçük çocuğun işleri sektelemekte olduğunu ve devleti idare edebilecek bir yeterlliğe sahip olmadığını onlara açıkladı. Bunun üzerine hepsi Adil Bedrüddin Salamiş'ın, idarenin başın­dan uzaklaşırılması ve El-Mansur Klavun'un saltanata getirilmesi fikrinde birleştiler.

Memluklardan Mısır'a hükmetmiş olan ikinci aile de Mansur Klavun'un,ailesidir. Bunların iktidarı ise hicri 678-792 yılları arası­na 114 yıl kadar sürdü. Kendisi, çocukları ve torunaları iş başına geldiler. Bu süre beş yıldan fazla kesintiye uğramadı. Sadece beş yıl kadar idare onların elinden çıktı. Bu sırada Adil Ketboğa, Man­sur Laçin ve Muzaffer Baybars idareyi ele geçirdiler. Sonra üçü de öldürüldü. Bunlardan ilk ikisi hicri 694-698 arası dört yıl, üçüncü­sü ise 708-709 arası yaklaşık bir yıl kadar başta kaldı.

Bu aile fertlerinin iktidar sürelerine gelince; Mansur Muham­med Ebunasır Klavun 678-689 arası on bir yıl başta kaldı. Ve bu sürenin sonunda öldü. Ondan sonra idare zayıflamaya başladı. Ye­rine geçen oğlu El-Eşref Selahaddin Halil 689'dan 693'e kadar dört yıl hükmettikten sonra öldürüldü. Yerine kardeşi Nasır Muham-med geçirildi. Bunun iktidarı bir yıldan fazla sürmedi. Devrilerek yerine Adil Ketboğa idareyi ele geçirip iki yıl kadar saltanatta kal­dı. Adil'in Dımışk'ı ziyaret ettiği bir sırada Mansur Laçin idareyi ele geçirdi ise de çok geçmeden öldürüldü ve-tekrar Klavun'un oğ­lu Nasır Muhammed başa getirildi.

Nasır 689'dan 708'e kadar on yıl iktidarda kaldı. Fakat kendi is­teğiyle ayrıldı. Yerine ise Muzaffer Baybars Câşengir geçti. Sora Nasır Muhammed Kılavunoğlu, hakkının çiğnendiği hissine kapı­larak devletin bazı ileri gelenleriyle anlaşıp saltanatı tekrar geri al­dı ve ölünceye kadar da başta kaldı. Bu süre içinde halk onu sevdi. Bu etkiyledir ki çocukları yetersiz ve yaşça küçük oldukları halde babalarından sonra iktidarda tutunabildiler. Nasır Muham-med'den sonra oğullarından sekizi işbaşına geldi. Bunlardan bi­rincisi Seyfeddin Ebubekir'dir. Başa geldikten sonra henüz bir yıl geçmeden "hal" edildi. (Saltanattan kendisine el çektirildi.) Bun­ların ikincisi olan El-Eşref Alaaddin küçük de, birincisinin akibe-tine uğradı. Başa geçtikten sonra iktidarı bir yıl bile sürmedi. Üçüncüsünün de sonu aynı oldu. Bunların dördüncüsü olan Salih ismail'e gelince o, 743-746 arası üç yıl kadar başta kaldıktan sonra öldü. Yerine ise beşincileri olan El-Kamil Şaban geçti. Ve daha bir yıl tamamlamadan öldürüldü. Keza altıncıları olan El-Muzaffer Emir Hac'ın sonu da bir yıl geçmeden öldürülmek oldu. Yedincile­ri olan En-Nasır Hasan 748-752 arası dört yıl kadar iktidar sürdü ve sonunda indirildi. Sekizincileri olan Es-Salih de 752-755 arasın­da üç yıllık bir iktidardan sonra o da atıldı. Yerine tekrar Nasır Ha­san getirildi. O da 755-762 arası yedi yıl kadar devam etti ve ardın­dan öldürüldü. Onun yerine Sultan Muzaffer Emir Hac'ın oğlu El-Mansur Muhammed idareyi ele aldı. 762-764 arası devam eden bir iktidardan sonra o da indirildi ve yerine amcası oğlu El-Eşref Şaban geçti. Eşref 764-778 arası on dört yıl kadar ülkeyi idare et­tikten sonra öldürüldü. Onun da yerine oğlu El-Mansur Ali geçe­rek beş yıl başta kaldı. (778-783) Onun ise yerine Salih Hacı geçti. Ancak bir yıl sürmeden indirildi. Bu sefer de saltanatı Çerkez kö­kenli Memluklardan Emir Barkûk ele geçirdi. (784-791) yedi yıl sonra Salih Hacı yeniden iş başına getirildi ise de (791-792) bir yıl geçmeden Barkuk, bulunduğu hapisten çıkarılarak bu kez de o, başa getirildi. Böylece Bahriyeli Memluklar dönemi süresiz bir şe­kilde sona ermiş oldu. Ve bu sefer de Çerkez veya Burciye Memluk­larının dönemi başladı.

Tarihin bu merhalesini incelediğimizde görüyoruz ki, El-Man­sur Klavun'un ailesinden on beş sultan devletin başına geçmiş ancak bunların yalnızca dördü normal ölümle ölmüş ya da tabii bir ölümün sonucu olarak iktidarı terketmişlerdir. Buna mukabil onlardan yedi kişiye ise idareden el çektirilmiş ve bunların da be­şi öldürülmüştür. Ki bunların bazısı mesela Nasır Muhammed bir defa baştan indirilmiş, bir defa kendisi iktidardan el çekmiş daha sonra tekrar idareyi ele alarak ölünceye kadar da başta kalmıştır. Aynı şekilde Nasır Hasan da önce baştan indirilmiş, sonra yeniden iktidara getirilmiş, ondan sonra da öldürülmüştür.

Bunların çoğu henüz küçük yaştayken (sözde) devlet idaresini üstleniyorlardı. Onun için de devlet büyüklerinin elinde oyuncak haline geliyorlardı. Devletin ileri gelen adamları bu çocuk yaştaki hükümdarları kah deviriyor, kah öldürüyorlardı. Esasına bakılacak olursa bu aile sırf Mansur Klavun ve oğlu Nasır Muhammed'in vaktiyle halk tarafından çok sevilmiş olmaları sayesinde bu kadar süre ayakta kalabilmişlerdir. Nitekim bu aileden tabii Ölümle öl­müş dört sultantan ikisi işte bunlardır. Mansur Klavun, onbir yıl, Nasır Muhammed ise kırk üç yıl devletin başında kaldılar. Yani yalnız ikisi toplam elli beş yıl hüküm sürmüşlerdirki bu da bu aile­den iş başına gelmiş bütün sultanların toplam iktidar sürelerinin yansı kadardır.

Bu ikisinin dışında kalan diğer on üç sultan ise toplam elli do­kuz yıl iktidar sürdürmüşlerdir. Ki bu da her sultana ortalama dört buçuk yıl düşmektedir. Ne varki bunlardan beş tanesinin her biri bile bir yıldan fazla iktidarda kalamamışlardır. Hatta bir yılını bile tamamlamadan, bunlardan üçü baştan indirilmiş, ikisi ise öldü­rülmüşlerdir. Bunlardan ancak biri iki yıl kadar başta kalmış, son­ra da "hal" edilmiştir; ikisi, üçer yıl başta kalmış, bunlardan biri yi­ne "hal" edilmiş ikincisi ise ölmüştür. Bir tanesi de dört yıl kadar başta kalmış sonra da öldürülmüştü. Bir diğeri de beş yıl kadar sal­tanatta kalmış, sonra ölmüştür. Bir başkası ise on dört yıl saltanat- ta kalmış, ondan sonra da öldürülmüştür.

İşte bütün bu olaylar, ikisi hariç bu sultanların güçsüz olduk­larını ve esasen yaşlarının küçük olması ya da kıskançlık gibi se­beplerle devlet adamlarının onları oyuncak haline getirmiş bulun­duklarını göstermektedir.[24]

 

Kahîre'deki Abbasi Halifeleri Ve Hilafet Süreleri

 

1~Eİ-Musta'sım   659-660

2- Birinci El-Hakim'u Biemrillah- 661-701

3- Birinci El-Müstekfî Biîlah 701-736

4- Birinci El-Vasik'u Billah 736-742

5- İkinci El-Hakim'u Biemrillah 742-753

6- Birinci El-Mu'tazıd Billah 753-763

7- Birinci El-Mütevekkil'u Alellah 763-785

8- İkinci El-Vasik'u Billah 785-788

9- El-Müsta'sım 788-791

10-Birinci El-Mütevekkil Alellah 791-808

11-El-Müstaiyn'u Billah 808-815

12-İkinci El-Mu'tazıd Billah 815-845

13-İkinci El-Müstekfi Billah 845-854

14-El-Kaim'u Biemrillah 854-859

15-El-Müstencid'u Billah 859-884

16-İkinci El-Mütevekkil'u Alellah 884-893

17- El-Mütenessik'u Billah 893-914

18-Üçüncü El-Mütevekkil'u Alellah 914-923

(Osmanlı Sultanı Yavuz Selim lehinde hilafette feragatte bu­lundu ve hicri 950'de öldü.)[25]

 

Mısır'daki Abbasi Halifeliği

 

El-Muktefi/530-555 Ei-Müstencid/555-566 El-Mustadiy/ 566-575

En-Nasır/ 575-622

I Ez-Zahir/622-623

El-Müsterşid/ 512-529

Ali El-Hasan

Ebu Bekir El-Hasan

El-Mustansır/623-640

I El-Mu'tasım / 640-656

1. El-Mustansır

2. El-Hakim'u Biernrillah

4. El-Vasık'u Muhammed Billah İbrahim

3. El-Mustekfi Billah

8. El-Vasık'u Billah Ömer

9. El-Mustasım

5. El-Hakim'u Biemrillah

El-Mutazıd Bülah

13. El-Müstekfi Billah

Yakub

11. El-Müsteın'u Billah

15. El-Müstencid'u Billah

12. El-Mu'tazıd BÜlah

14. El-Kaim'u

Biemrillah

16. El-Mütevekkil AlaNah

17. El-Müstemsik'u Billah

18. El-Mütevekkil Alailah[26]

 

Çerkez Kökenli (Burciye) Memlukları(Hicri: 792-923)

 

1- Zahir Barkuk 9 yıl 792-801 (ikinci kez, öldü)

2- Nasır Faraç 7 yıl 801-808 (Barkuk'un oğludur, devrildi)

3- El-Mansur Abdülaziz 3 ay 808-808 (Barkuk'un oğludur, dev­rildi)

4-  Nasır Faraç 7 yıl 808-815 (IIL kez Barkuk'un oğludur, öl­dürüldü. Halife 5 ay 815-815)

5- El-Müeyyed 9 yıl 815-824 (Ahir Emin, öldü)

6- El-Muzaffer Ahmed bir kaç ay 824-824 (El-Müeyyed'in oğlu, devrildi)

7- Ez-Zahir Tatar birkaç ay 824-824 (Öldü)

8- Es-Salih Muhammed bir kaç ay 824-825 (Zahir Tatar'ın oğ­lu, devrildi)

9- El-Eşref Bersabay 16 yıl 825-841 (Öldü)

10- El-Aziz Yusuf bir kaç ay 841-842 (Bersabay'm oğludur, dev­rildi)

11- Ez-Zahir Çakmak 15 yıl 842-857 (Öldü)

12- El-Mansur Osman 1,5 aydan az 857-857 (Zahir'in oğludur, devrildi)

13- El-Eşref Aynal 7 yıl 857-865 (Öldü)

14- El-Müeyyed Ahmed 1 yıldan az 865-865 (Eşrefin oğludur, devrildi)

15- Ez-Zahir Hoşkadem 7 yıl 865-872 (Öldü)

16- Ez-Zahir Balbay 2 ay 872-872 (Devrildi)

17- Ez-Zahir Timurboğa 2 ay 872-872 (Devrildi)

18- Hayır bey 1 tek gece 872-872 (Devrildi)

19- El-EşrefKaltabay29yıl 872-901 (öldü)

20-  Nasır Muhammed 1 yıl 901-902 (Eşref Kaltabay'ın oğlu, devrildi)

21- Kansu 902-903 (Öldürüldü)

22-  Nasır Muhammed (3. kez 903-904 Eşref Kaytabay'm oğ­ludur, öldürüldü)

23- Zahir Kansu 904-905 (Devrildi)

24- Can Polat 905-906 (Öldürüldü)

25- Adil Tomanbay bir kaç ay 906-906 (Öldürüldü)

26- El~Eşref Kansu El-Gavri 17 yıl 906-922 (Öldürüldü)

27- Tomanbay 1 yıldan az 922-923 (Öldürüldü)

Çerkezlerin vatanı Karadeniz'e, kuzey doğu yönünden bakan topraklardır. Günümüze kadar hâlâ bu adla tanınmaktadır. Onlar kendi ülkelerine Adiga derler. Bu Adiga kelimesi onların ken­dilerine vermiş oldukları bir isimdir. Ya da kendilerine has olan dil­lerinde bu şekilde bilinmektedir. Çerkez toprakları, Kafkasya'nın Karadeniz ile Hazar Denizi arasında uzanan kuzey batı kısmım oluşturmaktadır. O tarihlerde burası Kıpçak ülkesi olarak bilinirdi. Ve yine o devirde bu topraklar Moğollarla Farslar, ya da başka bir tabirle İlhanlılarla Kıpçak Moğolları (yani Altınordu Kabilesi) arasında cereyan eden savaşlara sahne oluyordu. Bu savaşların bir arenası haline gelmişti. Bu çekişmelerin sonucu olarak da Çerkez-lerden bir çok kimse köle olarak pazarlarda satılıyor ve Mısır'a kadar intikal ediyorlardı. İşte bu vesile ile Memluk Sultanı Mansur Klavun Bahriyeli Memukların siyasi rekabetinden kurtulabilmek için güç olarak kullanmak üzere işte bu Çerkezlerden büyük sayıda köleler satın aldı. Bunlar sayesinde saltanatı, kendi lehinde ve ken­dinden sonra çocukları için korumak istiyordu. Satın aldığı bu yeni kölelere geldikleri kökenin ilgisiyle Çerkez Memluklar adını verdiği gibi onlara aynı zamanda kondukları kaleye izafeten Burciye Mem­lukları adını da verdi. Mansur Klavun, bu Memlukların dini ve as­keri terbiyesine aynı anda önem verdi. Ya da başka bir ifadeyle dini terbiyenin hedeflerinden biri olan savaşmak ve silahı iyi kullanmak için onları eğitti. Çünkü din olgusunu, hayatın herhangi bir alanın­dan ayırmak mümkün değildir. Sultan, bu Memlukların kaleden herhangi bir surette ayrılmalarına asla müsamaha etmezdi. Sultan Mansur Klavun Ölüp yerine oğlu Eşref Halil geçince Memluklara kaleden gündüz ayrılmak ve gece dönmek üzere izin verdi. Bir zaman sonra da bu Çerkezlerin sayısı epeyce artmıştı. Artık askeri rütbe sahipleri de olmuşlardı. Onlardan amirler, komutanlar ve subaylar da vardı. Onun için otoriteyi ele geçirip ülkeye hakim ol­mayı kısa zamanda başardılar.

Bunlar esasen seviye bakımından genelde eşit oldukları için bir zaman sonra aralarında bir kıskançlık atmosferi hakim oldu. Nitekim onlardan önceki Memluklar arasında da böyle bir hava vardı. Dolayısıyla birbirlerine karşı sürekli bir mücadele içerisin­deydiler. İdareyi ele geçirmek için her biri çabalayıp duruyordu. Aralarından biri saltanat makamına ulaşınca hakim bir aile yani bir hanedan kurma sevdasına kapılıyordu. Ne var ki çok geç­meden bir diğeri geliyor, öncekini deviriyordu. Özellikle onlardan henüz küçük yaşta iken başa geçenleri, bir sonraki sultan gelip ya deviriyor, ya da öldürerek yerine geçiyordu.

Çerkez kökenli Memluklar 792'den 923 yılma kadar yüz otuz bir yıldan fazla bir müddet Mısır'a, Şam'a ve Hicaz'a hükmettiler. Bu süre içerisinde onlardan on yedi sultan iş başına geldi. Bunlar arasında dört tanesi hariç diğer hiç birinin iktidar süresi on beş yılı geçmedi. Dönemleri bu süreyi aşan dört sultan ise şunlardır:

1- El-Eşref Kaytabay (872- 901) 29 yıl başta kaldı.

2- El-Eşref Kansu El-Gavri (906-922) 17 yıl başta kaldı.

3- El-Eşref Bersabay (825-841) 16 yıl başta kaldı.

4- Ez-Zahir Çakmak (842-857) 15 yıl başta kaldı.

Çerkez Memluklar arasında ayrıca altı sultan daha vardır ki birkaç yıl ya da bir yıldan fazla iktidarda kaldılar. Bunların da ad­ları şöyledir:

1- Ez-Zahir Barkuk (792- 801) 9 yıl başta kaldı. Bu süre Bahriye Memluklarından El-Mansur Hacı'nm  devrilmesinden sonra yeniden başa geçtiği ikinci iktidarıdır. Onun bir önceki iktidar süresi ise Çerkezlerden önceki döneme dahildir.

2- Barkuk'un oğlu Ennasır Faraç 7'şer yıldan iki defa başa geç­ti. (801-808)(808-815)

3- El-Müeyyed (815-824) 9 yıl başta kaldı.

4- El-Eşref-Aynal (857-865) 7 yıl başta kaldı.

5- Ez-Zahir Hoşkadem (865- 872) o da 7 yıl başta kaldı.

Geriye kalan diğer onbeş sultanın her biri ise bir yıldan az sürelerle başta kaldılar. Hatta onlardan birinin saltanat süresi bir geceden bile fazla olmamıştır. Nitekim Hayri bey 872 yılında bir gün akşam idareyi teslim almış, sabahleyin ise devletin başından uzaklaştırılmıştır. Yine El-Eşref Kaytabay'm oğlu Ennasır Muhammed iki defa saltanatı teslim almıştır. Birincisinde 901-902 arası bir yıl bile devam etmemiş, ikincisinde de 903-904 arası bir süre başa geçtikten sonra öldürülmüştür. Buna ilaveten Halife'nin bizzat kendisi hicri 815 yılında saltanatı teslim almıştır.

Düşünüyoruz, bakıyoruz ki başa geçen sultan idareyi teslim alıyor, bir müddet hükmediyor ve kendisinden sonra oğlunun, kendi yerine geçmesi için vasiyette bulunuyordu. Genellikle de bu veliahdlar çocuk yaşta başa geçiyorlardı. Devlet işlerini ise onların adına ya bir vasıy, ya bir naib, ya da bir müdebbir gibi birisi yürüt­meye çalışıyordu. Tabii bu da Memluklardan biriydi. Sonra çok geçmeden bu şahıs, başına buyruk devleti idare etmeye başlıyor, kendisine emanet edilen küçük sultanı ya deviriyor veyahut da onu öldürüyordu. Dolayısıyla devletin başında Memluklar döneminde idareyi birbirlerinden devralan hanedanlar oluşmadı. Ez-Zahir Barkuk'tan başka bu kuralın dışında kimse kalmamıştır. Sadece onun oğlu Mansur Faraç, dokuz yıl başta kaldı. Sonra "hal" edilerek saltanat onun ikinci oğlu El-Mansur Abdülaziz'e, (sadece üç yıl ve birkaç ay kadar) verildi. Sonra El-Mansur Faraç, yeniden devletin başına getirildi. Bu kez de yedi yıl iktidarda kaldı.

Böylece Sultan Barkuk'un iki çocuğu, kendisinden sonra dev­letin başına gelmiş oldular. Tabii bu örnek Çerkez kökenli Memluk sultanlarından Barkuk'un dışında hiç kimse için varid olmamıştır. Buna ek olarak bu müddet yaklaşık on beş yıl kadar sürdü. Bu da, Çerkez Memluklarından kimse için varid değildir. Bu gerçek, yedi defa tekerrür etmişti. Yani sultan idarenin başına gelmiş, ondan sonra da oğlu genellikle bir yılı bile bulamayan bir süre kadar onun yerinde kalabilmiştir. Zahir Barkuk ile beraber, bu durum El-Müey-yed, Zahir Tatar, Eşref Bersabay, Zahir Çakmak, Eşref Aynal ve Eş­ref Kayıtabay içinde öz konusudur. Eşref Kayıtabay'ın oğlu Nasır Muhammed iki defa başa getirilmiştir. Ancak her defasında iktidarı bir yıl bile sürmemiştir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki başa yeni geçen bir sultanın, iktidarı esasen uzun bir müddet devam ediyor ve beş yılı bile aşıyordu. Nihayet sultanın tabii ölümüyle de son buluyordu. Bunu, oğlunun kısa bir müddet süren iktidarı takip ediyordu ki bu müddet genellikle bir yıldan bile azdı. Bunu da ya devrilmek ya da öldürülmek gibi bir olay izliyordu.

Memluklardan son beş sultanın hayatına baktığımızda görüyoruz ki öldürülmek şeklindeki son, daha hakim bir akıbettir. Mesela Sultan Zahir Kansu, saltanatı teslim aldıktan bir yıl sonra yeni sultan olduğu halde (yani verasetle gelmediği halde) "hal" edilmiştir. Sultan Can Polat da, saltanatı teslim almasının üstün­den bir yıl bile geçmeden yeni bir sultan olmasına rağmen, {yani verasetle başa gelmemiş olmasına rağmen) öldürülmüştür. Keza, Tomanbay yine yeni bir sultan olmasına rağmen devletin başına getirildikten bir kaç ay sonra boğularak öldürülmüştür. Ve mesela saltanatın başına gelmesi için El-Eşref Kansu El-Gavri'ye teklif yapıldığı zaman bunu reddetti. Ve yaşı altmışın üstünde olmasına rağmen öldürülmek korkusuyla ağladı. Ve öldürülmeyeceğine dair şart koşarak ancak idareyi teslim aldı.

Ne varki onyedi yıl iktidarda kaldıktan sonra yine de Osman­lılar tarafından öldürüldü. Yerine geçen Tomanbay'ın da sonu ay­nen onunki gibi oldu. Zira Tomanbay'ı da hicri 923 yılında Ridaniye Meydan Savaşından sonra Osmanlılar öldürdüler. Ve Kahire'ye girerek Memluklara son verdiler. Sonra Abbasiler onların lehinde hilafet makamından feragatte bulundular. Bu suretle artık İslam dünyasının dikkati bu tarihten itibaren hilafet merkezi olan İstanbul üzerinde yoğunlaştı. Kahire ise İslam dünyasının diğer sıradan kentleri durumuna düştü. Ve Bağdad ile Dımışk gibi eski hilafet merkezlerinin listesine girmiş oldu.

Sultan Barkuk'u bir daha incelediğimizde görüyoruz ki, o idareyi birinci defa yedi yıl müddetle, (yani hicri 785- 791 yıllan arasında) üstlendikten sonra derdest edilip Kerk Şehrinde zindana atıldı. Sonra El-Mansur Hacı, bir kaç ay için yeniden başa getirildi. Daha sonraları Zahir Barkuk tekrar saltanatın başına geçti. Onun birinci dönem iktidar süresini Çerkez kökenli Memlukların saltanat döneminden saymadım. Çünkü Zahir Barkuk'un saltanatında bir kesinti meydana gelmiştir. Nitekim Çerkez kökenli Memlukların, tarihlerinin kaleme alınışı Zahir Barkuk'un, ikinci kez saltanatı tes­lim almasıyla başlamaktadır. Ondan sonra artık Çerkez Memlukların iktidarı, onların dönemi son buluncaya kadar devam etti.

Sultan Zahir Barkuk, ikinci kez devletin basma geldikten son­ra hükümdarlığı hicri 801 yılı şevval ayma kadar devam etti. On­dan sonra yerine oğlu Sultan Faraç geçti. Ve "Nasır" unvanını aldı. O da hicri 808 yılma kadar başta kaldı. Ve bu yılın Rabiülevvel ayının altıncı günü "hal" edildi. Yerine ise kardeşi Abdülaziz getirilerek, ona da "El-Mansur" unvanı verildi. Yaklaşık üç ay son­ra yani cemaziyelahir ayının dördüncü günü o da "hal" edildi. Ve yerine yeniden Nasır Faraç getirildi.

Sonra halife El-Mütevekkil Alallah Muhammed Bin El-Mu'tazıd hicri 808 yılı Recep ayının onsekizinci günü öldü. Hicri 795'te de Timurlenk Bağdad'a girerek bölgeyi tehdit etti. Bunun üzerine Memluk Sultanı Zahir Barkuk, Sivas Emiri, Kıpçak Moğol-ları ve Osmanlılar arasında, Tatar lideri Timurlenk'e karşı bir birlik oluşturuldu. Ondan sonra hicri 797'de Zahir Barkuk bir ordunun başında Bağdad'a hareket etti. Beraberinde, Timurlenk'in Bağdad'a girişi sırasında kaçarak Kahire'ye sığman Bağdad Emiri Ahmed Bin Uveys de vardı. Barkuk, onu devletinin merkezine yeniden iade et­mek için gidiyordu. Nitekim bu sefer esnasında herhangi bir savaş çıkmadı. Zira Timurlenk Bağdad'ı terketmiş ve doğuya dönmüştü. Onun için Zahir Barkuk tekrar geri döndü.

Hicri 803'te ise Barkuk'un oğlu Nasır Faraç, bir ordunun başında Suriye'ye hareket etti. Fakat ordusunu bırakarak kendisi Mısır'a döndü. Timurlenk'se Dımışk'a girerek Memluk ordusunu perişan etti. Sonra Timurlenk hicri 805 yılında yönünü Osman­lılara doğru çevirerek onlara karşı üstünlük kazandı. Ve Osman oğ­lu Yıldırım Beyazıd'ı esir aldı. Memluk Sultanı Nasır Faraç, bu ezici savaşların haberini alır almaz Timurlenk'in şartlarına hemen boyun eğdi. Ve onun adına para bile bastırdı. Buna rağmen görünüşe bakılacak olursa olup bitenlerden dolayı bir bakıma içinden sevinmişti bile. Çünkü Osmanlılardan beklenen korku ar­tık bertaraf olmuştu. Memlukluların gözleri Timurlenk'in doğudan girişebileceği bir hücum sebebiyle doğuya yöneldiği bir sırada Kıbrıs prensleri hicri 806 yılında İskenderiye'ye bir çıkarma yaparak sonra ertesi sene oradan da Trablus üzerine bir akın düzenlediler.[27]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/423-426.

[2] İmam-i Nevevİ; Suriye beldelerinden Neva kasabasında doğdu. Buralı olarak anılır. Adı; Yahya bin Şerafüddin bin Murri, bin Hasan El-Khuzami'dir. Künyesi Muhyiddin Ebu Zekeriya'dır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde allemeydi. Hic­ri 631'de doğdu. Dımışk'da öğrenimini tamamladı ve burada yerleşti. Yine Neva Beldesinde, hicri 676'da vefat etti

[3] El-İz Bin Abdisselam bin Ebi'l-Kasım Bin El-Hasan Es-Selami Ed-Dı-mışki; Sultan'ül-Ulema olarak şöhret kazanan bu zat hicri 577'de Dımışk'da dün­yaya geldi. 599'da Bağdad'i ziyaret ederek bir ay sonra da tekrar Dımışk'a dön­dü. Dımışk Camii'nde hatiplik yaptı. Hükümdar Salih İsmail Bin Adil'i Safad kentini haçlılara teslim ettiği için kınadı. O da öfkelenerek Izüddin Abdüsselam'ı zindana âttı. Sonra da salıverdi. İzzüddin serbest kalınca Mısır'a giderek burada baş kadı oldu ve 660'da Kahİre'de Öldü

[4] İbn'ü Teymiyye; Hicri 661 'da doğdu. Adı Ahmet Bin Abdulhalim Bin Tey-miyye En-Numeyrİ El-Harrani En-Dnmşki'dir. Künyesi, Takıyüddin Ebu'l-Ab-bas'dır. Tatarlara karşı yapılan savaşlara katıldı. Verdiği bir fetvadan sebep Mı­sır'a çağrıldı ve Kahire'de hapse atıldı. Ondan sonra İskenderiye'ye nakledildi ve hicri 712'de serbest bırakıldı. Oradan Dımışk'a döndü. Burada yine hapsedildi. Hicri 72ö'de serbest bırakıldı ise de daha sonra kapatıldığı Dımışk kalesinde hic­ri 728'de öldü. Dımışk halkı cenazesinde bulundular. Yazdığı eserlerin 300 cildi bulduğu söylenmektedir.

[5] İbn'ü Kayyım El-Cevziyye; Muhammed Bin Ebubekir, Bin Eyyub, Bin Saad Ez-Zer'iy Ed-Dımişkıy. Adı; Abdullah künyesi, Şemsüddin'dir. Hicri 691 'de Dımışk'da doğdu. İbn-i Teymiyye'den ders aldı ve onun ilimlerini yaymaya ça­lıştı. Onunla birlikte zindana atıldı. Hocasının ölümünden sonra serbest bırakıl­dı. Hicri 751'de Dımışk'da öldü. Bir çok eserler yazdı.

[6] Eî-Mezzi: Yusuf Bin Abdurrahman Bin Yusuf, Ebulhac. Cemalüddin Bin Zeki Ebu Muhammed El-Kuzai El-kelbi. Asrında Suriye Muhadisiydi. Halep ci­varında dünyaya geldi. Mezze'de yetişti. (Burası Dımışk havalisinde bir yer adı­dır). Hicri 742'de öldü. Çok eser tasnif etmiştir.

[7] İbni Hacer El-Askalanİ: Adı Ahmed Bin Ali Bin Muhammed El-Kinani EI-Askalani'dir. Künyesi Ebulfadl Şahabüddin'dir. Aslı Filistin'in Gazze'ye yakın bulunan Askalan kentindendir. 773'de Kahire'de doğdu, önce şiir ve edebiyatla ilgilendi. Sonra hadisle uğraştı. İlim adamlarını dinlemek için Yemen ve Hicaz'a gitti. Sonra ünlendi, birçok kimse biîgilerinden istifade etmek için onu ziyaret etti. Dolayısıyla asrında islami ilimlerin hafızı, yayıcısı ve koruyucusu oldu ve hicri 852'de Kahire'de öldü

[8] Ez-Zehebi: Adı, Muhammed Bin Ahmed. Bin Osman , Bin Kaymaz Ez-Zehebİ'dir. Künyesi ise Şemsüddin Ebuabdillah'dır. Hicrî 673'de Dımışk'da doğ­du. Türkmen asıllıdır. Hafız, tarihçi, allame ve büyük bir araştırmacıdır. Kahi-re'ye gitti, bir çok memleketler gezdi ve çok sayıda eser verdi. 741'de gözlerini kaybetti. 748'de öldü

[9] İbn'ü Cemaa: Muhammed Bin İbrahim Bin Sadullah, Bin Cemaa EI-Ki-nani El-Hamavi Eş-Şafii. Künyesi Bedrüddin Ebuabdullah'dır. 639'da Hama'da doğdu. Kudüs'te idarecilik ve hatiplik, Mısır'da da kadılık yaptı. Kadıların en ha­yırlılarından idi. 733'de Mısır'da öldü.

[10] İbn'ü Kesir: İsmail Bin Ömer Bin Kesir, Bin Dav, Bin Dar' El-Karaşi El-Basravi Ed-Dımışkıy. Künyesi Ebulfida İmadüddin'dir. Hafız, tarihçi ve fakih idi. 701 de Şam Basrası'nm bir köyünde dünyaya geldi. 706'da Dımışk'a intikal etti. İlim tahsili için diyar diyar gezdi ve 774'de Dımışk'da öldü.

[11] EI-Makrizi: Ahmed Bin Ali Bin Abdulkadir Ebulabbas El-Hüseyni El-Ubeydi. Künyesi, Takiyyüddin El-Makrizi'dir. Mısır tarihçisidir. Aslı Suriye'nin Baalbek kentindendir. 766'da doğdu ve Kahire'de yetişti. Sultan Ez-Zahir Bar-kuk'Ia temas kurdu. Hatiplik, mürşitlik ve birkaç kez de imamlık yaptı. 810'da Dı­mışk'a gidince kendisine kadılık teklif edildi. 845'de Kahire'de öldü

[12] İbn'u Tağri Berdi: {Tanrıverdi oğlu), Yusuf Bin Tağri Berdi Bin Abdul­lah Ez-Zahiri El-Hanefi, Ebulmehasin Cemalüddin. Tarihçi ve araştırmacıdır. 813'de Kahire'de doğdu. Babası sultan Ez-Zahir Barkuk'un kölelerinden ve ordu­sunun ileri gelen komutanlarındandı. Tağri Berdi "Allah verdi" demektir. Yusuf, 824'de ölen Kadı Celaiüddin El-Balkini'nin denetimi altında yetişti. İyi bir eğitim gördü. Hadis okudu, tarihle ilgilendi. Binicilikte maharet kazandı. Çok eser yaz­dı ve 874'de Kahire'de öldü

[13] ) El-Kalkaşandi: Ahmet Bin Ali Bin Ahmed El-Fezari El-Kalkaşandi, Ka­hire yakınlarındaki Kayluba şehrinin köylerinden birinde dünyaya geldi ve 821'de Kahire'de öldü. Birçok kitaplar yazdı. Bunların en ünlüleri "Subh'ul-Aşa Fi Kavanİn'il-İnşa" (İnşa kanunlarını aydınlatan sabah) adlı kitaptır. Bu kitap bir ansiklopedi sayılmaktadır.

[14] İbn'ü Kudama: Muhammed Bin Abdulhadi Bin Abdulhamid Bin Ab-dulhadi. Künyesi, Şemsüddin Ebuabdullah El-Makdisi Ed-Dımışkıydir. 705'te dünyaya geldi. İbn-i Teymiyye ve Ez-Zehebi'den ders aldı. 100 ciltten fazla eser yazdı. Bu zat Hambeli Mezhebi'nin ileri gelen ulemasından sayılır. 744'de Dı-mışk'da öldü

[15] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/426-436.

[16] AI-Hitat-El-Makrizi 2. Cilt S. 213-214

[17] Yusuf, El-Melİk'ul-Aziz Muhammed'in oğlu, o da El-Melik'uz Zahir Ga-zi'nin oğlu, o da El-Melik'un-Nasır Selahaddin Yusuf Eyyubi'nin oğludur

[18] Muğis Ömer El-Melik'ui-Adil Muhammed'in oğludur. O da El-Melik'ul-Kamil Muhammed'in oğiudur. O da El-Melik'ul-Adil Seyfüddin Muhammed'in oğludur. O da Necmüddin Eyyub'un oğludur

[19] H. I. Hasan, Tarih'ul-îslam tere, c. 5, s. 141-143

[20] El-m elik'ul-Kamil; Muhammed, El-Melik'uî-Muzaffer Gazi'nin oğlu­dur. O da EI-Melik'uI Adil Seyfüddin Muhammed'in oğludur. O da Necmüddin Eyyub'un oğludur

[21] El-Mefik'ul-Eşref Musa; El-Melik'ul- Mansur İbrahim'in oğludur. O da E!-Melik'uİ Mucahid Esedüddin Şirguh'un oğludur. O da Esedüddin Şİrguh'un oğludur. O da Sadi'nin oğludur. Bu Emir Reha yakınlarındaki Tel Başir mevkiin­den başka bir yere hükmetmiyordu.

[23] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/437-451.

[24] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/453-458.

[25] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/458.

[26] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/460.

[27] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 5/461-466.