Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

97- ARAP YARIMADASI - Index Web - 0098 0098

97- ARAP YARIMADASI2

Hicaz. 2

Yemen. 4

Beni Resul (Resuloğulları) Sülalesi5

Yemen'deki Eyyubiler Hanedanı5

Yemen Hükümdarlarından Benî Rasul (Rasuloğulları) Hanedanı6

Tahiroğulları8

Zeydi İmamları9

Zeydi İmamları Kronolojisi10

El-Yamame. 10

Bahreyn. 11

Oman. 12


97- ARAP YARIMADASI

 

Arap yarımadasının siyasi konumu Abbasiler döneminde za­yıflamıştı. Hatta Hicaz'da Abbasilere karşı ortaya çıkan bazı isyan hareketleri dikkatleri çekiyordu. Özellikle Hz. Ali'nin soyundan Hz. Hasan'm oğlu, ikinci Hasan'm oğlu, Abdullah El-Mahd'ın oğ­lu Muhammed Zinnefs Ez-Zekiye'nin giriştiği ayaklanma hareke­ti dikkatleri vaktiyle üzerine toplamıştı.

Hicri 169 yılında Mekke yakınlarında bulunan vadiler­den, "Faklı Vadisinde" meydana gelen Fakh Savaşından sonra or­talık yatışmış. Arap yarımadası sükûnete kavuşmuştu. Ta ki sonra­ları Karmati hareketleri başlayınca kadar ancak bu kez de dikkat­ler bu isyanların üzerinde toplanmaya başladı. Halk bu hareketle­re, Karmatilerin davranışlarına, yaptıkları karışıklıklara ve onların batıl inanç ve düşüncelerine karşı nefret duyuyordu.

Karmatilerin gerek Bahreyn'de, liderleri Ebu Said El-Cennabi

ve ondan sonra da oğulları tarafından organize edilen, gerek Ye-men'de Ali Bin El-Fadl tarafından yönetilen isyanlar ve karışıklık­lar, gerekse Bahreyn Karmatilerini (Asır bölgesi hariç) bütün Arap yarımadasında dolaşarak nihayet Suriye topraklarına hatta Mısır dolaylarına kadar yayılan hareketleri halkı bezdirmişti. Ne varki daha sonraları gerek bu siyasi hareketler gerekse bu karışıklıkları çıkaran Karmatilerin kurmuş bulundukları ya da destekledikleridevletler nihayet ortadan kalktılar. Zaten Yemen toprakları üzerin­de kurulan devletçikler pek önemli ve kayda değer değillerdi.

Memlukların hüküm sürdükleri dönemde ise Arap yarımada­sının güney batısı, yani Yemen toprakları önem kazandı. Burada biri Beni Rasul (Rasuloğulları), diğeri ise ondan sonra vücut bulan Beni Tahir (Tahiroğulları) devleti kuruldu. Bu devlet Memluklu dönemi boyunca yani hicri 656'dan 923'e kadar varlığım devam ettirdi. Fakat bu merhalenin sonlarına doğru müslümânların dik­kati genel surette Arap yarımadasının güney batısına, güneyine ve doğusuna yani Yemen, Umman ve Bahreyn'e doğru kaymıştı. Çün­kü bu bölgeler ticari bir kimliğe bürünen, buralardaki ticari mer­kezlere hakim olan ve ham maddeleri eline geçiren daha değişik bir Haçlı işgaline uğramıştı. Esasmda bu faaliyetin iç yüzü ve itici gücü Haçlı kinine dayanıyordu. Bu da onuncu asrın başından so­nuna kadar devam eden Portekizlilerin girişmiş olduğu savaştı.

Bu savaş, esasen, yaptığı tesirlerle ve Kudüs'ü hırisiyanlara tes­lim etmek için müslümanları zorlamak maksadıyla Mekke ve Me­dine gibi kutsal makamlara hakim olmak üzere ortaya koyduğu planlarıyla, Arap yarımadasına yeniden önemini kazandırdı. Bu da müslümânların nazarında sahip olduğu önemden sebep, bura­yı korumak ve savunmak için çalışmaya başlamalarına neden ol­du. Zira müslümânların kutsal değerleri burada bulunuyordu.

Bu sebepledir ki Memluklar buraya doğru akın etmeye başla­dılar. Onlardan sonra Osmanlılar akın ettiler. Tabii müslümanlarla düşmanları olan Haçlılar arasında cereyan eden bu meydan sa­vaşlarına Osmanlılarla birlikte diğer müslüman halklar da yön tut­tular. Nitekim yerli halk da bu hususta üzerlerine düşen bazı rolle­ri yerine getirdiler. Sahip oldukları stratejik önem sebebiyle Bah­reyn, Umman ve Yemen buralarda cereyan eden büyük savaşlara sahne oldu.[1]

 

Hicaz

 

Hicaz bölgesinin II. Abbasi döneminden itibaren esasında si­yasi önemi zayıflamıştı. Nitekim Hicaz başka bir bölgeye bağlan­mıştı. Bu bölgede artık eskiden olduğu gibi geniş yankılar uyandı­ran hadiseler cereyan etmiyordu.

Uhaydirilerin nüfuzu hicri 335 yılında Hicaz'a yayıldı. Ondan sonra da bölge 350 tarihinde Uhaydirilerin hakimiyetine son ve­ren Karmatilerin egemenliği altına girdi. Ancak onların Yema-me'deki hakimiyetlerini, olduğu gibi bıraktılar. Sonra hicri 359 ta­rihinde buraya Fatimiler geldi. Ve hicri 463 yılında Selçuklular ta­rafından nüfuzlarına burada son verilinceye kadar kaldılar.

Sonra da buraya hicri 567 yılında Eyyubiler geldi. Selahaddin Eyyubi hacılardan gümrük vergisini kaldırdı. Bu vergilerin yerine, Mekke Şerifine mali yardımlarda bulundu. Keza, Davud Seyf ul-İslam Doğu Tekin Uhaydiriler döneminden beri ezanın sözlerine ilave edilmiş bulunan "Hayya âla Hayril amel" cümlesini iptal et­ti. Sonra buralara 650 yıllarında Memlukların nüfuzu yayıldı. Ve hicri 923 tarihinde Osmanlıların buraya gelmesine kadar da de­vam etti.

Her ne kadar Yemen'deki Beni Resul (Resuloğulları) devletinin nüfuzu zaman zaman Mekke'ye kadar ulaşabiliyor, yahut bu Resu­loğulları devletinin sultanları Mekke şeriflerinin işlerine karışıyor idiyseler de, yine de genelde Osmanlılar buraya hakim idiler. Umumiyetle toplant:larda bayram ve törenlerde hatiplerin hü­kümdarı dua ile anması dış bağımlılığı yansıtırdı.

Gerçek manadaki siyasi hakimiyete gelince bu hakimiyet Hz. Ali'nin oğullarından Hz. Hasan'a ya da Hüseyin'e mensup olan yahut da onların soyundan geldiklerini ileri süren bazı ailelerin elindeydi. Bu aileler kendilerini Bağdat'taki yahut Kahire'deki mer­kezi hükümetinin temsilcileri sayıyorlardı. Bu cümleden olarak Fatimilerin Mısır'da yönetimi ele almalarıyla birlikte Beni Musa (Musa) oğullan ailesi de hicri 359 yılında Hicaz'ın idaresine el koy­dular. Ve Fatimilerin buradaki temsilcileri oldular.

Sonra hicri 453 yılında Beni Haşim ya da başka bir isimle Beni Felte (Felte oğulları) ailesi Hicaz idaresine el koydu. Ancak yöne­timlerinin son yıllarına doğru, bu aileye mensup idarecilerin ahla­kı kötüleşti. Fitne ve fesad çıkarmakta ileri gittiler. Hacı kafileleri­nin yağmalanmasına katıldılar. Ve kendi aralarında ihtilaf ve kav­galara girdiler. Nitekim bu sülalenin sonuncusu olan Müksir ile kardeşi Davud arasında savaş bile çıktı. Eyyubiler bu savaşa mü­dahale ettiler. Ve halifeden onu azletmesini istediler. Halife de onu yönetimden uzaklaştırdı.

Fakat Müksir zorbalık ederek hicri 600 yılında ölünceye kadar da işbaşında kaldı. Sonra hicri 598 yılında Hz. Hüseyin'in soyun­dan gelen Şerif Ebu Aziz Katade Bin İdris Bin Mutâin Bin Abdül-kerim Bin İsa, Yenbu kentinden Mekke'ye gelerek buradaki Haşi-rnoğulları iktidarına son vermeyi, Mekke'nin idaresine el koyarak Mekke Şerifliğini teslim alan ve önce Eyyubilere, sonra Memluklu-lara, daha sonra da Osmanlılara bağlanan bir hanedan kurmayı başardı.

Bu hanedanın hakimiyeti hicri 1342'ye kadar devam etti. An­cak Katade'nin ölümünden sonra hicri 617 yılında iki oğlu Hasan ve Racih arasında anlaşmazlık baş gösterdi.

Bunun üzerine Eyyubi hükümdarı El-Mesud Bin El-Kamil'ingönderdiği, ordu hicri 620'de Hasan'm üzerine yürüdü. Hasan ise önce Suriye'ye, oradan da Irak'a kaçarak Bağdad'a girdi. Ve 622'de burada öldü. Ondan sonra Eyyubilerden Doğu Tekin, El-Melikul Adil'i temsüen onun Mekke idaresine bakan naibi oldu. Ve hicri 630 idaresine bakan naibi oldu. Ve hicri 630'a kadar da bu görevin­de devam etti. Ancak bu tarihte Şerif Racih Bin Katâde Yemen hü­kümdarları olan ResuloğuUannm yardımıyla tekrar burayı aldı. Ve şayet Doğu Tekin'i Mekke'den çıkaracak olurlarsa ResuloğuUan­nm egemenliği altında kalmayı ve onlara bağlı olmayı kabul etti.

Mekke ve Medine tarihi El-Melikul Adil'in hicri 635'te ölü­münden sonra ve Racih Bin Katade'nin hicri 645'te ölümüne ka­dar Eyyubilerle Resuloğulları arasında çıkan sürekli kavgalara sa­vaşlara sahne oldu. Racıhten sonra Mekke idaresinin başına onun torunu Ali Bin Katâde Bin Racih geçti. Resuloğulları onu, keza, ondan sonra oğlu Hasan'ı da desteklediler. Sonra Muhammed Ebu Numâ El-Ewel gelerek, gerek kendisi gerekse kendisinden sonra Mekke şerifliğini üstlenen oğulları bir asır boyu Beni Rasul devletiyle Memlukları meşgul ettiler.

Mekke'nin bir taraftan Mısır'dan, bir taraftan da Yemen'den çok uzak bir mesafede bulunması sebebiyle bu dönemde Mekke şerifleri genellikle ne Memluklara, ne de Resuloğullarma bir yıldan daha fazla bağlılık göstermiyorlardı. Çünkü Memluklar bir ordu sevkedip Mekke'yi Mısır'a bağlar bağlamaz peşinden Resuloğulla­rı ertesi yıl hemen bir ordu sevkediyor, bu kez de Mekke'yi Yemen'e bağlıyorlardı.

Vakıa, her iki tarafın da Mekke'de, şeriflerin merkeze karşı ser­keşlik etmelerini, ya da onlardan biri diğer tarafın Mekke'ye kuv­vet göndermesini engelleyecek takviyeli bir muhafız gücünü bura­da görevlendirebilecek kadar büyük askeri kuvvetleri yoktu.

Keza, kardeşler arasında zaman zaman siyasi anlaşmazlıkla] doğuyor, dolayısıyla bunlardan biri bu iki devletin birinden destek isterken, diğeri de öbüründen yardım talebinde bulunuyordu. Derken Mekke Şerifliği sık sık kardeşler arasında el değiştiriyordu.

Tabii bu sebeple kardeşlerden birini diğerine ya da düşmanına karşı destekleyen bu siyasi dış güçler de el değiştirmiş oluyorlardı.

Gelmiş geçmiş Mekke şerifleri arasında meydana gelen siyasi kavgaların en şiddetlisi ise Muhammed Ebu Numan'ın Humaysa, Rumaysa Atîfa ve Ebul Gays adlarındaki oğulları arasında yaşa­nanlardır. Bu çekişmelerin içine Mısır ve Yemen sultanları da giri­yorlardı.

Önceleri Cidde kenti (statü bakımından Mekke ve Medine'den farklı olarak) Mısır'a bağlı idi. Dolayısıyla buranın hükümdarları Kahire'den tayin edilirlerdi. Bu konumdan kaynaklanan sebepler­le zaman zaman Cidde valileri Mekke şerifleriyle bozuşur ve arala­rında çok kere onlardan birinin "hal" edilmesi ya da diğerinin gö­revden alınmasıyla sonuçlanan siyasi krizler doğardı.

Medine'ye gelince buranın idaresi de Hz. Hüseyin'in soyun­dan gelen şeriflerin elinde bulunuyordu. Halbuki Mekke şerifleri Hz. Hasan'm soyundan geliyorlardı. Ancak çok kere Mekke, Medi­ne'yi de denetimi altına alıyor, bu suretle Medine, Mekke'ye bağlı bir konum içine giriyordu. Vakıa şerifler Hicaz tarihi boyunca ba­riz roller oynamışlardır. Bu yüzden de ünleniyorlardı. Mekke'nin müslümanlar nezdindeki özel statüsü ve Hac olayı bakımından sahip olduğu önem dolayısıyla bu şerifler daima söz sahibi idiler.

Mekke şeriflerinin siyasi nüfuzları zaman zaman doğu yönün­de az, çok yayılma istidadını gösterirdi. Dolayısıyla da Necid böl­gesinin geniş ya da küçük bir kısmını kapsamı içine alırdı. Bazen de bölgeyi doğuya doğru biraz daha aşardı. Ve buradaki kabileleri Mekke'ye bağlardı. Ebu Aziz Katâde, hicri 617'de ölünceye kadar Mekke'nin idaresine hakim oldu. Sonra çocukları ve özellikle on­lardan Hasan ile Racih arasında siyasi çekişmeler cereyan etti. Bü­tün çocukları arasında aslında ihtilaflar vardı. Ancak bu Hasan ile Racih arasındaki kavga bir yıl kadar sürdükten sonra Hasan'm üs­tünlüğü ve idareye iki yıl kadar el koymasıyla neticelendi.

Eyyubiler bu çekişmelerden artık bizar olmuş, usanmişlardı. Sonunda üzerlerine bir ordu gönderdiler. Bu ordu Mekke'ye girin­ce Hasan kaçtı. Ve Mekke hicri 620-630 yılları arası on yıl müddetle Eyyubilerin denetimi altında kaldı. Sonra Şerif Racih Bin Kata-de, Resuloğullarının yardımıyla Mekke şerifliğini tekrar ele geçirdi. Ve hicri 645 yılında ölünceye kadar da bu mevkide kaldı. Sonra ye­rine torunu Ali Bin Katade Bin Racih, ondan sonra da oğlu Hasan geçtiler. Resul oğullarının bunlara yardımı da devam etti. Daha sonraları Mekke şerifliğine dört yıl süreyle İdris Bin Hasan Bin Ra­cih geldi. îdris'ten sonra bir yıl müddetle Cemmaz ondan sonra da iki yıl müddetle İdris'in amcası Ganim şerif oldular.

I. Muhammed Ebu Numa ve babasının amcası İdris Bin Kata­de, Mekke şerifliğini 754-767 yılları arası on sene müddetle birlik­te üstlendiler. Fakat Ebu Numa, sonraları başına buyruk kaldı. Ve İdris'i azletti. Sonra Tunus'ta bağımsızlıklarını ilan etmiş bulunan Hifsi'lerin egemenliğini kabul ederek onlar adına hutbe okutmaya başladı. îdris Bin Katade, Mekke şerifliği otoritesini Ebu Numa ile yeniden paylaşmaya başladı. Ne varki yalnızca bir yıl devam eden bu ortaklıktan hemen sonra Ebu Numa, tekrar kendi başına otori­teye el koydu. Ve İdris'i öldürdü.

Böylece Ebu Numa, öldüğü hicri 701 yılma kadar {yani 31 yıl süreyle) Mekke'nin yegane söz sahibi efendisi olarak başta kaldı. Ve bu suretle 654-701 yılları arasında İdris'le beraberliği dahil, an­cak herkesten önce sözü geçerli Mekke Şerifi olarak 47 yıl otorite­yi elinde tuttu. Sonra yerine oğullan geçti. Ve çekişmeler arttı. Bir­likleri parçalandı. Kardeşler biribirlerine girdiler. Ve Biribirlerini öldürdüler. Babalarından sonra Ebul Gavs ve kardeşi Atîfa iki yıl birlikte Mekke şerifliğini yaptılar. Sonra diğer iki kardeşleri olan Humayda ve Rumaysa onlara karşı mücadele vererek bir yıl kadar Mekke şerifliğini ellerinde tuttular. Sonra ilk ikisi tekrar on yıl sü­reyle bu otoriteye sahiplendiler. Ondan sonra da diğer ikisi bir yıl müddetle Mekke şerifliğini kaptılar. Bu sırada Ebul Gavs, bir kuv­vetin başında Mısır'dan gelerek Mekke'ye girdi.

Bunun üzerine Humayda ve Rumeysa kardeşler Asir bölgesin­deki Tehâmaya kaçarak burada Hilli Bin Yakub'a sığındılar. Ebul Gavs ise Mekke'ye hakim oldu. Sonra Humayda hicri 715 yılma dönerek kardeşi Ebuî Gavs'u öldürüp Mekke'yi ele geçirdi. Bu ola­ya kızan Mısır Sultanı Klavun oğlu En-Nasvr Muhammed, Atîfaakomutasında hazırladığı bir orduyu Mekke üzerine gönderdi. Bu ordu Mekke'ye hakim oldu. Ve Humayda buradan çıkarak doğuya kaçtı. Daha önceleri Rumaysa burayı tek başına idare ediyorken, sonraları Mekke şerifliğine Humayda tek başına el koymuştu. Ati-fa'nın Mekkeyi ele geçirmesinden sonra şerifliği ancak bir yıl ka­dar sürebildi. Peşinden Humayda'ya karşı Rumaysa ile işbirliği yapmak zorunda kaldı. Ta ki hicri 720 yılında Humayda öldürü-lünceye kadar. Atifa ile Rumaysa arasında süren on sekiz yıllık bir ittifak ve beraberlikten sonra bu sefer de Rumaysa otoriteye el ko­yarak kendi isteği ile ayrıldığı hicri 744 yılma kadar altı sene müd­detle tek başına Mekke şerifliği yaptı. Ondan sonra da yerini iki oğ­lu Aclan ve Thokba'ya bıraktı, iki yıl geçmeden Rumeysa yeniden şerifliği ele geçirerek her iki oğlu bu yönetimden uzaklaştırdı. Fa­kat 746'da öldü. Yerine tekrar iki oğlunu Aclan ve Thakba geçtiler. Ortaklaşa Mekke şerifliği yapmaya başlamalarının üzerinden bir yıl geçtikten sonra dört sene müddetle aralarına ihtilaf girdi. On­dan sonra da anlaştılar. Ve on iki yıl da böyle geçti. Bu süreden sonra kardeşi Thokba'nın ölümü üzerine Aclan bir yıl müddetle Mekke şerifi oldu. Ondan sonra oğlu Ahmed yerine geçti. Ah-med'in de amcası çocukları, Hasan Bin Thakba ve İnan Bin Ma-ğamis ile çekişmeli geçen dört yıllık şerifliğinden sonra Ahmed Bin Aclan da öldü. Yerine ise oğlu Muhammed sadece yüz gün ka­dar şeriflik makamına geçti. Yine ihtilaflarla devam eden bu süre­nin sonunda Muhammed Bin Ahmed Bin Aclan da yönetimden uzaklaştırıldı. Bu kez de İnan Bin Mağamis ile Ali Bin Aclan ortak­laşa birlikte Mekke Şerifi oldular. Sonra Ali iki yıl, ondan sonra da înan iki yıl şerifliği tek başlarına yürüttüler. Sonra Ali tekrar üç yıl süreyle şerif oldu. Ve öldü.

Yerine ise oğlu Hasan geçerek hicri 797-829 yılları arasında tam otuz bir yıl şeriflik makamında kaldı. Ancak bu süre içerisin­de iki kez azledilmiş ve tekrar bu makama getirilmiş idi. Sonra ye­rine oğlu Berekat geçerek on altı yıl kadar şerifliğini sürdürdü. Sonra da azledildi. Yerine bu kez de bir kaç ay süreyle kardeşi Ali geçti. O da azledilerek yerine tekrar kardeşi Berekât bir kaç aylığı­na getirildi ise de, o da azledildi. Bu kez ikisinin üçüncü kardeşi olan Ebul Kasım, beş yıl süreyle şeriflik makamına getirildi. Ondan sonra Berekât üçüncü kez şerifliğe getirildi ve sekiz yıl kadar kaldıktan sonra öldü. Yerine ise oğlu Muhammed geçerek hicri 859-903 yılları arasında tam kırk dört sene bu mansıbında kaldı. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki şeriflik otoritesi ancak bu merhalede istikrar bulabilmiştir. Sonra Muhammed'in de yerine oğlu II. Berekât geçerek dört yıl şerif olarak kaldı.

Hanedanın fertleri arasında siyasi çekişmeler yeniden başgös-tererek hicri 907'de II. Berekât da makamından azledildi. Ve bu kez de kardeşi Huzâa, otoriteye el koydu. Ne var ki bir yıldan fazla baş­ta kalamadı. Nitekim II. Berekât otoriteyi tekrar ele geçirdi. Ve or­talık 908-931 yılları arasında onun döneminde yine istikrara ka~ vuştu. Onun devrinde Osmanlılar geldiler ve Arap yarımadasına hakim oldular. Bu sırada Mekke şerifi bulunan bu II. Berekât on­ları karşıladı. Oğlu II. Muhammed Ebu Numa'yı hicri 923 yılında Mısır'a göndererek Osmanlı Sultanı I. Selim'e bey'atte bulundu. Ve "Haremeyni şerifeyn"in (Kutsal iki şehrin) anahtarlarını ona teslim etti. Konumuz olan bu merhalede de, Osmanlıların buraya gelmeleriyle bu şerifin döneminde sona ermiş oldu. Şeriflik maka­mı üzerinde cereyan eden siyasi kavgalar ve çekişmeler öyle anla­şılıyor ki I. Muhammed Ebu Numa'nm öldüğü sekizinci asrın baş­langıcından itibaren alevlenmiş, Dokuzuncu asrın yansına kadar yani yarım yüzyıl süreyle devam etmiştir.

Her ne kadar İslam tarihinin diğer aşamalarında da şeriflik makamı üzerinde çekişmeler ve siyasi kavgalar eksik olmamış ise de bu merhale içerisinde biz bu çekişmelerin cereyan etmiş bulu­nan en çetin ve en şiddetlilerini anlatmaya çalıştık.[2]

 

Yemen

 

Hicri 656-923 yılları arasındaYemen'e iki sülale hakim oldular. Bunlardan biri Beni Resul {ResuloğuUarı) sülalesidir. Bunlar hicri 626'dan 858'e kadar hükmettiler. Bunlardan sonra da Beni Tahir (Tahiroğulları) ailesi hicri 858'den 933'e kadar Yemen'de hükmetti­ler. Bu merhalede Yemen'in gücü büyük derecede artmıştı. Öyleki zaman zaman Hicaz'ı da egemenliği altına alıyor ve nüfuzu doğu­da Hadramut bölgesinin sonuna kadar yayılıyordu. Buna ilaveten gerek Afrika'da gerek Asya'da deniz aşırı ilişkileri de vardı.[3]

 

Beni Resul (Resuloğulları) Sülalesi

 

ResuloğuUarı sülalesi Ali Bin El-Hasan El-Hazreci'nin ifadesi­ne bakılacak olursa Gassani'lere dayanır. Vaktiyle Gassanilerin son hükümdarı olan Cebele Bin El-Eyhem, ayağına basan bir bedevi ile arasında geçen meşhur hadiseden sonra İslamdan çıkmış ve Bizans topraklarına kaçmıştı. Hadise kısaca şöyle cereyan etmişti.

Göçebe Araplardan biri yanlışlıkla eteğine basınca Cebele bu Bedeviyi tartaklamış. O da Hz. Ömer'e çıkarak Cebele'yi şikayet etmişti. Cebele, Hz. Ömer'in, onu cezaya çarptıracağından korka­rak Bizanslıara kaçmış ve orada İslam dininden de dönmüştü. An­cak kendisinden sonra çocukları bu bölgede yaşadılar. Sonra doguya intikal ettiler. Ve Türkmenlerle beraber kaldılar. Hatta bir za­man kendilerini Türkmenlerden bile sanır oldular.

Sonra zamanın Abbasi halifesi, onlardan Muhammed Bin Ha­run'u elçi olarak görevlendirip Şam'a ve Mısır'a gönderdi. Bundan dolayı da elçi manalına gelen Resul unvanıyla tanındı. Ve adı da unutuldu. Ondan sonra çocukları Resuloğulları yani elçi oğulları adıyla anılır oldular.

Eyyubiler Mısır ve Suriye'de hakim olup istikrar kazanınca Ey-yub oğlu Selahaddin Yusuf, kardeşi EI-Melik'uI-Muazzam Turan Şah'ı Yemen'e gönderdi. Turan Şah 569 yılında yanma Resuloğul-larmıda alarak Yemen'e gitti. Bunlar Şemsüddin Ali Bin Resul ile dört oğlu; Bedrüddin El-Hasan Bin Ali Bin Resul, Nureddin Ömer Bin Ali Bin Resul, Fahruddin Ebubekir Bin Ali Bin Resul ve Şera-fuddin Musa Bin Ali Bin Resul olmak üzere beş kişi idiler.

Sonra El-Melikul-Muazzam Turan Şah Yemen'de kendi yerine naipler bırakarak hicri 571 yılında tekrar Mısır'a döndü. Çok geç­meden de 576 yılında öldü. Onun ölümü üzerine naipleri kendi aralarında siyasi ihtilaflara girdiler. Bunun üzerine Selahaddin Ey-yubi diğer kardeşi El-Melikul Aziz Doğu Tekin Seyful İslam'ı gön­derdi. Doğu Tekin hicri 579 yılında Yemen'e girerek bölgeyi düze­ne soktu. Ve hicri 593 yılında ölünceye kadar da burada kaldı.

Sonra yerine oğlu El-Melik'ul-Muiz İsmail Bin Doğu Tekin geçti. O da hicri 598 yılında Kürtler tarafından öldürüldü. Onun ise yerine hicri 611'de ölen kardeşi El-Melikunnasir Eyub Bin Doğu Tekin geçti.

Hicri 589 yılma Selahaddin Eyyubi Şam'da ölmüş, iktidarı ise onun yerine kardeşi Eyub oğlu El-Melikul Adil Ebubekr teslim al­mıştı. El-Melikul Adil kardeşinin oğlu İsmail'in öldürülme hadise­sini ve zehir yedirilerek öldürüldüğü söylenen diğer kardeşi Ey-yub'un da ölüm haberini alınca torunu El-Melikul Mesud Sela­haddin Yusuf Bin El-Melikul Kamil komutası altında Yemen'e göndermek üzere bir ordu hazırladı. Bu ordu hareket ederek hicri 612 yılında Yemen'e girdi. Ne var ki amcası oğlu Süleyman bin Ta-kiyüddin Ömer Bin Şahinşah Bin Eyyub, atak davranarak dahaönce Yemen'e girmiş ve Taiz'de yerleşmişti. Fakat güçsüzdü. Dola­yısıyla İmam El-Mansur Abdullah Bin Hamza Sana'ya hakim ol­du. Ancak EI-Melik'ul-Mesud Selahaddin, Yemen'e ulaşınca Zü-bevde yerleşti. Ve amcası oğlu Süleyman'la pazarlığa girerek Cibal (Dağlık bölge) onaTehâma, bölgesi ise kendisine kalmak üzere ba­rış teklifinde bulundu.

Bu sırada Resul oğullarından Bedrüddin El-Hasan Bin Ali, ge­lip El-Melikul Mesud'a baş vurarak onu Teiz üzerine yürümeye teşvik etti. O da bu isteğe uyarak Teiz'deki orduyu tehdit edip on­lardan Süleyman'ı yakalamalarını istedi. Nitekim bu emri yerine getirdiler. El-Melikul Mesud da amcazadesi Süleyman'ı ele geçi­rerek onu zincire vurup Mısır'a gönderdikten sonra Yemen'in geri­ye kalan her tarafını idaresi altına aldı. Aynı zamanda sana imamı Abdullah Bin Hamza'ya karşı savaşmak üzere komutanlardan Ce-maleddin Felit'i bir kuvvetin başında şevketti. Nitekim bu ordu, hicri 614'te İmam Abdullah ölünceye kadar ona karşı savaşmaya devam etti. Kısa bir süre sonra da El-Melik'ul-Mesud ulaşarak Sa­na'ya girdi.[4]

 

Yemen'deki Eyyubiler Hanedanı

 

1. Eyyub bin Sadi (Şadioğlu Eyüp)

Eİ-Melik'un-Nasır Selahaddin Yusuf

Turanşah

El-Melik'ul-Adil Ebu Bekir

Doğutekin

En-Nasr Eyyub

El-Muizz

İsmail

El-Melik'ul-Kamil Muhammed

El-Melik'ul-Muazzam tsa

El-Melik'ul-Eşrer

EI-MeÜk'ul-Mes'ud Selahaddin YusufSonra El-Melik'ul-Mesud Bedrüddin EI-Hasan Bin AH Bin Re-sul'u, Sana'ya vali teyin ederek kendisi Taiz'e döndü. Nuruddin Ömer Bin Ali Bin Resul'u de Mekke'ye vali tayin etti. El-Melik'ul-Mesud Mısır'a dönünce Yemen'e de kendi yerine naib olarak yine Nuruddin Ömer Bin Ali Bin Resulü tayin etti.

Nuruddin'in diğer kardeşi Bedrüddin ise, Sana'da kaldı. Sonra 623 yılında bu Eyyubilerin naibi Nuruddin ile Eski Yemen imamı Abdullah'ın oğlu İzzuddin Muhammed arasında bir savaş cere­yan etti. Bu savaşta Nuruddin kazandı. Bu haber, EI-Melik'ul-Me-sud'a ulaşınca tekrar Yemen'e gelerek hicri 624'de Teiz'e girdi. Fa­kat bu sefer cesaretlerinden korktuğu için Yemen'i kendilerine kaptıracağı endişesiyle Resuloğullanm hapse attı. Ancak sonra Nuruddin'i serbest bıraktı. Kardeşleri Bedrüddin, Fahruddin ve Şerafudddin'i ise zincire vurarak onları önce Aden'e daha sonra da Mısır'a gönderdi.

El-Melik'ul-Mesud hicri 626'da Şam'a döndü. Sebebine gelin­ce onun Dımışk emiri olan amcası El-Melik'ul-Muazzam İsa Bin El-meliki'l Adil ölmüştü. Bu münasebetle El-Melikul Mesud'dan Suriye'ye dönmesi ve burada kalması istenmişti. O da Yemen'de Resul oğullarından Nuruddin Ömer Bin Ali'yi naib bırakarak yola çıktı. Ancak daha Suriye'ye ulaşmadan uğradığı Mekke'de öldü. Bu kez Nuruddin Ömer Bin Ali, El-Melikul Mansur unvanı altında bağımsız olarak Yemen'i idare etmeye başladı. Ve Zübeyd Kentin­den Teiz'e intikal ederek Sana'da şerirlerle barış yaptı.

Eyyubilerle ise Mekke emirliği konusunda bozuştu. Çünkü Nuruddin Mekke Şerifi Racih Bin Katade'yi ve torunu şerif Ali Bin Katade Bin Racih'i destekliyordu. Nureddin'in, bizzat kendisi ba-zan Mekke'yi doğrudan yönetiyor, bazan de şerifler onu temsilen burayı yönetiyorlardı. Bazen de Mekke yönetimi Eyyubilerin eline düşüyordu. Keza, Nuruddin Sana'daki Resuloğulları ile ihtilafa düşmediği günler yoktu. Çünkü bu Resoğulları zaman zaman onun aleyhinde ayaklanıyorlardı. Nitekim İmam Ahmed Bin El-Hüseyin El-Kasımî hicri 646'da ona baş kaldırdı ve çok geçmeden El-Melikul Mansur Nuruddin, askerleri arasında bulunduğu bir sırada kölelerinden bir grup tarafından hicri 647'de öldürüldü.

El-Mansur'un köleleri onun ölümünden sonra bu sefer de onun kardeşi oğlu Fahruddin Ebubekr Bin El-Hasan'a biat ettiler. Fakat El-Mansur'un oğlu El-Melikul Muzaffer Zubeyt de Fahrud-din'in üzerine yürüyerek onu yendi. Ve ele geçirerek merkezine girdi. Sonra Tehama bölgesi El-Melikul Muzaffer'in egemenliğini kabul etti. El-Melikul Muzaffer de her iki amcası Bedrüddin ve Fahruddin'i Mısır'dan getirterek onları ele geçirdi. Ve zindana attı.

El-Melikul-Muzaffer kuzeyde bulunan Resoğulları ile ihtilafa düştü. Çünkü Ahmed Bin El-Hüseyin ve Şemsüddin Ahmed Bin Abdullah aralarında anlaşıp Sana'ya girmişlerdi. Resuloğulların­dan Esedüddin Bin Ebubekr, yanma Asîr Emiri Alemüddin Ali Bin Vahas'ı da alarak onlara karşı savaştı. Ve nihayet Sana'ya girmeye muvaffak oldu. Esedüddin bu Ahmed Bin El-Hüseyin'e karşı ver­diği savaştan sonra bu kez de Resoğulları sülalesinin imamlığını üstlenen Yahya Bin Muhammed Es-Siraci'ye ve onu takip eden imamlara karşı savaştı. Hicri 674 yılında ise İmam İbrahim BinTa-ciddin'i ele geçirerek onu Taiz'de zindana attı. İbrahim ölünceye kadar da hapiste kaldı. Ve onun hicri 694'te ölümüne kadar yaşadı.

El-Melik'ul-Muzaffer, Mekke şeriflerinin işlerine de müdahale ediyordu. Hicri 652 yılında Şerif Racih, Ebu Numa ve İdris, o gün için Mekke Şerifi bulunan Hammad Bin Hasan'ı devirerek Mekke Şerifliği makamını, Racih üç ay müddetle ele geçirdi. Sonra Ra­cih'i, oğlu Ganim devirdi. Onu da Ebu Numa ve îdris uzaklaştırdı­lar. Ve bir süre birlikte bu otoriteyi üstlendiler. Sonra El-Melik'ul-Muzaffer'in ordusu gelerek Mekke'ye girdi. Ve Mekke şerifliğini bu kez de El-Melik'ul-Muzaffer adına Mubarızuddin El-Hüseyin Bin Ali üstlendi. Hicri 653'te ise şerif hanedanının üyeleri kuvvetlerini birleştirerek Sultan El-Muzaffer'in bu naibine karşı savaşa geçti­ler. Mekke'yi kuşatarak onu yendiler. Naib ancak fidye ödemek su­retiyle canım satın alarak Mekke'den çıkıp Yemen'e gitti.

Cemaziyelevvel ayında El-Melikul Muzaffer, oğlu El-Melikul Eşref Ömer Mumehhiduddin lehinde yönetimden vazgeçti. Bu­nun üzerine oğlu yönetimi teslim aldı. Çok geçmeden de bir kaç ay sonra Ramazan ayma El-Melikul-Muzaffer öldü. Ve ondan son­ra El-Melik'ul-Eşref idareyi üstlendi.[5]

 

Yemen Hükümdarlarından Benî Rasul (Rasuloğulları) Hanedanı

 

"ELÇİ" Muhammed bin Harun

I Şemsuddİn Ali

Bedruddin Hasan

Fahruddin Ebubekr

Şerefuddin Musa

I.NuruddinÖmer el-Mansur/626-647

2. El-Melik'ul-Muzaffer Yusuf / 626-647

Fahruddin Ebubekr

Eseduddİn

El-Melik'ul-Mansur Eyyub

3. El-Melik!u!-Eşref Ömer Mumehhiduddin / 694-696

En-Nasır Muhammed Celaluddin

El-Adil Ebubekr Saiahuddin

4. El-Melik'ul-Müeyyed Davud/696-721

5. El-Mücahid Ali/ 721 -764

6. El-Eîdal el-Abbas /

7 64-778

8. En-Nasır Ahmed / 803-829i

9. El-Mansur/ 829-830

10. Üçüncü Eşref İsmail / 830-842

11. Et-Tahir

Yahya / 842-850

12. El-Mes'ud Ebu'l-Kasım/850-858

El-Melik'ul-eşref emirliği boyunca hep ilim tahsiliyle uğraştı. Nitekim birkaç bilim dalında sivrildi. Ve bir çok eserler verdi. Son­ra Şahr ve Hadramut Valisi bulunan kardeşi El-Melik'ul-Müeyyed ona karşı baş kaldırarak Yemen üzerine yürüdü. Bölgeye yaklaşın­ca kardeşi El-Melik'ul-Mansur'dan ona bir mesaj ulaştı. El-Meli-kul Mansur onu bu davranışından vazgeçmesi için uyarıyordu. Aynı zamanda bu serkeşliğinden vazgeçmesine karşılık ona elinde bulunan kalelerden birini de teslim edeceğine dair teklifte bulu­nuyordu. El-Müyeyyed buna memnun oldu ve teşekkür ettiyse de kadılardan biri, uğrunda geldiği amaca ulaşıncaya kadar yoluna devam etmesi için teşvikte bulundu ve onu cesaretlendirdi. Bu­nun üzerine El-Müeyyed de, ciddileşerek harekâtını sürdürdü ve Aden'i işgal etmeyi başardı.

Ancak sonunda El-Melik'ul-Eşref üstünlük kazanarak onu ve iki çocuğunu Tazi'de zindana attı. Sonra El-Melik'ul-Eşref hicri 696'da Öldü. O sırada oğlu Nasır, Kahma'da Adil ise Sana'daydı. iş­te bu sırada gerek ordu, gerekse halk El-Melik'ul-Eşref in zindan­da bulunan kardeşi El-Müeyyed'i hapisten salıverdikten sonra ona bey'atte bulundular.

Bunun üzerine El-Melik'ul-Müeyyed idareyi ele aldı. Hatta kardeşi El-Eşref in oğulları da onun idaresini tanıdılar ve onayla­dılar. Babalarının mevkiini elinden almak için onunla çekişmeye girmediler. Fakat kardeşi El-Mesud ona karşı çıktı. Ancak El-Mü­eyyed onu da yenerek 721 tarihinde ölünceye kadar da iktidarı de­vam etti.

El-Müeyyed'den sonra yerine oğlu El-Mücahid Ali geçti. Onun da amcası Ebu Şükür El-Melik'ul-Mansur Eyyub, hicri 722'de ken­disine karşı baş kaldırdı. Ve Mücahid'i elegeçirerek Emirlik sara­yında onu göz hapsine aldı. Fakat üç ay sonra El-Mücahid'in ta­raftarları amcası EI-Mansur'u ele geçirerek onu hapse atmayı ve Mücahid'i de göz hapsinden çıkararak kurtarmayı başardılar.

Ne varla bu kez de El-Mansur'un taraftarları, onun bir diğer kardeşi oğlu olan El-Melik'un-Nasır Muhammed Celaluddin Bin Es-Sultani'î Eşrefe bey'at etmek için aralarında söz birliği etmişlerdi. Ancak Essultanul Mücahid idareye hakim olduğunu ilan edince halk Nasir'm etrafından dağıldı. Ve bu sayede ortalık EI-Mücahid'in lehinde istikrara kavuştu. Bunun üzerine El-müca-hid, amcası El-Mansur'u ve oğlu Nasir'i zindana attı. Bir süre son­ra da onları serbest bıraktı. Bu sırada El-Mansur'un oğlu EI-Me-lik'uz-Zahir amcazadesi El-Mücahid'e karşı kalelerin birinde di­renişe geçti.

Hicri 725'te Divittar oğlu, Al-Yafî (Yafi Oğulları) yardımıyla Aden şehrini ele geçirdi. Ve Memluklar da Zübeyd'e hakim oldular. Fakat sonra buradan çıkmak zorunda kaldılar. Ve Resuloğulların-dan Es-Sultan'ul-Eşref'in oğlu Muhammed Celaleddin El-Me-lik'un-Nasır'a, bağlılıklarım ilan ettiler. Bunun üzerine El-Me-lik'un-Nasir onların başına geçerek Zübeyd üzerine yürüdü. Fakat şehre girmeyi başaramadılar. Bu arada El-Melik'us-Salih ile EI-Melik'ul-Adil kardeşler, babalarına karşı çıktılar ve Taiz kentinden ayrıldılar. Aynı yıl içerisinde Muhammed Bin Mikail, Hard ve civa­rı üzerinde sultanlığını ileri sürdü ve iki yıl kadar da bu bölgenin idaresine el koydu. Ancak daha sonra oğlu El-Muzaffer de ona karşı çıktı. Ve Aden üzerine yürüdü. Fakat şehre giremedi. Aynı za­manda babasının gönderdiği bir kuvvet de onu yendi. Sonra El-Mücahid Aden'e giderek hicri 764 yılında orada öldü.

El-Mücahid'in ölümünden sonra liderler ve devletin ileri ge­lenleri onun oğlu EI-Efdal El-Abbas'ı seçtiler. Aslında El-Abbas kardeşlerinin en büyüğü değildi. Ama gerek seçkinler gerekse halk tabakası ona bey'atte bulundular.

Böylece 765 yılında Muhammed Bin Mikail'in bazı yöreler üzerinde etkisi kaldıysa da hicri 765 yılında onun Hard üzerindeki siyasi gücüne son verildi. EI-Efal hicri:778 yılında öldü. Yerine ise ondan sonra II. El-Eşref İsmail geçti.

Resuloğulları devletinin, yükselme yolunda, bu sultanın döne­minde en uç noktaya ulaşmış bulunduğu kaynaklardan anlaşıl­maktadır. Nitekim bu sultan İsmail II. Eşref adına, Hindistan'ın Kalyut kentinde hutbe okutuyordu. İsmail hicri 803 tarihide öldü. Yerine ise oğlu En-Nasır Ahmed geçti. En-Nasir'm hükümdarlıkdönemi hicri 803-829 yıllan arasında yirmi üç sene devam etti. Halbuki yerine geçen oğlu EI-Mansur'un yönetim süresi (829-830) bir yıldan bile fazla sürmedi. Ondan sonra da Beni Resul (Resul oğullan) devleti zayıflamaya başladı.

El-Mansur'dan sonra oğlu III. El-Eşref (830-842) sonra onun oğlu Et-TahirYahya (842-850) iş başına geldiler. Ancak 850-858 yıl­ları arasında başa geçen El-Mesud Ebul Kasım'm döneminde dev­letteki çöküntü daha da ilerledi.

Çünkü Memlukların Zübeyd ve Tehaim ahalisi üzerinde baskı­ları gittikçe artmaya başladı. Bunun üzerine El-Mesud Mısır'a git­ti. Ondan sonra da Beni Tahir (Tahiroğulları) sülalesinden olan Aden'li liderler gelerek Yemen'e hükmetmeye başladılar. Bu suret­le de Resuloğulları dönemi zeval bulmuş oldu.[6]

 

Tahiroğulları

 

Esasen Tahiroğulları, devletleri tarihe karıştıktan sonra dağı­lan Emevilerin soyundan gelmektedirler.

Şurası muhtemeldir ki; Ümeyye oğullarından (Emevi'lerden) Süryaniler ailesi Abbasi devletine karşı giriştikleri bir dizi hareket­ten sonra Arap yarımadasının güney batı yönüne doğru kaçıp bu­ralarda izlerini kaybetmeye çalıştılar.

Emevilerin bir diğer kolu olan Mervan oğulları sülalesi ise En­dülüs'e giderek orada devletlerini kurdular. Süryaniler, Yemen ve Asir'de yerleştiler, aynı zamanda bunların bir kısmı Kızıldeniz'in öbür kıyısına: Sudan topraklarına geçtiler.

Tahiroğulları esasen Resul oğulları devleti adına Aden Valiliği görevini yürütüyorlardı. Onlardan daha çok Ali Bin Tahir Bin Ta-ciddin Bin Mauza ve kardeşi Amir Bin Tahir, Resul oğulları devle­tinin son yıllarında Aden'in iki valisi olarak ünlendiler. Bu iki kar­deş izledikleri isabetli idare sebebiyle halk tarafından seviliyorlar­dı. Bunun sonucu olarak da bölgede meşhur oldular. Resuloğulla­rı ise yönetimlerinin bu son günlerinde gittikçe zayıfliyorlardi.

Memurları Thaim bölgesine tebelleş oldular. Bunların Zübeyd hal­kı üzerinde (ve özellikle Resuloğullan devletinin son sultanı olan EI-Mesud Ebul Kasim'm Mısır'a gitmesinden sonra) baskılan da­ha da şiddetlendi. Zübeyd halkının ileri gelenleri, altında ezildik­leri bu baskılar ve Resuloğullan devletinin yetkilileri tarafından uğradıkları zulüm ve zorbalıklar hakkında gidip Aden Valisi Amir Bin Tahir'e şikayet ettiler. Bu şikayetler onu çok etkilemişti. Bu se­beple de Zübeyd halkına yardımcı olmayı ve altında ezildikleri baskıdan onları kurtarmayı içinde kararlaştırdı.

Bunun üzerine Mücahid unvanını alan Amir Bin Tahir, Zü­beyd üzerine yürüyerek şehrin Resuloğullannı temsil eden azatlı kölelerden Emir Ceyyaşm yardımıyla hicri 859'da şehre girdi. Ve EI-Mücahid, burada iki yıl kaldıktan sonra deniz yoluyla saldıra­rak Aden'i işgal etmek üzere gelen Eşşicir Emirine karşı savaşmak üzere tekrar Aden'e döndü. Ve onu yenerek aynı zamanda kendisi­ni esir aldı. Üstelik Emir Ceyyaş komutasına Eş-Şicir'i de işgal et­mek üzere bir ordu şevketti. Ve nihayet bu El-Mücahid, Yemen topraklarının güney bölgelerini de hakimiyeti altına almayı başar­dı. Ondan sonra da zaman zaman İmam Nasır komutasında dev­letin sınır bölgelerinde saldıran Resoğullarmı cezalandırmak üze­re kuzeye hareket etti ve kardeşi Ez-Zafir komutasında üzerlerine bir ordu gönderdi.

Resoğullanna karşı üstünlük elde eden bu ordu, (eğer Eş-Şicir bölgesine gitmek üzere burayı terketmek zorunda kalmasaydı,) neredeyse Sana'ya girmek üzereydi. Ez-Zafir Eşşicir'den üstünlük elde etmiş olarak döndü. Ve büyük bir kuvvetin başında hicri 866'da bu kez de kuzeye doğru bir harekât başlatarak sonunda İmam Nasır'ı ele geçirmeye muvaffak oldu. Ya da sözde İmam Na­sır, kendisine sığman, Zafir'in taraftarlarına güven verdikten ve onları korumasına aldıktan sonra kendisine karşı samimi gözüke­rek onu yakaladılar. Ve Ez-Zafire teslim ettiler. İmam Nasır hicri 868'de ölünceye kadar hapiste kaldı.

Nasır'ın oğlu Muhammed ise Ez-Zafir'le haberleşerek ona elli bin dinar karşılığında Sana kentini teslim etti. Bu suretle Yemenin hemen hemen büyük kısmı artık Ez-Zafir'e tabi olmuş oldu. Nevarki bu barışın üzerinden daha bir yıl geçmeden İmam Nasır'ın oğlu Muhammed, Sana'da yeniden yönetime karşı bir takım hare­ketlere girişti. Ve Sana'yı ele geçirdi. Zafir, şehri kuşatmak üzere tekrar gelerek şehrin bütün su ve erzak gibi hayat damarlarını kes­ti. Buna rağmen şehri fark edemedi. Nitekim arada bir kuşatmayı bırakıyor. Ondan sonra yeniden gelip şehri kuşatıyordu. Nihayet cereyan eden bu savaşların birinde hicri 870'te öldürüldü.

Şehir, kendisini Sana Muhammed Bin Nasır'ın yine eline geç­miş oldu. El-Mücahid Amir Bin Tahir'e gelince o, sürekli olarak Taiz, Zübeyd ve Aden kentleri arasında, yani Yemen'in güney böl­gelerinde mekik dokuyordu. Öldüğü hicri 883 yılma kadar hep böyle devam etti. Devlet işlerinin kendisinden sonra yürütülmesi­ni de kardeşi Abdülvahab Bin Amir'e vasiyet etmişti. Bunun üze­rine El-Mücahid'den sonra Abdülvahab, "El-Mansur" unvanını alarak onun yerine geçti. Bu arada kardeşi Yusuf Bin Amir'in oğlu, ona karşı bir başkaldırma hareketine girişti. Fakat yenilerek kaçtı. Sonra da amcasından özür dileyerek ondan güven istedi. Ve niha­yet kendisine beyatte de bulundu. El-Mansur ise hicri 894'te öldü. Yerine oğlu Amir Bin Abdülvahab geçerek II. Zafir unvanını aldı. Onun da amcası çocukları kendisine karşı baş kaldırdılar. Fakat iki yıl kadar devam eden savaşlardan sonra onları yendi. Aynı zaman­da Ez-Zerânîk kabilesi de Tehâma da ona karşı iki kez baş kaldırdı­lar. İkisinde de hareketlerini bastırdı. Bu olaylar hicri 896'dan 899'a kadar sürdü. Güneydeki gaileler sona erince Amir bu kez de kuzeye yöneldi.

Resoğulları sülalesine mensup imamların yönetimi altında bulunan Yemen'e hicri 908 yılında Muhammed Bin Ali EI-Badani komutasında bir kuvvet gönderdiyse de bu ordu yenildi. Bunun üzerine II. Ez-Zafir bizzat kendisi hareket ederek gidip Sana'yı ku­şattı. Ve halkını sıkıştırdı. Nihayet teslim oldular. Hicri 910 yılında imamın bizzat kendisi teslim olduğunu ilan ederek ortaya çıktı. Bunun üzerine Ez-Zafir Sana'ya girdi. Ve böylece Tahiri'ler Ye­men'in büyük kısmı üzerinde artık otorite sahibi olmuş oldular.

İşte bu esnadadır ki Portekizliler, Arap yarımadasının kıyıları­na ulaştılar. Ve buralara saldırmaya başladılar.

Bu cümleden olarak Aden'e hücum ettiler. Şehri top ateşine tuttular. Ve Kızıldeniz'de bulunan Kameran adalarını işgal ederek Tahiroğulları yönetimini burada temsil etmekte olan Vali Muham-med Bin Abdülazi Bin Süfyan'ı öldürdüler.

Portekizlilerin esas hedefi Mekke ve Medine idi. Onun için Portekizlilerin karşısında durabilmek, onları bu bölgede durdura­bilmek için Memluklar bu taraflara asker göndermeye başladılar. Portekizlilere karşı durmaya önem veren Memluk komutanlarının en ünlüsü Hüseyin El-Kürdi, {Kürt Hüseyin) idi. Fakat ne yazık ki Arap yarımadasının güneyindeki müslüman liderler Portekizlilere karşı hiç de yardımlaş m a dil ar. Ne de bu saldırgan yabancılara kar­şı omuz omuza çarpıştılar.

Mesela Portekizlilere karşı Mısır'dan ta bu bölgeye kadar gelip direnmeye çalışan Memluklara, Tahiriler yardımcı olmadılar. Ke­za, Zeydî imamları Memlukları hep Tahiriler aleyhinde kışkırtma­ya çalıştılar. Herşeye rağmen Kürt Hüseyin Kameran adalarına ulaşarak hicri 921'de Portekizlileri buradan kovdu.

Ancak Zeydi imamları, onu Tahiroğulları Sultanı Amir Bin Ab-dülvahab'a karşı kışkırtmaya çalıştılar. Aynı zamanda Tahiroğulla-rmın El-Hadida valisi, Kameran adasında bulunan Kürt Hüse­yin'in kuvvetlerine gıda sevkiyatım önlemeye çalıştı.

Kezajahiri Sultanı Portekizlilere karşı Memluklarla işbirliği etmeyi reddetti. Ya da verdiği cevap olumlu ve uygun değildi. Bu da Kürt Hüseyin'i öfkelendirdi. Bunun üzerine -Memluklarla Ta­hiriler arasında savaşlar cereyan etti. Ve Memluklar Yemen'in içle­rine doğru ilerlediler. Bu sırada da taraflar arasında başta Zübeyd kapılarında Er-Rahb savaşı olmak üzere bir çok çarpışmalar oldu. Bu Er-Rahb savaşının sonunda Tahiroğulları ordusunun başında­ki komutanlar kaçtılar.

Kürt Hüseyin de hicri 922Jde Zübeyd kentine girdi. Bunun üzerine bizzat sultanın kendisi büyük bir ordunun başında Kürt Hüseyin'in üzerine yürüdü. Ve Memluk ordusuyla savaşa tutuştu.

Ancak yine yenilgiye uğradı. Ve ardından, önce Taiz kentine oradan da El-Mikrana'ya daha sonra da Sana'yı intikal etti.

Son olarak yine Sana kapılarında bir savaş daha cereyan etti ki bu savaş, sultanın kardeşi Abdülmelik Bin Abdülvahab'm öldü­rüldüğü Es-Safiye savaşıdır. Sultansa kaçarken birisi tarafından yakalanarak Memluk komutanı İskender'e teslim edildi. Komutan da onu hicri 923 yılı Rabiülevvel ayının yirmi ikinci günü öldürdü.

Memluklar Es-Safiye savaşından sonra Sana şehrine girdiler. Ondan sonra da İmam Şerefuddin'i Sella'da çembere almak mak­sadıyla kuzeye yöneldiler. Memluklar ellerinde bulunan ateşli si­lahlar sayesinde bu zaferi kazanmışlardı. Halbuki Yemenlilerin elinde beyaz silah denilen klasik silahlardan başka bir şey yoktu. Ne varki bu sıralarda Memluklar Suriye ve Mısır'da yenilgiye uğra­dılar. Buralara artık Osmanlılar girmeye başladı. Bu da Memlukla­rı müsait olmayan şartlar içine sürükledi. Bu sebeple Sana şehrin­den Taiz'e doğru çekilmeye başladılar.

Bu arada Yemenlilerin de verdikleri mukabil savaş sebebiyle Memluk Komutanı İskender Bin Muhammed, ancak çok büyükzorluklar içinde Taiz'e çekilebildi. Ordusuyla birlikte bu ricatı ya­pıyordu. Bu sırada icra edilen harekatın komutanı ise Ali Bin Da-vud idi.

Nitekim hicri 945 yılında Osmanlılar buraya gelinceye kadar Ali Bin Davud komutasındaki Memluk kuvvetleri Yemen'in güne­yinde odaklaşmış olarak kaldılar.[7]

 

Zeydi İmamları

 

Her ne kadar Zeydi imamları, bazı şartlarda El-Mütevekkil El-Mutahhar Bin Yahya (676-697) ve oğlu El-Mehdi Muhammed

(697-728) dönemlerinde ve nihayet Muhammed Bin Nasır (866-908) in devrine kadar San'a ve Zimmar kentleri üzerinde hakimi­yet kurmayı başarmış idiyseler de bu dönemde onların siyasi nü­fuzu Yemen'in kuzey bölgelerinde sınırlı kalmış vaziyette idi.

Bunun yanısıra onlarla gerek Resuloğullan gerekse Tahiroğul--lan arasında siyasi çekişmeler sürüp gidiyordu. Batı ve güney böl­gelerde ise hele tarihin bu aşamasında Zeydi imamların siyasi nü­fuzları katiyyen yayılma imkanını bulamadı.

Zeydi mezhebine mensup kitlelerin devamlı etrafında toplan­dıkları ve belli bir gaye üzerinde birleştikleri bir tek imam yoktu. Bilakis bazı devrelerde birden çok imam mevcud bulunuyordu. Zeydi imamları da bazen birbirleriyle ihtilafa düşüyorladı. Vakıa, onların her birinin bir siyasi nüfuz bölgesi ve tebaası vardı.

Tıpkı hicri 730 ila 750 yıllan arasında El-Vasik El-Mutahhar Bin Muhammed, El-Müeyyed Yahya Bin Hamza, El-Mehdi Ali Bin Salih ve Zeydilik davasının adamı Ahmed Bin Ali El-Fethi'nin ya­şadıkları dönemde olduğu gibi.

Hatta bazan da yıllar geçiyor, Zeydi alimleri arasından idareyi üstlenecek bir imam ortaya çıkmıyordu. Bu durum, özellikle düş­manları olan Resuloğulları veya Tahiroğullan tarafından bir imam hezimete uğratıldığı, yakalanıp hapsedildiği ya da öldürüldüğü dönemlere daha çok tesadüf ederdi.[8]

 

Zeydi İmamları Kronolojisi

 

1-  El-Mehdi Ahmed Bin El-Hüseyin 646-656 (Resuloğulların-dan El-Muzaffer'le savaştı)

2- Yahya Bin Muhammed Es-Siraci 656-660 (Yine aynı Resulo-ğullarmdan El-Muzafferle savaştı)

3- El-Hasan Bin Bedreddin 661-670

4-  İbrahim Bin Taciddin 670-674 (Resuloğullarmdan El-Mu-zaffer'e esir düştü. Ve zindanda öldü)

5- El-Mütevekkil El-Mutahhar Bin Yahya 676-697 (El-Muzaffer ve iki oğlu El-Müeyyed ve El-Eşref le savaştı)

6- El-Mehdi Muhammed Bin El-Mutahhar 697-728 (Resuloğlu El-Mücahid'le savaştı. Sana, Lahaç ve Aden kentlerini ele geçirdi)

7- El-Müeyyed Yahya Bin Hamza 729-749 (El-Mutahhar döne­minde yaşadı)

8- El-Vasık El-Mutahhar Bin Muhamed 734-750 (bunun döne­minde aynı zamanda Yahya Bin Hamza, Ali Bin Salah ve Ahmed, Bin Ali El-Feth'i adlarındaki imamlar da yaşadılar)

9- El-Mehdi Ali Bin Muhammed 750-773

10- En-Nasır Salahaddin El-Mehdi 773-793

11- EI-Mansur Ali Bin Selahaddin 793-840

12- El-Mehdi Ahmed Bin Yahya El-Murtaza 793-793 (En-Nasır Selahaddin'den sonra kendisine bey'at edildi. Fakat El-Mansur ona karşı çıktı. Ve onu ele geçirdi.)

13- El-Hadi Ali Bin El-Müeyyed 797-830 (El-Mansur Ali Bin Se­lahaddin'e karşı çıktı)

14- El-Mütevekkiî El-Mutahhar Bin Muhammed El-Hamzi 840-879 (El-Mehdi Salah Bin Ali ile El-Mansur Nasır Bin Muham-med ona karşı çıktılar)

15- El-Müeyyed Muhammed Bin Nasır hicri 866-908 (Tahiroğ-lu Ez-Zafir ile savaştı. El-Hadi İzzüddin Bin El-Hasan ve Muham­med Bin Ali El-Veşli ona karşı çıktılar)

16- El-Mütevekkil Yahya Şerefuddin Bin El-Mehdi Ahmed Bin Yahya El-Murtaza 912-965 (baştan çekilerek yerine oğlu El-Mutah-har El-Mehdi Ahmed geçti)

Bu cetvelden, devirler arası bazı kopuklukların meydana gel­diği, keza, birkaç imamın, aynı dönem içerisinde ortaya çıkmış ol­dukları anlaşılmaktadır.[9]

 

El-Yamame

 

Abbasiler döneminde devletin Yamame'deki otoritesi zayıfla­mış bulunuyordu. Dikkatler bu dönemde Yemame topraklan üze­rinde cereyan eden Karman" hareketleri ve onların buralarda çıkar­dıkları fitneler üzerinde, keza bu bölgede kurulan Uhaydri'ler Devletinin kurulması üzerinde yoğunlaşmış bulunuyordu.

Şunu da diyebilirim ki bu devlet, belli bir seviyede Karmatile-rin nüfuz ve etkisi altında bulunuyordu. İster istemez bu bölgeler­de hareketlerini icra etmeleri için onlara meydanı açık tutuyordu.

Esasen Uhaydri devleti, Şii bir devletti. Nitekim Karmatiler de (Şiilikle hiçbir alakalan bulunmadığı halde) yalan yere Şii oldukla­rını ileri sürerlerdi. Karmatilerin idaresi Bahreyn'de Uyûnîlerin elinde bulunuyordu. Keza, Yemame'de de Uhaydri'ler Devleti tari­he karışmcaya kadar onlar hakim idiler.

Uhaydrüer Devletinin ortadan kalkmasıyla birlikte bütün Ye-mame'yi etkisi altında bulunduran otorite de ortadan kalkmış ol­du. Buradaki kabilelerin birliği parçalandı. Bu kabileler birbirleri­ne girdiler. Kabile şeyhleri ve emirleri birbirlerine karşı savaşmaya başladılar. Bu dönemden sonra artık kim güçlüyse yönetim ona geçiyordu.

Hangi kabile kuvvetleniyorsa, o kabile, vaktiyle başkasının nü­fuzu altında bulunan geniş bir alana hükmetme imkanını bulu­yordu. Bu suretle bir önceki kabilenin siyasî nüfuzu son buluyor. Bu kez de bir sonraki kabilenin hakimiyeti bölge üzerinde umumi bir hal alıyordu.

Abbasi devri hicri 656'da sona erinceye kadar da Yemamede bu durum böylece sürüp gitti. Peşinden artık hilafet makamının Kahire'de kurulduğu bir sonraki dönem geldi. Ancak bu hilafet Ab-basilerin gerçek manada devamı olsun ya da olmasm sadece bir isimden ibaretti.

Esasen otorite de güç de Memluk sultanlarının elindeydi. İşte bu dönemdedir ki Yemame de idare zayıfladı. Buranın halkı tari­hin meçhul bir sayfasında yaşadılar.

Nitekim Yemame'nin bu aşamadaki tarihi hakkında çok az şeyler biliyoruz. Çünkü bu bölgede kendilerine yönetici adı verip genelde otoriteleri bir şehrin ya da küçük bir toprak parçasının sı­nırlarını bile geçmeyen idarecilerin yaşamları hakkında ayrıntılı bilgiler kaleme alınmamış, yazılmamıştır.

Aynı zamanda bölgeden uzak bir kimsenin ne dikkatim çeke­bilecek ne de kaleme alması için tarih yazarını ilgilendirecek pek önemli hadiseler de buralarda cereyan etmiyordu.

Bütün bu geriliğe rağmen bir çok devlet büyükleri gerek doğu­daki Bahreyn emirlerini, gerekse batıda Hicaz şeriflerini yine de izliyorlardı. Bu hükümdarlardan hangisinin nüfuz bölgesi burala­ra kadar uzanabiliyor ve güçleniyor idiyse hemen Yemame'deki ka­bile şeyhlerini egemenliği altına alıyordu. Bazı kereler de iki ayrı hükümdarın nüfuzları buralara kadar aynı anda yayıl ab iliyor du ki bu da iki taraf arasında kavgaların çıkmasına neden oluyordu. Ya­hut da orta bölgelerde bulunan bir kabile başka bir kabile karşısı­na siyasi rekabette bulunabilmek veya onu kendi nüfuzu altına alabilmek ya da baskısından kurtulabilmek için zaman zaman Mekke şeriflerinden veya hükümdarın birinden destek isterlerdi. İşte bu sebeple hücuma uğramak durumunda kalan ikinci taraf, imdat dilemek zorunda kalırdı.

Dolayısıyal taraflar arasında savaşlar çıkardı. Hicri 656'dan Q23'e kadar süren, incelediğimiz bu merhale boyunca, kabileler ve kabile emirleri arasında ihtilaflar, Hicaz şerifleri ya da Bahreyn hü­kümdarları arasında müdahaleler ve çekişmeler, şu ya da bu taraf­tan kuvvet istemek şeklinde bu hal böylece sürüp gitti.

Hatta merhum Şeyh Muhammed Abdülvahab'm yaptığı -ye­niden İslam'a çağrı hareketi- güçlenip Der'iye Emiri Muhammed Bin Suud ona destek oluncaya kadar da bu belirsizlik ve karışık­lıklar devam edip durdu. Ancak bu Tecdid Hareketinden sonradır ki durumlar değişti. Ve burada bir devlet kuruldu. O da Suudi Ara­bistan Devleti'dir.[10]

 

Bahreyn

 

Eskiden Bahreyn kelimesi Arap yarımadasının doğu bölgesi anlamına gelirdi. Bugünkü tabirimizle ise, Kuveyt'in bir bölümü­nü, Suudi Arabistan'ın doğu bölgesini, Bahreyn ve Katar emirlik­lerinin tamamı ile birleşik Arap emirliklerinin bir kısmını kapsa­yan bölgenin adıdır.

Hicri 3. yy'ın sonlarından itibaren bu bölge Karmatilerin ege­menliği altına girmişti. Bu güruh bölgede büyük karışıklıklar çı­kardılar. Her tarafa fitne ve fesat saçtılar. İnançları ifsat ettiler. Vic-danlardaki manevi değerleri sarstılar. Sosyal hayatı kötü duruma düşürdüler.

Selçuklular hicri 447'de Buveyhilerin nüfuzuna son verip Ab­basi imparatorluğunun merkezi olan Bağdad'ta idarenin başına geçince Bahreyn'de Beni Abdilkays (Ab dülkays oğullan) Kabilesi ileri gelenlerinden Abdullah El-Uyuni, Karmatileri bu bölgede yok etmeye niyetlendi. Bu niyetini gerçekleştirmek için de Selçuklu­lardan destek istedi. Onlar da Abdullah'a hicri 467'de dört bin sa­vaşçı gönderdiler. Abdullah da bu sayede Karmatileri ortadan kal­dırmayı ve kendi adıyla, ya da kendisinin de mensup bulunduğu El-İhsa bölgesine düşen El-Uyun beldesine izafeten Uyuni'ler Devletini kurdu. Ki bu devlet hicri 642'ye kadar ayakta kaldı. Son­ra yerini Beni Ukayl (Ukayl oğullan) devletine terketti.

Hicri 651'de ise Bahreyn bölgesini Ukayl oğulları sülalesinin kollarından biri olan Al-i Usfur (Usfuroğulları) ailesi ele geçirdi. -Yine Ukayloğulları kabilesinin kollarından biri olan Beni Malik (Malik oğullan) 'nın da dallarından Cervanoğulları, 705'te iş başına gelinceye kadar- bölgenin idaresi bu Usfuroğullarımn elinde kaldı. Cervanoğuiları ise hicri 821 'e kadar yönetime hakim oldular.

Ancak bu tarihte Al-i Cebr (Cebroğulları) sülalesi gelerek yöne­timi ele geçirdi. Bu sülalenin ilk adamı, Cervanoğullarmdan son Bahreyn hükümdarı İbrahim'i öldürerek yerine geçen Seyf Bin Za­mil El-Cebr'dir. Bu zat ülkeyi adaletle yönetti. Güvenliği sağladı. Halk da ona bağlılık gösterdi. Ölünce yerine, nüfuz bölgesi daha da genişleyen kardeşi Ecved Bin Zamil geçerek Ummanı da ülke­sine kattı. Onun da yerine büyük oğlu Mukrin geçti. Ancak Mukrin başa geçtikten bir süre sonra geriye kalan dört kardeşiyle ihtilafa düştü. Kardeşler arasındaki bu anlaşmazlıklar devlet yönetimini zayıflattı. Birlikleri bozuldu. Heybet ve etkileri de zeval buldu. Bu yüzden Portekizliler gelip hicri 921'de hükümdar Mukrin'i Öldür­dükten sonra bu bölgeye hakim oldular. Ve idareyi bir ay bile baş­ta kalamayan kardeşine teslim ettiler. Daha sonra onun da yerine Nasır Bin Muhammed geçirildi. Sonra onun yerine amcası oğlu Katin Bin Ali sadece bir yıl müddetle geçti. Onu da 925'te oğlu, onu ise amcası oğlu Gasîb Bin Zâmil izledi. Gasib 927'ye kadar yö­netimin başında kaldı.

Sonra vaktiyle Portekizlilerle arasında savaş çıkmış bulunan Mukrin Bin Zâmil Bin Hüseyin Bin Nasır El-Cebri, Portekizliler tarafından yönetilmelerine ve yönlendirilmelerine rağmen ikinci kez Cebroğullarmm başına geçti.

Ancak Portekizliler yeniden Bahreynlüere karşı savaşa girişe­rek Manama şehrini topa tuttular. Ve bir kısmını yıktılar. Bu sırada Bahreyn Emiri Hac farizasını yerine getirmekte idi. Ülkesine dö­nünce topraklan üzerinde bir savaş yaşanmakta olduğunu gördü. Fakat geri çekilmedi. Ülkesine girdi. Ancak esir düştü. Ondan son­ra da fidye ödeyerek canını kurtarmak istedi. Ve Portekizlilere bü­yük paralar vereceğini vadetti. Fakat Portekizliler bu teklifi reddet­tiler. Ve onu hicri 928'te öldürdüler.

Ondan sonra Al-i Cebr, (Cebroğulları) hanedanının yönetimi­ni, onların son hükümdarı olan Gasib Bin Hilal teslim aldı.

Cebroğulları hanedanı, bir süre sonra kendi aralarında bozu­şunca onların bir kısmı, o zamanın Basra Valisi Raşid Bin Mağa-mis Bin Sakar Bin Muhammed Bin Fadl'a sığındılar. Onları Ka-tif'te korumak ve himayesi altına almak için kendisinden imdat is­tediler. Bu vali Raşid de, aynı zamanda Ukayloğulları kabilesinin bir ailesinden geliyordu. Cervanoğuiları daha Bahreyn'e gelmeden önce buraların yönetimi işte bu Raşid'in mensup olduğu sülalenin elinde bulunuyordu.

Cebroğullarımn ondan yardım istemeleri üzerine Raşid gelip Katif'e girdi. Ve buraya sorumlu olarak kardeşi Muhammed'i bı­raktı. Fakat o da Hürmüz'de bulunan Portekizlilere senelik bir ver­gi ödüyordu. Hicri 935'te ise Raşid Bin Mağamis Huvayza Emirine karşı Portekizlilerden yardım istedi. Onlar da Raşid'i destekleye­cek bir kuvvet gönderdiler. Ancak Raşid ile bu kuvvetin başında bulunan komutanın arası bozuldu. Bunun üzerine Portekizli ko­mutan bazı Basra köylerini yıktı. Ve döndü. 941'de OsmanlılarIrak'a girince Raşid Bin Mağamis 945'te onların egemenliğini ka­bul etti. Ne varki onlarla Osmanlılar arasında barış günleri çok sürmedi. Osmanlılar 953'te Raşid'i Basra'dan kovarak burayı doğ­rudan yönetmeye başladılar. Katîf halkı da, kendilerini Portekizli­lerden korumaları için hicri 957'de Osmanlılara bağlılıklarını ilan ettiler.

Bu kez de Raşid Bin Mağamis ile Hürmüz hükümdarı, Porte­kizlilerden yardım istediler. Bu teklif üzerine Portekizlilere ait on-dokuz gemiden ve iki yüz bin savaşçıdan oluşan bir kuvvet gelerek El-Katif bölgesine saldırdı. Önce Osmanlılar yenildiler. Fakat çok geçmeden hicri 964'de Katîf tekrar Osmanlıların eline geçti.

Portekizliler hicri 964'te de Basra'ya saldırmaya çalıştılar. Fa­kat bu sırada korkunç bir fırtına koparak gemilerini birbirinden uzaklaştırdı. Ve bu savaşın önüne geçmiş oldu.

Portekizliler Arap körfezi bölgesine kadar ulaşmış ve hicri 912'de Hürmüz'ü ele geçirerek burayı, kendileri için bir üs haline getirmiş bulunuyorlardı.

Sonra Bahreyn'e hareket ederek hicri 921'de ilk defa buraya ayak bastılar. Bölgeyi yöneten Cebroğulları sülalesinin arasına düşmanlık girmiş bulunduğunu, parçalanmış olduklarını gördü­ler. Ve işte o zaman Bahreyn'e saldırmayı kararlaştırdılar.

Bunun üzerine Portekizli komutan Di Albuqueroue Portekiz Hükümdarının Hindistan'daki naibi olan amcasının emrine bina­en Manama şehrini kuşattı. Ve hicri 921'de Mukrin Bin Ecved El-Cebri'yi öldürdükten sonra burayı Portekiz krallığına bağladı. Mukrin'i de, karşısında direnmiş olduğu için öldürdü.

Bundan sonra Cebroğulları artık Portekizlilerin emirlerine uyarak burayı idare etmeye başladılar. Nitekim Portekizlilerin gö­rüşlerine ters düşen her hükümdar, iş başından uzaklaştırıhyordu. Öldürülen Mukrin Bin Ecved'in kardeşleri hep böyle oldular. Son­ra Di Albuqueroue Hürmüz'e döndü.

Ancak hicri 928'de Portekizliler Antonio di Coria komutasında ve üzerinde dört yüz savaşçı ile iki yüz teknenin bulunduğu yedigemiden oluşan bir kuvvetle ikinci kez Bahreyn'e saldırarak Mana-ma'yı topa tuttuktan ve şehrin bir kısmını da yerle bir ettikten son­ra buraya hakim oldular ve Cebroğullarından Mukrin Bin Zamil Bin Nasir'ı -daha önce de anlatmış olduğumuz gibi, önce esir etti­ler. Sonra da öldürdüler. Daha sonra Bahreyn'in başına Gasîp Bin Zamil Bin Hilal geçti. Sonraları Şeyh Raşid Bin Mağamis gelerek burayı ele geçirdi.

Ve nihayet böylece Osmanlılarla Portekizliler daha önce Kızıl-deniz girişinde, Arap yarımadasının güneyinde Hint Okyanu-su'nda ve Hindistan sahillerinde olduğu gibi burada da yüz yüze gelmiş oldular. Ve çekişme geniş bir alanda cereyan eder oldu.[11]

 

Oman

 

Ümeyye oğulları (yani Emeviler) zamanında Hariciler Oman'da güçlenmişlerdi. Hicri 86'da ölen Abdullah Bin tbâd'ın düşünceleri onların arasında yayılmış bulunuyordu. Emeviler yı­kılınca Hicri 135'te Mesud oğlu Cülendî, bölgedeki Haricilerin ba­şına imam (başkan) olarak seçildi. Fakat ilk Abbasi Halifesi Ebu'l-Abbas Es-Seffah'm kuvvetleri Cülendi'yi öldürüp Abbasilerin oto­ritesini bu taraflarda yerleştirmeyi başardılar.

Harun Reşid döneminde ise Omanlılar Muhammed Bin Affan

adında birini kendilerine imam seçmişlerdi. İki yıl sonra bu kez Varis Bin Kâab adında birini seçtiler. Reşid, Oman'ı devletine kat­mak için bir kuvvet gönderdiyse de bu ordu Sahhar yakınlarında yenildi ve ordunun komutam İsa Bin Cafer, Haricilere esir düştü. Dolayısıyla Reşid Omanlıların üstünlüklerini kıramadı.

Karmatiler de, reisleri Ebu Said El-Cennabi devrinde Oman'a iki defa saldırmaya hazırlandılar. Fakat bunu gerçekleştiremediler. Abbasilerin de hicri 4. yy'm sonlarından itibaren Oman üzerinde etkileri kalmadı. Dolayısıyla Omanlılar yavaş yavaş "İslam Halife­liği" devletinden kopmaya başladılar. Yaklaşık hicri 543'lerde Al-i Nebhan (Nebhanoğullan) sülalesi, Oman'da yönetimi ele geçirin­ce hicri 6. yüzyılın ortalarından itibaren Oman da siyasi idare, se­çim yerine artık veraset sistemine dönüştü.

Nebhanoğulları'mn siyasi etkinliği Afrika'nın doğusuna doğru yayılmaya başladı. Hatta, hicri 597'de Bata'da iyice güçlendiler. Nebhanoğulları'ndan, hicri 670'de yönetimin başına geçen Kah-tan Bin Ömer siyasi alanda ön plâna çıktı.

Sonra Nebhanoğulları zayıfladılar. Ve Oman'm kıyı bölgesi 8. yüzyılın başlarında kurulan Hürmüz krallığının egemenliği altına girdi. Moğol saldırıları sonucu Eski Hürmüz kenti yıkıldıktan son­ra buranın halkı, yıkılan şehirlerinin karşısına düşen Cervan ada­sına taşındılar. Ondan sonra bu ada, Hürmüz adıyla tanınmaya başladı. Burada ticaret gelişti. Aynı zamanda Bahreyn'den Oman'a kadar bulunan civardaki bütün adaları kontrolü altına alan bir krallık da burada kuruldu. -Ünlü gezgin İbni Batuta hicri 730-732 yılları arasında bu ülkenin kralı, Turanşah'ın oğlu Kutbüddin Te-mehtün'ü ziyaret etmiştir.- Bir süre sonra bu krallık da zayıf düştü. Bu sebeple sıkıntılı dönemlerde Hürmüz kralı, tahtına göz diken akrabalarına karşı zaman zaman Bahreyn hükümdarından yardım istemek zorunda kalırdı.

Nitekim bu cümleden olarak Hürmüz krallarından Turan­şah'ın oğlu Sergal, hicri 880 yılında kendisiyle taht kavgasına giri­şen kardeşine karşı Bahreyn sultanından imdat istedi. Bahreyn sultanı Ecved Bin Zamil ise bu fırsatla Oman'ı ele geçirerek bura­yı, hicri 893'te hükümdarı Nebhan oğulların dan Süleyman Bin Sü­leyman'ın elinden kaptı. Ve esasen zayıf düşmüş bulunan bu Hür­müz krallığına bağlı, Emirliğin başındaki Nebhanoğulları Sülalesi­ne son verdi. Burası son zamanlarda biraz güçlenmeye başlamış idiyse de bağlı olduğu Hürmüz krallığı çökmüş bulunuyordu.

Bahreyn sultanı, Oman'm başına bu kez kendi tarafından Ömer Bin El-Hattab El-îbadi'yi tayin etti. Merkezi Nezva kenti olan Oman'm iç siyasetine gelince, bu ülkenin imamları, seçimle iş başına gelirlerdi. Aralarında anlaşmazlıklara düşerlerdi. Dolayı­sıyla sık sık imamın biri devrilir, yerine bir başkanı konurdu.

Bir müddet sonra Nebhanoğullarından Süleyman Bin Süley­man dönüp, yönetimin başındaki imam Ebulhasan Bin Abdüsse-lam'a karşı ayaklandı ve Oman'ı işgal etti. Fakat 906'da devrilerek yerine 942'ye kadar iktidarda kalan Muhammed Bin İsmail El-Kharusî geçti. Portekizliler işte bu Muhammed Bin İsmail'in za­manında Oman'a saldırdılar. Sonra yerine, 969'da ölen oğlu Ab­dullah Bin Muhammed geçti.

Nebhanoğullan ailesi yeniden güçlenerek bu kez de hicri 973'te ölen Sultan Bin Eİ-Muhsin Bin Süleyman başa geçti. Ve imam Be-rekât Bin Muhammed zamanında Nezva'yı ele geçirmeyi başardı. Sonra yerine oğlu Muzaffer ve kardeşi El-Fellah geçtiler. Ondan sonra idare Oman'ı kendine bağlamayı başaran Süleyman Bin Mu-zaffer'e geçti. O da 1019'da öldü ve yerine onun sağ kolu ve amca­sı oğlu Arrar Bin El-Fellah geçti. Arrar ise öldüğü 1024 yılına kadar başta kaldı. Onun da yerine Muzaffer Bin Süleyman geçti. Ve iki ay kadar başta kaldıktan sonra öldüğü. Sonra bunların yerine El-Ye-âribe (Ya'rubiler) Sülalesi idareye hakim oldu.

Portekizlilere gelince hicri 909 tarihinde Portekizli komutan, Albuquerque doğu Asya'ya gelerek Hindistan'a yerleşti. Bu sırada baktı ki Portekizlilerin Afrika'nın tam güneyine düşen ümit burnuile Hindistan arasında uzanan ticaret yoluna hakim olmaları bu güzergâh üzerindeki tüm ticari limanlan işgal etmekle ancak mümkün olabilir. Bu maksatla tekrar Portekize dönerek bu konuy­la ilgili projesini Portekiz kralına sundu. Kral da bu projeyi onayla­dı. Ve gerek Kızıldeniz gerekse Arap körfezi üzerinde bulunan müslümanlara ait ticaret girişlerini kapattı. Aynı zamanda Albu-querquei de Hindistan'a naib olarak tayin etti.

Albuquerque hicri 912 yılında Arap yarımadasının güneyine dönerek hicri 913'te Sokotora adasını işgal etti. Sonra da aynı yıl içinde Aden'e saldırdı. Fakat burayı ele geçirmek konusundaki gi­rişimlerinde başarısızlığa uğradı. Ve emrinde bulunan yedi gemi ve dört yüz savaşçıyla birlikte Halic'e doğru sefere çıktı.

Güzergâhı üzerinde bulunan El-Mesîra adasına ve Re'sul-Had (Had Burnu)'a ve Oman Sahili üzerindeki Sur'a uğradı. Buralarda demir atmış bulunan gemileri tahrip etti. Bölge halkına göz dağı vermek ve onları sindirmek için en rezil ve en çirkin cürümler ve cinayetler işledi. Sonra buradan Kalehad kentine geçti. Ve buranın idarecilerinden kayıtsız şartsız teslim olmalarını istedi. Şehrin emiri buna hemen razı oldu. Ve Albuquerque'e yardımlarda bu­lundu. Ona kolaylık gösterdi. Ve kendisiyle bir barış antlaşması yaptı. Buna rağmen şehir yıkılmaktan yine de kurtulamadı. Çünkü Portekizlilerin ve genel olarak bütün Avrupalıların içleri Haçlılık ruhuyla ve haçlılık kiniyle doluydu. Bu nedenle kendi egemenlik­leri altında bile bulunsalar, müslümanların, güven içinde yaşadık­larını görmeye bir türlü katlanamryorlardı.

Albuquerque sonra buradan da Gıryat'a geçti. Esasen bu şeh-rin.halkı direnmek için niyetliydiler. Belki de Kalehad halkının ba­şına gelenlerden ibret almışlardı.

Nihayet Portekizliler Gıryat kentini topa tuttular. Halk bu yurt­larını savunmak için kahramanca direndi. Ne varki Portekizliler nihayet üstünlük kazandılar. Ve güven içindeki halk mağlub oldu. Bunun üzerine istilacı Portekizliler, ellerine kim geçtiyse kestiler. Sonra da şehri yaktılar. Sadist duygularını tatmin etmek için de in­sanların vücutlarını sakatladılar. Kulaklar ve burunları kestiler.

Ondan sonra da limanda bulunan gemileri ateşe verdiler. Ve ar­dından kıyı boyu kuzey batıya doğru hareket ettiler.

Albuquerque, emrindeki bu Portekiz kuvvetiyle Muskat'a ulaştı. Halk istilacıların gelmekte olduğunu ve Gıryat kentinin uğ­radığı saldırıyı haber aldı. Bunun üzerine tedbir olarak savunma faaliyetlerine başladılar. Aslında Portekizlilerle savaşabilecek du­rumları yoktu. Onun için pazarlık yapmak üzere Albuquerque'ye bir heyet gönderdiler. Ondan şehre bîr kötülük yapmaması rica­sında bulundular. Portekiz krallığına bağlanmaktan başka Albu-querque'in bütün isteklerini kabul edeceklerine dair muvafakatla-rmı bildirdiler.

Aynı zamanda tam bu sıralarda şehir halkına Hürmüz'den de takviye kuvvetler geldi. Bunu gören Portekizli komutan Albuquer-que bütün istekleri arasında bir tanesinin kabul edilmesine ve şe­hir halkının imdadına dışarıdan takviye güç gelmiş olmasına son derece öfkelenerek kenti cehennem gibi ateşe tuttu. Ve nihayet şehre girdi. Saldırganlar, içerde vahşice cinayetler işlediler. Şehri bir mezbahaya çevirdiler. Camileri yerle bir ettiler. Kenti baştan ayağa yaktılar. Ondan sonra Sahar üzerine hareket ettiler. Buranın da idarecileri önce Portekiz krallığına bağlanmamak için direniş göstermeye çalıştı iseler de nihayet Albuquerque'in isteklerine boyun eğdiler.

Sonra Portekizliler Kurefkan'a doğru yollandılar. Burada halk teslim olmayı reddetti, Ve kentlerini savunmak konusunda kahra­manca savaştılar Fakat sonunda yenildiler. Burada da Portekizliler kimi ellerine geçirdiyseler sakatladılar. Sonra buradan Hürmüz krallığının merkezi üzerine yürüdüler. Diğer şehirler buraya bağ­lıydı. Bu ülkenin kralı on iki yaşında Seyfeddin adında bir gençti. Şeyh Attar Hoca adındaki bir zat bu çocuk adına devlet işlerini yü­rütmeye bakıyordu. Hem kralı hem bu vasiy, ellerinden geleni ya­parak adayı korumak için mümkün olduğunca müslümanlan bir araya topladılar. Ve Portekiz Krallığına bağlanmayı reddettiler. Ne varki Portekizlilerin güç ve silah üstünlüğü, gösterdikleri kahra­manca direnişten sonra halkı boyun eğmeye mecbur etti. Nihayet yapılan barışta kral ve vasiy, her yıl Portekiz'e on beş bin Eşrefi altın dinar vergi ödemeyi, Portekiz krallığına boyun eğmeyi ve Por­tekizlilerin ada üzerinde bir kale inşa etmelerine izin vermeyi ka­bul ettiler.

Bölge halkının, savunmak için gösterdikleri direniş ve kahra­manca mücadelenin, ayrıca -bizzat elleriyle işledikleri halde- yap­tıkları cürüm ve cinayetlerin etkisiyle vicdanları sızlamaya başla­yan Portekizli askerler, kalpleri rnüslümanlara karşı kinle dolu ol­duğu halde komutanları Albuquerque'e karşı isyan ettiler. Ancak her şeye rağmen bu serkeşliklerini meşru gösterebilmek için söz­de vicdan azabı çektiklerini bahane ediyorlardı. Onun için: "İnsa­nın gönlü bu manzaraları görmeye razı olamaz!" diyorlardı. İşle­dikleri cürüm ve cinayetlere bir bahane olarak ileri sürdükleri bu yalana rağmen, buradan bu kez de Hindistan'a gitmeye karar ver­diler. Nitekim, Portekiz gemilerinden iki tanesi buradan kaçtı.

Albuquerque, buradan merkez üs olarak kullandığı Sokotara adasına geçti. Oradaki muhafız gücünü takviye etti. Portekiz'den de kendisine ayrıca destek geldi. Müslümanlardan mutlaka inti­kam almanın gerekliliği hakkında beraberinde bulunan askerleri ikna ettikten ve vicdanları Haçlıhk kiniyle iyice doldurduktan son­ra hicri 914 yılında tekrar Hürmüz'e döndü. Ve güzergahı üzerin­deki Kalehad'a uğrayarak şehrin halkından öç aldı. Çünkü Kale-hadlılar Portekizlilerin saldırısı sonucu başlarına gelen felaketlere rağmen gizlice Hürmüz halkına yardımda bulunmuşlardı. Bu yüz­den Albuqugerque, şehri yağmaladı. Buranın emiri Şerifüddin'e karşı sinsi bir komplo hazırlamaya çalıştı. Onu tuzağa düşürmek için bir Portekiz gemisine onu davet etti. Fakat Şerifüddin Al Bu-querque'nin kötü niyetini sezerek farkında olamayacağı çok nazik bir tavırla mazeret göstererek davetine gitmedi.

Fakat buna mukabil şehrin büyük camiini yerle bir etmek ve kenti ateşe vermek için Portekizli askerlere komutanlarından emirler geldi. Bu emirlerin de gereği yerine getirildikten sonra bu­radan Hürmüz'e gittiler. Buraya ulaşınca Albuquerque idarecile­rin vaktiyle kabul ettikleri şartlarla hâlâ bağlı olup olmadıklarını sınadı. Ancak Hürmüz Kralı burada kale inşa edilmesinin dışında kalan şartlan kabul ettiğini bildirince Portekizliler adayı kuşatmaya alarak bu ülkeden şiddetli bir intikam almak istediler. Ne var ki Portekiz kralının Hindistan naibinden buradaki kuşatmanın kal­dırılması ve Hindistan'a hareket edilmesi konusunda ona emirler geldi. Albuquerque de bu emirlere uydu. Ve hicri 915'te Hindis­tan'a ulaşınca buradaki eski naib Di Almida'nın yerine geçerek Portekiz Kralının buradaki naibliği görevini üstlendi. Albuquer-que, hicri 919 yılında Kızıldeniz'e yeniden saldırmak için döndü. Ve Aden'e saldırdı. Fakat ikinci kez Aden'e saldırmak için yaptığı atılımda başarısızlığa uğradı. Ve 921'de Haliç üzerine yürüyerek Hürmüz'e ulaştı. Adayı kuşatarak içeriye girdikten sonra hüküm­darını öldürdü. Ve yerine kardeşinin oğlu Di Albuquerque'i Hür­müz Kalesi komutanı olarak tayin etti ve sonra Hindistan'a döndü. Fakat Hindistan'a ulaşamadan yolda öldü. Ondaki Haçhlık ruh ve kini Portekiz kralına bir ara gönderdiği şu mesajda açıkça göze çarpmaktadır.

Albuquerque mesajında şunları söylüyor; "Elime bir Arap geçtiği zaman onun kurtulması artık imkansız ve ben müslü-manları camiilerde topluyor, onları buralarda toplu olarak ateşe veriyorum."

Albuquerque'in Hürmüz adasından kuşatmayı kaldırmasına Hindistan'a gitmesine ve yolda ölmesine rağmen Oman Kıyıları ve Haliç, yine de Portekizlilerin egemenliği altında kaldı. Ancak böl­ge halkı ve başlarındaki ileri gelenler Portekizlilerin bu egemenli­ğinden razı değillerdi. Fakat mağlub idiler. Yenilgiye uğramışlardı. Bu sebeple bir gün düşmanlarının üzerine atılmak için uygun şartların doğmasını bekliyorlardı. Portekizli saldırgan işgalcilerin belki de ortaya vurdukları Haçlıhk kini, yerlileri hor görmek ve İs-lamm kutsal değerleriyle alay etmek gibi davranışları yüzünden Hürmüz şeyhi Bender Şah'ın emirleri üzerine hicri 928'te Porte­kizlilere karşı ayaklanma hareketleri başladı ve bizzat Hürmüz Şeyhi Hürmüz limanındaki Portekiz gemilerini ateşe vermekle bu hareketlere öncülük etti.

Ondan sonra da adada bulunan Portekiz muhafız gücünü ge­ce öldürdü. Hürmüz şeyhiyle aralarındaki ihtilaf ya da siyasi reka­betten sebep Portekizlilere bağlılığını ilan eden Muskat Sultanı hariç bu ayaklanma hareketleri diğer bütün ticari merkezlere de sıç­radı. Bu olay Portekizlilerin Hindistan'dan yardım istemelerine se­bep oldu.

Bunun üzerine ilk imdat takviyesi gelerek Muskat Şeyhi Ra-şid'le yardımlaşmaya başladı.

İkinci imdat gücü de hicri 929'da geldi. Bu suretle Portekizliler 930'da tekrar buradaki güçlü mevkileri kazandılar. 933'te de Hür­müz, Muskat ve Kalehad'ta işgalcilere karşı üçüncü bir ayaklanma hareketi meydana geldi. Bunun üzerine Hindistan'dan imdat güç­leri gelerek bu isyanları bastırdı.

Portekizliler bu sıralarda en rezil ve en çirkin yok etme yolları­na baş vurdular. Hicri 936'da ise Bahreyn'de emperyalistlere karşı bir ayaklanma daha cereyan etti. Ve en nihayet bölge halkı Porte­kizli işgalcilere karşı Osmanlı kardeşlerinden yardım alarak diren­diler. Bu yardımın, bölgedeki Portekiz nüfuzuna son verme müca­delesinde büyük rolü oldu.

İran'daki Safevilere gelince bunlar Osmanlılar aleyhinde Por­tekizlilerle işbirliği yapmaya çalışıyorlardı. Onlarla 920'de Şah İs­mail Safevi iş birliği yapmak ya da bölgeyi çembere almak için ça­lışmış. Ancak 921'de Albuquerque'in ölümü üzerine girişimi başa­rısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne varki bu girişimleri Şah İsmail'den sonra Şah Abbas Safevi'de devam ettirdi.[12]



[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/71-72.

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/73-79.

[3] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/81.

[4] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/81-83.

[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/83-85.

[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/86-89.

[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/89-94.

[8] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/94.

[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/95-96.

[10] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/97-99.

[11] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/101-105.

[12] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/107-114.