Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR - Index Web - 0105 0105

104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR.. 2


104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR

 

Hindistan çok geniş bir ülkedir. Burada çeşitli kökenlerden ge­len insan toplulukları yaşar ve değişik diller konuşurlar. Hindis­tan'ın muhtelif bölgeleri vardır. Onun içindir ki burada yaşayan çeşitli ve birbirlerine (bir çok bakımlardan) aykırı ve uyumsuz, kollara ayrılmış bir çok değişik diller konuşan halk topluluklarını bir arada idare edebilecek, merkezi bir yönetimin kurulması çok zordur. Hele bu yönetim eğer güçlü değilse ve bu farklılığı, imani bir birlik ruhuyla besleyemiyorsa ya da adalet ve hoşgörü ruhunu onların arasına yayacak dolayısıyla bu ülke çocuklarına güven ve istikrar kazandırabilecek ve tüm fertlerinde bir gönül rahatlığı his­sini temin edebilecek İslam nizamı gibi bir hayat düzeni yoksa on­ları yönetmek son derece zordur.

Tabii ki her idare şekli başlangıcında güçlü olur. Ancak temsil­cilerinin zaman içinde gevşeyip yere yapışmaları ve hakim olun­caya kadar ne gayretlerin sarf edildiğini unutmaları ile birlikte o düzen ve ortam yok olur. Devletlerin hayatı da insan hayatına benzer. Nitekim insan önce genç ve körpedir. Sonra çok geçmeden güçlenir ve bileği bükülmez olur; sonra yaşlanmaya başlar ve zayıf düşer. Daha sonraları ise ileri yaşlılık dönemini yaşar ve nihayet çöküp zeval bulur.

Müslümanlar Hindistan'ın kenar bölgelerini önce fethettiler. Sonra da merkezi olan Dehli (yani bugünkü New Delhi) kentine girerek burada yerleştiler. Ve güçlü bir devlet kurdular. Bu devlet, genişleyip yayılma gücüne sahip oldu. Dolayısıyla Bayhar ve Ben-gali'de doğu yönünde fethetti. Batıdan ise Koçerat'a hakim oldu. Ve hükümranlık sahası daha da genişleyerek Dekin üzerinde ege­menlik kurdu. Sonra en batıdaki Kirala bölgesine doğru yayıldı. Ancak çok geçmeden bu devlet gerilemeye başladı. Dehli'de peş-peşe ayrı sülaleler devletin başına geçtiler.

Bu çöküşle birlikte merkezi idarenin güçsüzlüğü ya da Feodal bölgelerin başındaki idarecilerin siyasi hırsları yüzünden bu fe­odal yöneticiler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sebeple de Hin­distan'daki bu İslam devletinin enkazı üzerinde bir takım küçük devletçikler bir çok memleketler kuruldu. Bunlar birbirlerine kar­şı cephe aldılar, birbirlerine girdiler. Aralarında harpler, darpler cereyan etti. Parçalanıp bölünmeleri ve başlarına bir çok belaların yağması sebebiyle müslümanlar daha ziyade çöküntüye uğradılar. O kadar parçalandılar ki bir çok devletçikler ve insanın, adlarını bazen birbirinden farkedilebilmesi oldukça zorlaşan benzer isim­li bir çok hükümdarlar peydahlandı.

Olabilir ki Hindistan'da yaşayan o zamanki müslümanlarm uğradığı belaların sebebi, hatta bu belaların en büyük sebebi, yü­ce Allah'ın emirlerine aykırı hareket etmiş olmalarıdır. Nitekim vaktiyle hükümdarları, yerli halkı İslama davet etmelerine ve İs­lam öğretilerine bağlılık gösterip onu korumaya çalışmalarına rağ­men İslam'ın (siyasal ve idari) kanunlarım mükemmel bir şekilde uygulamamışlardır. Bu sebepten kaynaklanan felaketlere (hü­cumlara ve katliamlara) uğramalarına rağmen yine de bu kanun­ların bir kısmını uygulamayı ihmal etmişlerdir. Bu facialar hala gü­nümüze kadar Hint müslümanlarmın başına gelmeye devam et­mektedir.

Mesele şundan ibarettir: Hindistan'daki müslümanlar o taraf­larda bir ülkeyi fethettikleri, oraya iyice egemen olup güçlü hale geldikleri ve tam manasıyla ülkenin efendisi durumuna geldikleri zaman yerli halkı ya müslüman olmaya ya da ehli kitap veya onlardan sayılan mecusiliği kabul etmeye mecbur etmemişlerdir. Halbuki İslam ülkelerinde halkın genelinin Budist, Konfiçyüsist, Şintoist ya da müşriklerden oluşması caiz değildir. Ayrıca gayri­müslim halkın müslümanlara karşı zimmet ve sözleşmelerine bağlı kalmaları da şarttır.

Şöyle ki: İslam düşmanlarını yurda sokamayacaklarım, onla­rın sığınma taleplerini asla kabul edemeyeceklerini, onları sakla-yamayacaklarını, düşmanların İslam yurduna yapacakları teca­vüzlere karşı susmayacaklarını (tarafsız davranamayacaklarını) İs­lam düşmanlarına yardım edemeyeceklerini İslam devletinin ve müslümanlarm gizli sırlarını ifşa edemeyeceklerini ve (İslam dev­letinin ikinci sınıf vatandaşları olarak) Cizye"[1] ödemek zorunda bulunduklarını açıkça bilmeleri gerekir.

Müslümanlar da buna karşılık onlara, güven ve istikrar içinde yaşama şartlarını teminat altına alacaklardır ki bu insan için en değerli şeydir. Keza, mülkiyet ve kutsal değerlerini yaşama özgür­lüğünü garanti edeceklerdir. Onlara eziyet yapmayacaklardır. Ne varki müslümanlar Hindistan'da bu prensipleri uygulamadılar.

Bilakis, müslümanlar Hindistan'a girdiklerinde Ehl-i kitabın ya da onlardan sayılan mecusilerin dinine mensup olmayan Hin-dularla karşılaştılar. Bu cemaatlar küçük sayılar hariç aynı zaman­da müslüman da değillerdi. Dolayısıyla müslüman fatihler kalaba­lık sayıdaki Hindulan göçe mi mecbur etsinler, müslüman olmaya mı zorlasınlar, yoksa itiraz edenleri öldürsünler mi?

Bunlar gibi karşılarına bir çok sorular çıktı. Bu soruları cevap­sız bıraktılar. Ve zamanla ileride bu büyük kitleler İslam'ı kabul edecekler diye ipi gevşetip işi oluruna bıraktılar. Halbuki İslam'ın bu konu ile ilgili kurallarını uygulamakta esasen iki taraf için de hayır ve fayda vardı. Fakat ne çare...

Müslümanlar sadece ülke ve insanları idare etmekle yetindi­ler, hayattaki ilk görevlerini unuttular. Bu görev insanları karanlık­tan kurtarıp aydınlığa kavuşturmaktı. Onları batıl dinlerin zulüm ve baskısı altından çıkarıp İslam'ın adalet ve esenlik dolu sahasına çıkarmaktı. Müslümanlar işte Allah'ın bu emrine ters düştüler. Dolayısıyla üzerlerine çeşitli belalar indi.

Ben öyle sanıyorum ki müslümanlar Hindistan'ı fethedince eğer hinduları göç etmek, İslam'a girmek ya da Öldürülmek gibi tercihler karşısında bıraksalardı, müslümanlar ezici güç oldukları, otoriteyi ellerinde tuttukları ve istediklerini uygulamak için geniş imkanlara sahip bulundukları için muhakkak ki Hindular İslam'a girmeyi seçeceklerdi. Ve eğer Hindular müslüman olsalardı, bir daha dinden dönmeyeceklerdi. İslam inancı zaman içinde onların ruh derinliklerine işleyecekti. Özellikle onun yüce öğretilerini, mutluluğa götüren yollarını, insan fıtratına olan uygunluğunu gö­rüp vaktiyle sığırlara, tapınıp onları kutsamak, kocaları Ölen dul kadınları da bir zulüm ve sapıklık olarak yakmak gibi içinde boca­ladıkları batıl inançlarla hurafe ve efsanelerle onu karşılaştırma imkanına kavuştuktan sonra İslam'dan asla kopamayacaklardi. Ye­ni nesilleri tamamen İslam terbiyesiyle yetişecek ona sımsıkı sarı­lacaklardı; biz de rahat edecektik, Hindistan'da hala sürüp giden facialar artık cereyan etmeyecekti.

Müslümanlar Hindulardan yerli halkı dinlerinde serbest bı­raktılar. Çoğunluğu da onlar oluşturuyorlardı. Müslümanlann bu tutumu ise kafirlerin idareye karşı baş kaldırmalarına özellikle müslümanlar zayıflayınca zaman zaman ayaklanma hareketlerine girişme cesaretinde bulunmalarına sebep oldu. Hatta müslüman hükümdarlardan bazıları bu kafirlerin girişebilecekleri kötülükler­den korunmak için onların kafirce ve batıl geleneklerini uygula­malarına, eski adetleri üzere mesela kocası ölen dul kadını yak­mak gibi cürüm ve cinayetlerini işlemelerine göz yumarlardı. Söz­de dul kadını sağ bırakmak onlar için, işlenmesi haram bir fiildi.

Keza bu hükümdarlar sırf onların hoşnutluğunu kazanabil­mek için Allahm helal kılmış bulunduğu sığır kesimini yasakladı­lar. Aynı zamanda müslümanların müşrik {Hindu} kadınlarıyla evlenmelerine izin verdiler. Yine bir kısım müslüman hükümdarla­rın uygulamalarında durum bu sınırlan bile aşıyordu. Mesela, Hindu erkeklerin müslüman kadınlarla evlenmelerine hoşgörü ile bakıyorlardı. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Hindular bir dere­ceye kadar güçlü kalabildiler. Çirkin ve sahte geleneklerini hürri­yet içinde uygulayabildiler, müslümanlann başına çorap örmeye çalıştılar. Daha da ötesi, bazı hükümdarlar Hindulara yaranmaya çalışıyor, onları müslümanlara bile tercih ediyorlardı.

Hindistan'ın birçok bitişik bölgelerinde hüküm süren hane­danların çokluğu ve bu sülalelere mensup hükümdarların adları­nın genellikle birbirlerine benzemesi, ayrıca İslam Devletinin ol­dukça gerilemiş bulunması, müslümanlann parçalanıp birbirle­rinden kopmuş olmaları, kalplerindeki imanın zayıflamasıyla inanç bağlarının gevşemiş olması ve buna ilaveten ırkçılık hare­ketlerinin siyasi arenada kendini göstermeye başlamış ve bu sap­manın iyice kokuşmasından dolayı da müslümanların birbirlerin­den uzak düşmeleri sebebiyle o asırlarda biz Araplara ait bölgeler­le Hindistan arasında ilişkiler bulunmadığı için bu ülkenin o dö­neme ait tarihi, gerçekten de tarafımızdan bilinmemektedir.[2]



[1] Cizye (veya Haraç) İslam hukukuna göre fethedilen topraklardaki gayri­müslim vatandaşlardan tahsil edilen vergiye denir. Rüştüne ermiş ve vücutça sağlam her zimrni erkek vatandaştan alınır. Ayrıntılı bilgi için (Fıkıh kitaplarına bakınız) Mütercim.

[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/231-235.