104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR - Index Web - 0105 0105
104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR
104- HİNDİSTAN'DA MÜSLÜMANLAR
Hindistan çok geniş bir ülkedir. Burada çeşitli kökenlerden gelen insan toplulukları yaşar ve değişik diller konuşurlar. Hindistan'ın muhtelif bölgeleri vardır. Onun içindir ki burada yaşayan çeşitli ve birbirlerine (bir çok bakımlardan) aykırı ve uyumsuz, kollara ayrılmış bir çok değişik diller konuşan halk topluluklarını bir arada idare edebilecek, merkezi bir yönetimin kurulması çok zordur. Hele bu yönetim eğer güçlü değilse ve bu farklılığı, imani bir birlik ruhuyla besleyemiyorsa ya da adalet ve hoşgörü ruhunu onların arasına yayacak dolayısıyla bu ülke çocuklarına güven ve istikrar kazandırabilecek ve tüm fertlerinde bir gönül rahatlığı hissini temin edebilecek İslam nizamı gibi bir hayat düzeni yoksa onları yönetmek son derece zordur.
Tabii ki her idare şekli başlangıcında güçlü olur. Ancak temsilcilerinin zaman içinde gevşeyip yere yapışmaları ve hakim oluncaya kadar ne gayretlerin sarf edildiğini unutmaları ile birlikte o düzen ve ortam yok olur. Devletlerin hayatı da insan hayatına benzer. Nitekim insan önce genç ve körpedir. Sonra çok geçmeden güçlenir ve bileği bükülmez olur; sonra yaşlanmaya başlar ve zayıf düşer. Daha sonraları ise ileri yaşlılık dönemini yaşar ve nihayet çöküp zeval bulur.
Müslümanlar Hindistan'ın kenar bölgelerini önce fethettiler. Sonra da merkezi olan Dehli (yani bugünkü New Delhi) kentine girerek burada yerleştiler. Ve güçlü bir devlet kurdular. Bu devlet, genişleyip yayılma gücüne sahip oldu. Dolayısıyla Bayhar ve Ben-gali'de doğu yönünde fethetti. Batıdan ise Koçerat'a hakim oldu. Ve hükümranlık sahası daha da genişleyerek Dekin üzerinde egemenlik kurdu. Sonra en batıdaki Kirala bölgesine doğru yayıldı. Ancak çok geçmeden bu devlet gerilemeye başladı. Dehli'de peş-peşe ayrı sülaleler devletin başına geçtiler.
Bu çöküşle birlikte merkezi idarenin güçsüzlüğü ya da Feodal bölgelerin başındaki idarecilerin siyasi hırsları yüzünden bu feodal yöneticiler bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu sebeple de Hindistan'daki bu İslam devletinin enkazı üzerinde bir takım küçük devletçikler bir çok memleketler kuruldu. Bunlar birbirlerine karşı cephe aldılar, birbirlerine girdiler. Aralarında harpler, darpler cereyan etti. Parçalanıp bölünmeleri ve başlarına bir çok belaların yağması sebebiyle müslümanlar daha ziyade çöküntüye uğradılar. O kadar parçalandılar ki bir çok devletçikler ve insanın, adlarını bazen birbirinden farkedilebilmesi oldukça zorlaşan benzer isimli bir çok hükümdarlar peydahlandı.
Olabilir ki Hindistan'da yaşayan o zamanki müslümanlarm uğradığı belaların sebebi, hatta bu belaların en büyük sebebi, yüce Allah'ın emirlerine aykırı hareket etmiş olmalarıdır. Nitekim vaktiyle hükümdarları, yerli halkı İslama davet etmelerine ve İslam öğretilerine bağlılık gösterip onu korumaya çalışmalarına rağmen İslam'ın (siyasal ve idari) kanunlarım mükemmel bir şekilde uygulamamışlardır. Bu sebepten kaynaklanan felaketlere (hücumlara ve katliamlara) uğramalarına rağmen yine de bu kanunların bir kısmını uygulamayı ihmal etmişlerdir. Bu facialar hala günümüze kadar Hint müslümanlarmın başına gelmeye devam etmektedir.
Mesele şundan ibarettir: Hindistan'daki müslümanlar o taraflarda bir ülkeyi fethettikleri, oraya iyice egemen olup güçlü hale geldikleri ve tam manasıyla ülkenin efendisi durumuna geldikleri zaman yerli halkı ya müslüman olmaya ya da ehli kitap veya onlardan sayılan mecusiliği kabul etmeye mecbur etmemişlerdir. Halbuki İslam ülkelerinde halkın genelinin Budist, Konfiçyüsist, Şintoist ya da müşriklerden oluşması caiz değildir. Ayrıca gayrimüslim halkın müslümanlara karşı zimmet ve sözleşmelerine bağlı kalmaları da şarttır.
Şöyle ki: İslam düşmanlarını yurda sokamayacaklarım, onların sığınma taleplerini asla kabul edemeyeceklerini, onları sakla-yamayacaklarını, düşmanların İslam yurduna yapacakları tecavüzlere karşı susmayacaklarını (tarafsız davranamayacaklarını) İslam düşmanlarına yardım edemeyeceklerini İslam devletinin ve müslümanlarm gizli sırlarını ifşa edemeyeceklerini ve (İslam devletinin ikinci sınıf vatandaşları olarak) Cizye"[1] ödemek zorunda bulunduklarını açıkça bilmeleri gerekir.
Müslümanlar da buna karşılık onlara, güven ve istikrar içinde yaşama şartlarını teminat altına alacaklardır ki bu insan için en değerli şeydir. Keza, mülkiyet ve kutsal değerlerini yaşama özgürlüğünü garanti edeceklerdir. Onlara eziyet yapmayacaklardır. Ne varki müslümanlar Hindistan'da bu prensipleri uygulamadılar.
Bilakis, müslümanlar Hindistan'a girdiklerinde Ehl-i kitabın ya da onlardan sayılan mecusilerin dinine mensup olmayan Hin-dularla karşılaştılar. Bu cemaatlar küçük sayılar hariç aynı zamanda müslüman da değillerdi. Dolayısıyla müslüman fatihler kalabalık sayıdaki Hindulan göçe mi mecbur etsinler, müslüman olmaya mı zorlasınlar, yoksa itiraz edenleri öldürsünler mi?
Bunlar gibi karşılarına bir çok sorular çıktı. Bu soruları cevapsız bıraktılar. Ve zamanla ileride bu büyük kitleler İslam'ı kabul edecekler diye ipi gevşetip işi oluruna bıraktılar. Halbuki İslam'ın bu konu ile ilgili kurallarını uygulamakta esasen iki taraf için de hayır ve fayda vardı. Fakat ne çare...
Müslümanlar sadece ülke ve insanları idare etmekle yetindiler, hayattaki ilk görevlerini unuttular. Bu görev insanları karanlıktan kurtarıp aydınlığa kavuşturmaktı. Onları batıl dinlerin zulüm ve baskısı altından çıkarıp İslam'ın adalet ve esenlik dolu sahasına çıkarmaktı. Müslümanlar işte Allah'ın bu emrine ters düştüler. Dolayısıyla üzerlerine çeşitli belalar indi.
Ben öyle sanıyorum ki müslümanlar Hindistan'ı fethedince eğer hinduları göç etmek, İslam'a girmek ya da Öldürülmek gibi tercihler karşısında bıraksalardı, müslümanlar ezici güç oldukları, otoriteyi ellerinde tuttukları ve istediklerini uygulamak için geniş imkanlara sahip bulundukları için muhakkak ki Hindular İslam'a girmeyi seçeceklerdi. Ve eğer Hindular müslüman olsalardı, bir daha dinden dönmeyeceklerdi. İslam inancı zaman içinde onların ruh derinliklerine işleyecekti. Özellikle onun yüce öğretilerini, mutluluğa götüren yollarını, insan fıtratına olan uygunluğunu görüp vaktiyle sığırlara, tapınıp onları kutsamak, kocaları Ölen dul kadınları da bir zulüm ve sapıklık olarak yakmak gibi içinde bocaladıkları batıl inançlarla hurafe ve efsanelerle onu karşılaştırma imkanına kavuştuktan sonra İslam'dan asla kopamayacaklardi. Yeni nesilleri tamamen İslam terbiyesiyle yetişecek ona sımsıkı sarılacaklardı; biz de rahat edecektik, Hindistan'da hala sürüp giden facialar artık cereyan etmeyecekti.
Müslümanlar Hindulardan yerli halkı dinlerinde serbest bıraktılar. Çoğunluğu da onlar oluşturuyorlardı. Müslümanlann bu tutumu ise kafirlerin idareye karşı baş kaldırmalarına özellikle müslümanlar zayıflayınca zaman zaman ayaklanma hareketlerine girişme cesaretinde bulunmalarına sebep oldu. Hatta müslüman hükümdarlardan bazıları bu kafirlerin girişebilecekleri kötülüklerden korunmak için onların kafirce ve batıl geleneklerini uygulamalarına, eski adetleri üzere mesela kocası ölen dul kadını yakmak gibi cürüm ve cinayetlerini işlemelerine göz yumarlardı. Sözde dul kadını sağ bırakmak onlar için, işlenmesi haram bir fiildi.
Keza bu hükümdarlar sırf onların hoşnutluğunu kazanabilmek için Allahm helal kılmış bulunduğu sığır kesimini yasakladılar. Aynı zamanda müslümanların müşrik {Hindu} kadınlarıyla evlenmelerine izin verdiler. Yine bir kısım müslüman hükümdarların uygulamalarında durum bu sınırlan bile aşıyordu. Mesela, Hindu erkeklerin müslüman kadınlarla evlenmelerine hoşgörü ile bakıyorlardı. İşte bütün bu sebeplerden dolayı Hindular bir dereceye kadar güçlü kalabildiler. Çirkin ve sahte geleneklerini hürriyet içinde uygulayabildiler, müslümanlann başına çorap örmeye çalıştılar. Daha da ötesi, bazı hükümdarlar Hindulara yaranmaya çalışıyor, onları müslümanlara bile tercih ediyorlardı.
Hindistan'ın birçok bitişik bölgelerinde hüküm süren hanedanların çokluğu ve bu sülalelere mensup hükümdarların adlarının genellikle birbirlerine benzemesi, ayrıca İslam Devletinin oldukça gerilemiş bulunması, müslümanlann parçalanıp birbirlerinden kopmuş olmaları, kalplerindeki imanın zayıflamasıyla inanç bağlarının gevşemiş olması ve buna ilaveten ırkçılık hareketlerinin siyasi arenada kendini göstermeye başlamış ve bu sapmanın iyice kokuşmasından dolayı da müslümanların birbirlerinden uzak düşmeleri sebebiyle o asırlarda biz Araplara ait bölgelerle Hindistan arasında ilişkiler bulunmadığı için bu ülkenin o döneme ait tarihi, gerçekten de tarafımızdan bilinmemektedir.[2]
[1] Cizye (veya Haraç) İslam hukukuna göre fethedilen topraklardaki gayrimüslim vatandaşlardan tahsil edilen vergiye denir. Rüştüne ermiş ve vücutça sağlam her zimrni erkek vatandaştan alınır. Ayrıntılı bilgi için (Fıkıh kitaplarına bakınız) Mütercim.
[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/231-235.
İslami Okul Okulların En Önemlisi