107- ASYA'NIN GÜNEYDOĞUSUNDA VE ADALARDA İSLAM - Index Web - 0108 0108
107- ASYA'NIN GÜNEYDOĞUSUNDA VE ADALARDA İSLAM
Mağrib, Endülüs Ve Batı Afrika
107- ASYA'NINGÜNEYDOĞUSUNDA
VE ADALARDA İSLAM
Fetihlerin artık duraklamış olduğu, İslam hilafet müessesesinin zayıfladığı; İslam devletinin bünyeden kopan beyliklerin varlık göstermeleriyle parçalanmaya başlaması ve halkın bir bölümünün ticarete doğru yönelmeleri gibi gelişmelerin meydana geldiği asırda îslam dini ticaretle uğraşanların vasıtasıyla onların ulaşabildikleri yerlere kadar ve muamelede bulundukları ülkenin çocuklarına kadar ulaşarak yayıldı. Aynı zamanda bu müslüman tüccarların örnek ahlak davranış ve yaşantıları ile taşımış bulundukları inancın birer güzel örneğini teşkil ettiler. Buna ilaveten İsla-mın sahip bulunduğu saflık, yücelik ve faziletlerle diğer cahili toplumların inançlarmdaki delalet ve sapıklıklar arasındaki büyük fark gibi bir takım sonuçlar karşısında İslam dini Maldiv adalarında, Malayo yarımadasında, Endonezya'da ve Filipin'in güney adalarında zamanla hakim bir din haline geldi.[1]
Maldıv'de İslam
İslam dini hicri 189 yılları dolaylarında Maldiv adalarına, buraya giden tüccarlar vasıtasıyla ulaştı. Bu tüccarların kimisi Hindistan'ın batısından kimileride Arap yarımadasının güneyinden ya da Afrika'nın doğusundan buralara geliyorlardı. Ayrıca İslam davetçileri de buralara gelmeye başladılar. Bunların en meşhurlarından biri Mağnblı Şeyh Hafız Bin Berekat El-Berberi'dir. Bu zat Allah'ın izniyle ve onun fazıl ve keremiyle Buda dinine mensup halkın hükümdarını tesir altında bırakıp hicri 548'de, onun İslam dinine girmesine vesile olmayı başardı. Bu kralın müsiüman olmasıyla birlikte bütün halk da İslam dinine girmeye başladılar. Çok kısa bir süre bile geçmeden bura halkının tümü müsiüman oldular. Ne varki İslam'ı, ideal bir şekilde yaşamıyorlardı. Onların arasında henüz bir çok cahili adetler devam edip ruhlarında da yerleşmiş olarak kaldı. Ve ortadan kalkıncaya kadar da uzun sürdü. Çünkü bu batıl inanış ve düşünceler İslam'ın sağlam ahkamı öğretildikçe ancak tedricen ve zamanla ortadan kalkabiliyordu.
Hicri 744 yılında da ünlü gezgin İbni Batuta bu adaları ziyaret etti. Halk onu coşkuyla karşıladı. Ve sevinç duydular. Nitekim İbni Batuta burada kadılık yani hakimlik görevini de üstlendi. Ülkede durum Portekizlilerin hicri 913'te buralara düzenledikleri Haçlı savaşlarının cereyan ettiği döneme kadar emniyet ve sükûnet içinde geçti.[2]
Maloyo'da İslam
Maloyo yarımadası ile Hindistan'daki ülkeler arasında (ve özellikle Arap yarımadasından gelen tüccarların faaliyetleri neticesinde İslam'ın çok erken üzerinde yayılmış bulunduğu) Hindistan'ın batı sahilleriyle ilişkiler çok güçlü idi. Hindistan'ın batı sahillerinde oturan ticaret erbabının Maloyo yarımadasına İslam'ın yayılmasında çok büyük katkıları oldu. Bu gelişme diğer bölgelerin aksine bu iki bölgede bilhassa İmamı Şafii Hazretlerinin (Allanın rahmeti üzerine olsun) mezhebinin yayılıp burada hakim olması şeklinde kendini gösterdi.
Keza, Maloyo yarımadası ile Maloyo ülkesinin batısına kadar uzanan Endonezya'nın Somatra adası arasında da ilişkiler güçlüydü. Nitekim İslam dini hicretin yedinci yüzyılında Somatra'nm kuzeyine ulaştı. İtalyan gezgin Marco Polo hicri 692'de Somatra'nm kuzeyine ulaştığı zaman burada yani Somatra'nm kuzeyindeki Ber-lak limanında müsiüman tüccarlarla karşılaştı. Sonra İslam dini yine Maloyo topraklarından olan Malağa bölgesine yayıldı.
İslam'ın zikredilen tarihlerden önce de Malaga'ya ulaşmış olabileceği ihtimali vardır. Mesela şunu hatırla ki batı rivayetlere göre hicri 676 tarihinde Abdülaziz adında bir tüccarın emrindeki bir ticaret gemisi buraya ulaşır. Bu Abdülaziz Malağa kralını etkiler. Neticede de bu kral müsiüman olur. Adını Muhammed Şah olarak değiştirir. Halkının büyük bir kısmı da onu örnek alarak müsiüman olurlar. Aynı zamanda bu ülke halkı Bahank ve Maloyo'nun güneylerine kadar İslamm yayılmasına hizmet ederler. Keza, şunu da hatırla ki bu rivayete göre Samatra'mn Basay adıyla bilinen limanındaki bir müsiüman prensesle evlenebilmek için Malağa Kralı hicri 803 tarihinde müsiüman olur. Bu olay üzerinede Malağa halkının hepsi İslam dinine girerler.
Müslüman tüccarlara ait ticaret gemileri batı Malaya yarımadasının sahili üzerinde bulunan Serifîcaya limanında demirliyorlardı. O tarihlerde bu liman o bölgenin en büyük uğrak yeriydi. Özellikle hicretin üçüncü yüzyılında Çin'in Tang Krallığı meydana gelen siyasi ve sosyal bunalımlar sebebiyle Kanton limanım kapattıktan sonra Serifîcaya limanının önemi daha da arttı. Malağa Kralı müsiüman tüccarların belki desteklerini kazanabilmek ve ülkesine gelmelerini temin etmek maksadıyla da müsiüman olmuş olabilir.
Malağa hükümdarının müsiüman olmasından ve İslam'ın bu ülkede yayılmasından sonra Malağa, Budist Taylan hükümetinin tehditlerine maruz kaldı. Fakat Teşan adıyla bilinen Çin'li müsîü-man hükümdar El-Hac Han hicri 808 tarihinde Malaga'yı ziyaret ederek Çin hükümetinin desteğiyle Malaga'yı Tayland'ın tehditlerine karşı koruma imkanlarını sağladı. Bunun üzerine ülke bir emniyet ve gönül rahatlığı içinde yaşamaya başladı. Bu sayede de İs-lamı yaymak konusundaki görev ve rolünü de yerine getirme imkanım bulmuş oldu.
Bir rivayete göre de Singapur'daki Timasik ülkesini kralı, merkezi Cava'da bulunan Macabahid ülkesinin orduları tarafından memleketi işgal edilince kaçarak yandaşlarından bin beş yüz kişiyle birlikte hicri 817'de Malaga'ya sığınmış, burada İslam dinine girmiş ve İskender Şah adım almıştı. Zaman içinde ülkenin yönetiminin basma da geçmişti.
Çeşitli rivayetlere göre de îslam dini, Hicretin dokuzuncu yüzyılı başlarında genel bir şekilde Malaga'ya yayıldı. Oradansa Malo-yo adalarının çeşidi yönlerine doğru gelişti. Malaga'da bir krallık kuruldu. Ve bu krallığın başına yedi tane hükümdar sırayla geçtiler. Bunların en meşhurları hicri 861-881 yıllan arasında hüküm süren ve Malayo yarımadasının tümü orduları tarafından işgal edilen Mansur Şahtır. Mansur Şah'ın orduları kuzeyden Burma sınırlarına, güney ve batı yönlerinden ise Somatra adasının ortalarına kadar ulaştılar.
Bu krallığın döneminde ülkede Arap harfleri kullanılmaya başlandı. Güven ve istikrar her tarafta hakim oldu. Ayrıca Kadah, Bayrak, Bahank, Cohur ve diğer bölgelerde bir çok emirlikler peyda oldu.
Hicretin onuncu yüzyılı başlarında Malağa Haçlı saldırılarına da uğradı. Çünkü Hicri 917 tarihinde Portekizliler buraya ulaştılar. Burayı kuşatma altına aldılar. Fakat ülkeyi bir türlü işgal edemediler. Sonra Portekizliler burayı tekrar kuşattılar. Portekizli lider Al-buquerqu ikinci hücumundan önce şöyle bir konuşma yaptı:
"İlk işimiz müslümanları bu topraklardan kovmak ve bu Muhammedi güruhun bir daha yaşamayacak şekilde kökünü kazıyıp ateşini söndürmek suretiyle Rabbe karşı en büyük hizmeti sunmuş olacağız. Böyle bir sonucu almak için şiddetli bir gayret duyuyorum. Eğer Malaga'yı müslümanlarm elinden kurtaracak olursak peşinden Kahire de yıkılacaktır. Onun peşinden Mekke de yıkılacaktır."[3]
Nihayet AIbuquerque Malagaya girmeyi başardı. Bunun üzerine de Avrupa'da sevinçten yer yerinden oynadı. Öyle ki hicri 921 tarihinde Avrupanm bir çok merkezlerinde Allah'a bir şükran nişanesi olarak dini ayinler tertip edildi. Bu ayinlerden birinde Camilo, Bortion adında bir hatip X. Lui'nin karşısında şöyle konuşuyordu:
"Bu olay artık Kudüs'ün tarafımızdan fethedilmesin! kolaylaştıracaktır. Aynı zamanda Camilo bu konuşması sırasında Haç'ın uzak ülkelere nasıl ulaşabildiğini açıklamalarla anlattı. Keza konuşması sırasında Malağa sultanmm hıristiyanlardan nefret eden fanatik bir müslüman olduğunu ileri sürerek Kudüs'ü işgal etmek için yeni bir Haçlı seferine çağrıda bulundu. [4]
Böylece Portekizlilerle birlikte buraya hıristiyanlıkda gelmiş oldu. Ne varki ülke halkının hıristiyanlardan gördükleri kötü muamele, haçlıhk kini ve bu muamelelerin yabancılar tarafından halka reva görülmüş olması yerli halkın bu işgalcilere karşı tepki göstermelerine ve bu hadiselerden sonra İslam'a çok daha sıkı sarılmalarına ve bu yönelmenin daha da gelişip yayılmasına neden oldu.
Malaga'nm Portekizlilerin eline düşmesiyle birlikte Kuzey Sa-matra'mn yeniden ticaret merkezi haline gelmesine sebep oldu. Bu nedenle de Ateşiye merkezi gelişti.[5]
Endonezya
Fetihlerin durmasından ve müslümanlarm etkilerinin ortaya çıktığı üçüncü asırdan sonra ticaretin de yayılması ve gelişmesiyle birlikte îslam dini Endonezya adalarında yayılmaya başladı. Her ne kadar yedinci yüzyılın sonlan müslümanlarm Samatra adasının bazı bölgelerinde sınırlandığını yani sona erdiğini gösteriyorsa da müslümanlık Endonezya'da yayılıyordu. Bununla birlikte Malaya tarih kitapları ilk müslüman hükümdarın, Samatra adasının kuzeyindeki Ateşiye ülkesinin başına hicri 602 tarihinde geçtiklerini kaydetmektedir. Hicri 692 tarihinde bölgeyi ziyaret eden İtalyan gezgin Marco Polo da şunları yazıyor, diyor ki:
"Adanın kuzeydoğu köşesine düşen küçük Barlak ülkesinin halkı hariç, bölgenin bütün sakinleri putperesttirler. Yalnızca şehir ahalileri müslümandırlar. Engebelerde oturan insanlar ise hepsi putperest ve vahşidirler. Ve insan eti yerler. Tabii ki bölgeyi idare edenler şehir sakinleri idiler. Ülkenin bir İslam memleketi olmasına rağmen engebelerde bulunan ormanlar içinde yaşayan putperest kabileleri insan eti yemeleri ise garipsenecek bir olay değildir."
Ünlü gezgin İbni Batuta, Marco Polo 'dan yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu ülkeye yaptığı ziyaret sırasında hükümdarın keza, halkının müslüman olduklarını gördü. Nitekim İbni Batuta hükümdarın ve halkın namaza gittiklerini kaydetmektedir.
Müslümanların yedinci yüzyılın ilkyarısında sayılan artınca Ateşiye, Bâ'say ve Barlak'ta bazı memleketler kurdukları anlaşılıyor. Daha sonra İslam dini, adanm güney kısımlarına ve oradan da irşad ve davet yoluyla Ceva'ya kadar yayıldı. îslam dinine bu adada çağrı yapanların başında hicri 82^'de ölen ve Melik İbrahim adıyla tanınan Şeyh İbrahim'dir.
Daha sonra İslam dini iki büyük ada olan Somatra ve Ca-va'dan Endonezya'nın diğer adalarına da yayıldı. Bangarmasin halkı Borniyo adasının güney batısında bir îslam Devleti kurdular. Nitekim hicri 927 tarihinde İspanyollar bu adaya vardıklarında Bruney Kralının müslüman olduğunu gördüler. Dolayısıyla diyebiliriz ki İslam dini Hicretin onuncu yüzyılmdaEndonezya'nın geriye kalan diğer adalarına da yayıldı. Özellikle Portekizliler hicri 917 tarihinde Malaga'yı istila ettikten sonra müslümanlar, Samat-ra ile Cava arasındaki Sond boğazını kullanmak suretiyle Mala-ga'dan Somatra'nm batısına giden yolu değiştirmek zorunda kaldılar. Bu şekilde güzergahı değiştirmenin bir sonucu olarak da İslam dini geriye kalan diğer adalarda da yayılmaya başladı.
Endonezya adalarında gittikçe faaliyet alanlarının genişlemesi, nüfusun artması bunların siyasi bakımdan birbirlerinden kopmaları neticesinde buralarda bir çok emirlikler peyda oldu. Bu emirlikleri şöyle sayabiliriz:
1- Hicri 8. asrın ortalarında ünlü gezgin İbni Batuta'nın ziyaret ettiği Samatra Krallığı
2- Cava'mn batısındaki Bentam Krallığı. Bu devleti hicri 976'da Sultan Hasanüddin kurmuştur.
3- Deymak Krallığı. Bu devlet Cava'nın ortasında ve hicri 832 yılında Ramazan Fatımi tarafından kuruldu.
Aynı zamanda diyebiliriz ki onuncu Hicri yüzyılı henüz yarılanmadan, İslamiyet bütün Endonezya adalarına yayıldı. Ve Ma-cafahid Krallığının artıkları olan Hindular ise küçücük Bali adasına yığılıp kaldılar.[6]
Güney Filipin
Endonezya ve Malayo yoluyla işleyen ticaret yolu sayesinde daha sonraları Filipin adıyla tanınan bu adalara da İslamiyet yayıldı. Hicri 270 yıllarında müslümanlar buralara kadar ulaşmış olabilirler. Müslümanlar burada İslam'a davet için ortamın ham ve uygun olduğunu görünce tebliğciler zamanla buraya akın etmeye başladılar. Sonra İslam'a çağrı rehberleri, beşinci asırda Orta adalara da intikal ettiler. Ve 679'da Sulu'da ilk mecsit inşa edildi. Halkın İslam'a karşı ilgileri gittikçe arttı. Bu gelişme ise tebliğ adamlarının daha çok sayıda buralara gelmelerine sebep oldu. İslam'a çağrı yapan bu tüccarlar Arap, Hintli, Malezyalı ve Endonezyalı idiler. İslam öyle hızla yıyıldı ki daha onuncu asır gelmeden bütün bu adalar bir takım müslüman emirliklerin idaresi altına girdi ki bunların başında merkezi kuzeyde ve şimdiki başkenti Manila olan ülke toprakları üzerindeki Reca, Süleyman Emirliğiydi. Müslümanlar kuzeyde sayıca az olmalarına rağmen durum böyleydi. Kaldı ki güneyde mahalli hükümdarlar bile müslüman idiler. Ve Sulu Sultanlığına bağlı bulunuyorlardı.
İşte bu sıralardadır ki Haçlı ordularının bir öncüsü olarak Ma-cellan bu bölgeye ulaştı. Halka hıristiyan olmalarım önerdi. Halk ise bu teklifi reddettiler. Bunun üzerine Macellan sahip olduğu (o gün için) modern sayılan silahlarıyla onları dize getirmek istedi. Ancak yerli halkla giriştiği savaşta ilk öldürülen de o oldu. Bu suretle dış görünüşü itibariyle ekonomik bir sömürü manzarası arz eden ancak gerçek anlamda yeni bir Haçlı savaşı dönemi başlamış oldu.[7]
Mağrib, Endülüs Ve Batı Afrika
Müslümanlar hicri 92'de Endülüs'ü fethedeli beri hıristiyan is-panyolaıia, hatta tüm hıristiyan Avrupalılarla artık yüz yüze gelmiş bulunuyorlardı. O Avrupalılar ki daima kaybettiklerini yeniden geri alma özlemi içindeydiler. Tabi Mağrıb topraklarım hatta vaktiyle fethedildikleri o günkü tarihlerde Roma egemenliği altında bulunan Mısır ve Suriye'yi de bu konuda ayrı düşünemiyoruz. (Yani hı-ristiyan Avrupa geri almak üzere buralara da göz dikmiş bulunuyordu.) Haçlılık kiniyle dolu bulunan kilise ya da bu kinin bayraktarlığını yapan papa bu düşmanlığı körüklüyor olmuş olabilir. Tabii Avrupa'ya daha yakın ya da İslam ülkesinin merkezinden uzak olduğu için Endülüs topraklan hıristiyanlık dünyasının müslümanlara karşı girişeceği çekişmeler bakımından onlara burası daha yakın bir yerdi. Ülkelerinin sının üzerinde bulunuyordu. Belki de bu tercihin sebebi kabileler arasında gelenek olduğu üzere cereyan eden savaşlar ya da cemaatlar arasında sürüp giden çekişmelerdi.
Vakıa Haçlı saldırıları müslümanlarm güçlü olmaları sebebiyle birinci aşamada yatışmış bulunuyordu. Fakat hıristiyanlar müslümanlarm sırf zayıf düştüklerini görür görmez silkinip yeniden saldırmak için hızla fırsat bekliyorlardı. Nitekim hıristiyanlık dünyası bu zayıf durumu ve müslümanlar arasında bölünmenin tırmanışa geçtiğini hissedip darbesini indirmek isteyince Mağrıb memleketlerinde müslümanları destekleyen bir gücün varlığını farkettiler. Bunun üzerine geri çekilerek bu kez de başka bir noktaya doğru yöneldiler. Yani yönlerini Suriye toprakları üzerindeki Akdeniz sahillerine çevirdiler. Ancak aynı zamanda Mağrıb müslümanlarına karşı tecavüzleri de arttı. Çünkü bunlar Endülüslü müslüman kardeşlerine haçlılara karşı destek vermişlerdi. Keza, Suriye ve Mısır'da müs-lümanlarla Haçlılar arasında savaşın kızıştığı sıralarda Mağrıblilar uzakta durup seyirci kalmamış bilakis deniz filolarıyla kardeşlerinin imdadına koşmuşlardı. Düzenledikleri deniz seferleriyle Haçlı hamlelerinin önünü kesiyorlardı. İşte bu sebepledir ki haçlıların Mağnblı müslümanlara karşı kinleri gittikçe arttı.
Sonra Suriye ve Mısır üzerine düzenlenen haçlı hamleleri başlangıçta kısmen üstünlük elde ettiyse de neticede başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak kilise ve papa Avrupayı yeniden Endülüs'e karşı kışkırtmaya başladılar. Vakıa bu sıralarda müslümanlar arasındaki ayrılıklar da artmış ve ihtilafları umumi bir hal almıştı. Aynı zamanda Mağnb'ta gerilemiş, kuvvetçe zayıf düşmüşlerdi. Esasen diğer bölgelerdeki müslümanlarm durumları bunlarınkinden daha iyi değildi. Sonra bütün muhtelif Avrupa ülkelerinden gönüllü hıristiyanlar Endülüs üzerine akın etmeye başladılar. Bunlar müslümanlara karşı kilisenin tebrikleriyle ve papanın kutsama ve dualarıyla sözde ve onların kendi tabirleriyle: "Allah'a karşı bir isyan ve küfür mikrobu olan müslümanlarm ve İslamm ortadan kaldırılması" için koyu bir dinci kin hatta bir haçlı düşmanlığı ile bu hıristiyanlar dolduruşa gelmişlerdi. Ganimet elde etmek, çapul yapıp mal yağmalamak ve müslümanlarm karşısında tek saf halinde yek vücud olarak durabilmek için İspanyadaki prenslikleri birleştirme hırs ve gayretini taşıyorlardı. İşte bu şuurla Avrupalı hıristiyanlar Endülüs'e ve Arap topraklarına saldırmak için her taraftan birbirlerini davet ettiler. Endülüs üzerine yüklenmek ve Mağrıb sahillerine peş peşe saldırılar düzenlemek için birbirlerini teşvik ediyorlardı. Müslümanlara gelince Endülüs'te şehirlerin ardarda hınstiyanlann eline düştüğünü gördükleri halde bundan katiyyen bir ibret almadılar. Birbirlerinin hak ve hukukuna riayet etmediler. Bilakis birbirlerinin yakasına düşerken zulüm yaptılar. Aralarında bir taraftan kimileri müslüman kardeşine karşı hıristiyan bir diktatörün desteklenmesini istiyor, diğer taraftan aralarında cereyan eden bu kavgalar esasen müslümanlardan birinin düşman karşısında direnebilmesi maksadına dayanmıyordu. Çünkü güçlendiği ve savaşan müslüman emirlikler arasında birliği sağladığı zaman bu sırf onun başına buyruk hükmetmesi nefsini memnun edip tatmin olması amacına dayanıyordu. Çünkü eğer bu kavgalarda bu siyasi boğuşmalarda az çok İslam ümmetinin menfaati bulunmuş olsaydı mutlak surette taraflardan biri bunu illet ve sebep olarak görecek belki de feragatte bulunacaktı. Ama böyle bir şey hiç vuku bulmadı. Bilakis onlardan her biri sırf ve ancak hasmına karşı üstünlük sağlamayı, şartlarını kabul ettirmeyi düşünüyor, dünyaya hayata ölmeyecekmiş gibi dört elle sarılıyor, ölümden nefret ediyordu. Denilebilir ki müslümanlara gerçekten bir ölüm isabet etmişti. Nitekim sahabeden Sevban (ra) Hazretlerinin naklettiği bir hadiste Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur.
- Yemeğe oturanlar nasıl ki birbirlerini sofraya davet ediyorlarsa (birçok) milletlerin de size her taraftan saldırmak için birbirlerine çağrıda bulunmaları çok yakındır. Bu sırada Hz. Peygamber'e (sav):
- Ya Resulallah! Acaba o gün sayıca az olduğumuz için mi böyle olacak? diye soruldu. Hz. Peygamber (sav) şu cevabı verdi:
- Hayır, bilakis... Fakat sel suları üzerinde yüzen köpük ve kırıntı şeyler gibi olacaksınız. Kalplerinize "Verin" (yani gevşeme) ve isteksizlik sokulacaktır, düşmanlarınızın kalplerinde de korku çıkarılacaktır. Bu durum ise dünyayı çok sevdiğinizden ve ölümü kötümsediğinizden kaynaklanacaktır. [8]
....İşte bu sebepledir ki Endülüs, hıristiyanların eline düştü. Müslümanlar burada kesin şekilde artık yok oldular. Aynı zamanda İspanyollar ve Portekizliler Mağrıb'ın bazı limanlarını kontrolleri altına aldılar. Ve (bu gücü kullanarak müslümanlarm başında bulunan) hükümdarların kimisini bir diğerine karşı desteklemeye başladılar. Kendilerinden yardım isteyenlerin önüne bu isteğe karşılık bir takım şartlar koydular. Nitekim yardım talebinde bulunan hükümdar bu şartları çaresiz kabul etmek zorunda kalırdı.
Vakıa o tarihlerde büyük bir güce sahip bulunan Osmanlı Devleti, Endülüs ve Mağnb'da müslümanlarm üzerine çöken hıristi-yan baskısını hafifletmek için Avrupa'nın ortalarına doğru ilerlemeye çalışıyordu. Ne varki Endülüs ve Mağrıb halkı öyle çökmüşlerdi ki yaşamakta oldukları baskıyı hafifletmek artık işe yaramıyor, bir sonuç vermiyordu. Osmanlılar aynı zamanda bu amaçla karadan ve denizden Mağrıb halkının imdadına koşmak da istediler. Ne yazık ki bu bölgede bulunan (sözde) müslüman bazı hükümdarlar imdatlarına gelmiş bulunan Osmanlı kardeşlerinin yardımını kabul edeceklerine bilakis onların karşısına dikilmek ve onlarla savaşmak için hıristiyan İspanyollardan yardım bile istiyor, hıristiyanlarla işbirliği yapıyorlardı.[9]
[1] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/293.
[2] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/293-294.
[3] EI-îslam Fi'ş-Şark-el-Aksa, Tercüme Dr. Nebil Tavil
[4] El-İslam Fi'ş-Şark-el-Aksa, Tercüme Dr. Nebil Tavil
[5] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/294-297.
[6] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/297-299.
[7] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/299.
[8] Kenz'ül Ummâl; Cilt.ll sh. 132 Hadis no. 30916 Nakleden Ebu Davud; Kitab'üi Melahim
[9] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: 6/299-302.
İslami Okul Okulların En Önemlisi